Blog Sitem
  Frank Herbert
 

FRANK HERBERT
Bilimkurgunun en yaratıcı yazarlarından biri olan Frank Herbert 1920'de doğdu. Televizyon kameramanı, yorumcu radyo spikeri, istiridye avcısı, vahşi ormanda hayatta kalma eğitmeni, şiir çözümleyicisi, yaratıcı yazarlık öğretmeni, muhabir ve editör olarak çalıştı.
İlk bilimkurgu romanı "The Dragon in the Sea" (1956), nükleer denizaltıların, önseziyle yazılmış bir öyküsüydü. Küçük ve gizli bir düşmanın tüyler ürperten öyküsü "The Green Brain" (1966), sinemaya aktarıldı.
Bilimle kurgunun, çevrecilikle politikanın çarpıcı bir karışımı olan Çöl Gezegeni Düne, verilen ilk Nebula ödülünü kazandı, Hugo ödülünü Roger Zelazny'nin And Cali Me Conrad adlı eseri ile paylaştı. Ve şüphesiz bilimkurgunun en büyük destanı olan Düne serisinin temelini oluşturdu. Serinin diğer kitapları: Düne Messıah, Chıldren of Düne, God Emperor of Düne, Heretics of Düne ve Chapterhouse Dune'dur. Düne, David Lynch tarafından, 1984'te sinemaya aktarıldı.
Bilimkurgunun modern ustalarından biri olan Frank Herbert 1986'daöldü.

   Başlangıç, dengelerin doğru olduğuna dair en hassas ihtimamın gösterileceği zamandır Her Bene Ges-serit rahibesi bunu bilir O halde, Muad'Dıb'in yaşamını incelemeye başlarken, evvela onu kendi zamanına yerleştirmeye ihtimam gösterin O, imparator Padişah IV Şaddam 57 yaşındayken doğmuştur En özel ihtimamı ise Muad'Dib'i kendi mekanına yerleştirirken gösterin Arrakis gezegenine Onun Caladan'da doğmuş ve ilk on beş yılını orada geçirmiş olması gerçeği sizi yanıltmasın Düne adıyla bilinen Arrakis gezegeni, onun ebedi mekanıdır
- Prenses Irulan'ın yazdığı "Muad'Dib'i Anlamak"tan
   Arrakis'e taşınmalarından önceki hafta, bütün o son telaş neredeyse dayanılmaz bir cinnet boyutuna eriştiğinde; ihtiyar bir kocakarı, Paul'ün annesini ziyarete geldi.
   Çaladan Kalesi'nde ılık bir akşamdı; ve yirmi altı kuşaktır Atreides ailesinin yuvası olmuş bu antik taş yığını, havada bir değişiklik olacağı zaman edindiği o soğumuş ter hissini taşıyordu.
   Yaşlı kadın, yan kapıdan içeriye, Paul'ün odasının önündeki kemerli geçide alındı ve yatağında yatan Paul'e bir an için bakmasına izin verildi.
   Uyanan çocuk, yere yakın bir şekilde asılı duran kısık, süspansörlü lambanın yarı aydınlığında, odasının kapısında, annesinin bir adım önünde duran iri bir kadın silueti görebildi. Yaşlı kadın adeta bir cadının gölgesiydi: birbirine dolanmış örümcek ağı gibi saçlar, yüzünün karanlığını çevreleyen kukuleta, parıldayan mücevherleri andıran gözler.
   "Yaşına göre küçük değil mi Jessica?" diye sordu yaşlı kadın. Sesi akortsuz bir baliset gibi hırıldadı ve tınladı.
Paul'ün   annesi   yumuşak   kontralto   sesiyle   yanıtladı:

"Atreideslerin büyümeye geç başladıkları bilinir, Saygıdeğer Efendim."
   "Duymuştum, duymuştum," diye hırıldadı yaşlı kadın. "Ama artık on beş yaşında."
"Evet, Saygıdeğer Efendim."
   "Uyanık, bizi dinliyor," dedi yaşlı kadın. "Kurnaz küçük kerata." Kıkırdadı. "Ama soyluluk kurnazlık gerektirir. Ve eğer gerçekten Kuisatz Haderah'sa...yani..."
   Paul yatağının gölgeleri içinde gözlerini kısarak belli belirsiz araladı. Kuş gözü gibi parlayan iki oval, yaşlı kadının gözleri, gözlerinin içine dikiliyken genişleyip ışıldarmış gibi göründü.
   "İyi uykular, seni kurnaz küçük kerata," dedi yaşlı kadın. "Yarın göm cabbarımla tanıştığında tüm yeteneklerine ihtiyacın olacak."
Ve annesini dışarı itip, kapıyı güm diye kapayarak gitti. Paul uyanık, merak içinde yattı: Göm cabbar da neyin nesi?
Bu   değişim   zamanının   tüm   karmaşası   içinde  görmüş olduğu en acayip şey bu yaşlı kadındı. Saygıdeğer Efendim.
   Ve annesi Jessica'ya, bir Bene Gesserit Leydisi, bir dükün kadını ve dukalık varisinin annesi gibi değil de alelade bir hizmetçiymiş gibi hitap etmesi.
   Acaba göm cabbar Arrakis 'e ait olan ve oraya gitmeden önce bilmem gereken bir şey mi? diye düşündü.
   Kadının garip sözlerini kendi kendine tekrarladı: Göm cabbar... Kuisatz Haderah.
   Ne kadar çok şey öğrenmişti. Arrakis, Çaladan'dan öyle farklı bir yerdi ki, bu yeni bilgiler Paul'ün başını döndürüyordu. Arrakis - Düne - Çöl Gezegeni
   Babasının Baş Suikastçisi Thufir Havvat bunu açıklamıştı: Can düşmanları Harkonnenler seksen yıldır Arrakis'teydiler, ömrü uzatan bahar, yani melanj çıkarmak için yapılmış bir CHOAM Şirketi sözleşmesi altındaki yarı toprak idaresiyle

gezegeni ellerinde tutuyorlardı. Şimdi Harkonnenler, gezegeni, toprak idaresini bütünüyle alan Atreides evine bırakmak üzere terk ediyorlardı: Dük Leto için görünüşte bir zafer. Ancak Ha-vvat'ın söylediğine göre, Dük Leto, Landsraad'ın Büyük Evleri arasında popüler olduğu için bu görünüm en ölümcül tehlikeyi barındırıyordu.
   "Popüler bir adam güçlülerin kıskançlığını uyandırır," demişti Havvat.
Arrakis - Düne - Çöl Gezegeni.
   Paul uyuyakaldı ve rüyasında kendisini Arrakis'te büyük bir mağarada gördü; dört bir yanında ışıkürelerin kısık ışığında sessiz insanlar hareket ediyordu. Mağaranın dinsel bir havası vardı, bir katedral gibiydi...o belli belirsiz sesi dinlerken, suyun tıp tıp tıp diye damlayışını. Paul rüyayı görürken bile, uyandığında bunu hatırlayacağını biliyordu. Kehanet olan rüyaları her zaman hatırlardı.
Rüya silikleşti. .' .•vu;t:«R'>'».t
Paul, yarı uyanık kendini yatağının sıcaklığında hissetti,
düşündü...düşündü. Ne oyunun ne de akranlarının olmadığı
Çaladan Kalesi'ndeki bu dünya, belki de veda hüznünü hak
etmiyordu. Öğretmeni Dr. Yueh, Arrakis'te faufreluches sınıf
sisteminin katı bir şekilde korunmadığını ima etmişti. Geze
gen, çölün kıyısında, kendilerine komuta edecek bir kaid ya da
başar olmadan yaşayan insanları barındırıyordu: imparator
luk'un hiçbir nüfus sayımında kayda geçmeyen, Fremen denen
kumun-azmi insanlar.
Arrakis - Düne - Çöl Gezegeni.
   Paul sinirlerinin gerildiğini hissetti, annesinin öğrettiği zi-hin-beden derslerinden birini uygulamaya karar verdi. Üç hızlı nefes, tepkileri harekete geçirdi: yüzen bir bilincin içine düştü...bilinci odaklama...aort genişlemesi...bilincin odaklanmamış mekanizmasından kaçınma...isteyerek bilinçli olmak...kanın zenginleştirilmesi ve aşırı yüklenen bölgelere hızla akması...besin-güvence-özgürlükyalnızca içgüdüyle elde edilmez...hayvani bilinç ne verilen anın ötesine geçebilir ne de
  
12
U
 

kurbanlarının soyunun tükenebileceği fikrine erişebilir...hayvan yok eder, üretmez...hayvani zevkler duyu seviyelerine yakın kalır ve algısal olandan kaçınır...insan, üzerinde evrenini görebileceği temel bir koordinat sistemine gereksinim duyar...isteyerek odaklanmış bilinç: bu senin koordinat sistemini oluşturur...bedensel bütünlük hücre ihtiyaçlarını en derinden bilerek sinir-kan akışını izler...tüm maddeler/hüc-reler/varlıklar geçicidir...içlerinde sürekli akış için çaba harcarlar. ..
   Ders, Paul'ün yüzen bilincinin içinde defalarca, defalarca ve defalarca döndü.
   Şafak, penceresinin pervazına sarı ışığıyla değdiğinde, bunu kapalı gözkapaklarının ardından hisseden Paul gözlerini açtı; kalede o sırada yeniden başlayan koşuşturma ve telaşı duyup yatak odasının tavanındaki o tanıdık süslü kirişleri gördü.
   Hol kapısı açıldı ve annesi içeri baktı, gölgeli bronz rengi saçları siyah bir kurdeleyle yukarıdan toplanmıştı, oval yüzü duygusuzdu ve yeşil gözlerinde ciddi bir bakış vardı.
"Uyanmışsın," dedi Jessica. "İyi uyudun mu?"    : ;•*>•, <•
"Evet."
Gömme   dolaptan   onun   için   kıyafet   seçen   annesinin boyunun uzunluğuna baktı, omuzlarında gerilimin belirtilerini gördü. Başka birisi olsa bu gerilimi gözden kaçırabilirdi ama annesi onu Bene Gesserit Yöntemi'yle, gözlemin nüanslarıyla eğitmişti. Jessica, elinde yarı resmi bir ceketle döndü. Ceketin göğüs cebinde Atreideslerin kırmızı atmaca sorgucu vardı. "Acele et ve giyin," dedi. "Başrahibe bekliyor." "Onu bir kere rüyamda gördüm," dedi Paul. "Kim o?" "Bene Gesserit okulunda öğretmenimdi.  Şimdi  Impara-    ( tor'un Doğru Söyleten'i. Ve Paul..." Bir an duraksadı. "Ona rüyalarından bahsetmelisin."
"Bahsederim. Arrakis'i ele geçirmemizin nedeni o mu?" "Biz Arrakis'i ele geçirmedik." Jessica, tozunu silkelediği bir pantolonu ceketle birlikte yatağın yanında duran elbise

askılığına astı. "Başrahibe'yi bekletme."
   Paul doğrulup oturdu, karnına çektiği dizlerine sarıldı. "Göm cabbar nedir?"
   Yine annesinin verdiği eğitim, kadının neredeyse görünmez duraksamasını, ona korku gibi gelen bir sinir belirtisini açığa çıkardı.
   Jessica pencereye gitti, perdeleri sonuna kadar açtı, Syubi dağına doğru uzanan nehrin kenarındaki meyve ağaçlarına baktı. "Çok yakında öğreneceksin...göm cabbarın ne olduğunu," dedi.
Annesinin sesindeki korkuyu duydu ve buna hayret etti.
   Jessica arkasını dönmeden konuştu. "Başrahibe benim sabah odamda bekliyor. Lütfen acele et."
   Goblenle kaplı bir sandalyede oturan Başrahibe Gaius Helen Mohiam, anneyle oğulun yaklaşmasını izledi, iki yanındaki pencereler, nehrin güney kıvrımına ve Atreides aile mülkünün yeşil çiftlik arazilerine bakıyordu ama Başrahibe manzaraya aldırmıyordu. Bu sabah yaşını hissediyordu, epeyce huysuzdu. Suçu, uzay yolculuğuna, o iğrenç Uzay Loncası'yla ve onun gizli kapaklı yöntemleriyle ilişki kurmuş olmasına attı. Ama burada, Görü'sü olan bir Bene Gesserit'in kişisel dikkatini gerektiren bir görev vardı. Görev çağırdığında, imparator Padişah'ın Doğru Söyleten'i bile bu sorumluluktan kaçamazdı.
   Lanet olsun şu Jessica'ya! diye düşündü Başrahibe. Kendisine emredildiği gibi, bize bir kız doğursaydı ne olurdu sanki!
   Jessica sandalyeye üç adım kala durdu, eteğini sol eliyle kibarca savurarak küçük bir reverans yaptı. Paul dans hocasının öğrettiği ve "birisinin sosyal konumu hakkında kararsız kalındığında" kullanılan kısa reveransı yaptı.
   Başrahibe, Paul'ün selamındaki nüansları kaçırmadı. "ihtiyatlı çocuk," dedi Jessica'ya.
Jessica elini uzatıp Paul'ün omzunu sıktı. Bir kalp atımı,

14
15
 

kalbi yerine avucunda korku attı. Sonra kendini kontrol altına aldı. "Ona böyle öğretildi, Saygıdeğer Efendim." Neden korkuyor acaba? diye düşündü Paul. Yaşlı kadın Paul'ü bir bütün olarak inceledi: Jessica'nınki gibi oval bir yüz, ama güçlü kemikler...Dük'ün simsiyah saçları ama adı anılamayacak olan, anne tarafından dedesinin kaslarıyla birlikte; ve o ince, kibirli burun, ölmüş olan, baba tarafından dedesi yaşlı Dük gibi dolaysız bakan yeşil gözler.
   işte, şovun gücünü kavramış bir adam, ölümünde bile, diye düşündü Başrahibe.
   "Öğretim başka bir şeydir," dedi Başrahibe, "temel bileşen başka bir şey. Göreceğiz." Yaşlı gözleri Jessica'ya sert bir bakış fırlattı. "Bizi yalnız bırak. Git, huzur meditasyonu yap."
Jessica elini Paul'ün omzundan çekti. "Saygıdeğer Efen
dim, ben..." -•• . •    *•
"Yapılması gerektiğini biliyorsun, Jessica."       ' , ' '   - '
Paul kafası karışmış bir halde annesine baktı.        - "•   , <,v,
Jessica doğruldu. "Evet.. .tabii."
   Paul tekrar Başrahibe'ye baktı. Bu kibarlık ve annesinin yaşlı kadına gösterdiği korkuyla karışık saygı dikkatini çekti. Ama annesinden yayıldığını algıladığı korkuda kızgın bir endişe hissetti.
   "Paul..." Jessica derin bir nefes aldı. "...birazdan gireceğin bu sınav...benim için önemli."
"Sınav mı?" Kafasını kaldırıp annesine baktı. "Bir dükün oğlu olduğunu unutma," dedi Jessica. Hızla dönüp eteğinde kuru bir hışırtıyla odadan çıktı. Kapı arkasından sıkıca kapandı.
   Paul kızgınlığını kontrol altında tutarak yaşlı kadına döndü. "Leydi Jessica bir hizmetçiymiş gibi kovulur mu hiç?"
   Bir gülümseme kırışık yaşlı ağzın köşelerini hafifçe oynattı. "Leydi Jessica okulda benim hizmetçimdi, delikanlı, on dört yıl boyunca." Başıyla onayladı. "Hem de iyi bir hizmetçiydi. Şimdi sen, gel buraya!"
Bu emir Paul'ü harekete geçirdi. Düşünmesine fırsat kal-

madan kendini itaat ederken buldu. Üzerimde Ses 'i kullanıyor, diye düşündü. Kadının işaretiyle, onun dizinin dibinde durdu.
   "Bunu görüyor musun?" diye sordu Başrahibe. Cüppesinin kıvrımları arasından, bir kenarı onbeş santimetre olan, yeşil, metal bir küp çıkardı. Kübü çevirdi ve Paul bir tarafının açık olduğunu gördü: karanlık ve tuhaf bir biçimde korkutucu. Bu açık karanlığa hiç ışık girmiyordu.
"Sağ elini kutunun içine sok," dedi.
   Korku, Paul'ün içini sardı. Gerilemeye başladı. "Annene böyle mi itaat ediyorsun?" dedi yaşlı kadın.
   Paul kafasını kaldırıp kuş gözü gibi parlayan gözlerin içine baktı.
   Baskıyı hisseden ve bunu engelleyemeyen Paul, elini yavaşça kutunun içine soktu. Karanlık elini çevrelediğinde önce soğuğu, sonra parmaklarına değen kaygan metali hissetti; ve sanki eli uyuşmuş gibi bir karıncalanma.
   Yaşlı kadının yüzüne yırtıcı bir bakış yerleşti. Sağ elini kutudan kaldırıp Paul'ün boynunun yan tarafına yaklaştırdı. Paul burada bir metal pırıltısı gördü ve ona doğru dönmeye yeltendi.
"Dur!" dedi kadın sertçe.
   Yine Ses'i kullanıyor! Dikkatini tekrar kadının yüzüne yöneltti.
   "Boynunda göm cabbarı tutuyorum," dedi Başrahibe. "Göm cabbar, zorba düşman. Ucunda bir damla zehir olan bir iğne. Sakın ha! Elini çekme yoksa o zehiri tadarsın."
   Boğazı kuruyan Paul yutkunmaya çalıştı. Dikkatini, damarlı yaşlı surattan, parıldayan gözlerden, konuşurken ışıldayan gümüş rengi metal dişlerin etrafındaki soluk dişçilerinden alamıyordu.
   "Bir dükün oğlu zehirler hakkında bilgi sahibi olmalıdır,"
dedi. "Çağımızın yöntemleri, öyle değil mi? Maski, içe-
ceğindeki zehir. Omas, yiyeceğindeki zehir. Hızla öldürenler,
yavaşça öldürenler ve ikisinin arasındakiler, işte senin için yeni
bir tane: göm cabbar. Yalnızca hayvanları öldürür." €
  
16
17
 

   Gurur, Paul'ün korkusuna baskın çıktı. "Bu ne cüret! Bir dükün oğlunun hayvan olduğunu mu ima ediyorsun?" diye sordu.
"Diyelim ki insan olabileceğini ima ediyorum," dedi. "Kımıldama! Seni uyarmıştım, elini çekmeye kalkışma. Yaşlıyım ama sen benden kaçamadan elim bu iğneyi boynuna sokabilir." "Kimsin sen?" diye fısıldadı. "Annemi nasıl kandırdın da beni seninle yalnız bıraktı. Harkonnenlerden misin?"
   "Harkonnenler mi? Daha neler, hayır! Şimdi sessiz ol." Kuru bir parmak boynuna dokundu ve Paul, gayri ihtiyari sıçrama dürtüsünü bastırdı.
   "Güzel," dedi kadın. "İlk sınavı geçtin. İşte geri kalanı: eğer elini kutudan çekersen ölürsün. Tek kural bu. Elini kutunun içinde tut ve yaşa; ya da çek ve öl."
   Paul titremesini yatıştırmak için derin bir nefes aldı. "Eğer seslenirsem birkaç saniye içinde dışarıdaki hizmetkarlar tepene biner ve asıl sen ölürsün."
   "Hizmetkarlar kapının dışında nöbet tutan anneni geçmezler. Emin olabilirsin. Annen bu sınavı geçip sağ kaldı. Şimdi sıra sende. Gurur duymalısın. Bunu erkek çocuklara nadiren uygularız."
   Merak, Paul'ün korkusunu idare edebileceği bir düzeye indirdi. Yaşlı kadının sesinde doğruyu duydu, hiç kuşkusu yoktu. Eğer annesi dışarıda nöbet tutuyorsa...eğer bu gerçekten bir sınavsa...Ya da her neyse, yakalandığını, boynundaki şu el tarafından tuzağa düşürüldüğünü biliyordu: göm cabbar. Annesinin Bene Gesserit ritinden öğrettiği, Korkuya karşı Dua'nın yanıt bölümünü hatırladı.
   "Korkmamalıyım. Korku akıl katilidir. Korku toptan yok oluşu getiren küçük ölümdür. Korkumla yüzleşeceğim Üzerimden ve içimden geçmesine izin vereceğim. Ve geçip gittiği zaman, geçtiği yolu görmek için iç gözümü ona çevireceğim. Korkunun gittiği yerde hiçbir şey olmayacak. Yalnızca ben kalacağım."
Sükunetin döndüğünü hissetti, "Devam et ihtiyar," dedi.
  
"İhtiyar mı?" dedi kadın sertçe. "Cesursun ve bu inkar edilemez. Pekala, göreceğiz bakalım Paul efendi." Eğilerek yaklaştı, hemen hemen fısıltıyla konuştu. "Kutunun içindeki elinde acı hissedeceksin. Acı. Ama! Elini çekersen, göm cab-barımla boynuna dokunacağım; son derece ani bir ölüm, celladın baltasının inişi gibi. Elini çekersen, göm cabbar seni alır. Anladın mı?"
"Kutuda ne var?"
"Acı."
   Elinde gittikçe artan bir sı/' hissetti, dudaklarını sıkıca birbirine bastırdı. Bu nasıl bir sınav olabilir? diye düşündü. Sızı bir kaşıntı haline geldi.
   "Bir kapandan kurtulmak için bacağını dişleriyle çiğneyerek koparan hayvanları duymuş muydun?" dedi yaşlı kadın. "Bu hayvanlara özgü bir numara. Bir insan ise kapanda kalır, acıya dayanır ve avcıyı öldürüp kendi türüne yönelen tehditi ortadan kaldırma umuduyla ölü taklidi yapar."
   Kaşıntı belli belirsiz bir yanma haline geldi. "Neden yapıyorsun bunu?" diye sordu.
"İnsan olup olmadığını belirlemek için. Sessiz ol."     •>
   Sağ elindeki yanma hissi gittikçe artarken Paul diğer elini yumruk yaparak sıktı. Yanma yavaşça tırmandı: sıcak üstüne sıcak üstüne sıcak...üstüne sıcak. Dışarıdaki elinin tırnaklarının avucuna battığını hissetti. Yanan elinin parmaklarını oynatmaya çalıştı ama hareket ettiremedi.
"Yanıyor," diye fısıldadı.
"Sus!"
   Acıdan kolu zonkluyor, alnından ter fışkırıyordu. Her bir lif, elini o yanan oyuktan çekmesi için haykırıyordu...ama... göm cabbar. Boynunun yanındaki korkunç zehirli iğneyi görmek için kafasını çevirmeden gözlerini hareket ettirmeye çalıştı. Nefes nefese kaldığım hissetti, nefesini yavaşlatmaya uğraştı ama yapamadı.
Acı!
Istırap içindeki eli ve bir karış öteden kendisine bakmakta

18
 

olan antik surat dışında dünyası bomboştu.
Dudakları o kadar kurumuştu ki ayırmakta güçlük çekti. Bu yanma! Bu yanma!
Düşüncelerinde, ıstırap içindeki elinin derisinin kıvrılıp karardığını, etinin gevrekleşip yalnızca kavrulmuş kemikler kalıncaya dek döküldüğünü hissedebiliyordu. Durdu!
Acı, bıçakla kesilmiş gibi durdu.
   Paul sağ kolunun titrediğini ve vücudunun terden sırılsıklam olduğunu hissetti.
"Kafi," diye mırıldandı yaşlı kadın. "Kul vahad! Hiçbir kız çocuğu bu kadarına dayanamamıştı. Senin başaramamanı istemiş olmalıyım." Göm cabbarı Paul'ün boynundan çekerek arkasına yaslandı. "Elini kutudan çek, genç insan ve bak ona." Ağrılı bir ürpertiyi yenmeye çalıştı, elinin kendi iradesiyle içinde kalıyormuş gibi durduğu ışıksız boşluğa gözlerini dikti. Acının hatırası her hareketini engelliyordu. Aklı ona, kutudan kararmış bir yumru çekeceğini söylüyordu. "Çek şunu!" dedi Başrahibe sertçe.
   Paul elini kutudan çekip afallamış bir halde baktı. Hiçbir iz yoktu. Etin üzerinde hiçbir ıstırap işareti yoktu. Elini kaldırdı, çevirdi ve parmaklarını oynattı.
"Sinir uyarımlı acı," dedi yaşlı kadın. "Potansiyel insanları sakatlayarak bu işi yapamayız. Aslında bu kutunun sırrı için çok   şey   verecek   olanlar  var."   Kadın   kutuyu   cüppesinin kıvrımları arasına kaydırdı. "Ama acı..."
   "Acı," diyerek burun kıvırdı kadın. "Bir insan, vücudundaki herhangi bir siniri umursamayabilir."
Paul sol elinin ağrıdığını hissetti, kenetlenmiş parmaklarını açtı, tırnaklarının avucunun  içinde bıraktığı  dört kanlı  ize baktı.   Elini   indirdi,  bakışlarını  yaşlı   kadına  çevirdi.   "Bir zamanlar bunu anneme de yaptın, öyle mi?" "Hiç elekte kum eledin mi?" Kadının  sorusunun  dolaylı  çarpıcılığı  onu  çok  şaşırtıp

zihnini yüksek bir bilince taşıdı: Elekten geçen kum. Başıyla onayladı.
"Biz Bene Gesseritler insanları bulmak için kişileri eleriz."
   Acının hatırasına alışan Paul sağ elini kaldırdı. "Ve hepsi bu mu...acı?"
   "Seni acı içindeyken gözledim delikanlı. Acı sadece bu sınavın eksenidir. Annen sana gözlem yöntemlerimizden bahsetmiş. Sende, onun öğrettiklerinin izlerini görüyorum. Sınavımız kriz ve gözlemdir."
Kadının sesinde onaylamayı duydu ve "Doğru!" dedi.
   Başrahibe gözlerini Paul'e dikti. Doğruyu algılıyor! O olabilir mi? Gerçekten o olabilir mi? Kendi kendine "Umul gözlemi gölgeler, " diye hatırlatarak heyecanını bastırdı.
   "İnsanlar kendi söylediklerine inandıkları zaman bunu anlıyorsun," dedi. ijjiaînu Vt *•'
"Anlıyorum."
   Sesinde defalarca sınanarak onaylanmış yeteneğinin armonisi vardı. Bunları duyan kadın, "Belki de sen Kuisatz Hade-rah'sın. Otur küçük kardeşim, otur dizimin dibine," dedi.
"Ayakta durmayı tercih ederim."
"Annen bir zamanlar dizimin dibinde otururdu."
"Ben annem değilim."
   "Bizden birazcık nefret ediyorsun, değil mi?" Kapıya doğru baktı ve seslendi: "Jessica!"
   Kapı hızla açıldı ve gözlerinde sert bir ifadeyle odaya bakan Jessica eşikte durdu. Paul'ü görünce bu sert ifade eriyip gitti. Hafifçe gülümsemeyi başardı.
   "Jessica, benden nefret etmekten hiç vazgeçtin mi?" diye sordu yaşlı kadın.
   "Hem sizi seviyor hem de sizden nefret ediyorum," dedi Jessica. "Nefret...asla unutmamam gereken acılardan dolayı. Sevgi ise..."
   "Sadece temel gerçek," dedi yaşlı kadın, ancak sesi yumuşaktı. "Şimdi içeri gelebilirsin ama sessiz ol. Kapıyı kapat ve bizi kimsenin rahatsız etmemesini sağla."
  
21
20
 

Jessica odaya girip kapıyı kapattı ve sırtını kapıya yasladı. Oğlum yaşıyor, diye düşündü. Oğlum yaşıyor ve o...insan. Olduğunu biliyordum...ama...o yaşıyor. Şimdi yaşamaya devam edebilirim. Sırtını dayadığı kapı sert ve gerçekti. Odanın içindeki her şey çok yakındı ve duyularına baskı yapıyordu. Oğlum yaşıyor.
   Paul annesine baktı. O doğruyu söyledi. Yalnız kalmak ve bu tecrübeyi baştan sona düşünmek istedi ama gitmesine izin verilmeden oradan ayrılamayacağını biliyordu. Yaşlı kadın onun üzerinde bir güç elde etmişti. Doğruyu söylüyorlar. Annesi bu sınavdan geçmişti. Bunda korkunç bir amaç olmalıydı...acı ve korku korkunçtu. Korkunç amaçları anlıyordu. Her şeye rağmen bunu yapıyorlardı. İhtiyaç duydukları kendileriydi. Paul korkunç amacın kendisine bulaştırılmış olduğunu hissetti. Henüz bu korkunç amacın ne olduğunu bilmiyordu.
   "Delikanlı," dedi yaşlı kadın, "bir gün sen de böyle bir kapının dışında durmak zorunda kalabilirsin. Bunu ancak yapan değerlendirir."
   Paul acıyı öğrenmiş olan eline, sonra kafasını kaldırıp Başrahibe'ye baktı. Onun sesinde daha önce duyduğu diğer seslerden farklı bir şey vardı. Sözler parlak bir zekayla çevrelenmişti. Bunların altında yatan bir şey vardı. Kadına soracağı her sorunun, onu kendi tensel dünyasının dışındaki daha yüce bir şeylere götüreceğini hissesiyordu.
   "Neden insanları belirlemek için sınav yapıyorsunuz?" diye sordu Paul.
"Özgür kılmak için." "Özgür mü?"
   "Bir zamanlar insanlar kendilerini özgür kılacağı umuduyla düşüncelerini makineler üzerine çevirmişlerdi. Ama bu yalnızca makineleri olan başka insanların onları köleleştirmesine fırsat verdi."
   " 'Bir adamın aklıyla benzerlik gösteren makine yapmayacaksın,' " diye alıntı yaptı Paul.
"Butleryan Cihat ve Orange Katolik  İncili'nden," dedi

kadın. "Ama O.K. İncili'nin söylemesi gereken şuydu: "İnsan aklını taklit etmek için makine yapmayacaksın'. Hizmetinizde-ki Mentat'ı inceledin mi?"
"Thufır Hawat ile çalıştım."
   "Büyük isyan bir koltuk değneğini alıp götürdü. İnsan akıllarını gelişmeye zorladı. Okullar insan yeteneklerini eğitmeye başladılar."
"Bene Gesserit okulları mı?"
   Kadın başıyla onayladı. "Bu antik okullardan başlıca iki tanesi varlığını sürdürüyor: Bene Gesserit ve Uzay Loncası. Öyle sanıyoruz ki Lonca neredeyse sadece kuramsal matematik üzerinde duruyor. Bene Gesserit ise başka bir fonksiyonu yerine getiriyor."
"Politika," dedi Paul.
"Kul vahad!" dedi yaşlı kadın. Jessica'ya sert bir bakış attı.
"Ben söylemedim Saygıdeğer Efendim," dedi Jessica.
   Başrahibe dikkatini yeniden Paul'e çevirdi. "Bunu çok az ipucuyla bildin," dedi. "Gerçekten politika. İlk Bene Gesserit okulu insan ilişkilerinde sürekli bir akışın gerekliliğini görenler tarafından yönetildi. Onlar, üreme amaçları için, insan soyunu hayvan soyundan ayırmadan böyle bir sürekliliğin olamayacağını gördüler."
   Yaşlı kadının sözleri Paul için özel keskinliklerini aniden kaybetti. Annesinin deyişiyle, doğruluk içgüdüsüne karşı bir saldırı hissetti. Bu, Başrahibe yalan söylüyor demek değildi. Kadın söylediklerine kesinlikle inanıyordu. Bu daha derin bir şeydi, Paul'ün korkunç amacına bağlı bir şey.
   "Ama annem, bana okullardaki birçok Bene Gesserit'in atalarını bilmediğini söylüyordu," dedi.
   "Genetik soylar daima kayıtlarımızda vardır," dedi Başrahibe. "Annen ya Bene Gesserit soyundan ya da kabul edilebilir bir soydan olduğunu biliyor."
   "O zaman neden annesiyle babasının kim olduğunu bilemiyor?"
"Bazıları bilir...Çoğu bilmez. Mesela anneni bazı genetik

22
23
 

özellikleri baskın hale getirmek için yakın bir akrabasıyla birleştirmek isteyebilirdik. Birçok nedenimiz var."
   Paul yine doğruluğa karşı bir saldın hissetti. "Çok fazla şey üstleniyorsunuz."
   Başrahibe gözlerini dikip, acaba sesinde bir eleştiri mi duydum? diye düşündü. "Ağır bir yük taşıyoruz," dedi.
   Paul sınavın şokunu giderek daha çok üzerinden attığını hissetti. Kadına yargılayıcı bir bakış yönelterek konuştu: "Benim...Kuisatz Haderah olabileceğimi söyledin. Nedir bu, bir insan göm cabbar mı?"
"Paul," dedi Jessica. "Bu tonla konuşmamalısın Bafra..." "Ben hallederim Jessica," dedi yaşlı kadın. "Şimdi söyle bakalım,  delikanlı,  Doğru  Söyleten  uyuşturucusunu  biliyor musun?"
   "Yalanı saptama yeteneğini artırmak için alıyorsunuz," dedi. "Annem söylemişti."
"Hiç doğru transı gördün mü?" Paul başını iki yana salladı. "Hayır."
• "Bu uyuşturucu tehlikelidir," dedi yaşlı kadın. "Ama içgörü verir. Bir Doğru Söyleten, bu uyuşturucunun verdiği yetenekle kendi hafızasında, kendi vücudunun içindeki hafızada birçok yere bakabilir. Geçmişe ait öyle çok yola bakabiliriz ki...ama sadece dişil yollar." Sesinde üzüntülü bir tını vardı. "Yine de hiçbir Doğru Söyleten'in göremediği bir yer var. Bizi püskür-tüyor, dehşete düşürüyor. Bir gün bir erkeğin geleceği ve bu uyuşturucunun verdiği yetenekle içe dönük gözünü bulacağı söylenir. O, bizim bakamadığımız yere: hem dişil hem de eril geçmişlere bakacak." "Kuisatz Haderah'ınız değil mi?"
   "Evet, aynı anda birçok yerde olabilen: Kuisatz Haderah. Birçok erkek bu uyuşturucuyu denedi...o kadar çok ki, ama hiçbiri başaramadı."
"Denediler ve beceremediler mi, hepsi mi?"
"Yo, hayır." Başını iki yana salladı. "Denediler ve öldüler."
  
Can düşmanı Harkonnenleri anlamadan Muad' Dib 'i anlamaya kalkışmak, Yalan 'ı bilmeden Doğru 'yu görmeye kalkışmaktır. Karanlık'ı bilmeden İşık'ı görmeye kalkışmaktır. Bu imkansızdır.
- Prenses Irulan'ın yazdığı "Muad'Dib'i Anlamak"tan
   Parlak yüzükler takılmış tombul bir elin döndürdüğü, kısmen gölgeler içinde, kabartmalı bir dünya küresiydi. Küre, üç duvarı çeşitli renklerde rulolar, telkitaplar, bantlar ve bobinlerle kaplı penceresiz bir odanın diğer duvarındaki serbest şekilli bir rafta duruyordu. Hareketli süspansör alanlarında asılı altın kürelerden odaya ışık yayılıyordu.
   Odanın ortasında, üstü yeşim pembesi taşlaşmış elakka odunundan, elipsoit bir masa duruyordu. Masanın çevresindeki süspansörlü silindirik sandalyelerden ikisi doluydu. Birinde onaltı yaşlarında, yuvarlak yüzlü, melankolik gözlü ve siyah saçlı bir genç oturuyordu. Diğerinde ince, kısa boylu, kadınsı yüzlü bir adam vardı.
   Her ikisi de küreye bakıyorlardı ve gölgelerin yarı yarıya gizlediği adam küreyi döndürüyordu.
   Kürenin arkasından bir kıkırdama duyuldu. Kıkırdamanın arasından bas bir ses gürledi: "işte bu, Piter; tarihin en büyük insan kapanı. Ve Dük kapanın ağzına doğru yöneldi. Benim, Baron Vladimir Harkonnen'in yaptığı muhteşem bir şey değil mi?"
   "Kesinlikle Baron," dedi adam. Tenor sesi tatlı bir müzika-liteyle çıktı.
   Tombul el kürenin üstüne indi, dönüşünü durdurdu. Şimdi, odadaki bütün gözler hareketsiz yüzeye odaklanabilir; ve bunun, İmparatorluk'un varlıklı koleksiyoncuları ya da gezegen valileri için yapılan türden bir küre olduğunu görebilirdi. Küre, İmparatorluk'un el işçiliğinin havasını taşıyordu. Enlem
  
24
25
 

ve boylam çizgileri olarak saç inceliğinde platin teller yerleştirilmişti. Kutup bölgelerine en kaliteli bulut beyazı elmaslar kakılmıştı.
   Tombul el, yüzeydeki detayları izleyerek hareket etti. "Sizi gözleme davet ediyorum," diye gürledi bas ses. "Yakından gözle Piter; ve sen de Feyd-Rautha, hayatım: Altmış derece kuzeyden yetmiş derece güneye kadar bu enfes dalgacıkları. Renkleri size tatlı karamelleri hatırlatmıyor mu? Ve hiçbir yerde göllerin ya da nehirlerin ya da denizlerin mavisi görülmüyor. Ve şu sevimli kutup bölgeleri, öyle küçükler ki. Herhangi birinin burayı tanıyamaması mümkün mü? Arrakis! Gerçekten eşsiz. Eşsiz bir zafer için şahane bir dekor."
   Piter'ın dudaklarına bir gülümseme değdi geçti. "Ve düşünün Baron: imparator Padişah sizin bahar gezegeninizi Dük'e verdiğine inanıyor. Ne dokunaklı."
"Anlamsız bir laf," diye gürledi Baron. "Bunu genç Feyd-
Rautha'yı kandırmak için söylüyorsun ama yeğenimi kandır
maya gerek yok." - '
Melankolik yüzlü genç, sandalyesinde kıpırdandı, bedenini
saran esnek siyah giysideki bir kırışıklığı düzeltti. Arkasındaki
duvarda bulunan kapıdan ihtiyatlı bir tıklama sesi gelince
doğruldu.
   Piter sandalyesinden kalktı, kapıya gitti ve kapıyı bir mesaj rulosunu almaya yetecek kadar açtı. Kapıyı kapattı, ruloyu açtı ve mesaja göz attı. Kıkırdadı. Ardından bir daha.
  "Eee?" dedi Baron. suvi.-J  «,,
>   "Aptal herif bizi yanıtladı Baron!"
   "Bir Atreides ne zaman jest yapma fırsatını tepti ki?" diye sordu Baron. "Eee, ne diyor?"
   "Son derece kaba, Baron. Size 'Harkonnen' diye hitap ediyor; ne 'Efendimiz ve Aziz Kuzen' ne unvan, hiçbir şey."
   "İyi bir hitap," diye homurdandı Baron, sesi sabırsızlığını ele verdi. "Ne diyor sevgili Leto?"
   "Diyor ki: Toplantı isteğiniz reddedilmiştir. Sık sık ihanetinizle karşılaştım ve bu herkesçe biliniyor.'"

"Ve?.." '      •••->••
   "Diyor ki: 'İmparatorlukta hala kanlı sanatının hayranları var.' 'Arrakis Dükü Leto' diye de imzalamış." Piter gülmeye başladı. "Arrakis Dükü! Vay vay vay! Aman ne komik!"
   Baron "Kes sesini, Piter," dedi ve gülüş bıçakla kesilmişçe-sine durdu. "Kanlı, öyle mi?" diye soru Baron. "Kan davası, ha? Ve neyi kastettiğini bildiğimden emin olmak için böylesine geleneksel olan bu eski nazik sözcüğü kullanıyor.'*
   "Siz barış jestini yaptınız," dedi Piter. "Formalitelere uyulmuş oldu."
   "Bir Mentat için fazla gevezesin Piter," dedi Baron. Ve düşündü: Bundan bir an önce kurtulmalıyım. Neredeyse yararlılık süresini doldurdu. Baron odanın öbür ucunda duran sui-kastçi Mentat'ına baktı, birçok kişinin ilk bakışta fark ettiği özelliğini gördü: gözler, mavi içinde mavi tonlarının yer aldığı yarıklar, hiç mi hiç akı olmayan gözler.
   Piter'ın yüzünde bir sırıtma peydan oldu. Bu, delik gibi gözlerinin altında bir maskenin sırıtışına benzedi. "Fakat Baron! İntikam asla bundan daha güzel olmamıştı. En enfes ihanet planını tasarlamak: Leto'nun, Caladan'la Dune'u değiş tokuş etmesini sağlamak; hem de İmparator emrettiği için hiçbir alternatifi olmadan. Ne kadar da muzipsiniz!"
Baron soğuk bir sesle: "Çene ishali oldun, Piter," dedi.
   "Ama mutluyum, Baronum. Bu arada siz...siz de için için kıskanıyorsunuz."
"Piter!"
   "Ah, Baron! Bu nefis entrikayı kendi başınıza tasarlaya-mamış olmanız ne kadar da kötü değil mi?"
"Bir gün seni gırtlaklatacağım Piter."
   "Eminim Baron. Ve son! Ancak iyi bir oyunculuk asla unutulmaz, öyle değil mi?
"Piter, sen hakika, semuta falan mı çiğnedin?"
   "Gerçek, korkuyla birlikte olmadığında Baron'u şaşırtıyor," dedi Piter. Yüzü sırıtan bir maskenin çizgilerini aldı. "Yaa! Ama anlarsınız ya Baron, bir Mentat olarak, celladı ne
  
26
27
 

zaman yollayacağınızı bilirim. Yararlı olduğum sürece kendinizi dizginleyeceksiniz. Erken harekete geçmek müsriflik olur, daha uzun süre işe yararım. Sevgili Düne gezegeninden ne öğrenmiş olduğunuzu biliyorum: israf etme! Doğru değil mi, Baron?"
Baron Piter'a bakmayı sürdürdü.
   Feyd-Rautha sandalyesinde kıpırdandı. Şu dalaşıp duran aptallar! diye düşündü. Amcam Mentat'ıyla tartışmadan konuşamıyor Tartışmalarım dinlemekten başka yapacak işim olmadığını mı sanıyorlar?
   "Feyd," dedi Baron. "Seni buraya çağırdığım zaman dinlemeni ve öğrenmeni söylemiştim. Öğreniyor musun?"
   "Evet, Amca." Yaranmaya çalıştığı sesinden belli oluyordu.
   "Bazen Piter'a hayret ediyorum," dedi Baron. "Ben gerektiği için acıya neden oluyorum ama o...kalıbımı basarım o bundan zevk alıyor. Kendi adıma ben zavallı Dük Leto'ya acıyabilirim. Dr. Yueh yakında ona karşı harekete geçecek ve bu tüm Atreideslerin sonu olacak. Ancak tabii ki Leto uysal doktoru hangi elin yönlendirdiğini bilecek...ve bunu bilmek korkunç bir şey olacak."
   "O zaman, neden doktoru Dük'ün kaburgalarının arasına etkili ve sessiz bir şekilde bir kincal sokması için yönlendirmiyorsunuz?" diye sordu Piter. "Acımaktan bahsediyorsunuz ama..."
   "Ben Dük'ü eceline yollarken o bunu bilmeli," dedi Baron. "Ve diğer Büyük Evler de bunu öğrenmeli. Bu bilgi onları duraklatacak. Manevra yapmak için biraz daha yer kazanacağım. Ne gerektiği açık ama ben bundan hoşlanmak zorunda değilim."
   "Manevra yapmak için yer," diye alay etti Piter. "Zaten Imparator'un gözleri üzerinizde Baron. Çok gözü pek davranıyorsunuz. Bir gün imparator buraya, Giedi Prime'a, Sardokar-larından bir iki lejyon gönderecek; ve bu, Baron Vladimir Har-konnen'in sonu olacak."
  
"Bunu görmek hoşuna gider, değil mi Piter?" diye sordu Baron. "Sardokar Birliklerinin şehirlerimi yağmaladığını ve bu kaleyi yıktığını görmekten zevk alırsın. Bundan gerçekten zevk alırsın."
   "Baron bunu sormaya gerek mi duyuyor?" diye fısıldadı Piter.
   "Sen bir Birlik Başarı olmalıydın," dedi Baron. "Kan ve acıyla çok fazla ilgileniyorsun. Belki de Arrakis ganimetleriyle ilgili olarak söz vermekte acele ettim."
   Piter garip bir biçimde kırıtarak odanın ortasına doğru beş adım attı, Feyd-Rautha'nın tam arkasında durdu. Odada son derece gergin bir hava vardı. Genç çocuk kafasını kaldırıp kaşlarını çatarak endişeyle Piter'a baktı.
   "Piter'la oyun oynamayın Baron," dedi Piter. "Bana Leydi Jessica'yı vadettiniz. Onu bana vadettiniz."
"Ne için Piter?" diye sordu Baron. "Acı için mi?"
Piter gözlerini Baron'a dikip sessizliği gereksizce uzattı.
   Feyd-Rautha süspansörlü sandalyesini yana çekerek konuştu: "Amca, kalmak zorunda mıyım? Demiştin ki..."
   "Sevgili Feyd-Rautha sabırsızlanıyor," dedi Baron. Kürenin arkasındaki gölgelerin içine doğru yürüdü. "Sabırlı ol, Feyd." Ve dikkatini yeniden Mentat'a yöneltti. "Küçük Dük Paul'den ne haber sevgili Piter?"
"Tuzak onu size getirecek Baron," diye mırıldandı Piter.
   "Onu sormadım," dedi Baron. "Hatırlarsan, Bene Gesserit cadısının Dük'e bir kız çocuk doğuracağını öngörmüştün. Yanıldın, değil mi Mentat?"
   "Pek sık yanılmam Baron," dedi Piter ve sesinde ilk kez korku vardı. "Hakkımı verin: Pek sık yanılmam. Ve siz de biliyorsunuz ki bu Bene Gesseritler çoğunlukla kız doğururlar. Imparator'un karısı bile yalnızca kız çocuk doğurmuştu."
   "Amca," dedi Feyd-Rautha, "burada benim için önemli bir şeyler olacağını söylemiş..."
   "Yeğenime bak," dedi Baron. "Baronluğumu idare etmeye kalkışıyor ama daha kendisini bile idare edemiyor." Baron
  
28
29
 

kürenin yanında kıpırdandı,  gölgelerin  arasında bir gölge. "Pekala Feyd-Rautha Harkonnen, seni buraya bir parça bilgi edinmen umuduyla çağırdım. Değerli Mentat'ımızı gözledin mi? Bu fikir alışverişinden bir şeyler öğrenmiş olmalısın." "Ama Amca..."
   "Çok işe yarar bir Mentat bu Piter, sence de öyle değil mi Feyd?"
"Evet, ama..."
   "Hah, hakikaten ama! Ama çok fazla bahar tüketiyor, şeker gibi yiyor. Şunun gözlerine bak! Arrakis işçi ekibinden çıkıp buraya gelmiş gibi. Piter işe yarar ama yine de duygusal; ve ihtiraslı taşkınlıklara eğilimli. Piter işe yarar ama yine de hata yapabiliyor."
   Piter, düşük ve melankolik bir tonla konuştu: "Beni buraya eleştirerek yararlılığımı azaltmak için mi çağırdınız, Baron?"
   "Yararlılığını azaltmak mı? Beni tanırsın Piter. Yalnızca, yeğenimin birMentat'ın sınırlarını anlamasını istiyorum."
   "Şimdiden benim yerime geçecek birini mi eğitiyorsunuz?" diye sordu Piter.
   "Senin yerine mi? Neden, Piter, senin maharet ve zehrine sahip başka bir Mentat'ı nereden bulabilirim?"
"Beni bulduğunuz yerden, Baron."
   "Belki de bu konuyla ilgilenmeliyim," dedi Baron düşünceli bir şekilde. "Son zamanlarda biraz dengesiz görünüyorsun. Ve yediğin bahar!"
   "Zevklerim çok mu masraflı, Baron? Bunlara itirazınız mı var?"
   "Sevgili Piter, seni bana bağlayan şey zevklerin. Buna nasıl itiraz edebilirim? Sadece yeğenimin bu konuda seni gözlemesini istiyorum."
   "Demek gösteriye çıktım," dedi Piter. "Dans edeyim mi? Çeşitli işlevlerimi sergileyeyim mi yüce Feyd-Rau..."
   "Kesinlikle," dedi Baron. "Gösteridesin. Şimdi kes sesini." Feyd-Rautha'ya şöyle bir baktı, yeğeninin hazla hafifçe kıvrılan dudaklarının dolgun ve sarkık görünüşünü, genetik

Harkonnen izini fark etti. "Bu bir Mentat, Feyd. Belirli görevleri yerine getirmek için eğitildi ve şartlandırıldı. Yine de insan bedeniyle kaplandığı gerçeği göz ardı edilmemeli. Bu ciddi bir dezavantaj. Bazen atalarımızın düşünen makineleri hakkında yanılmadıklarını düşünüyorum."
   "Onlar benimle kıyaslandığında oyuncak gibi kalır," diye terslendi Piter. "Siz kendiniz de Baron, o makinelerden daha iyisini başarırsınız."
   "Belki de," dedi Baron. "Pekala..." Derin bir nefes aldı ve geğirdi. "Şimdi Piter, Atreides Evi'ne karşı kampanyamızın önemli özelliklerini yeğenime anlat. Bir Mentat olarak görevini yap, eğer lütfedersen."
   "Baron, bu bilgiyle ilgili böyle genç birine güvenmemeniz konusunda sizi uyarmıştım. Gözlemlerim bu..."
   "Buna ben karar veririm," dedi Baron. "Sana bir emir verdim Mentat. Çeşitli işlevlerinden birini sergile."
   "Öyle olsun," dedi Piter. Garip bir ağırbaşlılıkla doğruldu; sanki başka bir maske takmış gibiydi, maske bu sefer bütün bedenini sarıyordu. "Birkaç Standart gün içinde, Dük Leto'nun tüm ev halkı Arrakis'e gitmek üzere bir Uzay Loncası gemisine binecek. Lonca onları bizim Carthag şehri yerine Ar-rakeen şehrine bırakacak. Dük'ün Mentat'ı Thufir Havvat, haklı olarak Arrakeen'in daha kolay savunulacağı sonucuna varmış olmalı."
   "Dikkatle dinle, Feyd," dedi Baron. "Planların içindeki planların içindeki planlan gözle."
   Feyd-Rautha başıyla onaylarken düşündi1: işte sadede geldi.  Yaşlı canavar sonunda sırlarını öğrenmeme izin veriyor f Gerçekten varisi olduğumu söylemeye çalışıyor olmalı
   "Birçok dolaylı olasılık var," dedi Piter. "Atreides Evi'nin Arrakis'e gideceğini belirtmiştim. Yine de Dük'ün, kendisini Sistem'in dışında güvenli bir yere götürmesi için Lonca'yla anlaşması olasılığını göz ardı etmemeliyiz. Başkaları, benzer şartlar altında, ailenin atom silahlarını ve kalkanlarını alıp İmparatorluk'un ötesine firar ederek kaçak Evler haline gel-
  
30
31
 

mislerdi."
"Dük bunun için fazla gururlu bir adam," dedi Baron. "Bu bir olasılık," dedi Piter. "Yine de sonuç bizim için aynı olacaktır."
   "Hayır olmayacak!" diye homurdandı Baron. "Onu öldürt-meli ve soyunu sona erdirmeliyim."
1        "Bu yüksek bir olasılık," dedi Piter. "Bir Ev'in kaçacağını gösteren belirli hazırlıklar vardır. Dük bunlardan hiçbirini yapıyor gibi görünmüyor."
"Öyleyse," diye göğüs geçirdi Baron. "Devam et, Piter." "Arrakeen'de," dedi Piter "Dük ve ailesi son olarak Kont ve Leydi Fenring'in evi olan Konut'a yerleşecekler." "Kaçakçılar Büyükelçisi," diye kıkırdadı Baron.  ''- -"Ne Büyükelçisi?" diye sordu Feyd-Rautha. "Amcanız espri yapıyor," dedi Piter. "Imparator'un Ar-rakis'teki kaçakçılık işleriyle ilgisini belirtmek için Kont Fen-ring'e Kaçakçılar Büyükelçisi diyor."
Feyd-Rautha şaşkın bakışlarını amcasına çevirdi. "Niçin?"
"Ahmaklık etme, Feyd," dedi Baron sertçe. "Lonca etkin
bir şekilde imparatorluk'un kontrolü dışında kaldığı sürece,
başka türlüsü nasıl olabilir? Yoksa casuslar ve suikastçiler
nasıl ortalıkta dolaşabilir?" J>  ""'"
Feyd-Rautha sessizce, "Haa," dedi.
   "Konut'ta şaşırtmacalar düzenledik," dedi Piter. "Atreides varisine bir suikast girişiminde bulunulacak: başarılı olabilecek bir girişim."
"Piter," diye gürledi Baron "diyorsun ki..."   ---*'»' "Kazalar olabilir diyorum," dedi Piter. "Ve suikast girişimi gerçekçi görünmeli."
   "Yaaa, ama delikanlının öyle tatlı ve genç bir vücudu var ki," dedi Baron. "Tabii ki potansiyel olarak babasından daha tehlikeli...onu eğiten cadı annesiyle birlikte. Uğursuz kadın! Neyse, lütfen devam et Piter."
   "Hawat, onun peşine bir ajan taktığımızı sezecek," dedi Piter. "Belirgin şüpheli gerçekten de ajanımız olan Dr. Yueh.

Ama Havvat soruşturdu ve doktorumuzun, imparator'a bile hizmet etmeye yetecek kadar güvenilir olduğu düşünülen imparatorluk Şartlandırmah Suk Okulu mezunlarından bin olduğunu buldu. İmparatorluk Şartlandırması'na çok değer verilir. Nihai şartlandırmanın özne öldürülmeksizin yok edilemeyeceği varsayılır. Bununla birlikte, bir zamanlar birisinin gözlemlediği gibi, doğru kaldıraç verilirse bir gezegeni bile yerinden oynatabilirsin. Biz de doktoru oynatacak kaldıracı
bulduk."
   "Nasıl?" diye sordu Feyd-Rautha. Bu konuyu çekici bulmuştu, imparatorluk Şartlandırmasının yıkılamayacağını her-
kes bilirdi!
"Başka zaman," dedi Baron. "Devam et Piter." "Havvat'ın yoluna," dedi Piter, "Yueh'nin yerine en ilginç şüpheliyi çıkaracağız. Bu şüphelinin aşırı derecede gözü pek olması Havvat'ın dikkatini kadına yöneltecek." "Kadına mı?" diye sordu Feyd-Rautha. "Leydi Jessica'nın ta kendisi," dedi Baron. "Şaşırtıcı, değil mi?" diye sordu Piter. Havvat'ın zihni bu olasılıkla öyle dolacak ki, bir Mentat olarak işlevini zayıflatacak. Onu öldürmeye bile kalkışabilir." Piter kaşlarını çatarak konuştu: "Ama öldürebileceğini zannetmiyorum."
"Öldürmesini istemiyorsun değil mi?" diye sordu Baron. "Dikkatimi dağıtmayın," dedi Piter. "Hawat, Leydi Jes-sica'yla meşgulken, birkaç garnizon kentinde ayaklanma falan çıkarıp ilgisini başka yönlere çekeceğiz. Bunlar bastırılacak Dük güvenliği kontrol altına almış olduğuna inanmalı. Sonra, zamanı geldiğinde Yueh'ye işaret vereceğiz ve bütün gücu-mifele saldıracağız.. .yaa..."
"Devam et, her şeyi anlat ona," dedi Baron. "Harkonnen   üniforması   giymiş   iki   lejyon   Sardokar'la güçlenerek saldıracağız."
   "Sardokar!" diye fısıldadı Feyd-Rautha. Zihni, korkunç imparatorluk birliklerine, merhametsiz katillere, imparator Padişah'in fanatik askerlerine odaklandı.
  
33
32
 

   "Görüyorsun sana nasıl güveniyorum Feyd," dedi Baron. "Bununla ilgili hiçbir ipucu, asla başka bir Büyük Ev'e ulaşmamalı; yoksa Landsraad, İmparatorluk Evine karşı bir-leşebilir ve kaos oluşur."
"Asıl konu şu," dedi Piter "Harkonnen Evi, Imparator-
luk'un pis işlerini yapmakta kullanılıyor olduğundan gerçek bir
-. avantaj kazanıyoruz. Emin olun tehlikeli bir avantaj ama dik-
, katli  kullanılırsa Harkonnen  Evi'ne,  İmparatorluk'un  diğer
bütün  Evlerinin  sahip  olduğundan  daha  büyük  bir servet
getirecek." •; , . .
   "Ne kadar çok servetin söz konusu olduğunu tahayyül edemezsin Feyd," dedi Baron, "en çılgın hayallerinde bile. Başlangıç olarak, CHOAM şirketinde sabit yöneticilik alacağız."
   Feyd-Rautha başıyla onayladı. Konu servetti. CHOAM servetin anahtarıydı; her soylu Ev, şirket kasasından yöneticilik gücü oranında pay alıyordu. CHOAM yöneticilikleri İmpara-torluk'taki siyasal gücün gerçek kanıtıydı; bu siyasal güç, kendisini İmparator ve onun destekçilerine karşı dengelerken, Landsraad'ın içindeki oyların kaymasıyla el değiştirirdi.
   "Dük Leto," dedi Piter, "çölün kıyısındaki Fremen süprün-tülerinin arasına kaçmaya yeltenebilir. Veya ailesini bu hayali güvenliğin içine yollamaya çalışabilir. Ancak bu yol Majes-teleri'nin ajanlarından biri tarafından kesiliyor: gezegen ekolojisti. Onu hatırlayacaksınız: Kynes." A- "Feyd onu hatırlar," dedi Baron. "Devam et."
   "Memnuniyetinizi pek hoş bir şekilde belirtmiyorsunuz Baron," dedi Piter.
"Devam et, sana emrediyorum!" diye kükredi Baron.
   Piter omuz silkti. "Eğer her şey planlandığı gibi giderse," dedi, "bir Standart yıl içinde Harkonnen Evi, Arrakis üzerinde bir alt toprak idaresi elde edecek. Amcanız bu toprak idaresinin dağıtımına sahip olacak. Kendi kişisel temsilcisi Arrakis'i yönetecek."
"Daha fazla kâr," dedi Feyd-Rautha.
  
"Gerçekten öyle," dedi Baron. Ve şöyle düşündü: Ancak kurtarır. Bizler Arrakis'i evcilleştirecek olanlarız...çölün eteklerinde saklanan birkaç melez Fremen...ve gezegene neredeyse yerli işçi ekipleri kadar sıkı bir biçimde bağlı olan bazı evcil kaçakçılar dışında.
"Ve Büyük Evler, Baron'un Atreidesleri yok ettiğini bilecekler," dedi Piter. "Bilecekler." "Bilecekler," diye fısıldadı Baron.
   "En güzeli ise," dedi Piter, "Dük'ün de bunu bilecek olması. Şu anda biliyor. Tuzağı şimdiden hissedebiliyor."
"Dük'ün bildiği doğru," dedi Baron, sesinin üzüntülü bir tınısı vardı. "Bilmek dışında hiçbir şey yapamaz.. .ne yazık ki." Baron, Arrakis küresinden uzaklaştı. Gölgelerden çıktığında şekli boyut kazandı: iğrenç bir şekilde ve fazlasıyla şişmandı. Koyu renk giysisinin katları altındaki gizli şişkinlikler, bütün bu şişmanlığın kısmen, vücuduna bağlanmış portatif süspansörlerle taşındığını gösteriyordu. Aslında iki yüz Standart kilo ağırlığında olabilirdi ama ayakları bu ağırlığın elli kilodan fazlasını taşımıyordu.
   "Acıktım," diye gürledi Baron ve yüzüklü eliyle şişkin dudaklarını ovuşturdu, yağla çevrili gözlerinin arasından Feyd-Rautha'ya baktı. "Yiyecek gönder bize hayatım. Yatmadan önce yemek yiyeceğiz."
   Şöyle konuştu Hançerin Azizesi Alia: "Başrahibe bir fahişenin baştan çıkarıcı dolaplarıyla bakire bir tanrıçanın dokunulmaz gözalıcılığım birleştirmek zorundadır, gençliğinin güçleri sürdüğü müddetçe bu nitelikleri dengede tutmak suretiyle. Çünkü gençlik ve güzellik gittiği zaman fark edecek ki; ikisi arasında bir zamanlar dengeyle dolu olan o ara yer, maharet ve be-
  
34
35
 

çerinin tükenmez bir kaynağı haline gelir.
   - Prenses Irulan'ın yazdığı "Muad'Dib, Aile 1        Tefsirleri"nden
   "Peki, Jessica, kendinle ilgili ne söyleyeceksin?" diye sordu Başrahibe.
   Paul'ün zorlu sınav gününün akşamı Çaladan Kalesi'nde gün batmak üzereydi. Paul bitişikteki ses geçirmez Meditasyon Hücresi'nde beklerken, iki kadın Jessica'nın sabah odasında yalnızdı.
   Jessica, güneye bakan pencerelerin karşısında ayakta duruyordu. Akşamın, çimenlik ve nehir boyunca kümelenmiş renklerini görüyor ama görmüyordu. Başrahibe'nin sorusunu duyuyor ama duymuyordu.
Başka bir zorlu sınav olmuştu uzun yıllar önce. Vücudunun biçimi ergenlik rüzgarlarıyla bozulmuş, saçları bronz rengi, zayıf bir kız, Wallach IX'daki Bene Gesserit okulunun Baş Gözetmeni olan Başrahibe Gaius Helen Mohiam'ın çalışma odasına girmişti. Jessica sağ eline baktı, acıyı, dehşeti ve kızgınlığı hatırlayarak parmaklarını oynattı. "Zavallı Paul," diye fısıldadı.
   "Sana bir soru sordum Jessica!" Yaşlı kadının sesi sert ve ısrarcıydı.
   "Ne? Haa..." Jessica dikkatini geçmişten zorla uzaklaştırdı, iki batı penceresinin arasındaki taş duvara arkasını dönerek oturmuş olan Başrahibe'ye döndü. "Ne söylememi istiyorsunuz?"
   "Ne söylemeni mi istiyorum? Ne söylemeni mi istiyorum?" Yaşlı seste zalimce bir taklit tonu vardı.
   "Evet bir oğul doğurdum!" diye parladı Jessica. Ve bu kızgınlığa kasıtlı olarak itilmiş olduğunu biliyordu.
   "Atreideslere yalnızca kız çocuklar doğurman söylenmişti sana."
  
