Blog Sitem
  12 Eylul Ataturkculugunun Tasfiyesi
 

“12 EYLÜL ATATÜRKÇÜLÜĞÜ”NÜN TASFİYESİ…

Balyoz davasında karar açıklandı. Birkaç gündür bütün gazetelerde ve televizyon kanallarında ayrıntıları verilen bu kararı ve ağır hapis cezalarını burada yinelemeyeceğim. Önümüzdeki süreçte Ergenekon davalarında da benzer yönde, hatta daha ağır bir kararın verileceğini söylemek mümkündür. Bunun temel nedeni ise bugünkü siyasal güçler dengesidir. Artık hepimiz biliyoruz ki Balyoz davası da Ergenekon davaları da hukuki davalar değil, siyasi davalardır. Bu davalar, mevcut hukuku bile dikkate almadan sürdürülen, hukukun temel ilkelerinin ayaklar altına alındığı, adil yargılamanın sözkonusu olmadığı davalardır. Yargılamanın başlamasına bir iki gün kala mahkeme başkanının değiştirilmesi, duruşmaların cezaevi yerleşkesi içinde yapılması, davaya konu olaylar açısından tanıklığı yaşamsal önemde olan kişilerin (Org. Özkök ve Org. Yalman) savunma makamının talebine rağmen dinlenmemesi, bilirkişi raporlarının gelişigüzel bir şekilde dikkate alınması, savunma hakkına müdahale edilmesi, imalat olduğu kanıtlanmış belge ve CD’lerin “delil” olarak kabul edilmesi ve hepsinden önemlisi de kim olduğu belirsiz gizli tanıkların beyanlarının dikkate alınması… Bu durumda adil bir yargılamadan ve bir hukuktan bahsedilebilir mi? 

Ortada hukuk yok. Ama sözde “hukuk” adına alınmış bir karar var. 18-20 yıllık cezalar var. Şimdi bir de Yargıtay safhası var! 

İyi de Silivri’de olmayan hukuk, Yargıtay’da var mı peki? Silivri Türkiye’de de Yargıtay Ay’da mı? Yargıtay’da bu davaya bakacak hâkimler, siyasi iktidarın baskı ve tehditlerinden bağışık mı? 

Bütün bu sorulara “evet” diye yanıt verelim. Öyle olmasını umalım. Varsayalım ki Yargıtay bu davayı hem usül hem de esas yönünden bozdu. Ama bu süreç bile muhtemelen en azından 2-3 yıllık bir zaman alacaktır. (Örneğin Balyoz davası ile ilgili gerekçeli kararın da 3-4 aydan önce açıklanabilmesi mümkün görünmüyor. Belki daha da uzun sürecek. Çünkü Özel Yetkili Mahkeme, her sanık için, tek tek, delillerin nasıl değerlendirildiğini ve kararın hangi gerekçelere dayanarak verildiğini yazacak. Yargıtay safhası da ancak bundan sonra başlayacak!) 

Peki, sonra ne olacak? 

Yargıtay’daki değerlendirme sanıklar lehine sonuçlanırsa, muhtemelen yargılama yeniden yapılacak ve tahliye falan da olmayacak gibi görünüyor. Yargıtay’ın Özel Yetkili Mahkeme’nin verdiği kararı bozmasından sonra, yargılanmanın yenilenmesi sonucu yine benzer kararların çıkabileceği ve onlar için de yeni bir Yargıtay safahatının olacağı varsayılabilir. 

Kısacası bu yargılama, bu zihniyet egemen olduğu sürece daha yıllarca sürecek gibi görünüyor. 12 Eylül döneminin DEV-YOL, DİSK davası türünden davalarında olduğu gibi yargılama sürecinin kendisi bir ceza şeklini alacaktır. Kaderin cilvesine bakın ki bugün Balyoz davasında yargılananların önemli bir kesimi de 12 Eylül döneminin iktidar koltuğunda oturan kişileridir. 

