Blog Sitem
  Beypazarini Taniyalim
 
Beypazarı, İç Anadolu Bölgesi'nde Ankara'ya bağlı bir ilçe. Ankara'nın 98 km. batısında, denizden ortalama 700 m. yüksekliktedir.

Beldeler

Karaşar ·Kırbaşı ·Uruş

Koyleri

Acısu ·Adaören ·Akçakavak ·Akçalı ·Aşağıgüney ·Bağözü ·Başören ·Batça ·Boyalı ·Çakıloba ·Çantırlı ·Dağşeyhler ·Dereli ·Dibecik ·Dibekören ·Dikmen ·Doğançalı ·Doğanyurt ·Dudaş ·Fasıl ·Geyikpınarı ·Gürsöğüt ·Hamzalar ·Harmancık ·Haydarlar ·Hırkatepe ·İncepelit ·Kabaca ·Kabalar ·Kaplan ·Kapullu ·Karacaören ·Karaören ·Kargı ·Kayabükü ·Kerbanlar ·Kırşeyhler ·Kızılcasöğüt ·Kozağaç ·Kozalan ·Köseler ·Köstköy ·Kurtkovan ·Kuyucak ·Kuyumcutekke ·Macun ·Mahmutlar ·Mençeler ·Mikail ·Nuhhoca ·Oymaağaç ·Sarayköy ·Sarıağıl ·Sekli ·Sopçaalan ·Tacettin ·Tahir ·Uşakgöl ·Üreğil ·Yalnızçam ·Yıldız ·Yiğerler ·Yoğunpelit ·Yukarıgüney ·Yukarıulucak

İsim kökeni
Osmanlı Devleti'nin toprak rejimi ve askeri sisteminin bel kemiğini oluşturan tımarlı sipahi merkezleri'nden birisi olan Beypazarı, yöredeki sipahi beyine ve ticari, ekonomik hayatın yoğunluğuna istinaden Beğ Bazarı diye adlandırılmıştır.
Beypazarı, Roma döneminde, İstanbul'u Ankara ve Bağdat'a bağlayan önemli büyük tarihi geçit yolları üzerinde bulunmaktaydı. Bilinen ilk adı "kaya doruğu ülkesi" anlamına gelen Lagania idi ve Bizans İmparatorluğu'nun piskoposluk merkeziydi. M.S. 491-518 yılları arasında hüküm süren Doğu Roma (Bizans) İmparatoru Anastasios'un ziyaretine atfen şehrin adı, Lagania - Anastasiopolis (Anastasios Kenti) olarak değiştirildi
.
Tarihçe
Beypazarı toprakları pekçok çok eski uygarlıklara ev sahipliği yapmıştır. İlk yerleşimi işaret eden net bilgiler bulunmamakla birlikte yerleşim yeri olarak kullanılmasının eski çağlara dayandığını gösteren bulgular vardır. Bu yüzden üzerinden değişik hakimiyetler gelip geçen Beypazarı topraklarında biriken tarih farklı kültürlerin izlerini taşımaktadır. Beypazarı’nın Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinde deyinmeden geçemediği tarihi önemi, bu farklılıklarla beslenmiştir.
Eski bir yerleşim yeri olan Beypazarı topraklarında, sırasıyla Hitit, Frig, Galat, Roma, Bizans, Anadolu Selçuklu ve Osmanlıların egemen olduğu bilinmektedir.
Selçuklular döneminde Beypazarı, İstanbul - Bağdat yolu üzerinde önemli bir ticaret merkezi olmuştur. Beypazarı, Orhan Bey'in Ankara'yı alması ile Hüdavendigâr (Bursa) Sancağı'na bağlanarak Osmanlı yönetimine geçmiştir.
Roma döneminde, "Lagania" adını alan bu yöre bir piskoposluk merkezi haline gelmiştir. "Kaya Doruğu" anlamına gelen bu ad daha sonra o dönemlerde hüküm süren İmparator Anastasius’un (M.S. 491 – 518 ) bölgeye ziyaretiyle "Lagania Anastasiapolis" olarak değişmiştir. İstanbul’u Ankara’ya ve Bağdat’a bağlayan geçit yolları üzerindeki konumuyla ticari anlamda parlak dönemlerini yaşamıştır.
Türklerin Anadolu’ya egemen oluşuyla Türkmen boylarının da yurdu olur Beypazarı.Bu boylardan en önemlisi Kayı Boyu'dur. Selçuklu Sultanlığı kendilerine yurt olarak yer göstermiş, Gazi Gündüzalp yönetiminde ilk önce Ankara civarına yerleşmişlerdir. Osmanlı Devleti'nin kurucusu olan Osman Bey'in dedesi Gazi Gündüzalp'in mezarı Beypazarı'nın Hırkatepe Köyü'ndedir.

