Blog Sitem
  Erich Fromm 1
 

ERICH FROMM
İNSANDAKİ YIKICILIĞIN KÖKENLERİ
CİLT1

İNSANDAKİ YIKICILIĞIN KÖKENLERİ
ERİCH FROMM
Birinci Kitap
2. basım
Önsöz....................................................................................... 11
Terimler.................................................................................. 15
Giriş: İçgüdüler ve İnsan Tutkuları............................... 19
BİRİNCİ BÖLÜM
İÇGÜDÜÇÜLÜK, DAVRANIŞÇILIK RUHÇÖZÜMLEME
1 IÇGÜDÜCÜLER....................................................................... 33
ESKİ IÇGÜDÜCÜLER..................................,.......................... 33
YENİ-IÇGÜDÜCÜLER: SİGMUND FREUD VE
KONRAD LORENZ................................................................... 34
Freud'un Saldırganlık Anlayışı......................................... 34
Lorenz'in Saldırganlık Kuramı......................................... 37
Freud ve Lorenz: Benzerlikleri ve Ayrılıkları................... 41
2 ÇEVRECİLER VE DAVRANIŞÇILAR................................... 57
AYDINLANMA ÇAĞI ÇEVRECİLİĞİ................................... 57
DAVRANIŞÇILIK.................................................................... 57
B.F. SKlNNER'IN YENl-DAVRANIŞÇILIĞI......................... 58
Erekler ve Değerler........................................................... 60
Skinner'cılığın Çok Tutulmasının Nedenleri..................... 66
DAVRANIŞÇILIK VE SALDIRGANLIK............................... 68
RUHBILIMSEL DENEYLER ÜZERİNE................................. 72
ENGELLEME-SALDIRGANLIK KURAMI............................ 98
8 İÇİNDEKİLER
3 ÎÇGÜDÜCÜLÜK VE DAVRANIŞÇILIK:
AYRILIKLARI VE BENZERLİKLERİ................................... 102
ORTAK BÎR TEMEL................................................................102
DAHA YAKIN ZAMANDA ORTAYA ATILAN
GÖRÜŞLER.............................................................................. 104
HER İKİ KURAMIN SİYASAL VE
TOPLUMSAL GEÇMİŞİ.......................................................... 107
4 SALDIRGANLIK ANLAYIŞINA
RUHÇÖZÜMSEL YAKLAŞIM ......................................'........ 111
İKİNCİ BÖLÜM
İÇGÜDÜCÜ TEZE RARŞÎKANITLAR
5 NÖROFİZYOLOJİ....................................................................123
RUHBILİMINNÖROFİZYOLOJİYLE İLİŞKİSİ.................. 123
SALDIRGAN DAVRANIŞIN BİR TEMELİ
OLARAK BEYİN.................................................................... 128
¦ SALDIRGANLIĞIN SAVUNUCU İŞLEVİ ........................... 130
«Kaçış İçgüdüsü» ............................................................ 131
YAĞMACILIK VE SALDIRGANLIK.................................... 133
6 HAYVAN DAVRANIŞI.......................................................... 137
TUTSAKLIK KOŞULLARI ALTINDA SALDIRGANLIK ... 138
insan Saldırganlığı ve Kalabalıklaşma........................... 143.
YABAN ORTAMINDA SALDIRGANLIK............................. 146
BÖLGECİLİK VE EGEMENLİK.............................................. 152
ÖTEKİ MEMELİLER ARASINDA SALDIRGANLIK........... 157
İnsanda Öldürmeye Karşı Bir Kelleme Var mıdır?.......... 159
7 FOSILBILIM............................................................................. 163
İNSAN BlR TÜR MÜDÜR?......................'.............................. 163
İNSAN YIRTICI BÎR HAYVAN MIDIR?............................... 164
8 INSANBILİM.......................................................................... 168
«AVCI İNSAN" — INSANBİLÎMSEL ADEM Mi?.............. 168
Saldırganlık ve İlkel Avcılar........................................... 176
İÇİNDEKİLER 9
İLKEL AVCILAR BOLLUK TOPLU MU?............................ 186
İLKEL SAVAŞ......................................................................... 189
CİLALI TAŞ DEVRİ DEVRÎMİ............................................. 195
TARİHÖNCESİ TOPLUMLAR VE "İNSAN DOĞASI"....... 205
KENTSEL DEVRİM................................................................ 207
İLKEL KÜLTÜRDE SALDIRGANLIK.................................. 213
OTUZ İLKEL BOYLA iLGÎLl ÇÖZÜMLEME...................... 214
Sistem. A: Yaşamı Olumlayıcı Toplumlar......................... 215
Sistem B: Yıkıcı Olmayan-Saldırgan Toplumlar-.............. 216
Sistem C: Yıkıcı Toplumlar.............................................. 216
Üç Sistemle İlgili Örnekler........................:..................... 217
YIKICILIK VE ZALİMLİKLE iLGlLl KANITLAR............. 226
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
SALDIRGANLIK İLE YIKICILIĞIN ÇEŞİTLERİ VE KENDİLERİNE AİT KOŞULLARI
9 YUMUŞAK SALDIRGANLIK.............................................. 235
GİRİŞ NİTELİĞİNDE BlRKAÇ SÖZ.................................... 235
YALANDAN-SALDIRGANLIK............................................ 238
Kaza Niteliğindeki Saldırganlık..................................... 238
Oyunsal Saldırganlık...................................................... 239
Kendini Kabul Ettirmeye Yönelik Saldırganlık............... 240
SAVUNUCU SALDIRGANLIK............................................. 247
Hayvanlarla İnsan Arasındaki Fark............................... 247
Saldırganlık ve Özgürlük................................................ 251
Saldırganlık ve Özseverlik.............................................. 253
Saldırganlık ve Direnç.................................................... 259
Uyumcu Saldırganlık...................................................... 261
Araçsal Saldırganlık....................................................... 262
Savaşın Nedenleri Üzerine...............................................265
Savunucu Saldırganlığı Azaltmanın Koşullan................ 272
10 KIYICI (ZALİMCE) SALDIRGANLIK:
TEMEL ÖNERMELER........................................................... 275
GİRİŞ NİTELİĞİNDE BİRKAÇ SÖZ.................................... 275
10
İÇİNDEKİLER
İNSANIN DOĞASI-.........................'.............................. 276
İNSANIN VAROLUŞSAL GEREKSİNMELERİ VE
ÇEŞİTLİ KARAKTER-KÖKENLİ TUTKULAR........ 289
Bir Yönelim ve Adanmıştık Çerçevesi............................. 289
Köklülük.......................................................................... 292
Birlik..............................................................:................. 293
Etkililik........................................................................... 295
Heyecanlanma ve Uyarılma........................................... 298
Can Sıkıntısı-Süreğen Çöküntü...................................... 304
Karakter Yapısı............................................................... 316
KARAKTERDEN KAYNAKLANAN TUTKULARIN
GELİŞMESİ İÇİN GEREKLİ KOŞULLAR........................... 319
Nörofizyolojik Koşullar................................................... 319
Toplumsal Koşullar......................................................... 324
içgüdülerin ve Tutkuların Ussallığı Üzerine................... 330
Tutkuların Ruhsal İşlevleri.............................................. 333
ÖNSÖZ
BU İNCELEME ruhçözümsel kurama ilişkin kapsamlı bir çalışmanın birinci cildidir. İşe saldırganlık ve yıkıcılığın incelenmesiyle başladım, çünkü dünyayı kaplayan yıkıcılık dalgası nedeniyle bu konu, ruhçözümlemenin temel kuramsal sorunlanndan birisi olmasının yanı sıra, pratikte bizi en yakından ilgilendiren konulardan da birisi olmaktadır.
Altı yılı aşkın bir süre önce bu kitaba başladığımda, karşılaşacağım güçlükleri çok hafife almıştım. Kısa sürede ortaya çıktı ki, eğer kendi uzmanlık alanımın, yani ruhçözümlemenin sınırlan içinde kalırsam insanın yıkıcılığı hakkında yeterli bir şeyler yazmama olanak yoktu. Bu araştırma, bir yandan öncelikle ruhçözümsel bir araştırma niteliği'taşırken çok dar ve bundan dolayı da çarpıtıcı bir bilgilenme çerçevesinde çalışmaktan kaçınmak için öteki alanlarda, özellikle sinir fizyolojisi, hayvan ruhbilimi, fosilbilim ve insanbilim alanlarında bir ölçüde bilgi sahibi olmayı da gerektiriyordu. En azından, vardığım sonuçları, öteki alanlarda elde edilen ana verilerle karşılaştırarak gözden geçirebilmeliydim. Ancak böylelikle, varsayımlarımın o verilerle çelişmediği konusunda emin olabilir; söz konusu verilerin benim varsayımlarımı doğrulayıp doğrulamadığı —ki ben doğruladığı umudundayım— konusunda bir karara ancak böylelikle varabilirdim.
Bütün bu alanlarda saldırganlık konusunda elde edilen bulgulan aktaran ve bütünleştiren, hatta bu bulgulan herhangi bir özgül alanda özetleyen hiçbir yapıt bulunmadığı için böylesi bir girişimde benim bulunmam gerekiyordu. Düşünceme göre, bu girişim, bir tek öğretinin bakış açısından elde edilen bir görüşü değil, yıkıcılık sorununa ilişkin
12 ÖNSÖZ
evrensel görüşü benimle paylaşma olanağını sağlayarak okurlarıma da hizmet edecekti. Açıktır ki, böylesi bir girişimin birçok beklenmedik tehlikesi vardır. Açıkçası, bütün bu alanlarda —özellikle de pek az bilgi ile yola çıktığım bir alanda: sinir bilimleri alanında— uzmanlık kazanmama olanak yoktu. Bu alanda bir parça bilgi kazanabildim; o da yalnızca kendim inceleme yaparak değil, sinirbilimcilerin inceliği sayesinde. Bu bilim adamlarının birçoğu bana kılavuzluk ettiler, birçok sorumu yanıtladılar, bazıları elyazmasının ilgili bölümlerini gözden geçirdiler. Her ne kadar uzmanlar, kendi özel alanlarında onlara yeni şeyler öneremeyeceğimi çok iyi bilseler de, böylesine temel önem taşıyan bir konuda öteki alanlardan elde edilen verilerle daha yakından karşılaşma olanağını da hoşnutlukla karşılayacaklardır
Kaçınılmaz bir sorun da yinelemeler ve önceki çalışmalarımla bazı çakışmaların olmasıdır. Otuz yılı aşkın bir süreden bu yana insanlığa ilişkin sorunlar üzerinde çalışmaktayım ve süreç içersinde, bir yandan eski alanlara ilişkin anlayışlarımı derinleştirir ve genişletirken öte yandan da yeni alanlar üzerinde dikkatimi yoğunlaştırmaktayım. Bu kitabın ele aldığı yeni kavramlar konusundaki düşüncelerimi sunmak-sızın insanın yıkıcılığı hakkında yazmama olanak yoktur. Bundan önceki yayınlarda yer alaa daha geniş kapsamlı tartışmalara değinmekle yetinerek, yineleme yapmaktan elden geldiğince kaçınmaya çalıştım; ama yine de yinelemeler kaçınılmazdı. Bu bakımdan özel bir sorun, ölüseverlik-canlıseverlik (necrophilia-biophilia) konusunda daha çekirdek halinde bulunan yeni bulgularımdan bazılarını içeren Sevginin ve Şiddetin Kaynağı'âa. Bu kitapta, bu bulgularımı hem kuramsal açıdan hem de klinik açıklama bakımından büyük ölçüde genişleterek sundum. Burada açıklanan görüşlerle önceki yazılarda açıklanan görüşler arasındaki belirli ayrılıkları tartışmadım; çünkü böylesi bir tartışma oldukça geniş yer tutardı ve çoğu okurların dikkatini yeterince çekmezdi.
Geriye yalnızca, bu kitabın yazılmasında bana yardım edenlere
teşekkürlerimi sunma görevi, bu zevkli görev, kalıyor.
Davranışçılığa ilişkin sorunların kuramsal açıdan aydınlatılmasında gösterdiği yardımseverliğe ve konuyla ilgili yazının araştırılması sırasındaki yorulmak bilmez yardımlarına çok şey borçlu olduğum Dr. Jerome Brams'a teşekkür etmek istiyorum.
ÖNSÖZ
13
Sinir fizyolojisi konusundaki incelememi yardımlarıyla kolaylaştırdığı için Dr. Juan de Dios Hernândez'e minnet borcum var. Saatlerce süren tartışmalarda birçok sorunu o açıklığa kavuşturdu, geniş • kapsamlı yazın konusunda beni aydınlattı ve elyazmasının sinir fizyolojisine ilişkin sorunları ele alan kısımları konusunda görüşlerini bildirdi.
Bazen uzun boylu kişisel konuşmalarla, bazen de mektuplarla bana yardımcı olan aşağıdaki şinirbilimcilere teşekkür ederim: Merhum Dr. Raul Hernandez Peon'a, Dr. B. Livingston, Dr. Robert G. Health, Dr. Heinz von Foerster ve elyazmasının sinir fizyolojisine ilişkin bölümlerini de okuyan Dr. Theodore Melnechuk'a, Massachusetts Teknoloji Kurumu Sinirbilimleri Araştırma Programı üyeleriyle benim için bir toplantı düzenlediğinden dolayı Dr. Francis O. Schmitt'e de borcum var. Bu toplantıda üyeler benim kendilerine yönelttiğim soruları tartıştılar. Hitler konusundaki bilgilerimin zenginleşmesine karşılıklı konuşmalarla ve yazışmalarla en çok yardımı dokunan Albert Speer'e teşekkür ederim. Nürnberg duruşmalarına katılan Amerikalı savcılardan birisi olarak topladığı bilgilerden dolayı Robert M. W. Kempner'a da borçluyum
. Elyazmasını okuyarak çok değerli eleştirel ve yapıcı önerilerde bulundukları için Dr. David Schecter'a, Dr. Michael Maccoby'ye ve Gertrud Hunziker-Fromm'a; felsefeye ilişkin konularda bana yardımı dokunan önerilerinden dolayı Dr. Ivan Illich'e ve Dr. Ramon Xirau'ya; hayvan ruhbilimi alanındaki yorumlarından dolayı Dr. W. A. Ma-son'a; fosilbilime ilişkin sorunlar konusundaki yararlı yorumlarından dolayı Dr. Helmuth de Terra'ya; gerçeküstücülükle ilgili yararlı önerilerinden dolayı Max Hunziker'a ve Naziler'in terör uygulamalan konusundaki aydınlatıcı bilgilendirmesinden ve önerilerinden dolayı Heinz Brandt'a teşekkür borçluyum. Bu çalışmaya karşı gösterdiği etkin ve yüreklendirici ilgiden dolayı Dr. Kalinkowitz'e teşekkür ederim. Meksika'nın Cuernavaca kentinde bulunan Kültürlerarası Belgelendirme Merkezi'nin kaynakça kolaylıklarından yararlanmama yardımcı oldukları için Dr. Illich'e ve Bayan Valentina Boresman'a da teşekkür ederim.
Son yirmi yıl içersinde, elinizdeki kitap da dahil yazdığım her elyazmasının birçok kopyasını defalarca daktiloya çekmekle kalmayıp, dil konusunda büyük duyarlık, anlayış ve titizlik göstererek ve birçok
14
ÖNSÖZ
değerli önerilerde bulunarak aynı zamanda yazdıklarımı düzelten Bayan Beatrice H. Mayer'a derin minnetimi sunmak için bu olanaktan
yararlanmak istiyorum.
Ülke dışında bulunduğum aylarda, Bayan Joan Hughes elyaz-masıyla ustaca ve yapıcı bir biçimde ilgilendi; bu ilgisini teşekkürle
anıyorum.
Çok ustaca ve titiz yayıma hazırlama çalışmasından ve yapıcı önerilerinden dolayı, Holt, Rinehart ve Winston'm baş yayımcısı Joseph Cunneen'a da teşekkürlerimi sunarım. Aynca, piyasaya çıkarılmasının çeşitli aşamalarında elyazması üzerinde çabalarını birleştirmekte gösterdikleri beceri ve özenden dolayı Holt, Rinehart ve Winston'm idarî yayımcısı Bayan Lorraine Hill'e ve yapım yayımcıları Bay Wilson R. Gathings ile Bayan Cathie Fallin'e teşekkür etmek istiyorum. Son olarak, titiz ve bilgili yayım çalışmasının kusursuzluğundan dolayı Marion Odomirok'a teşekkür ederim.
Bu araştırma, Ulusal Akıl Sağlığı Kurumu'na bağlı Kamu Sağlığı Servisi'nin MH 13144-01, MH 13144-02 No.lu izniyle kısmen desteklenmiştir. Bir yardımcıdan ek yardım görmemi sağlayan Albert ve Mary Lasker Vakfı'nın bu katkısını da belirtirim.
E.F.
New York Mayıs 1973
TERİMLER
«SALDIRGANLIK» sözcüğünün belirsiz anlamlarda kullanılması, bu konudaki zengin yazında büyük karışıklıklar yaratmıştır. Saldırıya karşı kendini savunan insanın davranışı için, para almak amacıyla kurbanını öldüren soyguncuyu anlatmak için, bir hükümlüye işkence eden bir sadisti anlatmak için bu terime başvurulmuştur. Karışıklık daha da ileriye gitmektedir: erkeğin dişiye cinsel yaklaşımı için, bir dağcıyı ya da satıcıyı ileriye yönelten tepiler için ve toprağı süren çiftçi için bu terim kullanılmıştır. Bu karışıklık belki de davranışçı düşünüşün ruhbilim ve ruhhekimliği alanındaki etkisinden kaynaklanmaktadır. Bütün «zararlı» haraketlere—bir başka deyişle, cansız bir şeyi, bir bitkiyi, bir hayvanı ya da bir insanı zarara ya da yıkıma uğratıcı etkiye sahip hareketlere— saldırganlık denecek olursa, o zaman elbette bu zararlı hareketlerin ardında yatan tepinin niteliği bütünüyle ilgi dışı kalır. Yıkıma uğratma amacı taşıyan hareketlerin, savunma amacı taşıyan hareketlerin ve kurma amacı taşıyan hareketlerin hepsi bir ve aynı sözcükle adlandınhrsa, o zaman gerçekten bunların «neden»ini anlama umudu ortadan kalkar; bunların hiçbir ortak nedeni yoktur, çünkü hepsi de bütünüyle ayrı olgulardır. Bu durumda birisi «saldırganlık»m nedenini bulmaya uğraşırsa, kuramsal açıdan umutsuz bir konumda kalır.1
Örnek olarak Lorenz'i ele alalım. Ondaki saldırganlık kavramı, özgün biçimiyle, bireyin ve türün varlığını sürdürmesine yarayan, biyolojik bakımdan uyum sağlayabilir nitelikte ve evrim süreci içinde
Bununla birlikte, Freud'un saldırganlığın farklılıkları konusundan habersiz olmadığını belirtmek gerekir (bkz. Ek). Dahası, Freud örneğinde, temelde yatan güdü. davranışçı bir yönelimde bulunamaz. O, kendisine ait ölüm içgüdüsü gibi kapsamlı kategorilere uygun düşsün diye, büyük ölçüde geleneksel kullanımdan ayrılmadı ve aynca, en genel terimleri yeğledi.
TERİMLER
16 TERİMLER
gelişmiş bir güdüye ilişkindir. Ama «saldırganlık»ı, öldürme arzusunu ve zalimliği anlatmak amacıyla da kullandığı için, vardığı sonuç, bu akıldışı tutkuların aynı zamanda doğuştan olduğu yolundadır ve savaşlar, öldürmekten haz duymanın yol açtığı olgular olarak anlaşıldığı için, bundan çıkan sonuç da savaşlara insanın doğasında doğuştan var olan yıkıcı bir eğilimin neden olduğu yolundadır. «Saldırganlık» sözcüğü, (kötü nitelik taşımayan) biyolojik bakımdan uyarlanabilir saldırganlık ile gerçekten kötü olan insan saldırganlığı arasında bağlantı kurmak için uygun bir köprü görevi yapmaktadır. Bu tür «akıl yürütme»nin özü şudur:
Biyolojik bakımdan uyarlanabilir saldırganlık = doğuştan
Yıkıcılık ve zalimlik = saldırganlık Dolayısıyla: Yıkıcılık ve zalimlik = doğuştan. QED.*
Bu kitapta, «yumuşak saldırganlık» adı altında topladığım savunmaya dönük, tepkici saldırganlık için «saldırganlık» terimini kullandım; ama insanlara özgü bir eğilim olan yıkıma uğratma ve mutlak denetime ulaşma eğilimini («kıyıcı saldırganlık»ı) «yıkıcılık» ve «zalimlik» olarak adlandırıyorum. Savunmaya dönük saldırganlık anlamından daha başka bir anlamda «saldırganlık» sözcüğünü kullanmak, belirli bir bağlamda daha yararlı göründüğü için her ne zaman bu sözcüğü kullandıysam, yanlış anlamaya yol açmamak için sözcüğün
anlamını sınırlandırdım.
Anlama ilişkin bir başka sorunu da insanlığı ya da insan soyunu anlatan bir sözcük olarak «man»** sözcüğünün kullanılması yaratıyordu. Ataerkil toplumda gelişmiş bir dilde hem erkeği hem de kadını anlatmak için «man» sözcüğünün kullanılması şaşırtıcı değildir. Ama inanıyorum ki, yazarın bu sözcüğü ataerkil anlayışla kullanmadığını belirteceğim diye sözcükten kaçınmak biraz kuralcılık olurdu. Gerçekte, kitabın içeriği, bu konuyu hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde açıklığa kavuşturacaktır.
İnsanlardan söz ederken genellikle «he»*** sözcüğünü kullandım,
*Q.E.D. (Latince: quod erat demonstrandum) : Öklit teoremlerinin sonuna eklenen bu kısaltma şu anlama gelmektedir: Kanıtlanması gereken de buydu. (Çev.)
**Ingilizce'de «man» sözcüğü, hem insan, insanlık anlamında, hem de cinsiyet olarak «erkek» anlamında kullanılabilir. (Çev.)
***tngilizce'de «he» ve «she» kişi adıllarıdır. «He» erkek yerine, «she» kadın yerine kullanılır. (Çev.)
17
çünkü her defasında «he ya da she» demek saçmalık olurdu. Sözcüklerin çok önemli olduklarına inanıyorum ama şuna da inanıyorum ki, sözcükler putlaşürılmamalı ve sözcüklere, açıkladıkları düşüncelerden daha büyük ilgi gösterilmemeli.
Belgelendirmenin özenli olması amacıyla, bu kitaptaki alıntılar, yazarın adı ve basım yılı ile birlikte verilmiştir. Bu, okura, Kay-nakça'da daha geniş bilgi bulma olanağı verecektir. Bu nedenle, tarihler, Spinoza (1927) alıntısında olduğu gibi, her zaman yazılış zama-nıyla ilintili değildir.
Kuşaklar zaman geçtikçe kötüye gidiyorlar. Öyle bir zaman gelecek ki, kuşaklar iktidara tapacak kadar düşkünleşecekler, kaba güç onlara doğru gelecek ve iyiye duyulan saygı ortadan kalkacak. Sonunda, hiçbir kimse artık yanlışlıklara kızmaz olunca ya da hiç kimse kötülüklerin varlığından utanç duymaz olunca Zeus onları da yok edecek. Yine de, eğer sıradan halk kendisine baskı yapan egemenlere karşı ayağa kalkacak ve onlan alaşağı edecek olursa, o zaman bile bir
şeyler yapılabilecektir.
Demir Çağı'na ait Yunan Efsanesi
Tarihe baktığımda, ben kötümser bir kişiyim... ama tarihöncesine baktığımda iyimser birisiyim.
J. C. Smuts
İhsan bir yandan kendi türüyle kavga etmesi yönünden birçok hayvan türünün akrabasıdır. Ama öte yandan da o, kavga eden binlerce tür arasında, kavgasını yıkıcılığa ulaştıran tek türdür... tnsan, kitle katliamcısı olan tek türdür, kendi toplumu içinde bir çıban başı olan tek
varlıktır.
N. Tinbergen
GİRİŞ:
İÇGÜDÜLER VE İNSAN TUTKULARI
ULUS ve dünya ölçeğinde şiddet ve jjkıcılığın artması, bu işle uğraşanların ve bütün kamuoyunun dikkatini, saldırganlığın doğasının ve nedenlerinin kuramsal açıdan araştırılmasına yöneltmiştir. Bu ilgi şaşırtıcı değildir. Şaşırtıcı olan, bu uğraşın çok yeni olması gerçeğidir. Özellikle Freud gibi dev bir araştırıcının cinsel dürtü çevresinde yoğunlaşan eski kuramını gözden geçirerek, daha 1920'lerde yıkıma uğratma tutkusu («ölüm içgüdüsü») ile sevgi tutkusunu («yaşam içgüdüsü»nü, «cinsellik»i) eşit güçte gösteren yeni bir kuram belirlemesinden beri b.u uğraş sürmektedir. Bununla birlikte, kamuoyu, Fre-ud'çuluğu, bir tek kendini koruma içgüdüsünce denetlenen cinsel arzuyu (libido) insanın asıl tutkusu olarak gören bir kurammış gibi düşünmeye büyük ölçüde devam etmiştir.
Bu durum ancak altmışlı yılların ortalarına doğru değişmiştir. Bu değişikliğin akla gelebilecek bir nedeni, şiddetin ulaştığı düzeyin ve savaş korkusunun dünya ölçeğinde belli bir sınıra gelip dayanmış olduğu gerçekliğidir. Ama bu değişikliğe katkıda bulunan bir başka etken de insanın saldırganlığı konusunu ele alan çeşitli kitapların, özellikle Koıırad Lorenz'in Saldırganlık Üzerine (1966) adlı kitabının yayımlanmasıydı. Hayvan davranışı1 alanında, özellikle balıklanıl ve
Lorenz, hayvan davranışlarının incelenmesine «etoloji» adını verdi; bu garip bir terimdir, çünkü etoloji sözlük anlamı bakımından «davranış bilimi» (Yunanca ethos «davranış», «kalıp» sözcüğünden alınma) demektir. Lorenz. hayvan davranışının incelenmesini anlatmak için buna «hayvan etolojisi» demeliydi. Onun etolojisinin anlamını belirlemeye seçmemesi, elbette, insan davranışının hayvan davranışı sınıfına sokulması gerektiği yolundaki düşüncesini ortaya koymaktadır. John Stuart Mill'in Lorenz'den çok önce, kişilik bihmini adlandırmak için «etoloji» terimini türetmiş olması ilginç bir gerçektir. Bu kitabın ana düşüncesini çok kısa olarak anlatmak isteseydim, kitabın, Lorenz'in değil de Mill'in anladığı anlamda «etoloji»yi ele aldığını söylerdim.
20
GİRİŞ

İÇGÜDÜLER VE İNSAN TUTKULARI
21
kuşların davranışı alanında seçkin bir bilgin olan Lorenz, çok az deneyimi ya da uzmanlığı bulunan bir alana, insan davranışı alanına el atma yürekliliğini gösterdi. Çoğu ruhbilimcilerin ve sinir bilimcilerin bir kenara itmesine karşın, Saldırganlık Üzerine bir best-seller (en çok satan kitap) oldu ve aydın topluluğunun geniş bir bölümünün zihninde derin izler bıraktı. Bunların birçoğu Lorenz'in görüşünü sorunun kesin yanıtı olarak kabul ettiler.
Çok ayrı türde bir yazarın, Robert Ardrey'nin daha önce yayımlanan yapıtlarının (African Genesis, 1961 ve The Territorial Imperative, 1967) Lorenz'in fikirlerinin halk arasında tutulmasına büyük katkısı olmuştur. Bir bilim adamı değil de yetenekli bir oyun yazan olan Ardrey, insanlığın başlangıcına ilişkin birçok veriyi, insanın doğuştan saldırganlığını kanıtlama amacı güden ustaca ama yansızlıktan da çok uzak bir özet halinde dokumuştur. Bu kitapları, hayvan davranışlarını inceleyen başkalannınkiler izledi; örneğin Desmond Mor-ris'iıı Çıplak Maymun'u (1967) ve Lorenz'in öğretilisi I. Eibl-Eibes-feldt'in Sevgi ve Nefret Üzerine'si (1972) bu kitaplardandır.
Bütün bu yapıtlar temelde aynı savı içermektedir: savaşta, suçta, kişisel tartışmalarda ve her türden yıkıcı ve sadistçe harekette açığa çıkan insanın saldırgan davranışı, boşalma yollan arayan ve kendini açığa vurmak için uygun bir durumun doğmasını bekleyen, kalıtımsal olarak programlanmış doğuştan bir içgüdüden kaynaklanır.
Belki de Lorenz'in yeni-içgüdücülüğü, öne sürdüğü savlar çok sağlam olduğu için değil, halk bunlardan etkilenmeye çok açık olduğu için bu denli başarılı olmuştur. Korku içinde olan ve yıkıma doğru ilerleyen gidişi değiştirme gücünü kendinde bulamayan insanlar için, şiddetin hayvansı doğamızdan, denetlenemez bir saldırganlık dürtüsünden kaynaklandığı konusunda bize güvence veren ve yapabileceğimiz en iyi şeyin, Lorenz'in öne sürdüğü gibi, bu dürtünün gücünü açıklayan evrim yasasını anlamak olduğunu söyleyen bir kuramdan daha çekici ne olabilirdi? Doğuştan saldırganlığa ilişkin bu kuram, kolayca, olacaklardan duyulan korkuyu yatıştırmaya ve güçsüzlük duygusunu akılcılaştırmaya yarayan bir ideoloji haline gelir.
Içgüdücü bir kuramın bu basite kaçan yanıtının, yıkıcılığın nedenlerine ilişkin ciddi incelemelere yeğ tutulmasının başka gerekçeleri de vardır, ikinci seçenek, yürürlükteki ideolojinin temel önermelerinin araştınlmasını gerektirir; bizi, toplumsal dizgemizin akıldışılığını irde-

lemeye ve «savunma», «onur», «yurtseverlik» gibi saygı uyandıncı sözcüklerin ardına saklanan tabuları çiğnemeye götürür. Toplumsal dizgemize ilişkin derinlemesine bir çözümlemeden başka hiçbir şey yıkıcılığın artmasının nedenlerini açığa çıkaramaz ya da yıkıcılığı azaltmanın yollarını ve araçlannı gösteremez. Içgüdücü kuram, zor bir görev olan bu çözümlemeyi yapma görevine sırt çevirmemizi öneriyor. Hep birlikte kendimizi paralasak bile «doğa» mızın bu yazgıyı bize yüklediği inancıyla hiç değilse böyle davranabileceğimizi ve niçin her şeyin kendi bildiğince meydana gelmiş olduğunu anlayacağımızı belirtmek istiyor. v.
Ruhbilimsel düşüncede gözlenen bugünkü saflaşmaya bakılırsa, Lorenz'in insan saldırganlığına ilişkin kuramını eleştirme görevini, ruhbilim alanındaki öbür ağır basan kuramın, yani davranışçılığın yüklenmesi beklenir. Davranışçı kuram, içgüdücülüğün tersine, insanı belli bir biçimde davranmaya yönelten öznel güçlerle uğraşmaz; insanın ne hissettiğiyle değil, yalnızca onun davranış biçimiyle ve onun davranışını biçimlendiren toplumsal koşullanmayla ilgilenir.
Ruhbilimin odağının köklü bir biçimde duygudan davranışa kayması; ardından da heyecan ve tutkuların, hiç değilse bilimsel bir ba-¦ kış açısından, ilişkisiz veriler gibi görülerek birçok ruhbilimcinin görüş alanı dışına çıkarılması ancak yirmili yıllarda gerçekleşti. Ruhbilim alanında egemen olan okulun ana konusu, davranışta bulunan insan değil, davranış oldu: «ruhu inceleyen bilim», hayvan ve insan davranışı mühendisliği bilimine dönüştü. Bu gelişme, bugün Birleşik Devletler üniversitelerinde en geniş kabulü gören ruhbilim kuramı ' olan Skinner'ın yeni-davranışçılığında doruğuna ulaştı.
Ruhbilimde meydana gelen bu dönüşümün nedenini bulmak kolaydır, insanı inceleyen kişi, kendi toplumunun içinde bulunduğu ortamdan, başka herhangi bir bilim adamına oranla daha çok etkilenir. Bu böyledir, çünkü onun düşünüş biçimleri, ilgileri, ortaya attığı sorunlar, tümü, doğa bilimlerinde olduğu gibi kısmen toplumsal olarak belirlenmekle kalmaz; onun durumunda ana konunun kendisi, yani insan da bu yolla belirlenir. Bir ruhbilimci her ne zaman insandan söz ederse, onun modeli, çevresindeki kişilerin —en çok da kendisinin— modelidir. Çağdaş sanayi toplumunda insanlar, zihinsel bakımdan yönlendirilirler, az hissederler ve coşkulan —ruhbilimcilerin konu aldığı kişilerin coşkuları kadar ruhbilimcilerin kendi coşkulannı da— ya-
İÇGÜDÜLER VE İNSAN TUTKULARI
23
GtRİŞ
 erüer ^ ya da davran
 çekten, ya £• ? Lorenz de SU
rarlı bir güçken birçok etkenden dolayı yıkıcı bir güce dönüşen saldırganlığın bir sonucuymuş gibi görmektedir. Ne var ki, pek çok gözle görünür veri bu varsayımın tersini söylemekte ve bu varsayımı gerçekten savunulamaz hale getirmektedir. Hayvanların incelenmesi, memelilerin —-özellikle de primatların—, her ne kadar oldukça büyük oranda savunucu saldırganlığa sahipseler de, katil ve işkenceci olmadıklarını göstermektedir. Fosilbilim, insanbilim ve tarih içgüdücü sava karşı çok sayıda kanıt sunmaktadır: (1) insan kümeleri, saldırganlık düzeyleri bakımından o kadar köklü farklılıklar göstermektedir ki, yıkıcılığın ve zalimliğin doğuştan olduğu varsayımı bu gerçekleri açıklayamaz; (2) değişik saldırganlık dereceleri, başka ruhsal etkenlere ve toplumsal yapıların farklılıklarına bağlanabilir; (3) yıkıcılığın derecesi, uygarlığın gitgide gelişmesiyle birlikte azalacak yerde artmaktadır. Gerçekte, doğuştan yıkıcılık tanımı, tarihe ta-rihöncesinden daha iyi uymaktadır. Eğer insan, hayvan atalarıyla paylaştığı biyolojik olarak uyarlanabilir saldırganlığa doğuştan sahip olmakla kalsaydı, nispeten barışçıl bir varlık olurdu. Eğer şempanzelerin ruh doktorları olsaydı, bu doktorlar, saldırganlığı, hakkında kitap yazmalarını gerektirecek rahatsız edici bir sorun olarak görmezlerdi herhalde.
Ne var ki, insan, bir katil olduğu gerçeğiyle hayvanlardan ayrılır. Biyolojik olsun, ekonomik olsun hiçbir nedene dayanmaksızın kendi türünün üyelerini öldüren, onlara işkence eden ve bunu yapmaktan haz duyan tek primat insandır. Bir tür olarak insanın var oluşu açısından gerçek bir sorun ve tehlike oluşturan şey, işte bu biyolojik olarak uyarlanamayan ve kalıtımsal olarak programlanmamış «kıyıcı» saldırganlıktır. Bu yıkıcı saldırganlığın malıiyetini ve koşullarını irdelemek de bu kitabın asıl amacıdır.
Yumuşak-savunucu saldırganlık ile kıyıcı-yıkıcı saldırganlık arasındaki ayrılık, daha ileri ve daha temelli bir ayırım yapılmasını, yani içgüdü3 ile kişilik, ya da daha kesin deyimiyle, insanın fizyolojik gereksinmelerinden (organik dürtülerden) kaynaklanan dürtülerle insanın kişiliğinden kaynaklanan ve yalnız ona özgü olan insan tutkulan («kişilik-kökenli ya da insansı tutkular») arasında ayırım yapılmasını
Burada «içgüdü» terimi, biraz eski olmasına karşın, geçici olarak kullanılmıştır. 'Bundan böyle «organik itkilen> terimini kullanacağım.
İÇGÜDÜLER VE İNSAN TUTKULARI
GİRİŞ
25
24 ___,
gerekli kılar. İçgüdü ile kişilik arasındaki aymm konu içerisinde yine enine boyuna tartışılacaktır. Kişiliğin insanın «ikinci doğa»sı olduğunu ve onun yeterince gelişmemiş içgüdülerinin yerini tuttuğunu; bundan başka, sevgi, şefkat, özgürlük arayışının yanı sıra yıkım, sa-dizm, mazoşizm arzusu, iktidar ve mülk açlığı gibi insan tutkularının sırası geldiğinde bizzat insan varoluşunun koşullarından kaynaklanan «varoluşsal gereksinmeler»e yanıt oluşturduklarını göstermeye çalışacağım. Kısaca özetlersek, içgüdüler, insanların fizyolojik gereksinmelerine yanıt oluşturur; insanın kişiliğiyle koşullanmış tutkular, onun varoluşsal gereksinmelerinin yanıtıdır ve insanlara özgüdür. Bu varoluşsal gereksinmeler bütün insanlarda ortak olduğu halde, insanlar ağır basan tutkuları bakımından kendi aralarında farklılık gösterirler. Bir örnek verirsek: insan sevgi ya da yok etme tutkularınca yönlendirilebilir; her bir durumda insan varoluşsal gereksinmelerinden birini, «etkileme» ya da bir şeyi harekete geçirme, «oyuk açma» gereksinimini doyurur, insanın başat tutkusunun sevgi ya da yıkıcılık olup olmaması, büyük ölçüde toplumsal koşullara bağlıdır. Bununla birlikte, bu koşullar, çevreci kuramın varsaydığı gibi, sınırsız ölçüde uysal, farklılaşmamış bir ruha bağlı olarak değil, insanın biyolojik olarak sahip olduğu varoluşsal durumuna ve ondan doğan gereksinmelere bağlı
olarak işlev görür.
Ne var ki, insan varoluşunun koşullarının neler olduğunu öğrenmek istediğimizde, daha başka sorularla karşılaşıyoruz: İnsanın doğası nedir? İnsanı insan yapan nedir? Söylemeye gerek yok, toplum bilimlerinin bugün içinde bulunduğu ortam, böylesi sorunların tartışılmasına pek açık değildir. Bu sorunlar genellikle felsefe ye dinin ana konulan olarak görülür. Olgucu düşünüş, bu sorunları, nesnel geçerlilik gibi bir iddiası olmayan katıksız öznel spekülasyonlar olarak ele , alır. Sonradan ortaya konan verilere ilişkin karmaşık savdan bu aşamada söz etmek zamansız olacağı için, şimdilik yalnızca birkaç noktayı belirtmekle yetineceğim. İnsanın özünü belirlemeye çabalarken, Heidegger ve Sartre'in ortaya koydukları spekülasyonlara benzer metafizik spekülasyonlar yoluyla ulaşılan bir soyutlamaya başvurmuyoruz. Her bir bireyin özü, türün varoluşuyla özdeş olduğu için, insan olarak insanda genelgeçer olan gerçek varoluş koşullarına başvuruyoruz. Anatomik ve nörofizyolojik yapının ve bu yapının homo (insan) türünü karakterize eden ruhsal bağıntılarının gözleme dayalı olar
rak irdelenmesi yoluyla bu kavrama ulaşıyoruz. Böylece, insan tutkularını açıklama ilkesini, Freud'un fizyolojik ilkesinden sosyobiyolojik ve tarihsel bir ilkeye kaydırıyoruz. Homo sapiens türü, anatomi, sinir fizyolojisi ve fizyoloji terimleriyle belirlenebileceği için, bir tür olarak onu ruhbilim terimleriyle de belirleyebilmeliyiz. Burada bu sorunların ele alınacağı bakış açısı varoluşçuluk olarak adlandırılabilir, ama varoluşçu felsefe anlamında değil.
Bu kuramsal temel, kişilik-kökenli kıyıcı saldırganlığın, özellikle de şadizmin —bir başka duygulu varlık üzerinde sınırsız iktidar sahibi olma tutkusunun— ve ölüseverliğin —yaşamı yok etme tutkusunun, ölü olan, çürüyen ve tam anlamıyla mekanik olan her şeye hayranlığın— çeşitli biçimlerini daha ayrıntılı olarak tartışma olanağı yaratmaktadır. Öyle sanıyorum ki, yakın geçmişte yaşamış birçok tanınmış sadistin ve yıkıcının, Stalin'in, Himmler'in, Hitler'in kişiliklerinin çözümlenmesi, bu kişilik yapılarının anlaşılmasını kolaylaştıracaktır.
Bu incelemenin atacağı adımlan belirledikten sonra, okurun ileriki bölümlerde karşılaşacağı temel önermelerin ve vargıların bazılannı kısaca belirtmekte yarar vardır: (1) Davranışı, davranışta bulunan insandan ayn olarak düşünmeyeceğiz; doğrudan doğruya gözlenebilir davranışlar olarak açığa vurulup vurulmadıklanna bakmaksızın, insan dürtülerini ele alacağız. Saldırganlık olgusuyla ilgisi bakımından bunun anlamı, kendisini ortaya çıkaran güdüden bağımsız saldırgan davranışı değil, saldırganlık tepilerinin kökenini ve yoğunluğunu inceleyecek olmamızdır. (2) Bu tepiler bilinçli olabilir, ama daha çok bilinçsizdirler. (3) Bunlar, çoğunlukla, nispeten oturmuş bir kişilik yapısı içinde bütünleşmişlerdir. (4) Daha genel bir belirlemeyle, bu inceleme, rulıçözümleme kuramını temel almaktadır. Bundan çıkan sonuç şudur: kullanacağımız yöntem gözlemlenebilir ve sık sık da önemsiz görünen verilerin açıklanması yoluyla, bilincine varılamayan iç gerçekliğin keşfedilmesi demek olan rulıçözümleme yöntemidir. Bununla birlikte «ruhçözümleme» terimi, klasik kuramla ilişkili olarak değil, bu kuramın belli ölçüde gözden geçirilmiş biçimiyle ilişkili olarak kullanılmaktadır. Bu gözden geçirmenin belirleyici yönleri daha sonra tartışılacaktır. Bu noktada, yalnızca, bunun libido'(cinsel güdü) kuramına dayanmayan ve bu nedenle de, çoğu zaman Freud'un kuramının asıl özü olarak görülen içgüdücü kavramlardan kaçınan bir ruhçözümleme olduğunu söylemek isterim.
26
GİRİŞ
Ne var ki, Freud'çu kuram ile içgüdücülük arasındaki bu özdeşleştirme, son derecede kuşku götürür bir özdeşleştirmedir. Gerçekten Freud, o zamanlar ağır basan eğilimin tersine, insan tutkuları —sevgi, nefret, hırs, açgözlülük, kıskançlık, çekememezlik— alanını araştıran ilk modern ruhbilimciydi. Önceleri yalnızca oyun yazarları ve roman-cılarca ele alınmış olan tutkular, Freud sayesinde, bilimsel araştırmanın ana konuları oldular.4 Onun çalışmalarının —en azından onun yöntemi, artan ruhsal tedavi istemini karşılamada bir araç haline gelinceye kadar— neden ruh hekimleri ve ruhbilimcilerden ziyade sanatçılar arasında çok daha sıcak ve çok daha anlayışlı bir kabul gördüğünü bu nokta açıklayabilir. Sanatçılar, kendi ana konularını, insanın «ruh»unu, en gizli ve en ince dışavurmalarıyla ele alan ilk bilim adamının o olduğunu hissettiler. Freud'un sahatsal düşünüş üzerindeki bu etkisini, gerçeküstücülük en açık biçimiyle göstermiştir. Gerçeküstücülük, daha önceki sanat biçimlerinin tersine, «gerçeklik»i konuyla ilgisiz olduğu gerekçesiyle bir yana bıraktı ve davranışla ilgilenmedi — önemli olan tek şey öznel deneyimdi. Freud'un rüya açıklamalarının bu sanat akımının gelişmesini sağlayan en önemli etkenlerden birisi haline gelmesi çok mantıklıydı.
Freud, bulgularını, kendi zamanının kavramları ve terimleriyle algılayıp tanımlamaktan başka bir şey yapamazdı. O, öğretmenlerinin maddeciliğinden hiç kopmaksızm, insan tutkularını bir içgüdünün ürünleriymiş gibi sunarak bu tutkuları maskelemenin bir yolunu bulmak zorundaydı bir bakıma. Kuramsal bir tour de force (olağanüstü güç ya da beceri gösterisi —çev.) ile bu işi çok zekice yaptı. Cinsellik (libido) kavramını öylesine genişletti ki, (kendini-koruma bir yana bırakılırsa) tüm insan tutkuları bir tek içgüdünün ürünü olarak anlaşılabilirdi. Sevgi, nefret, açgözlülük, kendini beğenmişlik, hırs, tamah, kıskançlık, zalimlik, şefkat; hepsi bu tasarımın cenderesine zorla sokuldu ve kuramsal yönden de özseverlik, ağız, makat ve üreme organları libidosunun çeşitli dışavurumlarının yücelmesi olarak ya da bu dışavurumlara karşı tepkici oluşumlar olarak ele alındı.
Bununla birlikte, Freud, çalışmalarının ikinci döneminde, yıkıcı-
konu olarak ele alıp işlemişlerdir.
İÇGÜDÜLER VE İNSAN TUTKULARI 27
lığın anlaşılması açısından belirleyici bir. ileri adım olan yeni bir kuram getirerek, bu tasarımın çerçevesini kırmaya çalıştı. Yaşamı iki bencil itkinin, yiyecek ve cinsiyet itkilerinin değil, ruhsal varoluşa açlık ve cinsellikten daha başka bir anlamda hizmet eden iki tutkunun —sevgi ve yıkımın— yönettiğini kabul etti. Ne var ki hâlâ kendine ait kuramsal temel önermelerle sınırlanmış olduğu için, bu tutkuları, «yaşam içgüdüsü» ve «ölüm içgüdüsü» olarak adlandırdı; böylelikle de insan yıkıcılığına, insandaki iki temel tutkudan birisi olarak önem verdi.
Bu inceleme, sevme, özgür olma uğraşları olarak ve yıkma, işkence etme, denetim altına alma ve boyuneğme dürtüsü olarak bu tutkuları içgüdülerle olan zoraki evliliklerinden boşamaktadır. îçgüdüler katıksız bü" doğal sınıflamadır; oysa kişilik-kökenli tutkular sosyobiyolo-jik, tarihsel bir sınıflamadır.5 Bu tutkular, her ne kadar doğrudan doğruya fizikî varoluşun hizmetinde değilseler de, içgüdüler kadar —hatta sık sık onlardan daha çok— güçlüdürler, insanın yaşama duyduğu ilginin, onun coşkusunun, heyecanının temelini bu tutkular oluşturur. Yalnızca insanın düşleri değil, sanat, efsane, tiyatro —yaşamı yaşanmaya değer kılan her şey— bile bu kaynaktan doğar, insan, fincanla atılan zar gibi, salt bir nesneymişcesine yaşayamaz. Yiyip içen ya da üreyip çoğalan bir makine düzeyine indirgendiğinde, gereksinme duyduğu bütün güvenceye kavuşmuş olsa bile, çok acı çeker, insan canlı, hareketli bir yaşam ve heyecan arar; daha üst düzeyde bir doyuma ulaşamadığında da yıkmaya dayalı canlı, hareketli yaşamı kendisi için kendi yaratır.
Çağdaş düşünce ortamı, bir güdünün ancak organik bir gereksinmeye hizmet ettiği zaman yoğun olabileceği —bir başka deyişle, yalnızca içgüdülerin yoğun güdüleme {gücüne sahip oldukları— hakkındaki varsayımı güçlendirmektedir. Bu mekanist, indirgeyici görüş açısı bir yana bırakılacak ve holist* bir temel önermeden yola çıkılacak olursa, insan tutkularının, bütün organizmariın yaşam sürecinde yüklendikleri işlev açısından değerlendirilmeleri gerektiği anlaşılmaya başlanacaktır. Bunların yoğunluğu, özgül ruhsal gereksiri-
Bfcz. bunlardan bazılarının beynin yapısında ne ölçüde yer aldıkları sorunu, Livingston (1967): Kısım 10'da tartışılmıştır.
* Holizm, bir varlığın, kendisini oluşturan parçaların toplamından daha başka ve bu toplamı aşan bir kimliğe sahip olduğunu savunan bir felsefe kuramıdır. (Çev.)
28
GİRİŞ
melere değil, bütün organizmanın yaşamını sürdürme —hem bedensel olarak, hem de zihinsel olarak gelişme— gereksinmesine bağlıdır.
Bu tutkular, ancak fizyolojik gereksinmeler doyurulduktan sonra güçlü olmazlar. Bunlar, insan varoluşunun ta kökünde bulunurlar; normal, «daha alt düzeyde» gereksinmeler doyurulduktan sonra karşılayabileceğimiz bir tür lüks değildirler, insanlar, sevgi, güç, ün, öç tutkularını gerçekleştiremedikleri için kendi canlarına kıymışlardır. Cinsel doyumdan yoksunluğun yol açtığı intihar olaylarına gerçekten hiç rastlanmamaktadır. Bu içgüdüsel-olmayan tutkular insanı coşturur, yakıp tutuşturur, yaşamı yaşanmaya değer kılar. Fransız Aydmlan-ması'nın filozofu von Holbach'm bir zamanlar söylediği gibi: «Un homme sans passions et desires cesserait d'etre un homme» (Tutkulardan ve arzulardan yoksun bir insan insan olmaktan çıkar, P.H.D. d'Holbach, 1822). Bu tutkular ve arzular, işte insan onlarsız insan olmayacağı için, bu denli yoğundur.6
İnsan tutkuları, insanı yalnızca bir nesne olmaktan çıkararak bir kahramana, aşılması güç engellere karşın yaşamına anlam kazandırmaya çalışan bir varlığa dönüştürür. İnsan kendi kendisinin yaratıcısı olmak ister; tamamlanmamış varlığını, belli bir bütünlük düzeyine ulaşmasını sağlayacak birtakım ereklere ve amaçlara sahip olan bir varlığa dönüştürmek ister. İnsanın tutkuları, çocukluktan kalma yaraların yol açtığı şeyler oldukları söylenerek yeterli bir açıklamaya kavuşturulabilecek türden bayağı ruhsal karmaşalar değildir. Bu tutkular ancak indirgemeci ruhbilimin alanı dışına çıkılırsa ve bu tutkuların amacının ne olduğu —insanın, yaşamına anlam kazandırma ve verili koşullar altında ulaşabileceği (ya da ulaşabileceğini sandığı) en uygun yoğunluğu ve gücü tatma girişimi oldukları— iyice bilinirse, anlaşılabilir. Bu tutkular, insanın, içinde yaşadığı toplulukça onaylanmadığı sürece herkesten (hatta kendisinden bile) gizlemek zorunda
Holbach'm bu deyişi, elbette, çağının felsefî düşünüşü bağlamında anlaşılmalıdır. Budist ya da Spinoza'cı felsefelerin bütünüyle farklı bir tutku anlayışı vardır. Bu felsefelerin bakış açısından, Holbach'ın tanımı, insanların çoğunluğu için deneysel olarak doğru olacaktır, ama Holbach'm tutumu, bu felsefelerin insan gelişmesinin amacı olarak gördükleri şeyin tam karşıtıdır. Bu farklılığı değerlendirebilmek için, hırs ve açgözlülük gibi «usdışı tutkular» ile tüm duygulu varlıklara karşı sevgi ve özen'gibi «ussal tutkulara arasındaki ayırıma değineceğim (bu konu daha sonra tartışılacaktır). Bununla birlikte, konuyla ilgisi olan şey, bu farklılık değil, esas olarak salt kendi varlığım sürdürmekle ilgilenen yaşamın insanca olmadığı düşüncesidir.
İÇGÜDÜLER VE İNSAN TUTKULARI
29
kaldığı dinsel, mezhepsel tapınışlardır. Kuşkusuz, insan, rüşvet ve şantajla, yani ustaca koşullandırmayla, «din»inden ayrılmaya ve ben-liksizlerin, robotların genel mezhebine dönmeye ikna edilebilir. Ama bu ruhsal tedavi, onu sahip olduğu en iyi şeylerden, bir nesne değil bir . insan olmaktan yoksun kılar.
Gerçek odur ki, «iyi» olsun, «kötü» olsun tüm insan tutkuları, bir kişinin yaşamına anlam kazandırma ve bayağı, salt yaşamı sürdürme amacı taşıyan varoluşu aşma çabası olarak anlaşılabilir ancak. Kişilik değişimi olanaklıdır; ancak bunun gerçekleşmesi için kişi, yaşamını geliştiren tutkuları harekete geçirerek, böylece de öncekinden daha üstün bir canlılık ve bütünlük duygusu tadarak, yeni bir anlamlı yaşayış yoluna «kendi kendine dönecek» durumda olmalıdır. Bu koşul sağlanmadıkça insan evcilleştirilebilir ama tedavi edilemez. Ama yaşamı geliştiren tutkular, daha yüksek bir güç, neşe, bütünlük ve canlılık duygusu kazanılmasına, yıkıcılık ve zalimlikten daha fazla katkıda bulunsalar bile, bu sonrakiler insanın varoluşu sorununa öncekiler ölçüsünde bir yanıt oluştururlar. En sadist ve en yıkıcı insan bile bir insandır; azizler ne kadar insansa, o da o kadar insandır. O; insan olarak doğmuş olmanın yarattığı güç sorunlara daha iyi bir yanıt bulmayı başaramamış sapık ve hasta bir kişi olarak adlandırılabilir ve bu doğrudur da. O, kurtuluş (salvation) arayışında yanlış yolu tutmuş bir insan olarak da adlandırılabilir.7
Ne var ki, bu yorumlardan, hiçbir biçimde, yıkıcılık ve zalimliğin kötü olmadıkları anlamı çıkarılmamalıdır; bunlardan çıkarılabilecek anlam, ancak kötülüğün insanlara özgü olduğudur. Bu tutkular yaşamı, bedeni ve ruhu yıkıma uğratırlar; yalnızca kurbanı değil, yıkıcının kendisini de yıkıma uğratırlar. Bu tutkular bir çelişki oluştururlar: kendine anlam kazandırma uğraşında yaşamın kendisine karşı yönelmesini ifade ederler. Bunlar tek gerçek sapmadır. Onları anlamak, onlara karşı hoşgörülü davranmak demek değildir. Ama onları anlamadığımız sürece, nasıl azaltılabileceklerini ve hangi etkenlerin onları güçlendirme eğilimi gösterdiklerini bilmemize olanak yoktur.
-Yıkıcılık-zalimlik karşısındaki duyarlığın hızla ortadan kalktığı ve ölüseverliğin, yani ölü, çürüyen, yaşamsız, bütünüyle mekanik şeylere
Salvus (salus ile ilişkili) = sağlıklı, güven içinde, incinmemiş, iyi durumda, sağlam. Bu anlamda, her insan kurtuluşa (ama tannbilimsel anlamda değil), bir başka deyişle, iyi ve güvenli bir duruma getirilmeye gereksinme duyar.
30
GİRİŞ
hayranlığın, sibernetiğe dayalı toplumumuz çapında arttığı günümüzde böylesi bir anlayış özel bir önem taşımaktadır. Ölüseverliğin özü, yazınsal biçimde ilk kez F.T. Marinetti'nin 1909'da yayımlanan Gelecelcçi Manifesto'sunda açıklandı. Çürümüş, cansız, yıkıcı ve mekanik olan her şeye karşı özel bir hayranlık sergileyen son onyillann^ çoğu sanat ve edebiyat yapıtında aynı eğilim görülebilir. Doğanın makinelerle fethinin gerçek ilerleme anlamı taşıdığı ve yaşayan insanın makinenin bir eki haline geldiği bir toplumda, Falanjistlerin «Yaşasın Ölüm» sloganı, toplumun gizli ilkesi olma tehdidini savurmaktadır.
Bu inceleme, bu ölüsever tutkunun mahiyetini ve bu tutkuyu güçlendirme eğilimi gösteren toplumsal koşullan açıklığa kavuşturmaya çalışmaktadır. Ancak toplumsal ve siyasal yapımızda gerçekleştirilecek ve insanı toplumdaki üstün yerine yeniden oturtacak olan köklü değişiklikler aracılığıyla geniş anlamda bir yardım sağlanabileceği sonucuna ulaşılacaktır. Bazı «devrimciler» arasında yaygın olan şiddet ve yıkım saplantısı kadar, (yaşam ve yapıdan ziyade) «yasa-düzen» için ve suçluların daha şiddetle cezalandınlması için yapılan çağrılar da yalnızca çağdaş dünyadaki güçlü ölüseverlik hayranlığının başka örnekleridir. İnsanın, —doğada bir eşi daha olmayan— bu bitmemiş ve tamamlanmamış varlığın gelişmesini bütün toplumsal düzenlemelerin en yüksek amacı haline getirecek koşullan yaratmaya gereksinmemiz vardır. Gerçek özgürlük ile gerçek bağımsızlığın sağlanması ve bütün sömürücü denetim biçimlerine son verilmesi, ölüm sevgisini yenebilecek tek güç olan yaşam sevgisini harekete geçirmenin koşullandır.
I
BİRİNCİ BÖLÜM
İÇGÜDÜCÜLÜK, DAVRANIŞÇILIK RUHÇÖZÜMLEME
1 İÇGÜDÜCÜLER
ESKİ İÇGÜDÜCÜLER
BURADA içgüdü kuramının tarihini anlatmaya girişmeyeceğim, çünkü okur bu tarihi birçok ders kitabında bulabilir.1 Bu tarih ta felsefî düşünceyle birlikte başladı. Ama çağdaş düşünce söz konusu edildiğinde, bu tarih Charles Danvin'in çalışmalarıyla başladı. Darwin'den sonra içgüdüler üzerine yapılmış bütün araştımıalai" onun evrim kuramını temel almıştır.
William James (1890), William McDougall (1913. 1932) ve ötekiler, tek tek her bir içgüdünün yönlendirdiği varsayılan davranış türlerini içeren uzun listeler oluşturmuşlardır. Örneğin, James'in öykünme, rekabet, kavgacılık, duygudaşlık, avcılık, korku, elde etme, hırsızlık, yapıcılık, oyun, merak, toplumculuk, gizlemecilik. temizlik, alçakgönüllülük, sevgi ve kıskançlık içgüdüleri. —evrensel insan nitelikleri ile toplumsal olaıak koşullandırılmış özgül kişilik eğilimlerinin garip biı- karışımı— bu davranış türlerindendir (J. J. McDermott, yayımcı, 1967). Her ne kadar bugün bu içgüdü listeleri biraz safça gibi görünüyorsa da bu içgüdücülerin yapıtları oldukça gelişkindir; kuramsal yapılar yönünden zengindir ve kuramsal düşünce düzeyleri bakımından hâlâ etkileyicidir; bu yapıtlar, hiçbir biçimde eskimiş değildir. Nitekim, örneğin James, bir içgüdünün ilk ortaya çıkışında bile bir öğrenme öğesi olabileceğinin pekâlâ Mliııcindeydi ve McDougall, değişik deneyimlerin ve kültürel kazanımlann biçimlendiriri etkisinden habersiz değildi. Bu ikincinin içgüdücülüğü Freud'un kuramına geçişte bir köprü oluşturur. Fletcher'in vurguladığı gibi, McDougall, içgüdüyü bir «motor mekanizma»yla ve değişmez biçimde
İçgüdü kuramına ilişkin derinlemesine tarihinden dolayı R. Fletcheı'ı (1968) özellikle salık veririm.
34
İÇGÜDÜCÜLÜK, DAVRANIŞÇILIK, RUHÇÖZÜMLEME
sabitleşmiş bir motor karşılıkla özdeşleştirmemiştir. Ona göre, bir içgüdünün özü bir «doğal eğilim», bir «arzu»dur ve her bir içgüdünün bu duygusal-doğuştan özü, «toplam içgüdü düzeninin hem öğrenmeyle ilgili, hem de motor kısımlarından göreceli olarak bağımsız hareket edebilme yeteneğinde görünmektedir» (W. McDougall, 1932).
içgüdü kuramının en çok tanınan iki çağdaş temsilcisini, «yeni-içgüdüeüler» Sigmund Freud ve Konrad Lorenz'i tartışmaya geçmeden önce, onlarda ve eski içgüdücülerde ortak olan bir özelliğe —içgüdüsel modelin mekanik-hidrolik terimlerle kavranması özelliğine— bir göz atalım. McDougall enerjiyi, «savak kapaklan»nca engellenen ve belli koşullar altında «kabarıp taşan» bir şey olarak görüyordu (W. McDougall, 1913). Daha sonra, her bir içgüdüyü «içindeki gazın sürekli olarak serbest bırakıldığı bir oda» olarak gören bir benzetme kullandı (W. McDougall, 1923). Libido kuramına ilişkin anlayışında Freud da hidrolik bir tasarım kullandı. Cinsel arzu artar -> gerilim yükselir -* hoşnutsuzluk artar: cinsel hareket, gerilimi ve hoşnutsuzluğu, gerilim yeniden yükselmeye başlayıncaya kadar azaltır. Buna benzer biçimde, Lorenz, tepkiye özgü enerjiyi, "bir kaba durmaksızın pompalanan bir gaz"ya da bir depoda duran ve dipteki yaylı bir supap aracılığıyla boşatabilecek bir sıvı olarak düşünmüştür (K. Lorenz, 1950). R.A. Hinde, aralarında çeşitli ayrılıklar olmasına karşın, bunların ve başka içgüdü modellerinin «bir kapta tutularak daha sonra hareketi serbest bııakılan davranışlara enerji verebilen bir maddenin bulunduğu fikrinde birleştikleri»ni belirtmiştir (R. A. Hinde, 1960).
YENİ-İÇGÜDÜCÜLER:
SİGMUND FREUD VE KONRAD LORENZ
Freud'un Saldırganlık Anlayışı2
Freud'un eski içgüdücüleri, özellikle de McDougall'ı aşan büyük ileri adımı, bütün «içgüdüler»i —cinsel içgüdüler ve kendini-koruma
I
İ.İÇGÜDÜCÜLER
35
Freud'un saldırganlık anlayışının ayrıntılı bir tarihi ve çözümlemesi 2. cildin sonundaki Ek'te bulunabilir.
içgüdüsü olmak üzere— iki sınıfta birleştirmiş olmasıdır. Böylece Freud'un kuramı, içgüdü kuramının tarihsel gelişimi içinde son adım olarak görülebilir. Daha sonra göstereceğim gibi, içgüdülerin (benlik içgüdüsü dışta kalmak üzere) bir sınıfta birleştirilmesi, Freud bunun bilincinde olmasa bile, bütün içgüdü kuramının yenilmesi yönünde de ilk adımdı. Freud'un cinsel arzu kuramı birçok okur tarafından çok iyi bilindiği için ve başka yapıtlarda, ejı iyisi de Freud'un Ruhçözümh-mesine Giriş Konferanslan'nia (1915-16, 1916-17 ve 1933) okunabileceği için burada bei yalnızca Freud'un saldırganlık anlayışını ele alacağım.
Freud, cinselliği (libido) ve kendini-korumayı insana egemen olan iki güç olarak gördüğü sürece, saldırganlık olgusuna nispeten daha az önem vermiştir. 1920'lerden sonra bu görüntü baştan aşağı değişti. Benlik ve İlkel Benlik'te. (1923) ve daha sonraki yazılarında, yeni bir ikilem, yaşamla ilgili içgüdü(ler) (eros) ve ölümle ilgili içgüdü(ler) ikilemini önerdi. Freud, yeni kuramsal evreyi şu sözlerle tanımlıyordu: «Yaşamın başlangıcına ilişkin yorumlardan ve biyolojik koşutluklardan yola çıkarak, yaşayan maddeyi korumaya yönelik içgüdünün yanı sıra bu bilimleri parçalamaya ve onları yeniden ilkel, inorganik durumlarına döndürmeye çabalayan, öncekine karşıt bir başka içgüdünün olması gerektiği sonucunu çıkardım. Bir başka deyişle, bir Eros olduğu kadar bir de ölüm içgüdüsü vardı» (S. Freud, 1930).
Ölüm içgüdüsü organizmanın kendisine yönelmiş ise kendini-yıkıcı bir dürtüdür; ama dışa yönelmişse, bu durumda kendinden çok başkalarını yıkıma uğratma eğilimindedir. Ölüm içgüdüsü, cinsellikle birleştiğinde, sadizmde, mazoşizmde anlatımını bulan daha az zararlı dürtülere dönüşür. Her ne kadar Freud birçok kez ölüm içgüdüsünün gücünün azaltılabileceğini ileri sürmüşse de (S. Freud, 1927) temel varsayım değişmeden kalmıştır: İnsan kendini ya da başkalarını yıkıma uğratmaya yönelik bir dürtünün hükmü altındadır ve bu trajik seçenekten kurtulmak için pek az şey yapılabilir. Buradan çıkan sonuç, ölüm içgüdüsünün konumu açısından, saldırganlığın esas olarak dürtülere gösterilen bir tepki değil, insan organizmasının yapısından kaynaklanan kesintisiz bir uyarım olduğu yolundadır.
Ruhçözümlemecilerin çoğunluğu, başka bakımlardan Freud'u izledikleri halde, ölüm içgüdüsü kuramını benimsemeyi reddetmişlerdir. Bunun nedeni, belki de, bu kuramın eski mekanist bilgilenme çerce-
36
İÇGÜDÜCÜLÜK, DAVRANIŞÇILIK. RUHÇÖZÜMLEME
vesini aşması ve «biyolojik olan»ın içgüdülerin fizyolojisiyle özdeş olduğunu düşünen çoğu kimse açısından kabul edilmez nitelikteki biyolojik düşünüşü gerekli kumaşıydı. Ne var ki yine de yeni tutumuna bütünüyle karşı çıkmadılar. Cinsel içgüdünün öteki kutbu olarak bir «yıkıcı içgüdü»nün varlığım kabul ederek bir uzlaşmaya vardılar. Böylece de bütünüyle yeni bir düşünüş biçimine tabî olmaksızın, Fre-ud'un saldırganlık konusuna verdiği önemi kabul ettiler.
Freud, katıksız bir fizyolojik-mekanik yaklaşımdan, organizmayı bir bütün olarak ele alan ve sevgiyle nefretin biyolojik kaynaklarını çözümleyen biyolojik bir yaklaşıma geçerek ileriye doğru önemli bir adım almıştır. Bununla birlikte, kuramının önemli eksiklikleri bulunmaktadır. Bu kuram, oldukça soyut yorumlara dayanmakta ve yeter derecede inandırıcı gör gül kanıt ortaya koyamamaktadır. Dahası Freud, insan uyarımlarını, yeni kuramın bakış açısıyla açıklamak için başarılı bir çaba gösterdiği halde, varsayımı hayvan davranışlarıyla uyuşmamaktadır. Ona göre, ölüm içgüdüsü bütün canlı organizmalarda var olan biyolojik bir güçtür: bunun anlamı, hayvanlar da gerek kendilerine, gerekse başkalarına karşı ölüm içgüdülerini açığa vururlar, olmalıdır. Bu açıdan bakıldığında, dışa dönük saldırganlığı az olan hayvanlarda daha çok hastalığa ya da erken ölüme ve bunun tersi hayvanlarda da karşıt bir duruma rastlanması gerekirdi: oysa bu görüşü destekleyen hiçbir veri yoktur.
Saldırganlık ve yıkıcılığın biyolojik olarak kazanılmadığı ve kendiliğinden gelişen uyarımlar olmadığı bundan sonraki bölümlerde gösterilecektir. Bu noktada yalnızca, Freud'un saldırganlık terimini bütünüyle farklı saldırganlık türleri için kullanma geleneğini sürdürerek, böylelikle de bütün saldırganlık türlerini bir tek içgüdüyle açıklama girişimine destek sağlayarak, saldırganlık olgusuna ilişkin çözümlemeyi büyük ölçüde bulandırdığını eklemek istiyorum. Freud'un davranışçı eğilimde olmadığını kesinlikle bildiğimiz için, iki temel gücün birbiriyle çatıştığı ikinci bir anlayışa ulaşma yönündeki genel eğiliminin buna neden olduğunu varsayabiliriz. Bu ikilem başlangıçta kendini koruma ile cinsel arzu arasında, daha sonra da yaşam ve ölüm içgüdüleri arasındaydı. Freud, bu kavramların hatırı için her tutkuyu bu iki kutuptan birisine dahil etmenin, dolayısıyla da gerçekte birbirleriyle ilişkili olmayan eğilimleri bir araya getirmenin faturasını ödemek zorundaydı.
1. İÇGÜDÜCÜLER
Lorenz'in Saldırganlık Kuramı
37
Freud'un saldırganlık kuramı geçmişte ve hâlâ çok etkili olmasına karşın karmaşıktı, zordu ve geniş bir okur kitlesince okunup onlar üzerinde etki bırakma anlamında hiçbir zaman yaygınlık kazanmadı. Konrad Lorenz'in Saldırganlık Üzerine (K. Lorenz, 1966). adlı yapıtı ise, bunun tersine, yayımlanmasından kısa bir süre sonra, toplumsal ruhbilim alanında en çok okunan kitaplardan birisi oldu.
Bu büyük ilginin nedenini çözümlemek zor değildir. Her şeyden önce. Saldırganlık Üzerine, tıpkı Lorenz'in daha önce yazdığı Sultan Süleyman'ın Yüzüğü (1952) adlı çarpıcı kitabı gibi, okunması son derecede kolay ve zevkli bir kitaptı; bu yönden de Freud'un ölüm içgüdüsüne ilişkin ağır bilimsel incelemelerinden, hatla Lorenz'in uzmanlar için yazdığ kendi bilimsel yazılarından ve kitaplarından çok farklıydı. Bundan da öteye, daha önce Giriş'te belirtildiği gibi, gözlerini açıp şiddete ve nükleer savaşa doğru sürüklenişimizin kendi eserimiz olan toplumsal, siyasal ve ekonomik koşullardan ileri geldiğini görecek yerde, bu sürüklenişin bizim denetimimiz dışındaki biyolojik etkenlerden dolayı olduğuna inanmayı yeğ tutan birçok insanın düşünüşüne bu kitap uygun düşmektedir.
