Blog Sitem
  Dostoyevski insanciklar
 
 
 
Yazar          :        Dostoyevski
Kitap adı    :         İnsancıklar
Tür              :         Roman
 
 
 
Ah şu hikayeciler! Yararlı, hoş, güzel şeyler yazacakları­na en gizli saklı şeyleri kazıp çıkarırlar!.. Keşke yazı yaz­malarını yasaklayabilseydim. Ne bu canım, okursun, okursun... dalarsın düşüncelere. Daha ne olduğunu bile anlayamadan kafana bir sürü garip düşünce doluşuverir. Keşke topunun yazmasını yasaklayabilseydim, keşke!*
Prens V.F. Odoyevsky
 
8 Nisan
Değerli Varvara Alekseyevna,
Dün çok mutluydum, inanılmaz derecede mutluydum! De­mek hayatınızda bir kerecik olsun benim istediğim şeyi yaptı­nız, inatçı kızım. Akşam sekiz civarında uyandım -bilirsiniz işten dönünce bir-iki saat kestirmeyi severim- bir mum yaktım, bir kâğıt buldum, tam kalemimi açarken birden kafamı kaldır-
1    Bu parça V.F. Odoyevsky'nin Yaşayan Ölü (1839) adlı kısa hikâye­sinden alınmıştır.
5
dim, kalbim hop etti! Demek zavallı kalbimin ne istediğini an­ladınız! Penceredeki perdenin bir ucunu kıvırıp kınaçiçeği sak­sısına sıkıştırmışsınız, tıpkı o gün yapmanızı istediğim biçim-" de. Bir an için küçük yüzünüzü pencerede gördüğümü hayal et­tim. Küçük odanızdan bana bakıyor, beni düşünüyordunuz. Ah benim güvercinim, sizin güzel yüzünüzü seçemediğime nasıl üzüldüm. Ben de bir zamanlar iyi görürdüm! Yaşlılık şaka değil yavrucuğum! Şimdi bile gözlerim bulanık görüyor. Akşam ça­lışınca ertesi sabah gözlerim kan çanağı gibi oluyor, yaşanyor. İnsan içine çıkamıyorum. Ama sizin sevgi dolu gülümsemeniz hayalimde ışıldıyor meleğim. Sizi öptüğüm zaman hissettikle­rimi yine kalbimde duydum. Hatırlıyor musunuz Varenka? Hatta pencereden parmağınızı salladığınızı bile görür gibi oldum. Yaramaz kız! Lütfen mektubunuzda her şeyi ayrıntısıyla anla­tın. Sizin perdenizle ilgili yaptığımız anlaşmaya ne diyorsunuz Varenka? Çok akıllıca değil mi? Çalışırken, yatarken, oturup kalkarken orada beni düşündüğünüzü, hatırladığınızı, keyifli ve iyi olduğunuzu biliyorum. Perdeyi indirdiğinizde bu: "İyi geceler Makar Alekseyevich, artık yatma zamanı!" demektir. Açtığınız zaman bunun anlamı: "Günaydın Makar Alekseyevich, iyi uyu­dunuz mu?" ya da: "Bugün nasılsınız Makar Alekseyevich? Beni sorarsanız Tanrıya şükür iyi ve mutluyum!" demektir. Görüyor musunuz hayatım, ne akıllıca bir buluş. Bana mektup yazmanıza bile gerek yok. Çok zekice değil mi? Üstelik benim buluşum. Ben böyle şeylerde ustayımdır Varvara Alekseyevna, değil mi? Dün gece, düşündüğümün tersine gayet güzel uyuduğumu, buna da çok memnun olduğumu söylemeliyim canım. İnsanın yeni taşındığı evde uyuyabilmesi biraz zordur. Hep yerli yerinde olmayan bir şeyler olur. Bu sabah mutlu, neşeli ve bir papatya kadar taptaze kalktım. Hava da çok güzeldi! Pencerelerimiz açıktı, güneş parlıyor, kuşlar cıvıldaşıyordu. Rüzgâr havaya bahar kokularını yayıyordu. Doğa uyanıyordu. Her şey bahara
6
yaraşır şekilde güzel ve düzenliydi. Hatta bir sürü güzel rüya bile gördüm. Hepsi de sizinle ilgiliydi Varenka. Sizi insanın zevki, doğanın süsü kuşlara benzettim. Sonra birden dert ve tasa içinde yaşayan biz insanların, havadaki kuşların kaygısız ve masum mutluluklarını kıskanmamız gerektiğini hissettim. Daha buna benzer karşılaştırmalar yaptım. Elimde aynı şeylerden söz eden bir kitabım var Varenka, her şey ayrıntısıyla anlatılmış orada. Size bunları çeşit çeşit hayallerim olduğunu anlatmak için yazıyorum. Üstelik şimdi bahar, insanın aklına hep hoş ve tatlı şeyler geliyor. Her şey gül gibi pembe oluyor. İşte bu yüz­den size bunları yazdım. Daha doğrusu bunları bir kitaptan al­dım. Yazar duygularını dizelere döküp diyor ki: "Neden kuş değilim sanki, yırtıcı bir kuş?" İşte böyle devam edip gider. Daha bir sürü düşünceler var içinde ama boş verelim onları. Şimdi söyleyin bakalım, bu sabah nereye gidiyordunuz öyle Varvara Alekseyevna? Siz bir bahar kuşu gibi odanızdan telaşla çıkıp avluyu neşeyle geçerken ben işe gitmemiştim daha. Sizi öyle görmek beni nasıl da mutlu etti! Ah Varenka ah, siz sakın ola ki hüzünlenmeyin, gözyaşları hiçbir şeyi hafifletmez. Bunu biliyorum hayatım, bunu yaşayarak öğrendim. Şimdi rahatsınız, sağlığınız da düzeldi. Fedora nasıl? Ne iyi bir kadıncağız o! Lütfen onunla nasıl geçindiğinizi, her şeyden memnun olup ol­madığınızı yazın bana olur mu? Fedora'nın bazen biraz huysuz­luk yaptığı oluyordur ama siz ona aldırmayın Varenka. Tanrı onu korusun! Çok iyi bir insan o.
Size bizim Teresa'dan söz etmiştim. O da iyi ve güvenilir bir kadındır. O zamanlar nasıl mektuplaşacağımızı düşünüyordum. Nasıl gönderecektik? Sonra şansımıza Tanrı bize Teresa'yı gönderdi. Ne iyi, uysal ve sakin bir kadıncağız! Ama ev sahibi­mizin hiç insafı yok. Eski bir paçavra gibi canını çıkarıyor ka­dının.
Öyle bir harabeye düştüm ki Varvara Alekseyevna. Ne de olsa pansiyon! Eskiden tam bir keşiş gibi yaşıyordum, hatırlar-
7
sanız öyle huzurlu ve sakindim ki, iğne düşse duyuluyordu. Oysa burada gürültü patırtı, bağırış çağırış ve uğultudan başka bir şey yok. Ama siz burası hakkında pek bir şey bilmiyorsunuz. , Karanlık, pis ve uzun bir koridor düşünün. Sağda boş bir duvar, . solda da otel odaları gibi tek sıra halinde dizilmiş numaralı ka­pılar. Kapıların arkasında da küçük birer kiralık oda. O küçücük odalarda insanlar ikişerli, üçerli gruplar halinde yaşarlar. Düzen filan aramayın sakın, tam Nuh'un gemisi! Ama hepsi iyi insan­lara benziyorlar, hepsi okumuş, tahsilli. Aralarında bilgili bir de devlet memuru var -edebiyatla ilgili bir yerlerde çalışıyor- Ho-meros'tan, Brambeus'tan1, daha başka yazarlardan bahseder. Her konudan konuşur, zeki bir adam! Kâğıt oynamaktan başka bir şey yapmayan iki de subay var. Ayrıca bir denizci ile bir İngi­lizce öğretmeni de burada oturuyor. Durun sizi güldüreyim biraz. Bir dahaki mektubumda onları size ayrıntısıyla anlatırım. Ev sahibemiz ufak tefek, pasaklı bir ihtiyar. Bütün gün terlikle ve sabahlıkla dolaşıp Teresa'ya bağırır durur. Ben mutfakta oturu­yorum, -daha doğrusu mutfakta değil de mutfağın yanındaki odada- mutfağımızın temiz, aydınlık ve iyi döşenmiş olduğunu söylemeliyim. Odam küçük ve sakin bir köşe... Üç pencereli mutfağımız bir kenarından bir bölmeyle ayrılıp oda yapılmış. Odamın bir penceresi bile var, ferah ve rahat bir oda. Evet işte benim küçük köşem bu.
Sakın bir şeyler sakladığımı düşünerek ne de olsa mutfak deyip, odamı küçümsemeyin. Mutfağın bir bölmeyle ayrılıp oda yapıldığı doğru ama bu önemli değil. Herkesten uzakta rahat ra­hat yaşıyorum. Kendime bir yatak, bir masa, bir konsol ve birkaç tane de sandalye buldum. Duvara da bir ikon* astım. Kuşkusuz çok daha iyi evler bulunabilir ama önemli olan rahatlık. Aslında
l    Brambeus: "Baron Brambeus" makaleleri ve hikayeleriyle, küçük devlet memuru ve nisbeten daha az eğitim almış Rus okulları arasında ilah-laşmış olan O.l. Senkovsky'nin (1800-58) takma adıdır.
*   Aziz resimleri.
8
bütün bunları kendi rahatlığım için yaptım, sakın başka bir amacım olduğunu sanmayın. Sizin pencereniz de tam karşıda, avlumuzun tam karşısında. Avlu da çok küçük olduğu için insan geçerken sizi görebiliyor. Bu benim gibi talihsiz bir adam için az şey mi? Üstelik ev ucuz da. Buradaki en kötü oda, yemek dahil ayda otuz beş kâğıt rubleye1 mal oluyor. Buna gücüm yetmez! Ama benim odam sadece yedi ruble, bir de yemek için beş gü­müş ruble veriyorum. Bu da toplam yirmi dört buçuk ediyor. Daha önce otuz ruble veriyordum ve pek çok şeyden mahrum­dum. Düzenli bir şekilde çay bile içemiyordum. Ama şimdi hem çay hem de şeker alabilecek kadar param oluyor. Biliyorsunuz hayatım, bir çay bile içememek utanılacak şey. Buradaki insan­ların hali vakti yerinde; bu yüzden de insan sıkıntı duyuyor doğrusu. Ele güne karşı durumu kurtarmak için çay içmek gere­kiyor. Yoksa çaya düşkünlüğümden falan değil. İnsanın nakit paraya da ihtiyacı oluyor, çizme, üst baş almak gerek. Zaten geriye de pek bir şey kalmıyor. Aldığım maaş belli. Gerçi ben bundan yakınmıyorum, halimden memnunum. Bana yetiyor. Birkaç yıldır yetiyor. Ara sıra ikramiye falan da alıyorum.
Evet şimdilik hoşça kalın meleğim. Size birkaç saksı kına-çiçeği ile bir sardunya aldım. Çok fazla tutmadı. Muhabbet çi­çeği sever misiniz? Onlardan da vardı. Yazıp haber verin. Evet mümkün olduğunca uzun yazın. Böyle bir odada oturduğum için sakın yanlış fikirlere kapılıp üzülmeyin. Yine söylüyorum, bu­rayı tercih etme sebebim rahatlığı. Beni tek cezbeden şey rahat­lık. Hem de kenara para koyabiliyorum hayatım, para biriktiri­yorum. Biraz bir şeyler birikti. Sakın bir sineğin bile vurup de­virebileceği uysal biri olduğuma bakmayın. Ben az uyanık de­ğilimdir hayatım. Azimli, kaygısız, herkese uyum gösterebilen bir karakterim var. Hoşça kalın küçük meleğim! İki sayfa mek-
Otuz beş kâğıt nı£/e: Kâğıt para 1769'da Rusya'ya girmiştir. 1830'larda bir kâğıt ruble yirmi yedi gümüş köpeğe eşitti.
9
tup yazmışım, çoktan işe gitmiş olmam lazımdı. Parmakları­nızdan öperim canım.
Aciz kulunuz, sadık dostunuz
!                                      Makar Devushkin1
NOT: Tek bir şey istiyorum, lütfen bana uzun uzun yazın meleğim. Size şeker gönderiyorum. Doyasıya yiyin ve Tanrı aşkına beni merak etmeyin, kötü düşünmeyin. Hoşça kalın ca­nım.
Sayın Makar Alekseyevich,
Sonunda beni kavga etmek zorunda bırakacaksınız. Makar Alekseyevich, yemin ederim hediyeleriniz için çok üzülüyorum. Size nelere mal oluyordur. Bunları alabilmek için ne kadar ge­rekli ihtiyaçlarınızdan fedakârlık ettiğinizi biliyorum. Size kaç kez hiçbir şeye ihtiyacım olmadığını söyledim. Bugüne kadar bana yağdırdığınız şeyleri ödeyecek durumda değilim. Hele şu çiçeklere ne gerek var? Kınaçiçeği tamam da, sardunya ne olu­yor? Boş bulunup ağzımdan bir laf kaçırdım siz de hemen koşup almışsınız! Eminim çok pahalıdır. Çiçekleri de çok güzel doğ­rusu! Küçücük kırmızı haç gibi. Böyle güzel sardunyaları nere­den buldunuz? Onları pencerenin önüne koydum, oradan daha güzel görünürler. Yere tahta bir sıra koyup geri kalan çiçekleri onun üzerine dizeceğim, hele bir param olsun da! Fedora da çok seviyor. Odamız cennet gibi temiz ve aydınlık! Peki şekerler neden? Yemin ederim sizde bir gariplik olduğunu mektubunuz-
1   Devushkin: Bu isim Rusça "devushka" (kız) kelimesinden alınmıştır.
10
dan anlamıştım zaten: Doğa, bahar, tatlı kokular, kuş cıvıltıları. "Nedir bu? Şiir değil mi?" diye düşündüm. Evet Makar Alekse-yevich mektubunuzda bir şiir eksikti. Tatlı duygular, gül renkli rüyalar, her şey var! Perdeye gelince ben hiçbir zaman ona bir anlam yüklemedim. Herhalde çiçeklerin yerini değiştirirken ta­kılmış olmalı yoksa ben bilerek bir şey yapmadım!
Ah Makar Alekseyevich! Beni kandırmak için ne söylerseniz söyleyin, ne kadar hesap verirseniz verin; kandıramazsınız, benden hiçbir şey saklayamazsınız. Benim uğruma bazı gerek­sinimlerinizden mahrum kaldığınızı biliyorum. Yoksa böyle bir odaya ne diye taşınacaktınız? Diğer insanlardan rahatsız olu­yorsunuz, sizi sıkıyorlar. Oysaki siz yalnızlığı seversiniz. Bura­da da etrafınızda kim bilir neler var! Maaşınıza göre bundan çok daha iyi bir yerde oturabilirdiniz. Fedora eski yaşantınızın çok daha iyi olduğunu söylüyor. Gerçekten bütün hayatınızı böyle yalnız, zorluklar ve keder içinde, dostça tek kelime duymadan, yabancılardan odalar kiralayarak mı geçirdiniz? Ah benim dos­tum, sizin için nasıl üzülüyorum! En azından kendinize iyi bakın bari Makar Alekseyevich! Gözlerinizin zayıfladığını söylüyor­sunuz, o halde mum ışığında yazı yazmayın. Ne gerek var! Eminim amirleriniz kendinizi işinize nasıl adadığınızı biliyor-lardır.
Bir kez daha yalvarıyorum, lütfen benim için bu kadar para harcamayın. Biliyorum beni seviyorsunuz ama paranız yok...
Ben de bugün çok neşeli uyandım. Öyle mutluydum ki. Fe-dora yıllardır çalışıp duruyordu. Bana da bir iş bulmayı başar­dı. Çok mutluydum. Çıkıp ipek aldım ve çalışmaya başladım. Bütün sabah boyunca içim hava kadar aydınlıktı, çok keyifliy­dim! Ama şu anda düşüncelerim yine karardı ve kasvetlendi. Kalbim buruldu.
Bana ne olacak? Kaderimde neler var? Tam bir belirsizlik içinde olmak en kötü şey. Geleceğim yok, bana neler olacağını
11
tahmin bile edemiyorum. Geçmişe bakmaya da korkuyorum. Orada daha çok mutsuzluk var. Bunları hatırlamak bile kalbimi parçalamaya yetiyor.
Karanlık çöküyor. Çalışmam gerek. Size yazmak istediğim çok şey var ama zamanım yok. İşimi yetiştirmem gerekiyor. Acele etmeliyim. Mektuplar hayatın sıkıcıhğmı azaltıyor. Peki neden bize hiç gelmiyorsunuz? Neden Makar Alekseyevich? Çok zor bir şey değil ya. Ara sıra boş zaman bulabilirsiniz. Lütfen bir uğrayın. Teresa'yı gördüm geçenlerde. Hasta gibi gö­rünüyordu. Acıyıp yirmi köpek verdim. Ah neredeyse unutu­yordum, bana günlük yaşantınızla ilgili ayrıntılı mektup yazın. Etrafınızdaki insanlar nasıl? Onlarla iyi geçiniyor musunuz? Bunları bilmek istiyorum. Hemen yazmaya başlayın. Bugün perdeyi özellikle açacağım. Biraz erken yatın. Dün gece mumu­nuzun gece yarısına kadar yandığını gördüm. Şimdilik hoşça kalın. Bugün can sıkıntısı ve hüzünden başka bir şey hissetmi­yorum. Böyle bir gün işte. Hoşça kalın.
Varvara Dobroselova1
8 Nisan
Varvara Alekseyevna hanımefendi,
Evet sevgilim, evet hayatım. Demek benim berbat kaderimde
bu da varmış! Benim gibi bir ihtiyarla eğleniyorsunuz Varvara
Alekseyevna! Ama bu benim hatam. Suç bende. İnsan ihtiyarla­
yınca, başında bir tutam saçla neden aşk maceralarına girişir
acaba?.. Şunu da söylemeliyim ki insanoğlu gariptir, çok gariptir.
Bazen bir şey söyleyiverir sonra da ondan etkilenir. Ne olur pe­
ki? Bundan ne sonuç çıkar? Hiçbir sonuç çıkmaz. Saçmalık o
l Dobroselova: "Köy" anlamına gelen bir kelime.                             
12
Varvara Alekseyevna hanımefendi,
Evet sevgilim, evet hayatım. Demek benim berbat kaderimde
bu da varmış! Benim gibi bir ihtiyarla eğleniyorsunuz Varvara
Alekseyevna! Ama bu benim hatam. Suç bende. İnsan ihtiyarla­
yınca, başında bir tutam saçla neden aşk maceralarına girişir
acaba?.. Şunu da söylemeliyim ki insanoğlu gariptir, çok gariptir.
Bazen bir şey söyleyiverir sonra da ondan etkilenir. Ne olur pe­
ki? Bundan ne sonuç çıkar? Hiçbir sonuç çıkmaz. Saçmalık o
l Dobroselova: "Köy" anlamına gelen bir kelime.
kadar. Tanrı bizi bundan korusun. Kızgın değilim hayatım ama bunları hatırlamak, size böyle aptalca, acayip şeyler yazdığımı düşünmek çok canımı sıkıyor. Bugün cakalı bir züppe gibi işe gittim. Kalbim apaydınlıktı. Hiç sebepsiz neşeliydim. Gayretle kâğıtlarımın başına oturdum. Sonuç ne oldu peki? Bir süre sonra etrafıma baktığımda her şey eskisi gibiydi, gri ve pis. Aynı mü­rekkep lekeleri, aynı masalar ve kâğıtlar, ben de aynıydım. Hep aynı kalmıştım. Peki Pegasus'un üzerinde uçmamın anlamı neydi o zaman? Nedeni neydi? Güneş ışığı, mavi gökyüzü neydi? Pencerelerimizin altından kim bilir ne kokular gelirken, güzel kokulardan söz etmek neyin nesiydi? Bütün bunlar benim aptal hayal gücümün bir ürünüydü. Bazen insan duygularına ka­pılıp saçma şeyler yazabiliyor. Bunun nedeni de kalbin aşırı taşkınlığından başka bir şey değil. Eve dönerken sanki yürü­medim de sürüklendim. Hiçbir sebep yokken başım ağrıyordu. Her şey peşi peşine geliyordu. Soğuk da almıştım. Bahardan dolayı öylesine keyiflenmiştim ki, aptal gibi incecik bir ceketle dışarı çıkmışım. Duygularım konusunda da yanılıyorsunuz hayatım! İçimi dökmemi yanlış yorumluyorsunuz. Benim duy­duğum babacan bir sevgiydi Varvara Alekseyevna, saf babacan bir sevgi. Sizin açması öksüzlüğünüz beni size babalık yapmaya zorladı. Bunu bütün içtenliğimle, kalpten söylüyorum. Siz ne söylerseniz söyleyin, uzaktan da olsa akrabanızım ve en yakın koruyucunuzum. Korunma ve güven aradığınız her yerde, ihanet ve aşağılama buldunuz.
Şiire gelince canım, size şu kadarını söyleyeyim ki benim yaşımda bir adamın öyle şiirle falan uğraşması pek yakışık al­maz. Şiir saçma bir şey zaten! Günümüzde okullarda şiirle uğ­raşan çocuklar dayak yiyor... Bu iş böyledir aşkım!
Varvara Alekseyevna, neden bana rahatlığımdan ve huzu­rumdan söz ediyorsunuz? Ben dırdırcı bir adam değilim ki, her­hangi bir isteğim de yok. Şu ankinden daha iyi yaşamadım ki hiç.
13
Bu yaşımda niye şikâyetleneyim? Karnım tok, sırtım pek. Ne diye hayallere kapılayım? Kont değilim ya! Babam doğuştan soylu değil ki. Benimkinden daha düşük bir gelirle bütün ailesini geçindirmek zorundaydı. Hanım evladı değilim! Doğruyu söy­lemek gerekirse, benim eski dairem gerçekten çok daha iyiydi, daha genişti. Kuşkusuz şu anki odamdan da bir şikâyetim yok, hatta birçok açıdan daha eğlenceli, bir sürü farklılıkları var. Bu­na diyeceğim yok ama yine de eski yerimi özlüyorum. Biz eski -daha doğrusu- yaşlı insanlar eski şeylere sanki bizden bir par-çaymış gibi alışıveririz. Oda küçücük, duvarlar... neyse canım, söylenecek ne var? Duvarlar duvar gibiydi işte. Bunlar önemli değil ama böyle geçmişi hatırlamak beni hüzünlendiriyor... Ga­rip ama hatıralar hoş bile olsa yine de hüzünleniyorum. Benim anılarımda bazen beni üzen kötü şeyler bile kötülüklerinden arınır ve göz alıcı bir ışık halinde hafızama yayılır. Eski ev sa­hibimle sakin bir hayat yaşardık Varenka. Öldü gitti kadıncağız. Şimdi onu hüzünle anıyorum. İyi bir insandı, oda için benden çok kira istemezdi. Ömrünüzde görebileceğiniz en uzun şişlerle döküntülerden yatak örtüsü örerdi hep. Başka bir şey yapmazdı. Işık ve yakıt giderlerini paylaşırdık. Bu yüzden de aynı masada çalışırdık. Masha diye küçük bir torunu vardı. Onun küçüklü­ğünü bilirdim ama şimdi on üçünde olmalı. Çok yaramaz, sü­rekli gülen, bizi de güldüren küçük bir kızdı. Üçümüz beraber otururduk. Uzun kış akşamlarında yuvarlak masanın etrafına oturur, çayımızı içer, sonra da işlerimizi yapardık. Masha'yı oyalamak, yaramazlık yapmasını engellemek için yaşlı kadın masal anlatırdı. Hem de ne masallar! Sadece çocuklar değil ye­tişkinler bile zevkle dinleyebilirdi. Tanrım! Hatırlıyorum da pi­pomu yakıp öylesine keyifle dinlerdim ki, ne yaptığımı unutur­dum. Bizim küçük yaramaz da elini gül yanağına dayar, küçücük ağzını açıp hayallere dalar, eğer masal korkunçsa yaşlı kadına iyice sokulurdu. Onu izlemek bizi çok eğlendirirdi. Ne mumun
14
bittiğini, ne fırtınanın gelip giden uğultusunu ne de tipiyi fark edebilirdik. İyi bir yaşantımız vardı Varenka. Yirmi yıl bu şe­kilde yaşadık. Neyse çok boşboğazlık ettim! Böyle olaylar pek ilginizi çekmez herhalde. Bunları hatırlamak benim için de pek eğlenceli değil zaten, hem de hava kararırken.
Teresa bir şeylerle uğraşıyor, benim de hem başım hem de sırtım ağrıyor. Kafamda garip garip düşünceler var, sanki onlar da ağrı yapıyor gibi. Bugün çok üzgünüm Varenka! Siz de neler yazmışsınız öyle? Size nasıl geleyim! Benim küçük güvercinim, insanlar ne der? Yani avluyu geçmek zorunda kalacağım, evdeki insanlar beni görüp soru sormaya başlarlar. Laf olur, dedikodu yayılır. Herkes başka anlamlar çıkarır. Hayır küçük meleğim, sizi yarın akşam kilisede görsem daha iyi olacak. Bu ikimiz için de daha akıllıca ve güvenli olur. Küçüğüm size böyle bir mektup yazdığım için lütfen beni ayıplamayın. Okuyunca çok anlamsız olduğunu gördüm. Ben yaşlı ve cahil bir adamım Varenka. Gençliğimde doğru dürüst okul falan yoktu. Şimdi de her şeyi yeni baştan öğrenmeye kalkışsam kafam almaz. Çok iyi ifade yeteneğim olmadığını biliyorum. Biraz komik şeyler yazmaya kalkışsam bir yığın saçmalık yazdığımın farkındayım. Bunu bana kimsenin söylemesine gerek yok. Bugün sizi pencerede gördüm, perdenizi kapatıyordunuz. Hoşça kalın, hoşça kalın! Tanrıya emanet olun!
Hoşça kalın Varvara Alekseyevna Candan dostunuz Makar Devushkin
NOT: Hiç kimse hakkında taşlamalar yazamam hayatım. Boşu boşuna gevezelik edemeyecek kadar yaşlıyım. İnsanlar bana gülerler. Hani derler ya: "İnsan kazdığı kuyuya düşer."
15
9 Nisan
12 Nisan
 
Sayın Makar Alekseyevich,
Dostum ve velinimetim Makar Alekseyevich, bu tür keder ve üzüntülere kapılmaya utanmıyor musunuz? Alındınız mı yoksa bana? Zaman zaman düşüncesizce konuştuğum oluyor ama sözlerimi alay olarak değerlendireceğinizi hiç düşünmemiştim. Sizin yaşınız ve karakteriniz konusunda şaka yapacak kadar küstah olmadığımı bilirsiniz. Bunlar benim havailiğimden ve canımın çok sıkılmasından kaynaklandı. İnsan sıkıntıdan neler yapmaz ki? Mektuplarınızda şaka yapmak istediğinizi sanmış­tım. Sizin bana darıldığınızı anlayınca çok üzüldüm. Hayır, iyi dostum ve velinimetim, eğer benim duygusuz ve nankör oldu­ğumu düşünüyorsanız çok yanılıyorsunuz. Benim için yaptık­larınızı, kötü insanların şerrinden ve nefretinden nasıl korudu­ğunuzu takdir ediyorum. Ömrüm boyunca duacınız olacağım. Tanrı dualarımı kabul ederse çok mutlu olacaksınız.
Bugün kendimi pek iyi hissetmiyorum. Ateşim var, titriyo­rum. Fedora benim için çok endişeleniyor. Bize gelmemekle budalalık ediyorsunuz Makar Alekseyevich. Bu, diğer insanları neden ilgilendirsin? Biz arkadaşız, hepsi bu... Hoşça kalın Ma­kar Alekseyevich. Başka yazacak bir şey kalmadı, aslında ya­zamıyorum. Hiç iyi değilim. Size bir kez daha yalvarıyorum, lütfen bana kızmayın.
Daima size saygı duyan, Varvara Dobroselova
16
Sayın Varvara Alekseyevna hanımefendi,
Ah benim canım, neyiniz var? Her seferinde beni hep böyle korkutuyorsunuz. Her mektubumda kendinize bakmanızı, sıkı sıkı giyinmenizi, soğukta dışarı çıkmamanızı, her şeye dikkat göstermenizi söylüyorum ama küçük meleğim siz beni dinlemi­yorsunuz! Ah güvercinim, tıpkı bir çocuk gibisiniz. Bir saman çöpü kadar narinsiniz! Hafif bir esintide bile soğuk alıyorsunuz. Bu yüzden de kendinize dikkat edip iyi bakmalı, risklerden ka­çınıp sizi sevenleri üzmemelisiniz.
Benim günlük yaşantım konusunda ayrıntılı bilgi edinmek istediğinizi yazmışsınız hayatım. Sizin bu isteğinizi seve seve yerine getiririm. En başından başlarsam daha düzenli olur.
Binamızın giriş kısmı gayet temiz bir yer. Maun ve pirinç olan merdivenimiz de temiz, geniş ve aydınlık. Ama arka mer­diven berbat! Kıvrım kıvrım olduğu yetmezmiş gibi hep ıslak ve pis durumdadır. Basamaklar kırık, duvarlar yağdan görün­müyor, dokunmaya kalkışacak olsanız eliniz yapışır. Sahanlık­lar dolaplar, kırık sandalyeler ve sandıklarla dolu. Camlar kırık, her yer pislik içinde, çöp kovalarından yumurta kabuklan, balık pislikleri taşıp dökülmüş... her yer kokuyor... kısacası iğrenç­lik!
Odaları anlatmıştım. Rahat olduklarına hiç kuşku yok; bu doğru ama nedense hep havasız. Daha doğrusu havasızlıktan öte çürük ve ekşi bir koku oluyor. İlk önce insana pek hoş gelmiyor ama bir iki dakika içinde alışılıyor, bu koku insanın her tarafına siniyor. Evimizin kuşları bu havaya dayanamıyorlar. Denizci­miz beşinci kuşu aldı ama sonuç değişmedi. Kısaca bizim ha­vamızda yaşayamıyorlar. Mutfağımız çok geniş, ferah ve ay­dınlık. Gerçi sabahları herkes balık ya da et pişirirken biraz du-
17
man oluyor, oraya buraya su damlıyor ama akşamlan cennet gibi. Mutfaktaki ipte mutlaka eski püskü iç çamaşırları asılıdır. Odam hemen bitişikte olduğu için koku beni biraz rahatsız edi­yor ama artık aldırmıyorum, alıştım.
Bizim evde gürültü sabahın erken saatlerinde başlıyor. İn­sanlar kalkıp dolaşıyorlar, kapılar çarpılıyor. İşe gitmek ya da evin işleriyle uğraşmak için kalkanların kıpırtıları hiç eksik ol­muyor. Herkes hemen sabah çayını hazırlıyor. Semaverlerimizin çoğu ev sahibesine aittir, yeterli sayıda olmadığı için sırayla kullanıyoruz. Sırası gelmeden kullanmaya kalkanın vay haline! Bir kere öyle yapmıştım da... neyse şimdi bundan söz etmenin bir anlamı yok. Buradaki herkesle hemen tanışmıştım. Denizci tanıştığım ilk kişiydi, çok içten biriydi. Bana her şeyini anlattı. Tula'da bir vergi memuruyla1 evli olan kız kardeşinden, anne babasından, Kronstadt kentinden söz etti. Beni kanatları altına almaya söz verdi ve hemen çaya davet etti. Onu herkesin oturup kumar oynadığı bir odada buldum. Orada bana çay ikram etti, sonra onlarla kâğıt oynamam için ısrar ettiler. Artık dalga mı geçtiler, yoksa ciddi miydiler bilmem ama bütün gece boyu ku­mar oynadılar. Ben oradan ayrıldığımda hâlâ devam ediyorlardı. Tebeşir, kumar kâğıtları ve insanın gözünü yakan bir duman... Ben oynamak istemediğimi söyleyince onlar bilmişlik yaptığımı düşündüler. Ondan sonra da kimse benimle konuşmadı, tabii ben buna çok memnun oldum doğrusu. Bir daha da yanlarına uğramadım. Bütün -yaptıkları kumar oynamak, sadece kumar! Edebiyatla ilgilenen o memur da akşamları toplantılar düzenli­yor. Bu toplantılara katılanlar genelde sade, mütevazı ve ince insanlar.
Bu arada ev sahibemizden de söz edeyim. Sevimsiz, yaşlı bir cadı o... Teresa'yı gördünüz. Nasıl buldunuz? Tüyleri yolunmuş,
l    Tula'da bir vergi memura: Büyük olasılıkla Puşkin'in "Onegin'in Seya­
hatinden Parçalar" adlı eserinden alınmış.
18
sıska bir tavuk gibi değil mi? Koskoca binada iki görevlimiz var: Teresa1 ve ev sahibemizin uşağı Faldoni1. Bilmem belki adı bu değildir ama herkes ona öyle sesleniyor. Kırmızı saçlı bir Finli. Eciş bücüş, yassı burunlu, kaba ve tiksindirici bir adam. Sürekli olarak Teresa'yla itişip durur, bir dövüşmedikleri kalır. Burada­ki hayatım pek öyle iç açıcı değil tabii... Ah keşke bir kez olsun herkes aynı anda yatıp uyuşa ama böyle bir şey hiç olmuyor. Hep bir yerlerde geç saatlere kadar oturup kumar oynayan in­sanlar var. Hatta size anlatmaya utanacağım şeyler bile oluyor. Burada her türlü şeye alışmama rağmen yine de bazen ailelerin böyle Sodom* gibi bir yerde nasıl yaşayabildiklerine de şaş­mıyor değilim. Yine bizim ev sahibinden kiraladıkları bir odada hep beraber oturan bir aile var. Ama onların odası bizim tarafta değil, karşı tarafımızda bir köşecikte. Sessiz sedasız, zavallı insanlar! Kimse onların çıtını duymaz. Bir paravanla böldükleri bir odada yaşamaya çalışıyorlar. Adamcağız yedi yıl önce iş­lediği bir suçtan dolayı işten atılmış eski bir memur. Adı Gors-hkov. Ufak tefek, ak saçlı bir adam. Üzerindekiler öyle pis ve yıpranmış ki insanın bakarken bile yüreği sızlıyor. Benden de beter bir haldeler! Hasta görünüşlü, acınacak bir adam. Bazen ona koridorda rastlıyorum, kim bilir hangi hastalıktan elleri, dizleri, başı titriyor. Herkesten utanıyor, herkesten korkuyor, etrafta gizlice gezinip duruyor. Ben de çekingen bir insanımdır ama o benden de çekingen! Bir karısı ve üç çocuğu var. Büyük oğlu da tıpkı babası gibi hastalıklı. Zamanında güzel olduğu şimdi bile belli olan karısı da eski püskü paçavralarla dolaşıyor. Ev sahibesine borçlandıklarını duydum, kadın onlara pek iyi davranmıyormuş. Ayrıca Gorshkov'un da başı beladaymış, za­ten işini de bu yüzden kaybetmiş... Mahkemeye mi verilmiş,
1 Teresa ve Faldoni: Fransız yazar N.G. Leonard'ın (1744-93) aynı adlı duygusal romanındaki mutsuz âşıkların isimleri. Roman 1804'te Rus-çaya çevrilmiş ve ünlenmişti.
*   Tevrat'ta sözü geçen, kötülüğü ile ünlü bir şehir
19
>
hakkında soruşturma mı açılmış bilmem. Kesin olan bir şey varsa o da zavallı oldukları, hem de ne zavallı! Sanki içerde hiç kimse yaşamıyormuş gibi odalarından çıt çıkmaz. Çocuklarının sesini bile duymazsınız, etrafta koşuşturup oynadıklarını gör­mezsiniz. Ne kötü bir şey! Bir keresinde bir akşam odalarının önünden geçiyordum, nasıl olduysa ev de pek gürültülü değildi, işte o zaman içerden hıçkırık sesi geldiğini duydum, fısıldaş-malar ve sonra yine hıçkırıklar geldi. Birisi ağlıyordu. Durum öyle acıklıydı ki içim parçalandı. Bütün gece bu zavallılar ak­lımdan çıkmadı, gözümü uyku tutmadı.
Evet benim değerli dostum Varenka, şimdilik hoşça kalın. Bütün yeteneğimi kullanarak size onları anlattım. Bütün gün sizi düşündüm. Kalbim sızladı. Sıcacık bir mantonuz olmadığını biliyorum. Rüzgârı ve karla karışık yağmuruyla şu Petersburg bahan insanı öldürür Varenka! Tanrı bizi böyle havadan koru­sun! Yazı tarzım için kusura bakmayın ne olur! Elimden ancak bu kadarı geliyor. Sizi neşelendirebilmek için aklımdan geçen her şeyi yazıyorum. Keşke biraz okumuş olsaydım, her şey bambaşka olurdu. Ama ben hiçbir şey bilmiyorum, ancak bu kadar işte.