Mimari
Beypazarı konakları ile meşhurdur. Genellikle iki ya da üç katlı olan konaklar yapılırken işlevsel ve kültürel detaylarla bezenmişlerdir. Bu evler zemin katları taş, üst katları ahşap iskelet içine ahşap veya kerpiç dolgu sistemi kullanılarak inşa edilmiş. Bahçesiz, küçük bahçeli ve büyük bahçeli olarak çeşitlilik gösteriyorlar. Cumbalı veya çoğunlukla "guşgana"lı yapılar olarak çıkıyorlar karşımıza.
Bahçeli evlerin bir özelliği olan ve "çantı" olarak da bilinen "guşgana", tipik Beypazarı evlerinin en üst kısmında bulunan küçük bir bölüm. Bu bölüm inşaata yarıda kalmış hissi verse de aslında kasten o şekilde yapılandırılmıştır. Beypazarılılar, hem aileleri genişlediğinde evi büyütme ihtimalini düşünerek hem de yiyeceklerini kuruturken veya muhafaza ederken de yararlanmak amacıyla böyle bir yapı tercih etmişler. Guşganalar yazın sıcaktır; kışlık ihtiyaçlar kurutulur ve kış geldiğinde de o aylarda soğuk olan bu kısımda bozulmadan saklanır. Yarının erzakını bugünden hazır eden tedbirli Beypazarılı, sıcak kanlı olduğunu da evlerini birbirine bitişik yapmış olmasıyla açığa vuruyor.
Birbirine komşu evlerdeki kapılar, pencereler, guşganalar birbirine bakar durumda. Bu iç içe yerleşim tarzı sosyal yaşamın ve ilişkilerin samimiyetine işaret ediyor. Eğimli kesimlerde bulunan ve bahçesiz olan evlere giriş direkt olarak sokaktan yapılıyor. Küçük bahçeli evlerde ana girişle bahçe girişi sokakla bağlantılı biçimde düzenlenmiş. Büyük bahçeli evlerde önce bahçeye ardından eve ulaşılıyor. Evlerin girişlerinde; "hayat" diye adlandırılan kısımda, kıymetli eşyaları yangınlardan, yağmacılardan korumak için kullanılan demir kapılı mahzenler yer almakta. Dışarıya küçük pencerelerle açılan zemin katta bulunan taşlıkta genellikle ocak ve yalak bulunur.
Bu kat, asıl yaşam alanı olan üst katlara ilk birkaç basamağı ahşap olan merdivenlerle bağlanır. Katlar arasında ulaşımı sağlayan merdivenlerin başında mamrak denen ve depo olarak kullanılan bölümleri örten kapaklar bulunmaktadır. Yöre dilinde çardak olarak adlandırılan sofa bölümü etrafında mutfak ve tuvalet gibi alanlar vardır. Bazı evlerdeki sofa etrafında dışa dönük eyvan, sekilik gibi düzenlemeler yapıda hareketlilik yaratan çıkmalar oluşturur. Sofalar geniş ya da kemerli pencerelerle aydınlatılmıştır.
Beypazarı evlerinde yerel dilde "dinme dolap" diye adlandırılan ve katlar ve bölümler arasında yatay ve düşey servis sağlayan döner dolaplar vardır. Ev çatıları genellikle alaturka kiremitten yapılmıştır. Son zamanlarda onarım amaçlı elden geçerken kolay uygulanabilirliği ve ucuzluğu düşünülerek sac malzemeyle kaplanmış çatılar da bulunmaktadır. Bahçeli evlerde sokak yönündeki bahçe duvarlarının oldukça yüksek olması dışarıya karşı tedbiri vurguluyor.
Bahçelerin komşu evlerle neredeyse bitişik olması da halk arasındaki güven duygusunu düşündürüyor. Anadolu evlerinin genel mimari özellikleri ile birlikte gelişmiş olan konakların çamdan kapılarını aralayarak samimi, sıcak yaşantılara göz atabiliyor insan. Göz atmakla kalmayıp, içinde konaklayarak, konaklarda sunulan yöresel yemekleri tadarak bu yaşantıdan birkaç gün çalabilirsiniz.
Yöresel kültürü yansıtan değerlerin sunulması için Beypazarı Konakları’nın bazıları restoran veya pansiyona çevrilmiş. Daha küçük evler de yöresel gıda ürünlerinin satıldığı mağazalara ya da el işçiliği alanında büyük önem taşıyan Beypazarı gümüşçülerine mekan olmuşlar.
El sanatları
Yıllar boyu gümüşü, bakırı, demiri, deriyi, ipeği işleyen Beypazarı halkı bu sanatlardan geçimini sağlamaya devam ediyor. Günlük yaşamın bir parçası olarak karşımıza çıkan el emeği göz nuru ürünler yalnızca turistlere hitap etsinler diye işlenmemekte; aynı zamanda, yöre halkının ihtiyaçlarına cevap vererek bir gelir kaynağı teşkil etmekte. Beypazarı, kültürü ve geleneklerini yaşatan, kendini bu işe adamış el sanatı ustalarıyla el sanatları tezgâhları turistik ve yaşamsal anlamda büyük önem taşımaya devam ediyor.
Telkari
Beypazarı’na Ahilik yoluyla kazandırılmış bu sanat Beypazarılılar için oldukça eski bir uğraştır. Gümüş işlemeciliğinin en gözde sanat olduğu bu ilçede gümüş madeninin bulunduğu düşünülmesin. İlçeye gümüş başka illerden geliyor ve burada usta ellerle buluşup harika aksesuarlara dönüşüyor. Gümüşün işlenip ince tel haline getirilerek şekillendirildiği bu tekniğe telkari denir. Telkari işçiliğiyle kemer, kolye, bilezik, küpe, iğne, başlık gibi takı ve aksesuarlar yapılıyor. Bu özgün ürünler ilçeye gelen ziyaretçilerin ilgisini oldukça çekiyor. Mardin başta olmak üzere, ülkemizde ve yurt dışında birçok yerde alıcısını bularak ticari pazarı hareketlendiriyor.
Dokumacılık
İlçede bu sanattan ortaya çıkan ürünler hala kullanılıyor. Suni ipek, pamuk ipliği ve yün ipliği kullanılarak icra edilen sanat, bir aile mesleği olarak devam ettiriliyor. Dokuma tezgahlarında kıldan kumaşlar dokunuyor ve kışın giyilecek şalvar, yelek gibi giysiler dikiliyor.
Beypazarı’nda "ipekli bürgü" yöreye özgü dokuma olduğundan oldukça büyük önem taşıyor. Bürgü, kadınların örtünmek için kullandığı bir tür örtüdür ve çok eski dönemlerden beri dokumacılığın vazgeçilmez ürünlerindendir.
Yemenicilik
Ülkemizin Gaziantep, Şanlıurfa, Mardin, Kilis gibi şehirlerinde de devam ettirilen yemenicilik Beypazarı için oldukça önemli bir sanattır. Deriden yapılmış kısa konçlu ayakkabı olarak tarif edilebilecek yemeniler Beypazarı’nda oldukça ilgili görüyor. Renk renk boyanmış deriler, ustalarının ellerinde biçimlenip ayaklara yarıyor. Yemenilerin de telkari işi takılar gibi, hem yurt içinden hem yurt dışından alıcısı mevcut.
Bindallı - El İşlemeleri
Dokuma işi olan veya ince deriden yapılmış birtakım giysilere ya da eşyalara, iğne ile farklı renklerde, özelliklerde iplikler kullanılarak yapılan süslemeler işleme olarak adlandırılır. Beypazarı yöresinde en yaygın ve ön plandaki yöresel giysi türü olan sırma işlemeli "bindallı”lar çeşit çeşit desenle süslenir. Her genç kıza annesinden kalan bu değerli elbiseyi, "çevre" adı verilen minik örtülerin işlenmesiyle süslenmiş tülbentler tamamlar.
Dövme Bakırcılık
Beypazarı’nda yaygın olarak icra edilir. Bu sanat bakır madeninin dövülerek işlenip genellikle mutfakta kullanılan çeşitli eşyalara dönüştürülmesi işidir. İlçede en çok ilerlemiş sanat olarak görülür. Bakır ustalarının elinde çekiç ve örs ile dövülerek hayat bulan maden; tencere, tava, kazan, ibrik, güğüm ve sigaralık gibi eşyalarla halkın yaşantısındaki yerini hala korumakta.
Demircilik
Ateşin şekillendirdiği sanatla ortaya çıkan emek demircilik. Ateş ocaklarında yumuşayıp şekil alan demir; örs, çekiç, balyoz ve maşa kullanılarak çeşitli eşyalara, araçlara dönüştürülüyor.
70 yıldır uygulanan sanat, eskisi kadar olmasa da ilçede varlığını hala devam ettiriyor. Halkın günlük hayatında işlev sahibi olmayı sürdürürken, ustasına gelir kaynağı oluyor.
Semercilik
İçinde bulunduğumuz yüzyılda bu mesleğin sürdürüldüğü ender yerlerden olan Beypazarı’nda eskisi gibi yaygın olmasa da semercilik hala icra edilen bir sanat. Bir kervan yolu üzerinde bulunan Beypazarı’nda semerciliğin gelişmesi şaşırtıcı değil. Ancak zamanla ulaşım araçlarının değişmesiyle eskiye göre oldukça az ürün verilmekte. Yine de, yeni üretim ve onarım hizmeti hala halk içinden alıcısını buluyor ve ustalara gelir kaynağı oluyor.
Saraçlık
Eski dönemlerde ulaşımda yaygın olarak kullanılan at arabalarının gerekleri sonucu gelişen bu sanat, deri ve meşinden yapılma eşyalar işlenilerek icra edilir. Ustasına saraç adı verilir. At takımları, araba koşumları, eyer, semer gibi takımların deri kısımlarının tamiri ve üretimi işidir. Beypazarı'nda halen yaşatılmakta olan bu mesleğin Türkler için önemi büyüktür.
İnözü Vadisi
Vadinin derin havasına alandaki doğal bitki örtüsü ve birtakım tarihi kalıntılar eklenmiş. Beypazarı’nın kuzeyinde bulunan vadinin iki tarafı balık sırtı görünümünde yükseliyor. İnözü Çayı’nın aşındırmasıyla oluşmuş vadide kayalıklara oyulmuş çok sayıda mağara bulunuyor. Mağaraların bir bölümü çok yüksekte olduğundan ziyaret edilmeleri pek mümkün olmuyor. Bu mağaraların, o devirde yaşayanlar tarafından kullanılan, ziynet eşyalarının da muhafaza edildiği mezarlar olduğuna dair çeşitli göstergeler bulunuyor. Ancak, arkeolojik anlamda bir çalışma yapılmadığından kesin veriler elde edilememiştir. Doğal mağaralardan oluşturulmuş kullanım alanlarına işaret eden alanlar da dikkat çekmekte.
2863 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yasası kapsamında, bu vadi doğal ve arkeolojik sit alanı olarak koruma altındadır. Vadide gezinirken oturup doğanın tadını çıkarabileceğiniz ve yöresel yemekleri tadabileceğiniz tesisler de bulunmakta.
Şive
Türkçenin Beypazarı ilçesinde kullanılan şivesinin Batı Anadolu ağızları içindeki konumu Prof. Dr. Leyla Karahan'ın Anadolu Ağızlarının Sınıflandırılması (Türk Dil Kurumu yayınları: 630, Ankara 1996) adlı çalışmasına göre şöyledir:
Yöresel yemekler ve tatlılar
Yendiğinde akla sadece Beypazarı’nı getirecek lezzetler oldukça çok sayıda bu yörenin mutfağında. Bakır işçiliğinin yaygın olduğu ilçede ustaların emeğiyle ortaya çıkan bakır güğümler, tencereler, kazanlar, tavalar, ibrikler bu lezzetlerin hazırlanmasını ve sunumunu bezeyen inceliklerden.
Mamuller taş fırınlarda pişiyor ve özel yemeklerine adını veren toprak güveçler de sulu yemeklerin pişirilmesinde kullanılıyor. Yörede yetişen ürün çeşitliliğiyle doğru orantılı olarak, sebze ve meyvelerin, mevsiminde tazeleri, kışın da kuruları tüketiliyor. Beypazarı konaklarındaki özel bölümler bu kuru yiyecekleri saklarken, yöre dilinde “dinme dolap” denilen döner dolaplar mutfakla katlar arası düşey ve yatay servisi sağlayarak yöresel mutfak alışkanlığının bir parçasını yansıtıyor.
Beypazarı yöresel mutfağıyla meşhurdur. Beypazarına has şekillerde yapılan yemek ve tatlılar arasında tarhana, yaprak dolması (sarması), yalkı, bici, göce, perçem, yarımca, Beypazarı güveci, kartalaç, bazlama ekmeği, oğmaç, tohma, şerit, uruş kapaması, Beypazarı kurusu, mumbar (Beypazarı sucuğu), baklava (80 katlı yufka), ebesüt, höşmerim ve havuç lokumudur. Bu yemek ve tatlıların bir kısmı Türk Patent Enstitüsü'ne kayıtlıdır. İlçede turizm sektörünün canlanması ile yöre mutfağı canlandırılmıştır

