Blog Sitem
  Ataturk Olduruldu mu
 
10 Kasım 2012

Turgut Özal zehirlenerek öldürülmüş. İlk bilgiler öyle.
Bana sorarsanız, Eşref Bitlis de öldürüldü, Muhsin Yazıcıoğlu da.
En son Yasir Arafat‘ın mezarı açıldı.
Bu işler sadece Türkiye’de değil; dünyada da bazı siyasi kişilerin ölümü şaibelidir.
Dün de bu işler böyleydi aslında. Fatih‘in de zehirlendiği söylenir.
Mustafa Kemal öldürülmüş olabilir mi?
Olabilir. Kim, niçin derseniz, sanırım bu soruların cevabını tartışmak için daha fazla özgürlük gerek.
10 Kasım, Saat 9′u beş geçe Atam Dolmabahçe’de.
Uzun uzun kavaklar.
Ya da Ankara’nın taşına bak
İşe bakar mısınız, Mustafa Kemal türbeleri kapattı, Kemalistler Anıtkabir’i türbeye çevirdiler, ya da ağlama duvarına!
Gün geldi adına Amentüler yazdılar, öldü arkasından mevlidler uydurdular. Şimdi Mustafa Kemal öldü mü, öldürüldü mü, onu tartışıyoruz.
Türkün Yeni Amentüsünü gördünüz mü, meraklısı internete girer bakar.
Doğum tarihi belli değil.
Peki ya ölüm tarihi. Aslında o da pek belli değil. Onu Mim Kemal Öke‘ye sormak gerek. O da artık yaşamadığına göre, bu sırrı, Masonik emanet sandığına gizlemiş olması büyük ihtimal. O nerde derseniz, Locanın kapısını çalmak gerek sanırım.
Ha Mustafa Kemal mi, Kamal mı? O zaman, matematik öğretmeninin ona bu adı verdiği hikayesi nereden çıkıyor? Herhalde öğretmeni senin adın Kamal olsun demedi! Resmi adı Kamal da!
10 Kasım sabahı değil de, bir gün öncenin gecesinde ne olduğuna bakmak gerek.
Mustafa Kemal’le ilgili daha birçok şeyi tam ve doğru olarak bilmiyoruz.
Bandırma Vapuru ile birlikte Seyir defteri de yok edildiği için gerçeği tam olarak bilemiyoruz. Sayıştay’a suç duyurusunda bulundum onlar da gitmediler olayın üzerine.
Mustafa Kemal’in annesi kim? Babası kim, dedesi kim, nenesi kim, amcası kim, dayısı kim?
Oğlu-kızı, kardeşleri var mı?


Atatürk babası olarak bilinen Ali Rıza Efendi’nin resmi sonradan çıkarılmıştır. Bu resmi Atatürkün kendisi dahi kabul etmemiştir. Öteden beri Atatürk’ün babası Ali Rıza Efendi olarak sunulan fotoğraf için Falih Rıfkı Atay şöyle yazıyor: “1876’da, ilk Kanun-i Esasi’nin ilan edildiği güne rastlayan 23 Aralık’ta Selanik’te kurulmuş Asâkir-i Milliye Taburu’ndaki gönüllü subaylardan biri babası olarak öne sürülmüştür. Resmi ötekilerden ayrılarak büyütülmüştür. İstanbul hürriyetçilerine yardım etmek için toplanan bir milli kuruluşta babasının da bulunmuş olması Mustafa Kemal’in hoşuna gidecek bir şeydi ama, inanmış mıdır, sanmıyorum. Hatta bir gün alaycı bir dille: ‘Bu bizim peder değildir’ dediği kulağıma gelir.” (Falih Rıfkı Atay, Çankaya, 1969)

