Blog Sitem
  Adigeler Kimdir
 

ADIGELER KIMDIR

Adıgelerin Kökenleri ve Başlangıçlarına İlişkin Bilgiler

Dünya üzerinde yaşam bulan bütün halkların kökeni hakkında genel kabul gören bilgiler mevcuttur.

Dünya üzerinde yaşam bulan bütün halkların kökeni hakkında genel kabul gören bilgiler mevcuttur. Bu halklardan bazıları, kökenlerine ilişkin bilgiler ile tarihsel başlangıçlarının benzerliği hakkında kimi zaman birbirleriyle tartışma içerisinde olmaktadırlar. Bilinen tarihsel kökenlerine Ulusal tarihlerini, dillerini, kültürlerini bağlamakta ve köklerinin çok eskilere dayandığını bununla özdeştirmektedirler. Yahudileri ve Gürcüleri buna örnek olarak gösterebiliriz.

Tarihsel kökenlerini, dinsel öğelerin başlangıcına ve bilinen ilk Peygamberlere ilişkilendirmekte, yakınlaştırmakta ve diğer halkların tarihi geçmişlerine göre kendi uygarlıklarının daha zengin bir geçmişe sahip olduğunu bağlamaktadırlar. Gerçeği konuşmak gerekiyorsa, yukarıda bahsettiğimiz her iki halkın kökeni de bizleri tarihin çok eski dönemlerine götürmekte ve bu dönemde kazanılmış kültürel zenginliklerini de bugün de beraberinde göstermektedir. Fakat Yahudiler de, Gürcüler de ve diğer halklar da gökten kendi başlarına özel olarak indirilmemiş ve yaşam bulmamışlardır.

İnsanoğlu tüm kazanımlarını, diğer halklarla temas ederek ve etkilenerek elde edebileceğini bilmelidir. Yahudiler bu anlamda Hitit uygarlığı ile yakın planda bulunmaktaydılar. Yahudiler ile Hititlerin bu temasları bizleri M.Ö. dönemlere götürmektedir. Bu tarihlerde her iki halkın da belirgin bir dinleri yoktu, ancak, diğer halklardan belirgin bir şekilde farklı anane ve kültüre sahiptiler.

Tanrı tarafından Yahudilere indirilen kutsal kitap Tevrat’ta (Talmut’ta)/ eski inanç sisteminde/İncil’de/Kuran’da/ yer aldığına göre yeryüzünde yaratılan ilk insan Adem’dir. Tanrı, Adem’i uyutarak onun kaburga kemiğinden Havva’yı yaratmıştır. Adem onu gördüğünde beğenerek, kendi bedeninden yaşam bulmasından ötürü memnun olmuş ve onu eş olarak almıştır. Onların çocuğunun ismi Sif (Сиф), Sif’in oğlu Kaynan, onun oğlu Maleleyil, onun oğlu Yiared, onun oğlu Yenoh, onun oğlu Mafusal, onun oğlu Lameh, Lameh’in oğlu Nuh.

Tevrat’ta belirtildiğine göre Nuh’un yedi çocuğu bulunmaktaydı. Kumer, Yiavuan, Maziy, Mağu, Jubal, Maşih, Kiraş. Fakat İncil’de yer aldığına ve belirtildiğine göre Nuh’un üç çocuğu vardı Sim, Ham, Yiafet. Tanrı tarafından insanları cezalandırmak amacıyla gönderilen büyük felaket Tufan, insanları ve diğer canlıları yok etmişti. Nuh’un çocukları, karısı, çocuklarının eşleri, evcil ve vahşi hayvanlar, sürüngenler ve kuşlar, her biri dişi ve erkek olmak üzere Nuh’un teknesinde olmaları sayesinde büyük tufandan kurtuldular. Nuh’un çocukları evlendiler, çoluk çocuğa karıştılar. Yeryüzünde yaşayan insanların tamamının soylarını, yukarıda bahsedilenlerin teşkil ettiği söylenmektedir.

Büyük tufanın yaşandığı esnada Nuh 700 yaşındaydı, ardından 350 yıl daha ömür sürdü. Bugün yeryüzünde yaşayan tüm halklar kendi kökenlerini bir şekilde Nuh’a bağlamaktalar. Eğer gerçekten Nuh’un üç oğlu var idiyse, bunlardan hangisi kime daha yakındı ve ilişkiliydi. Bakalım o zaman, Nuh’un torununun torunlarından hangilerinin Hett’lerle akrabalığı vardı. Sim’in oğulları: Yelam, Asur, Arfaksad, Lud, Aram.

Aram’ın çocukları: Vuts, Hul, Gefer, Maş; Arfaksad’ın çocukları: Sal, onun oğlu Falek, onun oğlu Yivoktan, Yivoktan’ın çocukları: Almoral, şalef, Hatsarmavef, Yiyerah, Garoram, Vuzal, Dikle, Voval, Avimanil, şiv, Vofir, Havil, Yivovav. ışte bu saydıklarımız Sim’in soyundan gelenlerdir. Hett’ler henüz konu dahilinde değildir. Yiafet’in çocukları: Ğumer, Magog, Maday, Yiavan, Fuval, Meşeh, Firas.

Ğumer’ın çocukları: Askenaz, Rifat, Fogarma; Yiavan’ın çocukları: Elisa, Farsıs, Kitim, Dodanim. Bunlar Yiafet soyundan gelenler olup, Hett’lere bağlantılı oldukları söylenemez. Hame’nın çocukları: Huş, Misrali, Fut, Hanaan. Huş’un çocukları: Ceva, Havila, Savta, Rama, Savteha, Nimradi, Huşeko Raama’nın iki oğlu oldu, bunlar: şevar ile Dadan’dır. Misrale’nin çocukları: Mudimi, Anamami, Legavili, Niftuhimi, Patrusimi, Kasluhimi; bu son çocuğun soyundan Filimstimlyanhe ve Kaftorim gelmişlerdir.