Sadık ve daimi dostunuz, Makar Devushkin
rete gelmek istiyormuş. Sizin akrabam falan olmadığınızı, ken­disinin bana daha yakın olduğunu söylüyormuş. Sizin aile işle­rimize karışmaya hakkınız yokmuş. Sizin bağışlarınız ve maa­şınızla yaşamaktan utanmam gerekirmiş. Annemi ve beni aç­lıktan kurtarmış, bize bakıp, beslemiş, iki buçuk yıl kendi ce­binden masraf etmiş, ona olan borçlarımızı da silmiş ama ben bütün bunları unutmuşum. Annem için de tek iyi kelime etmi­yor! Ah zavallı anneciğim, bana yaptıklarını bir bilseydi! Ama Tanrı her şeyi görüyor!.. Ayrıca ayağıma gelen şansı kullan­mayı bilemediğimi söylüyormuş. Bana doğru yolu göstermiş, artık olanlardan o sorumlu değilmiş. Ben onurumu korumayı bilememişim ya da korumak istememişim. Peki kimin suçu? Zaten Bay Bykov da haklıymış, hiç böyle bir kızla evlenebilir miymiş, yani böyle... ah Tanrım bunları yazmak nasıl da zor! Böyle iftiraları duymak çok acı Makar Alekseyevich! Bana ne olduğunu bilmiyorum. Titriyorum, hıçkıra hıçkıra ağlıyorum. Size şu mektubu yazmam iki saat sürdü. Ben en azından bana karşı suçlu olduğunu kabul edeceğini düşünüyordum. Oysa ba­kın o nasıl davranıyor! Tanrı aşkına siz benim için üzülmeyin sevgili dostum! Fedora her şeyi abartıyor. Hasta falan değilim. Dün annemin mezarını görmeye Volkovo'ya gittiğimde biraz üşütmüşüm. Neden benimle gelmediniz. Gelmenizi ne kadar da istemiştim! Ah benim zavallı anneciğim, keşke mezarından kalkıp bana yapılanları görseydi, bilseydi...
V.D.
25 Nisan
?; Sayın Makar Alekseyevich.
r   Bugün kuzenim Sasha'ya rastladım. Çok korkunçtu!
Öylesine çökmüş ki zavallı kadın! Anna Fyodorovna beni sorup duruyormuş. Hayatımı mahvetmekten vazgeçeceğini hiç sanmıyorum. Beni bağışlamak, olanları unutmak ve beni ziya-
20
20 Mayıs
Sevgili Varenka,
Size biraz üzüm gönderiyorum canım. İyileşme devresinde olanlara çok iyi geldiğini söylüyorlar. Doktorlar hararetin bastı-
21
rılması için birebir diyorlar. Geçen gün güllerden söz ediyordu­nuz, size biraz gül gönderiyorum. İştahınız nasıl? En önemlisi bu. Çok şükür ki hepsi bitti, talihsizliğimiz artık sona eriyor. Tanrıya şükredelim!
Kitaplara gelince, şu ana kadar doğru dürüst bir şey bulama­dım. Dili iyi olan, güzel bir kitap varmış. Daha ben okumadım ama herkes övüp duruyor. Bir tane ısmarladım, göndereceklerine söz verdiler. Okur musunuz acaba? Bence siz bu konuda kolay kolay memnun olmuyorsunuz, sizin zevkinize hitap edebilmek biraz güç, bunu gayet iyi biliyorum güvercinim. Siz şiiri, aşk macerasını, aşk acısını seversiniz. Pekâlâ size şiir de bulurum. Bende şiirlerin yazılı olduğu bir defter var.
Beni sorarsanız iyiyim. Merak edilecek bir şeyim yok. Fe-dora'nın size söyledikleri çok saçma, söyleyin ona hakkımda bu kadar dedikodu yapmasın!.. Yeni üniformamı falan satmadım. Dünyada hiçbir kuvvet bana böyle bir şey yaptıramaz. Çok ya­kında kırk ruble ikramiye alacakmışım, ne diye üniformamı sa­tayım ki? Siz kendinizi üzmeyin meleğim. Şu Fedora'ya pek gü­venilmez, çok kuşkucu birisi. Her şey düzelecek güvercinim! Yeter ki siz iyileşin, duyuyor musunuz, iyileşmeniz gerek. Yaşlı bir adamı daha fazla üzmemelisiniz.
Size zayıfladığımı kim söyledi? İftira, hepsi iftira! Çok sağ­lıklıyım ve öyle kilo aldım ki vicdan azabı duyuyorum. Gırtla­ğıma kadar tokum her zaman. Tek istediğim sizin iyileşmeniz. Hoşça kalın meleğim. Parmaklarınızı öperim.
Sonsuza dek dostunuz,
       Makar Devushkin
NOT: Ah hayatım neden yine böyle yazdınız?.. Benimle oyun oynamayın artık! Size nasıl sık sık gelebilirim meleğim, nasıl? Size soruyorum. Belki hava kararınca olabilir ama yılın
22
bu mevsiminde artık hava da zifiri karanlık olmuyor ki1. Bili­yorsunuz canım, hasta olduğunuz ve bilinçsizce yattığınız za­man hiç başınızdan ayrılmamıştım. Bütün bunları nasıl başar­dığımı bilemiyorum. Burada az dedikodu çıkmamıştı. Teresa'ya güvenirim, dilini tutmasını biliyor. Ama öyleyken bile başkala­rının kulağına bir şey gitse neler olur, neler konuşulur bir dü­şünün! Bu yüzden güçlü olmalısınız hayatım. Tekrar iyileşene kadar sabredin. Sonra dışarılarda bir yerde görüşürüz.
l Haziran
Sevgili Makar Alekseyevich,
Benim yüzümden katlandıklarınızın ve bana olan sevginizin bir karşılığı olarak sizin için bir şeyler yapmak istedim. Sonun­da uyuşukluğumu yenip tüm çekmecelerimi karıştırdım ve size gönderdiğim bu defteri buldum. Bu defteri hayatımın en güzel günlerinde yazmaya başlamıştım. Nasıl yaşadığımı, annemi, Petrovsky'i, Anna Fyodorovna'nın evinde geçirdiğim günleri, başıma gelenleri merak ediyordunuz. Kim bilir neden hayatımın bazı anlarını not ettiğim bu defteri okumak için sabırsızlanıyor­dunuz. Gönderdiğim bu defterle sizi çok memnun edeceğime hiç kuşkum yok. Ama ben bunları tekrar okurken çok hüzünlendim. Oraya en son satın yazdığımdan beri iki kat daha yaşlanmış gibiyim. Hepsi farklı zamanlarda yazılmış şeyler.
Hoşça kalın Makar Alekseyevich! Kendimi çok halsiz hisse­diyorum, son zamanlarda uykusuzluk da çekiyorum. Ne geçmek bilmez bir iyileşme dönemiymiş bu!
V.D.
l   Arlık hava da zifiri karanlık olmuyor:    Petersburg'da mayıs sonunda
mevsim "beyaz geceler" mevsimidir.                                              «av
23
1 Babam öldüğünde on dört yaşındaydım. Çocukluğum haya­tımın en mutlu yıllarıydı. Ama buralarda değil, çok uzaklarda taşrada geçti. Babam T. kentinde Prens P.'ye ait koskoca bir malikânenin kâhyasıydı. Prens P.'nin köylerinden birinde sakin ve mutlu bir hayat sürüyorduk... İşi gücü yaramazlık olan küçük bir çocuktum. Yaptığım tek şey çayırlarda, ormanda, meyve bahçelerinde koşmaktı. Kimse benimle ilgilenmezdi. Babam sürekli olarak çalışır, annem de ev işlerinden başını alamazdı. Kimse bana bir şeyler öğretmeye kalkışmazdı, ben de bundan memnundum. Sabahın erken saatlerinde kalkar doğru göle, or­mana, saman yığınlarına ya da ot biçme makinesinin yanına ko­şardım. Güneşin kavurmasına hiç aldırmazdım. Köyden uzak­lara giderdim, çalılar her yerimi çizer, elbiselerimi yırtardı, eve dönünce de azar işitirdim ama umurumda olmazdı. Sanırım bü­tün hayatım boyunca o köyden hiç ayrılmasam, hep orada yaşa­sam, çok daha mutlu olurdum. Sonunda daha çocukken doğdu­ğum topraklardan ayrılmak zorunda kaldım. Petersburg'a taşın­dığımızda on iki yaşındaydım. Taşınma hazırlıklarımızı üzün­tüyle hatırlarım. Sevdiğim her şeye elveda derken nasıl da ağ­lamıştım. Babamın boynuna atılmış, biraz daha orada kalabil­mek için yalvarmıştım. Babam beni azarlamış, annem de ağla­yarak gitmek zorunda olduğumuzu, babamın işinin öyle gerek­tirdiğini söylemişti. Yaşlı Prens P. ölmüştü. Mirasçıları babamı işten çıkarmışlardı. Babamın Petersburg'da özel girişimlere yatırılmış biraz parası vardı. Durumu düzeltebilmek için kendi­sinin de burada, Petersburg'da olmasının daha iyi olacağına karar vermişti. Ben bunları sonradan annemden öğrenmiştim. Biz bu tarafa, Petersburg tarafına1 yerleştik ve babamın ölümüne kadar
l    Petersburg tarafı: Neva Irmağı'nın Petersburg tarafı, Vyborg'un tam karşısı.
24
aynı yerde yaşadık. Yeni yaşamıma alışmak bana nasıl da güç gelmişti. Petersburg'a sonbaharda gelmiştik. Köyden ayrıldığı­mız gün hava aydınlık, sıcak ve güzeldi. Tarla işleri bitiyordu. Kocaman tahıl yığınları harman yerinde birikiyor, kuşlar sürüler halinde tahıl yığınlarının tepelerinde dönüp duruyordu. Her şeyde bir neşe ve huzur vardı. Ama şehre vardığımızda bizi yağmur, nemli bir sonbahar yağmuru, pis bir hava, düşman ba­kışlı, asık ve öfkeli, yabancı suratlar karşıladı. Bir şekilde yer-leşiverdik. Hatırlıyorum da hepimiz büyük bir heyecan içindey­dik. Herkes bir şeyle meşguldü. Babam her zaman olduğu gibi evde değildi, annemin de başını kaşıyacak hali yoktu. Ben ta­mamen unutulmuştum. Yeni evimizdeki ilk gecemizin sabahın­da çok üzgün uyandım. Penceremiz sarı parmaklıklara bakıyor­du. Sokakta her zaman çamur vardı. Çok az gelen geçen oluyor­du. Hepsi de sıkı sıkı sarınırlardı. Soğuktan donuyor gibiydiler. Bizim evde de günler can sıkıntısı ve bunalım içinde geçiyordu. Pek akrabamız ve yakın dostumuz yoktu. Babamın Anna Fyo-dorovna ile arası pek iyi değildi, ona borcu vardı. İş için gelen gidenimiz oluyordu, hep bir curcuna, bağırış çağırış, tartışma çıkıyordu. Her ziyaretten sonra babam sinirli ve huzursuz olurdu. Hatırlıyorum da saatlerce suratını asıp odayı arşınlar, kimseyle tek kelime konuşmazdı. Böyle zamanlarda annem de bir şey söylemeye cesaret edemezdi. Ben de elime bir kitap alıp fare kadar sessiz, bir köşeye oturup hareket bile etmezdim. Peters­burg'a gelişimizden üç ay kadar sonra yatılı kız okuluna gönde­rildim. Önceleri yabancılar arasında olmaktan çok rahatsız ol­muştum! Her şey soğuk ve düşmanca gibiydi. Öğretmenler çok bağırıyorlar, kızlar da alay edip duruyorlardı. Ben de az yabani değildim. Çok sıkı bir disiplin vardı. Hep belirli saatlere göre hareket etmek, toplu halde yemek yemek ve sevimsiz öğretmen­ler beni önceleri fazlasıyla sıktı. Üstelik doğru dürüst uyuyamı­yordum da. Uzun, soğuk ve sıkıcı geceler boyunca hep ağlıyor-
25
dum. Akşamları kızlar derslerini çalışıp, ödevlerini yaparlarken ben Fransızca gramer kitaplarımı ve sözlüğümü alıp hiç kıpır­damadan oturur, evimizi, annemi, babamı, yaşlı dadımı ve .hikâyelerini düşünürdüm... Nasıl da canım sıkılırdı! Evdeki en önemsiz şeyleri bile sevgiyle hatırlardım. Durmadan düşünür­düm. Evde olmak ne güzel olurdu diye hayallere dalardım. Bi­zimkilerle beraber küçük odamızda semaverin başında oturur­dum. Her şey bildik, sıcacık ve cana yakındı orada. Anneme nasıl da sıkı sıkı sarılacağımı düşünürdüm. Hiç durmadan dü­şünürdüm. Gözyaşlarımı kalbime gömüp için için ağlar, Fran­sızca derslerimi de unuturdum. Ertesi günkü ödevlerimi yapmam imkânsızdı. Bütün gece boyunca rüyamda öğretmenleri, müdi-reyi ve kızları görür, uykumda derslerimi tekrar ederdim ama ertesi gün kafam bomboş olurdu. Bana dizlerimin üzerinde dur­ma cezası ve bir tabak yemek verirlerdi. Hep neşesiz ve mah­zundum. Önceleri kızlar bana güler ve sataşırlardı. Ders çalı­şırken beni şaşırtırlar, yemek ya da çay kuyruğuna girdiğimiz zamanlar çimdiklerler, ortada hiç neden yokken beni öğretmen­lere şikâyet ederlerdi. Ama cumartesi akşamları dadım beni al­maya gelince nasıl da heyecanlanır, yaşlı kadına coşkulu bir sevinçle sarılırdım. Mantomu ve ayakkabılarımı giydirir, beni iyice sarıp sarmalar, yolda yürürken bana yetişmeye çalışırdı. Yol boyunca hiç durmadan konuşur ona her şeyi anlatırdım. Neşe içinde eve gelir, sanki on yıldır ayrıymışız gibi herkese sarılırdım. Konuştukça konuşurdum. Kahkahalar atar, atlar zıplar, oradan oraya koşuştururdum. Babamla derslerim, öğret­menlerim, Fransızca, Lomond grameri1 hakkında konuşurduk. Hepimizin neşesine diyecek yoktu. O anları hatırladıkça şimdi bile mutlu oluyorum. Kendimi derslerime verip babamı memnun etmek için elimden geleni yapıyordum. Son kuruşuna kadar tüm
l Lomond grameri: Tam Fransız Grameri, Telaffuz Kuralları, Kompozis­yon ve imla. Lomond hazırlamış, Letelier düzeltip tamamlamış. (Mos­kova 1831)
26
parasını benim için harcadığını biliyor ve sınıfı geçmek için, Tanrı biliyor ya, nasıl bir mücadele veriyordum. Her geçen gün daha sıkıntılı, daha huysuz ve sinirli oluyordu. Huylan değiş­mişti. İşi pek iyi gitmiyordu, gırtlağa kadar borca batmıştı. Annem ağlayıp ya da bir şey söyleyip babamı sinirlendirmekten çekinirdi. Derken hastalanıp giderek zayıfladı ve kötü kötü ök­sürmeye başladı. Okuldan döndüğüm zaman artık asık suratlarla karşılaşıyordum. Annem gizli gizli ağlar, babam sinirden küp­lere binerdi. Sonra azarlamalar ve kınamalar başlardı. Babam onu biraz olsun sevindiremediğimi, teselli kaynağı olamadığımı, sahip olduğu her şeyi uğrumda harcadığı halde, hâlâ Fransızca konuşamadığımı söylerdi. Yani talihsizliklerin acısını benden ve annemden çıkarırdı. Zavallı anneme nasıl da eziyet ederdi. Onu gördükçe kalbim burkulurdu. Yanakları çökmüş, gözleri çukura kaçmıştı. Yüzüne veremli insanların rengi gelmişti. Hep kabak benim başımda patlıyordu. Önce çok önemsiz bir şeyle başlıyor, sonra -Tanrı biliyor- bir felakete dönüşüyordu. Ne ol­duğunu bile anlayamıyordum. Problem olmayan hiçbir şey yoktu. Fransızca konuşamıyordum, aptalın biriydim, okulumu­zun müdiresi de aptaldı, kayıtsız bir kadındı, düşüncesizdi, kendisi de hâlâ bir iş bulamamıştı, Lomond'un grameri beş para etmezdi, Zapolsky'ninki1 ondan çok daha iyiydi, bir hiç uğruna bana o kadar para akıtmışlardı. Duygusuz ve taş kalplinin biri olduğum belliydi. Zavallı ben bütün gücümle çalışıyor, kelime­leri ezberlemeye uğraşıyordum ama yine de bütün kabahat ben­deydi. Bunlar beni sevmediği için değildi. O hem annemi hem de beni çok severdi. Ama ona bir şeyler olmuştu.
Endişeler, dertler, başarısızlıklar zavallı adamı çok derinden etkilemişti. Aksi ve güvensiz olmuştu. Sık sık ümitsizliğe dü­şüyordu. Sağlığı da bozulmaya başlamıştı. Bir gün soğuk alıp
l   Zapolsky'nin: Fransız Dilinin Elkitabı, Alfabe, Etimoloji, Sözdizimi ve Örnekler. 1817'de Moskova'da V. Zapolsky tarafından basılmıştır.
27
hastalandı. Öylesine aniden öylesine uyarısız öldü ki birkaç gün bu felaketin sersemliğini yaşadık. Annem ciddi bir şaşkınlığa düştü, kafayı üşütecek diye endişeleniyordum. Babam ölür öl­mez sanki yerden bitiveren bir sürü alacaklısı, her biri bir yandan üstümüze üşüştü. Neyimiz varsa onlara vermek zorunda kaldık. Babamın Petersburg'a taşındıktan altı ay sonra aldığı küçük evimizi bile sattık. Geri kalan borçlar nasıl halledildi bilmem ama biz başımızı sokacak bir evimiz, gidecek bir yerimiz ve yiyecek bir lokma ekmeğimiz bile olmadan ortada kaldık. An­nem onulmaz bir hastalığın pençesine düşmüştü. Biz geçimi­mizi bile sağlayamadığımız için onun mahvoluşuna seyirci ka­lıyorduk. O zamanlar on dört yaşındaydım. İşte tam o bunalımlı dönemde Anna Fyodorovna çıkageldi. Bizim akrabamız oldu­ğunu söyledi, biraz malı mülkü varmış. Annem de uzaktan ak­raba olduğumuzu doğruluyordu. Babamın sağlığında hiç uğra­mazdı. Gözünde yaşlarla gelmiş ve bizi ne kadar sevdiğini an­latmıştı. Kaybımız ve perişan halimiz için üzülüyor, acımızı paylaşıyordu. Ona göre bütün suç babamdaydı. Gelirine göre yaşamamış, yapabileceğinden büyük işlere kalkışmış, kendi gücüne fazla güvenmiş ama başaramamıştı. Geçmişte kalan tatsızlıkları unutup birbirimizi daha iyi tanımamızı öneriyordu. Annem onun için kötü şeyler düşünmediğini söyleyince ağla­mıştı. Sonra annemi kiliseye götürüp "o sevgili insan" -babama böyle diyordu- için bir ayin yaptırmıştı. Böyle yaparak annemle barışmış oluyordu.
Uzayıp giden giriş ve uyarı cümlelerinden sonra Anna Fyo­dorovna durumumuzun perişanlığını, öksüzlüğümüzü, ümitsiz ve çaresizliğimizi bütün açıklığıyla resmetmiş, bizi kendi deyi­miyle ona sığınmaya çağırmıştı. Annem ona teşekkür etti ama uzun süre karar veremedi. Yapılacak bir şey yoktu, başka bir çare de kalmamıştı. Sonunda Anna Fyodorovna'ya teklifini memnuniyetle kabul ettiğimiz duyuruldu. Petersburg tarafından
28
Vassilovsky Adası'na taşındığımız sabahı daha dün gibi hatır­lıyorum. Açık, kuru ve dondurucu bir sonbahar sabahıydı. An-nem^ğhyordu. Ben çok üzgündüm. Sanki içim parçalanıyordu. Kalbimde tarifi imkânsız bir ağırlık vardı... Çok kötü bir andı...
Önceleri, annemle ben Anna Fyodorovna'nın evine alışana kadar kendimizi garip hissettik. Anna Fyodorovna Altıncı Cad-de'de kendi evinde oturuyordu. Evde beş oda vardı. Üç tanesinde Anna Fyodorovna ve onun yetiştirdiği kuzenim Sasha oturuyor­du. Sasha'nın annesi babası yoktu. Geri kalan odaların birinde biz, bizim yanımızdakinde de Anna Fyodorovna'nın kiracısı Pokrovsky adında fakir bir öğrenci barınıyordu. Anna Fyodo­rovna tahmin edilebileceğinden çok daha iyi bir yaşam sürüyor­du. Ama bu paranın nereden geldiği ve kadının nasıl bir iş yap­tığı bilinmiyordu. Sürekli bir yerlere koşuşturuyor ve hep bir şeylerle uğraşıyordu. Günde birkaç kez arabayla ya da yürüye­rek bir yerlere gidiyordu. Ama neler yaptığını, ne işlerle uğraş­tığını hiçbir zaman anlayamıyordum. Tanıdık çevresi çok geniş ve çeşitliydi. Misafirlerin biri gidip öbürü geliyordu. Tanrı bilir ne çeşit insanlar iş için uğruyor ve sadece kısa bir süre kalıyor­lardı. Kapı çalınır çalınmaz annem beni odamıza götürürdü. Anna Fyodorovna annemin bu huyuna çok kızıyor, bizim gere­ğinden fazla kibirli olduğumuzu, üstelik kibirlenecek hiçbir şe­yimiz olmadığını saatlerce tekrarlıyordu. O zamanlar bu kibir suçlamalarını anlayamıyordum. Annemin Anna Fyodorovna'nın evinde kalmamız konusunda neden bir türlü karar veremediğini ancak şimdi anlıyor ya da en azından tahmin ediyorum. Anna Fyodorovna şirret bir kadındı, bize sürekli işkence edip duru-
29
yordu. Neden bizi evine çağırdığı bugün bile benim için hâlâ sırdır. Başlangıçta bize karşı çok iyiydi ama sonraları çaresiz olduğumuzu ve gidecek yerimiz olmadığını anlayınca maskesi .düştü. Sonraları bana karşı oldukça şefkatli davranmaya baş-.ladı. Bu şefkatinde dalkavukluk derecesine varan bir adilik vardı. Ama ilk başta ben de annem gibi her şeye dayanmak zorunda kalmıştım. Günün her saati tepemize dikilip velinime­timiz olduğunu hatırlatıyordu. Başkalarına bizi tanıştırırken, hayırseverlikten ve merhametten dolayı evine aldığı çaresiz bir dul ve öksüz zavallı kızı diyordu. Sofrada yediğimiz her lok­mayı sayıyor ama yemeyecek olsak, o zaman da sunduğu ye­meklere burun kıvırdığımızı, nankör olduğumuzu söyleyerek sorun çıkarıyordu.
Her fırsatta babamı çekiştiriyor, hep başkalarından üstün olmak istediğini ama karısıyla kızını ortada bıraktığını, eğer iyi yürekli, merhametli, dindar akrabaları olmasa, Tanrı bilir hangi sokakta açlıktan öleceğimizi söylüyordu. İnsan onu dinleyince kinden çok nefret duyuyordu. Annem sürekli ağlıyor, sağlığı günden güne bozuluyordu. Gözle görülür bir şekilde eriyip gi­diyordu. Buna rağmen ikimiz de eve aldığımız dikiş siparişle­rini yetiştirmek için gece gündüz çalışıp duruyorduk. Bu da Anna Fyodorovna'yı memnun etmiyor, evinin moda mağazası olmadığını söylüyordu. Ama giyinmek ve hiç beklenmedik masraflar için kenara para koymak zorundaydık. Elimizde birkaç kuruşumuz olmalıydı ki, zamanı gelince başka bir yere taşına­bilelim. Taşınırız diye para biriktiriyorduk. Ama çalıştıkça an­nem kalan sağlığını da yitirdi. Gün geçtikçe daha da zayıfladı. Hastalığı onu göz göre göre eritiyor, adım adım mezara sürük-lüyordu. Bütün bunları görüyor, hissediyor ve kahroluyordum. Her şey gözümün önünde oluyordu! Günler günleri izliyordu, her biri ötekinin aynıydı. Sanki kentte yaşamıyormuşuz gibi sakin bir hayat sürüyorduk. Anna Fyodorovna gücünden emin
30
olunca, o da gitgide sakinleşti. Zaten kimse ona karşı çıkmaya cesaret edemezdi. Bizim odamız onun kapladığı alandan bir ko­ridorla ayrılıyordu. Hemen yanımızda da daha önce sözünü et­tiğim Pokrovsky oturuyordu. Sasha'ya Fransızca, Almanca, ta­rih, coğrafya, Anna Fyodorovna'nın deyimiyle "bütün bilimleri" öğretiyordu. Bunun karşılığında da ona yatacak yer ve yemek veriliyordu. Sasha afacan ve çok hareketli olmasına rağmen çok akıllı bir kızdı. O zamanlar on üçündeydi. Anna Fyodorovna anneme, benim de Pokrovsky'den ders almamın hiç de fena ol­mayacağını söylemişti. Annem bunu hemen kabullendi ve bir yıl boyunca Sasha'yla beraber Pokrovsky'den ders aldık.
Pokrovsky çok fakir bir gençti. Sağlığı sürekli bir iş yapma­sına izin vermiyordu. Ona "öğrenci" dememiz alışkanlıktan başka bir şey değildi. Ağırbaşlı, sakin, huzurlu bir yaşam sü­rüyordu, sesini hiç duymazdık. Görünüşü, selam verişi, yürü­yüşü çok acayipti. Öyle garip konuşuyordu ki önceleri ona ba­kınca gülesim geliyordu. Ders çalıştığımız zamanlar Sasha onunla dalga geçerdi. Asabi bir yaradılışı vardı, sürekli sinirle­nir, en önemsiz şeylere bile kızar, bağırır, bizden şikâyet eder ve bazen de daha ders bitmeden öfkeyle odasına giderdi. Kendi kendine kaldığında kafasını kitaplarından kaldırmazdı. Bir sürü kitabı vardı, hepsi de nadir bulunan, pahalı şeylerdi. Başka bir­kaç yerde daha ders veriyor karşılığında para alıyordu. Bu pa­raları da hep kitaba harcardı. Zamanla onu daha iyi, daha yakın­dan tanıdım. Benim tanıdığım insanların en iyisi, en değerlisiy-di. Annem ona derin bir saygı duyardı. Sonunda benim de en iyi arkadaşım oldu, annemden sonra tabii.
Önceleri ben de Sasha kadar yaramazdım. Pokrovsky'yi ra­hatsız edip sabrını taşırmak için saatlerce düşünüp bir yol arar­dık. Sinirleri bozulunca gerçekten çok komik oluyordu. Bu bizim için büyük bir eğlence kaynağıydı -bunu hatırladıkça utanıyo­rum-. Bir keresinde bir şey için onu kızdırmıştık, neredeyse
31
ağlıyordu. "Hain çocuklar!" diye fısıldadığını duymuştuk. Bir­den rahatsız olmuş, utanmış ve çok üzülmüştüm. Saçıma kadar kızardığımı, üzülmemesi, bizim aptalca yaramazlıklarımıza da-nlmaması için gözümde yaşlarla yalvardığımı hatırlıyorum. Ama kitabı kapattığı gibi dersi yarıda kesip odasına gitmişti. Bütün gün vicdan azabı çektim. Bizim çocukça davranışları­mızla onu ağlamaklı hale getirdiğimiz düşüncesi beni deli edi­yordu. Onu ağlatmaktan başka bir amacımız olmadığını, bunu da başardığımızı düşünüyordum. Zavallı, talihsize kötü kaderi­ni hatırlatmıştık. Sıkıntı, üzüntü ve vicdan azabından bütün ge­ce uyuyamadım. Halbuki vicdan azabının ruhu rahatlattığını söylerler. Nasıl oldu bilmem ama gururum mutsuzluğuma ka­rıştı. Beni bir çocuk olarak görmesini istemiyordum. O zamanlar on beşimdeydim.
O günden sonra kafamı zorlayıp Pokrovsky'nin hakkımdaki düşüncelerini değiştirmek için binlerce yol düşündüm. Ama ürkek ve utangaçtım. Şimdi bile herhangi bir konuda kararlı davranamam ve hemen hayallere kapılırım; hem de Tanrı biliyor ya ne hayaller! Ama Sasha'yla yaramazlıktan vazgeçtim. Pok-rovsky artık bize sinirlenmiyordu ama bu vicdan azabımı rahat­latmak için yeterli değildi.
Bugüne dek kaderimde tanışmamız yazılı olan insanların en garibi, en görülmemişi ve en acınacak halde olanı hakkında bir şeyler söyleyeceğim şimdi. Onun hakkında şu anda konuşma­mın sebebi, o ana kadar pek dikkatimi çekmemiş olmasıdır. Oysa şimdi Pokrovsky'yi ilgilendiren her şey, birden özel ilgimi çekmeye başladı.
Bazen bizim evde ufak tefek, ak saçlı, kılıksız, her tarafı ça­mur içinde, eciş bücüş bir adam beliriverirdi. İnsan ilk bakışta onun bir şeyden utandığını sanırdı, sanki vicdanını rahatsız eden bir şeyler var gibiydi. Bu yüzden de der top olur, ağzını, yüzünü buruştururdu. Öyle garip tavırları vardı ki insan haklı
32
olarak onun aklından zoru olduğunu sanırdı. Eve gelir, girişteki camlı kapının önünde durur, içeriye girmeye cesaret edemezdi. Eğer bizden biri -ben, Sasha ya da kendisine iyi davranacağını bildiği bir uşak- oradan geçecek olursak, el kol işaretleri yap­maya başlardı. Biz de, eğer evde misafir falan yoksa, önceden kararlaştırdığımız gibi ona onay işareti yapıp içeri çağırırdık ve ancak o zaman yaşlı adam yavaşça kapıyı açar, memnuniyetle gülümseyip, ellerini ovuşturarak parmaklarının ucuna basa basa doğru Pokrovsky'nin odasına giderdi. Bu adam Pokrovsky'nin babasıydı. Sonraları bu zavallı adamın hikâyesini ayrıntısıyla öğrendim.
Bir zamanlar devlet memurluğu yapmış; ama hiç mi hiç ye­teneği olmadığı için ona en kötü, en önemsiz işleri verirlermiş. İlk karısının -yani bizim "öğrenci" Pokrovsky'nin annesi- ölü­münden sonra ikinci kez evlenmeyi aklına koymuş ve bir tüc­carın kızıyla evlenmiş. Yeni karısı evi altüst etmiş, huzur bı­rakmamış, her şeyi ele almış. O zamanlar bizim "öğrenci" Pokrovsky on yaşlarındaymış. Üvey annesi onu hiç sevmezmiş. Ama kader küçük Pokrovsky'nin yüzüne gülmüş ve babası me­murken onu tanıyan ve babalık yapan mülk sahibi Bykov çocu­ğun bakımını üstlenmiş, onu bir okula yerleştirmiş. Çocuğa ilgi göstermesinin sebebi annesini tanıyor olmasıymış. Çünkü bu çocuğun annesini memur Pokrovsky ile evlendiren Anna Fyo-dorovna'ymış ve cömert Bay Bykov da Anna Fyodorovna'nın akrabasıymış. Hatta bu adamcağız düğünde geline de beş bin ruble çeyiz parası vermiş. Ama bu paraya ne olduğunu kimse bilmiyormuş. Bu hikâyeyi Anna Fyodorovna'dan dinlemiştim, çünkü "öğrenci" Pokrovsky ailesiyle ilgili şeyleri konuşmaktan hiç hoşlanmazdı. Annesinin çok güzel bir kadın olduğunu söy­lüyorlardı. Bense onun böylesine önemsiz bir devlet memuruyla fakir bir evlilik yapmasını garip buluyordum. Kadıncağız evlili­ğinin dördüncü yılında ölmüş. Genç Pokrovsky ilk ve orta
33
okuldan sonra üniversiteye gitmiş. Petersburg'a sık sık uğrayan Bykov'un yardımları bununla da kalmamış. Pokrovsky sağlığı yüzünden üniversiteye devam edememiş. Bay Bykov onu Alına Fyodorovna ile tanıştırmış ve böylece genç Pokrovsky Sasha'ya gereken her şeyi öğretmek koşuluyla eve sığıntı olarak alınmış. Bu arada yaşlı Pokrovsky karısının zalimliğine dayanamayıp beterin beterine sığınmış ve alkolik olmuş. Karısı onu dövüyor ve mutfağa kilitliyormuş, sonunda onu öyle bir hale getirmiş ki, adam dayak arsızı olmuş ve şikâyet bile etmemeye başlamış. Daha o kadar yaşlı olmadığı halde kötü alışkanlığı yüzünden bunamış gibiydi. Taşıdığı tek insanca duygu oğluna olan sınır­sız sevgisiydi. Herkes genç Pokrovsky'nin tıpatıp annesine ben­zediğini söylüyordu. Belki de mahvolmuş bu yaşlı adamın kal­binde oğlu için sonsuz bir sevgi olması ilk karısının hatırasın-dandı. Adamcağız oğlundan başka hiçbir şeyden konuşmazdı. Haftada iki kez hiç aksatmadan uğrardı. Daha sık gelmeye cesa­ret edemezdi. Çünkü genç Pokrovsky babasının ziyaretlerinden hiç hoşlanmıyordu. Bu genç adamın en önemli kusuru babasını hiç saymamasıydı. Zaten babası da pek çekilir biri değildi doğ­rusu! Bir kere, korkunç meraklıydı, sonra soruları ve yorumla­rıyla her zaman oğlunun işlerine gerekli gereksiz burnunu so­kuyordu. Hemen hemen her zaman sarhoş geliyordu. Oğlu, ba­basını kötü huylarından, meraklılığından ve konuşma şeklinden yavaş yavaş vazgeçirmeye çalışıyordu. Sonunda adamcağız sanki oğlu kâhinmiş gibi ona boyun eğdi ve izni olmadan ağızını bile açmaya cesaret edemez hale geldi. Zavallı adam Peten-ka'sına -oğluna böyle diyordu- hayranlık duymadan edemiyordu. Ne zaman ziyaretine gelse oğlunun onu nasıl karşılayacağını bilemeyip endişeleniyor ve korkuya kapılıyordu. İçeri girip gir­memek konusunda uzun süre tereddüt geçirdikten sonra, eğer ben oradaysam beni yirmi dakika kadar, "Petenka" hakkında sorguya çeker, belki yirmi kez sağlığını, ruh halini, önemli bir işi
34
olup olmadığını sorar, o anda ne yaptığını öğrenmeye çalışırdı. Acaba yazı mı yazıyordu yoksa, düşünüyor muydu? Ben onu yeterince keyiflendirip, içini rahatlatınca içeri girmeye karar ve­riyor, yavaş yavaş ve dikkatlice kapıyı açıp kafasını uzatıyor, eğer oğlu sinirli değilse ve içeri girmesini işaret ederse odaya giriyordu. Paltosuyla, eski püskü şapkasını çıkarıyor, ikisini de büyük bir sessizlikle askıya asıyor, sonra bir sandalyeye usulca oturuyordu. Gözünü Petenka'dan hiç ayırmadan, nasıl bir ruh hali içinde olduğunu hareketlerinden anlamaya çalışıyordu. Oğlunun suratının asık olduğunu fark ettiyse hemen sandalye­sinden kalkıp: "Sadece öylesine uğramıştım Petenka. Yürüyüşe çıkmıştım da geçerken biraz dinleneyim dedim" diyordu. Ses­sizce ve itaatkâr bir havayla şapkasını ve paltosunu alıp, tekrar yavaşça kapıyı açıyor, dışarı çıkıp oğluna gülümseyerek, içinde kaynayıp duran pişmanlığı zorla saklamaya çalışıyordu.
Öte yandan oğlu adamcağızı iyi karşılarsa yaşlı adam se­vinçten çılgına dönüyordu. Memnuniyeti yüzünden, hareketle­rinden, mimiklerinden belli oluyordu. Eğer oğlu ona bir şey söyleyecek olursa yaşlı adam hafifçe sandalyesinden doğrulur, saygıyla eğilip sakin ve kölelere özgü bir sesle yanıt verirdi. Daima özenli ve neşeli bir ifade kullanmaya çalışırdı ama keli­meleri seçmekte pek usta olmadığı için hep şaşırır, sinirlenir, ellerini nereye koyacağını bilemezdi. Kendi namına söyleye­ceklerini çok önceden prova eder ve düzeltmeye çalışırdı. Güzel bir yanıt vermeyi başardıysa hemen gururlanır, yeleğini ve kra­vatını çekiştirir, kendi değerinin farkındaymış gibi bir hava ta­kınırdı. Zaman zaman adamcağız öylesine cesaretlenirdi ki ağır ağır sandalyesinden kalkar, kitaplığa gider, rasgele bir kitap alıp şansına ne çıktıysa hemen oracıkta okumaya başlardı. Bütün bunları sanki oğlunun kitaplarına hep böyle davranırmış gibi kayıtsız bir havayla yapıyordu. Bir keresinde Pokrovsky ona ki­taplarına dokunmamasını söyleyince, zavallı adamın nasıl
35
korktuğuna tanık olmuştum. Şaşırmış, telaşla oralarda oyalan­mış, kitabı yerine ters koymuş sonra düzeltmeye çalışmış, be-cerememiş, cilt kısmını içeriye doğru yerleştirmişti. Zavallıcık kızarıp bozarmış, gülümseyip suçunu nasıl örtbas edeceğini bi­lememişti.