Mustafa Kemal’in nüfus kaydı niye Gaziantep‘te düzenlendi?
Bir internet sitesinde bir vatandaş şunları yazmış bu konuda: Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK, Selanik’te doğmuştur hepimizin bildiği gibi. Fakat nüfus cüzdanında, resimlerde de görüldüğü gibi, ili – Gaziantep, ilçesi – Şahinbey, mahallesi – Bey mahallesi yazmaktadır. Ve bu kimlik her Türk vatandaşında olduğu gibi, Atatürk’ün de nereli olduğunun göstergesidir. Bunun aksini söyleyen arkadaşlarım, Karamanlı demişler fakat T.C kimliğinde Karaman’la ilgili hiçbir iz ve emare yoktur. Bu nedenle Atatürk’ün Gaziantepli olmasına kimsenin de karşı çıkmaya hakkı olmadığı kesin ve gerçektir.
Hadi farz edelim ki Atatürk Karamanlıydı. Eminim sizlerin iddia ettiğinden çok daha iyi biliyordu Karamanlı olduğunu. Peki neden sizlerin iddia ettiği, aslı olan Karaman’ı yazdırmadı da, kimliğime Gaziantep yazın dedi. O arkadaşın yorumu şöyle: Vatan müdafasında kahramanlığı ile temayüz etmiş bir şehri, kendisi için doğum yeri olarak seçti! Sahi eğer Ataları Karaman’dan gelmiş olsa idi, Konya filan yazdırmak istemez mi idi. Ya da neden Gazi İzmir değil de, Antep!
Bir başkasına göre, milletvekili seçilmek için Misakı Milli sınırları içinde doğmuş olmak gerekiyordu. Onun için kendine bir il seçti, o il de Antep’ti.
Anaokulundan başlıyorlar Mustafa Kemal’i anlatmaya, üniversiteyi bitirene kadar o anlatılıyor. Her yerde heykeli, adına meydanlar, caddeler, binalar var. Her duvarda resmi asılı, her okulda büstü, köşesi, sözleri yazılı, ama yine de birçok gerçeği bilmiyoruz.
Birçok kişi İbrahim İhsan‘ı bilmez. Mustafa Kemal’in oğlu olduğu iddia edilen bir kişi vardı, Abdurrahim Tuncak. Öldü gitti. Kim olduğunu hâlâ bilmiyoruz. O kadar mal varlığını nasıl edindiği de ayrı bir soru.
Atadan, Atatürler kimler?
İbrahim İhsan kim mesela.
Kardeşi olduğu kişi birkaç ay önce huzur evinde vefat etti. Gazetelerde küçük bir haber ve bir cenaze ilanı o kadar.
Şimdi de Fatih Bayhan’ın ulaştığı yeni bilgiler var. Mahkeme kararları var. Mustafa Kemal Malatyalı imiş. Zübeyde hanım Mustafa Kemal’in teyzesi imiş. Selanik’e Malatya’dan gitmişler.
Mustafa Kemal’in gittiği, Abdulhamid’in evinde mecburi ikamete tabi tutulduğu Yahudi işadamı Alatini efendinin mali desteği ile Kabbalist Şimon Zwi (Şemsi efendi) mektebinden yola çıkarak Sabataylık iddiasında bulunanlar da var.
Çık işin içinden çıkabilirsen.
Peki gerçek ne? Onu bilmiyoruz. Atatürk’ü Koruma Kanunu ve devlet arşivlerinin hâlâ kapalı olması bu gerçeklere ulaşmamızın önündeki en büyük engel.
Fevzi Çakmak hakkında fazla bir bilgimiz var mı? Ya da İsmet Paşa hakkında.
Kim kimdir bilmiyoruz aslında.
Sahi Obama kim aslında. ABD de, Obama’nın aslını araştırıyor.
Ama hâlâ bilmediğimiz bir kişiye nisbet edilen fikirler ve ilkelere, bağlılık andı içmeye zorlanıyoruz, ilkokuldan milletvekiline, devlet memuruna kadar.
Bir 10 Kasım’ı daha geride bırakırken, gelişmeler doğru yönde ileri doğru olsa da, işler hâlâ bildiğiniz gibi. Selâm ve dua ile.

(Abdurrahman Dilipak, 2012-11-10)

2400 Atatürk Hayranı Atatürk Portresi Oluşturuyor – İzmir – 10 Kasım 2012


Atatürk’ün Son Günleri ve Ölümü

Atatürk, 1937 başından itibaren çeşitli rahatsızlıklar duymaya başlamıştı. Yüzü solmuş, sinir dengesi bozulmuştu. İştahsız ve halsizdi. Burnu kanıyor, vücudu kaşınıp yer yer kabarıyordu. Bizim doktorlar teşhis koyamamışlardı. Her ne kadar, “Beni Türk doktorlarına emanet ediniz” demişse de, Başbakan Celal Bayar’ın teklifi üzerine, Fransız doktor Fissenger‘in çağrılmasına razı oldu. 28 Mart 1938′de Ankara’ya gelen Profesör Fissenger, hastasını muayeneden geçirdi. Durum iyi değildi. Deniz havası önerdi. Bunun üzerine Atatürk İstanbul’a nakledildi ve 1 milyon 250 bin Dolar’a (bu miktar, satın alma paritesi açısından, bugünkü parayla yaklaşık 30 milyon TL’ye eşdeğerdir) satın alınan Savarona Yatı emrine tahsis edildi. Fakat sadece altı hafta kullanabilecekti.