Peki, ne yapmalıyız şimdi? “Oh olsun, etme bulma dünyası işte… Onlar da sürünsün de görsünler günlerini” mi demeliyiz? 

Bu insanlığa sığmaz. Her şey bir yana, “suîmisal emsal olmaz”. Ama ahlaki bir tavır benimseyerek siyasal güç dengesini de etkileyemiyoruz. O zaman ne olacak? 

Açıktır ki bu bir iktidar hesaplaşmasıdır. “12 Eylül Atatürkçülüğünün” tasfiyesidir. ABD ve emperyalizmin Türkiye’deki iktidarının bir anlamda yeniden yapılandırılmasıdır. 


12 Eylül sola karşı yapıldı. Bu sol, sadece sosyalist ve komünist parti ve örgütleri içermiyordu. Türkiye’nin siyasal geleneğinin solcu ve ilerici akımlarından biri de tam bağımsızlığı savunan Kemalizm’dir. 12 Eylül, “Atatürk, Atatürk…” diye diye Kemalizm’i tepeledi. Cumhuriyet devriminin kazanımı olan ne varsa hepsinin canına okudu. Bunu gözlerden saklamak için ise iki şey yaptı. 

Birincisi, bütün bu yaptıklarıyla komünist devrim tehlikesini savuşturduğu yanılsamasını yarattı. “Allahsız komünistler, vatanı Moskova’ya satacaklardı. Atatürkçü generaller ülkeyi kurtardı.” Okunan masal bu idi. O sözde “Atatürkçü” generallerin aslında “our boys” olduğu ve “Allahsız komünistlerin” değil de bu “our boys” takımının ülkeyi “sattığı” daha sonra anlaşıldı. Ama atı alan Üsküdar’ı çoktan geçmişti. 

Oysa Türkiye’de hiçbir zaman ciddi bir komünizm tehlikesi ve sosyalist devrimci dönüşüm ihtimali sözkonusu olmamıştır. Sosyalist sol, ne yazık ki hiçbir zaman bir sınıf hareketi halini alamamış, aydın kesimi ve öğrenci gençlik arasında bile ancak sınırlı bir destek bulmuştur. Cumhuriyet tarihini objektif bir şekilde değerlendirmek bile bu gerçeği görmek için yeterli olur. Ama meraklı olanlar, solun tarihine de bakabilirler. Ne TKP’nin Türkiye devrimi için önerdiği dişe değer bir öneri sözkonudur, ne de Türkiye sosyalist solu, uluslararası sol hareket ve Sovyetler Birliği tarafından yeteri kadar ciddiye alınmıştır. Sosyalist solun, TKP geleneği ile bir dereceye kadar arasına çizgi çizebilmiş girişimi olan 1960’lı yılların Türkiye İşçi Partisi (TİP), sosyalist hareketin henüz parçalanmadığı bu dönemde, 1965 seçimlerinde Türkiye çapında sadece yüzde 3 oy alabildi ve ancak 15 milletvekili çıkarabildi. Daha sonraki süreçte de Türkiye sosyalist solu hiçbir zaman bu derece etkin ve belirleyici olamadı. Dolayısıyla Türkiye’de bir komünist devrim tehlikesinin gündemde olması dört dörtlük bir Soğuk Savaş yalanı idi. Ve bu yalan, eldeki bütün imkânlar kullanılarak millete yutturuldu. 12 Mart ve 12 Eylül, bu yalanın gücüne dayanılarak yapılan Amerikancı darbelerdir ve her iki seferde de sadece sosyalist akımlarla değil, belki onlardan daha çok Kemalist gelenekle hesaplaşmıştır. Türkiye’de, Mustafa Kemal’in anladığı manada bir Kemalist düşüncenin son kırıntıları da 12 Eylül’de temizlenmiştir. Ondan sonra piyasada arz-ı endam edenler Kemalist değil, “Kenanist”tir! 