Uluslararası Beypazarı ve Yöresi Festivali
Her yıl Haziran ayının ilk haftasında "Geleneksel Tarihi Evler, El Sanatları, Havuç ve Güveç Festivali" düzenlenir. Yerli ve yabancı gruplar gösteriler düzenler, konserler verilir, yöresel yemekler ve tatlılar tanıtılır. 2006 yılındaki festivale, iki günde 110 binin üzerinde katılım gerçekleşmiştir.
Ulaşım
Ankara’ya 98 km. mesafede bulunan Beypazarı’na ulaşmak için karayolunu tercih edecek olanlar Ankara’dan geçiş yapabilirler. Ankara'da bulunan Etlik Otobüs Terminali'nden (Eski Garajlar) saat başı, Akköprü’deki Ankamall Alışveriş Merkezi’nden de yarım saat arayla hareket eden otobüs ve minibüslerle ilçeye gidilebiliyor.
Kendi araçlarıyla ulaşmak isteyenler Ankara-İstanbul yolu üzerinde bulunan Sincan-Yenikent yol ayrımından devam edip Yenikent istikametinden Ayaş-Beypazarı yoluna çıkmalıdırlar. İstanbul'a 320 km. uzaklıkta olan ilçeye İstanbul’dan karayoluyla ulaşmak da çok zor değil. TEM Otoyolu üzerinden ilerleyip Adapazarı'nda Akyazı çıkışından girdikten sonra karşınıza çıkacak Ankara tabelalarının yardımıyla Beypazarı'na ulaşmak oldukça kolay. Karayolu yapısı düzgün ve seyahate elverişli.Ankara'dan Beypazarı'na kadar olan yol duble yol olarak hizmete açılmış durumda.
Beypazarı’na daha uzak illerden uçakla seyahat ederek gelmek isteyen ziyaretçiler Ankara Esenboğa Hava Alanı’ndan karayoluyla devam ederek ilçeye ulaşabilirler. Demir yolu tercih edenler de yine Ankara’dan karayoluna aktarma yaparak devam edebilirler.

Karaşar, Beypazarı

Karaşar, Beypazarı ilçesine bağlı bir beldedir. Ankara iline 130 km, Beypazarı ilçesine 30 km uzaklıktadır. Nüfusu, 2000 yılı verilerine göre 2109 kişidir.

Gazi, Cumhuriyet ve Yeni mahalle adında üç mahallesi vardır. Çok eski geçmişi olan bir beldedir... Yaylaları, ormanları eşziz bir güzelliğe sahiptir...
 