Hanaan’ın çocukları: Sidon, onun öncesinde Het, Yiyvusey, Amorrey, Gergesey, Evey, Arkey, Siney, Avradey, Tsemarey, Himafey. Bunlar Ham’ın soyundan gelenlerdir. Ham’ın oğlu Hanaan’ı bunların arasında sayabiliriz. Hanaan hakkında Hanaaney diyerek bahsedenler de bulunmakta. Hanaan’lerin üzerinde yaşadıkları topraklar, onların ülkeleridir aynı zamanda. Ham’ın büyük oğlu Sidon’un oğlunun ismi “Het” idi. Hett halkı onu soyundan gelmektedir. Hett halkı Hanaaney bölge toprakları üzerinde yaşam sürmektedir. Hanaaney ülkesinin yerleşim merkezi Harran olarak bilinmekteydi. Hett’ler burada yaşam sürmekteydiler.

İbrahim Peygamber Tanrı’nın sevgisine mazhar oldu, kendisine bereketli topraklar bahşedileceğini, layık görüldüğü zenginliklere kavuşacağını, kendi soyundan gelenlerin huzur içinde çoğalacağını, bunu elde etmek için Tanrı’nın emri gereği göç etmesi gerektiğini biliyordu. İbrahim karısı, köleleri ve hayvanları olmak üzere Tanrı’nın emri gereği göç etmekteyken Hanaaney Ülkesi toprakları içerisinde yer alan Kiriaf-Arbe/Hebron/ ‘a varmışken karısı Sarre yüz yirmi yedi yaşındayken vefat etti. Bunun üzerine İbrahim Hett insanlarının yanına giderek karısı Sarre’yi toprağa vereceği bir arazinin kendisine verilmesi için onlara: “Ben, topraklarından ayrı düşerek içinize girmiş bir muhacirim, eşimin cenazesini toprağa verebileceğim bir toprak parçasını bana vermeniz için sizden rica ediyorum”.

Hett insanları İbrahim’e cevap vererek “Ey kutsal adam, sen ki Tanrı tarafından bize gönderildin, eşinin cenazesini senin uygun gördüğün en güzel yerde toprağa verebilirsin, bu konuda içimizden hiç kimse sana itiraz etmeyecektir, İbrahim ayağa kalkar ve Hett insanlarını Tanrı adına kutsayarak, şöyle dedi: Cenazemi toprağınıza verebilmem konusunda razıysanız, beni dinleyin, arazisi içerisinde bulunan ve Mahpela olarak bilinen yeri bana vermesi için Efron’a gidip ricacı olun. Mezar yeri için bana vereceği toprağın bedelini ona mutlaka vereceğim, arzu ettiğim şey ise bana o yeri satmasıdır.

Hett insanı Yefron tüm Hett’liler adına ona dönerek, şöyle dedi “burada, halkımın huzurunda diyorum ki –istediğin mezar yerini ve üzerinde bulunduğu araziyle birlikte sana veriyorum, senindir. İbrahim, o topraklar üzerinde yaşayan Hett insanlarına şükranlarını sunarak, Efron’a şöyle dedi: “Eğer beni dinliyorsan, toprağın karşılığında sana gümüş para vermek istiyorum, rica ediyorum al, böylece cenazemi toprağa verebileyim”. Efron, İbrahim’e cevap vererek: “Saygıdeğer kişi, beni dinle lütfen, bahsettiğin o toprağın bedeli dört yüz gümüş sikke, benim için de senin için de bu bedel önem arz etmez, cenazeni gönül rahatlığında toprağa verebilirsin” İbrahim, tüm Hett insanlarının huzurunda dört yüz gümüş sikkeyi bedel olarak Yefron’a verdi.

İbrahim Yahudi/SAMmıt/ halkına mensuptu; ilk sünnet olan kişiydi/bu dönemde 99 yaşında da olsa Tanrı’nın vasiyetine uydu/, Efron, Hett halkına mensup ve HAMmıt idi. Onların tanışmaları ve birbirleriyle olan konuşma şekilleri de aydınlatıyor bizi. Hett halkının başı zorda olan kişilere olan davranışı, yardımseverliği ve İbrahim’e olan insani davranışları, erdemlilikleri dikkat çekmekte. İşte o tarihsel dönemde Hett insanlarının örf, anane ve kültürü bugünün Adıgelerine çok benzemekte/ Adıgelerin Hett insanlarına olan yakınlığını göstermekte/ muhtaç durumda olana yardım etmek, konuk olanı sahiplenmek, ihtiyaçlarını karşılamak, saygı göstermek gibi üstün meziyetler, yüksek Adıge kültürüne işaret eden başlangıç, konusunu işlediğimiz o eski tarihsel dönemlere uzanmakta.

Adıgelerin bugün konuştukları dillerinde Hett halkına mensup olduklarına tanıklık eden kelimelerin varlığı dikkat çekmekle beraber tarihin eski dönemlerinde yaşam sürdükleri yerlerin bugün bulundukları coğrafyaya komşu olmaması, hatta uzak olmasını da göz ardı edemeyiz.

Yukarıda bahsedilen konular hakkında yazılı birçok dokümanter bilgi ve belge bulunmakta, ancak biz bu makaleye sığdıracağımız şekilde kısa tutmakla beraber yine de okuyucuyu aydınlatmaya çalışacağız.

Yazar B.Prus tarafından kaleme alınan “Firavun” isimli tarihsel romanın içeriğinde anlatıldığına göre, yeryüzünde medeniyetin başlangıcı Afrika’nın kuzey doğusunda Mısır’da yaşanarak başlamıştır. 3 ve 5 bin yıl öncesine dönecek olursak bugünkü Avrupa’nın ortasında yaşayan halkların hayvan postlarıyla giyinerek mağaralarda yaşadıkları dönemde, zamanın Mısır uygarlığına mensup insanların toplumsal yaşama uyum sağlayarak ileri uygarlık düzeyine eriştikleri, gelişmiş tarım yaptıkları, zanaatla uğraşan bilgi beceri sahibi insanların çokluğuna işaret edilmektedir. O dönemde yüksek düzeyde medeniyet seviyesine ulaşan Mısır’a Hett halkı mensupları da gelmekteydi ve sosyal yapıları, davranışları ile belirgin bir şekilde kendilerini ifade ediyorlardı. Firavunun sarayına çok sayıda insan konuk edilmekte ve ağırlanmaktaydı.