Lorenz'e göre,3 Freud'a göre olduğu gibi, insan saldırganlığı, sürekli akan bir enerji pınarının beslediği bir içgüdüdür ve dış uyaranlara karşı bir tepki'nin sonucu olması gerekmez. Lorenz, içgüdüsel bir harekete özgü enerjinin, o davranış kalıbıyla ilişkili sinir merkezlerinde sürekli olarak biriktiğini ve eğer yeterince enerji birikin işse, bir uyaran olmasa bile, bir patlama'nın meydana gelmesi olasılığı bulunduğunu savunmaktadır. Bununla birlikte, hayvanlar ve insanlar depolanmış hareket enerjisini serbest bırakacak uyaranları çoğunlukla bulurlar, uygun uyaranlar ortaya çıkıncaya kadar elleri kollan bağlı beklemeleri gerekmez. Uyaran ararlar, hatta yaratırlar. Lorenz, W. Craig'i izleyerek, bu davranışı «iştah davranışı» olarak adlandırır.
"Lorenz'in (ve N. Tinbergen'in) içgüdü anlayışlarına ilişkin ayrıntılı ve şimdiden, klasikleşmiş bir değerlendirme için ve Lorenz'in tutumunun toplu bir eleştirisi için bkz. D. S. Lehmıan (1953). Ayrıca, Saldırganlık Üzerine'nin eleştirisi için L. Berkowitz'in ' (1967) ve K. E. Boulding'in (1967) değerlendirme yazılarına bakınız. N. Tinbergen'in Lorenz'in kuramına ilişkin eleştirel değerlendirmesine (1968) ve L. Eisenberg'in kısa ve derinlemesine eleştirisine (1972) de bakınız.
38
İÇGÜDÜCÜLÜK, DAVRANIŞÇILIK, RUHÇÖZÜMLEME
insanlar, der, saldırganlık nedeni oldukları için değil de depolanmış enerjiyi serbest bırakacak uyaranları bulmak için siyasal partileri yaratırlar. Ama hiçbir dış uyaranın bulunmadığı ya da yaratılamadığı durumlarda, depolanmış saldırganlık itkisi enerjisi o denli büyüktür ki, deyim yerindeyse, patlayacak ve in vacua harekete geçirilecektir, bir başka deyişle, «gözle görülür bir dış uyarım yokken... bir hedef olmaksızın ortaya konan vakum etkinliği — söz konusu motor hareketlerin olağan biçimde ortaya konmasıyla gerçekten fotoğrafik bir benzerlik sergiler... Bu gösteriyor ki, içgüdüsel davranış kalıbının motor eşgüdüm kalıpları, en ince ayrıntısına dek kalıtımsal olarak belirlenmiştir» (K. Lorenz, 1970; asıl metin Almanca, 1931-42).4
O halde, Lorenz'e göre, saldırganlık esas olarak dış uyaranlara karşı bur tepki değil, insanın içinde «gömülü», serbest kalmaya çabalayan ve dış dürtülerin yeterli olup olmamasına bakmaksızın anlatımını bulacak olan bir uyarılmadır: «İçgüdüyü bu denli tehlikeli hale getiren onun kendiliğinde/iliğidir» (K. Lorenz, 1966; italikler bana ait). Lorenz'in saldırganlık modeli, tıpkı Freud'un cinsel arzu modeli gibi, kapalı bir kapta depolanmış suyun ya da buharın uyguladığı basınca benzediğinden dolayı, haklı bir deyişle, hidrolik bir model olarak adlandırılmıştır.
Bu hidrolik saldırganlık anlayışı, denebilir ki, Lorenz'in kuramının dayanaklarından birisidir; bu anlayış, saldırganlığın üretilmesinde kullanılan mekanizma'ya ilişkindir. Öteki dayanak ise, saldırganlığın yaşamın hizmetinde olduğu, bireyin ve türün varlığını sürdürmesine hizmet ettiği düşüncesidir. Genel bir deyişle, Lorenz, tür-içi saldırganlığın (aynı türün üyeleri arasmdaki saldırganlığın) türün varlığını sürdürme gücünü artırma işlevi gördüğünü varsayar. Lorenz'in öne sürdüğüne göre, saldırganlık bu işlevini, bir türün bireylerini elde bulunan doğal çevreye eşit biçimde dağıtarak, dişinin savunulmasına bağlı olarak «daha iyi insan»ı ayıklayarak ve bir toplumsal kademelerime düzeni kurarak yerine getirir (K. Lorenz, 1964). Saldırganlık bu koruyucu işleve çok daha etkili bir biçimde sahip olabilir; çünkü evrim süreci içersinde, öldürücü saldırganlık, aynı işlevi türe zarar vermeksizin yerine getiren simgesel ve törensi tehditlerden oluşmuş bir davranışa dönüştürülmüştür.
T)aha sonra, birçok Amerikalı ruhbilimcinin ve N. Tinbergen'in eleştirilerinin etkisiyle Lorenz, bu tümceyi, öğrenmenin etkisine de yer verecek biçimde değiştirdi (K. Lorenz, 1965).
1. ÎÇGÜDÜCÜLER
39
Ama, diye sürdürüyor tartışmayı Lorenz, hayvanın varlığını sürdürmesine hizmet eden içgüdü, insanda "garip bir biçimde abartılmış" hale gelmiş ve "yabanıllaşmış"ür. Saldırganlık, yaşamın sürdürülmesine hizmet eden bir şey olmaktan çok, onu tehdit eden bir şeye dönüşmüştür.
Öyle görünüyor ki, insan saldırganlığına ilişkin bu açıklamalar Lorenz'in kendisini de tatmin etmemiş ve Lorenz, bir başka açıklama daha ekleme gereğini duymuştur: ne var ki, bu ek açıklama, etolojinin alanı dışına çıkmaktadır. Şöyle yazıyor Lorenz:
Her şeyden önce, insan soyunun kalıtımsal bir kötülüğü olma özelliğini sürdüren saldırganlık dürtüsünün yıkıcı yoğunluğu, çok büyük bir olasılıkla, kabaca kırk bin yıl süresince, yani ilk Taş Devri (Lorenz, Son Taş Devri demek istiyor herhalde) boyunca ilk atalarımızı etkileyen tür-içi bir ayıklanma sürecinin sonucudur, insan silaha, giyeceğe ve toplumsal örgütlenmeye sahip olma, böylece de açlık, donma ve yaban hayvanlarına yem olma tehlikelerini yenebilme aşamasına ulaştığında ve bu tehlikeler, ayıklanmayı etkileyen temel etkenler olmaktan çıktığında, kötü bir tür-içi ayıklanma sürecinin başlamış olması gerektir. Ayıklanmayı etkileyen etken artık birbirine düşman komşu kabileler arasında sürdürülen savaşlardı. Bu savaşlar, ne yazık ki birçok insanın hâlâ arzu edilir ülküler olarak gördüğü bütün bu «savaşçılık erdemleri» denen aşın bir biçime doğru evrim-leşmiş olmalı (K. Lorenz, 1966).
Aşağı yukarı Î.Ö. 40.000 ya da 50.000 yıllarında Homo sapiens'in tam olarak ortaya çıkmasından beri, «vahşi» avcı-yiyecek toplayıcılar arasında sürekli savaşların olduğu görüşü, bunu doğrulayacak hiçbir kanıtın bulunmadığını gösterme eğilimi taşıyan araştırmaları göz önüne almaksızın Lorenz'in de benimsediği çok tutulan bir klişedir.5 Lorenz'in kırk bin yıl boyunca örgütlü bir savaşın sürdürüldüğü yolundaki varsayımı, insan, saldırganlığının doğuştan olduğunu kanıtlayacak ( bir sav olarak sunulan ve savaşın insanın doğal durumu olduğunu savunan eski Hobbes'çu klişeden başka bir şey değildir. Lorenz'in varsayımının mantığı şöyledir: insan saldırgan'üfjr, çünkü önceden de saldırgan 'di ve insan saldırgan' di, çünkü bugün de saldırgan' dır.
Yiyecek toplayıcılar ve avcılar arasındaki saldırganlık sorunu 8. Kısım'da enine boyuna tartışılmaktadır.
40
İÇGÜDÜCÜLÜK, DAVRANIŞÇILIK, RUHÇÖZÜMLEME
Lorenz'in Son Yontma Taş Çağı'nda sürekli savaşların olduğuna ilişkin tezi doğru olsa bile, kalıtımla ilgili akıl yürütmesi tartışmaya açıktır. Belirli bir özellik ayıklanma açısından bir üstünlüğe sahipse, bu sözkonusu özelliği taşıyanların üretken döllerinin çok sayıda üremesi temeline dayandırılmalıdır. Ama savaşlarda daha çok saldırgan bireyin yitirilmesi olasılığı göz önüne alındığında, ayıklanmanın, bu özelliğin etkisini büyük çapta sürdürmesi olgusunu açıklayıp açıklayamayacağı kuşku götürür. Gerçekte, eğer böylesi bir kayıp olumsuz ayıklanma olarak görülürse, gen sıklığının azalması gerekir.6 Aslına bakılırsa, o çağda nüfus yoğunluğu son derecede azdı ve Homo sapi-ens'in tam olarak ortaya çıkmasından sonra oluşan insan boylarının birçoğu açısından, yiyecek ve yer için birbirleriyle yarışmaya ve savaşmaya pek gerek yoktu.
Lorenz. kuramında iki öğeyi birleştirmiştir. Birincisi, insanlar kadar hayvanların da bireyin ve türün varlığını sürdürmesine yarayan doğuştan bir saldırganlık özelliğine sahip oldukları yolundadır. Daha sonra da ortaya koyacağım gibi, nörofizyolojik bulgular, savunucu saldırganlığın, hayvanın yaşamsal çıkarlarına yönelik tehditlere bir tepki olduğunu, kendiliğinden ortaya çıkmadığını ve sürekli olmadığını göstermektedir. Öteki öğe, yani depolanmış saldırganlığın hidrolik niteliği ise, insanın katillik ve zalimlik dürtülerini açıklamakta kullanılmaktadır, ama bunu destekleyecek pek az kanıt sunulmaktadır. Hem yaşama hizmet eden saldırganlık hem de yıkıcı saldırganlık bir tek sınıfta toplanmıştır; bunları birbirine bağlayan şey de esas olarak bir sözcüktür: «saldırganlık». Tinbergen, Lorenz'in tersine, sorunu tam bir açıklıkla ortaya koymuştur:
İnsan, bir yandan, kendi türüyle kavga etmesi yönünden birçok hayvan türünün akrabasıdır. Ama öte yandan da o, kavga eden binlerce tür arasında, kavgayı yıkıcılığa ulaştıran tek türdür... İnsan, kitle katliamcısı olan tek türdür, kendi toplumu içinde bir çıban ba§ı olan tek varlıktır. Bu niye böyle olmalı ki? (N. Tinbergen, 1968).
kaptığımız kişisel bir görüşmede, yukarıda söz konusu edilen görüşün içerdiği kalıtımla ilgili sorunun anahatlannı çizen Profesör Kurt Hirschhom'a teşekkür ederim.
1. İÇGÜDÜCÜLER
Freud ve Lorenz: Benzerlikleri ve Ayrılıkları
41
Lorenz'in ve Freud'un kuramları arasındaki ilişki karmaşık bir ilişkidir. Her ne kadar dürtünün kökenini farklı biçimde açıklasalar da, hidrolik saldırganlık anlayışı ikisinde de ortaktır. Ne var ki, bir başka , bakımdan, birbirlerinin tam karşısında yer almış görünmektedirler. Freud. yıkıcı bir içgüdünün varlığını savunuyordu; Lorenz'e göre bu varsayım, biyoloji bilimi açısından savunulamaz nitelikteydi. Onun savunduğu saldırganlık dürtüsü, yaşama hizmet eder; Freud'un ölüm içgüdüsü ise ölümün hizmetçisidir.
Bununla birlikte, aslında savunucu ve yaşama hizmet edici nitelikte olan saldırganlığın gösterdiği değişikliklere ilişkin olarak Lorenz'in yaptığı açıklamanın ışığı altında, bu ayrılık önemini büyük ölçüde yitirmektedir. Karmaşık ve çoğu zaman da tartışma götürür birçok yorum yapılarak, savunucu saldırganlığın insanda kendiliğinden ortaya çıkıp kendi kendini güçlendiren bir dürtüye dönüştüğü varsayılmıştır. Bu kanıya göre, söz konusu dürtü, saldırganlığın dışavurumunu kolaylaştıracak koşulları yaratmaya çabalamaktadır ya da hiçbir uyaran bulunamazsa ve yaratılamazsa patlamaktadır bile. Buna göre, sosyoekonomik açıdan, büyük çaplı saldırganlığın hiçbir uygun uyaran bulamayacağı biçimde örgütlenmiş bir toplumda bile, işte bu saldırganlık içgüdüsünün çağrısı, toplumun üyelerini toplumu değiştirmeye zorlayacak ya da böyle olmasa bile, saldırganlık herhangi bir uyaran olmadan da patlayacaktı. Böylece, Lorenz'in ulaştığı ve insanı doğuştan gelen bir yıkma gücünün yönlendirdiğini savunan sonuç, pratik amaçları yönünden, Freud'un ulaştığı sonucun aynısıdır. Bununla birlikte, Freud, yıkıcı dürtünün karşısında ona eşit Eros (yaşam, cinsiyet) gücünün bulunduğunu savunur; oysa Lorenz'e göre, sevgi de saldırganlık içgüdüsünün bir ürünüdür.
Hem Freud, hem Lorenz, saldırganlığın eylem olarak dışavurula-mamasımn sağlıksız olduğunu kabul etmektedirler. Freud, çalışmalarının ilk döneminde, cinselliğin bastırılmasının akıl hastalığına yol açabileceğini ileri sürmüştür. Daha sonra, aynı ilkeyi ölüm içgüdüsüne uygulamış ve dışa dönük saldırganlığın bastırılmasının sağlıksız olduğunu öğretmiştir. Lorenz, «bugünkü uygar insanın saldırganlık dürtüsünü yeterince boşaltamamanın sancısını çektiği»ni belirtmektedir. Her ikisi de farklı yollardan giderek, uzun erimde denetlenmesi ¦* olanaksız değilse bile çok zor olan saldırganlık-yıkıcılık enerjisini kesintisiz biçimde üreten bir insan görüşüne ulaşmaktadırlar. Hayvanlar-
42
ÎÇGÜDÜCÜLÜK, DAVRANIŞÇILIK, RUHÇÖZÜMLEME
daki sözde kötülük, her ne kadar, Lorenz'e göre, kökeni kötü değilse bile, insanda gerçek bir kötülük durumuna gelmektedir.
Örnekseme yoluyla «Kanıtlama». Ne var ki, Freud'un ve Lorenz'in saldırganlığa ilişkin kuramları arasındaki benzerlikler, bunların temel farklılığını gözlerden gizlememelidir. Freud bir insan araştırmacısıydı, insanların görünür davranışları ve bilinçaltlannın çeşitli dışavurumları konusunda yetenekli bir gözlemciydi. Onun ölüm içgüdüsü kuramı yanlış ya da eksik olabilir veya yetersiz kanıtlar üzerine kurulmuş olabilir. Ama yine de bu kuram, insanın sürekli olarak gözlenmesi sürecinde oluşturulmuştur. Oysa ki Lorenz, hayvanlar, özellikle de alt gelişme basamağındaki hayvanlar ile ilgilenen bir gözlemcidir ve kuşkusuz, çok usta birisidir. Ama onun insan hakkındaki bilgisi, ortalama insan hakkındaki bilgiden öteye gidemez. O, sistemli gözlemler yaparak ya da konuya ilişkin yazını yeterince tanıyarak bu bilgiyi işlememiştir.7 O, kendisi ve tanıdıkları hakkındaki gözlemlerin bütün insanlara uygulanabileceği gibi bönce bir inanç içindedir. Bununla birlikte, onun ana yöntemi, öz-gözlem bile değil; belli hayvanların davranışları ile insan davranışları arasında yapılan örnekse-melerdir. Bilimsel olarak konuşursak, böylesi örneksemeler hiçbir şeyi kanıtlamaz; yalnızca hayvanseverleri esinlendirip hoşnut eder. Bu örneksemelere, Lorenz'in çok düşkün olduğu aşırı bir insanlaştırma tutumu eşlik eder. işte bir kişinin, hayvanın ne «hissettiğini» «anladığı» gibi hoş bir yanılgıya kapılmasını sağladıkları içindir ki bu örneksemeler çok tutulur. Sultan Süleyman'ın yüzüğüne sahip olmayı kim istemez ki? Lorenz, saldırganlığın hidrolik mahiyetine ilişkin kuramını, hayvanlarla —başlıca da özgürlüklerinden yoksun bırakılmış balıklar ve kuşlarla— yaptığı deneylere dayandırıyor. Tartıştığı sorun şudur; Yeniden yönlendirilmemesi durumunda öldürmeye götüren —Lorenz'in belli balıklarda ve kuşlarda gözlemlediği— aynı saldırganlık dürtüsü insanda da işlerlikte midir?
insana ve insan olmayan pirimatlara ilişkin bu varsayımı destekleyecek hiçbir dolaysız kanıt bulunmadığından, Lorenz, görüşünü kanıtlamak için birçok sav öne sürmektedir. Onun asıl yaklaşımı örnekse-
7
Lorenz, en azından Saldırganlık Ûzerine'yi yazarken, Freud'un çalışmaları konusunda hiçbir doğrudan bilgiye sahip değilmiş gibi görünmektedir. Freud'un yazılarına bir tek doğrudan gönderme yapılmamıştır. Yapılan göndermeler de rahçözümcü arkadaşlarının ona Freud'un tutumu hakkında söylediklerinden ibarettir. Ne yazık ki, bunlar da her zaman doğru değildir ya da tam olarak anlaşılmamıştır.
İ.ÎÇGÜDÜCÜLER
43
me yoluyladır; insan davranışı ile incelediği hayvanların davranışı arasında benzerlikler keşfeder ve her iki davranış türünün aynı nedenden kaynaklandığı sonucunu çıkarır. Bu yöntemi birçok ruhbilimci eleştirmiştir. Daha 1948'de, Lorenz'in seçkin meslekdaşı N. Tınber-gen, «daha aşağı evrim düzeylerinden, daim aşağı sinirsel oluşum düzeylerinden ve daha basit davranış biçimlerinden sağlanan ruhbi-limsel kanıtlan, daha yüksek ve daha karmaşık düzeylerdeki davranış mekanizmalarına ilişkin ruhbilim kuramlarını destekleyecek örneksemeler olarak kullanma yönteminin taşıdığı» tehlikelerin bilincindeydi. (N. Tinbergen, 1948; italikler bana ait.)
Birkaç örnek, Lorenz'in «örnekseme yoluyla kanıtlama» anlayışını gözler önüne serecektir.8 Lorenz, sihlid balıkları ve Brezilya sedef balıkları .hakkında konuşurken, şu gözlemi aktarıyor: eğer her bir balık sağlıklı kızgınlığını aynı cinsiyetten bir komşusuyla giderebilirse, kendi arkadaşına saldırmaz («yeniden-yönlendirilmiş saldırganlık»).9 Daha sonra şu yorumu yapıyor;
Benzer davranışlar insanlarda da gözlenebilir. Hâlâ bir Habsburg monarşisinin sürdüğü ve hâlâ uşakların olduğu eski güzel günlerde, dul halamın düzenli olarak yinelediği aşağıdaki davranışını gözlerdim. Hiçbir hizmetçiyi sekiz-on aydan daha fazla tutmazdı. Her zaman yeni bir hizmetçiden hoşlanır, onu öve öve göklere çıkarır ve sonunda tam aradığını bulduğuna yemin ederdi. Ondan sonra geçen birkaç ay içinde yargısı değişmeye başlar, önce küçük halalar, ondan sonra da büyük hatalar bulur ve belirtilen dönemin sonuna doğru da, sonuçta şiddetli bir tartışmanın ardından referans bile verilmeden kovulacak olan zavallı kızda nefret uyandırıcı nitelikler keşfederdi. Bu patlamadan sonra, yaşlı hanımefendi, çalıştıracağı kusursuz bir melek bulmaya bir kez daha hazırlanırdı.
Çoktan ölmüş olan sadık halamla alay etmek değil niyetim. Bir zamanlar savaş tutuklusuyken, kendim dahil ciddî, kendine hakim insanlarda da tıpatıp aynı olguyu gözlemleme olanağı bulmuş, ya da daha
Biyolojik olgularla toplumsal olgular arasında oldukça saçma benzetmeler yapma eğilimini Lorenz daha 1940'ta yazdığı talihsiz bir makalede göstermiştir (K. Lorenz, 1940). Bu makalede Lorenz, doğal ayıklanma ilkelerinin ırkın gereksinmelerini düzenli bir biçimde karşılayamadığı durumlarda bu ilkelerin yerine devlet yasalarının konması gerektiğini savunuyordu.
N. Tinbergen'in terimi.
44
İÇGÜDÜCÜLÜK, DAVRANIŞÇILIK, RUHÇÖZÜMLEME
çok buna zorunlu kalmıştım. Yolculuk öfkesi olarak da bilinen, kutup hastalığı denilen hastalık, birbirlerine bütünüyle bağımlı olan ve bu yüzden yabancılarla ya da kendi arkadaş çevrelen dışındaki insanlarla tartışma olanağından yoksun bulunan küçük insan kümelerine musallat olur. Bundan da açıkça anlaşılacağı gibi, küme üyeleri birbirlerini daha iyi tanıyıp anladıkça ve daha çok sevdikçe, saldırganlığın depolanması da o ölçüde daha tehlikeli olacaktır. Kendi kişisel deneyimlerime dayanarak söyleyebilirim ki, böylesi bir durumda, bütün saldırganlığın ve tür-içi kavga davranışının sınır değerleri aşın ölçüde azalır. Bu durum, öznel olarak, insanın en iyi arkadaşlarının ufak tefek alışkanlıklarına —örneğin, boğazlarını temizleyiş ya da hapşırış biçimlerine—, ancak bir sarhoştan tokat yemesi durumunda normal karşılanabilecek bir tarzda tepki göstermesi gerçeğiyle anlatımını bulmaktadır (K. Lorenz, 1966).
Lorenz, halasıyla, savaş tutuklusu arkadaşlarıyla ve kendisiyle ilgili kişisel deneyimlerin, böylesi tepkilerin evrenselliği konusunda ille de birşey kanıtlaması gerekmediğini anlamamış görünmektedir. Ayrıca, halasının davranışı konusunda, onun saldırganlık gizilgücünün, her sekiz ya da on ayda bir patlamasını gerektirecek bir düzeye ulaştığını öne süren hidrolik açıklama yerine konabilecek daha karmaşık bir ruhbilim-sel açıklama getirilebileceğinden de habersiz görünmektedir.
Ruhçözümsel bir bakış açısından, halasının özsever ve çok sömürücü bir kadın olduğu varsayılabilir. Halası, hizmetçinin kendine bütünüyle «bağlı» olmasını kendine ait hiçbir çıkar gözetmemesini ve ona hizmet etmekten mutlu olan bir yaratık rolünü hoşnutlukla benimsemesini istiyordu. Her yeni hizmetçiye, bu yeni hizmetçi bayanın kendi beklentilerini gerçekleştirecek kişi olduğu kuruntusuyla yaklaşıyordu. Halanın kuruntusunun «henüz» hizmetçinin "aradığı" hizmetçi olmadığı gerçeğini görmesini önleyecek kadar etkili olduğu —belki hizmetçinin başlangıçta yeni işverenini hoşnut etmek için her çabayı göstermesi gerçeği de bu kuruntunun sürmesine yardımcı olabilir— kısa bir «balayı»ndan sonra hala, hizmetçinin kendine verilen rolü yerine getirmeye pek istekli olmadığını kavramaya başlıyordu. Böylesi bir uyanış süreci, sonuca ulaşıncaya dek belli bir süre devam eder elbette. Bu noktada hala, herhangi bir özsever-sömürücü kişinin düşleri boşa çıktığında duyacağı yoğun bir düş kırıklığı ve öfke hali yaşamaktadır. Bu öfkeye, yerine getirilmesine olanak bulunmayan
İ.ÎÇGÜDÜCÜLER
45
kendi isteklerinin neden olduğundan habersiz bulunan hala, hizmetçiyi suçlayarak kendi düş kırıklığına kendince haklı bir gerekçe bulmaktadır. Kendi arzularından vazgeçemediği için, hizmetçiyi kovmakta ve yeni bir hizmetçinin «aradığı» kişi olacağını ummaktadır. Aynı mekanizma, o ölünceye ya da artık hizmetçi çalıştıramayacak duruma gelinceye dek kendini yineler. Böylesi bir gelişme, yalnızca işverenlerle uşaklar arasındaki ilişkilerde ortaya çıkar diye bir kural yoktur. Evlilik çatışmalarının tarihi de çoğu zaman buna özdeştir. Bununla birlikte, boşanmak hizmetçiyi kovmaktan daha zor olduğu için, burada ortaya çıkan sonuç, çoğu zaman, her bir eşin giderek biriken yanlışlardan dolayı diğerini cezalandırmaya çalıştığı, yaşam boyu süren bir savaştır. Burada karşımıza çıkan sorun, biriktirilmiş bir içgüdüsel enerji değil, özgül bir insan karakteridir; adını koyarsak, özsever^sömürücü karakterdir.
Lorenz, «Ahlâka ilişkin Davranışsal Örneksemeler» hakkındaki bir bölümde, şunları belirtmektedir:
Bununla birlikte, tartışılmakta olan olguları hakkıyla değerlendiren hiçbir kimse hayvanlarda topluluğun iyiliğine yönelik çıkar gözetmeyen davranışı güçlendiren, insanlarda da ahlâk yasası olarak aynı biçimde işlerliğini sürdüren fizyolojik mekanizmalar karşısında, kendini durmaksızın yenileyen bir hayranlık duygusuna kapılmaktan kendini alıkoyamaz (K. Lorenz, 1966.)
Hayvanlardaki «çıkar gözetmeyen» davranış nasıl anlaşılır? Lo-renz'in tanımladığı şey. içgüdüsel olarak belirlenmiş bir eylem kalıbıdır. «Çıkar gözetmeyen» terimi insan ruhbiliminden alınmıştır ve bir insanın ötekilere yardım etmek arzusuyla kendi nefsini (daha doğrusunu söylemek gerekirse, benliğini) unutabileceği gerçeğiyle ilişkilidir. Ama bir kazın ya da bir balığın ya da bir köpeğin unutabileceği bir nefsi (ya da bir benliği) var mıdır? Çıkar gözetmezlik, insanın kendi varlığının bilincinde olması gerçeğine ve bu bilincin dayandığı nörofizyolojik yapıya bağımlı değil midir? Lorenz'in hayvan davranışını tanımlamakta kullandığı «zalimlik», «üzgünlük», «sıkıntı», gibi başka birçok sözcüğe bağlı olarak da hep aynı soru ortaya çıkmaktadır.
Lorenz'in etolojik verilerinin en önemli ve ilginç bölümlerinden birisi, hayvanlar arasında (onun gösterdiği başlıca örnek kazlardır,)
fov İÇGÜDÜCÜLÜK, DAVRANIŞÇILIK, RUHÇÖZÜMLEME
dışardan gruba yönelmiş tehditlere bir tepki olarak oluşan «bağ»dır. Ama Lorenz'in insan davranışını açıklamak için yaptığı benzetmeler bazen şaşırtıcıdır:
Yabancılara yönelik ayırım gözetici saldırganlık ve bir grubun üyeleri arasındaki bağ birbirini güçlendirir. «Biz» ve «onlar» arasındaki karşıtlık, birbirlerinin şiddetle karşısında yer alan bazı birimleri birleştirebilir. Bugünkü Çin'le karşı karşıya kalınca, Birleşik Devletler ve Sovyetler Birliği zaman zaman «biz» gibi hissediyor görünüyorlar. Rastlantı sonucu bazı savaş belirtilerini taşıyan aynı olgu, yaban kazlarının hep bir ağızdan yüksek sesle bağırma törenlerinde incelenebilir (K. Lorenz, 1966).
Amerikan-Sovyet tutumunu, yaban kazından bize kalıtımla geçen içgüdü kalıpları mı belirlemektedir? Yazar bir parça komik olmaya mı çalışıyor, yoksa gerçekten kazlarla Amerikan ve Sovyet siyasal önderleri arasındaki ilişki konusunda bize bir şeyler söylemeye mi niyetleniyor?
Lorenz, hayvan davranışı (ya da buna dayalı açıklamalar) ile insan davranışına ilişkin safça inanışları arasında benzetmeler yapmakta daha da ileri gidiyor; insan sevgisi ve nefreti hakkındaki şu tümcesi de bu inanışlarından birisidir: «Kişisel bağ, bireysel arkadaşlık, yalnızca çok gelişmiş bir tür-içi saldırganlığa- sahip hayvanlarda görülür; gerçekte, belli bir hayvan ya da tür ne denli saldırgansa, bu bağ da o denli sıkıdır» (K. Lorenz, 1966). Buraya kadar her şey yolunda; gelin Lorenz'in gözlemlerinin doğru olduğunu kabul edelim. Ama bu noktada o, insan ruhbilimi alanına atlamaktadır. Tür-içi saldırganlığın kişisel arkadaşlık ve sevgiden milyonlarca yıl daha eski olduğunu belirttikten sonra, «saldırganlık olmaksızın sevginin de olmayacağı» sonucuna ulaşmaktadır (K. Lorenz, 1966; italikler bana ait). İnsanların sevgisi söz konusu edildiğinde hiçbir kanıta dayanmayan, ama gözlemlenebilir pek çok gerçekle çelişen bu tümel açıklamaya, tür-içi saldırganlığı değil de, «sevginin çirkin, küçük kardeşi»ni, nefreti ele alan bir başka tümce eklenmektedir. «Sıradan saldırganlığın tersine, bu (nefret), tıpkı sevgi gibi, bir tek bireye yönelmiştir ve belki de nefret sevginin varlığını öngörür: kişi, ancak sevmesi durumunda gerçekten nefret edebilir; kendisi yadsısa bile, yine de böyle davranır» (K. Lorenz, 1966; italikler bana ait). Sevginin bazen nefrete dönüş-
1. İÇGÜDÜCÜLER
47
tüğü sık sık söylenmiştir; bu dönüşüme uğrayanın sevgi değil, seven kişinin yaralanmış özseverliği olduğunu söylemek bir başka deyişle, nefrete yol açan şeyin sevgisizlik olduğunu söylemek daha doğru olacaktır. Ne var ki, kişinin ancak sevdiği durumlarda nefret ettiğini öne sürmek, tümcenin içerdiği doğruluk öğesini düpedüz saçmalığa dönüştürür. Baskıya uğrayan baskı yapandan, çocuğun annesi çocuğunu öldürenden, işkenceye uğrayan işkenceciden, onu bir zamanlar sevdiği ya da hâlâ sevmekte olduğu için mi nefret eder?
Bir başka örnekseme de «militanca coşku» olgusuna bakılarak yapılmaktadır. Bu, «daha ilkel sıradan bireysel saldırganlık biçimlerinden kesinlikle farklı ama yine de işlev yönünden onlarla ilişkili olan özelleşmiş bir topluluksal saldırganlık biçimi»dir (K. Lorenz, 1966). Yönlendirici gücünü kalıtımsal olarak evrimleşmiş davranış kalıplarına borçlu olan bir «kutsal gelenek»tir bu. Lorenz, «insana özgü militanca coşkunun, insan-öncesi alalarımızın savunmaya dönük topluluksal tepkisinden evrimleşip geliştiği konusunda en küçük bir kuşkunun olama-yacağı»nı ileri sürmektedir (K. Lorenz, 1966). Bu, grubun ortak bir düşmana karşı kendini savuılurken paylaştığı coşkudur.
Normal güçte heyecanlara sahip olan her insan, militanca coşku tepkisiyle elele giden öznel olguları kendi deneyimlerinden bilir. Sırttan aşağı doğru, ve daha kesin gözlemlerin ortaya koyduğu gibi, her iki kolun yanlarına doğru bir ürperti belirir. Kişi sevinçten uçarak, günlük yaşamın bütün bağlarının üzerine çıkar; bu özgül heyecan anında, kutsal bir görev gibi görünen şeyin çağrısı uğruna her şeyi terk etmeye hazırdır. Bu yoldaki bütün engeller önemsizdir; kişinin kendi hemcinslerini incitmesini ya da öldürmesini önlemeye yönelik içgüdüsel ketlemeler, ne yazık ki güçlerini büyük ölçüde yitirir. Bütün değerler şaşırtıcı biçimde tersine dönerek militanca coşkunun zorunlu kıldığı davranışa karşı çıkan ussal yorumları, eleştirileri ve bütün mantıklı savlan susturur; bunların yalnızca savunulamaz değil, alçakça ve onur kırıcı gibi görünmelerine yol açar. İnsanlar, mezalim yaparken bile mutlak bir haklılık duygusuna kapılabilirler. Mantığa dayalı düşünce ve ahlâkî sorumluluk en alt düzeyindedir. Bir Ukrayna atasözünün dediği gibi: «Sancak bir kez açıldığında bütün mantık borazandadır» (K. Lorenz, 1966).
48
ÎÇGÜDÜCÜLÜK, DAVRANIŞÇILIK, RUHÇÖZÜMLEME
Lorenz,
«Ahlâkî sorumluluğumuzun ilkel dürtüyü denetim altına alacağı konusunda mantıklı bir umut beslediği» ni açıklamaktadır. «Ama bunun böyle olacağı yolundaki tek umudumuz şu gerçeğin alçakgönüllülükle kabul edilmesine dayanmaktadır: militanca coşku kalıtımsal olarak belirlenmiş-bir salıverme mekanizmasına sahip içgüdüsel bir tepkidir ve akıllıca, sorumluca bir denetimi gerçekleştirmenin tek yolu da bu tepkiyi, kavramsal sorunun enine boyuna irdelenmesi sonucunda gerçek bir "değer olduğu kanıtlanan bir hedefe koşullandırmaktır» (K. Lorenz, 1966).
Lorenz'in normal insanın davranışına ilişkin tanımlaması, oldukça şaşırtıcıdır. Birçok insanın, «mezalim yaparken bile mutlak bir haklılık duygusuna kapıldıkları»na —ya da daha uygun ruhbilimsel terimlerle belirtirsek, birçoklarının herhangi bir ahlaksal ketlemeye aldırmaksızın ve suçluluk duygusuna kapılmaksızın mezalim yapmaktan haz duyduklarına— kuşku yoktur. Ne var ki, gerekli kanıtları toplama zahmetine bile girmeksizin, bunun evrensel bir insan tepkisi olduğunu ya da savaş sırasında mezalim yapmanın «insanın doğası» olduğunu ileri sürmek ve savını balıklarla, kuşlarla yapılan tartışma götürür örneksemeyi temel alan sözde bir içgüdüye dayandırmak savunulması olanaksız bir bilimsel işlemdir.
Gerçek şudur ki, bir başka gruba karşı içlerinde nefret uyan-dırıldığında mezalim yapma eğilimi yönünden bireyler ve gruplar arasında çok büyük farklılıklar vardır. Birinci Dünya Savaşı'nda ingiliz propagandası, Alman askerlerinin Belçika'da bebekleri süngüle-dikleri masalını uydurmak zorunda kalmıştı; çünkü düşmana karşı nefreti artıracak gerçek canavarlıklar son derecede azdı. Buna benzer biçimde, Almanlar, düşmanlarınca düzenlenen birkaç mezalimden söz etmişlerdi; bunun nedeni çok basittir, çünkü o denli az sayıda mezalim vardı ki. ikinci Dünya Savaşı'nda bile, insanlığın gittikçe acımasız-laşmasına karşın, canavarca uygulamalar genellikle Naziler'e özgü özel biçimlerle sınırlı kalmıştır. Genelde, her iki yanın düzenli birlikleri de, Lorenz'in tanımı uyarınca olması beklenen ölçekte savaş suçu işlememişlerdir. Mezalimler söz konusu edildiğinde, Lorenz'in tanımladığı şey, sadist ya da kana susamış kişilik tipleridir; Lorenz'in «mili-
l.IÇGÜDÜCÜLER
49
tanca coşku»su sadece ulusçu ve duygu yönünden biraz ilkel bir tepkidir. Bayrak bir kez açıldığında kıyıcılık yapmaya hazır olmanın, insan doğasının içgüdüsel olarak kazanılmış bir parçası olduğunu ileri sürmek, Cenevre Uzlaşması'nın ilkelerinin çiğnendiğine ilişkin suçlamalara karşı klasik bir savunma olacaktır. Lorenz'in kıyıcılığı savunmak niyetinde olmadığından emin bulunmama karşın, ileri sürdüğü sav, gerçekte bu kapıya çıkmaktadır. Lorenz'in yaklaşımı, bu kıyıcılık eğiliminin kaynaklandığı kişilik dizgelerinin ve bu eğilimin gelişmesine neden olan bireysel ve toplumsal koşulların anlaşılmasına engel olmaktadır.
Lorenz, askeri coşku (bu «gerçek anlamda özerk içgüdü») olmasaydı, «ne sanat, ne bilim, ne de insanlığın büyük uğraşlarından herhangi birisi ortaya çıkmazdı» diyerek, daha da ileri gitmektedir (K. Lorenz, 1966). Bu içgüdünün açığa çıkmasının ilk koşulu, «öznenin kendisini özdeşleştirdiği toplumsal bir birimin dıştan gelen bir tehlikenin tehdidiyle karşı karşıya kalması» olduğuna göre, bu nasıl olur? (K. Lorenz, 1966.) Sanat ve bilimin ancak bir dış tehlikenin var olması durumunda açılıp geliştiğini gösteren herhangi bir kanıt yar mıdır?
Lorenz, kişinin, kendi yaşamını komşusu uğruna tehlikeye atma isteğinde anlatımını bulan komşu sevgisinin, «eğer o sizin en iyi arka-daşınızsa ve birkaç kez yaşamınızı kurtarmışsa bunu hiç* düşünmeden yapmanızın doğal bir şey olduğu»nu belirtmektedir (K. Lorenz, 1966). Çok güç durumlarda gösterilen böylesi «dürüstçe davranış» örnekleri kolaylıkla ortaya çıkar, «yalnız bu davranışların, (söz konusu) durumla karşılaşıldığında uygulanacak, kalıtımsal olarak uyarlanmış toplumsal kalıpları üretmek üzere Yontma Taş döneminde yeterince sık olarak ortaya çıkmış olan türden davranışlar olması gerekir» (K. Lorenz, 1966).
Komşu sevgisine ilişkin böylesi bir görüş, içgüdücülükle yararcılığın karışımından ibarettir. Arkadaşınızı kurtarırsınız, çünkü o da sizin yaşamınızı birkaç kez kurtarmıştır. Ya yaşamınızı bir kez kurtarmışsa ya da hiç kurtarmamışsa durum ne olacaktır? O zaman da sadece Yontma Taş döneminde yeterince sık olarak meydana geldiği için böylesi bir davranışta bulunursunuz!
Savaşa İlişkin Vargılar. Lorenz, insandaki içgüdüsel saldırganlıkla ilgili çözümlemesinin sonuç bölümünde, Freud'un Einstein'a yazdığı
50
fÇGÜDÜCÜLÜK, DAVRANIŞÇILIK, RUHÇÖZÜMLEME
Neden Savaş? (1933) konulu mektubunda benimsediği tutuma benzer bir tutum içersinde bulur kendini. Her ikisi de, bir içgüdünün sonucu olması dolayısıyla savaşın yok edilemeyeceğini ortaya koyar görünen sonuçlara ulaşmış olmaktan mutluluk duymamaktadırlar. Ne var ki, Freud kendisini, çok geniş anlamda, bir «pasifist» olarak adlandırırken, Lorenz, her ne kadar nükleer savaşın görülmemiş bir yıkım olacağını çok iyi biliyorsa da, bu sınıflandırmaya pek uymaz. Lorenz, yıkıcı içgüdünün korkunç etkilerinden toplumun kaçınabilmesine yardımcı olacak yollar bulmaya çalışmaktadır. Aslına bakılırsa o, nükleer çağda, insanın doğuştan gelen saldırganlığına ilişkin kuramını kabul ettirebilmek için barış olanakları aramak-zorunda kalmıştır bir bakıma. Önerilerinden bazıları Freud'unkülere benzemektedir, ama aralarında önemli bir fark vardır. Freud'un önerileri kuşkucu bir tutumla ve alçakgönüllülükle yapılmış önerilerdir; oysa Lorenz, «Şunu kabul etmekte sakınca görmüyorum ki... sanırım, insanlığa, daha iyi hale gelmelerine yardım edecek bir şeyler öğretebilirim. Bu inanç, göründüğü kadar kendini beğenmişlik değildir...» diye açıklamaktadır görüşünü (K. Lorenz, 1966).
Gerçekten, Lorenz'in öğretecek önemli bir şeyleri varsa bu kendini beğenmişlik olmayacaktır. Ne yazık ki, önerileri, «toplumsal davranış kalıplarının yanlış işleyişi yüzünden toplumun bütünüyle dağılmış hale gelmesi» tehlikesine karşı öne sürülmüş bayat klişelerden, «basit vargılar»dan öteye gitmemektedir pek:
1. «En önemli vargı 'kendini tanı'...dır.» Lorenz'in bununla demek istediği, «kendi davranışımızı yöneten nedensel zincirlemeler —yani, evrim yasaları— hakkındaki bilgimizi derinleştirmemiz gerektiği»dir (K. Lorenz, 1966). Lorenz, bu bilgiyi oluşturan ve kendisinin özel önem verdiği bir öğe olarak, «saldırganlığın asıl biçimiyle asıl hedefin yerini alacak nesneler üzerinde boşaltılmasını sağlayacak bütün olanakların nesnel, etolojik olarak araştırılmasından söz etmektedir (K. Lorenz, 1966).
2. «Yüceltme denen olgunun ruhçözümsel yönden incelenmesi.»
3. «Değişik öğretilere ya da uluslara bağlı bireyler arasında kişisel tanışıklığın ve olanak varsa, arkadaşlığın ilerletilmesi.»
4. «Hemen alınması gereken dördüncü ve belki de en önemli önlem de militanca coşkunun akıllıca ve sorumluca yönlendirilmesidir»,
İ.İÇGÜDÜCÜLER
51
yani. «çağdaş dünyada uğruna çaba göstermeye değecek gerçek davalar bulmalarında genç kuşağa..:» yardımcı olunmasıdır.
Gelin bu programı madde madde ele alalım.
Lorenz, klasik "kendini tanı" kavramını —yalnızca Yunanlılar'a ait olan kavramı değil: bütün bilimi ve ruhçözümleme tedavisi kendi-ni-bilme üzerine kurulu olan Freud'unkini de— çarpıtarak kullanmaktadır. Freud'a göre kendini-bîlme, insanın, bilinçdışındaki şeylerden haberdar hale gelmesi demektir. Bu son derecede zor bir süreçtir, çünkü bilinçdışını bilinü' hale getirme girişimine karşı bilinçdışını savunan diıeniş enerjisiyle karşı karşıya gelinir. Freud'un anladığı anlamda kendini-bilme, tek başına bir zihinsel süreç değil, Spinoza'da da olduğu gibi, aynı zamanda duygusal bir süreçtir de. Yalnız beyinle bilmek değil, aynı zamanda da yürekle bilmektir. Kendini-bilmek, kişinin, ruhunun o ana dek gizli kalmiş kısımları konusunda zihinsel ve duygusal olarak gitgide bilgisini artırması demektir. Bu, gösterdiği belirtilerden ledaviyle kurtulmak isteyen bir hastanın yıllarını, ciddî biçimde kendini bulmak isteyen bir kişinin de bütün yaşamını alabilecek biı- süreçtir. Bu süreç, yoğunlaştırılmış enerjinin etkisi gibi bir etki yapar; çünkü bilinçdışındaki bastırılmış anı ve istekleri orada tutma görevi sona eren enerji serbest kalır.. Böylece kişi, kendi iç gerçek-liğiyle ne kadar ilişkide olursa o kadar da bilinçli ve özgür hale gelir. Oysa Lorenz'in «kendini tanı» kavramıyla anlatmak istediği bambaşka bir şeydir. Onun anlatmak istediği, evrim gerçeklerinin ve özgül olarak da saldırganlığın içgüdüsel niteliğinin kuramsal olarak bilinmesidir. Lorenz'in kendini-tanıma anlayışı. Freud'un ölüm içgüdüsü kuramının kuramsal olarak bilinmesine benzemektedir. Gerçekte, Lorenz'in akıl yürütme yöntemi izlenirse, bir tedavi biçimi olarak ruhçözümleme, Freud'un toplu yapıtlarının okunmasından başka bir şeyi içermezdi. Marx'in bir sözü geliyor insanın aklına: Yerçekimi yasalarını bilen birisi kendini derin bir suda bulur ve yüzmeyi de bilmezse, bilgisi onu boğulmaktan kurtarmayacaktır. Bir Çinli bilgenin dediği gibi, «Reçeteleri okumak insanı sağlığa kavuşturmaz.»
Lorenz, vargılarından ikincisini, yüceltmeyi enine boyuna işlememektedir. Üçüncüsünü, «değişik öğretilere ve uluslara bağlı bireyler arasındaki kişisel tanışıklığın ve olanak varsa, arkadaşlığın ilerletilme-
52
İÇGÜDÜCÜLÜK, DAVRANIŞÇILIK, RUHÇÖZÜMLEME
si»ni ise kendisi «açık-seçik» bir plan olarak kabul etmektedir, havayolu şirketleri bile uluslararası yolculuğun barış davasına hizmet ettiği yolunda reklâm yapıyorlar; ama ne yazık ki, kişisel tanışıklığın saldırganlığı azaltıcı işlevine ilişkin bu anlayış gerçeklik kazanmıyor. Bu konuda bol bol kanıt vardır, ingilizler ve Almanlar 1914'ten önce birbirlerini çok yakından tanıyorlardı; ama yine de savaş patladığında, karşılıklı nefretleri kudurmuşluk ölçüsündeydi. Daha açık kanıtlar da vardır. Savaşan iki taraf arasında tanışıklıktan yoksunluk diye bir sorunun olmadığı iç savaşta sergilenen nefret ve zalimliğin, hiçbir ülkelerarası savaşta sergilenmediği çok iyi bilinir.
Birbirlerini karşılıklı olarak yakından biliyor olmaları gerçeği, bir ailenin üyeleri arasındaki nefretin yoğunluğunu ortadan kaldırır mı?
«Tanışıklık» ve «arkadaşlık»ın saldırganlığı azaltmaları beklenemez: çünkü bunlar, bir başka kişi hakkında edinilen yarım yamalak bir bilgiden, dıştan baktığım bir «nesne»ye ilişkin bir bilgiden başka bir şey değildir. Öteki kişinin deneyimlerini, onunkilerin aynısı olmasa bile benzeri olan kendi içimdeki deneyimleri harekete geçirerek anlamamı sağlayan derinlemesine, dikkatli bilgiden oldukça farklı bir şeydir bu. Bu tür bilgi, kişinin içindeki bastırılmış anı ve isteklerden çoğunun, yoğunluk bakımından, o kişinin bilinçaltının yeni yönlerini tanımasına az direnç gösterecek bir noktaya kadar azaltılmış olmasını gerektirir. Yargılayıcı olmayan bir anlayışın kazanılması, saldırganlığı azaltabilir ya da tümüyle ortadan kaldırabilir. Bu, kişinin ötekiler hakkında sahip olduğu bilgi düzeyine değil, kendi güvensizliğini, açgözlülüğünü ve özseverliğini yenme derecesine bağımlıdır.10
İç savaşların niye gerçekten daha şiddetli olduğu ve niye iç savaşlarda uluslararası savaşlardakinden daha fazla yıkıcı dürtünün ortaya çıktığı sorusu ilginç bir sorudur. Bunun nedenini, uluslararası savaşların çoğunlukla, en azından çağdaş uluslararası savaşlar söz konusu edildiğinde, düşmanın mahvedilmesini ya da yok edilmesini amaçlamamalarında aramak akla yatkın görünmektedir. Bu (uluslararası) savaşların amacı sınırlıdır: karşı tarafı, zarar verici nitelikte olmasına karşın hiçbir biçimde yenilen ülke nüfusunun varlığını tehdit edici nitelikte olmayan banş koşullarım kabul etmeye zorlamak. (Bunu en iyi açıklayabilecek örnek, iki dünya savaşında da yenilen ülke durumunda bulunan Almanya'nın her yenilgiden sonra Öncekine oranla daha zengin hale gelmesidir.) Romalıların yürüttükleri bazı savaşlarda —ama kesinlikle hepsinde değil— olduğu gibi, toplam düşman nüfusunu fizikî olarak ortadan kaldırmayı ya da köleleştirmeyi amaçlayan savaşlar bu kuralın dışında kalan savaşlardır, iç savaşta, iki tarafın da amacı, birbirlerini fiziksel olarak yok etmek olmasa bile, ekonomik, toplumsal ve siyasal bakımlardan yok etmektir. Eğer bu varsayım doğruysa, yıkıcılığın derecesi, büyük ölçüde, tehdidin şiddetine bağımlı demektir.
İ.ÎÇGÜDÜCÜLER
53
Lorenz'in dört vargısından sonuncusu, «militanca coşkunun yön-lendirilmesi»dir. Salık verdiği özel yollardan birisi de atletizmdir. Ama gerçek şudur ki, çekişmeli sporlar büyük ölçüde saldırganlığa yol açarlar. Yakın zamanlarda, uluslararası bir futbol maçının uyandırdığı derin duygulanmanın Latin Amerika'da küçük bir savaşa yol açmış olması, bu uyarımın ne denli yoğun olduğunu gözler önüne sermiştir.
Nasıl sporun saldırganlığı azalttığını belgeleyen hiçbir kanıt yoksa, sporu saldırganlığın güdülediğini belgeleyen hiçbir kanıtın bulunmadığını da aynı zamanda belirtmek gerekir. Sporda sık sık saldırganlığa yol açan şey, başarının verdiği gururun değil de paranın ve tanınmışhğın en çekici amaçlar haline geldiği spor olayının yarışmaya , dayalı niteliğidir; bu niteliği, toplumsal bir yarışma ortamı beslemekte ve genel bir ticarîleşrr.e güçlendirmektedir. Talihsiz 1972 Münih Olimpiyat oyunlarını izleyen düşünce sahibi birçok gözlemci, bu oyunların iyiniyet ve barışı ilerletmek yerine, yarışmaya dayalı saldırganlığı ve ulusçu gururu artırdıklarını kabul etmiştir.11
Lorenz'in savaş ve barış üzerine birkaç başka sözünü de aktarmaya değer; çünkü bu sözler, onun bu alanda sergilediği anlam belirsizliğine iyi birer örnektir.
Anayurdunu çok seven bir kişi olarak (ki öyleyim), bir başka ülkeye karşı mutlak bir düşmanlık beslediğimi (ki, böyle bir şey olmadığını önemle belirtirim) varsaysak bile, eğer o ülkede de, benim gibi, tümevarımlı doğa bilimi konusunda coşkuyla çalışan ya da Charles Darwin e saygı duyup onun buluşlarının ortaya çıkardığı hakikati coşkuyla yayan insanların veya Michelangelo nun sanatına ilişkin değerlendirmemi ya da Goethe'nin Faust'w, bir mercan kayalığının güzelliği ya da yaban yaşamının korunması konusunda duyduğum coşkuyu veya sayabileceğim daha birçok sıradan coşkuyu benimle paylaşan daha başka insanların yaşadığını kavradıysam, bu ülkenin yıkımını tüm kalbimle istemezdim. Eğer benimsediğim kültürel ve ahlaksal değerlerden birisini olsun paylaşıyorsa, herhangi bir düşmandan ayrım gözetmeksizin nefret etmeyi olanaksız bulurdum (K. Lorenz, 1966; vurgular bana ait).
11 insan, William James'in klasik makalesi «Savaşın Ahlâkî Karşılıkları »m (1911) okuyunca, militanca coşkunun yönlendirilmesi konusunda Lorenz'in söyleyeceği şeylerin yetersizliği özellikle açık seçik hale geliyor.
54
IÇGÜDÜCÜLÜK, DAVRANIŞÇILIK, RUHÇÖZÜMLEME
Lorenz, bir ülkeyi yıkıma uğratma arzusunun yadsınmasını «tüm kalbimle» sözcüğünü kullanarak ve nefreti «aynın gözetmeksizin» sözcüğüyle nitelendirerek sınırlandırıyor. Ama «yarım gönüllü» bir yıkım arzusu ya da «ayrım gözeten» bir nefret ne demektir? Daha da önemlisi, bir başka ülkenin yıkıma uğratılmasını istememek için Lorenz'in ileri sürdüğü koşul, o ülkede kendi özel beğenilerini ve coşkularını paylaşan insanların bulunmasıdır (Darwin'e saygı duyanların, ancak onun buluşlarını da coşkuyla yayarlarsa bu koşulu yerine getirecekleri anlaşılıyor): onların insan olmaları yeterli değildir. Bir başka deyişle, bir düşmanın toptan yok edilmesi, ancak o düşman Lorenz'in kültürüne, hatta daha da özele inerek, ilgilerine ve değerlerine yakınsa ve ancak bu yüzden arzu edilmez bir şeydir.
Lorenz'in «insancı eğitim», yani bireyin özdeşleşebileceği ortak ülkülerin en güzelini veren bir eğitim için yaptığı çağrı bu sözîerin niteliğini değiştirmez. Birinci Dünya Savaşı'ndan önce Alman liselerinde yürürlükte olan eğitim türü buydu; ama bu insancılığın öğretmenlerinin çoğunluğu, belki de ortalama bir Alman'dan daha fazla savaş yanlısıydı. Yalnızca çok değişik ve köktenci bir insancılık, birincil özdeşleşmenin yaşamla ve insanlıkla olduğu bir insancılık, savaşa karşı bir etkiye sahip olabilir.
Evrim Putperestliği. Darwin'cilik karşısındaki yan-dinsel tutumu göz önüne alınmadıkça Lorenz'in konumunu tam olarak anlamaya olanak yoktur. Onun bu konudaki tutumu ayrıksı (istisnai) bir şey değildir ve çağdaş kültüre özgü önemli bir toplumsal-ruhbilimsel olgu olarak daha yakından incelenmeye değer. İnsanın dünyada yitmişlik ve yalnızlık duygusuna kapılmamak için duyduğu derin gereksinmeyi, önceleri, bu dünyayı yaratmış olan ve her yaratıkla ayrı ayrı ilgilenen bir Tanrı kavramı gideriyordu elbette. Evrim kuramı, en büyük Yaratıcı olarak Tanrı'nın görüntüsünü yıktığı zaman, her ne kadar birçoklan, Tanrı inancıyla Darwin'ci kuramı birleştirmeyi başarabildilerse de, insanın her şeye gücü yeten Babası olarak Tanrı'ya duyulan güven de onunla birlikte yıkıldı. Ama Tanrı'nın tahtından indirildiğine inananlardan birçoğu için, Tanrı benzeri bir imgeye duyulan gereksinme ortadan kalkmadı. Bazılan yeni bir Tanrı ilan ettiler: Evrim. Darwin'e de bu Tannnm peygamberi olarak taptılar. Lorenz ve başka birçoklan için evrim düşüncesi, bütünsel bir yönelim ve bağlılık sisteminin çekirdeği haline geldi. Darwin, insanın kökenine ilişkin temel hakikati ortaya
İ.İÇGÜDÜCÜLER
55
çıkarmıştı; ekonomik, dinsel, aktöresel ya da siyasal yorumlarla ele alınıp açıklanabilecek bütün insan olguları evrim açısından anlaşılacaktı. Darwin'cilik konusundaki bu yan-dinsel tutum, Lorenz'in ayıklanma ve başkalaşıma ilişkin olarak «büyük kurucular» terimini kullanmasında açık seçik ortaya çıkmaktadır. Lorenz, «büyük kurucuların yöntem ve amaçlarından söz ederken, bir Hıristiyan'ın Tanrı'nın eylemlerinden söz ederken kullanabileceği dile çok yakın bir dil kullanmaktadır. Hatta tekil «büyük kurucu» terimini kullanmakta ve böylelikle Tann benzetmesine daha da yakınlaşmaktadır. Lorenz'in düşünüşünün puta tapıcı niteliğini, belki de hiçbir şey. Saldırganlık Üzerine'nin sonuç,paragrafı kadar açıklıkla ortaya koyamaz:
Biliyoruz ki, omurgalıların evriminde, kişisel sevgi ve arkadaşlık bağı, saldırgan bir türe bağlı iki ya da daha çok bireyin bir arada barış içinde yaşaması ve ortak bir amaç uğruna çalışması zorunlu olduğu zaman, büyük kurucuların yarattığı çağ açıcı yenilikti. Biliyoruz ki, insan toplumu, bu bağın temeli üzerine kuruludur. Ama bu bağın sınırlarının, kapsaması gereken her şeyi kapsayamayacak ölçüde daraldığı gerçeğini kabul etmemiz gerek: bu bağ ancak birbirini tanıyan ve arkadaş olan kişiler arasında saldırganlığı önler; oysa engellenmesi gereken şeyin, bütün uluslardan ya da ideolojilerden bütün insanlar arasında geçerliliğini sürdüren düşmanlık olduğu apaçıktır. Ortaya çıkan açık seçik sonuç, sevgi ve arkadaşlığın tüm insanlığı kucaklaması, bütün insan kardeşlerimizi ayrım gözetmeksizin sevmemiz gerektiğidir. Bu buyruk yeni değildir. Duygumuz butum güzelliğini değerlendirebilecek güçte olduğu gibi, mantığımız da bunun gerektiğini anlayabilecek güçtedir pekâlâ. Ama yine de yapımız gereği buna uyamıyoruz. Eksiksiz, sıcak sevgi ve arkadaşlık duygusunu yalnızca bireylere gösterebiliyoruz; irade gücünün sonuna dek ortaya konması bile bu gerçeği değiştiremez. Ama büyük kurucular değiştirebilir ve inanıyorum, değiştireceklerdir. Nasıl doğal ayıklanmanın gücüne inanıyorsam, insanın mantığının gücüne de inanıyorum, inanıyorum ki mantık, ayıklanma üzerinde doğru yönde bir etkide bulunabilir ve bulunacaktır da. İnanıyorum ki, pek uzak olmayan bir gelecekte, bu etki, bütün buyrukların en büyüğünü ve en güzelini yerine getirme yeteneğini torunlarımıza kazandıracaktır (K. Lorenz, 1966; vurgular bana ait).
56
İÇGÜDÜCÜLÜK, DAVRANIŞÇILIK, RUHÇÖZÜMLEME
Tann'nın ve insanın başarısızlığa uğradığı yerde büyük kurucular utkuya ulaşacaktır. Kardeşçe sevgi buyruğu etkisiz kalacaktır, ama büyük kurucular bu buyruğa hayat vereceklerdir. Yazının son bölümü gerçek bir iman itirafıyla son bulmaktadır: inanıyorum, inanıyorum, inanıyorum...
Lorenz'in salık verdiği toplumsal ve ahlaksal Danvin'cilik, insan saldırganlığının sorumlusu olan biyolojik, ruhsal ve toplumsal etkenlerin doğru olarak anlaşılmasını engelleme eğilimi gösteren romantik, ulusçu bir dinsizliktir. Saldırganlığa ilişkin görüşlerindeki benzerliklere karşın, Lorenz ile Freud arasındaki temel ayrılık burada yatar. Fre-ud. Aydınlanma felsefesinin son temsilcilerinden biriydi. O, mantığın insanda var olan ve onu karışıklıktan, çöküşten kurtarabilecek tek güç olduğuna içtenlikle inanıyordu. İnsanın bilinçsiz çabalarını ortaya çıkarma yoluyla öz-bilgiye ulaşma gereğini içtenlikle öne sürdü. Mantığa yönelerek Tanrı'yı yitirmiş olmanın üstesinden geldi, ve kendini son derecede zayıf hissetti. Ama yeni putlara yönelmedi.
2
ÇEVRECİLER VE DAVRANIŞÇILAR
AYDINLANMA ÇAĞI ÇEVRECİLİĞİ
ÎÇGÜDÜCÜLERlN tutumuna taban tabana zıt tutumun çevrecilerce savunulduğu görülür. Çevrecilerin düşünüşüne göre. insanın davranışını yalnızca çevrenin etkisi, yani «doğuştan» etkenlerin karşıtı olan toplumsal ve kültürel etkenler biçimlendiril-. Bu durum, insanlığın ilerlemesinin önündeki ana engellerden birisi olan saldırganlık söz konusu olduğunda özellikle doğrudur.
Bu görüşü en köktenci biçimiyle Aydınlanma Çığı düşünürleri ortaya koymuşlardı, insanın «iyi» ve ussal olarak doğduğu varsayılıyordu; onun kötü uğraşlar geliştirmesi, kötü kurumlardan, kötü eğitimden ve kötü örneklerden dolayıydı. Bu düşünürlerden bazıları, cinsler arasında fiziksel farklılıkların bulunduğunu kabul etmiyorlardı {l'âme n'a pas de sexe) ve anatomik olanlar dışında herhangi bir farklılık varsa bunların yalnızca eğitimden ve toplumsal düzenlemelerden ileri geldiğini varsayıyorlardı. Ne var ki, bu düşünürler, davranışçılığın tersine, insan mühendisliği ve yönetimi yöntemleriyle değil, toplumsal ve siyasal değişiklikle ilgileniyorlardı. Onlar, «iyi toplum»un iyi insanı yaratacağına ya da daha doğru bir deyimle, insanın doğal iyiliğinin kendini açığa vurmasına olanak sağlayacağına inanıyorlardı.
DAVRANIŞÇILIK
Davranışçılığı, J.B. Watson kurdu (1914). Bu kuram, «insan ruhbili-minin ana konusunu insanın davranışı ya da etkinlikleri'ma oluştur-
58
tÇGÜDÜCÜLÜK, DAVRANIŞÇILIK, RUHÇÖZÜMLEME
duğu» temel önermesine dayanıyordu. Tıpkı mantıksal olguculuk gibi bu kuram da «duygu, algı, imge, arzu, hatta düşünme ve heyecan» gibi dolaysız olarak gözlenemeyerı bütün «öznel» kavramları «öznel olarak belirlendikleri için» (J. B. Watson, 1958) dışta bırakıyordu.
Davranışçılık, Watson'in yeterince gelişkin olmayan belirlemelerinden Skinner'ın parlak yeni-davranışçıhğma doğru dikkate değer bir gelişme gösterdi. Ne var ki, bu gelişme, esas olarak, daha büyük bir derinlik ya da özgünlükten ziyade, özgün tezin arıtılmasından ibarettir.
B.F. SKİNNER'IN YENİ-DAVRANIŞÇILIĞI
Skinner'cı yeni-davranışçılık1 Watson'in kavramlarıyla aynı ilkeye dayanır: Bir bilim olarak ruhbilimin duygulara ya da uyarımlara ya da başka öznel uyarımlara gereksinmesi yoktur ve bunlarla uğraşmaması gerekir;2 yeni-davranışçılık, insanın «doğa»sından söz etmeye ya da bir insan modeli oluşturmaya veya insan davranışını güdüleyen çeşitli insan tutkularını çözümlemeye yönelik herhangi bir girişimi hor görür. İnsan davranışını niyetlerin, amaçların, hedeflerin ya da ereklerin yönlendirdiğini düşünmek, bu davranışa bilimsellikten uzak ve ya-
Skinner'cı kuramın özelliklerini enine boyuna ele almak bizi asıl sorunumuzdan çok uzaklara götüreceği için, burada kendimi yeni-davranışçılığın genel ilkelerini sunmakla ve tartışmamızla ilişkili görünen bazı noktaların daha ayrıntılı olarak irdelenme-siyle sınırlandıracağım. Skinner'ın sisteminin incelenmesi için B. F. Skinner'ın okunması gerekir (1958). Kısa bir özet için bkz. B. F Skinner (1963). Skinner, en sön kitabında (1971), sisteminin genel ilkelerini özellikle de bu ilkelerin kültürle olan ilişkisini tartışıyor. Aynca Carl R. Rogers ve B. F. Skinner (1956, 1961) arasındaki kısa görüşmeye de bakınız. Skinner'ın tutumuna ilişkin bir eleştiri için bkz. Noam Chomsky (1959). Ayrıca K. MacCorquodale'in (1970) ve N. Chomsky'nin (1971) karsı-savına bakınız. Chomsky'nin değerlendirmeleri kusursuz ve uzun erimlidir, bu yorumlarda görüşler öylesine açıklıkla ortaya konmuştur ki bunları yinelemeye hiç gerek yoktur. Bununla birlikte, Chomsky'nin ve benim ruhbilimsel tutumlarımız birbirinden öylesine uzaktır ki, eleştirilerimin bir kısmını bu bölümde sunmam gerekiyor.
Birçok davranışçının tersine Skinner, «özel olaylar»ın bütünüyle bilimsel yorumlamaların dışında tutulmasına gerek bulunmadığını da kabul etmekte ve eklemektedir: «davranışçı bir bilgi kuramı, bütünüyle bilinemez olmasa bile en azından çok iyi bilinmesine pek olanak bulunmayan özel dünyayı öngörür» (B. F. Skinner, 1963). Bu belirleme, Skinner'ın ödününü, ruhbilimin ana konusu olan can-ruh karşısında nazik bir reveranstan daha öte bir şey haline getirmektedir.
2. ÇEVRECİLER VE DAVRANIŞÇILAR
59
rarsız bir yöntemle bakmak olacaktır. Ruhbilim, hangi pekiştirmelerin insan davranışını biçimlendirme eğilimi taşıdığını ve pekiştirmelerin en etkili biçinde nasıl uygulanması gerektiğini incelemelidir. Skinner'ın ruhbilimi, davranış mühendisliği bilimidir; amacı da arzulanan bir davranışı üretmek için gerekli olan doğru pekiştirmeleri bulmaktır.
Skinner, Pavlov modelindeki basit koşullandırma yerine «uyanm-sız» koşullandırmadan söz etmektedir. Kısaca söylemek gerekirse bu, deneycinin bakış açısından arzulanır olması koşuluyla, koşullandırılmamış davranışın ödüllendirileceği, yani sevinçle karşılanacağı anlamına gelir. (Skinner, ödül pekiştirmesinin cezadan çok daha etkili olduğuna inanmaktadır.) Sonuç olarak, özne arzulanan biçimde davranmayı sürdürecektir. Örneğin. Johnny ıspanağı pek sevmemektedir: Johnny ıspanağı yer, annesi onu övücü bir sözle, sevgi dolu bir bakışla ya da fazladan bir dilim pastayla, duruma göre Johnny'yi en çok ne özendiriyorsa onunla, ödüllendirir — bir başka deyişle, «olumlu pekiştirmeler» uygular. Özellikle pekiştirmeler tasarlandıkları biçimde etkinlikle uygulanırsa, Johnny sonunda ıspanak yemeyi sevecektir. Skinner ve başkaları, yüzlerce deneyle, bu uyarımsız koşullandırmanın tekniklerini geliştirmişlerdir. Skinner, olumlu pekiştirmenin uygun biçimde kullanılmasıyla hayvanların ve insanların davranışının, bazılarınca genel bir deyimle «doğuştan» eğilimler olarak adlandırılan eğilimlere bile karşıt olarak, şaşntıcı bir ölçüde değiştirilebileceğini göstermiştir.
Bunu göstermiş olması, kuşkusuz Skinner'ın deneysel' çalışmalarının en değerli yanıdır. Bu sonuç, toplumsal yapının (ya da çoğu Amerikalı insanbilimcinin deyişiyle «kültür»ün), ille de uyarımsız koşullandırma yoluyla olmasa bile, insanı biçimlendirebileceğine inananların görüşlerini de desteklemektedir. Skinner'ın kalıtımsal yeteneği bir yana itmediğini eklemek önemlidir. Skinner'ın tutumunu doğru olarak değerlendirebilmek için, davranışı, kalıtımsal yetenekten ayrı olarak, bütünüyle pekiştirmenin belirlediğini söylemek gerekir.
Pekiştirme iki biçimde olabilir: olağan kültürel süreç içersinde meydana gelir ya da Sikinner'cı öğretiye göre, planlanabilir ve böylelikle bir «kültür tasarımı>>na yol açar (B. F. Skinner, 1961).
60 İÇGÜDÜCÜLÜK, DAVRANIŞÇILIK, RUHÇÖZÜMLEME
Erekler ve Değerler
Skinner'in deneyleri, koşullandırmanın erekler'iyle uğraşmaz. Hayvan ya da insan denek, belli bir biçimde, davranmaya koşullandırılır. Deneğin neye koşullandırıldığmı, koşullandırmanın ereklerini, deneycinin kararı belirler. Laboratuvarda yaratılan bu durumlarda deneyci, çoğu kez bir hayvan ya da insan deneği ne için koşullandırdığıyla değil de daha çok bu denekleri seçtiği ereğe göre koşullandırabileceği gerçeği ve bu işi nasıl en iyi yapabileceğiyle ilgilenir. Ne var ki, labo-ratuvardan gerçek yaşama, bireysel ya da toplumsal yaşantıya döndüğümüzde ciddî sorunlar şunlardır: İnsanlar neye koşullandırılıyor ve bu erekleri kim belirlemektedir?
Öyle görünüyor ki, Skinner kültürden söz ettiği zaman kafasında hâlâ laboratuvan vardır; hiçbir değer yargısına dayanmaksızın yola çıkan ruhbilimcinin, koşullandırmanın ereği pek bir önem taşımadığı için, kolaylıkla böyle davranabileceği bir laboratuvardır bu. En âzından, Skinner'in neden erekler ve değerler sorunuyla cebelleşme-diğinin bir açıklaması belki de budur. Örneğin, «özgün ya da ayrıksı biçimlerde davranan insanlara, böylesi davranış kendi başına hayranlık uyandırıcı olduğu için değil, özgün ya da ayrıksı davranışın başka bir biçimde nasıl özendirilebileceğini bilmediğimiz için hayranlık duyarız,» diye yazıyor Skinner (C. R. Rogers ve B. F. Skinner, 1956). Dolambaçlı akıl yürütmeden başka bir şey değildir bu: özgünlüğe hayranlık duyarız, çünkü ancak hayranlık duyarak koşullanabiliriz bu davranışa.
Ama kendi başına arzu edilir bir erek değilse niçin koşullanmak isteyelim bu davranışa?
Basit bir toplumbilimsel çözümlemeyle bile bir yanıt verilebilecek olan bu soruyu Skinner göz önüne almıyor. Belli bir toplumdaki çeşitli sınıflar ve meslek kümeleri açısından arzulanabilir olan özgürlük ve yaratıcılık derecesi değişir. Örneğin, bilim adamları ve üst düzey yöneticiler, bizimki gibi teknolojik-bürokratik bir toplumda bu niteliklere çok gereksinme duyarlar. Mavi yakalı işçiler için aynı ölçüde yaratıcılığa sahip olmak bir lüks —ya da tüm sistemin pürüzsüz işleyişine bir tehdit— olur.