"Bu onun için çok şey ifade ediyordu," diye savundu kendini Jessica.
   "Ve sen kendinle övünmek için Kuisatz Haderah'ı yaratabileceğini düşündün!"
Jessica çenesini kaldırdı. "Olasılığı sezdim."
   "Sen yalnızca Dük'ünün erkek çocuk arzusunu düşündün," dedi yaşlı kadın sertçe. "Onun arzularının bu planda yeri yok. Bir Atreides kızı bir Harkonnen varisiyle evlenebilir ve boşluğu kapatabilirdi. Meseleleri karmaşıklaştırıp umutsuz bir hale getirdin. Şimdi her iki soyu da kaybedebiliriz."
   "Sen de hatasız değilsin," dedi Jessica. Yaşlı gözlerin sabit bakışlarını karşıladı.
Hemen ardından yaşlı kadın mırıldandı: "İş işten geçti."
   "Kararımdan dolayı asla pişman olmayacağıma yemin ettim," dedi Jessica.
   "Ne soylu," diye alay etti Başrahibe. "Pişmanlık yok. Başına ödül konmuş bir kaçak haline gel, seni ve oğlunu öldürmek için herkes sana düşman olsun o zaman görürürüz."
Jessica sarardı. "Hiç alternatif yok mu?"
"Alternatif mi? Bir Bene Gesserit bunu sorar mı?"
   "Yalnızca üstün yeteneklerinizle gelecekte ne gördüğünüzü soruyorum."
   "Geçmişte ne gördüysem gelecekte de onu görüyorum. İlişkilerimizin nasıl olduğunu, iyi bilirsin Jessica. Irk kendi faniliğini bilir ve kahtımındaki gelişimin durmasından korkar. Genetik kuşakları plansızca karışmaya zorlamak kan akımının içinde vardır. İmparatorluk, CHOAM Şirketi ve bütün Büyük Evler: bunlar sadece selin yolundaki enkaz parçalarıdır."
   "CHOAM," diye mırıldandı Jessica. "Onların, Arrakis'in ganimetlerini nasıl bölüşeceklerine çoktan karar verildiğini sanıyorum."
   "CHOAM çağımızın rüzgar fırıldağından başka bir şey değildir," dedi yaşlı kadın. "İmparator ve arkadaşları şimdi CHOAM yöneticilik oylarının yüzde elli dokuz nokta altmış beşini idare ediyor. Kesinlikle kâr kokusu alıyorlar ve diğerleri
  
37
 

de aynı kârın kokusunu aldığı sürece onun oy gücü muhtemelen artacak. Tarihin seyri budur, kızım."
   "Tam da şu anda ihtiyacım olan şey buydu," dedi Jessica. "Tarihe kısa bir bakış."
   "Alaycı olma, kızım! Hangi güçlerin bizi çevrelediğini sen de benim kadar iyi biliyorsun. Üç köşeli bir uygarlığımız var: Landsraad'ın Federe Büyük Evlerine karşı dengeyi koruyan İmpatorluk Ailesi ve bunların arasında yıldızlararası ulaşım üzerindeki lanet olası tekeliyle Lonca. Siyasette sacayağı bütün yapıların en kararsızıdır. Çoğu bilim dalına arkasını dönen feodal bir ticaret kültürünün karmaşıklığı olmasaydı da bu yeterince kötü olurdu."
   Jessica iğneleyici bir şekilde konuştu: "Akımın yolundaki kırıntılar; ve buradaki bu kırıntı, bu Dük Leto'dur ve bu onun oğludur ve bu..."
   "Aaa, kapa çeneni, kızım. Yürüdüğün hassas sınırla ilgili her şeyi bilerek buna giriştin."
   " 'Ben Bene Gesserit'im: yalnızca hizmet etmek için varım,' " diye alıntı yaptı Jessica.
   "Doğru," dedi yaşlı kadın. "Şu an için tüm ümit edebileceğimiz, bunun büyük bir yangın haline gelmesini engellemek ve anahtar soylardan ne kurtarabiliyorsak kurtarmaktır."
Jessica  gözkapaklarının   altında   gözyaşlarının   baskısını hissederek gözlerini kapadı, içinin titremesiyle, dışının titre-mesiyle,  düzensiz solumasıyla,  gürültülü  nabız  atışıyla  ve avuçlarının   terlemesiyle   mücadele   etti.   Hemen   ardından "Kendi hatamın cezasını çekeceğim," dedi. "Oğlun da seninle birlikte çekecek." "Yapabildiğim kadarıyla onu koruyacağım." "Korumak!" dedi yaşlı kadın sertçe. "Bunun yol açacağı zayıflığı iyi bilirsin. Oğlunu çok fazla korursan Jessica, herhangi bir yazgıyı gerçekleştirmeye yetecek kadar güçlenemez." Jessica döndü, pencereden dışarı, kararan havaya baktı. "Bu Arrakis gezegeni gerçekten bu kadar berbat mı?"
"Oldukça kötü ama tamamen kötü değil. Koruyucu Misyon

oradaydı ve gezegeni bir dereceye kadar yumuşattı." Başrahibe ayağa kalktı, cüppesindeki bir kırışıklığı düzeltti. "Çocuğu buraya çağır. Biraz sonra gitmek zorundayım."
"Mecbur musunuz?"
   Yaşlı kadının sesi yumuşadı. "Jessica, kızım, keşke senin yerinde ben olsaydım da bu acıları ben çekseydim. Ama her birimiz kendi yolumuzu kendimiz çizmeliyiz."
"Biliyorum."
   "Sen, benim için kendi kızlarımdan biri kadar değerlisin ama bunun görevi engellemesine izin veremem."
"Anlıyorum.. .gereklilikler."
   "Ne yaptığını ve neden yaptığını ikimiz de biliyoruz Jessica. Ama iyi yürekliliğim beni, çocuğunun Bene Gesserit Bütünü olması şansının az olduğunu söylemeye zorluyor. Çok fazla umuda kapılmamalısın."
   Jessica gözlerinin ucundaki yaşları sildi. Bu hareket kızgınlığını gösteriyordu. "İlk dersimi tekrarlayarak yeniden küçük bir kız gibi hissetmeme neden oldun." Sözcükler ağzından zorla çıktı: " 'İnsanlar asla hayvanlara teslim olmamalı.' " Kuru bir hıçkırıkla sarsıldı. Alçak bir sesle konuştu* "Öyle yalnızdım ki."
   "Bu, sınavlardan biri olmalı," dedi yaşlı kadın. "İnsanlar neredeyse her zaman yalnızdır. Şimdi çocuğu çağır. Uzun ve korkutucu bir gün geçirdi. Ama düşünmek ve hatırlamak için zamanı oldu. Şu rüyaları hakkında başka sorular sormalıyım."
   Jessica başıyla onayladı ve Meditasyon Hücresi'ne giderek kapıyı açtı. "Paul, hemen içeri gel lütfen."
   Paul inadına yavaş yavaş çıktı. Annesine bir yabancıya bakarmış gibi baktı. Bakışlarını Başrahibeye çevirdiğinde ihti-yatlılık gözlerini örtüyordu; ancak bu sefer eşit birine verilen selamı verdi. Annesinin, onun arkasından kapıyı kapattığını duydu.
   "Genç adam," dedi yaşlı kadın, "hadi şu rüya meselelerine dönelim."
"Ne istiyorsun?"

38
39
 

"Her gece rüya görüyor musun?" *,     .             .._
"Hatırlamaya değecek rüyalar değil. Her rüyayı hatırlaya
bilirim ama bazıları hatırlamaya değer bazıları değmez."
"Farkı nasıl biliyorsun?"                    v,,.., • rr, "<,-.•.
"Biliyorum işte."
   Yaşlı kadın Jessica'ya göz atıp, Paul'e döndü. "Dün gece rüyanda ne gördün? Hatırlamaya değer bir şey miydi?"
   "Evet." Paul gözlerini kapattı. "Rüyamda bir mağara gördüm...ve su...ve bir kız: büyük gözleri olan çok zayıf bir kız. Gözleri tamamen mavi, hiç akı yok. Onunla konuşuyorum ve ona senden bahsediyorum, Caladan'da Başrahibe'yi gördüğümü anlatıyorum." Paul gözlerini açtı.
   "Ve beni görmenle ilgili bu tuhaf kıza söylediğin şey... bugün gerçekleşti mi?"
   Paul bunun üzerine düşündü ve sonra: "Evet. Kıza senin geldiğini ve bana bir acayiplik damgası vurduğunu söylüyorum," dedi.
   "Acayiplik damgası," diye fısıldadı yaşlı kadın ve yine Jessica'ya bir bakış savurdu, dikkatini tekrar Paul'e çevirdi. "Şimdi açık açık söyle Paul, rüyanda sık sık sonradan aynen gerçekleşen şeyler görüyor musun?"
"Evet. Ve bu kızı daha önce de rüyamda görmüştüm."
"Öyle mi? Onu tanıyor musun?"
"Tanışacağım." .^H,;;,,*;
"Bana ondan bahset."
Paul yine gözlerini kapattı. "Kayaların arasında korunaklı küçük bir yerdeyiz. Neredeyse gece ama sıcak; ve kayalardaki bir açıklıktan kumluk yerleri görebiliyorum.  Biz...bir şeyi bekliyoruz...gidip bazı insanlarla buluşmamı. Ve o korkmuş ama bunu benden gizlemeye çalışıyor ve ben heyecanlıyım. Ve şöyle diyor: 'Usul gezegeninin sularından bahsetsene bana.' " Paul gözlerini açtı. "ilginç değil mi? Benim gezegenim Çaladan. Usul diye bir gezegenin adını bile hiç duymadım." "Bu rüyanın devamı var mı?" diyerek teşvik etti Jessica. "Evet. Ama belki de Usul diye bana hitap ediyordu," dedi

Paul. "Bu şimdi aklıma geldi." Yine gözlerini kapattı. "Ona sulardan söz etmemi istiyor. Ve elini tutuyorum. Ve ona bir şiir okuyacağımı söylüyorum. Ve şiiri okuyorum ama bazı sözcükleri açıklamak zorunda kalıyorum: kumsal ve dalga ve su yosunu ve martılar gibi."
"Ne şiiri?" diye sordu Başrahibe.
   Paul gözlerini açtı. "Gurney Halleck'in hüzünlü durumlarda okuduğu senfonik şiirlerden biri sadece."
Paul'ün arkasında duran Jessica şiiri okumaya başladı:
"Tuzlu dumanı hatırlıyorum
Bir kumsal ateşinden yükselen
Ve çamların altındaki gölgeleri:
Yoğun, temiz.. .kımıltısız;
Martılar kondu tepeye
Beyaz, yeşilin üstünde...
Ve bir rüzgar esiyor çamların arasından ^
Eğmek için gölgeleri;
Martılar kanatlarını açtılar,
Havalandılar
Ve gökyüzünü çığlıklarla doldurdular.
Ve rüzgarı duyuyorum
Kumsalımız boyunca esen,
Ve dalgaları,
Ve görüyorum ki ateşimiz
Yosunlan yaktı."
"Evet bu," dedi Paul.
   Yaşlı kadın gözlerini Paul'e dikti: "Genç adam, ben bir Bene Gesserit Gözetmeni olarak, Kuisatz Haderah'ı arıyorum: yani gerçekten bizden biri olabilecek erkeği. Annen sende bu olasılığı görüyor ama o bir annenin gözleriyle görüyor. Ben de bir olasılık görüyorum ama hepsi bu."
   Sustu ve Paul anladı ki kadın onun konuşmasını istiyor. Açıklamasını bekledi.
  
40
41
 


   Az sonra kadın konuştu: "Nasıl istersen o zaman. İçinde derinlikler var, bunu kabul ediyorum."
"Şimdi gidebilir miyim?" diye sordu Paul. "Başrahibe'nin Kuisatz Haderah hakkında sana anlatacaklarını duymak istemiyor musun?" diye sordu Jessica. "Buna kalkışanların öldüğünü söyledi." "Ama neden  başarısız oldukları  hakkında birkaç  ipucu vererek sana yardımcı olabilirim," dedi Başrahibe.
   İpuçlarından söz ediyor, diye düşündü Paul. Aslında hiçbir şey bilmiyor Ve şöyle dedi: "Ver bakalım."
   "Ve bana lanet olsun ha?" Yüzünü ekşiterek gülümsedi: yaşlı yüzde çapraz kırışıklıklar. "Öyle olsun: 'Boyun eğen hükmeder.' "
Paul hayret etti: anlamın içindeki gerilim gibi öyle temel şeylerden bahsediyordu ki. Annesinin ona hiçbir şey öğretmemiş olduğunu mu düşünüyordu? "Bu bir ipucu mu?" diye sordu.
   "Burada olmamızın nedeni ağız dalaşına girmek veya sözcüklerin anlamları üzerine tartışmak değil," dedi yaşlı kadın. "Söğüt rüzgara boyun eğer ve gelişir, ta ki bir gün rüzgarın karşısında bir duvar gibi duran birçok söğüt haline gelene kadar. Söğüdün amacı budur."
   Paul gözlerini Başrahibe'ye dikti. Amaç demişti ve bu sözcüğün kendisini sarstığını, korkunç amacı ona tekrar bulaştırdığını hissetti. Kadına karşı ani bir kızgınlık duydu: ağzı basmakalıp laflarla dolu bu salak yaşlı cadıya.
   "Benim şu Kuisatz Haderah olabileceğimi düşünüyorsun," dedi. "Benden söz ediyorsun ama babama yardım etmek için ne yapabileceğimizle ilgili tek bir şey bile söylemedin. Annemle konuşurken seni duydum. Sanki babam ölmüş gibi konuşuyorsun. Ama o ölmedi!"
   "Onun için yapılabilecek bir şey olsaydı, yapardık," diye homurdandı yaşlı kadın. "Seni kurtarabiliriz. Şüpheli ama mümkün. Ama baban için hiçbir şey yapamayız. Bunu bir gerçek olarak kabul etmeyi öğrendiğin zaman, gerçek bir Bene

Gesserit dersini öğrenmiş olacaksın."
   Paul bu sözlerin annesini nasıl sarstığını gördü. Yaşlı kadına ters ters baktı. Babası hakkında nasıl böyle bir şey söyleyebilirdi? Bu kadar emin olmasının nedeni neydi? Hiddetten köpürdü.
   Başrahibe Jessica'ya baktı. "Onu Yöntem'le eğitiyorsun, bunun işaretlerini gördüm. Senin yerinde olsam aynı şeyi yapardım ben de, Kurallar'm canı cehenneme."
Jessica başıyla onayladı.
  "Bak, seni uyarıyorum," dedi yaşlı kadın, "eğitimin her zamanki sırasını dikkate alma. Onun kendi güvenliği için Ses gerekiyor. Zaten iyi bir başlangıç yapmış ama ikimiz de ne kadar fazlasına ihtiyacı olduğunu...ve bunun ne kadar ciddi olduğunu biliyoruz." Birkaç adım atıp Paul'e yaklaştı ve başını eğerek gözlerini ona dikti. "Hoşçakal genç insan* Umarım başarırsın. Ama sen beceremezsen; eh ne yapalım, günün birinde biz başaracağız."
   Bir kez daha Jessica'ya baktı. Aralarında bir anlaşma kıvılcımı geçti. Ardından, yaşlı kadın, bir kez daha arkasına bakmaksızın, giysisi tıslayarak rüzgar gibi çıktı odadan. Oda ve odanın içindekiler çoktan kadının düşüncelerinden çıkmıştı.
   Ama Başrahibe dönüp gittiği sırada Jessica onun yüzünde bir ifade yakalamıştı. Damarlı yanaklarında gözyaşları vardı. Gözyaşları, o gün aralarında geçmiş olan diğer bütün sözler veya işaretlerden daha cesaret kırıcıydı.
   Muad 'Dib 'in. Çaladan 'da kendi yaşında hiç oyun arkadaşı olmadığını okumuştunuz. Tehlikeler çok büyüktü. Lakin Muad 'Dib 'e harikulade öğretmenleri eşlik ediyordu. Ozan-savaşçı Gıırney Halleck vardı. Bu kitabı okurken Gurney 'in şarkılarından bazılarını teren-
  
42
43
 

nüm edeceksiniz. İmparator Padişah 'in dahi yüreğine korku salan Baş Suikastçı yaşlı Mentat Thııfır Hawat vardı. Ginaz'ın Kılıç Ustası Duncan Idaho. ihanetiyle karanlık ama bilgisiyle aydınlık bir isim Dr Wellington Yueh; oğluna Bene Gesserit Yöntemi 'yle yol gösteren Leydi Jessica; ve tabii ki, bir baba olarak nitelikleri uzun zaman görmezlikten gelinen Dük Leto vardı.
- Prenses Irulan'ın yazdığı "Muad'Dib'in   ,„,
Çocukluk Tarihçesi"nden ,*,. fi
Thufır Hawat, Çaladan Kalesi'nin eğitim odasına süzüldü, kapıyı hafifçe kapattı. Bir an durdu; kendisini yaşlı, yorgun ve dayak yemiş gibi hissediyordu. Sol bacağı, bir zamanlar Yaşlı Dük'ün hizmetindeyken yaralandığı yerden ağrıyordu. Üç kuşak oldu, diye düşündü.
   Çatı penceresinden yayılan öğlen ışığıyla aydınlanmış büyük odaya bir uçtan bir uca baktı, sırtı kapıya dönük oturan ve dikkati L şeklindeki masaya yayılmış kağıtlarla haritalarda olan çocuğu gördü.
   Bu çocuğa asla sırtı kapıya dönük durmamasını kaç kez söylemem gerekiyor? Hawat hafifçe öksürdü.
Paul, kafasını kaldırmadan çalışmasını sürdürdü.
   Çatı penceresinin üzerinden bir bulut geçti. Hawat tekrar hafifçe öksürdü.
   Paul doğruldu, arkasına dönmeden konuştu: "Biliyorum. Sırtım kapıya dönük oturuyorum."
   Havvat gülümsemesini bastırdı, odanın bir ucundan öbür ucuna uzun adımlarla yürüdü.
   Paul, masanın bir köşesinde duran kır saçlı yaşlı adama baktı. Hawat'ın gözleri, karanlık ve oldukça damarlı yüzünde iki uyanıklık havuzuydu.
   "Holden gelişini duydum," dedi Paul. "Kapıyı açışını da duydum."

"Çıkardığım sesler taklit edilebilir."
"Fark ederdim."
   Bunu yapabilir, diye düşündü Havvat. Cadı annesi ona derin eğitim veriyor mutlaka. Değerli okulunun bu konuda ne düşündüğünü merak ediyorum. Yaşlı gözetmeni buraya gönderme nedenleri bu olabilir: sevgili Leydi Jessica 'mızı hizaya getirmek.
   Hawat, Paul'ün karşısına bir sandalye çekip yüzü kapıya dönük oturdu. Bunu manalı bir şekilde yaptı, arkasına yaslandı ve odayı inceledi. Oda, mobilyasının çoğu Arrakis'e gitmiş olduğundan, üzerinde aniden garip, yabancı bir yer etkisi bıraktı. Bir eğitim masası kalmıştı ve hareketsiz kristal priz-malarıyla bir eskrim aynası, onun yanında da savaşlarda sakatlanmış ve hırpalanmış antik bir piyadeye benzeyen, yamalı ve orası burası doldurulmuş hedef kuklası.
Orada duran benim, diye düşündü Havvat.
"Thufir, ne düşünüyorsun?" diye sordu Paul.
   Hawat çocuğa baktı. "Yakında hepimizin buradan gideceğini ve belki de burayı bir daha asla görmeyeceğini düşünüyordum."
"Bu seni üzüyor mu?"
   "Üzmek mi? Saçma! İnsanı dostlardan ayrılmak üzer. Bir yer yalnızca bir yerdir." Masanın üzerindeki haritalara bir göz attı. "Arrakis ise sadece başka bir yer."
"Babam beni sınaman için mi gönderdi seni?"
   Hawat suratını astı, çocuğun bu tür kendine özgü gözlem yöntemleri vardı. Başıyla onayladı. "Onun gelmesinin daha hoş olacağını düşünüyorsun ama ne kadar meşgul olduğunu bilmen gerekir. Kendisi daha sonra burada olacak."
"Arrakis'teki fırtınaları inceliyordum."
"Fırtınalar. Anlıyorum."
"Oldukça kötü gibi görünüyorlar."
   "Bu sözcük yetersiz kalır: kötü. Bu fırtınalar düz arazilerde altı veya yedi bin kilometre boyunca, kendilerine bir itme sağlayabilen her şeyle; coriolis kuvvetiyle, diğer fırtınalarla ve
  
44
45
 

içinde bir gram enerji olan her şeyle beslenerek gelişirler. Yollarında serbest olarak bulunan her şeyle; kum, toz, her şeyle dolarak saatte yedi yüz kilometreye kadar çıkan bir hızla esebilirler. Etleri kemiklerinden sıyırabilirler ve kemikleri kıymık haline getirebilirler."
"Neden hava durumu kontrolleri yok?" "Arrakis'in özel problemleri var: maliyetler yüksek, bakım yapmak falan gerekiyor. Lonca, uydu kontrolü için korkunç yüksek bir ücret istiyor ve babanın Ev'i en zengin Evlerden biri değil delikanlı. Bunu biliyorsun." "Fremenleri hiç gördün mü?"
   Çocuğun aklı bugün bir oraya bir buraya savruluyor, diye düşündü Hawat.
   "Pek görmüş sayılmam," dedi. "Graben ve çanaklarda yaşayan kavimlerin onlarla ilgili söyleyecek çok az şeyleri var. Hepsi o bol, dokumlu giysileri giyer. Ve kapalı bir yerde leş gibi kokarlar. Bunun nedeni, 'damıtıcı giysi' dedikleri ve vücudun kendi suyunu yeniden kullanılır hale getiren giysileri."
   Paul birden bir susuzluk rüyasını hatırlayıp ağzındaki nemi '  fark ederek yutkundu. Bu insanların vücut nemlerini döngüye sokmak zorunda kalacak kadar sudan yoksun olmaları onu bir sefalet hissiyle sarstı. "Su orada çok değerli," dedi.
   Hawat başıyla onaylarken şöyle düşündü: Belki de bunu ben yapıyorum, bu gezegenin bir düşman olarak önemini ona açıklayarak. Zihinlerimizde bu uyarı olmadan oraya gitmek çılgınlık.
   Paul yağmur yağmaya başladığını fark ederek kafasını kaldırıp çatı penceresine baktı. Gri metacamın üzerine yayılan ıslaklığı gördü. "Su," dedi.
   "Suya gösterilen büyük özeni öğreneceksin," dedi Hawat. "Dük'ün oğlu olarak asla ondan yoksun kalmayacaksın ama her yanında susuzluğun baskısını göreceksin."
   Paul, bir hafta önceki günü ve Başrahibe'yle olan zorlu sınavı düşünerek diliyle dudaklarını ıslattı. O da susuzluktan

ölmekle ilgili bir şeyler söylemişti.
   "Cenaze ovalarını öğreneceksin," demişti, "boş sahrayı, bahar ve kum solucanları dışında hiçbir şeyin yaşamadığı çorak diyarı. Güneşin göz kamaştıran ışığını azaltmak için göz çukurlarını boyayacaksın. Barınak, rüzgardan uzak ve gözlerden gizli bir çukur anlamına gelecek. Topter, arazi arabası veya binek hayvanı olmaksızın tabana kuvvet yürüyeceksin."
   Ve Paul kadının sözlerinden çok, alçalıp yükselen ve titreyen ses tonundan etkilenmişti.
   "Arrakis üzerinde yaşadığında," demişti, "khala, toprak boştur. Aylar dostun olacak, güneş düşmanın."
   Paul, annesinin kapıdaki nöbet yerini bırakıp kendisinin yanına geldiğini hissetmişti. Annesi Başrahibe'ye bakmış ve sormuştu: "Hiç umut görmüyor musunuz, Saygıdeğer
Efendim?"
   "Baba için değil." Ve yaşlı kadın eliyle Jessica'ya susmasını işaret edip Paul'e baktı. "Şunu hafızana kazı delikanlı: Bir dünya dört şeyle ayakta durur..." Büyük eklemli parmaklarından dördünü kaldırdı, "...bilgenin ilmi, soylunun adaleti, haklının duaları ve cesurun yiğitliği. Ama tüm bunlar hiçbir şey değildir..." Parmaklarını kapatıp elini yumruk yaptı, "...yönetme sanatını bilen bir yönetici olmadıkça. Bunu, geleneğinin bilimi haline getir!"
   Başrahibe'nin orada olduğu günün üzerinden bir hafta geçmişti. Kadının sözlerini ancak şimdi tam olarak anlıyordu. Paul, şimdi Thufır Havvat'la eğitim odasında otururken korkunun yol açtığı keskin bir spazm hissetti. Mentat'ın şaşkınlıkla çatılmış kaşlarına baktı.
"Deminden beri nerelere daldın?" diye sordu Havvat.
"Başrahibe'yle karşılaştın mı?"
   "Şu İmparatorluk'tan gelen Doğru Söyleten cadı mı?" Ha-wat'ın gözleri ilgiyle parladı. "Karşılaştım."
   "O..." Paul duraksadı, Havvat'a zorlu sınavdan bahsede-meyeceğini fark etti. Engeller derinlere iniyordu.
"Evet? O, ne?"

47
46
 


   Paul iki derin nefes aldı. "Bir şey söyledi." Gözlerini kapattı, sözleri hatırladı ve konuşurken sesi bilinçsizce yaşlı kadının ses tonunu andırdı: " 'Sen, Paul Atreides, kralların torunu, bir Dük'ün oğlu, yönetmeyi öğrenmelisin. Bu, atalarından hiçbirinin öğrenmediği bir şey.' " Paul gözlerini açtı ve şunları söyledi: "Bu beni kızdırdı ve babamın bütün bir gezegeni yönettiğini söyledim. Ve o, 'Onu kaybediyor' dedi. Ve ben, babamın daha zengin bir gezegeni ele geçirdiğini söyledim. Ve o, 'Onu da kaybedecek' dedi. Ve ben, koşup babamı uyarmak istedim ama o, senin, annemin ve birçok insanın babamı çoktan uyarmış olduğunu söyledi."
"Oldukça doğru," diye mırıldandı Hawat. •   ,'":.S'
"Neden gidiyoruz o zaman?" diye sordu Paul.
"Çünkü  İmparator emretti.  Ve çünkü  o  casus  cadının
söylediklerine rağmen umut var. Bu antik bilgelik çeşmesinden
başka neler aktı?"
   Paul, masanın altında yumruk yapıp sıktığı sağ eline baktı. Yavaş yavaş kasların gevşemesini istedi. Kadın üstümde bir tür egemenlik kurdu, diye düşündü. Nasıl?
   "Benden, yönetmenin ne olduğunu söylememi istedi," dedi Paul. "Birisinin emretmesi, dedim. Ve o öğrendiğim şeylerden bazılarını unutmam gerektiğini söyledi."
   Oldukça doğru bir noktaya temas etmiş, diye düşündü Havvat. Başıyla Paul'e devam etmesini işaret etti.
   "Bir yöneticinin zorlamayı değil ikna etmeyi öğrenmesi gerektiğini söyledi. En iyi adamları etrafına toplamak için ortaya en iyi kahve ocağını getirmesi gerektiğini söyledi."
   "Babanın, Duncan ve Gurney gibi adamları etrafına nasıl topladığını sanıyormuş?" diye sordu Hawat.
   Paul omuz silkti. "Ardından, iyi bir yöneticinin, dünyasının dilini öğrenmesi gerektiğini ve her dünyanın farklı bir dili olduğunu söyledi. Ve ben, onun Arrakis'te Galakça konuşulmadığını kastettiğini düşündüm ama o bunun konuyla hiç ilgisi olmadığını söyledi. Kayaların ve büyüyen şeylerin dilini, sadece kulaklarınla duymadığın dili kastettiğini söyledi. Ve

ben   bunun,   Dr.   Yueh'nin   Yaşamın   Gizemi   dediği   şey olduğunu söyledim."
Havvat kıkır kıkır güldü. "Nasıl, bu onun hoşuna gitti mi?"
   "Sanırım çıldırdı. Yaşamın sırrının çözülecek bir problem değil tecrübe edilecek bir gerçeklik olduğunu söyledi. Bunun üzerine, ona Mentat'm Birinci Kanunu'nu aktardım: 'Bir süreç durdurularak anlaşılamaz. Anlama, sürecin akışıyla birlikte hareket etmeli, ona karışmalı ve onunla birlikte akmalıdır.' Bu onu tatmin etmiş göründü."
   Üstesinden gelmiş görünüyor, diye düşündü Havvat, ama yaşlı cadı onu korkutmuş. Neden yaptı bunu?
   "Thufır," dedi Paul, "Arrakis onun dediği kadar kötü mü olacak?"
   "Hiçbir şey o kadar kötü olamaz," dedi Havvat ve zorla gülümsedi. "Mesela şu Fremenleri alalım, çölün kaçak insanları. İlk tahmin analiziyle, çok fazla sayıda olduklarını söyleyebilirim, imparatorluk'un sandığından çok daha fazla sayıda. Orada insanlar yaşıyor, delikanlı: bir sürü insan; ve..." Havvat güçlü parmaklarından birini şakağına koydu. "...Har-konnenlerden kana susamış bir hiddetle nefret ediyorlar. Bununla ilgili ağzından tek bir söz bile kaçırmamalısın, delikanlı. Bunu sana yalnızca babanın yardımcısı olarak söylüyorum."
   "Babam bana Salusa Secundus'tan bahsetmişti," dedi Paul. "Biliyor musun Thufır, Arrakis'e çok benziyor gibi...belki onun kadar kötü değil ama çok benziyor."
   "Bugün Salusa Secundus hakkında çok fazla şey bilmiyoruz," dedi Havvat. "Yalnızca, uzun zaman önce neye benzediği biliniyor...daha çok. Ama bilindiği kadarıyla, bu konuda haklısın."
"Fremenler bize yardım edecekler mi?"
   "Bu bir olasılık." Havvat ayağa kalktı. "Bugün Arrakis'e gitmek üzere ayrılıyorum. Bu arada, seni seven yaşlı bir adamın hatırı için kendine iyi bak, tamam mı? Şimdi iyi bir çocuk gibi buraya gel ve yüzün kapıya dönük otur. Kalede her-
  
49
48
 

hangi bir tehlike olduğunu düşündüğümden değil, bu sadece edinmeni istediğim bir alışkanlık."
   Paul ayağa kalktı, masanın çevresinden dolaştı. "Bugün mü gidiyorsun?"
   "Evet ve sen de yarın yola çıkacaksın. Bundan sonraki karşılaşmamız senin yeni dünyanın topraklarında olacak." Paul'ün sağ kolunun pazısını sıktı. "Hançer tuttuğun kolunu serbest, kalkanının şarjını dolu tut, tamam mı?" Paul'ün kolunu bıraktı, omzunu sıvazladı, döndü ve hızla kapıya ilerledi.
"Thufir!" diye seslendi Paul.
Hawat, açık kapı aralığında durarak döndü.
"Sakın sırtın kapıya dönük oturma!" dedi Paul.
   Damarlı yaşlı yüze bir sırıtış yayıldı. "Oturmam, delikanlı. Emin olabilirsin." Ve kapıyı arkasından hafifçe kapayarak çıktı.
   Paul, Havvat'ın oturmuş olduğu yere oturdu, kağıtları düzeltti. Bir gün daha buradayız diye düşündü. Odaya bakındı. Gidiyoruz. Aniden ayrılma fikri hiç olmadığı kadar gerçek göründü. Yaşlı kadının söylediği başka bir şeyi hatırladı; bir dünyanın, insanlar, toprak, gelişen şeyler, aylar, gelgitler ve güneşler gibi birçok şeyin toplamı oluşu hakkında söylediği bir şeyi, doğa adı verilen bilinmeyen toplamı, hiçbir şimdi duygusu olmayan o belirsiz toplamı hatırladı. Ve acaba şimdi nedir? diye düşündü.
Paul'ün karşısındaki kapı sertçe açıldı ve kucak dolusu silahın ardından çirkin, kaba saba bir adam sallanarak içeri girdi. "Ee, Gurney Halleck," diye seslendi Paul, "yeni silah hocası sen misin?"
   Halleck topuğuyla vurarak kapıyı kapattı. "Oyun oynamak için gelmemi tercih ederdin, biliyorum," dedi. Odaya bir göz attı ve Hawat'ın adamlarının odayı çoktan kontrol edip dükün varisi için güvenli hale getirmiş olduklarını fark etti. Her tarafta kolayca fark edilmeyen şifreli işaretler vardı.
   Paul, yalpalayan çirkin adamın tekrar harekete geçip elinde silahlarla eğitim masasına yönelmesini izledi; dokuz telli bali-

setin, sapının ucuna yakın bir yerde tellerin arasına sokulmuş çoklu mızrapla birlikte, Gurney'in omzuna asılı olduğunu gördü.
   Halleck silahları egzersiz masasının üzerine bıraktı ve dizmeye başladı: meçler, şişler, kincallar, düşük hızlı bayıltıcılar, kalkan kemerleri. Döndüğü zaman, alt ve üst çenesinin birleştiği çizgi boyunca uzanan mürekkep sarmaşığı yarası kıvrıldı ve odanın karşı tarafından gülümsedi.
   "Seni küçük şeytan, bana bir günaydın bile yok mu?" dedi Halleck. "Söyle bakalım yaşlı Havvat'a ne çengel attın? Holde  t yanımdan düşmanının cenazesine koşan biri gibi geçti."
   Paul sırıttı. Babasının bütün adamları arasında en çok Gurney Halleck'i severdi; adamın huysuzluğunu, şeytanlığını ve komikliğini bilir; onu kiralık bir kılıçtan çok bir dost olarak
görürdü.
   Halleck baliseti omzundan indirdi ve akort etmeye başladı. "Konuşmak istemiyosan konuşmassın," dedi.
   Paul ayağa kalktı, "Ee Gurney, dövüş zamanında müzik için mi hazırlanıyoruz?" diyerek odanın öbür ucuna ilerledi.
   "Demek bugün büyüklerimize karşı küstahlık etme günümüz," dedi Halleck. Başını sallayarak çalgının bir telinin akorduna baktı.
   "Duncan Idaho nerede?" diye sordu Paul. "Bana silah dersi vermeyecek miydi?"
   "Duncan, Arrakis'e ikinci postayı götürmeye gitti," dedi Halleck. Sana kalan ise, dövüşme isteği tükenmiş ama müzik için can atan zavallı Gurney." Başka bir tele vurdu, dinledi, gülümsedi. "Ve kurulda, en hayırlı şeyin senin gibi zavallı bir dövüşçüye müzik sanatı öğretmek olduğuna, bu sayede bütün ömrünü boşa harcamayacağına karar verildi."
   "O zaman belki de en iyisi bana bir şarkı söylemen," dedi Paul. "Bu işin nasıl yapılmayacağından emin olmak istiyorum."
   "Hah ha!" diye güldü Gurney ve canlı bir şekilde "Galaklı Kızlar"ı çalmaya başladı, şarkıyı söylerken çoklu mızrabı teller
  
50
51
 

üzerinde fluydu: ,•  t ,        -,   _   ,,,    ,
"Ooo, Galaklı kızlar
inci verirsen yaparlar, ,   -   ; „
Arrakislilerse su verdiğin zaman!
Ama eğer kadın istersen
Kül eden alevlere benzeyen,
Bir Caladanlının kızını dene o zaman!"
   "Mızrabı bu kadar kötü kullanan bir el için fena değil," dedi Paul, "ama annem kalede böyle müstehcen bir şarkı söylediğini duyarsa, kulaklarını dış duvarı süslemek için kullanır."
   Gurney sol kulağını çekti. "Ama kötü bir süs olur; ne de olsa bu kulaklar, genç bir delikanlının balisetinde çaldığı bazı garip şarkıcıkları anahtar deliğinden dinlemekten morardılar."
   "Demek yatağında kum bulmak nasıl bir şeymiş unuttun," dedi Paul. Masadan bir kalkan kemeri çekti, beline taktı. "Hadi dövüşelim o zaman."
   Halleck'in gözleri sahte bir şaşkınlıkla açıldı. "Öyle mi! Demek bu işi yapan senin melun elindi! Şimdi koru kendini genç efendi, koru kendini." Bir meç kapıp onunla havayı dövdü. "Ben intikam için gelmiş bir cehennem zebanisiyim!"
   Paul diğer meçi kaldırdı, iki eliyle eğdi, bir ayağı önde aguile pozisyonunda durdu. Vakur bir tavır takınarak Dr. Yueh'yi gülünç bir biçimde taklit etti.
   "Babamın bana silah dersi için gönderdiği şu ahmağa bak" dedi Paul. "Şu ahmak Gurney Halleck silahlı ve kalkanlı bir dövüşçünün ilk dersini unutmuş." Paul belindeki güç düğmesine bastı; savunma alanının, alnında ve sırtından aşağıya doğru derisini karıncalandıran kırışık yüzeyini hissetti, dış seslerin kalkandan süzülerek karakteristik bir cansızlığa büründüğünü duydu. "Kalkan dövüşünde savunmada hızlı, hücumda yavaş hareket edilir," dedi Paul. "Hücumun tek amacı rakibi yanlış bir adım atması için kandırmak, kötü bir hücum yapmasına

neden olmaktır. Kalkan hızlı darbeyi geri çevirir, yavaş kirıcalı içeri alır." Paul meçi savurdu, hızla aldatıcı bir hamle yaptı ve kalkanın mantıksız savunmasına girebilecek şekilde zamanlanmış yavaş bir saplama için geri çekti.
   Halleck hareketi izledi, ucu körletilmiş kılıcın göğsünü sıyırıp geçmesini sağlamak için son anda döndü. "Hız, mükemmel," dedi. "Ama bir ince-uçla yapılacak sinsi bir karşı hamleye alabildiğine açıktın."
Paul canı sıkılmış bir halde bir adım geriledi.
   "Böyle bir dikkatsizlik nedeniyle kıçını tokatlamalıyım," » dedi Halleck. Masadan çıplak bir kincal alıp yukarı kaldırdı. "Bu, bir düşmanın elinde canını alabilir. Zeki bir öğrencisin, senden iyisi yok ama oyunda bile olsa, bir adamın elinde ölümle, gardına girmesine izin vermemen konusunda seni uyarmıştım."
"Sanırım bugün bunun için havamda değilim," dedi Paul.
   "Hava mı?" Halleck'in sesindeki hiddet, kalkanın filtresine rağmen kendini ele verdi. "Bunun havayla ne ilgisi var? Gerekince dövüşürsün, havanda ol ya da olma! Hava, sığırlar içindir veya sevişmek ya da baliset çalmak için. Dövüşmek için değil."
"Üzgünüm Gurney."
"Yeterince üzgün değilsin!"
   Halleck kendi kalkanını çalıştırdı ve geride tuttuğu sol elinde kincal, yukarıdaki sağ elinde ise harekete hazır tuttuğu meç ile eğildi. "Şimdi gerçekten kendini korumanı söylüyorum!" Önce yana, sonra güçlü bir atak için öne doğru sıçradı.
   Paul hamleyi çelerek geri çekildi. Kalkan sınırları birbirine değip birbirini ittiğinde alanın çıtırdadığını hissetti, temasın elektrik titreşimini teninde algıladı. Gurney'in nesi var9 diye sordu kendine. Bunu numaradan yapmıyor! Paul sol elini hareket ettirerek, bileğindeki şişi kılıfından avucunun içine düşürdü.
   "Fazladan bir bıçağa ihtiyaç duydun, öyle mi?" diye ho
murdandı Halleck. '.-t'.
  
52
53
 

Bu ihanet mi acaba? diye düşündü Paul. Gurney olamaz!
   Odanın dört bir yanında dövüştüler; hamle ve hamleyi çelme, hile ve karşı hile. Engelleyici sınırlar boyunca gerçekleşen yavaş alışveriş ihtiyacı karşılayamadığından, kalkan kabarcıkları içindeki hava pisleniyordu. Her yeni kalkan temasıyla ozon kokusu güçleniyordu.
   Paul gerilemeye devam etti ama artık geri çekilişini egzersiz masasına doğru yönlendirmişti. Eğer onu masanın yanında döndtirebilirsem, ona bir numara göstereceğim, diye düşündü Paul. Bir adım daha Gurney.
Halleck adımı attı.
   Paul aşağıdan bir savunmaya yöneldi, döndü ve Halleck'in meçinin masanın kenarına sıkıştığını gördü. Kendisini yana savurdu, meçiyle yüksek bir hamle yaptı ve şişle Halleck'in yakasına yaklaştı. Şişin kenarını boynundan bir parmak ötede tuttu.
"İstediğin bu mu?" diye fısıldadı Paul.
"Aşağıya bak delikanlı," dedi Gurney nefes nefese.
   Paul onun dediğini yaptı ve masanın altından Halleck'in kincal hamlesini gördü, sivri uç neredeyse Paul'ün kasığına değiyordu.
   "Birbirimize ölümde kavuşacaktık," dedi Halleck. "Ama zorlandığın zaman biraz daha iyi dövüştüğünü kabul ediyorum. Havaya girmiş görünüyorsun." Bir kurt gibi sırıtınca mürekkep sarmaşığı yarası çenesi boyunca dalgalandı.
   "Bana saldırışın," dedi Paul. "Gerçekten kanımı akıtacak miydin?"
   Halleck kincalı çekti ve doğruldu. "Eğer yeteneklerinin bir nebze altında dövüşseydin, hatıra olarak güzel bir yara izi bırakacaktım. En gözde öğrencimin, karşılaşacağı ilk Harkon-nen serserisine yenilmesini istemem."
   Paul kalkanını kapattı ve nefesini toplamak için masaya dayandı. "Bunu hakettim Gurney. Ama beni yaralasaydın bu babamı kızdırırdı. Benim hatam yüzünden cezalandırılmanı istemem."
  
"Ona bakarsan," dedi Halleck, "bu benim de halamdı. Ve senin bir iki eğitim yarası için endişelenmen gerekmez. Sende bu kadar az yara olduğu için şanslısın. Babana gelince, Dük beni yalnızca, senden birinci sınıf bir dövüşçü çıkarmakta başarısız olursam cezalandırır. Ve aniden geliştirmiş olduğun şu hava mevzusundaki yanılgını açıklamamış olsaydım bu konuda başarısız olabilirdim."
Paul doğruldu, şişini bileğindeki kınına geri koydu.
"Burada oyun oynamıyoruz," dedi Halleck. *
   Paul başıyla onayladı. Halleck'in tavrındaki ona özgü olmayan ciddilikte, bir endişe, ölçülü bir gerginlik hissetti. Adamın çenesindeki pancar renkli mürekkep sarmaşığı yarasına baktı ve yaranın Giedi Prime'daki bir Harkonnen köle çukurunda Hayvan Rabban tarafından nasıl açılmış olduğunun hikayesini hatırladı. Ve Paul ani bir utanç hissetti, bir an için bile olsa Halleck'ten şüphelenmişti. Sonra aklına Halleck'in yarasının acıyla, belki de bir Başrahibe'nin yol açtığı kadar şiddetli bir acıyla açılmış olduğu geldi. Paul bu düşünceyi bir kenara bıraktı, bu, o insanların yaşamını söndürmüştü.
   "Sanırım bugün biraz oyun oynamayı umut etmiştim," dedi Paul. "Son günlerde buralarda her şey öyle ciddi ki."
   Halleck duygularını saklamak için arkasını döndü. Gözlerinin içinde bir şeyler yanıyordu. İçinde acı vardı, bir kabarcık gibi; Zaman'ın ondan kesip aldığı kayıp bir dünden arta kalan tek şey.
   Bu çocuk erkekliğini ne kadar da erken yüklenmek zorunda kaldı, diye düşündü Halleck. Zihninin içindeki şu belgeyi ne kadar da erken okumak zorunda kaldı, şu yabanıl ihtiyat anlaşmasını, gerekli satıra gerekli gerçeği kaydetmek için, "Lütfen en yakın akrabalarınızı sayınız. "
   Halleck arkasını dönmeden konuştu: "içindeki oyun isteğini algılıyorum delikanlı ve sana katılmaktan daha çok istediğim hiçbir şey yok. Ama bu artık bir oyun değil. Yarın Ar-rakis'e gidiyoruz. Arrakis gerçek. Harkonnenler gerçek."
Paul   dik   olarak   tuttuğu   meçin   ağzıyla   kendi   alnına

54
55
 

dokundu. "   ! '     ,,.-,,
   Halleck döndü, selamı gördü ve başını eğerek karşılık verdi. Antrenman kuklasını işaret etti. "Şimdi zamanlaman üzerine çalışacağız. Şu berbat şeyi ele geçirmeni göreyim. Kuklayı buradan kumanda edeceğim, buradan her şeyi tam olarak görebiliyorum. Ve seni uyarıyorum bugün yeni karşı hamleler deneyeceğim. Bu gerçek bir düşmanın sana yapmayacağı bir uyarı."
   Paul kaslarını gevşetmek için ayak uçlarında esnedi. Yaşamının hızlı değişimlerle dolduğunun aniden farkına vararak ciddileşti. Karşısına geçtiği kuklanın göğsündeki düğmeye meçinin ucuyla dokundu ve bıçağını iten savunma alanını hissetti.
"Angard!" diye seslendi Halleck ve kukla hücuma geçti. Paul kalkanını çalıştırdı, hamleyi çeldi ve karşılık verdi. Halleck kumandaları idare ederken bir yandan da izliyordu. Aklı iki parçaya ayrılmış gibiydi: bir parçası eğitim dövüşünün gereklerini karşılamak için tetikteydi, diğeri ise vızıldayan bir sinek gibi geziniyordu.
   İyi eğitilmiş bir meyve ağacıyım, diye düşündü, iyi eğitilmiş duygular ve yeteneklerle dolu, bunların tümü bana aşılandı; bütün meyveler başka birinin toplaması için.
   Nedense kız kardeşini hatırladı, ince yüzü aklında öylesine netti ki. Ama o ölmüştü: Harkonnen birliklerine hizmet veren bir zevk evinde. Menekşeleri severdi...yoksa papatya mıydı? Hatırlayamadı. Hatırlayamaması canını sıktı.
   Paul kuklanın yavaş bir savurma hareketini karşıladı, sol elini entretisser'e getirdi.
   Zeki küçük şeytan! diye düşündü Halleck, dikkatini Paul'ün mekik dokuyan el hareketlerine vermişti. Kendi kendine antrenman yapıyor ve çalışıyor. Bu Duncan 'm stili değil ve kesinlikle benim öğrettiğim bir şey de değil
   Bu düşünce yalnızca Halleck'in üzüntüsünü artırdı. Bu hava bana bulaşıyor, diye düşündü. Ve Paul için endişelenmeye başladı, acaba çocuk, gece korku içinde kalbi atarak

yastığını dinledi mi hiç?      ' ''-'•*'-'• 'Â
"Dilekler balık olsa hepimiz ağ atardık," diye mırıldandı.
   Bu annesinin sözüydü ve üzerinde yarının karanlığını her hissedişinde kullanırdı. Sonra bunun, denizlerin veya balıkların hiç bilinmediği bir gezegene götürmek için ne garip bir ifade olduğunu düşündü.
   YUEH (yü'e), Wellington (vel'ing-tın), Stdt 10,082 -10,191: Suk Okulu 'ndan tıp doktoru (mzn Stdt 10,112); eşi: Wanna Marcus, B.G (Stdt 10,092 - 10,186?); özellikle Dük Leto Atreides'e ihanetiyle tanınır (Kaynakça, Ek VII [İmparatorluk Şartlandırması] ve
İhanet ile karşılaştırın.)

- Prenses Irulan'ın yazdığı "Muad'Dib'in Sözlüğü"nden
   Paul, Dr. Yueh'nin adımlarındaki değişmeyen telaşsızlığı tanıyıp adamın eğitim odasına girdiğini duymasına karşın, masözün onu bıraktığı egzersiz masasında gevşemiş bir halde yüzükoyun yatmayı sürdürdü. Gurney Halleck'le yaptığı idmandan sonra kendini acayip rahatlamış hissediyordu.
   "Rahat görünüyorsun," dedi Yueh durgun ve çok tiz sesiyle.
   Paul kafasını kaldırdı, birkaç adım ötede duran adamın çöpten adama benzeyen vücudunu gördü; kırışık siyah giysisini, mor dudakları ve sarkık bıyıklarıyla kare şeklindeki kafasını, alnındaki elmas İmparatorluk Şartlandırması dövmesini ve sol omzundaki gümüş Suk Okulu halkasıyla toplanmış uzun siyah saçlarını bir bakışta fark etti.
  
56
57
 

   "Bugün her zamanki dersler için zamanımız olmadığını duymaktan hoşlanacaksın,"dedi Yueh. "Baban birazdan burada olacak."
Paul doğrulup oturdu.
   "Yine de Arrakis'e yolculuğun için bir telkitap göstericisi ve birkaç ders ayarladım."
"Ya." •  •'•   '
   Paul giyinmeye başladı. Babasının gelebiliyor olması onu heyecanlandırmıştı. İmparator'un Arrakis toprak idaresini alma emrinden bu yana birlikte o kadar az zaman geçirmişlerdi ki.
   Yueh L şeklindeki masaya geçerken düşündü: Çocuk son birkaç ayı nasıl da geçirdi. Ne israf! Ne uzucu bir israf! Ve kendi kendine hatırlattı: Tereddüt etmemeliyim. Bunu, Wan-na'mın, Harkonnen hayvanları tarafından daha fazla incit ilemeyeceğinden emin olmak için yapıyorum.
   Paul ceketini ilikleyerek masaya onun yanına geldi. "Yolda ne çalışacağım?"
   "Imm, Arrakis'in toprağa bağlı yaşam şekilleri. Gezegen, toprağa bağlı belirli yaşam şekillerine kucak açmış görünüyor. Nasıl olduğu belli değil. Vardığımız zaman gezegen ekolojistini bulmalıyım, Dr. Kynes'ı; ve araştırmada yardımımı teklif etmeliyim."
   Ve Yueh şöyle düşündü: Ne söylüyorum ben? Kendi kendime karşı bile ikiyüzlülük yapıyorum.
   "Fremenlerle ilgili bir şeyler de olacak mı?" diye sordu Paul.
   "Fremenler mi?" Yueh masanın üstüne parmaklarıyla ritmik bir şekilde vuruyordu, Paul'un bu sinirli harekete bakışını yakalayınca elini çekti.
   "Belki Arrakis'te yaşayanlarla ilgili genel bir bilginiz vardır," dedi Paul.
   "Evet, tabii," dedi Yueh. "insanlar genel anlamda ikiye ayrılıyor: Fremenler, onlar bir grup; ve diğerleri, graben, çanak ve tavalarda yaşayan insanlar. Aralarında bazı evlilikler olduğu söylendi bana. Tava ve çanak köylerinin kadınları Fremen

erkeklerini tercih ediyor, onların erkekleri de Fremen kadınlarını. Bir deyişleri var: 'Cila gelir şehirden, akıl gelir çölden.' "
"Resimleri var mı sizde?"
   "Senin için ne bulabileceğime bir bakarım. En ilginç özellikleri, tabii ki gözleri: tamamen mavi, hiç akı yok."
"Mutasyon mu?"
"Hayır: bu, kanın melanja doymuşluğuna bağlıdır."
   "Fremenler çölün kıyısında yaşadıklarına göre cesur olmalılar."
   "Her açıdan," dedi Yueh. "Hançerleri için şiirler yazarlar. Kadınları da erkekleri kadar -ahşidir. Fremen çocukları bile saldırgan ve tehlikelidir. Onlaıın arasına karışmana izin verilmeyecek kuşkusuz."
   Paul gözlerini Yueh'ye dikti; Fremenlerle ilgili bu birkaç ifadede, tüm dikkatini sözcüklerin gücünün çektiğini fark etti. Müttefik olarak kazanmak için ne halk!
"Ya solucanlar?" diye sordu Paul.
"Ne?" ., .„ ,„)„,-,.,   ,',-
"Kum solucanlarını daha fazla incelemek isterim."
   "Imm, tabii. Yalnızca yüz on metre uzunluğunda ve yirmi iki metre çapındaki küçük bir örnekle ilgili bir telkitabım var. Kuzey enlemlerinde kaydedilmiş. Dört yüz metreden daha uzun solucanlar güvenilir tanıklar tarafından bildirilmiştir ve daha büyüklerinin bile mevcut olduğuna inanmak için sebep var."
   Paul, Arrakis'in kuzey enlemlerinin masada yayılı olan konik projeksiyon haritasına göz attı. "Çöl kuşağı ve güney kutup bölgeleri yaşanamaz olarak işaretlenmiş. Nedeni solucanlar mı?"
"Ve fırtınalar."
"Ama her yer yaşanabilir hale getirilebilir."
   "Eğer ekonomik olarak mümkünse," dedi Yueh. "Arrakis' te büyük kayıplara yol açan birçok tehlike var." Sarkık bıyığını düzeltti. "Baban birazdan burada olacak. Gitmeden önce, senin için bir hediyem var, toplanırken rastladığım bir şey." İkisinin
  
59
 

arasına,  masanın  üstüne,  Paul'un  başparmağının  ucundan büyük olmayan, siyah, dikdörtgen bir cisim koydu
   Paul cisme baktı Yueh çocuğun almak için uzanmadığına dikkat etti ve ne kadar ihtiyatlı, diye duşundu
   "Bu, uzay yolcuları için hazırlanmış çok eski bir Orange Katolik incili Bir telkıtap değil ama gariptir filaman kağıda basılmış Kendi büyüteci ve elektrostatik şarj sistemi var" Tutup kaldırdı ve gösterdi "Kitap, yayla kilitlenen kapaklara güç uygulayan şarj tarafından kapalı tutulur Kenarına bastırırsın, işte şöyle, seçmiş olduğun sayfalar birbirini iter ve kitap açılır "
"Ne kadar da küçük "
   "Ama bin sekiz yüz sayfası var Kenarına bastırırsın, işte şöyle, ve böylece şarj sen okudukça bir sayfa daha açar Hiçbir zaman gerçek sayfalara parmaklarınla dokunma Telin dokusu çok naziktir " Kitabı kapattı ve Paul'e uzattı "Denesene "
Yueh, sayfalan ayarlamaya çalışan Paul'u izlerken şöyle duşundu   Kendi vicdanımı rahatlatıyorum   Ona   ihanet etmeden önce dinin son noktasını veriyorum  Böylece   benim gidemediğim bir yere onun gittiğini kendime söyleyebilirim "Bu, telkıtaplardan önce yapılmış olmalı," dedi Paul "Oldukça eskidir Bu bizim sırrımız olsun, tamam mı7 Annenle baban, bunun, bu kadar genç birisi için fazla değerli olduğunu düşünebilir "
   Ve Yueh şöyle duşundu Annesi kesinlikle nedenlerimi merak ederdi
   "Şey " Paul kitabı kapattı, elinde tuttu "Eğer bu kadar değeri lyse "
   "Yaşlı bir adamın isteğini yerine getir," dedi Yueh "Bu, ben çok gençken bana verildi " Ve şöyle duşundu Hırsı gibi aklını da ele geçirmeliyim " 'Suda başlar tüm yaşam' diyen Kalıma dört yüz altmış yediyi aç Kapağın kenarında yerini işaretleyen küçük bir çentik var "
Paul kapağa dokundu, bin diğerinden daha derin ıkı çentik

saptadı   Daha az derin olanına bastırdı ve kitap avucunun içinde açıldı, büyüteci yerine kaydı
"Yüksek sesle oku," dedi Yueh
   Paul dudaklarını diliyle ıslattı ve okumaya başladı "Sağır bir insanın ışıtemeyeceğı gerçeğini duşun O halde, hangi sağırlığa tümüyle sahip olamayız9 Hangi duyularımızın e&ık-lığı, dört bir yanımızdaki diğer dünyayı görmemize ve işitmemize engel oluyor9 Etrafımızda ne var ki, biz "
"Kes şunu1" diye bağırdı Yueh
Paul okumayı kesti, gözlerini adama dikti
   Yueh gözlerini kapadı, sükunetini tekrar kazanmaya çalıştı Wanna mm en sevdiği pasajın açılmasına hangi aksilik neden oldu9 Gözlerini açtı, Paul'un ona baktığını gördü
"Bir sorun mu var9" diye sordu Paul
   "Özür dilerim," dedi Yueh "Bu benim ölen karımın en sevdiği pasajdı Okumanı istediğim pasaj bu değildi Bu acı veren hatıraları su yüzüne çıkardı "
"Ikı çentik vardı," dedi Paul
   Tabu ki, diye duşundu Yueh Wanna kendi pasajını işaretledi Çocuğun parmakları benimkinden daha hassas olduğu için onun işaretini buldu Bu yalnızca bir kazaydı
   "Kitabı ilginç bulabilirsin," dedi Yueh "içinde, ahlak felsefesinin iyi örnekleri olduğu kadar birçok tarihi gerçek de var "
   Paul avucunun içindeki küçücük kitaba baktı, öyle küçüktü ki Yine de bir gizem barındıyordu okurken bir şey olmuştu Bir şeyin korkunç amacını kıpırdattığını hissetmişti
   "Baban her an burada olabilir," dedi Yueh "Kitabı kaldır ve boş zamanlarında oku "
   Paul, kitabın kenarına Yueh'nın gösterdiği gibi dokundu Kitap kendini kapattı Paul kitabı ceketinin içine kaydırdı Yueh ona bağırdığında, bir an için adamın kitabı gen isteyeceğinden korkmuştu
   Paul resmi bir şekilde "Hediyeniz için teşekkür ederim Dr Yueh," dedi "Bu bizim sırrımız olacak Yapmamı istediğiniz
  
60
61
 


bir şey ya da istediğiniz bir hediye varsa lütfen çekinmeden
söyleyin." , ,
"Benim...istediğim bir şey yok," dedi Yueh.
   Ve düşündü: Neden burada durmuş kendime işkence edi
yorum? Ve bu zavallı delikanlıya...gerçi henüz bunu bilmiyor
ama. Off! Lanet olsun şu Harkonnen hayvanlarına! Bu iğrenç
işleri için neden beni seçtiler? < ,,,,.
/-/« l.'Sı . 'ki' M,.", .'ı    f '.   î
>. ı. .'.•: ,"'.-•'   "• •  '•
   Muad'Dib'in babasını hangi açıdan incelemeliyiz? Fevkalade samimi ve şaşırtıcı biçimde mesafeli bir adamdı Dük Leto Atreides. Bununla birlikte, birçok olgu Dük 'e giden yolu açıyor. Bene Gesserit eşine olan ebedi aşkı, oğlu için kurduğu düşler ve ona hizmet eden adamların adanmışlığı. Onu şöyle görüyorsunuz: Kader 'in tuzağına düşmüş bir adam, oğlunun zaferinin gölgesinde kalmış yalnız bir şahsiyet. Yine de şunu sormak gerekiyor: Oğul babanın bir uzantısından başka nedir ki?
- Prenses Irulan'ın yazdığı "Muad'Dib, Aile TefsirlerP'nden
   Paul babasının eğitim odasına girişini izledi ve muhafızların dışarda yerlerini aldıklarını gördü. İçlerinden biri kapıyı kapattı. Paul, her zamanki gibi, babasının mevcudiyetini hissetti, tamamen burada olan birisi.
   Dük uzun boylu ve zeytuni tenliydi. İnce yüzünün sert hatlarını yalnızca koyu gri gözleri yumuşatıyordu. Göğsünde kırmızı atmaca sorgucu arması olan siyah bir üniforma giymişti. İnce beline, gümüş kaplı, çok kullanıldığı için parlayan

bir kalkan kemeri bağlamıştı.
Dük: "Harıl harıl çalışıyorsun, ha oğlum?" dedi.
   L şeklindeki masaya geçti, üzerindeki kağıtlara bir göz attı, bakışlarıyla odayı taradı ve tekrar Paul'e baktı. Kendini yorgun hissetti ama bitkinliğini belli etmek istemiyordu. Arrakis $ol-cııhığu boyunca dinlenmek için her fırsatı kullanmalıyım, diye düşündü. Arrakis 'te hiç dinlenemeyeceğim.
"Harıl harıl değil," dedi Paul. "Her şey öylesine..." Omuz
silkti.
   "Evet. Imm, yarın gidiyoruz. Bütün bu karışıklığı geride bırakıp yeni evimize yerleşmek iyi olacak."
   Paul başıyla onayladı, aniden Başrahibe'nin sözlerini hatırlayarak sarsıldı: "...baba için hiçbir şey.'"
   "Baba," dedi Paul, "Arrakis herkesin dediği kadar tehlikeli mi olacak?"
   Dük kendini kayıtsız bir tavır takınmaya zorladı ve masa
nın bir köşesine oturarak gülümsedi. Konuşmanın kurgusu tam
olarak kafasında canlandı: bu, bir savaş öncesinde, adamlarının
kuruntularını gidermekte kullanabileceği türden bir şeydi. Bu
kurgu, tek bir düşünceyle karşı karşıya kalarak dile getirile-
meden dondu:  <j«ı
Bu benim oğlum.
"Tehlikeli olacak," diyerek kabul etti.
   "Hawat, Fremenler için bir planımız olduğunu söylüyor," dedi Paul. O yaşlı kadının söylediklerini niçin ona anlatmıyorum? Acaba dilimi nasıl mühürledi? diye düşündü.
   Dük oğlunun sıkıntısını fark ederek, "Her zaman olduğu gibi," dedi, "Havvat yine temel olasılığı görüyor. Ama çok daha fazlası var. Ben, 'Combine Honnete Ober Advancer Mercan-tiles'ı, yani CHOAM Şirketi'ni de görüyorum. Majesteleri bana Arrakis'i vererek, bize bir CHOAM yöneticiliği vermeye mecbur kaldı...gizli bir kazanç."
"CHOAM baharı kontrol ediyor," dedi Paul.
   "Ve baharıyla Arrakis, bizi CHOAM'a götürecek yol," dedi Dük. "CHOAM'da, melanjdan daha fazlası var."
  
62
63
 

   "Başrahibe seni uyardı mı?" dedi Paul pat diye. Yumruklarını sıktığında avuçlarının terden kayganlaştığını hissetti. Bu soruyu sormak büyük bir çaba gerektirmişti.
   "Hawat, Başrahibe'nin Arrakis'le ilgili uyarılarla seni korkuttuğunu söylüyor," dedi Dük. "Bir kadının korkularının zihnini bulandırmasına izin verme. Hiçbir kadın sevdiklerinin tehlikeye atılmasını istemez. Bu uyarıların arkasında annenin parmağı var. Bunu annenin bize duyduğu sevginin bir işareti olarak kabul et."
"Annemin Fremenler hakkında bilgisi var mı?" "Evet; ve hatta daha fazlası hakkında." m "Ne gibi?"
   Ve Dük şöyle düşündü: Gerçek, onun hayal ettiğinden de kötü olabilir; ama başa çıkacak şekilde eğitilmişsen, tehlikeli gerçekler bile değerlidir. Ve oğluma açıklamaktan hiç çekinmediğim bir şey var...o da tehlikeli gerçeklerle başa çıkmak. Yine de bu bekletilmeli, o henüz genç.
   "CHOAM'ın elinden kurtulan çok az ürün var," dedi Dük. "Kütükler, eşekler, atlar, inekler, kereste, gübre, köpekbalıkları, balina kürkü; en sıradan ve en egzotik olanlar...bizim zavallı Çaladan pundi pirincimiz bile. Lonca'nın taşıyacağı her şey; Ecaz'ın sanat ürünleri, Richesse ve Ix'in makineleri. Ama hepsi melanjın yanında sönük kalıyor. Bir avuç baharla Tu-pil'de bir ev alınır. Bahar imal edilemez, Arrakis'ten çıkarılmak zorunda. Eşsizdir ve gerçekten ömrü uzatıcı özellikleri vardır."
"Ve şimdi onu biz mi kontrol ediyoruz?"
   "Belli bir dereceye kadar. Ama önemli olan CHOAM kârlarına bel bağlayan bütün Evleri hesaba katmak. Ve bu kârların çok büyük kısmının tek bir ürüne, bahara dayandığını unutma. Eğer bir şey bahar üretimini azaltırsa ne olacağını hayal et."
   "Melanj stoklamış olan voliyi vurur," dedi Paul. "Diğerleri açıkta kalır."
Oğluna bakıp bu gözlemin ne kadar zekice ve doğru bir

eğitim sonucu olduğunu düşünen Dük, sıkıntısına rağmen anlık bir tatmini kendisine çok görmedi. Başıyla onayladı. "Harkon-nenler yirmi yıldan uzun zamandır stok yapıyorlar." t
   "Amaçlan bahar üretimini başarısızlığa uğratmak ve senin suçlanmanı sağlamak."
   "Atreides isminin gözden düşmesini istiyorlar," dedi Dük. "Belirli bir oranda liderleri, yani gayrıresmi sözcüleri olmam konusunda bana güvenen Landsraad Evleri'ni göz önünde bulundur. Gelirlerinde ciddi bir azalmadan sorumlu olursam nasıl tepki vereceklerini düşün. Eninde sonunda, insanın kendi kârı önce gelir. Lanet olası Büyük Konvansiyon! Birisinin seni yoksullaştırmasına izin veremezsin!" Dük'ün ağzı sert bir gülümsemeyle kıvrıldı. "Bana ne yapılmış olursa olsun, onlar kafalarını çevirirler."
"Bize atom silahlarıyla saldırılsa bile mi?"
   "Bu kadar aleni bir şey değil. Konvansiyon'a karşı açık bir itaatsizlik olmaz. Ama bunun dışında hemen hemen her şey...hatta belki tozlama ve bir ölçüde toprağı zehirleme."
"O halde neden bu tuzağa düşüyoruz?"
   "Paul!" Dük kaşlarını çatarak oğluna baktı. "Tuzağın nerede olduğunu bilmek, ondan kurtulmanın ilk adımıdır. Bu teke tek dövüş gibidir, oğlum, yalnızca daha büyük ölçekli olanı; hilenin içindeki hilenin içinde hile...sonu yokmuş gibi görünüyor. Yapılması gereken bunu çözmek. Harkonnenlerin melanj stokladığını bildiğimize göre başka bir soru soruyoruz: Başka kim stok yapıyor? İşte düşmanlarımızın listesi."
"Kim?"
   "Dost olmadığını bildiğimiz belli Evler ve dost olduğunu düşündüğümüz bazıları. Şu an için onları hesaba katmamız gerekmiyor çünkü çok daha önemli başka biri var: sevgili İmparator Padişah'imiz."
   Boğazı aniden kuruyan Paul yutkunmaya çalıştı. "Landsraad'ı toplantıya çağırıp açıklama..."
   "Hançeri hangi elin tuttuğunu bildiğimizden düşmanı haberdar mı edelim? Bak şimdi Paul; hançeri görüyoruz artık.
  