Pokrovsky öğütleriyle yaşlı adamı kötü alışkanlıklarından vazgeçirmeyi başarabilmişti. Onu iki-üç kez ayık görünce bir dahaki sefere yaşlı adam giderken ona yirmi beş, elli köpek ve­rirdi. Bazen ona çizme, yelek ya da kravat alırdı. Yaşlı adam yeni kıyafeti içinde baba hindi gibi böbürlenirdi. Bazen de bizim odamıza gelirdi. Bana ve Sasha'ya horoz şeklinde kurabiyeler, elmalar getirir, bize hep Petenka'dan söz ederdi. Petenka'nın iyi, örnek ve bilgili bir evlat olduğunu söylerdi. Bizim de uysallıkla ve dikkatle çalışmamızı öğütlerdi. Bunları söylerken de sol gö­zünü komik bir şekilde kırpar ve öyle gülünç bir ifade takınırdı ki kahkahalarımızı tutamazdık. Annem de onu severdi. Anna Fyodorovna'nın yanında bir fare kadar sessizleşen adam, ondan nefret ederdi.
Kısa bir süre sonra Pokrovsky'den ders almayı bıraktım. Beni hâlâ yaramaz küçük bir kız ve Sasha'yla aynı ayarda bir çocuk olarak görüyordu. Bu da beni çok incitiyordu, halbuki önceki hareketlerimi unutturmak için elimden geleni yapıyordum. Ama buna aldırmıyordu. Bu beni gitgide daha da deli etti. Derslerin dışında Pokrovsky ile konuşmuyor, konuşamıyordum. Kızarıp bozarıyor ve gidip bir köşede hayal kırıklığıyla ağlıyordum.
Eğer garip bir olay bizi birbirimize yaklaştırmasaydı, bunun sonu ne olurdu bilemiyorum. Bir akşam annem Anna Fyodo-rovna ile otururken ben de sessizce Pokrovsky'nin odasına gir­dim. Onun evde olmadığını biliyordum ama nedense odasına girmeyi aklıma koymuştum. Bir yıldan fazla bir süre yan yana oturduğumuz halde o zamana kadar onun odasına hiç ayak bas-
36
mamıştım. O anda kalbim öyle çarpıyordu ki yerinden fırlaya­cağını sanmıştım. Büyük bir merakla etrafıma baktım. Pok-rovsky'nin odası çok kötü döşenmişti ve pek düzenli sayılmaz­dı. Üzerleri kitap dolu dört raf duvara çakılmıştı. Masa ve san­dalyelerin üzerlerine kâğıtlar yığılmıştı. Kitaplar ve gazeteler! Birden garip bir fikre kapıldım ve aynı anda da kötü bir hayal kırıklığı beni etkisi altına aldı. Benim dostluğumun ve seven kalbimin onun için pek önemli olmadığı belliydi. Ben aptalın biriydim, hiçbir şeyden haberim yoktu. Tek kitap bile okuma­mıştım ama o bilgiliydi. O anda kitapların ağırlığıyla yamul-muş raflara kıskançlıkla baktım. Hayal kırıklığı, ümitsizlik ve öfke duyuyordum. Bütün kitaplarını tek tek ve mümkün oldu­ğunca çabuk okuma hevesine kapıldım. Bilmem, belki de onun bildiği her şeyi öğrenirsem, onun arkadaşlığına daha çok layık olurum diye düşündüm. Hemen ilk rafa koştum ve elime geçen ilk tozlu cildi hiç tereddüt etmeden alıverdim. Korku ve heye­candan titreyerek kıpkırmızı bir halde çalıntı kitabı odama gö­türdüm. Annem yattıktan sonra kandilin ışığında gece boyunca okumayı kafama koydum.
Tekrar odamıza döndüğüm zaman aceleyle kitabı açıp, eski,
yarı çürümüş, kurt yenikleriyle dolu, Latince, bilimsel bir kitap
olduğunu görünce nasıl da büyük bir hayal kırıklığı yaşadım.
Kitabı geri götürmekte hiç gecikmedim. Tam rafına geri koyu­
yordum ki koridorda bir ses duydum. Ayak sesleri çok yakın­
daydı. Elimden geldiğince acele etmeye çalıştım ama meret ki­
tap rafta öyle sıkışmıştı ki ben onu çıkarınca diğer kitaplar ge­
nişlemiş ve eski arkadaşlarına yer bırakmamışlardı. Kitapları
itip elimdekine yer açacak gücüm yoktu. Yine de bütün kuvve­
timle ittim. Rafı duvara tutturan ve sanki kopmak için tam za­
manını bekleyen paslı çivi kopuverdi. Raf tek taraftan çöktü ve
üzerindeki kitaplar gürültüyle yerlere saçıldı. Kapı açıldı ve
Pokrovsky odaya girdi.
37
Hiç kimsenin eşyalarını karıştırmasına tahammülü olmadı­ğım biliyordum. Kitaplarına el sürenin vay haline! Bütün o bü­yüklü, küçüklü, ince, kalın kitaplar raflardan aşağı dökülüp ma­sanın, sandalyelerin altına, odanın her yanına saçıldığı anda duyduğum korkuyu bir düşünün. Kaçacaktım ama artık çok geçti. "Bittim ben! Sonum geldi!" diye düşündüm. "Hapı yut­tum, belaya çattım! On yaşında bir çocuk gibi aptalca bir yara­mazlık yaptım. Aptal, küçük bir kızım ben! Tam bir budalayım!" Pokrovsky korkunç bir öfkeye kapıldı. "Olacağı buydu!" diye bağırdı. "Böyle aptalca şeyler yapmaktan utanmıyor musunuz? Adam olmayacak mısınız?" Hemen kitapları toplamaya başladı. Ben de yardım etmek için eğildim. "Bırakın, bırakın!" diye ba­ğırdı. "Çağrılmadığınız yerlere gitmeseniz iyi edersiniz." Benim uysallığımla biraz yumuşadı ve alışılmış öğretmen sesiyle ve öğretmenlik yetkilerini kullanarak devam etti. "Ne zaman ken­dinizi kontrol edip değişiklik olsun diye akıllı uslu davranmayı öğreneceksiniz? Size bakan da artık bir çocuk olmadığınızı, on beş yaşında kocaman bir kız olduğunuzu sanır!"
O anda hiç kuşkusuz artık küçük bir kız olup olmadığımdan emin olmak için bana bir baktı ve saçlarının ucuna kadar kızardı. Önce hiçbir şey anlayamadım. Önünde durmuş şaşkın şaşkın ona bakıyordum. Kalktı, sıkılgan bir havayla bana doğru geldi, mahcuptu ve konuşmaya başladı. Bir şeyler için özür diliyordu. Belki de büyük bir kız olduğumu ancak fark ettiği içindi. So­nunda anladım. Bana ne olduğunu hatırlayamıyorum. Utandım, telaşlandım. Pokrovsky'den daha çok kızardım, ellerimi yüzüme kapatıp odadan çıktım.
Ne yapacağımı ya da hangi köşeye gizleneceğimi bilemi­yordum. Önemli olan beni odasında yakalamış olmasıydı! Üç gün kadar yüzüne bakmaya cesaret bile edemedim. Utancımdan gözümden yaş geliyordu. En garip ve saçma düşünceler kafam­da dönüp duruyordu. Bunların içinde en korkunç olanı da onun
38
yanına gidip bu olayı çözümlemek, her şeyi itiraf edip, açık açık anlatmak, aptal bir kız gibi davranmadığıma, aslında niyetimin kötü olmadığına onu ikna etmekti. Bunu yapmayı aklıma koy­muştum ama Tanrıya şükür ki cesaretim yoktu. Kendimi nasıl bir aptal durumuna düşürmüştüm! Şimdi bile bu durumdan vic­dan azabı duyuyorum.
Birkaç gün sonra annem çok ağır hastalandı. İki gün yattı, üçüncü gün ateşlenip sayıklamaya başladı. Bir gece boyunca uyumayıp ona baktım, başucunda oturdum. Susayınca su ver­dim, saati gelince ilacını içirdim. İkinci gece tamamen bitkin düştüm. Zaman zaman uykuya yenik düşüyordum, gözlerim kararıyor, başım dönüyordu. Yorgunluktan ölecektim ama annemin zayıf iniltilerine uyanıyordum. Birkaç saniye sonra tekrar dalıyordum. Acı çekiyordum. Nasıl olduğunu bilmiyorum -hatırlayamıyorum- ama uykunun uyanıklıkla mücadele ettiği acılı anlarda korkunç ve garip bir rüya karışık kafamı ziyaret ediyordu. Dehşet içinde uyanıyordum. Oda karanlıktı, mum sönmek üzereydi, sonra birdenbire odada bir ışık demeti bir du­vardan ötekine gidip geldi ve kayboldu. Nedense korkuya kapıl­dım, dehşet duygusu her yanımı sardı. Şiddetli bir acı kalbimi sıkıştırdı... Sandalyeden fırladım, içimdeki ezici sıkıntıyla çığ­lığı bastım. Tam o anda kapı açıldı ve Pokrovsky içeri girdi.
Hatırladığım tek şey kendime geldiğim zaman kollarında olduğumdu. Beni sandalyeye oturttu, bana bir bardak su verdi ve soru yağmuruna tuttu. Ne yanıt verdiğimi hatırlayamıyorum.
"Siz de hastasınız, çok hastasınız" dedi elimi tutarak. "Ate­şiniz var. Kendi kendinizi harap ediyorsunuz, sağlığınıza dikkat etmelisiniz. Yorulmayın bu kadar. Uzanın ve uyuyun biraz. Ben sizi iki saat sonra uyandırırım. Biraz dinlenmeye çalışın... Uza­nın, uzanın diyorum!" dedi, tek kelime itiraz kabul etmeden. Yorgunluk son gücümü de almıştı, zayıflıktan gözlerim kapa­nıyordu. Kanepeye uzandım, yarım saat kadar uyumaya karar
39
vermiştim ama sabaha kadar uyudum. Pokrovsky anneme ilaç verme saatine kadar beni uyandırmamıştı.
Ertesi gün de dinlenme fırsatı bulabildiğim için akşam saat on bir civarında annemin yatağının kenarında oturmaya hazır­lanıyordum, bu kez uyumamaya kararlıydım. Tam o anda Pok­rovsky kapıyı vurdu.
"Kendi başınıza oturmak can sıkıcı olur" dedi. "Alın size bir kitap getirdim. Okursanız sıkılmazsınız."
Kitabı aldım. Hangi kitap olduğunu hatırlayamıyorum. Gece boyunca uyumadığım halde yine de pek okuyamamıştım. İçim­den gelen garip bir heyecan beni uyutmadı, yerimde duramıyor-dum. Birkaç kez kanepeden kalktım, odada dolanmaya başla­dım. Bir çeşit memnuniyet duygusu bütün bedenime yayıldı. Pokrovsky'nin ilgisinden çok memnun kalmıştım. Endişesinden ve ilgisinden gurur duydum. Bütün gece boyunca düşündüm ve hayal kurdum. Pokrovsky bir daha uğramadı. Gelmeyeceğini biliyordum zaten, ben ertesi akşam için planlar kuruyordum.
Ertesi akşam evdeki herkes yatınca Pokrovsky kapısını açtı ve eşikte durup benimle konuşmaya başladı. Birbirimize söy­lediklerimizin tek kelimesini bile hatırlamıyorum. O anı bütün kalbimle beklediğim hatta bütün gün hayalini kurup sorularını ve yanıtlarımı hazırladığım halde yine de utangaç, sıkılgan ve kendimden rahatsız olmuştum, konuşmanın sonunu zor bekle­miştim. Arkadaşlığımız o akşam başlamış oldu. Annemin hastalığı süresince her gecenin birkaç saatini birbirimize eşlik ederek geçirdik. Yavaş yavaş utangaçlığımı yendim ama yine de her konuşmadan sonra kendime kızacak bir şey buluyordum. Bununla birlikte o perişan durumdaki kitaplarını benim yüzüm­den unuttuğu için gizliden gizliye bir gurur ve memnuniyet du­yuyordum. Bir keresinde konumuz kitapların raftan dökülmesine gelmişti, gülüşmüştük. Garip bir andı. Ben açık ve dürüst ko­nuşuyordum. Durumun sıcaklığı ve garip bir coşku beni etkile-
40
di, ona her şeyi itiraf ettim... Okumak, bazı şeyler öğrenmek is­tediğimi, küçük bir kız olarak görülmenin beni rahatsız ettiğini anlattım... Garip bir ruh hali içinde olduğumu tekrar söyleyeyim. Kalbim hassaslaşmıştı, gözlerimden yaş geldi. Ondan hiçbir şey saklayamadım. Her şeyi, her şeyi anlattım. Onunla arkadaş olmak, sevgi içinde yaşamak, onu avutmak istediğimi söyledim. Bana utanmış, hayret etmiş biçimde baktı, hiç sesini çıkarmadı. Birdenbire çok incinmiş ve üzülmüştüm. Beni anlamadığını, hatta için için güldüğünü düşünmüştüm. Birden çocuk gibi hıç-kıra hıçkıra ağlamaya başladım. Kendimi tutamıyor, sanki bir çeşit nöbet geçiriyordum. Pokrovsky ellerimi tutuyor, öpüyor, göğsüne bastırıyordu. İçimi rahatlatmaya ve beni avutmaya ça­lışıyordu. Çok etkilenmişti. Neler söylediğini hatırlayamıyo­rum ama ben bir ağlıyor, bir gülüyor, kızanp bozarıyor, sevinç­ten tek kelime edemiyordum. Bütün heyecanıma rağmen yine de Pokrovsky'nin gergin ve sıkılgan olduğunu anlamıştım. Benim neşemi, coşkumu, ona gösterdiğim sıcak ve ateşli sevgi göste­risini hayretle izliyordu. Belki önceleri sadece merak ediyordu, sonradan kararsızlığı geçti. Benim ona bağlılığımı, dostça keli­melerimi ve ilgimi kabul etti. Sanki benim yakın arkadaşım ya da kardeşimmiş gibi aynı ilgi, dostluk ve nezaketle karşılık verdi. Kalbim ısındı!.. Duygularımı ondan saklamaya kalkış­madım. Hiçbir şeyi geri çekmedim. O da her şeyi gördü ve her gün geçtikçe bana daha da bağlandı.
Zavallı hasta annemin başucunda, titreyen mum ışığında, geceleri oturduğumuz tatlı ama işkence dolu saatler boyunca ne­ler konuştuğumuzu hatırlayamıyorum... Aklımıza her gelen şe­yi, kalbimizdekileri, dile getirilmeyi bekleyen düşünceleri konu­şurduk, çok mutluyduk... Hem hüzünlü hem neşeli günlerdi. Şimdi de hem hüzün hem de neşeyle hatırlıyorum. Acı tatlı anılar hep üzüntü kaynağıdır, en azından bana öyle gelir ama bu üzüntü bile tatlıdır. Kalbim ağırlaştıkça, içim sıkıldıkça, hüzünlendi-
41
ğimde, tıpkı sıcak bir günün ardından gelen nemli bir gecede çiğ tanelerinin, güneşte kavrulan zavallı, solmuş çiçeği tazeleyip canlandırması gibi anılar da kalbi canlandırır ve tazeler.
Annemin sağlığı düzeliyordu ama ben hâlâ geceleri başu-cunda oturmaya devam ediyordum. Pokrovsky bana kitaplar ve­riyordu. Önceleri bunları uyumamak için ama sonra dikkat ve hırsla okudum. Sonra birden, yeni, bilinmedik bir duyguyla bu­luştum. Yeni düşünceler, yeni izlenimler, coşkulu bir hızla kalbime aktı. Bu yeni duygu ne kadar heyecanlı, karmakarışık ve büyük bir çaba gerektiriyorsa, o kadar da çekiciydi; ruhumu tatlı tatlı titretiyordu. Ansızın kalbime hücum ettiler. Garip bir karmaşa tüm bedenimi rahatsız etti. Ama bu çılgın saldırı benim dengemi bozamadı. Kendimi hayallere kaptırdım, bu da benim kurtarıcım oldu.
Annem iyileşince artık bizim akşam buluşmalarımız ve uzun sohbetlerimiz son buldu. Bazen önemsiz bir iki kelime ediyorduk ama ben her şeye özel bir anlam vermekten zevk alı­yordum. Hayatım dopdoluydu; mutluydum, sakin, rahat ve mut­lu. Birkaç hafta böyle geçti...
Bir gün yaşlı Pokrovsky bize geldi. Uzun süre gevezelik etti, hiç alışılmadık bir şekilde canlı, neşeli ve gevezeydi. Güldü, şakalar yaptı. Sonunda bu coşkulu halinin nedenini bize açıkla­dı. Tam bir hafta sonra Petenka'nın yaş günüydü. O gün onu zi­yarete gelecekti. Yeni yeleğini giyecekti, karısı da ona yeni bot­lar almaya söz vermişti. Kısacası yaşlı adam mutluluktan uçu­yordu, aklına gelen her konuda gevezelik etti.
Yaş günü! Bu yaş günü olayı beni gece gündüz meşgul etti. Pokrovsky'e bir hediye alarak ona önem verdiğimi göstermeye kararlıydım. Ama ne? Sonunda ona kitap almayı düşündüm. Puşkin'in bütün eserlerinin son baskılarını1 istediğini biliyor-
1    Puşkin'in bütün eserlerinin son baskıları:834-4 yıllarında Peters-burg'da, yazan öldükten sonra yayımlanan Puşkin'in eserlerinin on bir cildi.
42
dum, onları almaya karar verdim. Dikişlerden kazandığım, kendime ait otuz rublem vardı. Elbise almak için bu parayı bi­riktirmiştim. Hemen yaşlı aşçımız Matryona'yı gönderip Puş-kin'in tam serisinin kaça mal olacağını öğrenmesini istedim. Eyvah! Ciltleri de dahil on bir kitap en az altmış rubleydi. Bu parayı nereden bulacaktım? Kafa yordum ama ne yapacağımı bulamadım. Anneme sormak istemiyordum. Kuşkusuz bana yardım edebilirdi ama o zaman evdeki herkesin hediyemden ha­beri olacaktı. Üstelik bu hediyenin minnet ifadesi, Pokrovsky'nin bana adadığı bir yıllık çabasının bir karşılığı olduğu düşünüle­cekti. Ona hediyemi herkesten habersiz gizlice vermek istedim. Bana gösterdiği ilgiden dolayı, dostça duygularım hariç hiçbir karşılık vermeden hep borçlu kalmayı düşünüyordum. Sonunda bir yolunu buldum.
Gostiny Dvor'da kullanılmış kitaplar satan bir kitapçı bili­yordum. Bazen az kullanılmış, yenisinden farksız kitapları biraz pazarlıkla yarı fiyatına almak mümkündü. Gostiny Dvor'a git­meye karar verdim. Öyle de yaptım. Ertesi gün hem Anna Fyo-dorovna'nın hem de bizim alışveriş yapmamız gerekiyordu. Annem pek iyi değildi. Anna Fyodorovna da gitmeye üşendi, böylece bütün alışverişi yapmak bana kalıyordu. Matryona ile yola koyulduk.
Şansıma Puşkin'in tüm kitaplarını çabucak buluverdim. Ciltleri de çok güzeldi. Pazarlığa başladım. Adam önce kitapçı­lardan bile fazla para istedi ama birkaç kez dükkâna gidip gel­dikten sonra fiyatı on gümüş rubleye kadar indirtmeyi başardım. Pazarlık çok eğlenceliydi!.. Zavallı Matryona bana neler oldu­ğunu, neden bu kadar çok kitabı almak istediğimi bir türlü anla­yamadı. Benim bütün param otuz rublelik bir banknottu. Dükkân sahibi kitaplarından bu kadar ucuza ayrılmak istemiyordu. So­nunda yalvarıp yakarmaya başladım ve kazandım. Adam kabul etti ama iki buçuk ruble daha vermem gerekiyordu. Bunu sırf
43
 
benim için kabullendiğine, başkasına olsa asla kabul etmeyece­ğine yeminler etti. Ama iki buçuk rublem eksikti! Hüsran içinde ağlamaya başladım. Tam o sırada hiç beklenmedik bir şey yar-dımıma koştu.
Biraz ileride bir kitap sergisinin başında yaşlı Pokrovsky'i gördüm. Etrafındaki dört, beş kitapçı onu şaşkına döndürmüş, canını sıkmışlardı. Herkes ona kendi malını öneriyordu, adam­cağız da hangi birini alacağına karar veremiyordu. Zavallı adam onların aralarında kalmış ezile büzüle duruyor ne yapacağını bilemiyordu. Yanma gittim ve ne yaptığını sordum. Yaşlı adam beni gördüğüne çok memnun oldu, zaten beni çok severdi, hatta belki de Petenka'sını sevdiği kadar severdi.
"Kitap alacağım Yarvara Alekseyevna" diye yanıt verdi. "Petenka için kitap alacağım. Yakında yaş günü var biliyorsunuz kitapları çok sever. Onun için kitap alacağım ona..."
Yaşlı adam hep komikti, üstelik şimdi çok şaşkın bir du­rumdaydı. Neyin fiyatını sorduysa hep iki, üç gümüş ruble edi­yordu. Büyük kitapların fiyatlarını sormuyordu bile ama yine de açgözlülükle bakıyor, sayfalarını çeviriyor sonra yerlerine ko­yuyordu.
"Yo, yo çok pahalı" diyordu alçak sesle, "ama belki orada bir şeyler vardır." Sonra ince kitapları, şarkı kitapçıklarını, yıllık­ları karıştırıyordu. Onlar daha ucuzdu.
"Neden bunları almak istiyorsunuz?" diye sordum. "Hepsi de berbat şeyler."
"Hiç de değil" dedi. "Baksanıza ne güzel kitaplar var. Güzel kitaplar!"
Bu son kelimeleri öylesine ağlamaklı bir sesle, ağır ağır söy­ledi, ki sanki "güzel kitapların" pahalı oluşuna ağlayacak gibiy­di. Bir damla gözyaşı solgun yanağından kırmızı burnuna dam-layacaktı neredeyse. Parası olup olmadığını sordum. "İşte hepsi bu kadar" dedi, bir gazete parçasına sardığı parasını çıkararak.
44
 
"Yarım ruble» yirmi köpek bozukluk ve yirmi de bakır kö­pek."
Onu hemen benim kitapçıma doğru çektim, "îşte" dedim, "bu on bir kitap sadece otuz iki buçuk ruble ediyor. Benim otuz rub­lem var, eğer iki buçuk ruble de siz eklerseniz o zaman bunları alıp oğlunuza beraber hediye ederiz."
Yaşlı adam sevinçten bayılacaktı. Bütün parasını verdi. Ki­tapçı ortak kütüphanemizi yaşlı adamın kucağına yükledi. Yaşlı adam ceplerini kitaplarla doldurdu. Bir kısmını eline aldı, bir kısmını da koltuğunun altına sıkıştırdı ve ertesi gün gizlice ge­tirmeye söz vererek evine götürdü.
Ertesi gün yaşlı adam oğlunu görmeye geldi. Bir saat kadar onunla kaldı, sonra bize uğradı, komik ve gizemli bir ifadeyle yanıma oturdu. Önce yüzünde bir gülümsemeyle bu gizliliğe çok memnun bir halde ellerini ovuşturup bütün kitapları büyük bir gizlilikle getirdiğini, Matryona'nın denetimindeki mutfağın bir köşesine sakladığını söyledi. Sonra konuşma konusu doğal olarak beklenen güne geldi. Yaşlı adam hediyeyi nasıl verece­ğimiz konusunda epey konuştu. Konuya daldıkça kafasında bir şeyler olduğunu ama bir türlü söyleyemediğini, söylemeye ce­saret edemediğini anladım. Konuşma sırasının bana gelmesini bekleyerek sessiz kaldım. Tavırlarından, yüz hatlarından, sol gözünü kırpışından çok kolaylıkla anladığım; gizli memnuni­yeti kaybolmuştu. Zaman geçtikçe daha da huzursuz ve rahat-sızlaştı. Artık kendisini daha fazla tutamadı.
"Bakın Varvara Alekseyevna" dedi ürkek ve alçak bir sesle,
"bakın ne diyeceğim?., şey!.." Yaşlı adamın kafası çok karı­
şıktı. "Yaş günü olduğu gün siz kitapların on tanesini alın, kendi
adınıza verin. Ben de on birinciyi kendi adıma vereyim. Böyle­
likle sizin ona vereceğiniz bir hediyeniz olur, benim de ona ve­
recek başka bir hediyem olur."
45
O anda yaşlı adam telaşlanıp sustu. Ona şöyle bir baktım. Ürkek bir ümitle karan bekliyordu. "Peki neden hediyeleri ayrı ayrı vermek istiyorsunuz Zakhar Petrovich?" diye sordum.
"Şey Varvara Alekseyevna, bakın... böylesi... yani ben... şey..." Kısacası yaşlı adamcağız sıkıldı, kızarıp bozardı, cüm­lesini bitiremedi. Daha başka bir şey söyleyemedi.
"Bakın" diye başladı sonra tekrar, "benim bazı düşkünlük­lerim var Varvara Alekseyevna... Yani bazı şeylere düşkünüm... Yani sağlığa zararlı bazı şeyler yapıyorum. Yani biliyorsunuz dışarısı ne kadar soğuk oluyor. Bazen de çok sorunlarım oluyor. Hiç hoş olmayan şeyler yaşıyorum. Bazen elimde değil işte, çok içiyorum. Petenka bundan hiç hoşlanmıyor. Biliyorsunuz Varvara Alekseyevna bana kızıyor, kötü şeyler söylüyor, nasıl davranmam konusunda bana ders veriyor. Şimdi de hediyemle ona düzeldiğimi, doğru dürüst davranmaya başladığımı göste­recektim. Bu parayı biriktirmek uzun zamanımı aldı. Çünkü ara sıra Petenka'nın verdiği paradan başka param olmuyor. Bunu biliyor. Bu yüzden de paramı harcadığım şeyi görünce sırf onun için bir şeyler yaptığımı anlamış olacak."
Yaşlı adam için çok üzülmüştüm. Bir an düşündüm. Bana huzursuz huzursuz bakıyordu. "Dinleyin Zakhar Petrovich" de­dim, "kitapların hepsini siz verin."
"Hepsini mi? Yani bütün kitapları mı?"        
   "Evet bütün kitapları."                             
"Kendi adıma mı?" "    "Evet kendi adınıza."
"Sadece kendi adıma? Yani yalnız ben almışım gibi?"
"Evet evet sadece kendi adınıza..."                           
Her şeyi açıkça anlattığımı düşünmüştüm ama yaştt adam
uzun zaman ne demek istediğimi anlayamadı.             
46
"Evet" diye başladı adam, bir süre susup düşündükten sonra, "evet, bu çok iyi olurdu ama siz ne vereceksiniz Varvara Alek­seyevna?"
"Ben hiçbir şey vermeyeceğim."
"Ne?" diye bağırdı adamcağız korkuyla. "Demek ona hiçbir şey vermeyeceksiniz, vermek istemiyorsunuz?"
Adamcağız gerçekten telaşlanmıştı. O anda ben oğluna bir şey verebileyim diye teklifinden vazgeçeceğini düşündüm. Çok iyi bir insandı. Adamcağızı hediye vermekten mahrum etmemek için, ben de Petenka'ya bir hediye vermekten memnun olacağıma ikna ettim. "Eğer oğlunuz da siz de memnun olursanız bu beni de sevindirir. O zaman bu hediyeyi kendim vermişim gibi ola­cak."
Böylece yaşlı adam daha da sakinleşti. İki saat daha bizimle oturdu ama bir türlü yerinde duramıyordu. Kalkıp dolaşıyoT, sürekli konuşuyor, Sasha'yla oynuyor, beni gizlice öpüyor, ko­lumu çimdikliyor, Anna Fyodorovna arkasını dönünce ona ağız burun büküyordu. Sonunda Anna Fyodorovna onu evden kova­ladı. Kısacası yaşlı adam kendisini eşi benzeri görülmemiş bir coşkuya kaptırdı.
Pokrovsky'nin yaş günü sabahı yaşlı adam saat tam on birde geldi. Kiliseden doğru bize gelmişti. Oldukça iyi onarılmış bir frak ve yeni yeleğiyle botlarını giymişti. İki eliyle kitapları ta­şıyordu. O sırada hepimiz Anna Fyodorovna'nın salonunda oturmuş kahve içiyorduk. Günlerden pazardı. Adamcağız Puş-kin'in çok iyi bir şair olduğunu söyleyerek söze başlamıştı sa­nırım. Sonra ipin ucunu kaçırdı, şaşırdı. Konuyu değiştirip doğru dürüst davranmanın ne kadar gerekli olduğunu, böyle yapmayanın başına neler geleceğini, kötü alışkanlıkların insanı nasıl da yiyip bitireceğini anlattı. Hatta bu konuda iki tane de can alıcı örnek verdi. Son zamanlarda kendisinin davranışlarını dü-
47
zelttiğini, artık örnek davranışlar sergilediğini söyledi. Daha önceleri de oğlunun öğütlerinin doğru olduğunu biliyormuş ve uzun zamandır bu konuyu çok ciddiye alıyormuş ama ancak şimdi bunu uygulamaya başlamış ve kendisini kontrol altına almış. Bunun kanıtı olarak uzun zamandır biriktirdiği parayla oğluna bu hediyeyi almış.
Zavallı yaşlı adamı dinlerken hem gülüp hem de ağlamaktan kendimi alamadım. Duruma göre yalan söylemeyi nasıl da be-ceriyordu!
Kitaplar Pokrovsky'nin odasına taşındı ve bir rafa yerleşti­rildi. Potrosvky işin aslını hemen tahmin etti. Yaşlı adam ye­meğe alındı. O gün çok hareketliydik. Çeşitli oyunlar ve kâğıt oynadık. Sasha tam formundaydı, tabii ben de ondan aşağı kal­madım. Potrovsky bana karşı çok sevecendi ve benimle yalnız konuşabilmek için fırsat kolluyordu ama ben buna meydan ver­medim. O gün, son dört yılımın en güzel günüydü.
Şimdi ise karanlık, acı dolu, hüzünlü günlerimin anıları baş­lıyor. Belki de bu yüzden kalemim ağır ağır hareket ediyor, sanki artık yazmak istemiyor. Belki de bu yüzden önemsiz hayatımda yaşadığım mutlu günlerimin önemsiz ayrıntılarını böylesine coşku ve kolaylıkla hatırlıyorum. O günler çok kısa sürmüştü. Onların yerini, kim bilir ne zaman son bulacak olan bir hüzün aldı.
Benim talihsizliğim Pokrovsky'nin hastalanıp ölmesiyle baş­ladı.
Anlattığım olaydan iki ay sonra hastalandı. Bu iki ay boyunca sağ kalabilme mücadelesi verdi, çünkü pek öyle doğru dürüst bir işi yoktu. Bütün veremliler gibi hayatının son dakikasına kadar uzun bir yaşam ümidini hiç yitirmedi. Ona bir öğretmenlik işi önerildi ama bu işten nefret ediyordu. Sağlığı zayıf olduğu için devlet dairesinde çalışabilecek durumda değildi. Ayrıca maaş
48
bağlanması için de beklemek zorunda kaldı. Kısacası Pokrovsky her ne tarafa döndüyse talihsizlikle karşılaştı. Huysuzlaşmaya başlamıştı. Sağlığı gitgide daha da beter oluyordu ama buna hiç önem vermedi. Her gün incecik bir ceketle iş peşinde koşuyor, bir yerlere gidip iş istiyordu. Bir şeyler onu içten içe yedi bitirdi. Ayakları yağmurda su içinde kaldı, sonunda yatağa düştü ve bir daha da kalkamadı... Sonbaharın ortasında bir Ekim günü öldü.
Hastalığı boyunca başucundan hiç ayrılmadım. Ona hasta-bakıcılık yaptım. Gecelerce, uyumadım. Pek kendinde değildi, sürekli sayıklıyordu. Tanrı bilir neler neler söylüyordu! İşinden, kitaplarından, benden, babasından bahsediyordu... Tam o sıra­larda onun hakkında daha önce bilmediğim, tahmin bile edeme­diğim şeyler öğrendim. Hastalığının başlangıcında herkes bana garip garip bakıyordu. Anna Fyodorovna kafasını sallayıp du­ruyordu. Ama ben herkesin gözünün içine bakıyordum. Onlar da, ben Pokrovsky ile ilgilendiğim için surat asmaktan vazgeçtiler ya da en azından annem öyle yaptı.
Pokrovsky bazen beni tanıyordu ama bu çok nadir oluyordu. Çoğunlukla bilinçsiz yatıyordu. Bazen geceler boyu, anlaşılmaz ve belirsiz kelimelerle uzun uzun bir şeyler anlatıyordu. Kısık sesi tabuta benzer odasında yankı yapıyordu. Ben de korkuya kapılıyordum. Özellikle son gecesinde çıldırmış gibiydi. Çok acı çekiyordu, iniltileri içimi parçaladı. Evdeki herkes korku içindeydi. Anna Fyodorovna bir an önce ölmesi için Tanrı'ya yalvarıyordu. Doktor çağrıldı. Doktor hastanın sabaha çıkma­yacağını söyledi.
Yaşlı Pokrovsky geceyi oğlunun odasının kapısında geçirdi. Onun için yere hasır bir sedir serildi. Dakika başı odaya giri­yordu. Onu öyle görmek çok korkunçtu. Üzüntüden öyle çök­müştü ki bomboş ve cansız görünüyordu. Başı korkuyla salla­nıyordu. Bütün vücudu titriyordu. Kendi kendine bir şeyler fı­sıldıyordu. Üzüntüden delireceğini sanmıştım. -*-• ,*---r.- .
49
Şafağa doğru zavallı adam ruhsal acıyla bitip tükendi ve uyuşup kaldı. Sabah yedi, sekiz arasında oğlu can çekişmeye başladı. Babasını uyandırdım. Pokrovsky'nin bilinci yerindeydi ve hepimizle vedalaştı. Çok garipti, ağlayamıyordum ama içim parçalanıyordu.
Son dakikalarında korkunç bir acı duydum. Kaskatı kesilen diliyle sürekli olarak bir şeyler söylüyordu ama kelimelerini an-layamıyordum. Üzüntüden kalbim duracaktı. Bir saat boyunca çok huzursuzdu, bir şeyler istiyor, buz gibi elleriyle işaretler yapıyor, sonra tekrar kısık ve titrek sesiyle ağlamaklı ağlamaklı bir şeyler soruyordu. Ama kelimeleri anlamsız bir ses halindey­di, neler söylediği anlaşılmıyordu. Evdeki herkesi yatağının başucuna topladım, ona su verdim. Onunsa tek yaptığı başını hüzünlü hüzünlü sallamaktı. Sonunda ne istediğini anladım. Perdeleri açmamı istiyordu. Son bir kez aydınlığı, dünyayı ve güneşi görmek arzusundaydı. Perdeyi bir kenara sıkıştırdım ama yeni başlayan gün, tıpkı ölmekte olan zavallının solan ha­yatı gibi hüzünlü ve kasvetliydi. Güneş yoktu. Bulutlar sisler içinde bir kefen gibi gökyüzüne yayılmıştı. Hava yağmurlu, kasvetli ve karanlıktı. Çiseleyen yağmur pencereye vuruyor, so­ğuk ve pis suyuyla pencereyi yıkıyordu. Solgun gün ışığı odaya sızmayı başarmış, ikonun önünde yanmakta olan mumun titrek ışığıyla rekabet bile edemiyordu. Ölmek üzere olan adam bana hüzünle bakıp başını salladı. Birkaç dakika sonra da öldü.
Cenaze törenini bizzat Anna Fyodorovna üstlendi. Ucuzun­dan bir tabut alındı ve bir araba kiralandı. Masrafları karşılamak için Anna Fyodorovna ölünün kitaplarına ve eşyalarına el koy­du. Yaşlı adam onunla kavga etti, kıyameti kopardı ve alabildiği kadar kitabı geri aldı. Ceplerine, şapkasına, aklına gelen her yere doldurdu. Üç gün boyunca onlarla dolaştı. Kiliseye gider­ken bile onları bir yere bırakmadı. Bu süre içinde bilinçsiz ve uyuşmuş bir haldeydi. Tabutun etrafında dolaşıp duruyordu.