Bu çözümlemenin, özgünlük ve yaratıcılığın değeri sorununa ye-
2. ÇEVRECİLER VE DAVRANIŞÇILAR
61
terli bir yanıt oluşturduğuna inanmıyorum. Yaratıcılık ve özgünlük uğraşının insanın ta özünde kök salmış tepiler olduğunu gösteren pek çok ruhbilimsel kanıtlar vardır ve yaratıcılık ve özgünlük uğraşının beyin sistemi içinde «gömülü» olduğu varsayımını destekleyen bazı nörofizyolojik kanıtlar bulunmaktadır (R. B. Livingston, 1967). Yalnızca şunu vurgulamak istiyorum, Skinner'in tutumunun çözümsüzlüğü, böylesi, yorumlara hiç önem vermemesi ve bunun sonucu olarak da eğer davranışçılık tarafından yanıtlanamamışlarsa soruların yanıt-lanamayacağına inanması gerçeğinden ileri gelmektedir.
işte Skinner'in değerler konusuna ilişkin belirsiz düşüncelerine bir başka örnek:
Çoğu kişi, bir atom bombasının nasıl yapılacağına karar vermenin hiçbir değer yargısıyla ilişkili olmadığı önermesine katılacak, ama bir atom bombası yapmaya karar vermenin hiçbir değer yargısıyla ilişkili olmadığı önermesini reddedecektir. Buradaki en önemli farklılık, bombayı planlayan kişiye yol gösteren bilimsel uygulamalar açık seçik olduğu halde, bombayı yapan, kültürü planlayan kişiye yol gösteren uygulamaların açık seçik olmaması olabilir. Kültürel bir buluşun başarısını ya da başarısızlığını, fizikî bir buluşun aynısı bir kesinlikle önceden bilemeyiz, işte bundan dolayıdır ki, ikinci durumda değer yargılarına sığınmamız söylenir. Sığınacağımız şey tahmindir, tşte yalnızca bu anlamda, bilimin etkinliğini durdurduğu yerde değer yargıları görevi devralır. Küçük çaplı toplumsal karşılık! ı-etkileşim-leri ve belki de bütün kültürleri, fiziksel teknolojiye-kazandırdığımız güvenilirlikle tasarımlayabildiğimiz zaman, değer sorunu ortaya çıkmayacaktır (B.F'. Skinner, 1961).
Skinner'in ana düşüncesi, teknik bir sorun olan bombayı planlama sorununun değer yargısından yoksunluğu ile bir bomba yapma karan arasında gerçekten hiçbir önemli farklılığın bulunmadığı yolundadır. Tek fark, bombayı yapmaya götüren güdülerin «açık seçik» olmamasıdır. Bu güdüler Profesör Skinner için açık seçik olmayabilir belki, ama tarih üzerine çalışan birçokları için açık seçiktir. Gerçekte, atom bombasını yapmaya karar vermek için (ve benzer bir biçimde hidrojen bombası için) birden çok gerekçe vardı: Hitler'in de bomba yapabileceği korkusu; daha sonra ortaya çıkabilecek anlaşmazlıklara
62
ÎÇGÜDÜCÜLÜK, DAVRANIŞÇILIK, RUHÇÖZÜMLEME
hazırlık olmak üzere Sovyetler Birliği'ne karşı üstün bir silalıa sahip olma arzusu (bu, özellikle hidrojen bombası için doğrudur); yanşan sistemlerle olan savaşımını desteklemek için silahlanmasını artırmaya zorlanan bir sistemin mantığıdır bu.
Bu askerî, stratejik ve siyasal gerekçeler bir yana, aynı ölçüde önemli olan bir başka gerekçenin daha olduğuna inanıyorum. Sibernetik toplumun genel geçer kurallarından birisi olan şu özdeyişe değineceğim: «herhangi bir şeyi yapmak teknik bakımdan olanaklı ise, bundan dolayı o şeyin yapılması gerekir.» Nükleer silahları yapma olanağı varsa, hepimizi mahvedebilecek olsalar bile bu silahların yapılması gerekir. Eğer aya ya da gezeğenlere gitme olanağı varsa, burada, yeryüzünde yerine getirilmemiş birçok gereksinme pahasına olsa bile bu yolculuk yapılmalıdır. Bu ilke, bütün insancıl değerlerin yadsınması anlamına gelir; ama yine de bir değeri, belki de üstün «teknotronik» toplum kuralını ifade eder.3
Skinner, bombayı yapmanın gerekçelerini araştırma işini umursamıyor ve gizin çözülmesi için davranışçılığın daha da gelişmesini beklememizi rica ediyor. Ruhsal süreçleri ele alırken yaptığı gibi, toplumsal süreçlere ilişkin görüşlerinde de, saklı, söze dökülmemiş güdüleri anlama yetersizliğinin aynısını sergiliyor. İnsanların gerek kişisel, gerekse siyasal yaşamdaki güdüleri hakkında söylediklerinin çoğu son derecede uydurma olduğu için, söze dökülmüş şeylerin temel alınması, toplumsal ve ruhsal süreçlerin anlaşılmasına engel olur.
Başka durumlarda Skinner, görünüşte bilincinde olmaksızın değerlere sığınıyor. Örneğin, aynı makalede şöyle yazıyor: «Eminim hiç kimse, yeni efendi-köle ilişkileri geliştirmeyi ya da halkın istencini yeni yollarla despot yöneticilerin egemenliği altına sokmayı arzulamaz.
Bu düşünceyi, Umut Devrinü'nde (E. Fromm, 1968) irdeledim. H. Özbekhan, «Teknolojinin Utkusu: 'Olabilirlik', 'Gerekirliği' İma Edeo> (H. Özbekhan, 1966) başlıklı makalesinde, aynı ilkeyi bağımsız olarak belirlemiştir.
Dr. Michael Maccoby, çok gelişmiş sanayilerin sevk ve idaresine ilişkin incelemesinden edindiği bazı sonuçlara dikkatimi çekmişti. Bu sonuçlar «olabilirlik gerekirliği ima eder» ilkesinin, askerî kuruluşlar için üretim yapan sanayilerde, geriye kalan daha rekabetçi sanayiye oranla daha geçerli olduğunu göstermektedir. Ama bu sav doğru olsa bile, iki etken göz önüne alınmalıdır: İlk olarak, doğrudan ya da dolaylı biçimde silahlı kuvvetler için çalışan sanayinin ölçeği; ikinci olarak, bu ilkenin, sınai üretimle doğrudan ilişkisi bulunmayan birçok insanın zihnine yerleşmiş olması. Uzay uçuşları için başlangıçta duyulan coşku buna iyi bir örnekti; bir başka örnek de tıp alanında, özgül bir tıbbî durum açısından taşıdıkları gerçek öneme hiç bakılmaksızın çeşitli aygıtların yapılması ve kullanılmasıdır.
2. ÇEVRECİLER VE DAVRANIŞÇILAR
63
Bunlar, bilimsiz bir dünyaya uygun düşen denetim kalıplandır» (B. F. Skinner, 1961). Profesör Skinner hangi yılda yaşıyor? Halkın istencini diktatörlerin egemenliği altına sokmayı gerçekten isteyen hiçbir sistem yok mu? Bu sistemler yalnızca «bilimsiz» kültürlerde mi bulunur? Skinner hâlâ modası geçmiş bir «ilerleme» ideolojisine inanıyor görünmektedir: Ortaçağ «karanlık»tı, çünkü bilimden yoksundu ve bilim, zorunlu bir biçimde, insanın özgürlüğüne yol açar. Artık hiçbir önderin ya da hükümetin halkın istencini egemenlik altına alma niyetlerini açık açık belirtmedikleri bir gerçektir; bunlar, eskilerin karşıtı gibi görünen yeni sözcükler kullanma eğilimindedirler. Hiçbir diktatör kendisini diktatör olarak adlandınnaz ve her sistem halkın istencini dile getirdiğini öne sürer. Öte yandan, «hür dünya» ülkelerinde, eğitim, çalışma yaşamı ve politika alanlannda açık otoritenin yerini «anonim otorite» ve yönetim almıştır.
Skinner'ın savunduğu değerler aşağıdaki sözlerde de ortaya çıkmaktadır:
Eğer demokratik mirasımıza layık kişilersek, elbette kısa dönemli ya da bencil amaçlar uğruna bilimin despotça kullanılmasına karşı direnmeye hazır olacağız. Ama eğer demokrasinin başarılarına ve ereğine değer veriyorsak, bilimin kültürel kalıplan tasarlama ve oluş-¦ turma işine koşulmasını, her ne kadar o zaman kendimizi bir bakıma denetimcilerin konumunda bulabileceksek de, reddetmemeliyiz (B. F. Skinner, 1961; vurgular bana ait).
Yeni-davranışçı kuramda bu değerin temeli nedir?
Denetimciler hakkında ne söylenebilir?
Skinner'ın yanıtı, «bütün insanlar denetler ve bütün insanlar denetlenirdir (C. R. Rogers ve B. F. Skinner, 1956). Bu söz. demokratik zihniyetli bir kişiye güven verici gelebilir; ama hemen sonra açıkça ortaya çıktığı gibi, belirsiz ve oldukça anlamsız bir belirlemedir:
Efendinin köleyi ya da işverenin işçiyi nasıl denetlediğine bakarak genellikle hepimiz karşılıklı etkileri görmezlikten geliriz ve hareketi yalnızca bir yönde düşünerek, denetimi sömürü olarak ya da en azından tek yanlı çıkar sağlama olarak görme durumuna düşeriz; oysa denetim gerçekten karşılıklıdır. Efendinin uyguladığı cezalandırma
64
ÎÇGÜDÜCÜLÜK, DAVRANIŞÇILIK, RUHÇÖZÜMLEME
tekniklerini, kölenin bu tekniklere boyun eğmede gösterdiği davranışın belirlemesi anlamında, nasıl efendi köleyi denetliyorsa köle de aynı şekilde efendiyi denetler (vurgular bana ait). Bu, sömürü kavramının anlamsız olduğu ya da haklı olarak, cui bono?* diye soramayacağımız anlamına gelmez. Bununla birlikte, böyle davranırsak, bizzat içinde yaşanılan toplumsal dönemin (vurgular bana ait) ortaya koyduğu gerçeği aşarız ve değer yargılan sorunuyla ilişkili oldukları apaçık görülen belli uzun dönemli etkileri göz önüne alırız. Kültürel bir uygulayımı değiştiren herhangi bir davranışın çözümlenmesinde de bununla kıyaslanabilir bir yorum ortaya çıkmaktadır (B. F. Skinner, 1961).
Bu sözleri son derecede şaşırtıcı buluyorum; her ne kadar sömürü kavramı «anlamsız» değilse de efendi ile köle arasındaki ilişkinin karşılıklı bir ilişki olduğuna inanmamız isteniyor. Skinner'a göre, sömürü bizzat* içinde yaşanılan toplumsal dönemin bir parçası değildir, yalnızca denetim teknikleri öyledir. Toplumsal yaşamı, laboratu-varındaki bir dönemmiş gibi gören bir adamın görüşüdür bu; o labora-tuvarda deneyciyi ilgilendiren tek şey, bizzat «dönemler» değil, kendi tekniğidir, çünkü farenin barışçıl ya da saldırgan olması bu yapay dünyada hiç önem taşımaz. Bu da yetmezmiş gibi, Skinner, efendinin uyguladığı sömürünün «açıkça» değer yargılan sorunuyla «ilişkili» olduğunu belirtmektedir. Skinner, sömürünün ya da yeri geldiğinde, soygun, işkence ve cinayetin, açıkça değer yargılarıyla ilişkili bulundukları için «gerçek olaylar» olmadıklarına mı inanmaktadır? Gerçekte bundan çıkan anlam şudur: Bütün toplumsal ve ruhsal olgular, eğer aynı zamanda taşıdıkları değerler açısından da yargılanabilirlerse, bilimsel olarak incelenebilir gerçekler olmaktan çıkarlar.4
Skinner'ın köle ile köle sahibinin karşılıklı bir ilişki içinde bulundukları yolundaki sözü, ancak «denetim» sözcüğünün, onun yaptığı gibi, belirsiz bir anlamda kullanılmasıyla açıklanabilir. Bu sözcük gerçek yaşamdaki anlamında kullanıldığında, köle sahibinin köleyi de-
Cui bono? (Latince) : Kimin yaran için? Ne amaçla? (Çev.)
Aynı mantığa göre, işkence görenle işkenceci arasındaki ilişki de «karşılıklı»dır; çünkü işkence gören, çektiği acıyı açığa vurarak, işkenceciyi en etkili işkence araçların! kullanmaya koşullandırır.
2. ÇEVRECİLER VE DAVRANIŞÇILAR
65
netlediği ve kölenin —örneğin başkaldırma tehdidiyle— çok az bir karşı-denetime sahip olması dışında, denetimde «karşılıklılık» diye bir şeyin söz konusu olmadığı su götürmez. Ama Skinner'ın sözünü ettiği şey bu değildir. O, gerçek yaşamın kapısından içeri girmediği çok soyut laboratuvar deneyi anlamında denetimden söz etmektedir. Bir fıkra olarak sık sık anlatılan bir öyküyü gerçekten büyük bir içtenlikle yinelemektedir; bir sıçan hakkındaki bu öykü şöyledir: Bu sıçan, bir başka sıçana, deneycisini ne denli iyi koşullandırdığını anlatır. Sıçan her ne zaman belli bir manivelayı iterse, deneycinin yiyecek vermesi gerekmektedir.
Yeni-davramşçıhk bir insan kuramına sahip olmadığı için, davranışta bulunan insanı değil, yalnızca davranışı görebilir. Birisinin, düşmanlığını gizlemek istediği için bana gülümseyip gülümsemediği ya da (iyi bir mağazada çalışan) bir satıcı kızın ona gülümsemesi em-redildiği için gülümseyip gülümsemediği veya bir arkadaşın beni görmekten duyduğu hoşnutluğu belirtmek için bana gülümseyip gülümsemediği; bütün bunlar yeni-davranışçıhk için hiç fark etmez, çünkü «gülümseme gülümsemedir.» Artık kişilerin sergilediği gerçekliği hiç umursamayacak kadar yabancılaşmamışsa, kişi olarak Profesör Skinner için bunun fark etmediğine inanmak güçtür. Ama eğer bu fark bir anlam taşıyorsa, bu farkı hor gören bir kuram nasıl geçerli olabilir?
Yeni-davranışçıhk, zalim ve işkenceci olmaya koşullandırılmış çok az sayıda kişinin, «olumlu desteklemeler» sürdürüldüğü halde, neden kafayı üşüttüğünü de açıklayamaz. Başka birçokları, tüm koşullandırma karşıt yönde işlediği halde, mantık güçlerini, bilinçlerini ya da sevgilerini yitirerek başkaldırmaktadırlar: olumlu pekiştirme neden buna engel olmaz? Ve koşullandırmanın başarısının başta gelen tanıkları olmaları gereken, en iyi biçimde uyum sağlamış kişilerin birçoğu neden çoğunlukla son derecede mutsuz ve huzursuzdur ya da nevroza yakalanır? İnsanın doğasında, koşullandırmanın gücüne sınır koyan tepiler olsa gerektir; koşullandırmanın başarısızlığını incelemek, bilimsel bakımdan, başarıyı incelemek kadar önemli görünmektedir. Gerçekte, insan hemen hemen her istenilen biçimde davranmaya ko-şullandırılabilir, ama yalnızca «hemen hemen.» Temel insanlık nitelikleriyle çelişen koşullandırmalara değişik ve anlaşılabilir biçimlerde tepki gösterir, insan köle olmaya koşullandırılabilir; ama buna, saldırganlıkla ya da yaşam güçlerinde bir azalmayla tepki gösterecektir. Ya
66
tÇGÜDÜCÜLÜK, DAVRANIŞÇILIK, RUHÇÖZÜMLEME
da insan kendini bir makinenin parçasıymış gibi hissetmeye koşullaiı-dınlabilir; buna da sıkıntı, saldırganlık ve mutsuzlukla tepki gösterir.
Esas olarak Skinner, insanın tutkularını hor gören saf bir usçudur. Freud'un tersine, tutkuların gücü onu etkilmez; ama insanın her zaman öz çıkarlarının gerektirdiği biçimde davrandığına inanır. Gerçekte, yeni-davranışçılığın bütün ilkesi şudur: öz çıkar öylesine güçlüdür ki, —esas olarak çevrenin, kendisinden istenildiği gibi davrandığı için bireyi ödüllendirmesi biçiminde— doyurulması durumunda, insanın davranışı tam olarak belirlenebilir. Son çözümlemede, ye-ni-davranışçılık, burjuva deneyiminin özü üzerine kurulmuştur: bütün öteki insan tutkuları karşısında bencillik ve öz çıkarın öncelik taşıması üzerine kurulmuştur.
Skinner'ctlığın Çok Tutulmasının Nedenleri
Skinner'ın geleneksel, iyimser, liberal düşünce öğeleri ile sibernetik toplumun toplumsal ve zihinsel gerçekliğini kaynaştırmayı başarmış olması gerçeği, onun olağanüstü biçimde tutulmasını açıklayabilir.
Skinner, insanın her çekiye geldiğine, toplumsal etkilere açık olduğuna ve insanın «doğa»sında. barışçıl ve adil bir topluma doğru gelişmeyi önleyecek kesin bir engelin bulunamayacağına inanmaktadır. Böylelikle, Skinner'ın sistemi, bu sistemde siyasal iyimserliklerini savunacak bir sav bulan liberal ruhbilimcileri çekmektedir. Skinner, barış ve eşitlik gibi arzu edilir toplumsal ereklerin salt dayanaksız ülküler olmayıp gerçekleştirilebilecek şeyler olduğuna inananlara seslenmektedir. Bilimsel bir temele dayanılarak daha iyi bir toplum «kurma» olanağı bulunduğu düşüncesi, önceleri belki de toplumcu olan birçok kişiye hoş gelmektedir. Marx da daha iyi bir toplum kurmak istememiş miydi? Savunduğu toplumculuk türünü, «ütopyacı» toplumculuğun tersine, «bilimsel» olarak adlandırmamış mıydı? Siyasal çözümün başansızlığa uğramış göründüğü ve devrimci umutların en düşük düzeyde bulunduğu tarihin bu anında, Skinner'ın yolu özellikle çekici değil midir?
Ama eğer geleneksel liberal görüşleri bizzat bunların yadsınma-sıyla birleştirmemiş olsaydı, Skinner'ın üstü örtülü iyimserliği onun düşüncelerini tek başına bu denli çekici kılamazdı.
2. ÇEVRECİLER VE DAVRANIŞÇILAR
67
Sibernetik çağda birey gitgide yönetilmeye açık hale gelmektedir. Onun çalışması, tüketimi ve boş zamanı reklamlar, ideolojiler, Skinner'ın «olumlu pekiştirmeler» olarak adlandırdığı şeyler tarafından yönetilmektedir. Birey, toplumsal süreçteki etkin, sorumlu rolünü yitirmektedir; bütünüyle «uyarlanmış» hale gelmekte ve genel düzene uymayan herhangi bir davranış, hareket, düşünce ya da duygunun çıkarlarını fena halde zedeleyeceğini öğrenmektedir; gerçekte o, kendisinden nasıl olması bekleniyorsa öyledir. Eğer kendisi olmakta diretirse, polis devletlerinde özgürlüğünü, hatta yaşamını tehlikeye atar; bazı demokrasilerde işinde ilerleyememe ya da daha seyrek olarak, işini yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalır ve belki de en önemlisi, hiç kimseyle iletişimde bulunamama, kendini soyutlanmış hissetme tehlikesine girer.
Çoğu insan, açık olarak huzursuzlukların bilincinde olmadıkları halde, yaptıkları şeylerin tekdüzeliğinin ve anlamsızlığının yol açtığı yaşam, gelecek ve sıkıntı korkularını yine de belli belirsiz bir biçimde algılarlar. İnanmak isledikleri ülkülerin bile, toplumsal gerçeklik içersindeki dayanaklarını yitirdiklerini hissederler. Koşullandırmanın en iyi, en ilerici ve en etkili çözüm olduğunu öğrenmek onlara ne gibi bir ferahlık sağlar ki. Skinner, sibernetik çağın soyutlanmış, yönetilen insanının cehennemini, ilerleme cenneti olarak salık vermektedir. Bize korkmamıza gerek bulunmadığını; sınai'sistemimizin yöneldiği doğrultunun, bilimsel temeller üzerine oturtulması dışında, büyük insancıların düşlediği doğrultunun aynısı olduğunu anlatarak, gidişimizden duyduğumuz korkuları köreltmektedir. Dahası, Skinner'ın kuramı doğru gibi görünmektedir, çünkü sibernetik toplumun yabancılaşmış insanı için (hemen hemen) doğrudur bu kuram. Özet olarak,, Skinner'cılık, yeni bir insancılık kılığına bürünmüş bir oportünizmin ruhbilimidir.
Skinner'ın «teknotronik»* çağın savunuculuğu rolünü oynamak istediğini söylemiyorum. Tersine, onun siyasal ve toplumsal saflığı, bazen, bizi neye koşullandırmaya çalıştığının bilincinde olması duru-^rnunda yapabileceğinden dalıa inandırıcı olarak (ve dalıa büyük bir kafa karışıklığıyla) yazmasını sağlayabilmektedir.
Teknotronik: Teknolojik - Elektronik. {Çev.)
68 İÇGÜDÜCÜLÜK, DAVRANIŞÇILIK, RUHÇÖZÜMLEME
DAVRANIŞÇILIK VE SALDIRGANLIK
Davranışçı yöntem, saldırganlık sorunu açısından son derecede önemlidir, çünkü Birleşik Devletler'de saldırganlık üzerine araştırma yapanların çoğu, yazılarını davranışçı bir eğilimle yazmışlardır. Kısaca belirtirsek, bunların akıl yürütmesi şöyledir: Johnny, saldırgan davrandığında küçük kardeşinin (ya da annesinin ve ötekilerin) ona istediği şeyi vereceklerini anlarsa, saldırgan biçimde davranma eğilimi gösteren bir kişi haline gelecektir; aynı şey, uysal, atak ya da sevecen davranış için de doğrudur. Formül, kişinin istediği şeyi elde etmede' başarılı bir yöntem olduğu kanıtlanan biçimde hareket edeceği, hissedeceği ve düşüneceği yolundadır. Bütün öteki davranışlar gibi saldırganlık da, tamamen, kişinin çıkarına en uygun düşen biçimde hareket etmesi temelinde öğrenilir.
Saldırganlığı, «zararlı uyaranları bir başka organizmaya aktaran bir tepki» olarak belirleyen A.H. Buss, saldırganlığa ilişkin davranışçı görüşü özlü bir biçimde dile getirmiştir. Şöyle yazar Buss:
Niyet kavramım saldırganlık tanımının dışında bırakmayı gerektiren iki neden vardır. Birinci olarak, bu kavram erekbilimi, gelecekteki bir hedefe yönelik amaçlı bir hareketi ima eder. Bu görüş ise, bu kitapta benimsenen davranışçı yaklaşımla uyuşmamaktadır, ikinci ve daha önemli neden bu terimi davranışsal olaylara uygulamada ortaya çıkan güçlüktür. Niyet, söze dökülmesine olanak bulunan ya da bulunmayan, sözel bir deyişte doğru olarak yansıtılabilen ya da yansıt ı-lamayan özel bir olaydır. Niyet, organizmanın pekiştirme tarihinin bir sonucu olarak kabul edilebilir. Saldırgan bir tepki, kurbanın kaçması gibi özgül bir sonuç tarafından sistemli biçimde pekiştirilmişse, ,bu saldırgan tepkinin yinelenmesinin, «kaçmaya yol açan bir niyet» içerdiği söylenebilir. Ne var ki, davranışın çözümlenmesine bu türden şeyleri karıştırmak gereksizdir; doğrudan doğruya saldırgan bir tepkinin pekiştirme tarihiyle bu tepkiyi ortaya çıkaran güncel durum arasındaki ilişkiyi incelemek daha verimli olacaktır.
Özet olarak, saldırgan davranışın çözümlenmesinde, niyet hem saçma hem de gereksizdir; en önemli sorun, saldırgan tepkilerin oluşmasını ve gücünü etkileyen pekiştirici sonuçların mahiyetidir. Bir başka deyişle, saldırgan davranışı etkileyen pekiştirici sınıfları nelerdir? (A. H. Buss, 1961).
I
2. ÇEVRECİLER VE DAVRANIŞÇILAR
69
Buss'ın «niyet»ten anladığı bilinçli niyettir. Bununla birlikte Buss, ruhçözümlemeci yaklaşıma bütünüyle duyarsız değildir: «Eğer öfke saldırganlık dürtüsü değilse, onu bir dürtü olarak görmek verimli bir tutum mudur? Burada benimsenen tutum, bunun verimli olmadığı yolundadır» (A. H. Buss, 1961).5
A. H. Buss ve L. Berkowitz gibi seçkin davranışçı ruhbilimciler, insanın duygulan olgusuna Skinner'dan çok daha fazlı duyarlıdırlar; ama Skinner'ın, hareketi yapanın değil, hareketin bilimsel gözlem konusu olduğu yolundaki temel ilkesi onların tutumu için de doğrudur. Bundan dolayı onlar, davranışı belirleyen ruhsal güçler konusunda, bu güçlerin büyük ölçüde bilinçsiz karakteri konusunda ve bu güçlerin enerji boşaltımında ve yönünde değişiklikler meydana getirebilecek bir etken olarak «ayırdetme» («kavrayış») konusunda Freud'un elde ettiği bulgulara gereken ağırlığı vermemektedirler.
Davranışçılar, görünür olanla, yani açık davranışla ilgilendikleri için yöntemlerinin «bilimsel» olduğunu ileri sürerler. Ama davranışta bulunan insandan ayrılmış «davranış»ın bir başına yeterince tanım-lanamayacağını kabul etmezler. Bir adam silahı ateşler ve bir başka kişiyi öldürür: kendi başına davranışsal hareket —söz konusu kişiyi öldüren silahın ateşlenmesi—, eğer «saldırgan»dan soyutlanırsa, ruh-bilimsel açıdan çok az şey ifade eder. Gerçekte, davranışçı bir ifade, yalnızca silah konusunda yeterli olacaktır; o (silah) söz konusu olduğunda tetiği çeken adamın güdüsü ilintisizdir. Ama onun (adamın) davranışı, ancak onu tetiği çekmeye götüren bilinçli ve bilinçsiz güdüyü bilirsek, eksiksiz olarak anlaşılabilir. Onun davranışını açıklayacak bir tek neden bulamayız: ama bu adamın içindeki ruhsal yapıyı —karakterini— ve belli bir noktada onu silahı ateşlemeye götüren bilinçli bilinçsiz birçok etkeni ortaya çıkarabiliriz. Silahı ateşleten lepiyi, adamın karakter sistemindeki birçok etkence belirlenen bir tepi olarak açıklayabileceğimizi, ama onun ateş etme hareketinin öteki etkenler arasında en rastlantısal ve önceden kestirilmesi en güç olan etken olduğunu görürüz. Bu hareket, durumun içerdiği
L. Berkowitz, birçok bakımdan A. H. Buss'ınkine benzeyen bir tutum benimsemiştir, güdüleyici heyecanlar düşüncesini o da kabul etmez, ama esas olarak davranışçı kuram çerçevesinde kalır, engeUeme-saldırganlık kuramını değiştirir, ama reddetmez (L. Berkowitz, 1962 ve 1969). .
70
ÎÇGÜDÜCÜLÜK, DAVRANIŞÇILIK, RUHÇÖZÜMLEME
birçok rastlantısal öğeye bağımlıdır; örneğin, silahın kolay ulaşılabilecek bir yerde bulunması, başka insanların bulunmaması, gerilim derecesi ve ateş eden adamın tüm ruhsal-fıziksel sisteminin o anda içinde bulunduğu koşullar bu öğeler arasındadır.
Gözlemlenebilir davranışın bilimsel bakımdan güvenilir bir veri olduğu yolundaki davranışçı özdeyiş doğru değildir. Güdüleyici tepiye bağımlı olarak bizzat davranışın da farklılık gösterdiği bir gerçektir; her ne kadar yüzeysel bir incelemeyle bu farklılık görülemezse de doğrudur bu.
Basit bir örnek bunu ortaya koyar: Farklı karakter yapılarına sahip iki babadan her biri, çocuğun, sağlıklı gelişimi açısından bu tür cezalandırmaya gereksinme duyduğuna inandığı için oğlunu kıçına şaplak vurarak döver. Babalar, özdeş gibi görünen bir tutumla davranırlar. Çocuklara elleriyle vururlar. Yine de, eğer sevecen ve özenli bir babanın davranışını sadist bir babanın davranışıyla karşılaştırırsak, gerçekte davranışın hiç de aynı olmadığını görürüz. Bu babaların çocukları tutuş biçimleri, cezadan önce ve sonra çocuklarla konuşuş biçimleri, yüzlerindeki anlatım, birinin davranışını ötekinden oldukça farklı bir hale getirir. Buna bağlı olarak, çocukların her bir davranışa gösterdikleri tepkiler değişir. Çocuklardan birisi cezanın yıkıcı ya da sadistçe niteliğini sezinler; ötekinin babasının sevgisinden kuşkuya düşmek için hiçbir nedeni yoktur. Bunun böyle olması doğaldır, çünkü babasının davranışının bu bir tek örneği, çocuğun daha önce karşılaştığı ve çocuğun babası hakkındaki düşüncesi ile ona karşı tepkisini oluşturan sayısız davranışlardan yalnızca bir tanesidir. Her iki babanın da çocuğu kendi iyiliği için cezalandırdıkları inancına sahip olmaları gerçeği pek bir şey değiştirmez; yalnızca bu ahlâkî inanç, sadist babanın bir başka durumda sahip olabileceği kısıtlamaları ortadan kaldırabilir. Öte yandan, eğer sadist baba, belki karısından korktuğu için ya da eğitime ilişkin ilerici düşüncelerine aykırı olduğu için, çocuğunu hiç dövmüyorsa, onun «zorbaca olmayan» davranışı yine de aynı tepkiyi yaratacaktır; çünkü gözleri, çocuğu döverken ellerinin ileteceği aynı sadistçe tepiyi çocuğa iletmektedir. Gene1 de çocuklar yetişkinlerden dalıa duyarlı oldukları için, yalıtılmış bir davranış birimine değil, babanın tepişine tepkide bulunurlar.
2. ÇEVRECİLER VE DAVRANIŞÇILAR
71
Ya da bir başka örneği ele alalım: bağırıp çağıran ve yüzü kıpkırmızı bir adam görüyoruz. Onun davranışını «kızgınlık» olarak tanımlarız. Adamın niçin kızgın olduğunu sorarsak, yanıt, «korktuğu için» olabilir. «Niçin korkuyor?» «Çünkü kendini son derecede aciz hissediyor.» «Neden acaba?» «Çünkü annesiyle olan bağlarını hiçbir zaman koparamamış ve duygusal yönden hâlâ küçük bir çocuk.» (Elbette bu diziliş, olabilecek tek diziliş değildir.) Bu yanıtlanıl her biri «doğru»dur. Bunlar arasındaki fark. çok daha derin (ve çoğunlukla daha az bilinçli) deneyim düzeylerine ilişkin olmalarında yatar. Yanıtın ilişkin olduğu düzey ne denli derinse. yanıt da adamın davranışının anlaşılmasına o denli yakındır; üstelik yalnızca adamın güdülerinin anlaşılmasına değil, davranışın her ayrıntısıyla bilinmesine de o denli yakındır. Örneğin, böylesi bir durumda duyarlı bir gözlemci, adamın yüzünde yalnızca öfkeden ziyade korku dolu umarsızlığın anlatımını görecektir. Bir başka durumda, bir adamın açık olarak görülen davranışı aynı olabilir: ama yüzünün duyarlı bir biçimde bilinmesi, acımasızlığı ve yoğun yıkıcılığı ortaya koyacaktır. Adamın kızgın davranışı, yalnızca yıkıcı tepilerin denetim altına alınmış anlatımıdır. Bu iki benzer davranış gerçekte birbirinden oldukça farklıdır ve bu farklılıklar, sezgisel duyarlıktan, bilimsel anlayış biçiminden ayrı olarak, güdünün —bir başka deyişle, söz konusu iki karakter yapısının— anlaşılmasını gerektirir.
«Adam gururu incindiği —ya da öyle hissettiği— için kızgın» türünden alışılmış bir yanıt vermedim. Böylesi bir açıklama bütün ağırlığı, harekete geçirici uyarana verir: ama söz konusu uyaranın uyarıcı gücünün, uyarılmış kişinin karakter yapısına da bağımlı olduğunu görmezlikten gelir. Aynı uyaranla karşı karşıya kalan bir grup insan, karakterlerine uygun olarak bu uyarana değişik biçimlerde tepki göstereceklerdir. A uyaranın çekiciliğine kapılabilir; B geriye çekilebilir: C korkabilir; D uyaranı umursamayabilir.
Ebette Buss, niyetin, söze dökülmesine olanak bulunan ya da bulunmayan özel bir olay olduğunu belirtmekte bütünüyle haklıdır. Ne var ki, işte tam da bu. davranışçılığın ikilemidir: davranışçlık, söze dökülmemiş verileri inceleme yöntemine sahip olmadığı için, araştırmalarını, ele alıp işleyebileceği ve çoğunlukla yetkin kuramsal çözümlemeye elvermeyecek kadar kaba verilerle sınırlandırmak zorundadır.
72 İÇGÜDÜCÜLÜK, DAVRANIŞÇILIK, RUHÇÖZÜMLEME
RUHBİLİMSEL DENEYLER ÜZERİNE
Eğer bir ruhbilimci, insan davranışını anlama görevini yüklenirse, insanları in vivo* incelemeye yeterli araştırma yöntemleri belirlemek zorundadır; oysa hemen hemen bütün davranışçı incelemeler in vitro** yapılmaktadır. (Bu sözcüğün ruhbilim laboratuvarındaki anlamında değil; ona eşit bir anlamda, yani öznenin «gerçek» yaşam sürecinde değil, denetlenmiş, yapay olarak düzenlenmiş koşullar altında gözlemlenmesi anlamında.) Doğa bilimlerinin uyguladığı yönteme öykünülerek, her ne kadar bu, en ileri doğa bilimlerinde bugün geçerli olan «bilimsel» yöntem değil, elli yıl öncesinin yöntemleri olsa da, ruhbilime saygınlık kazandırılmak isteniyormuş gibi bir hava yaratılmıştır.6 Dahası, kuramsal önemden yoksunluk, verilerle ilgisi bulunmayan ve bu verilerin değerine hiçbir şey katmayan etkileyici görünümlü matematik tanımlamalarla kapatılmıştır çoğu kez.
İnsan davranışını laboratuvar dışında gözlemlemek ve çözümlemek için bir yöntem belirlemek güç bir görevdir, ama insanı anlamanın zorunlu bir koşuludur bu. ilke olarak, insanın incelenmesinde iki gözlemleme alanı vardır:
1. Bü- başka kişinin doğrudan ve ayrıntılı biçimde gözlemlenmesi yöntemlerden birisidir. Bu türden en özenli ve verimli durum, ruhçö-zümsel durumdur. Freud'un belirlediği gibi «ruhçözümsel laboratu-var»dır. Bu durum, hastanın bilinçsizlik tepilerinin açığa çıkmasına ve bu tepilerin onun açık «olağan», ve «nevrotik»7 davranışıyla olan bağlantısının irdelenmesine olanak sağlar. Daha az yoğun, ama yine de oldukça verimli bir durum da karşılıklı görüşmedir — ya da daha iyi bir deyişle, bir karşılıklı görüşmeler dizisidir. Bu görüşmeler, eğer olanak varsa, bazı düşlerin incelenmesini ve belli yansıtıcı testleri de
In vivo (Latince): Canlı organizmada olduğu biçimiyle. (Çev.) tn vitro (Latince): Canlı organizma dışında ve yapay bir çevrede olduğu gibi. (Çev.)
Bkz. J. Robert Oppenheimer'in söylevi (1955) ve seçkin doğabilimcilerin benzer birçok sözleri.
Bu iki terimi tırnak içine aldım, çünkü bu terimler çoğu kez rasgele kullanılmış ve bazen de, sırasıyla, toplumsal bakımdan uyarlanmış ve uyarlanmamış terimleriyle özdeş hale gelmiştir.
2. ÇEVRECİLER VE DAVRANIŞÇILAR
73
kapsamalıdır. Becerikli bir gözlemcinin, bir kişiyi bir süre için inceden inceye gözlemlemekle (bu gözlem, o kişinin el-kol hareketlerini, sesini, duruşunu, yüz anlatımını, ellerini, vb. de kapsar elbette) bile elde edebileceği derinlemesine bilginin küçümsenmemesi gerekir. Bu tür gözlem kişisel bilgi, günlükler, mektuplar ve kişinin ayrıntılı yaşam öyküsü olmadan bile, onun karakterinin derinlemesine anlaşılması için önemli bir kaynak olacaktır.
2. İnsanı in vivo incelemenin bir başka yöntemi, yaşamı ruhbilim laboratuvarına taşımak yerine, yaşamdaki belli durumları bir «doğal laboratuvar»a dönüştürmektir. Deneycinin ruhbilim laboratuvannda yaptığı gibi, yapay bir toplumsal durum oluşturmak yerine, bizzat yaşamın sunduğu deneyler incelenir burada; birbiriyle karşılaştırı-labilen belli toplumsal durumlar seçilir ve bu durumlar, bunları inceleme yöntemiyle, deneylerin eşdeğerlisine dönüştürülür. Bu doğal laboratuvar, bazı etkenleri değişmez, başkalarını da değişken kılarak, çeşitli varsayımların ölçümlenmesine de izin verir. Birbiriyle kar-şılaştınlabilir birçok durum vardır ve bir varsayımın bütün durumlar için geçerli olup olmadığı; eğer değilse, varsayımı değiştirmeksizin ayrıksı durumların yeterince açıklanıp açıklanamayacağı denenebilir. Böylesi «doğal deneyler»in en yalın biçimlerinden birisi, yaş ya da meslek kümeleri, hükümlüler, hastanede yatanlar, vb. gibi belli gruplar arasından seçilmiş temsilcilere uygulanan enauetes'lir (uzun ve boşlukların doldurulmasını gerektiren anketlerden ve/veya kişisel görüşmelerden yararlanılmasıdır). (Görüşüme göre, geleneksel rulıbi-limsel ölçüm araçlarının kullanılması, daha derin karakter katmanlarının anlaşılması için yeterli değildir.)
Kuşkusuz, «doğal deneyler»den yararlanılması, laboratuvar deneylerinin «kesinlik»ine ulaşmamıza izin vermez; çünkü iki toplumsal oluşum hiçbir zaman birbirine özdeş değildir. Ama «denekler» değil insanlar, yapay durumlar değil yaşam gözlemlenirse, sözde (ve çoğu kez de kuşkulu) bir kesinliğin faturasını, deney sonuçlarının önemsiz-liğiyle ödeme zorunluluğu ortaya çıkmaz, inanıyorum ki, söz konusu olan davranış çözümlemesi ise, saldırganlığın ya ruhçözümsel görüşme laboratuvannda ya da toplumun sunduğu bir «laboratuvar» da araştırılması, bilimsel bakış açısından, ruhbilim laboratuvarı yöntemlerine yeğ tutulmalıdır. Ne var ki bu, çok zekice laboratuvar deneyle-
74
İÇGÜDÜCÜLÜK. DAVRANIŞÇILIK, RUHÇÖZÜMLEME
rinden bile daha yüksek düzeyde bir karmaşık kuramsal düşünüşü gerektirir.8
Şimdi söylediğim şeyi iyice açıklamak için gelin, Stanley mil-gram'ın Yale Üniversitesi «karşılıkh-etkileşim laboratuvarı»nda yürüttüğü çok ilginç —ve saldırganlık alanında en çok değer verilen deneylerden birisi olan— bir deneyi, «Boyun Eğmenin Davranışsal Yönden încelenmesi»ni ele alalım (S. Milgram, 1963).9
Deneye katılan denekler, New Haven ve komşu topluluklardan gelme, yirmi ile elli yaşları arasında kırk erkekti. Denekler gazete ilanı ve doğrudan posta çağrısıyla sağlandı. Çağrıya karşılık verenler, Yale Üniversitesinde bellek ve öğrenmeyle ilgili bir incelemeye katılacaklarına inanıyorlardı. Örnek kümede çok sayıda meslek temsil edilmişti. Tipik denekler, posta memurları, lise öğretmenleri, satıcılar, mühendisler ve işçilerdi. Denekler, eğitim düzeyi yönünden, ilkokul i1 bitirmemiş birisinden doktora yapmış ve başka mesleki derecelere ulaşmış olanlara kadar değişiyordu. Deneye katıldıkları için deneklere 4.50 dolar ödendi. Bununla birlikte, deneklere, bu ödemenin yalnızca laboratuvara geldikleri için yapıldığı ve gelişlerinden sonra ne olursa olsun paranın kendilerinin olduğu söylendi.
Her bir deneyde hiçbir şeyden haberi olmayan bir denek ile bir kurban (deneycinin bir yardımcısı) yer aldı. Hiçbir şeyden haberi olmayan deneğin elektrik şoku uygulamasını haklı gösterecek bir ge-
Kümelerin temelde yatan ve büyük ölçüde bilinçsiz güdülerinin incelenmesinde, «yorumlayıcı anketler»in değerli bir araç olduğunu keşfettim. Bir yorumlayıcı anket, (açık bir soruya verilmiş) bir yanıtın amaçlanmamış anlamını çözümler ve yanıtları yüzeydeki anlamlarıyla almaktan ziyade karakteristik bir anlamda yorumlar. Bu yöntemi ilk kez 1932'de Frankfurt Üniversitesi Toplumsal Araştırma Enstitüsü'nde yaptığım bir incelemede uyguladım ve 1960larda, küçük bir Meksika köyünün toplumsal karakterine ilişkin bir incelemede yeniden kullandım. Birinci incelemede çalışma arkadaşlarım arasında Emest Schachteî, rahmetli Anna Hartoch-Schachtel ve (sayılama danışmanı olarak) Paul Lazarsfeld vardı. Bu inceleme otuzların ortalarında bitirildi, ama yalnızca anket ve ömek yanıtlar yayımlandı (M. Horkheimer, yay., 1936). İkinci inceleme yayımlanmıştır (E. Fromm ve M. Maccoby, 1970). Maccoby ve ben, ölüsever karakteri ortaya koyan etkenleri belirlemek için bir anket daha düzenledik; Maccoby bu anketi çeşitli kümelere uyguladı ve doyurucu sonuçlar elde etti (M. Maccoby, 1972a).
n
Aşağıdaki bütün alıntılar S. Milgram'dan (1963) yapılmıştır.

2. ÇEVRECİLER VE DAVRANIŞÇILAR
,75
rekçe uydurulması gerekiyordu.10 Uydurma öykü ile bu iş en iyi biçimde başarıldı. Ceza ile öğrenme arasında olduğu varsayılan ilişki üzerine genel bir girişten sonra, deneklere şunlar anlatıldı:
«Ama gerçekte, cezalandırmanın öğrenmeye olan etkileri hakkında çok az şey biliyoruz, çünkü bu konutla insanlar üzerinde gerçekten bilimsel hiçbir deney yapılmamıştır denebilir.
«Örneğin, ne kadar cezanın öğrenme açısından en yararlı olduğunu bilmiyoruz —ve cezayı verenin kim olduğunu, ne ölçüde bir değişiklik yarattığını, bir yetişkinin kendisinden daha genç birinden mi, yoksa daha yaşlı birisinden mi daha iyi öğrendiğini—, ya da bu türden birçok şeyi bilmiyoruz,
«Bu yüzden, değişik mesleklerden ve yaşlardan birçok yetişkini bu incelemede bir araya getiriyoruz. Ve bunların bazılarına öğretmen, bazılarına da öğrenci olmalarını rica ediyoruz.
«Yalnızca değişik insanların, öğretmen ve öğrenci olarak, birbirleri üzerinde ne gibi etkilere sahip olduklarını; ayrıca da bu durumda cezanın öğrenme üzerinde ne gibi bir etkiye sahip olacağını ortaya çıkarmak istiyoruz.
«Bu nedenle, birinizden bu gece burada öğretmen olmasını, ötekinden de öğrenci olmasını isteyeceğim.
«ikinizden biriniz bir seçimde bulunmak ister misiniz?»
Ondan sonra, denekler, deneyde kimin öğretmen ve kimin öğrenci olacağını saptamak için bir şapkadan küçük kâğıtlar çektiler. Kura hileliydi; bu yüzden hiçbir şeyden haberi olmayan denek her zaman öğretmen, yardımcı da her zaman öğrenci oluyordu. (Her iki kâğıtta da «öğretmen» sözcüğü yer alıyordu.) Kura çekiminin hemen ardından, öğretmen ve öğrenci bitişikteki bir odaya alındı ve öğrenci bir «elektrikli sandalye» aygıtına bağlandı.
Bağların, öğrenciye şok verilirken aşırı harekete engel olmak amacı taşıdığı söylendi. Amaç onun bu durumdan kaçınmasını olanaksız hale getirmekti. Öğrencinin bileği?ıe bir elektrot bağlandı; bir x de «kabarmalar ve yanıklardan kaçınmak için» elektrot macunu 'sürüldü. Deneklere, elektrotun bitişik odadaki şok üretecine bağlandığı söylendi.
ıo
lardı.
Gerçekten elektrik şoku uygulanmadı, ama bunu öğretinen-denekler bilmiyor-
76
İÇGÜDÜCÜLÜK, DAVRANIŞÇILIK, RUHÇÖZÜMLEME
...Deneğer her yanlış karşılık verişinde öğrenciye bir şok uygulaması söylenir. Dahası —ve anahtar buyruk da budur—, deneğe, «öğrencinin her yanlış yanıt verişinde şok üretecini bir basamak yükseltmesi» tembihlenir. Şok vermeden önce gerilim düzeyini bildirmesi de tembihlenir. Bunun amacı, öğrenciye uygulanan şokların giderek artan yoğunluğunu sürekli olarak deneklere anımsatmaktır... Bütün koşullarda öğrenci, yaklaşık olarak üç yanlış yanıta bir doğru yanıttan oluşan bir çizelgeye dayalı sözcük çifti testine önceden saptanmış karşılıkları verir. Bu deneyde, Şok Düzeyi 300'e ulaşıncaya dek öğrenciden hiçbir sözlü tepki ya da hiçbir başka karşı çıkma belirtisi işitilmez ve görülmez. 300 voltluk şok uygulandığında öğrenci, elektrikli sandalyeye bağlı bulunduğu odanın duvarlarına hızla vurur. Vurma seslerini denek işitebilir. Bu noktadan sonra, öğrencinin yanıtları artık dört bölmeli panoda görülmez olur... Eğer denek devam etmek istemediğini belli ederse, deneyci ard arda bir dizi «dürtüş»le buna karşı çıkıyor ve deneği hizaya getirmeye yetecek sayıda kullanıyordu bunlardan.
Dürtüş 1 : Lütfen sürdürün, ya da lütfen devam edin. Dürtüş 2 : Deney sizin devam etmenizi gerektiriyor. Dürtüş 3 : Devam etmeniz mutlak önem taşıyor. Dürtüş 4 : Başka seçeneğiniz yok, devam etmek zorundasınız. Dürtüşler her zaman sırayla yapılıyordu: Ancak Dürtüş 1 başarısız olursa.Dürtüş 2 kullanılabilirdi. Eğer denek, Dürtüş 4'ten sonra deneycinin sözünü dinlemeyi reddederse deney sona eriyordu. Deneycinin ses tonu hep kararlıydı, ama kaba değildi. Deneğin duraksadığı ya da emirleri uygulamada isteksizlik gösterdiği her durumda bu işlem sırası yeni baştan başlıyordu.
Özel dürtüşler. Eğer denek, öğrencinin sürekli fiziksel sakatlığa uğrama olasılığının bulunup bulunmadığını sorarsa, deneyci şöyle diyordu:
«Her ne kadar şoklar acı verici olabiliyorsa da kalıcı doku incinmesi olmaz, bu yüzden devam edin lütfen.» (Gerekirse 2. 3. ve 4'üncü Dürtüşler bunu izler.)
Eğer denek, öğrencinin devam etmek istemediğini söylerse, deneyci şöyle yanıtlıyordu:
«Öğrenci beğensin ya da beğenmesin, bütün sözcük çiftlerini
2. ÇEVRECİLER VE DAVRANIŞÇILAR
77
doğru olarak öğreninceye dek devam etmelisiniz. Bu yüzden, lütfen devam edin.» (Gerekirse 2. 3. ve 4'üncü Dürtüşler bunu izler.)
Bu deneyin sonuçlan nelerdi? «Birçok denek, deney sırasında ve özellikle daha güçlü şok uygulamaları üzerine, sinirlilik belirtileri gösterdi. Pek çok durumda, gerilimin derecesi, toplumsal-ruhbilimsel laboratuvar incelemelerinde seyrek görülen aşırılıklara ulaştı.» (italikler bana ait.) Deneklerin terledikleri, titredikleri, kekeledikleri, dudaklarını ısırdıkları, kıvrandıkları ve tırnaklarını etlerine batırdıkları gözlemlendi. Bunlar, deneye gösterilen istisnai tepkiler olmaktan ziya-1 de karakteristik tepkilerdi.
Bir gerilim belirtisi de düzenli sinirsel gülme nöbetlerinin meydana' gelmesiydi. Kırk denekten on dördü, belirli sinirsel gülme ve gülümseme belirtileri gösterdi: Gülmeler, bütünüyle yersiz, hatta garip görünüyordu. Üç denekte çok etkili, denetlenmesi olanaksız nöbetler gözlemlendi. Bir keresinde o denli şiddetli bir nöbet gözlemledik ki, deneyin durdurulması gerekti. Kırk altı yaşında bir ansiklopedi satıcısı olan denek, yersiz ve denetlenemez davranışından dolayı ciddi biçimde rahatsız olup utandı. Deney sonrasında yapılan görüşmelerde denekler, sadist tipler olmadıklarını ve gülmenin, kurbana şok vermekten hoşlandıkları anlamına gelmediğini belirtmek için büyük çaba harcadılar.
Deneycinin başlangıçtaki umudunun biraz tersine, kırk denekten hiçbirisi, kurbanın duvarı tekmelemeye ve öğretmenin çok seçenekli sorularına artık yanıt vermemeye başladığı 300 voltluk Şok Düzeyi'ne kadar durmadı. Kırk deneğin yalnızca beş tanesi, 300 volt düzeyinin ötesinde deneycinin emirlerine uymayı reddetti; dört tanesi bir ileri şok daha uyguladı; iki tanesi 330 volt düzeyinde, birer kişi de sırayla 345, 360 ve 375 volt düzeylerinde vazgeçtiler. Böylece toplam olarak on dört denek (=yüzde 35) deneyciye karşı çıktı. «Boyun eğen ^denekler,
çoğu kez aşırı baskı altında böyle davrandılar... ve deneyciye karşı çıkanlarınkine benzer bir korku ortaya koydular; ama yine de söz dinlediler.
78
İÇGÜDÜCÜLÜK, DAVRANIŞÇILIK, RUHÇÖZÜMLEME
En güçlü şoklar verildikten ve deneyci işlemlerin durdurulmasını istedikten sonra, birçok söz dinleyen denek, büyük bir rahatlamayla oh çektiler, alınlanndaki teri sildiler, gözlerini ovuşturdular ya da sinirli ve beceriksiz hareketlerle sigara içtiler. Bazıları pişmanlıklarını belirtmek için başlarını salladılar. Bazı denekler deney boyunca sakin kaldılar ve başlangıçtan sonuna dek yalnızca çok az gerilim belirtisi gösterdiler.
Yazar deneyi değerlendirirken, deneyin şaşırtıcı nitelikte iki bulguyu ortaya koyduğunu belirtiyor:
Birinci bulgu, bu durumda açığa vurulan boyuneğici eğilimlerin mutlak gücüne ilişkindir. Denekler çocukluklarından başlayarak, bir kişiyi istemediği halde incitmenin, temel önemde bir ahlaksal davranışa karşı gelmek olduğunu öğrenmişlerdi. Yine de, yirmi altı denek, verdiği emirleri daha buyurucu kılacak hiçbir özel güce sahip olmayan bir yetkenin talimatlarını uygularken bu ilkeyi terk ettiler... İkinci umulmadık sonuç, işlemlerin yarattığı olağanüstü gerilimdi. Bir deneğin, bilincinin dayattığı biçimde durabileceği ya da devam edebileceği düşünülebilir. Ancak bu olan bitenden çok uzaktır. Şaşırtıcı gerginlik ve duygusal gerilim tepkileri ortaya çıktı. Bir gözlemci şunları anlattı:
«Olgun ve dengeli bir işadamının gülümseyerek ve kendine güvenli bir biçimde laboratuvara girişini gözlemledim. Yirmi dakika içersinde, hızla bir sinir çöküntüsü nokrasına yaklaşan sarsak, kekeme bir yıkıntıya dönmüştü. Durmadan ku'ak memesini çekiştiriyor ve ellerini büküyordu. Bir süre sonra yumruğunu alnına dayadı ve şunları mırıldandı: 'Oh Tanrım, durduralım şunu.1 Yine de deneycinin her sözüne karşılık vermeye devam etti ve sonuna kadar söz dinledi.»
Deney gerçekten çok ilginçtir — yalnızca bir boyun eğme ve uyma sınavı olarak değil, aynı zamanda bir zalimlik ve yıkıcılık sınavı olarak da ilginçtir. Bu deney, gerçek yaşamda olan bir durumun, yani üstlerinden gelen ve sorgusuz-sualsiz yerine getirdikleri emirler (ya da emir olduğuna inandıkları şeyler) uyarınca son derecede zalim ve yıkıcı bir biçimde davranan askerlerin işledikleri suçların, yaklaşık bir benzerini yaratmış gibi görünmektedir. Nürnberg'de savaş suçlusu ola-
2. ÇEVRECİLER VE DAVRANIŞÇILAR
79
rak mahkûm edilen Alman generallerinin ya da Teğmen Calley ve bazı astlarının Vietnam'daki öyküsü de bu mudur?
Bu deneyin, gerçek yaşamdaki çoğu durumlar konusunda herhangi bir sonuç çıkarmaya elverdiğini sanmıyorum. Bu deneyi yapan ruhbilimci, kişinin boyun eğmek durumunda bulunduğu bir yetke olmakla kalmıyordu, aynı zamanda Bilim'in ve Birleşik Devletler'deki en saygın yüksek öğretim kurumlarından birinin de temsilcisiydi. Çağdaş sanayi toplumunda bilimin en yüksek değer olarak geniş bir kabul gördüğü göz önüne alınırsa, sıradan birisi için, bilimin buyurduğu şeylerin yanlış ya da ahlâk dışı olduğuna inanmak çok güçtür. Eğer Tanrı ibrahim'e oğlunu öldürmemesini söylememiş olsaydı, tarihte çocuğunu kurban eden milyonlarca ana-baba gibi İbrahim de oğlunu öldürmüş olacaktı, inanan birisi için, ne Tanrı ne de onun çağdaş karşılığı olan Bilim yanlış bir şey buyurabilir. Bu nedenle ve Mil-gram'ın sözünü ettiği öteki nedenleri de buna eklersek, yüksek boyun eğme derecesi, kümenin yüzde 35'inin belli bir noktada boyun eğmeyi reddetmesinden daha şaşırtıcı değildir. Gerçekte, üçte biri aşan bu söz dinlemezlik, pekâlâ daha şaşırtıcı —ve yüreklendirici— görülebilir.
Öteki beklenmedik sonuç da aynı ölçüde haksız görünmektedir: bu, çok fazla gerilimin olmasıdır. Deneyci, «bir deneğin, vicdanının dayattığı biçimde duracağını ya da devam edeceğini» ummuştur. Gerçekten, insanların gerçek yaşamdaki çatışmaları çözme biçimi bu mudur? insanın kendi çatışmalanyla yüz yüze gelmemeye çalışması, bir başka deyişle, insanın —açgözlülük ya da korkudan dolayı— yapmayı çok istediği şeyler ile vicdanının ona yapmayı yasakladığı şeyler arasında bilinçli bir seçme yapmaması, tam anlamıyla insan işleyişinin kendine özgülüğü —ve trajedisi— değil midir? Gerçek şudur ki, o, çatışmaya ilişkin bilinci ussallaştırma yoluyla ortadan kaldırır ve çatışma kendini, yalnızca yoğunlaşmış baskı, nevroz belirtileri ya da yanlış gerekçelerle suçluluk duygusuna kapılma biçiminde bilinçsiz olarak açığa vurur. Milgram'ın denekleri bu bakımdan çok normal davranmaktadırlar.
Bu noktada birkaç ilginç soru daha kendini duyurmaktadır. Mil-gram, deneklerinin bir çatışma durumunda olduklarını, çünkü yetkeye boyun eğme ile çocukluktan beri öğrenile gelen davranış kalıplan
80
IÇGÜDÜCÜLÜK, DAVRANIŞÇILIK, RUHÇÖZÜMLEME
1
—başka insanlara zarar vermeme— arasında sıkışıp kaldıklarım varsayıyor.
Ama durum gerçekten böyle midir? «Başka insanlara zarar vermeme »yi öğrenmiş miyizdir? Belki bu, çocuklara Pazar okulunda anlatılmış olabilir. Ne var ki, gerçekçi yaşam okulunda, çocuklar, başka insanlar bundan zarar görse bile, kendi çıkarlarını gözetmeleri gerektiğini öğrenirler. Bu açıdan bakıldığında, çatışma Milgram'ın sandığı kadar keskin değilmiş gibi görünmektedir.
İnanıyorum ki, Milgram'ın incelemelerinin ortaya koyduğu en önemli bulgu, zalimce davranışa karşı gösterilen tepkilerin gücüdür. Kuşkusuz, deneklerin yüzde 65'ini zalimce davranmaya «koşullandırma» olanağı vardı; ama deneklerin çoğunda, bu sadistçe davranışa karşı öfke ya da dehşet biçiminde kendini ortaya koyan bir tepki açıkça görülüyordu. Ne yazık ki yazar, deney boyunca sakin kalan «denekler»in sayısı konusunda kesin verileri belirtmiyor, insan davranışını anlamak açısından, onlar hakkında daha çok şey bilmek en ilginci olurdu. Görünüşte bunlar, sergilemekte oldukları zalimce hareketler karşısında çok az bir karşı çıkma duygusu gösterdiler ya da hiç göstermediler. Bundan sonraki soru, bunun niçin böyle olduğudur. Buna verilebilecek bir yanıt, bunların, başkalarının acı çekmesinden hoşlandıkları ve yetkili onların davranışını onayladığı zaman hiç .vicdan azabı duymamalarıdır. Bir başka olasılık da bunların başka insanlara olanlardan hiç etkilenmeyecek ölçüde yabancılaşmış ya da özsever kişiler olmalarıdır; ya da her türlü ahlaksal tepkiden yoksun «ruh hastalan» olabilir bunlar. Çatışmanın kendisini çeşitli baskı ve kaygı belirtileri biçiminde açığa vurduğu kişilere gelince, bunların sadist ya da yıkıcı bir karaktere sahip olmayan insanlar oldukları varsayılmalıydı. (Derinlemesine bir karşılıklı görüşme yapılmış olsaydı, karakter farklılıkları görülürdü ve hatta insanların nasıl davranacakları konusunda aklı başında bir tahmin yapılabilirdi.)
Milgram'ın yaptığı incelemenin ana sonucu onun vurgulamadığı bir sonuçmuş gibi görünmektedir: çoğu deneklerde vicdanın var olması ve boyun eğme onları vicdanlarına karşıt olarak davranmak zorunda bıraktığında acı duymaları. Böylece, deney, insanın kolayca insanlıktan çıkmasının bir başka kanıtı olarak açıklanabildiği halde, deneklerin tepkileri daha çok bunun tersini —deneklerin içinde, zalim-
2. ÇEVRECİLER VE DAVRANIŞÇILAR
81
ce davranışı hoşgörüyle karşılamayan yoğun güçlerin varlığını— ortaya koymaktadır. Bu, gerçek yaşamdaki zalimliğin incelenmesi konusunda önemli bir yaklaşımı beraberinde getirmektedir: bu yaklaşım, yalnızca zalimce davranışın değil, yetkeye boyun eğenlerin —çoğu kez bilinçsizce— suçlu vicdanlarının da göz önüne alınmasıdır. (Naziler, ortalama insanın vicdanıyla baş edebilmek için, yaptıkları kötülükleri gözlerden gizlenlede çok gelişmiş bir sistem kullanmak zorunda kalmışlardı.) Milgram'ın deneyi, davranışın bilinçli ve bilinçsiz yanlan, arasındaki farklılığı, her ne kadar bu farklılığın ortaya çıkarılması için bu deneyden hiç yararlanılmamışsa da, çok iyi göstermektedir.
Bir başka deney daha bu konuyla özellikle ilişkilidir, çünkü bu deney doğrudan doğruya zalimliğin nedenleri sorununu ele almaktadır.
Bu deneye ilişkin ilk rapor kısa bir makalede yayımlandı (P. G. Zimbardo. 1972); bu rapor, yazarın bana yazdığı gibi. Tutukevlerinin iyileştirilmesiyle ilgili Bir Kongre Âlt-Kurul'una sunulan sözlü bir rapordan alınmaydı. Dr. Zimbardo. kısa olmasından dolayı bu makaleyi, çalışmasının eleştirisi için yeterli bir dayanak olarak görmemektedir. Dr. Zimbardo'nun isteğine uyuyorum; ama bunu üzülerek yapıyorum, çünkü o makale ile daha sonraki makale (C. Haney, C. Banks ve P. Zimbardo. baskıda)11 arasında belirtmek istediğim belirli uyuşmazlıklar bulunmaktadır. Dr. Zimbardo'nun ilk makalesine, çok önemli iki noktayla ilişkili olarak yalnız kısaca değineceğim. Bu noktala', (a) gardiyanların tutumu ve (b) yazarların ana tezidir.
Deneyin amacı, -normal insanların belirli bir durum altındaki, yani bir «taklit tutukevi»nde tutuklu ve gardiyan rollerini oynarkenki davranışlarını incelemekti. Deneyi yapanların deneyle kanıtlandığına inandıkları genel tez, ahlâkları, kişisel inançları ve değerleri ne olursa olsun, insanların birçoğuna, belki de çoğunluğuna, içine itildikleri durumun gücünün hemen hemen her şeyi yaptırabileceği ve (P.H.G. Zimbardo, 1972) daha özgül olarak da, bu deneyde tutukevi koşullarının, «gardiyan» rolünü oynayan deneklerin çoğunu acımasız sadistlere .ve tutuklu rolünü oynayan deneklerin çoğunu da, birçokları birkaç gün sonra salıverilmelerini gerektirecek ölçüde şiddetli aklî belirtiler
Aksi belirtilmedikçe, aşağıdaki alıntılar. Dr. Zimbardo'nun. elyazması metnini bana gönderme inceliğini gösterdiği ortak makaleden yapılmıştır.
82
tÇGÜDÜCÜLÜK, DAVRANIŞÇILIK, RUHÇÖZÜMLEME
gösteren zavallı, ürkek ve uysal insanlara dönüştürdüğüdür. Gerçekten, her iki kümenin de tepkileri o denli yoğundu ki, iki hafta sürecek olan deney alü gün sonra durduruldu.
Deneyin bu davranışçı tezi kanıtladığından kuşkuluyum ve kuşkularımın nedenlerini ortaya koyacağım. Ama ilk önce, ikinci makalede tanımlanan biçimiyle deneyin ayrıntıları konusunda okuru bilgilendirmem gerek. Günde 15 dolarlık bir ödeme karşılığında tutukevi yaşamına ilişkin bir ruhbilimsel incelemeye katılacak erkek gönüllüler arayan bir gazete ilanı üzerine istekliler başvurdular. Yanıt veren gönüllüler,
(suça katılmaları da dahi!) ruh hastalığı kaynaklarıyla ilgili olarak ailelerinin geçmişine, dünden bugüne bedensel ve zihinsel sağlık durumlarına, önceki deneyimlerine ve davranışsal özelliklerine ilişkin geniş kapsamlı bir anket doldurdular. Geçmişe ilişkin anketi dolduranların her biri, iki deneyciden birisi tarafından görüşmeye alındı. Sonunda, (bedensel ve zihinsel yönden) en tutarlı, en olgun ve topluma aykırı davranışlara en az katılmış olduklarına karar verilen yirmi dört denek, incelemeye katılmak üzere seçildi. Rastgele bir seçmeyle, deneklerin yansına «gardiyan» rolü, yarısına da «tutuklu» rolü verildi.
Elemeden sonra seçilen örnek denekler kümesine, «taklit lutukevi-nin başlamasından bir gün önce bir dizi ruhbilimsel test uygulandı; ama deneyci-gözlemcilerin herhangi bir yeğleme önyargısına kapılmalarına engel olmak için sonuçlar, inceleme tamamlanıncaya dek çizelgelere geçirilmedi.» Deneyi yapanlara bakılırsa, olağan insan yelpazesinin dışına çıkmayan ve hiçbir sadistçe ya da mazoşistçe eğilim göstermeyen bireylerden oluşmuş bir örnek küme seçmişlerdi.
«Tutukevi», Stanford Üniversitesi'ndeki ruhbilim binasının bir zemin kat koridorunda yaklaşık on buçuk metrelik bir bölmede kuruldu. Bütün deneklere,
kendilerine tamamen rastgele bir seçmeyle ya gardiyan ya da tutuklu rolü verileceği anlatıldı, ve hepsi, iki hafta kadar günde 15 dolar karşılığında iki rolden birisini oynamayı gönüllü olarak kabul ettiler, inceleme süresince kendilerine verilen rolü yerine getirme konusunda belirttikleri «niyet» karşılığında ödenecek parasal hak yanında e naz
2. ÇEVRECİLER VE DAVRANIŞÇILAR
83
düzeyde yeterli bir beslenme, giyinme, barınma ve sağlık bakımını da güvence altına alan bir sözleşme imzaladılar.
Tutuklu rolü verilenlerin gözetim altında tutulacaklarını göz önüne almaları gerektiği (çok az gizlilik hakkına sahip oldukları ya da hiçbir gizlilik hakkına sahip olmadıkları) . ve bedensel zarar dışında, bazı temel yurttaşlık haklarının tutukluluk süresince askıya alınacağını göz önünde bulundurmaları gerektiği sözleşmede açıkça belirtildi. Ne karşılaşabilecekleri şeyler konusunda başka bilgi, ne de tutukluluk rolüne uygun davranış konusunda herhangi bir talimat verildi. Bu işlem için gerçeklen belirlenen kişilere, deneyi başlatacağımız belli bir Pazar günü kaldıkları yerlerde hazır bulunmaları konusunda telefonla bilgi verildi.
Gardiyan olarak belirlenen denekler, tutukevinin Müdürü (üniversitede öğrenim gören bir araştırma yardımcısı) ve «Başdenetçi»si (başaraştırıcı) ile bir toplantıya katıldılar. Bunlara, görevlerinin, «tutukevinin etkin biçimde işleyişi için gerekli olan akla yatkın ölçüde düzenin sağlanıp sürdürülmesi» olduğu anlatıldı.
Deneyi yapanların «tutukevi»nden ne anladıklarına değinmek önemlidir. Onlar, bu sözcüğü, yasayı çiğneyenlerin gözetim altında tu-' tulduğu bir yer demek olan genel anlamında değil, belirli Amerikan tutukevlerinde var olan koşullan betimleyen özgül bir anlam da kullanıyorlar.
, Niyetimiz, bir Amerikan tutukevinin tam bir benzerini yaratmak değil, daha çok herhangi birinin işlevsel bir temsilini yaratmaktı. Tinsel, ahlaksal ve uygulamaya ilişkin nedenlerden dolayı, deneklerimizi uzun ya da belirsiz zaman dönemleri süresince alıkoyamazdık; şiddetli bedensel ceza tehdidine asla başvuramazdık; eşcinsel ya da ırkçı uygulamaların boy vermesine izin veremezdik; ne de tutukevi yaşamının belirli başka özgül yanlarını aynen yaratabilirdik. Yine de yeterince somut gerçekçiliğe sahip bir durum yaratabildiğimize inanıyorduk; böylelikle rol-yapma katılımı, deneklerin yüklendikleri görevlerin yüzeysel gereklerini aşarak, onların canlandırdıkları karakterlerin derindeki yapısına kadar inebildi. Bu işi başarmak için, gerçek tutukevi yaşamındaki etkinliklere ve deneyimlere işlevsel karşılıklar oluşturduk; deneklerimizde nitelik yönünden benzer tepki-
84
IÇGÜDÜCÜLÜK, DAVRANIŞÇILIK, RUHÇÖZÜMLEME
ler —güç ve güçsüzlük, denetim ve baskı, doyum ve engelleme, keyfî yönetim ve yetkeye karşı direniş, mevki ve sıradanlık, erkeksilik ve kadmsılık duy gıdan— yaratacağı umulan karşılıklardı bunlar.
Okurun tutukevinde uygulanan yöntemlere ilişkin tanımlamadan açıkça anlayacağı gibi, bu tanımlama, deneyde uygulanan (ve yalnızca son sözcüklerde belli belirsiz ima edilen) işlemi büyük ölçüde hafife almaktadır. Gerçek yöntemler, yalnızca gardiyanların davranışından ileri gelmeyip, deneycilerin düzenlediği tutukevi kurallarının da aracılık ettiği şiddetli ve sistemli aşağılama ve küçümseme yöntemleriydi.
«Tutukevi» terimi kullanılarak, en azından Birleşik Devletler'deki —ve gerçekte başka herhangi bir ülkedeki— bütün tutukevlerinin bu türden olduğu anlatılmak istenmiştir. Bu ima, Birleşik Devletler'deki bazı Federal tutukevleri ve bunların öteki ülkelerdeki benzerleri gibi, deneyi gerçekleştirenlerin taklit tutukevi ölçüsünde kötü olmayan başka tutukevlerinin de bulunduğu gerçeğini gözardı etmektedir.
«Tutuklular»a nasıl davranıldı? «Tutuklu»lara, deneyin başlangıcı için kendilerini hazır bulundurmaları söylenmişti.
Tutuklu işlemi uygulanmak üzere belirlenen deneklerin tümü, Pah Alto City Polis Müdürlüğünün işbirliği ile, oturdukları yerlerde beklenmedik bir anda «tutuklandıklar. Bir polis memuru, onları hırsızlık ya da silahlı soygun kuşkusuyla suçladı, yasal haklarını bildirdi, bileklerini kelepçeledi, (çoğu kez komşuların meraklı bakışları altında) baştan aşağı aradı ve bir polis arabasının arkasında karakola götürdü. Karakolda, parmak izi alınması, kimlik dosyası hazırlanması ve daha sonra bir gözaltı hücresine yerleştirilme gibi alışılmış işlemlerden geçtiler. Her bir tutuklunun gözleri bağlandı ve daha sonra deneycilerden birisi ve bir gardiyan tarafından arabayla taklit tutukevimize getirildi. Bütün tutuklama işlemi boyunca, ilgili polis görevlileri, bu «tutuklama»nın taklit tutukevi deneyiyle ilişkisini açıklığa kavuşturmak için sorulan soruları yanıtlamaktan kaçınarak resmî, ciddî bir tutumla hareket ettiler.