Onlar arasında Hett halkına mensup Harran’lı Phut adında biri de bulunmaktaydı. Makamında bağdaş kurmuş olarak şilte üzerinde oturmaktaydı, önünde yiyecek tabağı ve temiz su bulunmakta, kendisi de yarı uyur vaziyette yer gibi görünmekteydi. Yaklaşık kırk yaşlarında gür saçları vardı, sakalları simsiyahtı, gözleriyle bir şeyleri düşünürcesine bakışları altında, huzurlu ve korkusuz, kimseden çekinmeyen bir yüz ifadesi vardı.

Konakladığı hanın sahibi Fenike’liydi. Hett topraklarından gelen bu yabancıya gıptayla bakmakta ve düşünmekteydi: “Korku salan ürkütücü bir havası var! Ismarladığı yiyeceklerin ücretini fazlasıyla ödemiş olmasına rağmen, önüne koyulan et yemeğini yemiyor, hatta şarap dahi içmiyor… Öyle sanıyorum ki, bu adam büyük bir peygamber ya da büyük bir savaşçı”. Oturdukları salonun önünde çok ilginç gösteriler tertip edilmesine rağmen Phut başını çevirme zahmetine katlanmadı bile, yılan oynatıcısının para koparma bahanesiyle kendisine doğru yaptığı hamleyi iki bakır para atarak savuşturdu.

Konakladığı hanın yöneticisi yaklaştı konuşma arzusuyla ve şöyle başladı:”Haşmetli efendim, size tatsız bir haber getirdim”. Misafir, tepki vermeksizin ve oralı olmayarak, kendisine: ”Tanrılar canları isterse insanlar için yağmur yağdırmaktalar”. Ev sahibi konuşmasına devam ederek: “Biz cambazların gösterilerini izlemekteyken, hırsızlar sizin odanıza girerek eşyalarınızı çaldılar. Üç çuval ve bir sanduka, sanıyorum değeri oldukça yüksek…”

-Kaybolan eşyalarımın bulunabilmesi için senin Kadıya gitmen gerekmekte.

-Kadıya neden söyleyelim? diye mırıldandı işletmenin sahibi.

-Bizim burada çalınan malların toplandığı bir yer var… Hırsızların en kıdemlisine elçi gönderilir, çalınan eşyaların geriye alınabilmesi için ona ayrıca para vermen halinde, eşyalarına kavuşabilirsin, bu konuda sana yardımcı olabilirim…

-Benim ülkemde, diye söze başladı Hett’li misafir. Kimse, çalınan eşyaların geriye alınabilmesi için hırsızlarla muhatap olmaz, ben de bu adeti bozmayacağım, ben şu anda senin konuğunum, malımı, ve eşyalarımı sana güvendiğim için teslim ettim, sen bunları korumakla görevliydin.

-Uzaklardan gelen insan, diyerek söze başladı işletme sahibi, sonra sesini kısarak konuşmalarını sürdürdü. -Sizin Hett’lilerle bizim Fenikeliler kardeş sayılırlar, doğrusunu söylemek gerekirse Mısır’ın Kadılarını dost edinmemeye çalış derim, niye dersen, Mısır’da görev yapan Kadının görev evinde tek bir kapı bulunmakta, bu kapı giriş kapısıdır, ama burasının çıkış kapısı da yoktur, bunu da bilesin.

-Suçu olmayanı Tanrılar duvarın içinden geçirir, diye ekledi misafir.

-Suçu olmayan mı? Var mı bu Ülkede, bunca köle içerisinde öyle birisi. Diyerek söylendi, ev sahibi. İstersen bak, kaz etini midesine indiren şu güvenlik subayına, onun yerinde olsam, ben de isteyerek yerdim. Sen biliyor musun bunu ona niye verdiğimi? Çünkü senin hakkında beni sorgulamak için burada. Sözünü tamamladığında, misafirini göz ucuyla şöyle bir süzdü Fenike’li adam. Onun sanki bir şey olmamışçasına umarsızlığına bakakaldı.

-Güvenlik subayı bana soruyor, diyerek sözünü tamamladı işletme sahibi.

-Kim bu siyahlarla bezeli giyinen adam? Ben cevap veriyorum: İlginç bir adam, efendi bir adam, adı da Phut.

-Nereden geldi bu adam?

-Hett Ülkesinden gelmekte, Harran kasabasından, orada üç katlı muhteşem bir malikanesi ve bolca toprağı bulunmakta.

-Buraya niçin geldi peki? -Geldi işte, diyorum. Babasının eski bir alacağını tahsil edebilmek için … -O Harranlı adam, Asur’lu bir ajan olabilir, diye senden bahsedildiğinde, ölüyorum sandım bir an. Cümlesini tamamladı işletme sahibi.

-Ama bana öyle geliyor ki senin hiç umurunda değil? Asurlu ajan olarak itham edilmek.

…Harran’dan gelen Phute’nın huzuruna birbirinden güzel kızlar gelmiş boy göstermek üzereyken, elini deri kesesine atarak altın bir yüzük çıkararak onları ödüllendirdi.