Kâh tabutun üzerindeki çelengi düzeltiyor, kâh mumları yakıyor ya da söndürüyordu. Düşüncelerini bir şeyde toplayamadığı belli oluyordu. Cenaze töreni sırasında ne annem ne de Anna Fyodorovna kiliseye geldi. Annem hastaydı. Anna Fyodorovna da gitmek üzere hazırlandığı halde yaşlı Pokrovsky ile kavga edince evde kaldı. Orada sadece yaşlı Pokrovsky ile ben vardık. Tören sırasında bir korkuya, gelecekle ilgili bir önseziye kapıl­dım. Ayaklarımın üzerinde zor duruyordum. Sonunda tabut ka­patıldı, çivileri çakıldı. Arabaya yükleyip götürdüler. Köşeye kadar arabaya eşlik ettim. Sonra arabacı atları hızlandırdı. Yaşlı adam ağlaya ağlaya arabanın arkasından koştu. Sesi titriyor, za­man zaman kesiliyordu. Zavallı adam şapkasını düşürdü ama almak için durmadı bile. Saçları yağmurdan sırılsıklam olmuş­tu. Rüzgâr da artıyordu. Yağmur insanın yüzünü kamçılayan bir sulusepkene dönüşmüştü. Kötü havaya aldırmıyor, arabanın bir yanından öbür yanına koşup duruyor, bir yandan da ağlıyordu. Eski püskü paltosunun etekleri rüzgârda kanat gibi dalgalanı­yordu. Ceplerindeki kitaplann uçları görünüyordu. Ellerinde ta­şıdığı bir kitaba sıkı sıkı sarılmıştı. Yoldan geçenler şapkala­rını ellerine alıp haç çıkarıyorlardı. Bazıları durup yaşlı adama merakla bakıyorlardı. Ceplerindeki kitaplar yere düşüp çamur-lanıyordu. insanlar kitapları işaret edince yaşlı adam düşür­düklerini topluyor tekrar tabutun peşine düşüyordu. Caddenin köşesinde yaşlı bir dilenci kadın da adamın arkasına takıldı. Sonunda araba köşeyi dönüp gözden kayboldu. Ben de eve git­tim. İçeri girer girmez büyük bir acıyla annemin kucağına atıl­dım. Onu bütün gücümle kollarımda sıktım, öptüm ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Sanki son kalan dostumu da ölüme teslim etmemek için sıkı sıkı sarılıyordum. Ama ölüm, zavallı annemin de üzerinde dolaşıyordu...
11 Haziran
12 Haziran
 
Dünkü adalar gezimiz için size nasıl minnettarım Makar Alekseyevich! Ne güzeldi, taze ve yemyeşil! Yeşil doğayı görmeyeli çok uzun zaman olmuştu. Hastayken öleceğimi, ölümümün çok yakın olduğunu düşünüp duruyordum. Şimdi dün yaşadıklarımın benim için ne demek olduğunu bir düşün­senize! Dün o kadar hüzünlü olduğum için bana darılmayın. Çok iyiyim, içim de rahat ama nedense kendimi en iyi hissetti­ğim anlarda bile hüzünleniyorum. Ağlamam ise tamamen saç­malıktı. Neden sürekli ağlayıp durduğumu ben de bilmiyorum. Coşkularım bile acı verici ve sinir bozucu. Fazlasıyla duyarlı­yım. Gökyüzü de soluk ve bulutsuzdu, güneş batıyordu. Sakin bir akşamdı. Nasıl oldu bilmem, dünkü ruh halimle her şeyi acı ve dert olarak yaşadım. Kalbim parçalandı, gözyaşlarımı tutamadım. Ama bütün bunları size neden yazıyorum ki? Bun­lar başkalarına kolay kolay anlatılabilecek şeyler değil, insan kendisi bile zor anlıyor. Ama belki siz beni anlarsınız. Aynı anda hem hüzün hem kahkaha! Siz ne kadar iyi bir insansınız Makar Alekseyevich! Dün neler hissettiğimi anlamak için gözlerimin içine baktınız ve coşkumu görüp memnun oldunuz. Her çalıda, ağaçta, su birikintisinde şöyle bir durup güzellikleri gösteriyor ve sanki bunlar benim diyordunuz. Bunlar da sizin çok iyi bir kalbiniz olduğunu gösterir Makar Alekseyevich. İşte sizi bu yüzden seviyorum.
Evet şimdilik hoşça kalın! Bugün pek iyi sayılmam. Dün ayaklarım ıslanmış, soğuk almışım. Fedora da iyi değil, yani bugün ikimiz de hastayız. Beni unutmayın, sık sık uğrayın.
V.D.
52
Varvara Alekseyevna,
Benim küçük güvercinim; ben dünkü gezimizi şiirsel bir an­latımla sergilemenizi beklerken, siz tek bir sayfada geçiştiriver-diniz. Küçücük mektubunuzda bile her şeyi ne güzel anlatmış­sınız. Biliyorsunuz benim böyle yeteneklerim yoktur. On sayfa bile karalasam pek bir şey beceremem. Bir şey tanımlayabilirle yeteneğim yoktur. Bunu denedim. Bana kinsiz, insanları incit­meyen, Tanrı'nın doğada ortaya koyduğu güzelliklerin değerini bilen iyi bir adam olduğumu söylüyorsunuz ve bana bir sürü öv­gü yağdırıyorsunuz. Bütün bunlar doğru. Her şey doğru. Ben aynen söylediğiniz gibiyim, bunun farkındayım ama insan sizin yazdıklarınızı okuyunca duygulanıyor, aklına bir sürü şey geli­yor. Şimdi beni dinleyin, size bir şey anlatacağım.
Ben görevime başladığımda on yedi yaşındaydım. Yakında meslek hayatımda otuz yılım dolmuş olacak. Bu yolda çok üni­forma eskittim. Olgunlaştım, kurnazlıklar öğrendim, insanları tanıdım. Yaşadım, hatta beni neredeyse nişan takmak için aday göstereceklerdi. Belki bana inanmayacaksınız ama inanın ki böyle oldu. Peki sonuç ne oldu? Kötüler buna engel oldular. Ben cahil ve aptal bir insan olabilirim ama kalbim herkesin kalbi gi­bidir. Kötü niyetlinin biri bana neler etti biliyor musunuz Va-renka? Bana yaptıklarını anlatmak bile utanç verici. Şimdi siz, 'neden yaptı?1 diye sorabilirsiniz. Uysal bir insan olduğum için. Sakin ve iyi niyetli olduğum için! Hoşuna gitmediğim için bana taş attı. Önce bana: "Sen söylesin, sen böylesin Makar Alekse­yevich" dedi, sonra: "Makar Alekseyevich ne anlar!" dedi. En sonunda da "Bu kuşkusuz Makar Alekseyevich'in hatası!" deyi­verdi. İşte böylece her şey Makar Alekseyevich'e yüklendi. Makar Alekseyevich adı bütün dairede parola oldu. Adımın pa­rola hatta küfür haline geldiği yetmezmiş gibi botlarıma, üni-
53
formama, saçıma ve tipime de taktılar. Hiçbir şeyimi beğenmez oldular. Her şeyimi değiştirmeliydim. Bütün bunlar her gün tekrar tekrar söyleniyordu. Artık alışmıştım. Ben her şeye alı­şabilirim, çünkü uysal bir adamım, küçük bir adamım. Ama bü­tün bunların sebebi ne diye soruyorum? Kime ne yaptım? Kimin rütbesini çaldım? Kimseyi üstlerine ispiyon ettim mi? Hak et­mediğim ikramiyeye el uzattım mı? Yalan uydurdum mu? Bun­ları yapabileceğimi düşünmek bile haksızlıktır. Neden böyle bir şey yapayım ki? Bana bir baksanıza. Kalleşliğe ve hırsa eğilimli biri gibi görünüyor muyum? Peki öyleyse neden başıma bunlar geldi Tanrı aşkına? Siz beni yine de değerli biri olarak görüyor­sunuz hayatım. Siz onların hepsinden çok daha yüce bir insan­sınız. En büyük vatandaşlık erdemi nedir? Yevsafy İvanovich geçen gün konuşurken, en önemli vatandaşlık erdeminin çok para kazanmayı bilmek olduğunu söylüyordu. Şaka yapıyordu kuşkusuz, biliyorum şakaydı. Başkalarına yük olmamak ge­rektiği sonucunu çıkarabiliriz bundan. Zaten ben de kimseye yük değilim! Bazen kuru bir ekmek kırıntısından başka bir şeyim olmasa bile o kırıntı bana ait. Emeğimle kazandıklarımı hak­kımla yiyorum. Ne yapayım yani? Benim yaptığım temize çek­me işinin pek işten sayılmayacağını biliyorum ama bununla gurur duyuyorum. Alın terimle çalışıyorum. Öyleyse geçimimi böyle kazanmamın nesi kötü? Bu iş günah mı? "Sadece evrak kopya eder", diyorlar. "Şu kâğıt faresi adam kopyacılıkla para kazanıyor" diyorlar. İyi de bunun utanılacak nesi var? Benim el yazım okunaklı, düzgün ve güzel. Ekselansları da memnun, ben onun en önemli evraklarını temize çekiyorum. Kuşkusuz edebi bir tarzım yok, olmadığını biliyorum, bu yüzden de hizmette hiç yükselemedim. Şimdi size de hiç gösterişsiz, içimden geldiği gibi yazıyorum... Tek bildiğim bu. Eğer herkes yazar olursa te­mize çekmeyi kim yapacak? Söyleyin, yanıt verin bakalım. Ge­rekli olduğumu, bana ihtiyaç duyulduğunu biliyorum, saçmalık-
54
larla insanı üzmenin hiç gereği yok. Benzerlik buluyorlarsa bı­rakalım da fare desinler! Ama bu fareye ihtiyaçları var, bu fare yararlı bir fare, ona güvenilir, bu fare ikramiye alır. İşte böyle bir faredir o! Ama artık bu konuda bu kadarı yeter! Daha fazla ko­nuşmak istemiyorum. Olayın sıcaklığıyla biraz fazla uzattım. Yine de insanın zaman zaman kendini göstermesi ve elinden geleni yapması iyi bir şey. Hoşça kalın benim sevgilim, küçük güvercinim, tek tesellim! Söz veriyorum sizi görmeye gelece­ğim. Sakın sıkılmayın, size kitap getireceğim. Şimdilik hoşça kalın Varenka.
İyiliksever dostunuz MAKAR DEVUSHKİN
20 Haziran
Sayın Makar Alekseyevich,            t;
Size çok acele yazıyorum, çünkü hemen bitirmem gereken bir işim var. Bakın size ne söyleyeceğim. Çok avantajlı bir alışve­riş yapmanız mümkün. Fedora bir erkek arkadaşının yenisi ka­dar iyi bir üniforma, çamaşır, yelek ve şapka sattığını söyledi, hem de çok ucuza. Neden siz almıyorsunuz? O kadar da parasız değilsiniz. Biraz paranız var, kendiniz söylemiştiniz. Artık cim­riliği bir tarafa bırakın lütfen! Bunlar gerekli şeyler. Kendinize bir bakın, yırtık pırtık giysilerle dolaşıyorsunuz. Ayıp ediyor­sunuz! Her tarafı yamalı. Hiç yeni bir şeyiniz yok. Olduğunu söyleseniz de ben olmadığından eminim. Lütfen söylediğimi yapın, bu giysileri alın. Bunu benim için yapın. Eğer beni sevi­yorsanız alın onları.
Bana hediye olarak iç çamaşırı göndermişsiniz. Ah Makar Alekseyevich kendinizi harap ediyorsunuz. Benim için harca-
55
dıklarınız hiç de küçümsenecek bir miktar değil. Korkunç bir para! Benim bunlara ihtiyacım yok. Nasıl da müsrifsiniz. Bun­ların hepsi gereksiz. Beni sevdiğinizi biliyorum. Buna inanıyo­rum. Onun için de bana bunu hediyelerinizle kanıtlamanıza ge­rek yok. Üstelik ne kadar pahalı olduklarını bildiğim için bana acı veriyor. Size son kez söylüyorum vazgeçin artık, duyuyor musunuz? Sizden rica ediyorum, yalvarıyorum.
Makar Alekseyevich size anılarımın devamını göndermemi istemişsiniz. Size gönderdiklerimi bile nasıl yazdığıma şaşıyo­rum. Şu anda geçmişimden konuşmaya halim yok, hatta dü­şünmek bile istemiyorum. Bütün bu anılar beni korkutuyor. Za­vallı yavrusunu o canavarların kucağına bırakmak zorunda kalan zavallı annem hakkında konuşmak bana en acı gelen şey. Sa­dece anıları bile kalbimi kanatıyor. Hepsi, her şey kafamda bü­tün canlılığıyla duruyor. Olayların üzerinden bir yıldan fazla zaman geçtiği halde daha sakinleşemedim, her şeyi iyice düşü­nüp kendime gelemedim. Siz her şeyi biliyorsunuz zaten.
Anna Fyodorovna'nm aklından geçenleri biliyorsunuz, size
daha önce yazmıştım. Beni nankörlükle suçluyor ve Bay Bykov
ile birlik olduğunu kabul etmiyor. Gidip onunla oturmamı isti­
yor. Bağışlarla yaşadığımı, kötü yola düştüğümü söylüyor.
Eğer geri dönecek olursam Bay Bykov ile her şeyi halledeceğini
ve onun bana yaptıklarını telafi etmeye zorlayacağını söylüyor.
Bay Bykov bana çeyiz vermek istiyormuş. Boş verelim onları!
Burada Fedora'nın yanında, sizinle çok mutluyum. Fedora'nın
sadakati bana ölen yaşlı dadımı hatırlatıyor. Siz benim uzaktan
akrabam olmanıza rağmen adınızla bile beni koruyorsunuz. Ama
onların adını duymak istemiyorum, elimden gelse hepsini unu­
tacağım. Artık benden daha ne istiyorlar?
Fedora bunların dedi­
kodu olduğunu, beni artık rahat bırakacaklarını söylüyor! Uma­rım öyledir!
         
         56
21 Haziran
Benim güvercinim,                                                            
Yazmak istiyorum ama nasıl başlayacağımı bilemiyorum. Şu yaşadıklarımız ne kadar da garip. Daha önce hiç bu kadar mutlu günler yaşamamıştım. Sanki Tanrı bana bir ev ve aile bahşetti! Benim bebeğim, tatlı küçüğüm! Çamaşırlar için neler söylüyor­sunuz öyle? İhtiyacınız olduğunu biliyorum. Fedora'dan öğren­dim. Sizi memnun etmek benim için özellikle büyük bir mutluluk canım. Bunlar benim için bir zevk, artık lafını etmeyin. Sizin varlığınız bile yetiyor. Ben hiç böyle bir şey yaşamamıştım. Artık iyice hayata karıştım. Öncelikle artık iki kat daha güçlü yaşıyorum; çünkü siz benim çok yakınımdasınız ve beni çok mutlu ediyorsunuz, ikinci olarak, bu akşam edebiyat toplantıları düzenleyen komşum Ratazyayev beni çaya davet etti. Yine top­lantı varmış, bir şeyler okuyacağız. Gördünüz mü nasılım! Şimdilik hoşça kalın. Bu mektubu özel bir amaçla yazmadım, sadece ne kadar mutlu olduğumu bilmenizi istedim. Teresa'yla haber göndermişsiniz, el işiniz için renkli ibrişim gerekiyor­muş. Alacağım canım, size ibrişim alacağım. Yarın işinizi hal­letmiş olmanın zevkini yaşayacağım. Nereden alacağımı dahi biliyorum. ,,„.,.,,
En sadık dostunuz
:                                 MAKAR DEVUSHKİN
22 Haziran
Sayın Varvara Alekseyevna,
Bizim pansiyonda gerçekten çok acıklı bir olay oldu, bunu size anlatmalıyım. Bu sabah saat beşte Gorshkov'un küçük oğlu
57
öldü. Nedenini bilmiyorum ama kızıldan olabilir. Uorshkovlar a uğradım. Bir bilseniz ne yoksulluk içindeler! Ne karışıklık Tanrım! Bütün aile paravanlarla böldükleri tek bir odada oturu­yor. Küçük, basit ama güzel bir tabut hazırlamışlar. Oğlan dokuz yaşındaydı. Ona çok umut bağlamışlardı. Onları o halde gör­mek çok acı Varenka! Anne ağlamıyor ama çok üzgün ve zavallı bir halde. Belki omuzlarından bir yük kalktığı için her şey daha da kolaylaşır. Şimdi, biri kucakta bir oğlan, biri de altı yaşla­rında bir kız, iki çocukları var. İnsanın kendi çocuğunu acı çe­kerken görüp bir şey yapamaması dayanılmaz bir şey. Baba üzerinde yağ lekeli eski bir ceketle kırık bir sandalyede öylece oturuyordu. Gözünden yaşlar sel gibi akıyordu ama belki de acıdan değil gözleri iltihaplandığı içindi. Ne acayip bir adam! Onunla konuşulduğu zaman kızarıyor, şaşırıp ne söyleyeceğini bilemiyor. Küçük kız da tabutun yanında duruyordu, üzgün, dü­şünceli ve zavallı bir haldeydi! Çocukların düşünceli olmalarına hiç dayanamam Varenka, bunu görmek bile çok üzücü! Yerde paçavralardan yapılmış bir bebek duruyordu. Onunla oynamı-yordu. Parmağını ağzına sokmuş hiç kıpırdamadan dikiliyordu orada. Ev sahibi ona şeker verdi, şekeri aldı ama yemedi. Ne hüzünlü değil mi Varenka?
    Makar DEVUSHKİN
25 Haziran
Sevgili Makar Alekseyevich,  
Kitabınızı geri gönderiyorum. Hiçbir işe yaramaz bir şey! Boşu boşuna göz yormak! Böyle bir hazineyi nereden kazıp çı­kardınız? Şaka bir yana Makar Alekseyevich siz gerçekten böyle kitaplardan hoşlanıyor musunuz? Yakında bir yerlerden kitap
58
gelecek. Eğer isterseniz sizinle paylaşırız. Şimdilik hoşça kalın. Hiç yazacak zamanım yok gerçekten.
 
26 Haziran
Sevgili Varenka,
Aslına bakarsanız o sevimsiz kitapları okumadım. Şöyle bir göz attım ve insanları güldürmek için, soytarılık olsun diye ya­zılmış bir şey olduğunu gördüm. Belki eğlenceli olabilir, belki Varenka bundan hoşlanır diye düşündüm ve size gönderdim.
Ama Ratazyayev bana gerçek edebiyat eserleri vermeye söz verdi. Size de gönderirim hayatım. Ratazyayev görmüş geçirmiş biri, bir uzman, kendisi de yazıyor. Hem de ne yazmak! Cesur bir kalemi ve iyi bir üslubu var. Her bir kelimesinde, en önemsiz, en sıradan kelimesinde, zaman zaman benim Faldoni'ye ya da Te-resa'ya söylediğim çeşitten kötü kelimelerinde bile bir üslup var. Odasında düzenlediği gecelere ben de katılıyorum. Tütün içiyo­ruz, bize kitaplar okuyor. Belki beş saat hiç durmadan okuyor, biz de onu dinliyoruz. Bu bir edebiyat toplantısı değil, bir bay­ram! Öyle güzel ki, sanki her bir sayfada ayrı bir çiçek var! Ra­tazyayev sevimli, iyi ve tatlı dilli bir adam. Onun yanında ben neyim ki? Hiçbir şey. O ünlü bir adam, ya ben neyim? Onunla karşılaştırılınca koca bir sıfır. Ama yine de benim için güzel şeyler söyler. Onun yazılarını kopya ediyorum. Sakın bu işin içinde bir iş olduğunu ve yazılarını temize çektiğim için bana nazik davrandığını sanmayın. Dedikodulara, o adi dedikodulara inanmayın. Bunları ben kendi isteğimle yapıyorum, çünkü onu memnun etmek istiyorum. Eğer o bana karşı iyiyse bunun sebebi beni memnun etmek istemesi. Durumun inceliğini gayet iyi an­lıyorum. O iyi kalpli, çok iyi kalpli bir adam, eşsiz bir yazar.
59
Ah Varenka edebiyat harika bir şey. Önceki gün bu insanlarla beraber olunca bunu daha iyi anladım. Çok esrarlı bir şey! İn­sanların kalplerini güçlendirir, ders verir. Ellerindeki küçücük bir kitapta bir sürü şey var. Harika bir kitap! Edebiyat bir re­simdir ya da daha doğrusu hem resim hem de aynadır. Duygunun ifade edilmesidir, ince bir eleştiridir, öğretici bir belgedir. Bütün bunları onlarla beraber yavaş yavaş öğrendim. Size şunu dü­rüstlükle söyleyebilirim, onlarla orada oturup -hatta onlar gibi puro içerken- birbirleriyle tartışmalarını dinlerken, kendi yeter­sizliğimi anlıyorum, hiç sesimi çıkarmıyorum. Böyle bir ortam­da bizim gibiler ancak bu kadarını yapabilirler. Ben mankafanın, kara cahilin biriyim; kendimden utanıyorum. Bütün gecemi bu tartışmaya nasıl bir katkıda bulunabilirim diye düşünerek ge­çirdim ama boşuna. Onlar gibi olamadığım için üzülüyorum. Beden gelişiyor ama kafa yerinde sayıyor. Boş zamanlarımda ne yaparım? Uyurum. Ne aptalım! Ama ihtiyacım olmayan bir uyuma eyleminden daha yararlı bir şeyler yapabilirim; oturup bir şeyler yazmak gibi. Böyle bir şey hem benim için yararlı olur hem de onları sevindirir. Bu işten ne paralar kazanıyorlar bir bilseniz! Tanrı onları korusun! Ratazyayev'e bir bakın, ne çok kazanıyor! Bir kâğıt dolusu yazı yazmak için ne kadar çaba har­car insan? Bazen günde beş sayfa yazıyormuş ve sayfa başına üç yüz ruble aldığını söylüyor. Hele küçük bir hikâye ya da du­yulmamış bir fıkra yazacak olsa beş yüz ruble alıyormuş. İs­terlerse vermesinler. Bazen bin rubleye bile para demiyörmüş! Ne dersiniz buna? Bir de şiir defteri var. Şiirler pek uzun sayıl­maz, onun için bile yedi bin ruble istiyor. Bir düşünsenize, yedi bin ruble! Bir gayri menkul parası! Tam bir yatırım! Beş bin veriyorlarmış ama kabul etmiyormuş. Parayı alıp sonra yüzle­rine tükürmesi için onu ikna etmeye çalıştım. Beş bin beş bin­dir, değjl mi? Ama yo, yedi bin versin dolandırıcılar diyor. Ger­çekten çok akıllı bir adam.
60
Sizin için İtalyan Tutkuları 'ndan bir alıntı yaptım. Onun ki­taplarından biri bu. Şu parçayı okuyun ve kendiniz karar verin Varenka:
Vladimir ürperdi. Tutkuları içinde kabarıyor, kanı alevleni­yordu.
"Kontes!" diye bağırdı. "Kontes! Bu tutkunun ne kadar kor­kunç olduğunu, ne delilik olduğunu biliyor musunuz? Yo hayal­lerim beni aldatmadı! Sizi seviyorum, sizi delice, çılgınca sevi­yorum! Kocanızın tüm kanı bile ruhumdaki bu çılgın kaynamayı dindiremez! Önemsiz şeyler bitkin kalbimi tüketen cehennem ateşini söndür-emez. Zinaida, Zinaida..."
"Vladimir!" diye fısıldadı kontes, omuzuna dayanarak.
"Zinaida!" diye bağırdı Smelsky.
İç çekişleriyle göğsü inip kalkıyordu. Ateş, aşk mihrabındaki parlak alevle coştu ve kadersiz kurbanların kalplerini dağladı.
"Vladimir!" diye fısıldadı kendinden geçen kontes. Derin bir iç çekti. Yanakları kıpkırmızı, gözleri alev alevdi...
Yeni ve korkunç bir birliktelik sağlandı.
Yarım saat sonra yaşlı kont karısının yatak odasına girdi. ,,
"Hayatım konuğumuz için semaveri hazırlatalım mı?" dedi
yanağına şöyle bir dokunarak.
Evet hayatım, ne diyorsunuz? Biraz açık saçık olabilir ama yine de iyi. İyi olan şey iyidir, ona kötü denemez. İzninizle onun Yermak ile Züleyha adlı eserinden de bir alıntı yapacağım.
Hikâyenin konusu şöyle: Sibirya fatihi vahşi ve korkunç Kazak Yermak, esir aldığı Sibirya Çarı Kuchum'un kızı Züley-ha'ya âşık olur. Sizin de bildiğiniz gibi olay korkunç İvan za­manında geçiyor. İşte Yermak ile Züleyha arasında geçen ko­nuşma:
61
"Beni sevdiğini söyle Züleyha! Söyle, söyle. Hadi söyle!"
"Seni seviyorum Yermak" diye fısıldadı Züleyha.          ;< '
"Şükürler olsun! Çok mutluyum!... Gençliğimden beri zavallı
ruhumun istediği her şeyi verdin bana. Yol gösterici yıldızım,
beni buralara sen getirdin. Beni Kamenny Poyas'a^ sen getirdin.
Züleyha'mı bütün dünyaya göstereceğim. O vahşi canavarlar
beni suçlamaya cesaret edemeyecekler! Ah şu seven ruhumun
gizli acılarım bir anlayabilselerdi! Tek bir damla gözyaşındaki
şiiri görebilselerdi! Bırak da gözyaşlarını öpeyim, o kutsal yaşı
kurutayım... O bu dünyaya ait bir kadın değil!"
"Yermak" dedi Züleyha, "dünya çok kötü, insanlar çok acı­masız! Bize rahat vermezler, bizi kınarlar sevgili Yermak! Baba yurdunda, Sibirya 'nın karları içinde yetişmiş zavallı bir kız se­nin soğuk, buz tutmuş, acımasız, boş dünyanda ne yapsın ? in­sanlar beni anlamazlar, canım!"
"O zaman Kazak kılıcı tepelerinde ıslık çalmaya başlar!" diye bağırdı Yermak, gözlerini açarak.
Yermak Züleyha'smı boğazı kesilmiş bir halde bulunca ne yapar dersiniz Varenka? Yaşlı ve kör Kuchum, Yermak yokken onun çadırına girer ve kendisini tahtından eden Yermak'a öldü­rücü bir darbe vurmak isterken kendi kızının boynunu keser.
"Bıçak bilemeyi çok severim!" diye bağırdı Yermak, Şam işi çelik hançerini Şaman taşında bilerken. "Kanlarını akıtacağım, kanlarını! Onları parçalara ayıracağım!"
Züleyha'sı olmadan yaşayamayan Yermak, kendini İrtiş Ir-mağı'na atar ve hikâye böylece biter.
___________________
l   Kammeny Poyas: Sibirya bölgesi.
62     
Şimdi de özellikle güldürmek için yazılmış bir komediden tat
parça yazıyorum:                                                      
Sarı gökbekli Ivan Prokofyevich'i tanıyormusunuz? Prokefy Ivanovich'in bacağını ısıranı tanırsınız. Ivan Prokojyevich ani­den sinirleniveren ama çok ender rastlanan değerlere sahip biri­dir. Prokefy Ivanovich ise ballı kara turpa düşkündür. Pelageya Antonovna ile arkadaş olmaya başladıklarında... Pelageya An-tonovna'yı tanırsınız değil mi? Hani hep eteğini ters giyen kadın.
Bu gerçekten çok komik bir şey Varenka, çok komik! Bize okuduğu zaman gülmekten kırılmıştık. Tanrı onu korusun! Bi­raz hayal ürünü ve boş olabilir ama yine de masum, bir şey. Bence Ratazyayev kusursuz biri ve bu nedenle de birinci sınıf bir yazar, bildiğim diğer yazarlara hiç benzemiyor.
Bazen düşünüyorum da... eğer bir şeyler yazmaya kalkış-sam nasıl bir şey olurdu? Örneğin, diyelim birdenbire Makar Devushkin'den Şiirler diye bir kitap çıkıverseydi, ne olurdu? O zaman siz ne derdiniz meleğim? Ne düşünürdünüz, nasıl olurdu? Bana gelince kitabım çıkar çıkmaz artık Nevsky Prospect'te gö­rünmeye cesaret edemezdim. Bir düşünsenize birileri çıkıp: "İşte yazar ve şair Devushkin" ya da "İşte Devushkin" deseler? Böyle bir şey olduğunda çizmelerimi ne yapardım örneğin? Her zaman yama içinde olan çizmelerimi? Bazen öylesine kötü deli-niyorlar ki anlatamam. Birisi yazar Devushkin'in çizmelerinin yamalı olduğunu görse ne olurdu? Kontesin ya da düşesin biri bunu öğrense ne söylerdi hayatım? Büyük olasılıkla bunu fark et­mezdi, çünkü ben konteslerin çizmelerle, özellikle de devlet me­murlarının çizmeleriyle ilgilendiklerini pek sanmıyorum. -Çünkü çizme çizmedir ne de olsa.- Ama ona anlatırlardı. Dostlarım beni ele verirlerdi. Evet Ratazyayev beni ele veren ilk kişi olurdu. Hemen kontes V.'ye koşardı. Araları iyiymiş. Bütün toplantılara
63
davet edildiğini söyler, aileden biri gibiymiş. Tam bir hanıme­fendi olduğunu söyler. Çapkının biri şu Ratazyayev!
Her neyse bu konu bu kadar yeter. Bütün bunlan sizi biraz eğlendirmek için yazıyorum küçük meleğim. Hoşça kalın küçük güvercinim. Size bu kadar şey yazdıysam bugün çok mutlu ol­duğumdan. Hepimiz Ratazyayev'in odasında yemek yedik, sonra da belki hayatımda hiç tatmadığım Romen şarabı1 içtik. -Öyle neşeli insanlar ki!-... Ama bütün bunlan size ne diye yazdım sanki? Lütfen benim hakkımda yanlış fikirlere kapılmayın Va-renka. Bunları neşelenin diye anlatıyorum. Size kitaplar gönde­receğime söz veriyorum. Burada elden ele gezip duran bir roman var, Paul de Kock'un2. Ama size onu göndermeyeceğim... Yo, yo! Paul de Kock size pek uygun değil. Onun bütün Petersburg eleştirmenlerini çok kızdırdığını söylüyorlar. Size biraz şeker de gönderiyorum. Özellikle sizin için aldım. Yiyin hayatım, ağ­zınıza her attığınızda beni hatırlayın. Ama dikkat edin de ağzı­nızda eritin, sakın çiğnemeyin, dişleriniz ağrır. Belki de meyveli şekerleri seversiniz. Lütfen bana yazıp haber verin. Şimdilik hoşça kalın. Tanrı sizi korusun küçük güvercinim. Sonsuza dek sizin en sadık dostunuz olan,
MAKAR DEVUSHKİN
27 Haziran
Sevgili Makar Alekseyevich,
Fedora diyor ki, eğer istersem bazı tanıdıkları benim duru­mumla ilgilenip bir yerlerde mürebbiyelik bulabilirlerini ş. Ne
1     Romen şarabı: Romaneya, tatlı bir şarap.
2     Paul de Kock: Paris'te müstehcen ve duygusal romanlar yazan, romanları
yurtdışında özellikle de ingiltere ve Rusya'da çok ünlü olan bir Fran­
sız romancısı (1793-1871).
64
diyorsunuz dostum, kabul edeyim mi? O zaman artık size daha fazla yük olmam. Avantajlı bir işe benziyor. Öte yandan da ta­nımadığım insanların evlerine gitmek pek hoşuma gitmiyor. Mal-mülk sahibi insanlarmış. Eğer beni sorguya çekmeye, araştırma yapmaya kalkışırlarsa ne söylerim? Biraz utangaç ve yabaniyim. Hep bildiğim bir köşede oturmayı severim. İnsanın alıştığı yerde yaşaması iyidir, zamanının yarısı sefillikle geçse bile iyidir. Üstelik bu ev şehir dışında. Hem kim bilir ne tür iş­lerim olacak. Belki de sadece çocuk baktıracaklardır. İki yılda üç mürebbiye değiştirmişler. Tanrı aşkına düşündüklerinizi söyleyin Makar Alekseyevich. Kabul edeyim mi, etmeyeyim mi? Neden beni hiç görmeye gelmiyorsunuz? Çok nadiren uğruyor-sunuz. Pazarları kilise haricinde hiç görüşmüyoruz. Ne kadar da yabani bir insansınız! Siz de benim gibisiniz. Sizin akrabanız sayılırım biliyorsunuz. Siz beni sevmiyorsunuz Makar Alekse­yevich. Bazen kendi kendime çok üzülüyorum. Zaman zaman özellikle de hava kararırken kendimi yapayalnız hissediyorum. Fedora bir yerlere gidiyor. Ben de oturup düşünüyorum. Acı, tatlı anılarımı hatırlıyorum. Hepsi gözlerimin önünden geçiyor, herkes sisler içinde titreşiyor. Tanıdık yüzler beliriyor -onları gerçek sanıyorum-. En çok da annemi görüyorum... Ne rüyalar görüyorum! Sağlığımın pek iyi olduğunu sanmıyorum. Çok halsizim, örneğin bu sabah yataktan kalkınca kendimi garip his­settim. Çok kötü öksürüyordum. Çok yakında öleceğimi düşü­nüyorum -aslında bundan eminim-. Kimse bana cenaze töreni düzenler mi? Tabutumun arkasında duran olur mu? Kimse beni özler mi?.. Belki de yabancı bir yerde, başkasının evinde ya­bancı bir köşede öleceğim... Ah Tanrım, ne hüzünlü bir yaşam bu Makar Alekseyevich! Neden beni şekerlerle besleyip duru­yorsunuz? Nereden bulursunuz bu parayı bilmem! Ah dostum paranıza sahip olun Tanrı aşkına. Fedora benim yaptığım bat­taniyeleri satıyor. Bundan elli kâğıt ruble kazanıyoruz. İyi para.
65
Daha da az olabilirdi. Fedora'ya üç gümüş ruble vereceğim, kendime de yeni, sade ama sıcak tutacak bir elbise dikeceğim. Size de bir yelek dikerim, kendim yaparım. İyi bir kumaş seçe­rim.
Fedora bana Belkin'in Hikâyeleri1 adında bir kitap getirdi. Belki istersiniz diye size göndereceğim. Ama lütfen üzerine işaret koymayın, geri vermekte de gecikmeyin. Çünkü benim değil. Kitap Puşkin'in bir eseri. İki yıl önce annemle ben bu ki­taptan bazı hikâyeler okumuştuk. Şimdi tekrar okurken çok hü-zünlendim. Başka kitabınız varsa lütfen gönderin ama Ratazya-yev'den aldıklarınız olmasın. Çünkü eğer bastırdığı kitabı varsa mutlaka size vermiştir. Bunların nesini seviyorsunuz Makar Alekseyevich? Saçma sapan şeyler... Evet şimdilik hoşça ka­lın! Çok gevezelik ettim. Hüzünlü olduğum zaman şundan bun­dan konuşmayı severim. İlaç gibi oluyor. Kalbimden geçenleri söyleyebildiğim zaman kendimi daha iyi hissediyorum. Hoşça kalın, hoşça kalın dostum!
 V.D.
28 Haziran
Sevgili Varvara Alekseyevna,
Artık bu perişanlık yeter! Kendinizden utanmalısınız! Yeter artık küçük meleğim. Nasıl oluyor da böyle şeyler düşünebili­yorsunuz? Hasta falan değilsiniz. En küçük bir hastalığınız bile yok. Gayet iyisiniz, biraz soluksunuz ama iyisiniz. Bu rüyalar, hayaller de ne demek oluyor? Utanmalısınız küçük güvercinim, yeter artık. Bırakın bu rüyaları, boş verin. Ben neden iyi uyu-
1   Belkin'in Hikâyeleri: Büyük olasılıkla Puşkin'in kısa hikâyeler koleksi­
yonunun birinci baskısı (1831).
                                                         .
66
yorum? Neden bana bir şey olmuyor? Baksanıza bana. Kendime gayet iyi bakıyorum, iyi uyuyorum, sağlığım yerinde. Görünü­şüm iyi, insan beni kıskanır, yemin ederim. Artık kendinize çe­kidüzen verin. Kafanızdan neler geçtiğini biliyorum. En ufak bir şey yolunda gitmese hemen kuruntuya kapılıp kuvvetten düşü­yorsunuz. Lütfen hatırım için vazgeçin. İş meselesine gelince: Asla! Yo, yo olmaz! Neler düşünüyorsunuz, aklınıza neler geli­yor? Hem de şehir dışında! Yo küçüğüm, buna izin veremem. Buna karşı çıkmak için bütün gücümü ortaya koyarım. Herhangi bir şeye ihtiyaç duyacak olursanız ceketimi satıp sokaklarda gömlekle dolaşırım. Hayır Varenka, hayır ben sizi tanırım! Bu tam bir çılgınlık, çılgınlık! Eğer kesin olan bir şey varsa o da Fedora'nın sorumsuz biri olduğudur. Aptal köylünün biri o. Sizin kafanıza böyle şeyleri sokan da o zaten. Onun söylediği tek ke­limeye bile inanmayın küçüğüm. Onu pek tanımıyorsunuz değil mi? O öyle aptal, budala ve dırdırcı ki kocasını mezara soktu. Sakın sizi sinirlendirmesin? Yo, yo meleğim dünyada olmaz! Siz giderseniz ben ne yaparım, benim kimim kalır? Hayır Varenka sevgilim bu fikri kafanızdan çıkarın. Bizim neyimiz eksik? Sizi çok seviyoruz, siz de bize düşkünsünüz, öyleyse böyle sakin sa­kin yaşamaya devam edelim. Dikiş dikin ya da istemiyorsanız dikmeyin, kitap okuyun. Bizimle beraber yaşayın da tek, istedi­ğinizi yapın. Siz olmazsanız nasıl yaşarız burada, bir düşünün! Bakın, size kitap falan getiririm. Sonra belki bir yerlere yürüyü­şe gideriz. Biraz düşünceli olun ve böyle saçmalıklarla kafanızı karıştırmayın. Çok yakında sizi ziyarete geleceğim. Ama bunun karşılığında siz de benim akıllıca ve içten fikirlerime kulak ve­rin.