Deneysel tutukevimize gelindikten sonra her bir tutuklu soyunduruldu, bitten arındırıcı bir ilaç (bir deodorant sprey) ile ilaçlandı ve bir süre için hücre avlusunda tek başına çıplak olarak ayakta bekletil-
2. ÇEVRECİLER VE DAVRANIŞÇILAR
85
di. Daha önce tanımlanan üniforma verildikten ve bir kimlik resmi («vesikalık resim») çekildikten sonra tutuklu hücresine kondu ve sessiz durması emredildi.
Tutuklamaları gerçek polis yerine getirdiği için (polislerin bu işleme katılmasının yasallığı merak konusu olabilir,) denekler bunların gerçek suçlamalar olduğunu bildikleri sürece, özellikle memurlar, tutuklama ile deney arasındaki bağlantıya ilişkin sorulan yanıtlamadıkları için, denekler ne düşünebilirlerdi ki? «Tutuklama»nın tutuklama olmadığını, polisin bu uydurma suçlamaları yapmakla ve yalnızca deneye daha çok renk katmak amacıyla zor kullanmakla görevli olduğunu nereden bilebilirlerdi?
«Tutuklular»ın giysileri garipti.
Giysileri, önünde ve arkasında bir numarası bulunan bol muslin tulumlardan oluşuyordu. Bu «giysiler»in altına hiç iç çamaşırı giyilmiyordu. Ayak bileğine hafif bir zincir ve bir kilit takılmıştı. Ayaklarına lastik terlikler giyiyorlardı ve saçları, başlık biçimine sokulmuş bir naylon kadın çorabıyla örtülüydü... tutukluların üniformaları, yalnızca tutukluları bireylikten çıkaracak biçimde değil, aynı zamanda onları aşağılayacak ve onların bağımlılıklarının, boyun eğmiş-liklerinin simgeleri olarak da işlev görecek bir biçimde düzenlenmişti. Ayak bileğindeki zincir, sürekli olarak (hatta öteki ayak bileğine çarptığında uykularında bile) onlara çevrenin eziciliğini anımsatan bir şeydi. Çoraptan yapılma başlık, saç uzunluğu, rengi ve biçimiyle ilgili herhangi bir ayırt etme öğesini ortadan kaldırıyordu (bazı «gerçek» tutukevlerinde ve askeriyede saçların traş edilmesi de aynı işlevi görür). Bedene iyi oturmayan üniformalar, tutukluların hareket ederken kendilerini bir garip hissetmelerine yol açıyordu. Bu giysiler, iç çamaşırı olmaksızın giyildiği için, tutukluları, bir erkeğinkinden çok bir kadınınkine benzeyen alışılmadık duruşlar almaya zorluyordu — tutukluluğun ortaya çıkardığı, erkekçe gücün azalması sürecinin bir başka yanıdır bu.
Deneyin altı günü boyunca tutukluların ve gardiyanların bu duruma karşı tepkileri nelerdi?
86
IÇGÜDÜCÜLÜK, DAVRANIŞÇILIK, RUHÇÖZÜMLEME
Bu durumun katılanlar üzerindeki etkisinin en canlı kanıtı, aşırı duygusal çöküntü, ağlama, öfke ve şiddetli kaygı yüzünden serbest bırakılması gereken beş tutuklunun ağır tepkilerinde görüldü. Deneklerin dördünde belirtilerin biçimi birbirine çok yakındı ve hemen tutuklanmanın ikinci gününde başladı. Beşinci denek, bedeninin bazı bölümlerini kaplayan ruhsal kökenli kızarıklık ve beneklerden dolayı tedavi edildikten sonra serbest bırakıldı. Geriye kalan tutuklulardan yalnızca ikisi, «kaçmama sözü verme»leri karşılığında kazandıkları paranın geri alınmasını istemediklerini söylediler. Deney yalnızca altı gün sonra, zamanı gelmeden sona erdiğinde, geriye kalan tutukluların hepsi, beklenmedik iyi şanslarından dolayı çok sevinçliydiler.
Tutukluların tepkileri birbirine oldukça yakın ve yalnızca yoğunluk yönünden farklı olduğu halde, gardiyanların tepkisi daha karmaşık bir görünüm ortaya koymaktadır:
Buna karşılık, gardiyanların çoğu, deneyin durdurulması kararından rahatsız olmuş gibi göründüler ve bize öyle geldi ki, bunlar kendilerini rollerine yeterli derecede kaptırmışlardı; bu yüzden, uyguladıkları aşırı denetim ve güçten o anda hoşnuttular ye bundan vazgeçmeye istekli değildiler.
Yazarlar «gardiyanlar»ın tutumunu şöyle tanımlıyorlar:
Gardiyanların hiçbirisi, nöbetlerini yerine getirmek üzere işe zamanında gelmekten asla geri kalmadılar ve gerçekte, bazı kereler, fazladan birkaç saat için gönüllü olarak ve hiç yakınmadan —ek ödeme almaksızın— görev başında kaldılar.
Her iki denek kümesinde de ortaya çıkan aşırı sinirsel tepkiler, işlerlikteki toplumsal güçlerin etkinliğine tanıklık etmektedir; ama yine de, bu yepyeni deneyle başa çıkma biçimlerinde ve bu deneye başarıyla uyum sağlama derecelerinde bireysel farklılıkların olduğu görüldü. Tutukluların yarısı baskıcı ortama dayanabildi ve gardiyanların tümü düşmanca bir davranışa başvurmadı. Bazı gardiyanlar sert ama dürüsttü («kurallara göre oynadı;») bazıları, yaratıcı zalimlik ve
2. ÇEVRECİLER VE DAVRANIŞÇILAR
87
eziyetle meşgul olmakta rollerinin çok ilerisine gittiler; öte yandan birkaç tanesi de edilgen kaldı ve tutuklular üzerinde zoraki bir denetim kurmaya pek çaba göstermedi.
Ne yazık ki, «bazı», «biraz», «birkaç»tan daha kesin bir bilgi verilmiyor bize. Bu, kesin sayılardan söz etmek çok kolay olduğu halde, gereksiz bir kesinlikten yoksunlukmuş gibi görünmektedir. Trans-Ac7/'o«'daki ilk yayında biraz daha kesin ve temelden farklı sözler edildiği için, bu durum daha da şaşırtıcıdır. «Tutukluların moralini bozma tekniklerinde epeyce yaratıcı olan» etken biçimde sadist gardiyanların yüzdesi, o yayında yaklaşık üçte-bir olarak hesaplanmıştır. Geriye kalanlar, sırayla (1) «sert ama dürüst» olanlar ya da (2) «kendilerine ufak tefek iyiliklerde bulundukları ve arkadaşça davrandıkları için tutukluların bakış açısıyla iyi gardiyanlar» olarak tanımlanan iki sınıfa ayrılmıştır. Bu belirleme, daha sonraki raporda açıklanan «edilgen kalma ve zoraki denetimi pek arzulamama» belirlemesinden çok farklıdır.
Böylesi tanımlamalar, verilerin değerlendirilmesinde kesinliğin bulunmadığını ortaya koymaktadır; deneyin en önemli teziyle bağlantılı olarak bu durumun meydana gelmesi daha da üzücüdür. Yazarlar, bir tek yaratılan durumun bile, normal insanları birkaç gün içersinde zavallı, uysal bireylere ya da acımasız sadistlere dönüştürebildiğini deneyin kanıtladığına inanmaktadırlar. Deneyin kanıtladığı bir şey varsa o da daha çok bunun tersiymiş gibi geliyor bana. Deneyin ana düşüncesi uyarınca, küçültücü ve aşağılayıcı olması amaçlanan bu taklit tutukevinin bütün havasına karşın (açıkçası gardiyanlar hemen bu havaya kendilerini kaptırmış olsalar gerektir), eğer gardiyanların üçte-ikisi,«kişisel zevkler»i için sadistçe hareketlere başvurmadılarsa. deney, daha çok, uygun durumlar sağlanarak insanların kolayca sadist kişilere dönüştürülemeyeceğini kanıtlıyormuş gibi görünmektedir.
Davranış ile karakter arasındaki fark bu bağlamda büyük önem taşımaktadır. Sadistçe kurallara göre davranmak başka şey, insanlara karşı zalim olmayı isteyip bundan haz duymak başka şeydir. Bu ayrımın yapılmaması, tıpkı Milgram'ın deneyini zedelediği gibi, bu deneyin de değerinden çok şey alıp götürmektedir.
Bu aynm, tezin öteki yüzü için de geçerlidir; yani denekler
İÇGÜDÜCÜLÜK, DAVRANIŞÇILIK, RUHÇÖZÜMLEME
2. ÇEVRECİLER VE DAVRANIŞÇILAR
89
arasında sadistçe ya da mazoşistçe davranış eğiliminin bulunmadığını uygulanan bir dizi testin kanıtlaması, bir başka deyişle, testlerin hiçbir sadist ya da mazoşist karakter özelliği ortaya çıkamaması da bu ayrımla ilintilidir. Açığa vurulmuş davranışı ana veri olarak gören ruhbilimciler söz konusu edildiğinde, bu vargı oldukça doğru olabilir. Ama ruhçözümsel deneyim temel alınırsa, çok inandırıcı değildir. Karakter özellikleri, çoğu kez bütünüyle bilinçsizdir ve dahası, geleneksel ruhbilim testleriyle bu özellikler ortaya çıkarılamaz, konusal Algılama Testi (TAT) ya da Rorschach Testi gibi yansıtıcı testler söz konusu edilirse, ancak bilinçsiz süreçlerin incelenmesi alanında epeyce deneyimi olan araştırıcılar çok sayıda bilinçsiz veriyi ortaya çıkaracaklardır.
«Gardiyanlar»a ilişkin veriler, bir başka nedenden dolayı da kuşku götürür niteliktedir. Bu denekler, aşağı-yukan ortalama, normal insanları temsil ettikleri ve sadistçe eğilimlere sahip olmadıkları anlaşıldığı için seçildiler. Bu sonuç ortalama bir insan topluluğu içersinde bilinçsiz sadistlerin yüzdesinin sıfır olmadığını gösteren görgül kanıtlarla çelişmektedir. Bazı incelemeler (E. Fromm, 1936; E. Fromm ve M. Maccoby, 1970) bunu ortaya koymuştur ve usta bir gözlemci, anketlere ya da testlere başvurmadan da bunu saptayabilir. A,ma normal bir insan topluluğu içersinde sadist karakterlerin yüzdesi ne olursa olsun, bu sınıfın bütün bütüne bulunmayışı, bu sorunla ilgili testlerin amaca uygunluğunun kanıtı değildir.
Deneyin ortaya çıkardığı şaşırtıcı sonuçlardan bazılarının, belki de bir başka etkenle açıklanması gerekir. Deneyciler, deneklerin gerçeklik ile oynadıkları rol arasında ayrım yapmakta güçlük çektiklerini belirtiyor ve bunun, durumun bir sonucu olduğunu kabul ediyorlar. Bu gerçekten doğrudur, ama deneyciler bu sonucu deneye maletmişlerdir. Öncelikle, birçok olgu «tutuklular»in kafasını karıştırmıştı. Onlara anlatılan ve böylelikle sözleşmeye temel olan koşullar, karşılaştıkları koşullardan çok ama çok farklıydı. Kendilerini küçültücü ve aşağılayıcı bir ortamda bulmayı ummamışlardı herhalde. Kafa karışıklığını yaratan daha önemli bir etken de polisin işbirliği yapmasıdır. Polis yetkililerinin böylesi bir deneysel oyuna katılmayı kabul etmeleri son derecede alışılmamış olduğu için, gerçeklik ile rol-yapma arasındaki farkı değerlendirmek, tutuklular açısından çok zordu. Tutukluların, tu-
tuklanmalarının deneyle bir ilişkisi olup olmadığını bile bilmediklerini ve bu bağlantı hakkında sordukları soruları memurlann yanıtlamayı reddettiklerini rapor ortaya koyuyor. Hangi ortalama insan kafa karışıklığına kapılmaz ve deneye bir şaşkınlık, oyuna getirilmişlik, umarsızlık duygusuyla girmez bu durumda?
Tutuklular niçin hemen ya da bir-iki gün sonra işi bırakmadılar? Yazarlar, taklit tutukevinden salıverilme koşullan hakkında «tutuklulara neler anlatıldığını gösteren açık bir bilgi vermiyorlar. En azından eğer daha fazla kalmayı dayanılmaz bulurlarsa çekilme hakkına sahip oldukları konusunda tutuklulara bilgi verildiğine ilişkin bir söze rastlamadım. Gerçekte, bazı tutuklular kaçmaya kalkıştıklarında, gardiyanlar bunlara zor kullanarak engel oldular. Öyle görünüyor ki, gardiyanlarda, yalnızca salıverme kurulunun, onlara aynlma izni verebileceği izlenimi uyandırılmıştı. Bununla birlikte, yazarlar şöyle söylüyorlar:
İncelemenin en dikkate değer olaylarından birisi, salıverme kurulunun bir oturumu sırasında meydana geldi. Bu oturumda, baş deneyci, koşullu salıverilmeye uygun beş tutukludan her birisine, koşullu olarak salıverilirse, bir tutuklu olarak kazandığı tüm parayı geri vermek isteyip istemeyeceğini sordu. Beş tutukludan üçü «evet» dediler, bunu yapmaya istekliydiler. İncelemeye katılmayı sağlayan asıl özendiricinin para vaadî olduğuna ve bu tutukluların yalnızca dört gün sonra, bundan bütünüyle vazgeçmeye hazır olduklarına dikkat ediniz. Daha şaşırtıcı olarak da, bir karara varılmazdan önce, bu olanağın kurul üyeleriyle görüşülmesi gerekeceği söylendiğinde her bir tutuklu sessizce kalktı ve bir gardiyan eşliğinde hücresine götürüldü. Eğer bunlar, kendilerini, salt para için deneye katılan «denekler» olarak görselerdi, artık incelemeye katılmayı sürdürmek için herhangi bir özendirici kalmamıştı ve kendileri için çekilmez hale geldiği açıkça belli olan bu durumdan istifa ederek kolayca kurtulabilirlerdi. Ancak durumun onlar üzerinde sağladığı denetim o denli güçlüydü, bu taklit çevrenin ulaştığı gerçeklik o denli inandırıcıydı ki, kalmalarını sağlayan asıl ve tek güdünün artık geçerli olmadığını anlayamayacak haldeydiler ve kendilerini alıkoyanların verecekleri bir «koşullu salıverilme» kararını beklemek üzere hücrelerine döndüler.
90
ÎÇGÜDÜCÜLÜK, DAVRANIŞÇILIK, RUHÇÖZÜMLEME
Bu durumdan bu denli kolaylıkla kaçabilirler miydi? Bu toplantıda tutuklulara neden «istifa etmek isteyenler hemen ayrılabilir, ayrılanlar yalnızca ceza olarak parayı geri verecekler», denmemiştir? Tutuklular bu duyurudan sonra da kalmaya devam etmiş olsalardı, deneycilerin onların yumuşak başlılığı hakkındaki sözleri gerçekten haklılık kazanırdı. Ama «bir karara varılmazdan önce bu olanağın kurul üyeleriyle görüşülmesi gerekeceği» dile getirilerek, tutuklulara tipik bürokratik yasak savıcı yanıt verilmiştir; bu yanıtla, tutukluların ayrılma haklarının bulunmadığı üstü kapalı olarak belirtilmiştir.
Tutuklular bütün bunların bir deney olduğunu gerçekten «biliyorlar mıydı? Eğer tutuklular ta başından beri amaçlı olarak şaşurtıl-dılarsa ve artık neyin ne, kimin kim olduğunu biliniyorlarsa, bu sorunun yanıtı, burada «bilme»nin ne anlama geldiğine ve tutukluların düşünme süreçlerini nelerin etkilediğine bağlıdır.
Deneyin kesinlikten ve sonuçların özeleştirel değerlendirmeden yoksun olmalarının yanı sıra, bir başka başarısızlık daha deneye zarar vermektedir: Deney sonuçlarının aynı tip tutukevi durumlarıyla karşılaştırılarak denetlenmemiş olması. En kötü türden Amerikan tutukevindeki tutukluların çoğu kölecesine uysal mıdır ve gardiyanların çoğu acımasız birer sadist midir? Yazarlar, taklit tutukevinde elde edilen sonuçlanıl gerçek tutukevlerinde bulunan sonuçlara uygun olduğu yolundaki tezin kanıtı olarak yalnızca bir tek eski hükümlünün ve bir tutukevi papazının sözlerini örnek gösteriyorlar. Bu, deneylerin ana tezi açısından son derece önemli bir sorun olduğu için, karşılaştırma yapmakta çok daha ileri gitmeleri gerekirdi — örneğin, birçok eski tutukluyla sistemli görüşmeler yapılmalıydı. Buna ek olarak, basitçe «tutukevlerinden söz etmek yerine, Birleşik Devletler'de, bir örneğini' yaratmaya çabaladıktan küçültücü tutukevi tipine uyan tutukevlerinin yüzdesine ilişkin daha kesin veriler sunmaları gerekirdi.
Yazarlann, vargılarını gerçekçi bir durumla karşılaştırarak denetlememiş olmalan özellikle üzücüdür; çünkü en kötü Amerikan tutukev-lerindeki durumdan daha acımasız olan bir tutukevi durumuyla —Hit-ler'in toplama kamplarıyla— ilgili bol miktarda veri vardır elde.
SS gardiyanlannm kendiliğinden zalimliği söz konusu edilirse, sorun sistemli bir biçimde incelenmemiştir. Gardiyanlann kendiliğinden sadistliğinin —bir başka deyişle, saptanmış programı aşan ve bireysel
2. ÇEVRECİLER VE DAVRANIŞÇILAR
91
sadistlik tutkusunun güdülediği sadistçe davranışın— oranı hakkında veri toplamak için gösterdiğim sınırlı çabalarım sonucu, eski tutuklulardan yüzde 10 ile yüzde 90 arasında değişen tahminler elde ettim; düşük tahminler daha çok eski siyasal tutuklulardan geldi.12 Gerçekleri saptamak için, Nazi toplama kamplan sisteminde gardiyanların sergiledikleri sadistliğe ilişkin kapsamlı bir incelemeye girişmek gereklidir. Böylesi bir incelemede birçok yaklaşım kullanılabilir. Örneğin:
, 1. Eskiden toplama kampında kalmış olanlarla yapılan —ve onların yaşlarına, tutuklanma nedenlerine, tutukluluk sürelerine ve başka ilgili verilere ilişkin sözlerini aktaran— sistemli görüşmeler ve eski toplama kampı gardiyanlanyla yapılan benzer görüşmeler.13
2. Aşağıda sayacaklarıma benzer «dolaylı» veriler: toplama kampına doğru uzun tren yolculuğu sırasında yeni tutukluları «çökertmek» için en azından 1939'da kullanılan, şiddetli bedensel acı verme (dövmeler, süngü yaralan), açlık, aşırı aşağılamalar gibi sistemler. SS gardiyanları, hiçbir acıma duygusu göstermeksizin bu sadistçe emirleri yerine getirdiler. Bununla birlikte, daha sonra, tutuklular bir kamptan ötekine taşınırken, artık «eski tutuklu» olan bu tutuklulara hiç kimse ilişmezdi (B. Bettelheim, 1960). Eğer gardiyanlar sadistçe davranışta bulunarak kendilerini eğlendirmek isterlerse, elbette herhangi bir ceza korkusu olmadan istediklerini yapabiliyorlardı.14 Bunun sık sık meydana gelmemiş olması, gardiyanların bireysel sadistliği hakkında belli sonuçlara götürebilir. Eğer tutukluların tutumu göz önüne alınırsa, toplama kamplanndan elde edilen veriler, çevrenin zorlayıcı etkisi sözkonusu olunca bireysel değerlerin, aktörenin, inançların hiç fark e'mediğini ileri süren Haney, Banks ve Zimbar-do'nun ana tezini pek doğrulamıyor. Tersine, siyasal görüşü olmayan orta sınıf tutuklulann (çoğunlukla Yahudiler) ve gerçek bir siyasal inanca ya da dinsel inanca veya her ikisine birden sahip olan tutuklu-
'~H. Brandt ile Profesör H. Simonson'un —her ikisi de siyasal tutuklu olarak toplama kamplarında yıllarca kaldılar— ve adlarından söz edilmemesini yeğleyen başka kişilerin kişisel açıklamaları. Ayrıca bkz. H. Brandt (1970).
13Öğrendiğime göre, Dr. J. M. Steiner, böylesi görüşmelere dayalı bir inceleme hazırlıyor. Bu inceleme önemli bir katkı olacağa benziyor.
14O zamanlar bir gardiyan, ancak bir tutukluyu öldürdüğü zaman yazılı rapor vermek zorundaydı.
92
İÇGÜDÜCÜLÜK, DAVRANIŞÇILIK, RUHÇÖZÜMLEME
2. ÇEVRECİLER VE DAVRANIŞÇILAR
93
lann tutumları arasındaki farklılıklar ortaya koyuyor ki, tutukluların değerleri ve inançları, hepsi için aynen geçerli olan toplama kampı koşullarına gösterilen tepkide son derece önemli bir fark yaratmaktadır,
Bruno Bettelheim, bu farkın son derece canlı ve derin bir çözümlemesini yapmıştır:
Siyasal olmayan orta sınıf tutuklular (toplama kamplarında bir azınlık grup), başlangıçtaki şoka karşı koymada en güçsüz kalanlardı. Başlarına ne geldiğini ve niçin geldiğini anlama yeteneğinden bütünüyle uzaktı bunlar. Çoğu kez, o ana kadar kendilerine özsaygı kazandırmış olan şeye sarıldılar. En ağır hakaretlere uğrarken bile SS'lere, Nazizme hiç karşı çıkmadıkları konusunda güvence veriyorlardı. Her zaman sorgusuz-sualsiz yasaya uydukları halde, kendilerine neden eziyet edildiğini anlayamıyorlardı. Şimdi bile, haksız yere içerde tutuldukları halde, kendilerine baskı yapanlara düşünceleriyle olsun karşı çıkmayı göze alamıyorlar di; oysa böyle bir davranış, onlara, çok büyük gereksinme duydukları bir özsaygı kazandıracaktı. Ellerinden gelebilen tek şey, yalvarmaktı ve birçoğu yerlerde sürüklendi. Yasa ve polisin her türlü eleştirinin dışında tutulması gerektiği için, Gestapo'nun yaptığı her şeyi olduğu gibi kabul ettiler. Karşı çıktıkları tek şey, yetkililerce uygulandığı için kendi içinde adil olması gereken bir eziyete kendilerinin hedef olmuş olmalarıydı. Bütün bunların bir «yanlışlık» olduğunda direterek, içinde bulundukları güçlükleri ussal-' laştırdılar. SS, onlara en kötü işlemleri uygulayarak, bir yandan da üstünlüklerini vurgulayan sahnelerin tadına vararak onlarla alay etti. Bir bütün olarak bu tutuklular kümesi, orta sınıf konumuna şu ya da bu biçimde saygı gösterilmesi gerektiği konusunda özel bir titizlik gösteriyordu. Onları en çok üzen, kendilerine «sıradan suçlular gibi» davranılmasıydı.
Bunların davranışı, siyasal görüşü olmayan Alman orta sınıfının kendine ait olan şeyleri Nasyonal Sosyalizm'e karşı savunma gücü ve yeteneğinin ne denli az olduğunu gösterdi. Ahlaksal olsun, siyasal olsun ya da toplumsal olsun, hiçbir tutarlı felsefe onların bütünlüğünü korumuyordu ya da Nazizm'e karşı içsel bir direnme gücü vermiyordu onlara. Tutukluluğun şokuyla karşılaştıkları zaman sırtlarını verecek
çok az dayanakları vardı ya da hiç dayanakları yoktu. Bunların özsaygısı, mevkilerinin getirdiği işlerine, bir ailenin başkanı olmalarına ya da benzer dış etkenlere bağımlı olan bir konuma ve saygıya dayandırılmıştı...
Bunların hemen hemen hepsi, edep ve kendine saygı gibi arzu edilir, orta sınıfa özgü ayırıcı özelliklerini yitirdiler. Beceriksizleştiler, umarsızlaştılar ve gruplarının arzu edilmez ayırıcı özelliklerini —bayağılığı, huysuzluğu, kendine acımayı— aşın ölçüde geliştirdiler. Birçoğu dolandırıcılığa ve başka tutukluların öteberisini çalmaya başladı. (Tutukluların öteberisini çalmak ne denli alçakça bir davranış say ılıyorsa, SS'lerden çalmak ya da onları aldatmak da çoğu kez o ölçüde onur verici bir davranış olarak görülüyordu.) Bu tutuklular, artık kendilerine özgü bir yaşam biçimi sürdüremeyecekmiş gibi görünüyorlardı; bunun yerine, öteki tutuklu gruplarının geliştirdiği yaşam, biçimlerini kopya ediyorlardı. Bazıları, suçluların belirlediği davranış kalıbını izledi. Yalnızca çok azı, kuşku götürür olmasına karşın çoğunlukla bütün kalıplar içersinde en arzu edilir olan siyasal tutukluların yöntemlerini benimsedi. Ötekiler, tutukevi dışında ne yapmayı yeğliyorlarsa tutukevinde de bunu yapmaya, yani sorgusuz-sualsiz yönetici gruba boyun eğmeye çalıştılar. Birkaç tanesi, üst sınıftan tutuklulara yamanmaya ve onların davranışını kopya etmeye çaba gösterdi. Birçoğu da SS'lere kölece boyun eğmeye çabaladı; hatta bunların bazıları SS'lerin hizmetinde casusluğa başladı (aynı şeyi, bu birkaç kişinin dışında, yalnızca bazı suçlular yaptı). Bunun da yararı olmadı onlara, çünkü Gestapo ihaneti seviyordu ama hainlerden de nefret ediyordu (B. Bettelheim, 1960).
Bettelheim, orta sınıfın ortalama üyesinin kimlik ve özsaygı duygusuna ilişkin derinlemesine bir çözümleme yapmaktadır burada: onun toplumsal konumu, saygınlığı, buyurma gücü, özsaygının dayandığı direklerdir. Eğer bu direkler çekilip alınırsa, moral yönünden patlamış bir balon gibi söner o. Bettelheim, bu insanların güçlerini, güvenlerini niçin yitirdiklerini ve bunların birçoğunun neden SS'lerin zavallı köleleri, hatta casusları haline geldiklerini ortaya koyuyor. Bu dönüşümün nedenleri arasında yer alan önemli bir öğenin vurgulanması gerekir; bu siyasal olmayan tutuklular, durumun anlamını kavra-yamıyorlardı; niçin toplama kampında olduklarını anlayamıyorlardı;
94
İÇGÜDÜCÜLÜK, DAVRANIŞÇILIK, RUHÇÖZÜMLEME
çünkü onlar, yalnızca «suçlular»ın —ve onlar suçlu değillerdi— cezalandırılacağı yolundaki geleneksel inançlarına iyice kapılmışlardı. Bu anlayış yoksunluğu ve bunun sonucunda ortaya çıkan kafa karışıklığı, onların çöküşünü büyük ölçüde kolaylaştırdı.
Siyasal ve dinsel tutuklular, aynı koşullara bütünüyle değişik bir biçimde tepki gösterdiler.
SS'Ierden eziyet görmeyi bekleyen siyasal tutuklular için tutukluluk pek bir şok olmadı, çünkü onlar buna bedensel olarak hazırdılar. Yazgılarına içerlediler; ama bunu, olayların akışına ilişkin anlayışlarına uygun bir şey olarak kabul ettiler sonunda. Yerinde ve doğru olarak kendi geleceklerinden ve ailelerinin, arkadaşlarının karşılaşabilecekleri şeylerden kaygı duydukları halde ve kamp koşulları altında öteki tutuklular kadar act çekmelerine karşın, tutuklanmış olmaları gerçeğinin kendilerini küçük düşürdüğü gibi bir duyguya kapılmak için kesinlikle hiçbir neden görmediler.
Vicdanlarına uymadığı için Naziler'e katılmayan Yehova'nın Tanıkları'mn tümü, kamplara gönderildi. Bunlar, tutukluluktan daha da az etkilendiler ve katı dinsel inançları sayesinde bütünlüklerini korudular. SS'lerin gözünde bunların tek suçu silah taşımayı reddetmeleri olduğu için, bunlara sık sık askerlik hizmeti karşılığında özgürlük önerildi. Ama onlar ısrarla reddettiler.
insanları iyi yola döndürmek isteyen bu grubun üyeleri genellikle dar görüşlü ve deneyimsizdi; ama öte yandan da örnek yoldaşlardılar, yardımsever, dürüst, güvenilirdiler. Yalnızca birisi dinsel inançlarını söz konusu ettiğinde tartışkan, hatta kavgacı oluyorlardı. Özenli ve dürüst çalışma alışkanlıklarından dolayı, bunlar çoğu kez ustabaşı olarak seçiliyorlardı. Ama bir kez ustabaşı olduktan ve SS'lerin bir emrini kabul ettikten sonra, tutukluların işi en iyi biçimde ve belirlenen zamanda yapmaları konusunda diretiyorlardı. Öteki tutuklulara hiç kötülük etmeyen ya da İliç kötü davranmayan tek tutuklu grubu olmalarına karşın (tersine, öteki tutuklulara karşı çoğu kez oldukça naziktiler), çalışma alışkanlıkları, becerileri ve alçakgönüllü tutumlarından dolayı, SS subayları emirber olarak onları yeğliyorlardı. Öteki tutuklu grupları arasında süregiden kıyasıya savaşın tam tersine, Yehova'nın Tanıkları, kampta ayrıcalıklı bir konum elde etmek için SS subaylarına olan yakınlıklarından yararlanmaya hiçbir zaman kalkışmadılar (B,. Bettelheim, 1960).
2. ÇEVRECİLER VE DAVRANIŞÇILAR
95
Her ne kadar Bettelheim'ın siyasal tutuklulara ilişkin tanımlaması çok yüzeyselse de,15 bir inanışa sahip olan ve buna sarılan toplama kampı tutuklularının, aynı koşullara, böylesi inanışlara sahip olmayan tutuklulardan bütünüyle değişik bir biçimde tepki gösterdiklerini yine de oldukça açık olarak ortaya koyuyor. Bu gerçek, Haney ve ötekilerin yaptıkları deneyle kanıtlamaya çabaladıkları davranışçı tezle çelişmektedir.
«Doğal» deneylere uygun bu denli çok gereç varken, böylesi «yapay» deneylerin değeri hakkındaki soruyu sormamak elden gelmiyor. Bu tip deneyler, yalnızca, doğal deneyler karşısında yeğ tutulmalarım sağladığı varsayılan sözde kesinlikten yoksun oldukları için değil; yapay düzenlemeler, «gerçek yaşam»daki bir düzenlemeye oranla, bütün deneysel durumu çarpıtma eğilimi de taşıdıkları için, bu soru kendisini daha bir kesinlikle ortaya koymaktadn
Burada «gerçek yaşam» sözüyle ne anlatılmak isteniyor?
Bu terimi birkaç örnekle açıklamak, tartışılması bizi ana düşünce çizgimizden çok uzaklaştıracak olan felsefî ve bilgibilimsel sorulara yol açacak biçimsel bir tanımlamayla açıklamaktan daha iyi olacaktır belki de.
«Savaş oyunlari»nda belirli sayıda askerin «öldürüldüğü» ve belirli sayıda silahın «yok edildiği», duyurulur. Oyunun kurallarına göre, öyledir. Ama bu, açıklanan kişilerle ya da şeylerle ilgili hiçbir sonuç yaratmaz; «ölü» asker kısa dinlenmesinin tadını çıkarır, «imha edilen» top amacına hizmet etmeye devam eder. Kaybeden taraf için en kötü yazgı, bu tarafa kumanda eden generalin sonraki meslek yaşamında engellerle karşılaşması olasılığının bulunması olacaktır. Bir başka deyişle, savaş oyununda olanlar, ilgili kişilerin çoğunun gerçek durumuna herhangi bir etkide bulunmaz.
Para için oynanan oyunlar, tartışılması gereken bir başka olaydır. Oyun kâğıtları, rulet ya da atlar üzerine iddiaya girişen çoğu insan, «oyun» ile «gerçeklik» arasındaki sınır çizgisinin iyice ayırdıııdadır. Ancak yitirilmesi halinde ekonomik durumlarını ciddî olarak etkilemeyecek, yani ciddî sonuçlar doğurmayacak miktarlarla oynarlar.
15
Çok daha ayrıntılı bir betimleme için H. Brand'a bakınız (1970).
96
IÇGÜDÜCÜLÜK, DAVRANIŞÇILIK, RUHÇÖZÜMLEME
2. ÇEVRECİLER VE DAVRANIŞÇILAR
97
Bir azınlık oluşturan «gerçek kumarbazlar», yitirilmesi gerçekten ekonomik durumlarını çökme noktasına kadar etkileyecek miktarlan tehlikeye atacaklardır. Ne var ki, «kumarbaz» gerçekte «oyun oynamaz», çok gerçekçi, sık sık da canlı, hareketli bir yaşam biçimine kapılmıştır. Aynı «oyun-gerçeklik» kavramı, eskrim gibi bir spor dalı için de geçerlidir: katılan iki kişiden hiçbirisi yaşamını tehlikeye atmaz. Eğer durum, yaşamlarını tehlikeye düşürecek bir biçimde düzenlenirse, o zaman bir oyundan değil, bir düellodan söz ederiz.16
Ruhbilimsel deneylerde «denekler» bütün durumun yalnızca bir oyun olduğunu açık seçik olarak kavrayabilselerdi, her şey kolay olurdu. Ne var ki, birçok deneyde, Tıpkı Milgram'ın deneyinde olduğu gibi, deneklere yanlış bilgi verilir ve yalan söylenir. Tutukevi deneyine gelince, bu deney, her şeyin yalnızca bir deney olduğunun fark edilmesi olasılığını enaza indirecek ya da ortadan kaldıracak bir biçimde düzenlenmişti. Bu deneylerden birçoğunun, ta işe başlarken, yalan dolanla birlikte yürütülmesi gerektiği bir gerçektir.
işte bu olgu bu garip gerçekdışılığı ortaya koymaktadır. Deneye katılanların gerçeklik duyumu bulandırılmakta ve eleştirel yargılama yetenekleri büyük ölçüde azaltılmaktadır.17
«Gerçek yaşam» da kişi, davranışının sonuçları olacağını bilir. Bir kişi herhangi birisini öldürmek isteme düşlemine sahip olabilir; ama bu düşlem ancak çok seyrek olarak eyleme dönüşür. Birçokları bu düşlemleri düşlerinde açığa vururlar, çünkü uyku durumundayken düşlemler hiçbir sonuç yaratmaz. Deneklerin eksiksiz bir gerçeklik duygusundan yoksun olduklan deneyler, deneğin gerçek bir durumda nasıl
Amerikalıların toplumsal karakterlerinde oyun tutumunun taşıdığı önem konusunda M. Maccoby'nin yaptığı incelemeler, «oyun» tutumunun dinamiklerine ilişkin kavrayışımı derinleştirmiştir. (M. Maccoby. yakında yayımlanacak. Aynca bkz. M. Maccoby, 1972.)
Bu deneyler, TV reklamlarının bir temel özelliğini anımsatıyor insana. Bu özellik, düşleme ile gerçeklik arasındaki farkı bulandıran ve «mesaj»ın uyarıcı etkisine hizmet eden bir havanın yaratılmasıdır. İzleyici, belirli bir sabunu kullanmasının yaşamında mucize türünden bir değişiklik yaratmayacağını «bilir», ama aynı zamanda bir yanıyla da buna inanır. Neyin gerçek, neyin kurgu olduğuna karar verecek yerde, gerçeklik ile yanılsama arasındaki aynmı belirsiz kılan bir alaca karanlıkta düşünmeye devam eder.
davranacağını göstermekten çok, bilinçsiz eğilimleri temsil eden tepkilere neden olabilir.18
Bir olayın gerçek mi, yoksa bir oyun mu olduğu, bir başka nedenden dolayı da belirleyici önem taşır. Gerçek bir tehlikenin, bu tehlikeye karşı koyacak «olağanüstü durum enerjisi»ni harekete geçirme eğilimi taşıdığı çok iyi bilinir, çoğu kez bu enerji, ilgili kişinin gerekli bedensel güce, beceriye ya da dayanıklılığa sahip olup olmadığını düşünmeyeceği bir ölçüde harekete geçer. Ama bu olağanüstü durum enerjisi, ancak bütün organizma gerçek bir tehlikeyle karşı karşıya kaldığında ve haklı nörofizyolojik gerekçelerle harekete geçirilir: kişinin zihninde kurduğu tehlikeler, organizmayı bu biçimde uyarmaz. yalnızca korku ve üzüntüye yol açar. Aynı ilke, yalnızca, tehlike karşısında ortaya çıkan olağanüstü durum tepkileri için değil, düşleme ilç gerçeklik arasında başka birçok bakımlardan var olan farklılık için de geçerlidir: örneğin durumun bütünüyle gerçek olduğu hissedilmeyince ortaya çıkmayacak olan ahlaksal kısıtlamaların ve vicdanî tepkilerin harekete geçirilmesi bu bağlamda sayılabilir.
Ayrıca, bu tip laboratuvar deneylerinde deneycinin oynadığı rol de göz önüne alınmalıdır. Deneyci, kendisinin kurduğu ve denetlediği uydurma bir gerçekliğe başkanlık eder. Belirli bir anlamda, o denek için gerçekliği temsil eder ve bu nedenle, onun etkisi, bir uyutucunun deneği karşısındaki etkisine benzer hipnotik bir etkidir. Deneyci, deneğin sorumluluğunu ve istencini bir ölçüye kadar devralır: böylece de onu, hipnotik bir durumda bulunmayan bir deneğe oranla, kurallara uymaya çok daha yatkın hale getirir.
Sonuç olarak, taklit tutukevleri ile gerçek tutukevleri arasındaki fark o denli büyüktür ki, taklit tutukevlerine ilişkin gözlemlerden geçerli örneksemeler çıkarmak gerçekten olanaksızdır. Belirli bir eylemden dolayı tutukevine gönderilmiş bir tutuklu için, durum çok gerçektir; bu tutuklu nedenleri bilir (cezasının adil olup olmaması ayrı bir sorundur); umarsızlığını ve sahip olduğu birkaç hakkı bilir; erken
18r
Bu nedenle ara sıra görülen öldürmeyle ilgili bir düş, ancak böylesi tepilerin var olduğuna ilişkin niteliksel bir açıklamaya olanak tanır, ama bu tepilerin yoğunluğu hakkında hiçbir niceliksel açıklamaya elvermez. Yalnızca bunların sık sık yinelenmesi, niceliksel çözümlemeye de olanak tanıyacaktır.
98
İÇGÜDÜCÜLÜK, DAVRANIŞÇILIK, RUHÇÖZÜMLEME
2. ÇEVRECİLER VE DAVRANIŞÇILAR
99
salıverilme şansının ne olduğunu bilir. Kuşkusuz, bir insanın, (en kötü koşullar altında bile olsa) iki hafta, iki ay. iki yıl ya da yirmi yıl süreyle tutukevinde kalacağını bilip bilmemesi, tutumunu etkileyen belirleyici bir etkendir. Tek başına bu etken, onun umutsuzluğu, moral çöküntüsü ve bazen (çok seyrek de olsa) —iyi ya da kötü amaçlarla— yeni enerjileri harekete geçirmesi açısından son derecede önemlidir. Dahası, bir tutuklu «herhangi bir tutuklu» değildir. Tutuklular birer bireydirler ve karakter yapılarındaki farklılıklara uygun olarak bireysel bir biçimde tepkide bulunurlar. Ama bu, onların tepkisinin, içinde bulundukları çevrenin bir işlevi olmayıp, yalnızca karakterlerinin bir işlevi olduğu anlamına gelmez. Bu tepkinin ille de ya şu ya da bu olması gerektiğini varsaymak safdillikten başka bir şey değildir. Her bir birey —ve grup— için geçerli olan karmaşık ve çözümü güç sorun, belli bir karakter yapısı ile belli bir toplumsal yapı arasındaki karşılıklı etkileşimi ortaya çıkarmaktır. Gerçek araştırma bu noktada başlamaktadır ve durumun, insan davranışını açıklayan tek etken olduğu varsayımı araştırmayı felce uğratmaktan başka bir şeye yaramaz.
ENGELLEME-SALDIRGANLIK KURAMI
Saldırganlık üzerine yapılmış başka birçok davranışçı yönelimli inceleme vardır.19 Ama bunların hiçbirisi, saldırganlık ve şiddetin kökenine ilişkin genel bir kuram geliştirmemektedir; J. Dollard ve ötekilerin (1939) geliştirdikleri ve bütün saldırganlık türlerinin nedenini bulduğunu öne süren engelleme-saldırganlık kuramı bunun dışındadır. Daha özgül olarak, bu kuram şunu savunur: «Saldırgan davranışın meydana gelmesi her zaman engellemenin varlığını öngörür ve buna karşıt olarak, engellemenin var olması her zaman bir saldırganlık biçimine yol açar» (J. Dollard ve ötekiler, 1939). iki yıl sonra yazarlardan birisi, N. E. Miller, engellemenin değişik tipte birçok tepkilere yol açabileceğini ve bunlardan yalnızca birinin saldırganlık olduğunu kabul ederek, varsayımın ikinci bölümünü çıkardı (N. E. Miller, 1941).
Bkz. şiddet üzerine rohbilimsel incelemelere ilişkin çok güzel bir araştırma (E. I. Megargee, 1969).
Buss'a göre, bu kuram, çok azı dışında hemen bütün ruhbilimciler-ce kabul edildi. Buss'ın kendisi de şu belirleyici vargıya ulaşıyor: «engellemeye verilen önem ve ağırlık, araçsal bir tepki olan saldırganlığın küçümsenmesinin yanı sıra, öteki büyük önceller sınıfının (zararlı uyaranların) da talihsiz biçimde küçümsenmesine yol açmıştır. Engelleme, saldırganlığın öncellerinden yalnızca birisidir ve en güçlü olanı da değildir» (A. H. Buss, 1961).
Ele alınması gereken literatürün kapsamından dolayı, engelleme-saldırganlık kuramının her yönüyle tartışılması, bu kitabın çerçevesi içersinde olanaksızdır.20 Burada birkaç temel noktaya değinmekle yetineceğim.
Engelleme deyince anlaşılan şeyin belirsiz olması, kuramın özgün formülasyonunun yalınlığını büyük ölçüde zedelemiştir. Esas olarak, bu terim iki anlamda anlaşılmaktadır: (a) süregiden, hedefe yönelik bir etkinliğin kesintiye uğratılması. (Annesi içeri girdiği ve ona engel olduğu zaman ellerini kurabiye kavanozuna sokmuş olan bir çocuk ya da tam cinsel birleşmede bulunacağı sırada harekeli yarıda kesilen, cinsel yönden uyanmış bir kişi buna örnek olarak gösterilebilir.) (b) Bir arzunun ya da dileğin yadsınması olarak engelleme —Buss'a göre «yoksun kalma». (Örnekler: Annesinden bir kurabiye vermesini isteyen ve annesince reddedilen çocuk, ya da bir kadına uygunsuz bir öneride bulunan ve reddedilen bir erkek.)
«Engelleme» teriminin gösterdiği anlam belirsizliğinin bir nedeni, Dollard ve ötekilerin görüşlerini gereken açıklıkla ortaya koymamış olmalarında yatar. Belki bir başka neden de «engelleme» sözcüğünün ikinci anlamda yaygın olarak kullanılması ve rulıçözümsel düşünüşün de bu kullanıma katkıda bulunmuş olmasıdır. (Örneğin, bir çocuğun sevgi isteği annesince «engellenir».)
Engellemenizi anlamına bağlı olarak, birbirinden bütünüyle ayrı iki kuramı ele alıyoruz. Birinci anlamda engelleme nispeten seyrektir; çünkü bu anlamda engelleme, amaçlı etkinliğin o anda başlamış olmasını gerektirir. Bu tür engelleme, bütüiı saldırganlığı, hatta saldır-
A. H. Buss'ın çalışmasından başka. L. Berkovvitz'in «Engelleme-Saldırganlık Varsayımı Yeni Baştan Ele Alınıyor»u (1969) da, engelleme-saldırganlık kuramına ilişkin en önemli tartışmalar arasında sayılmalıdır. Berkowitz. eleştirel ama genelde olumlu bir tutum içindedir ve son zamanlarda yapılmış deneylerden birçok örnek vermektedir.
100
ÎÇGÜDÜCÜLÜK, DAVRANIŞÇILIK, RUHÇÖZÜMLEME
ganhğın önemli bir bölümünü açıklamaya yetecek kadar sık değildir. Aynı zamanda, saldırganlığı, bir etkinliğin yanda kesilmesinin sonucu olarak açıklamak da kuramın tek sağlam kısmı olabilir. Onaylayalım ya da onaylamayalım, yeni nörofizyolojik veriler belirleyici değere sahip olabilir.
Öte yandan engellemenin ikinci anlamını temel alan kuram, görgül kanıtların ağırlığı karşısında tutunabilecek gibi görünmüyor. Her şeyden önce, yaşamın temel bir gerçeğini göz önüne alabiliriz: bu gerçek engellemeyi kabul etmeksizin önemli hiçbir şeyin başa-rılamayacağıdır. Kişinin çaba göstermeksizin, yani engellemeyle kar-şılaşmaksızın öğrenebileceği düşüncesi, bir reklam sloganı olarak iyi olabilir ama büyük becerilerin kazanılması konusunda doğru olmadığı kuşkusuzdur. Engellenmeyi kabul etme yeteneği olmasaydı, insan pek gelişemezdi. Üstelik, insanların sık sık saldırgan bir tepkide bulunmaksızın engellemelere katlandığını her günkü gözlemler ortaya koymuyor mu? Saldırganlığı üretebilen ve sık sık da üreten şey, engellemenin kişi için taşıdığı anlamdır ve engellemenin ruhbilimsel anlamı, engellemenin ortaya çıktığı bütün durumlara uygun olarak farklılık gösterir.
Örneğin, bir çocuğun şeker yemesi yasaklanırsa, ana-babanın tutumunun gerçekten sevecen ve denetleme hazzından arınmış olması koşuluyla, bu engelleme, saldırganlığı harekete geçirmeyecektir; ama eğer bu yasaklama, ana-babanın denetleme arzusunun birçok dışavurumundan yalnızca bir tanesiyse ya da eğer, örneğin, evlâtlardan bilisinin şeker yemesine izin verilirse, sonucun büyük bir kızgınlık olması çok olasıdır. Saldırganlığı üreten pek de engelleme değil, durumun içerdiği haksızlık ya da reddetme öğesidir.
Engelleme duygusunun ortaya çıkışını ve yoğunluğunu belirlemede en önemli etken, kişinin karakteridir. Örneğin, çok açgözlü bir kişi, istediği bütün yiyeceği elde edemediği zaman ve cimri bir kişi, ucuz bir şeyi satın alma isteği engellendiği zaman, kızgın bir biçimde tepki gösterecektir. Özsever kişi, umduğu övgü ve kabulü göremezse kendini engellenmiş hisseder. Kişinin karakteri, ilk olarak o kişinin nelerden engellenmişlik duygusuna kapıldığını, ikinci olarak da engellemeye karşı gösterdiği tepkinin yoğunluğunu belirler.
2. ÇEVRECİLER VE DAVRANIŞÇILAR
101
Saldırganlık üzerine yapılmış davranışçı yönelimli ruhbilimsel incelemelerin birçoğu, kendi amaçlan açısından değerli olmalarına karşın, zorbaca saldırganlığa ilişkin evrensel bir varsayımın belirlenmesi sonucunu doğurmamışlardır. Megargee, ruhbilimsel yazına ilişkin seçkin araştırmasında, şu sonucu çıkanyor: «İrdelediğimiz incelemelerin çok azı, insan zorbalığına ilişkin kuramları sınama işine girişmiştir. Şiddet üzerine dikkatini yoğunlaştıran görgül incelemeler, genellikle, kuramları sınayacak biçimde düzenlenmişti. Önemli kuramsal sorunlar üzerinde yoğunlaşan araştırmalar, genellikle nispeten yumuşak saldırgan davranışı irdelediler ya da insandan daha aşağı düzeyde denekleri kullandılar» (E. I. .Megargee, 1969 italikler bana ait). Araştırmacıların seçkinliği, ellerindeki araştırma olanakları ve ruhbilimsel çalışma alanında yükselme arzusuyla dolu incelemecilerin sayısı göz önüne alındığında, bu cılız sonuçlar, davranışçı ruhbilimin, zorbaca saldırganlığın kaynaklarına ilişkin sistemli bir kuramın geliştirilmesine hizmet etmediği varsayımını doğrularmış gibi görünmektedir.
1
İÇGÜDÜCÜLÜK VE DAVRANIŞÇILIK: AYRILIKLARI VE BENZERLİKLERİ
ORTAK BÎR TEMEL
NASIL davranışçıların insanı, kendi toplumsal sisteminin bugününü yaşıyorsa, içgüdücülerin insanı da türün geçmişini yaşar. Birincisi, yalnızca bugünün toplumsal kalıplarını üretebilen bir makinedir:1 ikincisi de yalnızca geçmişin kalıtımla devralınmış kalıplarını üretebilen bir makinedir. Içgüdücülük ile davranışçılığın bir ortak temel önermesi vardır: insan, kendine özgü yapısı ve kendi yasaları olan bir ruha sahip değildir.
Lorenz'in anladığı anlamda içgüdücülük için de aynı şey geçerlidir; bunu Lorenz'in eski öğrencilerinden birisi, Paul Lcyhausen, en köktenci biçimiyle formüle etmiştir. Leyhausen, ruhsal nitelikteki herhangi bir şeyin ancak ruhbilimsel bakımından, yani ruhbilimsel temel önermelere dayanılarak açıklanabileceğini öne süren insan ruhbilimcilerini eleştiriyor. («Ancak» sözcüğü, bu ruhbilimcilerin tutumunun, daha iyi bir sav uğruna birazcık çarpıtılmasıdır.) Buna karşıt olarak Leyhausen şunu ileri sürüyor:
Ruhsal olayların ve deneyimlerin açıklamasını kesinlikle bulamayacağımız bir alan varsa, bu da bizzat ruh alanıdır; nasıl ki sindirimin açıklamasını sindirim süreçlerinde değil, yaklaşık bir milyar yıl1 önce var olan çevresel koşullarda buJabiliyorsak, aynı nedenden dolayı ruh için de durum böyledir. Bu koşullar, birçok organizmayı,
H. Von Foerster'ın «eften püften bir makine» anlayışına uygun olarak (1970).
3. ÎÇGÜDÜCÜLÜK VE DAVRANIŞÇILIK
103
ayıklayıcı baskılara açık hale getirmiştir ve bu baskılar, bu organizmaların yalnızca inorganik yiyecekleri değil organik nitelikteki yiyecekleri de özümlemesini sağlamıştır. Aynı şekilde, ruhsal süreçler de yaşamı —ve türü— koruyucu değere sahip ayıklayıcı baskıların bir sonucu olarak ortaya çıkmış kazammlardır. Bunların açıklaması, her bakımdan, ruhbilim-öncesi bir açıklamadır... (K. Lorenz, P. Leyhausen, 1968; benim çevirim).
Daha yalın bir dille anlatırsak, Leyhausen, ruhbilimsel verilerin tek başına evrim süreciyle açıklanabileceğini savunuyor. Burada en önemli nokta, «açıklamak» sözcüğüyle neyin anlatılmak istendiğidir. Diyelim ki birisi, nasıl oluyor da korku gerçeğinin, en alt düzeyde hayvanlardan en üst düzeyde hayvanlara kadar beynin geçildiği evrimin sonucu olabildiğini öğrenmek istiyorsa, o zaman bu, beynin evrimini araştıran bilim adamlarına düşen bir görevdir. Oysa, bir kişinin niçin korktuğu açıklanmak isteniyorsa, evrime ilişkin veriler bu sorunun yanıtlanmasına pek katkıda bulunmaz: açıklamanın, esas olarak, ruhbilimsel olması gerekir. Belki kişi, daha güçlü bir düşmanın tehdidi altındadır, ya da kendi bastırılmış saldırganlığıyla cebelleşiyordur, ya da bir güçsüzlük duygusundan dolayı acı çekiyordur, ya da içindeki bir paranoya öğesi kendisine acı çektirildiği duygusuna kapılmasına yol açmaktadır — ya da tek başına olsun, çeşitli bileşimlerle olsun, başka birçok etken onun korkusunu açıklayabilir. Belirli bir kişinin korkusunu bir evrim süreciyle açıklamayı istemek akıntıya kürek çekmektir.
Leyhausen'ın, insan olgularının icelenmesinde tek yaklaşımın evrimci yaklaşım olduğu yolundaki temel önermesinin anlamı şudur: bir insanın içindeki ruhsal süreçleri, ancak ve ancak, o insanın evrim süreci içersinde nasıl bugünkü durumuna geldiğini bilerek anlarız. Benzer biçimde, sindirim süreçlerinin, milyonlarca yıl önce var olan koşullara göre açıklanmasını öneriyor. Sindirim yolu rahatsızlıklarıyla uğraşan bir hekim, belirli bir hastadaki belirli belirtilerden çok, sindirimin evrimiyle ilgilemeydi, hastasına yardım edebilir miydi? Leyhausen için, evrim tek bilim durumuna geliyor ve insanı ele alan bütün öteki bilimleri yutuyor. Bildiğim kadarıyla, Lorenz, bu ilkeyi hiçbir zaman böylesine köktenci bir biçimde belirlememiştir; ama Lorenz'in kuramı da aynı temel önerme üzerine kurulmuştur. Lorenz'in öne
104
tÇGÜDÜCÜLÜK, DAVRANIŞÇILIK, RUHÇÖZÜMLEME
sürdüğüne göre, insanın kendisini yeterince anlamasının tek yolu, onu şimdiki durumuna getirmiş olan evrim sürecini anlamasıdır.2
îçgüdücü ve davranışçı kuramlar arasındaki büyük ayrılıklara karşın, bu kuramlar ortak bir temel yönelime sahiptir. Her ikisi de kişiyi, davranışlarda bulunan insanı, görüş alanlarının dışına çıkarıyorlar, însan. ister koşullandırmanın ürünü, ister hayvan evriminin ürünü olsun, yalnızca kendi dışındaki koşullarca belirlenir; kendi yaşamında hiçbir role, hiçbir sorumluluğa, hatta hiçbir özgürlük belirtisine sahip değildir, insan, iplerle —İçgüdüyle ya da koşullandırmayla— denetlenen bir kukladır.
DAHA YAKIN ZAMANDA ORTAYA ATILAN GÖRÜŞLER
İçgüdücüleriri ve davranışçıların, insana ilişkin görüşleri ve felsefî yönelimleri açısından belirli benzerlikleri paylaştıkları bir gerçektir. Ama bu gerçeğe karşın —ya da belki de bundan dolayı—, dikkat çekici bir bağnazlıkla birbirleriyle savaşmışlardır. «Doğa mı, yetiştirme mi», «içgüdü mü. çevre mi», her bir yanın, herhangi bir ortak temel görmeyi reddederek, çevresinde saf tuttukları bayraklar haline geldi.
Son yıllarda, içgüdücü-davranışçı savaşının keskin seçeneklerini alt etme yönünde giderek güçlenen bir eğilim ortaya çıkmıştır. Çözümlerden birisi, terimleri değiştirmekti; bazıları «içgüdü» terimini daha alt düzeyde hayvanlar için kullanma ve insan güdülerini tartışırken bunun yerine «organik dürtüler»den söz etme eğilimi gösterdiler. Bu yolla bazıları, «bir kuşun davranışlarının çoğu öğrenmeye dayanmazken, insan davranışlarının çoğu öğrenmeye dayanır» (W. C. Alee, H. W. Nissen, M. F. Nimkoff, 1953) türünden belirlemeler geliştirdiler. Bu son belirleme, eski «ya-ya da» belirlemesinin yerine, bir «aşağı yukarı» belirlemesi koyma ve böylece de ilgili etkenlerin ağırlığında meydana gelen aşamalı değişikliği göz önüne alma yolundaki yeni eğilimin ayırıcı özelliğidir. Bu görüşün modeli, bir ucunda (hemen hemen) tamamen doğuştan belirlenme, öteki ucunda da (hemen hemen) tamamen öğrenme bulunan bütünsel bir süreçtir.
""Ruhçözünılemenin çarpıtılmış bir biçimi olan ve şu andaki ruhsal sürecin dinamiklerini anlam_ya gerek duymaksızın, hastanın yaşam öyküsünü anlamayı ruhçözüm-lemeyle özdeş tutan bir görüş, Lorenz'in ve Leyhausen'm tutumuyla koşutluk göstermektedir.
3. IÇGÜDÜCÜLÜK VE DAVRANIŞÇILIK
105
İçgüdü kuramının önde gelen bir karşıtı olan F. A. Beach şöyle yazıyor:
Günümüzde içgüdünün ruhbilimsel açıdan ele almışında ortaya çıkan daha ciddî bir zayıflık, belki de, iki sınıflı bir sistemin, karmaşık davranışın sınıflandırılması için yeterli olduğu varsayımında yatmaktadır. Bütün davranışların ya öğrenmeyle ya da kalıtımla —bunların her ikisi de ancak kısmen anlaşılmıştır— belirlenmesi gerektiği yolundaki ima, bütünüyle haksızdır. Herhangi bir tepkinin kesin biçimini çok sayıda değişken etkiler; bunlardan yalnızca ikisi, kalıtımsal ve de-neyimsel etkenlerdir. İste, ruhbilim, bütün bu etkenleri tanıma ve çözümleme işine girişmelidir. Bu görev hakkıyla kavrandığı ve yerine getirildiği zaman, içgüdüsel davranışa ilişkin belirsiz kavramlara ne gerek kalacaktır, ne de gerekçe (F. A. Beach, 1955).
N. R. F. Maier ve T. C. Schneirla, buna benzer bir çizgide şunları yazıyorlar:
Öğrenme, yüksek düzeydeki türlerin davranışında, daha aşağı düzeydeki türlerin davranışında oynadığı rolden daha önemli bir rol oynadığı için, yüksek gelişmişlik düzeyindeki türlerin sahip oldukları doğuştan belirlenmiş davranış kalıplan, aşağı düzeydeki türlerin davranış kalıplarına oranla, deneyim tarafından çok daha kapsamlı bir biçimde değişime uğratılır. İste böylesi bir değişim aracılığıyla, hayvan, değişik çevrelere uyum sağlayabilir ve en uygun koşulun dayattığı dar sınırlardan kaçabilir. Bu nedenle, yüksek gelişmişlik düzeyindeki türler yaşamlarını sürdürebilmek için, özgül dış çevre koşullarına, alt gelişmişlik düzeyindeki türlere oranla, daha az bağımlıdırlar.
Davranışın içerdiği kazanılmış ve doğuştan etkenlerin karşılıklı-etki leşim içinde bulunmalarından dolayı, birçok davranış kalıbını sınıflandırmak olanaksızdır. Her bir davranış tipi, ayrı olarak araştırılmalıdır (N. R. 'F. Maier ve T. C. Schneirla, 1964).
Bu kitapta benimsenen tutum, şimdi sözü edilen yazarların ve birbirlerine karşı «içgüdüler» ya da «öğrenme» bayrakları altında savaşı sürdürmeyi reddeden başka kişilerin tutumlarına bazı bakımlardan
106
İÇGÜDÜCÜLÜK, DAVRANIŞÇILIK, RUHÇÖZÜMLEME
3. İÇGÜDÜCÜLÜK VE DAVRANIŞÇILIK
107
yakındır. Bununla birlikte. Üçüncü Bölüm'de göstereceğim gibi, bu incelemenin bakış açısına göre, daha önemli sorun, bireyin ve türün hayatta kalmasını güvence altına alma işlevi gören «organik dürtüler» (önceleri «içgüdüler» olarak adlandırılan yiyecek, kavga, kaçma, cinsellik dürtüleri) ile kalıtımsal olarak programlanmayan ve bütün insanlarda ortak olarak bulunmayan «organik-olmayan dürtüler» (ka-rakter-kökenli tutkular)3 —sevgi ve özgürlük isteği, yıkıcılık, özseverlik, sadistlik, mazoşistlik— arasındaki ayrılıktır.
insanın ikinci doğasını oluşturan bu organik-olmayan dürtüler, sık sık organik dürtülerle karıştırılır. Tartıştığımız konuyla ilgili bir durum, cinsel dürtüdür. Ruhçözümsel gözlemler iyice ortaya koymuştur ki, öznel yönden, ilgili fizyolojik dışavurumları da dahil, cinsel istek olarak hissedilen şeyin yoğunluğu, çoğu kez, özseverlik, sadistlik, mazoşistlik, iktidar arzusu ve hatta kaygı, yalnızlık, sıkıntı gibi cinsel olmayan tutkulardan ileri gelir.
Örneğin, özsever bir erkek için, bir kadın görmek, dinsel yönden heyecanlandırıcı olabilir, çünkü nasıl çekici olduğunu kendisine kanıtlama olanağı heyecanlandırmıştır onu. Ya da sadist bir kişi, bir kadını (ya da duruma göre, bir erkeği) elde etme ve denetleme olanağı karşısında cinsel yönden heyecanlanabilir. İşte yalnızca bu güdü, birçok insanı yıllarca duygusal yönden birbirine bağlamıştır; özellikle birinin sadistliğiyle ötekinin mazoşistliğiıün uyum içinde olduğu durumlar için doğrudur bu. Pek iyi bilinir ki, ün, güç ve zenginlik, bunlara sahip olan kişiyi, eğer belirli bedensel koşullar da varsa, cinsel yönden çekici kılar. Bütün bu durumlarda fizikî arzu, böylelikle doyuma ulaşan cinsel-olmayan tutkular tarafından, harekete geçirilir. Gerçekte, kaç çocuğun, bugün dünyada bulunmalarını, sevgiyi bir yana bırakalım, gerçek fiziksel çekicilikten çok, kendini beğenmişliğe, sadistliğe ve mazoşistliğe borçlu olduğunu herkes kestirebilir. Ne var ki insanlar, özellikle de erkekler, «aşırı kendini beğenmiş» olduklarını düşünmekten çok, «aşırı cinsel güce sahip» olduklarını düşünmeyi yeğlerler.4
"Elbette «organik-olmayan» deyişi, bu dürtülerin hiçbir nörofizyolojik dayanağa sahip olmadığı anlamına gelmez; bunun anlamı, bu dürtülerin organik düftülerce başlatılmadığı ve onlara hizmet etmediğidir.
Bu «erkekçelik», erkeklik erdemi olgusunda büyük bir açıklıkla görülür (A. Ara-moni, 1965; ayrıca bkz. E. Fromm ve M. Maccoby, 1970).
Aynı olgu, zoraki yemek yeme olaylarında klinik olarak yakından incelenmiştir. Bu belirti, «fizyolojik» açlık tarafından değil; bunalım, kaygı, «boşluk» duygusunun doğurduğu «ruhsal» açlık tarafından güdülenir.
îleriki kısımlarda ortaya koyacağım bana ait tez, yıkıcılık ve zalimliğin, içgüdüsel dürtüler olmayıp, kökenleri insanın tümel varoluşunda bulunan tutkular oldukları yolundadır. Bu tutkular, yaşama anlam kazandırma yollarından birisidir; bunlar hayvanda bulunmaz ve bulunamaz, çünkü mahiyetleri gereği, bunların kökenleri «insanlık duru-mu»nda bulunur. Lorenz'in ve öteki içgüdücülerin asıl hatası, iki tür dürtüyü, yani içgüdüden kaynaklanan dürtüler ile karakterden kaynaklanan dürtüleri birbirine karıştırmış olmalarıdır. Sadistliğini açığa vurmak için, deyim yerindeyse, uygun durumun doğmasını kollayan sadist bir kişi, hidrolik bir model olan, önüne set çekilmiş içgüdü modeline uygun düşüyormuş gibi görünmektedir. Ne var ki, tıpkı sevecen karakterli insanların, sevgilerini açığa vurmak için fırsat kollamaları gibi, ancak sadist karakterli insanlar sadistçe davranma fırsatını kollarlar.
HER İKİ KURAMIN SİYASAL VE TOPLUMSAL GEÇMİŞİ
Çevrecilerle içgüdücüler arasındaki savaşın toplumsal ve siyasal temelini biraz ayrıntılı olarak incelemek öğretici olacaktır. Çevreci kuramı, orta sınıflanıl onsekizinci yüzyılda derebeylik ayrıcalıklarına karşı geliştirdikleri siyasal devrimin özü karakterize eder. Derebeylik, kurduğu düzenin doğal bir düzen olduğu varsayımına dayanıyordu. Orta sınıfın devirmek istediği bu «doğal» düzene karşı savaşta, kişinin konumunun, kesinlikle herhangi bir doğuştan ya da doğal etkene bağımlı olmadığını; bütünüyle, devrimin iyileştirmekle görevli bulunduğu toplumsal düzenlemelere bağımlı olduğunu savunan kurama ulaşma eğilimi ağır basıyordu. Hiçbir kötülük ya da ahmaklık, sanki insan doğasından ileri geliyormuş gibi değil, kötü ve soysuz toplumsal düzenlemelerin sonucu olarak açıklanabilirdi; bundan dolayı, insanın geleceği konusunda mutlak bir iyimserlik beslemeyi önleyecek hiçbir engel yoktu.


II
108
IÇGÜDÜCÜLÜK, DAVRANIŞÇILIK, RUHÇÖZÜMLEME
Çevreci kuram, onsekizinci yüzyılda yükselen orta sınıfların devrimci umutlarıyla böylece yakından ilgili olduğu halde, Darwin'in öğretisine dayanan içgüdücü hareket, ondokuzuncu yüzyıl kapitalizminin temel varsayımını yansıtır. Eğer en karmaşık ve en dikkate değer olgunun, yani insanın, yaşamın ortaya çakışından bu yana bütün canlı varlıklar arasında süregiden acımasız yarışmanın bir ürünü olduğu kanıtlanabilirse, uyumlu işleyişi, bütün bireyler arasındaki acımasız yarışmanın yarattığı bir sistem olarak kapitalizm, doğal bir düzenmiş gibi görünür. Yaşamın tekhücreli organizmalardan insana kadar olan gelişmesi; yarışma yoluyla en iyinin utkuya ulaştığı ve ilerleyen ekonomik sistem içersinde hayatta kalmaya uygun düşmeyenlerin ortadan kaldırıldığı serbest girişimin en çarpıcı örneğiymiş gibi görünür.5
1920'lerde K. Dunlap, Zing Yang Kuo ve L. Bernard önderliğinde içgüdücülüğe karşı yürütülen utkulu devrimin nedenleri, yirminci yüzyıl kapitalizmi ile ondokuzuncu yüzyıl kapitalizmi arasındaki ayrılıkta bulunabilir. Yalnızca konumuzla ilgili birkaç ayrılığa değineceğim. Ondokuzuncu yüzyıl kapitalizmi, kapitalistler arasında çok şiddetli yanşmaya dayalı bir kapitalizmdi ve bu yarışma, kapitalistler arasında daha güçsüz ve daha az etkin olanların yok edilmesine yol açtı. Yirminci yüzyıl kapitalizminde, yarışma öğesi, bir ölçüye kadar, yerini büyük girişimler arasındaki işbirliğine bırakmıştır. Bundan dolayı, şiddetli yarışmanın, doğanın bir yasasıyla ilişkili olduğunu kanıtlamaya artık gerek yoktu. Bir başka önemli ayrılık noktası da denetim yönteminin değişmesinde yatar. Ondokuzuncu yüzyıl kapitalizminde denetim, ahlaksal yönden Tanrı'nın ve kralın yetkesince desteklenen katı boyun eğdirme ilkelerinin uygulanmasına dayanıyordu büyük ölçüde. Çok büyük merkezi girişimleriyle, işçilere eğlence ve ekmek sağlama yeterliğiyle sibernetik kapitalizm, ruhbilimsel yönetim ve insan mühendisliği yoluyla denetim sağlayabilir. Bu kapitalizm, «içgdüler»i yetke korkusuyla denetlenen bir insandan çok, her yöne çekilir ve kolayca etkilenir bir insana gereksinme duyar. Sonuç
Her ne kadar bu tarihsel açıkamanın, belki, işbirliğnin rolü gibi bazı gerçeklerin gözardı edilmesiyle ve Danvin'ci kuranım yaygmhğıyla ilişkisi varsa da. bu kuramın geçerliliğiyle hiçbir ilişkisi yoktur.
3. ÎÇGÜDÜCÜLÜK VE DAVRANIŞÇILIK
109
olarak, çağdaş sanayi toplumu, yaşamın amacı konusunda, geçen yüzyıldakinden daha değişik bir görüşe sahiptir. O zamanlar, —en azından orta sınıflar için— ulaşılmak istenen ülkü, bağımsızlık, özel girişim, «kendi gemisinin kaptanı» olmaktı. Oysa çağdaş görüş, sınırsız tüketim ve doğa üzerinde sınırsız denetimdir. Günün birinde doğayı tümüyle denetim altına alacakları ve böylece Tanrı gibi olacakları düşü, insanları yakıp tutuşturmaktadır; insan doğasında denetlenemeyecek herhangi bir şey neden olsun ki?
Ama yirminci yüzyıl sanayiciliğinin tutumunu, davranışçılık anlatıma kavuşturuyorsa, içgüdücülüğün Lorenz'in yazılarında yeniden canlanmasını ve geniş bir kesimce tutulmasını nasıl açıklayabiliriz? Belirttiğim gibi, bunun bir nedeni, giderek artan tehlikelerden ve bu tehlikeleri defetmek için hiçbir şey yapılmamasından dolayı birçok insanın içini kaplayan korku ve umutsuzluk duygusudur, ilerlemeye inanmış ve insanın yazgısında temel değişiklikler meydana geleceğini ummuş olan birçokları, bu başarısızlıktan, insanın doğasının sorumlu tutulması gerektiği yolundaki açıklamaya sığınıyorlar. Son olarak, bir de yeni-içgüdücülüğün sözcülüğünü üstlenen yazarlaıın kişisel ve siyasal eğilimleri vardır.