-Yiştar. Tanrı’nın günü. Alın bunu Tanrı’nın büyük evi için…

Hett Ülkesinden, Harran’dan gelen Phute hakkında B.Prus tarafından kaleme alınan tarihsel roman “Firavun” içeriğinden yukarıda yer alan alıntıda da göstermektedir ki, Phute’nın yansıttığı örf, anane ve sosyal davranışlar bizlere tanıdık gelmekte…Yemek yeme disiplini, şarap veya benzeri içkilere uzak durması, yaşama sevinciyle dolu olması, giyim ve kuşamında farklı ve özgün duruşu, bedenini saran özellikle siyah deri giysilerine, temizliğine, yılan oynatıcısını kendisine yaklaştırmaması, aniden gelişen sürpriz olaylara sakin ve soğukkanlı yaklaşımı, misafire gösterdiği saygı ve hürmeti, yiğitliği dikkat çekmekte…

Bütün bu saydıklarımız “Adıgelik” diye bilinen kültürün temel öğeleridir. Adıgeler Hett’lere, daha önce de Nuh’a, Ham’a, Hanan’a dayanmaktaydı. Söylemek gerekirse Adıgelerin kökleri bugünün Yahudilerinden, Gürcülerinden ve diğer halklarından da daha eskilere dayanıyordu. Bu konuda eğer bir şeyler öğrenmek ve araştırmak istiyorsanız; derim ki: özellikle gençken başlamanızı, sağlıklı olmanızı, yaşama sevinciyle dopdolu olmanızı ve çokça dil bilmenizin gerekli olduğunu bilmeniz ve unutmamanız gerekmektedir…

Adigey Cumhuriyeti




Adige Cumhuriyeti (AC) (Rusça: Респу́блика Адыге́я; Adigece: Адыгэ Республик), Kuzey Kafkasya'da Rusya Federasyonu üyesi bir cumhuriyet. Kafkas Dağlarının kuzeyinde, Krasnodar Kray sınırları içinde yer alır. Cumhuriyetin yazıçeviri olarak adı Respublika Adigeya olup Adigeya olarak da bilinir. Adige Cumhuriyeti adını, günümüzde nüfusun daha azı durumunda olan (% 24.2) Adigelerden alır. Başkenti Maykop'tur (2006'da 156.800). Yüzölçümü 7.600 km² (Krasnodar Barajı ile birlikte 7.800 km²),nüfusu 447.109 (2002).Nüfus yoğunluğu km² başına 58.8'dir.

Adigeler (Çerkesler), tarih öncesi çağlardan beri Kuzeybatı Kafkasya'da yaşamış olduğu kabul edilen bir halktır. Adige ataları için, Grek belgelerinde Sind ve Meot gibi adlar kullanılmıştır. Bazı araştırmacılar da, Adigelerin Hattilerden türediğini kabul etmektedirler (bk. Prof.Ğış Nuh, "Adigece'nin temel sorunları-1", internet; ayrıca bk. Ali Çurey, "Hatti Hititlerin Kökeni ve Çerkesler", Çiviyazıları Yayınevi). Adige destanı Nartlarda "Cırt", "Çıt", "Çınt" biçiminde geçen yer ve topluluk adlarıyla anılan halkların Sind ve Meotlar olduğu sanılmaktadır. Ölü gömme kültüne (tapıncına) göre, Sind ve Meot varlığı M.Ö. 3. binyılına değin izlenebilmektedir. Meotların ('Mıvıt'/'Мыут1' ya da 'Мыут1э') Kimmerler ve İskitler ile ilişkileri bulunuyordu. M.Ö. 8.-7. yüzyıllarda Adige-Grek ilişkileri başladı (bk. Bestlenıye Asker, "Adigeler Greklere yardımcı oluyorlardı", internet). Grek belgelerinde Sind ve Meotların yazılarının bulunduğu yazılıdır;nitekim 1955'te, Adigey'de, arkeolojik kazılar sonucu Meot (Мыут1э; Adige) yazılı tabletleri bulunmuştur (bk. Adigey-Ekonomi bölümü). M.Ö. 5. yüzyılda kurulu olduğu bilinen, ama daha öncesi hakkında yeterli bilgi bulunmayan, 4. yüzyıl ikinci yarısına değin yaşayan ve merkezi Sindika limanı olan Sindika Devleti kralları kendi adlarına sikke (madeni para) kestiriyorlardı.M.Ö.479'da Bosporos Krallığı'nın eline geçen ve yıkılan Sindika limanı yerinde Gorgippia (Anapa yerinde) adlı bir Grek kenti kuruldu.Sindika Krallığı, M.Ö. 4. yüzyılda, dış, özellikle İskit saldırılarından korunma amacıyla, Bosporos kralı Levkon I döneminde (M.Ö. 349-348) komşu Bosporos Krallığı'na katıldı. M.Ö. 3. yüzyılda ucuz Mısır buğdayının rekabetine dayanamayıp çöküş süreci içine giren Karadeniz kıyısındaki Grek "Bosporos Krallığı"nın zayıflaması, M.S. 2. yüzyılda beliren İskitlerin izleyicileri Sarmatlar, ayrıca batıdan kıyılara yönelen Gotlar ile kuzeydoğudan ve kuzeyden gelen ve 4. yüzyılda yoğunlaşan Hunların saldırıları sonucu, Azak Denizi ve Karadeniz kıyılarındaki kentler yıkıldı ve kıyı ticareti de sona erdi, verimli topraklar ve otlaklar Hunlar'ın eline geçti. Adigeler ise, dağlara sığındılar.
Hunların çekilmesinden (6. yüzyıl) sonra, Adigeler Asya steplerinden gelen Avarların saldırıları ile karşılaştılar ve uzun bir süre kendilerine gelemediler. Avarların çekilmesinden sonra, Adigeler eski topraklarını geri aldılar, kuzeyde, bugünkü Ukrayna ve Kırım Yarımadası içlerine değin yayıldılar. Halen, buralarda birçok yer Çerkes (Adige) adları taşımaktadır. Ancak, doğudan ve kuzeyden gelen Hazarlar, Kuzey Kafkasya topraklarının çoğunu ele geçirdiler. Durumdan, yani Hazarlarla sürdürülen savaşlardan yararlanan Ruslar 10. yüzyılda Kerç Boğazı dolaylarında Tmutarakan Prensliği'ni kurdular, ama Prenslik 11. yüzyılda Adigelerle Alanların bir bölümünün (Yaslar) birleşmesi sonucu ortadan kaldırıldı. MS 2. yüzyılda beliren ve günümüz Osetler'inin ataları olarak kabul edilen İran asıllı Alanlar, Kuban Irmağı havzalarında yoğunlaşarak yayıldılar. 11-13 yüzyıllarda Alanlar feodal bölünmeler içine girdiler ve eski güçlerini yitirdiler. Bu dönemde Adigelere Zykh (Зихы) ve Kasog gibi adlar veriliyordu.Daha sonra Bizans, Venedik ve Ceneviz ile ticari ilişkiler kuruldu, Ortodoks ve Katolik mezhepleri Adigeler arasında yayılmaya başladı. Ama eski kentsel ve yazılı yaşama dönülemedi.
1223'te Moğol saldırıları başladı ve bir Moğol-Kıpçak devleti olan Altın Orda Devleti kuruldu (1242-1501). Kuzey Kafkasya'daki düzlük alanlar Kıpçaklar'ın eline geçti. Nitekim günümüzde Kuzey Kafkasya'da yaşayan Kumuk ve Nogaylar ile Balkar ve Karaçay toplulukları, bu akınlar sonucu şimdiki yerlerine yerleşmiş olmalılar, nitekim bu topluluklar halen Kıpçak lehçelerinde konuşmaktadırlar. 1395'te Timur'un saldırıları ile karşılaşıldı ve giderek Altın Orda da parçalandı. Parçalanma sonucu, Altın Orda yerinde, komşu devletler olarak Kırım Hanlığı (1426-1783) ile İdil Irmağı güneyinde ve Hazar Denizi'nin kuzeybatı yörelerinde Astrahan Hanlığı (1466-1556) oluştu. Bu arada Kuban Irmağı kuzeyindeki topraklar da 13-15. yüzyıllar boyunca Adigeler tarafından giderek ve büyük çapta Tatarlar lehine terk edildi ve Orta Kafkaslar'da şimdiki Kabartay bölgesi ya da Kabardiya oluştu. Dört büyük derebeyi ailesi (pşı) ve bunların vasalları tarafından yönetilen Kabardiya, 1556'da Astrahan Hanlığı'nın Rusya tarafından ortadan kaldırılması ve Rusya ile sınırdaş olunması sonucu, Kırım egemenliğinden çıktı ve 1557'de Rus koruması (egemenliği) altına girdi.
Kabardiya'nın 1557'de Rus koruması altına girmiş olması olayı, bugünkü Kabardey-Balkar Cumhuriyeti ile yetinilmeyerek,tarihsel anlamda bir ilgisi bulunmayan, 1864 yılına değin bağımsızlığını sürdürmüş olan şimdiki Adigey ve Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'ni de kapsayan, ama aynen bu iki yöre (region) gibi, en az birer bölümü ile, o zamanki tarihsel Çerkesya sınırları içinde bulunan Krasnodar Kray ve Stavropol Krayı ise dışarıda bırakan ilginç bir resmi uygulamayla, "Adigelerin Rusya'ya katılmalarının 450. yılı" biçiminde 2007 yılı boyunca kutlanmıştır. Ayrıca, kutlama programı çerçevesinde, Nalçik'te anıt heykeli dikili olan, Müslüman Kabartay büyük derebeyi (pşı) Temrıko İdar'ın kızı iken, 1561'de Moskova'da bir kilisede vaftiz edilip Mariya adını alan ve ikinci karısı olmak üzere ilk Rus çarı IV. İvan'a (Korkunç İvan; 1530-1584) nikahlanan, Rus-Kabartay dostluğunu simgeleyen Goşevnay İdar (1544-1569) ve Rusya'nın genişleme sürecinde görev almış ve etkili katkılarda bulunmuş olan çok sayıda Kabartay soylusu (komutan ve devlet adamı) da anılmıştır. Bu arada Kabartay-Balkarya'nın kurucu ortağı olan Balkar halkı, 1557'de Rusya'ya katılmadıkları, 1827 yılına değin egemen bir halk ve bölge olarak kaldıkları gerekçesiyle, sözkonusu 450. yıl kutlamalarına katılmamıştır.