Ratazyayev konusunda da çok yanlış düşünüyorsunuz çok! Kuşkusuz ben de cahil bir adamım, öyle olduğumu biliyorum. Bol para içinde büyümedim ama demek istediğim bu değil, çün­kü burada söz konusu olan ben değilim, Ratazyayev. Zaten ben
67
de ondan yanayım. O benim arkadaşım, bu yüzden de ondan yanayım. Çok güzel yazıyor, hem de çok. Ben sizinle aynı fi­kirde değilim, sizinle aynı fikirde olmama imkân yok. Gayet gösterişli, ağdalı ve kinayeli yazıyor. Bir sürü fikirleri var. Bence siz onu duyarak okumamışsınız ya da ruh haliniz pek iyi değildi. Belki Fedora'ya kızgındınız ya da kötü bir şey olmuştu. Bir de duyarak okuyun. Özellikle de mutlu olduğunuzda, ruh haliniz iyiyken okuyun, örneğin ağzınıza bir şeker atarak oku­yun. Kuşkusuz Ratazyayev'den çok daha iyi yazarlar olduğunu inkâr etmiyorum -hiç kimse de edemez- ama onların kendilerine özgü iyi yanlan var, Ratazyayev'in de kendisine özgü iyi yanlan var. Onlar da iyi yazıyor, Ratazyayev de. O bildiğini okur, kendi stiliyle yazar, ne yazarsa iyi yazar. Pekâlâ hoşça kalın. Artık yazamıyorum, iş için bir yerlere uğrayacağım. Kendinize iyi bakın. Tanrı sizi korusun.
Sadık dostunuz Makar DEVUSHKİN
NOT: Kitap için teşekkür ederim. Biz de Puşkin okuyacağız. Bu akşam size uğrayacağıma söz veriyorum.
Sevgili Makar Alekseyevich,
Hayır dostum, hayır sizin bu yaşamınız yaşam değil. Mese­leyi düşündüm ve böylesine avantajlı bir işi reddetmenin hata olacağına karar verdim. Hiç olmazsa günlük ekmeğim önümde olacak. Çaba gösterip yabancıların sevgisini kazanırım. Eğer gerek olursa karakterimi de değiştirmeye çalışırım. Yabancıla­rın arasında yaşamak, merhametlerine sığınmak, duygularını
68
saklamak, kendini zorlamak kuşkusuz zor ve incitici olur. Ama Tanrı yardım eder. Hayatım boyunca evde oturamam ya. Benzer şeyler geçmişte de başıma geldi. Küçük bir kızken yatılı okula gidişimi hatırlıyorum. Pazarları evin etrafında koşuşturup oy­nardım. Arada bir annem beni azarlardı ama hiç aldırmazdım. Kalbimden mutluluk taşardı, ruhum aydınlıktı. Akşam olurken içime bir kasvet çökerdi. Saat dokuzda yatılı okula dönmek zo­runda kalırdım. Her şey soğuk, yabancı ve sıkıcıydı. Okuldaki öğretmenler pazartesileri çok öfkeli olurlardı. Ruhumda bir acı hissederdim, içim dolardı. Bir köşeye çekilir kendi kendime ağ­lardım. Gözyaşlarımı herkesten saklardım. Herkes tembel ol­duğumu söylerdi. Ağlamanın çalışmakla bir ilgisi yoktu ki. Sonra okula alıştım ve ayrılırken arkadaşlarımla vedalaştı-ğımda da ağlamıştım.
İkinize de yük olmakla hata ediyorum. Bu düşünce beni üzüyor. Bunu açık açık söylüyorum, çünkü sizinle açık konuş­maya alıştım. Fedora'nın sabahın köründe nasıl kalkıp gece geç saatlere kadar çamaşır yıkadığını görmüyor muyum? Oysaki yaşlıların dinlenmeleri gerek. Sizin benim yüzümden kendinizi nasıl mahvettiğinizi, son kuruşunuzu bile bana harcadığınızı görmediğimi mi sanıyorsunuz? Varınızı yoğunuzu satıp beni güç durumdan kurtaracağınızı yazıyorsunuz. Size inanıyorum dostum. İyi kalpliliğinize inanıyorum ama her şey söylendiği gibi kolay değil. Şimdi hiç beklemediğiniz bir ikramiye aldınız, peki sonra ne olacak? Benim hep hasta olduğumu siz çok iyi bi­liyorsunuz. İstesem de ben sizin gibi çalışamıyorum. Hem sonra her zaman iş bulunmuyor ki. Peki bana ne kalıyor? Sizin gibi iki iyi kalpli insanın perişanlığını seyretmekten doğan keder o ka­dar. Size küçük de olsa nasıl bir yararım dokunabilir? Bana ne diye ihtiyacınız olsun? Size ne iyilikte bulundum ki? Bütün ru­humla size bağlıyım. Sizi tüm kalbimle seviyorum ama acı ka­der! Sadece sevmekle kalıyorum. Cömertliğinizi ödemek için
69
elimden bir şey gelmiyor. Artık beni tutmaya çalışmayın. Yaz­dıklarımı bir düşünün ve son kararınızı söyleyin.
Sizi seven, VD
l Temmuz
Saçmalık, saçmalık bunlar Varenka! İnsan size bir saniye için arkasını dönse aklınıza kim bilir neler gelecek. Hiçbir konuda haklı değilsiniz! Hepsi saçmalık!
Neyimiz eksik küçüğüm, söyleyin bana. Biz size düşkünüz, siz de bize. Hepimiz halimizden memnunuz. İnsan başka ne is­ter? Yabancıların içinde ne yapacaksınız? Bu ne demektir, bilir misiniz?.. Siz onu bana sorun da ne demek olduğunu söyleyeyim. Çok iyi bilirim ben. Bir zamanlar yabancıların ekmeğini yemiş­tim. Çok kötüdürler Varenka, öyle adidirler ki, küçük kalbiniz dayanmaz. Kınamaları, azarları ve pis bakışları sizi üzer. Bura­da bizimle rahatsınız, küçücük bir yuvada sığınak buldunuz, sı­caktasınız. Gidecek olursanız bizim de kolumuz kanadımız kı­rılır. Siz olmadan ne yaparız? Benim gibi bir yaşlının hali ne olur? Bizim size ihtiyacımız yok mu sanıyorsunuz? Hiç mi? Böyle bir şeyi nasıl düşünürsünüz? Yo küçüğüm, bize nasıl ya­rarınız olduğunu bir düşünün bakalım. Bana büyük bir yararınız var Varenka. Üzerimde çok iyi bir etkiniz var. Sizi bir an dü­şünmekle bile neşeleniyorum... Size mektup yazıp içimden ge­çenleri anlatıyorum, sizden de ayrıntılı bir yanıt alıyorum. Size giyecek alıyorum, şapka alıyorum, bazen siz bana sipariş veri­yorsunuz, onu yerine getiriyorum... Bana yararınız olmadığını nasıl söylersiniz? Bu yaşımda yalnız başıma kalsam halim ne olurdu? Belki siz bunları düşünemezsiniz Varenka ama düşün-
70
melisiniz. "Ben olmazsam hali ne olur?" diye kendi kendinize sormalısınız. Ben size çok alıştım. Siz olmasanız Neva'nın di­bini boylardım! Evet Varenka sonum bu olurdu. Siz gidince bana yapacak ne kalır? Belli ki bir arabacı beni arabaya yükleyip Volkovo'daki mezarlığa götürsün, tabutuma da elbisesi çamur içinde, yaşlı bir dilenci kadın eşlik etsin, mezarım toprakla doldurulsun ve oracıkta yapayalnız kalayım istiyorsunuz. Bu haksızlık küçüğüm, haksızlık. Gerçekten haksızlık!
Kitabınızı geri gönderiyorum küçük dostum. Düşüncemi so­racak olursanız, hayatımda hiç böyle mükemmel bir kitap oku­madığımı söylemeliyim. Şimdi kendi kendime soruyorum; nasıl oluyor da hayatım boyunca böyle budala kalabildim? Tanrı beni bağışlasın! Neler yapmışım ben? Hangi dağ başındaymışım? Hiçbir şey bilmiyormuşum meğer. Hiçbir şey! Kesinlikle hiçbir şeyden haberim yokmuş! Bunu açık kalplilikle söylüyorum Varenka. Ben cahil bir adamım. Şu ana kadar pek bir şey oku­madım, hemen hemen hiçbir şey. insanın Tasviri, Küçük Zan-goç2, İbicus'un Turna Kuşları^. Bunlardan başka kitap okuma­dım. Şimdi de sizin gönderdiğiniz Gar Şefini4 okudum. İnsan bazen yanı başındaki bir kitapta bütün hayatının yazılı olduğu­nun farkına bile varmıyor; okumaya başladıkça giderek daha iyi anlıyor ve o ana kadar bulanık kalan şeyleri çözebiliyor. Kita­bınızı sevmemin bir sebebi daha var. İnsanın tekrar tekrar oku­duğu pek çok kitaplar vardır ama bir şey anlayamamıştır. Ör­neğin beni düşünün. Ben aptalım, doğuştan aptalım. Çok önemli
1    insanın Tasviri: Okumuş tabakanın kendisini tanıması üzerine bir eser
(Petersburg 1834). Filozof ve psikolog olan yazar A.l. Galich (1783-
1848) Puşkin'in hocalarından biridir. Dostoyevski büyük olasılıkla ço­cukluğunda aile arasında okunan bu eserden etkilenmiştir.
2      Küçük Zangoç: Le Petit Sonneur. Fransız duygusal-romantik yazar F.G.
Decray-Dumesnil'in (1761-1819) romanı.
3      İbicus'un Turna Kuşu: V.A. Zhukovsky'nin (1831) Rusçaya çevirisiyle
Schiller'in ünlü şiiri.
4      Gar Şefi: Puşkin'in Belkin'in Hikâyeleri'nden biri. Samson Vyrin,
hikâyedeki baş karakterdir.                                                             .       : ı
71
kitapları okuyamıyorum ama bunu okuduğum zaman sanki ken­dim yazmışım gibi hissettim. Sanki kalbimi elime alıp, insanlar içindekileri görsün diye içini dışına getirdim ve ayrıntısıyla ta­nımladım. İşte böyle! Öyle sade ki. Böyle bir kitabı ben de ya­zabilirim. Neden ben yazmadım? Ben de kitapta anlatılan aynı şeyleri hissediyorum. Hatta bazen zavallı talihsiz Samson Vyrin ile aynı durumlara düşüyorum. Bir sürü zavallı ve talihsiz Sam-son Vyrin aramızda yaşıyor! Nasıl da güzel anlatılmış! Zavallı adamın içip içip kendini kaybettiği, kuzu postuna bürünüp uyu­duğu, uyanınca acısını punç ile unutmaya çalıştığı yerleri oku­dukça gözlerim yaşardı. Zavallı kuzucuğu Dunyasha'yı hatırla­dıkça acı acı ağlayıp, pis kabanının koluna gözyaşını silip du­ruyordu. Gerçek gibi! Okuyun bakın, canlı gibi! Kitapta kendimi gördüm. Benim çevrem de böyle. Örneğin Teresa! Uzağa git­meye gerek yok. Bizim zavallı memura bir bakın. Soyadı Gors-hkov olsa bile o da bir Samson Vyrin sayılır. Sizin de benim de başımıza gelebilir. Nevsky Prospect ya da Set civarında oturan bir kont bile aynı şeyi yaşayabilir. Kuşkusuz onlar kibarlar sı­nıfının kurallarına göre yaşadıkları için olay farklıymış gibi görünüyor ama aslında aynı şey onlara da olabilir. Her şey ola­bilir. İşte böyle küçüğüm. Ama siz bizi terk etmek istiyorsunuz. Benim başıma kötü bir şey gelmesini mi istiyorsunuz Varenka? Hem kendinizi hem de beni mahvedeceksiniz. Ah sevgilim, Tanrı aşkına bu geçici hevesleri küçücük kafanızdan çıkarın da bana gereksiz bir acı yaşatmayın. Benim küçük kuşum, siz daha olgunlaşmadınız, kendinizi kötülüklerden nasıl koruyacak, nasıl savunacaksınız? Lütfen Varenka artık kendinizi toplayın. Ap­talca fikirlere kulak asmayın. Saçma öğütlere aldırmayın. Tekrar kitabınıza dönün, dikkatle okuyun. Ondan bir şeyler çıkaracak-
, siniz.
Gar Şefi'nden Ratazyayev'e de söz ettim. Bunların modasının geçmiş olduğunu söyledi. Şimdi resimli kitaplar ve tasvir-
72
ler modaymış. Aslında neyi kastettiğini pek anlayamadım. Puşkin'in iyi olduğunu, kutsal Rusya'ya şan şöhret getirdiğini söyledi. Onun hakkında daha pek çok şey anlattı. Evet çok iyi Varenka, çok iyi. Kitabı tekrar dikkatle okuyun, sözümü tutup şu ihtiyarı memnun edin. O zaman Tanrı da sizi ödüllendirir, mut­laka ödüllendirir. ,
İçten dostunuz
                                  Makar Devushkin
6 Temmuz
Sayın Makar Alekseyevich,
Bugün Fedora bana on beş gümüş ruble getirdi. Üç rublesini ona verince zavallı kadın nasıl da sevindi! Mektubu çok acele yazıyorum. Sizin yeleğinizi dikiyorum. Çiçekli, sarı bir kumaş­tan. Size bir de kitap gönderiyorum. İçinde bir sürü hikâye var. Ben bir iki tanesini okudum. Özellikle Palto2 adındakini okuyun. Sizinle tiyatroya gitmemi öneriyorsunuz. Biraz pahalıya mal ol­maz mı? Belki balkonda yer bulabiliriz. Ben tiyatroya gitmeyeli uzun zaman oldu. Aslında ne zaman gittiğimi bile hatırlamıyo­rum. Şu anda da tereddüt ettiğim tek şey, pahalı olup olmadığı konusu. Fedora kafasını sallayıp duruyor. Gelirinizin üzerinde bir yaşam sürdüğünüzü söylüyor. Aslında bana harcadığınız paradan yola çıkarak bunun ben de farkındayım! Dostum dikkat edin de başınız derde girmesin. Fedora'nın söylediğine göre ev sahibinizle kirayı ödemediğiniz için tartıştığınıza dair dediko-
1     Şimdi resimli kitaplar ve tasvirler modaymış:]&4Q'arda Rus Edebiya- "
tı'nda "psikolojik öyküler" dönemiydi. Tanımlar ya da öyküler resim- ı.
lerle sunulurdu.
2     Size bir de kitap gönderiyorum... Palto Gogol'ün eserlerinin üçüncü    '
cildi. 1843'te ilk kez basılmıştı.                                           
73
dular varmış. Sizin için endişeleniyorum. Pekâlâ şimdilik hoş­ça kalın. Benim acelem var. Bazı işler yapmam gerek. Şapkamın kurdelesini değiştiriyorum.
 V.D.
NOT: Eğer tiyatroya gidecek olursak yeni şapiSöii've pele­rinimi takacağım. Nasıl olur?
7 Temmuz
Sayın Varvara Alekseyevna,
... Evet, size geçmişimden söz ediyordum. Evet küçüğüm hayatımda bir kez de olsa ben bile çılgınlık yapmıştım. Birisine sırılsıklam âşık olmuştum ama bunda pek öyle önemli bir şey yoktu. Asıl olağanüstü olan onu doğru dürüst görmemiş ol­mamdı. Sadece bir kez tiyatroya gitmiştim ama bu kadarıyla bile ona ümitsizce âşık oldum. O zamanlar beş kıpır kıpır gençle kapı komşusuydum. Aramıza belli bir mesafe koymaya çalıştı­ğım halde arkadaş olduk, zaten başka türlü olması da mümkün değildi. Ukalalık olmasın diye her dediklerine uyum gösteriyor­dum. Bana bu aktristen söz edip duruyorlardı! Her akşam -yemek için yarım köpek bile bulamazken- tiyatroya koşuyorlar, balkona yerleşip çılgın gibi alkışlıyorlardı. Sonra da bütün gece boyun­ca uyku nedir bilmiyordum. O kadından herkes "benim Glas-ha'm" diye söz ederdi. Hepsi ona âşıktı. Hepsinin kalbinde aynı muhabbet kuşu çırpınıp duruyordu. Beni bile heyecanlandır­mışlardı. O zamanlar delikanlıydım. Nasıl olduğunu bilmem ama bir akşam kendimi balkonun dördüncü sırasında buluver­dim. Perdenin köşelerinden başka bir şey göremedim ama her şeyi duydum. Aktristin bülbül gibi, yumuşacık, tatlı bir sesi
74
vardı. Alkışladık, alkışladık, öyle çok bağırdık ki az kalsın ba­şımız belaya giriyordu. Hatta birisi dışarı atıldı. Eve gittiğimde sanki sarhoş gibiydim! Cebimde bir gümüş rubleden başka pa­ram kalmamıştı. Üstelik aylık almama da daha on gün vardı. Peki ben ne yaptım küçüğüm? Ertesi gün işe gitmeden önce Fransız parfümleri satan bir dükkâna uğradım ve bütün paramı bir şişe parfümle, kokulu sabuna harcadım. Bunu neden yaptı­ğımı hâlâ bilmiyorum. Yemek falan yemeden penceresinin al­tında bir aşağı bir yukarı dolaşıp dururdum. Nevsky Prospect'te bir binanın dördüncü katında oturuyordu. Eve gidip bir-iki saat kadar dinlenir sonra yine penceresinin altında tur atmak için Nevsky'e geri dönerdim. Altı hafta boyunca evinin altında bir aşağı bir yukarı avare avare dolaştım. Güzel arabalar kiralayıp evlerinin önünden geçerek kendimi fark ettirmeye çalıştım. İflas ettim, borca girdim, sonra da yorgun düştüm. Tutkumu yenip bu işten vazgeçtim. Böylelikle bir aktristin saygıdeğer bir adamı ne hale soktuğunu görmüş oldunuz küçüğüm! O zamanlar daha çok gençtim, delikanlıydım...
M.D.
8 Temmuz
Sayın Varvara Alekseyevna,                                              ,
Bu ayın altısında aldığım kitabı size hemen geri gönderiyo­rum. Ayrıca sizinle konuşmak istediğim bir konu var. Beni bu sıkıntıya sokmanız hiç de doğru değil küçüğüm. İnsanın kade-rindeki her şeyi Tanrı yazar. Birinin kaderinde general apoleti takmak varken, ötekinin düşük dereceli bir memur olmak yaz­gısıdır. Biri emirler yağdırırken öteki de verilen emirlere hiç homurdanmadan litreye litreye korkuyla boyun eğer. Her şey
75
insanın yeteneğine göre olur. Birisinin bir şeye, ötekinin de başka bir şeye yeteneği vardır ama bunların hepsi de Tanrı ver-gisidir. Ben yaklaşık otuz yıl hizmet verdim. Çalışmam kusur­suz, tavırlarım hep ölçülüydü. Bir yurttaş olarak hatalarım ol­duğunu kabul ediyorum ama bazı iyi taraflarım da vardı. Amir­lerimin saygısını kazanmıştım. Hatta Ekselansları bile benden memnundu. Bu memnuniyetini göstermek için özel şeyler yap­masa da ben biliyordum. El yazım güzel ve okunaklıydı. Harf­lerim ne çok büyük ne de çok küçüktü. İtalik harflere benzerdi, fena değildi yani. Aramızda belki İvan Prokofyevich hariç, güzel yazan kimse yoktu. Saçlarım ağaracak kadar uzun yaşadım, bu süre içinde büyük bir suç işlediğimi hatırlamıyorum. Kimin ufak tefek hataları yok ki? Hepimiz günahkârız, siz bile öylesiniz! Ama bana yönetmeliğe karşı çıkmak ya da toplum huzurunu bozmak gibi bir suç atılmadı hiç. Böyle bir olay olmadı, hatta nedereyse bir nişan bile alacaktım ama neyse şimdi bundan ko­nuşmanın ne yararı var? Sizin bunları zaten bilmeniz gerekir. Hakkımda kitap yazmaya kalkışanın da bunu bilmesi gerekir. Ama yo, ben sizden böyle bir şeyi hiç beklemezdim. Yo Varen-ka! Böyle bir şeyi bekleyeceğim en son kişi siz olurdunuz.
Artık bundan sonra küçük köşemde huzur içinde yaşayama­yacağım. Hiçbir şeye burnumu sokmadan, kimseye karışmadan, sadece kendimi bilip, Tanrıdan korkarak, başka insanlara bu­laşmadan yaşayamayacak mıyım? Kimse de benim işime bur­nunu sokmasa, evde nasıl bir yaşam sürdüğümü merak etmese, acaba yeleğim güzel mi değil mi, iç çamaşırlarım düzgün mü, çizmelerim var mı yok mu, ne yerim, ne içerim, neler yaparım diye düşünmese... Kaldırımın kötü olduğu yerlerde çizmelerimi korumak için parmak uçlarımda yürürsem ne olur sanki? Param yoksa ve çay bile alamıyorsam bundan söz etmeye ne gerek var? Sanki herkes çay içmek zorundaymış gibi! Ben ne yiyorlar diye insanların ağzının içine bakıyor muyum? Şimdiye kadar kimi
76
aşağılamışım? Yo hayatım, benimle uğraşmayan insanları ne­den aşağılayayım? Ama durum ne oluyor? Canla başla çalışı­yorum, amirlerim bana saygı duyuyor -başka ne olabilir, tabii ki saygı duyarlar-, sonra burnumun dibinde biri bitiveriyor ve or­tada hiç neden yokken benimle dalga geçiyor. Kuşkusuz zaman zaman yeni bir şeyler alıyorum, buna çok seviniyorum. İçim içime sığmıyor, gece doğru dürüst uyuyamıyorum. Örneğin yeni bir ayakkabı aldığımda büyük bir keyifle giyerim, bu doğru ya­zılmış. Çünkü insanın ayaklarını yeni bir ayakkabı içinde gör­mesi güzeldir. Ama yine de Fyodor Fydorovich'in böyle bir ki­tabı nasıl fark etmeyip kendisini savunmadığına şaşıyorum.
Tabii o genç bir kodaman. Sesini yükselttiği zamanlar oluyor. Hem neden olmasın? Zaman zaman memurları azarlamak şart­tır. Bunu işyerinin huzurunu korumak için yapıyor. Huzurun korunması gerek, bazen uyarı almalıyız. Çünkü -bu sadece iki­mizin arasında kalsın Varenka- hiçbirimiz uyan almadan hiçbir şey yapmıyoruz. Hepimiz "ben şu dairedeyim, ben bu dairede­yim" demek için uğraşıyoruz. Çeşit çeşit rütbeler olduğu için rütbelere göre de çeşit çeşit azarlamalar vardır, bu işler böyle olur! Dünyayı ayakta tutan bunlardır. Birbirimizin üzerinde bir otorite sağlamamız, birbirimizi azarlamamız gerekir. Bu önlem­ler olmasa dünya bölünür ve hiçbir yerde düzen diye bir şey kalmazdı. Bu yüzden de Fyodor Fyodorovich'in böyle bir şeye dikkat etmemesi beni çok şaşırttı.
Bunları yazmanın ne sebebi var? Neye yaran olur? Bunları okuyan kişi sanki bana palto mu diktirecek? Bana çizme falan mı alacak? Ama yo, sadece hikâyeyi okur ve devamını sorar.
Bazen içine düştüğüm durumları anlatamamak kaygısıyla herkesten kaçar, saklanırım. Bazen yüzümü göstermeye korka­rım. Kim bilir kötü diller hakkımda neler konuşuyordur diye düşünürken bile titrerim. Çünkü insanın aleyhine sürekli bir şeyler uydurup dururlar. İnsanın tüm özel ve genel yaşamı ede-
77
biyata konu olur, basılır, okunur, gülünür, dedikodusu yapılır! Bu durumda da artık sokağa çıkmak imkansızlaşır. Her şey öy­lesine ayrıntılı anlatılır ki sokaktaki yürüyüşümden bile hemen tanınırım. Yazar sonuna doğru suçunu bastırmaya çalışabilirdi. Kahramanın kafasına kâğıtları fırlattıkları paragraftan sonra durumu biraz yumuşatır, her şeye rağmen vicdanlı bir adam, iyi bir yurttaş olduğunu, meslektaşlarından böyle bir davranışı hak etmediğini, büyüklerine karşı saygılı olduğunu -hatta tam bu noktada bir örnek bile verilebilir-, kimseye zararı dokunmadığı­nı, Tanrı'ya inançlı olduğunu ve -eğer kahramanı öldürecek olursa- pişman bir halde öldüğünü yazabilirdi. Ama zavallıyı öldürmese daha iyi olurdu. Paltosu bulunsun, Fyodor Fyodoro-vich -ay ben neler söylüyorum- yani general onun iyi taraflarını öğrensin ve onu işe alsın. İyi bir maaş bağlansın. Böylelikle de kötülüğün cezalandırıldığı, iyiliklerin ödüllendirildiği anlatılır, meslektaşların da elleri boş kalır. Ben olsam böyle yapardım. Yoksa böyle bir hikâyenin ne özelliği, ne yararı olur? Aşağılık bir yaşamın önemsiz bir örneğidir bu. Peki siz neden bana böyle bir kitap gönderdiniz? Bu kötü bir kitap Varenka. Gerçek hayat bu değil. Çünkü böyle bir memur olmaz. Böyle bir kitap oku­duktan sonra insan kederleniyor.
                                                                                                                    Sadık kölenizMakar Devushkin
27 Temmuz
Sevgili Makar Alekseyevich,
Son olaylar ve mektuplarınız beni korkuttu, şaşırttı ve hay­rete düşürdü ama Fedora'nın anlattığı her şeyi açıkladı. Bu ka­dar ümitsiz olmanızın ve böylesine bir uçuruma düşmenizin se-
78
bebi ne, Makar Alekseyevich? Açıklamalarınız beni hiç tatmin etmedi. Bana önerilen o avantajlı işi kabul etmek için ısrarlı davranmakta haklı değil miydim? Üstelik son macera beni ciddi ciddi korkuttu. Bana olan sevginiz yüzünden benden kaçtığınızı yazıyorsunuz. Herhangi bir durumda gerekebilir düşüncesiyle sakladığınız tasarruflarınızı benim için harcadığınızı duyunca kendimi size karşı borçlu hissettim. Ama artık birikmiş paranı­zın kalmadığını biliyorum. Darlık içinde olduğumu duyduğunuz için maaşınızdan avans çekip benim için harcamaya başlamış­sınız. Hatta hastalandığım zaman giysilerinizi satmışsınız. Şimdi bütün bunları öğrenince kendimi öyle güç bir durumda hissettim ki artık ne yapacağımı, hatta ne düşüneceğimi bile bi­lemiyorum. Ah Makar Alekseyevich! Merhametten ve arkabalık sevgisinden doğan bu iyiliklerle yetinin, artık gereksiz şeyler için paranızı harcamayın. Bana açık davranmamakla dostluğu­muza ihanet ettiniz Makar Alekseyevich. Son paranızı da giysi­lere, şekerlemelere, yürüyüşlere, tiyatroya ve kitaplara harcadı­ğınızı görünce affedilmez havailiğim için -çünkü bütün bunları hiçbir şey düşünmeden kabul ettim- pişmanlık duyuyorum. Beni sevindirmek için yaptığınız her şey şimdi üzüntüye dö­nüştü ve boş bir pişmanlıktan başka bir şey bırakmadı bende. Son günlerdeki karamsarlığınızı fark ettim. Ben de bazı so­runların yaklaşmakta olduğu endişesini hep taşıdığım halde bu kadarını hiç düşünmemiştim. Nasıl olur? Nasıl olur da cesare­tinizi kaybedersiniz Makar Alekseyevich? İnsanlar sizin için ne düşünür? Tanıdıklarınız neler söyler sonra? Benim ve herkesin saygı duyduğu sevecenliğiniz, alçak gönüllülüğünüz ve bilgeli­ğiniz ne oldu? Daha önce hiç yaşamadığınız bir duruma nasıl düştünüz? Polisin sizi sokakta sarhoş bir halde bulup eve getir­diğini duyunca neler hissettiğimi düşünebiliyor musunuz? Dört gündür sizden haber alamayınca garip bir şeyler olduğunu dü­şünmüştüm ama bunları duyunca hayretler içinde kaldım. Or-
79
talıktan kayboluşunuzun asıl sebebini öğrendiklerinde amirleri­nizin neler diyeceklerini düşündünüz mü hiç? Herkesin size güldüğünü, arkadaşlığımızı öğrendiğini, komşularınızın benim hakkımda şakalar yaptığını söylüyorsunuz. Lütfen bunlara al­dırmayın Makar Alekseyevich ve Tanrı aşkına kendinize hâkim olun. Zaten bu memurlarla olan ilişkileriniz de beni korkutuyor. Bu konuda konuşulanları duyuyorum. Lütfen bütün bunların ne demek olduğunu bana açıklar mısınız? Eğer anlatacak olursanız arkadaşlığımı kaybedeceğinizden korktuğunuzu yazıyorsunuz. Hasta olduğumda bana nasıl yardım edeceğinizi bilemediğinizi, hastaneye düşmemi önlemek için her şeyi sattığınızı ve büyük borçlara girdiğinizi, her gün ev sahibinizle hoş şeyler yaşama­dığınızı söylüyorsunuz ama böyle yapmakla yanlış bir yolu seçtiğinizi söylemeliyim. Şimdi her şeyi öğrendim. Mutsuzlu­ğunuzun sebebinin ben olduğumu fark ettiğim için sıkılıyorsu­nuz ama bu davranışınızla beni iki kat fazla üzdünüz. Bütün bunlar beni çok şaşırttı Makar Alekseyevich. Ah dostum! Mut­suzluk bulaşıcı bir hastalıktır. Zavalı ve mutsuz insanlar daha kötü olmamak için birbirlerinden uzak durmalıdırlar. Ben sizin daha önce sürdüğünüz sakin ve alçakgönüllü yaşamınıza hiç yaşamadığınız bir mutsuzluk getirdim. Bütün bunlar bana acı veriyor ve beni tüketiyor.
Size neler olduğunu, nasıl böyle düşünmeye başladığınızı açık açık yazın bana lütfen. Eğer mümkünse beni rahatlatın. Size yazmam için beni zorlayan şey onurum konusundaki bencilliğim değil, kalbimden hiçbir zaman silemediğim sevgi ve dostluk. Hoşça kalın. Mektubunuzu sabırsızlıkla bekliyorum. Siz daha beni doğru dürüst tanımamışsınız Makar Alekseyevich.
Sizi seven ..,.,:   VarvaraDobroselova
80
28 Temmuz
Canım Varvara Alekseyevna,
Artık her şey bittiğine ve eski haline döndüğüne göre size şu kadarını söyleyeyim, siz insanların hakkımda neler düşüneceği konusunda endişeleniyorsunuz. Sizi temin ederim Varvara Alekseyevna benim itibarım her şeyden daha önemlidir. Bu ne­denle de bütün bu olaylardan hiçbir amirimin haberi olmadığını ve olmayacağını söylemek isterim. Hepsi de eskisi gibi saygılı davranmaya devam edecekler. Ben sadece bir tek konuda endi­şeleniyorum o da dedikodu. Evde ev sahibim sadece bağırıp duruyordu ama şimdi verdiğiniz on rubleyle homurdamp dur­duğu borcumu ödedim, hepsi bu. Ötekilere gelince, onlar sorun değil, paralarını istemeyin yeter, başka bir kötülükleri dokun­maz. Ben sizin hakkımda düşündüklerinizi dünyadaki her şey­den üstün tutarım. Sürekli sıkıntılarımı onunla hafifletiyorum. Tanrıya şükür ki ilk fırtına, ilk şok atlatıldı. Siz de her şeyi normal karşıladınız. Beni bencil biri olarak kabul etmediniz. Ayrılacak gücü bulamadığım ve meleğim olarak sevdiğim için sizi aldattığımı düşünmediniz. Şimdi azimle çalışıyorum ve görevlerimi en iyi şekilde yapıyorum. Dün önünden geçerken Yevstafy İvanovich tek kelime bile etmedi. Sizden saklayacak değilim Varenka, borçlarım ve perişan halim bana acı veriyor ama zararı yok. Lütfen siz de ümitsizliğe kapılmayın. Eğer bana bir daha para gönderecek olursanız üzüntüden öleceğim. Artık işler değişti demek! Bu koca ihtiyarın size yardım etmesi gere­kirken siz, küçücük bir öksüz, bana yardım ediyorsunuz. Fedora ne iyi etti de para buldu. Şu anda benim hiçbir yerden para ümi­dim yok. En küçük bir ümit ışığı olur olmaz size yazacağım. Ama beni en çok endişelendiren şey dedikodu. Hoşça kalın küçük meleğim. Küçücük ellerinizden öpüyorum ve bir an önce iyileşmeniz için dua ediyorum. Şu anda işe gitmem gerektiği
81
için ayrıntılı yazamıyorum. Görevimi ihmal ettiğim zamanların açığını kapatma çabasındayım. Başıma gelenleri ve memurlarla olan maceramı size akşama yazarım.
              Sizi seven ve sayan Makar Devushkin
28 Temmuz
Ah Varenka, ah! îşte bu kez suçlu olan sizsiniz! Mektubunuzla beni hayal kırıklığına uğrattınız ve şaşırttınız. Ancak şimdi sa­kin haldeyken kalbimin derinliklerini inceleyince haklı olduğumu fark ettim. Ben sarhoş olmamdan söz etmiyorum. -Onu boş verin hayatım- Ben size duyduğum sevgiden söz ediyorum. Bu sevgi hiç de mantıksız bir sevgi değil. Siz bu konuda bir şey bilmi­yorsunuz. Keşke neden olduğunu bilseydiniz. Sizi sevmekten başka yapılacak bir şeyim olmadığını bilseydiniz böyle şeyler söylemezdiniz. Siz sadece düşündüklerinizi söylüyorsunuz, eminim ki kalbiniz başka şeyler söylüyordur.
O memurlarla aramızda neler olduğunu ben de bilmiyorum, doğru dürüst hatırlayamıyorum. O sıralarda çok endişeli bir haldeydim. Bir ay boyunca pamuk ipliğine bağlı gibiydim. Du­rumum çok korkunçtu. Ne sizi ne de evdekileri görüyordum. Hep kendi kendimeydim. Ama ev sahibim korkunç bir gürültü ko­parttı. Başka zaman olsa önemli değildi: "Aman boş verin, ba­ğırıp dursun sefil kadın" derdim. Ama şimdi bu durum utanç verici oluyor. Hem bizim dostluğumuzu da öğrenmiş -Tanrı bilir nereden öğrendi- evde öyle şeyler söyleyip geziniyor ki dilim tutuluyor, kulaklarımı tıkıyorum. Ama diğer insanlar öyle değil, onlar kulaklarını tıkamıyorlar, tam tersine duymak için çaba harcıyorlar. Nereye saklanacağımı bilemez oldum...
82
Bütün bu talihsizlikler beni kahretti. Sonra, Fedora da, alçak bir çapkının kapınıza gelip size uygunsuz tekliflerde bulundu­ğunu söylemez mi? Kendimden bilirim, bu nasıl da aşağılayıcı bir şeydir. Buna gerçekten çok üzüldüm meleğim. Kontrolümü kaybettim, paniğe kapıldım. Öfkeyle dışarı fırladım. Doğru o ahlaksızın yanına gidecektim. Ne yapacağımı bilemedim. Be­nim meleğimi hiç kimse aşağılayamaz. Gerçekten çok üzgün­düm. O anda kar, sulusepken yağıyordu. Çok kasvetli bir gündü. Neredeyse geri dönüyordum... O anda memur Yemelya'ya1, ya­ni Yemelyan İlyich'e rastladım. Memur demek pek doğru olmaz, çünkü eskiden memurdu ve sonra bizim daireden kovuldu. Şim­dilerde ne yaptığını bile bilmiyorum. Orada burada gezip duru­yor. Ben de onunla yürümeye başladım... Neyse Varenka, ar­kadaşınızın başına gelen talihsizlikleri, katlandığı acıları öğ­renmek size zevk vermez herhalde. Üçüncü günün akşamı Ye­melyan beni kışkırttı, ben de sizin canınızı sıkan adamın yanına gittim. Adresini kapıcımızdan almıştım. Doğruyu söylemek gerekirse ben bu adamı uzun zaman önce fark etmiştim zaten. Bizim binada otururken görüyordum. Bu yaptığımın çok çirkin bir şey olduğunu şimdi anlıyorum, çünkü oraya gittiğimde ken­dimde değildim. Gerçekten hiçbir şey hatırlamıyorum Varenka. Tek hatırladığım yanında bir sürü insan olduğu. Belki de ben çift görüyordum. Neler söylediğimi bile hatırlamıyorum. Tek bildi­ğim haklı öfkemle pek çok şey söylediğim. Onlar beni kapı dı­şarı edip merdivenlerden attılar. Yani almasalar bile kovaladılar. Eve nasıl döndüğümü siz de biliyorsunuz Varenka. Hepsi bu. Başka söyleyecek bir şey yok. Kuşkusuz itibarım zedelendi, gururum incindi ama bunu sizden başka kimse bilmiyor. Böyle olduğuna göre ortada bir şey yok demektir, değil mi Varenka? Siz ne düşünüyorsunuz? Geçen sene bizim evde Aksenty Osi-
1    Yemelya'ya rastladım: Yemelya, Dostoyevski'nin Dürüst Hırsız adlı
eserinde de geçmiştir. Orada Yemelyan Ilyich'ti.      •                       v<.'