Bu alandaki bazı yazarlar, savundukları kuramların siyasal ve felsefî sonuçlarından ancak belli belirsiz haberdardırlar. Bu kuramlar üzerinde yorumda bulunanlar da bağlantılara pek dikkat etmemişlerdir. Ama istisnalar da vardır. N. Pastore (1949). 24 ruhbilimci, di-rimbilimci ve toplumbilimcinin doğa mı, yetiştirme mi sorununa ilişkin toplumsal-siyasal görüşlerini karşılaştırdı. On iki «liberal»den ya da köktenciden on biri çevreci, birisi de kalıtımcıydı; on iki «tutucu »dan on biri kalıtıma, birisi çevreciydi. Karşılaştırmaya katılan az sayıda kişi göz önüne alındığında bile, bu sonuç oldukça anlamlıdır.
Başka yazarlar da duygusal sonuçların, ama çoğu kez yalnızca karşıtlarının varsayımlanndaki duygusal sonuçların ayırdındadırlar. Katı ruhçözümlemeciliğin en seçkin temsilcilerinden birisi olan R. Waelder'm şu sözleri, bu tek yanlı bilince iyi bir örnektir:
Ya düpedüz Marksist olan ya da en azından Batılı liberal geleneğin bizzat Marksizm'e de kaynaklık etmiş bir dalına, yani insanın doğası gereği «iyi» olduğuna ve insan hareketlerindeki bütün hastalıklarla kötülüklerin, çürümüş kurumlardan —belki de özel mülkiyet
110
İÇGÜDÜCÜLÜK, DAVRANIŞÇILIK, RUHÇÖZÜMLEME
kurumundan ya da daha yeni ve daha ılımlı bir deyişle, sözde bir «nevrotik kültür »den— ileri geldiğine canla başla inanan bir düşünce okuluna bağlı bir grup eleştirmenden söz ediyorum...
Ama ister evrimci, ister devrimci olsun; ister ılımlı, ister köktenci, isterse de kafasından tek yönlü akım geçen birisi olsun, insanın temelde iyi olduğuna ve insanın acı çekmesinden yalnızca dış nedenlerin sorumlu olduğuna inanan hiçbir kimse, yıkım içgüdüsüne ya da ölüm içgüdüsüne ilişkin bir kuramdan rahatsızlık duymadan edemez. Çünkü eğer bu kuram doğruysa, çalışma ve acı çekme gizilgüçleri, insan hareketlerinin doğasında vardır ve acıyı ortadan kaldırma ya da yatıştırma girişimlerinin, umutsuz yükümknmeler olmasalar bile, en azından toplumsal devrimcilerin sanılarından çok daha karmaşık girişimler oldukları görülür (R. Waelder. 1956).
Her ne kadar Waelder'in sözleri derinliğe sahipse de. yalnızca içgüdülere karşı olanların eğilimlerini görmesi, ama kendi tutumunu paylaşanların eğilimlerini görmemesi yine de dikkat çekicidir.
4
SALDIRGANLIK ANLAYIŞINA
RUHÇÖZÜMSEL YAKLAŞIM
RUHÇÖZÜMSEL yaklaşım, saldırganlığın anlaşılması konusunda, hem davranışçı, hem de içgüdücü yaklaşımların yetersizliklerinden kaçınan bir yöntem önermekte midir? İlk bakışta, ruhçözüm-lemecilik. bunların eksikliklerinden kaçınmak şöyle dursun, gerçekte bunların bir birleşiminden kötü yönde etkileniyormuş gibi görünmektedir. Ruhçözümlemeci kuram, hem genel kuramsal kavramları yönünden içgüdücü1, hem de tedavi yönelimi açısından çevrecidir.
insan davranışını, kendini-koruma içgüdüsü ile cinsel içgüdü arasındaki (ve daha sonraki kuramında, yaşam içgüdüsü ile ölüm içgüdüsü arasındaki) savaşımın sonucu olarak açıklayan Freud'un kuramının2 içgüdücü olduğu, hiçbir kanıt gerektirmeyecek kadar iyi bilinir. Çözümsel tedavinin, bir kişinin gelişmesini, çocukluk çağının özgül çevre koşullarıyla, yani ailenin etkisiyle açıklamaya kalkıştığı göz önüne alındığında, çevreci çatı da kolaylıkla algılanabilir. Bununla birlikte çevrenin değişime uğratıcı etkisinin, cinsel arzuya dayalı yapının etkisi aracılığıyla meydana geldiği yolundaki varsayım sayesinde, bu yön içgüdücülükle uzlaştırılmıştır.
Ama uygulamada, hastalar, kamuoyu ve sık sık da bizzat çözümle-meciler, cinsel içgüdülerin özgül değişimlerine yalnızca sözde bir ilgi
Freud'un. çoğu kez «içgüdü» olarak çevrilen Tricb terimini kullanışı, bütünleyici davranışa sürükleyen ama bu davranışı kesin bir biçimde beliriemeyen. bedensel kökenli bir dürtü olarak, daha geniş bir anlamda içgüdüyle ilişkilidir.
"Freud'un saldırganlık kuramının gelişmesiyle ilgili ayrıntılı bir çözümleme 2. cildin sonundaki Ek'te verilmiştir.
112
IÇGÜDÜCÜLÜK, DAVRANIŞÇILIK, RUHÇÖZÜMLEME
4. SALDIRGANLIK ANLAYIŞINA RUHÇÖZÜMSEL YAKLAŞIM 113
gösteriyorlar (çoğu kez bu değişimler, sık sık kendisi de kuramsal beklentiler sistemine dayalı bir yorum olan «kanıtlar» temel alınarak yeniden kurulur) ve bütünüyle çevreci bir tutum benimsiyorlar. Onların beliti (aksiyomu), hastadaki her olumsuz gelişmenin, ilk çocukluk çağındaki zarar verici etkilerin bir sonucu olarak anlaşılması gerektiği yolundadır. Bu durum, bazen, bir çocukta doğumdan sonra ortaya çıkan her arzu edilmez ya da hastalık belirtisi özellikten dolayı kendini suçlu hisseden ana-babaların kendilerini mantıksızca mahkûm etmelerine ve çözümlemeye konu olan insanların, bütün dertlerinin suçunu ana-babalarma yükleme, böylece de kendi sorumlulukları sorunuyla karşı karşıya kalmaktan kaçınma eğilimi göstermelerine yol açmıştır.
Bütün bunların ışığı altında, ruhçözümlemeciliği içgüdücü kuramlar sınıfına dahil bir kuram saymak, ruhbilimcilere doğal gelecektir ve böylelikle, bunlann Lorenz'e karşı öne sürdükleri sav, özünde, ruhçö-zümlemeciliğe karşı bir savdır. Ama burada biraz dikkatli davranmak zorunludur: sorun şudur: Ruhçözümlemeciliğin nasıl belirlenmesi gerekir? Ruhçözümleme, Freud'un kuramlarının toplamından mı oluşmaktadır, yoksa sistemin özgün ve yaratıcı kısımları ile rastlantısal, zamana bağlı kısımlarını birbirinden ayırabilir miyiz, bütün büyük düşünce öncülerinin çalışmaları konusunda yapılabilecek bu ayrımı yapabilir miyiz? Eğer böylesi bir ayırım haklı ve yerindeyse, şu soruyu sormalıyız: Cinsellik kuramı. Freud'un çalışmalarının özüne mi ilişkindir, yoksa o zamanki felsefi ve bilimsel çevresinde temel bulgularını düşünüp açıklayacağı başka bir yol bulunmadığı için, yalnızca yeni kavrayışlarını toparladığı biçim midir? (E. Fromm, 1970a.)
Cinsellik kuramının bilimsel bir kesinlik olduğunu, Freud'un kendisi hiçbir zaman öne sürmemiştir. Bu kuramı, «mitolojimiz» olarak adlandırmış; sonradan onun yerine Eros ve ölüm «içgüdüleri» kuramını koymuştur. Şurası da aynı ölçüde önemlidir ki, Freud. ruhçözümlemeciliği, —bir çıkarma yaparak, cinsellik kuramına değil— dirence ve aktarmaya dayalı bir kuram olarak belirlemiştir.
Bununla birlikte, Freud'un buluşlarına eşsiz tarihsel önemlerini kazandıran şeyi akılda bulundurmak, belki de onun sözlerinden daha önemlidir. Kuşkusuz bu şey, pek de içgüdücü kuram olamazdı; içgüdü kuramları, ondokuzûncu yüzyıldan beri oldukça tutulur olmuştu. Onun
(kendini-koruma içgüdüsünden başka) cinsel içgüdüyü, tüm tutkuların kaynağı olarak saptaması, hâlâ Viktorya devri orta sınıf ahlâkının egemen olduğu bir zamanda, elbette yeni ve devrimciydi. Ama içgüdü kuramının bu özel yorumu bile, öylesine güçlü ve uzun erimli bir etki yaratmazdı belki de. Bana öyle geliyor ki, Freud'a tarihsel önemini kazandıran şey, bazı olay anlatılarında ve hepsinden önce de büyük yapıtı Düşlerin Yorumu'nda (1900) ortaya koyduğu gibi, felsefî yönden ya da akıl yürütme yoluyla değil, deneysel bir biçimde bilinçsiz süreçleri keşfetmesiydi. Örneğin, bilinçli biçimde barışçı ve vicdanlı insanın, güçlü öldürme tepilerine sahip olduğu ortaya konabi-lirse, bu tepilerin, kişinin babasına karşı duyduğu «Oedipus» nefretinden türemiş tepiler olarak, sahip olduğu ölüm içgüdüsünün bir dışavurumu olarak, yaralanmış özseverliğinin bir sonucu olarak ya da başka nedenlerden dolayı meydana gelmiş şeyler olarak açıklanıp açıklanmaması, ikincil bir sorundur. Freud'un yaptığı devrim, insan zihninin bilinçsiz yanını ve istenmeyen arzulara ilişkin bilincini bastırmada kullandığı enerjiyi tanımamızı sağladı. Freud, bilinçsiz arzuların örtüsü olduğu sürece iyi niyetin hiçbir anlam taşımadığını gösterdi; bilinçli olarak iyi olduğunu «kastetme»nin yeterli olmadığını ortaya koyarak, «dürüst» görünümlü dürüstlükten-yoksunluğun maskesini indirdi. O, insanın içindeki derinliği, yeraltı dünyasını keşfeden ilk bilim adamıydı, işte bundan dolayı, çoğu ruh hekiminin onun kuramlarını ciddiye almayı hâlâ reddettiği bir zamanda, onun düşünceleri, sanatçılar ve yazarlar üzerinde böylesine büyük bir etki yarattı.
Ama Freud daha da ileri gitti, insanın içinde işlerlikte olan, ama insanın ayırdmda olmadığı güçleri göstermekle kalmadı, gerekçe uydurmanın insanı durumun ayırdına varmaktan alıkoyduğunu göstermekle yetinmedi; aynı zamanda bu bilinçsiz güçlerin, yeni ve dinamik bir anlamda «karakter» adını verdiği bir sistem içersinde bütünleşmiş olduklarını da açıkladı.3
" 1920'lerde gelişmeye başlayan ve dirimbilim, nörofizyoloji, toplumbilimin bazı yönleri gibi bazı doğal bilimlerde bakış açısını büyük ölçüde ilerleten «sistem kuramı» temel alınırsa, Freud'un karakter kuramı daha kolaylıkla anlaşılabilir. Toplumu bir sistem olarak görme temeline dayanan Marksist toplumbilim yanında, Freud'un karakter biliminin de anlaşılamamasının nedeni, pekâlâ sistemli düşünüşün kavranılamaması olabilir. P. Weiss, hayvan davranışı konusunda genel bir kuram sistemi sunmuştur
114
İÇGÜDÜCÜLÜK, DAVRANIŞÇILIK, RUHÇÖZÜMLEME
Freud, bu anlayışı, «dışkıl karakter» hakkındaki ilk bilimsel makalesinde geliştirmeye başladı (S. Freud, 1908). inatçılık, aşırı titizlik ve cimrilik gibi belli davranış özellikleri, diye belirtiyordu, çok sık olarak, bir özellikler sendromu biçiminde bir arada bulunur. Dahası, her nerede bu sendrom varsa, tuvalet eğitimi alanında, anüs büzücü kas denetimi değişikliklerinde, bağırsak hareketleri ve dışkılama ile ilişkili belli davranış özelliklerinde özgüllükler bulunabilir. Böylece Freud'un ilk adımı, bir davranış özellikleri sendromu bulmak ve bu özelikleri, çocuğun bağırsak hareketleri alanındaki (kısmen, kendini eğitenlerin isteklerine bir tepki olan) davranış biçimiyle birleştirmekti. Freud'un bundan sonraki parlak ve yaratıcı adımı, bu iki davranış kalıbı dizgesini, cinsel arzunun evrimiyle ilişkili daha önceki bir varsayıma dayanan kuramsal bir yorumla birleştirmekti. Çocuk gelişiminin erken bir evresinde, ağız asıl arzu ve doyum organı olmaktan çıktıktan sonra, anüsün önemli bir kösnül bölge haline geldiği ve cinsel istekle ilgili çoğu arzuların, dışkıyı tutma ve boşaltma süreci çevresinde merkezlendiği yolundaydı bu varsayım. Freud'un vardığı sonuç, davranış özellikleri sendromunu, cinsel arzu doyumunun yüceltilmesi ya da bu doyuma karşı tepki geliştirme olarak veya dışkıllığm engellenmesi olarak açıklamaktı. Benimsenen varsayıma göre, inatçılık ve cimrilik, dışkıyı tutma hazzmdan vazgeçmek istemeyişin yüceltilmesi; aşırı titizlik de çocuğun, her istediğinde çiş yapma yönünde başlangıçta sahip olduğu arzuya karşı tepki geliştirmeydi. Freud, o zamana dek biri/iriyle ilişkisizmiş gibi görünen sendromun üç özgün özelliğinin, bir yapının ya da sistemin bir bölümünü oluşturduklarını gösterdi; çünkü bunların hepsi, kendini ya doğrudan, ya tepki geliştirme yoluyla ya da yüceltmeyle bu özelliklerde açığa vuran aynı dışkıl cinsellikten kaynaklanıyordu. Bu yolla Freud. bu özelliklerin neden enerjiyle yüklü ve gerçekte neden değişmeye karşı çok dirençli olduklarını açıklayabiliyordu.4
(P. Weiss, 1925). Weiss, yakın zamanda yazdığı iki bilimsel makalede, sistemin niteliği konusundaki görüşlerinin kısa ve özlü bir betimlemesini yapmıştır, bu betimleme, benim bildiğim bilim dalına en iyi giriştir (P. Weiss, 1967, 1970). Ayrıca bkz. L. von Ber-talanffy (1968) ve C. W. Churchman (1968).
İlk baştaki sendroma daha sonra eklenen özellikler, aşın temizlik ve dakikliktir; bunların aynı zamanda özgün dışkıl tepilere karşı tepki geliştirmeler olarak anlaşılmaları gerekir.
4. SALDIRGANLIK ANLAYIŞINA RUHÇÖZÜMSEL YAKLAŞIM 115
En önemli eklemelerden birisi, «ağızcıl-sadist» karakter (benim deyişimle, sömürücü karakter) kavramıydı. Vurgulanmak istenen yönlere bağlı olarak, başka karakter oluşumu kavramları da vardır: örneğin. yetkeci5 (sadist-mazoşist) karakter, başkaldırın ve devrimci karakter, özsever ve kandaşıyla cinsel ilişki (ensest) eğilimi taşıyan karakter bunlardandır. Çoğunluğu klasik ruhçözümsel düşünüşün bir parçası olmayan bu sonraki kavramlar, birbiriyle ilgilidir ve çakışırlar; bunları birleştirerek, belli bir karakterin daha da eksiksiz bir tanımı yapılabilir.
Freud'un karakter yapısına ilişkin kuramsal açıklaması, çeşitli karakter özelliklerine enerji veren kaynağın, (ağızcıl, dışkıl ve üreme organlarıyla ilgili) cinsel arzu olduğu yolundaki düşünceydi. Ama cinsellik kuramı bir yana bırakılsa bile, onun buluşu, sendromların klinik gözlemi açısından taşıdığı önemden hiçbir şey yitirmez ve bu send-romlan ortak bir enerji kaynağının beslediği gerçeği, aynı ölçüde doğrudur. Karakter sendromlannın. birey ile dış dünya ve kendisi arasındaki belirli ilişki biçimlerinden kaynaklandığını ve beslendiğini gösterme grişiminde bulunmuştum. Dahası, toplumsal küme ortak bir karakter yapısını («toplumsal karakter»i) paylaştığı sürece, bir kümenin bütün üyelerince paylaşılan toplumsal-ekonomik koşulların, toplumsal karakteri biçimlendirdiğini ortaya koymaya çalıştım (E. Fromm, 1932, 1936, 1941, 1947. 1970: E. Fromm ve M. Maccoby, 1970).6
Karakter kavramının olağanüstü önemi, eski ikilemi, içgüdü-çevre ikilemini aşmasıdır. Freud'un sisteminde, cinsel içgüdünün çok uysal olduğu ve büyük ölçüde çevresel etkilerle biçimlendirildiği varsayılıyordu. Böylece karakter, içgüdü ile çevre arasındaki etkileşimin ürünü olarak anlaşılıyordu. Yalnızca Freud, bütün içgüdüleri bir tek
"Bu kavramı. Alman işçileri ve çalışanları hakkındaki bir incelemede geliştirdim (E. Fromm. 1936); s. 74'deki dipnota bakınız ve aynca bkz. E. Fromm (1932. 1941. 1970). T. W. Adomo ve ötekiler (1950), işçilerin ve çalışanların yetkeci karakterine ilişkin daha önceki bir incelemede, bazı bakımlardan bu konuyu ele almışlardır, ama ruhçözümsel yaklaşımdan ve dinamik karakter kavramından yoksun olarak.
Erik H. Erikson (1964). kuramı üzerinde yaptığı son geliştirmelerden sonra. Freud ile olan ayrılığı çok açık olarak vurgulamaksızın. «tavırlar» konusunda benzer bir bakış açısına ulaşmıştır. Erikson, Yurok Kızılderilileri'yle ilgili olarak, karakteri cinsel saplantıların belirlemediğini göstermiştir ve toplumsal etkenlerin lehine, cinsellik kuramının temel önem taşıyan bir bölümünü reddetmektedir.
116
İÇGÜDÜCÜLÜK, DAVRANIŞÇILIK. RUHÇÖZÜMLEME
içgüdüye indirgediği, yani (kendini koruma içgüdüsünden ayrı olarak) cinselliğe indirgediği için, bu yeni tutumu savunma olanağı vardı. Eski içgüdücülerin listesinde gördüğümüz pek çok içgüdü, göreceli olarak sabitti: çünkü her davranış güdüsü, özel bir doğuştan dürtü türüne bağlanıyordu. Ama Freud'un şemasında, çeşitli güdüleyici güçler arasındaki ayrılıklar, çevrenin cinsel arzu üzerindeki etkisinin sonucu olarak açıklanıyordu. O zaman, çelişkili bir biçimde, Freud'un cinsellik kavramını genişletmesi, onun, Freud-öncesi içgüdü kuramı açısından olanaklı olanın çok ilerisine geçerek, çevresel .etkilerin kabulüne kapıyı açmasını sağladı. Sevgi, sevecenlik, sadistlik, mazoşist-lik, tutku, merak, kaygı, yarışma — bunlar ve başka birçok dürtü, artık tek tek özel bir içgüdüye değil, çevrenin (esas olarak da ilk çocukluktaki önemli kişilerin) cinsel arzu aracılığıyla yaptığı etkiye bağlanıyordu. Freud, bilinçli olarak, öğretmenlerinin felsefesine bağlı kaldı; ama bir üstün-içgüdüye ilişkin varsayımıyla, kendi içgüdücü bakış açısını aştı. Cinsel arzu kuramına öncelik tanıyarak, düşüncesini kösteklemeyi sürdürdüğü doğrudur ve bu içgüdü yükünü bütünüyle geride bırakmanın zamanı artık gelmiştir. Bu noktada vurgulamak istediğim, Freud'un «içgüdücülük»ünün geleneksel içgüdücülükten çok ayrı ve gerçekte geleneksel içgüdücülüğü alt etmenin başlangıcı olduğudur.
Buraya kadar yapılan tanımlama, «karakterin davranışı belirlediğini; ister sevecen, ister yıkıcı olsun, karakter özelliğinin insanı belli bir biçimde davranmaya ittiğini ve karakterine uygun olarak hareket eden insanın kendini doyuma ulaşmış hissettiğini anlatmaktadır. Gerçekte, karakter özelliği, bize, bir insanın nasıl davranmaktan hoşlanacağını anlatır. Ama buna önemli bir koşul eklememiz gerekiyor: eğer elinden gelirse.
Bu «eğer elinden gelirse» ne demektir?
Burada, Freud'un en temel anlayışlarından birisine dönmemiz gerekiyor. Bu, cinsel içgüdüye dayalı «haz ilkesi»nm karşısında yer alan, kendini-koruma içgüdüsüne dayalı «gerçeklik ilkesi» kavramıdır. Bizi ister cinsel içgüdü, isterse de bir karakter özelliğinin kökenlendiği cin-sel-olmayan bir tutku yönlendirmiş olsun, yapmayı arzuladığımız şey ile öz-çıkarımızın gerekleri arasındaki çatışma, büyük önemini korur. Her zaman tutkularımızın sürüklediği biçimde davrananlayız; çünkü hayatta kalmak için. davranışımızı bir ölçüye kadar değişime uğrat-
4. SALDIRGANLIK ANLAYIŞINA RUHÇÖZÜMSEL YAKLAŞIM 117
mamız gerekir. Ortalama kişi, karakterinin onu yapmak istemeye yönelttiği şeyler ile, şöyle ya da böyle zararlı sonuçlardan etkilenmemek için yapmak zorunda olduğu şeyler arasında bir uzlaşma bulmaya çalışır. Kuşkusuz, kendini-korumanın (benlik çıkarının) dayattığı şeylere bir kişinin uyma derecesi değişiklikler gösterir. Aşın uçlardan birinde, benlik çıkarlarının ağırlığı sıfırdır; şehitler ve belli bir bağnaz katil tipi için geçerlidir bu. Öteki aşırı uçta «oportünist»ler yer alır: onlar için öz-çıkar, kendilerini daha başarılı, daha tanınmış ya da dalıa rahat kılabilecek her şeyi kapsar. Öz-çıkarlarıyla ve karakter-kökenli tutkuların özgül bileşimiyle belirlenen insanlar, bu iki aşırılığın arasına yerleştirilebilir.
Bir kişinin tutkulu özlemlerini ne ölçüde bastırdığı, yalnızca kişinin kendi içindeki etkenlere değil, duruma da bağımlıdır. Eğer durum değişirse, bastırılmış özlemler bilinçli duruma gelir ve eyleme dönüştürülür. Örneğin, sadist-mazoşist karakterli bir kişi için doğrudur bu. Patronu karşısında süklüm püklüm olan, ama karısı ve çocukları karşısında sadistçe kral kesilen insan tipini herkes bilir. Değinilmesi gereken bir başka olgu da, toplumsal durum bütünüyle değiştiğinde karakterde meydana gelen değişikliktir. Zamanında uysal, hatta arkadaş canlısı bir kişi havasına bürünebilen sadist karakter, sadistliğin üzüntüyle karşılanacak yerde el üstünde tutulduğu yılgıcı bir toplumda bir baş belası durumuna gelebilir. Bir başkası, bütün görünür eylemlerinde, sadistçe davranışı gizleyebilir; ama öte yandan bu davranışı, çok zor seçilir bir yüz anlatımıyla ya da görünüşte önemsiz ve zararsız sözlerle ortaya koyar.
Karakter özelliklerinin bastırılması, en soylu tepilerle ilgili alarak da meydana gelir. Her ne kadar isa'nın öğretileri, ahlaksal düşünümüzün bir bölümünü oluşturmaya devam ediyorsa da, bu öğretilere uygun eylemlerde bulunan bir insan, genellikle ahmak ya da «nevrozlu» sayılır. Bu nedenle, birçok insan, hâlâ, iyiliksever tepilerini, öz-çıkarca güdüleniyormuş gibi göstermeye çalışmaktadır.
Bu düşünceler ortaya koyuyor ki, karakter özelliklerinin güdüleyici gücünü, değişen ölçülerle, öz-çıkar etkilemektedir. Bu düşünceler, insan davranışının ana güdüsünü karakterin oluşturduğunu, ama değişik koşullar altında öz-çıkann gereklerince kısıtlanıp değişime uğratıldığını ima etmektedir. Freud'un büyük başarısı, yalnızca davranışın altında yatan karakter özelliklerini ortaya çıkarmış olması
118
İÇGÜDÜCÜLÜK, DAVRANIŞÇILIK, RUHÇÖZÜMLEME
değil; bu özellikleri incelemeye yarayan, düş yorumlaması, serbest çağrışım ve dil sürçmeleri gibi araçlar da belirlemiş olmasıdır.
Davranışçılık ile ruhçözümsel karakterbilimi arasındaki temel ayrılık burada yatar. Koşullandırma, yiyecek isteği, güvenlik, övgü, acıdan kaçınma biçiminde, öz-çıkara seslenerek işlerliğini gerçekleştirir. Hayvanlarda öz-çıkar o denli güçlüdür ki, yinelenen ve uygun aralıklı pekiştirmeler yardımıyla, öz-çıkarın, cinsel istek ya da saldırganlık gibi öteki içgüdülerden daha güçlü olduğu ortaya çıkar. Kuşkusuz insan da öz-çıkarma uygun olarak davranır, ama her zaman ve zorunlu biçimde değil. Sık sık en aşağılık ve en soylu tutkularına göre hareket eder; sık sık da sevgi, hakikat ve dürüstlük yolunda —ya da nefret, açgözlülük, sadistlik ve yıkıcılık uğruna— öz-çıkannı, varını, özgürlüğünü ve yaşamını tehlikeye atmaya isteklidir — ve atabilir. Koşullandırmanın insan davranışı için yeterli bir açıklama olamamasının nedeni, işte bu farklılıkta yatar.
Özel olarak Freud'un bulgularındaki çağ açıcı yan, insanın karakter sistemini oluşturan güçler dizgesini kavramanın ve sistem içersindeki çelişkilerin anahtarını bulmuş olmasıydı. Dinamik karakter kavramının bilinçsiz süreçlerinin ortaya çıkarılması, köklü bir buluştu; çünkü insan davranışının kökenlerine iniyordu. Bu buluş huzursuz ediciydi, çünkü artık hiç kimse iyi niyetlerinin ardına saklanamazdı; tehlikeliydi, çünkü eğer herkes, kendisi ve başkaları hakkında bilebileceği şeyleri bilmiş olsaydı, toplum temellerinden sarsılırdı.
Ruhçözümlemecilik, başarılı ve saygın duruma geldikçe, köktenci özünden arındı ve genel kabul gören şeyleri vurgular oldu. Bi-linçdışının Freud'ça vurgulanan kısmını, cinsel uğraşları savunmayı sürdürdü. Tüketim toplumu, (ruhçözümlemeciliğin etkisinden dolayı değil, kendi yapısında var olan birçok nedenden dolayı) Victoria devrine ait yasakların birçoğuna son verdi. Kişinin kandaşıyla cinsel ilişki (ensest) eğilimi gösteren özlemlerini, «hadımlık korkusu»nu, «penis imrenmesi»ni keşfetmek, artık düş kırıklığı yaratmıyordu. Ama özseverlik, sadistlik, erklilik, boyun eğme, yabancılaşma, kayıtsızlık, kişinin kendi bütünlüğüne bilinçsizce ihanet etmesi, kişinin gerçeklik kavramının yanılgılı niteliği gibi bastırılmış karakter özelliklerini keşfetmek, kişinin bütün bunları kendisinde, toplumsal dokuda, ardın-
4. SALDIRGANLIK ANLAYIŞINA RUHÇÖZÜMSEL YAKLAŞIM 119
dan gittiği önderlerde keşfetmesi — işte bu, gerçekten bir «toplumsal dinamit»tir. Freud, içgüdüsel bir ilkel benliği ele almakla yetindi. Onun, insan tutkularını içgüdüler yönünden açıklamaktan başka bir yol göremediği bir zamanda, bu tutum oldukça doyurucuydu. Ama o zamanlar devrimci olan bir şey. bugün gelenekçidir. İçgüdü kuramı, belli bir dönemde gereksinme duyulan bir varsayım olarak görüleceği yerde, bağnaz ruhçözümlemeciliğe giydirilen bir deli gömleği durumuna geldi ve Freud'un ana ilgi merkezi olmuş olan insan tutkularına ilişkin anlayışın daha da gelişmesini yavaşlattı.
işte bu nedenlerden dolayı, ruhçözümlemeciliği içgüdücü bir kuram olarak sınıflandırmak, her ne kadar biçimsel bakımdan doğruysa da, gerçekte ruhçözümlemenin özüyle ilişkili değildir. Ruhçözümle-me, esas olarak, bilinçsiz uğraşlara, dirence, kişinin öznel gereksinmelerine ve beklentilerine uygun olarak gerçekliği çarpıtmasına («aktar-ma»ya), karaktere ve karakter özelliklerinde somutlaşan tutkulu uğraşlar ile kendini korumanın gerekleri arasındaki çatışmalara ilişkin bir kuramdır. Bu kitabın insan saldırganlığı ve yıkıcılığı sorununa yaklaşımı, (her ne kadar Freud'un buluşlannın özüne dayanıyorsa da) işte bu gözden geçirilmiş anlamda ruhçözümlemeci bir yaklaşımdır — ve ne içgüdücü ne de davranışçı bir yaklaşımdır.
Giderek artan sayıda ruhçözümlemeci, Freud'un cinsellik kuramını bir yana bırakmış; ama çoğu kez bu kuramın yerine aynı ölçüde yetkin ve sistemli bir kuramsal dizge koyamamıştır. Bunların kullandıkları «dürtüler», ne fizyoloji, ne insan varoluşu koşulları, ne de yeterli bir toplum kavramı temeline gereğince dayandırılmamıştır. Bu ruhçözümlemeciler, çoğu kez. Amerikan iıısanbiliminin «kültürel kalıplar»mdân pek değişik olmayan, bir ölçüde yüzeysel kavramlar kullanıyorlar — örneğin Karen Horney'in «yarışma» kavramı gibi. Buna karşılık, birçok ruhçözümlemeci de —bunların çoğu. Adolf Meyer'ın etkisi altında kalmıştır—, Freud'un cinsellik kuramını terk etmişler ve bana, ruhçözümleyici kuramda en umut verici ve yaratıcı gelişmelerden birisi gibi gelen bir kuram oluşturmuşlardır. Bunlar, en başta şizofrenili hastalar üzerindeki incelemelerini temel alarak, kişilerarası ilişkilerde süregiden bilinçsiz süreçler konusunda gitgide derinleşen bir anlayışa ulaşmışlardır. Cinsellik kuramının sınırlayıcı etkisinden özellikle de ilkel benlik, benlik ve üst benlik kavramlarından kurtulmuş oldukları için, bu ruhçözümlemeciler, iki kişi
120
tÇGÜDÜCÜLÜK. DAVRANIŞÇILIK, RUHÇÖZÜMLEME
arasındaki ilişkide ve ilişkiye katılanlardan birisi olarak rolünü yerine getirirken bu kişilerin her birisinin içinde olup biten şeyleri tam olarak tanımlayabiliyorlar. Bu okulun en seçkin temsilcileri arasında, —Adolf Meyer'dan başka—Harry Stack Sullivan, Frieda Fromm-Reichmann ve Theodore Lidz vardır. Bence, R. D. Laing, en derinlemesine çözümlemeleri yapmayı başarmıştır; bunun nedeni, yalnızca, Laing'in kişisel ve öznel etkenlerin derinliklerine esaslı biçimde inmesi değil; toplumsal duruma ilişkin çözümlemesinin aynı ölçüde köktenci olması ve günümüz toplumunu eleştirmeksizin aklı başında, sağlıklı bir toplum olarak kabul etme tutumundan annmış bulunmasıdır. Buraya kadar değinilenlerden başka, ötekiler arasında, Winni-cot, Fairbairn, Balint ve Guntrip adları da, ruhçözümlemenin içgüdüsel engelleme ve denetimle ilgili bir kuram ve tedavi olmaktan çıkıp, «gerçek bir ilişki içersinde gerçek bir benliğin yeniden doğuşunu ve serpilmesini özendiren bir kuram ve tedavi»ye doğru gelişmesini temsil ederler (H. Guntrip, 1971). L. Binswanger gibi bazı «varoluşçuların çalışmaları, bir karşılaştırma yapılırsa, kişilerarası süreçlere ilişkin kesin tanımlamalardan yoksundur; bu çalışmalarda, kesin klinik verilerin yerine, bir ölçüde belirsiz felsefî kavramlar konmuştur.
İKİNCİ BÖLÜM
İÇGÜDÜCÜ TEZE KARŞI KANITLAR
NÖROFİZYOLOJÎ
BU KESİMDEKİ bölümlerin amacı; nörofizyoloji, hayvan ruhbilimi, fosilbilim ve insanbilim alanlarında elde edilen ilgili verilerin, insanın kendiliğinden ve kendi kendini sürükleyen bir saldırganlık dürtüsüyle doğuştan- donatıldığına ilişkin varsayımı desteklemediğini göstermektir.
RUHBİLİMİN NÖROFİZYOLOJİYLE İLİŞKİSİ
Nörofizyolojik verileri tartışmaya girmeden önce, ruhbilimin. zihin biliminin sinir bilimleriyle, beyin bilimleriyle olan ilişkisi konusunda birkaç söz söylemek gereklidir.
Her bilimin kendi inceleme konusu, kendi yöntemleri vardır ve her bilimin yöneldiği doğrultuyu, uyguladığı yöntemlerin elde ettiği verilere uygulanabilirliği belirler. Nörofizyolojinin, bir ruhbilimcinin bakış açısına göre en özlenir olan yolda ilerlemesini ya da bunun tam karşıtını kimse bekleyemez. Ama her iki bilimin de yakın bağlantı içinde bulunmaları ve birbirlerine yardım etmeleri beklenebilir. Bunun gerçekleşebilmesi için her iki yanın da en azından birbirlerinin dilini anlamalarına ve birbirlerinin en temel bulgularını değerlendirmelerine olanak veren birtakım temel bilgilere sahip olmaları gerekir. Eğer bu iki bilim üzerinde çalışan kişiler böylesine yakın bir bağlantı içinde olsalardı, birisinin elde ettiği bulguların ötekinin elde ettiği bulgularla birleştirilebileceği bazı alanların bulunduğunu anlarlardı. Örneğin, savunucu saldırganlık konusunda durum böyledir.
124
İÇGÜDÜCÜ TEZE KARŞI KANITLAR
5. NÖROFİZYOLOJI
125
Bununla birlikte, çoğu durumda, ruhbilimsel ve nörofizyolojik araştırmalar ve bunların her birinin ilgi çerçeveleri birbirinden çok ayrıdır ve sinirbilimciler, yıkıcılık, sadistlik, mazoşistlik ya da özseverlik1 benzeri tutkuların nörofizyolojik karşılıkları gibi sorunlar konusunda ruhbilimcilerin bilgi özlemini şu an için gideremezler; ruhbilimciler de nörofizyologlara pek yardımcı olamazlar. Öyle görünüyor ki, her iki bilim de belki bir gün aynı sorunlara değişik yöntemlerle yaklaşabilecekleri ve elde ettikleri bulguları karşılıklı ilişki içine sokabilecekleri bir noktaya kadar gelişinceye dek, her bir bilim dalının kendi yolunda ilerlemesi ve kendi sorunlarını çözmesi gereklidir. Kuşkusuz, bu bilimlerden herhangi birisinin, ötekisi kendi varsayımları için olumlu ya da olumsuz kanıtlar ortaya koyuncaya kadar beklemesi saçma olur. Bir ruhbilim kuramı, açık seçik nörofizyolojik kanıtlarla çelişmediği sürece, bir ruhbilimci kendi bulguları konusunda yalnızca normal bir bilimsel kuşkuya sahip olmalıdır; ancak bunun için de bu bulgular, verilerin yeterince gözlemlenmesine ve yorumlanmasına dayanmalıdır.
R. B. Livingston, bu iki bilim arasındaki ilişki konusunda şu gözlemlerde bulunuyor:
Her iki bilim dalında da çok sayıda bilim adamı tam anlamıyla yetiştirildiği zaman, ruhbilim ile nörofizyoloji arasında gerçek bir birlik kurulacaktır. Ne ölçüde güvenli ve yararlı bir birleşmenin gerçekleşeceği daha belli değildir: yine de yeni araştırma alanları ortaya çıkmıştır; bu alanlarda davranış incelemecileri, çevreye ek olarak beyni de akıllıca kullanabilirler ve beyin incelemecileri, davranışsal kavramlardan ve tekniklerden yararlanabilirler. Bu iki alan arasında yapılan geleneksel özdeşleştirmelerden birçoğu ortadan kalkıyor. Bu bilim dallan arasında varlığını sürdüren her türlü dargörüşlülüğü, yetkicilik anlayışını ve rekabeti etkin biçimde bir yana atmalıyız. Biz neyin karşısındayız? Yalnız içimizdeki cahilliğin.
Merhum Raul Hernandez Peon'un düş etkinliğinin nörofizyolojik karşılığını bulmaya yönelik girişimleri. R. G. Heath'in şizofreni ve sıkıntı üzerine nörofizyolojik incelemeleri ve P. D. MacLean'ın paranoyaya nörofizyolojik açıklamalar getirme girişimlerine işaret edilerek bu genel deyişin belirlenmesi gerekir. Freud'un nörofizyolojiye olan katkısını K. Pribram incelemiştir (1962). Freud'un nörofizyolojik temelinin önemi konusunda P. Ammacher'a bakınız (1962); ayrıca karş. R. R. Holt (1965).
Yakın zamanlarda sağlanan ilerlemeye karşın, şimdilik ruhbilimde ve nörofızyolojide temel araştırma yapmak için dünyada çok az kaynak vardır. Çözüm gerektiren sorunlar, akıllara durgunluk verecek niteliktedir. Ancak bugünkü kavramlarımızı değişime uğratmamız yoluyla anlayış ilerletilebilir. Bu kavramlar da, sırası gelince, yalnız çok akıllıca deneysel ve kuramsal çabalar aracılığıyla değişikliğe tabidir (R. B. Livingston, 1962).
Birçok kişi. çok tutulan raporlarda bazen ileri sürüldüğü üzere, nörofizyologların insan davranışı sorununa birçok yanıt getirdikleri gibi yanlış bir düşünceye yöneltiliyor. Buna karşılık, sinir bilimleri alanındaki bilginlerin çoğu, çok değişik bir tutum içindedir. Omurgasızların, elektrik balığının ve deniz memelilerinin sinir sistemleri konusunda uzman olan T. H. Bullock, «Nörofizyolojik Mekanizmanın Evrimi» adlı bilimsel makalesinde, «bugünkü durumda gerçek soruna esaslı bir katkıda bulunma gücümüzü yadsıyarak» diye sözlerine başlıyor ve «öğrenmenin sinirsel mekanizması, içgüdü kalıplarının fizyolojik dayanağı ya da hemen hiçbir karmaşık davranışsal dışavurum konusunda aslına bakılırsa doğru dürüst bilgi sahibi olmadığımız»ı belirterek sözlerini sürdürüyor (T. H. Bullock, 1961).2 Benzer biçimde, Birger Kaada'da şunları belirtiyor:
Saldırgan davranışın merkezî sinirsel örgütlenmesi hakkındaki bilgimizi ve kavramlarımızı, eldeki bilgilerden çoğunun hayvan deneylerinden sağlanmış olduğu gerçeği kısıtlamaktadır. Bu yüzden, merkezî sinir sistemi ile heyecanların "duygu" ya da "duygulanım" yönleri arasındaki ilişki konusunda hemen hemen hiçbir şey bilmemekteyiz. Bütün bütüne, anlatımsal ya da davranışsal olguların ve nesnel biçimde kaydedilmiş somut çevresel değişikliklerin gözlemlenmesi ve deneysel olarak çözümlenmesiyle sınırlı kalmaktayız.
"Ama daha yakınlarda Bullock, yine bu yargısıyla bağlı olmakla birlikte, bunu daha iyimser bir notla sınırlamıştır: «1958'den bu yana sinir bilimi, kavrama ve heyecanların denetimi gibi bazı daha üst işlevlerin anlaşılması yönünde uzun bir yol katetmiş ve henüz öğrenmenin değilse bile. çağrışım mekanizmasının anlaşılması yönünde önemli ilerlemeler sağlamıştır, Artık ilgili kavrayışlara ulaşma, örneğin, saldırganlığın biyolojik temelinin ne olabileceğini, hidrolik bir mekanizmanın söz konusu olup olmadığını ve saldırganlığın doğuştan olup olmadığını söyleme yolundu yürüyoruz (bu konuda bana yazan Dr. T. Melnechuk'la kişisel yazışma).
126
IÇGÜDÜCÜ TEZE KARŞI KANITLAR
Açıkçası, bu işlemler bile bütünüyle güvenilir değildir ve yaygın araştırma çabalarına karşın, davranışı bir tek bu ipuçlarını temel alarak yorumlamak zordur (B. Kaada, 1967).
En önde gelen sinirbilimcilerden birisi olan W. Penfield da aynı sonuçlara ulaşmaktadır:
Zihnin nörofizyolojisi sorununu çözmeyi umanlar, bir dağın ete-ğindeki insanlara benzerler. Dağın eteklerindeki tepeliklerde açtıkları alanlarda durmakta ve tırmanmayı umdukları dağa bakmaktadırlar. Ama dağın doruğu sonsuz bulutlar içinde saklıdır ve birçoğu, doruğun asla ele geçirilemeyeceğine inanmaktadır. Hiç kuşkusuz, insanın kendi beyni ve zihni konusunda eksiksiz anlayışa ulaştığı gün gelirse, bu onun en büyük fethi, nihai kazanımı olabilir.
Bir bilim adamının bilimsel çalışmalarında uygulayabileceği bir tek yöntem vardır. Bu da doğa olgularının gözlemlenmesi, ondan sonra bu gözlemin karşılaştırmalı çözümlemeden geçirilmesi ve akla uygun varsayımların ışığı altında deneyle desteklenmesi yöntemidir. Bilimsel yöntemin kurallarına bütün dürüstlükleriyle uyan nörofizyolog-lar, bilimsel çalışmalarının kendilerine bu soruları yanıtlama yetkisini verdiğini pek öne süremeyeceklerdir (W. Penfield, I960).3
Genelde sinir bilimi ile ruhbilimi arasındaki yeniden yakınlaşma konusunda, özellikle de günümüz nörofizyolojisinin insan davranışının açıklanmasına katkı sağlama açısından taşıdığı değer konusunda birçok sinirbilimci şu ya da bu ölçüde köklü bir kötümserlik dile getirmiştir. H. von Foerster ve T. Melnechuk4 ile H. R. Maturana ve
Yalnız sinir bilimleri ve ruhbilimi değil, başka birçok alanın da —fosilbilim, in-sanbilim, tarih, dinler tarihi (efsaneler ve kuttören biçimleri), dirimbilim, fizyoloji, kalitımbilim gibi alanların da— bir insan bilimi yaratacak biçimde bütünleştirilmesi gerekir. «İnsan bilimi»nin ana konusu insandır, ancak bütün yönleri arasındaki karşılıklı bağlantıyı kavrarsak, onu birçok alt sistemi olan karmaşık bir sistem içersinde meydana gelen bir süreç olarak gördüğümüz zaman anlaşılabilen, dirimsel ve tarihsel bakımdan evrim içinde olan bütünsel bir kişi olarak insandır. «Davranış bilimleri» (ruhbilim ve toplumbilim) ,—bu, Rockefeller Vakfı'nın programıyla yaygınlaşan bir terimdir—, öncelikle insanın ne yaptığiyla. ve yaptığı şeyi yapmasının nasıl sağlanabileceğiyiz ilgilenir, niçin yaptığiyla ve kim olduğuyla değil. Bu bilimler büyük ölçüde, bütünsel bir insan biliminin gelişimine engel olmuş ve bu gelişimin yerini tutmuştur.
H. von Foerster ve T. Melnechuk'tan kişisel yazışmalar.
5. NÖROFİZYOLOJt
127
F. C. Varela (yakında yayımlanacak)5 bu kötümserliği dile getirmişlerdir. F. G. Worden da eleştirel bir tutumla şöyle yazıyor: «Araştırmacılar bilinçli olgularla daha dolaysız olarak uğraşır hale geldikçe, maddeci öğretinin yetersizliklerinin nasıl gitgide daha çok soruna yol açtığını ve daha iyi kavramsal sistemler bulmaya yönelik arayışlara neden olduğunu göstermek için sinir bilimi araştırmalarından alman örnekler veriliyor» (F.G. Worden, yakında yayımlanacak).5
Sinirbilimcilerle yaptığım birçok sözlü ve yazılı görüş alışverişinden edindiğim izlenime göre, giderek artan sayıda araştırmacı, bu temkinli görüşü paylaşmaktadır. Beyin, gitgide daha çok bir bütün, tek bir sistem olarak anlaşılmaktadır; bu yüzden beynin bölümlerinden bazılarına değinilerek davranış açıklanamaz. E. Valenstein (1968), bu görüşü destekleyen etkileyici veriler sunmuştur. Valenstein'ın ortaya koyduğuna göre, açlık, susuzluk, cinsellik, vb. ile ilgili olarak var olduğu ileri sürülen hipotalamus merkezleri, eğer gerçekten varsa, önceleri sanıldığı kadar katışıksız değildir — bir «merkez»in belli bir davranış için uyarılması, bir başkasına uygun bir davranış doğurabilir. Bunun için çevrenin bu ikinci «merkez»e uygun uyaranları sağlaması yeterlidir. Dr. Ploog'un (1970) gösterdiği üzere bir sincap maymununda odaya çıkarılan «saldırganlık» (gerçekte, sözel olmayan tebdil iletimi), eğer tehdit ikinci maymunun toplumsal astından geliyorsa, bu ikinci maymun tarafından inandırıcı sayılmayacaktır. Bu veriler, beynin, hangi davranışı buyuracağını hesaplarken birden çok gelen-uyarım öğesini dikkate aldığı —o andaki genel fiziksel durum ve toplumsal çevrenin, belirli bir uyaranın anlamını değişime uğrattığı— yolundaki holist* görüşle uygunluk içindedir.
Ne var ki. nörofizyolojinin insan davranışlarını yeterli biçimde açıklama gücüne ilişkin kuşkular, özellikle son onyıllarda elde edilen birçok deneysel bulgunun göreceli geçerliliğinin yadsınması anlamına gelmez. Bu bulgular, yeniden formüle edilebilir ve daha kapsamlı bir görüş halinde bütünleştirilebilir nitelikte olmalarının yanı sıra. bir saldırganlık türünün, yani savunucu saldırganlığın anlaşılması bakımından bize önemli ipuçları yerecek kadar geçerlidir.
Elyazmalarını yayımlanmadan önce okumama izin verdikleri için yazarlara teşekkür ederim.
Holizm. bir varlığın, kendini oluşturan parçaların toplamından ya da bütününden başka ve onu aşan bir kimliğe sahip olduğunu savunan felsefe kuramıdır. (Çev.)
128
tÇGÜDÜCÜ TEZE KARŞI KANITLAR
SALDIRGAN DAVRANIŞIN BİR TEMELİ OLARAK BEYİN6
Beynin işleyişi ile davranış arasındaki ilişkinin incelenmesine büyük ölçüde Danvin'in şu önermesi yön verdi: Beynin yapısını ve işleyişini, bireyin ve türün varlığını sürdürmesi ilkesi yönetir.
Nörofizyologlar, o zamandan beri, varlığını sürdürmek için gerekli en temel tepilerin ve davranışların dayanakları olan beyin bölgeleri bulma konusu üzerinde çabalarını yoğunlaştırmışlardır. Bu temel beyin mekanizmalarını «beslenme, kavga, kaçma ve cinsel etkinlikleri yerine getirme» (P. D. MacLean, 1958) olarak adlandıran MacLean'ın ulaştığı sonuçla genel bir uyuşma söz konusudur. Kolayca anlaşılabileceği gibi. bu etkinlikler, bireyin ve türün fiziksel varlığını sürdürmesi için yaşamsal ölçüde zorunludur, (insanın, fiziksel varlığını sürdürmekten başka ve gerçekleştirilmesi, bütünsel bir varlık olarak onun işleyişi bakımından zorunlu olan temel gereksinmelere sahip olduğu, daha sonra tartışılacaktır.)
Saldırganlık ve kaçış söz konusu olunca birçok araştırmacının —W. R. Hess, J. Olds. R. G. Heath, J. M. R. Delgado ve başkalarının— çalışmaları, bunların beyindeki değişik sinir bölgelerince «denetlendiğini7 ima etmektedir. Örneğin, etkili öfke tepkisinin ve buna uygun saldırgan davranış kalıbının, amigdala, yan hipotalamus, mesensefalonun bazı kısımları ve merkezdeki gri madde gibi çeşitli bölgelerin doğrudan elektrikle uyarılmasıyla harekele geçiriiebildiği; septum, singulumun katları ve kuyruksu çekirdek gibi başka yapıların uyarılmasıyla da engellenebileceği ortaya konmuştur.8 Bazı araştırmacılar,9 beynin birçok özgül bölümüne büyük bir cerrahi ustalıkla elek-
Bu tartışmada yalnız en önemli ve genel kabul gören verileri sunacağım. Son yirmi yılda bu alanda yapılan çalışmalar öylesine büyüktür ki, ortaya çıkan yüzlerce ayrıntılı soruna girmek benim uzmanlığımı aşar; benzer biçimde, metinde değinilen birçok yapıtta bulunabilecek geniş yazından alıntılar yapmak da yararlı olmayacaktır.
Yukarda anılan yazarlardan bazılarına göre, «denetlenme» terimi oldukça yetersizdir. Bunlar, tepkiyi, beynin uyarılan belirli bölgeyle karşılıklı etkileşim içindeki başka bölümlerinde devam eden süreçlerden birisi olarak görüyorlar.
SNeokorteks de öfke davranışı üzerinde ağırlıklı bir kışkırtıcı etki yapar. K. Ac-kert'ın şakak kutbunun neokorteksini alarak yaptığı deneylere bkz. (K. Ackert, 1967).
9Karş. W. R. Hess (1954). J. Olds ve P. Milner (1954). R. G. Heath (1962). J. M. R. Delgado (1967, kapsamlı bir kaynakçayla 1969). Ayrıca. V. H. Mark ve F. R. Ervin'in (1970). şiddetli davranışa değinirken yaptıkları, nörofizyolojiyle ilgili temel veriler konusundaki açık, özlü ve bu alandaki sıradan kişilerin bile kolayca anlayabilecekleri bir betimleme içeren kitaplarına bakınız.
5. NÖROFİZYOLOJt
129
trotlar yerleştirmeyi başardılar. Gözlem için iki hatlı bir bağlantı kurdular. Bir bölgeyi düşük gerilimli elektrikle uyararak, hayvanlardaki ve daha sonra da insanlardaki davranış değişikliklerini incelemeyi başardılar: örneğin belli bölgelerin doğrudan elektrikle uyarılmasıyla yoğun saldırgan davranışın ortaya çıkışını ve belli başka bölgelerin uyarılmasıyla da saldırganlığın engellenişini gösterebildiler. Öte yandan, öfke, korku, haz, vb. gibi heyecanlar çevresel uyaranlarla ya-. ratıldığı zaman: beynin bu çeşitli bölgelerinde meydana gelen elektriksel etkinliği ölçmeyi başardılar. Beynin belli bölgelerinin yok edilmesiyle ortaya çıkan kalıcı etkileri de gözlemleyebildiler.
Saldırganlıkla ilgili sinir katmanlarından birisine yerleştirilmiş bir elektrottaki elektrik yükünde gerçekleştirilen nispeten küçük bir artışın nasıl beklenmedik bir. denetimsiz öldürücü öfke patlamasına yol açabildiğine ve elektrikli uyarımın azaltılmasının ya da saldırganlığı önleyici bir merkezin uyarılmasının bu saldırganlığı nasıl aynı ölçüde birdenbire önleyebildiğine tanık olmak gerçekten oldukça etkileyicidir. Delgado'nun. engelleyici bir bölgeyi (uzaktan denetimle) uyarma yöntemiyle saldırgan bir boğayı durdurarak yaptığı gözalıcı deney, bu işleme oldukça büyük bir ilgi doğurmuştur (J. M. R. Delgado, 1969).
Bir tepkinin bazı beyin bölgelerinde harekete geçirilmesi ve başka bölgelerde engellenmesi, kesinlikle yalnız saldırganlığa özgü değildir: aynı ikilik başka tepilerle ilgili olarak da söz konusudur. Gerçekte beyin, bir ikili sistem olarak örgütlenmiştir. (Dış ya da iç) özgül uyaranlar olmadıkça, saldırganlık denge durumunda bulunur; çünkü harekete geçirici ve engelleyici bölgeler, birbirini nispeten kararlı bir denge durumunda tutar. Ya harekete geçirici ya da engelleyici bir bölge yok edildiği zaman, bu durum özellikle açık bir biçimde görülebilir. Örneğin, Hcinrich Klüver ve P. C. Bucy'nin (1934) klasik deneyinden yola çıkılarak ortaya konduğu üzere, amigdalanın yok edilmesi hayvanları (rhesus maymunlarını, porsukları, yaban kedilerini, sıçanları ve başkalarını) öyle bir dönüşüme uğratır ki, bu hayvanlar —en azından geçici olarak— güçlü kışkırtma altında bile saldırgan, şiddetli tepki yeteneklerini yitirirler.10 Öte yandan, hipotalamusun ventromed-yal çekirdeğinin küçük bölgeleri gibi, saldırganlığı önleyici bölgelerin yok edilmesi, kedileri ve sıçanları sürekli saldırgan duruma sokar.
ıo.
Kars. V. H. Mark ve F. R. Ervin (1970).
130
ÎÇGÜDÜCÜ TEZE KARŞI KANITLAR
Beynin ikili örgütlenmesi kabul edilince, ortaya şu belirleyici soru çıkmaktadır: Dengeyi bozarak açık öfkeye ve ilgili şiddetli davranışa yol açan etmenler nelerdir?
Daha önce gördüğümüz gibi, böyle bir denge bozulmasının ortaya çıkabilmesinin bir yolu, (hormon ve metabolizma değişikliklerinden başka) engelleyici bölgelerden herhangi birinin elektrikle uyarılması ya da yok edilmesidir. Mark ve Ervin, böylesi bir denge bozulmasının, beynin olağan devreselliğini değiştiren çeşitli biçimlerdeki beyin hastalıklarından ileri gelebileceğini de vurguluyorlar.
Ama birisi deneysel olarak gerçekleştirilen, öteki de hastalıkla ilgili olan bu iki durumdan başka, dengeyi değiştiren ve saldırganlığı harekete geçiren koşullar nelerdir? Hayvanlardaki ve insanlardaki «doğuştan» saldırganlığın nedenleri nelerdir?
SALDIRGANLIĞIN SAVUNUCU İŞLEVİ
Hayvan ve insan saldırganlığına ilişkin gerek nörofızyolojik, gerekse ruhbilimsel yazını gözden geçirince şu sonuç kaçınılmaz görünmektedir: Hayvanların saldırgan davranışları, varoluşun devamına ya da benim daha çok yeğlediğim söyleyişle, —gerek birey, gerekse kendi türünün bir üyesi olarak— hayvanın yaşamsal çıkarlarına yönelik her türden tehdide verilen bir karşılıktır. Bu genel tanım, birçok değişik durumu içine alır. Bu durumlar içinde en belirgin olanlar, bireyin yaşamına yönelik dolaysız bir tehdit ya da onun cinsellik ve beslenme gereksinmelerine yönelik bir tehdittir; daha karmaşık bir biçim de «kalabalıklaşma» durumudur. Bu, fiziksel alan gereksinmesine ve/ ya da kümenin toplumsal yapısına yönelik bir tehdittir. Ama saldırgan davranışın ortaya çıkması için gerekli bütün koşullarda ortak olan yön, bunların yaşamsal çıkarlara bir tehdit oluşturmasıdır. İlgili beyin bölgelerinde saldırganlığın harekete geçirilmesi, yaşama hizmet etmek amacıyla, bireyin ya da türün varlığını sürdürmesine yönelik tehditlere bir karşılık olarak meydana gelir. Bir başka deyişle, hayvanlarda ve insanlarda var olduğu biçimiyle, kalıtımsal olarak programlanmış saldırganlık, biyolojik olarak uyarlanabilir, savunucu bir tepkidir. Beynin evrimine ilişkin Darwin'ci ilkeyi anımsarsak, bunun böyle olması şaşırtıcı değildir. Varoluşun devamına göz kulak olmak beynin görevi olduğu için, beyin, varoluşun devamına yönelik her tehdide dolaysız tepkiler sağlayacaktır.
5. NÖROFİZYOLOJI
131
Saldırganlık, kesinlikle, tehditlere karşı tek tepki biçimi değildir. Hayvan, varoluşuna yönelik tehditlere ya öfke ve saldırıyla ya da korku ve kaçışla tepki gösterir. Aslına bakılırsa, kaçış, hayvanın hiç kaçma şansı bulunmaması ve dolayısıyla —tek çare olarak— dövüşmek zorunda kalması dışında, daha sık ortaya çıkan tepki biçimiymiş gibi görünmektedir.
Bir kedinin hipotalamusundaki belli bölgeler elektrikle uyanlınca, hayvanın ya saldırıyla ya da kaçışla tepkide bulunduğunu ilk kez ortaya çıkaran Hess'ti. Sonuç olarak Hess, bu iki davranış türünü, her iki tepkinin de hayvanın yaşamını savunmaya yönelik olduğunu göstermek amacıyla, «savunma tepkisi» sınıfına sokmuştur.
Saldırı ve kaçışın temeli olan sinir bölgeleri birbirine yakındır, ama birbirinden yine de ayrıdır. W. R. Hess, H. W. Magoun ve başkaları, özellikle de Hunsperger ile onun Hess laboratuvanndaki ekibi ve Romaniuk, Levinson ile Flynn tarafından yapılan öncü niteliğindeki incelemeleri, bu soruna ilişkin çok kapsamlı çalışmalar izlemiştir.11 Bu çeşitli araştırmacıların ulaştıkları sonuçlar arasında ayrılıklar bulunmasına karşın, bunlar Hess'in temel bulgularını doğrulamaktadır.
Mark ve Ervin, bugünkü bilgi düzeyini aşağıdaki paragrafta özetliyorlar:
Hangi türden olursa olsun her hayvan, yaşamını tehdit eden bir saldırıya, iki davranış kalıbından birisiyle tepki gösterir: ya kaçarak ya da saldırganlık ve şiddetle — yani kavgayla. Beyin herhangi bir davranışı yönlendirirken her zaman bir birim olarak hareket eder; sonuç olarak, birbirine benzemeyen bu iki kendini-koruma kalıbını başlatan ve sınırlayan beyin mekanizmaları, beynin bütün öteki kısımlarıyla olduğu kadar, birbirleriyle de yakından bağlantılıdır. Ve bunların uygun biçimde işlev görmesi, birçok karmaşık ve çok duyarlı dengeli alı sistem arasında uyum bulunmasına bağlıdır (V. H. Mark ve F. R. Ervin, 1970).
«Kaçış» İçgüdüsü
Savunma tepkileri olarak kavga ve kaçışla ilgili veriler, içgüdücü
B. Kaada'nın bu incelemelerle ilgili ayrıntılı değerlendirmesine bakınız (1967).
132
İÇGÜDÜCÜ TEZE KARŞI KANITLAR
5. NÖROFİZYOLOJİ
133
saldırganlık kuramının değişik bir ışık altında görünmesine neden olmaktadır. Kaçma tepişi, hayvan davranışında —nörofizyolojik ve davranışsal bakımdan— kavga etme tepişinden daha büyük olmasa da. onunla aynı düzeyde rol oynar. Nörofizyolojik bakımdan, her iki tepi de aynı biçimde birleştirilir; saldırganlığın kaçıştan daha «doğal» olduğunu söylemek için hiçbir gerekçe yoktur. Öyleyse neden içgüdü-cüler, doğuştan gelme kaçış tepişinden çok doğuştan saldırganlık tepi-lerinin yoğunluğundan söz etmektedirler?
Içgüdücülerin kavga tepişine ilişkin mantığı kaçış tepişine çevril-seydi, şu tür bir yargıya varılırdı: «insana, doğuştan bir kaçma tepişi yön verir; insan bu tepiyi mantığıyla denetlemeye çalışabilir, ama 'kaçış içgüdüsü'nün gücünü dizginlemeye yarayabilecek birtakım yollar bulunabilse bile. bu denetimin nispeten etkisiz olduğu anlaşılacaktır.»
Dinsel görüşlerden tutun da Lorenz'in bilimsel çalışmalarına kadar, toplumsal yaşamın en ağır sorunlarından birisi olarak doğuştan insan saldırganlığına verilmiş olan ağırlık göz önüne alınınca, insanın «denetlenemez kaçış içgüdüsü» çevresinde odaklasan bir kuram garip görünebilir. Ama bu, nörofizyolojik bakımdan, «denetlenemez saldırganlık» kuramı kadar tutarlıdır. Gerçekte, biyolojik bir açıdan bakıldığında, kaçışın kendini-korumaya kavgadan daha iyi hizmet ettiği görülür. Aslında siyasal ve askeri önderlere bu o kadar garip değil, daha çok mantıklı gelebilir. Onlar, insan doğasının kahramanlığa eğilimli görünmediğini, insanı kavgaya yöneltmek için ve yaşamını kurtarmak amacıyla kaçıp gitmekten alıkoymak için birçok önlemin alınması gerektiğini deneyimleriyle bilirler.
Tarih incelemecisi, kaçış içgüdüsünün, en azından kavga içgüdüsü kadar güçlü bir etken olduğunun kanıtlanıp kanıtlanmadığı sorusunu ortaya atabilir. Tarihin, içgüdüsel saldırganlıktan çok, insanın «kaçış içgüdüsü»nü bastırma girişimleriyle belirlendiği sonucuna ulaşabilir, insanın toplumsal düzenlemelerinden ve düşünsel çabalarından büyük bir kısmının bu amaca bağlanmış olduğu yolunda bir yorum yapabilir, insanda, önderlerinin üstün zekâsına karşı korkuyla karışık bir saygı duygusu oluşturmak ve onu «onur»un değerine inandırmak için insanın ölümle tehdit edilmesi gerekliydi, insanlar, bir korkak ya da bir hain olarak damgalanma korkusuyla' ürkütülmeye çalışılıyordu ya da" yalnızca içki ile veya ganimet ve kadın umuduyla sarhoş ediliyordu. Kaçış tepişinin bastırılmasının ve kavga tepişinin görünüşteki başat-
lığının, büyük ölçüde, biyolojik etkenlerden çok kültürel etkenlerden ileri geldiğini tarih çözümlemeleri ortaya koyabilir.
Bu yorumlar. Homo aggressivus anlayışı lehine olan etolojik yanlılığı belirtmek amacına yöneliktir yalnızca; hayvan ve insan beyninin, bireyin ya da türün varlığını sürdürmesine yönelik tehditlere karşılık olarak saldırgan davranışı (ya da kaçışı) harekele geçiren yapısal sinir mekanizmalarına sahip olduğu ve bu tip saldırganlığın biyolojik olarak uyum sağlayabilir nitelikte olup yaşama hizmet ettiği yolundaki temel gerçek ortada durmaktadır.
YAĞMACILIK VE SALDIRGANLIK
Çok büyük kafa kanşıklığma yol açan bir başka saldırganlık türü daha vardır: yağmacı (yırtıcı) kara hayvanlarının saldırganlığı. Zoolojik bakımdan bu hayvanlar açıkça tanımlanmıştır; bunlar kedi, sırtlan, kurt ve ayı12 familyalarından oluşur.
Yağmacı saldırganlığın nörolojik temelinin savunucu saldırganlığın nörolojik temelinden ayrı olduğunu gösteren deneysel kanıtlar hızla çoğalmaktadır.13 Lorenz, etolojik bakış açısından aynı noktayı belirtmiştir:
Avcının güdüsü, esas olarak, kavgacının güdüsünden farklıdır. Aslanın yere serdiği yaban sığırı, onun saldırganlığını kilerde asılı durduğunu yeni gördüğüm iştah açıcı hindinin benim saldırganlığımı kışkırttığı kadar az kışkırtır. Bu içsel dürtü/erdeki farklılıklar, hayvanın anlatımsal hareketlerinde açıkça görülebilir: avlanmış bir tavşanı yakalamak üzere olan bir köpek, efendisine kuyruk sallarken ya da özlediği iyi bir davranış beklerken gösterdiği heyecanlı, mutlu
"Ayıları bu sınıfa sokmak zordur. Bazı ayılar her şeyi (hem ot. hem et) yer; bunlar, daha küçük ya'da yaralı hayvanları öldürür ve etini yer ama örneğin aslanların yaptığı gibi, bunları sinsice avlamaz. Öte yandan, aşın iklim koşullan altında yaşayan kutup ayısı, öldürmek amacıyla ayı balıİdanna gizlice yaklaşarak onlan avlar ve yer: bu yüzden de gerçek bir yağmacı sayılabilir.
"Bu nokta. Mark ile Ervin (1970) tarafından vurgulanmış ve hipotalamusun yan kısmındaki özgül bölgeyi uyararak, gözlemcilere, bir hayvanın avına sinsice sokulmasını ya da avlamasını anımsatan davranışlar elde eden Egger ve Flynn'm incelemeleriyle ortaya konmuştur (M. D. Egger ve J. P. Flynn, 1963).
134 İÇGÜDÜCÜ TEZE KARŞI KANITLAR
anlatım türünün aynısını gösterir. Çok güzel birçok fotoğrafta, ok gibi fırlamadan önceki dramatik hareketini yapan aslanın kesinlikle kızgın olmadığı görülebilir. Hırlama, kulakları geriye kısma ve kavga davranışının çok iyi bilinen başka anlatımsal hareketleri, yırtıcı hayvanlarda, ancak bu hayvanlar vahşice direnen bir avdan çok korktukları zaman görülür ve o zaman bile, anlatılmak istenen şeyler yalnızca ima edilir (K. Lorenz, 1966).
K. E. Moyer, çeşitli saldırganlık türlerinin temellerine ilişkin eldeki verileri esas alarak, yağmacı saldırganlığı öteki saldırganlık tiplerinden ayırmıştır ve şu sonuca ulaşmaktadır: «Bu (yağmacı) saldırganlığın nörolojik temelinin, öteki türlerin nörolojik temelinden ayrı olduğunu gösteren deneysel kanıtlar hızla çoğalmaktadır» (K. E. Moyer, 1968).
Yağmacı davranış, savunucu saldırganlığın dayanağından ayn, kendine ait nörofizyolojik dayanağa sahip olmakla kalmaz, davranışın kendisi de farklıdır. Bu davranış öfke göstermez ve kaçış davranışıyla yer değiştiremez; ama amaçla belirlenmiştir, kesin bir hedefe yöneliktir ve ereğin gerçekleştirilmesiyle ^-yiyeceğin elde edilmesiyle— gerilim sona erer. Yağma içgüdüsü, bütün hayvanlarda ortak olan savunmaya özgü değil, morfolojik olarak bu iş için donatılmış belli hayvan türlerinde ortak olan. yiyecek-bulmaya özgü bir içgüdüdür. Yağmacı davranış saldırgandır elbette;14 ama bu saldırganlığın, bir tehditle kışkırtılan öfkeyle bağlantılı saldırganlıktan farklı olduğu aynca belirtilmelidir; Bu tür saldırganlık, bazen «araçsal» saldırganlık, bir başka deyişle, özlenen bir ereğe ulaşmanın hizmetindeki saldırganlık olarak adlandırılan saldırganlığa yakındır. Yağmacı olmayan hayvanlar bu tür saldırganlıktan yoksundur.
Savunucu ve yağmacı saldırganlık arasındaki ayrılık, insan saldırganlığı sorunu açısından önemlidir; çünkü insan kalıtımsal bakımdan yağmacı olmayan bir hayvandır ve bu yüzden onun saldırganlığı, nörofizyolojik kökenleri söz konusu edildiğinde, yağmacı türden de-
Birçok yağmacı hayvanın —örneğin kurtların— kendi türlerine karşı saldırgan olmamaları önemli bir gerçektir. Yalnızca birbirlerini öldürmemeleri anlamında değil —bu durum, Lorenz'in yaptığı gibi, bu hayvanlann yırtıcı silahlarını kullanmayı türün varoluşu yararıyla sınırlandırmak zorunda bulunmalarından ileri geldiği söylenerek yeterince açıklanabilir—, birbirleriyle olan toplumsal ilişkilerinde çok dostça ve tatlılıkla davrandıkları anlamında da bu gerçek geçerlidir.
5. NÖROFIZYOLOJİ
135
ğildir. insandaki diş sisteminin, «meyve ve sebze yiyen atalarının diş biçimini hâlâ koruyan insanın et yeme alışkanlıktan için pek uygun olmadığı» anımsanmalıdır, «insandaki sindirim sisteminin, bir etoburun değil bir otoburun bütün fizyolojik damgalarını taşıdığını belirtmek de ilginçtir» (J. Napier, 1970). ilkel avcıların ve yiyecek toplayıcıların bile beslenme düzeni, yüzde 75 otçul ve ancak yüzde 25 ya da daha az oranda etçildi.15 I. DeVore'a göre: «Eski Dünya primatlarının tümü esas olarak otçul bir beslenme düzenine sahiptir. Kuzey Kutbu yöresindeki Eskimolar dışında, bugün de varlığını sürdüren en ilkel ekonomik örgütlenmeye sahip insanların tümü —dünyanın arta kalan avcı-yiyecek toplayıcıları— için de bu durum geçerlidir. Çağdaş Buşmanlar'ı (Güney Afrika'da yaşayan avcı-göçebe bir halk —Çev.) inceleyen geleceğin arkeologları, her ne kadar Buşmanlar'a ait ok başlarıyla birlikte bulunan kırma taşlarının iliği çıkarmak için kemikleri ezmekte kullanıldığı sonucunu çıkarabilirlerse de, gerçekte bu taşlar, kadınlar tarafından, Buşman ekonomisinin yüzde ŞO'ini oluşturan kabuklu yemişleri kırarak açmakta kullanılıyordu» (I. DeVore, 1970).
