Blog Sitem
  Cahil Kimsenin Yaninda Kitap gibi sessiz ol
 
CAHİL KİMSENİN YANINDA KİTAP GİBİ SESSİZ OL.”
Bir yazar, ileri sürdüğü görüşlerini gerekçelendirmek için tarihi olay ve olguları örnek gösterecekse, öncelikle verdiği örneklerin gerçekliği konusunda kesin ve açık olmalıdır. Tarih; herkesin kafasına göre eğip bükeceği, işine geldiği şekilde yorum yapabileceği bir alan olmamalıdır. Kuşkusuz, kişinin toplumsal yaşamdaki konumu tarihe bakışını belirler. Örneğin bir işçi ile bir kapitalistin aynı dünya görüşüne sahip olması beklenemeyeceği gibi, tarih bilinçlerinin ve anlayışlarının farklı olması da doğaldır. Bu nedenle, yaşanmış tek bir geçmiş olmasına rağmen, onun gelecek kuşaklara anlatımı farklılıklar gösterir.

Ne var ki tarihte artık gerçekliği yadsınamayacak olay ve olgular da vardır ve bunlar için bir yorum farklılığından bahsetmek mümkün değildir. Örneğin İstanbul, 1453 yılında Osmanlı padişahı II. Mehmed tarafından fethedilmiştir. Lozan Barış Konferansı 1923 yılının temmuz ayında toplanmıştır. Cumhuriyet, 29 Ekim 1923’te ilan edilmiştir. Son Osmanlı padişahı Vahdettin’dir vs… Bu ve benzer olay ve olguların gerçekliği üzerinde bir tartışma yapmak, tarihe farklı bir bakış açısına sahip olma özelliği ile açıklanamaz. Olsa olsa ukalalık ya da zaman kaybıdır bu tür bir tartışma... Bu bakımdan tarihçi, öncelikle olay ve olgularını gerçeğe uygun bir şekilde saptamak ve aktarmakla yükümlüdür.

İngiliz tarihçi Edward Hallet Carr bu noktaya dikkat çekerken, “kesin doğruluk bir ödevdir, erdem değil” sözünü anımsatıyor ve “Bir tarihçiyi kesinliğinden dolayı övmek, bir mimarı yapısında iyi fırınlanmış kereste, gereğince karıştırılmış harç kullandığından ötürü övmeye benzer. Bu, onun işinin zorunlu bir koşuludur, fakat onun temel işlevi değildir” diyor. (Bkz. Tarih Nedir?, E.H. Carr, İletişim Yay. 5. Baskı, s.16)

O zaman biri çıkıp kendini “Kemalist düşüncenin kalemşörü” olarak tanımladıktan sonra, Milli Mücadele ve Devrim Tarihi hakkındaki en yalın gerçekleri bile okuyucusuna ve genç kuşaklara yanlış aksettiriyorsa, üstelik bu tür hataları sürekli yapıyorsa, yazıları böyle yanlışlarla doluysa bu durumda suskun kalmak yapılan o hataları onaylamak demektir. “Yalnız yaptıklarımızdan değil, yapmadıklarımızdan da sorumluyuz” çünkü…

“Meclis-i Mebusan tarafından onaylanmadığı için hiç geçerliliği olmayan Sevr çöplüğe atılmıştır” diyen biri, “Kemalist düşüncenin kalemşörüyüm” diye ortaya çıkmadan önce, gidip Milli Mücadele ve Cumhuriyet tarihini bir güzel öğrenmeli, kimin ve neyin “kalemşörlüğünü” yapacaksa da ondan sonra yapmalıdır! Çünkü 10 Ağustos 1920’de imzalanan Sevr Anlaşması’nı, 4 ay önce 11 Nisan 1920’de kapatılan Meclis-i Mebusan’ın onaylaması zaten mümkün değildir. Kapatılmış olan bir Meclis, Sevr’i nasıl onaylasın?

Bu öyle basit bir hata, tarihleri karıştırmaktan kaynaklanan ve görmezden gelinebilecek masum bir yanlış değildir. Zira “Kemalist düşüncenin kalemşörü” geçinen kişinin yazıları böyle hatalarla dolu olmanın ötesinde, şurası da tarihi bir gerçektir ki Sevr Anlaşması, “Meclis-i Mebusan tarafından onaylanmadığı için” değil, Türk milleti emperyalist işgalcilere ve yerli işbirlikçilerine teslim olmayıp Mustafa Kemal’in önderliğinde direndiği için tarihin çöplüğüne atılmıştır. Meclis-i Mebusan kapatılmasaydı da Sevr’i onaylamış olsaydı, bu ihanet belgesinin geçerliliği olacak mıydı sanki?