12 Eylül’ün gerçekleştirdiği ikinci açılım ise birincisi ile uyum içindeydi. Sosyalist sol ve Kemalizm’i biçerken aynı zamanda bir toplum mühendisliği de yaptı ve Türk-İslam sentezini devletin yazılı olmayan resmi ideolojisi haline getirip dinci gericiliğin yolunu açtı. Dinciliğin siyasal sistem içine alınması Milli Nizam Partisi’nin kurdurulması ile 12 Mart döneminde olmuştu, ama devleti fethetmeye başlaması ANAP iktidarıyla Özal döneminde gerçekleşti. Sonraki süreçte MNP-MSP geleneği ile 12 Eylül sonrasında ANAP kanalıyla devlet içinde örgütlenen dincilik arasında hep dirsek teması oldu. Devlet içinde (özellikle İçişleri ve Eğitim bakanlıklarında başlayan) kadrolaşma, ilk ve ortaöğretim okullarındaki zorunlu din dersleri, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın sahip olduğu geniş imkânlara dayanarak fiilen bir bakanlık gibi çalışması sonucu dinci anlayışın toplumda egemenlik kazanması ve hepsinden önemlisi tarikatların toplumsal yaşamın tüm alanlarında at oynatmasına göz yumulması, bu dincileşme sürecinin ana çizgilerini oluşturur. Bu sürecin sonuçlarını 1990’ların ikinci yarısında somut olarak görmeye başladık. Refah Partisi, önce yerel yönetimlerde iktidar olabilecek kadar oy alırken, başını Nakşibendilerin ve Nurcuların çektiği tarikatlar toplumsal düzeyde iktidara ortak olmaya başladı. İş yaşamında, medyada, eğitimde, ticarette, bankacılıkta, turizmde ve birçok başka alanda dincilik söz sahibi oldu. Sermaye kesimi içinde bile ses buldu bu palazlanma… Bugün İslamcı burjuvalarımız da var ve özellikle iç pazarda söz sahibi bir durumdalar… 

“12 Eylül Atatürkçülüğü” bu gidişata kendi doğal refleksi ile yanıt vermeye çalıştı. 28 Şubat müdahalesi bu amaçla yapıldı. ABD de kendi kontrolünden çıkma ihtimali taşıyan dinciliğin Refah kanadını tasfiye edip, dinciliği istediği biçimde şekillendirebilmek için 28 Şubat’a onay verdi. Ama artık Sovyetler Birliği ve komünizm tehlikesi uluslararası politikada bir tehdit olmaktan çıktığı ve dünya tek kutuplu hale geldiği için, İslamcılığın da bu yeni uluslararası koşullarda ABD’nin çıkarlarıyla uyumlu hale getirilmesi gerekiyordu. “Ilımlı İslam” bu amaçla üretilmiştir ki bu anlayış için laiklik, 12 Eylül’ün anladığı şekilde bile olsa bir yüktür artık. Bu anlayışın Türkiye’deki partisi olan AKP’nin sadece Milli Görüş’ün değil, Türkiye’de 1980 sonrasında ANAP ve DYP çizgisinde devam eden geleneksel merkez sağın da tasfiyesi temelinde oluşturulması dikkat çekicidir. Bugün AKP içindeki kimi Milli Görüş kalıntılarına, bunların söylemlerine ve elde ettikleri kimi kazanımlara rağmen, AKP’nin esas itibarıyla MNP-MSP-RP çizgisinde radikal dinci bir parti değil, Ilımlı İslam’ı esas almış merkez sağ bir parti olduğu söylenebilir. En azından parti yönetimine egemen zihniyet bu amacı gütmektedir. 

İşte TSK’den Balyoz davası ile tasfiye edilenler, “Mustafa Kemal’in askeri” diye nitelenebilecek derecede, Atatürk’ün istiklal-i tam görüşünü yaşamlarının merkezine koymuş ve ilke edinmiş kişiler değil, ABD’nin bu “Ilımlı İslam” projesine ayak direyen 12 Eylül Atatürkçüleridir. ABD, bu 12 Eylül kalıntılarını, 12 Eylül’ün ürünü olan dinci gericilikten kendi amaçları için devşirdiği ve dönüştürdüğü “ılımlı İslamcı” takımı eliyle tasfiye etmektedir. Emperyalizmin felsefesi pragmatizmdir ve onun için de bu takımı deliğe süpürmektense kullanmayı yeğlemiştir. 