Tarihçe

Karaşar bölgesinde şimdiye dek arkeolojik-tarihi çalışmalar yapılmadığı için yerleşmenin tarihi açıklık kazanmadı. Ama elimize geçen verilere bakılırsa, en eski yerleşmenin Hititlere ait olduğu görülür. Hititlerden sonra, MÖ 12. yüzyıl sonlarına doğru Frigler, daha sonra Lidyalılar ortaya çıkar. Bu tarihlerden sonra da Bizanslıların ve sonra Oğuz boyları ve Selçukluların izlerine rastlanır. Selçukluların yönetimi altındaki bölge, 1240 yılında Moğolların yönetimine girer. Moğolların, Anadolu’yu istilası sırasında halkın bir kısmı göç eti. Bolu ve sonra Oğuz boyları burada tekrar etkili oldu. Günümüzde, Bolu ve Beypazarı çevresinde halen Oğuz boylarının adlarını taşıyan yerleşme yerleri vardır.

İsim kökeni

Karaşar’ın ismini, erkeklerin başlarında siyah puşu, bellerinde Karaşal, bacaklarında siyah şalvar kullanmasından; kadınların ise başlarında fes ve çember (abani), sırtlarında üç etekli entari ve bunu tamamlayan feymana, bellerinde acem veya tarabulu denilen şal kuşağı kullanmasından aldığı, bu nedenle çevrede yöre insanının Karaşallılar lakabıyla anıldıkları, bu deyişin zamanla Karaşar’a dönüştüğü söylenmektedir. Genellikle halkı sevecen, yardımsever, zeki ve son derece çalışkan insanlardır.

13. yüzyılda Moğol İmparatoru Cengiz Han’ın İran’ın kuzeydoğusunda bulunan Horasan bölgesini ele geçirmesiyle burada yaşayan Türkmen boylarının bir bölümü Konya yakınlarına göç etmişlerdir. Karaşar’ın ilk sakinleri de Horasan’dan Konya dolaylarına gelen boylardandır. Konya dolaylarında yörük olarak yaşarlarken boy içindeki bazı kargaşalıktan dolayı yedi aile içlerinden ayrılarak kuzeye doğru gitmişlerdir. Bu olay Osmanlı Devleti’nin yeni kurulduğu dönemlere rastlar. Bu yedi aile Beypazarı’nın doğusunda bulunan Yoğunpelit isimli bir köyün bulunduğu yerde bir kaynak başına (Şimşit Dere Kaynağı) ilk olarak yerleşmişlerdir.

Buraya gelen sakinler sonradan bilhassa gözden uzak olmak ve sürülerine elverişli bir yer bulmak için etrafı dağlar, tepeler ve büyük ormanlarla çevrili 1300 metre yükseklikteki bu tepelerden birinin eteğine kesin olarak bilinmemekle 1420 yılında yerleşmişlerdir. Gelen bu yedi aileden Nadarlar doğu, Kaşlar kuzey, Kepiçler batı, Yağaplar güney yörelere yerleşmişlerdir. Aşiretin diğer aileleri olan Söğütoğulları, Ortaoğulları ve Simitoğulları da yakın yörelere dağılmışlardır.

Karaşar’ın tarihi Türklerin anayurdu Orta Asya’ya kadar dayanır. Adını aynı adla anılan ve kökü Uygurların (Dokuz Oğuz-On Uygur) ilk yerleşim yeri olan Doğu Türkistan (Bugünkü Çin sınırları içinde bulunan Tanrı Dağları-Beş balık-Turfan-Karabalgasun bölgeleri) deki yerleşik bir Oğuz (Türkmen) boyundan almıştır. Nitekim Doğu Türkistan’da Karaşar ve Köseler adlı yerleşim yerleri vardır. Meydan Larouse’de Karaşar’ın, Türkistan’da Göktürkler ve Uygurlar zamanında iktisadi bakımdan hayli gelişmiş bir şehir olduğunu yazmaktadır. Ayrıca Prof. Dr. Lazslo Rosanyi’nın “Tarihte Türklük” adlı kitabında Kara Şahr olarak ismi zikredilmektedir.

Karaşarlı aşiretlerin Orta Asya’dan batıya gelirken kıyafetleri sade olup daima siyaha kaçardı. Başlarında kara fes, bellerinde kara şal ve bacaklarında kara şallardan ötürü ‘Karaşallılar geliyor’ derlerdi. Aşiretin isminin zamanla Karaşar’lı ismine döndüğü rivayet edilmektedir.

“...745’den itibaren, Büyük Türk Hakanlığı’nı temsil etmeye başlayan Dokuz Oğuz-On Uygurların hakimiyeti başlar. Yerleşik hayatın iyice genişlediği, kültür ve medeniyet itibariyle pek zengin olan bu dönemde, siyasi açıdan da parlak zamanlar yaşanır. 762 yılında Böğü Kağan Çin İmparatorluğu’nun başkentini zapteder. Mani dinini kabul eden bu Kağan, biraz da bu bahane ile Çin’e sürekli müdahalelerde bulunur. Ancak, bu din halk içinde itibar görmez.

Dokuzuncu asrın başlarından itibaren Yenisey bölgesinde güçlü bir varlık haline gelen Kırgızların Uygurların üzerindeki baskıları artmaya başlar. 840 yılında Uygur topraklarına girip başkenti zapteder ve hakanı öldürürler. Uygurların bir kısmı güney batıya doğru göçerler. Doğu Türkistan’a göçenler burada ayrı bir devlet kurar ve Çin ile iyi münasebetler içinde yaşayarak ticareti geliştirmeye çalışırlar.”

940’da Büyük Türk Hakanlığı’nın Müslüman Türk Devleti olan Karahanlılara geçmesinden sonra da Uygurlar sönük bir krallık halinde 1260 yılına kadar devam ederler.

Onuncu asrın ortalarına doğru gelindiğinde, Büyük Türk Hakanlığını, yine Açinaoğullarından olan Kara-Hanlılar temsil etmeye başlar. Asıl unsurunu Karluk boyunun temsil ettiği bu hakimiyet dönemi, hemen hemen bütün Türk dünyasının müslümanlaştığı devreyi ifade eder. Büyük Hakanlık 1040 yılında Selçuklulara geçtiğinde, Türklerin müslümanlaşması, esas itibariyle tamamlanmış bulunuyordu.”

Meydan Larousse Ansiklopedisi’nin 6.cildinin 949. sayfasında Türkistan’da Karaşar adını taşıyan bir kent olduğu yazılıdır.

Edebiyatçı Seyit Karaalioğlu, “Göktürklerden sonra Orta asya’da Türk kültürünü yükselten, Türk uygarlığını geliştiren, Türk üstünlüğünü yayan Uygun Türkleridir. Başşehirleri ise, Turfan, Hoço, Kumul, Küçe ve Karaşar olduğunu” yazar. Meydan Larousse Ansiklopedisi’nin “Uygurlar” maddesinde şu bilgiler yer almıştır.