64
65
 

Kim bilir bundan sonra kimin eline geçecek? Eğer bunu Landsraad'ın önüne getirirsek, bu yalnızca büyük bir karmaşa bulutu yaratacaktır. İmparator bunu inkar edecektir. Kim onu yalanlayabilir? Tek kazancımız biraz zaman olur, o da kaos riskini göze alarak. Ya bir sonraki hücum nereden gelecek?"
"Bütün Evler bahar stoklamaya başlayabilir."
   "Düşmanlarımız avantajlı, arayı kapatmak için fazla büyük bir fark var."
"İmparator," dedi Paul. "Bu Sardokarlar demektir."
   "Harkonnen üniforması giymiş olarak hiç kuşkusuz," dedi Dük. "Ama yine de fanatik askerler."
   "Fremenler Sardokarlara karşı bize nasıl yardım edebilirler?"
"Havvat sana Salusa Secundus'tan bahsetti mi?"
"İmparator'un hapis gezegeni mi? Hayır."
   "Ya orası bir hapis gezegeninden öte bir şeyse, Paul? İmparatorluk Sardokar Birlikleri hakkında sorulduğunu hiç duymadığın bir soru var: Nereden geliyorlar?"
"Hapis gezegeninden mi?"
"Bir yerden geliyorlar."
"Ama İmparatorun yedek devşirmelerini istediği yer..."
   "Biz buna inandırıldık; onların, sadece İmparator'un, gençken mükemmel bir şekilde eğitilmiş devşirmeleri olduğuna. İmparator'un eğitimli kadroları hakkında nadiren bir fısıltı duyarsın ama uygarlığımızın dengesi aynı kalır: Landsraad Büyük Evleri'nin askeri gücü bir yanda, Sardokar ve onların yedek devşirmeleri diğer yanda. Ve onların yedek devşirmeleri, Paul. Sardokar, Sardokar kalır."
   "Ama Salusa Secundus üzerine bütün raporlar S.S.'in bir cehennem olduğunu söylüyor!"
   "Kuşkusuz. Ama dayanıklı, güçlü ve vahşi adamlar yetiştireceksen onları hangi çevre koşullarına maruz bırakırsın?"
"Böyle adamların sadakatini nasıl kazanabilirsin ki?" "İspatlanmış yöntemler vardır: adamların üstün olduklarına

dair inançlarını, gizli anlaşmaların gizemini ve acıyı paylaşma duygusunu körüklemek. Bu yapılabilir. Çeşitli zamanlarda çeşitli dünyalarda yapıldı."
   Paul, dikkatini babasının yüzünden ayırmadan başıyla onayladı. Bazı açıklamaların yaklaşmakta olduğunu hissetti.
   "Arrakis'i düşün," dedi Dük. "Kasabaların ve garnizon köylerinin dışına çıktığın zaman, Salusa Secundus'tan hiç de aşağı kalmayacak kadar korkunç bir yerdir."
Paul'ün gözleri faltaşı gibi açıldı. "Fremenler!"
   "Orada Sardokarlar kadar güçlü ve amansız bir birlik potansiyeline sahibiz. Onlardan gizlice yararlanmak, sabır; uygun bir şekilde donanımlarını sağlamak ise servet gerektirecek. Ancak Fremenler orada...ve bahar serveti de. Şimdi tuzağın orada olduğunu bile bile neden Arrakis'e gittiğimizi görüyorsun."
"Harkonnenlerin Fremenler hakkında bilgisi yok mu?"
   "Harkonnenler Fremenlerle alay ettiler, onları spor olsun diye avladılar ve saymak gibi bir kaygıları bile olmadı. Harkonnenlerin gezegen nüfuslarıyla ilgili politikalarını biliyoruz: onların varlığını korumak için olabildiğince az harcama yapmak."
   Dük duruşunu değiştirirken göğsünün üzerinde bulunan atmaca sembolündeki metal iplikler parıldadı. "Anladın mı?"
"Şu anda Fremenlerle pazarlık ediyoruz," dedi Paul.
   "Duncan Idaho'nun başında olduğu bir heyet gönderdim," dedi Dük. "Gururlu ve acımasız bir adamdır Duncan ama doğruluğa aşıktır. Sanırım Fremenler ona hayran olacaklar. Şansımız yaver giderse, bizi onun şahsında değerlendirirler: Dürüst Duncan."
"Dürüst Duncan," dedi Paul, "ve Yiğit Gurney."
"Onlara iyi isimler taktın," dedi Dük.
   Ve Paul şöyle düşündü: Gurney, Başrahibe'nin kastettiği, dünyanın ayakta durmasını sağlayanlardan biri: "...cesurun yiğitliği."
"Gurney'in söylediğine göre bugün silah dersinde iyiy-

67
66
 

missin," dedi Dük. '•   ->K ui«  t. r-unu n
"Bana öyle söylemedi."
   Dük yüksek sesle güldü. "Gurney'in, iş birisini övmeye gelince ne cimri olduğunu bilirim. Onun deyişiyle, bıçağın ağzıyla ucu arasındaki farkı hassas bir şekilde ayırt ediyor-muşsun."
   "Gurney, bıçağın ucuyla öldürmenin hiçbir estetik yönü olmadığını, bu işin bıçağın ağzıyla yapılması gerektiğini söyledi."
   "Gurney bir romantiktir," diye homurdandı Dük. Öldürme konusunda konuşanın oğlu olması aniden onu rahatsız etti.
   "Asla öldürmek zorunda kalmamanı dilerim...ama gerekirse, bıçağın ucuyla ya da ağzıyla, nasıl öldürebiliyorsan öyle öldür." Kafasını kaldırıp yağmurun trampet çaldığı çatı penceresine baktı.
   Babasının nereye baktığını gören Paul, söylendiğine göre Arrakis'te asla görülemeyecek olan dışardaki ıslak gökyüzünü düşündü ve bu düşünce aklına gökyüzünün ötesindeki uzayı getirdi. "Lonca gemileri gerçekten büyük mü?" diye sordu.
   Dük oğluna baktı. "Bu senin gezegen dışına ilk çıkışın." dedi. "Evet, büyüktürler. Uzun bir yolculuk olduğu için bir Heighliner'a bineceğiz. Bir Heighliner gerçekten büyüktür. Bütün firkateynlerimiz ve taşıtlarımız ambarın küçük bir köşesine sığacaktır: geminin manifestosunun sadece küçük bir parçası olacağız."
"Firkateynlerimizden ayrılamayacak mıyız?"
   "Bu, Lonca Güvenliği için ödediğin ücretin bir parçası. Tam yambaşımızda Harkonnen gemileri olabilir ve onlardan korkmamız için hiçbir neden yok. Harkonnenler nakliye ayrıcalıklarını tehlikeye atmazlar."
   "Ekranlarımızı izleyeceğim ve bir Lonca üyesi görmeye çalışacağım."
   "Görmeyeceksin. Kendi temsilcileri bile bir Lonca üyesini asla görmezler. Lonca, tekeli konusunda olduğu kadar gizliliği konusunda da titizdir. Nakliye ayrıcalıklarımızı tehlikeye ata-

çak hiçbir şey yapma Paul."       ı< / «
   "Mutasyona uğradıkları ve görünüşleri artık...insan gibi olmadığı için mi saklanıyorlar dersin?"
   "Kim bilir?" Dük omuz silkti. "Bu büyük olasılıkla çözemeyeceğimiz bir sır. Daha acil sorunlarımız var, bunların arasında sen varsın."
"Ben mi?"
   "Annen bunu benim söylememi istedi, oğlum. Sende Mentat yetenekleri olabilir."
   Paul gözlerini babasına dikti, bir an için konuşamadı ve sonra: "Mentat mı? Ben mi? Ama ben..."
"Hawat buna katılıyor, oğlum. Bu doğru."
   "Ama ben Mentat eğitiminin çocukluk sırasında başlaması gerektiğini sanıyordum ayrıca bunun adaya söylenemediğini; çünkü erken..." Birdenbire sustu, geçmişindeki tüm olaylar şimşek gibi bir hesaplamayla gözünün önüne gelmişti. "Anlıyorum," dedi.
   "Bir gün gelir," dedi Dük "potansiyel Mentat'in ne yapıldığını öğrenmesi gerekir. Bu ona daha fazla yapılamayacaktır. Mentat'in eğitime devam etmek ya da bırakmak tercihinde payı olmalıdır. Bazısı devam edebilir, bazısının buna gücü yetmez. Yalnızca potansiyel Mentat kendisiyle ilgili olarak bunu kesinlikle söyleyebilir."
   Paul çenesini ovuşturdu. Hawat ve annesinden aldığı bütün o özel eğitimler; hafıza geliştirme sanatı, bilincin odaklanması, kas kontrolü ve duyarlılıkların keskinleştirilmesi, dillerin incelenmesi ve insan seslerindeki nüanslar; tüm bunlar aklında, yeni anlayış biçimindeki yerlerine oturdular.
   "Bir gün Dük olacaksın, oğlum," dedi babası. "Mentat bir Dük gerçekten müthiş olur. Şimdi karar verebilecek misin... yoksa daha fazla zamana ihtiyacın var mı?"
   Paul hiç duraksamadan yanıt verdi. "Eğitime devam edeceğim."
   "Gerçekten müthiş," diye mırıldandı Dük. Paul babasının yüzündeki gururlu gülümsemeyi görerek çok şaşırdı: bu
  
69
68
 

gülümseme Dük'ün ince yüz hatlarının kafatası gibi görünmesine neden olmuştu. Korkunç amacın içinde yeniden uyandığını hisseden Paul gözlerini kapadı. Belki de korkunç amaç bir Mentat olmaktır diye düşündü.
   Ama tam bu düşünce üzerine yoğunlaştığı  sırada yeni bilinci bunu reddetti.
   Leydi Jessica'nın dört bir yanında yaşamlarının paketlenmiş yükleri, Arrakeen büyük salonunun köşelerine istiflenmiş, boş yerlere yığılmış duruyordu: bazısı kısmen açılmış kutular, sandıklar, koliler ve kasalar. Lonca mekiğinin kargo taşıyıcılarının girişe başka bir yükü boşalttığını duydu.
Jessica salonun ortasında duruyordu. Çevresinde bulunan
   Bene Gesserit'in, aşı-efsanelerin .tohumlarım Koruyucu Misyon yoluyla atma sistemi, Leydi Jessıca ve Arrakis 'le birlikte meyvelerim vermeye başladı Bilinen evreni B. G. elemanlarının korunması için bir kehanet örneğiyle işleme bilgeliği uzun zamandır takdir edilmekteydi; ama bundan daha ideal insan-hazırhk eşleşmesi olan bir uç durum hiç görmemiştik Kehanet efsaneleri, aynen kullanılan isimlere varana kadar (Başrahibe, Şeria törensel kehanetinin çoğu, kanto ve karşılığı dahil) Arrakis 'te kabul görmüştür Ve şimdi, Leydi Jessica'nın gizli yeteneklerinin büyük ölçüde hafife alındığı genellikle kabul edilmektedir
ifk'.'l
- Prenses Irulan'ın yazdığı "Analiz: Arrakis
    Krizi"nden [özel dağıtım: B.G. dosya no. AR-81088587]

gölgeler içindeki oymalara, çatlaklara ve derin girintili pencerelere bakarak yavaşça döndü. Odanın bu muazzam çağdışılığı ona Bene Gesserit okulundaki Rahibeler Salonu'nu hatırlattı. Ama okulun bıraktığı etki sıcaktı. Burada ise, sadece soğuk ve kasvetli taşlar.
   Mimarın biri bu payandalı duvarlar % koyu renk perdeler için, tarihin derinliklerine dalmış diye düşündü, iki kat yukarıda duran kemerli tavandaki büyük kirişlerin, anormal bir maliyet karşılığı uzayı geçerek Arrakis'e taşınmış olduğundan emindi. Bu sistemin hiçbir gezegeninde, bunun gibi kirişlerin yapılacağı ağaçlar yetişmiyordu. Belki de kirişler ahşap taklidiydi.
Taklit değil diye düşündü.
   Burası Eski imparatorluk günlerinde valilik konağıydı. O zamanlar maliyetler daha önemsizdi. Bu, Harkonnenlerden ve yeni megalopolleri Carthag'dan önceydi. Carthag, Kırık Diyar'in yaklaşık iki yüz kilometre kuzeydoğusunda yer alan bayağı ve frapan bir yerdi. Leto, kendine yönetim merkezi olarak Arrakeen'i seçmekle akıllılık etmişti, isminin geleneksel, güzel bir sesi vardı: Arrakeen. Ve burası, sterilize edilmesi ve savunulması daha kolay olan küçük bir şehirdi.
Yeniden, girişe boşaltılan kutuların tangırtısı geldi. Jessica
iç çekti.
  Dük'ün babasının tablosu sağ taraftaki bir koliye dayalı duruyordu. Üzerinden yıpranmış bir süs gibi paket sicimi sarkıyordu. Jessica, sicimin bir parçasını hala sol elinde tutuyordu. Tablonun yanında, cilalı bir panonun üzerine monte edilmiş siyah bir boğa kafası vardı. Kafa, kağıt tomarı denizinin ortasında karanlık bir adaydı. Levha, zeminde dümdüz yatıyordu ve boğanın parlak ağzıyla burnu, hayvan sanki seslerin yankılandığı bu odaya hodri meydan diye böğürmeye hazırmış gibi tavana bakıyordu.
   Jessica, ilk önce bu iki şeyin, kafanın ve tablonun paketini açmaya kendisini hangi dürtünün ittiğini merak etti. Bu harekette sembolik bir şeyler olduğunu biliyordu. Dük'ün müba-
  
70
71
 

yaacılarının onu okuldan aldığı günden beri bu kadar korku ve kendine güvensizlik hissetmemişti.
Kafa ve tablo.
   Bunlar duygularındaki karmaşayı artırdı. Tüyleri ürperdi ve taa tepedeki dar pencerelere göz attı. Burada hala öğle sonrasının ilk saatleriydi ve bu enlemlerde gökyüzü siyah ve soğuk, Çaladan'in sıcak mavi semalarından çok daha karanlık görünüyordu. Vatan hasretinin sızısı her yanını sardı.
 Öyle uzaktı ki Çaladan
( "işte geldik!" ' '   "   '   '
Bu, Dük Leto'nun sesiydi.
   Hızla döndü, Dük'ün kemerli geçitten yemek salonuna doğru uzun adımlarla yürüdüğünü gördü. Göğsünde kırmızı atmaca sorgucu arması olan siyah üniforması tozlu ve buruşuk görünüyordu.
   "Bu ürkütücü yerde tek başına kaybolabilirsin diye düşündüm," dedi.
   "Soğuk bir ev," dedi Jessica. Adamın boyunun uzunluğuna; ve zeytin ağaçlarıyla mavi suların üstündeki altın rengi güneşi düşünmesine neden olan koyu tenine baktı. Gözlerinin grisi dumanlıydı; ama yüzü yırtıcıydı: inceydi, sert hatlı ve köşeliydi.
   Ona karşı duyduğu ani bir korku, kadının göğsünü sıkıştırdı. İmparator'un emrine boyun eğme kararından bu yana öylesine zalim ve sert bir insan haline gelmişti ki.
"Bütün şehir insana üşüme duygusu veriyor," dedi Jessica.
   "Pis, tozlu ve küçük bir garnizon kenti," diye onayladı Dük. "Ama biz bunu değiştireceğiz." Salona bakındı. "Bunlar tören günleri için halka açık odalar. Biraz önce güney kanadındaki aile bölmelerinden bazılarına bir göz attım. Onlar çok daha sevimli." Kadına yaklaştı, asaletine hayranlık duyarak koluna dokundu.
   Ve yine, kadının bilinmeyen atalarını merak etti: kim bilir belki de kaçak Evler...Ya da kara listeye alınmış soylular... İmparator'un kendi kanından olanlardan daha asil

görünüyor.
  Jessica, Dük'ün bakışlarının baskısı yüzünden profili görünecek şekilde döndü. Ve Dük, dikkati onun güzelliğine çeken şeyin, tek ve belirgin bir nokta olmadığını fark etti. Cilalı bronz rengi saçlarının oluşturduğu siperin altındaki yüzü ovaldi. İri gözleri Çaladan'm sabah semaları kadar yeşil ve berraktı. Burnu küçük, ağzı geniş ve asildi. Uzun vücudu zayıflığa varan kıvrımlarıyla güzel ama fazla inceydi.
Dük, mubayaacılarının söylediklerini hatırladı: okuldaki
hizmetçi rahibeler Jessica'ya çiroz diyorlardı. Ama bu fazla
sıyla basite indirgenmiş bir tanımlamaydı. Atreides soyuna asil
bir güzelliği geri getirmişti. Paul'ün ona benzemesinden mut
luydu. ,1
"Paul nerede?"diye sordu Dük.
"Evin bir yerinde, Yueh'yle ders çalışıyor."
"Büyük olasılıkla güney kanadında," dedi Dük. "Yueh'nin
sesini duyduğumu sandım ama gidip bakmaya vaktim olmadı."
Bir an duraksayarak başını eğip Jessica'ya baktı. "Yalnızca,
Çaladan Kalesi'nin  anahtarını yemek salonuna asmak için
buraya geldim."
   Kadın nefesini tuttu, uzanıp ona dokunma isteğini bastırdı. Anahtarı asmak...bu harekette katiyet vardı. Ama tesellinin ne yeri ne de zamanıydı. "Girerken evin üstünde sancağımızı gördüm," dedi Jessica.
   Dük babasının tablosuna bir göz attı. "Bunu nereye asacaksın?"
"Burada bir yere."
   "Hayır." Sözcük düz ve kati bir ifadeyle çınladı; kadına, ikna etmek için hileye başvurabileceğini ama açık açık tartışmanın yararsız olduğunu anlatıyordu. Bu tavrın tek işlevi ona hile yapamayacağını hatırlatmak bile olsa, Jessica yine de denemek zorundaydı.
"Efendim," dedi, "eğer siz yalnızca..."
   "Yanıt hayır olarak kalacak. Seni çoğu şeyde utanılacak biçimde şımarttım ama bu onlardan biri değil. Yemek sa-
  
73
72
 

lonundan geliyorum, orada..." "Efendim! Lütfen." "Seçim senin sindiriminle benim atalarımın itibarı arasında, hayatım. Yemek salonuna asılacaklar." Jessica iç çekti. "Peki, Efendim."
   "Mümkün olur olmaz odalarında yemek yeme alışkanlığına geri dönebilirsin. Senden yalnızca resmi törenlerde asıl yerinde olmanı bekleyeceğim."
"Teşekkür ederim, Efendim."
   "Ve bana sürekli olarak soğuk ve resmi davranmayı bırak! Seninle hiç evlenmediğim için de bana minnettar ol, hayatım. Evlenmiş olsaydım, her yemekte bana katılmak görevin olurdu."
   Jessica, yüzündeki ifadeyi değiştirmeksizin başıyla onayladı.
   "Hawat, yemek masasının üzerine kendi zehirkoklarımızı çoktan getirmiş," dedi. "Odanda da portatif bir tane var."
   "Demek önceden tahmin etmiştiniz bu...anlaşmazlığı," dedi Jessica.
   "Hayatım, aynı zamanda senin rahatını da düşünüyorum. İşe hizmetkarlar aldım. Yerliler ama Hawat onları onayladı... hepsi Fremen. Kendi insanlarımız diğer görevlerinden kurtulana kadar bize hizmet edecekler."
"Buralı olan herhangi biri gerçekten güvenilir olabilir mi?" "Eğer Harkonnenlerden nefret ediyorsa. Hatta baş kahya olan kadını alıkoymak bile isteyebilirsin: adı Shadout Mapes." "Shadout," dedi Jessica. "Bir Fremen unvanı mı?" " 'Kuyu kepçesi' anlamına geldiğini söylediler; burada oldukça  önemli  gizli   anlamlar taşıyor.   Hawat,   Duncan'ın raporuna dayanarak onun hakkında çok olumlu konuşuyor ama yine de seni bir hizmetkar tipi olarak etkilemeyebilir. İkisi de onun hizmet etmek istediğine, özellikle sana hizmet etmek istediğine ikna olmuşlar." "Bana mı?" "Fremenler senin Bene Gesserit olduğunu öğrenmişler,"

dedi. "Burada Bene Gesseritler hakkında efsaneler var."
   Koruyucu Misyon, diye düşündü Jessica. Onlardan hiçbir yer kaçmaz.
   "Bu, Duncan'ın başarılı olduğu anlamına mı geliyor?" diye sordu. "Fremenler müttefikimiz olacak mı?"
  "Kesin bir şey yok," dedi Dük. "Duncan'a göre bir süre bizi gözlemek istiyorlar. Bununla birlikte, bir ateşkes dönemi süresince, merkezden uzaktaki köylerimize baskın yapmayı kesmeye söz verdiler. Bu, göründüğünden daha büyük bir kazanç. Havvat, bana Fremenlerin Harkonnenler için büyük bir başbelası olduğunu ve verdikleri zararın boyutlarının dikkatle gizlenen bir sır olduğunu söyledi. Harkonnen ordusunun etkisizliğini öğrenmenin İmparator'a hiçbir faydası olmayacaktır."
   Jessica, Shadout Mapes konusuna dönerek, "Bir Fremen kahya," dedi düşünceli bir tavırla. "Tamamen mavi gözleri olacak."
"Bu insanların görünüşünün seni yanıltmasına izin verme," dedi. "İçlerinde derin bir dayanma gücü ve sağlıklı bir canlılık var. Sanırım ihtiyacımız olan her şey onlarda bulunuyor." "Bu tehlikeli bir kumar." "Yine başlamayalım buna," dedi Dük. Jessica zorla gülümsedi. "Kıstırıldık hiç şüphesiz." Hızlı sükunet sistemini uyguladı; iki derin nefes, ritüel düşünce, ardından: "Odaları tahsis ederken, sizin için ayırmam gereken özel bir şey var mı?"
"Bir gün bunu nasıl yaptığını bana da öğretmelisin," dedi, "endişelerini bir kenara itip pratik meselelere dönme yöntemini. Bu Bene Gesseritlere özgü bir şey olmalı." "Bu kadınlara özgü bir şey."
   Dük gülümsedi. "Imm, odaların tahsis edilmesi: yattığım mekanın bitişiğinde kesinlikle büyük bir çalışma odam olsun. Burada, Caladan'da olduğundan daha fazla büro işi var. Bir de nöbetçi odası tabii ki. Güvenliği sağlasın diye. Evin güvenliği hakkında ise endişelenme. Havvat'in adamları bu işi etraflıca
  
75
74
 

hallettiler." '                  .,'  •     ,
"Eminim halletmişlerdir."
   Dük kolundaki saate göz attı. "Ve bütün saatlerimizin Ar-rakeen yerel saatine göre ayarlanmakta olduğunu fark etmiş-sindir. Bununla ilgilenmesi için bir teknisyen tayin ettim. Birazdan burada olacak." Jessica'nın alnına düşen bir tutam saçı düzeltti. "Şimdi iniş alanına dönmek zorundayım, ikinci mekik, yedek personelimle birlikte her an gelebilir."
   "Onları Havvat karşılayamaz mı, Efendim? Öyle yorgun görünüyorsunuz ki."
   "Yardımsever Thufir benden bile daha yoğun. Bu gezegeni Harkonnen entrikalarının kapladığını biliyorsun. Bunun yanı sıra, eğitilmiş bahar avcılarından bazılarını ayrılmamaya ikna etmeye çalışmalıyım. Toprak idaresinin değişmesiyle seçme hakkı elde ediyorlar; ve İmparator'la Landsraad'ın Değişim Yargıcı olarak görevlendirdiği şu gezegen bilimci satın alınamıyor. Seçim yapılmasına izin veriyor. Yaklaşık sekiz yüz eğitilmiş el uzay mekiğiyle gitmeyi bekliyor ve Lonca'mn yedek bir kargo gemisi var."
"Efendim..." duraksayarak sustu. "Evet?"
   Bu gezegeni bizim için güvenli hale getirmeye çalışmaması için ikna edilemeyecek. Ve ben hilelerimi onun üzerinde kullanamam
"Yemeği saat kaçta yemeyi arzu edersiniz?" dedi Jessica.
   Söyleyeceği şey bu değildi diye düşündü Dük. Ahh Jessica'm, başka bir yerde olmak isterdim, bit korkunç yerden uzakla herhangi bir yerde, yalnız ikimiz, endişesiz
   "Alandaki subay yemekhanesinde yiyeceğim," dedi. "Çok geç saate kadar beni bekleme. Ve...ımm, Paul için bir muhafız arabası yollayacağım. Strateji toplantımıza katılmasını istiyorum."
   Bir şey daha söyleyecekmiş gibi boğazını temizledi, sonra, hiçbir şey demeden döndü ve Jessica'nın yeni kutuların boşaltıldığını duyduğu girişe doğru uzaklaştı. Sesi bir kez de orada

duyuldu; buyurucu ve kibirli, acelesi olduğu zaman hizmetkarlarla hep konuştuğu şekilde: "Leydi Jessica Büyük Sa-lon'da. Derhal yanına gidin."
Dış kapı gürültüyle kapandı. •* *ib('-» *-' Jessica döndü, Leto'nun babasının tablosuna baktı. Yaşlı Dük'ün döneminin ortalarında ünlü ressam Albe tarafından yapılmıştı. Sol kolunun üstüne atılmış morumsu kırmızı bir pelerinle matador kostümü içinde resmedilmişti. Yüzü genç görünüyordu, Leto'nun şimdiki halinden çok az yaşlıydı ve yüzünde aynı atmaca çizgileri, aynı gri bakış vardı. Yumruklarını sıkıp tabloya ters ters baktı.
   "Lanet   olsun   sana!   Lanet   olsun!   Lanet   olsun!"   diye fısıldadı.
"Emirleriniz, Asildoğan?" ince ve cılız bir kadın sesiydi. "»J* w îrt* *-Jessica hızla döndü, çuval gibi şekilsiz, koyu kahverengi bir elbise giymiş, gri saçlı, yamrı yumru kadına baktı. Kadın, o sabah iniş alanından gelirken yolda onları karşılayan güruhtaki herkes gibi kırış kırış ve kupkuru görünüyordu. Jessica, bu gezegende rastladığı bütün yerlilerin kara kuru ve az beslenmiş göründüğünü düşündü. Fakat Leto onların güçlü ve canlı olduklarını söylemişti. Ve tabii ki gözleri; en yoğun, koyu maviyle kaplanmış, hiç akı olmayan, sır saklayan, gizemli gözleri vardı. Jessica kendini bakmamak için zorladı.
   Kadın boynunu eğmeden selam verdi: "Adım Shadout Mapes, Asildoğan. Emirleriniz?"
   "Bana 'Leydim' diye hitap edebilirsin," dedi Jessica. "Asil doğmuş değilim. Ben Dük Leto'nun bağlı kadınıyım."
   Yine o garip selam...Ve kadın sorgu dolu, kurnaz bir ifadeyle Jessica'ya baktı. "O halde, bir zevce var?"
   "Yok, hiçbir zaman da olmadı. Ben Dük'ün tek...eşi ve müstakbel varisinin annesiyim."
   Konuşurken kendi sözlerinin ardındaki kibire içten içe gülüyordu. Ne demişti Azize Augustıne? diye sordu kendi kendine. "Akıl vücuda emreder ve vücut itaat eder Akıl
  
76
77
 

kendisine emreder ve dirençle karşılaşır " Eve t...son zamanlarda daha fazla dirençle karşılaşıyorum. Kendi kendime sessiz bir geri çekiliş uygulayabilirim.
   Evin dışındaki yoldan tuhaf bir çığlık duyuldu. Tekrarlandı: "Suu-suu-Suuk! Suu-suu-Suuk!" Ardından: "İkhat-eyy! Ikhat-eyy!" Ve tekrar: "Suu-suu-Suuk!"
   "Nedir bu?" diye sordu Jessica. "Bu sabah sokaklardan geçtiğimiz sırada defalarca duydum."
   "Yalnızca bir su satıcısı Leydim. Ama sizin bunun gibilerle ilgilenmenize gerek yok. Buradaki sarnıç elli bin litre su alıyor ve her zaman dolu tutulur." Üzerindeki elbiseye şöyle bir baktı. "Bu yüzden Leydim, burada damıtıcı giysimi bile giymek zorunda değilim!" Kesik kesik güldü. "Üstelik ölü bile değilim!"
   Kendisine yol gösterecek bilgilere ihtiyaç duyan ve bu Fremen kadınını sorgulamak isteyen Jessica duraksadı. Ama kaledeki karmaşaya bir düzen getirilmesi daha acildi. Buna rağmen, burada servetin temel göstergesinin su olduğu fikrini tedirgin edici buldu.
   "Kocam bana unvanın Shadout'tan bahsetti," dedi Jessica. "Sözcüğü tanıdım. Antik bir sözcük."
   "Demek antik dilleri biliyorsunuz, öyle mi?" diye sordu Mapes ve garip bir gerginlikle bekledi.
   "Bene Gesseritlerin ilk öğrendiği şey dillerdir," dedi Jessica. "Bhotani Cib'i, Çakobsa'yı, bütün avlanma dillerini biliyorum."
Mapes başıyla onayladı. "Aynen efsanenin söylediği gibi." Jessica,   Neden   bu   oyunu   sürdürüyorum   acaba?   diye düşündü. Ama Bene Gesserit yöntemleri dolambaçlı ve zorlayıcıydı.
   "Karanlık Şeyler'i ve Ana Tanrıça'nın yöntemlerini biliyorum," dedi Jessica. Mapes'in hareketlerindeki ve görünüşündeki daha açık işaretleri, küçük belirtileri okudu. "Miseces pre-jia," dedi Çakobsa dilinde. "Andral t're pera! Trada cik bus-cakri miseces perakri..."
  
Mapes bir adım geriledi, kaçmaya hazırlanıyormuş gibi göründü.
   "Çok şey biliyorum," dedi Jessica. "Çocuklar doğurduğunuzu, sevdiklerinizi kaybettiğinizi, korku içinde saklandığınızı, şiddet uyguladığınızı ve daha da fazla şiddet uygulayacağınızı biliyorum. Çok şey biliyorum."
   Mapes alçak bir sesle konuştu: "Sizi gücendirmek istemezdim Leydim."
   "Efsaneden bahsediyorsun ve yanıt arıyorsun," dedi Jessica. "Bulacağın yanıtlara dikkat et. Korsajının içinde bir silahla şiddete hazırlıklı olarak geldiğini biliyorum."
"Leydim, ben..."
   "Küçük bir olasılıkla canımı alabilirsin," dedi Jessica "ama bunu yaparak, en vahşi korkularının bile hayal edemeyeceği kadar çok yıkıma neden olursun. Ölmekten daha kötü şeyler vardır, bütün bir halk için bile."
   "Leydim!" diye yalvardı Mapes. Dizlerinin üzerine çökecek gibi görünüyordu. "Silah size bir hediye olarak gönderildi; eğer O olduğunuz anlaşılırsa."
   "Ve beni öldürecek alet olarak; eğer aksi anlaşılırsa," dedi Jessica. Bene Gesserit eğitimi almış olanları dövüşte dehşet verici hale getiren o rahat görünüş içinde bekledi.
   Şimdi göreceğiz bakalım karar hangi yönde olacak, diye düşündü.
   Mapes yavaşça elini elbisesinin boynuna uzattı ve koyu renkli bir kın çıkardı. Derin parmak yerleri olan siyah bir sap kından dışarı taşmıştı. Bir eliyle kını, diğer eliyle sapı tuttu; sütbeyaz bir bıçak çıkarıp havaya kaldırdı. Bıçak kendinden bir ışıkla parlıyor ve ışıldıyor gibi görünüyordu. Bir kincal gibi iki tarafı da keskindi ve bıçak yaklaşık yirmi santimetre uzun-luğundaydı.
   "Bunun ne olduğunu biliyor musunuz Leydim?" diye sordu Mapes.
   Jessica bunun yalnızca tek bir şey olabileceğini biliyordu, Arrakis'in efsanevi "hançer-i fıgan"ı, asla gezegen dışına
  
79
78
 

çıkarılmamış, yalnızca söylenti ve ilkel dedikodularla tanınanı
bıçak. .::
"Bu bir hançer-i figan," dedi.
   "Bu kadar hafife almayın," dedi Mapes. "Anlamını biliyor J musunuz?"
   Ve Jessica şöyle düşündü: Bu sorunun gizli bir anlamıl vardı. İşte,  bu Fremen "m hizmetime girmesinin nedeni: bu j soruyu sormak.   Yanıtım şiddeti çabuklaştıracak ya da...ne? Benden bir yanıt istiyor: bir hançerin anlamını. Kadının adı Çakobsa dilinde Shadout. Hançer, Çakobsa'da "Ölüm Yaratan "dır. Yerinde duramamaya başladı. Hemen yanıt vermeliyim. Gecikme de yanlış yanıt kadar tehlikeli
Jessica: "Bu bir yaratan..."
   "Ayyy!" diye feryat etti Mapes. Bu hem kederin hem de sevincin sesiydi. Kadın öyle şiddetle titriyordu ki, hançerin ağzı odanın dört bir yanında parlak yansımalara neden oluyordu.
,; Jessica harekete hazır, bekliyordu. Hançerin bir ölüm yaratan olduğunu söylemeyi ve ardından antik sözcüğü eklemeyi planlamıştı; ama şimdi en sıradan kas seyirmesinin anlamını ortaya çıkaran bütün o derin uyanıklık eğitimi ve her bir duyusu onu uyarıyordu.
Anahtar sözcük buydu.. .yaratan.
Yaratan? Yaratan.
Mapes, bıçağı hala kullanmaya hazırmış gibi tutuyordu.
   Jessica, "Ana Tanrıça'nın gizemlerini bilen ben, Yaratan'ı bilmiyor olabilir miyim sandın?" dedi.
   Mapes hançeri indirdi. "Leydim, insan bu kadar zaman kehanetle yaşayınca, açıklama anı sarsıcı oluyor."
   Jessica kehaneti düşündü...Şeria ve bütün törensel kehanet; Koruyucu Misyon'un, uzun yüzyıllar önce buraya bırakılan Bene Gesserit'i...hiç şüphesiz öleli çok olmuştu ama amacı başarıya ulaşmıştı: bir Bene Gesserit'in ihtiyaç duyacağı gün için bu insanların içine atılan koruyucu efsaneler tohumu.
Evet, o gün gelmişti.
  
Mapes hançeri kınına soktu. "Bu kararsız bir bıçak Leydim. Bunu yanınızda tutun. Bir haftadan fazla tenden uzak kalırsa parçalanmaya başlar. Bu, şeyh-huludun dişi, yaşadığınız sürece sizin."
   Jessica sağ elini uzattı, bir kumar oynadı: "Mapes, bıçağı Ican dökmeden kınına soktun."
   Nefesi kesilen Mapes, kınına soktuğu bıçağı Jessica'nın eline bıraktı, kahverengi korsajını yırtarcasına açtı, "Yaşam suyumu alın!" diye feryat etti.
   Jessica bıçağı kınından çekti. Nasıl da parıldıyordu! Ucunu Mapes'e doğrulttu, ölüm paniğinden daha büyük bir korkunun kadını sardığını gördü. Ucunda zehir mi var acaba? diye düşündü Jessica. Ucunu yukarı kaldırdığı bıçağın ağzıyla Mapes'in sol göğsünün üzerini hafifçe çizdi. Yoğun bir şekilde akmaya başlayan kan hemen durdu. Aşırı hızlı pıhtılaşma, diye düşündü Jessica. Nem tutucu bir mutasyon mu?
Bıçağı kınına soktu, "Düğmelerini ilikle Mapes," dedi.
   Mapes titreyerek itaat etti. Akı olmayan gözler Jessica'ya dikilmişti. "Sen bizimsin" diye mırıldandı. "Sen O'sun."
   Girişten bir başka yük boşaltma sesi geldi. Mapes kınına sokulmuş hançeri hızla kapıp Jessica'nın korsajının içine sakladı. "Bu hançeri gören arındırılmalı ya da katledilmeli" diye homurdandı. "Bunu biliyorsunuz Leydim!"
Artık biliyorum, diye düşündü Jessica.
Kargo taşıyıcıları Büyük Salon'a girmeden gittiler.
   Mapes sakinleşti ve "Bir hançer-i figanı görüp de arındırılmayan Arrakis'ten canlı ayrılamaz. Bunu asla unutmayın Leydim. Size bir hançer-i figan emanet edildi." Derin bir nefes aldı. "Artık iş olacağına varmalı. Aceleye getirilemez." Çevrelerindeki yığılmış kutulara ve istiflenmiş eşyalara bir göz attı. "Ve burada geçireceğimiz zaman süresince yapılacak bir sürü iş var."
   Jessica duraksadı. "İş olacağına varmalı." Bu Koruyucu Misyon'un büyülü sözler stoğundan kendine özgü bir deyişti: Başrahibe 'nin sizi özgür kılmak için gelişi.
  
80
81
 


   Ama ben bir Başrahibe değilim, diye düşündü Jessica. Ve ardından: Ana Tanrıça! Buraya onun tohumlarım atmışlar! Burası korkunç bir yer olmalı!
   Mapes sıradan bir ses tonuyla, "Önce ne yapmamı istersiniz Leydim?" dedi.
   İçgüdüsü, Jessica'yı aynı şekilde kayıtsız bir ses tonuyla karşılık vermesi için uyardı. "Yaşlı Dük'ün şuradaki tablosu, yemek salonunun bir tarafına asılacak. Boğa kafası ise tablonun karşısındaki duvara."
   Mapes boğa kafasının yanına gitti. "Böyle bir kafayı taşıdığına göre çok büyük bir hayvan olmalı," dedi ve eğildi. "Önce bunu temizlemem gerekecek, değil mi Leydim?"
"Hayır."
"Ama boynuzlarının üstünde kir birikmiş."
   "O kir değil Mapes. Dük'ümüzün babasının kanı. Hayvan, Yaşlı Dük'ü öldürdükten birkaç saat sonra, bu boynuzların üstüne saydam bir sabitleyici sıkıldı."
Mapes doğruldu ve "Haa, tamam!" dedi.
   "Sadece kan," dedi Jessica. "Üzerinde kurumuş kan. Şimdi bunları asmak için yardım getir. Bu hayvani şeyler çok ağırdır."
   "Kanın beni rahatsız ettiğini mi sandınız?" diye sordu Mapes. "Ben çöle aitim ve çok kan gördüm."
"Ben...anlıyorum," dedi Jessica.
   "Ve bir kısmı kendi kanımdı," dedi Mapes. "Sizin o cılız çizikle akıttıınızdan daa fazla."
"Daha derin kesmemi mi tercih ederdin?"
   "Yo hayır! Vücudun suyu, havaya fışkırtıp ziyan edilmeden de yeterince kıt. Doğrusunu yaptınız."
   Ve  Jessica,   sözlerden  ve  tavırlardan,   "vücudun  suyu deyimindeki derin imaları yakaladı. Yine Arrakis'te suya verilen önemin baskısını algıladı.
   "Bu şirin şeylerden hangisini yemek salonunun hangi tarafına asayım, Leydim?" diye sordu Mapes.
Amma pratik şu Mapes, diye düşündü Jessica. "Sen kararj

ver Mapes. Hiç fark etmez," dedi.
   "Nasıl isterseniz, Leydim." Mapes eğildi, boğa kafasını paket kağıtları ve sicimlerden temizlemeye başladı. "Yaşlı bir dükü öldürdün, öyle mi?" diye mırıldandı.
   "Sana yardım etmesi için bir taşıyıcı çağırayım mı? diye sordu Jessica.
"Ben başa çıkarım Leydim."
   Evet başa çıkar, diye düşündü Jessica. Bu Fremen yaratıklarında işte bu var: başa çıkma dürtüsü.
   Bir halkasını da burada şekillendirmiş olan Bene Gesserit
planının uzun zincirini düşünen Jessica, korsajının altındaki
hançer-i figanın soğuk kınını hissetti. Bu plan sayesinde ölüm
cül bir krizi atlatmıştı. "Aceleye getirilemez," demişti Mapes.
Yine de buraya alelacele koşuşturmuşlardı; ve bu, Jessica'mn •
içini kötü bir şeyler olacağı hissiyle dolduruyordu. Ve ne^
Koruyucu Misyon'un tüm o hazırlıkları, ne de Hawat'ın bu
kale gibi istiflenmiş kayalarla ilgili şüpheci denetimi bu duy-'
guyu gideremiyordu. •                             ^
   "Bunları asmayı bitirdiğinde, kutuları açmaya başla," dedi Jessica. "Girişteki kargo işçilerinden birinde bütün anahtarlar var ve neyin nereye konulacağını biliyor. Anahtarları ve listeyi ondan al. Soracağın herhangi bir şey olursa, güney kanadında olacağım."
"Emredersiniz, Leydim," dedi Mapes.
   Jessica arkasını dönerken düşündü: Hawat bu konutu güvenli bulmuş olabilir; ama burada yanlış olan bir şeyler var. Hissedebiliyorum.
   Oğlunu acilen görme ihtiyacı Jessica'yı sardı. Yemek salonuna ve aile kanatlarına giden geçide açılan kemerli antreye doğru yürümeye başladı. Gittikçe hızlanarak yürüyordu, sonunda neredeyse koşmaya başladı.
   Mapes, boğa kafasındaki paket kağıtlarını temizlemeye ara verdi ve uzaklaşan kadının arkasından baktı. "Bu kesinlikle O," diye mırıldandı. "Zavallı."
  
82
83
 

   "Yueh!  Yueh!  Yueh!" der nakarat.   "Bir milyon ölüm yetmez Yueh 'ye!"
- Prenses Irulan'ın yazdığı "Muad'Dib'in Çocukluk Tarihçesi"nden
   Jessica aralık duran kapıdan sarı duvarlı bir odaya girdi. Solunda, siyah deriden alçak bir kanepe, iki boş kitaplık ve üstü tozla kaplı olan yan tarafları şişkin, askılı bir damacana duruyordu. Sağında başka bir kapının iki yanında birkaç boş kitaplık daha, Caladan'dan gelmiş bir çalışma masası ve üç sandalye vardı. Dr. Yueh, tam karşısındaki pencerelerin önünde, arkası ona dönük, dikkati dış dünyaya sabitlenmiş duruyordu.
Jessica odanın ortasına doğru sessiz bir adım daha attı.
   Yueh'nin kırışık paltosunun sol dirseğinin yakınında sanki tebeşire dayanmış gibi-beyaz bir leke olduğunu gördü. Arkadan bakınca, aşırı bol siyah giysisinin içinde etsiz bir çöpten adam, oynatıcısının yönetimindeki iplerin hareketiyle kıpırdamaya hazır bir kukla gibi görünüyordu. Canlı gibi görünen tek şey, abanoz rengi uzun saçları omzunda gümüş Suk Okulu halkasıyla toplanmış olan ve dışardaki bir hareketi izlemek için hafifçe dönen kare şeklindeki kafasıydı.
   Jessica odaya bir kez daha göz gezdirdi, oğlundan hiçbir iz yoktu; ama sağındaki kapalı kapının, Paul'ün hoşlandığını söylemiş olduğu küçük bir yatak odasına açıldığını biliyordu.
"iyi günler, Dr. Yueh," dedi. "Paul nerede?"
   Yueh, pencerenin dışındaki bir şeyi selamlarcasına başını eğdi ve dönmeden sanki orada değilmiş gibi bir tavırla konuştu: "Oğlun yoruldu Jessica. Yandaki odaya dinlenmeye yolladım."
   Aniden kaskatı kesildi, döndü, bıyığı mor dudağının üstüne düşüyordu. "Bağışlayın beni Leydim. Aklım başka yerdeydi... Benim...niyetim bu kadar senli benli olmak değildi."
  
Jessica gülümsedi, sağ elini uzattı...Bir an için onun, dizlerinin üstüne çökeceğinden korktu. "Wellington, lütfen."
"Bu şekilde isminizi söylemek...ben..."
   "Birbirimizi altı yıldır tanıyoruz," dedi. "Aramızdaki formaliteleri çoktan kaldırmalıydık...yalnızken."
   Yueh hafifçe gülümserken şöyle düşündü: Sanırım işe yaradı. Artık, tavrımdaki olağandışı herhangi bir şeyin utancımdan kaynaklandığını düşünecek. Yanıtı zaten bildiğine inandığında, daha derin nedenler aramayacaktır.
   "Korkarım dalmışım," dedi. "Ne zaman...özellikle senin için üzülsem, korkarım seni...şey, Jessica olarak düşünüyorum."
"Benim için üzülmek mi? Ne için?"
   Yueh omuz silkti. Uzun zaman önce, Jessica'nın, Wanna'sı gibi tam bir doğru söyletme yeteneğinin olmadığını fark etmişti. Yine de her zaman ona olabildiğince doğruları söylüyordu. En güvenlisi buydu.
   "Burayı gördünüz Ley...Jessica." İsmi söylerken kekeler gibi oldu, hızla konuşmayı sürdürdü: "Caladan'dan sonra öyle çorak ki. Ve insanlar! Buraya gelirken yolda yanlarından geçtiğimiz, peçelerinin altında feryat eden şu kasabalı kadınlar. Bize bakışları."
   Jessica kollarını göğsünde kavuşturdu, hançer-i figanı, eğer söylenenler doğruysa, bir kum solucanının dişi bilenerek yapılmış bıçağı orada hissetti. "Bu sadece onlara yabancı olmamızdan; farklı insanlar, farklı gelenekler. Yalnızca Harkon-nenleri tanıyorlar." Yueh'nin arkasındaki pencereden dışarıya baktı. "Dışarıda neye bakıyordun?"
Yueh pencereye döndü. "İnsanlara."
   Jessica onun yanına gitti, sola, Yueh'nin dikkatinin odaklandığı yere, evin önüne doğru baktı. Orada, yan yana duran yirmi tane palmiye ağacı vardı, ağaçların altı süpürülmüştü tertemizdi. Ağaçları, cüppeli insanların geçtiği yoldan bir çit ayırıyordu. Jessica, kendisiyle insanlar arasında soluk, belli belirsiz bir titreme, bir ev kalkanı olduğunu fark etti ve Yueh'
  
85
84
 

nin neden onları böylesine ilginç bulduğunu merak ederek geçmekte olan kalabalığı incelemeyi sürdürdü.
   Ne olduğunu anladı, bir elini yanağına koydu. Geçen insanların palmiyelere bakışı! Bu bakışlarda imrenme, biraz nefret...hatta umut gördü. Her geçen bu ağaçları sabit bir ifadeyle baştan aşağı inceliyordu.
"Ne düşünüyorlar, biliyor musun?" diye sordu Yueh.
   "Düşünceleri okuduğunu mu söylüyorsun?" diye sordu Jessica.
   "Onların düşüncelerini," dedi Yueh. "Bu ağaçlara bakıyor ve düşünüyorlar: 'Yüz tanemiz orada duruyor.' İşte düşündükleri bu."
   Jessica kaşlarını şaşkınlıkla çatarak Yueh'ye döndü. "Neden?"
   "Bunlar hurma ağacı. Bir hurma ağacının günde kırk litre suya ihtiyacı vardır. Bir adamın ihtiyacı ise sekiz litreden fazla değildir. Dolayısıyla bir palmiye beş adama eşittir. Orada yirmi palmiye, yani yüz adam var."
"Ama bu insanlardan bazıları ağaçlara umutla bakıyorlar."
   "Mevsimi olmamasına rağmen, sadece ağaçlardan birkaç hurmanın düşmesini umuyorlar."
   "Buraya fazla eleştirel bir gözle bakıyoruz," dedi Jessica. "Burada tehlike olduğu kadar umut da var. Bahar bizi zengin edebilir. Dolgun bir hazineyle bu dünyayı dilediğimiz hale getirebiliriz."
   Ve kendi söylediklerine sessizce güldü. Kimi ikna etmeye çalışıyorum? Engelleyemediği gülüşü keyifsiz ve kuru bir şekilde çıktı. "Ama güvenlik satın alınamaz," dedi.
   Yueh yüzünü saklamak için arkasını döndü. Keşke bu insanları sevmek yerine onlardan nefret etmek mümkün olsaydı! Jessica'nın tavırları birçok yönden Wanna'sına benziyordu. Yine de bu düşünce, içinde kendi insafsızlıklarını taşıyor ve adamın amacına alışmasını sağlıyordu. Harkonnen zulmünün yöntemleri dolambaçlıydı. Wanna ölmemiş olabilirdi. Emin olmalıydı.
  
"Bizim için endişelenme, Wellington," dedi Jessica. "Bu bizim sorunumuz, senin değil."
   Onun için endişelendiğimi düşünüyor! Gözyaşlarını engellemek için gözlerini kırptı. Ve endişeleniyorum tabii ki. Ama şu kara Baron 'un karşısına, verdiği işi başarmış olarak dikilmeli ve o şeytani zevk anında onu en zayıf yerinden vurmak için tek şansımı kullanmalıyım!
Yueh göğüs geçirdi.
   "İçeri girip Paul'e bir baksam rahatsız olur mu?" diye sordu Jessica.
"Katiyen. Ona bir sakinleştirici verdim."
"Değişikliği iyi karşılıyor mu?"
   "Biraz yorgun düşmenin dışında evet. Heyecanlandı ama bu şartlar altında onbeş yaşındaki hangi çocuk heyecanlanmaz ki?" Gidip kapıyı açtı. "Burada."
Jessica onu izledi ve loş odaya baktı.
   Paul dar bir karyolaya, bir kolu ince bir battaniyenin altında, diğer kolunu başının üzerinden arkaya atmış bir halde uzanmıştı. Yatağın yanında bulunan penceredeki jaluzinin, Paul'ün yüzünde ve battaniyede oluşturduğu gölgeler bir dokuma tezgahını andırıyordu.
   Jessica gözlerini oğluna dikti ve yüzünün kendisininkine benzeyen oval şeklini 3ördü. Ama saçları Dük'e çekmişti: kömür rengi ve karmakarışık. Uzun kirpikleri, limon yeşili gözlerini gizliyordu. Jessica, korkularının yatıştığını hissederek gülümsedi. Aniden kendini oğlunun özelliklerindeki genetik izleri düşünürken buldu: gözlerinde ve yüzünün hatlarında kendi çizgileri vardı; ancak bu hatlarda babasının keskin izleri, çocukluğun içinden çıkan olgunluk gibi kendini gösteriyordu.
   Çocuğun özelliklerini, rastgele örneklerin enfes bir damıtı-mı olarak düşündü: bu bağlantıda buluşan sonsuz rastlantılar zinciri. Bu düşünce, yatağın yanına diz çöküp oğlunu kollarının arasına almak istemesine yol açtı ama Yueh'nin varlığı Jessica'yı engelledi. Geri çekildi, kapıyı hafifçe kapattı.
Jessica'nın oğluna bakışını izlemeye dayanamayan Yueh

87
86
 

pencereye donmuştu Wanna neden bana hiç çocuk vermedi? diye sordu kendi kendine Bunu engelleyen fiziksel bir sebep olmadığını bir doktor olarak biliyorum Bazı Bene Gessent sebepleri mı vardı7 Acaba ona başka hır amaca hizmet etmesi talimatı mı verilmişti7 Bu ne olabilirdi7 Kesinlikle beni seM-yordu
   ilk kez, aklının alabildiğinden daha çetrefilli ve karmaşık bir oluşumun parçası olabileceği düşüncesine kapıldı
   Jessıca doktorun yanında durdu ve "Çocukların uykusunda ne hoş bir teslimiyet var," dedi
Yueh mekanik olarak konuştu "Keşke yetişkinler de böyle rahatlayabılse " "Doğru "
"Nerede kaybettik bunu9" diye mırıldandı Jessıca garip ses tonunu yakalayarak Yueh'ye gozucuyla baktı, ama aklı hala PauPdeydı, buradaki eğitiminde karşılaşacağı yeni acımasızlıkları, yeni yaşamındaki farklılıkları düşünüyordu, bir zamanlar onun için planlamış oldukları yaşamdan öylesine farklıydı ki
"Gerçekten bir şeyleri kaybettik," dedi Dışarıya, rüzgarın alt üst ettiği çalıların grı-yeşıllığıyle kaplı olan, sağ taraftaki yamaca baktı tozlu yapraklar ve kuru kıvrık dallar Fazlasıyla karanlık gökyüzü yamacın üstünde bir leke gibi asılıydı, ve Arrakıs güneşinin, korsajının içinde gizli hançer-ı figanın ışığına benzeyen sutbeyaz ışığı manzaraya gümüşi bir renk veriyordu
"Gökyüzü ne kadar karanlık," dedi Jessıca "Bu biraz da nem olmamasından," dedi Yueh "Su1" dedi sertçe   "Burada nereye baksan, insanı suyun yokluğu kuşatıyor"
"Arrakıs'ın değerli gizemi bu," dedi Yueh "Su neden bu kadar az9 Burada volkanik kayalar var Bir düzine güç kaynağı sayabilirim Kutup buzu var Çölde sonda) yapılamayacağını söylüyorlar fırtınalar ve kum gelgitleri, donanımı kurulmasına fırsat bırakmadan yok ediyormuş, tabu

daha önce solucanlar kapmazsa Her neyse, orada suyun izine hiç rastlamamışlar Ama gizem, Wellington, asıl gizem, burada çanak ve havzalarda açılmış olan kuyular Bunlar hakkında bir şeyler okudun mu7"
"Önce birkaç damla sızıyor, sonra hiçbir şey " "Ama Wellington,  işte gizem bu   Önce su var   Sonra tamamen kuruyor  Ve orada bir daha asla su olmuyor  Hatta yakınlardaki başka bir delik de aynı sonucu veriyor daha sonra kesilen bir sızıntı Hiç kimse bundan şüphelenmiyor mu9"
   "Şüpheli bir durum," dedi Yueh "Canlı bir etkenden mı şüpheleniyorsun9 Bu, yeraltından alınan örneklerde görünmez
mıydı9"
   "Ne görünürdü9 Yabancı bir bitki mı yoksa hayvan mı9 Kim onu tanıyabilirdi9" Tekrar yamaca doğru dondu "Su durduruluyor Bir şey onu tıkıyor Benim şüphem bu "
   "Belki de nedeni bilmiyor," dedi Yueh "Harkonnenler Ar-rakıs'le ilgili birçok bilgi kaynağını tıkadı Belki de bunu saklamak için bir neden vardı "
"Ne nedeni9" diye sordu Jessıca   "Ayrıca atmosferdeki nem de var Yetersiz tabu ama yine de biraz var Buradaki başlıca su kaynağı, rüzgar kapanları ve yoğuşturucularda yakalanan nem Bu nereden geliyor9" "Kutup bölgeleri mı9"
   "Soğuk hava az nem toplar, Wellington Burada, Harkon-nen perdesinin arkasında, yakından araştırılması gereken şeyler var, ve bunların hepsi doğrudan baharla ilgili değil "
   "Gerçekten Harkonnen perdesinin arkasındayız," dedi Yueh "Belki de biz " Jessıca'nın bakışlarının aniden ciddileştiğini fark ederek sustu "Bir sorun mu var9"
   " 'Harkonnen' deyişin," dedi "Bu iğrenç ismi anarken Duk'umun sesi bile bu yoğunlukta bir nefret taşımaz Onlardan nefret etmek için kişisel nedenlerin olduğunu bilmiyordum, Wellington "
   Ana Tanrıça' diye duşundu Yueh Şüphelenmesine yol açtım1 Şimdi Wanna mm öğrettiği butun numaraları kullan-
  
malıyım.  Tek bir çözüm var: yapabildiğim ölçüde doğruyu söylemek.
   "Bilmiyorsun," dedi, "karım, Wanna'm..." Omuz silkti, aniden boğazında bir şeyler düğümlenerek sustu. Sonra: "Onlar..." Sözcükler ağzından çıkmıyordu. Paniğe kapıldığını hissetti, her şeyden çok göğsündeki acıyı duyarak gözlerini sıkıca kapattı...ta ki bir el hafifçe koluna dokunana kadar.
   "Bağışla beni," dedi Jessica. "Eski bir yarayı deşmek istemezdim." Ve şöyle düşündü: Ah şu hayvanlar! Karısı Bene Gesserit'mif; her halinden belli oluyor. Ve onu Harkonnen-lerin öldürdüğü aşikar. İşte Atreideskre kin çeremiyle bağlı zavallı bir kurban daha.
   "Üzgünüm," dedi Yueh. "Bu konudan bahsedemiyorum." Kendisini içindeki kederin bilincine teslim ederek gözlerini açtı. Bu, en azından doğruydu.
   Jessica onu inceledi; çıkık elmacık kemiklerini, badem gözlerindeki iki koyıl renk papeli, yağlı cildini ve mor dudaklarıyla dar çenesinin çevresinde eğri bir çerçeve gibi asılı duran tel tel bıyıklarını gördü. Yanaklarınca ve alnında gördüğü kırışıklar yaşı kadar, çektiği acıdan da kaynaklanıyordu, içini ona karşı derin bir şefkat duygusu sardı
   "Wellington, seni bu tehlikeli yere getirdiğimiz için üzgünüm," dedi.
"Ben isteyerek geldim," dedi. Ve bu da doğruydu. "Ama bu gezegen başlıbaşına bir Harkonnen kapanı. Bunu biliyor olmalısın."
   "Dük Leto'yu yakalamak için bir kapandan daha fazlası gerekir," dedi. Ve bu da doğruydu.
   "Belki de ona daha fazla güvenmeliyim," dedi Jessica. "Çok zeki bir taktik ustasıdır."
   "Kök saldığımız topraklardan kopartıldık," dedi Yueh. "Bu yüzden tedirginiz."
"Ve kökünden sökülmüş bir bitkiyi öldürmek ne kadar da kolaydır. Özellikle onu düşman toprağına bırakırsan." "Toprağın düşmana ait olduğundan emin miyiz?"
  
"Dük'ün nüfusa eklediği insan sayısı öğrenilince su isyanları oldu," dedi Jessica. "İsyanlar ancak, bu yükü karşılamak için yeni rüzgar kapanları ve yoğunlaştırıcılar kurduğumuz öğrenilince durdu."
   "Buradaki insan yaşamını destekleyecek kadar su ancak var," dedi Yueh. "İnsanlar, eğer sınırlı miktardaki sudan içmeye başkaları da gelirse, fiyatın artacağını ve çok yoksul olanların öleceğini biliyorlar. Ama Dük bunu çözdü. Bu, isyanların ona karşı kalıcı bir düşmanlığı ifade ettiği anlamına gelmez."
"Ve muhafızlar," dedi Jessica. "Her yerde muhafızlar. Ve kalkanlar. Nereye bakarsan bak onların yarattığı bulanıklığı görüyorsun. Caladan'da böyle yaşamıyorduk." "Bu gezegene bir şans ver."
Ancak Jessica pencereden dışarıya sabit gözlerle bakmaya devam etti. "Burada ölümün kokusunu alabiliyorum," dedi. "Hawat biz gelmeden önce, buraya taburla ajan yolladı. Dışarıdaki şu muhafızlar onun adamları. Kargo taşıyıcıları onun adamları. Hazineden nedeni açıklanmadan büyük miktarlarda para çekildi. Bu miktarda para tek bir anlama gelir: yüksek yerlere verilen rüşvet." Başını iki yana salladı. "Thufır Havvat nereye giderse, ölüm ve düzenbazlık peşinden gider." "Onu yeriyorsun."
   "Yermek mi? Ben onu övüyorum. Şu anda ölüm ve düzenbazlık tek umudumuz. Sadece Thufır'in yöntemleri konusunda kendimi kandırmıyorum."
   "Bir şeylerle...meşgul olmalısın," dedi Yueh. "Zamanını böyle sağlıksız..."
   "Meşgul mu? Zamanımın çoğunu alan nedir, Wellington? Dük'ün sekreteriyim; öyle meşgulüm ki her gün korkacak yeni şeyler öğreniyorum...onun bildiğimden bile şüphelenmeyeceği şeyler." Dudaklarını birbirine bastırdı, sonra hafif bir sesle konuştu: "Bazen, beni seçmesinde Bene Gesserit iş eğitimimin ne kadar rolü olduğunu merak ediyorum."
"Ne demek istiyorsun?" Birden, kadının alaycı ses tonunu

91
90
 

ve daha önce hiç rastlamadığı iğneleyici tavrını fark etti.
   "Sence de öyle değil mi, Wellington?" diye sordu. "Birisine aşkla bağlı bir sekreter çok daha güvenli değil midir?"
"Bu saygın bir düşünce değil, Jessica." Bu paylama  ağzından  kendiliğinden  çıkmıştı.   Dük'ün, odalığı için ne hissettiği açıktı. Kadını gözleriyle izlerken onu seyretmek yeterliydi.
Jessica iç çekti. "Haklısın. Saygın değil." Yeniden kollarını göğsünde kavuşturarak kınındaki han-çer-i figanı tenine bastırdı ve onun temsil ettiği bitirilmemiş işi düşündü.
   "Yakında çok kan dökülecek," dedi Jessica. "Harkonnen-ler, kendileri ölene ya da Dük'üm yok edilene kadar durmayacaktır. Harkonnen unvanları CHOAM'ın cüzdanından çıkarken; Baron, Leto'nun, ne kadar uzak olursa olsun İmparatorluk soyunun bir kuzeni olduğunu unutamaz. Ama onun içindeki, zihninin derinliklerindeki zehir, Corrin Savaşı'ndan sonra bir Atreides'in bir Harkonnen'i ödlekliği nedeniyle sürgüne gönderdiğini bilmesidir."
   "Şu eski düşmanlık," diye mırıldandı Yueh. Ve bir an için nefretin yakıcı dokunuşunu hissetti. Bu eski düşmanlık Yueh' yi ağına düşürmüş; Wanna'sını öldürmüş belki de daha kötüsü Harkonnen işkencelerine terk etmişti, ta ki kocası onların emirlerini yerine getirene kadar. Bu eski düşmanlık Yueh'yi kapana kıstırmıştı. Ve bu insanlar o zehirli şeyin bir parçasıydı. İşin ironik yanı, böyle bir ölümcüllüğün burada, ömrü uzatan, sağlık bağışlayan melanjın evrendeki tek kaynağı olan Ar-rakis'te meyve verecek olmasıydı.
"Ne düşünüyorsun?" diye sordu Jessica. "Baharın dekagramının şu an açık piyasada altı yüz yirmi bin solari ettiğini düşünüyorum. Bu birçok şey satın alacak bir servet."
"Açgözlülük seni de mi etkiledi, Wellington?" "Açgözlülük değil."