Adige Boyları

ŞAPSIĞLAR: Kuban nehrinin güneyindeki düzlük ile Kafkas Dağları'na kadar uzanan bölgede ve doğudan Bjeduğlar ve Abzahlar, batıdan ise Natukhaçlar'la çevrilidirler. Yurtlarını başlıca Psekups, Psehış ve Pşeha ırmakları gibi Kuban'a dökülen akarsular sularlar. Şağsığların bir grubu Kafkas Dağları'nın güney eteklerinde Psizuy Vadisi'nde oturur. Natukhaçların da Şapsığlardan ayrılmış bir kitle oldukları da ileri sürülüyor. Bunların Tuapse yakınlarında oturan kolonilerine ''Küçük Şapsığlar'', dağların kuzeyinde Kuban'a dogru oturan ana kütlelerine ise ''Büyük Şapsığlar'' denir.

BESLENEYLER: Büyük ve Küçük Laba vadileri ile Urup havzasında otururlardı. Ayrıca Kuban Ovası ile ÇEçen, Fars ve Psefır vadilerine kadar da yayılmışlardır. Genellikle Kabardeylerle birlikte anılırlar. Kafkas kabilelerinin en asili ve fiziksel yapı bakımından en güzel insanların çıktığı bir kabile olarak bilinir. Batılarında Kemirguveyler ve Abzahlar bulunur. Güneybatı ve güneylerinde ise Barakay, Kazılbeğ, Segerey ve Başılbeğ gibi Abaza oymakları bulunur. kuzeyden ise Besleneylerin arazisi Kuban Nehri tarafından sınırlanır.

BJEDUĞLAR: Doğudan Kemirguyevler, batıdan Şapsığlar, güneyden Abzahlar, kuzeyden de Kuban Neri tarafından sınırlanır. Rusların XIX.yy. başlarındaki baskılarına kadar Kuban Nehri'nin kuzeyinde otururlardı. Kuban'ın güneyine göç ettikten sonra Psıkh, Mart(Psıkhomat), Pçah, Psekups, Çebi, Unabat ve Sup vadilerine yerleşmişlerdi. Nisbeten küçük bir kabile idiler.