“Kutluğ Bilgi Kül Kağan, Uygur Devletini kurduktan kısa bir süre sonra öldü. Yerine oğlu Bayan Çur geçti. Babasının devrinde Yabguluk yapmış olan Bayan Çur Kağan, Batı sınırında bulunan Türkeş Devletini yenerek ülkesini Seyhun Irmağına kadar genişletti. Sonra da Doğu Türkistan’daki ticaret şehirlerini ele geçirmiş olan Tibetlileri, Doğu Türkistan’dan çıkardı. Böylece ticaret hayatına atılan Doğu Türkistan’dan çıkardı. Böylece ticaret hayatına atılan Uygurlar, Tugan Beşbalığ, Kuça ve Karaşar gibi şehirlere yerleşmeye başladılar. (...) 840’da büyük bir Kırgız ordusu Uygur başkenti Ordu Balığ’ı ele geçirdi. Halkın çoğunu kılıçtan geçirdi. Bu olaydan sonra Uygurlar çeşitli ülkelere göç ettiler. Kırgızlardan kurtulan 15 Uygur boyu, batıda Karluklara sığındı. Bazı Uygur boyları Doğu Türkistan’daki Turfan, Karaşar şehirlerine yerleştiler. (...) Uygurlar; en medeni Türk kavimlerinden biriydi. Doğu Türkistan’daki Kara Balgasun, Beş Balığ, Karaşar, Hoço, Turfan, Kaşgar, Kargan gibi birçok şehri geliştirerek yerleşik hayata geçtiler. (...) Uygurlar arasında Mani ve Buddha (Budizm) dinleri yayıldı...”

Tarihçi Kemal Su, Uygurlar ve Uygur Medeniyeti adlı eserinde şu bilgilere yer verir:

“Şarkı-tiyan-Şan Uygurların Pay-ı tahtı ‘Hoco’ şehri idi... Uygur Hanları yazın Beşbalıg şehrinde otururlardı... Beşbalıg beş şehir demektir. Bu şehir Hoço, Beşbalıg, Sülmü, Canbalıg, Yenibalıg’dır. Bunlardan ‘Karahoço’ şehrinin harabelerinde birçok kıymetli araştırmalar yapılan şehirde... Karahoço (Karaşar/H.N.Ş) tarafında oturanlar ‘Kara Uygur’, Sütjav tarafında yaşayanlar ‘Sarı Uygur’ adlarını taşıyorlardı. Kara Uygurlar kendi dillerini unutmuşlar; Moğolca konuşmaktadırlar. Sarı Uygurlar ise dillerini ve eski medeniyet eserlerini muhafaza etmişlerdir. Gerek Sarı, gerek Kara Uygurlar Budist mezhebine sahiptirler... 981’de Karahoço şehrini ziyaret etmiş olan Vanyandi aristokratların at, koyun, ördek, kaz eti yediklerini kaybediyor...”

Prof. Dr. Bahaddin Ögel’in İslamiyetten Önce Türk Kültür Tarihi adlı yapıtında Uygurlarla ilgili şu açıklamayı yapar:

“Uygurların Güneyde temas ettikleri başlıca kültürler, Çin ve Doğu Türkistan kültürleri idi. Uygurların Çin’le olan temasları daha ziyade siyasi bir gaye gütmekte idi. Ellerinde de Maniheizm gibi kuvvetli bir din ve kültür silahı vardı. Mani dinini kabul eden ve hatta rahiplik mevkilerini de ellrinde tutan Uygurlar, yavaş yavaş Çin’in uzak bölgelerine kadar yayılıyorlar ve Mani mabetleri kurmaya, bu münasebetle de Mani dinini yaymaya çalışıyorlardı. Uygur Kağanı da bu din adamlarının faaliyetlerini siyasi nüfuz ve kuvveti ile destekliyordu.

Kuça ve Turfan gibi Doğu Türkistan’ın kültür merkezlerine karşı ise; Uygurların siyaseti tamamen ayrı bir maahiyet taşıyordu. Denebilir ki, Uygur devletinin Güney sınırı, bu şehirler ile yan yana idi. Kültür münasebetlerinin de Uygur devletinin teşekkül devirlerinden itibaren başlamış olması çok muhtemeldi. Uygurlar, bu şehirleri kendi himayeleri altına almışlardır. Zaman zaman Tibetlilerin bu şehirlere karşı hücumları da, çok kanlı olarak Uygur Kağanı tarafından püskürtülmekte idi. (...) Tugan Ovası, esas itibari ile Bogdo-Ola dağlarının Bulayık yamaçlarına yakın bir yerde bulunuyordu. Bu dağlar Tanrı silsilesinin doğu ucuydu. Ovanın ortasını, doğu-batı istikametinde küçük ve aşınmış tepecikler kesmekte idi. Uygurlara ait eserler bilhassa bu bölgede bulunmakta; burası ilmi kitaplarda Kızıl adı ile adlandırılmakta idi. Bu tepecik silsilelerinin Karahoço (Karaşar/H.N.Ş.) denen kısımlarının eteğinde iki şehir harabesi görülüyordu. Bunlardan ovanın içinde olanı, Karahoço şehri; tepeciklere yakın olanı ise meşhur Hoço şehri idi. Hoço, bir Uygur şehridir.”

Yazılı kaynaklara bakılırsa Karaşar, Uygur Tüklerindendir.

Karaşar şehiri ve Beyliği

Kentin Adı: En eski Çin kaynaklarında Yen-Ch’i (Yenki) şeklinde yazılmaktadır. Göktürk çağında bu kenti görmüş olan ünlü Hsüan Tsang ise, kentin adını ufak bir değişiklik ile, Akini (A-ch’i-ni) şeklinde yazmıştır. Eski Buda kitapları Orta Asya kentlerinden söz açarlarken, I-ni adlı bir kentten de söz etmişlerdir. Bundan dolayı Karaşar’ın eski adını Buda dini ile igili bir köke bağlamak isteyenler çok olmuştur. Çünkü Buda dininin Orta Asya’da yayılışı çok eski çağlarda olmuştu. Ayrıca Orta Asya’da bulunmuş eski Sanskrit belgelerinde, Agni ve Kuci adlarını taşıyan iki komşu kentten de söz ediliyordu. Bunların da Karaşar, (yani Akini) ile Kuça kentlerinden başka bir yer olmadıkları kuşkusuz idi. Agni sözü, Sanskrit dilinde “ateş” anlayışına geliyordu. Ateş ile Karaşar kenti arasında bir ilişki kurabilmek için geniş olarak, kentin yakınlarında bir yanardağ aranmıştır. Kuça kuzeyinde kükürt madenlerinin bulunduğundan haberimiz vardır. Chin sülalesinin İmparatoru Wu ile aynı çağda yaşamış olan (M.S. 265-290) Chang Hua adlı Çinli bir tabiat bilgininin yazdığı raporda, Yulduz vadisi ile Akdağ yakınlarındaki Chieh—mi kentinde büyük kükürt madenleri bulunduğundan söz açılmaktadır. Buna rağmen Karaşar kentine adını verebilecek bir yanardağın varlığını görmüyoruz. Bazıları da Karaşar’ın eski adının Arşi olduğu görüşündedirler. Karaşar sözü ise, Kara-Şehir deyiminden gelmektedir.