"Ne o zaman?"
Yueh omuz silkti. "Anlamsızlık." Kadına şöyle bir baktı. "Baharı ilk tadışını hatırlayabiliyor musun?" "Tadı tarçın gibiydi."
   "Ama asla iki kere aynı olmaz," dedi. "Yaşam gibidir: her aldığında sana farklı bir yüzünü gösterir. Bazıları, baharın bir öğrenilmiş-lezzet tepkisi yarattığına inanırlar. Bir şeyin kendisi için iyi olduğunu öğrenen vücut, bu lezzeti zevk ve biraz keyif verici olarak yorumlar. Ve yaşam gibi, insan eliyle asla doğru bir şekilde üretilemez."
   "Sanırım bizim için, kaçmak, İmparatorluk sınırlarının ötesine gitmek daha akıllıca olurdu," dedi Jessica.
   Kadının kendisini dinlemediğini anladı ve dikkatini onun sözlerine yoğunlaştırarak düşündü: Evet, acaba neden kocasına bunu yaptırmıyor? Ona hemen hemen her şeyi yaptırabilir
   Çabuk çabuk konuştu çünkü doğruları söyleyebileceği bir konu bulmuştu: "Kişisel bir soru sorarsam...Jessica, küstahlık ettiğimi düşünür müsün?"
   Jessica, içinde huzursuzluğun neden olduğu açıklanamaz bir sızıyla pencere pervazına yaslandı. "Tabii ki hayır. Sen...benim dostumsun."
"Neden Dük'ün seninle evlenmesini sağlamadın?" Jessica hızla döndü,  kafasını  kaldırıp  ters  ters  baktı. "Benimle evlenmesini sağlamak mı? Ama..." "Sorm amaliydim."
   "Yoo." Omuz silkti. "İyi bir politik neden var; Dük'üm bekar kaldığı sürece Büyük Evler'in bazıları hala ittifak umudu taşıyabilir. Ve..." İç çekti, "...insanları motive etmek, kendi isteklerin doğrultusunda zorlamak, insanlığa karşı alaycı bir tavır takınmana neden olur. Bu tavır, dokunduğu her şeyi aşağılar. Eğer...bunu yapmasını sağlarsam, bu onun yaptığı bir şey olmayacaktır."
   "Bu Wanna'mın söylemiş olabileceği bir şeydi," diye mırıldandı. Ve bu da doğruydu. Sarsılarak yutkunurken, eliyle ağzını kapattı. Açık açık konuşmaya, gizli rolünü itiraf etmeye
  
93
92
 

hiç bu kadar yaklaşmamıştı.
   Jessica konuşarak, o anın büyüsünü bozdu. "Ayrıca, Wellington, Dük aslında iki ayrı insan. Birini çok seviyorum. Çekici, esprili, nazik...sevecen; bir kadının isteyebileceği her şey. Ama diğer adam...soğuk, katı yürekli, müşkülpesent ve bencil; bir kış rüzgarı kadar sert ve zalim. Bu, babasının şekillendirdiği adam." Yüzünü buruşturdu. "Keşke o ihtiyar,-Dük' um doğduğunda ölmüş olsaydı!"
   Aralarına giren sessizlikte, bir vantilatörün esintisinin perdelere dokunuşu duyuluyordu.
   Hemen ardından derin bir nefes alan Jessica, "Leto haklıymış: bu odalar evin diğer bölümlerindeki odalardan daha sevimli," dedi. Döndü, odayı bakışlarıyla taradı. "İzin verirsen, Wellington, odaları tahsis etmeden önce bu kanada şöyle bir bakmak istiyorum."
   Yueh başıyla onayladı. "Elbette." Ve şöyle düşündü: Keşke yapmak zorunda olduğum bu şeyi yapmamanın bir yolu olsaydı.
   Jessica kollarını indirdi, hol kapısına ilerledi ve orada bir an duraksadı, sonra dışarı çıktı. Konuştuğumuz süre boyunca bir şeyler saklıyor, bir şeyleri dizginliyordu, diye düşündü. Hiç şüphesi: duygularımı incitmemek için. O iyi bir adam. Tekrar duraksadı, neredeyse geri dönüp Yueh'nin karşısına dikilecek ve gizlediği şeyi ondan çekip alacaktı. Ama bu kadar kolayca çözüldüğünü öğrenmek, onu yalnızca utandırır ve korkuturdu. Dostlarıma daha fazla güvenmeliyim.
   Birçokları, Muad'Dib'in, Arrakis'in ihtiyaçlarını ne kadar hızlı öğrendiğine dikkat çekmişti. Bene Ges-seritler, tabii ki bu hızın sebebini biliyorlardı. Diğerleri içinse şunu söyleyebiliriz: Muad'Dib çok hızlı

öğreniyordu çünkü aldığı ilk eğitimin konusu "nasıl öğrenmeli?" idi. Ve ilk ders, öğrenebileceğine dair kendine güvenmekti. Ne kadar çok kişinin öğrenebileceğine inanmadığını ve ne kadar çoğunun öğrenmenin zor olduğuna inandığını anlamak insanı şoke ediyordu. Muad'dib, her tecrübenin kendi dersini taşıdığını biliyordu.
- Prenses Irulan'ın yazdığı "Muad'Dib'in İnsanlığı"ndan
   Paul yatağa uzanmış uyuyor numarası yapıyordu. Dr. Yueh'nin verdiği uyku hapını yutarmış gibi yapıp avucunda saklamak kolay olmuştu. Paul gülüşünü bastırdı. Annesi bile uyuduğuna inanmıştı. Yataktan fırlayıp evi keşfe çıkmak için annesinden izin almak istemiş ama onaylamayacağını fark etmişti. Henüz her şey yerli yerine oturmamıştı. Hayır. En iyi yol
buydu.
   Eğer sormadan savıtşııverirsem emirlere karşı gelmiş olmam. Nasıl olsa güvenli olan bu evden dışarı çıkmayacağım
   Annesiyle Yueh'nin öbür odada konuştuklarını duyuyordu. Ne söyledikleri pek anlaşılmıyordu; bahar...ve Harkonnenler hakkında bir şeyler. Sesler bir yükseliyor bir alçalıyordu.
  Karyolasının oymalı başlığı Paul'ün dikkatini çekti; bu, duvara tutturulmuş, odanın fonksiyon kumandalarını gizleyen sahte bir başlıktı. Tahtaya kalın kahverengi dalgaların üzerinde sıçrayan bir balık şekli yapılmıştı. Eğer balığın görünen tek gözüne bastırırsa odanın süspansörlü lambalarının açılacağını biliyordu. Dalgalardan biri döndürüldüğünde havalandırmayı kontrol ediyordu. Bir diğeri sıcaklığı değiştiriyordu.
   Paul sessizce doğrulup oturdu. Yüksek bir kitaplık solundaki duvara yaslanmıştı. Kitaplık, bir tarafında çekmeceleri olan bir gömme dolabı ortaya çıkarmak için yana döndürüle-biliyordu. Hol kapısının kolu bir ornitopterin gaz koluna ben-
  
95
94
 


zetilmişti.
Oda onu ayartmak için tasarlanmış gibiydi. Oda ve bu gezegen.
   Yueh'nin ona göstermiş olduğu telkitabı düşündü; "Arrakis: Majesteleri'nin Çöl Botanik Deney istasyonu." Bu, baharın keşfinin öncesinden kalan eski bir telkitaptı. Her bir isim, kitabın anımsatıcı sinyaliyle kaydedilmiş resimleriyle birlikte Paul'ün zihninde uçuştu: saguaro (dev kaktüs), eşek-otu, hurma ağacı, kumcul mine çiçeği, akşam çuhaçiçeği, fıçı kaktüsü, günlük çalısı, sarı ağaç, katran ruhu çalısı...tilki yavrusu, çöl atmacası, kanguru faresi... "
   İsimler ve resimler, insanın toprağa bağlı geçmişinden isimler ve resimler; artık birçoğu evrende Arrakis dışında hiçbir yerde bulunamaz.
Baharla ilgili öğrenecek ne kadar çok şey var. Ve kum solucanlarıyla ilgili.
Öbür odada bir kapı kapandı. Paul annesinin holde uzaklaşan ayak seslerini duydu. Dr. Yueh'nin okuyacak bir şeyler bulup öbür odada kalacağını biliyordu. İşte şimdi keşif zamanıydı.
   Paul yataktan dışarı süzülüverdi, gömme dolaba açılan kitaplık kapısına yöneldi. Arkasında bir ses duyarak durdu ve döndü. Karyolanın oymalı başlığı biraz önce uyumakta olduğu noktanın üstüne devriliyordu. Paul dondu kaldı ve hareket etmemesi yaşamını kurtardı.
   Karyola başlığının arkasından beş santimetreden uzun olmayan ince bir güdümlü avcı çıktı. Paul onu hemen tanıdı: bu, soylu kandan her çocuğun küçük yaşta öğrendiği yaygın bir suikast silahıydı. Yakınındaki bir el ve göz tarafından yönlendirilen yırtıcı, küçük bir metal kamaydı. Hareket eden bedenin içine girebiliyor ve en yakındaki hayati organa kadar sinir kanallarını kemirerek ilerliyordu.
   Güdümlü yükseldi, odayı soldan sağa ve sonra ters yönde taradı.
Paul'ün  aklına hemen  bu  konuyla ilgili  bilgiler geldi,

güdümlü avcının sınırları: aletin sıkıştırılmış süspansör alanı, iletici gözünün görüşünü bozuyordu. Odanın kısık ışığı dışında hiçbir şey hedefi yansıtmadığı için operatör, harekete, yani hareket eden herhangi bir şeye bağlı kalacaktı. Bir kalkan avcıyı yavaşlatabilir, onu yok etmek için zaman kazandırabilirdi; ama Paul kalkanını yatağın üstünde bırakmıştı. Lazer silahları, avcıları yere serebilirdi ama pahalıydılar ve sık sık bakım gerektirdikleri biliniyordu; ve lazer ışınlan sıcak bir kalkanla kesişirse her zaman patlama tehlikesi vardı. Atreidesler vücut kalkanlarına ve zekalarına güvenirlerdi.
   Paul şimdi neredeyse katatoniye yakın bir hareketsizlik içindeydi ve bu tehditi karşılayacak olanın yalnızca zekası
olduğunu biliyordu.
   Güdümlü avcı yarım metre daha yükseldi. Jaluzinin dilimleri arasından sızan ışığın içinden geriye ve ileriye doğru odayı tararken dalgalanıyor gibi görünüyordu.
   Onu yakalamaya çalışmalıyım, diye düşündü. Süspansör alam, tabanım kayganlaştıracaktır. Çok sıkı tutmalıyım.
   Yarım metre aşağı indi, sola kaydı ve yatağın etrafında döndü. Belli belirsiz bir vızıltı çıkarıyordu.
   Bu şeye kim kumanda ediyor acaba? diye düşündü Paul. Yakınlarda birisi olmalı. Yueh'ye seslenebilirim ama kapıyı açtığı anda avlanır.
Paul'ün arkasındaki hol kapısı gıcırdadı. Kapı tıklatıldı.
Açıldı.
Güdümlü avcı, kafasının yanından geçerek harekete doğru
ok gibi atıldı.
   Paul'ün sağ eli hızla hedefi buldu ve öldürücü şeyi sıkıca tuttu. Avcı elinde vızıldayarak dönüyordu ama kasları onun üzerine çılgınca kilitlenmişti.
   Hızla döndü; ve nesnenin burnunu, kapının üstündeki metal levhaya geçirdi. Güdümlünün burun gözü ezilirken çatırtıyı hissetti, aygıt elinin içinde öldü. .
Yine de emin olmak için bırakmadı.
Paul kafasını kaldırdı, bakışları Shadout Mapes'in faltaşı

96
97
 

gibi açılmış tamamen mavi gözleriyle karşılaştı
"Beni babanız gönderdi," dedi kadın   "Holde size eşlik
edecek adamlar var " j
Paul başıyla onayladı, gözlen ve bilinci, koyu kahverengi,'
çuval gibi bir elbise giymiş bu garip kadının üzerine odaklandı
Kadın şimdi, Paul'un elinde sıkıca tuttuğu nesneye bakıyordu "Böyle bir şey duymuştum," dedi  "Beni öldürecekti, öyle
değil mı?"
Paul  konuşmaya başlamadan  önce yutkunmak  zorunda kaldı "Onun    hedefi bendim " "Ama bana doğru geliyordu "
   "Çünkü hareket ediyordun " Kim bu yaratık acaba9 diye duşundu
"O halde hayatımı kurtardınız," dedi Mapes "Her ikimizin de hayatını kurtardım "
   "Öyle görünüyor ki, beni ona bırakıp kendinizi kurtarabilirdiniz "
"Kimsin sen9" diye sordu Paul
"Shadout Mapes, kahya "
"Beni nerede bulacağını nasıl bildin9"
   "Anneniz söyledi Holün aşağısındakı sıhramız odaya giden merdivenlerde karşılaştık " Sağ tarafı işaret etti "Babanızın adamları hala bekliyor "
   Bunlar Hmvat m adamları olacak, diye duşundu Paul Bu nesnenin operatörünü bulmalıyız
   "Babamın adamlarına git," dedi   "Ve onlara evde bir güdümlü avcı yakaladığımı söyle, dağılıp operatörü bulsunlar Evi ve çevresini derhal giriş çıkışa kapatsınlar Ne yapacaklarını bilirler Operatörün, aramızdaki bir yabancı olduğu ke sın "
   Bu yaratık o olabilir mı acaba9 diye duşundu Ama o olmadığını biliyordu Kadın odaya girdiğinde güdümlü kontrol altındaydı
   "Emrinizi yerine getirmeden önce, kuçukbey," dedi Mapes "Aramızdaki yolu temizlemeliyim   Üzerime taşıyabıleceğım-
98

den emin olmadığım bir su yükü yukledımz Ama biz Fremen-ler borçlarımızı öderiz, ister kötülük borcu olsun ister iyilik borcu Ve içinizde bir ham olduğunu biliyoruz Kim diye sorsanız söyleyemeyiz ama bundan eminiz Belki bu et-kesenı yönlendiren de aynı kışıdır"
   Paul bu bilgiyi sessizlik içinde sındırdı bir hain Garip kadın, Paul konuşmaya fırsat bulamadan hızla dondu ve gerisingeri girişe doğru koştu
   Kadını gen çağırmayı duşundu ama onun bundan rahatsız olacağını ima eden bir hava vardı Bildiği her şeyi söylemişti ve şimdi onun emrim yerın^ getirecekti Bir dakika sonra ev Hawat'ın adamlarıyla dolup taşacaktı
  Aklı bu acayip konuşmanın diğer bölümlerine gitti sıhramız oda Kadının işaret etmiş olduğu sol tarafa baktı Biz Fremenler O halde bu bir Fremen'dı Kadının yüzünü hafızasına yerleştirecek anımsatıcı kıvılcım için durakladı, kuru, kırışık, koyu kahverengi bir yüz, hiç akı olmayan mavi üstüne mavi gözler Etiketi yapıştırdı Shadout Mapes
   Parçalanmış güdümlüyü hala elinde tutan Paul, odasına dondu, sol eliyle kalkan kemerini yatağın üstünden aldı, dışarıya çıkıp holden aşağıya, sola doğru koşarken kemen beline
bağladı
Kadın annesinin aşağıda bir yerde olduğunu söylemişti
merdivenler   sıhramız oda
  Yargılanma zamanı geldiğinde Leydi Jessıca'nın ona destek olacak nesi vardı7 Şu Bene Gessent özdeyişi üzerinde dikkatle düşünürseniz anlayabilirsiniz Tam olarak sonuna kadar gittiğin bir yol seni kesinlikle hiçbir yere ulaştırmaz Bir dağın dağ olduğunu anlamak için o dağa yalnızca birazcık tırman Dağın
99

tepesinden dağı göremezsin."
- Prenses Irulan'ın yazdığı "Muad'Dib: Aile Tefsirleri"nden
   Jessica, güney kanadının sonunda oval bir kapıya doğru kıvrılarak çıkan metal bir merdiven gördü. Döndü, hole bir göz attı; sonra tekrar kapıya baktı.
   Niye oval acaba? diye düşündü. Evin içinde bulunan bir kapı için ne garip bir şekil.
   Spiral merdivenin altındaki pencerelerden, Arrakis'in batmak üzere olan büyük beyaz güneşini görebiliyordu. Uzun gölgeler holden içeri uzanıyordu. Dikkatini yeniden merdivenlere çevirdi. Yanlardan gelen sert ışık, basamakların açık metal aksamının üzerindeki kurumuş toprak parçalarının görünmesine neden oluyordu.
   Jessica bir eliyle tırabzanı tuttu, merdivenleri çıkmaya başladı. Kaygan avucunun altındaki tırabzan soğuktu. Önünde durduğu kapının kolu olmadığını gördü ama kapı yüzeyinde kojun olması gereken yerde belli belirsiz bir çukur vardı.
   Kesinlikle bir aya kilidi değil, dedi kendi kendine. Bir aya kilidi bir kişinin elinin şekline ve avucunun içindeki çizgilere göre ayarlanmış olmalıdır. Ama bir aya kilidi gibi görünüyordu. Ve okulda öğrenmiş olduğu gibi, her aya kilidini açacak yollar vardı.
Jessica gözetlenmediğine emin olmak için arkasına bir göz attı ve avucunu kapıdaki çukura yerleştirdi. Çizgilerin biçimini bozmak için çok nazik baskılar; bileğin bir dönüşü, bir dönüş daha, avucun yüzey boyunca kaydırılarak bükülmesi. Tık ettiğini hissetti.
   Ama aşağısmdaki holden telaşlı ayak sesleri geliyordu. Jessica elini kapıdan çekti, döndü ve Mapes'in en alt basamağa yaklaştığını gördü.
"Büyük salonda, genç efendi Paul'ü almak için Dük ta-

rafından gönderildiklerini söyleyen adamlar var," dedi Mapes. "Dukalık mührünü taşıyorlar ve muhafızlar onları tanıdı." Kapıya bir göz atıp tekrar Jessica'ya baktı.
İhtiyatlı biri şu Mapes, diye düşündü Jessica. Bu iyi bir
işaret.
  "Paul, holde bu uçtan sayarsan beşinci odada, küçük yatak odasında," dedi Jessica. "Eğer uyandırmakta güçlük çekersen yan odadaki Dr. Yueh'ye seslen. Uyandırmak için iğne yapması gerekebilir."
  Mapes, oval kapıya tekrar delici bir bakış fırlattı ve Jessica kadının ifadesinde bir tiksinme sezdiğini sandı. Jessica, kapıyı ve kapının ne gizlediğini soramadan, Mapes arkasını dönüp holde koşturarak uzaklaştı.
   Haıvat burayı onayladı, diye düşündü Jessica. İçerde çok korkunç bir şey olamaz.
   Kapıyı itti. Kapı, tam karşıda başka bir oval kapının bulunduğu küçük bir odanın içine doğru açıldı. Diğer kapının çark şeklinde bir kolu vardı.
   Bir hava kilidi! diye düşündü. Yere bir göz attı, küçük odanın zeminine düşmüş bir kapı takozu gördü. Takoz, Ha-vvat'ın kişisel damgasını taşıyordu. Kapı, araya bir takoz konularak aralık bırakılmış, diye düşündü. Büyük olasılıkla, birisi, dış kapının aya kilidiyle kapanacağını fark etmeden kazayla çarparak takozu düşürmüş.
Eşiğin üstünden atlayarak küçük odaya girdi. Bir evde niçin hava kilidi olsun? diye sordu kendi kendine. Ve aniden, özel iklimlerde izole edilmiş egzotik yaratıkları düşündü. Özel iklim!
   Gezegen dışı bitkiler arasında en kuru ortamda yetişenlerin bile sulanmasının gerektiği Arrakis'te, bu bir anlam taşıyordu.
   Arkasındaki kapı kapanmaya başladı. Jessica kapıyı yakaladı ve Havvat'ın bırakmış olduğu çubuğu kullanarak açık kalmasını sağladı. Tekrar kilidi çark şeklinde olan iç kapıya döndüğünde, kolun üstündeki metale kazınmış, silik bir yazı
  
101
100
 

n"    '      t
gördü. Galakça sözcükleri tanıyarak okudu:      """ '"
   "Ey, İnsan! İşte Tanrının Yaratımının güzel bir parçası; o halde, onun önünde dur ve O Yüce Dostunun kusursuzluğunu sevmeyi öğren."
   Jessica bütün ağırlığıyla çarka yüklendi. Çark sola doğru döndü ve iç kapı açıldı. Hafif bir esinti yanaklarını okşadı, saçlarını kımıldattı. Havada bir değişiklik, daha zengin bir tat hissetti. Kapıyı ardına kadar açtı ve sarı güneş ışığının boylu boyunca yayıldığı yoğun yeşilliğe doğru baktı.
   Sarı bir güneş mi? diye sordu kendi kendine. Sonra anladı: Filtre cam!
Eşiğin üzerinden atladı ve kapı arkasından kapandı.
"Bir nemli-gezegen serası," diye fısıldadı.
   Her yerde saksıya dikilmiş bitkiler ve budanarak kısaltılmış ağaçlar vardı. Bir mimoza, çiçek açmış bir ayva ağacı, bir sondagi gördü, yeşil çiçekli plenisanta, yeşil-beyaz çizgili akarso...güller...
Gül bile var!
   Dev pembe bir çiçeğin kokusunu içine çekmek için eğildikten sonra odaya göz gezdirmek üzere doğruldu.
Ritmik bir gürültü duyularını sarıyordu.
   Balta girmemiş bir ormandaki gibi üst üste duran yaprakları birbirinden ayırdı, odanın merkezine doğru baktı. Küçük oluklu kenarları olan, alçak bir fıskiye gördü. Ritmik gürültü, ortası delik bir silindir oluşturup yayılan suyun, metal çanağa gümbürtüyle düşmesinden kaynaklanıyordu.
   Jessica, kendini hızlı duyu-arındırma sistemine soktu ve odayı sistemli bir şekilde çepeçevre incelemeye başladı. Yaklaşık on metre kare kadar görünüyordu. Holün sonunda, yukarıda yer aldığı; ve yapısında ince farklılıklar olduğu için, odanın, asıl binanın tamamlanmasından uzun süre sonra bu kanadın çatısının üzerine eklenmiş olduğunu tahmin etti.
   Odanın güney ucunda, filtre camın geniş görüş alanının önünde durdu, etrafa bakındı. Odanın her yeri egzotik, nemli iklim bitkileriyle tıkabasa doluydu. Yeşilliğin içinde bir şey

hışırdadı. Jessica bir an gerildi; sonra, boru ve hortum kollu, basit bir 'saat ayarlı servok' gözüne çarptı. Kollardan biri yukarı kalktı, yanaklarını ıslatan bir nem serpintisi gönderdi ve geri çekildi. Kolun neyi suladığına baktı: bir eğrelti ağacı.
   Bu odanın her yerinde su vardı, yaşamın en değerli sıvısının su olduğu bir gezegende. Su öylesine açıkça israf ediliyordu ki, bu onu çok şaşırtarak ruhsal bir dinginliğe sürükledi.
   Filtrenin sararttığı güneşe şöyle bir baktı. Kalkan Duvarı olarak bilinen uçsuz bucaksız kaya yükseltisinin bir kısmını oluşturan sarp kayalığın üzerindeki girintili çıkıntılı ufukta, alçalmış bir şekilde asılı duruyordu.
   Filtre cam, diye düşündü. Beyaz bir güneşi daha yumuşak ve daha tanıdık bir şeye dönüştürmek. Böyle bir 'yeri kim yaptırmış olabilirdi? Leto mu? Beni böyle bir hediyeyle şaşırtmak onun işi olabilirdi ama bunu için zaman yoktu. Ve daha ciddi sorunlarla meşguldü.
   Arrakis'teki birçok evin, içerdeki nemi korumak ve yeniden kullanılır hale getirmek için hava kilitli kapı ve pencerelerle izole edildiğini belirten raporu hatırladı. Leto, bu evde böyle önlemlerin göz ardı edilmesinin; kapı ve pencerelerin yalnızca her yerde var olan toza karşı izole edilmiş olmasının, güç ve servetin kasıtlı bir ifadesi olduğunu söylemişti.
   Ama bu oda, dış kapılarda su contası olmamasından çok daha belirgin bir ifadeyi somutlaştırıyordu. Bu zevk odasında, Arrakis'te yaşayan bin kişiye, belki de daha fazlasına yetecek kadar su kullanıldığını tahmin etti.
   Jessica odaya bakmayı sürdürerek pencere boyunca yürüdü. Bu hareketi, fıskiyenin yanında duran masa yüksekliğinde metalik bir yüzeyi görmesine yol açtı ve orada üzerine asılı palmiye yaprağı tarafından kısmen gizlenmiş beyaz bir bloknot ve bir kalem gözüne çarptı. Masaya geçti, Havvat'ın orada bıraktığı izleri fark etti ve bloknota yazılmış mesajı inceledi:
   "LEYDİ JESSİCA'YA... Umarım burası bana olduğu kadar size de zevk verir.
  
103
102
 

~        Lütfen bu odayı aynı hocalardan öğrendiğimiz bir der-'•        sin   ifadesi   olarak  kabul   edin:   arzulanan   bir   şeye *         yakınlık kişiyi  aşırı  düşkünlüğe sürükler.  Bu yolda tehlike yatar.
                        En iyi dileklerimle,
:! LEYDİ MARGOT FENRING"
M
   Leto'nun, burada kalan eski İmparator vekilinden Kont Fenring diye bahsettiğini hatırlayan Jessica başını salladı. Ama notun gizli mesajı acil ilgi gerektiriyordu, yazanın başka bir Bene Gesserit olduğunu ona bildirecek şekilde yazılmıştı. Bu arada acı bir düşünce Jessica'yı etkiledi: Kont Leydi'siyle evlenmişti
   Bu düşünce kafasını kurcalarken, gizli mesajı aramak için eğildi. Orada olmalıydı. Görünen not, bir Okul Emri'ne bağlı olmayan her Bene Gesserit'in, koşullar gerektirdiğinde başka bir Bene Gesserit'e vermesi istenen şifre cümleyi içeriyordu: "Bu yolda tehlike yatar."
   Jessica notun arkasına dokundu, şifreli kabartılar olup olmadığını anlamak için parmaklarını yüzeye sürttü. Hiçbir şey yoktu. Araştıran parmakları bloknotun kenarına dokundu. Hiçbir şey yoktu. Bir aciliyet hissiyle, bloknotu bulmuş olduğu yere koydu.
Acaba bloknotun duruşundaki bir şey mi? diye düşündü.
   Ama Hawat odayı gözden geçirmişti, şüphesiz bloknotu oynatmıştı. Bloknotun üstündeki yaprağa baktı. Yaprak! Parmağını yaprağın alt yüzeyine, kenarına ve sapına dokundurdu. Oradaydı! Parmakları gizlenmiş şifreli noktaları inceledi ve bir seferde okudu:
   "Oğlun ve Dük şu anda bir tehlike altındalar. Oğlunun ilgisini çekecek bir yatak odası hazırlandı. H odayı bulunabilecek ölüm tuzaklanyla doldurdu ama bir tanesini keşfedile-meyecek şekilde bıraktı." Jessica, hemen Paul'ün yanına koşma isteğini bastırdı, mesajın tamamını öğrenmeliydi. Parmakları noktaların üstünde hızlandı: "Tehlikenin türünü tam olarak

bilmiyorum ama bir yatakla ilgili bir şeyler olmalı. Dük'e karşı olan tehdit, güvenilir bir arkadaşının ya da subayının karşı tarafa geçmesiyle ilişkili. H, seni bir dalkavuğa hediye olarak vermeyi planlıyor. Bildiğim kadarıyla bu sera güvenli. Daha fazla bir şey anlatamadığım için bağışla. Kont'um, H'nin tarafında olmadığı için kaynaklarım sınırlı. Aceleyle, MF."
   Jessica yaprağı kenara itti ve Paul'ün yanına koşmak için hızla döndü. Aynı anda hava kilitli kapı gürültüyle açıldı. Paul, sağ elinde bir şey tutarak içeriye atladı, kapıyı arkasından çarparak kapattı. Annesini gördü, ona ulaşmak için yaprakları itti, fıskiyeye gözü takıldı, elini ve sıkıca kavradığı nesneyi akan suyun altına tuttu.
"Paul!" Oğlunun omzundan tutup gözlerini eline dikti. "Bu
ne?"
   Paul, kayıtsız bir sesle konuştu ama annesi bu sesin arka
sındaki zorlanmayı fark etti: "Güdümlü avcı. Odamda
yakaladım ve burnunu ezdim; ama emin olmak istedim. Su onu
devre dışı bırakır." .ir, »-
"Suya batır!" diye emretti Jessica.
Annesinin dediğini yaptı.
Jessica hemen, "Elini çek. O şeyi suyun içinde bırak," dedi.
   Paul elini çekti, gözlerini fıskiyenin içindeki hareketsiz metale dikerek elindeki suyu silkeledi. Jessica bitkilerden birinin sapını kopardı ve öldürücü kamayı dürttü.
Ölüydü.
   Sapı suyun içine bıraktı ve Paul'e baktı. Oğlunun gözleri, Jessica'nın tanıdığı araştırıcı bir yoğunlukla, yani B.G. Yön-temi'yle odayı inceliyordu.
"Burası her şeyi gizliyor olabilir," dedi Paul.
"Güvenli olduğuna inanmak için nedenim var."
   "Benim odamın da güvenli olduğu sanılıyordu. Hawat demişti ki..."
   "Bu bir güdümlü avcıydı," diye hatırlattı Jessica. "Bu da evin içindeki biri tarafından kumanda ediliyor demektir. Güdümlü kumanda ışınlarının menzili sınırlıdır. Bu nesne Ha-
  
105
104
 

vvat'ın denetlemesinden sonra buraya gizlice sokulmuş olabilir."
   Ama yaprağın mesajını düşündü: ' ...bir arkadaşının ya da subayının karşı tarafa geçmesi." Hawat değil kuşkusuz. Yo, kuşkusuz Hawat değil.
   "Hawat'ın adamları şu anda evi arıyorlar," dedi Paul. "Güdümlü az kalsın beni uyandırmaya gelen yaşlı kadını avlıyordu."
   Merdivenlerdeki karşılaşmayı hatırlayan Jessica "Shadout Mapes," dedi. "Babandan bir çağrı getiren..."
   "Bu bekleyebilir," dedi Paul. "Neden bu odanın güvenli olduğunu düşünüyorsun?"
Annesi notu gösterdi ve açıkladı.         ,,ljn ,;,./    >j ,, ;-Paul biraz rahatladı.
   Ama Jessica'nın gerginliği içten içe sürüyordu. Bir güdümlü avcı! Bağışlayan Tanrıça! İsterik bir titreme nöbetini önlemesi için bütün eğitimini kullanması gerekti.
   Paul, kayıtsız bir şekilde konuştu: "Bu kesinlikle Harkon-nenler. Onları yok etmeliyiz."
   Hava kilitli kapı tıklatıldı...Bu, Havvat'ın birliğinin şifreli vuruşuydu.
"Girin," diye seslendi Paul.
   Kapı ardına kadar açıldı ve odaya şapkasında Havvat'ın nişanı olan, Atreides üniforması giymiş uzun boylu bir adam girdi. "Sonunda sizi buldum, efendim," dedi. "Burada olduğunuzu kahya söyledi." Odaya şöyle bir göz gezdirdi. "Mahzende bir taş yığını bulduk ve içinde bir adam yakaladık. Yanında bir güdümlü paneli vardı."
"Sorgulamada ben de bulunmak istiyorum," dedi Jessica. "Üzgünüm Leydim. Onu yakalarken fazla hırpalamışız. Öldü."
   "Kimliğini belirleyecek hiçbir şey yok mu?" diye sordu Jessica.
"Henüz hiçbir şey bulamadık Leydim." "Bir Arrakis yerlisi miydi?" diye sordu Paul.

Jessica, sorudaki kurnazlığı fark ederek başıyla onayladı.
   "Yerliye benziyordu," dedi adam. "Görünüşe göre bu taş yığınının içine bırakılalı bi aydan fazla olmuş ve orada bizim gelişimizi beklemiş. Dün biz denetlediğimizde, mahzene girdiği yerdeki taşa ve harca dokunulmamıştı. Şerefim üzerine bahse girerim."
"Kimse senin dürüstlüğünü sorgulamıyor," dedi Jessica.
   "Ben sorguluyorum Leydim. Aşağıda sonik sondalar kullanmalıydık."
"Sanırım şimdi yaptığınız da bu," dedi Paul.
"Evet efendim."
"Babama geç kalacağımızı ilet."
   "Derhal efendim." Gözucuyla Jessica'ya baktı. "Bu tür şartlar altında, genç efendinin güvenli bir yerde korunması Havvat'ın emri." Gözleriyle tekrar odayı taradı. "Burası güvenli
mi?"
   "Güvenli olduğuna inanmak için nedenim var," dedi Jessica. "Hawat da denetledi, ben de."
   "O zaman, evi bir kez daha gözden geçirene kadar dışarıda nöbet tutacağım Leydim." Eğildi, elini şapkasına götürerek Paul'ü selamladı, dönüp dışarı çıktı ve kapıyı arkasından kapadı.
   Paul aniden oluşan sessizliği bozdu: "Onlardan sonra evi kendimiz gözden geçirsek daha iyi olmaz mı? Senin gözlerin başkalarının kaçıracağı şeyleri görebilir."
   "Bu kanat incelememiş olduğum tek yerdi," dedi Jessica. "En sona bıraktım; çünkü..."
"Çünkü Havvat kişisel olarak ilgilenmişti," dedi Paul.
Jessica, oğlunun yüzüne hızla, soru dolu bir bakış fırlattı.
"Havvat'a güvenmiyor musun?" diye sordu.
   "Hayır güveniyorum ama yaşlanıyor...çok fazla çalıştı. Yükünü biraz hafifletebiliriz."
   "Bu yalnızca onu utandırır ve verimini azaltır," dedi Jessica. "O, bu olayı duyduktan sonra, yolunu şaşırmış bir sinek bile bu kanada giremeyecektir. Bundan dolayı utanç..."
  
106
107
 

"Kendi önlemlerimizi kendimiz almalıyız," dedi Paul.
   "Hawat, üç kuşaktır Atreideslere onurla hizmet ediyor," dedi Jessica. "Ona göstereceğimiz her tür saygı ve güveni hakediyor...hem de fazlasıyla."
   "Babamın canı senin yaptığın bir şeye sıkıldığı zaman, Hawat küfredermiş gibi 'Bene Gesserit!' diyor."
"Peki babanın canı ben ne yapınca sıkılıyor?"
"Onunla tartışınca."
"Sen baban değilsin Paul."
   Ve Paul şöyle düşündü: Onu endişelendirecek ama Mapes denen kadının aramızdaki şu hainle ilgili söylediklerinden bahsetmeliyim.
   "Ne saklıyorsun?" diye sordu Jessica. "Sen böyle yapmazdın, Paul."
   Paul omuz silkti, Mapes'le arasında geçen konuşmayı aktardı.
   Ve Jessica yaprağın mesajını düşündü. Aniden karar vererek Paul'e yaprağı gösterdi ve mesajını anlattı.
   "Babam bunu bir an önce öğrenmeli," dedi Paul. "Mesajı şifreleyip röntgenini çekeceğim ve ona yollayacağım."
   "Hayır," dedi annesi. "Babanla yalnız kalıncaya kadar bekleyeceksin. Olabildiğince az kişi bunu öğrenmeli."
   "Hiç kimseye güvenmememiz gerektiğini mi söylüyorsun?"
   "Başka bir olasılık var," dedi Jessica. "Bu mesajın bize ulaşması sağlanmış olabilir. Bunu bize ileten insanlar doğru olduğuna inanıyor olabilirler; ama tek amaç bu mesajın bize ulaşması da olabilir."
   Paul'ün yüzündeki kararlı ve sıkıntılı ifade değişmedi. "Saflarımıza güvensizlik ve şüphe tohumları atmak, bizi bu yolla zayıflatmak için," dedi Paul.
   "Olayın bu yönünü babana yalnızken söylemeli ve onu uyarmalısın," dedi Jessica.
"Anladım."
Filtre camın yüksek görüş alanına döndü, Arrakis güneşi-

nin sarp kayalıklar üzerinde sararmış bir top gibi battığı güneybatı yönüne baktı.
   Paul onunla birlikte dönerek şöyle dedi: "Ben de Havvat olduğunu düşünmüyorum. Yueh olması mümkün mü?"
   "O babanın subayı ya da arkadaşı değil," dedi Jessica. "Ve seni temin ederim Harkonnenlerden en az bizim kadar nefret ediyor."
   Paul dikkatini sarp kayalıklara yönelterek düşündü: Ve Gurney de olamaz...ya da Duncan. Astsubaylardan biri olabilir mi? İmkansız. Onlar kuşaklardır bize sadık olan ailelerden geliyor ve hepsinin bunun için geçerli nedenleri var
   Jessica yorgun olduğunu hissederek alnını ovuşturdu. Burada ne çok tehlike var! Filtrenin sararttığı manzaraya inceleyerek baktı. Dukalık topraklarının ötesinde, çevresinde bir sürü ürkmüş örümceğe benzeyen uzun bacaklı nöbetçi kuleleriyle birlikte sıra sıra bahar silolarının yer aldığı yüksek çitli bir depolama alanı yayılıyordu. Kalkan Duvarı'nın sarp kayalıklarına kadar ulaşan, siloların yer aldığı en az yirmi depolama alanı görebiliyordu; silolar havza boyunca oraya buraya dağılmıştı.
   Filtreden geçen güneş yavaşça ufkun altına gömüldü. Yıldızlar belirdi. Gördüğü parlak bir yıldız ufka o kadar yakındı ki, belirgin ve kusursuz bir ritmle yanıp sönüyordu...ışığın titreşmesi: plink, plink, plink, plink, plink...
Loş odada annesinin yanında duran Paul kıpırdandı.
   Ancak Jessica, o tek parlak yıldıza konsantre olmuştu, yıldızın fazla alçak olduğunu fark etti, ışık Kalkan Duvarı kayalıklarından geliyor olmalıydı.
Birisi işaret veriyor!
   Mesajı okumaya çalıştı ama öğrenmiş olduğu hiçbir şifreye uymuyordu.
   Sarp kayalıkların altındaki düzlüğün üstüne yakın diğer ışıklar belirmişti: mavi karanlığın önünde aralıklı olarak dizilmiş küçük sarı ışıklar. Ve onlardan ötede, sol tarafta bir ışık giderek parlaklaştı, kayalığın arkasında hızla yanıp sönmeye
  
108
109
 

başladı: yanıp yanıp sönme, parıldama, plink!
Ve gitti. ' '"
Kayalıktaki sahte yıldız birdenbire sönmüştü.
İşaretler...Jessica'nın içine bir şeyler doğmasına yol açtı.
   Havzanın obur tarafına işaret vermek için neden ışık kullanılıyor? diye sordu kendi kendine. Neden iletişim ağım kullanamıyorlar?
   Yanıt açıktı: iletişim ağının Dük Leto'nun ajanları tarafından dinlendiği kesindi. Işık sinyalleri, mesajların yalnızca düşmanları, yani Harkonnen ajanları arasında gidip geldiği anlamına gelebilirdi.
   Arkalarındaki kapı tıklatıldı ve Havvat'ın adamının sesi duyuldu: "Tehlike geçti, efendim...Leydim. Genç efendiyi babasına götürme zamanı."
.<rr» t'. ,-ıSî »•
   Duk Leto 'nün, gözlerini Arrakis 'in tehlikelerine kapadığı, pervasızca tuzağın içine yürüdüğü söylenir O kadar uzun zaman aşırı tehlike altında yaşadıktan sonra, tehlikenin yoğunluğundaki bir değişikliği yanlış değerlendirmiş olduğunu düşünmek daha uygun olmaz mı? Ya da evladının daha iyi bir hayata kavuşabilmesi için kendini bile bile feda etmiş olabilir mi? Butun kanıtlar, Dük'ün kolay kolay aldatılamayacak bir adam olduğunu göstermektedir.
- Prenses Irulan'ın yazdığı "Muad'Dib: Aile Tefsirleri"nden
   Dük Leto Atreides, Arrakeen'in dışındaki iniş kontrol kulesinin korkuluğuna dayanmıştı. Gecenin basık bir gümüş sik-

keye benzeyen ilk ayı, güney ufkunun epey üstünde asılıydı. Onun altında, Kalkan Duvarı'nın girintili çıkıntılı kayalıkları, bir toz bulutunun arasında şekerleme gibi parlıyordu. Solunda Arrakeen'in ışıkları bulutların içinde parlıyordu; sarı...beyaz ...mavi.
   Gezegenin bütün kalabalık yerlerine asılmış, altında imzası olan duyuruları düşündü: "Yüce İmparator Padişahımız beni bu gezegeni zaptetmek ve bütün anlaşmazlıkları sona erdirmekle görevlendirdi."
   Bu duyurunun törensel resmiyeti, bir yalnızlık duygusuna kapılmasına yol açtı. Bu, kanunlara uyma saçmalığıyla kimi kandırıyordu? Fremenlen değil kesinlikle Arrakis 'in iç ticaretini kontrol eden Minör Evler'i de değil ve ova Harkonnen hayvanı neredeyse bir adama karşıydı
Oğlumun canına kastettiler1
Bu öfkeyi bastırmak zordu.
   Arrakeen'den iniş alanına doğru gelen bir aracın ışıklarını gördü. Bunun, Paul'ü getiren muhafız ve birlik taşıyıcısı olmasını umdu. Gecikmenin Havvat'ın subayının aldığı tedbirlerden kaynaklandığını bilse de bu can sıkıcıydı.
Oğlumun canına kastettiler!
   Bu kızgın düşünceleri uzaklaştırmak için başını iki yana salladı, kendi firkateynlerinden beş tanesinin dev nöbetçiler gibi çepeçevre yerleştirildiği alana tekrar göz attı.
Tedbirli bir gecikmeden daha kötüsü...
   İyi bir subaydı diye hatırlattı kendi kendine. Yükseleceği belli, her açıdan sadık bir adam.
"Yüce imparator Padişahımız... "
   Bu çökmüş garnizon kentinin insanları, Imparator'un "Asil Dük"üne gönderdiği özel notu bir görebilselerdi...peçeli erkek ve kadınlara yönelik küçümseyici imalar: "...zaten en büyük rüyası faufreluches'in düzenli güvenliğinin dışında yaşamak olan barbarlardan başka ne beklenebilir ki?"
   Dük o anda kendisinin en büyük rüyasının, tüm sınıf ayrımlarını sona erdirmek ve bu ölümcül düzeni bir daha asla
  
111
110
 

t:
düşünmemek olduğunu hissetti. Yukarıya, tozun dışındaki pırıltısız yıldızlara bakarak düşündü: Bu küçük ışıklardan birinin çevresinde Çaladan dönüyor...ama vatanımı bir daha asla görmeyeceğim. Çaladan'a duyduğu özlem, aniden yüreğine saplanan bir acıydı. Bunun kendi içinden gelen bir şey olmadığını, ona Caladan'dan ulaştığını hissetti. Arrakis denen bu kuru, çorak diyara vatanım diyemiyordu ve bundan sonra diyebileceğinden de şüpheliydi.
   Duygularımı gizlemeliyim, diye düşündü. Çocuğun iyiliği için. Eğer bir gün bir vatanı olacaksa o bu olmalı Ben, Arrakis'i, ölmeden vardığım bir cehennem olarak görebilirim ama o burada ona ilham verecek şeyi bulmalı Bir şeyler olmalı.
   Hemen küçük görüp reddettiği bir kendine acıma dalgası ona çarptı ve nedense kendini Gurney Halleck'in sık sık tekrarladığı bir şiirin iki dizesini hatırlarken buldu;
"Ciğerlerim Zaman'ın havasını tattılar Üflediğim geçmiş: kayan kumlar..."
   Evet, Gurney burada bol bol kayan kum bulacak diye düşündü Dük. Ay ışığında buzla kaplanmış gibi görünen şu kayalıkların ötesindeki belli başlı çorak diyarlar çöldü; çevresi boyunca oraya buraya ve belki de içine dağılmış Fremen topluluklarıyla keşfedilmemiş kuru sahra, çıplak kaya, kumullar ve rüzgara kapılmış toz. Atreides soyuna gelecek sağlayabilecek bir şey varsa, işte bunu Fremenler yapabilir.
   Harkonnenlerin zehirli planlarını, Fremenlere de bulaştırmayı başarmış olmamaları şartıyla.
Oğlumun canına kastettiler!
   Kulakları tırmalayan bir metal gürültüsü, kuleyi titretip kollarının altındaki korkuluğu salladı. Patlama kapaklan, görüntüyü engelleyerek önüne düştü.
   Mekik geliyor, diye düşündü. Aşağı inip çalışmak lazım Arkasındaki merdivenlere döndü, aşağıdaki  büyük toplantı

odasına yöneldi, inerken sükunetini korumaya ve yaklaşan karşılaşma için yüzünü hazırlamaya çalıştı.
Oğlumun canına kastettiler!
   Sarı kubbeli odaya vardığında alandan gelen adamlar çoktan içeri doluşmaya başlamışlardı. Uzay çantalarını omuzlarında taşıyor ve tatilden dönen öğrenciler gibi şamata yapıyorlardı.
   "Hey! Tabanlarının altındakini hissediyor musun? işte bu yerçekimi oğlum!" "Burası kaç G çeker ha? Ağır galiba." "Kitaba göre bir G'nin onda do. uzu."
Karşılıklı atışmalar büyük ouayı doldurdu.
   "Aşşaa inerken bu deliğe iyice baktın mı? Hani nerde şu ganimetler?" "Harkonnenler toparlayıp götürmüş!" "Bana bi sıcak duş bi de yumuşak yatak!" "Duymadın mı salak? Burda duş muş yok. Kıçını kumla temizliyceksin!" "Hey! Yeter be!
Dük geliyor!"
Dük merdiven girişinden gelip aniden sessizleşen odaya
adımını attı.
   Gurney Halleck, bir omzunda çantası, diğer eliyle dokuz telli balisetinin sapını kavramış, kalabalığın başında yürüyordu. Başparmakları büyüktü ve balisetten enfes bir müzik çıkaran küçücük kımıltılarla dolu elleri uzun parmaklıydı.
   Dük, Halleck'i izledi, çirkin kaba saba adama hayranlık duydu ve zalim pırıltılarıyla birer cam kıymığı olan gözleri dikkatini çekti. İşte faufreluches'in kurallarına uyarken onun dışında yaşamış bir adam. Ne diyordu Paul ona? "Yiğit Gurney. "
Halleck'in bir tutam sarı saçı, başının üzerindeki çıplak bölgeyi kapatacak şekilde uzamıştı. Büyük ağzı hoş bir alaycılıkla bükülmüştü, alt ve üst çenesinin birleştiği çizgi boyunca mürekkep sarmaşığı kamçısının açtığı yara canlıymış gibi hareket ediyordu. Omuzlarının duruşuyla tamamen kayıtsız bir havası vardı. Dük'e yaklaşarak eğildi. "Gurney," dedi Leto. "Efendim." Balisetiyle odadaki adamları işaret etti. "Bunlar

113
112
 

sonuncu. İlk postayla gelmeyi tercih ederdim ama..."
   "Senin için hala birkaç Harkonnen var," dedi Dük. "Benimle gel, Gurney, konuşabileceğimiz bir yere gidelim."
"Emrinizdeyim, Efendim."
   Adamlar büyük odada huzursuzca kıpırdanırken, onlar bozuk parayla çalışan bir su makinesinin yanındaki bölmeye girdiler. Halleck çantasını bir kenara koydu, balisetini bırakmadı.
"Havvat'a kaç adam verebilirsin?" diye sordu Dük.
"Thufir'in başı belada mı, Efendimiz?"
   "Yalnızca iki ajanını kaybetti ama önden gelen adamları buradaki tüm Harkonnen teşkilatının mükemmel bir planını verdiler. Eğer hızlı hareket edersek güvenliği kontrol altına alabilir, biraz nefes alacak zaman kazanabiliriz. Ne kadar adam ayırabilirsen hepsini istiyor, ama eli silah tutan adamlar."
   "En iyi adamlarımdan üç yüzünü verebilirim," dedi Halleck. "Nereye göndereyim?"
   "Ana kapıya. Havvat'ın bir ajanı orada onları almak için bekliyor."
"Derhal ilgileneyim mi, Efendimiz?"
"Bir an önce. Başka bir sorunumuz daha var. Alan kumandanı mekiği bir bahaneyle şafağa kadar burada tutacak. Bizi getiren Lonca Heighliner'ı işine devam edecek. Mekiğin, bahar yükü alacak bir kargo gemisiyle temas kurması gerekiyor." "Bizim baharımız mı, Efendim."
   "Bizim baharımız. Ama mekik eski rejimden bazı bahar avcılarını da taşıyacak. Toprak idaresinin değişmesiyle birlikte ayrılmayı seçtiler ve Değişim Yargıcı buna izin veriyor. Bunlar değerli işçiler, Gurney, yaklaşık sekiz yüz kişi. Mekik ayrılmadan, bu adamlardan bazılarını bizimle çalışmaya ikna etmelisin."
"Ne kadar güçlü bir ikna, Efendimiz?" "Gönüllü olarak işbirliği yapmalarını istiyorum, Gurney. Bu adamlarda ihtiyacımız olan tecrübe ve beceri var. Ayrılıyor olmaları gerçeği, onların Harkonnen makinesinin bir parçası
114

olmadıkları izlenimini uyandırıyor. Hawat, bu grubun içine yerleştirilmiş bazı kötü kişiler olabileceğine inanıyor ama o gördüğü her gölgeyi suikastçi sanıyor."
"Thufir zamanında çok üretken bazı gölgeler bulmuştu,
Efendim."
   "Bulamadıkları da oldu. Ama bu giden kalabalığın içine casus yerleştirmenin Harkonnenlerin hayal gücünü aşacağını
düşünüyorum."
"Büyük olasılıkla, Efendimiz. Bu adamlar neredeler?" "Alt katta bir bekleme odasında. Aşağıya gidip onları yumuşatmak için birkaç melodi çalmanı, sonra da baskı yapmanı öneriyorum. Kalifiye olanlara yetkili pozisyonlar teklif edebilirsin. Harkonnenlerden aldıkları ücretin yüzde yirmi fazlasını
teklif et."
  "Daha fazla değil, öyle mi Efendimiz? Harkonnenlerin ücret skalasını biliyorum. Cebinde tazminatı ve içinde yolculuk hevesi olan adamlara, Efendimiz...şey, yüzde yirmi, kalmak için pek uygun bir teşvik gibi görünmüyor."
   Leto sabırsızlıkla konuştu: "O zaman özel durumlar için kendi takdir hakkını kullan. Yalnız unutma ki hazine dipsiz değildir. Yapabildiğin sürece yüzde yirmide tut. Özellikle açık kum tecrübesi olan tüm bahar sürücülerine, hava durumu tarayıcılarına ve Düne işçilerine ihtiyacımız var."
   "Anladım, Efendimiz. 'Onlar sırf şiddet için gelecekler: yüzleri doğu rüzgarını yudumlayacak ve onlar kumun esaretini
kazanacaklar.' "
   "Çok dokunaklı bir söz," dedi Dük. "Ekibini bir subaya teslim et. Su disiplini üzerine kısa bir eğitim vermesini ve bu gece adamların alanın bitişiğindeki kışlada yatmasını sağla. Alan personeli onlara yol gösterecektir. Ve Havvat için ayıracağın adamları da unutma."
   "En iyi adamlarımdan üç yüzü, Efendimiz." Uzay çantasını yerden aldı. "İşlerimi bitirdiğimde size nerede rapor vereyim?"
   "Burada en üst katta bir toplantı odam var. Kurmayları orada toplayacağız. Önce zırhlı müfrezeler gidecek şekilde yeni
115

bir gezegen dağılım düzeni oluşturmak istiyorum."
   Halleck tam dönerken durdu, Leto'yla göz göze geldiler. "Bu tür bir bela bekliyor musunuz, Efendimiz? Burada bir Değişim Yargıcı olduğunu sanıyordum."
   "Hem açık savaş hem de gizli," dedi Dük. "Biz işimizi bitirmeden önce çok kan dökülecek."
" 'Ve nehirden aldığın su, kuru toprak üzerinde kan haline gelecek' " diye alıntı yaptı Halleck. Dük iç çekti. "Acele et, Gurney."
   "Elbette, Efendim." Kırbaç yarası, gülüşüyle kıpırdadı. " 'İşte işimin başına gidiyorum, çöldeki bir vahşi eşek gibi.' " Döndü, uzun adımlarla odanın ortasına yürüdü, emirleri iletmek için durakladı ve adamların arasından hızla ilerledi.
   Leto, arkasından bakarak başını iki yana salladı. Halleck ardı arkası kesilmez bir şaşkınlık kaynağıydı; şarkılar, alıntılar ve süslü sözlerle dolu bir kafa...ve iş Harkonnenlerle uğraşmaya gelince bir suikastçinin yüreği.
   Hemen sonra Leto, selamlara kayıtsızca el sallayıp karşılık vererek asansöre doğru yavaş yavaş yürüdü. Propaganda birliğinden birini fark etti ve ona çeşitli kanallarla adamlara iletilebilecek bir mesaj vermek için durdu: kadınlarını getirmiş olanlar, kadınların yerlerini ve güvenlikte olduklarını bilmek isteyecekti. Diğerleri ise, burada kadınların erkeklerden fazla olduğunu duymak isteyecekti.
   Dük propaganda görevlisinin koluna hafifçe vurdu. Bu, mesajın acilen yayınlanmayı gerektirecek öncelikte olduğunu gösteren bir işaretti. Ardından oda boyunca yürümeye devam etti. Adamları başıyla selamladı, gülümsedi, ast rütbeli bir subayla şakalaştı.
   Komutanlar daima kendinden emin görünmelidir, diye düşündü. Tehlikeli bir mevkide oturup asla bunu belli etmezken, bütün bu güvenin yükü omuzlarına biner.
Asansör onu yuttuğunda, otomatik kapılara yüzünü dönüp ferahlayarak ciğerlerindeki havayı boşalttı. Oğlumun canına kastettiler!
 
Arrakeen iniş alanının çıkışında, Muad'Dib'in defalarca tekrarlayacağı, sanki ilkel bir alet kullanılmış gibi acemice oyulmuş bir kitabe vardır. O, yazıyı, Arrakis 'teki bu ilk gecesinde, babasının bütün kurmaylarıyla yaptığı ilk toplantıya katılmak üzere dukalık karargahına getirildiğinde gördü. Kitabedeki kelimeler Arrakis 'ten ayrılanlara seslenen bir yakarıştı ama ölümden henüz kıl payı kurtulmuş bir çocuğun gözünde karanlık bir etki bıraktı. Diyorlardı ki: "Ey sizler, bizim burada ne acılar çektiğimizi bilenler; dua ederken bizi unutmayın. "
- Prenses Irulan'ın yazdığı "Muad'Dib'i Anlamak"tan
   "Savaş teorisi hesaplanmış riskten ibarettir," dedi Dük, "ama iş kendi aileni riske atmaya geldiğinde, hesap unsuru... başka şeylerin içinde boğulur."
   Kızgınlığını gerektiği kadar iyi bastıramadığını biliyordu. Döndü ve uzun masa boyunca uzun adımlarla yürüdü, geri
döndü.
   Dük ve Paul iniş alanındaki toplantı odasında yalnızdılar. Seslerin yankılandığı boş odada, yalnızca uzun masa, çevresinde eski moda üç ayaklı sandalyeler ve bir uçta bir harita pano-suyla projektör vardı. Paul masanın harita panosuna yakın tarafında oturuyordu. Babasına güdümlü avcıyla ilgili başından geçenleri anlatmış ve bir hainin onu tehdit ettiğini bildirmişti.
   Dük Paul'ün karşısında durdu, yumruğunu masaya indirdi: "Havvat bana o evin güvenli olduğunu söylemişti!"
   Paul duraksayarak konuştu: "Önce ben de kızdım ve Ha-wat'ı suçladım. Ama tehdit evin dışından geldi. Basit, zekice ve hedefe yönelikti. Başarılı olabilirdi; sen ve Havvat dahil olmak üzere birçok kişi tarafından bana verilen eğitim olmasay-
  
117
116
 

t
"Onu mu savunuyorsun?" diye sordu Dük.
"Evet."
"Yaşlanıyor. O kadar. Onun..."
   "Onun bilgeliği tecrübesinden kaynaklanıyor," dedi Paul. "Havvat'ın kaç hatasını hatırlayabiliyorsun?"
"Onu savunan ben olmalıyım," dedi Dük. "Sen değil."
Paul gülümsedi.
   Leto masanın ucuna oturdu, elini oğlunun ellerinin üstüne koydu. "Son zamanlarda...olgunlaştın, oğlum." Elini kaldırdı. "Bu beni mutlu ediyor." Oğlunun gülümsemesine karşılık verdi. "Havvat kendini cezalandıracaktır. Ona karşı ikimizin birlikte gösterebileceği kızgınlıktan daha fazlasını o kendi kendine yöneltecektir."
   Paul, harita panosunun ötesindeki pencerelerden gecenin karanlığına baktı. Dışarıdaki bir balkon demirinden odanın ışıkları yansıyordu. Bir hareket gördü ve Atreides üniforması içindeki bir nöbetçinin siluetini fark etti. Tekrar babasının arkasındaki beyaz duvara göz attı, başını eğip masanın parlak yüzeyine bakınca yumruklarını sıktığını gördü.
   Dük'ün karşısındaki kapı gürültüyle açıldı. Her zamankinden daha yaşlı ve sert görünen Thufır Hawat uzun adımlarla içeri girdi. Masanın uzun kenarı boyunca yürüdü, Leto'nun karşısında hazır olda durdu.
   Leto'nun başının üzerinde bir noktaya doğru konuşarak "Efendim," dedi. "Sizi nasıl düş kırıklığına uğrattığımı yeni öğrendim. Bu durumda mecburen istifamın kabul..."
   "Eee, otur ve aptal rolü yapmayı bırak," dedi Dük. Paul'ün karşısındaki sandalyeyi işaret etti. "Eğer bir hata yaptıysan, o da Harkonnenleri gözünde büyütmendi. Basit zekaları basit bir numarayla ortaya çıktı. Biz basit numaralan hesaba katmamıştık. Ve oğlum bana, bu beladan, daha çok senin verdiğin eğitim sayesinde kurtulduğunu belirtmek için büyük çaba gösterdi. Burada sen yanılmadın!" Boş sandalyenin arkasına hafifçe vurdu. "Otur dedim!"
Havvat sandalyeye yığıldı. "Ama..."
118

"Bu konuda başka bir şey duymak istemiyorum," dedi Dük. "Olay kapanmıştır. Daha acil işlerimiz var. Diğerleri nerede?" "Onlardan dışarıda beklemelerini istedim, ben..." "Çağır onları içeri."
Havvat Leto'nun gözlerinin içine baktı. "Efendimiz, ben..." "Ben   gerçek   dostlarımın   kimler   olduğunu   biliyorum, Thufır," dedi Dük. "Adamları içeri çağır."
Havvat yutkundu. "Derhal, Efendim." Sandalyesinde döndü, açık kapıya doğru seslendi: "Gurney, onları içeri getir." Halleck bir dizi adamın başında odaya girdi. Sıkıntılı ve ciddi görünen kurmay subayları, hevesli bir ruh hali içindeki daha genç yaverler ve uzmanlar izliyordu. Adamlar otururken, odada kısa bir süre ayak sesleri yankılandı. Rakag adlı uyarıcının hafif kokusu masaya yayıldı.
"İsteyenler için kahve var," dedi Dük. Adamlarına bakarak düşündü: İyi bir ekip. Bu tür bir savaş için çok daha kötüsü toparlanabilirdi. Kahvenin bitişikteki odadan getirilip servis edilmesini beklerken bazılarının yüzündeki yorgunluğu fark etti.
   Hemen ardından, sakin etkileyicilik maskesini takınıp ayağa kalktı ve parmağının eklemiyle masaya vurarak adamlarının dikkatini çekti.
   "Evet, beyler," dedi, "uygarlığımız istila etme alışkanlığına öylesine kapılmış görünüyor ki, İmparatorluk'un basit bir emrini bile eski yöntemler baş göstermeden yerine getiremiyoruz."
   Masanın etrafında kuru gülüşmeler duyuldu ve Paul, babasının, ortamın havasını dağıtmak için tamamen doğru şeyi, tamamen doğru ses tonuyla söylemiş olduğunu fark etti. Sesindeki bitkinlik belirtisi bile doğruydu.
   "Sanırım önce Thufır'in Fremenlerle ilgili raporuna ekleyecek bir şeyi olup olmadığını öğrensek iyi olacak," dedi Dük.
"Thufır?"
   Havvat kafasını kaldırıp baktı. "Genel raporumdan sonra derinlemesine açıklamam gereken bazı ekonomik hususlar var,
119

Efendimiz; ama şu anda Fremenlerin, ihtiyacımız olan müttefikler olmaya gitgide daha uygun göründüklerini söyleyebilirim. Şimdi bize güvenip güvenemeyeceklerini görmek için bekliyorlar ama açık bir şekilde ilişki kuracakmış gibi görünüyorlar. Bize bir hediye gönderdiler: kendi imalatları olan damıtıcı giysiler...Harkonnenlerin bıraktığı önemli noktaların! çevresindeki belirli çöl bölgelerinin haritaları..." Masaya göz] attı. "Fremenlerin istihbarat raporlarının tamamen güvenilir ; olduğu kanıtlandı ve Değişim Yargıcı'yla ilişkilerimizde bize i epeyce yardım ettiler. Ayrıca bazı küçük şeyler de gönderdiler: Leydi Jessica için mücevherat, bahar likörü, şekerleme, şifalı bitkiler. Adamlarım şu sırada bunları gözden geçiriyorlar. Herhangi bir terslik yok gibi."
   "Sen  bu  insanları  sevdin galiba, Thufır?" diye sordu, masada oturan bir adam.
   Havvat sorunun sahibine döndü. "Duncan Idaho onlara hay-' ranlık duyulması gerektiğini söylüyor."
   Paul gözucuyla babasına bakıp Hawat'a döndü* ve bir soru sormayı göze aldı: "Kaç Fremen olduğuna dair yeni bir bilginiz var mı?"
   Havvat Paul'e baktı. "Idaho, işledikleri yiyecek miktarı ve diğer kanıtlardan, ziyaret ettiği mağara kompleksinde toplam on bin kişi olduğunu tahmin ediyor. Liderleri iki bin ocaklık bir siyeçi yönettiğini söylemiş. Bu tür siyeç topluluklarından bir sürü olduğuna inanmak için nedenlerimiz var. Hepsi Liet denen birine bağlı görünüyorlar."
"Bu yeni bir şey," dedi Leto.
   "Benim hatam olabilir, Efendimiz. Bu Liet'in yerel bir ilah olabileceğini düşündüren şeyler var."
   Masada oturan başka bir adam boğazını temizleyip, sordu: "Kaçakçılarla alış veriş yaptıkları kesin mi?"
   "Idaho oradayken bir kaçakçı kervanı yüklü miktarda baharla o siyeçten ayrılmış. Yük hayvanları kullanıyorlarmış ve önlerinde onsekiz günlük bir yolculuk olduğunu söylemişler."
"Anlaşıldığına göre," dedi Dük, "kaçakçılar bu kargaşa

dönemi boyunca operasyonlarını ikiye katlamışlar. Bunun üzerinde biraz dikkatle düşünmek gerekiyor. Gezegenimizin sırtından iş yapan lisanssız firkateynler hakkında çok fazla endişelenmemiz gereksiz, bu her zaman yapılıyordu. Ama onların tamamen gözlemimiz dışında kalması...bu iyi değil."
"Bir planınız mı var, Efendimiz?" diye sordu Havvat.
   Dük, Halleck'e baktı. "Gurney, senin bu romantik işadamlarıyla bağlantı kuracak bir temsilciler heyetine, eğer istersen bir elçiliğe başkanlık etmeni istiyorum. Bana dukalık öşürü verdikleri sürece operasyonlarına göz yumacağımı söyle. Havvat, şimdiye kadar yaptıkları operasyonlarda ihtiyaç duydukları rüşvet ve savaşçıların, onlara bu miktarın dört katına mal olduğunu tahmin ediyor."
   "Ya İmparator bunun kokusunu alırsa?" diye sordu Halleck. "Kendisi, CHOAM kârları konusunda çok kıskançtır, Efendim."
   Leto gülümsedi. "Bütün öşürü açık bir şekilde IV. Şaddam adına bankaya yatıracağız ve bunu yasal olarak vergi toplama maliyetlerimizden düşeceğiz. Harkonnenler bununla uğraşsın bakalım! Ve Harkonnen sisteminde palazlanmış birkaç yerliyi daha iflas ettireceğiz. Artık rüşvet yok!"
   Bir sırıtma Halleck'in yüzünü çarpıttı. "Oh, Efendim, güzel bir darbe. Keşke bunu öğrendiğinde Baron'un yüzünün şeklini görebilsem."
   Dük, Hawat'a döndü. "Thufır, elde edebileceğini söylediğin şu muhasebe kayıtlarını aldın mı?"
   "Evet, Efendim. Ayrıntılı olarak incelenmeye başlandı bile. Ancak ben şöyle bir gözden geçirdim ve yaklaşık bir değer verebilirim."
"Ver o zaman."
   "Harkonnenler, buradan her üç yüz otuz Standart günde on milyar solari alıyorlarmış."
   Masanın çevresindekiler sessizce yutkundular. Biraz sıkılmış olduğu belli olan genç yaverler bile doğrulup faltaşı gibi açılmış gözlerle bakmaya başladı.
  
120
121
 

   Halleck mırıldandı: " 'Onlar denizin bereketini ve kumda] saklı hazineyi emecekler.' "
   "Görüyorsunuz, beyler," dedi Leto. "Aranızda, Harkon-f nenlerin sırf İmparator emretti diye sessizce toparlanarak bütün] bunları bırakıp gideceğine inanacak kadar saf olan var mı?"
   Genel olarak başlar iki yana sallandı ve mırıltı halinde bir! onaylama duyuldu.
   "Bu işi ölüm tehdidi altında yapmak zorunda kalacağız,",! dedi Leto. Havvat'a döndü. "Donanımla ilgili bir rapor ver-j menin tam zamanı. Bize ne kadar kum tırtılı, hasatçı, baha fabrikası ve destekleyici donanım bırakmışlar?"
   "Değişim Yargıcı tarafından denetlenen İmparatorluk en-1 vanterinde belirtildiğine göre tam kadro, Efendim," dedi Ha- ' wat. Kendisine bir klasörü uzatması için yaverlerden birine işaret etti, klasörü masanın üzerine koyarak açtı. "Tırtılların! yarısından azının işletilebilir durumda olduğunu ve yalnızca üçte birinin onları bahar kumlarına uçuracak kaptıkaçtılara sahip olduğunu; Harkonnenlerin bize bıraktığı her şeyin arızala- j nıp bir kenara atılmaya hazır olduğunu belirtmeyi ihmal et-1 misler. Donanımın yarısını işletebilirsek şanslı sayılırız, eğeri bunların dörtte biri altı ay sonra hala çalışıyor olursa o zaman ! çok daha şanslıyız demektir."
   "Beklediğimiz gibi oldukça çok," dedi Leto. "Temel do-j narı ı m la ilgili kesin değerlendirme nedir?"
   Hawat klasörüne bir göz attı. "Birkaç gün içinde yaklaşık; dokuz yüz otuz hasatçı-fabrika gönderilebilir. Harita çıkarma, • gözcülük yapma ve hava durumu gözlemi için yaklaşık altı bin j iki yüz ornitopter...kaptıkaçtılar ise binin biraz altında."
   "Bir firkateyni hava durumu uydusu olarak yörüngeye] oturtma izni için Lonca'yla pazarlıkları tekrar başlatmak daha| ucuza gelmez mi?" diye sordu Halleck.
   Dük, Hawat'a baktı. "Yeni bir gelişme yok, değil mi| Thufır?"
   "Şimdilik diğer yolların peşine düşmeliyiz," dedi Havvat. j "Lonca temsilcisi aslında bizimle pazarlık etmiyor. Sadece, •

ücretin bizim erişemeyeceğimiz bir düzeyde olduğunu ve biz hangi miktara ulaşırsak ulaşalım bunun böyle kalacağını açıkça, yani bir Mentat'ın diğerine bildireceği şekilde ortaya koydu. Bizim görevimiz tekrar başvurmadan önce bunun nedenini ortaya çıkarmak."
   Halleck'in masada oturan yaverlerinden biri sandalyesinde döndü ve sert bir tonla konuştu: "Bu çok adaletsiz!"
   "Adalet mi?" Dük adama baktı. "Adalet isteyen kim? Biz kendi adaletimizi kendimiz yaratırız. Bunu burada, Arrakis'te yaratırız; ya kazanırız ya ölürüz. Kaderinizi bizimkine bağladığınız için pişman mısınız bayım?"
   Adam gözlerini Dük'e dikerek konuştu: "Hayır, Efendimiz. Siz evrenimizin en zengin gezegensel gelir kaynağına sırt çeviremezsiniz ve ben sizi izlemekten başka hiçbir şey yapamam. Taşkınlığımı bağışlayın, ama..." Omuz silkti. "...hepimiz zaman zaman acıyı hissederiz."
   "Acıyı anlarım," dedi Dük. "Ama kollarımız ve onları kullanacak özgürlüğümüz olduğu sürece adalet konusunda atıp tutmayalım. Sizlerden herhangi biriniz içinde acı besliyor mu? Eğer öyleyse boşaltın içinizi. Bu herkesin aklından geçenleri söyleyebileceği dostça bir toplantıdır."
   Halleck kıpırdandı ve konuşmaya başladı: "Sanırım acısı unutulmayan şu ki, Efendimiz, diğer Büyük Evler'den hiç gönüllü askerimiz yok. Size Adil Leto diye hitap ediyorlar ve ebedi bir dostluk sözü veriyorlar ama onlara herhangi bir maliyeti olmadığı sürece."
   "Bu takası kimin kazanacağını henüz bilmiyorlar," dedi Dük. "Evlerin çoğu az risk alarak palazlandı. Kimse bunun için onları suçlayamaz, olsa olsa küçümseyebilir." Hawat'a baktı. "Donanımı konuşuyorduk. Adamlara makineleri tanıtmak için birkaç örnek gösterebilir misiniz lütfen?"
Havvat başıyla onayladı, bir yavere projektörü işaret etti.
   Masanın yüzeyinde, Dük'e masanın boyunun üçte biri kadar uzakta, üç boyutlu bir solido projeksiyonu oluştu. Masanın öbür ucundaki adamlardan bazıları daha iyi görebilmek için
  
122
123
 

ayağa kalktı.
Paul öne doğru eğilerek gözlerini makineye dikti.
   Çevresinde gösterilen küçücük insan figürleriyle oranlandığında, nesnenin boyunun yaklaşık yüz yirmi metre ve eninin kırk metre olduğu ortaya çıkıyordu. Temel olarak geniş paletlerden oluşan bağımsız setler üzerinde hareket eden uzun, böceğimsi bir gövdeydi.
   "Bu bir hasat fabrikası," dedi Hawat. "Bu projeksiyon için iyi durumda olan bir tanesini seçtik. İlk İmparatorluk ekolojistleri ekibiyle gelmiş bir tarak teçhizatı var ve hala çalışıyor... ama nasıl...ya da niçin çalıştığını bilmiyorum."
   "Eğer bu 'Yaşlı Maria' dedikleri şeyse, yeri müze," dedi bir yaver. "Sanırım Harkonnenler bunu bir ceza aracı, işçilere karşı bir tehdit olarak kullanıyorlardı. Uslu dur, yoksa Yaşlı Maria'ya tayin edilirsin."
Masanın etrafında gülüşmeler yükseldi.
   Paul kendini esprinin dışında tuttu; dikkati projeksiyona ve zihnini dolduran soruya yoğunlaşmıştı. Masanın üstündeki görüntüyü işaret ederek sordu: "Thufir, bunun hepsini yutacak kadar büyük kum solucanları var mı?"
   Masaya birden sessizlik hakim oldu. Dük içinden lanet okudu, ardından: Hayır, buradaki gerçeklerle yüzleşmek zorundalar, diye düşündü.
   "Çölün derinliklerinde bütün bu fabrikayı tek lokmada yutabilecek solucanlar var," dedi Hawat. "Kalkan Duvarı'nm yakınında, baharın çoğunun çıkarıldığı yerde, bu fabrikayı kullanılmaz hale getirip gönlünce gövdeye indirebilecek bir sürü solucan var."
"Neden onları kalkanla korumuyoruz?" diye sordu Paul.
   "Idaho'nun raporuna göre," dedi Havvat, "kalkanlar çölde tehlikeli. Bir vücut kalkanı, yüzlerce metre çapında bir alan içindeki bütün solucanları çağırıyor. Onları sanki bir cinnete sürüklüyor. Bu konuda Fremenlerin verdiği bilgiye sahibiz ve bundan şüphelenmek için hiçbir neden yok. Idaho siyeçte kalkan donanımının izine rastlamamış."