JANELER: 1778'e kadar Kuban'ın sağ sahilinde oturan Janeler, Ruslar'ın yaklaşması üzerine bu nehrin sol sahiline çekilmişlerdir. 1864'e kadar Adegum Irmağı boyunca ve Pşets ile Kholay vadilerinde, Karakubanski Adası'nda yaşadılar. Doğudan Şapsığlar, güneyden de Nakuthaçlar ile karışarak erimiş olduklarından,göç devresinde nüfusları çok azaldı.

KABARDEYLER: En kalabalık Çerkes kabilesidir. Büyük ve Küçük Zelençuk havzalarından güneydoğuya doğru Vladikafkas'a uzanan ve Kuma ile Terek'in yukarı kollarının suladıkları geniş bölgede otururlar.Batı komşuları Besleneyler ki Kabardey'in bir kolu olarak kabul edilirler, Abazalar, doğu komşuları Çeçen-İnguşlar,güney komşuları ise Karaçay-Balkar'dır. Büyük ve Küçük Kabardeyler olmak üzere iki gruba ayrılırlar. Büyük Kabardeyler Nalçik ve çevresinde, Küçük Kabardeyler ise Mozdok çevresinde otururlar. Bu kabile Kafkasya'nın en hassas noktalarından birini tutar ve aynı zamanda Doğu, Batı Kafkasya arasında köprü görevini yapar.Kabardeyler Ruslar'la mücadelelere diğer kabileler kadar katılmamışlardır. Ancak bazı grupların soydaşlarının mücadelesine seyirci kalmamak için Abzahların yanında yer almışlardır.

ABZAHLAR: Kaberdeylerden sonra en kalabalık Çerkes kabilesidir. Bu kabilede Ruslara karşı mücadelelerde Natukhaçlar ve Ubıhlarla birlikte en ön saflarda yer almıştır. Bu kabile içinde diğer kabilelere göre asillerin nüfusu ve sınıf farklılıkları daha belirgindir.Bu kabile, Kafkas Dağları'nın kuzey eteklerinde ve Kuban'ın orta mecrasına katılan kollarının suladıkları bölgede yaşarlar.
Başlıca kolları:
1-Şagvaşe, Khurçips, Pşeha, Pkhtas, Tfiseps kolları,
2-Laba, Psizun, Şegupsin, Hagur, Fras kolları,
3-Psıj, Mat, Pças kolları,
4-PSekups ırmağı etrafında oturmaktaydılar.

KEMİRGUVEYLER: Kuban Nehri ile LAba ve Şagvaşe nehirleri arasındaki bölgede otururlar. Üç gruptan meydana gelirler:1-Kuban Nehri'ne doğru Ademeyler,2-Ciraki ve Ratazay civarında Yegerkoylar,3-Kiraylar, Kemirguveyler'in yaşadıkları bölge kuzeyden Kuban, doğudan Besleneyler, batıdan Bjeduğlar, güneyden ise Abzahlar tarafından çevrilir.

NATUKHAÇLAR: Karadeniz kıyılarında, Taman yarımadasından kıyı boyunca Şapsığ, Ubuh ve Abzah bölgelerine kadar uzanan alanda yaşıyorlardı. Adegum, Tsemez, Taşıps, Bakan, Lieşepsin, Kudak, Nepif, Psıf, Khups, Prebeps vadileri Natukhaçlar'a aitti. Anapa ve Novorossiski çevrelerinde daha yoğun olarak bulunuyorlardı. Kafkasya'da Rusya'ya karşı en faal bir biçimde karşı koyan kabileler arasında yer almışlardı.

HATIKOYLAR: Küçük bir kabiledir.Osmanlı topraklarına göç eden nüfus içersinde bu kabileye mensup kişilerden de söz edilmektedir. XVIII. yy.'ın sonlarında Bjeduğlar'ın batısında ve Kuban Nehri'nin sol tarafı ile Şagvaşe'nin sağ tarafında oturuyorlardı. Ancak XIX. yy.'ın ilk yarısında daha doğuya kayarak Bjeduğlar ve Kemirguveyler'in arasına yerleşmişlerdi.

MAKHOŞLAR: Bu kabile de küçüktür. Ancak bunlardan da bilhassa 1858-1859 yıllarında bu tarafa bir çok grubun göç etmiş olduğuna dair kayıtlara Osmanlı arşiv belgelerinden rastlanmıştır. Bu kabile Laba ve Şagvaşe ırmaklarının orta mecraları arasında ve Fars'ın yukarı boylarında oturuyordu. Daha önceleri ise Batınkoy'un kuzeyinde ve Laba'nın batısında oturmaktaydı

MAMHEĞLAR: Efsanelerde , Karadeniz kıyılarından Psheh nehrinin yükseklerine yerleşen Mamhıglar, Önceleri 3 büyük aileden oluşmuşlardı: Shnah, Mami, Tlizhho. Nüfusta önemli bir artış olduğu zaman ( doğal ve Abadzeh'den göçmenler ile) 1862 ye kadar kalacakları ve 16 köy oluşturacakları Beyaz nehir ve Kurdzhips arasındaki topraklara yerleştiler. Yazarlara gore, 19. yüzyıl ortasında Mamheglerin sayısı 3500 kadardı. Diğer kaynaklar hala sayının 15000 kadar olduğunu gösterir. Temirgoylarınkine yakın Özel bi lehçe konuşuyorlardı. Geleneklerinde ve hayat stilerinde ise Abzehlere yakınlardı.


Adige Bayrağının Anlamı



Adigeler ve tüm Kuzey Kafkasyalılar, 19.yüzyıl başlarına kadar ulusal bir bayrakları ve bir devlet anlayışları olmadan yaşamlarını sürdürdüler. Ancak, eski zamanlardan beri bayrak niteliği taşımamakla birlikte her kabile ve aile çeşitli renk ve biçimlerde bezden yapılmış değişik flamalara yaşamlarında yer veriyorlardı.


Özellikle düğünlerde ve at yarışlarında derece alan delikanlılara, genç kızlar ödül olarak kendi hazırladıkları bu flamaları armağan ediyorlardı. Büyük yarışmalarda ise, bu ödüllere ek olarak, derece alan gençlere, her kabile başkanı o kabileyi temsilen kendi sembolleri olan flamayı veriyordu.