“Şehirdeki Hayat ve Yaşayış: “...Karaşar, (yani Yenki) devletinin beyi, Güney ırmağı (Nan-ho)adlı yerde oturur. Burası, (Turfan’ın güneyinde bulunan Lukçun’daki Çin komutanlığından) 800 mil uzaklıktadır. Doğudaki Çin başkentinden olan uzaklığı ise, 8200 mildir. Bu beylikte 15.000 aile ve 52.000 kişi yaşar. Seçme askerlerinin sayısı ise, 20.000 kadardır.

“Karaşar beyliğinin dört tarafı dağlar ile çevrilidir. Bu dağlar, Kuça beyliğindeki sıradağlar ile birleşirler. (Karaşar’a) giden yollar, türlü engeller ile doludur. Burasının, savunması da kolaydır. Dört daağın oluşturduğu girintiler arasında, bir de göl vardır. Bu gölün kıyılarında kurulmuş olan kent, 30 milden fazla genişlikteki bir alana yayılmıştır...”

Bu büyük Karaşar gölünden daha eski kaynaklar da söz açarlar ve “bu gölde çok balık bulunur” derler. MS 3. yüzyıla ait Çin tarihleri ise, Karaşar kenti ile halkının yaşayışlarını şöyle anlatırlar: “.......Karaşar, (yani Yenki) Beyliği, Çin başkenti Loyang’ın 8200 mil batısına düşer. Onların arazisi, güneyde Kurla, (yani Wei-li’ye) kadar uzanır. Kuzey yönlerinden ise, Wusun’lar ile sınırdaştırlar. Beyliğin bir kenarı, 400 mil kadar genişliktedir. Kentin ddört yanı, yüksek dağlar ile çevrilmiştir. (Beyliğin) yollarından geçmek çok zordur. Yollar, çok sıkışık ve dardırlar. Orasını yüz kişi bile savunmuş olsa, bin askerin geçmesini önleyebilirdi.

“Onların geleneklerine göre, erkekler saçlarını keserlerdi. Kadınlar ise, yelek giyinirler ve uzun pantolonlar kullanırlardı. Onların evlenme gelenekleri ise, tıpkı Çin’dekiler gibidir.

“Beylerinin, birkaç düzine insandan oluşan bir muhafız birliği vardır. Bu birliğe bağlı askerler çok gururludurlar ve taşkınlık yaparlar. Onlar, diğer kişilerin topluluktaki rütbe ve dereceleri ne olursa olsun, hiç kimseye karşı saygı göstermezler...”

“Karaşar Beyliğinin “başkenti” de vardı. Bu başkentten en eski kaynaklarımızda söz açılmaktadır. Fakat ondan sonra Toba Devletinin resmi tarihinde yeniden bu başkentten söz açılmaktadır: “... Karaşar Devleti, Kuça’nın güneyine düşer. Onların başkenti Yüan-ch’ü (kentidir). (Bu kent, Göktürklerin başkenti) Ak-dağ’ın yetmiş mil güneyindedir... (Başkentin?) güneyinde on milden fazla genişliği olan büyük bir göl vardır. Bu gölde bol miktarda balık, tuz ve saz bulunur...“ En eski kaynağımız olan “İlk Han Sülalesi Tarihi”nde aynı konu ile ilgili olarak şöyle deniyordu: “.... Karaşar (Yneki) devletinin kralının oturma yeri, Yüan-ch’ü kentidir. (Çin başkenti) Çangan’dan uzaklığı 7300 mildir...Kuzeyden, Wussun’lar ile sınırdaştırlar. Onların memleketinde büyük bir göl vardır. (Bu gölde) balık pek çoktur.”

“Bu iki bilgiyi kararlaştırdığımız zaman, Toba’ların devlet tarihinin eski kaynaklardan epeyce bir aktarma yaptığını görürüz. Bunun yanında eski bilgiler ile yenileri ustaca birbirlerine benzeştiremedikleri de gözden kaçmamaktadır. Göktürk çağındaki kaynaklar ise, Karaşar beyliği hakkında şöyle diyorlardı:

“... Karaşar beyliği, (yani Akini), doğudan batıya 600 mil uzunlukta ve kuzeyden güneye ise 400 mil genişliktedir. Büyük bir başkentleri vardır. Kentin çevresi altı veya yedi mil kadar bir genişliktedir. Başkentleri, dört tarafından dağların eteklerine dayanmıştır. Yolları, uçurumlar, ile dolu ve tehlikelidir. Bundan dolayı (kentin) savunması kolaydır. Etrafı dereler ve ırmaklar ile çevrilmiştir. Bu nedenle bu sular, ziraat için düzen altına alınmıştır... Bir (budist rahip) buraları gezmiş ve 200 mil kadar güney batıya doğru yönelmişti. Büyük olmayan bir dağı geçmiş ve bundan sonra da, (belki de Kaydu ve Gonçok suları olan), iki büyük ırmağı geçmişti. Irmakların bulunduğu düz bir yere erişmiş ve buradan da Kuça’ya gitmişti. Bunun için de 700 mil yol yürümek zorunda kalmıştı...”

Yukarıdaki belgeleri, karşılaştırmak için Göktürk çağı kaynaklarından bir çevirmeyi daha sunmayı faydalı görüyoruz.:

“... Karaşar beyliği, kuş uçuşu ile Çin başkentinin 7000 milden daha fazla uzaklıktadır ve batıısındadır. Beylik, doğudan batıya 600 mil uzunlukta ve kuzeyden güneye ise 400 mil genişliktedir. Doğusunda Turfan ve batısında Kuça Beylikleri bulunur. Güneylerinde Wei-li Beyliği ve kuzeylerinde de Wusun’lar vardır.

“Kanallar, (beyliğin içinde) dönüp dolaşarak tarlaları sularlar. Toprakları, darı ve bağ ekimine çok uygundur. Onlar için çok yararlı olan balık ve tuz ticareti yapılır. Onlar, kendi öz geleneklerine göre saçlarını keserler ve yün elbiseler giyinirlerdi. Burada 4000 aile yaşar ve 2000 kadar da seçme askerleri vardır. Karaşar Beyliği, her çağda sürekli olarak Göktürklere bağlı kalmıştı.”

“Karaşar halkı, zevk ve eğlenceye çok düşkün idi. Geleneklerine göre, eğlenmeye büyük değer verirlerdi. İkimci ve üçüncü aylarda, (yani şubat ve mart aylarında), kırlara çıkarak kurbanlar verirlerdi. Dördüncü ayda, (yani nisan ayı) ile ayın on beşinci günlerinde ise, ağaçlıklar arasında gezinirlerdi. Eylül ayının yedinci günü de kendi atalarına kurban sıunarlardı. Şubat ayının on beşinci gününde onların beyleri kentten çıkıp gezmeye başlardı. Bu (kontrol?) gezintisi, yıl sonuna kadar devam ederdi...”.