"Hiç mi yokmuş?" diye sordu Paul.
   "Binlerce insanın arasında bu tür bir şeyi gizlemek epeyce zor olurdu," dedi Havvat. "Idaho siyeçin her yerine serbestçe girip çıkmış. Ne bir kalkan görmüş ne de kalkan kullandıklarına dair bir belirti."
"Bu bir bulmaca," dedi Dük.
   "Harkonnenler burada kesinlikle bir sürü kalkan kullanmış," dedi Havvat. "Her garnizon köyünde tamirhaneleri varmış; ve hesapları, kalkanların yenilenmesine ve parçalarına yüklü bir harcama yaptıklarını gösteriyor."
   "Fremenlerin kalkanları sıfırlamak için bir yöntemi olabilir mi?" diye sordu Paul.
   "Pek öyle görünmüyor," dedi Havvat. "Teorik olarak mümkün tabii ki; bir kontluğun ihtiyacını karşılayabilecek büyüklükte bir statik karşı şarjın bu işi gerçekleştirmesi düşünülebilir ama bugüne kadar kimse bunu denemedi."
   "Böyle bir şey olsa şimdiye kadar duyardık," dedi Halleck. "Kaçakçılar Fremenlerle yakın temas halinde, böyle bir aygıt olsaydı ele geçirmiş olurlardı. Ve onların, bunu gezegen dışında pazarlamalarını engelleyen hiçbir şey yok."
   "Bu kadar önemli bir sorunun yanıtsız kalması hiç hoşuma gitmiyor," dedi Leto. "Thufir, senden bu sorunun çözümüne öncelik vermeni istiyorum."
   "Zaten bunun üstünde çalışıyoruz, Efendim." Boğazını temizledi. "Ha, Idaho bir şey söylemişti: Fremenlerin kalkanlara karşı tavrını anlamamanız mümkün değil demişti. Kalkanlarla daha çok dalga geçiyorlarmış."
   Dük kaşlarını çattı: "Tartıştığımız konu bahar çıkarma donanımı."
Havvat projektörün başındaki yaverine işaret etti.
   Hasat fabrikasının solido görüntüsünün yerini, çevresindeki insan figürlerini cüce gibi gösteren kanatlı bir aracın projeksiyonu aldı. "Bu bir kaptıkaçtı," dedi Havvat. "Esas olarak, tek fonksiyonu bir fabrikayı bahar açısından zengin kumlara taşımak ve bir kum solucanı ortaya çıktığında fabrikayı kur-
  
125
124
 

tarmak olan büyük bir topterdir. Solucanlar her zaman ortaya çıkarlar. Bahar haşatı, toplayabildiğin kadarını toplayıp kaçma işlemidir."
"Harkonnen ahlakına fevkalade uygun," dedi Dük.
Aniden başlayan gülüşmeler fazlasıyla yüksek sesliydi.
   Projeksiyonun odağında kaptıkaçtının yerini bir ornitopter aldı.
   "Bu topterler oldukça konvansiyonel," dedi Hawat. "Büyük değişikliklerle menzilleri artırılıyor. Gerekli bölümlerinin kuma ve toza karşı izole edilmesine fazladan özen gösteriliyor. Yalnızca yaklaşık otuzda biri kalkanla kaplı, büyük olasılıkla menzili artırmak amacıyla kalkan jeneratörünün ağırlığından kurtulmak için."
   "Kalkanlara önem verilmemesi hoşuma gitmiyor," diye mırıldandı Dük. Ve şöyle düşündü: Harkonnenlerin sırrı bu mu? Hepsi üstümüze gelirse kalkanlı firkateynlerle bile kaçamayacağımız anlamına mı geliyor bu? Bu düşünceleri uzaklaştırmak için başını iki yana salladı: "İşle ilgili hesaplara geçelim. Kârımız ne kadar olacak?"
   Hawat defterinden iki sayfa çevirdi. "Tamirlerin ve işletilebilir donanımın değerini belirledikten sonra, işletme maliyetleriyle ilgili tahmini bir hesap çıkardık. Doğal olarak bu hesap, sağlam bir emniyet payı düşülmüş bir değere dayanıyor." Havvat, Mentat yarı-transı içinde gözlerini kapadı: "Harkonnenler zamanında, bakım ve maaş giderleri yüzde ondörtte tutulmuş. Biz başlangıçta yüzde otuzda tutarsak şanslıyız. CHOAM yüzdesi ve askeri maliyetler dahil edilip yatırım ve büyüme faktörleri hesaba katıldığında, kullanılamaz hale gelmiş ekipmanı değiştirene kadar kâr payımız yüzde altı ya da yedi gibi çok düşük bir marjda kalacak. Daha sonra olması gerektiği gibi yüzde oniki ila onbeşe yükseltebilmeliyiz." Gözlerini açtı. "Efendim Harkonnen yöntemlerini benimsemek istemediği sürece."
   "Sağlam ve kalıcı bir gezegen üssü için çalışıyoruz," dedi Dük. "İnsanların büyük bir bölümünü, özellikle Fremenleri

mutlu etmeliyiz."
"En çok da Fremenleri," diye onayladı Havvat.
   "Caladan'daki üstünlüğümüz," dedi Dük "deniz ve hava gücüne dayanıyordu. Burada, benim çöl gücü dediğim bir şeyler geliştirmeliyiz. Hava gücü de buna dahil olabilir ama olmama olasılığı da var. Dikkatinizi topter kalkanlarının yokluğuna çekmek istiyorum." Başını iki yana salladı. "Harkonnenler bazı kilit personelleri için gezegen dışından getirdikleri işçilere güveniyorlardı. Biz buna kalkışamayız. Gelecek her yeni grupta belirli sayıda provakatör olacaktır."
   "Bu durumda çok daha az kâra ve düşük haşata razı olmak zorunda kalacağız," dedi Havvat. "İlk iki mevsimde üretimimiz Harkonnenlerin ortalamasının üçte ikisi olmalı."
   "İşte," dedi Dük, "tam beklediğimiz gibi. Fremenler konusunda hızlı hareket etmeliyiz. İlk CHOAM denetiminden önce tam beş tabur Fremen askeri istiyorum."
"Bu pek uzun bir süre değil, Efendimiz," dedi Havvat.
   "Sizin de bildiğiniz gibi pek fazla zamanımız yok. İlk fırsatta, Harkonnen üniforması giymiş Sardokarlarla birlikte burada olacaklar. Kaç kişi göndereceklerini düşünüyorsun, Thufır?"
   "Toplam dört veya beş tabur, Efendimiz. Lonca'nın birlik taşıma maliyetleri bu kadarken daha fazla olamaz."
   "O halde, beş Fremen taburu artı kendi birliklerimiz bu işi başarmalı. Landsraad Kurulu'nun önüne dizmek için birkaç Sardokar'ı esir alalım, o zaman meseleler çok daha farklı olacak...kar etsek de etmesek de."
"Elimizden geleni yapacağız, Efendimiz."
   Paul babasına baktı, sonra tekrar Havvat'a döndü, aniden Mentat'm yaşının büyüklüğünü fark etti ve ihtiyar adamın üç kuşaktır Atreideslere hizmet ettiğinin bilincine vardı. Yaşlı. Bu, kahverengi gözlerin ıslak parlaklığında, egzotik iklimlerde çatlayıp yanmış yanaklarda, omuzlarının yuvarlaklığında ve safo suyunun kızıla boyadığı ince dudaklarında görülüyordu.
Ne çok şey yaşlı bir adama bağlı, diye düşündü Paul.

127
126
 

   "Şu anda bir suikastçiler savaşının içindeyiz," dedi Dük, "ama bütün gücüne ulaşmadı. Thufir, buradaki Harkonnen örgütünün durumu ne?"
   "Kilit adamlarından iki yüz elli dokuz tanesini safdışı ettik, Efendim. En fazla üç Harkonnen hücresi kaldı, herhalde toplam yüz kişi."
   "Safdışı bıraktığınız bu Harkonnen hayvanlarının," dedi Dük, "malı mülkü var mıydı?"
"Çoğu iyi durumdaydı, Efendim; girişimci sınıftan."
   "Altında her birinin imzası olan sahte bağlılık belgeleri düzenlemeni istiyorum," dedi Dük. "Kopyalan, Değişim Yargıcı'yla birlikte kayda geçir. Sahte bağlılık altında kalma-larıyla biz yasal bir konum elde edeceğiz. Mallarına el koy, her şeylerini al, ailelerini dışarı at, onları soy. Ve yüzde onunu İmparatorluk'un almasını sağla. Her şey yasal olmalı."
   Thufir, şarap rengi dudaklarının altındaki kırmızı lekeli dişlerini göstererek gülümsedi. "Atalarınıza yakışır bir hareket, Efendim. Bunu ilk düşünen ben olmadığım için utanıyorum."
   Masanın karşısındaki Halleck, Paul'ün suratının asılmasına şaşırarak kaşlarını çattı. Diğerleri gülüyor ve başlarıyla onaylıyorlardı.
   Yanlış, diye düşündü Paul. Bu yalnızca diğerlerinin daha şiddetli savaşmalarına yol açacak. Teslim olmak onlara hiçbir şey kazandırmaz.
   Kanlıda uygulanan asıl kuralsız geleneği biliyordu; ama bu, onlara zaferi kazandırırken aynı zamanda onları yok edebilecek türden bir hareketti.
   " 'Bir yabancıyım yabancı bir diyarda,' " diye alıntı yaptı Halleck.
   Paul, onun, O.K. Incili'nden yaptığı alıntıyı tanıyarak gözlerini ona dikti: Acaba Gurney de mi dolambaçlı komplolara bir son verilmesini istiyor?
   Dük pencerelerin dışındaki karanlığa göz attıktan sonra Halleck'e baktı. "Gurney, şu bahar işçilerinden kaç tanesini bizimle kalmaya ikna ettin?"
  
"Toplam iki yüz elli altı, Efendimiz. Sanırım onları alıp kendimizi şanslı saymalıyız. Hepsi yararlı birimlerden."
   "Hepsi bu mu?" Dük dudaklarını büzdü. "Imm...şeye geçelim..."
   Kapıdan gelen bir gürültü sözünü kesti. Duncan Idaho, muhafızların oradan geldi, masayı boydan boya aceleyle geçip Dük'ün kulağına eğildi.
   Leto ona doğrulmasını işaret etti: "Çekinmeden konuş, Duncan. Görüyorsun, buradakiler strateji kurmayları."
   Paul Idaho'yu inceledi; onu, gıpta edilecek çetin bir silah hocası yapan, kediye benzer hareketlerine ve hızlı reflekslerine dikkat etti. Idaho'nun esmer yuvarlak yüzü Paul'e dönerken, içeri çökük gözleri hiçbir tanıma belirtisi göstermedi; ama Paul heyecanın üstündeki dinginlik maskesini tanıdı.
   Idaho masanın bir ucundan öbür ucuna bakarak: "Fremen kılığına girmiş paralı Harkonnen askerlerinden oluşan bir birlik ele geçirdik. Fremenler sahte grubu haber vermek için bir kurye gönderdiler. Ama saldırı sırasında, Harkonnenler tarafından yolu kesilerek feci şekilde yaralanmış Fremen kuryesini bulduk. Hekimlerimizin tedavi etmesi için onu buraya getirirken, yolda öldü. Adamın ne kadar kötü bir durumda olduğunu gördüm ve elimden geleni yapmak için durdum. Bir şeyi kaldırıp atmaya çalıştığını görünce şaşırdım." Idaho gözucuyla Leto'ya baktı. "Bir hançer, Efendim, bugüne kadar gördüklerinize hiç benzemeyen bir hançer."
"Hançer-i figan mı?" diye sordu birisi.
   "Şüphesiz," dedi Idaho. "Rengi sütbeyaz ve kendinden bir ışıkla parlıyor gibi." Elini ceketinin içine soktu, ucundan kabartılı siyah bir sapın göründüğü bir kın çıkardı.
"O bıçağı kınından çıkarma!"
   Hepsinin başını kaldırıp bakmasına neden olan gür ve etkili ses odanın ucundaki açık kapıdan gelmişti.
   Kapıda, muhafızların çapraz kılıçlarıyla engellenen, uzun boylu, cüppeli birisi duruyordu. Hiç akı olmayan tamamen mavi gözlerini sergileyen, kapüşonuyla siyah peçesi arasındaki
  
129
128
 

boşluk dışında açık bej bir cüppe adamı tümüyle sarmalıyordu.
"İzin verin girsin," diye fısıldadı Idaho.
"Bırakın adamı geçsin," dedi Dük.
   Muhafızlar bir an duraksadılar, sonra kılıçlarını indirdiler. Adam odaya rüzgar gibi daldı, Dük'ün karşısında durdu.
   "Bu Stilgar, ziyaret ettiğim siyeçin reisi, sahte gruptan bizi haberdar edenlerin lideri," dedi Idaho.
   "Hoşgeldiniz, bayım," dedi Leto. "Neden bu bıçağı kınından çekmemeliymişiz?"
   Stilgar, Idaho'ya şöyle bir baktı: "Sen aramızda temizlik ve onur geleneklerini gözledin. Dostluk eli uzattığın adamın bıçağını görmene izin veririm." Odada bulunan diğerlerini bakışlarıyla taradı. "Ama diğerlerini tanımıyorum. Onların onurlu bir silahı kirletmelerini ister misin?"
   "Ben Dük Leto'yum," dedi Dük. "Benim bu bıçağı görmeme izin verir misin?"
   "Onu kınından çekme hakkını kazanmanıza izin vereceğim," dedi Stilgar; ve masadan protesto mırıltıları yükselince, ince, koyu renk damarlı elini kaldırdı. "Bunun, size dostluk eli uzatan birinin bıçağı olduğunu hatırlatırım."
   Sessiz bekleyiş sırasında, Paul adamı inceledi ve ondan yayılan güç aurasını hissetti. O bir liderdi, bir Fremen lideri.
   Masanın ortasına yakın, Paul'ün karşısında oturan bir adam mırıldandı: "Bu kim oluyor da Arrakis'te hangi haklara sahip olduğumuzu bize söylüyor?"
   "Dük Leto Atreides'in, yönetilenlerin rızasıyla yönettiği söyleniyor," dedi Fremen. "Bu yüzden size bizim aramızdaki adeti anlatmalıyım: bir hançer-i figanı gören herkese belirli bir sorumluluk yüklenir." Idaho'ya karanlık bir bakış savurdu. "Onlar bizimdir. Bizim rızamız olmadan Arrakis'i asla terk edemezler."
   Halleck ve diğerlerinden birkaçı kızgınlıkla yerlerinden kalktılar. Halleck şöyle dedi: "Dük Leto belirler..."
   "Bir saniye, lütfen," dedi Leto ve sesinin yumuşaklığı onları durdurdu. Bu iş kontrolden çıkmamalı, diye düşündü. Dik-

katini Fremene yönelterek: "Bayım, benim itibarıma saygı gösteren herkesin kişisel itibarına hürmet eder ve saygı gösteririm. Size gerçekten de borçluyum. Ve ben borçlarımı daima öderim. Mademki bu hançerin kınında kalması sizin geleneğiniz, o halde bunun böyle olması emrediliyor, benim tarafımdan. Ve eğer bize hizmet ederken ölen adamı onur-landırabilecek başka bir yol varsa, söylemeniz kafi."
   Fremen gözlerini Dük'e dikti. Yavaşça peçesini açınca, ince burnu ve parlak siyah sakalının içindeki dolgun dudakları göründü. Göstere göstere eğilip masanın cilalı yüzeyine tükür-
dü.
Masanın  çevresindeki  adamlar birden  ayağa kalkmaya
davranınca Idaho'nun sesi odada gürledi: "Durun!"
   Idaho, aniden sağlanan sessizlikte konuştu: "Teşekkür ederiz, Stilgar, bedeninin nemini bize bağışladığın için. Onu, hangi ruhla verilmişse, o ruhla kabul ediyoruz." Ve Idaho da masaya Dük'ün önüne tükürdü.
   Idaho, Dük'ün duyabileceği şekilde: "Suyun burada ne kadar değerli olduğunu unutmayın, Efendimiz. Bu bir saygı
göstergesi."
   Leto sandalyesinde geriye yaslandı, Paul'le göz göze geldi ve oğlunun yüzünde pişmanlık dolu bir sırıtış yakaladı, adamları durumu anladıkça masadaki gerilimin yavaşça dağıldığını
hissetti.
Fremen  Idaho'ya baktı:   "Siyeçimde  takdir  ediliyorsun.
Dük'üne bağlılık sözün var mı?"
"Onun saflarına katılmamı istiyor, Efendimiz," dedi Idaho.
"İkili bir bağlılığı kabul eder mi?" diye sordu Leto.
"Onunla gitmemi mi istiyorsunuz, Efendimiz?"
   "Bu konuda senin karar vermeni istiyorum," dedi Leto ve sesindeki aceleciliğe hakim olamadı.
   Idaho Fremen'i inceledi. "Beni bu şartlar altında kabul eder misin, Stilgar? Dük'üme hizmet etmek için geri dönmek zorunda kalacağım zamanlar olacak."
"İyi dövüşüyorsun ve dostumuz için elinden geleni yaptın,"

131
130
 

dedi Stilgar. Leto'ya baktı. "Şu şekilde olsun: Idaho bize . lığının bir işareti olarak hançer-i figanı saklasın. Arındırılmalı] tabii ki, ve törenler yapılmalı; ama bu halledilebilir. Atreidesl askeri ve bir Fremen olacak. Bunun bir örneği var: Liet iki| efendiye hizmet eder."
"Ne dersin Duncan?" diye sordu Leto.
"Anladım, Efendimiz."
"Anlaştık o zaman."
   "Suyun bizimdir, Duncan Idaho," dedi Stilgar. "Bizim; dostumuzun bedeni senin Dük'ünle kalıyor. Onun suyu Atrei-l deş suyudur. Bu bizim aramızda bir bağdır."
   Leto göğüs geçirdi, Hawat'a baktı, yaşlı Mentat'la göz göze geldi. Hawat başıyla onayladı, yüzünde memnun bir ifade vardı.
   "Aşağıda bekleyeceğim," dedi Stilgar, "Idaho dostlarıyla' vedalaşırken. Ölen dostumuzun adı Turok'tu. Ruhunu serbest bırakma zamanı geldiğinde bunu hatırlayın. Sizler Turok'un dostlarısınız."
Stilgar gitmek için arkasını döndü.
"Biraz daha kalmaz mısınız?" diye sordu Leto.
   Fremen geri dönerken, kayıtsız bir hareketle peçesini yerine taktı, altından bir şeyleri ayarladı. Peçe yerine oturmadan önce, ince, boruya benzer bir şey Paul'ün gözüne çarptı.
"Kalmak için neden var mı?" diye sordu Fremen.
"Sizi onurlandırırdık," dedi Dük.
   "Onur, çok geçmeden başka bir yerde olmamı gerektiriyor," dedi Fremen. Idaho'ya bir bakış daha savurdu, hızla döndü ve kapıdaki muhafızları geçerek çıktı.
   "Diğer Fremenler de onun gibiyse birbirimize iyi hizmet edeceğiz demektir," dedi Leto.
Idaho kuru bir sesle konuştu: "O iyi bir örnek, Efendimiz."
"Ne yapacağını anladın mı, Duncan?"
"Sizin Fremen elçinizim, Efendimiz."
   "Birçok şey sana bağlı, Duncan. Sardokarlar tepemize çullanmadan önce bu insanlardan oluşan en az beş tabura ihti-

yacımız olacak."
   "Bu biraz uğraş gerektirecek, Efendimiz. Fremenler oldukça bağımsız bir grup." Idaho bir an duraksadı, ardından: "Ve, Efendimiz, bir şey daha var. Esir aldığımız paralı askerlerden biri, bu bıçağı ölen Fremen dostumuzdan almaya çalışıyordu. Harkonnenlerin, tek bir hançer-i figan getirene bir milyon soları ödül vaat ettiklerini söyledi."
   Leto şaşırdığım açıkça belli ederek çenesini yukarı kaldırdı. "Bu bıçaklardan birini neden bu kadar çok istiyorlar?"
   "Hançer bir kum solucanının dişi bilenerek yapılıyor, bu Fremenlerin işareti, Efendimiz. Mavi gözlü bir adam bununla her siyeçe sızabilir. Tanınmasaydım beni de sorguya çekerlerdi. Ben Fremen'e benzemiyorum. Ama..."
"Piter de Vries," dedi Dük.
"Şeytani hünerleri olan bir adam, Efendim," dedi Hawat.
Idaho kınındaki hançeri ceketinin altına soktu.
"O hançere iyi bak," dedi Dük.
   "Anladım, Efendim." Kemer setindeki telsize hafifçe dokundu. "Olabildiğince çabuk rapor vereceğim. Çağrı kodum Thufır'de var. Savaş dilini kullanın." Selam verdi, hızla döndü ve Fremen'in arkasından koşturdu.
Koridorda gümbürdeyen ayak seslerini duydular.
   Leto ve Hawat birbirlerine anlayışla baktılar. Gülümsediler.
"Yapacak çok işimiz var, Efendimiz," dedi Halleck.
"Ve seni işinden alıkoyuyorum," dedi Leto.
   "ileri üslerle ilgili raporum hazır," dedi Havvat. "Bunu başka bir zaman mı vereyim, Efendimiz?"
"Uzun sürer mi?"
   "Bir brifing için uzun değil. Fremenler arasındaki bir söylentiye göre; Çöl Botanik Deney istasyonları dönemi süresince, Arrakis'te, bu ileri üslerden iki yüzden fazla sayıda inşa edilmiş. Tümünün terk edildiği sanılıyor ama terk edilmeden önce izole edildiklerine dair raporlar var."
"İçinde donanımlarla mı?" diye sordu Dük.

133
132
 

"Duncan'dan aldığım raporlara göre öyle."
"Yerleri neresi?" diye sordu Halleck.
   "Bu sorunun yanıtı," dedi Havvat, "hiç değişmiyor: 'Liet bilir.' "
"Tanrı bilir," diye mırıldandı Leto.
   "Belki de değil, Efendimiz," dedi Havvat. "Stilgar'ın ismi nasıl kullandığını duydunuz. Gerçek bir kişiden söz ediyor olabilir mi?"
   "İki efendiye hizmet eder!" dedi Halleck. "Sanki dinsel bir söze benziyor."
"Ve sen biliyor olmalısın," dedi Dük.
Halleck gülümsedi.
   "Şu Değişim Yargıcı," dedi Leto "İmparatorluk ekolojisti: Kynes...Bu üslerin nerede olduğunu bilmiyor mudur?"
   "Efendimiz," diye uyardı Havvat, "bu Kynes bir İmparatorluk hizmetkarı."
   "Ve İmparator'dan çok uzaklarda," dedi Leto. "Bu üsleri istiyorum. Kurtarabileceğimiz ve çalışma donanımımızı onarmak için kullanabileceğimiz malzemelerle dolu olmalılar."
   "Efendimiz!" dedi Hawat. "Bu üsler yasal olarak hala Majesteleri'nin topraklarında."
   "Buradaki hava her şeyi yok etmeye yetecek kadar zalim," dedi Dük. "Her zaman havayı suçlayabiliriz. Şu Kynes'ı getirin de en azından üslerin var olup olmadığını öğrenelim."
   "Ya bunları zaptetmek tehlikeliyse," dedi Hawat. "Duncan bir şeyden emindi: bu üsler ya da bunların temsil ettikleri, Fremenler için derin bir anlam taşıyor. Eğer bu üsleri alırsak Fremenleri kendimize düşman edebiliriz."
   Paul, onların etrafındaki adamlara baktı ve her bir sözcüğü nasıl bir gerginlikle dinlediklerini gördü. Babasının tavrı nedeniyle oldukça rahatsız olmuş görünüyorlardı.
   "Dinle onu, baba," dedi Paul alçak bir sesle. "Doğru söylüyor."
   "Efendimiz," dedi Havvat, "bu üsler bize kalan donanımın her parçasını onarmakta kullanılacak malzemeyi sağlayabilir

ama stratejik sebeplerle ulaşamayacağımız bir yerde olabilirler, paha fazla bilgi olmadan harekete geçmek acelecilik olur. Bu jCynes, İmparatorluk'un verdiği hakemlik yetkisine sahip. Bunu unutmamalıyız. Ve Fremenler onun kararlarına uyuyorlar."
"O zaman nazikçe halledin," dedi Dük. "Yalnızca bu
üslerin var olup olmadığını öğrenmek istiyorum."
   "Emredersiniz, Efendimiz." Havvat geriye yaslandı, bakışlarını indirdi.
   "Hadi bakalım," dedi Dük. "Bizi bekleyenin ne olduğunu biliyoruz, çalışmak. Bunun için eğitildik. Bu konuda biraz tecrübemiz var. Ödüllerin ne olduğunu biliyoruz ve alternatifler de yeterince açık. Hepiniz görevlerinize atandınız." Halleck'e baktı. "Gurney, öncelikle şu kaçakçı işiyle ilgilen."
   " 'Kuru topraklarda yaşayan isyankarlara gideceğim,' " dedi Halleck dua okurcasına.
   "Bir gün bu adamı aktaracak bir sözü olmadan yakalayacağım, işte o zaman çıplakmış gibi görünecek," dedi Dük.
   Masanın etrafında gülüşmeler yankılandı ama Paul bu gülüşlerin gerisindeki çabayı duydu.
   Dük, Havvat'a döndü. "İstihbarat ve haberleşme için bu kata başka bir karargah kur, Thufır. Bunlar hazır olduğunda, seni görmek istiyorum."
   Havvat ayağa kalktı, destek ararmış gibi odaya göz gezdirdi. Gitmek için arkasını döndü, kafilenin odadan çıkmasına öncülük etti. Diğerleri aceleyle hareket ettiler, sandalyelerini zemine sürterek, karmaşık küçük kümeler halinde toplanmaya
başladılar.
   Odadan çıkan son adamların arkasından bakan Paul, karmaşa içinde bitti, diye düşündü. Daha önce Kurmay toplantıları hep kesin bir havada biterdi. Bu toplantı, damla damla akıp kendi yetersizlikleri yüzünden azar azar tükenmiş, üstüne üstlük bir de tartışmayla sona ermiş gibi görünüyordu.
   Paul ilk kez kendisini gerçek bir yenilgi olasılığı üzerine düşünmeye bıraktı; bu konuyu, korkudan ya da Basra-
  
135
134
 

hibe'ninki gibi uyanlardan dolayı düşünüyor değildi, bununlı kendi durum değerlendirmesi yüzünden yüz yüzeydi.
   Babam ümitsiz diye düşündü. İşler bizim için hiç iyi gitmi yor.
   Ve Hawat...Paul yaşlı Mentat'ın toplantı boyunca nasıl] davrandığını hatırladı: belli belirsiz duraksamalar ve huzur-] suzluk belirtileri.
Hawat'm kafası bir şeylere fena halde takılmıştı. "En iyisi gecenin kalanını burada geçir, oğlum," dedi Dük.| "Birazdan şafak sökecek nasıl olsa. Anneni haberdar ederim."] Yavaşça, zorlanarak ayağa kalktı. "Neden şu sandalyelerde birkaçını bir araya getirip üzerine uzanmıyorsun?" "Çok yorgun değilim, efendim." "Nasıl istersen."
   Dük ellerini arkasında birleştirdi, masanın uzun kenarı] boyunca volta atmaya başladı.
   Kafese kapatılmış bir hayvan gibi diye düşündü babası için.
   "Aramızda hain olma olasılığını Havvat'la tartışacak j mısın?" diye sordu Paul.
   Dük oğlunun karşısında durdu ve karanlık pencerelere doğru konuştu. "Bu olasılığı birçok kez tartıştık."
   "Yaşlı kadın kendinden çok emin görünüyordu ve şu mesaj, hani Annemin..."
   "Önlemler alındı," dedi Dük ve odaya bakındı. Paul, babasının gözlerinde, tuzağa düşmüş vahşiliği gördü. "Burada kal. Karargahlarla ilgili olarak Thufır'le tartışmak istediğim bazı şeyler var." Döndü, kapı muhafızlarını başıyla selamlayarak uzun adımlarla odadan çıktı.
   Paul, babasının durmuş olduğu yere gözlerini dikti. Bu yer, Dük odadan çıkmadan önce de boştu. Ve yaşlı kadının uyarısını hatırladı: "...baba için, hiçbir şey."
 
Muad'Dib'in ailesiyle birlikte Arrakeen sokaklarından geçtiği o ilk gün, yoldaki insanlardan bazıları efsaneleri ve kehaneti hatırladılar; ve şöyle bağırdılar: "Mehdi!" Ama bağırışları bir ifadeden çok bir soruydu; çünkü onun, kehanetteki Lisan-iil-Gayb, yani Dış Dünya 'dan Gelen Ses olmasını yalnızca umut ediyorlardı. Dikkatleri aynı zamanda annede yoğunlaşmıştı çünkü onun bir Bene Gesserit olduğunu duymuşlardı ve onun diğer Lisan-ül-Gayb gibi olduğu onlar için açıktı.
- Prenses Irulan'ın yazdığı "Muad'Dib'i Anlamak"tan
  Dük, Thufır Hawat'ı, bir muhafızın kendisine gösterdiği köşe odada tek başına buldu. Bitişikteki odadan iletişim donanımını kuran adamların sesleri geliyordu ama burası oldukça sessizdi. Hawat, üzerinde darmadağınık kağıtların bulunduğu masadan kalkarken, Dük odaya göz gezdirdi. Yeşil duvarlı odada, masanın dışında, Harkonnen "H" si kötü bir iz bırakarak aceleyle üzerinden sökülmüş üç tane süspansörlü sandalye vardı.
   "Sandalyeler özgürlüğüne kavuşturuldu ve oldukça güvenli," dedi Havvat. "Paul nerede, Efendimiz?"
   "Onu toplantı odasında bıraktım. Ben orada olup dikkatini dağıtmazsam biraz dinleneceğini umuyorum."
   "Hawat başıyla onayladı, bitişik odanın kapısına doğru gitti, kapıyı kapatarak statik seslerin ve elektronik kıvılcımların gürültüsünü kesti.
   "Thufır," dedi Leto, "İmparatorluk'un ve Harkonnenlerin bahar stokları dikkatimi çekiyor."
"Anlayamadım, efendim."
   Dük dudaklarını büzdü. "Ambarlar yıkılabilir." Tam Havvat konuşmaya başlayacakken elini kaldırdı. "İmparator'un gizli
  
137
136
 

depolarını hesaba katma. Eğer Harkonnenler utandırılırsa bun^J dan gizli gizli keyif alacaktır. Peki Baron sahip olduğunu! açıkça kabul edemeyeceği bir şeyin yok edilmesine itiraz ede-' bilir mi?"
   Havvat   başını   iki   yana   salladı.   "Bu   işe   ayıracak   az j adamımız var, Efendimiz."
   "Idaho'nun adamlarından bazılarını kullan. Ve belki de gezegen dışı bir gezi Fremenlerden bazılarına eğlenceli gele-; çektir. Giedi Prime'a bir baskın, böyle bir şaşırtma hareketinin j taktik avantajları var, Thufır."
   "Nasıl isterseniz, Efendim." Hawat arkasını döndü ve Dük | yaşlı adamda sinirlilik belirtileri gördü. Belki de ona güvenmediğimden şüpheleniyor. Hainler hakkında bana özel raporlar verildiğini bilmeli. Imm, en iyisi onun korkularını hemen yatıştırmak.
   "Thufır," dedi, "sen tam olarak güvenebileceğim birkaç kişiden biri olduğun için tartışmamız gereken başka bir mesele var. Hainlerin kuvvetlerimizin arasına sızmasını önlemek amacıyla her zaman tetikte olmamız gerektiğini ikimiz de biliyoruz...ancak elime iki yeni rapor geçti."
Havvat döndü, gözlerini ona dikti.
Ve Leto, Paul'ün anlattıklarını tekrarladı.
   Raporlar Hawat'ın güçlü Mentat konsantrasyonunu ortaya çıkaracağına yalnızca sıkıntısını artırdı.
   Leto yaşlı adamı inceledi ve hemen ardından konuşmaya başladı: "Bir şeyler saklıyorsun, yaşlı dostum. Kurmay toplantısı boyunca çok sinirli olmandan şüphelenmeliydim. Bütün toplantının önüne geçecek kadar acil olan nedir?"
   Havvat'in safoyla lekeli dudakları, küçük kırışıklıkların yayıldığı düz bir çizgi halini aldı. Konuşurken kırışık katılıklarını korudular: "Efendim, bu konuyu nasıl açacağımı gerçekten bilmiyorum."
   "Birbirimiz için yaptığımız birçok fedakarlık var, Thufır," dedi Dük. "Bana her konuyu açabileceğini biliyorsun."
Havvat ona bakmayı sürdürdü: En hoşuma giden hali bu.

işte, benim sadakat ve hizmetimi son damlasına kadar hak eden onurlu adam. Neden onu incitmek zorundayım ki? "Evet?" diye ısrar etti Leto.
Havvat omuz silkti. "Konu, yırtık bir not parçası. Bunu bir Harkonnen kuryesinden aldık. Not, Pardee adında bir ajana yazılmıştı. Pardee'nin buradaki Harkonnen yeraltı teşkilatının başındaki adam olduğuna inanmamız için geçerli nedenler var. Not...büyük sonuçları olabilecek ya da hiçbir sonucu olmayacak bir şey. Çeşitli yorumlara î 7ik." "Bu notun hassas içeriği nı 'ir?"
"Notun parçası, Efendim. Tam değil. Her zamanki imha kapsülü bağlanmış minimik tel üzerindeydi. Tamamı silinmeden hemen önce asit etkimesini durdurduk, yalnızca bir parça kaldı. Yine de bu parça fazlasıyla anlamlı." "Evet?"
   Havvat dudaklarını ovuşturdu. "Diyor ki: '...eto asla şüphelenmeyecek ve bu bela başına çok sevdiği birinin eliyle açıldığında, tek başına bu bile onu yıkmaya yetecektir.' Not Baron'un kendi mührünün altındaydı ve ben mührün sahte olmadığını belirledim."
"Neden şüphelendiğin açık," dedi Dük. Sesi aniden do-
nuklaşmıştı.
"Sizi   incitmektense   kollarımı   keserim,"   dedi   Havvat.
"Efendim, amaya..."
   "Leydi Jessica," dedi Leto ve bir kızgınlığın içini yakmaya başladığını hissetti. "Bu Pardee'den gerçekleri söküp alamadınız mı?"
   "Maalesef, kuryeyi yakaladığımızda Pardee artık yaşayanların arasında değildi. Eminim, kurye ne taşıdığını bilmiyordu."
"Anlıyorum."
   Leto başını iki yana sallarken düşündü: Ne pis bir iş bu. Bunun altında hiçbir şey olamaz. Ben kadınımı tanırım.
"Efendim, eğer..."
"Hayır!" diye bağırdı Dük. "Bunda bir hata var..."

139
138
 

"Bunu göz ardı edemeyiz, Efendim."
   "Onaltı yıldır benimle birlikte o! Sayısız fırsatı oldu... Okulu ve kadını sen kendin soruşturmuşum!"
   Havvat acı bir ses tonuyla konuştu: "Kaçırdığım şeyler olduğu bilinmekte."
   "Bu olanaksız, sana söylüyorum! Harkonnenler, Atreides soyunu yok etmek istiyorlar, Paul de dahil. Bir kez denediler bile. Bir kadın kendi oğluna karşı suikast düzenleyebilir mi?"
   "Belki o, oğluna karşı suikast düzenlemiyor. Dünkü girişim zekice bir hile olabilir."
"Bir hile olamaz."
   "Efendimiz, anne babasını tanımıyor olması gerekiyor, ama ya tanıyorsa? Ya o bir yetimse, mesela bir Atreides tarafından yetim bırakıldıysa?"
   "Çok önce harekete geçebilirdi, içkimde bir zehir... geceleyin küçük bir hançer. Kimin eline daha iyi fırsat geçti?"
   "Harkonnenler sizi yok etmek istiyorlar, Efendim. Amaçları yalnızca öldürmek değil. Kanlıda birçok nüans vardır. Kan davaları arasında bu bir sanat eseri olabilir."
   Dük'ün omuzları çöktü. Gözlerini kapadı, yaşlı ve yorgun görünüyordu. O olamaz, diye düşündü. O kadın bana kalbini açtı
   "Beni yok etmek için, sevdiğim kadınla ilgili içime şüphe tohumları atmaktan daha iyi bir yol olabilir mi?"
   "Hesaba katmış olduğum bir yorum," dedi Havvat. "Yine de..."
   Dük gözlerini açarak Hawat'a dikti: Bırak şüphelensin. Şüphelenmek onun işi, benim değil. Belki de buna inanmış görüniirsem, bu başka bir adamın dikkatsiz davranmasını sağlar.
"Ne öneriyorsun?" diye fısıldadı Dük.
   "Şu an için sürekli gözetim, Efendim. Her an gözlenmeli. Göze batmayacak bir şekilde yapılmasını sağlayacağım. Bu iş için Idaho ideal bir seçim olur. Belki bir iki hafta içinde onu

geri getirebiliriz. Idaho'nun birliğinde eğitmekte olduğumuz genç bir adam, onun yerine Fremenlere göndermek için ideal. Diplomasiye doğuştan yeteneği var."
"Bizi Fremenlere götüren basamağı tehlikeye atma."
"Elbette, Efendimiz."
"Peki ya Paul?"
"Herhalde Dr. Yueh'yi uyarabiliriz."
Leto, Havvat'a sırtını döndü. "Bunu sana bırakıyorum."
"Takdir hakkımı kullanacağım, Efendim."
   En azından buna güvenebilirim diye düşünen Leto şöyle dedi: "Biraz dolaşacağım. Bana ihtiyacın olursa buralardayım.
Muhafızlar..."
   "Efendim, gitmeden önce okumanız gereken bir telklip var. Bu, Fremenlerin dini üzerine bir ilk tahmin analizi. Bu konuda bir rapor istemiştiniz hatırlarsanız."
Dük durakladı, arkasını dönmeden konuştu. "Bekleyemez
mi?"
   "Tabii, Efendim. Ancak, ne diye bağırdıklarını sormuştunuz. "Mehdi!" diye bağırıyorlardı. Bu terimi genç efendi için kullanıyorlardı. Onlar..."
"Paul için mi?"
   "Evet, Efendim. Burada bir efsane var; bir Bene Gesse-rit'in çocuğunun, bir liderin gelip onları gerçek özgürlüğe götüreceğine dair bir kehanet. O bildik mesih seyrini izliyor."
"Paul'ün bu şey olduğunu mu düşünüyorlar...bu..."
   "Yalnızca umut ediyorlar, Efendim." Havvat bir telklip kapsülünü uzattı.
Dük alıp cebine koydu. "Sonra bakarım."
"Elbette, Efendim."
"Şimdi zamana ihtiyacım var...düşünmek için."
"Peki, Efendim."
   Dük, iç geçirerek derin bir nefes aldı, uzun adımlarla kapıdan çıktı. Holde sağa döndü, elleri arkasında, nerede olduğuna pek dikkat etmeden yürümeye başladı. Koridorlar ve basamaklar ve balkonlar ve holler.. .yana çekilip onu selamlayanlar.
  
141
140
 

   Toplantı odasına geri döndüğü zaman, odanın karanlık olduğunu; ve Paul'ün, üzerine bir muhafızın cüppesi atılımı halde, kafasının altında bir torbayla masada uyuduğunu gördüj Dük, sessizce odanın öbür ucuna yürüyüp iniş alanına ba balkona çıktı. Balkonun köşesinde duran bir muhafız, alandan! hafifçe yansıyan ışıkta Dük'ü tanıdı, hazır ola geçti.
   "Rahat," diye mırıldandı Dük. Balkon demirinin soğu metaline dayandı.
   Çöl havzasına şafak öncesi sessizliği çökmüştü. YukanJ baktı.   Kafasının  tam  üstünde,  yıldızlar,   lacivertin  üstüne atılmış payetli bir şal gibiydi. Güney ufkunun hemen üstünde,! ince bir toz bulutunun arasından gecenin ikinci ayı görünüyor-] du, ona alaycı bir ışıkla bakan inanmaz bir ay.
   Ay, Kalkan Duvan'nın sarp kayalıklarının altına, onları] adeta buzla kaplayarak gömülürken,  onu  seyreden  Dük'ü, karanlığın ani yoğunluğunda bir ürperti sardı. Titredi.
İçini bir kızgınlık kapladı.
   Harkonnenler beni son kez engelledi ve izledi ve avladı, l diye düşündü. Köylü kurnazı gübre yığınları! İşte kararımı veriyorum! Ve hafif üzüntülü bir şekilde düşündü: Göz ve pençeyle yönetmeliyim...tıpkı başka kuşların arasındaki atmaca gibi. Eli, bilinçsizce, ceketinin üzerindeki atmaca amblemine gitti.
   Doğuya doğru gece, parlak gri bir demete, sonra da yıldızları sönük bırakan bir deniz kabuğu yanar dönerliğine dönüştü. Kırık bir ufka karşı söken şafağın uzun ve ağır hareketi başladı.
   Öylesine güzel bir sahneydi ki, Dük'ün bütün dikkatini üstünde topladı.
Bazı şeyler benzersiz oluyor, diye düşündü.
   Burada, bu paramparça kırmızı ufuk ile mor ve pas rengi kayalıklar kadar güzel bir şey olabileceğini asla hayal etmemişti. Gecenin belli belirsiz çiyinin, Arrakis'in aceleci tohumlarına yaşam verdiği iniş alanının ötesinde, büyük kırmızı-çiçek gölcükleri ve bunların içinden geçen, dev ayak izlerini

andıran düzenli menekşe adımlarını gördü.
"Güzel bir sabah, Efendimiz," dedi muhafız.
"Evet, öyle."
   Dük başıyla onaylarken düşündü: Belki bu gezegen kendini yavaş yavaş sevdirir. Belki oğlum için iyi bir vatan olur.
   Ardından, çiçek tarlalarına girip tırpan benzeri acayip aygıtlarla onları süpüren insan figürlerini, çiy toplayıcılarını gördü. Su burada öyle değerliydi ki, çiyin bile toplanması
gerekiyordu.
Ürkütücü bir yer de olabilir, diye düşündü Dük.
   "Babanın insan, etiyle kanıyla insan olduğunu keşfettiğin andan daha korkunç bir aydınlanma anı muhtemelen yoktur. "
- Prenses Irulan'ın yazdığı "Muad'Dib'in Toplu Vecizeleri"nden
   "Paul, iğrenç bir şey yapıyorum ama buna mecburum," dedi Dük. Toplantı odasına kahvaltı için getirilmiş olan portatif zehirkokların yanında duruyordu. Nesnenin algılayıcı kolları, Paul'e yeni ölmüş tuhaf bir böceği hatırlatacak şekilde gevşekçe masanın üstüne sarkmıştı.
   Dük'ün dikkati pencereden görülen iniş alanına ve gökyüzüne doğru yükselen toz bulutuna yöneldi.
   Paul'ün önünde duran göstericinin içinde, Fremenlerin dinsel uygulamaları üzerine kısa bir telklip vardı.
   Klip, Hawat'ın uzmanlarından biri tarafından derlenmişti ve Paul kendisine yapılan göndermelerden rahatsız olduğunu fark etti.
  
143
142
 

"Mehdi!"
"Lisan-ül-Gayb! "
   Gözlerini kapattı ve kalabalığın bağırışlarını hatırladı. Demek umut ettikleri bu, diye düşündü. Ve yaşlı Başrahibe'nin söylediğini hatırladı: Kuisatz Haderah. Hatırladıkları, bu acayip dünyaya karşı duyduğu ve anlayamadığı yakınlık hissini gölgeleyerek korkunç amaçla ilgili duygularını etkiledi.
"İğrenç bir şey," dedi Dük.
"Ne demek istiyorsunuz, efendim?"
   Leto döndü, oğluna baktı. "Harkonnenler, annenden şüphelenmemi sağlayarak beni kandırmayı düşündüler. Ondan şüphelenmektense kendimden şüpheleneceğimi bilmiyorlar."
"Anlamadım, efendim."
   Leto, tekrar pencereden dışarı baktı. Beyaz güneş, turunun sabah çeyreğini tamamlamak üzereydi. Sütbeyaz ışık, Kalkan Duvarı'nı aşarak kör kanyonların içine yayılan toz bulutlarını ortaya çıkarıyordu.
   Kızgınlığını frenlemek için alçak bir sesle yavaş yavaş konuşan Dük, Paul'e gizemli notu açıkladı.
"Aynı şekilde benden de şüphelenebilirdin," dedi Paul.
   "Başardıklarını düşünmeliler," dedi Dük. "Bu kadar aptal olduğumu sanmalılar. Gerçek gibi görünmeli. Annen bile bu hileyi bilmemeli."
"Ama, efendim! Neden?"
   "Annenin tepkisi rol icabı olmamalı. Ha, üstün bir rol yeteneği vardır...ama çok fazla şey buna bağlı. Bir haini deliğinden çıkarmayı umuyorum. Tamamen aldatılmış gibi görünmeliyim. Bu şekilde incitilmeli ki daha fazla incinerek acı çekmesin."
"Neden bana söyledin, baba? Belki ben belli ederim."
   "Bununla ilgili olarak seni gözlemeyecekler," dedi Dük. "Bu sırrı koruyacaksın. Buna mecbursun." Pencerelere doğru yürüdü, arkasını dönmeden konuştu. "Bu durumda, eğer bana bir şey olursa ona gerçeği sen söyleyebilirsin: ondan asla şüphelenmedim, bir an bile. Onun bunu bilmesini istiyorum."
  
Paul, babasının sözlerindeki ölüm düşüncesini fark ederek hızlı hızlı konuştu: "Size hiçbir şey olmayacak, efendim. Bu..."
"Uzatma, oğlum."
Paul gözlerini babasının sırtına dikti; boynunun duruşunda, omuz hatlarında ve yavaş hareketlerde bitkinlik gördü. "Sadece yorgunsun, baba."
   "Yorgunum," diye onayladı Dük. "Manevi olarak yorgunum. Büyük Evler'in kederli yozlaşması sonunda belki bana da bulaştı. Bir zamanlar ne güçlü bir halktık."
   Paul ani bir kızgınlıkla konuştu: "Bizim Evimiz yozlaş-madı!"
"Yozlaşmadı mı?"
   Dük yüzünü oğluna dönünce, acımasız gözlerinin altında mor halkalar ve ağzında alaycı bir kıvrım göründü. "Annenle evlenmeli ve onu Düşes'im yapmalıydım. Ama...bekar olduğum için, bazı Evler benimle, evlilik çağındaki kızları yoluyla ittifak kurabileceklerini umuyor." Omuz silkti. "Dolayısıyla ben..."
"Annem bunu bana açıklamıştı."
   "Hiçbir şey bir lidere şov havasından daha fazla bağlılık kazandırmaz," dedi Dük. "Ben bu yüzden bir şov havası oluşturuyorum."
   "İyi bir lidersin," diye karşı çıktı Paul. "İyi bir yöneticisin. Adamların seni isteyerek izliyor ve seviyorlar."
"Propaganda birliğim en iyilerinden biridir," dedi Dük. Tekrar döndü ve gözlerini havzaya dikti. "Bizim için burada, Arrakis'te, İmparatorluk'un tahmin edebileceğinden çok daha fazla olanak var. Yine de bazen kaçsaydık, kaçak olsaydık daha iyi olurdu diye düşünüyorum. Bazen adımızı gizleyip halkın arasına karışabilmemizi istiyorum, böylece daha az..." "Baba!"
   "Evet, gerçekten yorgunum," dedi Dük. "Bahar tortusunu hammadde olarak kullanıyor olduğumuzu ve tel ana maddesi imal etmek için kendi fabrikamız olduğunu biliyor muydun?"
  
145
144
 

"Efendim?"
   "Tel ana maddemizin bitmemesi gerekiyor," dedi Dük. "Yoksa, köylere ve kentlere nasıl bilgi akışı sağlayabiliriz, insanlar onları ne kadar iyi yönettiğimi öğrenmeli. Onlara söylemezsek nasıl bilebilirler?"
"Biraz dinlenmelisin," dedi Paul.
   Dük, tekrar oğluna döndü. "Az kalsın söylemeyi unutuyordum, Arrakis'in başka bir avantajı daha var. Burada her şeyde bahar var. Hemen hemen her şeyin içinde soluyor ve yiyorsun. Ve bunun, Suikastçinin Elkitabı'ndaki en yaygın zehirlerden bazılarına karşı kesin bir doğal bağışıklık sağladığını öğrendim. Ayrıca her damla suyun korunması ihtiyacı, gıda üretiminin tamamının; maya kültürü, ilaçlı suda bitki yetiştirme yöntemi, kimyasal vitamin dahil, her şeyin en sıkı gözetim altında tutulmasına neden oluyor. Nüfusumuzdan büyük grup-ları zehirle öldüremeyiz ve bize de bu şekilde saldırılamaz. Arrakis bizi doğru ve iyi ahlaklı yapıyor."
   Paul konuşmaya başladı ama Dük onun sözünü kesti: "Bunları birisine söylemem gerekiyordu, oğlum." iç geçirdi, çiy toplayıcıları tarafından ezilen, sabah güneşinin altında solan çiçeklerin yok olduğu kuru topraklara şöyle bir baktı.
   "Caladan'ı deniz ve hava gücüyle yönetiyorduk," dedi Dük. "Burada, çöl gücünü bulup çıkarmalıyız. Bu sana kalacak olan miras, Paul. Eğer bana bir şey olursa, başınıza ne gelecek? Bir kaçak Ev değil bir gerilla Ev olacaksınız...kaçan, avlanan."
   Paul söyleyecek bir şeyler aradı ama bulamadı. Babasını hiç bu kadar karamsar görmemişti.
   "Arrakis'i zaptetmek için," dedi Dük, "insan, öz saygısına mal olabilecek kararlarla karşı karşıya kalabilir." Pencereyi, iniş alanının kenarındaki bir bayrak direğinde gevşekçe asılı duran siyah yeşil Atreides sancağını gösterdi. "Bu onurlu sancak birçok kötü şeyi ifade etmeye başlayabilir."
   Boğazı kuruyan Paul yutkundu. Babasının sözleri, çocuğu göğsünde bir boşluk duygusuyla başbaşa bırakan bir yararsızlık, bir kadercilik taşıyordu.
  
Dük, cebinden yorgunluğa karşı bir hap çıkarıp su içmeden yuttu. "Güç ve korku," dedi. "Devlet yönetiminin araçları. Senin gerilla eğitimine ağırlık verilmesini emretmeliyim. Şu telklip...sana 'Mehdi'...'Lisan-ül-Gayb' diye sesleniyorlar... son çare olarak, bundan yararlanabilirsin."
   Paul gözlerini babasına dikti, hap işe yaradıkça dikleşen omuzlarını gördü; ama korku ve kuşku dolu sözlerini hatırladı.
   "Şu ekolojist niye gelmedi?" diye mırıldandı Dük. "Thufır'e, onu erkenden burada istediğimi söylemiştim."
   Babam imparator Padişah, bir gün elimden tuttu; ve ben, annemin öğrettiği yöntemlerle onun bir şeyden rahatsız olduğunu hissettim Beni, Dük Leto Atreides 'in, Portreler Salonu 'nda duran ego-benzeşımine götürdü Babamla portredeki adam arasındaki güçlü benzerlik dikkatimi çekti Her ikisinin de, keskin hatları olan ince ve zarif yüzlerine, soğuk gözlen hakimdi "Prenses kızım, " dedi babam, "bit adamın bir kadın seçme vakti geldiğinde keşke daha büyük olsaydın " O zaman babam 61 yaşındaydı ve portredeki adamdan daha yaşlı görünmüyordu, ve ben sadece 14 yaşındaydım, yine de o anda şu sonucu çıkardığımı hatırlıyorum babam, gizli gizli, Dük 'un kendi oğlu olmasını istiyor ve onları birbirine düşman eden politik gerekliliklerden nefret ediyordu
- Prenses Irulan'ın yazdığı "Babamın Evinde"
   ihanet etmesi emredilen  insanlarla ilk karşılaşması Dr. Kynes'ı sarstı. Efsaneleri, yalnızca kültürel kökenleri gösteren
  
147
146
 

ilginç ipuçları olarak gören bir bilim adamı olduğu için kendisiyle gurur duyardı. Ama çocuk, antik kehanete o kadar uyuyordu ki..."Sorgulayan gözleri" ve tavrında "çekingen bir açıksözlülük" vardı.
   Tabii ki kehanet belli toleranslar bırakmıştı; Ana Tanrı-ça'nın Mesih'i yanında getirmesi ya da O'nu orada doğurması gibi. Yine de, kehanet ve kişiler arasında o garip benzerlik vardı.
   Öğlene doğru Arrakeen iniş alanının idari binasının dışında buluştular. Yakına konmuş rölantide duran işaretsiz bir orni-topter, uyuklayan bir böcek gibi hafifçe vızıldıyordu. Aracın yanında, çıplak kılıcı ve çevresindeki kalkanın belli belirsiz hava titreşimiyle bir Atreides muhafızı duruyordu.
   Kynes kalkanın oluşturduğu görüntüyle dalga geçerek düşündü: Arrakis 'in onlara bir sürprizi var!
   Gezegenbilimci elini kaldırarak Fremen muhafızına geride kalmasını işaret etti. Binanın girişine, plastik kaplı kayanın içindeki karanlık deliğe doğru yürüdü. Ne kadar korunmasız şu dev bina, diye düşündü. Bir mağara bundan çok daha uygundur.
   Girişteki hareket dikkatini çekti. Cüppesini ve damıtıcı giysisinin sol omzunu düzeltmek için durdu.
 - Giriş kapısı ardına kadar açıldı. Atreides muhafızları hızla çıktılar, hepsi ağır silahlıydı: düşük hızlı bayıltıcılar, kılıçlar ve kalkanlar. Onların arkasından uzun boylu, atmaca suratlı, teni ve saçları koyu renk bir adam geliyordu. Göğsünde Atreides sorgucu olan bir cüppe giymişti; ve giyiş tarzı, giysiye olan yabancılığını ele veriyordu. Cüppe, bir tarafından, damıtıcı giysinin bacaklarına dolanıyordu. Adımlara uygun, serbest bir salınım ritminden yoksundu.
   Adamın yanında, aynı koyu renk saçlara sahip ama daha yuvarlak yüzlü bir genç yürüyordu. Kynes'ın, on beş yaşında olduğunu bildiği genç, yaşına göre küçük görünüyordu. Ama sanki etrafta başkalarına görünmez olan şeyleri görüyor ve biliyormuş gibi, genç bedeninde bir emretme yeteneği ve

dengeli bir özgüven taşıyordu. Ve babasıyla aynı tarz bir cüppe giymişti ama insana sanki her zaman bu tür kıyafetler giyiyor olduğunu düşündürten gündelik bir rahatlıkla..
   "Mehdi başkalarının göremediği şeylerin farkında olacak, " diye devam ediyordu kehanet.
   Kynes, başını iki yana sallayarak kendi kendine şöyle dedi: Onlar yalnızca insan.
   İkisiyle birlikte, onlar gibi çöl için giyinmiş, Kynes'ın tanıdığı başka bir adam geldi: Gurney Halleck. Kynes, Dük'e ve dukalık varisine nasıl davranacağı üzerine ona bir brifing veren Halleck'e karşı duyduğu kızgınlığı bastırmak için derin bir nefes aldı.
   "Dük 'e, 'Efendim' ya da 'Efendimiz' diyebilirsin. 'Asildo-ğan' da doğrudur ama çoğunlukla daha resmi durumlara saklanır. Oğluna, 'genç Efendi' ya da 'Efendim,' diye hitap edilebilir. Dük, çok hoşgörülü bir adamdır ama laubaliliğe pek tahammülü yoktur."
   Ve Kynes grubun yaklaşmasını izlerken düşündü: Çok yakında Arrakis 'te kimin efendi olduğunu öğrenecekler Gece yarılarına kadar şu Mentat tarafından sorguya çekilmemi emrederler, öyle mi? Benden onlara bahar madenciliği teftişinde rehberlik etmemi bekliyorlar, ha?
   Havvat'ın sorularının önemi Kynes'ın gözünden kaçmamıştı. İmparatorluk üslerini istiyorlardı. Ve üsleri Idaho'dan öğrendikleri açıktı.
   Stilgar 'a, Idaho 'nün kafasını Dük 'e göndermesini söyleyeceğim, dedi Kynes kendi kendine.
   Dukalık grubu artık birkaç adım ötedeydi, çöl botlarının içindeki ayakları kumu çatır çutur eziyordu.
Kynes eğilerek selam verdi. "Efendim, Dük."
   Leto, ornitopterin yanında tek başına duran adama yaklaşırken, onu incelemişti: uzun boylu, ince; bol cüppesi, damıtıcı giysisi ve kısa botlarıyla çöle uygun giyinmiş. Adamın kapüşonu arkaya atılmıştı; peçesi, uzun kumral saçlarını ve seyrek sakalını açıkta bırakarak bir taraftan sallanıyordu. Kalın
  
148
149
 

kaşlarının altındaki gözleri dipsiz bucaksız bir mavinin içinde maviydi. Koyu renk boya artıkları göz çukurlarına bulaşmıştı.
"Siz ekolojistsiniz," dedi Dük.
   "Biz burada eski unvanı tercih ederiz, Efendim," dedi Kynes. "Gezegenbilimci."
   "Nasıl isterseniz," dedi Dük. Paul'e şöyle bir baktı. "Oğlum, bu Değişim Yargıcı, anlaşmazlık hakemi, biz bu toprakların üzerindeki gücü üstlenirken kurallara uyulup uyulmadığına bakmak için burada olan kişi." Gözucuyla Kynes'a baktı. "Ve bu da oğlum."
"Efendim," dedi Kynes.
"Fremen misiniz?" diye sordu Paul.
   Kynes gülümsedi. "Hem siyeçte hem de köyde kabul görürüm, genç Efendi. Ama ben Majesteleri'nin hizmetindeyim, imparatorluk Gezegenbilimcisi'yim."
   Adamın güçlü havasından etkilenen Paul başıyla onayladı. Halleck, Paul'e idari binanın yüksek bir penceresinden Kynes'ı göstermişti: "Fremen korumalarla birlikte duran adam...şu anda ornitoptere doğru ilerleyen."
   Paul Kynes'ı dürbünle kısaca incelerken düz, çizgi gibi olan ağzını ve geniş alnını fark etmişti. Halleck, Paul'ün kulağına şöyle demişti: "Garip bir tip. Kesin bir konuşma tarzı var; keskin, sınırları belirli, ustura gibi."
Ve arkalarındaki Dük, "Bilimadamı tipi," demişti.
   Şimdi Paul, adamdan yalnızca birkaç adım ötede, sanki soylu kandanmış ve emretmek için doğmuş gibi görünen Kynes'm gücünü, kişiliğinin etkisini algıladı.
   "Damıtıcı giysilerimiz ve bu cüppeler için, sanırım size teşekkür etmemiz gerekiyor," dedi Dük.
   "Umarım uymuştur, Efendim," dedi Kynes. "Giysiler Fremen yapımı ve adamınız Halleck'in verdiği ölçülere olabildiğince yakın."
   "Bu giysileri giymediğimiz sürece bizi çöle götüremeye-ceğinizi söylemeniz beni kaygılandırdı," dedi Dük. "Bol miktarda su taşıyabiliriz. Dışarıda uzun süre kalmayı planlamıyo-

ruz ve hava korumamız olacak; şu anda başınızın üstünde gördüğünüz eskortlar. Büyük olasılıkla inmek zorunda kalmayacağız."
   Kynes gözlerini Dük'e dikti, su dolu bedeni gördü. Soğuk bir sesle konuştu: "Arrakis'te asla olasılıklardan bahsedemezsin. Yalnızca olanaklardan söz edersin."
   Halleck kaskatı kesildi. "Dük'e, Efendim ya da Efendimiz diye hitap edilmeli!"
   Leto, durması için Halleck'e aralarındaki özel el işaretini yaptı: "Bizim adetlerimiz burada yeni, Gurney. Tolerans göstermeliyiz."
"Nasıl isterseniz, Efendimiz."
   "Size borçluyuz, Dr. Kynes," dedi Leto. "Bu giysiler ve bizim rahatımızla ilgilenmeniz unutulmayacaktır."
   Paul birden aklına gelen, O.K. İncili'nden bir cümleyi söyledi: " 'Hediye, bahşedenin lütfudur.' "
   Sözcükler sessiz havada çın çın çınladı. Kynes'in idari binanın gölgesinde bıraktığı Fremen korumalar diz çökmüş dinlenirken sıçrayıp kalktılar ve heyecanla mırıldandılar. Bir tâ..^; haykırdı: "Lisan-ül-Gayb!"
Kynes hızla döndü, eliyle "kesin şunu" der gibi sert bir işaret yaptı ve muhafızları uzaklaştırdı. Muhafızlar aralarında söylenerek gerilediler ve binanın çevresine dağıldılar. "Çok ilginç," dedi Leto.
   Kynes, Dük'le Paul'e sert bir bakış fırlatarak konuştu: "Buradaki çöl yerlilerinin çoğunun bir yığın batıl inancı var. Onlara aldırmayın. Hiçbir kötü niyetleri yok." Ancak efsanenin söylediklerini düşündü: "Sizi, Kutsal Sözler'le karşılayacaklar ve hediyeleriniz bir lütuf olacak. "
   Leto'nun, Kynes hakkındaki, kısmen Havvat'ın (tedbirli ve şüphe dolu) kısa, sözlü raporuna dayanan değerlendirmesi, birdenbire şekillendi: bu adam Fremendi. Kynes, Fremen korumalarla gelmişti, bu da açıkça Fremenlerin şehirlere girmek için elde ettikleri yeni özgürlüklerini sınadıkları anlamına gelebilirdi; ama bir şeref kıtası gibi görünüyorlardı. Ve tavır-
  
151
150
 

larından anlaşıldığı kadarıyla, Kynes, gururlu ve özgürlüğüne düşkün bir adamdı, dilini ve tavrını yalnızca kendi şüphelen kontrol ediyordu. Paul'ün sorusu dolaysız ve yerindeydi.
Kynes, bir yerli olmuştu.
   "Gitmemiz gerekmiyor mu, Efendimiz?" diye sordu| Halleck.
   Dük başıyla onayladı. "Kendi topterimi kullanacağım. Kynes, yol göstermek için önde benimle oturabilir. Sen ve Paul arka koltuklara geçin."
   "Bir saniye lütfen," dedi Kynes. "izninizle, Efendimiz, giy- j silerinizin güvenliğini kontrol etmeliyim."
   Dük konuşmaya başladı ama Kynes baskın çıktı: "Sizin- kiler kadar kendi canımı da düşünüyorum...Efendim. Siz iki- i niz benim korumam altındayken başınıza bir şey gelirse, kimin| boğazının kesileceğinin çok iyi farkındayım."
   Dük kaşlarını çatarak düşündü: Ne kadar hassas bir an bu! l Eğer reddedersem, bu onu gücendirebilir.  Ve bu adamın be- nim için paha biçilme: bir değeri olabilir  Yine de...onun hak- > kında bu kadar a: şey bilirken, kalkanımın içine girmesine, bana dokunmasına izin vermek.
   Zor bir kararın kovaladığı düşünceler kafasının içinde dolanıyordu. "Kendimizi sizin ellerinize bırakıyoruz," dedi Dük. 1 Cüppesini açarak öne doğru bir adım attı. Halleck'in, tetikte ve harekete hazır bir şekilde parmak uçlarında yükseldiğini ama olduğu yerde kaldığını gördü. "Ve, eğer lütfederseniz," dedi Dük, "onunla bu kadar içli dışlı yaşayan birisinin giysiyle ilgili açıklamalarını takdirle karşılarım."
   "Tabii ki," dedi Kynes. Cüppenin altından omuz contalarına dokundu, giysiyi incelerken bir yandan da konuşuyordu. "Damıtıcı giysi, temel olarak bir mikro-sandviç, yüksek verimli bir filtre ve ısı alışveriş sistemidir." Omuz contalarını ayarladı. "Deri temas tabakası geçirgendir. Ter bunun içinden geçerek bedeni serinletir...normale yakın bir buharlaşma işlemi. Bundan sonraki iki tabaka..." Kynes göğüs ayarını sıktı, "...ısı alışveriş fılamanları ve tuz yoğuşturucularını içerir. Tuz yeni-
152

den kullanılır hale getirilir."
Kendisine yapılan işaret üzerine Dük kollarını kaldırarak:
"Çok ilginç," dedi.
"Derin nefes alın," dedi Kynes. Dük onun dediğini yaptı.
  Kynes koltukaltı contalarını inceledi ve birini ayarladı. "Bedenin hareketleri, özellikle nefes alıp verme," dedi, "ve bazı gcçişmeli hareketler pompalama gücünü sağlar." Göğüs aarını hafifçe gevşetti. "Yen'den kullanılır hale getirilen su, su ceplerine gelir ve suyu boyn muzdaki pensle sıkıştırılmış bu borunun içinden çekersiniz."
   Dük, borunun ucuna bakmak için çenesini aşağıya eğdi. "Verimli ve kullanışlı," dedi. "iyi mühendislik."
  Kynes diz çöktü, bacak contalarını inceledi, "idrar ve dışkı, uyluk yastıklarının içinde işleme tabi tutulur," dedi ve ayağa kalktı. Boyun bağlantısına dokundu, oradaki bölmeli bir kapakçığı kaldırdı. "Açık çölde, bu filtreyi yüzünüze; bu boruyu da, sıkıca oturmasını sağlamak için bu tıkaçlarla birlikte burun deliklerinize takın. Nefesinizi ağız filtresinden alın, burun borusu yoluyla verin. Aksamadan çalışan bir Fremen giysisiy-le, Büyük Erg'te mahsur kalsanız bile günde en fazla bir yüksük dolusu nem kaybedersiniz."
"Günde bir yüksük dolusu," dedi Dük. Kynes, giysinin alın yastığına parmağıyla dokundu: "Bu birazcık sürtünebilir.  Eğer tahriş ederse lütfen  söyleyin.  Bu parçayı biraz daha sıkabilirim."
   "Teşekkür ederim," dedi Dük. Kynes geri çekilirken, Dük omuzlarını giysinin içinde hareket ettirdi ve şimdi daha rahat olduğunu fark etti; daha sıkı ve daha az tahriş edici.
   Kynes Paul'e döndü. "Şimdi de sana bir bakalım, delikanlı."
   İyi bir adam ama bize uygun bir şekilde nasıl hitap edeceğini öğrenmesi gerekecek, diye düşündü Dük.
   Kynes giysiyi kontrol ederken, Paul hareket etmeden durdu. Kırışık, kaygan yüzeyli giysiyi giymek garip bir his uyan-
153

dırmıştı. Ön bilincinde, daha önce hiç damıtıcı giysi giymediğine dair mutlak bir bilgi vardı. Yine de, Gurney'in acemi rehberliğinde yapışkan bağları ayarlamak için yaptığı her hareket ona doğal ve içgüdüsel görünmüştü. Nefes alıp verme hareketinden maksimum pompalama hareketini elde etmek için giysinin göğüs kısmını sıktığında, ne yaptığını ve niçin yaptığını biliyordu. Boyun ve alın bağlarını sıkı bir şekilde ayarladığında, bunun derisinin sürtünerek kabarmasını önlemek için yapıldığını biliyordu.
Kynes doğruldu, şaşkın bir ifadeyle geriye çekildi. "Daha önce damıtıcı giysi giydin mi?" diye sordu, "ilk kez giyiyorum." "Peki senin için birisi mi ayarladı?" "Hayır."
   "Paçalarını çöl botlarının içine sokmuşsun. Böyle yapmanı kim söyledi?"
"Bu...doğruymuş gibi geldi." "Kesinlikle öyle."
   Ve Kynes yanaklarını ovuştururken efsaneyi düşündü "Adetlerinizi bilecek, sanki onlarla doğmuş gibi "
   "Zaman kaybediyoruz," dedi Dük. Bekleyen topteri işaret etti, muhafızın selamını başıyla alarak önden gitti. Toptere tırmandı, emniyet kemerini bağladı, kumandaları ve aletleri kontrol etti. Diğerleri tırmanırken araç gıcırdadı.
   Kynes emniyet kemerini bağladı, hava taşıtının rahatlığı dikkatini çekti: yumuşak, lüks, gri-yeşil döşemeler, pırıl pırıl aletler, kapılar kapanıp vantilatörler hızla dönmeye başladığında ciğerlerine dolan süzülmüş ve temiz havanın yarattığı his.
Ne kadar yumuşak' diye düşündü. "Güvenlik tamam, Efendimiz," dedi Halleck. Leto kanatlara güç verdi, inip kalktıklarını hissetti; bir kez, iki kez. On metre içinde uçmaya başladılar, kanat çırpma hızı arttı ve arkadaki jet motorları onları yukarı doğru iterek, ıslık sesi çıkaran dik bir tırmanışa geçirdi.
  