"Çerkes bayrağı taşıma" suçu
Sürgün sonrası Anadolu'ya yerleşen pek çok Çerkes ailesinin kızları, o günlerin anısına dikilmiş flamaları yıllar boyu sandıklarında sakladı ve 1920'li yıllardan sonra, gizledikleri bu flamalar yüzünden "Çerkes Bayrağı taşımak, Çerkeslik yapmak" suçlamalarıyla çeşitli baskılar gördüler.

Adigelerin ilk bayraklarına ilişkin somut ve yazılı hiçbir belgeye rastlanamıyor. Bu konuda 19.yüzyıl başlarından beri Avrupalıların, genellikle, İngilizlerin ortaya koydukları bazı yazılı belgelerden bilgi ediniyoruz. Diplomat, tüccar, yazar, gezgin ve hatta ajan olarak Kafkasya'ya gönderilen kişilerin Çerkeslere ilişkin yazdıkları yapıtlarda, Adige bayrağı hakkında da bilgilere rastlıyoruz.

Bazı kitapların kapaklarında yer alan Adıge bayrağının önceleri 7 yıldızlı, daha sonraları da 9 yıldızlı olanlarına rastlanıyor. Bayrakların ortak özelliği ise renklerinin yeşil ve üzerlerine serpiştirilen yıldızların da sarı renkli olması. Ancak bu bayrakların hangi kabileyi ya da kabileleri temsil ettiği ve de hangi tarihte kullanıldığı belirtilmemiş.

1830'lu yıllardan sonradır ki, Adige bayrağının doğuşuna ilişkin detaylı bilgilere erişebiliyoruz. İngiliz politikacılarından, o dönemde küçük bir devlet memuru olan David Urquhart; İngiltere Hükümeti'nin de yardım ve desteğiyle 1834 yılının Haziran ayında Kafkasya'ya gelir. Amacı Çerkesleri tanımak, gerekirse ve olabildiği oranda Çerkeslerin Ruslara karşı sürdürdüğü özgürlük savaşımında onlara politik ve somut askeri yardımları sağlamada yardımcı olmaktır.

12 kabile, 12 kişilik hükümet
Adigeler, Tsemez'de (Novorossisk) karaya çıkan, oradan da Anapa'ya giden Urquhart'ı büyük bir ilgi ve sevgi gösterisiyle karşılar. Anapa'da onuruna düzenlenen bir kurultayda -ki bu kurultay Aguy ovasında düzenlenmiştir- tüm Çerkeslere seslenerek, Ruslara karşı başarılı olmak için Çerkes birliğinin kurulmasını önerir. Urquhart bayrağın rengi, amblemi hakkında Çerkeslere bilgi aktardığını, sonradan yazdığı anılarında dile getirir. Bu arada o dönemde Adigelerin lideri durumunda olan Zaniko Sefer Bey'in de onayı ile 12 kabileyi temsilen 12 kişilik geçici bir hükümet kurulur.

Adige ulusal bayrağının kabulü
Urquhart'ın Kafkasya'dan ayrılmasından 3 yıl sonra 6 Mayıs 1837'de bu kez, yine İngiliz S.James Bell ve gözlemci Longworth'un hazır bulunduğu ünlü Adhanekum (Adakum, Atakum, Atakhum diye de geçer) kurultayda, ipekten yeşil renkli, siyah iki ok ve üzerinde 10 kabileyi temsil eden 10 adet sarı yıldızın yer aldığı Adige Bayrağı dalgalanmaktadır.

Havidko Mensur'un (Havdiko, Havudukue diye de geçer) liderliğinde ve bütün Adige kabilelerinin temsil edildiği, bin delegenin katıldığı bu Adige tarihinin büyük kurultayında bilinen ilk resmi bayrak kullanılmıştır. Bundan bir yıl sonra ise 1838 yılında, Batı Kafkasya'daki 12 kabile, 3 liderin başkanlığında birleşir ve yeşil yüzey üzerinde 3 siyah ok ve 12 yıldızlı tarihsel Adige bayrağını ulusal bayrak olarak kabul ederler. İşte bugün Adige Cumhuriyeti'nin Maykop'taki Parlamento binasında dalgalanan bayrak budur.

Renklerin, yıldızların ve okların anlamı
Adıge bayrağında yer alan renkler, yıldızlar ve oklara gelince: İpek kumaşın yeşil rengi Kafkasya'nın dağ ve ovalarını; siyah 3 ok dönemin en yetenekli ve ünlü üç ailesini (Zaniko, Aytekçiko, Boleteko aileleri), siyah renk ise düşmana ölümü, sarı yıldızlar da bütün yaşamları açık havada, kır ve dağlarda geçen ve gökyüzündeki yıldızlara bakarak uyuyan kahramanların yer aldığı 12 bölgeyi temsil ediyordu. Bu 12 bölge; Natukhay (Nathkoç), Şapsuğ, Abedzah, Ubıh, Bjedugh, Temirgoy, Abhaz, Hatukay, Mahoş, Besleney, Brakiy, Karaçay ve Kabardey'den oluşur.

Bu 12 bölgeden Abedzah, Mahoş ve Bjedughlar Ruslarla barış antlaşması imzalamış olduklarından, Kabardey ve Abhazya da Rus işgalinde bulunduğundan, birliğe ancak o bölgelerden, diğer Adige kabileleri arasına sığınanların temsilcileri ile birlik antlaşmasına katılmışlardır. Kabardey'in temsilcisi Besleniyko Aslan, Abhazya'nın ise Rustem Pe idiler. Her bölgenin genel kurulları sonucu seçilen delegeleri Zaniko Sefer'in yanında yer alıyor, bunlar arasından da askeri komutanlar, elçiler ve hakimler seçilerek işbaşına getiriliyorlardı. Zaniko Sefer hem genel başkan, hem de dışişleri ile diplomatik çalışmaları yürütüyordu.