Hastalık ilerliyor, karnı sürekli su topluyordu. Fissenger bu kez İstanbul’a çağrıldı. Atatürk’ün karnında toplanan su alındı. Belli bir süre rahatladıysa da tekrar karnı su toplamaya başladı. Bu kez Viyana’dan Dr. Eppinger’le Almanya’dan Dr. Bergmann çağrıldı. Siroz teşhisi kondu. 8 Kasım 1938 günü Atatürk’ün hastalığı arttı. Bu sırada başında yaver Hasan Rıza Bey (Soyak) vardı. Ona bakarak birkaç kez saatin kaç olduğunu sordu. Odaya Dr. Neşet Ömer Bey girdi. Muayene etmeye başladı. Bir ara “Dilinizi göreyim efendim” diye seslendi. Atatürk dilini yarıya kadar çıkardı. Neşet Ömer Bey, “Biraz daha uzatınız efendim” diye seslenince, Atatürk, “Ve aleykümselam” dedi, gözlerini kapattı. Bu son sözleri oldu, bir daha komadan çıkamadı.

Bazı iddialara göre Atatürk gece ölmüş, fakat gecenin bir vakti milleti saygı duruşuna kaldırmak mümkün olmayacağından, Celal Bayar’ın isteği doğrultusunda, resmi ölüm saati olarak 09.05 belirlenmişti. Cenazeye otopsi yapılmadı. Sadece, Ankara Gülhane Askeri Tıp Akademisi Patolojik Anatomi Profesörü Prof. Lütfi Aksu tarafından tahnit edildi, özel bir tabuta yerleştirildi ve Dolmabahçe Sarayı’nın muayede salonunda katafalka konuldu. Cenaze orada dururken, yönetenler Atatürk’ün cenaze namazını tartışıyordu: Kılınmalı mıydı, kılınmamalı mıydı? İkiye bölündüler. Kimisi Atatürk’ün farklı bir inanca sahip olduğunu söylüyor, cenaze namazına karşı çıkıyordu. Kimisi kılınması gerektiğini savunuyordu. O sırada Atatürk’ün kızkardeşi Makbule Hanım’dan, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak’a bir telefon geldi: Aile, dini merasimin eksiksiz yapılmasını istiyordu. Ama bu kez de, “Laik Cumhurbaşkanı’nın cenazesi camiden kalkmamalı” diyenler devreye girmişti.

Sonunda Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Şerafettin Yaltkaya devreye girdi: Namazın herhangi bir yerde kılınabileceğini söyledi. Böylece Atatürk’ün cenaze namazı 19 Kasım 1938 sabahı saat sekizi on geçe Dolmabahçe’de, Yaltkaya’nın imamlığında kılındı. Tekbirler “Allahu ekber” yerine Türkçe “Tanrı Uludur” sözleriyle başladı, “Esselâmu aleyküm” selamı yerine, yine Türkçe “Esenlik üzerinize olsun” diye bitirildi. Cemaat nöbetçilerden, müstahdemlerden, nöbet bekleyen generallerden, kısacası o sırada sarayda bulunanlardan oluşmuştu. Tam dört dakika süren namazdan sonra tabut generaller tarafından sarayın avlusuna çıkartılıp top arabasına yerleştirildi ve Sarayburnu’na götürüldü. Yavuz Zırhlısı’na yüklenip önce İzmit’e oradan da trenle Ankara’ya ulaştırıldı.

21 Kasım 1938′de Etnoğrafya Müzesi’ndeki katafalka kondu. Nihayet 31 Mart 1939 Cuma günü saat 14.00′te Etnoğrafya Müzesi’nde hazırlanan geçici kabrine defnedildi. 1944′te başlatılan Anıtkabir inşaatı, ancak 1953′te bitmişti. Atatürk geçici kabrinden 10 Kasım 1953′te alındı, Anıtkabir‘de tekrar toprağa verildi. Her 10 Kasım sabahı, matem gününe uygun olmadığı için, beyaz yakalığı çıkarılmış siyah önlüğünün içinde üşürken somurtan çocuğu hatırlarım. Somurturdu, çünkü Başöğretmen Hikmet Bey, 10 Kasım’larda, öğrencilerine gülmeyi yasaklamıştı.

(Yavuz Bahadıroğlu, 2012-11-10






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Siteniz:
Mesajın:

 
  Bugün 3 ziyaretçikişi burdaydı!