Bununla birlikte, hayvanlardaki ve dolaylı olarak insandaki doğuştan saldırganlığın gücüne ilişkin varsayıma, belki de hiçbir şey, yağmacı hayvan imgesinden daha büyük katkıda bulunmamıştır. Bu yanlılığın nedenlerini bulmak için çok uzaklara gitmemiz gerekmez.
insan, binlerce yıldan beri, kendini —köpek ve kedi gibi— evcil-leştirilmiş yırtıcı (yağmacı) hayvanlarla çevirmiştir. Gerçekte, insanın bunları eğitme nedenlerinden birisi şudur: insan, köpeği, başka hayvanları avlaması ve tehdit edici insanlara saldırması için kullanır; kediyi, fareleri ve sıçanları yakalaması için kullanır. Öte yandan insan, koyun sürülerinin başlıca düşmanı olan kurdun ya da tavuklarını yiyip bitiren tilkinin saldırganlığından etkilendi.16 Nitekim, insanın, görüş alanının en yakınında bulunması için seçtiği hayvanlar yırtıcı hayvanlar olmuştur ve insan, yağmacı saldırganlık ile savunucu saldırganlık arasında pek bir ayrım yapamamıştır; çünkü sonuçlan bakımından her
tır.
insanın öne sürülen yağmacı özellikleri sorunu bütünüyle 7. Kısımda tartışılacak -
Insanı arkadaşlarına karşı bir «kurt» olarak tanımlayan Hobbes'un koyun yetiştiren bir ülkede yaşamış olması rastlantı olmayabilir. Kırmızı Başlıklı Küçük Kız gibi, tehlikeli kurtla ilgili masalların kökenini ve yaygınlığını bu ışık altında irdelemek ilginç olurdu.
136
IÇGÜDÜÇÜ TEZE KARŞI KANITLAR
I
iki saldırganlık türü de öldürmeyle biter. însah bu hayvanları kendi yaşam çevrelerinde gözlemleme ve onların kendi aralarındaki toplumsal ve dostça tutumlarını değerlendirme olanağına da sahip değildi.
Nörofizyolojik kanıtların irdelenmesine dayalı olarak ulaştığımız sonuç, en seçkin saldırganlık araştırmacılarından ikisinin. J. P. Scott ve Leonard Berkowitz'in ileri sürdükleri sonuçla temelde aynıdır; ama bu araştırmacıların kuramsal ilgi çerçeveleri benimkinden farklıdır. Scott şöyle yazmaktadır: «Kavga etme uyarımının bulunmadığı bir çevrede yaşama şansına sahip olan bir kişi, hiç kavga etmediği için, fizyolojik ya da sinirsel hasar görmeyecektir. Bu. içsel metabolizma süreçlerinin belirli fizyolojik değişikliklere yol açtığı ve bu değişikliklerin de sonunda, dış çevrede herhangi bir değişiklik olmaksızın, açlığı ve yemek yeme uyarımını ortaya çıkardığı beslenme fizyolojisinden çok farklı bir durumdur» (J. P. Scott, 1958). Berkowitz, kalıtımsal olarak iletilebilen «saldırganlık enerjisi»nden çok, bir «elektrik ağı»ndan, belli uyaranlara saldırgan bir biçimde tepki göstermeye «hazır oluş»tan söz eder (L. Berkowitz, 1967).
Buraya kadar tartıştığım sinir bilimleriyle ilgili veriler, saldırganlık türlerinden birisine —yaşamı koruyucu, biyolojik olarak uyarlanabilir, savunucu saldırganlığa— ilişkin anlayışın oturmasına yardımcı olmuştur. Bu veriler, insanın, yaşamsal çıkarlarına yönelik tehditlerce harekete geçirilen gizil bir saldırganlıkla donatıldığının ortaya konması açısından yararlı olmuştur. Bununla birlikte, bu nörofizyolojik verilerden hiçbiri, insanın ayırıcı özelliği olan ve öteki memelilerle paylaşmadığı saldırganlık biçimini ele almamaktadır: Bu saldırganlık biçimi, insanın, herhangi bir «gerekçe» olmaksızın, kendi başına bir amaç olarak: yaşamı savunma uğruna güdülen bir amaç değil, kendi başına özlenir ve haz verici bir amaç olarak öldürme ve acı verme eğilimi göstermesidir.
Sinir bilimleri, (beyin hasarının yol açtığı tutkular hariç) bu tutkuları incelemeye girişmemiştir; ama Lorenz'in içgüdücü-hidrolik yorumunun, beynin işleyişi konusunda çoğu sinirbilimcilerin kabul ettiği modele pek uymadığı ve nörofizyolojik kanıtlarca desteklenmediği rahatça belirtilebilir.
HAYVAN DAVRANIŞI
DENEYSEL verilerin, içgüdücü saldırganlık kuramının geçerliliğinin sağlanmasına katkıda bulunabileceği ikinci eleştirel alan, hayvan davranışı alanıdır. Hayvan saldırganlığının üç farklı tipe ayrılması gerekir: (1) yırtıcı saldırganlık, (2) tür-içi saldırganlık (aynı türden hayvanlara karşı saldırganlık), (3) türlerarası saldırganlık (farklı türden hayvanlara karşı saldıfganlık).
Daha önce gösterildiği gibi.- hayvan davranışı incelemecileri arasında (Lorenz dahil) yırtıcı saldırganlıktaki davranışsal kalıpların ve nörolojik süreçlerin öteki hayvan saldırganlığı tiplerine benzemediği, bu yüzden de ayrı olarak ele alınması gerektiği konusunda görüş birliği vardır.
Tür-içi saldırganlık söz konusu edilince, hayvanların, savunma içinde olmaları, yani kendilerini tehdit altında hissetmeleri ve kaça-mamalan hariç, başka türlerin üyelerini pek seyrek olarak yok ettiklerini çoğu gözlemciler kabul etmektedirler. Bu durum, hayvan saldırganlığı olgusunu, esas alarak tür-içi saldırganlıkla, yani Lorenz'in önemle ele aldığı bir olgu olan, aynı türden hayvanlar arasındaki saldırganlıkla sınırlandırır.
Tür-içi saldırganlık şu ayırıcı özelliklere sahiptir: (a) Memelilerin çoğunda bu saldırganlık «kanlı» değildir; öldürmeyi, yok etmeyi ya da işkence etmeyi amaçlamaz, esas olarak uyarı görevi yapan tehdit edici bir durum alıştır. Genel olarak, memelilerin çoğunda bol bol da» laşma, çekişme ya da tehdit etme davranışı görüyoruz: ama insan davranışında rastladığımız gibi. kanlı kavgaya ve yok etmeye çok az rastlıyoruz, (b) Yalnızca belli böceklerde, balıklarda, kuşlarda ve memeliler arasında da sıçanlarda, yıkıcı davranış yaygın biçimde «örülür, (c) Tehdit edici davranış, hayvanın, yaşamsal çıkarlarına bir
138
İÇGÜDÜCÜ TEZE KARŞI KANITLAR
I
6. HAYVAN DAVRANIŞI
139
tehdit olarak gördüğü şeylere karşı gösterdiği bir tepkidir; bu yüzden de «savunucu saldırganlık»a ilişkin nörofizyolojik anlayış çerçevesinde savunmaya yöneliktir, (d) Çoğu memelilerde, boşalmak için az çok uygun bir ortam buluncaya kadar engellenmiş durumda kalan kendiliğinden bir saldırganlık tepişi bulunduğunu gösteren hiçbir kanıt yoktur. Hayvan saldırganlığı savunmaya yönelik olduğu sürece, kalıtımsal olarak kalıplanmış belli sinir yapılarına dayanır; hidrolik modeli sa-vunmasaydı ve insan yıkıcılığıyla zalimliğini, doğuştan ve kökeni savunucu saldırganlıkta bulunan şeyler olarak açıklamasaydı, Lorenz'in tutumu hiçbir şekilde tartışma konusu olmazdı.
Bir kitle katliamcısı ve sadist olan tek memeli hayvan insandır. Bunun neden böyle olduğu sorusunu yanıtlamak bundan sonraki kısımların amacıdır. Hayvan davranışına ilişkin bu tartışmada ben, birçok hayvanın kendi türüyle kavga ettiğini ama «parçalayıcı olmayan», yıkıcı olmayan bir biçimde kavga ettiğini ve genelde memelilerin, özel olarak da insan-öncesi primatların yaşamına ilişkin verilerin, insanın bunlardan kalıtım yoluyla devraldığı varsayılan doğuştan bir «yıkıcılık»ın varlığını göstermediğini ayrıntılarıyla ortaya koymak istiyorum. Gerçekten, eğer insan türü, kendi doğal yaşam çevresinde yaşayan şempanzelerdeki «doğuştan» saldırganlıkla hemen hemen aynı düzeyde bir «doğuştan» saldırganlığa sahip olmuş olsaydı, oldukça barışçıl bir dünyada yaşardık.
TUTSAKLIK KOŞULLARI ALTINDA SALDIRGANLIK
Hayvanlar arasındaki, özellikle de primatlar arasındaki saldırganlığı incelerken, bunların kendi yaşam çevreleri içinde yaşarken gösterdikleri davranışlar ile tutsaklık koşullan altındaki, yani esas olarak hayvanat bahçelerindeki davranışları arasında bir ayırım yaparak işe başlamak önemlidir. Gözlemlerin ortaya koyduğuna göre, yaban ortamı içindeki primatlar çok az saldırganlık gösterirler, oysa hayvanat bahçesindeki primatlar aşırı bir yıkıcılık ortaya koyarlar.
Bu ayırım, insan saldırganlığının anlaşılması açısından temel önem taşır; çünkü insan, bu zamana kadarki tarihinde, t.Ö. 5.000 yılına kadar olan avcılarla yiyecek toplayıcılar ve ilk tarımcılar hariç, kendi «doğal yaşam çevresi» içinde pek yaşamamıştır. «Uygarlaşmış» insan, her zaman «Hayvanat Bahçesi»nde —yani çeşitli düzeylerde tutsaklık
ve özgürlükten yoksunluk altında— yaşamıştır ve bu, en ileri toplumlarda bile hâlâ doğrudur.
Hayvanat bahçesindeki primatlara ilişkin çok iyi incelenmiş birkaç örnekle başlayacağım. Belki de bunlann içinde en çok bilinenler, Solly Zuckerman'ın 1929 - 30 yıllannda Regents Park'taki Londra Hayvanat Bahçesi'nde («Maymun Tepesi») incelediği hamadryas babunlarıdır. Bu maymunlann içinde bulundukları alan 30 metre uzunluğunda, 18 metre genişliğindeydi ve hayvanat bahçesi ölçülerine göre genişti; arria yaşam çevrelerinin doğal genişliğiyle karşılaştınldığında aşın ölçüde küçüktü. Zuckerman, bu hayvanlar arasında çok büyük gerilim ve saldırganlık gözlemledi. Güçlü olanlar, zalimce ve acımasızca zayıf olanları baskı altında tutuyordu ve anneleri bile yavrularının elinden yiyecek aşınyordu. En çok mağdur olanlar, kavgalar sırasında zaman zaman yaralanan ya da kazayla öldürülen dişiler ve yavrulardı. Zuckerman, bir erkek zorbanın, bir bebek maymuna kasıtlı olarak iki kez saldırdığını gördü ve bu küçük maymun akşamleyin ölü bulundu. Altmış bir erkekten sekizi kavgalarda ölürken, başka birçoğu da hastalıktan öldü (S. Zuckerman, 1932).
Hayvanat bahçesindeki primatların davranışlarına ilişkin başka gözlemler, Hans Kummer (1951)1 tarafından Zürih'te ve Vernon Reynolds (1961)1 tarafından ingiltere'nin Whipsnade kentinde yapıldı. Kummer, babunlan, alanı 15x27 metre olan kapalı bir yerde tuttu. Zürih'te ağır yaralara yol açan ciddi ısırmalar çok yaygındı. Kummer, Zürih Hayvanat Bahçesi'nde bulunan hayvanlar arasındaki saldırganlık ile daha önce Etiyopya'da incelediği yaban ortamı içinde bulunan hayvanlar arasındaki saldırganlığı ayrıntılı bir karşılaştırmadan geçirdi ve hayvanat bahçesindeki saldırgan hareketlerin oluş sıklığının yaban topluluklanndakine oranla, dişilerde dokuz kat, yetişkin erkeklerde de on yedi buçuk kat daha fazla olduğunu ortaya çıkardı. Vernon Reynolds, her bir kenarı yalnız yaklaşık on metre olan sekizgen bir çevrik alan içindeki yirmi dört rhesus maymununu inceledi. Hayvanlann kapatıldığı alan, Maymun Tepesi'ndeki alandan daha küçük olmakla birlikte, saldırganlık derecesi o kadar aşın değildi. Yine de yaban ortamında olduğundan daha çok şiddet vardı; birçok hayvan yaralandı
1C. ve W. M. S. Russeü'ın yaptıkları alıntı (1968).
140
IÇGÜDÜCÜ TEZE KARŞI KANITLAR
ve dişilerden birisi öyle kötü sakatlandı ki bu hayvan vurulmak zorunda kalındı.
Rhesus maymunları (Maçaca mulata) üzerine yapılan çeşitli incelemeler, özellikle C.H. Southwick'in (1964), ayrıca C. H. Southwick, M. Beg ve M. Siddiqi'nin (1965) yaptıkları incelemeler, çevresel koşulların saldırganlık üzerindeki etkisi bakımından son derecede ilginçtir. Southwick, çevresel ve toplumsal koşulların, tutsaklık içinde bulunan rhesus maymunlarındaki «çatışmah» davranışın, (bir başka deyişle, çatışmaya tepki olarak ortaya çıkan davranışın) biçimi ve sıklığı üzerinde her zaman büyük bir etki yaptığını ortaya çıkarmıştır. Southwick'in incelemeleri, çevresel değişiklikler, yani belli bir alandaki hayvan sayısı ile toplumsal değişiklikler, yani var olan bir kümeye • yeni hayvanların katılması arasında ayrım yapma olanağı vermektedir. Southwick'in ulaştığı sonuca göre, alanın daralması saldırganlığın artmasına neden olur; ama yeni hayvanların katılmasıyla toplumsal yapıda meydana gelen değişiklikler, «karşılıklı saldırganlık eylemlerinde, çevresel değişikliklerden çok daha büyük artışlara yol açar» (C. H. Southwick, 1964).
Alanın daralmasıyla artan saldırganlık, başka birçok memeli türü arasında daha saldırgan davranışlara yol açmıştır. L. H. Matthews, bu konudaki yazını inceleyerek ve Londra Hayvanat Balıçesi'nde yaptığı kendi gözlemlerine dayalı olarak, memeliler arasında, kalabalıklaşma koşulları altında bulunmaları hariç, ölümle biten hiçbir kavga olayına rastlayamadığını belirtmektedir (L. H. Matthews, 1963). Seçkin bir hayvan davranışı araştırmacısı olan Paul Leyhausen, hep birlikte dar bir alana kapatıldıkları zaman kediler arasındaki göreceli hiyerarşinin bozulmasının oynadığı rolü vurgulamıştır. «Kafesler ne denli kala-balıksa, göreceli hiyerarşi de o denli düşük düzeydedir. Sonunda bir despot ortaya çıkar, 'paryalar' belirir ve bunlar, bütün ötekilerin yaptıkları sürekli ve kaba saldırılarla çılgınlığa ve her türden doğal-dışı davranışa sürüklenir. Topluluk, kinci bir güruh haline gelir. Hayvanların hepsi de çok seyrek gevşer, asla huzur içinde görünmezler ve sürekli tıslama, hırlama, hatta kavga vardır» (P. Leyhausen, 1956).2
Sabit beslenme merkezlerinde meydana gelen geçici kalabalıklaşma bile, saldırganlığın artmasına yol açmıştır. 1952 kışında C. Ca-
-t
"Ayrıca karş. P. Leyhausen'm kalabalıklaşmaya ilişkin tartışması (1965), özellikle kalabalıklaşmanın insan üzerindeki etkilerine ilişkin tartışması.
6. HAYVAN DAVRANIŞI
141
bot, N. Collias ve R. C. Guttinger adlı üç Amerikalı bilim adamı (aktaranlar C. ve W. M. S. Russell, 1968), Wisconsin'deki Flag Nehri yakınlarında geyikleri gözlemlediler ve çekişme düzeyinin, sabit durak alanındaki geyik sayısına, yani geyiklerin yoğunluğuna bağlı olduğunu buldular. Bölgede yalnız beş ile yedi arasında geyik bulununca, her saat geyik başına yalnız bir sürtüşme görülüyordu. Yirmi üç ile otuz arasında geyik bulununca, bu oran her saat geyik başına 4,4 çekişmeydi. Amerikalı dirimbilimci J. B. Calhoun (1948), yaban sıçanları konusunda benzer gözlemler yapmıştır.
Bol*bol yiyecek kaynağı bulunmasının, kalabalıklaşma koşulları altında, saldırganlığın artmasını önleyemediğini kanıtların ortaya koyduğunu belirtmek önemlidir. Londra Hayvanat Bahçesi'ndeki hayvanlar iyi besleniyordu; yine de kalabalıklaşma, saldırganlığın artmasına yol açıyordu. Rhesus maymunları arasında, yüzde 25'lik bir yiyecek azalmasının bile, Southwick-'in gözlemlerine göre, çatışmah karşılıklı-etkileşimlerde hiçbir değişikliğe yol açmadığım ve yüzde 50'lik bir azalmanın, gerçekte, çatışmah davranışta önemli bir azalmaya neden olduğunu3 belirtmek de önemlidir.
Öyle görünüyor ki. tutsaklık koşullan altındaki primatlarda artan saldırganlığa ilişkin incelemelerden çıkan sonuç —öteki memeliler hakkındaki incelemeler de aynı sonucu ortaya koymuştur—. şiddetin artması için ana koşulun kalabalıklaşma olduğudur. Bununla birlikte, «kalabalıklaşma» yalnızca bir yaftadır ve oldukça yanıltıcı bir yaftadır: çünkü kalabalıklaşmadaki hangi etkenlerin saldırganlıkta meydana gelen bu artıştan sorumlu olduğunu bize göstermez.
Asgari düzeyde bir özel alan için «doğal» bir gereksinme mi vardır?4 Kalabalıklaşma, hayvanı, yeni şeyler bulmaya ve özgür harekete duyduğu doğuştan gereksinmeyi yerine getirmekten alıkoyar mı? Kalabalıklaşma, hayvanın vücuduna yönelik olan ve hayvanın saldırganlıkla tepki gösterdiği bir tehd.it olarak mı hissedilir?
Bu sorular, ancak daha ileri incelemelere dayanılarak eksiksiz biçimde yanıtlanabilmekle birlikte, Southwick'in bulguları, kalabalıklaşmada, birbirinden ayrı tutulması gereken en az iki farklı
"insanlar arasında da açlık koşullarının saldırganlığı artırmaktan çok azalttığı benzer olgulara rastlanabilir.
Krş. T. E. Hall'un insanın alan gereksinmesine ilişkin ilginç incelemeleri (1963, 1966). -
142
ÎÇGÜDÜCÜ TEZE KARŞI KANITLAR
öğenin bulunduğunu ortaya koyuyor. Bunlardan birisi alanın daralması, öteki de toplumsal yapının' yıkılması'Ğa. Gruba yabancı bir hayvanın katılmasının, çoğunlukla, kalabalıklaşmadan da daha büyük saldırganlığa yol açtığı konusunda Southwick'in daha önce değindiğimiz gözlemi, ikinci etkenin önemini açık biçimde kanıtlamaktadır. Elbette, sık sık iki etken birden varlığını sürdürür ve bu ikisinden hangisinin saldırgan davranışın sorumlusu olduğunu belirlemek zordur.
Hayvan kalabalıklaşmasında bu etkenlerin özgül bileşimi nasıl olursa olsun, bunlardan her birisi saldırganlık üretebilir. Alanın daralması, önemli yaşamsal işlevler olan ve ancak hayvan kendi yiyeceğini bulmak zorunda olduğu zaman gelişebilen hareket, oyun ve yeteneklerini uygulama işlevlerinden hayvanı yoksun bırakır. Bu yüzden, «alandan yoksun bırakılmış» hayvan, yaşamsal işlevlerindeki bu azalmanın kendini tehdit ettiğini hissedebilir ve saldırganlıkla tepki gösterebilir. Southwick'e göre, bir hayvan topluluğunun toplumsal yapısının bozulması daha da büyük bir tehdittir. Her hayvan türü, kendi türüne özgü bir toplumsal yapı içersinde yaşar. Hiyerarşik olsun ya da olmasın, bu yapı, hayvanın davranışının uyarlandığı bağlantı çerçevesidir. Uygun bir toplumsal denge, hayvanın var oluşu için zorunlu bir koşuldur. Bu dengenin kalabalıklaşma nedeniyle bozulması, hayvanın var oluşuna yönelik çok büyük bir tehdittir ve saldırganlığın savunucu rolü kabul edildiğine göre, beklenecek sonuç, özellikle de kaçış olanaksız olduğu zaman, yoğun saldırganlıktır.
Zuckerman'ın babun maymunları arasında görüldüğü gibi, bir hayvanat bahçesindeki yaşam koşullarında kalabalıklaşma meydana gelebilir. Ama genellikle, bir hayvanat bahçesindeki hayvanların sayısı pek kalabalık değildir; yine de bu hayvanlar alanın kısıtlı olmasından rahatsızlık duyarlar. Her ne kadar iyi beslenseler ve korunsalar da, tutsak hayvanların «yapacak hiçbir şeyleri yok»tur. Bütün fizyolojik gereksinmelerin giderilmesinin, bir hayvana (ve insana) rahatlık duygusu vermek için yeterli olduğuna inanılırsa, bu hayvanların hayvanat bahçesindeki yaşamları onları çok hoşnut kılmalıdır. Ne var ki bu asalakça yaşam, bedensel ve akılsal yeteneklerini etkin biçimde açığa vurmalarına olanak veren uyaranlardan onları yoksun kılar; bu yüzden bu hayvanlar sık sık sıkıntılı, anlamsız ve duyarsız hale gelirler. A. Kortlandt'ın bildirdiğine göre «yaban ortamında yaşayan şempanzeler arasındaki yaşlıca şempanzeler, genellikle yıllar geçtikçe gitgide daha
6. HAYVAN DAVRANIŞI
143
anlamsız ve boş bir görünüşe bürünen hayvanat bahçesi şempanzelerinin tersine, daha canlı, her şeyle daha yakından ilgili ve daha insansı görünüyorlardı» (A. Kortlandt, 1962).5 S. E. Glickman ve R. W. Sro-ges da (1966) hayvanat bahçesi kafeslerinin getirdiği hiç değişmeyen «anlamsız uyaran dünyası»ndan ve bunun sonucu olan «sıkıntı»dan söz ederek aynı noktaya parmak basmaktadırlar.
İnsan Saldırganlığı ve Kalabalıklaşma
Kalabalıklaşma, hayvan saldırganlığının önemli bir koşuluysa, bunun insan saldırganlığının da önemli bir kaynağı olup olmadığı sorusu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Bu fikir geniş ölçüde savunulmaktadır ve «başkaldırı», «şiddet» ile «nevrozlar»ı gidermenin, «insan toplumlarında sayı dengesini kurmaktan ve bu sayıyı en uygun düzeyde tutmak için hızla etkili araçlar bulmak»tan başka bir yolu olmadığını öne süren P. Leyhausen tarafından dile getirilmiştir (P. Ley-hausen, 1965).6
«Kalabalıklaşma» ile nüfus yoğunluğu arasında yapılan ve çok tutulan bu özdeşleştirme büyük karışıklık yaratmıştır. Leyhausen, aşırı yalınlaştırıcı ve tutucu yaklaşımıyla, çağdaş kalabalıklaşma sorununun iki yöne sahip olduğu gerçeğini gözardı etmektedir. Bu yönler, (1) yaşayabilir bir toplumsal yapının (özellikle dünyanın sanayileşmiş bölgelerinde) yıkılması ve (2) öncelikle dünyanın sanayileşmemiş bölgelerinde, nüfus büyüklüğü ile bu nüfusun var oluşu için gerekli ekonomik ve toplumsal temel arasındaki oransızlıktır.
insan, içinde kendine ait bir yer kapladığı ve başkalarıyla olan ilişkilerinin nispeten istikrarlı durumda bulunduğu, genel kabul gören değerler ve fikirlerle desteklendiği bir toplumsal sisteme gereksinme duyar. Modern sanayi toplumunda meydana gelen gelişme, geleneklerin, ortak değerlerin ve başkalarıyla olan gerçekten toplumsal nitelikli kişisel bağların büyük ölçüde ortadan kalkmasıdır. Modem kitle insanı, bir kalabalığın parçası olsa bile, yalıtlanmış ve yalnızdır; başka-
Buna bir ömek, bedensel yönden daha genç maymunlardan çok aşağı olmasına karşın kümenin önderliğini sürdüren gümüş-tüylü bir yaşlı şempanzedir; açıkçası, özgürlük içindeki yaşam, çok çeşitli bütün uyaranlanyla birlikte, bu şempanzede, ona önder olma yeterliği kazandıran bir tür bilgelik geliştirmişti.
Aynı tez, C. ve W. M. S. Russell tarafından da dile getirilmiştir (1968; 1968a).
144
ÎÇGÜDÜCÜ TEZE KARŞI KANITLAR
larıyla paylaşabileceği hiçbir inancı yoktur: iletişim araçlarından edindiği yalnızca sloganlar ve ideolojilerdir. Bu insan, çoğu kez aynı zamanda uzlaşmaz nitelikte de olsa. yalnız ortak çıkarların ve cüzdan bağının bir arada tuttuğu bir atom («birey» = bölünmez'in Yunanca karşılığı) haline gelmiştir. Emile Durkheim (1897). bu olguyu «ano-mie» (toplumsal çözülme) olarak adlandırmış ve bunun, sanayileşmenin artışına koşut olarak artan intiharların başlıca nedeni olduğunu ortaya çıkarmıştır. Durkheim, toplumsal çözülme terimiyle, gerçekten ortaklaşmacı bütün örgütlenmelerin devlet karşısında ikincil duruma düşmesi ve gerçekten toplumsal nitelikteki yaşamın bütünüyle ortadan kalkması gerçeğinden dolayı, bütün geleneksel toplumsal bağların kopuşunu anlatmak istemiştir. O, modern siyasal devlette yaşayan insanların, «darmadağınık bir bireyler yığını» olduklarına inanıyordu.7 Bir başka toplumbilim ustası, F. Tönnies de (1926) modern toplumlara ilişkin benzer bir çözümleme gerçekleştirmiş ve geleneksel «topluluk» (Gemeinschaft) ile gerçekten toplumsal bütün bağların ortadan silindiği çağdaş toplum (Gesellschaft) arasındaki . ayrımı belirlemiştir.
insan saldırganlığının nedenlerinin, öyle pek de nüfus yoğunluğu değil, toplumsal yapıdan, gerçek yaşam bağlarından ve yaşam ilgisinden yoksunluk olduğu, birçok örnekle ortaya konabilir. En çarpıcı örneklerden birisi, israil'deki kibbutzlardır; bunlar çok kalabalıktır, birey için çok az alan ve çok az gizlilik vardır (yıllar önce. kibbutzlar yoksulken, bu durum daha çok geçerliydi). Yine de kibbutzlann üyeleri arasında saldırganlık olağandışı düzeyde düşüktü. Aynı şey, dünyanın her yanındaki başka «amaçlı topluluklar» için de doğrudur. Bir başka örnek de dünyanın en yoğun nüfuslu bölgelerinden ikisi olan Belçika ve Hollanda gibi ülkelerdir; yine de bu nüfusun ayırıcı özelliği belirgin düzeyde saldırganlık değildir. Woodstock ya da isle of Wight gençlik şölenlerinden daha çok kalabalıklaşmaya pek rastla-namaz; ama her iki şölen de saldırganlıktan dikkat çekecek ölçüde uzaktı. Bir başka örnek verirsek, "otuz yıl önce Manhattan Adası, dünyanın en yoğun nüfuslu yerlerinden birisiydi; ama o zamanlar buranın ayırıcı özelliği, bugün olduğu gibi, aşın şiddpt değildi.
E. Mayo da buna benzer bir görüş dile getirmiştir (1933).;
6. HAYVAN DAVRANIŞI
145
Birkaç yüz ailenin bir arada yaşadığı büyük bir sitede oturan herkes bilir ki, bir kişinin, böyle yoğun nüfuslu bir binadaki kadar çok gizliliğe sahip olduğu ve kapı komşularınca bu kadar az rahatsız edildiği çok az yer vardır. Buna karşılık, evlerin çok daha dağınık ve nüfus yoğunluğunun daha düşük olduğu küçük bir köyde çok daha âz gizlilik vardır. Burada insanlar, birbirinin daha çok ayırdındadırlar, birbirlerinin özel yaşamını gözetler ve bu konuda dedikodu yaparlar. Sürekli olarak birbirlerinin görüş alanı içindedirler. Aynı şey, çok daha düşük bir düzeyde olmakla birlikte, kenar mahalle toplumu için de doğrudur.
Anlaşıldığı üzere, bu örnekler, saldırganlığın sorumlusunun öyle pek de kalabalıklaşma değil, bu saldırganlığın meydana geldiği toplumsal, ruhsal, kültürel ve ekonomik koşullar olduğunu ortaya koymaktadır. Aşırı nüfusun, yani yoksulluk koşulları altındaki yoğun nüfusun gerilim ve saldırganlığa neden olduğu açıktır; Amerikan kentlerindeki yoksul kenar mahalleleri kadar, Hindistan'ın büyük kentleri de bunun birer örneğidir. Uygun konutların bulunmamasından dolayı insanlar, başkalarının dolaysız ve sürekli olarak verdikleri huzursuzluktan korunmak için gerekli en temel koşullardan yoksun oldukları zaman, aşın nüfus ve bunun sonucu olan nüfus yoğunluğu yıkıcı neteliktedir. Aşın nüfus, belli bir toplumdaki insan sayısının, bu insanlara yeterli besin, konut ve anlamlı dinlenme sağlamak için elde bulunan ekonomik olanakları aştığı anlamına gelir. Hiç kuşkusuz, aşırı nüfusun kötü sonuçlan vardır ve nüfusun ekonomik temelle orantılı bir düzeye indirilmesi zorunludur. Ama yoğun bir nüfusu geçindirmeye yetecek ekonomik olanaklara sahip bir toplumda, bizzat yoğunluk, yurttaşı gizliliğinden yoksun bırakmaz ve onu başkalarının sürekli huzursuzluk vermesine maruz bırakmaz.
Bununla birlikte, yeterli bir yaşam düzeyi, ancak gizlilikten yoksunluğu ve sürekli başkalarının huzursuzluk vermesini önler. Toplumsal çözülme sorununu, Gemeinschaft'm bulunmaması sorununu, bireyin insanca ilişkilere sahip, üyeleri birbirini kişi olarak tanıyan bir dünyada yaşama gereksinmesi sorununu çözmez. Tüm toplumsal ve tinsel yapı kökünden değiştirilirse: yalnızca bireyin yeterince beslenip barmdınlmasıyla kalınmayıp, tüm toplumun çıkarları tek tek bireylerin çıkarlanyla özdeş duruma gelirse; tüketicilik ve toplumdaşlara karşı uzlaşmazlık değil de, toplumdaşlarla ilişki ve kişinin yetenekle-
146
IÇGÜDÜCÜ TEZE KARŞI KANITLAR
i
6. HAYVAN DAVRANIŞI
147
rini dışa vurması toplumsal ve bireysel yaşamı yöneten ilkeler durumuna gelirse, ancak o zaman sanayi toplumundaki toplumsal çözülme ortadan kaldırılabilir. Yüksek nüfus yoğunluğu koşulu altında bunu gerçekleştirmek olanaklıdır; ama tüm temel önermelerimizi köklü biçimde yeniden değerlendirmemizi ve köklü bir toplumsal değişiklik olmasını gerektirir.
Bu düşüncelerden çıkan sonuç, hayvan ve insan kalabalıklaşması arasında yapılan tüm örneksemelerin sınırlı bir değere sahip olduğudur. Hayvan, gereksinme duyduğu alan ve toplumsal örgütlenme konusunda içgüdüsel bir «bilgi»ye sahiptir. Alanına ve toplumsal yapısına yönelik bir müdahaleyi gidermek için içgüdüsel olarak saldırganlıkla tepki gösterir. Bu bakımlardan yaşamsal çıkarlarına yönelen tehditlere karşılık verecek başka hiçbir yolu yoktur. Ama insan başka birçok yola sahiptir, insan toplumsal yapıyı değiştirebilir, içgüdüsel olarak sahip olduklarının ötesinde dayanışma ve ortak değer bağlan geliştirebilir. Hayvanın kalabalıklaşmaya getirdiği çözüm, biyolojik, içgüdüsel bir çözümdür; insanın getirdiği çözüm ise toplumsal ve siyasaldır.
YABAN ORTAMINDA SALDIRGANLIK
Yaban ortamında yaşayan hayvanlara ilişkin birçok yeni inceleme vardır ve bu incelemeler, tutsaklık koşullan altında gözlemlenen sal^ dırganlığın, aynı hayvanlar kendi doğal yaşam çevrelerinde yaşadık-lan zaman söz konusu olmadığını açıkça göstermektedir.8
Maymunlar arasında babunlar, şiddetli davranışlanyla tanınmıştır ve S. L. Washburn ile I. DeVore (1971), bu maymunlan dikkatlice incelemişlerdir. Yerin dar olmasından dolayı, yalnızca Washburn ve De-Vore'un ulaştıklan sonuca değineceğim. Bu sonuç şudur: Genel toplumsal yapı bozulmazsa, çok az saldırgan davranış görülür; görülen
İnsan dışı primatlara ilişkin alan incelemeleri, ilk kez, şempanzeler hakkındaki incelemesiyle H. W. Nissen (1931), goriller hakkındaki incelemesiyle H. C. Bingham (1932) ve uluyan maymunlara ilişkin incelemesiyle C. R. Carpenter (1934) tarafından yürütüldü. Bu incelemelerden sonra hemen hemen yirmi yıl boyunca, primatlara ilişkin alan incelemeleri nerdeyse bütünüyle bir yana bırakıldı. Arada geçen sürede birçok kısa alan incelemesi yapıldıysa da, yeni bir uzun dönemli, dikkatli gözlemler dizisi, ellili yılların ortalarına dek başlamadı. Bu yeni gözlemleri başlatan gelişmeler, Kyoto Üniversitesi Japonya Maymun Merkezi'nin kurulması ve S. A. Altman'ın Cayo Santia-
davranış ne olursa olsun, aslında bu davranışların tümünde bir saldırganlık havası vardır. Sözü edilen araştırmacılar, su kaynağı başında karşılaşan babun sürüleri arasında hiçbir kavga gözlemediklerini bildirmişlerdir; kalabalıklaşmaya ilişkin önceki tartışma göz önüne alınırsa, bu gözlemi belirtmek dikkate değer bir şeydir. Araştırmacılar, bir tek su kaynağı başında bir anda dört yüzü aşkın babun saymışlar; yine de bunlar arasında herhangi bir saldırgan davranış gözleyememişlerdir. Babunlann, başka hayvan türlerinin üyelerine karşı asla saldırgan olmadıklarını da gözlemlemişlerdir. K. R. L. Hall'un (1960) şebeklerle (Papio ursinus) ilgili incelemesi bu görüşü doğrulamış ve tamamlamıştır.
insana en çok benzeyen primatlar olan şempanzeler arasındaki saldırgan davranışların incelenmesi özellikle ilginçtir. Yakın zamanlara kadar bunların Ekvator Afrikası'ndaki yaşam biçimleri konusunda hemen hiçbir şey bilinmiyordu. Ama bugün kendi doğal yaşam çevrelerinde şempanzeler üzerinde üç ayrı gözlem gerçekleştirilmiştir ve bu gözlemler, saldırgan davranış konusunda çok ilginç veriler sağlamıştır.
Bodongo Ormanı'ndaki şempanzeleri inceleyen V. ve F. Reynolds, saldırganlık sıklığının son derecede düşük olduğunu bildirmektedir. «300 saat süren gözlemimiz sırasında, gerçek kavga olayı ya da tehdit veya kızgınlık eylemleri içeren on yedi sürtüşme görüldü ve bunlann hiçbirisi birkaç saniyeden daha uzun sürmedi» (V. ve F. Reynold, 1965). Bu on yedi sürtüşmeden yalnız dördüne iki yetişkin erkek-karıştı. Gömbe Suyu Rezervi'ndeki şempanzeler üzerinde Jane Good-all'ca yapılan gözlemler de temelde aynıdır: «Bağımlı bir erkeğin egemen konumdaki birisinin önünden yiyecek almaya çalıştığı dört du-
go'daki rhesus maymunu topluluğunu incelemesiydi. Bugün böylesi incelemelerle uğraşan ellinin çok üzerinde kişi vardır. Primat davranışına ilişkin bilimsel makaleleri toplayan en iyi derleme, çok kapsamlı bir kaynakçayla birlikte, yayımcı I. DeVore'un (1965) derlemesidir. Bu ciltte yer alan ve burada değinmek istediğim makaleler, K.R.L. Hail ve I. DeVore'un makaleleri (1965); C. H. Southwick, M. Beg ve M. R. Siddiqi'ye ait «Kuzey Hindistan'daki Rhesus Maymunlan»na ilişkin makale (1965); G. B. Schal-ler'ın «Dağ Gorillerinin Davranışı» adlı makalesi (1965); V. ve F. Reynold'm «Bodongo Ormanı'ndaki Şempanzelen> başlıklı makaleleri (1965) ve Jane Goodall'un «Gömbe Suyu Rezervi'ndeki Şempanzeler» adlı makalesidir (1965). Goodall, aynı araştırmayı 1965'e kadar sürdürdü ve elde ettiği yeni bulguları öncekilerle birleştirerek evlilik adı olan Jane van Lawick-Goodall adıyla yayımladı (1968). Bu kısımda A, Kortlandt (1962) ve K. R. L. Hall'dan da (1964) yararlandım.
148
IÇGÜDÜCÜ TEZE KARŞI KANITLAR
rumda tehdit edici davranış görüldü. Saldırı olayları çok seyrek gözlendi ve olgun erkeklerin dövüştüğü yalnız bir kez görüldü» (J. Goodall, 1965). Öte yandan, başlıca işlevi, açıkça, topluluğa üye şempanzeler arasında iyi ilişkiler kurup sürdürmek olan «birbirinin tüylerini temizleme ve kur yapma davranışı gibi birçok etkinlik ve an-latımsal hareket» vardır. Şempanzelerin oluşturdukları topluluklar çoğunlukla geçicidir ve ana-yavru ilişkisinden başka hiçbir tutarlı ilişkiye rastlanamaz (J. Goodall, 1965). Gözlemlenen yetmiş iki hayvanda, karşılıklı ilişkilerde çok açık bir egemenlik saptanmakla birlikte, bu şempanzeler arasında tam anlamıyla bir egemenlik hiyerarşisi gözlemlenemedi.
Daha sonra göreceğimiz gibi, insanın «ikinci doğası»nın, karakterinin evriminin anlaşılması açısından çok önemli bir olgu olan şempanzelerin kararsızlığı konusunda A. Kortlandt bir gözlemini aktarmaktadır. Şöyle yazmaktadır Kortlandt:
Gözlemlediğim bütün şempanzeler sakıngan, ikircikli yaratıklardı. Yaban ortamında şempanzeleri yakından inceleyen birisinin edineceği en büyük izlenimlerden birisi budur. Şempanzelerin yaşam dolu, araştırıcı gözlerinin ardında, durmaksızın şaşırtıcı bir dünyaya bir anlam vermeye uğraşan, kuşkucu, tartıp-döken bir kişilik seziliyor. Sanki şempanzelerde, içgüdü kesinliğinin yerini zekâ ikircikliliği almıştır — ama insanın ayırıcı özelliği olan kararlılık ve kesinlik söz konusu olmadan (A. Kortlandt, 1962).
Kortlandt'ın belirttiğine göre, tutsaklık koşullan altındaki hayvanlarla yapılan deneylerin ortaya koyduğu gibi, şempanzelerin davranış kalıpları, öteki maymunların davranış kalıplarından çok daha az doğuştan niteliktedir.9
Burada, van Lawick-Goodall'un yaptığı gözlemlerden özgül bir tanesini aktarmak istiyorum; çünkü bu gözlem, şempanzelerin dav-ranışlarındaki ikirciklilik ve kesinlikten yoksunluk hakkında- Kortlandt'ın belirttiği önemli yargıya iyi bir örnek sağlamaktadır. Rapor şudur:
Florida, Orange Park'taki Yerkes Primat Biyolojisi Laboratuvarlan'nda çalışan ve evlerinde bir şempanze yetiştirerek onu sistemli biçimde «zorlama» bir insanlaştırma eğitiminden geçiren K. J. ve C. Hayes, iki yıl sekiz aylıkken bu şempanzenin zekâ düzeyini (IQ) 125 olarak ölçtüler (C. Hayes, 1951 ile K. J. Hayes ile C. Hayes, 1951).
6. HAYVAN DAVRANIŞI
149

Bir gün Goliath, yokuşun biraz yukarısında, hemen arkasında (çiftleşme devresindeki) bilmediğimiz pembe bir dişiyle birlikte belirdi. Hugo ve ben, her iki şempanzenin görebileceği bir yerde çarçabuk bir muz yığını yaptık ve gözetlemek için çadıra saklandık. Dişi, kampımızı görünce bir ağaca sıçradı ve aşağıya baktı. Goliath da hemen durdu ve yukardaki dişiye baktı. Ondan sonra muzlara bir göz attı. Yokuş aşağı biraz yürüdü, durdu ve geri dönüp dişisine baktı. Dişisi yerinden kıpırdamamıştı. Goliath yavaş yavaş aşağı doğru yoluna devam etti; bu kez de dişi sessizce ağaçtan indi ve çalılıklar içinde onu gözden kaybettik. Goliath çevresine bakarak onun gittiğini görünce hızla geri koştu. Biraz sonra dişi yeniden bir ağaca tırmandı; bütün tüyleri diken diken olmuş olan Goliath da onu izledi. Bir süre dişinin tüylerini temizledi, ama bir gözü de hep kamptaydı. Artık muzları görememekle birlikte, muzların oldukları yerde durduklarını biliyordu ve yaklaşık on günden beri uzakta bulunduğu için belki de ağzı sulanıyordu.
Bir süre sonra ağaçtan indi ve dişiyi görmek için her birkaç adımda durup geri bakarak bir kez daha bize doğru yürüdü. Dişi kımıldamadan oturuyordu. Ama Hugo'da da bende de, dişinin Goliath'm arkadaşlığından kaçıp kurtulmak istediği yolunda güçlü bir izlenim vardı. Goliath yokuş aşağı biraz daha gelince, açıkça bitki örtüsü dişiyi görmesini engelliyordu; çünkü dönüp geri baktı ve ondan sonra çabucak bir ağaca tırmandı. Dişi hâlâ orada oturuyordu. Goliath ağaçtan indi, birkaç metre daha yürüdü ve ondan sonra bir başka ağaca sıçradı. Hâlâ oradaydı. Goliath muzlara doğru ilerledikçe bu iş birkaç dakika daha devam etti.
Goliath kamp açıklığına ulaşınca, ek bir sorunla karşılaştı — tırmanılacak hiç ağaç yoktu ve yerden bakınca dişiyi göremiyordu. Üç kez açıklığa geldi, ondan sonra döndü ve alelacele en son ağaca tırmandı. Dişi kıpırdamamıştı. Sanki Goliath birdenbire karar verdi ve hızla muzlara doğru koştu. Yalnız bir muz alarak geri döndü ve yeniden ağacına çıkmak için koştu. Dişi hâlâ aynı dalda oturuyordu. Goliath muzunu bitirdi ve sanki birazcık kendine güven duymuş gibi, hızla meyve yığınına döndü, bir kucak dolusu meyve aldı ve aceleyle ağaca döndü. Bu kez dişi gitmişti; Goliath muzları toparlayıp alırken dişi sık sık omzunun üzerinden ona göz atarak dalından inmiş ve sessizce toz olmuştu.
150
İÇGÜDÜCÜ TEZE KARŞI KANITLAR
Goliath'ın şaşkınlığını ve üzüntüsünü seyretmek eğlendiriciydi. Muzlarını yere düşürerek dişiyi bırakmış olduğu ağaca çarçabuk çıktı, bütün çevreyi gözden geçirdi ve daha sonra o da yerdeki otlar ve çalılıklar içinde gözden kayboldu. Ondan sonraki yirmi dakika boyunca o dişiyi aradı. Her birkaç dakikada bir onun bir başka ağaca tırmanarak her yöne baktığını görüyorduk; ama dişiyi bir türlü bulamadı ve sonunda vazgeçti, kampa döndü ve oldukça bitkin bir görünüşle oturarak yavaş yavaş muzları yedi. Yine de yokuş yukarı bakmak için başını çevirmeyi sürdürdü (J. van Lawick-Goodall, 1971).
Erkek şempanzenin, önce muzları yeme ya da önce dişiyle çiftleşme konusunda bir karara varmakta gösterdiği yetersizlik çok çarpıcıdır. Bu aynı davranışı bir insanda gözlemleseydik, bu insanda sap-lantısal kuşku hastalığı bulunduğunu söylerdik; çünkü normal insan, kendi karakter yapısındaki başat tepiye göre hareket etmekte güçlük çekmez. Ağızcıl alıcı karakter ilkin muzu yer ve cinsel tepişinin giderilmesini erteler; «üretken karakter», cinsel bakımdan doyuma ulaşıncaya kadar yiyeceği beklemeye bırakır. Her iki durumda da insan kuşkuya ya da duraksamaya düşmeksizin hareket eder. Bu örnekteki erkek şempanzede saplantısal sinir hastalığı bulunduğunu pek var-sayamayacağımız için, bu şempanzenin niçin böyle davrandığı sorusunun yanıtı, görüldüğü kadarıyla, van Lawick-Goodall'un ne yazık ki hiç değinmediği Kortlandt'ın yargısında bulunmaktadır.
Kortlandt, şempanzelerin, artık bedensel güce sahip olmasalar bile yaşlılara gösterdikleri saygı kadar, gençlere gösterdikleri dikkate değer hoşgörüyü de anlatmaktadır. Van Lawick-Goodall da aynı ayırıcı özelliği vurgulamaktadır:
Normal,olarak şempanzeler, birbirlerine karşı davranışlarında büyük bir hoşgörü gösterirler. Bu, dişiler için o kadar değilse bile, erkekler için özellikle doğrudur. Egemen konumdaki bir hayvanın alt düzeydeki birisine gösterdiği tipik bir hoşgörü olayı, bir ergen erkek, bir hurma ağacındaki tek olmuş meyve salkımını yerken meydana geldi. Olgun bir erkek yukarı tırmandı, ama ötekini kovmaya kalkışmadı; yalnızca daha genç olanın yanına sokuldu ve ikisi yanyana yemeye koyuldular. Benzer koşullar altında, bağımlı bir şempanze egemen konumdaki birisine_ sokulabilir; ama yemeye kalkışmadan önce, normal
6. HAYVAN DAVRANIŞI
151
olarak ötekinin dudaklarına, uyluğuna ya da üreme bölgesine dokunmak için uzanır. Çiftleşme, mevsiminde erkekler arasındaki hoşgörü özellikle dikkate değer niteliktedir; örneğin, yukarda anlattığımız üzere, yedi erkeğin aralarında hiçbir saldırganlık belirtisi göstermeksizin bir tek dişiyle çiftleşirken gözlendiği olayda bu hoşgörü açıkça görülür; bu erkeklerden birisi bir ergendi (J. van Lawick-Goodall, 1971).
G. B. Schaller, yaban ortamında gözlenen goriller konusunda, genel olarak kümeler arasındaki «karşılıkh-etkileşim»in barışçıl olduğunu bildiriyor. Yukarda belirtildiği gibi, yalnızca bir erkek yalandan saldırgan ataklarda bulundu ve «bir kez, bir dişi, bir genç ile bir yavru tarafından, bir başka kümeden gelen çağnsız konuklara karşı başlangıç atakları biçiminde zayıf bir saldırganlık gözlemledim. Kümelerarası saldırganlık, çoğunlukla, dik dik bakma ve ısırmayla sınırlıydı.» Schaller, goriller arasında ciddi saldırgan ataklara tanık olmadı. Bu daha da dikkat çekicidir; çünkü goril kümelerinin yaşam bölgeleri yalnız çakışmakla kalmaz, görünüşe bakılırsa, goril nüfusu arasında ortaklaşa kullanılmaktadır. Bu yüzden, sürtüşme çıkması için bol bol fırsat bulunması gerekirdi (G. B. Schaller, 1963, 1965).
Van Lawick-Goodall'un beslenme davranışıyla ilgili raporlarına özel bir dikkat gösterilmesi gerekir; çünkü onun gözlemleri, birçok yazar tarafından, şempanzelerin etobur ya da «yırtıcı» karakterlerine bir kanıt olarak kullanılmıştır. Van Lawick-Goodall, «Gömbe Suyu Rezervi»ndeki (ve belki de bütün türün yaşam alanının çoğu yerlerindeki) şempanzelerin hem etçil hem de otçul olduklarını belirtmektedir. «... Şempanzeler esas olarak otoburdur; bir başka deyişle, şempanzelerin bütün beslenme düzenlerini oluşturan yiyeceklerin en büyük bölümü ot türüdür» (J. van Lawick-Goodall, 1968). Bu kuralın bazı istisnaları vardır. Alan incelemesinin akışı içersinde van Lawick-Goodall ve yardımcısı, yirmi sekiz durumda, şempanzelerin başka memelilerin etini yediklerini gözlemlediler. Buna ek olarak, ilk iki buçuk yıl boyunca rastgele alınan dışkı örneklerinin ve son iki buçuk yılda düzenli olarak alınan örneklerin incelenmesi sonucu, dışkıda, şempanzelerin yerken gözlemlendiği memelilerden başka toplam otuz alü değişik memelinin kalıntıları bulundu. Ayrıca van Lawick-Goodall, bu yıllar boyunca karşılaştığı dört durumu aktarmaktadır. Bu durumların üçünde, erkek bir şempanze bir yavru babunu yakalayıp
152
İÇGÜDÜCÜ TEZE KARŞI KANITLAR
öldürdü ve bir durumda da öldürülen, belki dişi olan bir kırmızı kolo-bus maymunuydu. Dahası, Goodall, kırk beş ay içersinde (çoğunluğu primat olmak üzere) altmış sekiz, ya da başka bir deyişle, her ay bir buçuk memelinin elli şempanzeden oluşan bir topluluk tarafından yendiğini gözlemledi. Bu sayılar, yazarın daha önce dile getirdiği, şempanzelerin «beslenme düzenlerinin genel olarak ota dayandığı» ve dolayısıyla et yemenin istisnai olduğu yolundaki yargıyı doğruluyordu. Yine de çok tutulan insanın Gölgesinde adlı kitabında yazar, kendisi ve kocasının «oldukça sık olarak et yiyen şempanzeler gördüklerini açıkaçık belirtmektedir (J. van Lawick-Goodall,, 1971); ama et yemenin göreceli seyrekliğini ortaya koyan önceki çalışmalarındaki nitelik belirleyici verileri aktarmamaktadır. Bu noktayı vurguluyorum; çünkü bu incelemeden sonraki yayınlarda, van Lawick-Goodall'un verilerle ilgili 1971 yayını kitabını temel alarak şempanzelerin «yırtıcı» karakterini önemle belirten bol bol yorum bulunmaktadır. Ama şempanzeler, birçok yazarın belirttiği gibi, hem otçul hem de etçildir; esas olarak ota dayalı bir beslenme düzeniyle yaşarlar. Şempanzelerin ara sıra (gerçekte seyrek olarak) et yemeleri, onları etobur ve yırtıcı hayvanlar yapmaz. Ama «yırtıcı» ve «etobur» sözcüklerinin kullanılması, insanın doğuştan bir yıkıcılıkla dünyaya geldiğini çıtlatmayı amaçlamaktadır.
BÖLGECİLİK VE EGEMENLİK
Hayvan saldırganlığı konusunda çok tutulan anlayış, bölgecilik kavramından büyük ölçüde etkilenmiştir. Robert Ardrey'nin Territorial Imperative'^ (1967), genel kamuoyu üzerinde, insanın hayvan atalarından kalıtımla devraldığı, bölgesini savunmaya yönelik bir içgüdünün güdümü altında olduğu yolunda bir izlenim bırakmıştır. Bu içgüdünün, hayvan ve insan saldırganlığının ana kaynaklarından birisi olduğu varsayılmaktadır. Kolayca örneksemeler çıkarılmakta ve savaşa, bu aynı içgüdünün gücünün neden olduğu yolundaki kolaycı fikir birçok kişiye çekici gelmektedir.
Ne var ki, birçok nedenden dolayı bu fikir çok yanlıştır. İlk olarak, bölgesellik kavramının geçerli olmadığı birçok hayvan türü vardır. «Bölgesellik yalnızca omurgalılar ve eklembacaklılar gibi yüksek hay-
. 6. HAYVAN DAVRANIŞI
153
vanlarda hatta onlarda da çok düzensiz biçimde görülür» (J. P. Scott, 1968a). Zing Yang Kuo gibi başka davranış incelemecileri «daha çok, 'bölge savunması' denen şeyi, son çözümlemede, yabancılara karşı 1 tepki kalıplarını anlatmak için kullanılan, insanbiçimcilik ve on dokuzuncu yüzyıl Danvin'ciliğiyle çeşnilendirilmiş süslü bir addan öte bir şey olarak görmeme eğiliminde»dirler. «Bu sorun konusunda kesin karara varmak için daha ileri ve daha sistemli deneysel araştırmalar zorunludur» (Zing Yang Kuo, 1960).
N. Tinbergen, türün bölgeciliği ile bireyin bölgeciliğini birbirinden ayırır: «Bölgelerin, en başta, hayvanların doğuştan gelme bir biçimde tepki gösterdikleri özellikler temel alınarak seçildiği kesin gibi görünmektedir. Bu durum, aynı türe üye ya da hiç değilse aynı topluluğa üye bütün hayvanların aynı genel yaşam çevresi tipini seçmelerine yol açmaktadır. Bununla birlikte, bir erkeğin, —türün yetişme çevresinin özgül bir temsilcisi olan— kendi bölgesine kişisel bağlılığı, bir öğrenme sürecinin sonucudur» (N. Tinbergen, 1953).
Primatların anlatıldığı kısımda, bölge çakışmasının ne denli sık olduğunu görmüştük. Kuyruksuz-maymunlara (ape) ilişkin gözlemlerin bize öğrettiği bir şey varsa, o da çeşitli primat topluluklarının bölgeleri konusunda epeyce hoşgörülü ve esnek oldukları; sınırlarını gözü gibi koruyan ve herhangi bir «yabancı»nın girmesini zorla engelleyen bir topluma benzetilmelerine olanak verecek bir' görüntüyü kesinlikle ortaya koymadıklarıdır.
Bölgeciliğin, insan saldırganlığının temeli olduğu yolundaki varsayım bir başka nedenden dolayı da yanlıştır. Bölge savunması, bölgenin kalabalıklaşmaya yol açacak ölçüde istilaya uğraması durumunda zorunlu hale gelecek ciddi kavgalardan kaçınma işlevine sahiptir. Gerçekte, bölgeci saldırganlığın kendini açığa vurduğu tehdit davranışı, alan dengesini ve barışı korumanın içgüdüsel olarak programlanmış yoludur. Hayvanın içgüdüsel donanımı, yasal düzenlemelerin insan açısından sahip olduğu işleve sahiptir. Bundan dolayı, bir bölgeyi işaretlemek ve «girmek yasaktır» uyarısını yapmak için başka simgesel yolları kullanma olanağı doğunca, bu içgüdü geçersiz hale gelir. Daha sonra göreceğimiz gibi, çoğu savaşlar, —savaş yapanların ideolojik amaçları hariç— birisinin bölgesine yönelik bir tehdide karşı savunma amacıyla değil, çeşitli türden yararlar elde etmek amacıyla başlatılır; bu noktayı da akılda bulundurmaya değer.
Egemenlik kavramı konusunda da aynı ölçüde yanlış izlenimler
154
ÎÇGÜDÜCÜ TEZE KARŞI KANITLAR
yaygın biçimde yarlığını sürdürmektedir. Birçok türde -—ama kesinlikle bütün türlerde değil—, grubun hiyerarşik biçimde örgütlendiği görülür. En güçlü erkek, hiyerarşinin daha alt basamaklanndaki öteki erkekler karşısında, yiyecek, cinsellik ve oynaşma bakımlarından öncelik hakkına sahiptir.10 Ama bölgecilik gibi egemenlik de kesinlikle bütün hayvanlarda bulunmaz ve yine düzensiz biçimde omurgalılarla memelilerde görülür.
insan dışında kalan primatlar arasındaki egemenlik bakımından, Oldukça gelişkin ve katı hiyerarşi sistemlerine sahip oldukları görülen babunlar ve makaklar gibi maymun türlerinden bazıları ile egemenlik kalıplarının çok daha gevşek olduğu kuyruksuz-maymunlar arasında büyük bir farkla karşılaşıyoruz. Schaller, dağ gorilleri konusunda şunları bildiriyor:
110 kez, belirgin bir egemenlik karşılıklı-etkileşimi gözlemlendi. Egemenlik iddiası, en sık olarak, dar patikalarda bir hayvan geçiş önceliği istediği zaman ya da oturma yerinin seçimi konusunda, egemen hayvan bağımlı birisinin yerini aldığı zaman meydana geliyordu. Goriller, egemenliklerini en az eylemle ortaya koyuyorlardı. Aşama sıralamasında aşağı düzeyde bulunan bir hayvan, çoğunlukla, yüksek düzeydeki birisinin yalnızca yaklaşması ya da kısa bir bakışıyla yoldan çekiliyordu. En sık gördüğümüz bedensel temas içeren anlatımsal hareket, egemen bir bireyin bağımlı birisinin gövdesine elinin ar-kasıyla hafif bir şaplak vurmasıydı» (G. B. Schaller, 1965).
V. ve F. Reynolds, Bodongo Ormanı'nda yaşayan şempanzelere ilişkin raporlarında şunları belirtiyorlar:
Bireyler arasındaki konum farklılıklarına ilişkin birtakım kanıtlar bulunmakla birlikte, egemenlik karşılıklı-etkileşimleri, gözlemlenen şempanze davranışlarının çok küçük bir kısmını oluşturuyordu. Erkek-. ler ve dişiler arasında düzenli bir egemenlik hiyerarşisinin bulunduğunu gösteren hiçbir kanıt yoktu ve hiçbir sürekli küme önderi bulunmuyordu (V. ve F. Reynolds, 1965).
ıor
Bu hiyerarşi ile diktatörlüğün «içgüdüsel» kökenleri arasında bölgecilikle yurtseverlik arasında kurulandan daha seyrek olarak bir koşutluk kurulmuştur, oysa mantık aynıdır. Bu farklı uygulamanın nedeni, belki, diktatörlük için bir içgüdüsel temel kurmanın, «yurtseverlik» için bir içgüdüsel temel kurmak kadar çok tutulnıamasında yatmaktadır.
6. HAYVAN DAVRANIŞI
155
T. E. Rowell, babunlarla ilgili incelemesinde, egemenlik kavramına bütünüyle karşı çıkıyor ve şunları belirtiyor:
Henüz tam gerçeklik kazanmayan, ama çok iyi incelenmiş kanıtların gösterdiğine göre, hiyerarşik davranış çeşitli türden çevresel zorlamalarla bağlantılıdır ve zorlanma altında, fizyolojik belirtileri (örneğin, hastalığa karşı dirençsizliği) ilk gösteren, hiyerarşinin daha alt basamağmdaki hayvandır. Hiyerarşi basamağını belirleyen, (çoğunlukla varsay ildiği üzere, başat davranıştan çok) bağımlı dav-ranışsa, zorlanma etkeninin bütün hayvanları, yapılarına bağlı olarak, farklı düzeylerde doğrudan etkilediği, aynı zamanda da fizyolojik ve davranışsal (boyun eğme davranışı) değişikliklere yol açtığı ve bu ikinci durumun da sırası gelince hiyerarşik bir toplumsal örgütlenme ortaya çıkardığı görülebilir (T. E. Rowell, 1966).
Rowell şu sonuca ulaşıyor: «Görüldüğü kadarıyla, hiyerarşiyi sürdüren, en başta, bağımlıların davranış kalıpları ve —hiyerarşinin üst basamaklanndaki hayvanlardan çok— alt basamaklardaki hayvanlardır» (T. E. Rowell, 1966).
W. A. Mason da şempanzelere ilişkin incelemelerine dayanan güçlü gözlemler dile getiriyor:
Burada benimsenen görüşe göre, «egemenlik» ve «bağımlılık», şempanzelerin, birbirleriyle olan ilişkilerinde çoğu kez ürküten ve ürkütülen konumunda bulunmaları gerçeğini anlatmaya yönelik geleneksel bir tanımlamadan başka bir şey değildir. Doğal olarak, herhangi bir küme içindeki daha büyük, daha güçlü, daha haşin ve daha saldfrgan (hemen hemen başka herkesin gözünü korkutan) hayvanların, bir tür genel egemenlik konumu sergilemelerini bekleriz. Belki de bu, yaban ortamında olgun erkeklerin genellikle yetişkin dişilere egemen olmaları ve sırası gelince ergenlerle gençler üzerinde egemenlik kurmaları gerçeğini açıklar. Ne, var ki, bu gözlemden başka, bir bütün olarak şempanze gruplarının hiyerarşik biçimde örgütlendiklerini gösteren hiçbir belirti yoktur; özerk bir toplumsal üstünlük dürtüsüne ilişkin hiçbir inandırıcı kanıt da yoktur. Şempanzeler inatçı, atak ve açgözlüdür; kuşkusuz bu özellikler, özel toplumsal güdülerin ve gereksinmelerin katılımı olmaksızın, egemenlik ve bağımlılığın gelişmesi için yeterli bir dayanaktır.
156
İÇGÜDÜCÜ TEZE KARŞI KANITLAR
I
Bu yüzden, egemenlik ve bağımlılık, toplumsal alışverişin doğal yan ürünü olarak görülebilir; ama bu, iki birey arasındaki ilişkinin yalnızca bir yönüdür... (W. A. Mason, 1970).
Bölgecilik konusunda yapmış olduğum yorum, var olduğu kadarıyla egemenlik için de aynen geçerlidir. Egemenliğin işlevi, gruba huzur ve bütünlük sağlamak, ciddi kavgalara yol açabilecek sürtüşmeleri önlemektir, insan, kendisinde bulunmayan bu içgüdünün yerine, anlaşmaları, görenekleri ve yasaları koyar.
Hayvan egemenliği, yaygın bir biçimde, grubun geri kalan üyeleri üzerinde iktidara sahip olmanın tadını çıkaran önderin acımasız «baskıcılık»! olarak açıklanmıştır. Örneğin, maymunlar arasında önderin yetkesinin çoğu kez ötekilerde uyandırdığı korkuya dayandığı doğrudur. Ama örneğin şempanze gibi kuyruksuz-maymunlar arasında, en güçlü hayvanın yetkesini kuran şey, çoğu kez, onun misillemede bulunma gücünden duyulan korku değil, gruba önderlik etmede gösterdiği yetkinliktir. Bunun bir örneği olarak, daha önce de değindiğimiz gibi, Kortlandt (1962), bedensel yönden güçsüz olmasına karşın deneyimi ve bilgeliğinden dolayı önderliğini sürdüren yaşlı bir şempanzeden söz etmektedir.
Hayvanlarda egemenliğin rolü ne olursa olsun, egemen hayvanın her zaman görevine layık olması —bir başka deyişle, daha üstün bedensel gücünü, bilgeliğini, enerjisini ya da onun bir önder olarak benimsenmesini sağlayan her neyse onu her zaman ortaya koyması— gerektiği oldukça açık görünmektedir. J. M. R. Delgado'nun (1967) aktardığı çok ustalıklı bir maymun deneyinin de gösterdiği gibi egemen hayvan kısa bir süre için de olsa ayırıcı niteliklerini yitirirse buyurucu rolünün bittiğini ortaya koymaktadır. Egemenliğin kurumsal-laştığı ve birçok ilkel toplumda hâlâ geçerli olduğu üzere, kişisel yetkinlikle ilgili bir işlev olmaktan artık çıktığı insanlık talihinde, önderin, ayırıcı niteliklerini her zaman koruması zorunlu değildir; gerçekte, böyle niteliklere sahip olması bile zorunlu değildir. Toplumsal sistem, insanları, unvanda, üniformada ya da bunlar gibi şeylerde, önderin yetkin olduğunun kanıtını görmeye koşullandırır ve bütün sistemin desteklediği bu simgeler var olduğu sürece, ortalama insan, imparatorun elbise giyip giymediğini kendi kendine sormayı bile göze alamaz.
6. HAYVAN DAVRANIŞI
ÖTEKİ MEMELİLER ARASINDA SALDIRGANLIK
157
Çok az saldırganlık gösteren yalnızca primatlar değildir; yırtıcı ve yırtıcı olmayan bütün öteki memeliler de Lorenz'in hidrolik kuramının doğru olması halinde ortaya çıkabilecek olan duruma uygun bir saldırgan davranış sergilemekten uzaktırlar.
En saldırgan memeliler olan sıçanlar arasında bile, saldırganlığın yoğunluğu, Lorenz'in örneklerinin ortaya koyduğu kadar büyük değildir. Sally Carrighar. Lorenz'in kendi varsayımı lehine aktardığı sıçanlarla ilgili bir deney ile belirleyici noktanın sıçandaki doğuştan saldırganlık değil, daha çok ya da daha az saldırganlıktan sorumlu olan belli koşullar olduğunu açıkça gösteren bir başka deney arasındaki farklılığa dikkat çekmiştir:
Lorenz'e göre, Steiniger, değişik yerlerden getirilen kahverengi sıçanları büyük bir kapalı yere koydu; burada doğal yaşam koşulları eksiksiz olarak sağlanmıştı. Başlangıçta her hayvan, ötekinden korkar görünüyordu; saldırgan bir tutumları yoktu, ama şans eseri karşılaşırlarsa, özellikle de kapalı yerin bir kenarı buy unca kovalanırlar ve bu yüzden hızla çarpışırlarsa birbirlerini ısırıyorlardı.n
Steiniger'ın sıçanları, kısa süre sonra birbirlerine saldırmaya başladılar ve bir çift dışında bütün sıçanlar ölünceye kadar kavga ettiler. Bu çiftten türeyenler ondan sonra yaşam çevresine konulan her yabancı sıçanı katleden bir klan oluşturdular.
Bu incelemenin yürütüldüğü aynı yıllarda, John B. Calhoun da Bal-timore'da sıçanların davranışını araştırıyordu. Steiniger'ın başlangıçtaki topluluğunda on beş sıçan vardı; Calhoun unkinde ise—yine birbirine yabancı olan— on dört sıçan vardı. Ama Calhoun'un sıçanları koyduğu kapalı yer Steiniger'ın yerinden on altı kat daha büyüktü ve başka bakımlardan da daha elverişliydi: Düşman sıçanlarca kovalanan sıçanlar için «sığınaklar» sağlanmıştı (belki yaban ortamında da böyle barınaklar vardır) ve Calhoun'un bütün sıçanları işaretlerden tanınıyordu.
Hayvan ruhbilimcilerinin çoğu, herhangi bir kapalı yerde sağlanan koşullan —hele kapalı yer. hayvanların çitler boyunca koşarken birbirlerine çarpacaktan kadar küçükse— «eksiksiz biçimde doğal» saymazlar.
158
İÇGÜDÜCÜ TEZE KARŞI KANITLAR
Yirmi yedi ay boyunca, geniş alanın ortasındaki bir kuleden, tek tek bütün sıçanların hareketleri kaydedildi. Tanışma dönemi sırasındaki birkaç kavgadan sonra, sıçanlar iki klana ayrıldılar; bu klanlardan hiçbiri ötekini ortadan kaldırmaya kalkışmadı. Hiçbir engelleme olmadan bölgeden bölgeye geçişler oldukça yaygındı — bazı bireyler böylesi geçişleri öyle sık yapıyorlardı ki, bunlara haberci adı verildi12 (S. Carrighar, 1968).
»
En seçkin hayvan saldırganlığı incelemecilerinden birisi olan J. P. Scott'un belirttiği gibi, omurgalıların ve alt düzeyde omurgasızların tersine, İstakozların kıran kırana kavgalararının ortaya koyduğu üzere eklembacaklılar arasında ve dişinin erkeğe saldırarak erkeği yediği bazı eşekarısı ve örümcek türleri gibi toplumsal böcekler arasında saldırganlık çok yaygındır. Balıklar ve sürüngenler arasında da oldukça çok saldırganlığa rastlanabilir. Scott şöyle yazmaktadır:
Hayvanlardaki kavga davranışının karşılaştırmalı fizyolojisi, son derecede önemli olan şu sonucu ortaya çıkarır: kavga davranışının asıl uyarımı dışsaldır; yani, bir bireyin dış çevreye bakmaksızın dövüşmesini zorunlu kılan hiçbir kendiliğinden içsel uyarım yoktur. Bu yüzden, çatışmak davranış sisteminin içerdiği fizyolojik ve heyecansal etmenler, cinsel ve beslenmeyle ilgili davranışın içerdiği etmenlerden epeyce farklıdır.
Ve Scott devamla şunları belirtmektedir:
Doğal koşullar altında, yıkıcı ve uyumsuz (vurgular bana ait) çatışmak davranış anlamında düşmanca tutum ve saldırganlığa hayvan topluluklarında rastlamak zordur.
Scott, Lorenz'in varsayım olarak öne sürdüğü kendiliğinden içsel uyanma ilişkin özgül sorun üzerinde yoğunlaşarak şöyle yazmaktadır:
Bugün elimizde bulunan verilerin hepsi, insan dahil yüksek memeliler arasındaki kavga davranışının dış uyarımlardan kaynaklandığını
12
Kars. S. A. Bamett ile M. M. Spencer (1951) ve S. A. Bamett (1958, 1958a).
6. HAYVAN DAVRANIŞI
159
ve kendiliğinden içsel uyanma ilişkin hiçbir kanıt bulunmadığını ortaya koymaktadır. Heyecansal ve fizyolojik süreçler, uyarımın etkilerini uzun süreli kılar ve güçlendirir, ama uyarıma kaynaklık etmez13 (J. P. Scott, 1968a).
İnsanda Öldürmeye Karşı Bir Ketleme Var mıdır?
Lorenz'in insan saldırganlığına ilişkin açıklamalar dizisindeki en önemli noktalardan birisi, insanda, yırtıcı hayvanların tersine, türdeşlerini öldürmeye karşı içgüdüsel ketlemelerin gelişmemiş olduğu varsayımıdır. Lorenz bu noktayı, insanın bütün yırtıcı olmayan hayvanlar gibi, pençe, vb. türünden tehlikeli doğal silahlara sahip olmadığı ve bu yüzden böylesi ketlemelere gereksinme duymadığı varsayımıyla açıklamaktadır; insanın içgüdüsel ketlemelerden yoksun oluşunun bu denli tehlikeli hale gelmesine tek neden, onun silahlara sahip olmasıdır.