"Kalkan Duvarı'mn üzerinden güneydoğuya," dedi Kynes -Orası, kum ustanıza donanımını götürmesini söylediğim yer."
"Tamam."
   Dük hava korumasının içine doğru yan yattı; diğer gemiler, güneydoğuya yönelirken koruma pozisyonlarını aldılar.
   "Bu damıtıcı giysilerin tasarımı ve imalatı, yüksek düzeyde ustalık ve bilginin göstergesi," dedi Dük.
   "Bir gün size bir siyeç fabrikasını gezdirebilirim," dedi K.ynes.
   "ilgimi çekecektir," dedi Dük. "Giysiler bazı garnizon kentlerinde de imal ediliyormuş."
   "Kötü kopyalar," dedi Kynes. "Derisinin değerini bilen her Düne işçisi, Fremen giysisi giyer."
"Ve su kaybını günde bir yüksük dolusunda tutar, öyle
mi?"
   "Uygun olarak ayarlanmışsa, alın örtüsü sıkıysa ve bütün contalar yerli yerindeyse, başlıca su kaybı avuç içlerinden olur," dedi Kynes. "Eller önemli bir iş için kullanılmıyorsa, giysinin eldivenleri giyilebilir; ama çoğu Fremen, açık çölde ellerini katran ruhu çalısının yapraklarının suyuyla ovar. Bu, terlemeyi engeller."
   Dük, aşağıya, Kalkan Duvarı'nın kırık topraklarının soluna bir göz attı: biçimsiz kayalardan oluşan yarlar, çatlakların oluşturduğu çapraz siyah çizgilerle birbirinden ayrılan sarı-kahve-rengi yamalar. Sanki birisi bu toprağı uzaydan düşürmüş ve parçalandığı yerde bırakmıştı.
   Güneye açılan bir kanyondan yayılmış gri kumların belirgin bir şekilde sınırladığı sığ bir havzayı geçtiler. Kumdan parmaklar, havzanın içinde son buluyordu: koyu renk kayalardan belirgin bir şekilde ayrılmış kuru bir delta.
   Kynes arkasına yaslanarak damıtıcı giysilerin üstünden dokunmuş olduğu su dolu bedenleri düşündü. Cüppelerinin üstüne, kalkan kemerlerini takmışlar; belde düşük hızlı bayıltıcılar; boyunlarının çevresindeki kablolarda, madeni para büyüklüğünde acil durum vericileri. Hem Dük hem de oğlu
  
154
155
 

r
bileklerindeki kınlarda hançer taşıyorlardı ve bu kınlar yıpranmış görünüyordu. Bu insanların Kynes'ta bıraktığı etki, korunmasızlık ile silahlanmış gücün tuhaf bir bileşimiydi Onlarda Harkonnenlerden tamamen farklı bir denge vardı.
   "Imparator'a buradaki yönetim değişikliği konusunda rapor| verirken, kurallara uyduğumuzu mu söyleyeceksiniz?" diyej sordu Leto. Kynes'a şöyle bir baktı sonra yeniden gittikleri J yöne döndü.
"Harkonnenler gitti, siz geldiniz," dedi Kynes.
"Ve her şey olması gerektiği gibi mi?" diye sordu Leto.
   Anlık bir gerilim Kynes'ın çenesindeki bir kasın kasıl-1 masıyla kendini gösterdi. "Gezegenbilimci ve Değişim Yargıcı î olarak ben, doğrudan Imparatorluk'un emrindeyim...Efen-j dim."
   Dük sıkıntılı bir ifadeyle gülümsedi. "Ama ikimiz de, gerçekleri biliyoruz."
"Majesteleri'nin çalışmamı desteklediğim hatırlatırım."
"Gerçekten mi? Nedir çalışmanız?"
   Kısa süren sessizlikte Paul şöyle düşündü: Kynes'ı çokl fazla zorluyor Paul gözucuyla Halleck'e baktı ama ozan-j savaşçı gözlerini çorak topraklara dikmişti.
   Kynes resmi bir tavırla konuştu: "Tabii, benim gezege bilimci olarak görevlerimi kastediyorsunuz."
"Tabii ki."
   "Çoğunlukla kuru toprak biyolojisi ve botaniği ..bazı jeolojik çalışmalar: çekirdek sondajı ve deneyi. Bütün bir gezegenin olanaklarını asla tam olarak tüketemezsin."
"Bahar araştırması da yapıyor musunuz?"
   Kynes döndü ve Paul adamın yanağının sert hatlarını fark etti. "Garip bir soru, Efendim."
   "Şunu aklınızda tutun, Kynes; artık toprak benim idarem-J de. Yöntemlerim Harkonnenlerinkinden farklıdır. Bahar ince- j lemesi yapmanızı  umursamam,  keşfettiklerinizi  paylaştığım sürece." Gezegenbilimciye şöyle bir baktı. "Harkonnenler bahar araştırmasını önlemeye çalışıyorlardı, öyle değil mi?"

Kynes yanıt vermeden gözlerini dikti.
   "Açık konuşabilirsin," dedi Dük, "postunu kaybetme korkusu olmadan."
   "imparatorluk Sarayı gerçekten çok uzaklarda," diye mırıldandı Kynes. Ve şöyle düşündü: Bu suyu korunması: istilacı ne umuyor? Onunla işbirliği yapacak kadar aptal olduğumu mu sanıyor?
   Dük, dikkatini rotadan ayırmadan güldü. "Sesinizde hırçın bir ton seziyorum, bayım. Ehlileştirilmiş katiller çetemizle girdik buraya, değil mi? Ve bizim Harkonnenlerden farklı olduğumuzu hemen anlamanızı bekliyoruz, öyle değil mı?"
   "Siyeçlere ve köylere dağıttığınız propagandayı gördüm," dedi Kynes. " 'iyi Dük'ü sevin!' Birlikleriniz..."
   "Yeter!" diye çıkıştı Halleck. Dikkatini pencereden ayırıp öne doğru eğildi.
Paul elini Halleck'in koluna koydu.
   "Gurney!" dedi Dük. Bir an arkaya baktı. "Bu adam uzun zamandır Harkonnenlerin komutası altında."
Halleck geriye yaslandı. "Ha evet."
   "Adamınız Havvat cin gibi," dedi Kynes, "ama amacı yeterince açık."
"Peki şu üsleri bize açacak mısınız?" diye sordu Dük.
Kynes terslenerek konuştu: "Onlar Majesteleri'nin mülkü."
"Kullanılmıyorlar."
"Kullanılabilirler."
"Majesteleri de aynı fikirde mi?''
   Kynes, Dük'e sert bir bakış fırlattı. "Eğer yöneticileri bahar için eşelenmekten kafalarını kaldırabilselerdi, Arrakis bir Cennet olabilirdi!"
   Sorumu yanıtlamadı, diye düşündü Dük. Ve şöyle dedi: "Bir gezegen para olmadan nasıl bir Cennet haline gelir?"
   "Para nedir..." diye sordu Kynes, "ihtiyacın olan hizmetleri satın alamıyorsa?"
   Hah, şöyle! diye düşündü Dük. Ve şöyle dedi: "Bunu başka bir zaman tartışırız. Şu anda sanırım Kalkan Duvarı'nın
  
157
156
 

sınırına geliyoruz. Aynı rotayı mı izleyeyim?"
"Aynı rota," diye mırıldandı Kynes.
   Paul penceresinden dışarı baktı. Altlarındaki kırık topraklar, çorak bir kaya düzlüğüne ve bıçak sırtı gibi bir çıkıntıya doğru alt alta üst üste yuvarlanan katlar halinde düşmeye başlamıştı. Çıkıntının ötesinde, kumulların tırnak şeklindeki hilalleri ufka doğru ilerliyordu ve bu mesafede, yer yer, kum olmadığı belli olan donuk, koyu renkli lekeler vardı. Kaya çıkıntıları belki de. Paul, sıcaktan bulanan havada emin olamıyordu.
"Aşağıda hiç bitki var mı?" diye sordu Paul.
   "Biraz," dedi Kynes. "Bu enlemin yaşam aralığında çoğunlukla küçük su hırsızları dediğimiz bitkiler vardır Bunlar, nem için birbirlerine saldırmaya ve çiyin zerresini kapmaya adapte olmuştur. Çölün bazı kısımları yaşamla doludur. Ama hepsi, bu insafsız koşullar altında nasıl sağ kalacaklarını öğrenmiştir. Eğer sen de aşağıda mahsur kalırsan, o yaşamı taklit edersin ya da ölürsün."
   "Birbirinden su çalmak mı demek istiyorsunuz?" diye sordu Paul. Bu fikir onu sarsmıştı ve sesi duygularını ele verdi.
   "Bu yapılır," dedi Kynes, "ama tam olarak benim söylediğim anlamda değil. Görüyorsun, benim iklimim suya karşı özel bir tavır gerektiriyor. Her zaman suyun bılincindesm. Nem içeren hiçbir şeyi israf etmezsin."
Ve Dük şöyle düşündü: "...benim iklimim'"
   "iki derece daha güneye dönün, Efendim," dedi Kynes. "Batıdan gelen bir fırtına var."
   Dük başıyla onayladı. Orada, bej rengi tozun dalga dalga kabardığını görmüştü. Topteri yana yatırdığında, kendisini izlemek üzere dönen eskortların kanatlarının, tozda kırılan ışığı nasıl beyazımsı turuncu bir renkle yansıttığını fark etti.
"Bu bizi fırtınanın sınırından uzaklaştırır," dedi Kynes.
   "Bu kum, içine doğru uçarsan, tehlikeli olmalı," dedi Paul.| "Gerçekten en güçlü metalleri bile keser mi?"
"Bu yükseklikte kum değil toz olur," dedi Kynes. "Tehlikı

görüşün kaybolması, türbülans ve hava girişinin tıkanmasıdır."
   "Bugün gerçek bir bahar madenciliği görecek miyiz?" diye sordu Paul.
"Çok büyük olasılıkla," dedi Kynes.
   Paul geriye yaslandı. Annesinin kişiyi "çözümleme" diye adlandırdığı şeyi yapmak için sorulan ve yüksek bilinci kullanmıştı. Artık Kynes'ı tanımıştı: ses tonu, yüzün ve jestlerin her ayrıntısı. Adamın cüppesinin sol yenindeki doğal olmayan bir kıvrılma, bir kol kınının içindeki bıçağı belirtiyordu. Beli acayip bir şekilde şişkindi. Çöl adamlarının, içine küçük ihtiyaçlarını koydukları bir kuşak sardıkları söyleniyordu. Belki de şişkinlik böyle bir kuşaktan kaynaklanıyordu, gizlenmiş bir kalkan kemerinden olmadığı kesindi. Tavşan şeklinde oyulmuş bakır bir iğne, Kynes'ın cüppesinin boynuna tutturulmuştu. Benzer şekilli daha küçük başka bir iğne, arkaya omuzlarının üzerine atılmış kapüşonunun ucuna asılmıştı.
   Paul'ün yanındaki koltukta oturan Halleck döndü, arkadaki bölmeye uzandı ve balisetini çıkardı. Halleck aleti akort ederken Kynes çevresine bakındı, sonra dikkatini gittikleri yöne çevirdi.
"Ne dinlemek istersiniz, genç Efendi?" diye sordu Halleck.
"Sen seç, Gurney," dedi Paul.
   Halleck kulağını diyaframa yaklaştırdı, bir tele vurdu ve yumuşak bir sesle söylemeye başladı:
"Babalarımız çölde kutsal yemeği yedi, Hortumların geldiği o yanan yerlerde. Tanrım, koru bizi o korkunç diyardan! Koru bizi...ahhhh, koru bizi Kuru ve susuz diyardan."
   Kynes Dük'e şöyle bir baktı: "Gerçeklen eğlenceli bir kadroyla yolculuk ediyorsunuz, Efendim. Bütün adamlarınızın bu tür yetenekleri var mıdır?"
"Gurney mi?" Dük güldü. "Gurney türünün tek örneğidir.

159
158
 

Yanımda olmasını gözleri için istiyorum. Gözünden pek bir şey kaçmaz."
Gezegenbilimci kaşlarını çattı.
Halleck, ezginin tek bir vuruşunu kaçırmadan araya girdi:
"Çünkü ben çölde bir baykuş gibiyim! Ahhh! Çölde bir baykuş gibiy-yim!"
   Dük elini uzattı, gösterge panosundan çıkardığı bir mikrofonu açarak konuştu: "Liderden Eskort Gemma'ya. Saat dokuz yönünde, Sektör B'de uçan cisim. Kimliğini belirlediniz mi?
   "Sadece bir kuş," dedi Kynes ve ekledi, "gözleriniz çok keskin."
   Panodaki hoparlör çıtırdadı: "Escort Gemma. Cisim tam büyütme altında incelendi. Büyük bir kuş."
   Paul, belirtilen yöne baktı, uzaktaki küçük beneği gördü: arada bir hareket eden bir nokta. Ve babasının ne kadar gergin olduğunu fark etti. Bütün duyuları tetikteydi.
   "Çölün bu kadar içinde bu büyüklükte kuşlar olduğunu bilmiyordum," dedi Dük.
   "Bu büyük olasılıkla bir kartal," dedi Kynes. "Birçok canlı buraya adapte oldu."
   Ornitopter boş bir kaya alanının üzerinden geçti. Paul iki bin metre yükseklikten aşağıya baktı, kendi gemilerinin ve eskortların kırışık gölgesini gördü. Aşağıdaki toprak düz görünüyordu ama gölgelerin kırışıkları aksini söylüyordu.
   "Hiç çölden yürüyerek çıkabilen oldu mu?" diye sordu Dük.
   Halleck'in müziği kesildi. Yanıtı kaçırmamak için öne doğru eğildi.
   "Çölün derinliklerinden değil," dedi Kynes. "Birkaç kez ikinci bölgeden yürüyerek çıkanlar oldu. Solucanların çok nadiren gittiği kayalık bölgeler arasında mekik dokuyarak sağ kaldılar."
Kynes'ın sesinin tınısı Paul'ün dikkatini çekti. Duyularının

eğitildikleri şekilde uyarılmaya başladığını hissetti.
"Ha, solucanlar," dedi Dük. "Bir ara bir tane görmeliyim."
   "Bugün görebilirsiniz," dedi Kynes. "Baharın olduğu her erde solucanlar vardır."
"Her zaman mı?" diye sordu Halleck.
"Her zaman."
   "Solucanla bahar arasında bir ilişki var mı? diye sordu Dük.
   Kynes döndü; ve Paul, onun konuşurken dudaklarını büzdüğünü gördü. "Bahar kumlarını savunuyorlar. Her solucanın bir...bölgesi var. Bahara gelince...kim bilir? incelediğimiz solucan örnekleri, içlerinde karmaşık kimyasal değişimler olduğundan şüphelenmemize neden oldu. Kanallarında hidro-klorik asit izine, başka yerlerinde ise daha karmaşık asit biçimlerine rastladık. Size, bu konu üzerine yazdıklarımı veririm."
"Ve bir kalkanla korunmak mümkün değil, öyle mi?"
   "Kalkanlar!" diye alaycı bir tavırla güldü Kynes. "Bir solucan bölgesi içinde bir kalkanı çalıştır da eceline davetiye çıkar. Solucanlar, bölgelerinin sınırlarını umursamazlar, bir kalkana saldırmak için çok uzaklardan gelirler. Kalkan giymiş hiçbir adam, şimdiye kadar böyle bir saldırıdan kurtulamadı."
"Peki, solucanlar nasıl öldürülüyor?"
   "Her bir halkaya ayrı ayrı yüksek voltajlı elektrik şoku uygulamak, bir solucanı bütün olarak öldürüp saklamanın bilinen tek yolu," dedi Kynes. "Patlayıcılarla bayıltıp parçalara ayrılabilirler; ama her halkanın kendi canı var. Atom silahları dışında, büyük bir solucanı bütün olarak parçalamaya yetecek güçte bir patlayıcı bilmiyorum. İnanılmaz dayanıklıdırlar."
   "Neden onları yok etmek için hiçbir çaba harcanmıyor?" diye sordu Paul.
"Çok pahalı," dedi Kynes. "Kontrol edilecek çok alan var."
   Paul köşesinde arkasına yaslandı. Doğru algısı ve ses tonundaki değişimlere dair bilinci, ona, Kynes'ın yalan söylediği ve yarı doğrulardan bahsettiğini gösteriyordu. Ve şöyle düşündü: Eğer baharla solucanlar arasında biı ilişki varsa,
  
161
160
 

solucanları öldürmek baharı yok eder.
   "Yakında hiç kimse çölden yürüyerek çıkmak zorunda kalmayacak," dedi Dük. "Boynumuzdaki şu küçük vericileri çalıştırdık mı, kurtarma ekibi yola koyulur. Çok geçmeden bütün işçilerimiz bundan takıyor olacak. Özel bir kurtarma hizmeti kuruyoruz."
"Pek övgüye değer," dedi Kynes.
"Ses tonunuz buna katılmadığınızı söylüyor," dedi Dük.
   "Katılmak mı? Tabii ki katılıyorum ama çok kullanışlı olmayacak. Kum fırtınalarından yayılan statik elektrik birçok sinyali maskeler. Vericiler devre dışı kalır. Burada daha önce de denendiler, biliyorsunuz. Arrakis donanım konusunda zorluk çıkarır. Ve bir solucan peşindeyse, çok vaktin olmaz. Çoğu zaman, on beş ya da yirmi dakikadan fazla zamanın olmaz."
"Ne öneriyorsunuz?" diye sordu Dük.
"Öneride bulunmamı mı istiyorsunuz?"
"Gezegenbilimci olarak, evet."
"Önerime uyacak mısınız?"
"Eğer mantıklı bulursam."
"Pekala, Efendim. Asla yalnız yolculuk etmeyin."
   Dük dikkatini kumandalardan uzaklaştırıp Kynes'a çevirdi. "Hepsi bu mu?"
"Hepsi bu. Asla yalnız yolculuk etmeyin."
   "Ya bir fırtına yüzünden tek başına kalır ve aşağı inmeye zorlanırsan?" diye sordu Halleck. "Yapabileceğin herhangi bir şey yok mu?"
"Herhangi bir şey çok geniş bir kavram," dedi Kynes.
"Siz ne yapardınız?" diye sordu Paul.
   Kynes çocuğa sert bir bakış atıp dikkatini tekrar Dük'e yöneltti. "Damıtıcı giysimi sağlam tutmaya çalışırdım. Eğer solucan bölgelerinin dışında ya da kayalıktaysam, geminin yanında kalırdım. Eğer açık çöldeysem, olabildiğince hızlı bir şekilde gemiden uzaklaşırdım. Yaklaşık bin metre uzakta olmak yeterli olurdu. Sonra, cüppemin altına saklanırdım. Bir solucan gemiyi kapıp beni fark etmeyebilir."

"Ya sonra?" diye sordu Halleck.
Kynes omuz silkti. "Solucanın gitmesini beklerdim."
"Hepsi bu mu?" diye sordu Paul.
   "Solucan gidince, yürüyerek kurtulmaya çalışılabilir," dedi Kynes. "Sessizce yürümeli, kum davullarıyla toz gelgit havzalarından uzak durmalı ve en yakın kayalık bölgeye yönelmelisin. Böyle birçok bölge var. Başarabilirsin."
"Kum davulu mu?" diye sordu Halleck.
   "Bir tür kum sıkışması," dedi Kynes. "En hafif adım, kumun davul gibi ses çıkarmasına yol açar. Solucanlar buna daima gelir."
"Toz gelgit havzası mı demiştiniz?" diye sordu Dük
   "Çöldeki belirli çöküntüler yüzyıllar boyunca tozla dolmuştur. Bazıları öylesine uçsuz bucaksızdır ki, bunlarda akıntılar ve gelgitler olur. Hepsi de içine adım atan tedbirsiz kişiyi utar."
   Halleck arkasına yaslandı, tekrar baliseti çalmaya başladı. Hemen ardından şarkı söylemeye girişti:
"Çölün vahşi hayvanları orada avlanırlar, Masumların geçmesini bekleyerek. Olsun istemiyorsan yalnız bir mezar taşın. Ahhh, kızdırma sakın çöl tanrılarını! Tehlikeleri. ."
   Şarkıyı kesti, öne eğildi, "ilerde toz bulutu var. Efendimiz."
"Görüyorum, Gurney."
"işte bunu arıyorduk," dedi Kynes.
   Paul ileriyi görebilmek için koltuğunda doğruldu, otuz kilometre ötede çöl yüzeyinin hemen üstünde savrulan sarı bir bulut gördü.
   "Fabrika tırtıllarınızdan biri," dedi Kynes. "Yüzeyde, bu da baharın üstünde demektir. Bu bulut, baharın merkezkaç kuvvetiyle ayrıştırılmasından sonra dışarı atılan kumdur. Buna
  
162
163
 

benzeyen başka bir bulut yoktur."
"Üstünde hava taşıtları var," dedi Dük.
   "iki...üç...dört gözcü görüyorum," dedi Kynes. "Solucan işareti gözlüyorlar."
"Solucan işareti mi?" diye sordu Dük.
   "Tırtıla doğru ilerleyen bir kum dalgası. Yüzeyde sismik sondaları da olacak. Solucanlar, bazen dalga görünmeyecek kadar derinden giderler." Kynes bakışlarını gökyüzünde gezdirdi. "Etrafta bir kaptıkaçtı kanat olmalıydı; ama görmüyorum."
   "Solucanlar her zaman gelirler, öyle mi?" diye sordu Halleck.
"Her zaman."
   Paul öne eğilip Kynes'ın omzuna dokundu. "Her bir solucanın gözlediği alan ne büyüklüktedir?"
   Kynes kaşlarını çattı. Çocuk, yetişkin soruları sormayı sürdürüyordu.
"Bu solucanın büyüklüğüne bağlı."
"Değişim aralığı nedir?" diye sordu Dük.
   "Büyük olanlar üç veya dört yüz kilometrekareyi kontrol edebilir. Küçükleri..." Dük jet frenlerine basınca Kynes sustu Kuyruktaki motorlar sessizliğe gömülürken geminin kıç tarafı kalktı. Kısa durumdaki kanatlar uzadı, havayı itti. Dük aracı yan yatırıp yumuşak bir şekilde kanat çırpmasını sağladığında, araç tam bir topter haline geldi. Sol eliyle doğuyu, fabrika tırtılın ötesini gösterdi.
"Bu solucan işareti mi?
Kynes uzaktaki noktaya bakmak için Dük'e doğru eğildi.
   Paul ve Halleck aynı yöne bakmak için birbirlerine yaklaştılar; ve Paul, ani manevraya ayak uyduramayıp dümdüz giden eskortlarının, şimdi geri dönmekte olduğunu fark etti Fabrika tırtıl, hala üç kilometre kadar uzakta önlerinde duruyordu.
   Dük'ün gösterdiği yerde, hilal şeklindeki kumulların bıraktığı izler, ufka doğru gölgeli dalgacıklar yayıyordu ve onların

arasından ufka doğru uzanan düz bir çizgi, hareketli bir dağ, bir kum tepesi geliyordu. Bu, Paul'e suyun hemen altında yüzen büyük bir balığın, yüzeyi dalgalandırmasını hatırlattı.
   "Solucan," dedi Kynes. "Büyük bir solucan." Arkasına yaslanıp panodan mikrofonu kaptı, yeni bir frekans seçti. Kafalarının üstünde duran rulo şeklindeki grafiklere göz atarak konuştu: "Delta Ajax dokuzludaki tırtılı arıyorum. Solucan işareti uyarısı. Delta Ajax dokuzludaki tırtıl. Solucan işareti uyarısı. Cevap verin lütfen." Bekledi.
   Panodaki hoparlör statik çıtırtılar çıkardı, ardından bir ses duyuldu: "Delta Ajax dokuzluyu kim arıyor? Tamam."
"Bu konuda oldukça sakin görünüyorlar," dedi Halleck.
   Kynes mikrofona konuştu: "Liste dışı uçuş...yaklaşık üç kilometre kuzeydoğunuzdayım. Solucan işareti rotanızla kesişiyor, tahmini temas yirmi beş dakika sonra."
   Hoparlörden başka bir ses gürledi. "Gözcü Kumanda konuşuyor. Gözlem onaylandı. Kesin temas için beklemede kalın." Bir duraksamanın ardından: "Temas yirmi altı dakika sonra, iyi bir tahmindi. Bu liste dışı uçuşta kim var? Tamam."
   Halleck kemerini açtı ve Kynes ile Dük'ün arasına doğru kafasını uzattı. "Bu her zaman kullanılan çalışma frekansı mı, Kynes?"
"Evet, neden?"
"Kim dinliyor olabilir?"
   "Yalnızca bu arazide çalışan ekipler. Bu, paraziti azaltıyor."
   Hoparlör tekrar çıtırdadı: "Delta Ajax dokuzlu konuşuyor. Bu gözlem için ödül krediyi kim alıyor? Tamam."
Halleck gözucuyla Dük'e baktı.
   Kynes şöyle dedi: "ilk solucan uyarısını veren için bahar yüküyle orantılı bir ödül vardır. Bilmek istedikleri..."
   "Onlara solucanı ilk kimin görmüş olduğunu söyle," dedi Halleck.
Dük başıyla onayladı.
Kynes bir an duraksadı, sonra mikrofonu kaldırdı: "Gözcü

165
164
 

l
kredisi Dük Leto Atreides'in. Dük Leto Atreides. Tamam."
   Hoparlörden gelen ses düzdü ve statik bir çatlamayla kısmen bozulmuştu: "Anlaşıldı, teşekkürler."
   "Şimdi onlara ödülü aralarında paylaşmalarını söyle," diye emretti Halleck. "Bunun Dük'ün isteği olduğunu söyle."
   Kynes derin bir nefes alıp konuştu: "Dük'ün isteği ödülü ekibiniz arasında bölüştürmeniz. Anlaşıldı mı? Tamam."
"Anlaşıldı, teşekkürler," dedi hoparlör.
   Dük şöyle dedi: "Gurney'in aynı zamanda halkla ilişkilerde de çok yetenekli olduğunu söylemeyi unuttum."
Kynes kaşlarını şaşkınlıkla çatarak Halleck'e baktı.
   "Bu sayede adamlar Düklerinin onların güvenliğiyle ilgilendiğini bilirler," dedi Halleck. "Bu, hemen yayılacaktır. Kullandığımız, Harkonnen ajanlarının duyma olasılığının pek olmadığı bir arazi frekansı." Dışarıya, hava korumalarına baktı. "Ve biz oldukça güçlü bir kuvvetiz. Bu iyi bir risk."
   Dük gemiyi fabrika tırtıldan püsküren kum bulutuna doğru yan yatırdı. "Şimdi ne olacak?"
   "Yakınlarda bir yerde bir kaptıkaçtı kanat var," dedi Kynes. "Gelecek ve tırtılı kaldıracak."
"Ya kaptıkaçtı kaza geçirirse?" diye sordu Halleck.
   "Biraz donanım kaybı olur," dedi Kynes. "Tırtıla yaklaşın, Efendim, ilginizi çekecektir."
   Dük suratını astı, tırtılın üstündeki türbülanslı havaya yaklaşırlarken kumandalarla meşgul oldu.
   Paul aşağıya baktı, metal plastik karışımı canavarın altlarında hala kum fışkırttığını gördü. Çevresindeki kolların ucundaki çok sayıda geniş paletle, bejli mavili bir böcek gibi görünüyordu. Burnunu önündeki karanlık kumun içine sokmuş bir şekilde başaşağı duran dev bir huni gördü.
   "Rengine bakılırsa zengin bir bahar yatağı," dedi Kynes. "Son dakikaya kadar çalışmaya devam edecekler."
   Dük kanatlara daha fazla güç verdi, tırtılın üzerinde daireler çizerek alçalırken daha dik bir iniş için kanatları kaldırdı. Sağa sola bakınca, korumasının aynı yükseklikte

kaldığını ve başının üzerinde daireler çizdiğini gördü.
   Paul, tırtılın borularından püsküren sarı bulutu inceledi; çöle, yaklaşan solucan izine baktı.
   "Kaptıkaçtıyı çağırdıklarını duymamız gerekmez miydi?" diye sordu Halleck.
"Kanat çoğunlukla farklı bir frekanstadır,'' dedi Kynes.
   "Her tırtıl için iki kaptıkaçtıları olması gerekmez mi?" diye sordu Dük. "Donanımın maliyeti bir tarafa, aşağıda o makinenin üstünde yirmi altı adam olmalı."
Kynes şöyle dedi: "Sizin yeterli..."
   Hoparlörde kızgın bir ses patlayınca sustu: "Kanadı gören oldu mu? Cevap vermiyor."
   Hoparlörden karmakarışık bir gürültü çıktı, aniden başka bir sinyalle üst üste binen ses boğuldu. Ardından bir sesizlık oldu ve ilk ses duyuldu: "Sırayla rapor verin! Tamam."
   "Gözcü Kumanda konuşuyor. Son gördüğümde, kanat oldukça yüksekteydi ve kuzeybatıya doğru daireler çiziyordu. Şimdi onu görmüyorum. Tamam."
"Gözcü bir: olumsuz. Tamam."
"Gözcü iki: olumsuz. Tamam."
"Gözcü üç: olumsuz. Tamam."
Sessizlik.
   Dük aşağıya baktı. Kendi gemisinin gölgesi tırtılın tam üstünden geçiyordu. "Yalnızca dört gözcü, doğru mu?"
"Doğru," dedi Kynes.
   "Bizim yanımızda beş tane var," dedi Dük. "Bizim gemilerimiz daha büyük. Her birinde fazladan üç kişi taşıyabiliriz. Kendi gözcülerinin de ikişer tane taşıyabilmesi gerekiyor."
Paul kafasında hesaplayarak: "Üç kişi açıkta kalıyor," dedi.
   "Neden her bir tırtıl için iki kaptıkaçtıları yok?" diye bağırdı Dük.
"Yeterli ekstra donanımınız yok," dedi Kynes. "Sahip olduklarımızı korumak için daha da iyi bir sebep!" "Şu kaptıkaçtı nereye gitmiş olabilir?" diye sordu Halleck. "Görüş dışında bir yerlerde inmeye zorlanmış olabilir,"

167
166
 

dedi Kynes.
   Dük mikrofonu kaptı, başparmağı açma kapama düğmesinin üstündeyken duraksadı. "Bir kaptıkaçtıyı nasıl gözden kaybedebilirler?"
   "Dikkatleri solucan işaretlerini aramak için yerdeydi," dedi Kynes.
   Dük düğmeyi açtı ve mikrofona konuştu: "Dükünüz konuşuyor. Delta Ajax dokuzlu'nun ekibini almak için aşağıya geliyoruz. Bütün gözcülere uymaları emrediliyor. Gözcüler doğu tarafına inecekler. Biz batıyı alacağız! Tamam." Eğildi, kendi komuta frekansını ayarladı, kendi hava koruması için emirleri tekrarladı ve mikrofonu Kynes'a geri verdi.
   Kynes çalışma frekansına döndü ve hoparlörde bir ses patladı: "...neredeyse tam bir bahar yükü! Neredeyse tam yükü doldurmuştuk! Kahrolası bir solucan için bunu bırakamayız! Tamam."
   "Yerin dibine batsın bahar!" diye bağırdı Dük. Mikrofonu geri aldı ve konuştu: "Her zaman bahar elde edebiliriz. Gemilerimizde üç kişi dışında hepiniz için yer var. Çöp çekin ya da kimin gideceğine istediğiniz şekilde karar verin. Ama gidiyorsunuz ve bu bir emirdir!" Mikrofonu geri verirken Kynes'ın ellerine çarptı. Kynes incinen parmağını sallarken, Dük "Üzgünüm," diye mırıldandı.
"Ne kadar zaman kaldı?" diye sordu Paul.
"Dokuz dakika," dedi Kynes.
   "Bu gemi diğerlerinden daha güçlü," dedi Dük. "Üç çeyrek kanat ve jetle havalanırsak fazladan bir adam daha sıkıştırabiliriz."
"Bu kum yumuşak," dedi Kynes.
   "Fazladan dört adamla jet kalkışında kanatları kırabiliriz, Efendimiz," dedi Halleck.
   "Bu gemiyle değil," dedi Dük. Topter tırtılın yanında süzülürken, tekrar kumandalara asıldı. Kanatlar yukarı doğru kıvrıldı, fabrikaya yirmi metre kala topterin kayarak durmasını sağladı.
  
Tırtıl şimdi sessizdi, borularından hiç kum püskürtmüyordu. Yalnızca, Dük kapıyı açtığında daha net duyulan mekanik bir gürültü çıkarıyordu.
   Burun delikleri, anında, tarçının ağır ve keskin kokusunun hücumuna uğradı.
   Gözcü hava taşıtları, gürültülü bir kanat çırpışla kumun üstüne, tırtılın diğer tarafına süzüldü. Dük'ün kendi eskortları onlarla aynı hizaya indi.
   Paul fabrikaya baktı ve bütün topterlerin onun yanında ne kadar küçük kaldığını gördü: savaşçı bir böceğin yanında duran sivrisinekler gibi.
   "Gurney, sen ve Paul şu arka koltuğu dışarı atın," dedi Dük. Kanatları eliyle döndürerek üç çeyreğe getirdi, açılarını ayarladı, jetlerin yakıt tanklarını kontrol etti. "Ne halt etmeye o makineden çıkmıyorlar?"
   "Kaptıkaçtının ortaya çıkacağını umuyorlar," dedi Kynes. "Hala birkaç dakikaları var." Doğuya doğru baktı.
   Hepsi aynı yöne bakmak için döndü, solucana dair hiçbir işaret göremediler ama havada ağır ve yoğun bir endişe hissi vardı.
   Dük mikrofonu aldı, kendi komuta frekansını ayarladı ve konuştu: "ikiniz kalkan jeneratörlerinizi atın. Sırayla. Bu şekilde bir kişi daha taşıyabilirsiniz. Bu canavara hiç kimseyi bırakmayacağız." Tekrar çalışma frekansını açıp bağırdı: "Pekala, siz Delta Ajax dokuzlu'dakiler! Dışarı! Şimdi! Dük' ünüz emrediyor! Hemen çıkın yoksa bu tırtılı bir lazer silahıyla parçalarım!"
   Fabrikanın önüne yakın bir yerde, bir kapak gürültüyle açıldı, bir diğeri arkada, başka bir tane tepede. Adamlar alt alta üst üste yuvarlanıp kumda kayarak geliyorlardı. En son görünen, yamalı bir iş cüppesi giymiş uzun boylu bir adamdı. Önce palete, sonra kuma atladı.
   Dük mikrofonu panonun üstüne bıraktı, kanat basamağının üstüne çıkıp bağırdı: "Gözcülerinizden her birine ikişer kişi."
Cüppesi yamalı adam, ekibini iki iki ayırıp diğer tarafta

169
168
 

bekleyen gemilere doğru itmeye başladı.
   "Dört kişi buraya!" diye bağırdı Dük. "Dört kişi şu arkadaki gemiye!" Parmağıyla, tam arkasındaki eskort topteri işaret etti. O sırada muhafızlar, kalkan jeneratörünü çıkarmakla ce-belleşiyorlardı. "Ve dört kişi şuradaki gemiye!" Kalkan jeneratörünü atmış olan diğer eskortu gösterdi. "Diğerlerine üçer kişi! Koşun, sizi kum köpekleri!"
   Ekibini saymayı bitiren uzun boylu adam, arkadaşlarının üçünün arkasından kuma bata çıka yürüyerek geldi.
"Solucanı duyuyorum ama göremiyorum," dedi Kynes.
   Ardından diğerleri de duydu: kulak tırmalayan bir sürtünme, uzaktan gelen ve gittikçe yükselen bir ses.
   "Lanet olsun, ne darmadağınık bir çalışma şekli," diye mırıldandı Dük.
   Hava taşıtları, çevrelerindeki kumu havaya savurmaya başladı. Bu, Dük'e, doğduğu gezegenin balta girmemiş or-manlarındaki bir anı hatırlattı; birden ortaya çıkan bir açıklık ve vahşi bir öküzün cesedinden havalanan leş kargaları.
   Bahar işçileri bata çıka topterin yanına yaklaştılar, Dük'ün arkasından tırmanmaya başladılar. Halleck onları arkaya çekerek yardımcı oldu.
"içeri girin, çocuklar!" dedi sertçe. "Marş marş!"
   Paul, terli adamlarla birlikte bir köşeye sıkıştı, korkunun kokusunu duydu, adamlardan ikisinin damıtıcı giysilerindeki gevşek boyun ayarlarını gördü. İlerisi için bu bilgiyi hafızasına yerleştirdi. Babası daha sıkı damıtıcı giysi kuralları koymalıydı. Eğer bu tür şeylere dikkat etmezsen, adamlar darmadağınık dolaşmaya başlıyordu.
   Sonuncu adam arkaya gelirken nefes nefese: "Solucan! Neredeyse geldi! Kalkalım!"
   Dük koltuğuna geçti, kaşlarını çatarak: "ilk yapılan temas tahminine göre yaklaşık üç dakikamız daha var. Doğru mu, Kynes?" Kapısını kapattı, kontrol etti.
   "Çok yaklaştınız, Efendim," dedi Kynes ve şöyle düşündü: Soğukkanlı biri bu Dük

"Burası tamam, Efendimiz," dedi Halleck.
  Dük başıyla onayladı, son eskortunun havalanışını izledi. tesleyiciyi ayarladı, kanatlara ve göstergelere bir kez daha L-öz attı, düğmelere basarak jetleri çalıştırdı.
   Kalkış, Dük ve Kynes'm koltuklarına gömülmelerine neden olurken, arkadaki insanları da sıkıştırdı. Kynes, Dük'ün kumandaları kullanmasını izledi; hafif hafif ve kendinden emin bir şekilde. Topter şimdi tamamen havalanmıştı. Dük göstergeleri inceledi, sağ ve sol kanatlara bir göz attı.
"Gemi epey ağır, Efendimiz," dedi Halleck.
   "Geminin toleransları içinde," dedi Dük. "Bu yükü tehlikeye atacağımı cidden düşünmedin, değil mi, Gurney?"
Halleck sırıttı: "Asla, Efendimiz."
   Dük, tırtılın üstünde yükselirken gemisini uzun ve rahat bir kavis çizerek yana yatırdı.
   Pencerenin yanında bir köşeye sıkışan Paul, gözlerini kumun Üstünde duran sessiz makineye dikti. Solucan işareti tırtıldan yaklaşık dört yüz metre uzakta sona ermişti. Ve şimdi, fabrikanın çevresindeki kumda bir türbülans oluşuyormuş gibiydi.
   "Solucan şu anda tırtılın altında," dedi Kynes. "Çok az insanın gördüğü bir şeye tanık olmak üzeresiniz."
   Tırtılın çevresindeki kum o anda toz zerreleriyle gölgelendi. Koca makine sağa doğru gömülmeye başladı. Tırtılın sağında dev bir kum girdabı oluşmaya başladı. Gittikçe daha hızlı hareket ediyordu. Yüzlerce metre çapında bir alanda havayı kum ve toz doldurdu.
Ardından onu gördüler!
   Kumdan geniş bir delik çıktı. Güneş ışığı, deliğin içindeki parlak beyaz çubuklarda ışıldadı. Deliğin çapı tırtılın uzunluğunun en az iki katı, diye tahmin etti Paul. Makinenrh, bir kum ve toz dalgası içinde bu açıklığa kaymasını izledi. Delik geri çekildi.
   "Tanrılar, ne canavar!" diye mırıldandı Paul'ün arkasındaki bir adam.
"O kadar uğraşarak çıkardığımız baharın hepsini aldı!"

170
171
 

diye homurdandı bir başkası.
"Birisini bunu ödeyecek," dedi Dük. "Size söz veriyorum."
   Babasının sesindeki aşırı cansızlık, Paul'ün derindeki kızgınlığı algılamasına neden oldu. Bunu paylaştığını fark etti. Bu israf bir suçtu!
Ardından gelen sessizlikte Kynes'ı duydular.
   "Yaratan'ı ve O'nun suyunu kutsa," diye mırıldandı Kynes. "O'nun gelişini ve O'nun gidişini kutsa. O'nun yolu dünyayı arındırsın. O, dünyayı kendi insanları için korusun."
"Bu söylediğin nedir?" diye sordu Dük.
Ama Kynes sessiz kaldı.
   Paul çevresindeki adamlara bir göz attı. Hepsi korku dolu gözlerini Kynes'in ensesine dikmişti, içlerinden biri fısıldadı. "Liet."
   Kynes suratını asarak arkasına döndü. Adam mahcup olmuş bir halde büzüldü.
   Kurtarılan adamlardan bir diğeri kuru ve çatlak bir şekilde öksürmeye başladı. Hemen ardından nefes nefese konuştu "Lanet olsun şu cehennem deliğine!"
   Tırtıldan en son çıkmış olan uzun boylu Düne işçisi: "Ol sakin, Coss," dedi, "bir tek öksürüğünü kötüleşiyorsun." Dük" ün başının arkasını görebilinceye kadar adamların arasında kıpırdandı. "Siz garanti olmak Dük Leto," dedi. "Size ediyoruz teşekkür yaşamlarımız için. Onları vermeye hazırdık siz ortaya çıkana kadar."
   "Uzatma, arkadaş; bırak da Dük gemisini kullansın," diye mırıldandı Halleck.
   Paul gözucuyla Halleck'e baktı. O da, babasının çenesinin köşesinde, gerilimden kaynaklanan kırışıklıkları görmüştü Dük öfkeli olduğu zaman herkes parmaklarının ucuna basarak yürürdü.
   Leto topterini yana yatarak çizdiği büyük daireden kurtarmaya başladı, kumun üzerinde yeni bir hareket belirtisi görünce durdu. Solucan derinliklere çekilmişti ve biraz önce tırtılın olduğu yerin yakınında, kum çöküntüsünden kuzeye

doğru hareket eden iki kişi görülebiliyordu. Geçtikleri yeri belli etmeyecek şekilde çok az toz kaldırarak yüzeyin üzerinde süzülüyor gibi görünüyorlardı.
"Şu aşağıdakiler de kim?" diye bağırdı Dük.
   "Öylesine takılan iki herif, Efendüm," dedi uzun boylu Düne işçisi.
"Bunlar hakkında neden bir şeyler söylenmedi?"
"Bu onların aldığı bir risk, Efendüm," dedi Düne işçisi.
   "Efendim," dedi Kynes, "bu adamlar, solucan ülkesinde, çölde tuzağa düşen adamlar için bir şeyler yapmanın işe varamayacağını bilirler."
"Onlar için üsten bir gemi yollayacağız!" dedi Dük sertçe.
   "Nasıl isterseniz, Efendim," dedi Kynes. "Ama büyük olasılıkla, gemi buraya geldiğinde kurtaracak kimse olmayacak."
"Yine de bir gemi göndereceğiz," dedi Dük.
   "Solucanın çıktığı yerin hemen yanında duruyorlardı," dedi Paul. "Nasıl kurtuldular?"
   "Deliğin yanları çöker ve mesafeleri yanıltıcı hale getirir," dedi Kynes.
"Burada yakıt kaybediyorsunuz, Efendimiz," dedi Halleck.
"Evet, Gurney."
   Dük gemisini Kalkan Duvan'na doğru çevirdi. Eskortları dönüş konumundan alçaldılar, üstte ve iki yanda pozisyon aldılar.
   Paul, Düne işçisinin ve Kynes'in söylediklerini düşündü. Yarı doğrular ve tümüyle yalanlar algıladı. Kumdaki adamlar, solucanı derinliklerden geri çağırmamak için hesaplı hareketlerle, yüzey boyunca ne kadar da emin bir şekilde süzülüyorlardı.
   Fremenler! diye düşündü Paul. Başka kim kumun üstünde kendinden bu kadar emin olabilir ki? Onlardan başka kim endişe duyulmaksızın doğal bir şekilde terk edilebilir, tehlike allında değiller diye? Onlar, burada nasıl yaşayacaklarını biliyorlar! Onlar, solucanları nasıl alt edeceklerini biliyorlar'
  
173
172
 

"Fremenler o tırtılda ne yapıyorlardı?" diye sordu Paul.
Kynes hızla döndü.
   Uzun boylu Düne işçisi faltaşı gibi açık gözlerini Paul'e çevirdi...mavinin içindeki mavinin içinde mavi. "Bu delikanlı da kim ola?" diye sordu.
   Halleck, adamla Paul'ün arasına girmek üzere hareket ederken konuştu: "Kendisi Paul Atreides, dukalık varisi."
   "Neden bizim gümbürtücünün üstünde var Fremenler diyor?" diye sordu adam.
"Tanıma uyuyorlar," dedi Paul.
   Kynes homurdandı. "Yalnızca bakarak Fremen olduklarını anlayamazsın!" Düne işçisine baktı. "Sen. Bu adamlar kimdi?"
   "Diğerlerinden birinin arkadaşları," dedi Düne işçisi. "Sadece, bir köyden bahar kumlarını görmek isteyen arkadaşlar."
Kynes önüne döndü. "Fremenler!"
   Ama efsanenin söylediklerini hatırladı: "Lisan-ül-Gayb bütün hilelerin arkasını görecek. "
   "Onlar büyük olasılıkla şimdiye ölü olmak, genç Efen-düm," dedi Düne işçisi. "Onlar hakkında kötü konuşmamalıyız."
   Ama Paul seslerinde yalanı duydu, Halleck'i içgüdüsel olarak koruma pozisyonuna geçirten tehdidi hissetti.
   Paul kuru bir sesle konuştu: "Ölmeleri için korkunç bir yer."
   Kynes arkasını dönmeden şunları söyledi: "Tanrı bir canlıya belirli bir yerde ölmesini emrettiğinde, o canlının isteklerinin, onu oraya yönlendirmesini sağlar."
Leto, Kynes'a sert bir bakış attı.
   Ve bu bakışa karşılık veren Kynes, burada gözlemiş olduğu bir gerçeğin, başına bela olduğunu fark etti: Dük bahardan çok adamlarla ilgilendi. Adamları kurtarmak için kendi yaşamını ve oğlunun yaşamını tehlikeye attı. Bir bahar tırtılı kaybım tek hareketiyle geçiştirdi. Adamların yaşamlarına yönelik tehdit onu öfkelendirdi. Onun gibi bir lider fanatik bir bağlılığa ku-

manda edecektir. Yenilgiye uğratılması güç olacaktır.
   Kynes, kendi iradesine ve daha önceki tüm yargılarına karşı kabul etti: Bu dükü sevdim.
   Büyüklük geçici bir tecrübedir. Asla kalıcı değildir. Kısmen, insanoğlunun mitler yaratan hayal gücüne dayanır. Büyüklüğü tecrübe eden şahıs, içinde olduğu mit için bir şey hissetmelidir. Kendisine yöneltileni yansıtmalıdır. Ve çok güçlü bir alaycılık yeteneği olmalıdır. Bu, kendi iddiasındaki inançla bağlarını koparan şeydir. Onun kendi içinde hareket etmesini sağlayan tek şey alaycılıktır. Bu nitelik olmadığı sürece, nadiren ortaya çıkan büyüklük bile insanı mahvedecektir.
- Prenses Irulan'ın yazdığı "Muad'Dib'in Toplu Vecizeleri"nden
   Arrakeen büyük evinin yemek salonunda, erken çöken karanlık nedeniyle süspansörlü lambalar yakılmıştı. Kanlı boy-nuzlarıyla siyah boğa kafasına ve Yaşlı Dük'ün kasvetli bir şekilde parıldayan yağlı boya tablosuna sarı ışıltılarını gönderiyorlardı.
   Bu tılsımların altındaki beyaz keten örtü, büyük masa boyunca titiz bir şekilde yerleştirilmiş Atreides gümüşünün cilalı yansımalarının çevresinde parlıyordu. Kristal bardakların yanında bekleyen küçük servis takımadaları vardı, her bir takım ağır bir ahşap sandalyenin önüne kare şeklinde hazırlanmıştı. Ortadaki klasik avize yakılmamıştı; ve zinciri, yukarıya, zehirkoklar mekanizmasının gizlenmiş olduğu gölgelerin içine doğru kıvrılıyordu.
Hazırlıkları denetlemek için kapı aralığında duran Dük, ze-

175
174
 

hirkoklan   ve   bunun   kendi   toplumunda   ne   ifade   ettiğini | düşündü.
   Hep aynı şey diye geçirdi içinden, içyüzümüzü dılımizdenl anlayabilirsiniz, kalleşçe ölümler hazırlama yöntemleri içini titiz ve hassas tarifler. Bu gece birisi çomıırki mi deneyecek; zehir içkiye mi konacak? Yoksa çomas mı, zehir yemeğe mil konacak?
Başını iki yana salladı.
   Uzun masada her tabağın yanında bir maşrapa su duruyor-l du. Masada, Arrakisli fakir bir aileyi bir yıldan fazla idare et-| meye yetecek kadar su var diye hesapladı Dük.
   Durduğu kapı aralığının yan tarafında, sarı ve yeşil şatafatlı çiniden geniş çanaklar vardı. Her çanağın kendi havlu askısı vardı. Kahyanın açıklamış olduğu bu geleneğe göre konuklar j içeri girdiklerinde, ellerini  bir çanağa törensel  bir havayla daldırıyor, zemine birkaç avuç su döküyor, ellerini bir havluya1 kuruladıktan sonra, havluyu kapıda büyümekte olan su birikin- f tisinin içine atıyorlardı. Yemekten sonra, havlular sıkılınca| çıkan suyu almak için dışarıda dilenciler toplanıyordu.
   Tipik bir Harkonnen idaresi, diye düşündü Dük. Ruhun j akla hayale gelebilecek her şekilde aşağılanması. Öfkeninf midesini sıkıştırdığını hissederek derin bir nefes aldı.
"Bu gelenek burada biter!" diye mırıldandı.
   Kahyanın önerdiği yaşlı ve yıpranmış hizmetçilerden biri- j nin, karşıdaki mutfağın girişinde dolaşıp durduğunu gördü.« Dük  elini   kaldırarak   işaret  etti.   Kadın   gölgelerden   çıktı, j masanın çevresinden koşturarak yaklaştı; Dük, kayış gibi olmuş yüzü ve mavi içinde mavi gözleri fark etti.
   "Emriniz, Efendim." Kafasını öne eğik tuttu ve gözlerini] gizledi.
   Dük eliyle göstererek: "Bu çanakları ve havluları kaldırın,'! dedi.
   "Ama...Asildoğan..." Ağzı bir karış açık, kafasını kaldırıp| baktı.
"Geleneği biliyorum!" diye bağırdı Dük. Bu çanakları ön :

kapıya götürün. Biz yemek yerken gelen her dilenci bir avuç dolusu su alabilir. Anlaşıldı mı?"
   Kadının sert yüzü değişen duygular sergiledi: kaygı, kızgınlık...
   Leto aniden işin iç yüzünü fark etti: kadın ayaklar altında çiğnenen havlulardan sıkılan suyu satmayı ve kapıya gelen sefillerden birkaç kuruş koparmayı planlamış olmalıydı. Belki bu da bir gelenekti.
   Yüzü bulutlandı ve homurdandı: "Emirlerimin harfiyen erine getirildiğini görmek için bir muhafız göndereceğim."
   Dük hızla döndü, Büyük Salon'a giden geçitte uzaklaştı. Hatıralar zihninde, dişsiz yaşlı kadınların mırıltıları gibi yuvarlandı. Açık suyu ve dalgaları; kumun yerinde çimin olduğu günleri, rüzgarda savrulan yapraklar gibi ona çarpıp geçen büyüleyici yaz mevsimlerini hatırladı.
Hepsi geçti.
   Yaşlanıyorum, diye düşündü. Olumluluğumun soğuk elini hissettim Hem de nerede? Yaşlı bir kadının açgozhıluğunde
   Büyük Salon'da, Leydi Jessica şöminenin önünde duran karışık bir grubun ortasındaydı. Mücevherler, danteller ve pahalı kumaşların üstüne turuncu kıvılcımlar saçan bir ateş çıtırdıyordu. Gruptakilerden, Carthag'dan bir damıtıcı giysi imalatçısını; bir elektronik donanım ithalatçısını; yazlık köşkü, kutup bölgesindeki fabrikasının yakınında olan bir su nakliyecisini; Lonca Bankası'nın bir temsilcisini (zayıf ve soğuk bir adamdı); bahar madenciliği donanımlarının yedek parçalarını satan bir adamı; ve gezegen dışından gelen ziyaretçilere verdiği eskort hizmetini, çeşitli kaçakçılık, casusluk ve şantaj işleri için paravan olarak kullanan yüz hatları sert, ince bir kadını tanıdı.
   Salondaki kadınların çoğu aynı kalıptan çıkmış gibiydiler; süslü, aynı şekilde giyinmiş...garip bir dokunulmaz duygusallık karışımı.
   Jessica ev sahibi konumunda olmasa bile gruba egemen olurdu diye düşündü Dük. Hiç mücevher takmamıştı ve sıcak
  
176
177
 

renkler seçmişti; neredeyse ateşin renginde uzun bir elbise ve bronz saçlarının çevresinde toprak rengi bir bant.
   Bunu kendisiyle ince ince alay etmek için yaptığını fark etti;  bu,  son zamanlardaki kendi  soğuk tavrına karşı bir serzenişti. Dük'ün onu en çok bu renkler içinde beğendiğini ve 4 sıcak renklerin kaynaşması olarak gördüğünü gayet iyi biliyor- * du.
   Yakınlarında, pırıltılı üniformasının içinde, basık yüzü ifa- „ desiz ve siyah kıvırcık saçları özenle taranmış olan Duncan Idaho, grubun bir üyesi olmaktan çok bir ajan gibi duruyordu. Fremenlerin yanından çağırılmış ve Havvat'tan emirlerini almıştı: "Leydi Jessica 'yi, koruma bahanesiyle sürekli gözaltında tutacaksın. "
Dük bakışlarını odada gezdirdi.
   Köşede, Arrakisli genç zenginlerden oluşan dalkavuk bir grubun çevrelediği Paul; ve onların arasında, biraz uzak duran üç Ev Birliği subayı vardı. Dük'ün, özellikle genç kadınlar dikkatini çekti. Bir dukalık varisi onlar için ne iyi bir av olurdu. Ama Paul, ağırbaşlı bir asalet havasıyla hepsine eşit davranıyordu.
   Unvanı iyi taşıyacak, diye düşündü Dük ve ani bir ürper-meyle bunun da başka bir ölüm düşüncesi olduğunu fark etti.
   Paul, kapı aralığında babasını gördü ve gözlerini kaçırdı. Konukların oluşturduğu kümelere, içkileri tutan mücevherli ellere; ve küçücük, uzaktan yöneltilen koklarlarla göze çarpmadan yapılan denetlemelere baktı. Paul, bütün o gevezelik eden yüzleri görünce, birden onlardan iğrendi. Bunlar, mide bulandırıcı düşüncelerin üzerine kenetlenmiş ucuz maskelerdi; sesler, herkesin kendi içindeki gürültülü sessizliği bastırmak için çıkarılıyordu.
   Hiç havamda değilim, diye düşündü ve Gurney'in buna ne diyeceğini merak etti.
   Ruh halinin kaynağını biliyordu. Bu törene katılmak istememişti ama babası kararlıydı. "Koruyacağın bir yerin, bir konumun var. Bunu yapmak için yeterince büyüdün. Nere-

deyse kocaman adam oldun."
   Paul, babasının kapıdan içeri girdiğini, odayı incelediğini ve Leydi Jessica'nın çevresindeki gruba yöneldiğini gördü.
   Leto, Jessica'nın grubuna yaklaştığı sırada su nakliyecisi şu soruyu soruyordu: "Dük'ün hava durumunu kontrol edeceği doğru mu?"
   Adamın arkasındaki Dük: "Düşüncelerimizde o kadar ileri gitmedik, bayım," dedi.
   Adam dönünce, bronzlaşmış, yuvarlak ve kibar yüzü göründü. "Aa, Dük," dedi. "! izi özlemiştik."
   Leto, gözucuyla Jessica', ı baktı. "Yapılması gereken bir şey vardı." Dikkatini su nakliyecisine çevirdi, çanaklar konusunda ne emrettiğini açıkladı ve ekledi: "Bana kalırsa, eski gelenek burada bitiyor."
"Bu bir dukalık emri mi, Efendim?" diye sordu adam.
   "Bunu sizin...ımm...vicdanınıza bırakıyorum," dedi Dük. Gruba doğru gelen Kynes'ı fark ederek döndü.
   Kadınlardan biri: "Bence çok cömertçe bir hareket...Yani suyu ver..." Birisi onu susturdu.
   Dük Kynes'a bakınca, gezegenbilimcinin İmparatorluk Görevlisi apoletleri taşıyan ve yakasında rütbe belirten küçücük altın bir damla bulunan eski stil, koyu kahverengi bir üniforma giydiğini gördü. Su nakliyecisi kızgın bir sesle sordu: "Dük, bizim geleneğimizi mi eleştiriyor?"
   "Bu gelenek değiştirildi," dedi Leto. Kynes'a başını eğerek selam verdi, Jessica'nın çatık kaşlarına bakarak şöyle düşündü: Kaşlarım çatmak ona yakışmıyor ama bu, aramızda bir sıır-tuşme olduğuna dair söylentileri artıracaktır
   "Dük izin verirse," dedi su nakliyecisi, "geleneklerle ilgili birkaç şey daha sormak istiyorum."
   Leto, adamın sesinin aniden yılışık bir tona büründüğünü duydu, gruptakilerin sessizce izlediğini ve odadaki başların nasıl onlara doğru dönmeye başladığını fark etti.
   "Neredeyse yemek zamanı, öyle değil mi?" diye sordu Jessica.
  
179
178
 

   "Ama konuğumuzun bazı sorulan var," dedi Leto ve su nakliyecisine baktı. Büyük gözleri ve kalın dudaklarıyla y varlak yüzlü adamı görünce Havvat'ın notunu hatırladı: "... bu su nakliyecisi izlenmesi gereken bir adam • Lingar Bewt, b, ismi unutmayın.  Harkonnenler onu kullandılar ama hiçbir " zaman tam olarak kontrol etmediler."
   "Su gelenekleri çok ilginçtir," dedi Bevvt, yüzünde bir gülümseme vardı. "Bu eve eklenmiş olan sera hakkında ne düşünüyorsunuz merak ediyorum doğrusu. Onunla insanlara gösteriş yapmayı sürdürmeyi mi düşünüyorsunuz...Efendim?"
   Leto kızgınlığını kontrol altında tutarak gözlerini adama dikti.   Düşünceler   zihninde   birbirini   kovalıyordu.   Kendi dukalık kalesinde ona meydan okumak cesaret isterdi, özellikle de ellerindeki  ittifak sözleşmesinin altında Bevvt'ın  imzası varken. Bu hareket, kişisel gücün farkında olmayı da gerektirirdi. Su burada gerçekten güçtü. Örneğin su tesisleri mayın- jâ landıysa, bir işaretle yok edilebilirlerdi...Bu adam böyle bir s şeyi yapabilecek biriydi. Su tesislerinin imha edilmesi, Ar-- rakis'i pekala yok edebilirdi. Bu, Bewt'ın, Harkonnenlere karşı kullandığı tehdit olabilirdi pekala.
   "Efendim Dük'ün ve benim seramız için başka planlarımız var," dedi Jessica ve Leto'ya gülümsedi. "Onu muhafaza et-jj mek istiyoruz, kesinlikle;  ama yalnızca Arrakis halkı için. ^ Bizim rüyamız, bir gün Arrakis ikliminin, bu tür bitkilerin açıkta her yerde yetişmesine yetecek kadar değiştirilebilme-sidir."
   Hay sen çok yaşa! diye düşündü Leto. Hadi bakalım su |j| nakliyecimi: bu lokmayı nasıl yutacak.
   "Su ve hava kontrolüne olan ilginiz ortada," dedi Dük. "Size mal varlığınızı çeşitlendirmenizi öneririm. Bir gün Ar-rakis'te su değerli bir mal olmayacak."
   Ve şöyle düşündü: Havat, bu Bevt'ın örgütüne sızma çabalarını iki katına çıkarmalı. Ve bir an önce yedek su tesislerini faaliyete geçirmeliyiz. Hiç kimse beni tehdit edemeyecek!
Bewt, gülümsemesi hala yüzünde, başıyla onayladı. "Öv-

güye değer bir rüya, Efendim." Bir adım geri çekildi.
   Kynes'ın yüzündeki ifade Leto'nun dikkatinden kaçmadı. Adam gözlerini Jessica'ya dikmişti. Görünüşü farklıydı; aşık olmuş bir adam gibi...ya da dinsel bir transa girmiş gibi.
   Sonunda, kehanetin söyledikleri Kynes'ın düşüncelerine hakim olmuştu: "Ve onlar, en değerli rüyanızı paylaşacaklar. " Doğrudan Jessica'ya hitap etti: "Yolun kısalmasını sağlıyor musunuz?"
   "Aa, Dr. Kynes," dedi su nakliyecisi. "Demek Fremen güruhunuzla taban tepmeyi bırakıp buraya geldiniz. Ne kadar da naziksiniz."
   Kynes, Bewt'e doğru anlaşılmaz bir bakış savurarak konuştu: "Çölde derler ki, bir adamın çok fazla suya sahip olması onu ölümcül bir dikkatsizliğe sürükleyebilir."
   "Çöldekilerin bir sürü acayip vecizesi var," dedi Bewt, ancak sesi rahatsızlığını ele verdi.
   Jessica, Leto'nun yanına geçti ve kendisini sakinleştirecek zamanı kazanmak için koluna girdi. Kynes ne demişti: "...yolun kısalması." Eski dilde, bu ibare "Kuisatz Haderah" olarak tercüme ediliyordu. Gezegenbilimcinin garip sorusu diğerlerinin dikkatini çekmeden geçmiş gibi görünüyordu; ve Kynes şimdi, işveyle bir şeyler fısıldayan evli bir kadına doğru eğilmiş, onun söylediklerini dinliyordu.
   Kuisatz Haderah, diye düşündü Jessica. Koruyucu Misyon' u muz f u efsanenin tohumlarını buraya da mı attı? Bu düşünce Paul için duyduğu gizli umudu körükledi. O Kuisatz Haderah olabilir. Olabilir.
   Lonca Bankası temsilcisi, su nakliyecisiyle sohbete dalmıştı ve Bevvt'ın sesi, sohbetlerin yeniden canlanan mırıltısının iMüne çıkıyordu: "Birçok kişi Arrakis'i değiştirmeye çalıştı."
   Dük, bu sözlerin Kynes'ı nasıl etkilediğini ve gezegen-bilimciyi kendisine kur yapan kadından kopardığını gördü.
   Aniden oluşan sessizlikte, uşak üniforması giymiş ev birliğinden bir asker Leto'nun arkasında hafifçe öksürdü ve "Yemek hazır, Efendim," dedi.
  