83
povich, Pyotr Petrovich'in onuruna saldırıda bulunmuştu ama bunu gizlice yapmıştı. Onu kapıcı odasına çağırmış orada her şeyi halletmişti. Olayı kapı aralığından gördüm. Bu işi öyle kibarca yapmıştı ki benden başka kimse görmemişti. Benim için hiç önemli değildi, bundan hiç kimseye söz etmedim. O olaydan sonra Pyotr Petrovich ile Aksenty Osipovich'in arası hiç bozulmadı. Pyotr Petrovich gururlu bir adamdı, kimseye bir şey söylemedi. Hatta birbirleriyle selamlaşıp tokalaşıyorlar bile. Kuşkusuz size itiraz edecek değilim, yerin dibine girdiğim doğ­ru. Buna karşı çıkmaya cesaret edemem. En kötüsü de kendi gözümden bile düştüğüm. Bu benim kaderimde varmış, hiç kuşkusuz kaderimmiş. İnsan kaderinden kaçamaz, biliyorsu­nuz.
İşte başıma gelen sorunların ve talihsizliklerin hikâyesi bu, Varenka. Okumaya değmese de böyle. Pek iyi değilim Varenka. Duygularım ölmüş gibi. Size bağlılığımı, aşkımı ve saygımı sunuyorum.
Sadık köleniz Makar Devushkin
29 Temmuz
-,; Sevgili Makar Alekseyevich,
İki mektubunuzu da okudum, derin bir iç çektim! Dinleyin beni dostum. Siz ya benden bir şeyler saklıyor, her şeyi yarım anlatıyorsunuz, ya da... bakın Makar Alekseyevich mektupları­nızda belli bir sıkıntının izleri var... Tanrı aşkına gelip beni görün, hemen bugün gelin. Yemeğe bekleriz.
Neler yapıyorsunuz, ev sahibinizle nasıl geçiniyorsunuz, hiç bilmiyorum. Bu konuda hiçbir şey yazmıyorsunuz. Sanki ben-
84
den bir şeyler saklıyor gibisiniz. Görüşene kadar şimdilik hoşça kalın. Geleceğinize söz verin. Aslında her gün gelseniz ne güzel olur. Fedora iyi aşçıdır. Hoşça kalın.
Varvara Dobroselova
l Ağustos
Sevgili Varvara Alekseyevna,
Minnettarlığınızı göstermek için iyiliğe iyilikle karşılık ve­rebilme şansı bulduğunuzdan dolayı Tanrıya şükrediyorsunuz. Melek kalbinizin iyiliğine inanıyorum Varenka. Sitem etmek için söylemiyorum ama lütfen müsrifliğim için bana kızmayın. Evet, eğer bir kabahatim olduysa bunu kabul ederim ama sizden azar işitmek bana çok acı geliyor. Bunları söylediğim için bana kızmayın küçük dostum. Kalbimin derinliklerinde acıdan başka bir şey yok. Zavallı insancıklar hassas olur, doğa onları böyle yapar. Bunun eskiden beri farkındayım. Zavallılar titiz olur. Dünya görüşleri biraz değişiktir. Karşılaştığı herkese gizlice, yan yan bakar, kendisi hakkında konuşup konuşmadıklarını duymak için kelimelere dikkat eder. Acaba suratına bakılacak biri olmadığını mı söylüyorlar? Neler hissettiğini mi merak edi­yorlar? Nasıl biri olduğunu mu düşünüyorlar? Herkes zavallının eski bir kilimden daha değersiz olduğunu bilir. Kimsenin kendi­sine saygı göstermesini beklemez. Şu yazar bozuntuları ne ya­zarlarsa yazsınlar zavallı insancıklar hiç değişmez. Peki neden böyle olur? Çünkü onlara göre zavallının içi dışına çıkmalı, özel hiçbir şeyi ve gururu falan kalmamalıdır! Yemelyan geçen gün kendisi için yardım toplandığını söyledi. Verilen her bir köpek karşılığında adamcağızı inceleyip durmuşlar. Paralarını bağış için verdiklerini düşünüyorlar ama hiç de öyle değil. Onlar za-
85
vallı insancıkları sergilemek için böyle yapıyorlar. Bağışın bile günümüzde bir amacı var... Belki de hep böyleydi kim bilir! Ya nasıl yapacaklarını bilemiyorlar ya da çok iyi biliyorlar. Bun­lardan biri! Siz belki bilmiyordunuz ama durum böyle. Başka bir konuda olsa bir şey söyleyemeyiz ama bu konulan iyi biliriz! Peki nasıl oluyor da zavallıcıklar bütün bunları biliyorlar ve böyle düşünebiliyorlar? Çünkü tecrübeleri var! Çünkü biliyor ki bir beyefendi restorana gidip: "Şu zavallı bugün ne yiyecek aca­ba? Ben et sote yerken o yağsız yulaf lapası yiyecek" der kendi kendine. Peki benim ne yiyeceğimden ona ne? Böyle şeyler dü­şünen insanlar var Varenka, inanın var. Bu utanmaz alaycılar etrafta dolaşıp insancıklar ayaklarını yere basa basa mı yoksa parmak uçlarında mı yürüyorlar diye bakarlar. Filan bölümün falan memurunun çizmesinden parmaklan görünüyor, ceketinin dirsekleri yıpranmış derler. Sonra eve gidip bütün bunları ya­zarlar ve bu çöplüğü yayınlarlar... Peki benim dirseklerimin yıpranmış olması onu ne ilgilendirir? Lütfen kaba tabirimi ba­ğışlayın Varenka ama zavallılarda da tıpkı sizin kadınsı utan­gaçlığınıza benzeyen bir sıkılganlık vardır. Kabalığımı affedin, siz kimsenin içinde soyunmazsınız değil mi? Aynı şekilde onlar da, insanların onların gizli köşelerine dalıp özel hayatını öğ­renmelerini istemezler. O halde dürüst bir insanın onuruna, şe­refine saldırmaya kalkışan düşmanlarla birlik olup beni aşağı­lamanın bir gereği yok.
Bugün dairede otururken kendimi çirkin ve darmadağınık bir ihtiyar gibi hissettim. Utançtan yerin dibine girdim. Kendimden çok utandım Varenka! İnsanın ceketindeki yırtıktan dirsekleri görünürken, ceketinin düğmeleri sallanırken utanması hiç de şaşılacak bir şey değildir. Üstelik bugün masam da çok dağı­nıktı! Bunlar da insanın canlılığını alıyor. Ne diyeyim?.. Stepan Karlovich bugün benimle bir iş hakkında konuştu. Konuştukça konuştu sonra da: "Ah Makar Alekseyevich, ihtiyar!" dedi ama
86
gerisini getiremedi. Ben neler söyleyeceğini tahmin ettim ve ka­famın keline kadar kızardım. Ortada bir şey yoktu ama ben yine de rahatsız oldum. Aklıma bin türlü şey geldi. Ya ötekiler de duydularsa? Tanrı korusun, inşallah duymamışlardır! Benim kuşkulandığım birisi var. Bu alçaklar hiçbir şeye aldırmazlar. Beni ele verirler! Yarım köpek için insanın bütün özel hayatını gözler önüne sererler. Hiçbir şey onlar için kutsal değildir.
Bunlar kimin işi biliyorum, Ratazyayev'in işi. Bizim daire­den birini tanıyor ve bildiği her şeyi bazı eklemelerle ona anla­tıyor ya da hikâyeyi kendi dairesinde anlatıyor, o da dilden dile dolaşıp bize kadar geliyor. Olay ne olursa olsun bizim binadaki herkes en ince ayrıntısına kadar her şeyi biliyor. Sizin pencere­nizi işaret edip duruyorlar, bunun farkındayım. Dün size yemeğe gelirken de hepsi kafalarını pencerelerden uzatıp bakıyorlardı. Ev sahibimiz: "Baksanıza şeytan bir bebeğe dadanmış" dedi. Sizin için de uygunsuz bir kelime kullandı. Ama Ratazyayev'in sizi ve beni edebiyatına konu ederken yazdıklannın yanında solda sıfır kalır. Bunu bana kendisi söyledi, hatta kiracılardan bazıları da tekrarladılar. Artık ne düşüneceğimi, ne yapacağımı bilemiyorum. Günahımızı saklamanın artık bir anlamı yok, Tanrı'nın gazabını üzerimize aldık meleğim. Sıkılmayayım diye bana bir kitap göndereceğinizi söylüyorsunuz. Aman canım ne kitabı? Deli saçmalan! Romanlar saçmadır, saçmalık olsun diye yazılırlar, aptal insanların okuması için. İnanın bana, bunca yıl­lık deneyimime güvenin. Eğer bir gün gelir size Shakespeare'den söz ederlerse, "Shakespeare bir edebiyattır" derlerse onun da saçmalık olduğunu hatırlayın, deli saçmasıdır. Halkla alay et­mek için yazılmıştır!
•....    .ı    Makar Devushkin
2 Ağustos
Sayın Makar Alekseyevich, 
Hiçbir şey için endişelenmeyin. Tann'nın yardımıyla her
şey yoluna girer.
Fedora hem kendisi hem de benim için bir sürü
iş getirmiş. Mutlulukla işe koyulduk. Belki durumumuzu kur­
tarırız. Fedora Anna Fyodorovna'nın bu işte parmağı olduğun­
dan kuşkulanıyor ama ben hiç aldırmıyorum. Bugün nedense
kendimi çok mutlu hissediyorum. Borç para almak istiyordunuz,
Tanrı korusun! Geri ödemek zorunda kaldığınız zaman başınız
derde girer. Biraz daha tutumlu olmaya çalışsak iyi olacak. Ev
sahibinize aldırmayın, bize daha sık gelin. Diğer düşmanlarınız
konusunda da bence biraz gereksiz yere kuşkuya kapılıyorsunuz
Makar Alekseyevich! Size geçen sefer de söylemiştim, diliniz
biraz bozuk. Bir daha görüşene dek şimdilik hoşça kalın. Sizi
mutlaka görmek istiyorum.                 
.    .    .                        .        V.D.
3 Ağustos
Meleğim Varvara Alekseyevna,
Bazı şeyler için umut beslemeye başladığımı size bildirmek istedim. Kimseden borç almamamı yazıyorsunuz. Benim küçük güvercinim, bundan kaçınmak imkânsız. Ben pek iyi değilim, ya sizin de iğleriniz birdenbire kötü gitmeye başlarsa? Yani siz de çok zayıfsınız. Bu yüzden borç para almam gerektiğini yazdım size.
Şimdi hikâyeme devam ediyorum Varvara Alekseyevna. Ben dairede Yemelyan İvanovich ile yan yana oturuyorum. Ama o sizin bildiğiniz Yemelyan değil. O da benim gibi memur. İkimiz
88
de dairenin en eski ve yaşlı memurlarıyız. İyi bir adamcağızdır, etliye sütlüye karışmaz. Fazla konuşmaz, hep asık suratlıdır. Ama iyi bir memurdur, yazısı da çok güzeldir. Değerli bir adam! İkimiz hiçbir zaman çok samimi olamadık. Sadece selamlaşırız, vedalaşırız o kadar. Çakıya ihtiyacım olursa ondan isterim. "Çakınızı verir misiniz lütfen Yemelyan İvanovich" derim. Kı­sacası ilişkimiz aynı dairede çalışmanın gerektirdiği konuşma­ların ötesine geçmez.
"Makar Alekseyevich, son günlerde neden o kadar düşünce­lisiniz?" dedi bugün bana.
Bir zararı dokunmayacağını anlayıp ona kafamdan geçenleri anlattım. "Durum böyle böyle Yemelyan İvanovich" dedim. Daha doğrusu ona her şeyi anlatmadım. Tanrı korusun, cesare­tim olmadığı için hiç kimseye anlatmam zaten. Sadece biraz para sıkıntısı çektiğimi söyledim o kadar.
"Siz yapmanız gerekeni bilirsiniz dostum" dedi Yemelyan İvanovich. "Pyotr Petrovich'ten istesenize, faizle para veriyor. Ben de almıştım. Çok fazla faiz almıyor, size yük olmaz." Kal­bim yerinden oynadı Varenka. Düşündüm, "Belki Tanrı bu ha­yırsever adama merhamet duygusu verir de bana borç verme lütfunda bulunur" dedim. Ev sahibine borcumu öderim, size yardım ederim, etraftaki borçlarımı temizlerim, diye düşünmeye başlamıştım bile. Aksi halde çok utanç verici bir halde olacak­tım. Bırakın sırıtan ukalaları, masamda öylece oturmak bile kendimi çok kötü hissetmeme neden olacaktı. Bazen Majesteleri de masamın yanından geçiyor. Tanrı korusun ya bana şöyle bir bakıp kılığımın rezaletini görecek olsa? Temizliğe ve düzene çok önem verir. Belki hiçbir şey söylemez ama ben utancımdan ölürüm. Sonuç olarak bütün cesaretimi toplayıp, utancımı delik deşik cebime sakladım ve Pyotr Petrovich'in yanına gittim. Umut doluydum ama aynı zamanda da heyecandan ölecektim. Peki ne oldu dersiniz Varenka? Aptalca bir sonuç elde ettim! Çok
89
meşguldü. Fedosei İvanovich'le konuşuyordu. Yan yan giderek yanına sokuldum, kolunu çekiştirdim. "Pyotr Petrovich, Pyotr Petrovich!" dedim. Başını çevirdi. Durum böyle böyle dedim ve otuz rubleye ihtiyacım olduğunu söyledim. Önce beni anlamadı, sonra her şeyi iyice anlatınca sadece güldü ve sesini çıkarmadı. Aynı şeyleri tekrar söyledim. "Teminatınız var mı?" diye sordu. Sonra yazmakta olduğu kâğıtlara gömüldü. Bir daha yüzüme bakmadı. Hayretten donmuştum.
"Hayır Pyotr Petrovich" dedim, "teminatım falan yok." Maa­şımı alır almaz ilk iş olarak ona olan borcumu ödeyeceğimi söyledim.
O sırada birisi onu çağırdı. Ben de geri dönmesini bekledim. Dönünce kalemini açmaya başladı. Beni unuttuğu belliydi. Yine konuşmaya başladım.
"Pyotr Petrovich" dedim, "bir şeyler yapamaz mısınız?"
Yanıt vermedi. Sanki beni duymuyordu. Orada durmaya de­vam ettim. Son bir kez daha denemek için kolunu çekiştirdim. Anlayamadığım bir şeyler söyledi ve kalem açma işini bitirip yazmaya başladı. Ben de vazgeçip oradan ayrıldım. Görüyor­sunuz Varenka, belki değerli insanlar olabilirler ama hepsinin de burnu büyük. Neden onlara muhtacız sanki? Size bunları bilin diye yazıyorum. Yemelyan İvanovich de gülüp başını salladı, bana ümit verdi. Sevgili Yemelyan İvanovich ne iyi bir insan! Vyborg'da çalışan biriyle beni tanıştıracağına söz verdi. O da faizle para veriyormuş. On dördüncü dereceden bir memurmuş.1 Yemelyan İvanovich bu adamın parayı mutlaka vereceğini söy­lüyor. Yarın onu görmeye gideyim mi? Ne diyorsunuz meleğim? Eğer borç para bulamazsam başım derde girer. Ev sahibim beni evden çıkarmak üzere, artık yemek de vermeyecek. Çizmelerim de berbat durumda. Ceketimde düğme kalmamış. Ya amirle-
On dördüncü dereceden bir memur: Memuriyetin en düşük derecesi.
90
rimden biri bu durumu fark edecek olursa? İşte o zaman çok kötö
olur Varenka!                                                                     : !
Makar Devushkia
4 Ağustos|
Sevgili Makar Alekseyevich,
Lütfen Tanrı aşkına, en kısa zamanda borç para bulun! Şu durumunuzda sizden yardım istemektense her şeyi yapmaya ra­zıydım ama içinde bulunduğum durumu bir bilseydiniz! Bizim artık bu dairede oturmamız söz konusu değil. Neler olduğunu bilemezsiniz. Şu anda çok sinirli ve berbat bir haldeyim!
Bu sabah, yakasında nişanlar takılı, yaşlı bir yabancı bize geldi. Çok şaşırdım ve ne istediğini anlayamadım. Fedora da çarşıya çıkmıştı. Adam nasıl olduğumu, neler yaptığımı sor­maya başladı. Daha yanıtımı beklemeden o memurun amcası olduğunu, yeğenine kötü davranışlarından ve adımızı kötüye çıkardığından dolayı çok kızdığını söyledi. Yeğeninin kuş be­yinli olduğunu belirtip, beni koruması altına almayı teklif etti. Gençlere aldırmamamı, kendisinin bana bir baba olarak yaklaş­tığını, beni bir baba gibi sevdiğini, elinden geldiğince yardım etmek istediğini söyledi. Birden kıpkırmızı oldum. Ne düşüne­ceğimi bilemiyordum ama teklifini hemen kabul etmedim. Sonra zorla elimi tuttu, yanağımı okşadı. Gamzelerimi çok sevdiğini söyledi. -Daha neler neler söyledi Tanrı bilir!- Sonunda zararsız bir ihtiyar olduğunu söyleyerek beni öpmeye kalkıştı. -İğrenç bir adamdı!- Tam o anda Fedora geldi. Adam biraz bozuldu ama toparlanıp ağırbaşlılığım ve iyi tavırlarımdan dolayı bana saygı duyduğunu, onu reddetmeyeceğimi ümit ettiğini söyledi. Sonra Fedora'yı bir kenara çekip garip bir bahaneyle ona bir sürü para vermeye kalkıştı. Fedora doğal olarak bunu kabul etmedi. Tam
91
giderken yine bütün güvencelerini tekrarladı, yine uğrayacağını, bana küpeler getireceğini söyledi. -Çok bozulduğunu düşün­düm-. Bu daireden taşınmamızı önerdi. Hiç para almadan beni oturtacağı ve göz kulak olabileceği güzel bir daire varmış. Dü­rüst ve hassas bir kız olduğum için beni çok sevdiğini söyledi ve çapkınlardan sakınmamı öğütledi. Anna Fyodorovna'yı tanıyor­muş ve yakında beni ziyarete geleceğini söylemesini istemiş. İşte o anda her şey açıklığa kavuştu. Ne hale geldiğimi anlata­mam. Hayatımda ilk kez böyle bir şey başıma geliyordu. Öfke­den çılgına döndüm. Onu rezil ettim. Fedora da bana yardım etti. İkimiz beraber adamı neredeyse tekme tokat dışarı attık. Bütün bunlar Anna Fyodorovna'nın başının altından çıkmıştır diye düşündük. Yoksa adam bizi nereden tanıyacaktı?
Şimdi size muhtacım, bize yardım etmeniz için yalvarıyo­rum. Tanrı aşkına beni bu halde yalnız başıma bırakmayın. Lütfen bu evden taşınacak kadar borç para bulmaya çalışın. Artık burada daha fazla oturabilmemiz imkânsız. Fedora da öyle söylüyor. En az yirmi beş rubleye ihtiyacımız var. Kazanınca size öderim. Fedora birkaç gün içinde bana iş getirecek. Çok faiz isteyecek olsalar bile kabul edin. Ben öderim. Tanrı aşkına yar­dımınızı esirgemeyin. Siz zaten büyük bir sıkıntıdayken prob­lem çıkarmak istemezdim ama bizim tek umudumuz sizsiniz!
Hoşça kalın Makar Alekseyevich! Bizi sakın unutmayın. Tanrı yardımcınız olsun!
V.D.
,, 4 Ağustos
Sevgili Varvara Alekseyevna,
Bütün bu beklenmedik olaylar beni şaşkına çevirdi! Böyle felaketler beni perişan ediyor! Şu dalkavuk şeytan kılıklı ihti-
92
yarlar sizi hasta edip yatağa düşürmekle kalmıyor, beni de tü­ketmeye çalışıyorlar. Yemin ederim başarıya ulaşacaklar! Size yardım edememektense ölürüm daha iyi! Yapamayacak olursam ölürüm Varenka, ölürüm! Ama eğer yardım edecek olursam da bu sefer bu baykuşların öldüresiye gagaladıkları bu yavru yu­vadan uçup gidecek. İşte beni yiyip bitiren bu. Ah Varenka siz de çok zalimsiniz. Neden böylesiniz? Acı çektiniz, aşağılandı­nız, sıkıntıdasınız küçük kuşum. Üstelik bana sorun çıkardığı­nızı düşünerek de canınızı sıkıyorsunuz. Paramı ödeyeceğinize de söz veriyorsunuz. Bu da demektir ki bu hassas sağlığınızla parayı zamanında verebilmek için kendinizi öldüreceksiniz. Ya­ni şu söylediklerinize bir bakın Varenka! Neden dikiş dikmek zorunda kalasınız? Neden çalışmak zorundasınız? Neden güzel başınızı ağrıtıyorsunuz, güzelim gözlerinizi yıpratıyor, sağlığı­nızı bozuyorsunuz? Ah Varenka ah! Bakın küçük güvercinim, ben hiçbir işe yaramayan bir adamım, bunu biliyorum ama bir şeyler yapmaya çalışacağım! Bütün zorluklan yeneceğim. Dı­şardan iş alacağım. Herkesin temize çekme işini yapacağım. Teklif beklemeden kendiliğimden başvuracağım. Bana iş ver­meleri için onları zorlayacağım. Biliyorsunuz güzel yazan in­sanlara ihtiyaçları var, bunu çok iyi biliyorum. Sizin kendinizi yıpratmanıza asla izin vermem. Böyle yıpratıcı bir işi yapma­nızı istemem. Kesinlikle para bulacağım meleğim. Bulamazsam ölürüm daha iyi. Yüksek faizden korkmamamı yazıyorsunuz güvercinim, korkmam, korkmayacağım. Beni hiçbir şey korku­tamaz. Kırk ruble isteyeceğim meleğim, çok fazla sayılmaz, de­ğil mi hayatım? Hemen istemeyle bana kırk ruble verecek kadar güvenirler mi acaba? Yani sizce ilk görüşte böyle bir güven bı­rakabilir miyim? Daha ilk bakışta benim hakkımda iyi bir izle­nim edinirler mi? Görünüşümü gözünüzün önüne getirin, sizce güven verebilir miyim? Ne dersiniz? Öyle korkuyorum, öyle korkuyorum ki, bu korku beni hasta ediyor. Kırk rublenin için-
93
den sizin için yirmi ruble ayırırım Varenka. İki rublesini ev sa­hibi için kalanını da kendi harcamalarım için ayırırım. Biliyor­sunuz ev sahibine biraz daha fazla vermem gerekiyor, bu şart ama şöyle bir düşünüp ihtiyaçlarımı hesap edecek olursanız ona daha fazla veremeyeceğimi anlarsınız. Bu yüzden konuşmaya da gerek yok, en iyisi unutalım. Bir çift çizmeye bir gümüş ruble harcamayacağım. Şu eskilerin beni yarın daireye kadar götüre­bileceğini hiç sanmıyorum. Yeni bir kravat da almam lazım. Eski kravatımı bir yıldır takıyorum ama siz bana eski önlüğünüzden bir kravat, hatta bir de gömlek yakası dikmeye söz verdiğiniz için artık kravatı düşünmüyorum. Demek ki şimdi bir çift çizmem, bir de kravatım olacak. Şimdi sıra düğmelere geldi. Siz de kabul edersiniz ki düğmesiz dolaşamam. Düğmelerimin yarısı kop­muş. Ekselansları bu durumu fark edecek diye ödüm kopuyor. Kim bilir neler söyler? Ama zaten söyleyeceklerini nasıl olsa duy amam, çünkü bunu düşünmek bile beni öldürüyor! Ah Va­renka! Bütün bunlardan sonra üç rublem kalacak, bu da yaşa­maya ve tütün almaya yeter. Çünkü tütünsüz yaşayamam mele­ğim. Pipomu ağzıma almayalı dokuz gün oldu. Aslına bakarsa­nız size hiç sözünü etmeden tütün almam gerekirdi ama utandım. Siz orada sefillik içinde, çok gerekli ihtiyaçlarınızı karşılaya-madan yaşarken benim burada lüks bir hayat sürmem doğru ol­mazdı. Bu yüzden de vicdan azabından kurtulmak için size söy­lüyorum.
Size açık açık itiraf edeyim, Varenka çok kötü bir durumda­yım. Bu kadarı hiç olmamıştı. Ev sahibi beni küçümsüyor, zaten kimseden saygı görmüyorum. Çok parasızım, borçlarım var. Daha önceki iyi günlerimde bile bana itibar göstermeyen memur arkadaşlarım arasındaki durumum kelimelerle ifade edilemez. Duygularımı saklıyorum, her şeyimi herkesten dikkatle saklı­yorum. Büroya gizlice geliyorum, herkesten uzak duruyorum. Ancak size anlatma gücüm var... Peki ya bana parayı vermezse?
94
Yo Varenka artık bunları düşünmesek ve canımızı şimdiden sıkmasak iyi ederiz. İşte bu yüzden artık daha fazla düşünme­memiz, kötü fikirlerle canımızı sıkmamamız için bunları yazı­yorum. Ah! Ah Tanrım! Ya bunlar gerçekleşmezse haliniz ne olur o zaman? O daireden taşınmazsınız ben de sizinle beraber olurum. Yo yo bir daha eve hiç geri dönmem. Bir yerlere gidip kaybolurum. Tıraş olacağıma oturmuş mektup yazıyorum. O zaman insan daha iyi görünüyor, görünüş çok önemlidir. Tanrı yardımcımız olsun! Dua edip öyle çıkacağım.
M. Devushkin
5 Ağustos
Sevgili Makar Alekseyevich,
Lütfen ümitsizliğe kapılmayın! Zaten yeterince sorun var. Size otuz gümüş köpek gönderiyorum. Daha fazlası mümkün değil. En çok ihtiyacınız olan şeyi alın. En azından yarına kadar idare edebilirsiniz. Başka bir şeyimiz kalmadı. Yarın ne olur bilemem. Durum kötü Makar Alekseyevich! Başaramasak da üzülmeyin, ne yapalım olsun. Fedora bunun büyük bir felaket olmadığını söylüyor, bir süre daha bu dairede oturabilirmişiz. Hem taşınsak bile bundan bir kârımız olmazmış. Eğer isterlerse bizi her yerde bulabilirlermiş. Ama ben artık burada kalmak is­temiyorum. Eğer bu kadar üzgün olmasam size biraz daha ya­zardım.
Ne garip bir insansınız Makar Alekseyevich! Her şeyi çok fazla ciddiye alıyorsunuz, bu yüzden de çok mutsuz oluyorsunuz. Bütün mektuplarınızı dikkatle okuyorum ve her bir mektubu­nuzda kendiniz için olmadığı kadar benim için endişelendiğinizi görüyorum. Kuşkusuz insanlar iyi bir kalbiniz olduğunu söyler-
95
ler ama bence bu çok fazla. Size dostça bir öğüt vereyim Makar Alekseyevich. Size minnettarım, benim için yaptıklarınıza min­nettarım, her şeyi takdir ediyorum. İstemeden sebep olduğum felaketlerden sonra sizin hâlâ benim sevinçlerimi, acılarımı ve heyecanlarımı yaşadığınızı gördükçe neler hissettiğimi bir dü­şünün. Eğer insan başka birisinin dertlerini bu denli ciddiye alıp ilgilenirse sonu mutsuzluk olur! Bugün daire dönüşü bize uğra­dığınız zaman görünüşünüzden çok korktum. Sapsarıydınız, korkmuştunuz, umutsuzdunuz, korkunç görünüyordunuz. Ba­şaramadığınızı söylemeye korkuyordunuz, beni hayal kırıklı­ğına uğratmaya ya da üzmeye korkuyordunuz. Sonra benim güldüğümü görünce rahatladınız. Makar Alekseyevich, o kadar perişan olmayın, mutsuzluğa kapılmayın. Daha mantıklı olun, rica ediyorum. Size yalvarıyorum. Göreceksiniz her şey yoluna girecek. Her şey düzelecek. Aksi halde böyle yaşamanız, hep insanların acılarına üzülmeniz, perişan olmanız çok kötü so­nuçlar doğuracak. Hoşça kalın dostum. Size yalvarıyorum be­nim için endişelenmeyin. ,
                                          V.D.
. 5 Ağustos
Varenka, küçük güvercinim,
Pekâlâ meleğim, pekâlâ. Demek benim borç para bulma ko­nusundaki başarısızlığımın büyük bir felaket olmadığına karar verdiniz. Güzel o zaman, artık içim rahatladı, sizin adınıza memnun oldum. Beni bu yaşımda terk edip gitmeyeceğinize, i orada oturacağınıza da çok sevindim. Aslında doğruyu söylemek gerekirse mektubunuzda benim için bu kadar güzel kelimeler , yazdığınızı, duygulanma değer verdiğinizi gördükçe sevincim-
96
den uçuyorum. Bunu gururumdan söylemiyorum. Duygularıma bu kadar önem verdiğinize göre beni seviyor olmalısınız. Neyse şimdi benim duygularımdan konuşmanın bir anlamı yok. Duy­gular yerinde kalsın...
Mektubunuzda yüreksiz olmamamı' yazıyorsunuz. Evet me­leğim, ben de kendi kendime yüreksiz olmamam gerektiğini söylüyorum. Ama yarın işe giderken giyeceğim ayakkabıları­mın halini siz de biliyorsunuz. Sorun bu Varenka. Bilirsiniz böyle sorunlar insanı yer bitirir. Ama aslına bakarsanız ben sa­dece kendim için üzülmüyorum, sadece kendim için sıkıntı çek­miyorum. Ben ayazda bile dışarı paltosuz ya da ayakkabısız çıkmaya aldırmam. Buna dayanabilirim, her şeye katlanırım. Sıradan, basit bir insanım ben. Ama insanlar ne derler? Paltosuz dolaşırsam sivri dilli düşmanlarım neler konuşurlar? Bilirsiniz insan başkaları için giyinir. Ayakkabılar insanın onurunu ve adını korumak içindir. Delik ayakkabılarla insan hem onurunu hem de namını kaybeder. Buna inanın, deneyimlerime güvenin küçüğüm. O çalakalem yazan yazar müsveddelerini değil, dün­yayı ve insanları iyi tanıyan bu ihtiyarı dinleyin.
Size bugün olanların hepsini yazmadım küçüğüm. İnsanın bir yıl boyunca çekebileceği acıyı ben bir sabah çektim. Şöyle ol­du:
Sabah hem adamı bulabilmek, hem de işe yetişebilmek için erkenden yola koyuldum. Nasıl da yağmur yağıyordu bir bilse­niz! Paltoma sımsıkı sarınıp yürürken bir yandan da düşünü­yordum: "Tanrım günahlarımı bağışla. Dileklerimi kabul et!"
St. X. Kilisesi'nden geçerken haç çıkardım ve günahlarım için tövbeler ettim. Sonra da Tanrıyla pazarlığa girişmenin yanlış olduğunu düşündüm. Düşüncelere dalmıştım, hiçbir şey gör­müyordum. Nereye gittiğimin farkına bile varmadan yürüyüp duruyordum. Sokaklar bomboştu. Rastladığım birkaç kişi endi­şeli ve meşgul görünüyordu. Bunda şaşılacak bir şey yoktu.
97
Günün bu saatinde ve bu havada sokağa kim çıkardı? Kir içinde bir işçi grubuna rastladım, kaba insanlar beni itip geçtiler. Bir­den içime bir korku düştü, paniğe kapıldım. Doğruyu söylemek gerekirse parayı düşünmek bile istemiyordum. Her şey şansa kalmıştı! Tam Voskresensky Köprüsü'nü geçerken ayakkabı­mın tekinin tabanı düştü. Nasıl yürüyebildiğim! bilemiyorum. O sırada bizim dairede çalışan Yermolayev karşıma çıkmaz mı! Durakladı, beni dikkatle izlemeye başladı. Sanki votka pa­rası isteyecek gibiydi. "Şimdi votkanın sırası mı?" diye düşün­düm. Çok yorgundum. Durdum, biraz dinlendim ve sonra yolu­ma devam ettim. Dikkatimi verebileceğim bir şeyler aradım et­rafta. Zihnimi dağıtmak, biraz neşelenmek istedim. Ama nerde! Düşüncelerimi yönelteceğim hiçbir şey yoktu. Üstelik öyle ça­mur içindeydim ki, kendimden utanıyordum. Sonunda uzakta, çatısı kule şeklinde bir ev gördüm. "Evet" diye düşündüm, "işte orası. Yemelyan İvanovich aynen böyle tarif etmişti. Burası Markov'un evi. -Markov faizle para veren adam, hayatım.- O anda biraz sersemlemiştim. Ne yaptığımı bilmiyordum. Mar­kov'un evi olduğunu bilmeme rağmen oradaki polise sordum. "Memur bey, bu ev kimin evi?" Adam ters biriydi. Sanki ko­nuşmak büyük bir çaba istermiş gibi dişlerinin arasından sinirli sinirli yanıt verdi: "Kimin evi mi? Tabii ki Markov'un." Şu po­lisler hep böyle duygusuzdur ama bana ne onlardan canım? O andan sonra her şey bana kötü ve tatsız geldi. Her şey arka ar­kaya geliyordu. Her şey insanın ruh haline uygundur zaten. Bu hep böyle olmuştur.
Evin önünde tam üç kez bir aşağı bir yukarı gidip geldim. Yürüdükçe daha da kötü oldum. "Hayır, bana para falan verme­yecek" diye düşündüm. "Hayatta vermez. Beni tanımıyor bile. Bu çok nazik bir konu. Ben de pek güvenilir görünmüyorum. Neyse kadere bırakalım, sonradan pişmanlık duymaktansa böy­lesi daha iyi. Beni yiyecek değil ya." Yavaşça bahçe kapısını
98
açtım. Sonra bir başka talihsizlikle karşılaştım. Aptal bir bekçi köpeği peşime takılıverdi. Öfkesinden kuduruyor, sesinin son perdesinden havlıyordu. Böyle önemsiz ve küçük olaylar insanı çileden çıkarır Varenka. Kendine olan güvenini sarsar, daha ön­ceki kararlılığını siler götürür. Bu yüzden de ölü gibi eve girdim ve yeni bir talihsizliğin içine balıklama dalmış oldum. Giriş karanlık olduğu için önümü göremeyerek, bakraçlara süt boşal­tan bir köylü kadına çarptım ve süt yerlere döküldü. Aptal kadın avaz avaz bağırmaya başladı. "Sen nereye gittiğini sanıyorsun? Ne istiyorsun?" Sonra da beddualar yağdırdı.
Böyle zamanlarda hep bu tür şeyler başıma gelirdi. Herhalde kaderim böyleydi, böyle işlere karışıverirdim. Gürültüyü duyan yaşlı bir Finli kadın kapıdan başını uzattı. Hemen yanına git­tim. "Markov burada mı oturuyor?" dedim.
"Hayır" dedi ve orada durup beni incelemeye başladı. "Ne yapacaksınız onu?"
Yemelyan'ın söylediklerini anlattım ve iş için geldiğimi söyledim. Yaşlı kadın kızını çağırdı. Ayakları çıplak yetişkin bir kız geldi. "Babanı çağır. Herhalde yukarıda kiracının yanın­dadır."
Sonra bana döndü, "İçeri buyrun" dedi. İçeri girdim. Oda fena sayılmazdı. Duvarda bazı generallerin portreleri asılıydı. Odada bir kanepe, yuvarlak bir masa, muhabbet çiçekleri ve kınaçiçeği vardı. "Şuradan çekip gitsem mi acaba?" diye düşündüm. Az kalsın kaçacaktım Varenka. "Yarın gelsem daha iyi olacak" de­dim kendi kendime. "O zaman hava daha iyi olur. Hem de aradan zaman geçer. Bugün süt döküldü, generaller de bana ters ters bakıp duruyorlar."
Ak saçlı, patlak gözlü, ufak tefek bir adam geldiği zaman ka­pıya kadar yürümüştüm bile. Üzerinde yağ lekeleri olan bir ropdöşambr giymiş, beline de ip bağlamıştı. Neden geldiğimi sordu. Ben de Yemelyan İvanovich'in gönderdiğini söyledim.
99
"Kırk ruble isteyecektim" dedim. Ama cümlemi bitiremedim. Oyunu kaybettiğimi gözlerinden anlamıştım.
"Veremem" dedi, "aslına bakarsanız param yok. Hem gü­venceniz var mı?"