Ne var ki her sürecin belli arazları da olur. Türkiye’de 12 Eylül ile başlayan sürecin en etkili komplikasyonu da “Kürt sorunu” olmuştur. Emperyalizm, Türkiye’de kendi amaçları ve çıkarları ile uyumlu bir iktidar yaratmak hedefiyle dinciliği nasıl etkili bir şekilde kullanmış ve koşullar değiştiğinde bu hareket içinde yeni şartlara uygun biçimde tasfiyeler yapıp yeni ortaklar yaratabilmişse, aynı şekilde Kürtçülük de ABD’nin Ortadoğu’daki politikalarını uygulamakta elverişli bir araç olmuştur. Bu bakımdan PKK’nın 1980’lerde, 1990’larda ve 2000’lerdeki niteliğinin ve duruşunun farklılık gösterdiğini gözden kaçırmamak gerekir. 

1980’lerdeki PKK, (12 Eylül öncesinde kurulan bir örgüt olmasına rağmen) aslında 12 Eylül faşizminden güç alan ve onun ürünü olan bir oluşumdur. Örneğin Diyarbakır Cezaevi’nin Nazi kamplarını andıran uygulamaları, PKK’nın bölgede sınırlı da olsa bir “meşruiyet” kazanmasını kolaylaştırmıştır. 1990’lı yıllarda ise gerek Birinci Körfez Savaşı’nın yarattığı koşulların etkisiyle gerekse 1980’lerde bölgede kazandığı sınırlı meşruiyetin sağladığı destek ile PKK bir atılım içinde olmuştur. Bu nedenle Türkiye, 90’ların ilk yarısını oldukça zor bir süreç olarak yaşadı. Bugün bile ayrıntılarını tam olarak bilmediğimiz ciddi bir düşük yoğunluklu savaş sonunda PKK, ancak 2000’lerin eşiğine gelindiğinde askeri olarak yenilgiye uğratılabildi. ABD’nin etkisi ve amaçlarından görece bağımsız hareket eden bir PKK’nın varlığı 1990’ların sonunda bitmiştir. 2000’lerdeki PKK ise artık kendi amaçları açısından emperyalizmin etkisi ve gücünü fark eden, politika ve diplomasinin önemini kavrayan ve sonuçta uluslararası rol oynamaya aday bir güç olmuştur. Öcalan’ın Türkiye’ye teslim edilmesi de PKK’nın, ABD’nin bölgesel çıkarlarına bağlanmasını sağlayan etkenlerdendir. Kürt sorununun özerklik aşamasından geçip federe bir yapı içinde çözülmesi ABD’nin 2000'lerdeki projesinin bir ayağıdır. Bu federe yapının Kuzey Irak’taki "kukla devleti" içermesi de ihtimallerden biridir. Ama süreç içinde koşulların ve güç dengelerinin değişmesi durumunda, bağımsız bir Kürdistan’a yeşil ışık yakma ihtimali de yine el altında tutulmaktadır. Emperyalizm hiçbir zaman tek ata oynamaz. Hele Filistin’den İran’a kadar uzanan sorun odaklarının canlı olduğu bir coğrafyada bütün olasılıklar masanın üzerindedir. 

Balyoz davası ile tasfiye edilen “12 Eylül Atatürkçüleri”, Kürt sorununun çözümünde dayatılan bu ihtimallere de karşıdır. Bir anlamda maruz kaldıkları operasyonun nedenlerinden biri de bu duruşlarıdır. 