181
180
İ
 

Dük, Jessica'ya sorarcasına bir bakış yöneltti.
   "Burada gelenek, ev sahiplerinin masaya konukların arkasından gitmesini gerektiriyor," dedi Jessica ve gülümsedi; "Bunu da değiştirecek miyiz, Efendim?"
   Dük mesafeli bir tavırla konuştu: "Bu iyi bir gelenek gibi görünüyor. Şimdilik bırakalım kalsın."
   Onun ihanetinden şüphelendiğim yanılsaması sağlanmalı, diye düşündü. Sırayla yanlarından geçen konuklara bir göz attı. Aranızdan kim bu yalana inanır?
   Jessica, onun soğukluğunu hissederek son bir hafta sık sık yaptığı gibi bu konu üstünde düşündü. Kendi kendisiyle mücadele eden bir adam gibi davranıyor, diye geçirdi aklından. Acaba bunun nedeni bu partiyi böyle alelacele vermem mi? Yine de, subaylarımızı ve adamlarımızı buranın yerlileriyle sosyal bir platformda kaynaştırmaya başlamamızın ne kadar önemli olduğunu biliyor. Biz onların tümünün annesi ve babası sayılırız. Hiçbir şey. bu gerçeği, böyle sosyal bir paylaşımdan daha sağlam bir şekilde vurgulayamaz
   Sırayla geçmekte olan konukları izleyen Leto, Thufir Ha-vvat'ın, olaydan haberdar olduğu zaman söylediği şeyi hatırladı: "Efendimiz! Buna izin vermem!"
   Dük'ün dudaklarına keyifsiz bir gülümseme yerleşti. Ne sahne olmuştu ama. Ve Dük, yemeğe katılma konusunda fikrinden caymayınca, Hawat başını iki yana sallamıştı. "Bu konuda pek iyi şeyler hissetmiyorum, Efendim," demişti. "Arrakis'te her şey fazla hızlı gidiyor. Bu Harkonnenlerin tarzı değil. Hem de hiç değil."
   Kendisinden yarım kafa daha uzun genç bir kadına eşlik eden Paul, babasının yanından geçti. Babasına acı bir bakış savurup genç kadının söylediği bir şeyi başıyla onayladı.
   "Babası damıtıcı giysi imal ediyor," dedi Jessica. "Duyduğuma göre, çölün derinliklerinde bu adamın giysilerini ancak bir aptal giyermiş."
   "Paul'ün önündeki yaralı yüzlü adam kim?" diye sordu Dük. "Çıkaramadım."
  
"Listeye son anda eklendi," diye fısıldadı. "Daveti Gurney aarladı. Kaçakçı."
"Gurney mi ayarladı?"
   "Benim ricamla. Bu konuda birazcık katı olduğunu düşünmeme rağmen Havvat da onayladı. Kaçakçının adı Tuek, bsmar Tuek. Kendi türü arasında bir güce sahip. Onu burada herkes tanıyor. Evlerin birçoğunun yemek sofrasında ağırlanmış."
"Neden burada?"
   "Buradaki herkes bu soruyu soracak," dedi Jessica. "Tuek sadece varlığıyla bile güvensizlik ve şüphe tohumları atacaktır. Anı zamanda, rüşvete karşı verdiğin emirlere arka çıkılacağının, hatta kaçakçılar cephesinin de bunlara uyacağının göstergesi olacaktır. Havvat'in hoşuna gitmiş görünen nokta buydu."
   "Benim hoşuma gittiğinden emin değilim." Geçen bir çifti başıyla selamladı, önlerinden gidecek yalnızca birkaç konuk kaldığını gördü. "Neden birkaç Fremen çağırmadın?"
"Kynes var."
   "Evet, Kynes var," dedi Dük. "Benim için başka küçük sürprizler hazırladın mı?" Jessica'yı kafilenin arkasına doğru > önlendirdi.
"Geri kalan her şey son derece alışıldık," dedi Jessica.
   Ve şöyle düşündü: Bu kaçakçının hızlı gemileri kontrol etliğini ve satın alınabileceğini göremiyor musun, sevgilim? Kğer başka çaremiz kalmazsa, Arrakis 'ten bir çıkış yolumuz, bir kaçış kapımız olmalı.
   Yemek salonuna girdiklerinde, Leto'nun kolundan çıktı ve onun tuttuğu sandalyeye oturdu. Dük uzun adımlarla masanın diğer ucuna yürüdü. Bir uşak sandalyesini tuttu. Diğerleri kumaş hışırtıları ve sandalye gıcırtıları arasında oturdular ama Dük ayakta kaldı. Bir el işareti yaptı ve masanın etrafında duran, uşak üniforması giymiş ev birliği askerleri bir adım geri-leerek hazır olda durdular.
Odaya huzursuz bir sessizlik çöktü.
Masanın   öbür  ucuna  bakan  Jessica,  Leto'nun   ağzının

183
182
 

köşelerinde belli belirsiz bir titreme gördü, adamın yanak
larının   kızgınlıktan   kıpkırmızı   kesildiğini   fark   etti.   Onu m
kızdıran ne? diye sordu kendi kendine. Benim kaçakçıyı davet »
etmem değil kesinlikle "
   "Bazıları  çanak geleneğini  değiştirmemi  sorguluyorlar," ' dedi Leto. "Bu, benim size birçok şeyin değişeceğini anlatma yolum."
Masaya sıkıntılı bir sessizlik çöktü.
Sarhoş olduğunu sanacaklar, diye düşündü Jessica.
   Leto su maşrapasını kaldırdı ve havada tuttu. Süspansör ışıkları maşrapanın üzerinden yansıyordu. "O halde, Impara-torluk'un bir Şövalyesi olarak şerefinize kadeh kaldırıyorum."
   Diğerleri maşrapalarını kavradı, bütün gözler Dük'e odaklanmıştı. Aniden oluşan dinginlikte, bir süspansörlü ışık, mutfağa giden servis koridorundan gelen başıboş bir esintiye kapılarak hafifçe sürüklendi. Dük'ün yüzündeki atmaca çizgilerinde gölgeler oynaştı.
"işte buradayım ve burada kalacağım!" diye bağırdı.
   Maşrapaları ağızlara götürmeye yönelik girişimler, Dük kolunu indirmediği için yarıda kaldı. "Kadehimi kalbimizde yeri olan şu düsturlardan birine kaldırıyorum: 'iş ilerlemeyi getirir! Servet her yerde geçer!' "
Suyundan bir yudum aldı.
Diğerleri ona katıldı. Aralarında soru dolu bakışlar dolaştı.
"Gurney," diye seslendi Dük.
   Leto'nun olduğu taraftaki bir bölmeden Halleck'in sesi geldi. "Buradayım, Efendim."
"Bize bir şey çal, Gurney."
   Balisetten çıkan minör bir akor bölmeden dışarı yayıldı. Dük'ün izin veren bir işaretiyle, uşaklar yemek dolu tabakl masaya koymaya başladılar: cepeda sosunda kızarmış çöl tavşanı, aplomage sirian, cam altında çukka, melanjlı kahve (bahardan kaynaklanan yoğun bir tarçın kokusu masaya yayıldı), köpüklü Çaladan şarabıyla servis edilen gerçek bir pot-a-oie.

Dük, hala ayakta duruyordu.
   Konuklar, dikkatleri önlerine konulan tabaklarla ayakta duran Dük arasında bölünmüş bir halde beklerken Leto şöyle dedi: "Eski çağlarda, kendi yetenekleriyle konuklarını eğlendirmek ev sahibinin göreviymiş." Su maşrapasını öyle sıkı tutuyordu ki parmak eklemleri beyazlaşmıştı. "Ben şarkı söyleyemem ama size Gurney'in şarkısının sözlerini okuyabilirim. Bunu başka bir kadeh kaldırma olarak kabul edin; bizim buraya gelmemizi sağlamak için canını verenlerin tümünün şerefine."
Masanın çevresinde rahatsız bir kıpırdanma duyuldu.
   Jessica bakışlarını indirdi, en yakınında oturan insanlara şöyle bir baktı: yuvarlak yüzlü su nakliyecisi ve kadını; solgun ve fazla ciddi Lonca Bankası temsilcisi (Leto'ya sabitlenmiş gözleriyle, ıslık çalıyormuş gibi görünen bir korkuluğu andırıyordu); haşin ve yaralı yüzlü Tuek, mavi içinde mavi gözleri aşağıya çevrili.
   "Geçiyor, dostlar...mazideki birlikler geçiyor," dedi Dük dua okurcasına. "Hepsi ecele gidiyor, sırtlarında acılar ve dolarlar. Gümüş tasmalarımızı ruhlarına takmışlar. Geçiyor, dostlar...mazideki birlikler geçiyor. Her biri zamanın bir noktası hilesiz hurdasız. Onlarla birlikte geçiyor kaderin tuzağı. Geçiyor, dostlar...mazideki birlikler geçiyor. Ömrümüz sona erdiğinde ağız dolusu gülüşüyle, kaderin tuzağından kurtulacağız."
   Dük, son dizeyi sesini yavaş yavaş kısarak bitirdi, büyükçe bir yudum aldığı su maşrapasını hızla masaya bıraktı. Su, maşrapanın ağzından keten örtüye döküldü.
Diğerleri sıkıntılı bir sessizlikle sularını içtiler.
   Dük, tekrar su maşrapasını kaldırdı ve diğerlerinin de aynı şeyi yapmak zorunda olduğunu bilerek kalan suyu yere döktü.
Onun yaptığını ilk tekrarlayan Jessica oldu.
   Diğerleri maşrapalarını boşaltmaya başlamadan önce bir an için buz gibi bir hava esti. Jessica, babasının yanında oturan Paul'ün, çevresindeki tepkileri nasıl incelediğini gördü.
  
184
185
 

Kendisinin ise,'konukların, özellikle kadınların hareketlerinin açığa çıkardığı şeyle büyülenmiş olduğunu fark etti. Bu, temiz ve içilebilir suydu, ıslak bir havluyla atılmış bir şey değildi. Onu öylece döküvermeye duyulan gönülsüzlük, titreyen ellerde, geciken tepkilerde, sinirli gülüşlerde...ve yapılması gerekene zorla boyun eğişte kendini gösteriyordu. Bir kadın maşrapasını düşürdü, birlikte geldiği erkek maşrapayı kaldırırken, o kafasını çevirdi.
   Bununla birlikte, Jessica'nın en çok dikkatini çeken Kynes oldu. Gezegenbilimci bir an duraksadı, sonra maşrapasını ceketinin altındaki bir kaba boşalttı. Kendisini izlerken yakaladığı Jessica'ya gülümsedi, boş maşrapayı sessizce onun şerefine kaldırdı. Hareketinden ötürü hiç mi hiç utanmamış görünüyordu.
   Halleck'in müziği hala odaya yayılıyordu ama sanki odadaki havayı dağıtmaya çalışıyormuş gibi minör tonlardan çıkmıştı, oynak ve canlıydı.
"Yemek başlasın," dedi Dük ve sandalyesine çöktü.
   Kızgın ve kararsız, diye düşündü Jessica. Şu fabrika tırtılı kaybetmek onu gerektiğinden daha fazla sarstı Ortada bu kayıptan daha önemli bir şey olmalı Ümitsiz bir adam gibi davranıyor Aniden duyduğu üzüntüyü saklayacağını umarak çatalını aldı. Neden olmasın? Zaten ümitsiz
   Yemek, başlangıçta yavaşça, sonra gitgide artan bir canlılıkla devam etti. Damıtıcı giysi imalatçısı, Jessica'ya, aşçı ve şarapla ilgili olarak iltifatta bulundu.
"Her ikisini de Caladan'dan getirdik," dedi Jessica.
   "Şahane!" dedi adam çukkayı tadarken. "Tek kelimeyle şahane! Ve içinde melanjın zerresi yok. insan her şeyin içinde bahar olmasından öylesine usanıyor ki."
   Lonca Bankası temsilcisi karşısındaki Kynes'a baktı. "Anladığım kadarıyla, Doktor Kynes, bir fabrika tırtıl daha bir solucana kaptırıldı."
"Haberler çabuk yayılıyor," dedi Dük.
"Demek doğru, öyle mi?" diye sordu bankacı dikkatini

Leto'ya çevirerek.
   "Tabii ki doğru!" dedi Dük sertçe. "Kahrolası kaptıkaçtı kayboldu. Bu büyüklükte bir şeyin kaybolması mümkün olmamalı!"
   "Solucan geldiğinde tırtılı kurtaracak hiçbir şey yoktu," dedi Kynes.
"Mümkün olmamalı^ diye tekrarladı Dük.
   "Kaptıkaçtının gidişini kimse görmedi mi?" diye sordu bankacı.
   "Hiçbir zaman gözcüler gözlerini kumdan ayırmazlar," dedi Kynes. "Öncelikle solucan işaretiyle ilgilenirler. Bir kaptıkaçtının tam kadrosu genellikle dört adamdan oluşur: iki pilot ve iki kenetleme işçisi. Eğer bu mürettebattan bir hatta iki tanesi Dük'ün düşmanları hesabına çalışıyor idiyse..."
   "Haa, anladım," dedi bankacı. "Ve siz, Değişim Yargıcı olarak, bu konudaki kuşkunuzu bildirecek misiniz?"
   "Konumumu dikkatli bir şekilde göz önüne almak zorunda kalacağım," dedi Kynes, "ve bunu kesinlikle masada tartışmayacağım." Ve şöyle düşündü: iskelet kılıklı solgun herif! Bu tür bir suçu göz ardı etmem için bana talimat verildiğim biliyor.
Bankacı gülümsedi, dikkatini yemeğine çevirdi.
   Jessica, oturduğu yerde Bene Gesserit okul günlerinden bir dersi hatırladı. Konu casusluk ve karşı casusluktu. Dersi veren, tombul, güleç yüzlü bir Başrahibe'ydi ve kadının şen şakrak sesi konuyla tuhaf bir zıtlık oluşturuyordu.
   "Her casusluk ve/veya karşı casusluk okulu hakkında bilmeniz gereken şey, bütün mezunlarının temel tepki tarzlarının benzer olmasıdır. Her kapalı disiplin, öğrencilerine kendi damgasını basar, kendi tarzım yerleştirir. Bu tarz, analiz ve tahmin edilebilir. "
   "Şimdi, güdüsel tarzlar bütün casuslar arasında benzer olacaktır. Bu demektir ki: farklı okullara veya zıt amaçlara rağmen belirli tipte güdüler olacaktır. İlk olarak, bu öğeyi analiziniz için nasıl ayıracağınızı inceleyeceksiniz, başlangıçta, sorguya çekenlerin içindeki eğilimi ele veren sorgu model-
  
187
186
 

leri yoluyla: daha sonra, analiz altındakilerin dil-düşünce eğiliminin yakından gözlenmesi yoluyla. Deneklerinizin kok dillerini belirlemeyi oldukça basit bulacaksınız, tabii ki hem ses tonlaması hem de konuşma tarzı yoluyla. "
   Şimdi, oğlu, Dük'ü ve konuklarıyla masada oturmuş Lonca Bankası temsilcisini dinlerken, farkına vardığı şey Jessica'yı ürpertti: adam bir Harkonnen ajanıydı. Sahip olduğu Giedi Prime konuşma tarzı ustalıkla gizlenmişti ama bunu Jes-sica'nın eğitimli bilincine, sanki kendi ağzıyla söylüyormuş gibi sergiliyordu.
   Bu, bizzat Lonca'mn, Atreides Evi'ne karşı taraf tuttuğu anlamına mı geliyor? diye sordu kendi kendine. Bu düşünce onu çok şaşırttı ve bir sonraki yemeğin servis edilmesini isteyerek bu duygusunu gizledi. Bu arada, amacını ortaya çıkarmak için adamı dinliyordu. Sohbeti bundan sonra güya masum bir şeye kaydıracak ama uğursuz imalarla, dedi kendi kendine. Onun tarzı bu.
   Bankacı ağzındaki lokmayı yuttu, şarabından bir yudum aldı ve sağındaki kadının söylediği bir şeye gülümsedi. Masanın öbür ucunda, Dük'e, Arrakis'in doğal bitkilerinin dikeni olmadığını anlatan adamı bir an için dinlermiş gibi göründü.
   "Arrakis'te kuşların uçuşunu izlemekten zevk alıyorum," dedi bankacı, sözlerini Jessica'ya yönelterek. "Kuşlarımızın tümü, tabii ki, leş yiyicidir ve birçoğu kan içicilere dönüştüğünden su olmaksızın hayatta kalır."
   Damıtıcı giysi imalatçısının, masanın öbür ucunda, Paul'le Dük'ün arasında oturan kızı, güzel yüzünü buruşturup kaşlarını çatarak konuştu: "Aman, Suu-Suu, sen de en iğrenç şeylerden bahsedersin."
   Bankacı gülümsedi. "Seyyar Su Satıcıları Birliği'nin mali danışmanı olduğum için bana Suu-Suu diyorlar." Ve Jessica yorum yapmadan ona bakmayı sürdürünce ekledi: "Su satıcılarının bağırışından ötürü: 'Suu-Suu-Suuk!' " Bu seslenişi öyle kusursuz taklit etti ki masadakilerin çoğu güldü.
  
Jessica kendisiyle böbürlenen ses tonunu duydu ama dikkatini en çok genç kadının verdiği replik çekti: önceden hazırlanmış bir sahne. Bankacıya, bütün bunları söylemesi için bahane yaratmıştı. Gözucuyla Lingar Bevvt'a baktı. Su zengini suratını asmış, yemeğine konsantre olmuştu. Jessica, bankacının şunu söylemiş olduğunu anladı: "Ben de, Arrakis'teki en bııvııkgüç kaynağını kontrol ediyorum: suyu. "
   Yemek arkadaşının sesindeki sahteliğin farkına varmış olan Paul, annesinin, sohbeti Bene Gesserit yoğunluğuyla izlediğini gördü. Birden, anlamamış gibi yapıp adamın ağzından laf almaya karar vererek bankacıya döndü.
   •'Bu kuşların yamyam olduğunu mu kastediyorsunuz, bayım?"
   "Garip bir soru, genç Efendi," dedi bankacı. "Ben sadece kuşların kan içtiklerini söyledim. Bu kendi türlerinin kanı olmak zorunda değil, öyle değil mi?"
   "Garip bir soru değil" dedi Paul. Ve Jessica, verdiği eğitimin incelikli yanıtlar verme özelliğinin onun sesinde sergilendiğini fark etti. "Çoğu eğitimli insan bilir ki, her genç organizma için en büyük potansiyel rekabet kendi türünden gelir." Göstere göstere yanındaki kızın tabağındaki yemekten bir çatal alıp yedi. "Aynı kaptan yiyorlar. Temel ihtiyaçları aynı."
Bankacı kaskatı kesildi, suratını asarak Dük'e baktı.
   "Oğlumu bir çocuk gibi görme hatasına düşmeyin," dedi Dük ve gülümsedi.
   Jessica, masaya göz gezdirdi, Bewt'ın neşelendiğini, hem Kvnes'ın hem de kaçakçı Tuek'in sırıtmakta olduğunu fark etti.
   "Genç Efendi'nin oldukça iyi anlamış göründüğü şey," dedi Kynes, "ekolojinin bir kuralıdır. Yaşam öğeleri arasındaki mücadele, bir sistemin serbest enerjisi için yapılan mücadeledir. Kan verimli bir enerji kaynağıdır."
   Bankacı çatalını bıraktı, kızgın bir sesle konuştu: "Fremen süprüntülerinin kendi ölülerinin kanını içtiği söyleniyor."
  
189
188
 

f
l
   Kynes başını iki yana salladı ve ders verir gibi konuştu: "Kanını değil, bayım. Ancak bir insanın tüm suyu sonuçta kendi insanlarına, kabilesine aittir. Büyük Düzlük'ün yakınında yaşadığınızda bu bir gerekliliktir. Orada suyun her damlası değerlidir ve insan vücudunun ağırlığının yaklaşık yüzde yetmişi sudan oluşur. Ölü bir adamın tabii ki artık bu suya ihtiyacı yoktur."
   Bankacı her iki elini, masaya, tabağının iki yanına dayadı ve Jessica adamın kendisini geriye itip öfke içinde kalkıp gideceğini düşündü.
   Kynes, Jessica'ya baktı. "Bağışlayın, Leydim, masada böyle çirkin bir konunun ayrıntılarına girdiğim için. Ama yanlış bilgilendiriliyordunuz ve bunun düzeltilmesi gerekiyordu."
   "O kadar uzun zamandır Fremenlerle birliktesiniz ki bütün duyarlılığınızı kaybetmişsiniz," dedi bankacı kaba bir şekilde.
   Kynes sakin bir şekilde adama baktı, solgun ve titrek yüzünü inceledi. "Bana meydan mı okuyorsunuz, bayım?"
   Bankacı donup kaldı. Yutkundu, resmi bir tavırla konuştu: "Tabii ki hayır. Ev sahiplerimize bu şekilde hakaret edemem."
   Jessica, korkuyu adamın sesinde duydu, yüzünde, solumasında ve şakağındaki bir toplardamarın atışında gördü. Adam, Kynes'tan korkuyordu!
   "Ev sahiplerimiz hakarete uğrayıp uğramadıklarına pekala kendileri karar verebilirler," dedi Kynes. "Onlar onurun savunulmasını anlayan cesur insanlar. Hepimiz onların cesaretine tanıklık edebiliriz...şimdi...burada...Arrakis'te olmaları gerçeğine dayanarak."
   Jessica, Leto'nun bundan zevk aldığını gördü. Diğerlerinin çoğu almıyordu. Masadaki herkes, elleri görünmeyecek şekilde masanın altında, kaçmaya hazır oturuyordu. Kayda değer iki istisna, bankacının bozulmasına açıkça gülen Bewt ve Kynes'tan replik bekliyor görünen kaçakçı Tuek'ti. Jessica, Paul'ün hayranlıkla Kynes'a baktığını gördü.
"Eee?" dedi Kynes.
  
"Niyetim sizi gücendirmek değildi," diye mırıldandı bankacı. "Eğer gücendirdiysem lütfen özürlerimi kabul edin."
   "Seve seve verilen, seve seve kabul edilir," dedi Kynes. Jessica'ya gülümsedi ve hiçbir şey olmamış gibi yemeye devam etti.
   Jessica, kaçakçının da rahatladığım gördü. Şunun farkına vardı: adam, Kynes'ın yardımına koşmaya hazır bir yaverin tüm özelliklerini göstermişti. Kynes'la Tuek arasında bir tür anlaşma mevcuttu.
   Leto bir çatalla oynarken inceleyen gözlerle Kynes'a baktı. Ekolojistin davranışları, Atreides Evi'ne karşı tavrında bir değişiklik olduğunu gösteriyordu. Kynes, çöl üzerindeki gezide daha soğuk görünmüştü.
   Jessica yeni bir yemek ve içki servisi için işaret etti. Uşaklar ellerinde langues de lapins de garenne ile göründüler, yanında kırmızı şarap ve mantar sosu.
   Yavaş yavaş yemek sohbetine dönüldü ama Jessica sohbetteki sıkıntıyı ve kırgınlığı işitti, bankacının somurtkan bir sessizlik içinde yemeğini yediğini gördü. Kynes onu duraksamadan öldürürdü, diye düşündü. Ve Kynes'ın davranışlarından, öldürmeyi sıradan bir şey gibi gördüğünü anladı. Kayıtsız bir katildi ve bunun bir Fremen özelliği olabileceğini düşündü.
   Jessica, solundaki damıtıcı giysi imalatçısına dönerek şöyle dedi: "Arrakis'te suya verilen önem beni sürekli hayrete düşürüyor."
   "Çok önemli," diye onayladı adam. "Bu yemek nedir? Çok lezzetli."
   "Özel bir sosta pişirilmiş vahşi tavşan dili," dedi Jessica. "Çok eski bir tarif."
"Bu tarifi almalıyım."
Jessica başıyla onayladı. "Elinize geçmesini sağlarım."
   Kynes, Jessica'ya bakarak konuştu: "Arrakis'e yeni gelenler suyun buradaki önemini çoğu zaman hafife alırlar. Bakın, burada Minimumlar Kanunu'yla karşı karşıyasınız."
  
191
190
 

   Jessica, adamın sesindeki sınayıcı özelliği duyarak şöyle dedi: "Büyüme, en az miktarda bulunan ihtiyaç maddesiyle sınırlıdır. Ve, doğal olarak, en az elverişli koşul büyüme oranını kontrol eder."
   "Gezegensel sorunların bilincinde olan bir Büyük Ev üyesi bulmak zordur," dedi Kynes. "Arrakis'te yaşam için en az elverişli koşul sudur. Ve unutmayınız ki, aşırı özen gösterilmediği sürece bizzat büyüme de elverişsiz koşullar yaratabilir."
   Jessica, Kynes'in sözlerinde gizli bir mesaj algıladı ama bunu kaçırdığını biliyordu. "Büyüme," dedi. "Arrakis'in, insan yaşamının daha elverişli koşullar altında sürmesini sağlayacak düzenli bir su çevrimine sahip olabileceğini mi kastediyorsunuz?"
"Olanaksız!" diye bağırdı su zengini.
Jessica dikkatini Bewt'a çevirdi. "Olanaksız mı?"
   "Arrakis'te olanaksız," dedi adam. "Bu hayalperesti dinlemeyin. Bütün laboratuvar kanıtları ona karşı."
   Kynes, Bewt'a baktı; ve Jessica, insanlar bu yeni söz alışverişine konsantre olunca, masadaki diğer sohbetlerin kesildiğini fark etti.
   "Laboratuvar kanıtları çok basit bir gerçeği görmemizi engelliyor," dedi Kynes. "Bu gerçek şu: burada, bitkilerin ve hayvanların normal varlıklarını sürdürdükleri açık havada başlayan ve orada var olan meselelerle karşı karşıyayız."
   "Normal!" diye homurdandı Bewt "Arrakis'le ilgili hiçbir şey normal değildir!"
   "Tam aksine," dedi Kynes. "Burada, kendi varlığını sürdüren soylar boyunca belirli uyumlar sağlanabilir. Sadece gezegenin sınırlarını ve üstündeki baskıları anlamalısınız."
"Asla böyle bir şey olmayacak," dedi Bewt.
   Dük, Kynes'ın tavrının hangi noktada değiştiğini aniden kavradı: Jessica, sera bitkilerini Arrakis için muhafaza etmekten bahsettiği zaman.
   "Kendi varlığını sürdüren bir sistem kurmak için ne gereklidir, Doktor Kynes?" diye sordu Leto.
  
"Eğer Arrakis'teki yeşil bitki öğelerinin yüzde üçünün gıda nıaddesi olarak karbon bileşikleri oluşturmasını sağlarsak, çevrimsel sistemi başlatmış oluruz," dedi Kynes.
   "Tek problem su, öyle mi?" diye sordu Dük. Kynes'ın heyecanını algıladı ve kendisinin de buna kapıldığını hissetti.
  "Su başka sorunları gölgede bırakıyor," dedi Kynes. "Bu gezegenin çok fazla oksijeni var; ama her zamanki doğal sonuçları, yani volkanlar gibi doğal olayların açığa çıkardığı zengin karbondioksit kaynakl; -ı ve yaygın bitki yaşamı yok. Burada geniş yüzeyler üzerind^ olağandışı kimyasal alışverişler olur."
"Pilot projeleriniz var mı?" diye sordu Dük. "Tansley Etkisi'ni, şu anda bilim dalımın kendine temel olgular çıkarabileceği amatör bazda küçük birimli deneyleri oluşturmak için çok zamanımız oldu," dedi Kynes.
"Yeterli su yok," dedi Bewt. "Kesinlikle yeterli su yok." "Üstat Bewt su konusunda bir uzmandır," dedi Kynes. Gülümsedi ve yemeğine geri döndü.
Dük sağ eliyle sert bir hareket yaparak bağırdı: "Hayır! Bir yanıt istiyorum! Yeterli su var mı, Doktor Kynes?" Kynes gözünü tabağına dikti.
  Jessica, adamın yüzündeki duygu oyunlarını izledi. Kendisini iyi gizliyor, diye düşündü ama şimdi onu çözümlemişti; adamın söylediklerinden dolayı pişman olduğunu anladı.
"Yeterli su var mı?" diye ısrar etti Dük. "Var...olabilir," dedi Kynes.
Tereddüt ediyormuş taklidi yapıyor! diye düşündü Jessica. Paul, doğru algılama gücüyle altta yatan gerçeği yakaladı ve heyecanını gizlemek için eğitiminin her damlasını kullanması gerekti. Yeterli su var! Ama Kynes bunun bilinmesini istemiyor
"Gezegenbilimcimizin birçok ilginç hayali var," dedi Bewt. "Fremenlerle birlikte kehanet ve mesih hayalleri kuruyor." Masadan tek tuk gülüşmeler yükseldi. Jessica bunları be-
193

192
 

lirledi: kaçakçı, damıtıcı giysi imalatçısının kızı, Duncan Idaho ve gizemli eskort hizmeti veren kadın.
   Bu gece burada, gerginlikler garip, bir şekilde dağılıyor, diye düşündü Jessica. Farkında olmadığım çok fazla şey olup bitiyor Yeni bilgi kaynakları bulmak zorundayım.
   Dük bakışlarını Kynes'tan Bevvt'a, Bevvt'tan Jessica'ya kaydırdı. Kendini garip bir şekilde yüzüstü bırakılmış gibi hissetti, sanki hayati bir şey onu orda bırakıp gitmişti. "Olabilir," diye mırıldandı.
   Kynes çabuk çabuk konuştu: "Belki bunu başka bir zaman tartışırız, Efendim. Öyle çok..."
   Üniformalı bir Atreides askeri, servis kapısından aceleyle girip, muhafızları geçerek Dük'ün yanına koşturunca, gezegen-bilimci sözlerini tamamlayamadı. Asker eğilerek Leto'nun kulağına bir şeyler fısıldadı.
   Jessica, adamın kepinde Hawat'ın birliğinin işaretini tanıdı, huzursuzluğunu bastırmaya çalıştı. Damıtıcı giysi imalatçısının kadın arkadaşına döndü; üst gözkapakları göz pınarlarını hafifçe kapatan, bebek yüzlü, koyu renk saçlı, ufak tefek bir kadın.
   "Yemeğine neredeyse hiç dokunmamışsın, hayatım," dedi Jessica. "Senin için bir şeyler getirteyim mi?"
   Kadın yanıt vermeden önce damıtıcı giysi imalatçısına baktı, ardından: "Pek aç değilim," dedi.
   Dük birdenbire ayağa kalktı, sert bir tonla, emir verircesine konuştu: "Kimse kalkmasın. Beni bağışlamanız gerekiyor, kişisel olarak ilgilenmek zorunda olduğum bir mesele çıktı." Yana çekildi. "Paul, benim için evsahipliğini üstlen, eğer lütfeder-
   Paul ayağa kalktı, babasının neden ayrılmak zorunda kaldığını sormak istiyor, bu rolü vakur bir tavırla oynaması gerektiğini biliyordu. Babasının sandalyesinin çevresinden dolaşıp oturdu.
   Dük, Halleck'in oturduğu bölmeye döndü ve şöyle dedi: "Gurney, lütfen Paul'ün yerine geç. Masadaki çift sayıyı boz-

manialıyız. Yemek bittiğinde Paul'ü arazi karargahına getirmeni isteyebilirim. Benden haber bekle."
   Üzerinde üniforması olan Halleck bölmeden çıktı; kaba saba çirkinliği, pırıltılı süsler içindeki bu yere ait değilmiş gibi görünüyordu. Balisetini duvara dayadı, Paul'ün kalktığı sandalyeye geçip oturdu.
   "Telaşlanmaya gerek yok," dedi Dük, "ama ev muhafızımız güvenli olduğunu söyleyene kadar hiç kimsenin ayrılmamasını istemek zorundayım. Burada kaldığınız sürece tamamen güvenlikte olacaksınız ve bu küçük sorunu çok kısa sürede halletmiş olacağız."
   Paul, babasının mesaj ındaki şifre sözleri yakaladı; muhafız - güvenli - güvenlik - kısa sürede. Sorun güvenlikti, şiddet, değil. Annesinin de aynı mesajı aldığını gördü. Her ikisi de rahatladı.
   Dük başıyla hafif bir selam verdi, döndü ve arkasında askeri, servis kapısından çıkıp gitti.
   Paul şöyle dedi: "Lütfen yemeğinize devam edin. Sanırım Doktor Kynes su konusunu tartışıyordu."
"Başka bir zaman tartışabilir miyiz?" diye sordu Kynes.
"Elbette," dedi Paul.
   Ve Jessica, oğlunun ağırbaşlılığını ve gelişmiş kendine güven duygusunu gururla fark etti.
   Bankacı su maşrapasını kaldırdı ve onunla Bewt'ı gösterdi. "Burada hiçbirimiz süslü laflar konusunda Üstat Lingar Bevvt'la aşık atamaz. Onun, Büyük Ev statüsü için can attığı zannedilebilir. Gelin, Üstat Bewt, kadeh kaldırırken bize öncülük edin. Belki de sizde, bir adam gibi davranılması gereken bu çocuk için bir zerre bilgelik vardır."
   Jessica sağ elini masanın altında yumruk yaptı. Halleck'ın, Idaho'ya bir el işareti çaktığını ve ev askerlerinin duvarlar boyunca maksimum koruma pozisyonu aldıklarını gördü.
Bewt bankacıya nefret dolu bir bakış fırlattı.
   Paul gözucuyla Halleck'e baktı, muhafızlarının savunma pozisyonlarını gördü ve bankacı su maşrapasını indirene dek
  
195
194
 

adama baktı. Ardından şöyle dedi: "Bir keresinde Caladan'da, boğulmuş bir balıkçının sudan çıkarılan cesedini gördüm. Adam..."
   "Boğulmak mı?" Soruyu soran damıtıcı giysi imalatçısının kızıydı.
   Paul bir an duraksadıktan sonra: "Evet. Ölene kadar suyun içinde gömülü kalmak. Boğulmak."
"Ölmek için ne ilginç bir yol," diye mırıldandı kız.
   Paul'ün gülüşü donuklaştı. Dikkatini yeniden bankacıya çevirdi. "Bu adamla ilgili ilginç olan şey omuzlarındaki yaralardı. Bunları başka bir balıkçının tırnaklı botları açmıştı. Bu balıkçı, batan...suyun altına giren...teknedeki...su üzerinde yolculuk etmek için kullanılan taşıt...birkaç kişiden biriydi. Cesedi çıkarmaya yardım eden başka bir balıkçı, birçok kez bu adamın yaralarına benzer izler görmüş olduğunu söyledi. Bu yaralar, boğulmakta olan başka bir balıkçının, yüzeye, yani havaya ulaşmak amacıyla, bu zavallı adamın omuzlarında ayakta durmaya çalıştığı anlamına geliyordu."
"Bu neden ilginç?" diye sordu bankacı.
   "Babamın o zaman yaptığı bir yorum yüzünden. Boğulmakta olup da kendisini kurtarmak için sizin omuzlarınıza çıkan adam anlayışla karşılanabilir demişti...böyle bir durumla oturma odasında karşılaştırdığınız sürece." Bankacıya can alıcı noktanın yaklaştığını belli etmeye yetecek kadar duraksayan Paul şöyle dedi: "Ve ben de şunu eklemeliyim, böyle bir durumla yemek masasında karşılaşmadığınız sürece."
Odayı ani bir sessizlik kapladı.
   Bıı cüretkarlıktı, diye düşündü Jessica. Bu bankacının oğlumu düelloya davet etmeye yetecek payesi olabilirdi Idaho' nün ani bir harekete karşı hazır olduğunu gördü. Ev askerleri tetikteydi. Gurney Halleck'in gözleri karşısındaki adamların üstündeydi.
   "Ha-ha-ha-a-a-a!" Bu ses, kendini tamamen kaptırarak başını geriye atmış gülen kaçakçı Tuek'e aitti.
Masanın çevresinde sinirli gülümsemeler belirdi.

Bewt sırıtıyordu.
Bankacı sandalyesini geriye itmiş dik dik Paul'e bakıyordu.
   Kynes şöyle dedi: "Bir Atreides'i taciz eden, bunun riskini gö/e alır."
   "Konuklarına hakaret etmek bir Atreides geleneği midir?" di>e sordu bankacı.
   Paul yanıt vermeye fırsat bulamadan Jessica öne atılıp, -Bayım!" dedi. Ve şöyle düşündü: Bu Harkonnen yaratığının oyununu öğrenmeliyiz. Paul'le uğraşmak için mi burada? Yardımcısı var mı?
   "Oğlum, öylesine bir giysi gösteriyor ve siz onun kesiminin kendinize uyduğunu mu iddia ediyorsunuz?" diye sordu Jessica. "Ne şaşırtıcı bir açıklama." Elini bacağına, baldırına bağlı kında duran hançer-i figana kaydırdı.
  Bankacı düşmanca bakışlarını Jessica'ya çevirdi. Adam gö/lerini Paul'den kaydırdı ve Jessica oğlunun masadan hafifçe uzaklaştığını, harekete geçebilmek için kendisine yer açtığını gördü. Paul şifre sözcük üzerine odaklanmıştı: giysi. "Şiddete hazırlıklı ol "
   Kynes inceleyen bakışlarını Jessica'ya yöneltti, Tuek'e belli belirsiz bir el işareti yaptı.
   Kaçakçı sendeleyerek ayağa kalktı, maşrapasını havaya kaldırdı. "Kadeh kaldırıyorum," dedi. "Görünüşüyle henüz bir delikanlı ama yaptıklarıyla bir adam olan genç Paul Atrei-des'e."
   Neden müdahale ediyorlar? diye sordu Jessica kendi kendine.
   Bankacı gözlerini şimdi de Kynes'a dikmişti; ve Jessica, ajanın yüzüne yeniden dehşet ifadesinin yerleştiğini gördü.
   Masanın çevresindekiler kaldırılan kadehe karşılık vermeye başladı.
   Kynes yol gösterince insanlar izliyor, diye düşündü Jessica. Bize Paul'ün tarafını tuttuğunu gösterdi. Gücünün sırrı nedir? Değişim Yargıcı olduğu için olamaz. Bu geçici. Ve kesinlikle kamu görevlisi olduğu için de değil.
  
196
197
 

   Elini hançer-i figanın kabzasından çekti ve maşrapasını Kynes'a doğru kaldırdı. Kynes kibarca karşılık verdi.
   Yalnızca Paul ve bankacı (Suu-Smı' ,Ve aptalca bir lakap! diye düşündü Jessica) eli boş kalmıştı. Bankacının dikkati Kynes'a sabitlenmişti. Paul gözlerini tabağına dikmişti.
   Gayet güzel idare ediyordum, diye düşündü Paul. Neden karıştılar ki? Kendisine en yakın erkek konuklara gizlice gözü-cuyla baktı. Şiddete hazırlıklı olmak mı7 Kimden gelecek şiddete? Şu bankacı adamdan değil kesinlikle
   Halleck kıpırdandı ve belirli birine hitap etmiyormuş gibi, sözlerini karşısındaki konukların başının üstüne yöneltti: ''Bizim toplumumuzda insanlar, saldırıya geçerken acele etmemeli. Bu çoğu zaman intihar sayılır." Damıtıcı giysi imalatçısının, yanında oturan kızına baktı. "Siz de öyle düşünmüyor musunuz, hanımefendi?"
   "A, evet. Evet. Gerçekten öyle düşünüyorum," dedi kız. "Çok fazla şiddet var. Bıktım artık. Ve çoğu zaman saldırı gibi bir niyet olmuyor ama yine de insanlar ölüyor. Son derece anlamsız."
"Gerçekten öyle," dedi Halleck.
   Jessica kızın oynadığı mükemmele yakın rolü görerek şunun farkına vardı: Bu boş kafalı küçük kadın, boş kafalı küçük bir kadın değil Ardından ne tarz bir tehlike olduğunu gördü; ve anladı ki Halleck de bunu saptamıştı. Paul'ü cinsellikle tuzağa düşürmeyi planlamışlardı. Büyük olasılıkla bunu ilk anlayan oğlu olmuştu; eğitimi bu açık gambiti gözden kaçırmamıştı.
   Kynes bankacıya: "Sırada başka bir özür yok mu?" diye sordu.
   Bankacı hastalıklı bir sırıtışla Jessica'ya dönerek şöyle dedi: "Leydim, korkarım şaraplarınızdan fazla kaçırdım. Yemekte sert içki sunuyorsunuz, ben buna alışık değilim."
   Jessica adamın ses tonunun altındaki zehiri duydu ve tatlı tatlı konuştu: "Yabancı insanlar yeni tanıştıklarında, gelenek ve eğitim farklılıkları nedeniyle daha hoşgörülü olmalılar."

"Teşekkür ederim, Leydim," dedi bankacı.
   Damıtıcı giysi imalatçısının koyu renk saçlı hanım arkadaşı Jessica'ya doğru eğilerek: "Dük burada güvenlikte olduğumuzdan bahsetti. Umarım bu, daha fazla çarpışma anlamına gelmiyordur."
   Konuşmayı bu yöne çekmesi istenmiş, diye düşündü Jessica.
   "Büyük olasılıkla önemsiz bir şey çıkacaktır," dedi Jessica. "Ama bugünlerde, Dük'ün kişisel olarak ilgilenmesi gereken öyle çok ayrıntı var ki. Atreidesler ve Harkonnenler arasındaki düşmanlık devam ettiği sürece aşırı dikkatli olduğumuz söylenemez. Dük kanlı yemini etti. Arrakis'te hiçbir Harkonnen ajanını sağ bırakmayacak elbette." Lonca Bankası ajanına şöyle bir baktı. "Ve doğal olarak, Konvansiyonlar da bu konuda onu destekliyor." Dikkatini Kynes'a çevirdi. "Öyle değil mi Doktor Kynes?"
"Gerçekten öyle," dedi Kynes.
   Damıtıcı giysi imalatçısı, hanım arkadaşını kibarca geri çekti. Kadın adama baktı ve şöyle dedi: "Sanırım artık bir şeyler yiyebilirim. Daha önce sunduğunuz şu kuş yemeğinden biraz rica edebilir miyim?"
   Jessica bir uşağa işaret edip bankacıya döndü: "Ve siz, bayım, biraz önce kuşlardan ve alışkanlıklarından bahsediyordunuz. Arrakis'le ilgili birçok ilginç şey öğreniyorum. Söyleyin, bahar nerede bulunur? Avcılar çölün derinliklerine gider mi?"
   "Yo, hayır, Leydim," dedi bankacı. "Çölün derinlikleri hakkında çok az şey biliniyor. Güney bölgeleri hakkında ise hemen hemen hiçbir şey."
   "Güney sınırlarında baharın büyük bir Cevher Ana'sı bulunması gerektiğine dair bir masal var," dedi Kynes, "ama bunun yalnızca bir şarkı için icat edilmiş bir hayal ürünü olmasından şüpheleniyorum. Bazı gözüpek bahar avcıları zaman zaman merkez kuşağının sınırlarından içeri sızarlar. Ama bu aşırı derecede tehlikelidir; rota belirsizdir, sık sık fırtına çıkar.
  
199
198
 

Kalkan Duvarı üslerinden uzaklaştıkça zayiat dramatik boyutlara ulaşır. Çok fazla güneye gitmeyi göze almayı kârlı bul-muyorlar. Eğer bir hava durumu uyduımuz olsaydı, belki..."
   Bewt başını kaldırıp baktı, ağzı yemekle dolu konuştu: "Fremenlerin oralarda gezdikleri, hetr yere gittikleri ve güney enlemlerinde bile ıslaklar ve yudum kuyuları aradıkları söyleniyor."
"Islaklar ve yudum kuyuları mı?" diye sordu Jessica.
   Kynes hızlı hızlı konuştu: "Deli saçması söylentiler, Leydim. Bunlar diğer gezegenlerde bilinıir, Arrakis'te değil. Islak, suyun yüzeye ya da belirli işaretlere göre kazıldığında bulunabilecek kadar yüzeyin yakınına sızdığı bir yerdir. Yudum kuyusu ise, bir kişinin suyu bir kamusla çekebileceği türde bir ıslaktır...yani böyle söylüyorlar."
irdi
<vle
   Jessica, sözlerinde bir kandırmaca var, diye geçirdi aklından.
Neden yalan söylüyor acaba? diyıe düşündü Paul.
   "Ne kadar da ilginç," dedi Jessica. Ve düşündü. "Böyle söylüyorlar... " Buradakilerin ne kadar tuhaf bir konuşma tarzları var. Bunun batıl inançlara olan bağlılıklarını nasıl açığa çıkardığını bir bilseler
   "Bir vecizeniz olduğunu duydum," dedi Paul, "cila gelir şehirden, akıl gelir çölden."
"Arrakis'te pek çok vecize vardır," dedi Kynes.
   Bir uşak elinde bir notla eğilince, Jessica yeni bir soru sormaya fırsat bulamadı. Notu açtı, Dük'ün el yazısını ve şifre işaretleri gördü, hızla okudu.
   "Bunu öğrenmek hepinizi mutlu edecek," dedi, "Dük'ümüz güvence veriyor. Gitmesine yol açan mesele halledilmiş. Kayıp kaptıkaçtı bulunmuş. Mürettebatın arasındaki bir Harkonnen ajanı zor kullanmış ve aracı bir kaçakçı üssüne kaçırmış. Onu orada satmayı umuyormuş. Adamlar da araç da kuvvetlerimize teslim edilmiş." Tuek'i başıyla selamladı.
Kaçakçı başıyla karşılık verdi.
Jessica notu katladı, giysinin kolumdan içeri soktu.
  
"Açık bir savaşa dönüşmemesine sevindim," dedi bankacı, "insanlar, Atreideslerin barış ve refah getireceğine dair umutlar besliyor."
"Özellikle refah," dedi Bewt.
   "Artık tatlılarımızı alalım mı?" diye sordu Jessica. "Aşçımıza bir Çaladan tatlısı hazırlattım: dolsa sosunda pundi pirinci."
   "Kulağa çok hoş geliyor," dedi damıtıcı giysi imalatçısı. "Tarifini almam mümkün mü?"
   "Arzu ettiğiniz her tarifi alabilirsiniz," dedi Jessica, daha sonra Havvat'a bildirmek üzere adamı çözümlerken. Damıtıcı gisi imalatçısı korkak, küçük bir sürüngendi ve satın alınabilirdi.
   Çevresinde yeniden ufak tefek sohbetler başladı: "Ne hoş bir kumaş..." "Mücevhere uygun bir çerçeve yaptırmış..." "Önümüzdeki üç ay içinde üretim artışı sağlamayı deneyebiliriz..."
   Jessica gözlerini tabağına dikerek Leto'nun mesajının şifreli kısmını düşündü: "'Harkonnenler, bir parti lazer silahı getirmeye çalışıyorlardı. Onları yakaladık. Başka partiler getirmeyi başarmış olabilirler. Kalkanları pek önemsemedikleri ortada Gereken tedbirleri al. "
   Jessica endişelenerek, zihnini lazer silahlarına odakladı. Yıkıcı ışığın sıcak, beyaz ışınları, bilinen her maddeyi kalkanla kaplı olmadığı sürece kesebilirdi. Bir kalkandan geriye tepmenin, hem lazer silahını hem de kalkanı havaya uçuracağı gerçeği Harkonnenleri rahatsız etmiyordu. Neden? Bir lazer silahı-kalkan patlaması tehlikeli bir değişkendi, atom silahlarından daha güçlü olabiliyordu ya da yalnızca ateş edeni ve kalkanlı hedefini öldürebiliyordu.
Buradaki bilinmeyenler içini huzursuzlukla doldurdu.
   Paul şöyle dedi: "Kaptıkaçtıyı bulacağımızdan emindim. Babam bir sorunu çözmeye kalkışırsa onu çözer. Bu, Harkon-nenlerin keşfetmeye başladıkları bir gerçek."
Böbürleniyor,   diye   düşündü   Jessica.   Böbürlenmemen.

201
200
 

Lazer silahlarına karşı tedbir olarak bu gece yer seviyesinin çok altında uyuyacak birisinin böbürlenmeye hakkı yoktur.
   "Kaçış   yok:    atalarımızın    uyguladığı    şiddetin karşılığını öderiz "
- Prenses Irulan'ın yazdığı "Muad'Dib'in Toplu Vecizeleri"nden
   Jessica büyük salondaki patırtıyı duydu, yatağının yanındaki ışığı yaktı. Başucundaki saat yerel saate ayarlanmamıştı ve gece 2:00 civarı olduğunu belirlemek için yirmi bir dakika çıkarmak zorunda kaldı.
Yüksek sesli patırtının ne olduğu anlaşılmıyordu.
Acaba Harkonnen saldırısı mı? diye düşündü.
   Yataktan dışarı süzüldü, ailesinin nerede olduğunu görmek için monitörleri kontrol etti. Ekran Paul'ün, mahzenin derinliklerinde aceleyle yatak odasına dönüştürülmüş odada uyuduğunu gösterdi. Belli ki gürültü onun dairesine sızmıyordu. Dük'ün odasında kimse yoktu, yatağı bozulmamıştı. Acaba hala arazi karargahında mıydı?
Henüz evin ön tarafını gösteren bir ekran yoktu.
Jessica odanın ortasında durdu, etrafı dinledi.
   Bir bağırış, anlaşılmayan bir ses vardı. Birisinin Dr. Yueh'yi çağırdığını duydu. Bir sabahlık buldu, omzuna aldı, ayaklarına terliklerini geçirdi, hançer-i figanı bacağına bağladı.
Bir ses yeniden Yueh'yi çağırdı.
   Jessica sabahlığın kuşağını bağladı, koridora çıktı. Sonra aklına gelen düşünceyle sarsıldı: Ya Leto'ya bir zarar geldiyse?
  
Koşarken, hol, ayaklarının altında sonsuza kadar uzuyor-muş gibi göründü. Holün sonundaki kemerden döndü, yemek salonunu ve Büyük Salon'a inen geçidi bir solukta geçti. Duvar süspansörlülerinin hepsi sonuna kadar açıktı, salon ışıl ısıldı.
   Sağında, ön girişin yanında, aralarında Duncan Idaho'yu tutan iki ev muhafızını gördü. Duncan'ın başı öne sarkmıştı ve birdenbire sadece nefes seslerinin duyulduğu bir sessizlik sahneye hakim oldu.
   Ev muhafızlarından biri Idaho'yu suçlarcasına konuştu: "Ne yaptığını gördün mü? Leydi Jessica'yı uyandırdın."
   Adamların arkasındaki büyük perdeler dalgalanarak ön kapının açık kaldığını belli etti. Dük'ten ya da Yueh'den hiç iz oktu. Mapes, bir kenarda durmuş, gözlerini soğuk bir ifadeyle Idaho'ya dikmişti. Eteklerinde yılankavi desenler olan, uzun, kahverengi bir sabahlık giymişti. Ayağında bağcıkları açık çöl botları vardı.
   "Eee, Leydi Jessica'yı uyandırdım," diye mırıldandı Idaho. Yüzünü tavana doğru kaldırarak böğürdü: "Kılıjım ilk olarak Grumman'ın kanına bulandı!"
Ana Tanrıça! Sarhoş olmuş! diye düşündü Jessica.
   Idaho'nun yuvarlak, esmer yüzü asıldı. Kara bir keçinin postuna benzeyen kıvırcık saçlarına pislik bulaşmıştı. Ceketin-deki koskoca yırtık, akşamki ziyafette giymiş olduğu gömleğin büyük bir bölümünü gözler önüne seriyordu.
Jessica ona yaklaştı.
   Muhafızlardan biri Idaho'yu bırakmadan başıyla Jessica'yı selamladı. "Ne yapacağımızı bilemedik, Leydim. Kapının önünde patırtı çıkarıyor, içeri girmek istemiyordu. Yerlilerin ortaya çıkıp onu görebileceğinden korktuk. Hiç olacak şey değildi. Buradaki adımızı lekelerdi."
"Neredeymiş?" diye sordu Jessica.
   "Yemekteki genç hanımlardan birini evine bıraktı. Ha-uat'ın emri."
"Hangi genç hanım?"

202
203
 

   "Eskort kızlardan biri. Anlarsınız ya, Leydim?" Gözucuyla Mapes'e baktı, sesini alçalttı. "Hanımları özel olarak gözaltında tutmak için her zaman Idaho'yu ararlar."
   Demek öyle yaparlar, diye düşündü Jessica. Peki ama neden sarhoş?
   Kaşlarını çattı, Mapes'e döndü. "Mapes, bir uyarıcı getir. Kafein iyi olur. Biraz bahar kahvesi kalmış olabilir."
   Mapes omuz silkti, mutfağa yöneldi. Bağcıkları açık çöl botları taş zeminde şlap şlap diye ses çıkardı.
   Idaho, sabit tutamadığı başını, Jessica'ya bakabileceği bir açıya getirmek için döndürdü. "Dük ijin üj yüzden fazla adam öldürmüjüm," diye mırıldandı. "Neden burda olduumu mu öörenmek istiyosun? Burda yerin aldında yajıyamassın. Burda yerin üzdünde de yajıyamassın. Ne bijim biyer burassı, haa?"
   Yan hol girişinden bir ses Jessica'nın dikkatini çekti. Döndü, Yueh'nin sol elinde doktor çantasını sallayarak onlara doğru yaklaştığını gördü. Tam tekmil giyinmişti, solgun ve yorgun görünüyordu. Alnındaki elmas dövme hemen göze çarpıyordu.
   "iyi kelpli doktor!" diye bağırdı Idaho. "Sennesin yaa doktor? Kırık çıkıkçı mı hapçı mı?" Kızarmış gözlerini Jessica'ya çevirdi. "Kennimi...ımm...lanet bi...ımm...aptal yerine koydum di mi?"
   Jessica kaşlarını çattı, sessiz kalarak düşündü: Idaho neden sarhoş oldu? içkisine ilaç mı karıştırdılar acaba9
"Çok fazla bahar birası," dedi Idaho doğrulmaya çalışarak.
   Mapes elinde dumanları tüten bir fincanla döndü, Yueh'nin arkasında kararsızca durdu. Başını iki yana sallayan Jessica'ya baktı.
   Yueh çantasını yere koydu, Jessica'yı başıyla selamladı ve, "Çok fazla bahar birası, öyle mi?" dedi.
   "Bu lanet ijki jimdiye kadar tattıım en iyi şeydi," dedi Idaho. Dikkatleri üzerine çekmeye çalıştı. "Kılıjım ilk olarak Grumman'in kanına bulandı! Öldürdüm o Harkon...Harkon... Onu Dük ijin öldürdüm."

Yueh döndü, Mapes'in elindeki fincana baktı. "Bu nedir?"
"Kafein," dedi Jessica.
Yueh fincanı aldı, Idaho'ya uzattı, "iç şunu, delikanlı."
"Daa fazla biji ijmek istemiyom."
"İç dedim sana!"
   Idaho'nun başı Yueh'ye doğru yalpaladı ve sendeleyerek öne doğru bir adım atınca muhafızları da kendisiyle birlikte sürükledi. "İmmparatorluun Evreni'ni hojnud etmekden bıktım usandım, doktor. Bi kez ossun, ju iji benim dediim gibi yap-caz."
"Bunu iç, sonra," dedi Yueh. "Sadece kafein."
   "Eralde burdaki diyer jeyler gibidir! Lanet günejj çok par-lag. Hij bi j ey in... ımm... rengi dooru dul. Her jey yannış ya da..."
   "Pekala, artık geceyarısı oldu," dedi Yueh. Makul bir şekilde konuşuyordu. "İyi bir delikanlı gibi iç şunu. Kendini daha iyi hissetmeni sağlayacak."
"Ben daa iyi isssetmek istemiyom!"
   "Bütün gece onunla tartışamayız," dedi Jessica. Ve, şok tedavi gerekiyor, diye düşündü.
   "Sizin kalmanız için hiçbir sebep yok, Leydim," dedi Yueh. "Bununla ben ilgilenebilirim."
   Jessica başını iki yana salladı. Bir adım ilerledi, Idaho'nun anağına sert bir tokat attı.
   Idaho, muhafızlarıyla birlikte geriye doğru sendeledi, ters icrs kadına baktı.
   "Dük'ünün evinde bu şekilde davranamazsın," dedi Jes-Mca. Fincanı Yueh'nin elinden kaparken kahvenin birazı döküldü. Fincanı İdaho'ya doğru uzattı. "Şimdi iç şunu! Bu bir omirdir!"
  Idaho silkinerek dikleşti, suratını asarak ona baktı. Yavaş >avaş, dikkatlice ve düzgün bir telaffuzla konuştu: "Ben lanet ilası bir Harkonnen casusundan emir almam."
Yueh kaskatı kesildi, yüzünü hızla Jessica'ya çevirdi.
Jessica'nın benzi atmıştı ama başını onaylarcasına sallıyor-

205
204
 

T
du. Her şey netleşmişti; son birkaç gündür çevresindeki sözlerde ve hareketlerde yakalamış olduğu anlam kopuklukları artık açıklanabilirdi. Kendisini neredeyse frenleyemeyeceği kadar büyük bir kızgınlığın pençesinde buldu. Nabzını yavaşlatması ve nefesini düzenlemesi için Bene Gesserit eğitimini tüm derinliğiyle kullanması gerekti. Bunun ardından bile içindeki alevlerin titreşimini hissedebiliyordu.
   Hanımları gözaltında tutmak için her zaman Idaho 'yıı ararlar
Yueh'ye bir bakış savurdu. Doktor gözlerini indirdi.
"Bunu biliyordun, değil mi?" diye sordu.
   "Ben...söylentiler duymuştum, Leydim. Ama yükünüzü ağırlaştırmak istemedim."
   "Havvat!" dedi Jessica sertçe. "Thufir Havvat'ın derhal bana getirilmesini istiyorum!"
"Ama, Leydim..."
"Derhal!"
   Bıı Hawat olmalı, diye düşündü. Bunun gibi bir şüphe, eğer anında bir kenara atılmadıysa başka bir kaynaktan geliyor olamazdı
   Idaho başını iki yana salladı ve, "Bırak şu lanet şeylerin hepsini," dedi lafı ağzında geveleyerek.
   Jessica elindeki fincana baktı, aniden içindekini Idaho'nun yüzüne fırlattı. "Onu doğu kanadındaki konuk odalarından birine kilitleyin," diye emretti. "Bırakın ayılıncaya kadar uyusun."
   İki muhafız gözlerini mutsuz bir ifadeyle Jessica'ya diktiler. Bir tanesi konuşmayı göze aldı: "Belki onu başka bir yere götürmeliyiz, Leydim. Mesela..."
   "Burada olması gerekiyor!" dedi Jessica sertçe. "Burada yapacağı bir işi var." Sesi acıyla doluydu. "Hanımları izlemekte çok başarılı."
Muhafız yutkundu.
"Dük'ün nerede olduğunu biliyor musunuz?" diye sordu.
"Kendisi karargahta, Leydim."

"Havvat onunla mı?" "Havvat şehirde, Leydim."
"Bana bir an önce Hawat'ı getireceksiniz," dedi Jessica. "Geldiğinde ben oturma odamda olacağım." "Ama, Leydim..."
"Gerekirse Dük'ü çağırırım," dedi. "Umarım gerekmez. Onu bu konuyla rahatsız etmek istemem." "Emredersiniz, Leydim."
   Jessica boş fincanı Mapes'e uzattı, mavi içinde mavi gözlerdeki soru dolu bakışlarla karşılaştı. "Sen yatağına dönebilirsin, Mapes."
"Bana ihtiyacınız olmadığına emin misiniz?" Jessica sıkıntılı bir şekilde gülümsedi. "Eminim." "Bu belki de yarına kadar bekleyebilir," dedi Yueh. "Size bir sakinleştirici veririm ve..."
   "Odana döneceksin ve ben bunu kendi yöntemimle halledeceğim," dedi. Verdiği emirdeki sertliği azaltabilmek için hafifçe adamın koluna vurdu. "Tek yol bu."
   Aniden, başı yukarıda, döndü ve odasına giden yolda dimdik yürüdü. Soğuk duvarlar...geçitler...tanıdık bir kapı...Kapıyı hızla çekerek açtı, içeri girdi ve kapıyı arkasından çarptı. Jessica oturma odasının ortasında durarak, manzaraları kalkanla engellenmiş pencerelere dik dik baktı. Hawat! Harkon-nenlerın satın aldığı o olabilir mı7 Göreceğiz
   Jessica, işlemeli şlag derisiyle kaplanmış, derin, eski moda koltuğa geçti, koltuğu kapıya hakim olabileceği bir pozisyona getirdi. Birdenbire, bacağında, kınının içinde duran hançer-i figanı hissetti. Kını çıkardı ve koluna bağladı, kolay çıkıp çıkmadığını denedi. Odaya bir kez daha göz gezdirdi, herhangi bir acil duruma karşı her şeyi eksiksiz biçimde zihnine yerleştirdi: köşeye yakın portatif bir koltuk, duvar boyunca arkası dik sandalyeler, iki tane alçak masa, yatak odasına açılan kapının yanında dik duran zitarı.
   Süspansörlü lambalardan soluk pembe bir ışık yayılıyordu. Jessica ışıkları kıstı, koltuğa oturdu, döşemesine hafifçe vurdu
  
207
206
 

ve koltuğun görkemli ağırlığını bu olay için uygun buldu.
   Şimdi, gelsin bakalım, diye düşündü. Göreceğiz bakalım ne goreceksek Ve sabrını artırıp gücünü toplayarak Bene Gesserit usulüyle kendini beklemeye hazırladı.
   Kapı, beklediğinden daha erken vuruldu ve Jessica'nın emri üzerine Havvat içeri girdi.
   Koltuğundan kımıldamadan onu izledi; hareketlerinde, ilaçla sağlanan enerjinin verdiği kıpır kıpırlığı ve bunun altındaki bitkinliği gördü. Havvat'ın ıslak, yaşlı gözleri parıldıyor-du. Sert derisi, odanın ışığında sarımtırak görünüyordu, hançer kullandığı kolunun yeninde geniş ve ıslak bir leke vardı.
Jessica oradaki kan kokusunu aldı.
   Arkası dik sandalyelerden birini işaret ederek, "Şu sandalyeyi getir ve karşıma otur," dedi.
   Hawat eğildi, onun dediğini yaptı. Şu sarhoş Idaho aptalı' diye düşündü. Bu durumdan nasıl kurtulabileceği endişesi içinde Jessica'nın yüzünü inceledi.
   "Aramızdaki buzları eritmenin zamanı geldi de geçti bile," dedi Jessica.
   "Sorun nedir Leydim?" Hawat oturdu, ellerini dizlerinin üstüne koydu.
   "Bana hiçbir şey bilmiyormuş numarası yapma! dedi sertçe. "Eğer seni neden çağırdığımı Yueh söylemediyse, evimdeki casuslarından biri söylemiştir. Birbirimize karşı en azından bu kadar dürüst olalım mı?"
"Nasıl isterseniz, Leydim."
   "Önce bir soruma yanıt ver," dedi. "Şu an bir Harkonnen ajanı mısın?"
   Havvat sandalyesinden kalkmaya yeltendi, yüzü hiddetle kararmıştı. "Bana bu şekilde hakaret etmeye mi kalkışıyorsunuz?" diye sordu.
"Otur," dedi Jessica. "Sen bana aynı şekilde hakaret ettin."
Havvat yavaşça sandalyesine çöktü.
   Ve Jessica çok iyi bildiği bu yüzdeki işaretleri okuyarak derin bir nefes aldı. Hawat değildi
  
"Dük'üme sadık kaldığını artık biliyorum," dedi. "Bu yüzden beni aşağılamanı bağışlamaya hazırım."
"Bağışlanacak bir şey mi var?"
   Jessica suratını asıp merakla düşündü: Kozumu oynasam OT;? Birkaç haftadır Duk'un kızını karnımda taşıdığımdan bahsetsem mı? Hayır . Leto 'nün kendisi bile bilmiyor Bu yalnızca onun yaşamını zorlaştıracak, kurtuluşumuz üzerine konsantre olması gereken bir zamanda dikkatini başka yöne çekecektir Bunu kullanmak için hala zaman var
   "Bir Doğru Söyleten bunu çözerdi," dedi Jessica, "ama Yüksek Kurul tarafından yeterlilik verilen bir Doğru Söyleten' imiz yok."
"Dediğiniz gibi. Doğru Söyleten'imizyok."
   "Aramızda bir hain mi var?" diye sordu Jessica. "insanlarımızı büyük bir dikkatle inceledim. Kim olabilir? Gurney değil. Duncan kesinlikle değil. Onların subayları, dikkate almaya değecek kadar stratejik yerlerde değiller. Sen de değilsin, Thufır. Paul olamaz. Kendim olmadığımı biliyorum O halde Dr. Yueh mi? Onu çağırıp sınasam mı acaba?"
   "Bunun yararsız bir hareket olduğunu biliyorsunuz," dedi Hawat. "O, Yüksek Okul tarafından şartlandırıldı. Bunu kesinlikle biliyorum."
   "Üstelik karısı Harkonnenler tarafından katledilen bir Bene Gesserit'miş," dedi Jessica.
"Demek öyleymiş," dedi Hawat.
   "Harkonnen isminden bahsederken sesindeki nefreti duymadın mı?"
"Biliyorsunuz benim kulağım yoktur," dedi Hawat.
   "Bu aşağılık şüphe neden bana yükleniyor?" diye sordu Jessica.
   Hawat kaşlarını çattı. "Leydim hizmetkarını tatsız bir durumda bırakıyor. Ben öncelikle Dük'e bağlıyım."
   "Seni daha çok bu sadakatin nedeniyle bağışlamaya hazırım," dedi Jessica.
"Ve ben yeniden sormak zorundayım: Bağışlanacak bir şey

209
208
 

T
mi var?"
"Çıkmaza mı girdik?"
Hawat omuz silkti.
   "Hadi birkaç dakika başka bir şeyi tartışalım o halde," dedi Jessica. "Duncan Idaho, koruma ve gözetim yetenekleri böylesine itibar gören saygıdeğer savaşçı. Bu gece, bahar birası denen bir şeyi fazla kaçırdı, insanlarımız arasında başkalarının da bu karışımla sersemletildiği üzerine raporlar duydum. Bu doğru mu?"
"Raporlarınız var, Leydim."
   "Evet var. Sen, bu içki içme olayını bir hastalık belirtisi olarak görmüyor musun, Thufir?"
"Leydim bilmece soruyor."
   "Mentat kabiliyetlerini kullan!" dedi Jessica sertçe. "Duncan'ın ve diğerlerinin sorunu ne? Sana iki kelimeyle söyleyebilirim: vatanları yok."
   Hawat parmağıyla yeri gösterdi. "Arrakis, işte onların vatanı."
   "Arrakis bir muamma! Onların vatanı Caladan'dı; ama biz onları ayırdık. Vatanları yok. Ve Dük'ün onları hayal kırıklığına uğratacağından korkuyorlar."
   Havvat kıpırdandı. "Adamlardan birinin bu şekilde konuşması onun..."
   "Aah, kes şunu, Thufir. Bir doktor için bir hastalığı doğru olarak teşhis etmek bozgunculuk ya da kalleşlik midir? Benim tek amacım hastalığı tedavi etmek."
"Dük, böyle meselelerde sorumluluğu bana verir."
   "Ama benim, bu hastalığın ilerlemesine biraz doğal bir ilgi duyduğumu anlarsın," dedi Jessica. "Ve belki bu konularda bazı yeteneklerim olduğunu da kabul edersin."
   Acaba onu ciddi bir şekilde şaşırtmak mıyım? diye düşündü. Silkelenmeye, bir şeyin onu bu rutinden çıkarmasına ihtiyacı var
   "Sizin ilginiz pek çok şekilde yorumlanabilir," dedi Havvat. Omuz silkti.