Ne var ki bu tür hataları söylemek, uyarılar yapmak çoğu zaman hoş karşılanmıyor. Hata sahibi olan kişi suskun kalarak en azından hatalarını kabul etmesine rağmen, kerameti kendinden menkul kimi kendini bilmezler, “kraldan fazla kralcı” bir tavır içinde laf ebeliğine soyunuyorlar. Hakaretler ve demagojiden başka bir şey ortaya koyabildikleri yok ne yazık ki… Altını biraz kazıyorsunuz, bu konularda bugüne kadar tek satır yazı yazmamışlar, dişe değer bir şey ortaya koymamışlar. Ama konuşuyor da konuşuyor işte… Gösterdiğiniz tarihi hatalar hakkında da tek kelime söyleyemiyorlar. Yaptıkları, yavuz hırsız misali bir yaygaracılık, o kadar…

Tarih boyunca bilgi ve öğrenmek konusu, başta bilgeler olmak üzere hemen herkesin ilgisini çekmesine ve önemsenmesine rağmen, özellikle bu yaygaracılar türünden kimselere bilgisizliğini göstermek hep tepkiyle karşılanmıştır. Birçok filozof, yazar, devlet adamı, sanatçı bilginin ve öğrenmenin önemine ve bu yolda da akla vurgu yapmışlardır. Doğal olarak bilgisiz olanlar, bilgisizliğe göz yumanlar, cehaleti övenler, şu ya da bu şekilde cahilleri kollayanlar da eleştirilmiştir tabii. İşte birkaç örnek:

Bilgisiz insan davula benzer. Sesi çok çıkar ama içi boştur. (Sadi)

Her bildiğini söyleme, fakat ne söylediğini bil… (Marcel Lenoir)

Başkalarının bilgisi ile bilgin olsak bile ancak kendi aklımızla akıllı olabiliriz. (Montaigne)

Bilginin efendisi olmak için, çalışmanın uşağı olmak gerekir. (Balzac)

Düşünmeden öğrenmek faydasız, öğrenmeden düşünmek tehlikelidir. (Konfüçyüs)

Bazı şeyleri yarım bileceğine, hiç bilme, daha iyi… (Nietzsche)

Bilgisiz olduğunu bilmek, bilgiye giden ilk adımdır. (Disraeli)

Yarım bilgi cehaletten daha fenadır. (Macaulay)

Örnekler çoğaltılabilir kuşkusuz. Ben sıradan bir kaynaktan, rasgele birkaç örnek verdim, o kadar… Ne var ki bilmemenin değil de öğrenmemenin utanılacak bir şey olduğunun bilincine varmak insan olma yolunda atılan bir adım olmasına rağmen, hâlâ bu adımı atamamış zavallılar oldukça fazla… Hem dünyada hem de ülkemizde…

Bu biçareleri ne zaman görsem, efelenip atıp tutmalarıyla ne zaman karşılaşsam aklıma hep Leonardo de Vinci’nin o ünlü sözü geliyor:

“Sevgi, bilgiden doğar.”

Bu tür yaratıklar sevgiden yoksundur ne yazık ki… Daha doğrusu sadece kendisine yönelik bir sevgiye sahiptir. Çünkü her şeyin doğrusunu kendisinin bildiğini zanneden bir ruh hali içinde debelenip durur. Kendini dev aynasında görür hep. Kimin ne olduğunu yalnız o bilir! Neyin yanlış, neyin doğru olduğuna sadece o karar verir! Neyin, ne zaman yapılması gerektiğini o tayin eder! Kısacası dünya onun etrafından döner. “Güneş, Batı’dan doğar” dese bile kabul edeceksiniz! Ondan iyi mi bileceksiniz sanki?

O, büyük davaların adamıdır, büyük hedeflere yürür! Afra tafrasından yanına yaklaşılmaz, gerektiği yerde, gereken zamanda, gerekli açıklamaları yapar. Çevresine toplanan üç beş şakşakçının alkışı ve yağcılığı da kendisini Kaf dağında görmesine yeter de artar. Maskesini yırtıp cehaletini gözler önüne serdiğinizde, takke düşüp kel görününce, acizliğin bir dışavurumu olarak, yavuz hırsız misali, hakaretler havada uçuşmaya başlar refleks olarak…

Aman ha… Bu tür yaratıkların nasıl bir cehalet denizinde kulaç attığını sakın yüzüne vurmayın. Çirkefi üstünüze sıçratmayın.

Mevlana yüzyıllar öncesinden ne güzel demiş:

“Cahil kimsenin yanında kitap gibi sessiz ol.”





Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Siteniz:
Mesajın:

 
  Bugün 119 ziyaretçikişi burdaydı!