Ama insanın öldürmeye karşı hiçbir ketlemeye sahip olmadığı gerçekten doğru mudur?
Öldürme, insanın tarihsel sicilini öylesine sık olarak karakterize etmektedir ki, insanda herhangi bir ketlemeriin bulunması, ilk bakışta pek olası görülmez. Ne var ki, sorumuzu şu şekilde yeniden formüle edersek, bu yanıt kuşku götürür hale gelmektedir: insanda, az ya da çok kendisine özdeş saydığı, yani kendine bütünüyle «yabancı olmayan ve duygusal bağlarla bağlı olduğu canlı varlıkları, insanları ve hayvanları öldürmeye karşı herhangi bir ketleme var mıdır?
Böylesi ketlemelerin var olabileceğini ve öldürme eyleminin ardından bir suçluluk duygusunun ortaya çıkabileceğini gösteren bazı kanıtlar vardır.
Içli-dışlılık ve duygudaşlık öğesinin, hayvanları öldürmeye karşı ketlemelerin doğmasında rol oynadığı, günlük yaşamda gözlemlenen tepkilerden kolayca anlaşılabilir. Birçok insan, tanıdıkları ya da tavşan veya keçi gibi ev hayvanı olarak besledikleri bir hayvanın öldürülmesine ve yenmesine karşı belirgin bir iğrenme gösterirler.
Zing Yang Kuo, memelilerdeki hayvan kavgasına ilişkin deneysel incelemelerinde benzer sonuçlara ulaşmıştır (1960).
160
IÇGÜDÜCÜ TEZE KARŞI KANITLAR
Böyle bir hayvanı öldürmeyen ve böyle bir hayvanı yeme düşüncesini düpedüz iğrenç bulan pek çok insan vardır. Aynı kişiler, çoğunlukla, bu duygudaşlık öğesinin bulunmadığı durumlarda, benzer bir hayvanı yemekte hiç duraksama göstermezler. Bununla birlikte, öldürmeye karşı ketleme, yalnız kişisel olarak bilinen hayvanlarla ilgili olarak bulunmaz; hayvana duyulan özdeşlik duygusu, aynı ölçüde bir başka canlı varlığa da duyulabilir. Özellikle belli bir duygudaşlığın bulunduğu durumlarda, yaşamın sona erdirilmesiyle bağlantılı olarak bilinçli ya da bilinçsiz bir suçluluk duygusu ortaya çıkabilir. Hayvana duyulan bu yakınlık duygusu ve kendini bu hayvanı öldürmeye razı etme gereksinmesi, Taş Devri avcılarının ayı kuttörenlerinde çok canlı bir biçimde açığa çıkar (J. Mahringer, 1952).14
Yaşam niteliğini insanla paylaşan bütün canlı varlıklara duyulan özdeşlik duygusu, Hint düşüncesinde önemli bir ahlaksal ilke olarak açık seçik ortaya konmuştur ve Hindu inanışında herhangi bir hayvanın öldürülmesinin yasaklanmasına yol açmıştır.
Öldürmeye karşı ketlemelerin, özdeşlik ve duygudaşlığın bulunması koşuluyla, başka insanlar konusunda da var olması hiç de olasılık dışı değildir. İlkel insanın «yabancı»yı, aynı gruba ait olmayan kişiyi, çoğu kez bir türdeş olarak değil, kendisiyle özdeş tutmadığı «bir şey» olarak hissettiği yolundaki yorumla işe başlamamız gerekir. Genel olarak, aynı grubun bir üyesini öldürme konusunda daha büyük bir isteksizlik vardır; ilkel toplumda yanlış davranışlara verilen en ağır ceza, çoğu kez, ölümden ziyade dışlamaydı. (Kutsal Kitap'ta Kabil'e verilen cezada bu durum açık olarak görülür.) Ama yalnız ilkel toplumlarla ilgili bu örneklerle kısıtlı değiliz. Eski Yunanlılar gibi oldukça uygar bir kültürde bile köleler, tam anlamıyla insan değilmiş gibi görülüyordu.
Aynı olguya modern toplumlarda da rastlıyoruz. Savaş durumunda bütün hükümetler, kendi halklarında, düşmanın insan olmadığı duygusunu uyandırmaya çalışırlar. Düşman asıl adıyla değil, Birinci Dünya Savaşı'nda îngilizler'in Almanlar'a «Barbarlar»ya da Fransızlar'ın «Boclıes» demeleri gibi, değişik bir adla anılır. Düşmanın insanlığı üzerinde gerçekleştirilen bu yıkım, değişik renkten düşmanlar söz ko-
Yahudiler'in eti sütle birlikte yememe törelerinin temelinde benzer bir gerekçenin yattığına inanıyorum. Süt ve süt ürünleri yaşamın simgeleridir; canlı hayvanı simgelerler. Et ile sül ürünlerini bir arada yemenin yasaklanması, göründüğü kadarıyla, canlı hayvan ile bir yiyecek olarak ölü hayvan arasında kesin bir ayınm yapma konusundaki aynı eğilimi ortaya koymaktadır.
6. HAYVAN DAVRANIŞI
161
nusu olunca doruğa ulaşmıştır. Vietnam'daki savaş, birçok Amerikan askerinin Vietnamlı muhaliflerine karşı çok az duygudaşlık beslediklerini, onları «pislikler» olarak adlandırdıklarını ortaya koyan yeterince örnek sağlamıştır. «Harcamak» sözcüğü kullanılarak, «öldürmek» sözcüğü bile ortadan kaldırılmıştır. My Lai'da erkek, kadın ve çocuk birçok Vietnamlı sivili katletmekle suçlanan ve hüküm giyen Teğmen Calley, kendisine NLF («Viet Kong») askerlerini insan olarak değil, yalnızca «düşman» olarak görmenin öğretildiği gerekçesini savunmasında bir kanıt olarak kullanmıştır. Burada sorun, bunun yeterli bir savunma olup olmadığı değildir. Elbette bu sağlam bir kanıttır; çünkü doğrudur ve Vietnamlı köylülere karşı takınılan tutumun özünü söze dökmektedir. Hitler de yok etmek istediği «siyasal düşmanlar»ını Un-termenschen («alt-insanlar») olarak adlandırarak aynı şeyi yapmıştır. Öyle görünüyor ki, birisi, kendi tarafının karşı taraftan canlıları yok etmesini kolaylaştırmak istediği zaman, kendi askerlerine katledilecek olanların insan olmadıkları yolunda bir duygu aşılama tutumu hemen hemen kesin bir kuraldır.15
Tom Wicker, New York, Attica'daki hapishaneyi kasıp kavuran güçlerin rehineleri ve tutukluları toptan katletmeleri olayı üzerinde yorumlamalarda bulunurken, ayriı noktayı belirten çok düşünceli bir köşe yazısı yazmıştır. Wicker. Attica'daki kıyımın ardından New York Eyalet Valisi Nelson A. Rockefeller'ın yayımladığı bir demece değinmektedir. Bu demeç şu tümceyle başlamaktadır: «Yüreklerimiz, Attica'da ölen rehinelerin aileleriyle birliktedir»; ondan sonra Wicker şöyle yazmaktadır: «Attica'da aksayan —ve başka Amerikan hapishaneleriyle :ıslah evleri'nin çoğunda yanlış olan— yön, büyük ölçüde, şu yalın gerçekte bulunabilir: ne bu tümcede ne de başka bir tümcede, vali ya da herhangi bir yetkili, ölen mahkûmların ailelerine bir başsağlığı dile-memişlerdir.
«Doğrudur, o zamanlar, rehinelerin ölümüne —bugün bilindiği üzere— eyalet yetkililerinden ateş ederek duvarları aşma emri alanların mermileri ve saçmalarından ziyade mahkûmların neden olduğu düşünülüyordu. Rehineleri öldüren polis değil de mahkûmlar olmuş olsa bile, onlar yine de birer insandı; kuşkusuz anneleri, kanlan ve çocukları yine insandı. Ama New York eyaletinin ve eyalet görevlilerinin resmi yüreği, onların hiçbirisiyle birlikte değildi.
«Konunun özü budur, mahkûmlar, özellikle zenci mahkûmlar, pek çok durumda, ne insan olarak görülmüş ne de onlara insanmış gibi davranılmıştır. Ve bundan dolayı, ailelerine karşı da aynı tutum geçerli olmuştur.»
Wicker şöyle sürdürmektedir: «Attica'da görüşmelerle bir anlaşmaya varmaya çalışan özel gözlemci grubunun üyeleri, kendilerinin de insan olduklan ve her şeyden önce kendilerine böyle davranılmasını istedikleri yolunda mahkûmların ricada bulun-duklanm sık sık işittiler. Bir keresinde, mahkûmlann elindeki ve yetkililerin elindeki bölgeleri ayıran çelik parmaklıklı bir kapıda yapılan bir görüşme oturumunda, Islah Evleri Müdür Yardımcısı Walter Dunbar, mahkûmlann önderi Richard Clark'a şöyle dedi: 'Otuz yıldan beri, hiçbir zaman bir tutukluya yalan söylemedim.'
«'Ya bir insana? diye sordu Clark sakince» (The New York Times, 18 Eylül 1971).
162
IÇGÜDÜCÜ TEZE KARŞI KANITLAR
Karşıdaki kişiyi «insan dışı bir şey» yapmanın bir başka yolu, onunla bütün duygusal bağlan kesmektir. Bu, bazı ağır hastalık durumlarında kalıcı bir ruh hali olarak meydana gelir; ama hasta olmayan birisinde de geçici olarak meydana gelebilir. Böyle bir kişinin saldırganlık hedefinin bir yabancı, yakın bir akraba ya da bir arkadaş olması hiçbir şeyi değiştirmez. Saldırgan, öteki kişiyle bütün duygusal bağlanın koparır ve onu «dondurur». Öteki kişi artık insan olarak algılanmaz ve «şuradaki bir şey» haline gelir. Bu koşullar altında, en ağır yıkıcılık biçimlerine karşı bile hiçbir ketleme yoktur. Yıkıcı saldırganlığın, en azından büyük bir ölçüde, geçici ya da süreğen he-yecansal uzaklaşmayla bağlantılı olarak meydana geldiğini gösteren birçok klinik kanıt vardır.
Her ne zaman bir başka varlık insan olarak algılanmazsa, yıkıcılık ve zalimlik eylemi farklı bir nitelik kazanır. Basit bir örnek bunu ortaya koyacaktır. Örneğin bir Hindu ya da Budist, bütün canlı varlıklara karşı gerçek ve derin bir duygudaşlığa sahip olması koşuluyla, sıradan bir modern insanın hiç duraksama göstermeksizin bir sineği öldürdüğünü görmüş olsa, bu eylemi oldukça güçlü bir acımasızlık ve yıkıcılık anlatımı olarak yargılayabilir. Ama bu yargısında yanılmış olacaktır. Dikkat edilmesi gereken nokta, birçok insan için sineğin duygulu bir varlık olarak görülmediği ve bundan dolayı sineğe rahatsız edici herhangi bir «şey»e karşı davranıldığı gibi davranılmasıdır. Böylesi insanlar, «canlı varlıklar» konusundaki algılan sınırlı olsa bile, özellikle zalim değildirler.
 7
FOSİLBİLİM
İNSAN BİR TÜR MÜDÜR?
LORENZİN hayvanlarla ilgili verileri, farklı hayvan türleri arasındaki saldırganlıkla değil, tür-içi saldırganlıkla bağlantılı olarak kullandığını anımsamak gerekir. Sorun şudur: insanların, başka insanlarla olan ilişkilerinde birbirlerini türdeş olarak algıladıklan ve bundan dolayı türdeşlerine karşı, kalıtımsal olarak hazırlanmış davranış kahp-lanyla tepki gösterdikleri konusunda gerçekten emin olabilr miyiz? Öte yandan, birçok ilkel halk arasında, bir başka oymağın ya da birkaç mil ötedeki komşu köyde oturan bir adamın bile mutlak bir yabancı olarak görüldüğünü, hatta insan sayılmadığını ve bu yüzden ona karşı hiçbir duygudaşlık beslenmediğini görmezden gelebilir miyiz? insan olarak kabul edilen kişilerin sayısı, ancak toplumsal ve kültürel evrim sürecinde artmıştır. Göründüğü kadarıyla, insanın, başka bir insanı aynı türün bir üyesi olarak algılamadığını; çünkü hayvanlar arasında koku, biçim, belli renkler ve bunlar gibi öğelerin tür kimliği konusunda dolaysız kanıtlar sağlamasına aracılık eden içgüdüsel ya da refleksimsi tepkilerin, insanın bir başka insanı tanımasına yardımcı olmadığını varsaymak için yeterli neden vardır. Gerçekten birçok hayvan deneyinde, türdeşlerin hangileri olduğu konusunda hayvanın bile yanıltılabileceği ya da kararsızlığa düşürülebileceği ortaya konmuştur. İşte insan, öteki hayvanlara oranla daha az içgüdüsel donanıma sahip olduğu içindir ki, türdeşlerini hayvanlar gibi kolayca tanımaz, ya da teşhis etmez. Onun açısından, kimin bir türdeş olduğunu, kimin olmadığını belirleyen şey, içgüdüleri değil de daha çok zihnin algıladığı farklı bir dil, farklı gelenekler, farklı giyiniş ve başka ölçütlerdir ve birazcık farklı herhangi bir grubun aynı insanlığı paylaştığı kabul edilmez. Bundan çıkan çelişkili sonuç, insanın içgüdüsel donanımdan
164
İÇGÜDÜCÜ TEZE KARŞI KANITLAR
I
yoksun olduğu içindir ki türünün kimliği konusunda algıdan da yoksun olduğu ve yabancı birisini başka bir türe aitmiş gibi algıladığıdır; bir başka deyişle, insanı böyle insanlık dışı yapan şey, onun insanlığıdır.
Eğer bu yorumlar doğruysa, Lorenz'in savunduğu dava çöker; çünkü onun bütün özgün yorumlan ve ulaştığı sonuçlar, aynı türün üyeleri arasındaki saldırganlığa ilişkindir. Bu durumda bütünüyle farklı bir sorun ortaya çıkacaktır; bu da hayvanların başka türlerin üyelerine yönelik doğuştan saldırganlığı sorunudur. Söz konusu edilen, bu türlerarası saldırganlık olunca, hayvanlarla ilgili veriler, böyle türlerarası saldırganlığın, hayvanın tehdit edilmesi ya da yırtıcı bir hayvan olması durumları hariç, kalıtımsal olarak programlandığı konusunda hiç yok denmese de çok az kanıt ortaya koymaktadır, insanın yırtıcı bir hayvanın soyundan geldiği yolundaki varsayım savunulabilir mi? insanı, bir başka insanın kurdu olmamakla birlikte, bir başka insanın kuzusu sayabilir miyiz?
İNSAN YIRTICI BİR HAYVAN MIDIR?
insanın atalarının yırtıcı olduğunu ima eden herhangi bir kanıt var mıdır? insanın atalarından birisi olması olasılığı bulunan en eski hominid (modern insandan, onun atalarından ve soyu tükenmiş ilgili türlerden oluşan Hominidea familyasının bir üyesi), yaklaşık ön dört milyon yıl önce Hindistan'da yaşayan Ramapithecus'tm.1 Ramapithe-cus'taki dişlerin diziliş biçimi, öteki hominidlerinki gibiydi ve in-
Ramaphhecus'un bir hominid ve insanın dolaysız bir atası olup olmadığı hâlâ tartışmalıdır. (Tartışmanın ayrıntılı sergilenmesi için D. Pilbeam'abakınız, 1970.) Fosil-bilimsel verilerin hemen tümü, büyük ölçüde yorumlamaya dayanır ve bundan dolayı oldukça tartışmalıdır. Bir yazar izlenerek ulaşılan kanı, bir başka yazar izlenerek ulaşılan kamdan farklı olabilir. Bununla birlikte, güttüğümüz amaç açısından, insan evriminin birçok tartışmalı ayrıntısı temel önem taşımaz. En önemli gelişme evreleri söz konusu olunca da. bu alandaki ancelemecilerden çoğunun görüş birliği içindeymiş gibi göründükleri noktalan sunmaya çalıştım. Ama insan evriminin en büyük aşamaları konusunda bile, konuyu gereğinden çok sıkıcı yapmamak için bazı uzlaşmazlık noktalannı kapsam dışı bıraktım. Bu çözümleme için en başta şu çalışmalardan yararlandım: D. R. Pilbeam (1970), J. Napier (1970), J Young (1971), I. Schwidetzki (1971), S. Tax, yay. (1960), B. Rensch, yay. (1965), A. Roe ve G. C. Simpson (1958, 1967), A. Portman (1965), S. L. Washbum ve P. Jay. yay. (1968), B. G. Campbell (1966) ve bazıları metinde belirtilen birçok bilimsel makale.
7. FOSILBİLIM
165
sanınkine, bugünkü kuyruksuz-maymunlannkinden çok daha fazla benziyordu: bu hominid, esasında ota dayalı olan beslenme düzenine ek olarak et de yemiş olsa bile, onu yırtıcı bir hayvan saymak saçma olacaktır.
Ramapithecus'lan sonra bildiğimiz en eski hominid fosilleri, Raymond Dart tarafından 1924'te Güney Afrika'da bulunan ve hemen hemen iki milyon yıl öncesinden kaldığına inanılan Australopithecus ro-bustus ve daha ileri olan Australopithecus africanus fosilleridir. Australopithecus çok büyük tartışma konusu olmuştur. Bugün insan-fosilbilimcilerin büyük çoğunluğu, australopitekuslarııı hominid oldukları tezini benimsemektedirler; öte yandan, D. R. Pilbeam ve E. L. ¦ Simons (1965) gibi birkaç araştırmacı, A. africanus'un Homo'nun (insanın) ilk ortaya çıkışı olarak görülmesi gerektiğini savunmaktadırlar.
Australopitekuslara ilişkin tartışmada, bunların insan, en azından insanın ataları olduklarını kanıtlamak için, bunların alet kullanmalarına büyük anlamlar verilmiştir. Ne var ki, insanı teşhis etmeye yeterli bir şey olarak alet yapmaya verilen önemin yanıltıcı olduğunu ve bugün yürürlükteki teknik anlayışının doğasında bulunan yanlılıktan kaynaklandığını Lewis Mumford inandırıcı biçimde belirtmiştir (L. mumford, 1965). 1924'ten bu yana yeni fosiller bulunmuştur; ama Australopithecus'un büyük ölçüde bir et yiyici mi, bir avcı mı, yoksa bir alet yapımcısı mı olduğu sorunu ne kadar tartışmalıysa, bu yeni fosillerin sınıflandırılması konusu da o kadar tartışmalıdır.2 Bununla birlikte, A. africanus'un, beslenme düzeninin esnekliğiyle dikkati çeken hem otçul hem de etçil bir hayvan olduğu konusunda çoğu araştırmacılar görüş birliği içindedirler. B. G. Campbell'm (1966) ulaştığı sonuca göre, Australopithecus küçük sürüngenleri, kuşları, kemiriciler gibi küçük memelileri, kökleri ve meyveleri yiyordu. Silah kullanma-
"S. L. Washburn ve F. C. Howell (1960), esas olarak ota dayalı olan beslenme düzenlerini etle destekleyen ilk ve küçük yapılı âustralopitekuslann büyük öldürme eylemlerine girişmelerinin pek olası olmadığım, «oysa belki de bunların yerini alan daha sonraki ve daha büyük âustralopitekuslann küçük ve/ya da henüz büyümemiş hayvanlarla baş edebildiklerimi yazmaktadırlar. «Böylesi yaratıklann, Afrika Buzul Çağı'nın ayıncı özelliği olan büyük otçul memelileri avlama gücüne sahip olduklannı gösteren hiçbir kanıt yoktur.» Washburn, daha önceki bir bilimsel makalesinde (1957) aynı bakış açısını dile getirmişti; Washburn bu makalede şöyle yazıyordu: «Australopitekusların avcı olmaktan çok kendilerinin av olması olasıdır.» Ne var ki, Washburn daha sonra, hominidlerin, australopitekuslar da dahil, «belki de 'avcı' olabileceklerini ima etmiştir (S. L. Washbum ve C. S. Lancaster, 1968).
166
İÇGÜDÜCÜ TEZE KARŞI KANITLAR
dan ve tuzak kurmadan yakalayabildiği küçük hayvanları yiyordu. Buna karşılık avcılık, ancak çok sonra ortaya çıkan işbirliği ile yeterli bir tekniği gerektirir ve I.Ö. 500.000 dolayında Asya'da insanın doğusuyla birlikte meydana gelmiştir.
Australopithecus ister bir avcı olsun, ister olmasın, hiç kuşkusuz, hominidler, tıpkı maymunsu ataları gibi, aslanlar ve kurtlar gibi etobur yırtıcıların özelliği olan içgüdüsel ve morfolojik aygıtlarla donatılmış yırtıcı hayvanlar değillerdi.
Pek de açık olmayan bu kanıtlara karşın, yalnızca oyun yazan ard-rey değil, D. Freeman gibi ciddi bir bilgin bile, australopithecus'u, insan soyuna ilk günahı, yani ykıcılık günahını getiren fosilbilimsel «Adem» olarak teşhis etmeye çabalamıştır. Freeman, australopitekus-tan «yırtıcı, katilce ve yamyamca eğilimler»i olan bir «etobur uyarlanma» olarak söz eder. «Nitekim, geçtiğimiz on yıl içerisinde insanfosil-bilimi, insan doğasına ilişkin ruhçözümsel araştırmalarla ulaşılan insan saldırganlığı hakkındaki sonuçların dayanacağı kalıtımbilimsel bir temel bulmuştur.» Freeman görüşünü şöyle özetlemektedir: «Öyle/se geniş bir insanbilimsel açıdan bakıldığında, insan doğasıyla becerilerinin ve sonuç olarak da insan uygarlığının, varlıklarını, ilk kez etobur Australopithecinae tarafından Aşağı Buzul Çağı'nda Güney Afrika otlaklarında başarılan yırtıcı uyarlanma türüne borçlu oldukları savunulabilir» (D. Freeman, 1964).
Makalesinin sunuş kısmını izleyen tartışmada Freeman pek ikna olmuş görünmemektedir: «Böylece, yakın zamanlardaki insanfosilbilim-sel buluşların ışığı altında, insan doğasının {belki saldırganlık ve zalimliği de kapsayan) bazı yönlerinin, pekâlâ, Buzul Çağı dönemindeki hominid evriminde son derecede temel bir nitelik olan özel yırtıcı ve etobur uyarlanmalarla bağlantılı olabileceği yolundaki varsayım ileri sürülmektedir bugün. Benim düşünceme göre, bu, bilimsel olarak ve yansız biçimde araştırılmaya değer bir varsayımdır; çünkü şu anda hakkında en az bilgiye sahip olduğumuz sorunlara ilişkindir» (D. Freeman, 1964; altını ben çizdim). Makalede sözü edilen, insanfosilbilimin insan saldırganlığı hakkında sonuçlar ortaya çıkarmış olması gerçeği, tartışma içinde, «araştırılmaya değer» bir varsayım haline gelmektedir.
«Yırtıcı», «etobur» ve «avlanma» terimleri konusunda Freeman'da -—ve başka birçok yazarın yapıtlarında da— bulunan anlam karışıklığı, böylesi araştırmaları gölgelemektedir. Hayvanbilimsel bakımdan,
7. FOSİLBILÎM
167
yırtıcı hayvanlar açık seçik tanımlanmıştır. Bunlar kedi, köpek, sırtlan ve ayı aileleridir; bunların ayırıcı özelliği, ayaklarının pençeli olması ve çok sivri köpek dişlerine sahip olmalarıdır. Yırtıcı hayvan, yiyeceğini, başka hayvanlara saldırıp onları öldürerek elde eder. Bu davranış kalıtımsal olarak programlanmıştır, bu konuda öğrenme öğesi çok önemsizdir ve dahası, daha önce değinildiği gibi, yırtıcı saldırganlık, nörolojik yönden, bir savunma tepkisi olarak saldırganlıktan farklı bir temele dayanır. Yırtıcı hayvana, özellikle saldırgan bir hayvan bile denemez; çünkü yırtıcı hayvan, türdeşleriyle olan ilişkilerinde, örneğin kurtların davranışında gördüğümüz gibi, toplumcul, hatta sevecendir. Yırtıcı hayvanlar (esas olarak otla beslenen ve av peşinde koşmak için hiç de uygun olmayan ayılar dışında) yalnız et yerler. Ne var ki, et yiyen hayvanların hepsi yırtıcı değildir. Bu nedenle, hem ol hem de et yiyen hayvanlar Etoburlar sınıfına bağlı değildir. «'Etçil' terimi, hominidgillerin davranışını anlatmak için kullanıldığı zaman, Etoburlar sınıfı içerisindeki türlere uygulandığı zaman taşıdığı anlamdan çok ayrı bir anlam taşır» (J. D. Carthy, F. J. Ebling, 1964; italikler bana ait). Freeman bu gerçeğin ayırdındadır. Ama öyleyse, hem otçul hem de etçil olarak adlandırmak yerine, yalnızca etçil olarak adlandırmak niye? Bunun sonucu olan karışıklık okuyucunun zihninde şöyle bir denklemin kurulmasından başka bir şeye yaramaz: et yiyici = etçil = yırtıcı; demek ki insanın hominid atası, öteki insanlar da dahil, başka hayvanlara saldırma içgüdüsüyle donatılmış bir yırtıcı hayvandı; demek ki insanın yıkıcılığı doğuştandır ve Freud haklıdır. Quod erat demonstrandum}.
A. africamts hakkında çıkarabileceğimiz tek sonuç, bu hayvanın, beslenme düzeninde et az çok önemli bir yer tutar ve eğer yeterince küçüklerse bir yiyecek kaynağı olarak hayvanları öldüren hem otçul hem de etçil bir yaratık olduğudur. Ete( dayalı bir beslenme düzeni, hominidi yırtıcı bir hayvana dönüştürmez. Dahası, Sir Julian Huxley ve başkalarınca dile getirildiği üzere, —ota ya da ete dayalı— beslenme düzeni ile saldırganlığın üretilmesi arasında hiçbir ilintinin bulunmadığı bugün geniş kabul gören bir gerçektir.
Austraiopilhecus'la yırtıcı bir hayvanın içgüdülerinin bulunduğu ve, bu varlığın insanın atası olması koşuluyla, insandaki «yırtıcı» genlerden bu içgüdülerin sorumlu tutulabileceği varsayımını haklı çıkaracak hiçbir gerekçe yoktur.
8 İNSANBİLİM
BU KISIMDA ilkel avcılarla yiyecek toplayıcılar, Cilalı Taş Devri tarımcıları ve yeni kent toplumları hakkında ayrıntılı veriler sunacağım. Bu yolla okuyucu, insan ne denli ilkelse o denli de saldırgandır biçimindeki geleneksel tezi verilerin destekleyip desteklemediği konusunda kendi başına karar verebilecek bir duruma gelecektir. Birçok durumda bu veriler, daha genç bir insanbilimciler kuşağının son on yılda elde ettikleri bulgulardır ve bunlarla çelişen daha eski görüşler, uzman olmayan çoğu kişinin zihninde henüz düzeltilmeden durmaktadır.
«AVCI İNSAN» — İNSANBİLİMSEL ADEM Mİ?
insanın doğuştan gelme yıkıcılığından, onun hominid atalarının yırtıcı niteliği sorumlu tutulamazsa, insanın «düşüş»ünden sorumlu olan bir ihsan ata, bir tarihöncesi Adem olabilir mi? Bu alandaki en büyük yetkelerden birisi olan S. L. Washburn ile yazar arkadaşları işte buna inanmaktadırlar ve bu «Adem»i avcı insan olarak teşhis etmektedirler. Washburn'un yola çıktığı temel önerme şudur: insanın tarihinin yüzde 99'luk kısmında avcı olarak yaşamış olduğu gerçeği göz önüne alınırsa, biyolojimizi, psikolojimizi ve geleneklerimizi geçmiş zaman avcılarına borçjuyuz:
Zekâmız, ilgilerimiz, heyecanlarımız ve temel toplumsal yaşantımız, sözcüğün gerçek anlamında, avcılık uyarlanmasının sağladığı başarının evrimsel ürünleridir, insanbilimciler, insan soyunun birliğinden söz ettikleri zaman, belirtmek istedikleri şey şudur: Avcılığa ve toplayıcılığa dayalı yaşam biçiminin ayıklayıcı baskıları o denli
8. İNSANBİLİM
169
birbirine benzerdi ve sonuç o denli başarılıydı ki, Homo sapiens toplulukları hâlâ her yerde esas olarak aynıdır1 (S. L. Washburn ve C. S. Lancaster, 1968.)
Öyleyse belirleyici soru şudur: Bu «avcı psikolojisi» nedir? Washburn, buna, yaklaşık 500.000 yıl, hatta daha da önce Orta Buzul Çaği'nda tam olarak gelişmiş «etçil psikoloji» demektedir:
İlk insan etoburun dünya görüşü, otçul kuzenlerininkinden çok farklı olmalıdır. İkinci gruptakilerin ilgileri küçük bir alanda doyuru-labiliyordu ve öteki hayvanlar saldırı tehdidinde bulunan birkaçı dışında, pek önem taşımıyordu. Ne var ki et isteği, hayvanları daha geniş bir bölgeyi tanımaya ve birçok hayvanın alışkanlıklarını öğrenmeye yöneltir. İnsanların bölgesel alışkanlıkları ve psikolojileri, kuyruksuz maymunlar ve maymunlarınkinden temelli biçimde farklıdır. En azından 300.000 yıl (belki de bunun iki katı) süreyle, kuyruksuz maymunların merak ve egemenlik uğraşma etçil merak ve saldırganlık eklenmiştir. Bu etçil psikoloji, Orta Buzul Çağı'na gelindiğinde eksiksiz biçimde oluşmuştu ve bu psikolojinin kökeni, belki de australopite-kusların yağmacılıklarında bulunmaktadır (S. L. Washburn ve V. Avis, 1958).
Washburn, «etçil psikoloji»yi bir öldürme dürtüsü ve hazzıyla özdeşleştirmektedir. Şöyle yazmaktadır: «insan, öteki hayvanları avlamaktan haz duyar. Dikkatli eğitim doğal dürtüleri gizlemedikçe, insanlar avlamaktan ve öldürmekten hoşlanırlar. Çoğu kültürlerde işkence ve acı çektirme, herkesin eğlenmesi için açık seyirlikler haline getirilmiştir'» (S. L. Washburn ve V. Avis, 1958 italikler bana ait).
Washburn şu konuda diretmektedir: «insan etçil bir psikolojiye sahiptir, insanlara öldürmeyi öğretmek kolaydır, ama öldürmeyi engelleyen gelenekler geliştirmek zordur. Birçok insan, başka insanların acı çektiğini görmekten ve hayvanların öldürülmesinden haz duyar... birçok kültürde herkesin önünde dövme eylemleri ve işkence yaygındır» (S. L. Washburn, 1959). Son iki yargıda Washburn, yalnız öldürme-
Washburn ve Lancaster da (1968), avcılık yaşamının bütün yönlerine ilişkin zengin malzeme bulunmaktadır. Ayrıca bkz. S. L. Washbum ve V. Avis (1958).
170
İÇGÜDÜCÜ TEZE KARŞI KANITLAR
nin değil, aynı zamanda zalimliğin de avcılık pisikolojisinin parçası olduğunu ima etmektedir.
Washburn'iin, ileri sürdüğü bu doğuştan öldürme ve zalimlik zevkini destekleyecek savları nelerdir?
Savlardan birisi, «bir spor olarak öldürme»dir (Washburn, daha doğru bir terim olan «avlanma»dan çok, bir spor olarak «öldürme»den söz etmektedir). Şöyle yazmaktadır: «Bir spor olarak öldürmenin sürdürülmesine adanan çabaların boyutu, belki de bunu en açık biçimde ortaya koyar. Eski zamanlarda krallar ve soylular, öldürme sporunun tadına varabilecekleri av alanlarına sahiptiler; bugün de Birleşik Devletler hükümeti, avcılara av hayvanı sağlamak için milyonlarca dolar harcamaktadır» (S. L. Washburn ve C. S. Lancaster, 1968). Buna bağlı bir örnek de «kişisel efendilik ve beceri duygusunu en üst düzeye çıkarmak amacıyla, balıkların boşa giden mücadelesini uzatacak en hafif olta takımını kullanan insanlar»dır (S. L. Washburn ve C. S. Lancester, 1968).
Washburn savaşa dönük genel eğilime işaret etmektedir:
Ve yakın zamana kadar, savaş ve avcılık hemen hemen aynı gözle görülüyordu. Öteki insanlar, en tehlikeli avdan başka bir şey değildi. Savaş, insanlık tarihinde öyle büyük bir öneme sahip olmuştur ki, savaşa katılan erkeklere haz verdiği düşünülebilir ancak. Yakın zamanlarda savaşın niteliği ve koşullarının tümüyle değişmesinden sonradır ki, bu kuruma karşı çıkılmıştır, savaşı ulusal siyasetin olağan bir parçası olarak ya da kişisel toplumsal utkuya giden onaylanmış bir yol olarak gören anlayış tartışılır olmuştur (S. L. Washburn ve C. S. Lancaster, 1968).
Bununla bağlantılı olarak, Washburn şunları belirtmektedir:
Öldürmenin dayandığı biyolojik temellerin insanın ruhsal yapısına ne ölçüde yer ettiği, erkek çocukların avcılığa, balık tutmaya, kavgaya ve savaş oyunlarına duyabilecekleri ilginin büyüklüğüyle ölçülebilir. Bu davranışlar kaçınılmaz nitelikte değildir, ama kolayca öğrenilir, doyurucudur ve çoğu kültürlerde toplumsal bakımdan ödüllendirilmektedir. Öldürme becerileri ve öldürmenin verdiği hazlar, normal olarak oyunla gelişir ve oyun kalıpları, çocukları, yetişkinlikte yüklenecekleri rollere hazırlar (S. L. Washburn ve C. S. Lancaster, 1968).
8. İNSANBIÜM
171
Birçok insanın öldürmekten ve zalimlikten haz duyduğu yolunda Washburn'un öne sürdüğü sav doğruymuş gibi görünmektedir; ama bunun tek anlamı, sadist bireylerin ve sadist kültürlerin bulunduğudur. Ancak sadist olmayanlar da vardır. Sözgelimi, kendini güçsüz hisseden ve yaşamdan çok az haz alan, düş kırıklığı içindeki bireyler ve toplumsal sınıflar arasında sadistliğe çok daha sık rastlandığı görülecektir; maddi yoksulluğu ve toplumsal güçsüzlüğü sadist gösterilerle doyurulan Roma alt sınıfı ya da saflarında Hitler'in en bağnaz izleyicilerini çıkaran Alman orta sınıfının alt tabakası bu duruma örnek gösterilebilir. Egemen konumlarını ve mülklerini2 tehdit altında hisseden egemen sınıflarda ya da öç almak için yanıp tutuşan bastınlmış gruplarda da sadistliğe rastlanır.
Avcılığın işkenceden haz duymaya neden olduğu düşüncesi dayanaksız ve kabul edilemez bir yargıdır. Bir kural olarak avcılar, hayvanın acı çekmesinden haz duymazlar ve gerçekte, işekenceden haz duyan bir sadist kötü bir avcı olacaktır; bir kural olarak balıkçılar da Washburn'un sözünü ettiği işlemi uygulamazlar, ilkel avcıları sadist ya da yıkıcı tepilerin güdülediği yolundaki varsayımı doğrulayacak hiçbir kanıt da yoktur. Buna karşılık, bu avcıların öldürülmüş hayvanlara sevecen bir duyguya ve belki de öldürmeden dolayı suçluluk duygusuna sahip olduklarını gösteren kanıtlar vardır. Kabataş Devri avcıları arasında, ayı çoğu kez «büyükbaba» olarak anılıyordu ya da insanın efsanevi atası olarak görülüyordu. Ayı öldürüldüğü zaman, özürler dileniyordu; ayı yenmeden önce, ayının «onur konuğu» olarak bulunduğu kutsal bir yemek düzenleniyordu; bu yemekte ayının önüne en iyi yiyecekler konuyordu; en sonunda da ayı törenlerle gömülüyordu (J. Mahringer, 1952).3
Avcılığın psikolojisi, çağdaş avcılığın psikolojisi de dahil, geniş incelemeleri gerektirir; ama bu bağlamda bile birkaç gözlemde bulunulabilir. Her şeyden önce, egemen seçkinlerin (örneğin, bir derebeylik sistemindeki soyluların) bir sporu olarak avcılık ile ilkel avcıların, ürünlerini ya da kümes hayvanlarını koruyan çiftçilerin ve avlanmayı
Fransız Komüncülerin 1871'de utkulu Thiers ordusunca kitle halinde katledilmeleri çok çarpıcı bir örnektir.
Kars. Mahringer'm alıntılar yaptığı yazarlar. Navajo Kızılderilileri'nin avlanma kuttörenlerinde de benzer bir tutum görülebilir; karş. R. Underhill (1953).
172
İÇGÜDÜCÜ TEZE KARŞI KANITLAR .
çok seven bireylerin yaptıkları avcılık gibi bütün öteki avcılık biçimlerini birbirinden ayırmak gerekir.
«Seçkin avcılığı», görünüşe bakılırsa, iktidardaki seçkinlere özgü olan, belli bir ölçüde sadistliği de içeren güç ve denetim arzusunu doyurmaktadır, Avcılık psikolojisinden çok, derebeylik psikolojisi hakkında bize bir şeyler anlatmaktadır.
ilk profesyonel avcının ve modern av meraklısının güdüleri arasında, en azından iki güdünün birbirinden ayrılması gerekir. Birinci tür güdülerin kökenleri, insan deneyiminin derinliklerinde yatar, insan, avlanma eylemi sırasında, ne denli kısa sürerse sürsün, yeniden doğanın parçası haline gelir. Doğal duruma geri döner, hayvanla bir olur ve vâroluşsal çatlağın yükünden kurtulur: doğanın bir parçası olur ve bilinci aracılığıyla onu aşar. Hayvanın izlenmesi sırasında, insan ve hayvan, sonunda insan silahlarını kullanarak üstünlüğünü gösterse bile, eşit duruma gelirler, ilkel insanda bu deneyim oldukça bilinçlidir, insan kendini hayvan kılığına sokarak ve bir hayvanı atası sayarak, bu özdeşliği apaçık duruma getirir. Bu doğayla bir oluş deneyimini söze dökmek ve bu deneyimin ayırdına varmak, bugünkü beyinsel yönelimiyle modern insan için zordur; ama bu deneyim, birçok insanda hâlâ canlılığını korumaktadır.
Avcılık tutkunu bir kişi için, bütünüyle değişik bir başka güdü —becerisinden haz duyma güdüsü— de en azından aynı ölçüde önemlidir. Bu kadar çok modem yazarın bu avcılık becerisi öğesini gözardı etmeleri ve tüm dikkatlerini öldürme eylemi üzerinde toplamaları şaşırtıcıdır. Ne de olsa, avcılık, bir silahı kullanma becerisinin ötesinde, birçok başka becerinin ve geniş bir bilginin bir arada bulunmasını gerektirir.
Başka birçokları gibi, «avcılığın, insan türünün egemen davranış kalıbı olduğu» tezinden yola çıkan William S. Laughlin bu noktayı ayrıntılı biçimde tartışmıştır (W. S. Laughlin, 1968). Ne var ki Laughlin, avcılık davranış kalıbının bir parçası olarak öldürme ya da zalimlikten duyulan hazza değinmez bile; konuyu şu genel terimlerle tanımlamakla yetinir; «Avcılık, yeni şeyler bulma, sorun çözme yeteneğini özendirmiş ve sorun çözmekte gösterilen başarısızlığa gerçek bir ceza getirmiştir. Bu nedenle avcılık, insan türünün ilerlemesine, bu türün bir tek değişken soyun sınırları içinde bir arada tutulmasına yaptığı katkı kadar çok katkıda bulunmuştur» (W. S. Laughlin, 1968).
8. İNSANBlLİM
173
Laughlin şu noktayı belirtmektedir ve bu, aletlerle silahlara verilen geleneksel aşın ağırlık göz Önüne alınarak akılda bulundurulması gereken çok önemli bir noktadır:
Avcılık, bir şeylerin başarılması, çeşitli düzenlenmiş davranışların yerine getirilmesi anlamında, açıkça araçsal bir sistemdir. Teknolojik yönler, mızraklar, sopalar, baltalar ve müzede sergilenmeye uygun bütün öteki nesneler, esas olarak, kullanıldıkları bağlamdan ayrı tutulunca anlamsızdır. Bunlar, çözümlemeye başlamak için elverişli bir çıkış noktası oluşturmaz; çünkü bunların sıralama içindeki konumları, daha önce gelen çeşitli karmaşalardan uzaktır 4 (W. S. Laughlin, 1968).
Avcılığın etkisi, teknik dayanaklarında sağlanan ilerleme esas alınarak değil, avcının becerisindeki artışla anlaşılmalıdır:
ilkel insanın doğal dünya hakkında çok gelişmiş bilgilere sahip olduğu yolundaki postülaya ilişkin şaşırtıcı ölçüde az sistemli inceleme bulunmakla birlikte, bu konuda bol bol belge vardır. Bu gelişkinlik, memelilerden, keseli memelilerden, sürüngenlerden, kuşlardan, balıklardan, böceklerden oluşan bütün büyük hayvanlar dünyası ve bitkilerle ilgili gelişkin bilgileri kapsamaktadır. Toplulukların sahip oldukları bilginin gelişkinliği ile düzeyine ve etkinlik gösterdikleri alanlara bağlı olarak, gel-git olayları, genelde meteorolojik olgular, gökbilim ve doğal dünyanın başka yönlerine ilişkin bilgiler de oldukça ilerlemiştir. Burada yalnızca bu gelişkinlik ile avcılık davranış sistemi ve bu sistemin insan evrimi açısından taşıdığı önem arasındaki ilişkiyi örneklendirmekle yetineceğim... avcı insan, kendi davranışı ve anato-misiyle birlikte hayvan davranışı ve anatomisini de öğreniyordu. İnsan ilkin kendini evcilleştirdi ve ondan sonra öteki hayvanlarla bitkilere yöneldi. Bu anlamda, avcılık insan türünün kendi kendini eğitmesini sağlayan öğrenme okuluydu (W. S. Laughlin, 1968).
Kısacası, ilkel avcının güdüsü, öldürmekten duyulan haz değil,
Laughlin'in gözlemi, insan evriminde aletlerin oynadığı rol konusunda Lewis Mumford'ın ileri sürdüğü ana tezleri tam olarak desteklemektedir.
174
İÇGÜDÜCÜ TEZE KARŞI KANITLAR
çeşitli becerilerin öğrenilmesi ve en uygun biçimde uygulanması, bir başka deyişle bizzat insanın gelişmesiydi.5
Erkek çocukların avcılığa, kavgaya ve savaş oyunlarına kolayca ilgi duyabilecekleri konusunda Washburn'un ileri sürdüğü sav, erkek çocukların kültürel bakımdan kabul edilebilir her tür kalıba kolayca sokulabileceği gerçeğini gözardı etmektedir. Erkek çocukların yaygın kabul gören davranış kalıplarına duydukları bu ilginin, öldürme eyleminden alınan hazzm doğuştan niteliğini kanıtladığı sonucunu çıkarmak, toplumsal davranış konularında dikkat çekici ölçüde bön bir tutumun göstergesidir. Bundan da öte. —Zen kılıç dövüşünden tutun da eskrim, judo ve kareteye kadar— birçok spor dalı vardır ki, bunların uyandırdığı hayranlığın öldürme hazzında değil, sergilenmesine olanak sağladıkları beceride yattığı çok açıktır; bu noktayı belirtmek gerekir.
«Hemen hemen her insan toplumunun, başka insan toplumlarına üye kişileri öldürmeyi arzu edilir bir şey saydıkları» (Washburn ve Lancaster, 1968) yolunda Washburn ve Lâncaster'ın dile getirdikleri yargı da aynı ölçüde savunulamaz niteliktedir. Bu, çok tutulan basmakalıp bir yargının yinelenmesinden başka bir şey değildir ve bu konuda önerilen tek kaynak, D. Freeman'm daha önce tartıştığımız Fre-ud'çu görüş yanlısı makalesidir (1964). Gerçekler, ileride de göreceğimiz gibi, ilkel avcılar arasındaki savaşların, ayırıcı bir özellik olarak, kansız olduğu ve çoğunlukla öldürmeyi hedeflemediği yönündedir. Savaş kurumuna ancak yakın zamanlarda karşı çıkıldığını ileri sürmek hiç kuşkusuz, çok geniş bir alana yayılan felsefi ve dinsel öğretilerin, özellikle de ibrani peygamberlerine ait öğretilerin tarihini hemen hemen tümüyle gözardı etmek olacaktır.
Washburn'un akıl yürütme yöntemini izlemezsek, avlanma dav-
Hemen her şeyin makinelerle yapıldığı günümüzde, beceriden çok az haz duyulduğu dikkatimizi çekiyor, belki insanın marangozluk gibi uğraşlardan tattığı haz ya da sıradan birisinin bir kuyumcuyu veya dokumacıyı iş başında seyretme olanağı elde ettiği zaman duyduğu hayranlık bu yargının dışında tutulabilir, bir kemancıya duyulan büyük hayranlığın nedeni, belki de yalnızca ortaya koyduğu müziğin güzelliği değil, becerisini sergilemesidir. Üretimin en büyük bölümünün elle yapıldığı ve beceriye dayandığı kültürlerde, çalışmanın, içerdiği beceriden dolayı ve bu becerinin geçerlilik düzeyi ölçüsünde haz verici olduğu hiç kuşkuya yer vermeyecek kadar açıktır. Avcılıktan duyulan hazzın. beceriden duyulan haz olarak değil de daha çok öldürmekten duyulan haz olarak açıklanması, günümüz insanının özelliklerini ortaya koymaktadır; bu insan için önemli olan tek şey bir çabanın sonucudur, ömeğimizdeyse bizzat avlanma sürecinden çok, öldürmedir.
8. İNSANBİLİM
175
ranışının kaynaklık ettiği başka kalıpların da bulunup bulunmadığı sorusu ortada kalır. Gerçekten, göründüğü kadarıyla, avlanma davranışı yoluyla kalıtımsal olarak programlanmış olma olasılığı bulunan iki davranış kalıbı vardır: işbirliği ve paylaşma. Aynı takımın üyeleri arasında işbirliği, çoğu avcı toplumlar için pratik bir gereklilikti; yiyeceğin paylaşılması da öyle. Et, kutup iklimi dışındaki iklimlerin çoğunda kolayca bozulduğu için saklanamıyordu. Av şansı bütün avcılar için eşit değildi; bundan dolayı, pratik sonuç, bugün şanslı olanların yarın şanslı olacaklarla yiyeceklerini paylaşmalarıydı. Avlanma davranışının kalıtımsal değişikliklere yol açtığı varsayılırsa ulaşılacak sonuç, modern insanda doğuştan bir öldürme ve zalimlik tepişinden çok, doğuştan bir işbirliği ve paylaşma tepişi bulunduğu olacaktır.
Ne yazık ki, insanın işbirliği ve paylaşma geçmişi, uygarlık tarihinin ortaya koyduğu üzere, pek parlak değildir. Avcılık yaşantısının kalıtımsal değişiklikler yaratmadığı ya da paylaşma ve işbirliği tepile-rinin, örgütlenme düzenleri bu erdemleri caydıran ve bunların yerine acımasız bencilliği özendiren kültürlerde iyice bastırıldığı gerçeği bu durumu açıklayabilir. Ama yine de, modem sanayileşmiş dünyanın dışındaki birçok toplumda bugün de gördüğümüz işbirliği ve paylaşma eğiliminin, bu tepilerin doğuştan niteliğine işaret edip etmediği konusunda yorum yapılabilir. Gerçekte, askerin düşmanına karşı genellikle çok büyük nefret duymadığı ve ancak ayrıksı olarak zalimlik eylemlerine karıştığı6 modern savaşta bile dikkate değer düzeyde bir işbirliği ve paylaşmayla karşılaşıyoruz. Sivil yaşantıda çoğu insan, bir başka insanın yaşamını kurtarmak için kendi yaşamını tehlikeye atmadığı ya da yiyeceğini başkalarıyla paylaşmadığı halde, savaşta bu her zaman görülen bir olaydır. Belki daha da ileri gidilerek, savaşı çekici kılan etkenlerden birisinin de, işte, toplumumuzun barış durumundayken —gerçekte ideolojik yönden olmasa bile— ahmakça şeyler saydığı derine gömülmüş insan tepilerini uygulama olanağı olduğu ileri sürülebilir.
Washburn'un avlanma psikolojisine ilişkin düşüncesi, insanın doğuştan yıkıcılığını ve zalimliğini savunan kuram yararına olan yanlılığın bir örneğinden başka bir şey değildir. Bütün toplumsal bi-
«Yerli» düşmanın insan olarak algılanmadığı Vietnam savaşı gibi savaşlarda bu durum bir dereceye kadar farklıdır. Aynca sayfa 133-4'e bakınız.
176
İÇGÜDÜCÜ TEZE KARŞI KANITLAR
8. ÎNSANBİLÎM
177
limler alanında, somut heyecansal ve siyasal sorunlarla doğrudan ilişkili sorulara sıra gelince çok büyük bir partizanlık gözlenebilir. Bir toplumun ideolojisi ve çıkarı söz konusu olunca, nesnellik çoğunlukla yanlılığa boyun eğer. Siyasal ve ekonomik hedefler uğruna insanların yaşamını kurban etmeye hemen hemen sınırsız ölçüde hazır olan modern toplum, böyle davranmaya hakkı olup olmadığı yolundaki temel insanlık sorusuna karşı kendini, en iyi şekilde, yıkıcılık ve zalimliğin toplumsal sistemimizden kaynaklanmadığı, insanın doğuştan nitelikleri olduğu varsayımıyla savunabilir.
Saldırganlık ve İlkel Avcılar
Üstelik, avlanma davranışı konusundaki bilgilerimiz kuru yorumlarla sınırlı değildir. Bugün de varlığını sürdüren ilkel avcılar ve yiyecek toplayıcılar hakkında oldukça geniş bilgi vardır ve bu bilgiler, avcılığın yıkıcılık ve zalimliğe neden olmadığını, ilkel avcıların, uygar kardeşleriyle karşılaştırıldıklarında, nispeten saldırgan olmadıklarını ortaya koymaktadır.
Bu ilkel avcılara ilişkin bilgilerimizi tarihöncesi avcılara, hiç değilse yaklaşık kırk bin ile elli bin yıl önce modern insanın, «Homo sapiens sapiens»in doğuşundan beri yaşayan avcılara uygulayıp uygulayamayacağımız sorusu ortaya çıkmaktadır.
Gerçekte, ortaya çıkışından bu yana insan hakkında çok az şey bilinmektedir; avlanma-yiyecek toplama aşamasındaki H. sapiens sapiens hakkında bile pek çok şey bilinmemektedir. Bu yüzden, birçok yazar, modem ilkellere bakarak bunların tarihöncesi ataları hakkında sonuçlar çıkarma konusunda, çok haklı olarak, uyarıda bulunmuşlardır (J. Deetz, 1968).7 Bununla birlikte, G. P. Murdock'ın dediği gibi, «Buzul Çağı insanının davranışına ışık tutabilecekleri için» çağdaş avcılara ilgi duyulmaktadır; Avcı insan (R. B. Lee ve.I. DeVore, yay., 1968) sempozyumuna katılan öteki uzmanların çoğu da bu belirlemeyle görüş birliği içinde görünmektedir. Tarihöncesi avcı-yiyecek toplayıcıların çağdaş ilkel avcı ve yiyecek toplayıcıların çoğuyla özdeş olmalarını bekleyemesek de şu noktalar göz önüne alınmalıdır: (1) H. sapiens sapiens, anatomik ve nörofizyolojik bakımlardan, bugünkü insandan farklı değildi ve (2) bugün varlığını sürdüren ilkel
7Aynca karş. G. P. Murdock (1968).
avcılara ilişkin bilgiler, en azından tarihöncesi avcılarla ilgili belirleyici bir sorunun —avlanma davranışının kişilik ve toplumsal örgütlenme üzerindeki etkisinin-- anlaşılmasına katkıda bulunma eğilimindedir. Bundan başka, ilkel avcılarla ilgili veriler, sık sık insan doğasına bağlanan yıkıcılık, zalimlik, toplumdışılık gibi niteliklerin —kısacası, Hobbes'un «doğal insan»ına ait niteliklerin— en az «uy-garlaşmış» insanlarda çoğunlukla bulunmadığını ortaya koymaktadır!
Bugün de varlığını sürdüren ilkel avcıları tartışmaya girmeden önce, Kaba Taş Devri avcısı hakkında birkaç noktanın belirtilmesi gerekir. M. D. Sahlins şöyle yazmaktadır:
insan toplumu, Taş Devri 'nin tehlikelerine ayıklanma yoluyla u-yum sağlarken, bencillik, ayrım gözetmeyen cinsellik, egemenlik ve kaba yarışma gibi primat özelliklerini yendi ya da denetim altına aldı. Çatışmanın yerine akrabalığı ve işbirliğini koydu; dayanışmayı cinsiyete, ahlâkı güce üstün kıldı, ilk günlerinde insan toplumu, tarihin en büyük iyileştirme hareketini başardı: insanın primat doğasını alaşağı etti, böylelikle de türün evrimsel geleceğini güvence altına aldı (M. D. Sahlins, 1960).
Tarihöncesi avcının yaşamı konusunda, hayvan tapımlannda (kült) rastlanan birtakım dolaysız veriler vardır; bu veriler, insanda, öne sürülen doğuştan yıkıcılığın bulunmadığı gerçeğine işaret etmektedir. Mumford'ın belirttiği gibi, tarihöncesi avcıların yaşantılarıyla ilgili mağara resimleri, insanlar arasındaki herhangi bir kavgayı betimleme-miştir.8
Her ne kadar örneksemelerde bulunurken dikkatli davranmak gerekliyse de, kuşkusuz en etkileyici veriler, yine de, hâlâ varlığını sürdüren avcılar/yiyecek toplayıcılarla ilgili verilerdir. Bu alanda bir inceleme uzmanı olan Colin Turnbull şunları bildirmiştir:
Tanıdığım iki grupta, duygusal olsun, fiziksel olsun hemen hemen hiç saldırganlık yoktur ve savaşın, aile kavgasının, falın, büyünün bulunmaması bunu doğrulamaktadır.
Kendi başına avcılığın saldırgan bir etkinlik olduğu kanısında da değilim. Bu, sorunları kavramak için anlaşılması gereken bir şeydir;
İnsanbilimci Helmuth de Terra da aynı görüşü dile getirmiştir (kişisel yazışma).
178
İÇGÜDÜCÜ TEZE KARŞI KANITLAR
avlanma eylemi, kesinlikle saldırgan bir anlayışla yürütülmez. Doğal kaynaklan tüketme bilincinden dolayı, gerçekte canlıları öldürmeye karşı bir isteksizlik vardır. Bazı durumlarda, bu öldürme eylemi, bir şefkat öğesi bile taşıyabilir. Avcılarla geçirdiğim yaşantı, bunların çok duyarlı insanlar olduklarını ortaya koydu ve bunların aşın ölçüde . güç bir yaşam sürdürdükleri kuşkusuz doğru olmakla birlikte, bu, saldırgan olmakla aynı şey değildi/3 (C. M. Turnbull, 1965).
Turnbull'la yapılan tartışmaya katılan öteki uzmanlardan hiçbiri onunla çelişmemiştir.
İlkel avcılara ve yiyecek toplayıcılara ilişkin insanbilimsel bulgular konusunda en kapsamlı betimlemeyi, Avcılar adlı yapıtında E. R. Service yapmıştır (E. R. Service 1966). Service'in monografisi, Kuzey Amerika'nın kuzeybatı kıyısı boyunca özellikle verimli bir çevrede yaşayan yerleşik gruplar hariç, bütün böylesi toplumları ve uygarlıkla ilişkiye geçtikten hemen sonra ortadan kalkan öteki avcı-yiyecek toplayıcı toplumları kapsamaktadır. Bu ikinci gruptaki toplumlar öyle çabuk ortadan kalkmıştır ki, bunlar hakkındaki bilgimiz son derecede bölük pörçüktür.10
Avcı-yiyecek toplayıcı toplumların en açık seçik ve belki de en belirleyici özelliği bunların göçebe olmasıdır; gevşek aile bütünleşmelerini bir «takım» toplumu olmaya yönelten göçerek yiyecek bulmaya dayalı ekonomi bunu gerektirmektedir. Bü toplumların gereksinmelerine gelince, —bir eve, bir otomobile, giyeceğe, elektriğe, vb. gereksinme duyan modern insanın tersine— ilkel avcı için, «yiyecek ve yiyeceği elde etmekte kullanılan az sayıda araç, karmaşık ekono-milerdekinden daha esaslı bir anlamda ... ekonomik yaşantının odağıdır» (E. R. Service, 1966).
Herhangi bir ailede bulunan yaş ve cinsiyet bölümlerinden başka, hiçbir tam-gün çalışma uzmanlaşması yoktur. Yiyecekler küçük bir ölçüde (belki yaklaşık yiizde 25 ölçüsünde) etten oluşur; oysa tohum,
Bu genel yargının canlı bir betimlemesi için bkz. Turnbull'un ilkel bir Afrika avcı toplumu olan Mbutu Pigmeleri'nin toplumsal yaşanılan konusundaki yazısı (C. M. Tumbull, 1965). .
Service'in ele aldığı toplumlar şunlardır: Eskimolar, Kanada'daki Algonkin ve Ata-bask avcıları, Büyük Havza Şosonları, Tierra del Fuego Kızılderililer'i, Avustralyalılar, Malaya Yanmadası'nda yaşayan Semanglar ve Andaman Adalan'nm yerlileri.
8. İNSANBtLÎM
179
kök, meyve, kabuklu yemiş ve böğürtlen toplama, beslenme düzeninin ana bölümünü meydana' getirir, bunlar da kadınların çalışmasıyla sağlanır. M. J. Meggitt'in söylediği gibi: «Görüldüğü kadarıyla, otçul beslenmenin taşıdığı ağırlık, avcılığa, balıkçılığa ve yiyecek toplamaya dayalı ekonomilerin en başta gelen ayırıcı özelliklerinden biridir» (M. J. Meggitt, 1964). Bir tek Eskimolar yalnızca avcılık ve balıkçılıkla yaşarlar; balık avının çoğunu da Eskimo kadınları gerçekleştirir.
Av sırasında insanlar arasında geniş bir işbirliği vardır; bu, takım toplumundaki düşük teknolojik gelişme düzeyinin olağan bir sonucudur. «Teknolojinin çok basit olmasıyla ilgili çeşitli nedenlerden ve çevre üzerinde denetimin bulunmamasından dolayı, birçok avcı-yiyecek toplayıcı halk, tam anlamıyla dünyadaki en işsiz-güçsüz halklardır» (E. R. Service, 1966).
Ekonomik ilişkiler özellikle öğreticidir. Service şöyle yazmaktadır:
Kendi ekonomimizin niteliğinden dolayı, insanların «doğal bir değiş-tokuş eğilimime sahip olduklarını; bireyler ya da gruplar arasındaki ekonomik ilişkileri «tasarruf sağlama»nın, çabanın sonucunu «en çoğa çıkarma»nın, «pahalı satıp ucuza almamın karakterize ettiğini düşünmeye alışmışadır. Ne var ki, ilkel halklar bunların hiçbirini yapmazlar; gerçekte, çoğunlukla tam tersini yaptıkları görülür. Bu halklar «herkese öteberi verirler», eli açıklığa bayılırlar, konukseverlik beklerler, cimriliği bencillik sayarak cezalandırırlar.
Ve hepsinden garibi, koşullar ne denli ürkütücüyse, mallar ne denli kıt (ya da değerli) ise, bu halklar da o denli az «tutumlu biçimde» davranırlar ve o denli çok cömert görünürler. Elbette, bir toplum içerisinde bulunan kişiler arasındaki alışveriş biçimini göz önüne alıyoruz ve bu kişilerin tümü, bir takım toplumunda, şöyle ya da böyle akrabadırlar. Bir takımda, bizim toplumumuzda yakın toplumsal ilişkileri gerçekten sürdüren insanlardan çok daha fazla akraba vardır. Bununla birlikte, modern bir aile ekonomisiyle benzerlik kurulabilir, çünkü bu ekonomi de asıl ekonomiye atfedilen ilkelerle doğrudan karşıtlık içindedir. Çocuklarımıza yiyecek «veririz», değil mi? Kardeşlerimize «yardım eder» ve yaşlı ana-babalanmıza «bakarız». Ötekiler de bizim için aynı şeyi yaparlar, yapmışlardır ya da yapacaklardır. ' ¦. . '

180
IÇGÜDÜCÜ TEZE KARŞI KANITLAR
I
8. INSANBÎLÎM
181
Genel çerçevede, yakın toplumsal ilişkiler hüküm sürdüğü için, sevgi duyguları aile yaşamı kuralları, cömertlik ahlâkı malların kullanılış biçimini koşullandırır ve bu koşullandırmayı öyle bir gerçekleştirir ki, mallara karşı ekonomik tutum ortadan kalkar. İnsanbilimciler zaman zaman bu somut uygulamayı «katıksız armağan» ya da «karşılıksız armağan» gibi sözcüklerle tanımlamaya çabalamışlardır; bundan da amaçları, bunun ticaret değil takas olduğu ve bu uygulamada geçerli olan duygunun dengeli bir alışveriş duygusu olmadığı gerçeğini göstermekti. Ama bu sözcükler eylemin gerçek niteliğini yansıtmaktan epeyce uzaktır; hatta bir ölçüde yanıltıcıdır.
Bir keresinde Peter Freuchen'e bir Eskimo avcı bir parça et verdi ve Freuchen ona büyük bir minnetle teşekkür ederek karşılıkta bulundu. Avcının keyfi kaçtı ve yaşlı bir adam hemen Freuchen'i aydınlattı: «Etin için teşekkür etmemelisin: payını almak hakkındır. Bu ülkede hiç kimse başkalarına bağımlı olmayı istemez. Bu nedenle, armağan veren ya da alan hiç kimse yoktur; çünkü bu yolla bağımlı duruma gelirsin. Nasıl kamçıyla köpek eğitirsen, armağanlarla da kendine köle edinirsin.»11
«Armağan» sözcüğünde karşılıklılık, sadaka havası vardır. Hiçbir avcı-yiyecek toplayıcı toplumda minnet dile getirilmez ve aslına bakılırsa, bir adamı kamp arkadaşlarıyla avını bölüştüğü zaman övmek bile yanlış olacaktır. Bir başka durumda onun cömert olduğu söylenebilir, ama belirli bir paylaşma olgusuna karşılık olarak değil; çünkü o zaman bu söz, minnet anlatımıyla aynı anlama—böyle bir paylaşmanın beklenmediği, paylaşan kişinin salt doğal bir tutum olarak cömert olmadığı anlamına— gelecektir. Böyle bir durumda bir kişiyi cömertliğinden dolayı değil, avcılıkta gösterdiği ustalık ve gözüpeklikten dolayı övmek doğru olacaktır (E. R. Service, 1966).
Yoksulluk sorunu, gerek ekonomik, gerekse ruhsal bakımdan özel bir önem taşır. Bugün en yaygın basmakalıp yargılardan birisi, mülkiyet sevgisinin insanda doğuştan bir özellik olduğudur. Çoğunlukla, kişinin çalışmak için gereksinme duyduğu araçlar üzerindeki ve süs eşyaları vb. gibi birtakım özel mallar üzerindeki mülkiyet ile üretim
Peter Freuchen (1961).
araçlarına, bir başka deyişle yalnızca mülkiyetine sahip olunmasından dolayı başka insanların bir kişi için çalışmalarına yol açabilen nesnelere sahip olma anlamında mülkiyet birbirine karıştırılmaktadır. Sermaye toplumunda bu üretim araçları, esas olarak, makineler ya da makine üretimine yatırılacak sermayedir, ilkel toplumda üretim araçları toprak ve avlanma alanlarıdır.
Hiçbir ilkel takımda, herhangi birisinin doğa kaynaklarından yararlanma hakkı yadsınmaz-—hiçbir birey bu kaynakların sahibi değildir...
Takımların bağımlı olduğu doğal kaynaklar, yabancıların saldırısına karşı bölgenin tüm topluluk tarafından savunulabileceği anlamında, ortaklaşa ya da komünal mülkiyettir. Takım içersinde, bütün aileler bu kaynaklardan yararlanma konusunda eşit haklara sahiptirler. Dahası, komşu takımlardaki akrabaların istedikleri gibi, hiç değilse istekte bulunarak avlanmalarına ve yiyecek toplamalarına izin verilir. Kaynaklar üzerindeki haklara getirilen en yaygın görünür kısıtlama olgusu, kabuklu yemiş ya da meyve ağaçları konusunda meydana gelir. Ne var ki bu uygulama, bir mülkiyet bölümü olmaktan çok, bir işbölümüdür; çünkü amacı, göründüğü kadarıyla, birkaç dağınık ailenin aynı alana yönelmesi durumunda meydana gelecek zaman ve çaba kaybını önlemektir. Değişik koruların bölüşülmüş biçimde kullanılmasını gelenekselleştirmek içindir yalnızca, çünkü ağaçlar, av hayvanlarından, hatta yaban sebzeleri ve otlarından çok daha kalıcı bir yerleşime sahiptir. Durum ne olursa olsun, bir aile birçok kabuklu yemiş ya da meyve ağacı elde etse ve bir başkası bunu başaramasa bile, paylaşma kuralları yine geçerli olur, böylece de hiç kimse aç kalmaz.
Özel mülkiyete en çok benzeyen şeyler, tek tek kişilerce yapılan ve kullanılan şeylerdir. Silahlar, bıçaklar ve kazıma aletleri, giyecek, süs eşyaları, nazarlıklar ve benzer eşyalar, sık sık avcılar ve yiyecek toplayıcılar arasında özel mülkiyet sayılır... Ne var ki, ilkel toplumda bu kişisel eşyaların bile gerçek anlamda özel mülk olmadığı savunulabilir. Böylesi şeylerin mülkiyeti kullanılmalarından ileri geldiği için, bunlar, «üretim araçları» sahipliğine giren şeyler olmaktan çok, işbölümünün işlevleridir. Böylesi nesnelerin özel mülkiyeti, ancak bir kısım insanlar bunlara sahip olur, ötekiler sahip olmazsa —deyim yerindeyse, bir sömürü durumu olanaklı hale geldiği zaman— bir anlam
182
İÇGÜDÜCÜ TEZE KARŞI KANITLAR
taşır. Ama bir rastlantı sonucu hiç silaha ya da giyeceğe sahip olmayan ve böylesi şeyleri daha şanslı akrabalarından ödünç alamayan ya da edinemeyen bir kişi ile ya da kişilerle ilgili bir durum hayal etmek zordur (ve böyle bir duruma budunbetimsel açıklamalar bulmak olanaksızdır) (E. R. Service, 1966).
Avcı-yiyecek toplayıcı toplumun üyeleri arasındaki toplumsal ilişkilerin ayırıcı özelliği, hayvanlar arasında «egemenlik» olarak adlandırılan olgunun bu toplumda bulunmamasıdır. Service şunları belirtmektedir:
Avcı-yiyecek toplayıcı takımlar, bu egemenlik konusu bakımından, başka bütün insan toplumu türlerine oranla, kuyruksuz-maymunlardan çok daha kesin biçimde ayrılırlar. Kesinlikle fiziksel üstünlüğe dayalı bir egemenlik düzeni yoktur; ne de zenginlik, kalıtsal sınıflar, askeri ya da siyasal görev gibi başka güç kaynaklarına dayalı herhangi bir üst-ast düzeni vardır. Var olan tek tutarlı üstünlük türü, bir töreni yönetebilecek, yaş ve bilgelik bakımından yüksek bir kişinin üstünlüğüdür.
Bazı bireyler ötekilerden daha üstün bir konuma ya da saygınlığa sahip oldukları zaman bile, üstün konumun'dışavurumu ve ayrıcalıklar, kuyruksuz-maymunlardakine benzer egemenliğin karşıtıdır, ilkel toplumda, yüksek konumdaki kişilerin cömert ve alçakgönüllü olmaları gerekir ve bunların aldıkları ödül yalnızca ötekilerin sevgisi ya da say-¦ gısıdır. Sözgelimi, bir kişi, topluluğun başka herhangi bir üyesinden daha güçlü, daha hızlı, daha gözüpek ve daha zeki olabilir. Bu kişi ötekilerden daha üstün bir konumda mı bulunacaktır? Böyle bir kural yoktur. Ancak bu nitelikleri—örneğin avlanma sırasında—grubun hizmetine koşarsa, bu yüzden de dağıtmak için daha çok av gerçekleştirirse ve bu dağıtım işini de uygun biçimde, alçakgönüllülükle yaparsa ona saygı gösterilecektir. Nitekim, birazcık yalınlaştınrsak, kuyruksuz-may-mun toplumunda daha büyük güç daha büyük egemenlik doğurur, bunun sonucu da daha çok yiyecek, daha çok eş ve egemen hayvanın arzuladığı başka şeylerdir; ilkel insan toplumunda ise daha büyük gücün topluluk yararına kullanılması gerekir ve kişi, saygınlık kazanmak için, daim az yiyecek karşılığında daha sıkı çalışarak kendini tam anlamıyla
8. İNSANBİLİM
183
bu amaca adamalıdır. Eşlere gelince, daha güçlü kişi, çoğunlukla, tıpkı öteki erkekler gibi bir tek karıya sahiptir.
Öyle görünüyor ki, en ilkel insan toplumları aynı zamanda en eşitlikçi toplumlardır da. Bu durum, teknolojinin ilkel durumda bulunmasından dolayı, bu tür toplumun işbirliğine çoğunlukla başka herhangi bir toplumdan daha kesin biçimde bağımlı olduğu gerçeğiyle ilintili olmalıdır. Kuyruksuz maymunlar düzenli bir biçimde işbirliği etmez ve paylaşmaz, oysa insanlar düzenli olarak böyle davranır — işte temel fark budur (E. R. Service, 1966).