KARAŞAR ADINI TAŞIYAN YERLEŞİM BİRİMLERİ

Karaşar, Köseler, Saray ve Dereli köylerinin küçük yerleşim birimlerinin tarihi ile ilgili olarak “438 Numaralı Muhasebe-i Vilayet-i Anadolu Defteri (937/1530) 1” incelendiğinde altı ailenin Beypazarı’nın doğusunda bulunan Yoğunpelit adlı köyün bulunduğu yerde bir kaynak başına yerleştikleri görülür.
Karaşar, Köseler, Saray ve Dereli köyleri ile Beypazarı’nın öteki köyleri halkının çoğu Türkmen olarak bilinir. Türkmen ve Yörük, konar-göçer Türk aşiretlerine verilen bir addır. Kimi bölgelerde konar-göçer Türk aşiretlerine “Yörük” denir. Karaşar, Köseler, Saray ve Dereli halkı kendini Türkmen olarak tanımlar. Bu tanımlama ile kendilerinin Türk aşiretlerinden olduğu söylenebilir.
Osmanlılar döneminde konar-göçer aşiretler zorunlu iskana tabi tutuldu. Anadolu’daki konar-göçer aşiretlerin ilk iskanı 1401 yılında yapıldı. Köprülüzade Fazıl Mustafa Paşa’nın Sadrazamlığı döneminde yoğunlaşarak 1870 yıllara kadar devam etti.
Karaşar, Köseler, Saray ve dereli köylerinin yerleştiği Beypazarı, geçmişte Bursa (Hüdavendigar Livası) Sancağına bağlı idi. Osmanlı Devleti 1300 yılında kuruldu. Bu kuruluş Türkmenler ile Alevilerin desteği ile gerçekleşti. I. Murad Hüdavendigar 1300 yılında ‘Hüdavendigar’ adıyla Osmanlının merkezi durumuna getirdi.

Hırkatepe, Beypazarı

Hırkatepe, Ankara ilinin Beypazarı ilçesine bağlı bir köydür.

Coğrafi Konum ve Ulaşım

Ankara İli, Beypazarı İlçesi, Hırkatepe Köyü Köroğlu sıradağlarının güneydeki ilk sırası üzerinde, 40.18 enlemi, 31.92 boylamı koordinatlarında ve 825 m. râkımındadır.Hırkatepe Köyü, Köroğlu Dağlarının uzantısı Aladağ ve Keltepe’nin güney eteklerinin paralelindeki derin vadide yer alır. Vadiye Beypazarı-Hırkatepe Köyü yolu üzerindeki Elmabeli(1.125 m.) geçidi ile ulaşılır.
Vadinin üst başlangıcından itibaren sırayla Kaplan, Kozağaç, Hırkatepe ve Sekli Köyleri yer alır. Vadi sonunda Aladağ Çayı’na ulaşılır. Vadinin uzunluğu 12 km kadardır. Kışlar çetin geçtiğinde Elmabeli geçidi -özellikle geceleri- ulaşıma kapanır. Beypazarı’na ulaşım da su boyu tabir edilen vadiden aşağı Hırkatepe Köyü, Sekli Köyü, Karaköy, Uluköy, Davutoğlan Köyü, Çayırhan Beldesi, Beypazarı güzergâhından sağlanır. Bu güzergâhtan Hırkatepe-Beypazarı 40 km’dir.
 

Tarihçe

Hırkatepe Köyü Cumhuriyet öncesi ve ilk yıllarında ‘Kırka Köyü’ olarak anılmış, önce ‘Hırka Köyü’ olarak ve 1964 yılında da resmî kayıtlarda Hırkatepe Köyü olarak bugünkü adını almıştır. Ancak, köy sakinleri nerelisin diye sorulduğunda Kırkalıyım diye cevap verir, çevre köyleri de halen bahsi geçtiğinde Kırka Köyü olarak anarlar.Kırka Köyünün kuzeybatısında Körpeş Köyü(1 km), güneyinde Tepeköy(600 m.) bulunmakta iken; 1930’lu yıllarda Körpeş Köyü ve Tepeköy’den halk kendi arzusu ile Kırka Köyüne göç etmeye başlamış; Körpeş Köyünden son aile 1960 yılında, Tepeköy’den de son aile 1985 yılında Kırka Köyüne göç etmiştir. Kırka Köyü bu göç olayı neticesinde Hırkatepe Köyü olarak resmî kayıtlarda yerini almıştır. Bunun başlıca sebepleri Kırka Köyünün nüfusunun kalabalık ve sosyal olması, Beypazarı-Dudaş(Depelarkası Köyleri) köy grup yolunun üzerinde olması, köyde sağlık ocağının ve orman muhafazası için telefonun bulunması sayılabilir. Bahse konu göç olayı sadece Kırka Köyüne değil, bir iki hane de olsa çevre köyler ile çoğunlukla Beypazarı İlçesi ve büyük çoğunlukla Ankara İline olmuştur


 

Sosyal İlişkiler

Kırka Köyü ile Tepeköy ve Körpeş Köylerinin sosyal münasebetleri son derece olumludur. Zira üç köyün ortasında bulunan aşağı mezarlıkta 1958 yılına kadar Cuma Camisi bulunmakta ve üç köyün halkı her Cuma burada Cuma Namazı için bir araya gelmekteydi. Öz tabir edilen ve günübirlik çalışmaya gidilen sulu arazileri ile bayır tabir edilen susuz arazileri de iç içedir. Pek tabii ki akrabalık ve hısımlık bağları da çok güçlüdür. 1920’li ve 1930’lu yıllarda Kırka Köyünün 50–60, Tepeköy’ün 15–20 ve Körpeş Köyünün de 10–15 hane olduğu varsayılır.

Tarihçe

Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Beyin dedesi Gazi Gündüzalp’in mezarı Hırkatepe Köyündedir detaylı bilgi. Bu konudaki tarihi bilgiler özet olarak şu şekildedir; “Ankara’nın batısındaki Karacadağ bölgesinden Söğüt ve Domaniç bölgesine iskân eden Kayılar 400 çadır halkı olup; 13. yüzyılın ikinci yarısında reisleri Gündüz Alp’in oğlu Ertuğrul Bey’dir. (1188–1281) Babası Gündüz Alp’in kabri Ankara taraflarındaki Kızılca Sarayözü civarında, Kırka köyündedir. (2. Büyük Osmanlı Tarihi, Ord. Prof. Dr. İsmail Hakkı Uzunçarşılı C.1)”Gazi Gündüzalp’in türbesine tarihte olduğu gibi bugün de hürmet edilmektedir. Türbenin bakımını köyde yaşayan en yaşlı Gündüzalp üstlenmekle beraber; tüm köy halkı türbenin bakım ve onarımında yer almaktadır. Bugün de köyde yaşayan Fatma GÜNDÜZALP ve Zehra GÜNDÜZALP türbenin temizlik başta olmak üzere rutin ihtiyaçları ile ilgilenmektedirler. Gazi Gündüzalp türbesinin eskiyen ahşap+saç yapısı yerine Devlet tarafından taş+beton ile yeni bir bina yaptırılmıştır. Hırkatepe Köyünün en şirin ve şenlikli olduğu yıllar olarak 1945–1975 yılları arası olduğu söylenir. Zira büyük depremde(1939) köyün kaynak suları çoğalmış; başlangıçta bir değirmenlik olan su, üç değirmenlik, bilahare de beş değirmenlik olmuş; yıllar yılı azalan su 2007 yılında da bir değirmenlik olduğu yıllara geri dönmüştür. Bahse konu yıllarda köyde bulunan 3 su değirmeni tarihe karışmış; yerlerini bilen çok az kişi kalmıştır.