Adige Atasözleri

Yazarın Notu: Adige kültürü veciz bir şekilde sözcüklere yansımıştır. Bunun en güzel örneklerini kuşkusuz atasözlerinde görmek olasıdır. Ancak atasözleri orijinalinden Türkçe'ye çevrilirken genelde vurgu düşmektedir.



Bın pasere khate pasere zefed
(Erken kalkan yol alır, tez evlenen döl alır)
Bıner eş'u
(Çocuk tatlıdır)
Bıner nasıpığeş'u
(Aile büyük nimettir)
Bıner nım yifaş
(Çocuk annenin kostümüdür)
Bınu jör ğebeş'u
(Kalabalık aile berekettir)
Bısımığe a şedcem hadce yidcas
(Hısımı çok olsun isteyen misafiri sever)
Bısımığe a şeş'um çet hazır yihoy
(Hısımı çok olanın, hazır tavuğu çoktur)
Blağe tereze wieher nasıpığ
(Dürüst akraba nasiptendir)



Cegor wucıce yawuble, wucıce yawukhı
(Düğün wuc ile başlar wuc ile biter)



Goaşem yi khabze, nısem yibzıbh
(Kaynananın adeti, gelinin kalıbıdır)
Goaşer bzageme, nıseri bzage kışehu
(Geçimsiz kaynana, gelini geçimsiz sanır)
Goaşezıri zegorem nısadce şıtığ
(Yaşlı kaynana da bir zamanlar gelindi)



Ko bow wieme nıse bow,
phubow wieme mahle bow wi'
(Oğlun çoksa gelinin,
kızın çoksa damadın çok demektir)
Ko wieme nıse wi'
(Oğlun varsa gelinin var)
K'or lepkı, phur nemıdcıme yay
(Erkek evlat soyundur, kız ise başkalarınındır)




Mahsımer wigu rihime yeşö,
pşaşer wigu rihime kaşe
(Boza hoşuna gittiyse iç,
kız hoşuna gittiyse al)
Malhoş'u zığotığem, ko yiğotığ
(İyi damat bulan, oğul bulmuştur)
Maş'o madcer yiğeb,
bın madcer ğebağoe
(Az ateşi büyüt,
az çoluk çocuğu çoğalt)




Nasıper şüzım kıdaçe
(Kısmet kadının yanı sıra koşar gelir)



Pçeğu zako dcasi, şüzüş'um wiğewunen
(Sen bir çöp çak başlat, iyi kadın seni ihya eder)
Phur em, winıse eçü'u
(Kızın else, gelinin el üstü)
Phur tışaşe kızıkoge müjö
hurayem zeğebılıjı
(Kız istenilmeye gelinince,
yuvak taşı saklanırmış
Phur zerebğas, nıser zereğas
(Kızın yetiştirebildiğin, gelinin alıştığındır)
Pşaşe huphem pselıhoer yihoy
(Hamarat kızın aşığı boldur)
Pselıho zimı'e pşaşer kaşen wumış'
(Pselıhu olmayan kızı kaşen yapma)
Pser zehoapserer dakhe
(Canın çektiği güzeldir)



Ş'u pleğurem, maşöm wupehaşt
(Sevdiysen, ateşe girmeyi göze alırsın)
Ş'u pleğurer wişhağuseme kinır zekhapşerep
(Sevdiğinle evlenirsen, zorluklara aldırmazsın)
Ş'u zereleğukher, zı sadjanem zedefe
(Gönüller bir olunca samanlık seyran olur)
Ş'uleğunığem tekonığe wöğesı
(Sevginin gücü mutlaka galip gelir)
Ş'uleğunığer maşöp, zekhaneme şöğekosejırep
(Sevgi ateş değil ki, tutuşunca söndüresin)
Ş'uleğunığer ratekoahırep
(Sevgi ulu orta saçılmaz)
Ş'uleğunığer ş'uğep,wuşöğuse yemğaz
(Aslolan sevmek değil,
sevgiyi karşılıksız bırakmamaktır)
Ş'uleğunığer yakhemığoaş
(Sevgi karışmaz)
Şüz değor wunağom yilaps
(İyi kadın ailenin temelidir)
Şüz jaoem tl'er şühew jı eşş'u
(Güzel sözlü kadın kocasını kuşatan
tatlı bir esintidir)
Şüz wılıhume blağem dıluh
(Kadın ararsan yakınınla ara)
Şüz yitsaurer tlape
(Namı yayılan hanım, kendini ağırdan satar)
Şüz zimı'e dcalere , şkhoe zıfekhemıl şıre
(Kadını olmayan delikanlıyla, üzengisiz at aynıdır)
Şüzış'ör epeçeane şıdcerep
(İyi kadın gafil avlanmaz)
Şüzış'u yianer zetet
(İyi kadının sofrası daima kuruludur)
Şüzış'u yitl neguşöplı
(İyi kadının eşi güler yüzlüdür)
Şüzış'u ziem hayr yiwune yil
(İyi kadını olanın evinde bereket vardır)



Wızidcasem yipse wufeğad
e(Seni sewen, kendi canına eş tutar)
Wuner zığewuneri, blağer zığeblağeri şüzera
(Evi ev yapan da, yakınlarını ağırlayan da kadındır)
Wupşaşeme, cdale zieme wuranıs
(Kız isen oğlu olanların gelinisin demektir)
Wuzeplırer kağani, kıwoplırer kaşe
(Sewdiğinle değil, seni sewenle ewlen)



Yiko ş'ömütlo, yitl şömüdakhö şüz şi'ep
(Oğlunu yiğit, kocasını yakışıklı görmeyen kadın yoktur)



Zinıse gotıshareme, afezıwbıre yi khabz
(Geliniyle oturan, onu kötülemeyi adet edinir)
Ziof zişömıbere, zibın ziş'ömıdakhere şı'ep
(İşini çok görmeyen we ailesini iyi görmeyen yoktur)
Zitl' ecebıcem yişuziy aş fed
(Beceriksiz kocanın karısı da kendine benzer)






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Siteniz:
Mesajın:

 
  Bugün 3 ziyaretçikişi burdaydı!