Hiç güvencem olmadığını açıklamaya çalıştım. Hem Ye-melyan İvanovich demişti ki... Neyse işte, neler dediğini ona anlattım. Her şeyi dinledikten sonra; "Yemelyan İvanovich'in size söylediklerini boş verin. Gerçekten param yok."
"Biliyordum zaten" diye düşündüm. "Bunun böyle olacağını tahmin etmiştim, hissetmiştim."
Ah Varenka o anda keşke yer yarılsaydı da içine girseydim. Donakaldım. Ayaklarım kaskatı oldu. Buz gibi bir şey sırtımdan aşağı indi. Ona baktım, o da bana baktı.
"Tamam dostum, artık gidebilirsiniz. Orada durmanızın bir yararı yok" der gibiydi. Eğer böyle bir şey başka şartlarda ol­saydı utancımdan yerin dibine girerdim.
"Ne için para lazımdı?" diye sordu. -Gerçekten de böyle sor­du Varenka.-
Orada öylece boş boş durmamak için ağzımı açıp konuşa­caktım ama lafımı kesti. "Hiç param yok. Eğer olsaydı memnu­niyetle verirdim" dedi. Sonra ona dil dökmeye başladım. Çok az bir paraya ihtiyacım olduğunu, belirlenecek bir tarihte ödeyece­ğimi, dilediği kadar faiz isteyebileceğini söyledim. Tamamını ödeyeceğime yeminler ettim. O anda sizi düşündüm, talihsizlik­leriniz, yoksulluğunuz ve bana gönderdiğiniz elli köpek aklıma geldi.
"Yo, faiz problem değil. Ama keşke bir güvenceniz olsaydı. Gerçi param da yok zaten. Hiç yok yemin ederim. Olsaydı memnuniyetle verirdim." Bir de yemin ediyordu alçak!
Nasıl dışarı çıktığımı, Vyborg Caddesini geçip Voskre-sensky Köprüsü'ne geldiğimi hatırlayamıyorum. Çok yorgun-
100
dum. İliklerime kadar donuyordum. Daireye gittiğimde saat onu bulmuştu. Üzerimdeki çamurları fırçalamak istedim ama hade­memiz Snegiryov izin vermedi.
"Fırçayı bozarsın. Biliyorsun devletin malı" dedi.
İşte herkes bana böyle davranıyor. Bu insanlar için ayakka­bılarını sildikleri bez kadar değerim yok. Beni en çok mahveden nedir biliyor musunuz Varenka? Para falan değil, bütün bu gün­lük sıkıntılar, fısıldaşmalar, gülüşmeler ve şakalar. Belki Ek­selansları yine benimle özel olarak ilgilenebilir. Ama yok, artık altın günlerim bitti. Bugün bütün mektuplarınızı tekrar tekrar okudum. Beni çok hüzünlendirdi.
Hoşça kalın hayatım, Tanrı sizi korusun!
 M. DEVUSHKİN
 
NOT: Varenka benim niyetim sorunlarımı şaka yollu anlat­maktı ama bunu beceremedim galiba. Sizi ziyarete geleceğim, yarın geleceğim.
11 Ağustos
Varvara Alekseyevna hayatım,
Ben mahvolmuşum, ikimiz de mahvolmuşuz, hem de bir daha iflah olmayız. Benim şerefim, gururum hepsi gitti. Bu be­nim sonum, sizin de sonunuz. Siz de benimle birlikte mahvol-dunuz! Bu benim suçum, sizi bu sona ben getirdim! Bana rahat vermiyorlar, tepeden bakıyorlar. Herkesin maskarası oldum. Ev sahibi de beni azarlamaya başladı. Bugün bana bağırıp durdu, sövdü saydı. Sanki pislikmişim gibi davrandı bana. Bu akşam Ratazyayev'in odasında size yazdığım mektuplardan birini yük-
101
sek sesle okudular. Nasıl olduysa cebimden düşürmüşüm. Nasıl dalga geçtiler bir bilseniz! Bize bir sürü isim taktılar, sonra da kahkahalarla güldüler hainler! İçeriye girip Ratazyayev'i hain­likle suçladım. Ona ikiyüzlü olduğunu söyledim! Ratazyayev de asıl benim hain olduğumu ve kadınlarla dolaşıp gönül eğlendir­diğimi söyledi.
"Bunları bizden saklıyorsun, seni Lovelace^ seni" dedi.
Artık bana Lovelace diyorlar başka bir şey demiyorlar! Du­yuyor musunuz küçük meleğim, duyuyor musunuz? Artık her şeyi öğrendiler. Sizden haberleri var, neyimiz var neyimiz yok her şeyi biliyorlar. Faldoni bile oradaydı, onlarla birlik olmuştu. Onu bir şeyler alması için çarşıya gönderdim ama kabul etmedi, "îşim var" dedi. "Mecbursun" dedim. "Hayır, hiç de mecbur de­ğilim" dedi. "Efendime kirayı ödemiyorsunuz, bu yüzden de mecbur falan değilim."
Onun gibi cahil bir köylü tarafından aşağılanmaya dayana­madım.
"Seni aptal seni" dedim.
"Sensin" dedi. Böyle şeyler söyleyebilmesi için çok sarhoş olmalıydı. "Sen sarhoşsun köylü!" dedim.
"Senin kesenden mi içiyorum" dedi. "Senin içecek paran bile yok. Şuradan buradan para dileniyorsun" dedi ve ekledi: "Şuna bakın, beyefendiymiş!"
Neler olduğunu görüyorsunuz Varenka. Böyle yaşamak utanç verici. Sanki yersiz yurtsuz bir serseriyim. Bu büyük bir felaket! Bu benim sonum! Bir daha iflah olmaz bir şekilde mahvoldum.
M.D.
l   Lovelace: Ayartıcı. Rıchardaon'un Clarissa *&t tomsuunın kahramanı.
102                                )
13 Ağustos
Sevgili Makar Alekseyevich,
Sıkıntılar hep birbiri ardına geliyor, ben de ne yapacağımı bilemiyorum! Şimdi ne olacak? Benim de durumum pek iç açıcı değil. Bugün sol elimi ütüyle yaktım. Elimden kazayla düşür­düm, hem elimi incitti, hem de yaktı. İş falan yapamıyorum. Fedora da üç gündür hasta. Ben de endişe içindeyim. Size otuz gümüş köpek gönderiyorum. Bu elimizde kalan son paramız. Siz bu haldeyken, Tanrı şahidimdir, yardım edebilmeyi çok ister­dim. Üzüntümden ağlayacağım neredeyse. Hoşça kalın dostum. Bugün bizi ziyarete gelirseniz biraz teselli bulacağım.
V.D.
14 Ağustos
Makar Alekseyevich! Size ne oldu? Tanrı korkusunu kaybet­miş olmalısınız! Aklımı kaçıracağım. Hiç utanmıyor musunuz? Kendi kendinizi mahvedeceksiniz. Adınızı bir düşünün! Onurlu bir beyefendi ve kendisine saygısı olan bir insansınız. Herkes duyarsa neler olur? Utancınızdan ölürsünüz! Hiç Tanrı korkunuz yok mu? Fedora artık size yardım etmeyeceğini söylüyor. Ben de size para vermeyeceğim. Başıma ne işler açtınız! Sizin böyle davranmanıza aldırmadığımı sanıyorsunuz herhalde. Sizin yü­zünüzden katlandıklarımı bilmiyorsunuz. Bizim merdivenlerden bile inip çıkamıyorum. Herkes bana bakıyor, parmakla gösteriyor ve kötü şeyler söylüyorlar. Bir ayyaşla arkadaşlık yaptığımı konuşuyorlar. Bunları duyunca neler hissettiğimi bir düşünün. Sizi getirdikleri zaman bütün kiracılar sizi işaret edip: "Gene o memuru getirdiler" diyorlar. Sizin adınıza duyduğum utanca da­yanamıyorum. Yemin ederim buradan taşınacağım. Gidip bir
103
yerlerde hizmetçilik, çamaşırcılık yaparım ama burada kalmam. Size bizi görmeye gelmenizi söylemiştim ama gelmediniz. De­mek ki benim gözyaşlarımın ve yalvarmalarımın sizin için bir anlamı yokmuş Makar Alekseyevich! Peki parayı nereden bul­dunuz? Tanrı aşkına dikkatli olun! Neden kendinizi mahvedi­yorsunuz, hem de bir hiç uğruna! Bu utanç verici bir şey, yüz ka­rası! Dün ev sahibiniz sizi içeri almamış, geceyi dışarda geçir­mişsiniz. Her şeyi biliyorum. Bunları öğrendiğimde ne kadar üzüldüğümü anlatamam. Lütfen bize gelin, göreceksiniz size iyi gelecek. Beraber okuruz, geçmişi anarız. Fedora bize hac anıla­rını anlatır. Hatırım için, lütfen kendinizi de beni de mahvetme­yin. Ben yalnız sizin için yaşıyor, sizin hatırınız için burada ka­lıyorum. Ama şu yaptıklarınıza bir bakın! İyi bir adam olun, ta­lihsizliklere dayanın, fakirliğin günah olmadığını unutmayın. Aslına bakarsanız ümitsizliğe kapılacak ne var? Hepsi geçici! Tanrının izniyle her şey düzelecek. Sadece şu anda kontrollü davranın yeter. Size yirmi köpek gönderiyorum. Tütün falan alır­sınız ama lütfen içki için harcamayın. Bizi görmeye gelin lütfen. Geçen seferki gibi utanmayın. Buna gerek yok. Keşke gerçek bir pişmanlık duysanız. Tanrıya güvenin, o her şeyi düzeltecektir.
V.D.
9 Ağustos
Varvara Alekseyevna, hayatım,
Utanç duyuyorum Varvara Alekseyevna, canım, utanç duyu­yorum. Ama bu, niye bu kadar önemli? Biraz neşelenmekten ne çıkar sanki? Ayakkabımın tabanı düşüyor ve ben buna hiç al­dırmıyorum. Taban dediğiniz nedir ki? Sıradan, çamurlu, pis bir şey! Zaten ayakkabılar saçmalıktır! Yunanlılar ayakkabısız do­laştılar da bizim gibi insanlar neden acaba böyle önemsiz şeyleri
104
konu ederek zaman kaybediyorlar ki? O zaman neden beni kü­çümseyip aşağılıyorsunuz?
Ah hayatım, yine bana kızacak şeyler bulmuşsunuz. Fedo-ra'ya yaygaracı, geveze, dönek ve çok aptal biri olduğunu söyle­yin. Benim ak saçlarıma gelince, yanılıyorsunuz hayatım, dü­şündüğünüz kadar yaşlı değilim. Yemelyan size selam söylüyor. Mektubunuzda acıyla ağladığınızı yazıyorsunuz. Ben de çok üzülüyorum ve ağlıyorum. Size mutluluk ve sağlık diliyorum. Bana gelince mutluyum, sağlığım yerinde meleğim.
Dostunuz
'                                                    Makar Devushkin
21 Ağustos
Sevgili dostum Varvara Alekseyevna,
Suçlu olduğumu hissediyorum. Günahınıza girdim. Siz ne söylerseniz söyleyin bunu anlamış olmanın bir yararı yok. Bunları önceden de biliyordum. Suçlu olduğumu bilerek cesare­timi kaybettim.
Ben kötü bir insan değilim, zalim değilim. İnsanın sizi inci-tebilmesi için kana susamış bir kaplan olması gerekir güverci­nim. Oysaki benim kuzu gibi bir kalbim var. Vahşi bir karakte­rim yok. Bu yüzden de ne kalbim ne düşüncelerim ne de davra­nışlarımda suçlu olamam. Neyi suçlayacağımı bilemiyorum, karışık bir iş bu! Bana otuz gümüş, yirmi de bakır köpek gön­derdiniz. Onları görünce kalbim sızladı. Elinizi de yakmışsınız, yakında aç kalacaksınız ama bana tütün almamı söylüyorsunuz. Böyle bir durumda ben ne yapacağım? Bir haydut gibi küçük bir öksüzü yağmalayayım mı? Cesaretimi tamamen kaybettim. Hiçbir işe yaramadığımı, ayakkabımın tabanından daha beter
105
olduğumu hissediyorum. Kendimi önemli hissetmem için bir neden yok. Hatta kendimi artık çok gereksiz biri olarak görmeye başladım. Bir kez kendime olan saygımı ve bütün iyi nitelikle­rimi kaybedince artık benim için her şey bitti. Mahvolmam ke­sinleşti. Bu kaderimde yazılıymış, benim suçum değil.
Biraz temiz hava almak için dışarı çıktım, sonra her şey arka arkaya geldi. Doğa ağlıyordu. Hava soğuktu, yağmur yağıyordu. Yemelyan'a rastladım. O da sahip olduğu her şeyi rehine koy­muş, her şeyi gitmiş. Ona rastladığım zaman iki gündür ağzına tek bir lokma koymamıştı. Güvence olarak kabul edilmeyecek şeyleri bile rehine koymak üzereydi. Ben de ona uydum, îşte günah böyle işleniyor Varenka! Beraber ağlaştık. Sizin hakkı­nızda konuştuk. Çok duygulu ve iyi bir insan. Ben de çok duy­guluyum, bütün bunlar bu yüzden başıma geliyor zaten. Size neler borçlu olduğumu biliyorum güvercinim! Sizi tanımaya başlayınca kendimi de daha iyi tanımaya ve sizi daha çok sev­meye başladım. Sizden önce yapayalnızdım. Sanki uykuday­dım, yaşamıyordum. Kinci yaratıklar görünüşümün bile çirkin olduğunu söylüyorlar ve benden iğreniyorlardı. Böylelikle ben de kendimden iğrenmeye başladım. Benim aptal olduğumu söylüyorlardı, ben de onlara inanıyordum. Ama siz gelince, ka­ranlık dünyam aydınlandı. Kalbim ve ruhum aydınlandı. İçime huzur doldu. Başka insanlardan daha kötü olmadığıma inanma­ya başladım. Tek bir şey var. Hiçbir yeteneğim yok ama yine de kalbi ve aklı olan bir adamım. Şimdi kaderin peşimi bırakma­dığı düşüncesiyle iyi niteliklerime olan inancımı da kaybettim. Felaketlerden ezildim, cesaretimi yitirdim. Siz her şeyi bildiği­nize göre gözümde yaşlarla size yalvarıyorum, lütfen artık beni sorgulamayın. Kalbim kırılıyor, bu bana çok acı geliyor.
Saygılarımı sunuyorum.
Sadık dostunuz Makar Devushkin
106
: 3 Eylül
Size yazdığım son mektubu bitirememiştim Makar Alekse-yevich, çünkü yazmam çok güçtü. Bazen yalnız olmak istediğim, kendi kendime hüzünlendiğim anlar olur. Böyle zamanlar gitgide daha da sıklaştı. Anılarımda bana öylesine esrarengiz gelen, beni anlatılmaz bir şekilde sarıveren bir şeyler var ki, bazen et­rafımda olanlara duyarsız kalarak saatlerce oturup her şeyi unu­tuyorum. Şu anki hayatımda acı ya da tatlı olan hiçbir şey yok. Her şey bana geçmişimi, özellikle de altın çağlarımı, çocuklu­ğumu hatırlatıyor. Ama böyle zamanlar da büyük bir can sıkın­tısıyla sona eriyor. Bitkin oluyorum. Gücümü kaybediyorum. Düşlerim beni tüketiyor. Sağlığım da gitgide kötüleşiyor. Ama bugün, sonbaharda pek sık görülmeyen taze, parlak ve aydınlık sabah, beni tekrar hayata döndürdü. Sabahı neşeyle karşıladım. İşte sonbahar! Köydeyken sonbaharı nasıl da severdim! O za­manlar çocuktum ama ne duygular yaşardım. Sonbahar akşam­larını sabahlarından daha çok severdim. Evimizin birkaç yüz metre ilerisinde bir tepenin altında bir göl olduğunu hatırlıyo­rum. Hâlâ görür gibiyim. Bu göl kocaman, aydınlık ve kristal kadar pürüzsüzdü. Bazen eğer durgun bir akşamsa göl de sakin olurdu. Su ayna gibiydi. Taptaze ve soğuk! Çimenlere çiğ dü­şerdi. Kıyıdaki izbaslarda1 ışıklar göz kırpar, hayvan sürüleri eve dönerdi. İşte o anlarda gölüme bakmak için evden gizlice kaçardım ve seyrederken kendimi kaybederdim. Suyun kenarın­da balıkçılar ateş yakarlar, ışığı suda çok çok uzaklara yansırdı. Gökyüzü buz mavisi olurdu, ufukta önce ateş kırmızısı olan çizgiler gitgide solardı. Ay çıkardı. Ürkmüş bir kuşun kanat sesini, hışırdayan sazlıkları ya da suda sıçrayan bir balığı duy­mak mümkündü. Koyu mavi sudan, beyaz, ince ve şeffaf bir buhar yükselirdi. Uzaklar karanlıklara gömülüp, her şey sanki
l   libas: Kulübeler, tahta evler.                                                                       . ..>
107
siste boğulurken yakınlardaki tekneler, adalar ve kıyı sanki bı­çakla kesilmiş gibi netleşirdi. Kıyıya bırakılmış kullanılmayan bir varil hafif hafif suda sallanır, söğüdün sarı yaprakları sazlarla sarmaş dolaş olurdu. Gecikmiş bir martı kâh soğuk suya dalıp kâh yükselerek sisler içinde kaybolurdu. Etrafı seyredip dinler­ken kendimden geçerdim. Çok mutlu olurdum! Daha küçücük bir çocuktum... Sonbaharı çok severdim. Hasat zamanını, yılın bü­tün işlerinin bittiği, köylülerin kulübelerde toplaştığı, herkesin kışı beklediği sonbahar sonlarına bayılırdım. Yılın bu zaman­larında her şeyi kasvet bürürdü. Sarı yapraklar, çıplak kalan or­manı çevreleyen patikaya saçılırdı. Orman özellikle akşamları nemli sis çöktüğü zaman, gitgide daha karanlık bir hal alır, ağaçlar korkunç hayaletlere, kocaman devlere benzerdi. Eğer gecikecek olursam ve ötekilerden geride kalırsam korkuya ka­pılıp adımlarımı sıklaştırırdım. Yaprak gibi titremeye başlar ve sanki ağaçların arkasından her an korkunç bir şeyin çıkabilece­ğini düşünürdüm. Bu arada rüzgâr kuru dallar arasından hışır­dayıp fısıldaşmaya başlar, son kalan yaprakları da kopartıp ha­vada döndürürdü. Vahşi çığlıklarıyla bir kuş sürüsü büyük ve gürültülü bir grup halinde rüzgârın arkasına takılır ve gökyüzünü karartırlardı. Korkuya kapılır ve sanki birisinin: "Koş çocuğum koş! Gecikme, her an korkunç şeyler olabilir. Durma koş!" de­diğini duyar gibi olurdum. Bunun üzerine dehşete düşer, nefe­sim kesilene dek koşardım. Nefes nefese eve gelirdim. Evde daima bir gürültü ve neşe olurdu. Biz çocukların hep yapılacak bir şeyleri vardı: Bezelye ve haşhaş kabuğu soymak gibi. Nemli odunlar sobada çıtırdardı. Annem çalışmalarımızı neşe içinde izlerdi. Yaşlı dadımız Ulyana bize eski günlerden söz eder ya da büyücülerin ve ruhların korkunç hikâyelerini anlatırdı. Biz ço­cuklar dudaklarımızda gülümsemeyle birbirimize sokulurduk. Sonra birdenbire susardık... Dinleyin! Bir ses var! Sanki biri kapıyı çalıyordu! Ama bir şey yoktu. Bu Frolovna'nın çıkrığı-
108
nın sesiydi. Birden kahkahayı basardık! Sonra geceleri korkudan uyuyamazdık. Korkunç rüyalar görürdük. Gece yarısı uyanır, kıpırdamaya bile korkardım. Gün ağarana kadar yorganın altın­da titrerdim. Sabah papatya kadar taptaze kalkardım. Pencereden bakardım. Kırlar kırağı kaplı olurdu. Sonbahar kırağısı çıplak dallarda sallanırdı. Gölün üzerini de ince bir buz kaplar, yüze­yinden beyaz bir duman yükselirdi. Kuşlar neşeyle şarkı söy­lerdi. Güneş her şeyin üzerine parlak ışıklar saçar, ince buzu cam gibi keserdi. Her şey aydınlık, parlak ve mutluydu! Sobada çıtırtılar olurdu. Hepimiz semaverin etrafına yerleşirdik. Bütün gece dışarda kaldığı için buz kesen kara köpeğimiz Polkar, dostça kuyruğunu sallayarak pencereden bakardı. Atının üze­rinde bir köylü ormana odun kesmeye giderdi. Herkes çok mutlu ve memnundu!... Ambarlara buğdaylar yığılır, samanla kaplı koca koca yığınlar güneşte altın ışıklar saçardı! Her şey sakin ve huzur doluydu. Tanrı bize iyi bir hasat verirdi ve herkes o kış ekmeği olacağını bilirdi. Köylüler karılarının ve çocuklarının aç kalmayacağını bilirdi. Akşamları ve kutsal günlerde kızların danslarının ve şarkılarının sonu gelmezdi. Hepsi Tanrının evinde şükran gözyaşları ile dua ederlerdi. Çocukluğum haya­tımın altın çağıydı!..
Onları hatırladıkça çocuk gibi ağlıyorum. Her şey öylesine canlı gözlerimin önüne geliyor ki, bütün geçmişim aydınlık bir şekilde önümde duruyor ama bugünüm karanlık ve kasvetli! Nasıl bir sonum olacak acaba, nasıl? Biliyorsunuz bu sonbahar öleceğime inanıyorum. Çok hastayım. Hep ölümü düşünüyo­rum. Ama böyle ölmek ve buraya gömülmek istemiyorum. Belki de ilkbaharda olduğu gibi öyle yatacağım. Belki de tam anla­mıyla iyileşemedim. Şu anda içim çok sıkılıyor. Fedora bir yere gitti. Ben bütün gün yalnızım. Bir süredir kendi başıma kal­maktan korkuyorum. Sanki odada biri varmış gibi geliyor bana. Sanki biri benimle konuşuyor. Özellikle de hayallere dalıp tekrar
109
kendime geldiğim zaman bunu hissediyorum ve korkuyorum. İşte bu yüzden size böyle uzun bir mektup yazdım, çünkü yaz­dıkça bu duygudan kurtuluyorum.
Şimdilik hoşça kalın. Zamanım ve kâğıdım yok, onun için burada kesiyorum. Elbiselerimi ve şapkamı rehine verince aldı­ğım paradan sadece bir gümüş rublem kaldı. Siz ev sahibinize iki gümüş ruble verdiniz. Bu iyi, bir süre için sesini çıkarmaz.
Giysilerinize de çekidüzen vermeniz lazım. Hoşça kalın. Çok yorgunum. Neden bu kadar güçsüzleştiğimi bilmiyorum. Ufacık bir iş bile beni yoruyor. Eğer bir iş çıkarsa nasıl yapacağım? Bu düşünce beni öldürüyor.
V.D.
5 Eylül
Varenka küçük güvercinim,
Bugün çok şey yaşadım meleğim. Bütün gün başım ağrıdı. Biraz rahatlayabilmek için Fontanka'ya yürüdüm. Kasvetli ve nemli bir akşamdı. Daha saat altıda her yer karardı. Yağmur yağmasa da sis yağmuru pek aratmıyordu. Fırtına bulutları gök­yüzünde dolaşıyordu. Bir sürü insan kanalın kenarından yürü­yordu ve genel havaya uygun olarak hepsinin de suratları asık ve korku doluydu. Sarhoş köylüler, karga burunlu, başlan açık, topuklu kaba ayakkabılarıyla Finli kadınlar, işçiler, arabacılar, bir şey almak için dışarı çıkan bizim gibiler, çocuklar, üzerle­rinde çizgili elbiseleriyle, soluk benizli, hasta görünüşlü, surat­ları yağlanmış, ellerinde kilit taşıyan çilingir çırakları, çakı satmaya çalışan uzun boylu emekli bir asker. İşte manzara bu! Günün bu saatinde başka insanlar görmek mümkün değil zaten. Fontanka çok işlek bir kanal! Öyle bir mavna kalabalığı var ki
110
oraya nasıl sığabildikleri şaşılacak şey! Köprülerin üzerinde kadınlar oturmuş ıslak ballı çörekler ve çürük elmalar satıyorlar. Hepsi de sırılsıklam ve pasaklı. Fortanka boyunca yürümek pek eğlenceli bir şey değil! Ayaklar altında ıslak kaldırım, iki tarafta uzun uzun, kara evler, altta sis, üstte sis... Bugün işte böylesine hüzünlü ve kara bir akşamdı.
Gorokhovaya Caddesi'ne döndüğümde hava iyice kararmıştı, fenerleri yakıyorlardı. Uzun zamandır oralara yolum düşme­mişti. Ne gürültülü bir cadde! Dükkânlar, zengin mağazalar! Her şey ışıl ışıl ve göz kamaştırıcı. Süslü eşyalar, fanuslar içinde çiçekler, kurdeleli şapkalar. Bunların süs için konduğunu düşü­nebilirsiniz ama öyle değil. Bunları alıp eşlerine hediye eden erkekler var. Ne zengin bir cadde! Pek çok Alman fırıncı Go­rokhovaya Caddesi'nde oturuyor. Durumları iyi olmalı. Her da­kika bir sürü araba geçiyor. Şu yollar nasıl dayanıyor diye merak ediyorum. Pencereleri ayna gibi parlayan, içleri kadife ve ipek kaplı arabalar çok şatafatlı. Asilzade sürücüler apoletli ünifor­malar giyiyor ve kılıç takıyorlar. Bütün arabaların içine baktım. Hepsinde de süslü hanımefendiler oturmuşlar, belki de prenses ya da kontestiler. Hiç kuşkusuz baloya ya da toplantılara gitme saatleriydi. Prenseslerin ya da aristokrat hanımların yakından nasıl olduklarını merak ederdim. Çok hoş olmalılar diye düşü­nürdüm. Bugün arabaların içine bakana kadar daha önce hiç görmemiştim. Sonra sizi hatırladım. Ah küçük güvercinim, ah sevgilim. Sizi hatırladıkça kalbim sızlıyor. Neden bu kadar şanssızsınız Varenka? Küçük meleğim! Onlardan ne farkınız var? İyi kalplisiniz, sevecensiniz, eğitimlisiniz. Neden kaderiniz bu kadar kötü? Neden başkaları hiç beklenmedik bir şekilde mutluluğa ulaşırken, iyi insanlar mutsuz yaşamaya mahkûm ediliyorlar? Biliyorum küçüğüm, böyle düşünmenin yanlış ve günah olduğunu biliyorum ama dürüst konuşmak gerekirse daha doğmamış çocuğun kaderi bile iyi yazılmışken neden bazıları-
111
nın da doğar doğmaz sokağa atıldıklarını merak ediyorum. Ap­talların kaderi iyi olurmuş. "Sen aptal, al işte dedenin kesesi. Karıştır, istediğin gibi harca, mutlu ol! Ama sen, adın her neyse avucunu yala. Sana bu yaraşır dostum!" Böyle düşünmek gü­nahtır canım biliyorum ama bazen günah fikirler insanın aklına giriveriyor. Siz de böyle arabalara yakışırdınız. Sizin bir bakı­şınız değil bizim gibileri, generalleri bile deli ederdi. Size keten değil ipek ve altın işlemeli kıyafetler giymek yaraşırdı. Şimdi olduğu gibi zayıf, hasta görünüşlü biri olmazdınız o zaman. Bonbon şekeri gibi tombul, diri ve gül yanaklı olurdunuz. Ben caddeden geçerken ışıl ışıl pencerelerinizden sizi görünce mut­lu olurdum. Gölgenizi bile görmek bana yeterdi. Sizin orada mutlu ve neşeli olduğunuz düşüncesi dahi beni memnun ederdi küçük kuşum. Ama bir de şu hale bakın! Kötü niyetli insanların sizi mahvettikleri, değersiz birtakım insanların, çapkınların sizi aşağıladıkları yetmedi mi? Sırf üzerinde güzel bir palto olduğu ve size altın saplı gözlüklerin ardından baktığı için istediğini yapma hakkını nereden buluyor o utanmaz adam? İnsan onun edepsiz konuşmalarını dinlemek zorunda mı? Artık yeter! Ne­den böyle oluyor? Çünkü siz yetimsiniz, savunmasızsınız, size yardım edecek, sizi koruyacak güçlü bir arkadaşınız yok. Ama bu nasıl bir adam, bunlar nasıl insanlar ki bir yetimi aşağılaya­biliyorlar? Onlar insan değil çöp yığını, sadece çöp yığını. Hepsi de birer isimden ibaretler. Bence bugün Gorokhovaya Cadde-si'nde rastladığım laternacı onlardan çok daha saygıdeğer bir insan. Bütün gün boyunca orada dikilip yiyecek bir şeyler ala­bilmek için kirli bir yarım köpek bekleyip duruyor ama kendi kendisinin efendisi, kendi geçimini sağlıyor. Sadaka istemiyor. İnsanlara zevk veren bir makine gibi çalışıp duruyor. "Bakın, sizi eğlendirmek için elimden geleni yapıyorum" diyor. Kuşku­suz çok yoksul biri, bu doğru ama onurlu bir yoksul. Yorgun ve kemiklerine kadar donmuş biri ama yine de çalışıyor. Yaptıkları işe oranla çok az kazansalar da kimseye eğilmeyen, sadaka kabul
112
etmeyen onurlu insanlar vardır. İşte ben de bu laternacı adam gibiyim. Tam anlamıyla onun gibi olmasam da kendimce asale­timle ona benziyorum. Elimden geldiğince çalışıyorum. Bundan fazlasını yapamıyorum. Tedavisi olmayan şeye katlanmak ge­rekir.
Bugün fakirliğimi iki kat daha fazla hissettiğim için bu later­nacıdan söz ettim canım. Onu seyretmek için durdum. Benden başka iki arabacı, bir fahişe, kir pas içinde küçük bir kız da vardı. Laternacı bir evin penceresinin önünde durmuştu. On yaşlarında bir sokak çocuğu dikkatimi çekti. Tatlı bir çocuktu ama zayıf ve hasta görünüyordu. Üzerinde bir gömlekten başka bir şey yoktu. Ayaklan çıplaktı. Çocukluğuna yaraşır biçimde ağzı açık müzik dinliyordu. Alman kuklaların danslarını seyre­diyordu. Kolları ve bacakları soğuktan kaskatı kesilmişti. Titri­yor ve gömleğinin kolunu ısırıyordu. Elinde küçük bir kâğıt parçası tuttuğunu gördüm. Bir beyefendi laternacıya bozuk para attı. Para laternanın küçük bahçesinde dans eden kuklaların ya­nına düştü. Paranın sesiyle küçük çocuk ürktü. Etrafına baktı, parayı benim attığımı sandı. Hemen yanıma geldi. Küçük elleri ve sesi titriyordu. Kâğıdı bana doğru uzatıp: "Mektup" dedi. Mektubu açtım, her zamanki şeylerdendi: "Annem ölüm döşe­ğinde efendim. Üç kardeşim aç bekliyor. Lütfen bize yardım edin. Ölünce öbür dünyada bu yardımlarınızı hiç unutmayaca­ğım." Evet her şey ortadaydı, şaşılacak bir durum yoktu. Ama ben ona ne verebilirdim ki? Hiçbir şey. Nasıl üzüldüğümü anla­tamam! Çocuk çok zavallı görünüyordu. Soğuktan mosmor ol­muştu. Karnı aç olmalıydı. Doğru söylediğinden emindim. En kötüsü de bu gaddar annelerin çocuklarına bakmayıp ellerinde mektupla yarı çıplak halde sokağa dilenmeye göndermeleriydi. Belki de karaktersiz bir köylü kadındı. Belki de onlar için para kazanabilecek hiç kimseleri yoktu. Belki ayaklarını altına almış oturuyordu. Belki de gerçekten hastaydı. Ama yine de doğru
113
dürüst bir yerlere başvurmalıydı. Belki de incecik giyinmiş, aç bir çocuğu insanları kandırmak için sokağa salan ve böylelikle çocuğu hasta eden sahtekârın biriydi. Böyle mektupları taşı­makla ne olacaktı o çocuk? Zamanla etrafta dolaşıp insanların yanına sokularak dilenmekten kalbi donuklaşacak. İnsanların acelesi olduğu için onunla ilgilenmeyecekler. Onu sert kelime­lerle acımasızca azarlayacaklar: "Def ol! Git şuradan! Rahat bı­rak bizi!" İşte herkesten bunu duyar ve kalbi donuklaşır, korkan zavallı çocuk yuvadan düşen bir yavru kuş gibi titremeye baş­lar. Kolları ve bacakları donar, nefesi kesilir. Bir dahaki sefer onu gördüğünüzde öksürüyordur. Kısa bir süre sonra kötü bir hastalık pis bir yılan gibi göğsüne tırmanır. Tekrar baktığınızda ölümü tepesindeki karanlık bir köşede beklerken görürsünüz. Kaçış yoktur, çare yoktur. İşte hayatı budur! Hayat bazen böy­ledir! Ah Varenka, "Allah rızası için..." kelimelerini duymak ve "Allah versin!" deyip hiçbir şey vermeden geçmek nasıl da acıdır. Bazen, "Allah rızası için..." hiç de o kadar kötü gelmez. -Bilirsiniz pek çok çeşidi vardır.- Bazen bu söz alışılmış, de­vamlı söylenen bir dilenci sızlanmasıdır. Onu geri çevirmek hiç de o kadar acı vermez, çünkü artık kaşarlanmış bir dilencidir o. Buna alışkındır diye düşünür insan. Üstesinden gelir, nasıl başa çıkabileceğini bilir. Bazen "Allah rızası için..." kelimeleri hiç alışılmadık, kaba ve kötü bir biçimde karşımıza çıkar, bugün olduğu gibi. Ben çocuğun mektubuna bakarken çitlere dayanmış bir adam vardı. Dileneceği insanları seçiyordu. "Allah rızası için yarım peni" dedi. Bunu öyle kesik kesik ve kibar bir şekilde söyledi ki korkunç bir duyguya kapıldım ama para falan vere­medim, çünkü yoktu. Aslına bakarsanız zenginler fakir insanla­rın kaderleri konusunda yüksek sesle yakınmalarından hiç hoş­lanmazlar. Onların kendilerini rahatsız ettiklerini, problem çı­kardıklarını söylerler! Evet gerçekten de fakirlik sorundur. Belki onların karın gurultuları, zenginleri uykularından uyandırır!
114
Doğruyu söylemek gerekirse bütün bunları kendi kalbimi ra­hatlatmak ve daha çok da yazı yazma konusundaki edebi stilimi göstermek için anlattım. Sizin de kabul edeceğiniz gibi stilim son zamanlarda oldukça gelişti. Ama bugünlerde içim çok sıkılıyor. Bu düşüncelerimi ruhumun derinliklerinde hissetmeye başla­dım. Bu duygunun beni hiçbir yere götürmeyeceğini gayet iyi biliyorum ama yine de insanın kendine hak vermesi gerektiğine inanıyorum. Bazen ortada hiç sebep yokken kendi kendimi aşa­ğılıyorum, bir saman çöpü kadar bile değerim olmadığını dü­şünüyorum. Bunun nedeni belki benim de sadaka isteyen o za­vallı çocuk gibi aşağılanıp, hor görülmüş olmamdı. Şimdi bunu size örneklerle açıklayacağım Varenka, dinleyin. Bazen sabah­lan erken saatte aceleyle işe giderken şehrin uyanışına, yatak­tan kalkışına, duman saçışına, fokurdayışına bakarım. Bazen bu görüntünün karşısında kendinizi öyle küçük hissedersiniz ki, sanki birisi sivri burnunuza bir fiske vurmuş gibi olur ama siz su kadar sessiz, çimen kadar alçakgönüllü yolunuza devam edersi­niz ve huzurunuz bozulmaz. Şöyle bir bakın etrafınıza, şu bü­yük, kara, kirli binalarda neler oluyor acaba? İyice incelerseniz kendimi neden bu denli değersiz hissettiğimi, aşağıladığımı an­layacaksınız. Yaptığım mecaza dikkat edin Varenka. Evet bir bakalım şu binalarda neler var. Orada, dumanlı köşede, zorun­luluktan ev görevi yapan nemli bir delikte bir esnaf uykudan uyanmış. Bütün gece boyunca sanki mecburmuş gibi rüyasında bir gün önce istemeden kestiği botları görüp durmuş. Ama o bir işçidir, ayakkabıcıdır. Onun kendi işinden başka hiçbir şey düşünmemesi çok normaldir. Çocukları ağlar, karısı açtır. Sa­bahları böyle uyanan sadece ayakkabıcılar mı sanki hayatım? Ama sadece bu mu? Hesaba katılması gereken başka bir şey daha var. Tam orada, aynı binada ya bir alt ya da bir üst katta yaldızlı dairesindeki bir zengin gece aynı botları başka bir açı­dan rüyasında görmüştür. Ayakkabılar düşünüldüğü zaman he-
115
pimiz şöyle ya da böyle ayakkabıcı sayılırız. Keşke o zenginin yanında kulağına şunları fısıldayacak biri olsaydı: "Haydi hay­di, böyle şeyleri düşünme, yalnızca kendini düşünmekten vaz­geç. Sadece kendin için yaşama. Sen ayakkabıcı değilsin. Senin çocukların sağlıklı, karın yiyecek dilenmiyor. Etrafına bir bak. Botlarından başka düşünecek daha önemli bir şey bulamıyor musun?"