Sonuçta iki önemli nokta ortaya çıkıyor: Ilımlı İslam’a ve onun uygulayıcısı iktidara muhalefet ve Kürt sorunun özerklik ve federasyon yoluyla çözümüne muhalefet… 

Bugün, ordu içinde ABD’nin bölgeye ve Türkiye’ye yönelik politikalarına muhalif olan ve mesafeli duran bu kesim tasfiye edilmiştir. Balyoz davası ile ağır hapis cezaları almışlardır. Oysa bu komutanlar ve generallerin bir kısmı emeklidir. Ama önemli bir kısmı ise hâlâ görevde idi. Kendini, Balyoz’da yargılananlara yakın gören kesimlerin TSK içinde, daha alt kadrolarda bulunma ihtimali de vardır. O zaman ABD ve onun gerçekleşmesini istediği projelerin uygulanabilmesi açısından iki pratik sorunun aşılması gerekir. 

Birincisi, ABD projelerine ordu içinden yeni bir tepkinin ve muhalefetin oluşmasını önlemek için Balyoz davalarında verilen ağır cezalarla caydırıcılığın yüksek tutulması gerekli görülmüştür. Org. Özkök’ün mahkemenin kararlarını yorumlarken söyledikleri bu bakımdan aydınlatıcıdır. Özkök’ün “umarım iyi dersler çıkartılır, memleketimizin hayrına dersler çıkartılır" demesi, bir temenni değil, aslında bir tür gözdağıdır. 

İkinci sorun da, Kürt meselesinin Amerikancı çözümünde önümüzdeki süreçte gündeme gelmesi muhtemel genel af ile ilgilidir. Bu bağlamda AKP’nin 30 Eylül’deki kongresinde ne tür yeni açılımları “müjdeleyeceği” önemlidir. BDP eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın CHP ve AKP’ye yaptığı son çağrı yine bu açıdan dikkate değerdir. Önce Adalet Bakanı, sonra da Başbakan Erdoğan’ın İmralı ile görüşülebileceğini açıklamaları, Oslo sürecinin yeniden başlayabileceğini söylemeleri, CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun buna destek vermesi ve “Öcalan ile görüşülebilir” demesi hep bu tablonun bileşenleridir. Ama daha çarpıcı olanı, CHP’nin iyice kıvama sokulabilmesi için Mustafa Sarıgül’ün lideri olduğu Türkiye Değişim Hareketi’nin devreye sokulması ve bu oluşumun Genel Sekreteri ağzından federasyona yeşil ışık yakılmasıdır. Böylece CHP yönetimine, uyumsuzluk göstermeleri durumunda ABD’nin ne tür alternatiflere sahip olduğu konusunda uyarı mesajı verilmiştir. 

Dolayısıyla bu yeni açılımların ve sözde “çözümün” uygulanması, 2014 sonrasında ya da eğer yapılabilirse yeni anayasayı takip eden süreçte muhtemelen bir genel affı gündeme getirecektir. Balyoz ve Ergenekon davalarıyla bezdirici cezalar verilerek, bu genel affa bu davalarda ceza alanların da dâhil edilmesiyle Kürt sorunun Amerikancı çözümüne yönelik 12 Eylül Atatürkçülüğünden gelebilecek muhalefet susturulmak istenmektedir. Balyoz ve Ergenekon davalarında, 60’lı yaşlarda olan sanıklarının hukuki sürecin sona ermesiyle ya da verilen cezaların infazı sonucunda dışarı çıkmaları pek mümkün görünmüyor. Genel af, onlara uzatılan bir “havuç” olacaktır! Ama önce sopa gösterilmiştir ki havuca razı olsunlar… 

12 Eylül mahkemelerinde MHP’liler savunma yaparken, “fikriyatımız iktidar biz hapisteyiz” diyorlardı. Bugün “12 Eylül Atatürkçülüğü” tasfiye edilmiştir. Ama tarihin cilvesi midir bilinmez, 12 Eylülcüler hapiste olmalarına rağmen, yarattıkları güçler iktidardadır. Toplum ve devlet, hâlâ 12 Eylül zihniyetinin yarattıklarıyla yoluna devam ediyor ne yazık ki…





Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Siteniz:
Mesajın:

 
  Bugün 438 ziyaretçikişi burdaydı!