Service, avcı-yiyecek toplayıcı halklar arasında gördüğümüz yetke türünün bir tablosunu sunmaktadır. Kuşkusuz bu toplumlarda grup eyleminin yönetilmesine gerek duyulur:
Yönetim, yetkenin, birleşik grup eylemi sorunları konusunda yüklendiği roldür. Bu çoğu kez «önderlik» sözcüğüyle anlatmak istediğimiz şeydir. Grup eyleminin yönetilmesine ve yakın işbirliğine duyulan gereksinmeler, avcı-yiyecek toplayıcı toplumlarda çeşitli ve çok sayıdadır. Bu gereksinmeler, kamp hareketleri, güçbirliğine dayalı bir avlanma dürtüsü ve özellikle de düşmanlarla her türlü çatışmalar gibi olağan şeyleri kapsar. Bununla birlikte, bu gibi etkinliklerde önderliğin taşıdığı önemin apaçık olmasına karşın, avcı-yiyecek toplayıcı bir toplum, başka konularda olduğu gibi, kültürel gelişmenin daha sonraki aşamalarında gördüğümüz türden bir resmi önderliğe sahip olmaması bakımından da ayrı bir nitelik taşır. Sürekli bir başkanlık makamı yoktur; tasarlanan etkinlik türüne bağlı olarak önderlik bir kişiden ötekine geçer. Örneğin, çok yaşlı bir kişi, büyük kutttören bilgisinden dolayı, bir törenin düzenlenmesi için en uygun kişi olabilir; ama daha genç ve avcılıkta daha usta bir başka kişi, av partisinin normal önderi olabilir.
Her şeyden önce, çoğunlukla şef sözcüğüne bağlanan anlamda hiçbir Önder ya da başkan yoktur12 (E. R. Service, 1966).
12M. J. Meggitt (1960; aktaran E. R. Service, 1966) Avustralyalı yaşlılar konusunda hemen hemen özdeş sonuçlara ulaşmıştır. Ayrıca, ussal ve usdışı yetke arasında E. Fromm'un (1941) yaptığı ayrıma bakınız. -
184
İÇGÜDÜCÜ TEZE KARŞI KANITLAR
Bu hiyerarşiden ve şeflerden yoksunluk son derecede dikkate değerdir, çünkü hemen bütün uygar toplumlarda bulunanlar gibi denetim kurumlanılın, hayvanlar aleminden devralınan kalıtımsal bir veriye dayandığı geniş kabul gören bir basmakalıp yargıdır. Şempanzeler arasında egemenlik ilişkilerinin epeyce yumuşak olduğunu, ama yine de böyle ilişkilerin bulunduğunu görmüştük. îlkel insanların toplumsal ilişkileri, insanın bu tür egemenlik-boyun eğme psikolojisine kalıtımsal olarak hazırlanmadığını ortaya koymaktadır. Beş ya da altı bin yıldan beri bir-egemen azınlığın çoğunluğu sömürdüğü tarihsel topluma ilişkin bir çözümleme, egemenlik-boyun eğme psikolojisinin, toplumsal düzene yol açan bir neden değil, toplumsal düzene bir uyarlanma olduğunu çok açık biçimde ortaya koyar. Bir seçkin azınlığın denetimine dayalı bir toplumsal düzeni hoş göstermeye çalışanlar için, toplumsal yapının, insanın doğuştan bir gereksinmesinin ürünü olduğuna, bu yüzden de doğal ve kaçınılmaz nitelik taşıdığına inanmak elbette çok yerindedir. İlkel insanların eşitlikçi toplumu bunun böyle olmadığını göstermektedir.
Yetkeci ya da bürokratik yetkeci bir düzen olmadan ilkel insanın kendisini toplum dışı ve tehlikeli üyelere karşı nasıl koruduğu sorusu ortaya çıkmaktadır. Bu sorunun birkaç yanıtı vardır. İlkönce, davranış denetimi, büyük ölçüde, yalnızca gelenek ve töre ilkeleriyle gerçekleştirilir. Ama gelenek ve törenin bireyleri toplum dışı davranışlardan uzak tutmadığını varsayarsak, böyle davranışlara karşı uygulanan yaptırımlar nelerdir? En alışılmış yaptırım, suçludan genel bir uzaklaşma ve ona karşı inceliğin azalmasıdır; söylenti ve alaya alma, aşırı durumlarda da dışlama söz konusudur. Bir kişi sürekli yanlış davranışlarda bulunur ve davranışları kendi grubundan başka gruplara da zarar verirse, bu kişinin kendi grubu onun öldürülmesine bile karar verebilir. Ne var ki, bu durumlar son derecede seyrek görülür ve çoğu sorunlar, gruptaki daha yaşlı, daha bilgili erkeklerin yetkesiyle çözülür.
Bu veriler, insanın doğuştan saldırganlığına ilişkin Hobbes'çu görüşle açıkça çelişmektedir. Böyle bir saldırganlık olsaydı, devlet şiddeti ve cezayı tekelinde toplamadığı, böylelikle de yanlış eylemlerde bulunanlara karşı duyulan öç susuzluğunu dolaylı yoldan gidermediği sürece, herkesin herkesle savaşmasına yol açardı. Service'in işaret ettiği gibi:
8. İNSANBİLİM
185
tşin gerçeği, hiç kuşkusuz, takım toplumlarının, bunları bir arada tutacak hiçbir resmi hüküm ve karar organı bulunmasa bile, parça parça olmadıklarıdır...
Ama takım toplumlarında aile kavgaları ve savaşlar nispeten seyrek olmakla birlikte, bu olgular sürekli bir tehdit öğesidir ve bunları önlemenin ya da yayılmalarına engel olmanın bir yolu olması gerekir. Çoğu kez bu olaylar, bireyler arasında salt sürtüşmeler olarak başlar ve bu nedenle, bunları erkenden durdurmak önemlidir. Belli bir topluluk içersinde iki kişi arasındaki bir sürtüşme konusunda kararı çoğunlukla her ikisinin de ortak akrabası olan bir yaşlı verir. Eğer bu yaşlı kişi, sürtüşen adamların her ikisiyle de aynı ilişki içinde bulunursa, en ideali bu olur, çünkü o zaman yan tutmasının pek olası olmadığı tamamen açıklık kazanır. Ama ne her zaman durum böyledir, ne de akrabalık konumunda bulunan kişinin hüküm vermek istemesi her zaman olanaklıdır. Zaman zaman bir kişinin haklı, ötekinin de hatalı olduğu ya da bir kişinin toplulukça sevildiği, ötekinin ise sevilmediği yeterince açıktır. Bu durumda kamuoyu hakem haline gelir ve bu ortak görüş apaçık anlaşılır anlaşılmaz dava karara bağlanmış olur.
Sürtüşmeler yukardaki yollardan herhangi birisiyle çözüme bağlanmazsa, o zaman düpedüz bir çarpışmanın yerini alan bir tür karşılaşma, genellikle de bir oyun düzenlenir. Eskimo toplumunda güreş ve tos vurma karşılaşmaları, yapmacık düellonun tipik biçimleridir. Bu karşılaşma herkesin gözü önünde yapılır ve halk, yenen kişiyi davasını kazanmış sayar. Ünlü Eskimo şarkı düellosu özellikle ilginçtir: kullanılan silahlar sözcüklerdir, «baltamla yonttuğum, ağaç kıymıkları gibi küçük, keskin sözcükler »dir.
Şarkı düelloları, her türden kinleri ve anlaşmazlıkları gidermek, cinayete engel olmak için kullanılır. Bununla birlikte, bir Doğu • Grönlandlı, bedensel yönden amacını gerçekleştiremeyecek kadar güçsüzse ya da şarkı söyleme konusunda, zaferi çantada keklik görecek kadar becerikliyse, bir akrabayı öldürmekle ulaşacağı doyuma, bir şarkı yarışması aracılığıyla ulaşır. Doğu Grönlandlılar, şarkı söylemenin salt sanatsal yönüne, lan nedenini unutacak kadar daldıkları için, bu anlaşılabilir bir şeydir. Bu eskimolar arasında şarkı söyleme becerili, büyük bedensel üstünlüğü dengeler ya da aşar.
Şarkı söyleme üslubu oldukça gelenekselleştirilmiştir. Başarılı şarkıcı, dinleyicileri hoşnut edip kendini coşkunca alkışlattıracak kadar büyük bir ustalıkla sunmaya çalıştığı geleneksel beste kalıplarını
186
İÇGÜDÜCÜ TEZE KARŞI KANITLAR
kullanır. En candan yürekten alkışlanan kişi, «kazanan kişi»dir. Bir şarkı yarışmasını kazanmak, beraberinde hiçbir ödünleme getirmez. Elde edilen tek yarar saygınlık konusundadır (E. A. Hoebel, 1954).
Uzun boylu sürdürülen şarkı düellosunun yararlarından birisi, kimin haklı olduğu ya da anlaşmazlıkta suçu kimin kabul etmesi gerektiği konusunda görüş birliğine varması için kamuoyuna zaman kazandır-masıdır. Genellikle insanlar, kimin yanında oldukları konusunda bir ölçüde görüş sahibidirler, ama çoğu ilkel topluluklarda olduğu gibi, bir bütün olarak topluluğun oybirliği içinde bulunması öyle özlenir bir şey olarak hissedilir ki, insanların, çoğunluk görüşünün ne yanda olduğunu anlamaları biraz zaman alır. Gitgide daha çok insan, düelloculardan birisinin koşuklarına ötekininkilerden biraz daha güçlükle güler. Topluluğun ne yana eğilim gösterdiği apaçık ortaya çıkıncaya kadar bu böyle sürer ve ondan sonra çabucak görüş birliği oluşur; kaybeden kişi bozguna uğrayarak geri çekilir (E. R. Service, 1966).
Başka avcı toplumlarda özel sürtüşmeler, Eskimolar'mki kadar cana yakın biçimde değil de bir mızrak atma düellosuyla çözüme bağlanır:
Anlaşmazlık, çoğu kez olduğu gibi bir şikayetçi ile bir davalı arasında olduğu zaman, davacı törensel olarak, belirlenmiş uzaklıktan mızraklar atar, davalı ise bunlardan başarıyla kurtulmaya çalışır. Halk, davacının mızraklarını atarken gösterdiği hızı, gücü ve şaşmaz-lığı alkışlayabilir ya da davalının mızraklardan kurtulmada gösterdiği ustalığı alkışlayabilir. Bir süre sonra birisinin ya da ötekinin becerisi konusundaki onay gitgide ağır basar hale geldikçe, oybirliği sağlanır. Davalı, sonunda topluluğun kendini suçlu saydığını kavradığı zaman, mızrakların birisinden ka çam aması ve vücudunun kaba etli bir bölgesinden yaralanmasına olanak sağlaması beklenir. Buna karşılık, davacı, kamuoyunun kendisine karşı geliştiğini ayırt ettiği zaman, mızrak atmaktan vazgeçer (C. W. M. Hail ve A. R. Pilling, 1960).
İLKEL AVCILAR — BOLLUK TOPLUMU MU?
Konumuzla çok yakından ilgili —ve çağdaş sanayi toplumunun çözümlenmesi açısından da ilginç olan— bir noktayı, ilkel avcılar
8. İNSANBİLİM
187
arasındaki ekonomik kıtlık sorunuyla ve yoksulluğu neyin oluşturduğuna ilişkin sorun karşısındaki modern tutumla ilgili verileri M. D. Sahlins ortaya koymuştur. M. D. Sahlins, ilkel avcıların saldırgan oldukları fikrine yol açan önermeye, yani Kaba Taş Devri'nde yaşamın aşırı kıthkîa ve sürekli açlık tehlikesiyle belirlenen bir yaşam olduğu önermesine karşı çıkmaktadır. Buna karşılık, ilkel avcıların oluşturdukları toplumun «özgün bolluk toplumu» olduğunu vurgulamaktadır.
Yaygın anlayışa göre, bolluk toplumu, bütün insanların gereksinmelerinin kolayca karşılandığı bir toplumdur ve bu mutlu koşulu sanayi uygarlığının eşsiz başarısı saymak bizim hoşumuza gitmekle birlikte, avcılar ve yiyecek toplayıcılar için, hatta budunbetime girmiş en güç koşullar altındakilerdan birçoğu için bile, daha iyi bir durumdan söz edilebilir. Çünkü ya çok üretilerek ya da az istenerek gereksinmeler «kolayca giderilmektendir ve buna uygun olarak, bolluğa götüren iki olası yol vardır... Zen stratejisini benimseyen bir kişi, düşük bir yaşam, düzeyinde bulunsa bile, eşi görülmemiş bir maddi bolluk içinde yaşayabilir. Benim düşünceme göre, avcıları tanımlayan durum budur13 (M. D. Sahlins, 1968).
Sahlins, konuyla yakından ilintili bazı yargılarda daha bulunmaktadır:
Kıtlık, ticarete dayalı bir ekonominin özgül saplantısıdır, bu ekonomiye katılan herkesin içinde bulunduğu durumdur. Piyasa, göz kamaştırıcı çeşitlilikte ürünün serbestçe elde edilmesini sağlar—bütün bu «iyi şeyler» bir kişinin menzili içersindedir, ama asla elinin altında değildir; çünkü hiç kimsenin her şeyi satın almaya yetecek kadar parası yoktur. Bir pazar ekonomisi içinde var olmak, yetersizlikle başlayan ve yoksullukla sona eren ikili bir trajedi içinde yaşamaktır... Ağır çalışmayla yaşamaya mahkûm edilmiş durumdayız. Geçmişteki avcıya bu kaygılı konumdan bakıyoruz; ama modern insan, bütün teknik
R. B. Lee de («Avcıların Geçinmek İçin yaptıkları Şeyler: Ya da Kıt Kaynaklarla Geçinme Yollan») avcılığa ve yiyecek toplamaya dayalı bir yaşamın, genellikle, varoluş mücadelesine dayanan kararsız bir yaşam olduğu varsayımına kuşkuyla bakmaktadır: («Avcı - yiyecek toplayıcılar hakkında elde edilen yeni veriler temelden farklı bir tablo ortaya koymaktadır» (R. B. Lee ve I. DeVore, 1968).
188
İÇGÜDÜCÜ TEZE KARŞI KANITLAR
üstünlükleriyle birlikte, hâlâ maddi güce sahip değilse, bu çıplak vahşi, pek bir şeye yaramayan yayı ve okuyla ne gibi bir şansa sahiptir? Avcıyı burjuva tepileriyle ve Kaba Taş Devri aletleriyle donattıktan sonra onun içinde bulunduğu durumu peşin olarak umutsuz görüyoruz. !4
Kıtlık, teknik araçların temel bir özelliği değildir. Bu araçlarla amaçlar arasındaki bir ilişkidir. Avcıların sınırlı bir hedef olan sağlıkları için çalıştıkları ve okla yayın bu amaç için yeterli olduğu yolundaki görgülere dayalı olasılığı kabul edebiliriz. Avcıların çoğu kez bizden çok daha az çalıştıkları, yiyecek arayışının sürekli bir çaba olmaktan çok arasıra yürütüldüğü, boş zamanın bol olduğu ve başka herhangi bir topluma oranla, kişi başına daha çok gündüz uykusu uyunduğu rahatça savunulabilir... Göründüğü kadarıyla, avcılarda, kaygıdan çok bolluğun, yani bütün insanların gereksinmelerinin (oldukları kadarıyla) genel olarak kolayca karşılanmasını sağlayan bu koşulun yarattığı bir güven duygusu vardır. Bu güven, zor zamanlarda onları terk etmez. (Borneo Penanları'nm felsefesi bu tutumu dile getirmektedir: «Bugün hiç yiyecek yoksa yarın olur») (M. D. Sahlins, 1968).
Sahlins'in sözleri önemlidir; çünkü Sahlins, bugünkü toplumun ilgi çerçevesini ve değer yargılarını mutlak olarak geçerli saymayan birkaç insanbilimciden. birisidir. Sahlins, toplumbilimcilerin, gözlemledikleri toplumları, kendilerine ekonominin «doğası» gibi görünen şeylere göre yargılayarak bu toplumların görünümlerini ne ölçüye kadar çarpıttıklarını göstermektedir; toplumbilimcilerin, modern insan hakkında olmasa bile, en azından uygar tarihin büyük bölümü süresince tanıdığımız insan hakkındaki verilere bakarak insanın doğası konusunda sonuçlara ulaşmaları bu çarpıtmaya örnek gösterilebilir.
14
14S. Piggott da benzer bir noktaya işaret etmiştir, şöyle yazmaktadır: «Ünlü kazıbilimciler, bazen tarihöncesi toplulukları bugüne kadar gelen maddi kültürleriyle ölçme anlayışının doğasında yatan yanılgıyı fark edememişlerdir. Örneğin, bu toplulukların sınıflanmış bir çömlek dizisindeki belli bir yeri anlatmak için kullandıkları «soysuz» sözcüğü gibi sözcükler bunlardan alınmış ve duygusal, hatta ahlaksal bir anlatımla, bu kaplan yapanlara atfedilmiştir, kötü ve az çanak-çömleği olan kişiler «yoksulluğun pençesinde» olarak damgalanmıştır, bunların yoksulluğu, aslında, kazıbilimcilere iyi ürünlerini sağlayamamış olmalarından ileri gelse bile böyle hareket edilmiştir» (S. Piggott, 1960).
8. İNSANBİLtM
189
İLKEL SAVAŞ
Savunucu saldırganlık, yıkıcılık ve zalimlik çoğunlukla savaşın nedeni olmamakla birlikte, bu tepiler kendilerini savaşta açığa vurur. Bu yüzden, ilkel savaşa ilişkin bazı veriler, ilkel saldırganlık tablosunun tamamlanmasına katkıda bulunacaktır.
Meggitt, Avustralya'da yaşayan Walbiriler'de savaşın niteliği konusunda bir özet sunmaktadır; Service'in belirttiğine göre, bu özet, genel olarak avcı-yiyecek toplayıcı toplumlardaki savaşın yerinde bir betimlemesi sayılabilir:
Walbiri toplumu askeri güce önem vermiyordu — hiçbir sürekli ya da meslekten savaşçı sınıfı yoktu; hiçbir askeri buyruk hiyerarşisi yoktu ve gruplar fetih savaşlarına çok seyrek olarak girişiyorlardı. Her erkek olası bir savaşçıydı (hâlâ da öyledir), her zaman silahlı ve haklarını savunmaya hazırdı. Ama aynı zamanda bağımsız olarak dövüşmeyi yeğleyen bir bireydi de. Bazı anlaşmazlıklarda, akrabalık bağları erkekleri karşıt gruplara ayırıyordu ve böyle bir grup, zaman zaman, bir topluluğun bütün erkeklerinden meydana gelebilmekteydi. Bununla birlikte, taktikler tasarlamak ve ötekilerin bu tasarıları benimsemelerini sağlamak için, seçimle gelmiş ya da kalıtsal hiçbir askeri önder yoktu. Birtakım kişilere yetenekli ve gözüpek savaşçılar olarak saygı duyulmasına ve bunların öğütlerine değer verilmesine karşın, öteki kişilerin onların peşinden gitmeleri zorunlu değildi. Dahası, dövüşlerin meydana geldiği koşulların kapsamı, gerçekte öyle kısıtlıydı ki, erkekler en etkili teknikleri biliyor ve hiç duruksamadan uygulayabiliyotlardı. Bugün bu, genç bekârlar için bile hâlâ geçerlidir.
Her zaman için, topluluklar arasında topyekün savaşa yol açacak çok az gerekçe vardı. Kölelik bilinmiyordu; taşınır mallar azdı ve bir savaşta ele geçirilen toprak, manevi bağları başka yerlerde olan utkulu savaşçılar için neredeyse tam anlamıyla bir sıkıntı konusu oluyordu. Ara sıra başka boylara karşı küçük çaplı fetih savaşları yapılıyordu; ama boy-içi, hatta topluluk-içi kavgalarla bu savaşlar arasında yalnızca derece farkı bulunduğundan hiç kuşkum yok. Nitekim, Tanami'deki su kaynaklarının ele geçirilmesine yol açan Warin-gariler'e yönelik saldırıya yalnız Waneiga erkekleri —en çok elli altmış kişi— katıldı ve toplulukların, gerek öteki Walbiri topluluk-
190
İÇGÜDÜCÜ TEZE KARŞI KANITLAR
I
8. İNSANBİLİM
191
larına, gerekse başka boylara karşı askeri bağlaşmalar içine girdiklerini gösteren hiçbir kanıta rastlamadım (M. J. Meggitt, 1960).
Teknik açıdan bakıldığında, ilkel avcılar arasındaki bu tür çatışmalar savaş olarak tanımlanabilir; bu anlamda, «savaş »in insan türü içersinde her zaman var olduğu ve bu yüzden de doğuştan bir öldürme dürtüsünün dışavurumu olduğu sonucu çıkarılabilir. Ne var ki, bu mantık, uygar kültürlerde görülen savaşın yanı sıra, düşük ve yüksek ilkel kültürlerde görülen savaşlar arasındaki derin farklılıkları15 gözardı etmektedir, ilkel savaş, özellikle alt düzeydeki ilkel insanlarda savaş, ne merkezi olarak örgütleniyor ne de değişmez şeflerce yönetiliyordu; nispeten seyrekti; fetih savaşı değildi; elden geldiği kadar çok düşman öldürmeyi amaçlayan kanlı savaş da değildi. Oysa uygar dünyada görülen savaşların çoğu kurumlaşmıştır, değişmez şeflerce örgütlenir, toprak fethini ve/ya da köle ve/veya ganimet elde etmeyi amaçlar.
Buna ek olarak ve belki de hepsinden önemlisi, ilkel avcı-yiyecek toplayıcılar arasında topyekün savaş için hiçbir önemli ekonomik uyaranın bulunmadığı sık sık gözardı edilen bir gerçektir.
Avcı-yiyecek toplayıcı toplumlarda doğum-ölüm orantısı öyledir ki, nüfus baskısı, nüfusun bir kısmının toprak elde etmek için başkalarıyla savaşmasına pek seyrek neden olur. Böyle bir durum meydana gelse bile, pek savaşa yol açmaz. Avlanma hakları ya da bir yiyecek toplama noktası üzerinde haklar talep edilirse olacak tek şey, daha güçlü, daha kalabalık grubun, belki savaş bile olmaksızın egemenlik sağlamasıdır. İkinci olarak, avcı-yiyecek toplayıcı toplumda yağmacılıkla elde edilebilecek pek bir şey yoktur. Bütün takımlar maddi eşya bakımından yoksuldur ve sermaye ya da değerli mal olarak kullanılabilecek hiçbir standart değişim maddesi yoktur. Son olarak, avcılık-yiyecek toplayıcılık düzeyinde ekonomik amaçlarla kullanmak için —daha modern çağlarda bu, yaygın bir savaş nedenidir— köle elde etmek, ekonomideki üretkenlik düşüklüğü nedeniyle, yararsız olur. Tutsaklar ve köleler, yaşamlarını sürdürmek için gerekenden daha çok üreterek çok zor günler geçirirler (E. R. Service, 1966).
15
Kars. Q, Wright (1965).
ilkel avcı-yiyecek toplayıcılar arasındaki savaş konusunda Servi-' ce'in çizdiği genel tabloyu, bazılarından ilerki paragraflarda alıntılar yaptığım birçok başka araştırmacı desteklemekte ve tamamlamaktadır.16 D. Pilbeam, ara sıra görülen düşmanlıklara karşın, avcı bir toplumun, önderleri arasında kaba güçten çok örnek olmanın oynadığı rolü ve savaşın bulunmadığını, karşılıklılık ve cömertlik ilkesi ile işbirliğinin oynadığı ana rolü vurgulamaktadır (D. Pilbeam, 1970).
U. H. Stewart, bölgecilik ve savaş konusunda şu sonuca ulaşmaktadır:
tikel takımların kendilerine ait topraklara ya da kaynaklara sahip oldukları ve bunları korumak için dövüştükleri konusunda birçok sav ortaya atılmıştır. Ben, durumun hiçbir zaman böyle olmadığını ileri süremeyeceğim, ama böyle bir şey belki de çok seyrek görülür. Birincisi, daha büyük ana topluluğu oluşturan birincil gruplar birbirleriyle evlilikler yaparlar, gereğinden çok küçük iseler birleşirler ya da gereğinden çok büyükseler bölünürler, ikincisi, burada aktarılan durumlarda, birincil grupların özel alanlardan yararlanma eğilimlerinden öle bir şey yoktur. Üçüncüsü, böylesi toplumlar arasında «savaş» olarak adlandırılan olguların çoğu, büyücülük iddialarından ileri gelen öç alma duygusundan ya da aileler arasında süregiden kavgalardan başka bir şey değildir. Dördüncüsü, çoğu bölgelerde yiyecek toplama ana kaynaktır, ama tohum alanlarının savunulmasıyla ilgili hiçbir o-lay bana iletilmedi. Birincil topluluklar birbirleriyle dövüşmezler ve büyük bir topluluğun bir başka topluluğa karşı bölgesini savunmak için insan gücünü nasıl düzenleyebildiğim ya da niçin böyle davrandığını anlamak zordur. Uzun süre yaşayan ağaçlar, kartal yuvaları ve birkaç başka özgül kaynak üzerinde bazen bireysel olarak hak iddi-a edildiği doğrudur; ne var ki kilometrelerce uzaktaki bir kişinin bu kaynakları nasıl savunduğu açıklık kazanmamıştır (U. H. Stewart, 1968).
H. H. Turney-High da (1971) benzer sonuçlara ulaşmaktadır. Tur-ney-High, korku, öfke ve düş kırıklığı deneyimleri evrensel olduğu halde, savaş sanatının ancak insan evriminin daha sonraki dönem-
16W. J. Perry (1917. 1923, 1923a) ve G. E. Smith (1924, 1924a) gibi eski yazarları tartışma dışında bırakacağım; çünkü modern araştırmacılar genellikle bunları bir kenara itmişlerdir ve bunların katkılarının değerini savunmak gereğinden çok yer tutacaktır.
192
İÇGÜDÜCÜ TEZE KARŞI KANITLAR
lerinde geliştiğini vurguluyordu. îlkel toplumların çoğu, savaş yeteneğine sahip değildi; çünkü savaş çok gelişkin bir kavramlaştırma düzeyi gerektirir, ilkel toplumların çoğu, bir komşuyu yenmek ya da toprağını ele geçirmek için gerekli bir örgütlenme düşleyemiyorladı. ilkel savaşların çoğu silahlı kördövüşlerinden başka bir şey değildir, kesinlikle savaş değildir. Rapaport'a bakılırsa, Turney-High'in yapıtı insanbilimciler arasında çok dostça bir kabul görmedi; çünkü Turney-High, meslekten insanbilimcilerin yazdığı, savaşlarla ilgili ikinci elden öykülerin onulmaz biçimde yetersiz ve bazen de düpedüz yanlış yöne sevkedici olduğunu vurguluyordu; birinci elden kaynakların, kuşaklar öncesinde yaşayan amatör budunbilimcilerce bırakılsalar bile, daha güvenilir olduklarına inanıyordu.17
Quincy Wright'm ¦ anıtsal yapıtı (geniş bir kaynakçayla birlikte 1.637 sayfa), altı yüz elli üç ilkel halkla ilgili olarak bulunan ana verilerin sayısal yönden karşılaştırılmasına dayalı olarak ilkel insanlar arasındaki savaşın eksiksiz bir çözümlemesini sunmaktadu Wright'in çözümlemesinin eksikliği, farklı savaş türlerinin sınıflandırılması konusunda olduğu kadar, ilkel toplumların sınıflandırılması konusunda da Wright'in çözümleyici olmaktan çok tanımlayıcı olması gerçeğinde yatar. Bununla birlikte, ulaştığı sonuçlar oldukça ilginçtir. Çünkü bu sonuçlar, başka birçok yazarın vargılarına uygun bir sayısal eğilim göstermektedir: «Yiyecek toplayıcılar, aşağı avcılar ve aşağı tarımcılar en az savaşsever insanlardır. Yüksek avcılar ve yüksek tarımcılar daha çok savaşseverdirler. En üst düzeydeki tarımcılar ve çobanlar ise, hepsinin içinde en çok savaşsever olanlardır» (Q. Wright, 1965). Savaşseverliğin, en ilkel toplum biçiminde kendini açığa vuran insanın doğal dürtülerinin bir işlevi olmayıp, insanın'uygarlık yolunda ilerlemesinin bir işlevi olduğu düşüncesini bu yargı doğrulamaktadır. Wright'in verilerinin ortaya koyduğuna göre, bir toplumda işbölümü ne denli yüksekse, o toplum o denli savaşseveıdir ve sınıf sistemine dayalı toplumlar bütün halklar içersinde en savaşsever olanlardır. Son olarak, bu verilerin ortaya koyduğuna göre, gruplar arasındaki ve grup ile fiziksel çevresi
D. C. Rapaport, Tumey-High'ın kitabına yazdığı Önsöz'de (H. H. Tumey-High, 1971), «Marathon savaşıyla ilgili yorumunda Herodotos'un doğru olarak verdiği tek ayrıntının, yenenlerle yenilenlerin kimlikleri olduğunu» ortaya çıkaran en seçkin savaş tarihçisi Hans Delbrück'ten alıntılar yapmaktadır.
8. ÎNSANBİLİM
193
arasındaki denge ne denli kararlıysa, o denli az savaşseverlik görülmektedir; oysa dengenin sık sık bozulması savaşseverliğin artması sonucunu doğurur.
Wright dört tür savaşı —savunucu, toplumsal, ekonomik ve siyasal savaşları— birbirinden ayırır. Wright'in savunmaya dönük savaşla anlatmak istediği, törelerinde savaş diye bir şey olmayan ve ancak gerçekten saldırıya uğradıkları zaman dövüşen insanların uygulamasıdır; «böyle bir durumda bu insanlar, kendilerini savunmak için, ellerindeki aletlerden ve av silahlarından kendiliğinden yararlanırlar, ama bu zorunluluğu bir talihsizlik sayarlar». Wright'ni toplumsal savaşla anlatmak istediği, savaşları «çoğunlukla pek yıkıcı olmayan» insanların yaptığı uygulamadır. (Bu savaş, Service'in avcılar arasındaki savaşla ilgili tanımlamasına uygundur.) Ekonomik ve siyasal savaşlar, kadın, köle, hammadde ve toprak elde etmek için ve/ya da buna ek olarak, egemen bir hanedanın ya da sınıfın egemenliğini sürdürmek için savaşan insanlarla ilgilidir.
Hemen hemen herkes şöyle akıl yürütür: Uygar insan böyle savaşsever olduktan sonra kimbilir ilkel insan ne denli savaşseverdi!18 Ama Wright'in elde ettiği sonuçlar, çoğu ilkel insanın en az savaşsever kişiler oldukları ve savaşseverliğin uygarlıkla orantılı olarak arttığı yolundaki tezi doğrulamaktadır. Yıkıcılık insanda doğuştan bulunsaydı, eğilimin bunun tam karşıtı olması gerekirdi.
M. Ginsberg de benzer bir görüş dile getirmiştir. Şöyle yazar Ginsberg: 3
ıs ¦
Ayrıca karş. bu kitapta savunulana benzer bir tutum içinde olan S. Andreski
(1964) ve metinde adı geçen öteki yazarlar. Andreski, yaklaşık I.Ö. 5. yüzyılda yaşamış bir Çin filozofu olan Han Fei-tzu'nun çok ilginç bir sözünü aktarmaktadır: «Eski zaman insanları tarlaları ekip biçmiyorlardı, ama bitkilerin ve ağaçların verdiği meyveler beslenmek için yeterliydi. Ne de kadınlar kumaş dokuyorlardı. Çünkü kuşların ve hayvanların kürkleri giyinmek için yeterliydi. Çalışmadan yaşamaya yetecek kadar şey vardı, insanlar az ve kaynaklar boldu. Bu nedenle insanlar birbirleriyle sürtüşmüyorlardı. Bundan dolayı, ne büyük ödüller ne de ağır cezalar uygulanıyordu; ama insanlar kendi kendini yönetiyordu. Oysa bugünlerde insanlar, beş çocuklu bir aileyi büyük saymıyorlar ve büyükbaba ölmeden önce her bir çocuk yine beş çocuk sahibi oluyor, yirmi beş torun olabiliyor. Sonuç, insanların çok çoğalması ve kaynakların azalması, kişinin yetersiz bir gelir için çok çalışmak zorunda kalmasıdır. Böylece insanlar birbirlerine düşüyorlar ve ödüller iki katına çıkarılsa, cezalar kat kat artınlsa bile düzensizlikten kaçınılamıyor» (J. J. L. Duyvendak'tan alınmıştır, 1928).
194
IÇGÜDÜCÜ TEZE KARŞI KANITLAR
Bu anlamda savaşın, grupların ve ekonomik kalkınmanın otur-masıyla birlikte arttığı görülür. En basit halklar konusunda daha çok aile kavgalarından söz etmemiz gerekir ve bu kavgalar, hiç kuşkusuz, kadın kaçırma, mülke tecavüzden duyulan kızgınlıklar ya da kişisel yaralama gerekçeleriyle meydana gelir, tikel halklar daha ilerlemiş olanlarıyla karşılaştırıldıklarında, bu toplumların barışçıl olduklarını kabul etmek gerekir. Bununla birlikte, şiddet ve şiddet korkusu vardır; açıkça ve zorunlu olarak küçük çapta olmakla birlikte kavga meydana gelir. Gerçekler, yeterince bilinmemektedir ve eğer gerçekler hoş bir ilkel barışa ilişkin görüşü desteklemezse de, birincil ya da kışkırtmaya dayalı olmayan saldırganlığın insan doğasının doğuştan bir öğesi olmadığını düşünenlerin görüşüne uygun olabilir (E. Glover ve M. Ginsberg, 1934).
Ruth Benedict (1959), «toplumsal bakımdan öldürücü» ve «öldürücü olmayan» savaşlar arasında ayrım yapmaktadır, ikinci sınıfa giren savaşlarda amaç, başka boylara, efendiler ve vurguncular olarak yenenler önünde boyun eğdirmek değildir. Kuzey Amerika Kızılde-rilileri'nde çok savaş olmakla birlikte,
Kuzey Amerika yerlilerinde fetih düşüncesi hiçbir zaman doğmadı ve bu durum, bu Kızılderili boylarının hemen tümünün çok aşırı bir şey yapmalarına —savaşı devletten ayırmalarına— olanak verdi. Devlet, Barış Şefi'nde kişileşiyordu; Barış Şefi, grubun içişleri ve kendi göreviyle ilgili her konuda kamuoyunun bir önderiydi. Barış Şefi sürekliydi ve sınırsız yetki sahibi bir yönetici olmamakla birlikte, çoğu kez çok önemli bir kişiydi. Ama savaşla hiçbir işi yoktu. Savaş şeflerinin atanmasını bile o yapmıyor ya da savaş gruplarının yönetilmesiyle kendisi ilgilenmiyordu. Kendisine bir izleyici kitlesi çekebilen herhangi bir kişi, gerektiği zaman ve durumlarda bir savaş grubunu yönetiyordu ve bazı boylarda, sefer süresince tüm denetimi elinde bulunduruyordu. Ne var ki bu denetim, ancak savaş grubunun geri dönüşüne kadar sürüyordu. Savaşla ilgili bir yoruma göre, devletin bu girişimlerde akla yatkın hiçbir çıkarı yoktu. Bu serüvenler, çalkantılı bireyciliğin bir dış-gruba karşı yöneltilmiş çok arzulanır
8. INSANBİLÎM
195
gösterilerinden başka bir şey değildi; böylesi gösteriler, siyasal yapıya zarar vermiyordu (R. Benedict, 1959).
Benedict'in belirttiği nokta önemlidir; çünkü savaş, devlet ve özel mülkiyet arasındaki ilişkiye dokunmaktadır. Toplumsal bakımdan öldürücü olmayan savaş, büyük ölçüde, serüvenciliğin ve savaş andaçlarına sahip olma, hayranlık uyandırma arzusunun bir anlatımıdır; ama bu savaşı, insan ya da toprak ele geçirme, insanlara boyun eğdirme ya da insanların yaşam dayanağını yıkma tepişi doğurmuyordu. Benedict'in vardığı sonuca göre, «savaşın ortadan kaldırılması, savaşın tarihöncesiyle ilgilenen siyasal kuramcıların yazılarına bakılarak sanılacağı kadar olağandışı bir şey değildir... Bu yıkımı [savaşı], insanın savaş çıkarmaya duyduğu biyolojik bir gereksinmeye bağlamak mutlak bir yanlış anlamadır. Bu yıkım insan yapısıdır» (R. Benedict, 1959). Bir başka seçkin insanbilimci, E. A. Hoebel da (1958) eski Kuzey Amerika Kızılderilileri arasındaki savaşları şu sözlerle tanımlamaktadır: «Bunlar, William James'in Savaşın Ahlaksal Karşılıkları' na yakınlaşırlar. Saldırganlıkları zararsız biçimde serbest bırakırlar: yıkıma yol açmadan idman, spor ve eğlence sağlarlar ve bir grubun ötekine isteklerini şu ya da bu şekilde dayatması ancak yumuşak bir biçimde söz konusudur» (E. A. Hoebel, 1958). Hoebel şu genel sonucu çıkarmaktadır: insanın savaş eğiliminin bir içgüdü olmadığı apaçıktır, çünkü savaş çok geliştirilmiş bir kültürel karmaşadır. Hoebel, ilginç bir örnek olarak, 1600'de kültürel bakımdan ve ırksal bakımdan hâlâ bir bütün olan barışçıl Şoşonlar'ı ve haşin Komançiler'i göstermektedir.
CİLALI TAŞ DEVRİ DEVRlMl19
ilkel avcı ve yiyecek toplayıcıların yaşantılanna ilişkin ayrıntılı tanımlamanın ortaya koyduğu üzere, insan —en azından, elli bin yıl
19r
Bu çözümlemede en başta V. G. Childe'i (1936), G. Clark'ı (1969), S. Cole'u (1967), J, Mellaart'ı (1968) ve G. Smolla'nm Childe'm bakış açısına ilişkin tartışmasını izledim. C. O. Sauer (1952) farklı bir varsayım ileri sürmüştür. Mumford'ın konuyla ilgili irdelemesinden de (1961, 1967) büyük ölçüde yararlandım.
196
tÇGÜDÜCÜ TEZE KARŞI KANITLAR
önce tam olarak ortaya çıkışından beri— büyük olasılıkla acımasız, yıkıcı, zalim varlık değildi ve bundan dolayı da evriminin daha ileri aşamalarında rastladığımız «katil insan»ın ilk örneği değildi. Ama orada durup kalamayız. Sömürücü ve yıkıcı insanın aşamalı gelişmesini anlamak için, insanın ilk tarım dönemindeki gelişmesini ve sonuç olarak, insanın kentler kuran insana, bir savaşçıya ve bir tica-fetçiye dönüşmesini ele almak zorunludur.
Yaklaşık yarım milyon yıl önce insanın ortaya çıkışından aşağı yukarı 1. Ö. 9000 yılına kadar, insan bir yönden hiç değişmedi: topladıkları ya da avladıklanyla yaşadı, ama yeni hiçbir şey yaratmadı. Doğaya kesin biçimde bağımlıydı ve kendisi doğayı etkilemedi ya da dönüştürmedi. Doğayla olan bu ilişki, tarımın (ve hayvancılığın) keşfedilmesiyle köklü biçimde değişti. Bu keşif, kabaca Cilalı Taş döneminin başlangıcıyla, daha kesin bir deyimle bugün kazıbilimci-lerin «Ön-Cilah Taş» dönemi dedikleri dönemin —I. Ö. 9000-7000 arası— başlangıcıyla birlikte, Batı İran'dan Yunanistan'a kadar uzunluğu bin mili aşkın ve Irak, Suriye, Lübnan, Ürdün, israil ile Türkiye'de Anadolu Yaylası'nın bazı bölgelerini kaplayan bir alanda meydana geldi. (Orta ve Kuzey Avrupa'da daha sonra başladı.) insan, doğanın o zamana kadar, kendisine vermiş olduğu şeylerin ötesinde bir şeyler üretmek için buluşçuluğunu ve becerisini kullanarak, kendisini ilk kez olarak, belli sınırlar içersinde, doğadan bağımsızlaştırdı. Nüfus artıkça daha çok tohum ekmek, daha çok toprağı ekip biçmek ve daha çok hayvan beslemek artık olanaklıydı. Zamanlarının çoğunu alet, çanak-çömlek ve giyecek üretimine adayan zanaatkarları geçindirecek yiyecek fazlası yavaş yavaş biriktirilebiliyordu.
Bu dönemde yapılan ilk büyük keşif, bu bölgelerde yabani olarak yetişen buğday ve arpanın ekilmesiydi. Bu otların tohumlan toprağın içine konulunca yeni bitkilerin yetiştiği ekmek için en iyi tohumun seçilebileceği keşfedildi ve en sonunda da çeşitlerin rastlantısal biçimde çapraz döllendikleri gözlendi; bu olgu, yabani otların tohumlarından çok daha büyük taneler oluşturuyordu. Yaban otlarından yüksek verimli modern buğdaya kadar olan gelişme süreci henüz tam olarak bilinmemektedir. Bu süreç gen değişimleri, melezleştirme ve kromozomların iki katına çıkmasını içeriyordu ve insanın, günümüz tarımı düzeyinde yapay ayıklamayı başarması binlerce yıl almıştır. Sanayileşmem iş tarıma, ilkel ve oldukça açık bir üretim biçimi olarak tepeden bakmaya alışmış olan sanayi çağı insanı için, Cilalı Taş Devri
8. INSANBİLİM
197
keşifleri, kendisine büyük gurur veren günümüzün büyük teknik keşifleriyle boy ölçüşebilecek nitelikte görünmeyebilir. Yine de tohumun büyüyeceği beklentisinin sonuçlarca doğrulanması, bütünüyle yeni bir kavramın doğmasına yol açtı: insan, şeylerin salt «kendiliğinden meydana gelme»si yerine, istediği şeyin meydana gelmesini sağlamak için istenç ve niyetinden yararlanabileceğini kavradı. Tarımın keşfedilmesi, tüm bilimsel düşüncenin ve daha sonra da teknolojik gelişmenin temeliydi, dersek abartma yapmış sayılmayız.
ikinci keşif, aynı dönemde gerçekleştirilen hayvan yetiştiriciliğiydi. Koyun Kuzey Irak'ta dokuzuncu bin yılda, sığır ve domuz ise Î.O. 6000 dolayında evcilleştirilmişti bile. Koyun ve sığır yetiştiriciliği ek bir yiyecek kaynağı —süt ve daha bol et— sağladı. Yiyecek kaynaklarının artması ve daha istikrarlı hale gelmesi, göçebe bir yaşam biçimi yerine yerleşik bir yaşam biçimine olanak sağladı ve kalıcı köylerle kasabaların kurulmasına yol açtı20
Ön-Cilah Taş döneminde avcı boyları, bitkilerin ve hayvanların evcilleştirilmesine dayalı yeni bir yerleşik ekonomi keşfedip geliştirdiler. En eski evcil bitki kalıntıları şimdilik I. Ö. 7000'den çok öncesine dayanmamakla birlikte, «ulaşılan evcilleştirme düzeyi ve yetiştirilen bitkilerin çeşitliliği, ilk tarımın uzun bir tarihöncesine sahip olmasını gerektirir ve bu tarihöncesi, yaklaşık I. Ö. 9000'de Ön-Cilalı Taş Devri'nin başlangıcına kadar götürülebilir»21 (J. Mellaart, 1967).
Yiyecekleri depolama gereksinmesinin zorunlu kıldığı yeni bir keşfin yapılması için yaklaşık 2000 ile 3000 yıl geçmesi gerekti: Bu yeni keşif çömlekçilik sanatıydı (sepet daha önceden yapılıyordu). Çömlekçiliğin icadıyla birlikte, kimyasal süreçlerin kavranmasına yol açan ilk teknik icat yapılmış oldu. Gerçekten, «çömlek yapımı, insanın
Bunun anlamı, tüm avcıların göçebe ve tüm tarımcıların yerleşik olduğu değildir. Childe, bu kuralın birçok istisnasından söz etmektedir.
«Cilalı Taş Devrimi»nden söz ederek Cilalı Taş dönemindeki gelişmenin karmaşıklığını hakkıyla değerlendirmediği gerekçesiyle Childe eleştirilmiştir. Bu eleştiri dikkate değer olsa bile, öte yandan şunu da unutmamak gerekir: insanın üretim biçiminde meydana gelen değişme öyle köklüdür ki, «devrim» sözcüğü yerine oturmuş görünmektedir. Mumford'ın işaret ettiğine göre, büyük tarımsal ilerlemenin tarihini 1. Ö. 9000 ile 7000 arası olarak belirlemek, dört, belki de beş aşamalı olarak çok daha uzun bir dönemde meydana gelen aşamalı bir süreci ele almakta olduğumuz gerçeğini hakkıyla göz önüne almamak olur; Mumford'ın bu sözlerine de bakınız (L. Mumford, 1967). Mumford, özellikle O. Ames (1939) ve E. Anderson'dan (1952) alıntılar yapmaktadır. Daha ayrıntılı ve çok derinlemesine bir tabloya ilgi duyanlara Mumford'ın Cilalı Taş dönemi kültürüne ilişkin çözümlemesini salık veririm.
198
ÎÇGÜDÜCÜ TEZE KARŞI KANITLAR
gerçekleştirdiği üstün bir yaratma olayıydı» (V. G. Childe, 1936).22 Bu yüzden, bizzat Cilalı Taş dönemi içersinde bir «seramiksiz» aşama, bir başka deyişle çömlekçiliğin icat edilmediği bir dönem ve seramik aşaması ayırt edilebilir. Hacılar'ın daha eski düzeyleri gibi Anadolu'daki daha eski bazı köyler seramiksizdi; oysa Çatal Höyük zengin çanak çömleğe sahip bir kasabaydı.
Çatal Höyük, Anadolu'daki en yüksek gelişme düzeyine ulaşmış Cilalı Taş dönemi kasabalarından birisiydi. 1961'den beri ancak nispeten küçük bir bölge kazılmış olmakla birlikte, bu kazı bile, Cilalı Taş dönemi toplumunun ekonomik, toplumsal ve dinsel yönleriyle anlaşılması için en önemli verileri sağlamıştır.23
Kazıların başlamasından beri on yer ortaya çıkarılmıştır; en eskisinin tarihi yaklaşık I.Ö. 6500'dür.
/. Ö. 5600'den sonra, iuıngi nedenlerle olduğu bilinmez, eski Çatal Höyük tepesi terk edildi ve nehrin karşısında Batı Çatal Höyük adıyla yeni bir yerleşim yeri kuruldu. Buradaki yerleşim, burası da terk edilinceye kadar en azından 700 yıl sürmüş gibi görünmektedir; ama terkle ilgili hiçbir açık seçik şiddet ya da kasıtlı yıkım belirtisi yoktur (J. Mellaart, 1967).
Çatal Höyük'ün en şaşırtıcı yönlerinden birisi ulaştığı uygarlık düzeyidir:
Çatal Höyük, bilinen çağdaşlarından çoğunun olanakları ötesinde olan doğal cam aynalar, tören hançerleri ve metal süs takılan gibi lükslere sahip olabilecek güçteydi. Bakır ve kurşun ergitiyor ve işlenerek boncuk, boru, belki de küçük aletler haline getiriliyordu;
Childe, ilginç bir deyişle bu konunun ayrıntılarına inmektedir: «Çamur topağı son derecede yoğrulabilir nitelikteydi; insan çamur topağına istediği biçimi verebilirdi. İnsan, taştan ya da kemikten bir alet yaparken, her zaman elindeki malzemenin biçimi ve büyüklüğüyle sınırlıydı; bu malzemeden ancak küçük parçalar koparabiliyordu. Çömlekçinin çalışmasını, buna benzer hiçbir sınırlama kısıtlamaz. Elindeki topağı istediği gibi biçimlendirebilir; eklemelerin sağlamlığı konusunda hiçbir kuşkuya düşmeksizin çamura eklemeler yapabilir. 'Yaratma"nm tasarlanması sırasında, çömlekçinin 'hiçbir biçimi bulunmayan şeylerden biçim oluşturur'ken gösterdiği serbest etkinlik, sürekli olarak insan zihnine yönelir, Kutsal Kitap'ta çömlekçilik zanaatından alınmış benzetmeler bu noktayı açıkça göstermektedir» (V. G. Childe, 1936).
Çatal Höyük'ün en ayrıntılı betimlemesini, kazılan yöneten kazıbilimci, J. Mellaart yapmıştır (1967).
8. INSANBIÜM
199

böylece metalbilimin kökeni yedinci bin yıla götürülmüş oluyordu. Çatal Höyük'ün yöredeki doğal cama ve dışalımla sağlanan çakmak-taşına dayalı taş işleme sanayii, dönemin en ince sanayisiydi; burada yapılan ağaç kaplar çeşitli ve çok gelişkindi, yünlü dokuma sanayii tam olarak gelişmişti (J. Mellaart, 1967).
Mezarlık alanlarında kadınlar için makyaj takımlarıyla erkekler ve kadınlar için çok çekici bilezikler bulundu. Çatal Höyüklüler, bakın ve kurşunu ergitme sanatını biliyorlardı. Mellaart'a göre, çok çeşitli kayaların ve minerallerin kullanılması, madencilik ve ticaretin kent ekonomisinin son derecede önemli bir bölümünü oluşturduğunu burada açık açık ortaya koymaktadır.
Bu gelişmiş uygarlığa karşın, göründüğü kadarıyla, toplumsal yapıda, çok daha sonraki evrim aşamalarına özgü olan belli öğeler bulunmamaktadır. Açıkçası, varlıklılarla yoksullar arasında çok az sınıfsal ayrılık vardı. Mellaart'a göre, binaların büyüklüğü, araç-gereç ve mezar eşyaları toplumsal eşitsizliğin belirtisi olmakla birlikte, «kesinlikle belirgin bir eşitsizlik yoktur». Gerçekten, kentin kazılan bölümünün planlarına bakılınca, binalardaki büyüklük farkının çok küçük olduğu ve daha sonraki kent toplumlarında karşılaşılan faikla karşılaştınldığında pek önem taşımadığı görülür. Childe, ilk Cilalı Taş dönemi köylerinde şeflikle ilgili belirgin bir kanıt bulunmadığını belirtmektedir ve Mellaart da Çatal Höyük konusunda bununla ilgili bir kanıttan söz etmemektedir. Açıkçası birçok kadın din görevlisi (belki aynı zamanda erkek din görevlisi de) vardı, ama hiyerarşik bir örgütlenmeyle ilgili hiçbir kanıt yoktur. Çatal Höyük'te yeni tanm yöntemleriyle üretilen fazlalık, lüks madde üretimini ve ticareti olanaklı kılacak kadar büyük olmalıdır; oysa, Childe'a göre, daha eski ve daha az gelişmiş Cilalı Taş dönemi köylerinde ancak küçük bir fazlalık üretiliyordu ve bundan dolayı, buralarda Çatal Höyük'ten çok daha büyük bir ekonomik eşitlik vardı. Childe, Cilalı Taş dönemi zanaat-lannın ev sanayileri olması gerektiğine ve zanaat geleneklerinin bireysel değil, ortaklaşa olduğuna işaret etmektedir. Tüm topluluk üyelerinin deneyim ve bilgileri sürekli olarak bir araya getirilir; meslekler kamusaldır; meslek kuralları topluluk deneyiminin sonuçlandır. Belli bir Cilalı Taş dönemi köyüne ait çömlekler, bireysellikten çok, güçlü bir ortaklaşmacı geleneğin damgasını taşır. Bunun yanı sıra, henüz arazi yetmezliği söz konusu değildir; nüfus artınca gençler köyden
200
İÇGÜDÜCÜ TEZE KARŞI KANITLAR
ayrılabilir ve kendilerine ait bir köy kurabilirler. Bu ekonomik ortam içinde, toplumun farklı sınıflar halinde ayrımlaşması ya da işlevi tüm ekonomiyi düzenlemek olacak ve bunun bedelini halkın sırtına yükletecek sürekli bir önderliğin oluşması için koşullar uygun değildir. Bu durum ancak daha sonra, başka birçok keşif ve icat yapıldığı zaman, fazlalığın çok daha büyük olduğu ve «sermaye»ye dönüş-türülebildiği, bu sermayeye sahip olanların başkalarını kendileri hesabına çalıştırarak kâr elde edebildikleri zaman meydana gelebilirdi.
iki gözlem, saldırganlık açısından özel önem taşır:
Çatal Höyük'ün kazılarda bu zamana kadar keşfedilen sekiz yüz yıllık varlığında, herhangi bir yağma ya da katliamı ortaya koyan hiçbir kanıt yoktur. Bundan başka ve şiddetin bulunmaması bakımından çok daha etkileyici bir kanıt olarak, topraktan çıkarılan yüzlerce iskelet arasında, şiddete dayalı ölüm belirtileri taşıyan bir tek iskelet bile bulunmamıştır (J. Mellaart; 1967).
Çatal Höyük dahil Cilalı Taş dönemi köylerinin en ayırıcı özelliklerinden birisi, bunların toplumsal yapılarında olduğu kadar dinlerinde de annenin oynadığı temel ro/'dür.
Erkeklerin avcılık yaptığı, kadınların kök ve meyve topladığı eski işbölümüne bakılırsa, tarım çok büyük olasılıkla kadınların buluşuydu, hayvancılık ise erkeklerin buluşuydu. (Uygarlığın gelişmesinde tarımın oynadığı ana rol göz önüne alınırsa, modern uygarlığın kadınlar tarafından kurulduğunu belirtmek belki de abartma olmaz.) Toprağın ve kadının doğurma yeteneği —erkeklerin yoksun olduğu bir yetenektir bu—, çok doğal olarak, ilk tarımcıların dünyasında anneye üstün bir yer sağladı. (Erkekler, ancak zekalarıyla, bir başka deyişle büyü ve teknik yoluyla maddi şeyler yaratabildikleri zaman üstünlük iddiasında bulunabildiler.) Anne, (çoğu kez toprak anayla özdeşleştirilen) Tanrıça olarak, dinsel dünyanın en büyük tanrıçası oldu; öte yandan dünyasal anne ailenin ve toplumsal yaşamın merkezi haline geldi.
Çatal Höyük'te annelerin oynadığı başrolle ilgili en etkileyici dolaysız kanıt, çocukların kesinlikle babalarıyla değil, her zaman anneleriyle gömülmeleri gerçeğinde yatar, iskeletler, babanınkinden daha büyük olan ve evin içinde her zaman aynı yerde bulunan annenin divanının (ana odada bulunan bir tür çıkmanın) altına gömülüyordu. Çocukların yalnızca anneleriyle birlikte gömülmeleri ayıncı bir anaer-
8. ÎNSANBİLİM
201
kil özelliktir: çocukların asıl akrabalığının, ataerkil toplumlarda olduğu gibi baba tarafından değil, anne tarafından olduğu kabul edilir.
Bu gömme sistemi, Cilalı Taş dönemi toplumunun anaerkil yapıya sahip olduğu yolundaki varsayımı destekleyen etkileyici bir veri olmakla birlikte, bu tez, Çatal Höyük'ün ve Anadolu'daki başka kazılmış Cilalı Taş dönemi köylerinin dinleri konusunda elimizde bulunan verilerle eksiksiz biçimde doğrulanmaktadır.24
Bu kazılar, ilk dinsel gelişme konusundaki anlayışlarımızda devrim yapmıştır. En belirgin özellik, bu dinin ana-tannça figürü çevresinde odaklanması gerçeğidir. Mellaart şu sonuca ulaşmaktadır: «Çatal Höyük ve Hacılar bir bağlantı kurmuşlardır... bu bağlantı sayesinde, arkaik ve klasik zamanların büyük 'ana tanrıçaları'na, Kibele, Artemis ve Afrodit olarak bilinen belli-belirsiz figürlere gelinceye kadar Çatal Höyük'ten Hacılar'a vb. dinde bir kesintisizlik olduğu ortaya konabilir» (J. Mellaart, 1967).
Kazılarak ortaya çıkarılan sayısız kutsal mezardaki figürlerde, duvar resimlerinde ve kabartmalarda, ana-tannçanın oynadığı temel rol açıkça görülebilir. Başka Cilalı Taş dönemi yerleşmelerinden sağlanan bulguların tersine, Çatal Höyük'te elde edilen bulgular bütünüyle ana-tannçalardan oluşmamakta, aynı zamanda bir boğayla ya da daha sık olarak bir boğa başı veya boynuzlarla simgelenen erkek bir tanrının bulunduğunu da ortaya koymaktadır. Ne var ki bu gerçek, temel tanrı olarak «büyük ana»nın üstünlüğünü köklü biçimde değiştirmez. Kazıda çıkarılan kırk bir heykelden otuz üçü yalnızca tanrıçalara aitti, içlerinde erkek bir tanrının da bulunduğu sekiz heykelin hemen hemen tümü, tanrıçayla bağlantılı olarak, kısmen tanrıçanın oğulları, kısmen de eşleri olarak anlaşılmalıdır. (Daha eski katmanların birisinde yalnızca tanrıça heykelcikleri bulundu.) Ana-tanrıçanın yalnız başına, bir erkekle birlikte, gebe olarak, doğum halinde gösterilmesi, ama kesinlikle bir erkeğe bağımlı olarak gösterilmemesi de ana-tannçanın oynadığı temel rolü ortaya koymaktadır. Tanrıçanın bir boğa ya da koç başını doğuruşunu gösteren bazı kutsal mezarlar vardır. (Bunu, erkek tarafından doğurulan dişiye —Havva ve Athena'ya— ilişkin tipik ataerkil öyküyle karşılaştınn.)
Bundan sonraki kısımda bazen anaerkil teriminden çok «ana-merkezcil» terimini kullanacağım, çünkü anaerkil terimi kadınların erkeklere egemen olduklarını ima etmektedir: gerçi bu bazı durumlarda —sözgelimi, Mellaart'a göre, Hacılarda— doğru gibi görünmektedir, ama kadının (ananın) açıkça başat bir rol oynadığı, ancak kesinlikle egemenlik rolü oynamadığı Çatal Höyük'te bu durum belki de geçerli değildir.
202
İÇGÜDÜCÜ TEZE KARŞI KANITLAR
8. İNSANBlLlM
203

Ana-tannça çoğu kez, bir zamanlar bu bölgenin en yırtıcı ve öldürücü hayvanı olan bir leoparla birlikte, leopar derisi giymiş olarak ya da simgesel biçimde leoparlarla temsil edilmiş olarak görülür. Bu, ana-tannçayı yaban hayvanlarının efendisi yapar ve aynı zamanda da pek çok başka tanrıça gibi, yaşam ve ölüm tanrıçası olarak oynadığı ikili rolü ortaya koyar. Çocuklarını doğuran ve her birisinin ömrü sona erdikten sonra onları geri alan «toprak ana»nm ille de yıkıcı bir ana olması gerekmez. Ama bazen (Hindu tanrıçası Kali gibi) yıkıcıdır; bu gelişmenin meydana geliş nedenlerini bulmak, burada kaçınmak durumunda olduğum uzun uzadıya yorumlar gerektirir.
Cilalı Taş dönemi dininin ana-tannçası yalnızca valisi hayvanların efendisi olmakla kalmaz. Avcılığın da koruyucusu, tarımın da koruyucusu, ve bitki yaşamının da efendisidir.
Çatal Höyük'ü de içine alan Cilalı Taş dönemi toplumunda kadınların rolü konusunda Mellaart şu özetleyici sözleri dile getirmektedir:
Anadolu'nun Cilalı Taş dönemi dininde özellikle dikkate değer olan yön, heykelciklerin, büstlerin, plastik kabartmaların ya da duvar resimlerinin hiçbirisinde cinsiyet öğesinin kesinlikle bulunmamasıdır ve bu, Hacılar için olduğu kadar Çatal Höyük için de geçerlidir. Üreme organları hiçbir zaman gösterilmemiştir, erkek ve kadın birleşme organlarının tasvirleri bilinmemektedir; bu daha da dikkat çekicidir, çünkü Anadolu dışında kalan Yukarı Kaba Taş dönemi kültürlerinde de, Cilalı Taş ve son Cilalı Taş dönemi kültürlerinde de bu organlar sık sık betimlenmiştir.25 ilk bakışta çok şaşırtıcı görünen bu sorunun yanıtı çok basittir; çünkü sanatta cinsiyete verilen ağırlık, her zaman erkek tepişi ve arzusuyla bağlantılıdır. Eğer Cilalı Taş dönemi dininin yaratıcısı Cilalı Taş dönemi kadınıysa, bu öğenin bulunmaması kolayca açıklanır. Burada değişik bir simgecilik yaratılmıştır; bu simgecilikte göğüs, göbek ve gebelik dişilik ilkesinin, boynuzlar ve boynuzlu hayvan başları da erkekliğin yerini tutar.
Kars. kadın heykelciklerinin birçoğunda cinsiyet öğesinin taşıdığı önemi L. Mumford (1967) vurgulamıştır, Mumford, bu konuya ağırlık vemıekte kuşkusuz haklıdır. Göründüğü kadarıyla, cinsiyet öğesi yalnızca Cilalı Taş dönemi Anadolu kültüründe bulunmuyordu. Öteki Cilalı Taş dönemi kültürlerinde cinsiyete verilen ağırlığın, bütün Cilalı Taş dönemi kültürlerinin anaerkil olduğu fikrini zorunlu olarak haklı çıkarıp çıkarmadığı, daha çok araştırılması gereken bir sorun olarak ortada durmaktadır.
Çatal Höyük gibi bir ilk Cilalı Taş dönemi toplumunda, biyolojik açıdan, kadınların oranının erkeklerden daha büyük olması beklenebilir ve gerçekten gömme törenleri de bunu yansıtmaktadır. Dahası, yeni ekonomide pek çok görevi kadınlar yüklenmişlerdi; bu uygulama Anadolu köylerinde bugüne kadar değişmemiştir ve kadının toplumsal üstünlüğünü belki de bu durum açıklar. Kadın, yaşamın tek kaynağı olarak, tarım işlemleriyle, evcilleştirilmiş hayvanların yetiştirilmesi ve beslenmesiyle, artma, bolluk ve verimlilik fikirleriyle bağlantılı hale geldi. Bundan dolayı, yaşamın bütün biçimleriyle aynen olduğu gibi korunmasını amaçlayan bir din, bu dinin gelişmesi, bu dinin yaşam ve ölümle, doğum ve yeniden dirilişle bağlantılı törenlerinin gizleri, açıkça, erkek dünyasından çok kadınların dünyasının bir parçasıydı. Erkek din adamlarının varlığı kesinlikle dıştalanmamakla birlikte, tanrıça dininin en başta kadınlarca yönetilmesi son derecede olası görünmektedir...26 (J. Mellaart, 1967).
Cilalı Taş dönemi toplumunun nispeten eşitlikçi olduğu, bu toplumda hiyerarşinin, sömürünün ya da belirgin saldırganlığın bulunmadığı yolundaki görüşü destekleyen veriler anlamlıdır. Bununla birlikte, Anadolu'daki bu Cilalı Taş dönemi köylerinde anaerkil (ana-merkezcil) bir yapının bulunması gerçeği, Cilalı Taş dönemi toplumunun, en azından Anadolu'da, esas olarak saldırganlıktan uzak ve barışçıl bir toplum olduğu yolundaki varsayıma birçok kanıt daha sağlamaktadır. Bunun nedeni, yaşamın olumlanması anlayışında ve yıkıcılığın bulunmamasında yatar; J. J. Bachofen, bunu, bütün anaerkil toplumların temel bir özelliği saymaktadır.
Gerçekten, Anadolu'daki Cilalı Taş dönemi köylerinde yapılan kazıların günışığına çıkardığı bulgular, ilk kez 1861'de yayımlanan Das Mutterrecht adlı yapıtında J. J. Bachofen'in postüla olarak öne sürdüğü anaerkil kültürlerin ve dinlerin varlığı konusunda en eksiksiz
Anaerkil toplumları Sovyet bilginleri Batılı meslektaşlarından daha çok incelemişlerdir. Denebilir ki, bunun nedeni, Bachofen'in (ilk baskısı 1891) ve Morgan'ın (1870) bulgularından Engels'ın (1891) çok etkilenmesi gerçeğidir. Ayrıca, evle ocağın hanımı ve hayvanların, özellikle de av hayvanlarının egemen hanımı olarak oynadığı ikili rol içinde ana-tannçayı tartışan Z. A. Abramova'ya (1967) bakınız. Anaerkillik ile ölüme tapınma arasındaki bağlantıya işaret eden Sovyet insanbilimcisi A. P. Okladni-kov'a da bakınız. Ek olarak, tanrıçalarla ay ve ay takvimi arasında ilişki kuran A. Mars-hack'ın (1972) Kaba Taş dönemi Tannçalanyla ilgili ilginç tartışmasına bakınız.
204
İÇGÜDÜCÜ TEZE KARŞI KANITLAR
8. İNSANBlLİM
205
somut kanıtları sağlamaktadır. Bachofen, yunan ve Roma efsanelerini, dinsel törenlerini, simgelerini ve düşlerini çözümleyerek, ancak bir dâhinin başarabileceği bir şey başardı: derinlemesine çözümleme yeteneğiyle, hakkında pek bir somut kanıta sahip olmadığı bir toplumsal örgütlenme ve din evresini yeniden canlandırdı. [Amerikalı bir budun-bilimci olan L. H. Morgan (1870, 1877) Kuzey Amerika Kızılderili-leri'yle ilgili incelemesine dayanarak, kendi başına çok benzer sonuçlara ulaşmıştır.] Birkaç dikkate değer ayrıklık dışında, hemen bütün insanbilimciler, Bachofen'in bulgularının hiçbir bilimsel değer taşımadığını açıkladılar; gerçekten, Bachofen'in yazılarından yapılan bir seçmenin ingilizce çevirisi ancak 1967'de yayımlandı (J. J. Bachofen, 1967).
Bachofen'in kuramının reddedilmesinin belki de iki nedeni vardı: Birincisi, ataerkil bir toplumda yaşayan insanbilimciler için, toplumsal ve zihinsel ilgi çerçevelerini aşmak ve erkek egemenliğinin «doğal» olmadığını düşünmek hemen hemen olanaksızdı. (Freud, aynı nedenle, kadınların hadım edilmiş erkekler oldukları yolundaki görüşüne ulaştı.) ikincisi, insanbilimciler, yalnızca iskeletler, aletler, silahlar, vb. gibi maddi kanıtlara inanmaya öylesine alışmışlardı ki, efsanelerin ya da tiyatro oyunlarının insan yapısı şeylerden daha az gerçek olmadıklarına inanmak onlara zor geliyordu. Bu tutum, derinlemesine kavramanın, kuramsal düşünüşün gücünün ve kesinliğinin değerlen-dirilememesine de neden oldu.
Bachofen'in Mutterrechfindcn (Ana Hukuku'ndan) alınan aşağıdaki paragraflar, bu anaerkil anlayış kavramı konusunda bir fikir verir:
Bütün kültürün, her erdemin, her soylu varoluş özelliğinin kökeninde yatan ilişki, anne ile çocuk arasındaki ilişkidir. Bu ilişki, şiddetle dolu bir dünyada, kutsal sevgi, birlik, barış ilkesi olarak işlev görür. Kadın, yavrusunu yetiştirirken, sevecen özenim benliğin sınırları ötesine taşıyarak bir başka yaratığa ulaştırmayı ve sahip olduğu her türlü buluş yeteneğini ötekinin varlığının korunup geliştirilmesine yöneltmeyi erkekten daha önce öğrenir. Bu aşamada kadın, bütün kültürün, bütün iyilikseverliğin, bütün bağlılığın, canlılara duyulan bütün özenin ve ölülere duyulan bütün üzüntünün hazinesidir. Bununla birlikte analıktan kaynaklanan sevgi yalnızca daha yağun olmakla kal-
maz, aynı zamanda daha evrenseldir de... Babalık ilkesi, doğası gereği, kısıtlayıcı olduğu halde, analık ilkesi evrenseldir; babalık ilkesi belirli gruplara sınırlama getirir, ama analık ilkesi, tıpkı doğa yaşamı gibi, hiçbir engel tanımaz. Analık düşüncesi, bütün insanlar arasında, babaerkilliğin gelişmesiyle birlikte ortadan kalkan bir evrensel kardeşlik duygusu yaratır. Baba lıakkına dayalı aile kapalı bir bireysel organizmadır; oysa anaerkil aile, bütün gelişmenin başlangıcında bulunan ve maddi yaşamı yüksek manevi yaşamdan ayıran tipik evrensel karakteri taşır. Toprak ana Demeter'in ölümlü imgesi olan her kadının döl yatağı, başka her kadının çocuklarına erkek ve kız kardeşler verecektir; babaerkil sistemin gelişmesiyle, ayrımlaşmamış kitle birliğinin dağıldığı ve ayrımlaşma ilkesinin yürürlüğe girdiği güne kadar anayurt yalnızca erkek ve kız kardeşler tanıyacaktır.
Anaerkil kültürler, analık ilkesinin bu yönüne ilişkin birçok anlatım ve hatta yargısal belirlemeler sunmaktadır. Bu ilke, anaerkil Iralklar arasında çok sık rastlanan evrensel özgürlük ve eşitliğin, bu halkların konukseverliğinin ve her türden kısıtlamadan duydukları iğrenmenin temelidir... Ve hiçbir engel ya da ayrım çizgisi tanımayan ve bir ulusun bütün üyelerini aynı şekilde kucaklayan hayranlık uyandırıcı akrabalık anlayışının ve dostluk duygusunun kökeni bu ilkededir. Anaerkil devletler, birbirini kırıp geçirici dalaşma ve çatışmalardan arınmış olmalarıyla özellikle ünlüydüler... Anaerkil halklar, insanların,' hatta hayvanların bedensel bakımdan yaralanmaları karşısında özel bir suçluluk duyuyorlarda — ve bu da önemsiz bir ayırıcı özellik değildir.,. Mısır heykellerinin yüz anlatımında bile se-zinlenebilen sevecen bir insancıllık havası, anaerkil dünyanın kültürünün özüne sinmiştir1 (J. J. Bachofen, 1967).
TARİHÖNCESİ TOPLUMLAR VE «İNSAN DOĞASI»
Avcıların ve Cilalı Taş dönemi tarımcılarının üretim biçimini ve toplumsal örgütlenmesini betimleyen bu tablo, genellikle insan doğa-
27
Ayrıca karç. E. Fromm (1934, 1970e).
206
ÎÇGÜDÜCÜ TEZE KARŞI KANITLAR
sının içsel bir parçası sayılan belli ruhsal özellikler bakımından çok anlamlıdır. Tarihöncesi avcılar ve tarımcılar, tutkulu bir mülkiyet uğraşı ya da «varlıklılar»a karşı bir kıskançlık geliştirmek için hiçbir olanağa sahip değillerdi; çünkü ne dört elle sanlınacak özel mülkiyet ne de kıskançlığa neden olacak kadar &oum