İşte size anlatmak istediğim buydu Varenka. Belki bunlar çok açık düşünceler hayatım ama bazen insan bu düşünceye kapılır ve kalbinden geçen en ateşli düşünceleri çıkarır. Bu yüzden de insan hiç sebepsiz yere kendini çöp kadar değersiz hisseder, ses­ten ve gök gürültüsünden korkar! Söylediklerimin doğru olma­dığını, haksızlık ettiğimi, sinir krizi geçirdiğimi ya da bunları bir kitaptan aldığımı düşünebilirsiniz. Hayır hayatım, bunu aklı­nızdan çıkarın, öyle değil. Ben haksızlıktan nefret ederim. Sinir krizi falan da geçirmiyorum, kitaptan alıntı da yapmadım.
Eve sebepsiz bir can sıkıntısıyla geldim. Masaya oturdum, çaydanlığı ısıttım. Bir, iki bardak çay içmek istedim. Derken bizim kiracı Gorshkov geldi. O sabah onun etrafta avare avare dolaştığını ve yanıma yaklaşmaya çalıştığını fark etmiştim zaten. Bu arada söylemeden geçemeyeceğim Varenka, onlar benden de beter durumdalar. Üstelik karısı ve çocukları da var. Onun yerinde olsaydım ne yapardım bilmem. Her neyse, Gors­hkov yanıma geldi, selam verdi. Her zamanki gibi kirpiklerinde yaşlar vardı. Ayaklarını yere sürtüyor, bir türlü konuşmaya başlayamıyordu. Onu bir sandalyeye oturttum. Sandalye kırıktı ama başka sandalyem yoktu. Ona çay ikram etmek istedim, ki­barlıktan reddetti. Uzunca bir süre reddettikten sonra sonunda bir bardak aldı. Şekersiz içmek istedi. Özürler diledi. Ben onu şeker alması için ikna etmeye çalışırken o reddetmeye devam etti ama sonra küçük bir parça aldı. Bana çayımın normalden daha tatlı olduğunu söyledi. Ah ah, fakirlik insanları nasıl da küçültüyor!
116
"Evet dostum ne haber?" diye sordum.
"Durumumu biliyorsunuz Makar Alekseyevich" dedi. "Tanrı merhameti gösterip mutsuz aileme yardım edin. Karım ve ço­cuklarım var, bir lokma yiyeceğimiz yok. Baba olarak böyle bir şeye katlanmak benim için ne demektir bir düşünün!"
Tam yanıt verecektim ki lafımı kesti.
"Buradaki herkesten korkuyorum Makar Alekseyevich. Tam olarak korku değil belki ama çekmiyorum. Hepsi de kibirli ve mağrur insanlar. Sizin canınızı sıkmak istemezdim. Sizin de pek iyi durumda olmadığınızı biliyorum. Ama az da olsa bir şeyler verebilirsiniz. Sizden istemeye cesaret edebildim, çünkü iyi kalpli bir insansız. Sizin de ihtiyacınız var. Bu ne demektir bi­lirsiniz. Merhametiniz de var." Terbiyesizliğini ve kabalığını bağışlamamı dileyerek sözlerini bitirdi.
Olsaydı seve seve vereceğimi söyledim ama kuruşum yoktu.
"Makar Alekseyevich" dedi, "çok fazla bir şey istemiyorum. Durumu biliyorsunuz. -Bunu söylerken kıpkırmızı oldu- Karım ve çocuklarım aç. Keşke on köpek olsun verebilseydiniz."
O anda vicdanım sızladı. Benden de kötü durumdalar diye düşündüm. Ama benim de yirmi köpeğim vardı ve lazımdı. Er­tesi günkü zorunlu ihtiyaçlarım için harcayacaktım.
"Yo dostum, bu imkânsız!" dedim.
"Lütfen Makar Alekseyevich dostum, hiç olmazsa on köpek verin ne olur?"
Evet Varenka, çekmecemden çıkardığım yirmi köpeği ona verdim. Ah ne fakirlik! Sonra konuşmaya başladık.
"Peki dostum sen böyle bir durumdayken nasıl oluyor da ayda beş gümüş rubleye oda kiralayabiliyorsun?"
Odayı altı ay önce tuttuğunu ve üç aylık peşin verdiğini an­lattı. Sonra şartlar öyle değişmiş ki adamcağız ne yapacağını
117
şaşırmış. Bu durumun çoktan düzeleceğini ümit etmiş. Çok kötü bir durum. Onu mahkemeye vermişler. Hükümeti dolan­dırmaya çalışan bir tüccarla davalıymış. Durum ortaya çıkınca tüccar tutuklanmış. Adam Gorshkov'u da işin içine karıştırmış. Onun suçu, hükümet çıkarlarını ihmal, düşüncesizlik ve dikkat-sizlikmiş. Gorshkov bin türlü belayla yüz yüze gelmiş. Adını temize çıkarması biraz zor.
"Şerefsizlik, hırsızlık ve dolandırıcılıkla suçlanıyorum. Ama tamamen masumum" diyor.
Bu dava adını lekelemiş. İşten çıkarılmış. Yasal olarak suçlu bulunmadığı halde adım tamamen temize çıkarana kadar tüccarın kendisine borçlu olduğu parayı da alamıyormuş. Ben ona inanıyordum ama mahkeme onun sözlerine kulak asmıyor­du. Öyle karmaşık bir davaydı ki çözmek yüzyıllar alabilirdi. Bir düğümü çözdükleri anda tüccar, bir başka, derken bir başka düğüm çıkarıyordu. Gorshkov için gerçekten çok üzülüyorum hayatım, yaşadıklarını anlayabiliyorum. İşi yok, kötüye çıkan adından dolayı kimse onu işe almıyor. Biriktirdikleri bütün pa­rayı da yemişler. Dava çok karışık ama bu arada yaşamaları da gerekiyor. Hiç niyetleri yokken zamansız bir anda bebekleri de olunca yeni bir masraf kapısı açılmış. Oğullan hastalanmış, yine masraf, ölmüş yine masraf. Karısı hastaymış, müzmin bir hastalığa yakalanmış. Kısacası çektikçe çekiyor adam. Birkaç gün içinde iş açısından iyi bir sonuç bekliyor, buna hiç kuşkusu yok. Onun için çok üzülüyorum. Çok üzülüyorum Varenka. Ona şefkat gösterdim. Zavallının biri kendisine bakacak birine ihti­yacı var. İşte bu yüzden ona şefkat gösterdim. Şimdilik hoşça kalın canım. Tanrı sizi korusun sevgilim! Sizi düşünmek yaralı kalbime merhem sürmek gibi bir şey. Sizin için acı çekiyorum ve bu acı bile kalbimi rahatlatıyor.
Gerçek dostunuz if -•    Makar Devushkin
118
9 Eylül
Sevgili Varvara Alekseyevna, î «J»' m -.;••• Bu mektubu yazarken kendimde değilim. Çok kötü bir olayla hayal kırıklığına uğradım. Başım dönüyor. Sanki her şey etra­fımda dönüyor gibi. Şimdi size asla tahmin edemeyeceğiniz bir şey söyleyeceğim. Ben bunu önceden düşünmediğimi söyleye­mem. Bunu hissetmiştim. Geçen gece benzer bir şeyi rüyamda bile görmüştüm.
Bakın ne oldu! Üsluba falan hiç aldırmadan aklıma geldiği şekilde yazıyorum. Bugün işe gittim. Oturup yazmaya başla­dım. Dün de yazı yazmıştım zaten Varenka. Timofey İvanovich yanıma geldi ve bir belgenin çok acele lazım olduğunu söyledi.
"Lütfen çok dikkatli ve okunaklı yazın. Biraz acele bir iş. Bugün imzalanması gerek Makar Alekseyevich."
Dün hiç kendimde değildim meleğim, hiçbir şey görmek is­
temiyordum. Böylesine bir hüzün ve sıkıntı vardı içimde. Kal­
bim buz gibi, ruhum kapkaranlıktı. Aklımda hep siz vardınız
hayatım. Ama yine de işe koyuldum. Gayet okunaklı ve net
yazdım ama nedendir bilmem ya şeytanın işiydi ya da kaderin
cilvesiydi, belki de öyle olması gerekiyordu, tam bir satırı atla­
mışım. Kimbilir ne anlamı vardı, eminim bütün anlam bozul­
muştu. Belge dün yetişmedi, Ekselanslarına imzaya bugün gö­
türdüler. Bugün hiçbir şey olmamış gibi yine aynı saatte işe
gittim ve Yemelyan İvanovich'in yanına oturdum. Son zaman­
larda her zamankinden iki kat daha utangaç ve rahatsız biri ol­
dum. Kimsenin yüzüne bakamıyorum. Birinin sandalyesi gıcır­
dayacak olsa korkudan ölüyorum. Bugün de öyleydim. Hiç sesi­
mi çıkarmadan kirpi gibi büzülüp oturdum. Yefim Akimovich
-onun gibi bir adam görülmemiştir- herkesin duyabileceği bir
şekilde:
119
"Neden öyle korku içinde büzülmüş oturuyorsun, Makar Alekseyevich?" dedi.
Yüzünü öyle bir buruşturdu ki etrafımızda oturan herkes kahkahayı patlattı. Güldükçe güldüler. Ellerimle kulaklarımı tı­kadım, gözlerimi kapattım. Orada kıpırdamadan oturuyordum. Hep böyle yaparım. Biraz sonra susacaklardı nasılsa. Birden birtakım ayak sesleri duydum. Bir telaş oldu. Dinledim. Kulak­larım beni aldatmıyorsa beni çağırıyorlardı, beni, Devushkin'i. Kalbim güm güm atmaya başladı. Neden bu kadar korktuğumu bilmiyordum. Tek bildiğim hayatımda hiç bu kadar korkmadı-ğımdı. Sanki hiçbir şey olmamış, ben orada değilmişim gibi sandalyeye yapışmıştım. Ama ses gitgide yaklaşıyordu. So­nunda kulağımın dibinde çınladı.
"Devushkin! Devushkin nerede?"
Kafamı kaldırdım. Yevstafy İvanovich önümde durmuş:
"Makar Alekseyevich hemen Ekselanslarının yanına gidin. Bel­
gede bir hata yapmışsınız!" dedi. Bütün söylediği buydu. Ama
yetti de arttı bile. Yetmez miydi Varenka? Uyuşmuş, donmuş
ve duygusuz bir halde gittim. Ne yaptığımı bilmeden ölü gibi
yürüyordum. Beni bir odaya soktular, oradan ikinciye ve sonra
da Elekselanslarının çalışma odasına. Ekselanslarının huzurun-
daydım! O anda aklımdan geçenleri tam olarak söyleyebilmem
imkânsız. Ekselansları orada duruyordu, herkes onun etrafm-
daydı. Selam vermedim, herhalde unutmuşum. Dilim tutul­
muştu. Orada öylece dikiliyordum. Dudaklarım ve bacaklarım
titriyordu. Dilimin tutulması için nedenlerim vardı. Öncelikle
kendimden utanıyordum. Sağ tarafımdaki aynaya bir baktım,
orada gördüğüm şey aklımı başımdan almaya yeterdi. İkinci
olarak, ben orada değilmişim gibi çalışırdım. Bu yüzden de
Ekselanslarının beni bilmesi imkânsızdı. Belki dairede Devush­
kin adında bir memur olduğunu duymuştu ama konuyla hiç il­
gilenmemişti.                                                ••. :..:.:> ı .,:• •ı>-*'i,-f-~t
Öfkeyle söze başladı: "Yaptığınız ne demek oluyor beye­fendi? Kör müsünüz? Acele bir yazı isteniyor ve siz işi berbat ediyorsunuz. Bu ne demek?"
Tam o anda Ekselansları, Yevstafy İvanovich'e döndü. Ben sadece bazı kelimeleri seçebildim. "İhmal! Dikkatsizlik! Başı­mızı derde sokacaksınız!" Birden bir şey söylemek için ağzımı açma isteği duydum. Af dilemek istedim ama yapamadım. Kaç­mak istedim ama cesaret edemedim ve sonra... sonra Varenka öyle korkunç bir şey oldu ki, şu anda bile bunu yazamıyorum. Üniformamda sallanıp duran düğmelerden biri -cehenneme gi-desice- birdenbire kopuverdi. Herhalde kazara dokunmuş olma­lıyım. Şıngırdayarak yerde zıpladı, yuvarlanıp Ekselanslarının ayaklarının dibinde durdu lanet olasıca. Herkes sessizce öylece duruyordu. İşte o anda kendimi affettirmek, özür dilemek, yan­lışımı düzeltmek için Ekselanslarına söyleyeceğim her şey si-liniverdi! Asıl korkuncu daha sonra oldu. Ekselansları görünü­şümle ve kıyafetimle ilgilenmeye başladı. Ben de aynada gör­düklerimi hatırladım. Düğmemi almak için atıldım! Pusulamı şaşırdım. Tam eğilip tutacakken düğme yine dönüp yuvarlandı, kısacası alamadım. Böylece bir beceriklilik gösterisinde bulun­muş oldum. Sonra birden son gücümü de kaybettiğimi hissettim, her şey bitmişti, her şey! Adım, şerefim mahvolmuştu! Sonra durup dururken Teresa ile Faldoni'nin sesleri kulaklarımda çın­lamaya başladı. En sonunda düğmeyi aldım, ayağa kalktım, kendime çekidüzen verdim. Aptallık etme de hazır olda bekle­şene budala. Ama yo sanki aynı yerde duracakmış gibi düğmeyi ipliğe geçirmeye kalkıştım. Üstelik gülüp duruyordum. Önce Ekselansları arkasını döndü sonra tekrar dönüp bana baktı. Yevstafy İvanovich'e: "Bu da nesi?... Şu haline bak!... Nasıl oluyor da... Ne yapıyor öyle..." dediğini duydum. Ah sevgilim bir düşünsenize! Bu kez kendimi ele verdiğimi biliyordum! Yevstafy İvanovich, "İyi bir insandır o. Asla yanlış adım atma-
121
di. Mükemmel davranışlar sergiler. Derecesine göre ücreti..."
dedi.                          n-
"Pekâlâ yine de yardım edelim" dedi Ekselansları. "Avans falan verin."
"Zaten avans aldı ama görünüşe bakılırsa durumu pek iyi değil. Hep ağır davranan, sicili temiz bir adamdır."
Bense yanıyordum meleğim, cehennem ateşinde yanıyor-dum! Ölüyordum...
"Pekâlâ" dedi Ekselansları yüksek sesle, "belgenin hemen tekrar yazılması gerek. Devushkin buraya gelin ve tekrar yazın. Bu kez hata istemem. Dinleyin bir dakika..." O anda Ekselans­ları ötekilere döndü ve bir sürü emirler verdi. Hepsi dağıldı. Onlar gider gitmez Ekselansları cüzdanını aldı ve yüz ruble çı­kardı.
"Alın bunu!" dedi. "Kusura bakmayın. Dilediğiniz gibi har­cayın."
Sonra parayı elime sıkıştırdı. Şoka girdim meleğim, bütün bedenim titredi. Bana ne oldu bilmem, ellerini öpmek istedim. Adamcağız kıpkırmızı oldu. En küçük bir abartmam yok inanın. Benim değersiz elimi tutup sanki onun dengiymişim gibi toka-laştı.
"Şimdi gidebilirsiniz" dedi, "elimden gelen bu. Ama artık hata istemem. Bu sefer ucuz atlatabildik."
Şimdi bir karara vardım meleğim. Artık sizin ve Fedora'nın -eğer çocuklarım olsaydı onlardan da aynı şeyi yapmalarını is­terdim- bundan sonra hayatınız boyunca babanız için değil Ek­selansları için dua etmenizi istiyorum! Bir şey daha söyleyece­ğim, lütfen dikkatle dinleyin: Talihsiz günlerimizde, çektikleri­mize, küçük düşmelerimize, beceriksizliklerimize ve size baka­rak ne kadar yıkılmış olsam da size yemin ederim bütün bunlara rağmen Ekselanslarının benim gibi bir ayyaşın elini sıkması, verdiği yüz rubleden çok çok daha önemli! Bunu yapmakla beni
122
kendime getirdi. Beni yeniden diriltti, hayatımı güzelleştirdi. Tanrı huzurunda ne kadar günahkâr olursam olayım Ekselansları için mutluluk ve refah dileklerimin Tanrı'ya ulaşacağından eminim artık...
Canım! Şu anda ne kadar heyecanlı ve karmakarışık bir hal­deyim. Kalbim sanki göğsümden fırlayacakmış gibi çarpıyor. Bütün gücümü kaybetmiş gibiyim.
Size kırk beş ruble gönderiyorum. Ev sahibine yirmi ruble vereceğim, bana da otuz beş kalacak. Yirmi rublesiyle üstüme başıma bir şeyler alacağım. On beş rubleyi de günlük harca­malarım için saklayacağım. Bu sabah olanlar varlığımı temelin­den sarstı. Biraz uzanacağım. Ama kendimi huzurlu, hem de çok huzurlu hissediyorum. Yalnızca kalbimde bir sızı var. Derinler­de bir yerlerde bir kıpırtı duyuyorum. İçimde bir titreme var.
Sizi görmeye geleceğim. Ama şu anda bütün bu yaşadıkla­rım beni sarhoş etti... Tanrı her şeyi görür benim güzel Varen-kam.
Değer bilen dostunuz Makar Devushkin
10 Eylül
Sevgili Makar Alekseyevich,        
Sizin mutluluğunuz beni de çok mutlu etti. Amirinizin bu davranışı beni de çok sevindirdi. Şimdi problemleriniz biraz ol­sun hafifledi! Ama Tanrı aşkına lütfen paranızı çarçur etmeyin. Sakin ve aklı başında bir hayat sürmeye devam edin. Bugünden başlayarak her gün kenara biraz para koyun da kader sizi ikinci kez hazırlıksız yakalamasın. Tanrı aşkına bizim için endişe­lenmeyin. Fedora ile ben nasıl olsa geçinip gidiyoruz. Neden bi­ze o kadar çok para gönderdiniz Makar Alekseyevich? Gerçekten
123
hiç gerek yoktu. Biz elimizdekiyle yerinebiliyoruz. Gerçi bura­dan taşınmak için paraya ihtiyacımız olacak ama Fedora eski alacaklarımızı alabilmeyi umuyor. Ama ben yine de yirmi rub­leyi acil durumlar için saklayacağım. Kalanını size geri gönde­riyorum. Lütfen iyi saklayın Makar Alekseyevich. Şimdilik hoşça kalın. Huzur içinde, sağlıklı ve mutlu yaşayın. Daha uzun yazardım ama çok yorgunum. Dün bütün gün yattım. Geleceği­nizi söylemeniz çok güzel. Lütfen gelin Makar Alekseyevich.
V.D.
ki 11 Eylül
Sevgili Varvara Alekseyevna, ";a n'; ^w;.-,. : Size yalvarıyorum şu anda bu kadar mutlu ve her şeyden bu denli memnunken beni terk etmeyin. Küçük güvercinim! Fedo-ra'ya kulak asmayın, ben istediğiniz her şeyi yaparım. Sırf Ek­selanslarına olan saygımdan aklı başında ve dikkatli davrana­cağım. Birbirimize yine mutlu mektuplar yazacağız. Düşünce­lerimizi, sevinçlerimizi, eğer olursa kaygılarımızı birbirimize açacağız. Beraber mutluluk ve uyum içinde yaşayacağız. Ede­biyatla ilgileneceğiz... Meleğim! Bütün kaderim değişti, her şey iyiye gidiyor. Ev sahibi uysallaştı. Teresa akıllandı, hatta Fal-doni bile hareketlendi. Ratazyayev'le de aramız düzeldi. Ben, onun yanına gittim. İyi bir adam olduğunu kabul etmeliyim, onun hakkında söylenenler saçmalıktan başka bir şey değil. Hepsinin kuru iftira olduğunu anladım. Hakkımızda söylenen­lerden haberi bile yok. Bana kendisi söyledi. Yeni yazdıklarını okudu. Bana lovelace demesinde de aşağılayıcı ve hakaret nite­liğinde bir anlam yokmuş. Açıklamasını yaptı. Avrupa edebi­yatından alınma bir sözcükmüş ve "çabuk kavrayan" demekmiş.
124
Edebi yönden daha nazikçe ifade etmek gerekirse "uyanık" de­mek oluyormuş. Hiç düşündüğümüz gibi değilmiş! Masum bir şakaymış meleğim! Bense cahilliğim ve aptallığımla boşu bo­şuna alındım. Gidip ondan özür diledim...
Hava bugün çok güzel Varenka, çok güzel. Sabah sanki kal­burla eleniyormuş gibi yağmur çiseledi ama hiç önemli değil! Bu, havayı daha da güzelleştirdi. Çarşıya çıkıp çok güzel bir ayakkabı aldım. Nevsky boyunca yürüdüm. Ari'yi okudum1. Ah! Çok önemli bir şeyi anlatmayı unutuyordum neredeyse.
Bakın ne oldu:
Bu sabah Yemelyan İvanovich ve Aksenty Mikhailovich ile Ekselansları hakkında konuşuyorduk. Biliyorsunuz Varenka, onun cömert davrandığı kişi sadece ben değilim. Sadece bana iyilik yapmıyormuş. Her yerde iyi kalpliliğiyle tanınıyor. Pek çok yerde insanlar ona hayır duaları ediyor, minnet gözyaşları döküyor. Öksüz bir kızı büyütmüş ve ona çeyiz verip evinde özel görevler yapan iyi halli bir memurla evlendirmiş. Dul birinin oğlunu hükümette işe koymuş ve daha pek çok iyilikler yapmış. Tabii benim de bu konuda üzerime düşeni yapmam gerekirdi ve herkese Ekselanslarının yaptıklarım anlattım. Hiçbir şeyi sak­lamadan her şeyi anlattım. Gururu bir tarafa bıraktım. Böyle bir durumda gururun ve kibirin lafı olur mu hiç? Ekselanslarına şükranlarımı sunmak için her şeyi yüksek sesle söyledim. Coş­kuyla, hararetle konuştum. Hiç kızarmadım, aksine böyle an­latılacak bir şeyim olduğu için gururlandım. Her şeyi söyle­dim. -Tabii sadece sizin hakkınızda hiçbir şey anlatmadım.- Ev sahibimi, Faldoni'yi, Ratazyayev'i, Markov'u, ayakkabılarımı, her şeyi söyledim. Bazıları birbirlerine bakıp güldüler. Aslında
l   Ari'yi okudum: Petersburg'da 1825-1864 yılları arasında. F.V. Bulgakov ve N.İ. Grech tarafından basılan tutucu bir dergi. Gogol, Bir Delinin Hatıra Defteri adlı eserinde Arı'dan küçük memurların tercih ettiği eser diye söz etmişti.
125
hepsi gülümsedi. Herhalde görünüşüm onlara komik gelmişti ya da belki de ayakkabılarıma güldüler. Evet, evet kötü bir niyetleri olduğunu sanmıyorum. Gençliklerine verdim, belki de varlıklı insanlar oldukları içindi. Anlattıklarıma kötü niyetle güldükleri­ne hiç ihtimal vermiyorum. Ekselansları hakkında konuştuğuma göre buna gülmüş olamazlar, değil mi Varenka?
Hâlâ etkisinden kurtulamadım hayatım. Bütün bu olanlar ka­famı karıştırdı! Yakacak odununuz var mı? Sakın soğuk alma-yasınız Varenka! Çok çabuk hastalanıyorsunuz. Hüzünlü dü­şüncelerinizle beni öldüreceksiniz küçüğüm. Tanrıya sizin için yalvarıyorum! Yün çoraplarınız ve kalın çamaşırınız var mı? Lütfen kendinize dikkat edin güvercinim. Bir şeye ihtiyaç du­yacak olursanız, Tanrı aşkına beni üzmeyin, doğru bana gelin. Artık kötü günler geride kaldı. Benim için endişelenmeyin. Önümüzde parlak ve mutlu bir gelecek var!
Evet, kötü günler yaşadık Varenka! Ama boş verin, hepsi geçti artık. Yıllar geçecek ve o günleri bile anacağız. Gençlik günlerimi hatırlıyorum da cebimde beş para olmadığı halde mutluydum. Hep üşürdüm ve açtım ama neşeliydim. Sabah Nevsky boyunca yürürdüm, güzel bir yüz görünce bütün gün mutlu olurdum. O günler harika günlerdi sevgilim! Yaşamak ne güzel Varenka! Özellikle de Petersburg'da! Kötü günlerimde iş­lediğim günahları -hoşnutsuzluğumu, açık fikirlerimi, içkimi, ümitsizliğimi- bağışlaması için dün Tanrı'ya yalvarıp pişmanlık gözyaşları döktüm. Dualarımda sizi de unutmadım. Beni des­tekleyen, teselli eden, öğütler veren yalnız sizdiniz meleğim. Bunları asla unutmam. Bugün yazdığınız bütün mektupları öp­tüm güvercinim! Şimdilik hoşça kalın küçüğüm! Yakınlarda bir yerlerde giyecek satıldığını duydum. Gidip bir bakacağım. Hoşça kalın meleğim. Hoşça kalın!
Sadık dostunuz
yt                                                                  Makar Devushkin
126
15 Eylül
Sevgili Makar Alekseyevich,
Bugün korkunç kederliyim. Bakın ne oldu. Çok önemli bir önseziye kapıldım. Anlatınca kendiniz karar verin sevgili dos­tum. Bay Bykov Petersburg'a gelmiş. Fedora ona rastlamış. Arabayla giderken Fedora'yı görünce arabayı durdurmuş ve Fe-dora'nın yanına gelip nerede oturduğunu sormuş. Fedora önce söylemek istememiş. Sonra yüzünde imalı bir gülüşle kiminle beraber oturduğunu bildiğini söylemiş. Belli ki Anna Fyodo-rovna her şeyi anlatmış ona. Fedora da dayanamayıp oracıkta onu azarlamış. Sokak ortasında ona ahlaksız bir adam olduğunu, benim mutsuzluğumun tek suçlusunun kendisi olduğunu yüzüne vurmuş. O da cebinde tek kuruşu olmayanların mutsuzluğa mahkûm olduğunu söylemiş. Fedora da benim hayatımı kaza­nabileceğimi, hatta evlenebileceğimi, evlenmesem de bir iş bu­labileceğimi ama şimdi bütün mutluluğumun bittiğini, hasta ol­duğumu, yakında öleceğimi söylemiş. O da daha çok genç ol­duğumu ve kafamda bir sürü saçma fikir olduğunu ve -kendi de­yimiyle- erdemlerimizi yavaş yavaş yitirmeye başladığımızı belirtmiş. Fedora ile ben oturduğumuz yeri bildiğini sanmıyor­duk ama dün alışveriş için Gostiny Dvor'a gittiğimde odamıza gelmiş. Benimle karşılaşmak istememiş herhalde. Fedora'ya yaşantımızla ilgili sorular sorup durmuş. Eşyalarımıza bakmış, el işimi incelemiş ve sonunda: "Arkadaşlık ettiğiniz o memur kimdi?" diye sormuş. Tam o sırada siz avludan geçiyormuşsu­nuz. Fedora sizi göstermiş. O da size bakıp imalı imalı gülüm-semiş. Fedora gitmesi için yalvarmış. Benim sıkıntıdan hasta olduğumu ve onu odamızda görünce daha da kötü olacağımı söylemiş. Bir süre hiç sesini çıkarmamış. Sonra öylesine uğra­dığını söyleyip Fedora'ya yirmi beş ruble vermeye çalışmış ama Fedora kabul etmemiş. Kabul etseydi ne anlam çıkarılırdı?
127
Neden bize geldi acaba? Bizim hakkımızda bu kadar şeyi nere­
den öğrendiğini anlayamıyorum! Tahminler içinde boğuldum.
Fedora bizi sık sık ziyarete gelen görümcesi Aksinya'nın Nas-
tasya adında çamaşırcı bir arkadaşı olduğunu söylüyor. Nas-
"tasya'nın kuzeni, Anna Fyodorovna'nın yeğeninin bir arkadaşı­
nın çalıştığı dairede hademeymiş. Belki de etrafta çok kötü de­
dikodular dolaşıyordun Tabii Fedora yanılıyor olabilir ama ne
düşüneceğimizi bilemiyoruz. Acaba tekrar gelecek mi? Bu dü­
şünce beni korkutuyor!
Fedora dün bunları bana anlatınca nere­
deyse korkudan bayılacaktım. Daha ne istiyor? Artık onu gör­
mek ve tanımak istemiyorum! Benim gibi bir zavallıyla ne işi
olabilir? Ah, öyle korkuyorum ki, sanki her an tekrar gelecekmiş
gibi hissediyorum. Bana ne olacak? Daha yaşamadığım neler
var acaba? Tanrı aşkına Makar Alekseyevich bize gelin. Tanrı aşkına lütfen gelin.
V.D.
18 Eylül
Sevgili Varvara Alekseyevna,
Bugün burada dayanılmaz derecede üzücü, anlaşılmaz ve hiç beklenmedik bir olay oldu. Bizim zavallı Gorshkov -bunu söy­lemeliyim- adını tamamen temize çıkardı. Dava bir süre önce tamamlandı, bugün kararı almaya gitti. Dava onun için çok mutlu bir şekilde sonuçlandı. İhmal ve düşüncesizlik suçların­dan beraat etti. Tüccar Gorshkov'a büyük bir miktar para ödemek zorunda bırakıldı. Böylelikle ekonomik durumu oldukça düzel­di. Adı temize çıktı. Her şey yoluna girdi. Kısacası istediği her şeye kavuşmuş oldu. Bugün saat üçte eve geldi. Çok kötü gö­rünüyordu. Yüzü kâğıt gibi bembeyazdı. Dudakları titriyordu
128
ama yine de gülümsüyordu. Karısını ve çocuklarını kucakladı. Biz de onu tebrik etmek için başına toplandık. Bizim bu davra­nışımızdan çok etkilendi. Etrafa selamlar verdi, hepimizle bir­kaç kez tokalaştı. Sanki boyu biraz daha uzamış ve dimdik du­ruyor gibi geldi bana. Gözünde her zamanki yaşlar yoktu. Za­vallı adam çok heyecanlıydı. Yerinde duramıyordu. Gördüğü her şeyi eline alıyor sonra tekrar bırakıyordu. Etrafa hiç durma­dan gülümsüyor, selamlar veriyor, oturuyor sonra tekrar kalkı­yordu. Neler söylediğinden haberi yoktu.
"Onurum, onurum, itibarım, çocuklarım" deyip duruyordu. Bir yandan da ağlıyordu. Bizim de gözlerimiz yaşardı. Rataz-yayev onu neşelendirmek istedi.
"Yiyecek bir şeyin yokken onurun ne önemi var? Para çok şeydir ihtiyar. Tanrıya şükret!" deyip omzuna vurdu.
Gorskhkov'un kırıldığını düşündüm. Memnuniyetsizliğini ifade etmedi ama Ratazyayev'e garip garip bakıp omuzunu çekti. Bunu daha önce hiç yapmamıştı. Ama insanların karakterleri birbirine benzemez. Eğer ben olsaydım böylesine mutluyken gururu bir kenara bırakırdım. Bazen insanın boyun bükmesi onun iyi kalpliliğini gösterir. Neyse şimdi benden konuşmuyo­ruz!
"Evet" dedi, "para iyidir. Tanrıya şükürler olsun!" Ondan
sonra da biz orada olduğumuz süre içinde "Tanrıya şükür! Tan­
rıya şükür!" deyip durdu. Karısı çok özel bir yemek istedi. Ev
sahibimiz onlar için kendi elleriyle pişirdi. Yine de iyi bir ka­
dıncağızdır o. Yemek saatine kadar Gorshkov yerinde duramadı.
Davet edilmeyi beklemeden öteki odalara gitti. Sadece içeri gi­
riyor, gülümsüyor, sandalyeye oturup birkaç kelime söylüyor ya
da hiç sesini çıkarmadan odadan çıkıyordu. Denizcinin yanına
gittiği zaman kâğıt bile oynadı. Onu dördüncü yaptılar. Bir süre
oynadı ama her şeyi birbirine karıştırdığı için üç dört elden
sonra vazgeçti.
129
"Ben öylesine oynadım" deyip çıktı. Koridorda bana rastla­yınca iki eliyle tuttu, yüzüme garip garip baktı, sonra elimi sıktı ve gülümseyip gitti. Karısı sevinçten ağlıyordu. Odadaki her •şeyde neşe vardı, sanki bayramdı. Çabucak yemeklerini yediler. Yemekten sonra karısına, "Bak hayatım ben biraz kestireceğim" demiş ve yatmaya gitmiş. Kızını yanına çağırmış, elini küçük başına koyup uzun uzun okşamış. Sonra tekrar karısına dön­müş: "Petenka nerede?" demiş. "Petya, bizim Petenka'mız?.."
Karısı haç çıkarmış ve öldüğünü söylemiş.
"Evet, evet biliyorum her şeyi biliyorum. Petenka cennette şimdi."
Karısı onun kendinde olmadığını anlamış. Olanlar onu şaş­kına çevirmiş ne de olsa.
"Biraz uyusan iyi olacak canım."
"Evet, evet ben biraz..."
Arkasını dönüp biraz yatmış sonra tekrar dönüp bir şeyler söylemek istemiş. Karısı söylediklerini anlayamamış.
"Ne istiyorsun hayatım?" diye sormuş ama adam yanıt ver­memiş. Kadın biraz beklemiş ve "uyudu" diye düşünmüş. Bir saat kadar ev sahibinin yanına gitmiş. Bir saat sonra geri dön­düğünde kocası hâlâ hiç kıpırdamadan yatıyormuş. Uyuduğunu düşünüp oturmuş ve bir işle uğraşmaya başlamış. Yarım saat kadar çalıştığını söylüyor. Düşüncelere öylesine dalmış ki ne­ler düşündüğünü bile hatırlayamıyor ama kocası tamamen ak­lından çıkmış. Birden dehşet duygusu onu kendine getirmiş. Onu en çok şaşırtan odadaki mezarlık sessizliğiymiş. Yatağa bakınca kocasının aynı şekilde yattığını görmüş. Yanına gidip örtüyü çekmiş ve ona bakmış. Adam buz gibiymiş. Evet adam ölmüş, hayatım. Gorshkov sanki yıldırım çarpmış gibi birden­bire ölmüş. Neden öldüğünü Tanrı bilir. Bu beni o kadar etkiledi ki Varenka, şu anda bile etkisinden kurtulamadım. İnsanın bu kadar sessiz sedasız ölmesi inanılmaz bir şey. Şu Gorshkov ne
130
zavallı ne şanssız bir adammış meğer! Ne kadermiş be, ne ka­der! Karısı panik ve gözyaşları içinde. Kız gidip bir köşeye saklandı. Evde bir telaş bir gürültüdür gidiyor. Bir araştırma sürüyor sanki... Ayrıntılarını kesin olarak bilemiyorum. Ama onlar için çok üzülüyorum! Ölümün günü ve saati belli olmuyor. Bir de böyle sebepsiz yere ölüp gitmek...
Makar Devushkin
19 Eylül
Sevgili Varvara Alekseyevna,
Ratazyayev'in bana bir yazardan iş bulduğunu hemen söyle­mek istiyorum. Birisi elinde koca bir müsvedde ile yanına gel­miş. Tanrıya şükür epeyce uzun bir iş. Ama yazı o kadar kötü ki nasıl okuyacağımı bilemiyorum. Hem de acele istiyorlar. Hiç anlaşılmaz bir yazı. Sayfasına kırk köpek vermeyi kabul et­mişler. Fazladan paramız olacağını bilin diye yazıyorum bunu. Şimdilik hoşça kalın hayatım. Hemen çalışmaya başlamalı­yım.
Sadık dostunuz, Makar Devushkin
23 Eylül
Sevgili dostum Makar Alekseyevich, Size yazmayalı üç gün oluyor. Ben bu arada bir sürü sorun ve sıkıntı yaşadım.
Önceki gün Bykov geldi. Ben yalnızdım. Fedora bir yere gitmişti. Ona kapıyı ben açtım. Onu görünce öyle korktum ki
131
hiçbir yere kıpırdayamadım. Sapsarı olduğumu hissettim. Her zamanki gibi kahkahayla içeri girdi ve bir sandalye çekip oturdu. Uzun bir süre kendime gelemedim. Sonra ben de köşede işimin başına oturdum. Az sonra gülmeyi kesti. Halimin onu etkiledi­ğini sanıyorum. Son zamanlarda çok zayıflamıştım, gözlerim çukura kaçmış, yanaklarım çökmüştü. Kâğıt gibi bembeyaz­dım... Geçen yıldan beri beni görmeyen birinin tanıyabilmesi çok zordu. Gözünü dikip uzun uzun baktı ve sonra yine neşe­lendi. Bir şeyler söyledi. Yanıt olarak ne söylediğimi hatırla