Tarım ve Hayvancılık, Ekonomi

Hırkatepe Köyünün sulu arazisinde elma, armut, ceviz ayva, üvez, erik, kiraz, vişne, patates, soğan, sarımsak, yer elması, kuru ve yeşil fasulye, domates, salatalık, kavun ve karpuz; susuz arazisinde ise buğday, arpa, burçak, fiğ(karayem), mürdümük(imirdik), nohut ve ayçiçeği yetiştirilir. Üzüm bağları da epey geniş bir alanı kaplar.Köyün şirin ve şenlikli olduğu yıllarda 1000–1200 büyükbaş, 7000–8000 küçükbaş hayvan yetiştirilirken; bugün 40–50 büyükbaş, 800–900 küçükbaş hayvan sayısına düşülmüştür. Köyümüzün temel geçim kaynağı her köyde olduğu gibi burada da tarım ve hayvancılık olmasına rağmen, köy arazisinin dağlık ve ormanlık olması dolayısıyla tarım ve hayvancılık alanı dardır. Dolayısıyla buna bağlı olarak üretim de azdır. Özet olarak köyde yapılan tarım ve hayvancılık köy halkına hiçbir dönemde yeterli gelmemiştir.Köy halkının yıllarca esas geçim kaynağı yeraltı linyit kömürü işletmesi olmuştur. Hemen her aileden bir kişi maden ocağında çalışmış, ailenin diğer bireyleri de tarım ve hayvancılık ile meşgul olmuştur. Önce özel işletme olan maden ocağı, bilahare Devletleştirilmiş, sonra tekrar özelleştirilmiş ve kapatılmıştır. Teknolojinin gelişmesi ile Hırkatepe Köyünde bulunan kömürün Nallıhan-Çayırhan Termik Santrali ve Kömür İşletmesi tarafından yeraltından alınmasına başlanmıştır. Köydeki maden işçileri de madenle birlikte devirteslim işlemine tabi olmuşlardır. Hırkatepe Köyünde 100–110 olan hane sayısı bugün 25–30 haneye düşmüştür. Kışın daha da azalan hane sayısı yazın da birkaç hane artmaktadır.

Eğitim

Köyde bulunan ilkokulda 120-130’a kadar ulaşan öğrenci sayısı bugün 1–2 öğrenci sayısına düşmüş; bu öğrenciler de taşımalı ilköğretim uygulaması kapsamında Beypazarı’nda eğitim öğretim görmektedirler.

Gelenekler

Köyün örf, adet, anane ve gelenekleri Beypazarı’nın yaşantısı ile örtüşür. Kapama, güveç, yaprak sarması ve baklava köyün kültürünü yansıtır. Beypazarı kurusu köyde asma yaprağı üzerinde pişirilir. Dağlık ve ormanlık köy arazisinde keklik, tavşan, geyik, domuz, kurt ve tilki başta olmak üzere çeşitli av hayvanları bulunur

Altyapı bilgileri

Köyde ilköğretim okulu mevcut olup, okul kapalıdır. Köyün hem içme suyu şebekesi hem kanalizasyon şebekesi vardır. PTT şubesi ve PTT acentesi yoktur(Kapanmıştır). Sağlık ocağı ve sağlık evi yoktur(Kapanmıştır). Köye ulaşımı sağlayan yol asfalt olup köyde elektrik ve sabit telefon vardır.

Kırbaşı, Beypazarı

Kırbaşı, Baypazarı ilçesine bağlı bir beldedir. Ankara iline 130 km, Beypazarı ilçesine 30 km uzaklıktadır. Nüfusu, 2010 yılı verilerine göre 2.186 kişidir.
Kasabanın doğusunda Ayaş, Güneyinde Eskişehir, batısında Sarıyar Barajı Gölü, Kuzeyinde de Beypazarı bulunmaktadır.
Altında yer alan Ohrut Vadisi'nde yer alan mağaralardan, tarih öncesi çağlardan günümüze, yörenin yerleşim bölgesi olduğu bilinmektedir. Beldenin ilk adı GELEGRA'dır. 7 Mezranın birleşmesiyle GELEGRA adıyla kurulmuştur. Rivayetlere göre köy halkı köyün batısında bulunan vadilerde obalar halinde yaşantı sürdürürken, eşkiya korkusundan bir araya toplanma ihtiyacı hissetmiş ve şimdiki kasabanın kurulduğu yere gelerek "Gele Gele Kıra Geldik" demişlerdir. Bundan sonraki süreçte köyün adı ilk olarak GELEGRA olarak adlandırılmış, Cumhuriyetten sonra 1928 yılında bucak hüvviyetine kavuşmuştur.
1971 yılında Kasaba olmuş, belediyenin kurulmasıyla ismide KIRBAŞI olarak değiştirilmiştir. Kırbaşı bölgenin hububat ambarı sayılır. Buğday, nohut ve ayçiçeği en çok yetiştirilen ürünlerdir. Ayrıca yaş sebze üretimi de yaygın olarak yapılır. Ayaş, Polatlı, Mihallıççık, Eskişehir, Sarıyar Barajı ve Sakarya Nehri ile çevrilidir. Polatlı, Beypazarı, Ayaş, Mihallıççık ve Eskişehir'e asfalt yollarla bağlıdır. Beldede; Tarım Kredi Kooperatifi, Jandarma Karakolu, Sağlık ocağı, PTT acentesi,ilköğretim Okulu, Belediye birimleri ve teşkilat bulunmaktadır. Kırşıhlar, Mahmutlar, Tacettin, Tahir, Kapullu, Yalnızçam, Yassıkaya ve Kargı köyleri Kırbaşı'na bağlıdır.2 Mahallesi (istiklal ve Cumhuriyet) bulunmaktadır.

Uruş, Beypazarı

Uruş, Baypazarı ilçesine bağlı bir beldedir. Ankara iline 125 km, Beypazarı ilçesine 25 km uzaklıktadır. Nüfusu, 2000 yılı verilerine göre 1786 kişidir.
Kaş mah, Cumhuriyet mah. ve Yeni mah. olmak üzere üç mahallesi vardır.
Uruş ismi osmanlıda uluç bey isminde bir su başının bu beldeye yerleşmesiyle tımarlı sipahilerinin burada konaklamasıyla bir yerleşim yeri haline ilk defa gelmiştir






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Siteniz:
Mesajın:

 
  Bugün 3 ziyaretçikişi burdaydı!