"Yani sen beni çoktan mahkum ettin, öyle mi?"
   "Tabii ki hayır, Leydim. Ama durumun ne olduğu göz önüne alınırsa herhangi bir tehlikeye atılmayı göze alamam."
   "Tam burada, bu evde, oğluma yönelen bir tehdit seni atlattı," dedi Jessica. "Bu tehlikeye kim atıldı?"
Hawat'ın yüzü karardı. "Dük'e istifamı takdim ettim."
"istifanı bana takdim ettin mi.. .ya da PauPe?"
   Şimdi Havvat gözle görülür bir şekilde kızmıştı. Solumasının hızlanması, burun deliklerinin genişlemesi ve sabit bakışları kızgınlığını ele veriyordu. Jessica adamın şakağında bir damarın attığını gördü."
   "Ben Dük'ün adamıyım," dedi sözcüklerin üzerine basa basa.
   "Hain yok," dedi Jessica. "Başka bir tehdit var. Belki lazer silahlarıyla ilgilidir. Belki de ev kalkanlarına yöneltilmiş zamanlama mekanizmaları olan birkaç lazer silahını saklamayı göze alacaklardır. Belki..."
   "Peki patlamadan sonra kim bunun atomik olmadığını söyleyecek?" diye sordu Havvat. "Hayır, Leydim. Böylesine kanun dışı bir şeyi göze almayacaklardır. Radyasyon yavaş yavaş kaybolur. Kanıtları ortadan kaldırmak zordur. Kuralların çoğuna uyacaklardır. Bir hain olmalı."
   "Sen Dük'ün adamısın," diye alay etti Jessica. "Onu korumaya çabalarken onu yok eder misin?"
   Havvat derin bir nefes aldıktan sonra konuştu: "Eğer masumsanız, en derin özürlerimi kabul ediniz."
   "Şimdi kendine bir bak, Thufir," dedi Jessica. "insanlar, her biri kendi yerine sahip olduğu zaman ve her biri genel düzen içinde ait olduğu yeri bildiği zaman en iyi şekilde yaşar. Yerlerini yok ettiğinde insanları da yok edersin. Dük'ün bütün bu sevenleri arasında sen ve ben, Thufir, ikimiz birbirimizin yerini yok etmek için en ideal konumdayız. Ben, geceleri Dük'ün kulağına seninle ilgili şüpheler fısıldayamaz mıyım? Dük, bunun gibi fısıltılardan en fazla ne zaman etkilenir, Thufir? Sana, bunu daha açık bir şekilde tasvir etmem mi
  
210
211
 

gerekiyor?"
Hawat, "Beni tehdit mi ediyorsunuz?" diye homurdandı.
   "Doğrusu hayır. Sadece sana, yaşamlarımızın temel düzeni içinde, birisinin bize saldırmakta olduğunu gösteriyorum. Zeki ve melunca. Ben, bunun gibi kancaların gireceği hiçbir çatlak  î bırakmayacak şekilde yaşamlarımızı düzenleyerek bu saldırıyı boşa çıkarmayı amaçlıyorum."
"Beni temelsiz şüpheler yaymakla mı suçluyorsunuz?" ;J
"Temelsiz, evet."
"Buna kendi dedikodularınızla mı karşılık vereceksiniz?"
   "Dedikodulardan oluşan senin yaşamın, benimki değil, Thufır."
"Demek benim yeteneklerimi sorguluyorsunuz, öyle mi?"
   Jessica iç geçirdi. "Thufir, seni bu işin içine karıştıran duygusal bağı incelemeni istiyorum. Doğal insan, mantığı olmayan bir hayvandır. Senin bütün olaylarla ilgili mantık yürütmelerin doğal değil ama yararlı olduğu için bunu sürdürmene katlanılıyor. Sen mantığın vücut bulmuş halisin, bir Men-tat'sın. Yine de, problem çözümlerin, gerçek anlamıyla senin dışına, yani çalışılıp yeniden oluşturulacağı ve her açıdan inceleneceği yere çıkarılan fikirlerdir."
   Sesindeki kibri gizlemeye çalışmayarak, "Şimdi de benim işimi bana öğretmeyi mi düşünüyorsunuz?" diye sordu Hawat.
   "Senin dışındaki herhangi bir şey; işte bunu görebilir ve , buna mantığını uygulayabilirsin," dedi Jessica. "Ama kişisel problemlerle karşılaştığımızda, en derin kişisel şeylerin, mantığımızın incelemesi için dışarı çıkarmakta en çok zorlandığımız şeyler olması insani bir özelliktir. Gerçekten kafamızı meşgul eden o en derindeki asıl şey dışında her şeyi suçlayarak onun çevresinde debelenmeye eğilimliyizdir."
   "Bir Mentat olarak yeteneklerime duyduğum inancı kasten zayıflatmaya çalışıyorsunuz," dedi çatlak bir sesle. "İnsanları-mızdan birini, cephaneliğimizdeki herhangi bir silahı sabote etmeye çalışırken görürsem, onu suçlamak ve yok etmek için bir an bile duraksamam."
  
"En iyi Mentatlar, hesaplamalarındaki hata payını sağlıklı bir şekilde göz önünde bulundururlar," dedi Jessica.
"Ben hiçbir zaman aksini iddia etmedim!"
   "O hakle ikimizin de gördüğü şu belirtileri incele: adamlar arasında sarhoşluk, münakaşalar, Arrakis hakkında dedikodu yapmaları ve deli saçması söylentilerden bahsetmeleri; en basit..."
   "İşsizlikten başka bir şey değil," dedi Hawat. "Basit bir meseleyi gizemli göstermeye uğraşarak dikkatimi dağıtmaya çalışmayın."
   Jessica gözlerini ona dikti, Dük'ün adamlarının, kışlalarda, neredeyse enerjinin kablo yanığı kokusu duyulana kadar dertlerini birbirine sürttüklerini düşündü. Lonca-öncesi efsanedeki adamlara benzemeye başladılar, diye geçirdi içinden. Kaybolan yıldız araştırma gemisi Ampoliros 'un parmakları tetikte, sonsuza dek arayan, sonsuza dek hazırlıklı ve sonsuza dek hazırlıksız adamları gibi.
   "Dük'e hizmet ederken neden benim yeteneklerimden hiçbir zaman tam olarak yararlanmadın?" diye sordu Jessica. "Konumuna bir rakip çıkmasından mı korkuyorsun?"
   Hawat dik dik baktı, yaşlı gözleri ateş saçıyordu. "Size verdikleri eğitimin bir kısmını biliyorum. Onların, yani Bene Gesserit..." Suratını asarak sustu.
   "Devam et, söyle," dedi Jessica. "Bene Gesserit cadıları de"
   "Size verdikleri gerçek eğitim hakkında bir şeyler biliyorum," dedi Hawat. "Bunun Paul'de ortaya çıktığını görüyorum. Okulunuz, halka söylediği şeye, 'yalnızca hizmet etmek için var olduğunuza' beni inandıramaz."
   Şok şiddetli olmalı, bunun için hemen hemen hazır, diye düşündü Jessica.
   "Kurulda beni saygıyla dinliyorsun," dedi, "yine de tavsiyelerime pek kulak asmıyorsun. Niçin?"
   "Bene Gesserit güdülerinize güvenmiyorum," dedi Hawat. "Bir adamın içini görebileceğinizi düşünebilirsiniz; bir adama,
  
213
212
 

ne isterseniz harfiyen yaptırabileceğinizi düşünebilir... "
"Seni zavallı aptal Thufir!" dedi Jessica öfkeyle.
Havvat arkasına yaslanırken suratını astı.
   "Okullarımız hakkında duyduğun söylentiler ne olursa olsun," dedi Jessica, "gerçek bunun çok ötesinde. Dük'ü...seni ya da ulaşabileceğim herhangi bir başkasını yok etmek isteseydim, beni durduramazdın."
   Ve şöyle düşündü: Gururumun bana bunları söyletmesine neden izin veriyorum? Ben bu şekilde eğitilmedim Onu şaşırtmanın yolu bu olmamalı
   Havvat elini, ceketinin altına, küçük bir zehirli ok fırlatı-cısını sakladığı yere kaydırdı. Kalkan takmamış, diye düşündü. Bu yaptığı yalnızca bir blöf mu? Onu şu anda öldürebilirim., ama, ahh, ya yanılıyorsam
   Jessica, Hawat'ın cebine doğru yaptığı hareketi görerek: "Aramızda şiddetin asla gerekli olmaması için dua edelim," dedi.
"Değerli bir dua," diye onayladı Havvat.
   "Bu arada, hastalık aramızda yayılıyor," dedi Jessica. "Sana tekrar sormak zorundayım: bu şüphenin tohumlarını, ikimizi birbirimize düşürmek için Harkonnenlerin attığını düşünmek daha akla yakın değil mi?"
"Yine çıkmaza girdik gibi görünüyor," dedi Havvat.
Jessica iç geçirdi. Hemen hemen hazır, diye düşündü.
   "Dük ve ben, insanlarımızın annesi ve babası sayılırız," dedi. "Bu durum..."
"O sizinle evlenmedi," dedi Havvat.
   Kendisini sakin olmaya zorlayan Jessica, bu iyi bir karşılıktı, diye düşündü.
   "Ama başka biriyle de evlenmeyecek," dedi. "Ben yaşadığım sürece. Ve dediğim gibi biz anne ve baba sayılırız, ilişkilerimizdeki bu doğal düzeni parçalamak, bizi, rahatsız etmek, dağıtmak ve kafamızı karıştırmak için Harkonnenleri en çok baştan çıkaracak hedef hangisidir?"
Jessica'nın nereye yöneldiğini algılayan Havvat'ın kaşları

a^ağı düşerek suratı asıldı.
   "Dük mü?" diye sordu Jessica. "Çekici bir hedef, evet, ama Paul dışında ondan daha iyi korunan hiç kimse yok. Ben mi? Kesinlikle onları cezbederim ama Bene Gesseritlerin zor hedefler olduklarını biliyorlardır. Bu durumda daha iyi bir hedeflen var: görevleri ister istemez dev bir kör nokta yaratan birisi. Şüphelenmeyi nefes alıp vermek kadar doğal bulan birisi. Bütün yaşamını kinaye ve gizem üzerine kuran birisi." Sağ elini hızla ona doğru kaldırdı. "Sen!"
Havvat sandalyesinden fırlamaya kalkıştı.
"Gitmene izin vermedim, Thufir!" diye parladı Jessica.
   Yaşlı Mentat sandalyeye düşercesine çöktü, kasları ona çok çabuk ihanet etmişti.
Jessica neşesiz bir biçimde gülümsedi.
   "Artık bize verilen gerçek eğitimle ilgili bir şeyler biliyorsun," dedi.
   Boğazı kuruyan Havvat yutkunmaya çalıştı. Jessica'nın verdiği emir görkemli ve otoriterdi, tamamen karşı konulamaz bulduğu bir ton ve tavırla söylenmişti. Düşünmeye fırsat bulamadan vücudu Jessica'ya itaat etmişti. Hiçbir şey bu tepkiyi engelleyemezdi: ne mantık, ne aşırı kızgınlık., hiçbir şey. Kadının yapmış olduğu şey, onun, emir verdiği kişi hakkında ne kadar hassas ve mahrem şeyler bildiğini gösteriyordu; bu, Havvat'ın mümkün olduğunu hayal bile etmediği bir kontrol derinliğiydi.
   "Sana daha önce birbirimizi anlamamız gerektiğini söylemiştim," dedi Jessica. "Demek istediğim senin beni anlaman gerektiğiydi. Ben seni zaten anlıyorum. Ve şimdi sana, benim karşımda güvenliğini garantileyen tek şeyin Dük'e olan sadakatin olduğunu söylüyorum."
Havvat gözlerini Jessica'ya dikti, diliyle dudaklarını ıslatttı.
   "Eğer bir kukla isteseydim, Dük benimle evlenirdi," dedi Jessica. "Bunu kendi özgür iradesiyle yaptığını bile düşünebilirdi."
Havvat başını eğdi, seyrek kirpiklerinin arasından yukarıya

215
214
 

doğru baktı. Muhafızı çağırmasını engelleyen tek şey, o en katı kontroldü. Kontrol...ve kadının artık buna izin vermeyebileceği şüphesi. Jessica'nın onu nasıl kontrol altına aldığım hatırlayınca teni karıncalandı. O kısa duraksama anında bir silah çıkarıp onu öldürebilirdi!
   Acaba her insanda bu kor nokta var mı? diye düşündü. Bizlerden herhangi birine, karşı koymaya fırsat bulamadan, hareket etmesi emredilebilir mi? Bu fikir onu sersemletti. Böylesi bir güce sahip olan bir insanı kim durdurabilirdi'''
   "Bene Gesserit eldiveninin içindeki yumruğu bir an için gördün," dedi Jessica. "Çok az kişi bunu görmüş ve sağ kalmıştır. Ve yaptığım, bizim için nispeten basit bir şeydir. Henüz bütün silahlarımı görmedin. Bunun üstüne bir düşün."
"Neden Dük'ün düşmanlarını yok etmiyorsun?" diye sordu
Havvat.
   "Neyi yok etmemi istiyorsun?" diye sordu Jessica. "Dük'ümüzü, sonsuza dek sırtını bana yaslayan zayıf biri haline getirmemi mi istiyorsun?"
"Ama, böyle bir güçle..."
   "Güç, iki tarafı da keskin bir kılıçtır, Thufır," dedi. " 'Bir insanı, düşmanın hayati organlarına sokacağı bir alet haline getirmek, onun için ne kadar da kolay,' diye düşünüyorsun. Doğru, Thufır; hatta bu, senin için de doğru. Ama neyi başarmış olurum ki? Eğer yeterli sayıda Bene Gesserit bunu yapsaydı, bu bütün Bene Gesseritleri şüphe altında bırakmaz mıydı? Bunu istemeyiz, Thufır. Kendi kendimizi yok etmek istemeyiz." Başıyla onayladı. "Gerçekten de biz yalnızca hizmet etmek için varız."
"Size yanıt veremem," dedi Havvat. "Yanıt veremeyeceğimi
biliyorsunuz."
   "Burada olanlar hakkında hiç kimseye hiçbir şey söylemeyeceksin," dedi Jessica. "Seni tanıyorum, Thufır."
   "Leydim..." Boğazı kupkuru olan yaşlı adam tekrar yutkunmaya çalıştı.
Ve Havvat şöyle düşündü: Büyük güçleri var, evet. Ama bu

güçler onu Harkonnenler için daha da müthiş bir alet haline getirme: mi? "
"Dük, düşmanları tarafından olduğu kadar hızlı bir şekilde dostları tarafından da yok edilebilir," dedi Jessica. "Şimdi, bu şüphenin temeline inip onu ortadan kaldıracağına inanıyorum." "Eğer temelsiz olduğu kanıtlanırsa," dedi Havvat. "Eğer," diye alay etti Jessica. "Eğer." "inatçısın."
   "İhtiyatlıyım," dedi Havvat, "ve hata payının bilincindeyim."
   "O halde sana başka bir soru soracağım: Diyelim ki sen bir insanın önünde bağlı ve çaresiz bir halde duruyorsun ve diğer insan senin boğazına bir bıçak tutuyor; ama sonra bu insan seni öldürmekten vazgeçiyor, bağlarını çözüyor ve bıçağı istediğin gibi kullanman için sana veriyor, sence bu ne anlama gelir?"
   Jessica sandalyesinden kalktı, arkasını döndü. "Şimdi gidebilirsin, Thufır."
   Yaşlı Mentat kalktı, bir an duraksadı, eli ceketinin altındaki öldürücü silaha gitti. Arenayı ve Dük'ün babasını (diğer başarısızlıkları ne olursa olsun cesurdu); ve uzun zaman önceki boğa gııreşi gününü hatırladı: Vahşi kara hayvan, kafası önde, hareketsiz ve şaşkın orada durmuştu. Pelerinini gösterişli bir şekilde bir kolunun üstüne atmış olan Yaşlı Dük, tribünlerden tebrikler yağarken sırtını boynuzlara dönmüştü.
   Ben boğayım, o matador, diye düşündü Havvat. Elini silahtan çekti ve terden parlayan boş avucuna bir göz attı.
Ve sonunda gerçekler ne olursa olsun, bu anı asla unutmayacağını ve Leydi Jessica'ya duyduğu bu üstün hayranlığı kaybetmeyeceğini biliyordu. Sessizce dönüp odadan çıktı.
Jessica, bakışlarını penceredeki yansımadan alıp yere indirdi, döndü ve gözlerini kapalı kapıya dikti. "Artık doğru dürüst davranır," diye fısıldadı.

217
216
 

Rüyalarla mı boğuşuyorsun? Gölgelerle mi uğraşıyorsun? Ayakta mı uyuyorsun? Zaman akıp gidiyor. Yaşamın çalınıyor. Boş şeylerle oyalanıyorsun, Sen ahmaklığının kurbanısın.
- Cenaze Ovasında Jamis için Ağıt, Prenses Irulan'ın yazdığı "Muad'Dib'in Şarkılan"ndan
   Leto evinin girişinde durmuş, tek bir süspansörlü lambanın ışığında bir notu inceliyordu. Şafağa henüz birkaç saat vardı ve yorgun olduğunu hissediyordu. Notu, bir Fremen haberci dışarıdaki muhafızlara az önce, karargahından gelen Dük eve vardığı sırada getirmişti.
   Notta şöyle yazıyordu: "Gündüz vakti bir duman kolonu, gece vakti bir ateş sütunu."
imza yoktu.
Bu ne anlama geliyor acaba? diye düşündü.
   Haberci yanıt beklemeden ve soru sorulmasına fırsat bırakmadan gitmişti. Dumansı bir gölge gibi gecenin içine kayıvermişti.
   Leto, kağıdı, daha sonra Hawat'a göstermeyi düşünerek ceketinin cebine tıkıştırdı. Alnına düşen bir bukleyi düzeltip derin bir nefes aldı. Yorgunluğa karşı aldığı hapların etkisi geçmeye başlamıştı. Ziyafetten bu yana iki uzun gün geçmişti, uyumayalı daha da uzun zaman olmuştu.
   Bütün askeri sorunlardan daha önemlisi, Havvat'ın, Jes-sica'yla görüşmesini anlattığı endişe verici bir toplantı olmuştu.
   Jessica'yı uyandırsam mı acaba? diye düşündü. Bu gizlilik oyununu daha fazla sürdürmek için hiçbir neden yok Yoksa

var mı?
Şu kahrolasıca lanet Duncan Idaho! Başını iki yana salladı. Hayır, Duncan değil  Jessica'ya baştan sırrımı söylememekle ben hata ettim Bunu, daha fazla zarara neden olmadan şimdi yapmalıyım
   Bu karar kendini daha iyi hissetmesine neden oldu ve girişten aceleyle çıkıp Büyük Salon'a geçti, aile kanadına doğru giden geçitlerde koşturmaya başladı.
   Servis bölümüne ayrılan dönemeçte durakladı. Servis geçidinin ilerisinde bir yerdeı. uhaf, bir viyaklama geliyordu. Leto sol elini kalkan kemerinin düğmesinin üstüne koydu, kin-calını sağ eline aldı. Hançer bir güvenlik duygusu sağladı. Bu tuhaf ses ürpermesine neden olmuştu.
   Dük, servis geçidinde, yetersiz aydınlatmaya lanet ederek yavaş yavaş ilerledi. Burada süspansörlülerin en küçükleri yaklaşık sekiz metre arayla yerleştirilmiş ve en kısık seviyeye ayarlanmıştı. Karanlık taş duvarlar, ışığı yutuyordu.
   Önündeki karanlığın içinde yere boylu boyunca uzanmış donuk bir yığın görünüyordu.
   Leto bir an duraksadı, tam kalkanını çalıştıracaktı ki, hareketlerini ve işitmesini sınırlayacağından...ve ele geçirilen lazer silahları içini şüpheyle doldurduğundan bundan vazgeçti.
   Sessizce gri yığına doğru ilerledi ve bunun bir insan, taşın üstüne yüzükoyun yatmış bir adam olduğunu gördü. Leto ayağıyla adamı çevirdi, elinde hançeriyle, kısık ışıkta adamın yüzünü görmek için eğildi. Bu kaçakçı Tuek'ti, göğsünün altında ıslak bir leke vardı. Ölü gözleri boş bir karanlıkla bakıyordu. Leto lekeye dokundu, sıcaktı.
   Bu adam burada nasıl olmuş olabilir? diye sordu Leto kendi kendine. Onu kim oldurmuş?
   Viyaklama burada daha yüksekti. Ses, evin ana kalkan jeneratörünü yerleştirdikleri merkezi odaya giden yan geçidin ilerisinden geliyordu.
   Dük, eli kemerin düğmesinde, kincalı hazır bir halde cesedin yanından geçti, geçitte ilerledi ve köşeden kalkan jene-
  
219
218
 

ratörü odasına doğru baktı.
   Birkaç adım ötede, yere başka bir gri yığın uzanmıştı ve Dük sesin kaynağının bu olduğunu hemen anladı. Siluet, acı çeken bir yavaşlıkla, nefes nefese, mırıldanarak ona doğru süründü.
   Leto aniden içini daraltan korkuyu yatıştırdı, hızla ileri atıldı, sürünen bedenin yanına çömeldi. Bu Mapes'ti, Fremen kahya; kadının saçları karmakarışık olmuş, üstü başı dağılmıştı. Koyu renk bir lekenin donuk parlaklığı sırtından yan tarafına doğru yayılıyordu. Dük omzuna dokununca kadın dirseklerinin üzerinde doğruldu ve ona bakabilmek için başını yukarı kaldırdı; gözleri kara gölgeli bir boşluktu.
   "Sizsiniz," dedi nefes nefese. "Öldürdüler. . . muhafız ... -l yolladı. . .Tuek. . .geldi. . . kaçırmak . . . Leydi'mi ... siz ... siz ... burada . . . hayır . . ." Öne doğru düştü, başı gürültüyle taşa çarptı.
   Leto, nabız var mı diye şakağına dokundu. Yoktu. Lekeye baktı: sırtından bıçaklanmıştı. Kim? Kafası hızla çalışıyordu. Mapes, birinin bir muhafızı öldürdüğünü mü kastetmişti17 Ya Tuek; onu Jessica mı çağırtmıştı? Niçin?
   Ayağa kalkmaya davrandı. Altıncı hissi onu uyardı. Elini yıldırım hızıyla kalkanın düğmesine uzattı, çok geç kalmıştı. Kolunun yan tarafına çarpıp uyuşturan bir darbe hissetti. Acıyan koluna saplanmış küçük bir ok gördü, yukarıya doğru yayılan felci algıladı. Kafasını kaldırıp geçide bakmak için harcadığı çaba acı verdi.
   Jeneratör odasının açık kapısında Yueh duruyordu. Kapının üstündeki parlak bir süspansörlünün ışığında yüzü sapsarı görünüyordu. Arkasındaki oda sessizdi, jeneratörlerden ses çıkmıyordu.
    Yueh' diye düşündü Leto. Ev jeneratörlerine sabotaj yapmış! Tamamen korunması: kaldık!
   Yueh, bir ok tabancasını cebine koyup ona doğru yürümeye başladı
Leto hala konuşabildiğini anladı, nefes nefese: "Yueh!"

dedi, "Nasıl?" Ardından felç bacaklarına ulaştı ve sırtı taş duvara dayalı bir halde zemine doğru kaydı.
   Eğilip Leto'nun alnına dokunurken Yueh'nin yüzünde üzgün bir bakış vardı. Dük dokunuşu hissedebildiğini fark etti ama uzaktı...donuktu.
   "Oktaki selektif bir ilaçtır," dedi Yueh. "Konuşabilirsiniz ama tavsiye etmem." Hole şöyle bir baktı, tekrar Leto'nun üzerine eğildi, oku çıkarıp bir kenara attı. Taşların üzerinde tıngırdayan okun sesi, Dük'ün kulağına belli belirsiz ve uzaktan geldi.
Yueh olamaz, diye düşündü Leto. O şartlandınlmıştı "Nasıl?" diye fısıldadı Leto.
   •'Üzgünüm, sevgili Dük'um ama bundan daha baskın çıkacak şeyler oluyor." Alnındaki elmas dövmeye dokundu. "Ben kendim de bunu çok garip buluyorum, yani ateş vicdanımı bastırmayı; ama birini öldürmek istiyorum. Evet, geı çekten bunu istiyorum. Hiçbir şey bunu yapmamı engelleyemez."
Başını eğip Dük'e baktı. "Yo, sizi değil, sevgili Dük'üm. Baron Harkonnen'i. Baron'u öldürmek istiyorum." "Bar...on Har..."
   "Susun, lütfen, zavallı Dük'üm. Fazla zamanınız kalmadı. Sı/ Narcal'da düştükten sonra ağzınıza taktığım dişin değiştirilmesi gerekiyor. Az sonra sizi bayıltıp o dişi değiştireceğim." Elini açtı, avucunun içindeki bir şeye baktı. "Tam bir kopya, içine, çok ince bir çalışmayla sinire benzetilmiş bir şey yerleştirildi. Sıradan dedektörlerden, hatta hızlı bir taramadan bile kaçacaktır. Sertçe ısırırsanız kaplaması kırılır. Sonra, nefesinizi kuvvetli bir şekilde verdiğiniz zaman çevrenizdeki havayı zehirli, son derece öldürücü bir gazla doldurursunuz.
   Leto gözlerini Yueh'ye dikti, adamın gözlerindeki çılgınlığı, kaşlarının üstündeki ve çenesindeki ter damlalarını gördü.
   "Her durumda ölecektiniz, zavallı Dük'üm," dedi Yueh. "Ama ölmeden önce Baron'a yaklaşacaksınız. Sizin, ona
  
221
220
 

saldırmak için son bir gücünüz kalmayacak kadar ilaçlarla sersemletilmiş olduğunuza inanacak. Ve siz ilaç verilip bağlanmış olacaksınız. Ama saldırı garip şekillerde olabilir. Ve sjz dişi hatırlayacaksınız. Diş, Dük Leto Atreides. Dişi hatırlayacaksınız."
   Yaşlı doktor eğildi, eğildi; sonunda yüzü ve sarkık bıyıklan Leto'nun daralan görüş alanını kapladı.
"Diş," diye mırıldandı Yueh.
"Niçin?" diye fısıldadı Leto.
   Yueh, Dük'ün yanına, bir dizinin üstüne çöktü. "Baron'la bir şeytan pazarlığı yaptım. Ve onun, payına düşeni yerine getirdiğinden emin olmak zorundayım. Onu gördüğüm zaman bunu bileceğim. Baron'a baktığım zaman bunu bileceğim. Ama bedelini ödemeden onun huzuruna asla çıkamam. Bedel sizsiniz, zavallı Dük'üm. Ve bunu bileceğim, onu gördüğüm zaman. Zavallı Wanna'm bana birçok şey öğretmişti, bunlardan biri de büyük gerilim altında doğrunun kesinliğini anlamaktı. Bunu her zaman yapamam ama Baron'u gördüğüm zaman, o zaman bileceğim."
   Leto, Yueh'nin elindeki dişe bakmaya çalıştı. Bunun bir kabus olduğunu düşündü, gerçek olamazdı.
   Yueh'nin mor dudakları bir gülümsemeyle yukarı doğru kıvrıldı. "Baron'a yeterince yaklaşamayacağım yoksa bunu kendim yapardım. Hayır. Beni güvenli bir mesafede tutacaklar. Ama, siz...işte! Siz, benim sevgili silahım! Onun yakınında olmanızı isteyecek; şeytanca bir zevk almak ve biraz böbürlenmek için."
   Leto, Yueh'nin çenesinin sol tarafındaki bir kasın, kendisini neredeyse hiptonize ettiğini fark etti. Adam konuştukça kas bükülüyordu.
   Yueh eğildi. "Ve siz, iyi kalpli Dük'üm, değerli Dük'üm, bu dişi hatırlamak zorundasınız." Dişi, başparmağıyla işaret parmağı arasında tutup kaldırdı. "Size kalan yalnızca bunu yapmak."
Leto'nun   ağzı   kıpırdadı   ama   ses   çıkmadı,   ardından:

"Reddediyorum."
   "Yo, hayır. Reddetmemelisiniz. Çünkü bu küçük hizmete karşılık sizin için bir şey yapıyorum. Oğlunuzu ve kadınınızı kurtaracağım. Başka hiç kimse bunu yapamaz. Hiçbir Harkon-nen'in onlara erişemeyeceği bir yere götürülebilirler."
"Nasıl...kurtar...onları?" diye fısıldadı Leto.
   "Onları ölmüş gibi gösterip; Harkonnen adını duyduğunda hançerini çekecek, bir Harkonnen'in oturduğu sandalyeyi yakacak, bir Harkonnen'in yürüdüğü yere tuz serpecek kadar Harkonnenlerden nefret eden insanların arasında saklayarak." Leto'nun çenesine dokundu. "Çenenizde bir şey hissedebiliyor musunuz?"
   Dük yanıt veremediğini fark etti. Çekiştirildiğini belli belirsiz hissetti, Yueh'nin elinde dukalığın mühür yüzüğünü gördü.
   "Paul için," dedi Yueh. "Az sonra bayılacaksınız. Hoşçaka-lın, zavallı Dük'üm. Tekrar karşılaştığımız zaman konuşmak için hiç vaktimiz olmayacak."
   Soğuk bir uzaklık hissi Leto'nun çenesinden yanaklarına doğru yayıldı. Gölgeli hol, merkezinde Yueh'nin mor dudak-laıı olacak şekilde toplu iğne başı kadar kaldı.
"Dişi hatırlayın!" diye tısladı Yueh. "Diş!"
   Tedirginliğin bir bilimi olmalıdır insanların, ruhsal kaslarını geliştirmek için zor günlere ve baskıya ihtiyaçları vardır
- Prenses Irulan'ın yazdığı "Muad'Dib'in Toplu VecizelerF'nden

222
223
 

   Jessica karanlıkta uyandı, etrafındaki sessizlikte içine bir şeyler doğdu. Zihninin ve bedeninin neden böyle uyuşuk olduğunu anlayamadı. Korkunun teninde yol açtığı tırmalanma sinirleri boyunca yayıldı. Kalkıp ışığı açmayı düşündü ama bir şey bu kararı erteletti. Ağzı...bir garipti.
Lamp lamp lamp lamp!
   Boğuk bir sesti, karanlıkta nereden geldiği belli olmuyordu. Bir yerlerden.
O an, duyduğu küçük çıtırtılarla uzadıkça uzadı.
   Vücudunu hissetmeye başladı, el ve ayak bileklerindeki bağlarla ağzındaki tıkacın farkına vardı. Yan yatıyordu, elleri arkasından bağlanmıştı. Bağları zorladı, krimskell ipi olduklarını anladı, çektiğinde yalnızca daha sıkılaşacaktı.
Şimdi hatırlıyordu.
   Yatak odasının karanlığında bir hareket olmuş, ıslak ve keskin kokulu bir şey yüzüne bastırılmış, ağzını doldurmuş, eller onu tutmuştu. Nefesi kesilmişti, nefes almış ve ıslaklıktaki uyuşturucuyu algılamıştı. Dehşetin karanlık kucağına yuvarlanarak bilincini kaybetmişti.
   işte oldu, diye düşündü. Bene Gesserıt 'i alt etmek ne kadar da basilmiş İhanet yeterliymiş. Havvat haklıymış
Bağlarını çekiştirmemek için kendini zorladı.
   Bu benim yatak odam değil, diye düşündü. Beni başka bir yere getirmişler
Yavaş yavaş iç sükunetini kazanmaya başladı.
   Korkunun, kimyasını değiştirdiği terinin ekşi ekşi koktuğunun farkına vardı.
   Paul nerede? diye sordu kendi kendine. Oğlum ona ne yaptılar?
Sükunet.
Antik yöntemleri kullanarak kendini buna zorladı.
Ama korku çok yakında duruyordu.
Leto? Neredesin, Leto?
   Karanlığın azaldığını algıladı. Gölgelerle başladı. Boyutlar ayrılıp yeni bilinç dikenleri haline geldiler. Beyaz. Bir kapının

altında bir çizgi.
Yerde yatıyorum.
Yürüyen insanlar. Bunu zeminden hissetti.
   Jessica korku fikrini bastırdı. Sakin, tetikte ve hazırlıklı olmalıyım. Yalnızca tek bir şans yakalayabilirim Tekrar, iç sükunetini zorladı.
   Kalp atışlarının gümbürtüsü düzene girdi, zaman kavramını oluşturdu. Geriye doğru düşündü. Yaklaşık bir saattir baygındım. Gözlerini kapadı, bilincini yaklaşan ayak seslerine odakladı.
Dört kişi.
Farklı adımları saydı.
   Hala baygınmış gibi yapmalıyım. Soğuk zeminin üzerinde gevşeyerek bedeninin hazır olup olmadığını sınadı, bir kapının açıldığını duydu, gözkapaklarının arasından ışığın arttığını algıladı.
Ayaklar yaklaştı: tepesinde birisi duruyordu.
"Uyanıksın," diye gürledi bas bir ses. "Numara yapma."
Gözlerini açtı.
   Tepesinde Baron Vladimir Harkonnen duruyordu. Etrafa bakınca Paul'ün uyumuş olduğu mahzen odasını tanıdı, bir kenarda oğlunun portatif karyolasını gördü; boştu. Muhafızlar tarafından süspansörlü lambalar getirilip açık kapının yakınına yerleştirildi. Arkadaki koridorda gözlerini acıtan parlak bir ışık vardı.
   Başını kaldırıp Baron'a baktı. Giydiği sarı pelerinin altında portatif süspansörleri şişkinlik yapıyordu. Şişman yanakları, bir örümceğinki gibi kapkara olan gözlerinin altında iki masum tepeydi.
   "ilaç zaman ayarlıydı," diye gürledi. "Etkisinden kurtulacağın zamanı dakikasına kadar biliyorduk."
   Acaba bu nasıl oldu? diye düşündü Jessica. Tam olarak ağırlığımı, metabolizmamı bilmeleri gereki...Yueh!
   "Ne yazık ki ağzında tıkaçla kalmak zorundasın," dedi Baron. "Çok ilginç bir konuşma yapabilirdik."
  
224
225
 

Bu yalnızca Yueh olabilir, diye düşündü. Nasıl?
   Baron, gözucuyla arkasındaki kapıya baktı, "içeri gel, Pi-ter."
   içeri girip Baron'un yanında duran adamı daha önce hiç görmemişti, ama bu yüz tanınıyordu., ve adam da: Piter De Vnes, Mentat-Sıııkastçi. Jessica adamı inceledi: yüzünde atmaca hatları vardı ve bir Arrakis yerlisi olduğunu düşündüren mürekkep mavisi gözleri. Ama .duruşu ve hareketlerindeki incelik adamın Arrakis'li olmadığını söylüyordu. Ve bedeni epeyce suyla doluydu. Uzun boylu, ince yapılıydı ve sanki kadınsı bir tavrı vardı.
   "Ne yazık ki seninle konuşamayacağız, sevgili Leydi Jessica," dedi Baron. "Yine de, yeteneklerinin farkındayım." Mentat'a şöyle bir baktı. "Doğru değil mi, Piter?"
"Haklısınız, Baron," dedi adam.
   Ses tenordu. Jessica'nın omurgasına bir soğukluk yaydı Daha önce böyle tüyler ürperten bir ses duymamıştı. Bene Gesserit eğitimi almış olan birisi için; bu ses, Ben kanlım' diye bağırıyordu.
   "Piter'a bir sürprizim var," dedi Baron. "O, buraya ödülünü almaya geldiğini düşünüyor: seni, Leydi Jessica. Ama ben bir şey göstermek istiyorum: onun seni gerçekten istemediğini."
   "Benimle oyun mu oynuyorsunuz, Baron?" diye sordu Piter ve gülümsedi.
   Bu gülümsemeyi gören Jessica, Baron'un neden kendini bu Piter'dan korumaya kalkışmadığını merak etti. Sonra kendi düşüncesini düzeltti. Baron bu gülümsemeyi okuyamazdı. O, Eğitim almamıştı.
   "Piter, birçok açıdan oldukça saftır," dedi Baron. "Senin ne öldürücü bir yaratık olduğunu kabul etmiyor, Leydi Jessica. Ona gösterirdim ama bu aptalca bir risk olurdu. Baron, yüzünde bir bekleme maskesi olan Piter'a gülümsedi. "Piter'm gerçekte ne istediğini biliyorum. Piter güç istiyor."
   "Onu alabileceğime dair söz vermiştin," dedi Piter. Tenor ses, soğukluğunu biraz kaybetmişti.
  
Jessica adamın sesindeki ipucu içeren tonları duydu ve kendini ruhsal bir ürpertiye bıraktı. Baron, bir Mentat'tan nasıl böyle bir hayvan ortaya çıkarabilmiş?
"Sana bir seçim şansı veriyorum, Piter," dedi Baron.
"Ne seçimi?"
   Baron şişman parmaklarını şaklattı. "Bu kadın ve Impara-torluk'tan sürgün; ya da adıma yaraşır bir şekilde yönetmek üzere, Arrakis'teki Atreides Dukalığı."
   Jessica, Baron'un bir örümceğinkine benzeyen gözlerinin Piter'ı incelemesini izledi.
   "Unvan dışında burada tam anlamıyla Dük olabilirsin," dedi Baron.
   O halde, Leto 'm oldu mu? diye sordu Jessica kendi kendine. Zihninin içinde bir yerlerde, sessiz bir feryat koptuğunu hissetti.
   Baron dikkatini Mentat'tan ayırmadı. "Kendini anla, Piter. Onu, bir Dük'ün kadını, gücünün bir sembolü, güzel, yararlı ve rolü için mükemmel bir şekilde eğitilmiş olduğu için istiyorsun. Ama bütün bir dukalık, Piter! Bu bir sembolden daha öte, bu gerçeklik. Bununla birçok kadına sahip olabilirsin...ve daha fazlasına da."
"Piter'a şaka yapmıyorsunuz, değil mi?"
   Baron, süspansörlerin ona verdiği dansçı hafifliğiyle döndü. "Şaka mı? Ben mi? Unutma: ben çocuktan vazgeçiyorum. Delikanlının eğitimiyle ilgili hainin ne söylediğini duydun. Bunlar aynı, bu anne ve oğul: öldürücü." Baron gülümsedi. "Şimdi gitmeliyim. Bu an için ayırdığım muhafızı içeri göndereceğim. Quvar gibi sağırdır. Aldığı emir, sizi sürgüne yapacağınız yolculuğun ilk etabına götürmek olacak. Eğer senin kontrolünü ele geçirdiğini görürse kadını denetim altına alacak. Arrakis'ten çıkana kadar onun ağzındaki tıkacı çıkarmana izin vermeyecek. Eğer gitmemeyi seçersen...aldığı başka emirler var."
"Gitmenize gerek yok," dedi Piter. "Seçimimi yaptım."
"Bak sen!" diyerek kıkır kıkır güldü Baron. "Böyle çabuk

227
226
 

verilen bir karar tek bir anlama gelebilir."
"Dukalığı alacağım," dedi Piter.
   Jessica düşündü: Piter, Baron'un ona yalan söylediğini bilmiyor mu? Ama. .nasıl bilebilir? O dönek bir Mentat.
   Baron, Jessica'ya şöyle bir baktı. "Piter'ı bu kadar iyi tanımam harika değil mi? Piter'in bunu seçeceğine dair Silah Ustası'yla bahse girdim. Hah ha! Güzel, şimdi gidiyorum. Bu çok daha iyi. Hı hı, çok daha iyi. Anladın mı, Leydi Jessica? Sana karşı hiçbir garezim yok. Bu bir zorunluluk. Böylesi çok daha iyi. Evet. Ve aslında senin yok edilmeni emretmedim. Sana ne olduğunu sordukları zaman, bilmiyorum derim ve bu da tam anlamıyla doğru olur."
"O halde onu bana mı bırakıyorsunuz?" diye sordu Piter.
   "Sana göndereceğim muhafızlar emirleri senden alacak," dedi Baron. "Her ne yapılacaksa sana bırakıyorum." Gözlerini Piter'a dikti. "Evet. Benim ellerim kana bulaşmayacak. Bu senin kararın. Evet. Bu konuda hiçbir şey bilmiyorum. Yapmak zorunda olduğun şeyi yapmadan önce benim gitmemi bekleyeceksin. Evet. Şey...hı hı, evet. Evet. Güzel."
   Bir Doğru Söyleten 'in sorgulamasından korkuyor, diye düşündü Jessica. Kim? Ahhh tabii ki, Başrahibe Gaius Helen! Eğer onun sorularıyla karşılaşmak zorunda olduğunu biliyorsa, o halde kesinlikle İmparator da bu işin içinde. Ahhhh, zavallı Leto 'm.
   Jessica'ya son bir kez göz atan Baron döndü, kapıdan çıkıp gitti. Jessica onu gözleriyle izlerken şöyle düşündü: Başrahibe 'nin uyardığı gibi...fazla güçlü bir hasım.
   İki Harkonnen askeri içeri girdi. Suratı yaralı bir maskeye benzeyen bir diğeri onları izledi ve elinde lazer silahı, kapı aralığında durdu.
   Sağır olan, diye düşündü Jessica yaralı suratı inceleyerek. Baron, başka bir adamın üstünde Ses kullanabileceğimi biliyor.
   Yaralı Surat, Piter'a baktı. "Çocuk dışarıda bir sedyede yatıyor. Emirleriniz nedir?"
  
Piter, Jessica'ya dönerek konuştu: "Oğlunu tehdit altında tutarak senin elini kolunu bağlamayı düşünmüştüm ama bunun işe yaramayacağını anlamaya başlıyorum. Duygunun mantığı gölgelemesine izin verdim. Bir Mentat'in yapacağı şey değil." ilk gelen iki askere baktı, sağır olanın dudaklarını okuyabilmesi için dönerek: "Hainin çocuk için önerdiği gibi, onları çöle götürün. Yaptığı plan iyiydi. Solucanlar bütün kanıtları yok edecektir. Cesetleri asla bulunmamalı."
   "Onları kendin haklamak istemiyor musun?" diye sordu Yaralı Surat.
Dudak okuyor, diye düşündü Jessica.
   "Baron'umu örnek alıyorum," dedi Piter. "Onları hainin söylediği yere götür."
   Jessica, Piter'm sesinde katı Mentat kontrolünü duyarak düşündü: O da Doğru Söyleten 'den korkuyor.
   Piter omuz silkti, döndü ve kapı aralığına çıktı. Orada bir an duraksadı, Jessica kendisine son kez bakmak için geri döneceğini düşündü ama o arkasına bakmadan gitti.
   "Ben,kendim, bu geceki işten sonra şu Doğru Söyleten'in karşısına çıkma fikrinden hoşlanmıyorum," dedi Yaralı Surat.
   "Muhtemelen o yaşlı cadıyla hiçbir zaman karşılaşmıycan," dedi askerlerden biri. Jessica'nın başına gitti, üzerine eğildi. "Burada durup gevezelik ederek işimizi halledemiycez. Ayaklarını tut da..."
"Niye onnarı burda öldürmüyoz?" diye sordu Yaralı Surat.
   "Çok pis iş," dedi ilki. "Tabii onnarı boğmak istemiyosan. Ben kendim, güzelcene basit bir işi tercih ederim. Şu hainin söylediği gibi onnarı bi iki parçaya kesip çöle atmalı. Sonra da kanıtları solucanlara bırakmalı. Geride temizlenicek hiçbişi kalmamalı."
"Hıı...şey, sanırım haklısın," dedi Yaralı Surat.
   Jessica onları, izleyerek ve kaydederek dinledi. Ama tıkaç Ses'ini engelliyordu; ayrıca sağır olanı da unutmamak gerekiyordu.
Yaralı Surat, lazer silahını beline takıp Jessica'nın ayak-

228
229
 

f
 

larını tuttu. Onu bir tahıl çuvalı gibi kaldırıp kapıdan çıkardılar; üstünde, bağlı birisinin daha bulunduğu, süspan-sörle havada duran bir sedyeye attılar. Onu sedyeye yerleştirmek için döndürdükleri zaman, yanmdakinin yüzünü gördü. Paul! Bağlıydı ama ağzında tıkaç yoktu. Yüzü annesinin yüzünden en fazla on santimetre uzaktaydı, gözleri kapalı, nefesi düzenliydi.
Ona ilaç verdiler mi acaba? diye düşündü.
   Askerler sedyeyi kaldırdı ve Paul'ün gözleri çok az aralandı: Jessica'ya dikilmiş iki karanlık çizgi.
   Ne olur Ses 'i denemesin! diye dua etti Jessica. Sağır muhafız!
Paul'ün gözleri kapandı.
   Bilinç solumasını uyguluyordu, zihnini sakinleştiriyor, onları esir alanları dinliyordu. Sağır olan bir sorundu ama Paul ümitsizliğini kontrol altına aldı. Annesinin öğrettiği zihin sakinleştirici Bene Gesserit sistemi onu harekete ve her fırsatı değerlendirmeye hazır halde tutuyordu.
   Paul, annesinin yüzünü kısık gözleriyle tekrar inceledi. Zarar verilmemiş gibi görünüyordu. Gerçi ağzında tıkaç vardı.
   Onu kimin yakalayabildiğim merak etti. Kendisinin ele geçirilişi yeterince açıktı: Yueh'nin verdiği bir hapla uyumuş, uyandığında kendini bu sedyede bağlı bulmuştu. Belki onun başına da benzer bir şey gelmişti. Mantığı hainin Yueh olduğunu söylüyordu ama kesin kararını erteledi. Bunu anlamak mümkün değildi: bir Suk doktoru bir hain.
   Harkonnen askerleri sedyeyi bir kapı aralığından yıldızlı geceye çıkarırken sedye hafifçe eğildi. Bir süspansör şamandırası kapı aralığına sürtündü. Tepelerinde yıldızları örten bir topter kanat dikiliyordu. Sedye yere oturtuldu.
   Paul'ün gözleri kısık ışığa alıştı. Sağır askeri, topter kapısını açıp gösterge panosunun yarattığı yeşil karanlıkta içeriye göz atan adam olarak belirledi.
   Adam, "Bu bizim kullanıcaamız topter mi?" diye sorup arkadaşının dudaklarını izlemek için döndü.
  
"Bu, hainin söylediği, çöldeki iş için ayrılan topter," dedi diğeri-
   Yaralı Surat başıyla onayladı. "Ama bu o küçük haberleşme işleri için kullanılanlardan. İçeri onlarla birlikte bizden anca iki kişi sığar.
   "İki kişi yeter," dedi sedyeyi taşıyan, dudaklarını okuması için yaklaşarak. "Bundan sonra bu işi biz halledebiliriz, Kinet."
   "Baron dedi ki bana, bu ikisine ne olduğundan emin ol," dedi Yaralı Surat.
  "Ne bu kadar endişeleniyosun?" diye sordu sedyeyi taşıyanın arkasındaki asker.
  "Kadın bir Bene Gesserit cadısı," dedi sağır olan. "Onların güçleri var."
   "Hm..." Sedyeyi taşıyan eliyle kulağında yumruk işareti yaptı. "Onlardan biri, öyle mi? Annadım."
  Arkasındaki asker homurdandı. "Çok yakında solucan yemi olacak. Bi Bene Gesserit cadısının bile büyük bi solucandan daha fazla gücü olduğunu sanmam. Öyle dul mi, Czigo?" Sedyeyi taşıyanı dürttü.
  "Ee-evet," dedi sedyeyi taşıyan. Sedyeye döndü, Jessica'yı omuzlarından tuttu. "Hadi Kinet. N'olduğundan emin olmak istiyosan gel."
"Beni çağırman büyük incelik, Czigo," dedi Yaralı Surat.
  Jessica kaldırıldığını hissettti, tepesinde dönen kanat gölgesi...yıldızlar. Topterin arka tarafına itildi, krimskell ipinden bağları kontrol edildi ve kemeri bağlandı. Paul, annesinin yanına sıkıştırıldı, kemeri emniyetli bir şekilde bağlandı; Jessica onun bağlarının adi ipten olduğunu fark etti.
  Yaralı Surat, yani Kinet dedikleri sağır, öne oturdu. Sedyeyi taşıyan, Czigo dedikleri adam öbür tarafa dolaştı ve diğer ön koltuğa oturdu.
  Kinet kapıyı kapadı, kumandalara eğildi. Kanatlan kıvrılıp düzleşen topter havalandı, Kalkan Duvarı'nın üstünden güneye yöneldi. Czigo yol arkadaşının omzuna vurarak: "Ne diye arkana dönüp gözünü ikisinin üstünde tutmuyosun?"
 
231
230
 

 "Yolu bildiğine emin misin?" Kinet, Czigo'nun dudaklarını izledi. - "Senin gibi ben de dinledim haini."
   Kinet koltuğunu döndürdü. Jessica, adamın elindeki lazer silahının üzerinde yıldızların parıltısını gördü. Gözleri alıştıkça, topterin ışıklı duvarları içeriyi aydınlatıyormuş gibi göründü; ama muhafızın yaralı suratı karanlıkta kaldı. Jessica emniyet kemerini zorladı, gevşek olduğunu anladı. Kemerin sol kolunun üstünden geçen yerinde bir sertlik hissetti, ayrılmak üzere olduğunu ve ani bir harekette kopacağını fark etti.
   Acaba birisi bu toptere girip bunu bizim için mi hazırladı? diye düşündü Jessica. Kim? Bağlı ayaklarını yavaş yavaş kıvırarak Paul'ün ayaklarından uzaklaştırdı.
   "Ben derim ki, bunun gibi güzel bir kadını harcamak kesin yazık," dedi Yaralı Surat. "Hiç böyle soylu bi tiple takıldın mı?" Pilota bakmak için döndü.
"Bene Gesseritlerin hepsi soylu diildir," dedi Pilot.
"Ama hepsi öyle görünüyo."
   Beni açık seçik görebiliyor, diye düşündü Jessica. Bağlı bacaklarını koltuğun üstüne çıkardı, yılan gibi kıvrıldı ve gözlerini Yaralı Surat'a dikti.
   "Gerçekten kadın güzel," dedi Kinet. Dudaklarını diliyle ıslattı. "Ben derim ki kesin yazık." Czigo'ya baktı.
   "Düşündüğünü düşündüğüm şeyi mi düşünüyosun?" diye sordu pilot.
   "Kim bilicek ki?" diye sordu muhafız. "Ondan sonra..." omuz silkti. "Ben hiç bi soylularla takılmadım. Bi daa asla bunun gibi bir şansım olmayabilir."
   "Anneme elini sürersen..." dedi Paul kulak tırmalayan bir sesle. Ters ters Yaralı Surat'a baktı.
   "Hey!" diye güldü Pilot. "Ufaklık havladı. Havlayan köpek ısırmaz."
   Ve Jessica şöyle düşündü: Paul sesini çok tize ayarladı Yine de işe yarabilir
Sessizlik içinde uçtular.
  
Zavallı salaklar, diye düşündü Jessica, muhafızlarını inceleyip Baron'un sözlerini aklından geçirerek. Görevlerini başardıklarını bildirir bildirmez öldürülecekler Baron hiç tanık istemez.
   Topter, Kalkan Duvarının güney sınırının üzerinde yan yattı; ve Jessica, ay ışığının gölgelediği kumun, altlarında yayıldığını gördü.
   "Bura yeterince uzak ölmeli," dedi pilot. "Hain, onnarı Kalkan Duvan'nın yakınında ı ' yere bırakın dedi." Gemiyi u?un, alçalan bir eğimle kumullara doğru indirdi, çöl yüzeyine dik bir şekilde yaklaştı.
   Jessica Paul'ün, sakinleşme egzersizinin ritmik nefeslerini almaya başladığını gördü. Paul gözlerini kapattı, açtı. Jessica, ona yardım etmekten aciz bir şekilde baktı. Ses konusunda henüz ustalaşmadı, diye düşündü, başaramazsa...
   Topter yumuşak bir sarsıntıyla kuma değdi; ve geriye dönüp kuzeye, Kalkan Duvan'nın arkasına doğru bakan Jessica, yukarıda görüş alanından çıkan bir kanat gölgesi gördü.
   Birisi bizi izliyor! diye düşündü. Kim? Sonra anladı: Baron'un bu ikisini gözlemek için ayarladıkları Ve gözcüler için de gözcüler olacaktır
Czigo kanat rotorlarını kapattı. Üzerlerine sessizlik çöktü.
   Jessica kafasını çevirdi. Yaralı suratın arkasındaki pencereden, yükselen bir ayın hafif ışıltısını ve çölden yükselen kayaların girintili çıkıntılı siluetini görebiliyordu. Rüzgarlarla gelen kumların yarattığı kabarıklıklar bunların yüzeyinde çizgiler oluşturmuştu.
Paul hafifçe öksürdü.
Pilot, "Eee, Kinet?" dedi.
"Bilmiyom, Czigo."
   Czigo döndü ve "Ooo, bak," dedi. Jessica'nın eteğine uzandı.
"Çıkar onun ağzındaki tıkacı," diye emretti Paul.
   Jessica sözlerin havada gümbürdediğini hissetti. Sesin tonu ve rengi mükemmeldi; emredici ve çok keskin. Birazcık düşük
  
233
232
 

bir perde daha iyi olurdu; ama yine de bu, adamın ses aralığına denk düşebilirdi.
   Czigo elini Jessica'nın ağzındaki banta doğru kaldırdı ve tıkacın üstündeki düğümü kaydırdı.
"Kes şunu!" diye emretti Kinet.
   "Eeh, Kapa çeneni," dedi Czigo. "Elleri bağlı." Düğümü çözdü ve bağ düştü. Jessica'yı süzerken gözleri parladı.
Kinet pilotun kolunu tuttu. "Hey, Czigo, hiç gereği..."
   Jessica boynunu döndürüp tıkacı tükürüp attı. Sesini düşük, mahrem tonlara ayarladı. "Beyler! Benim için dövüşmenize gerek yok." Aynı zamanda, Kinet görsün diye yılan gibi kıvrıldı.
   Adamların arasında artan gerilimi gördü; o anda, onun için dövüşmek gerektiğine inandıklarını biliyordu. Tartışmaları için başka bir nedene gerek yoktu. Zaten kafalarının içinde onun için dövüşüyorlardı.
   Kinet'in, dudaklarını okuyabileceğinden emin olmak için yüzünü gösterge ışıklarına doğru kaldırdı. "Tartışmamalısınız," dedi. Adamlar daha da ayrılarak gözucuyla birbirlerini süzdüler. "Uğruna dövüşmeye değecek bir kadın var mıdır?" diye sordu.
   Bu sözleri söyleyerek, orada olarak, onların dövüşmesi için kendisini son derece değerli kılmıştı.
   Paul, dudaklarını birbirine kenetledi, ses çıkarmamak için kendisini zorladı. Ses'le başarılı olması için tek şansı olmuştu. Artık her şey, tecrübesi kendisininkinin çok ötesinde olan annesine kalmıştı.
"Evet," dedi Yaralı Surat. "Dövüşmeye hiç gerek..."
   Eli yıldırım hızıyla pilotun boynuna gitti. Kolu durdurup hamleyi karşılayan metal, aynı hareketle Kinet'in göğsüne çarptı.
Yaralı Surat inledi, kapıya doğru yığıldı.
   "Benim bu numarayı yutacak bir dangalak olduğumu sandı," dedi Czigo. Elini geri çekip hançeri çıkardı. Hançer ay ışığını yansıtarak parladı.

"Şimdi sıra ufaklıkta," dedi ve Paul'e doğru eğildi. "Buna gerek yok," diye mırıldandı Jessica. Czigo bir an duraksadı.
   "Sana yardımcı olmamı tercih etmez misin?" diye sordu Jessica. "Çocuğa bir şans ver." Dudakları alaycı bir biçimde kıvrıldı. "Kumda zaten çok az şansı olacak. Bu şansı ona verirsen..." Gülümsedi. "Kendini hakettiğin biçimde ödüllendirilmiş bulacaksın."
Czigo sağa sola göz attı, dikkatini tekrar Jessica'ya çevirdi. "Bu çölde bir adamın başına neler gelebileceğini ben kendim duydum," dedi. "Hançer, çocuk için bir iyilik olabilir." "Çok şey mi istiyorum?" diye yalvardı Jessica. "Bana  numara  yapmaya  çalışıyorsun,"  diye  mırıldandı Czigo.
   "Oğlumu ölürken görmek istemiyorum," dedi Jessica. "Bu mu numara?"
   Czigo geriledi, kapı kolunu dirseğiyle açtı. Paul'ü tuttu, koltuktan sürükledi, yarı beline kadar kapıdan dışarı itti ve hançeri kaldırdı. "Bağlarını kesersem n'apcan ufaklık?"
   "Buradan hemen uzaklaşıp şu kayalara doğru gidecek," dedi Jessica.
"Böyle mi yapcan, ufaklık?" diye sordu Czigo. Paul'ün sesi, olması gerektiği gibi aksiydi. "Evet." Hançer indi, Paul'ün bacaklarındaki bağları kesti. Paul, kendisini kumun üstüne yuvarlayacak olan eli sırtında hissetti, tutunmak için kapı çerçevesine doğru savruluyormuş taklidi yaptı, döndü ve sağ ayağıyla saldırdı.
Uzun yıllar süren eğitimi sayesinde, ayağının ucu hatasız bir şekilde hedefini buldu; sanki tüm eğitimi bu ana odaklanmıştı. Vücudunun neredeyse bütün kasları, bu hareket için birlikte çalıştı. Czigo'nun göğüs kemiğinin hemen altına, karnının yumuşak bölgesine gelen bu hafif darbe, diyaframına ve ciğerinin üzerine korkunç bir kuvvet uygulayarak yukarı doğru baskı yaptı ve adamın kalbinin sağ karıncığını ezdi. Muhafız gurultulu bir çığlıkla sarsılarak geriye, koltukların

235
234
 

karşısına düştü. Ellerini kullanamayan Paul, kumun üstüne devrildi. Kumun üstüne inerken, kuvvet alıp tek harekette tekrar ayağa kalkmasını sağlayacak şekilde yuvarlandı. Kabine geri döndü, hançeri buldu; dişleriyle tuttu. Jessica ellerini uzatarak bağlarını kesti, bıçağı alarak oğlunun ellerini de serbest bıraktı.
   "Onu ben halledebilirdim," dedi. "Bağlarımı kesmek zorunda kalacaktı. Bu aptalca bir riskti."
"Fırsatı gördüm ve kullandım.
   Oğlunun sesindeki sert kontrolü duyarak: "Yueh'nin ev işareti kabinin tavanına çizilmiş," dedi.
Paul başını kaldırıp baktı ve sarmal işareti gördü.
   "Çıkıp gemiyi inceleyelim," dedi Jessica. "Pilot koltuğunun altında bir çanta var. Bindiğimizde hissettim."
"Bomba mı?"
"Sanmam. Burada garip şeyler dönüyor."
   Önce Paul kuma atladı, ardından annesi. Jessica döndü, garip çantayı almak için koltuğun altına uzandığında burnunun dibinde Czigo'nun ayaklarını gördü. Çantayı aldığında ıslak olduğunu hissetti ve bunun pilotun kanı olduğunu anladı.
   Nem israfı, diye aklından geçirdi, bunun Arrakis'e özgü bi düşünce tarzı olduğunu biliyordu.
   Paul etrafa bakındı, denizden yükselen bir sahil gibi, çölden çıkan kayalık yamacı, ötesinde rüzgarın oyduğu kayalık uçurumu gördü. Annesi çantayı topterden alırken, Paul arkasını döndü, gözlerini Kalkan Duvarı'na doğru uzanan kumullara dikmiş olduğunu gördü. Annesinin dikkatini neyin çektiğini anlamak için baktı, başka bir topterin hızla üzerlerine geldiğini gördü. Cesetleri topterden atıp kaçmak için zaman olmayacağını fark etti.
"Koş, Paul!" diye bağırdı Jessica. "Harkonnenler!"
  
Arrakıs hançerin tavrını öğretir, tamamlanmamış bir şeyi kesip atmak ve şöyle demek "Artık tamamlandı çünkü burada bitti
- Prenses Irulan'ın yazdığı "Muad'Dib'in Toplu Vecizeleri"nden
   koşarak gelen Harkonnen üniforması giymiş bir adam, holün sonunda kayarak durdu, bir bakışta Mapes'in cesedini, uzanmış yatan Dük'ü ve ayakta duran Yueh'yi görüp gözlerini Yııeh'ye dikti. Adam sağ elinde bir lazer silahı tutuyordu. Onda, Yueh'yi ürperten kayıtsız bir vahşilik, bir dayanıklılık ve denge hali vardı.
   ^ardokar, diye düşündü Yueh. Görünüşüne bakılırsa bir Başar Büyük olasılıkla olup biteni gözlemek için bizzat Impa-lator'ıın gönderdiklerinden bin Üniformaları ne olursa olsun hiçbir şey onları gızleyemez
"Sen Yueh'sin," dedi adam. inceleyen gözlerle Doktor'un sağındaki Suk Okulu halkasına baktı, elmas dövmeye bir göz attı e sonra Yueh'yle göz göze geldi. Evet, benim," dedi Doktor.
   •Rahatlayabilirsin, Yueh," dedi adam. "Sen ev kalkanlarını indirir indirmez hemen içeri girdik. Burada her şey kontrol altında. Bu Dük mü?"
•Evet Dük."
"Ölü mü?"
"Sadece baygın. Bağlasanız iyi olur."
   •Diğerlerini de sen mi temizledin?" Yerde Mapes'in cesedinin yattığı hole baktı.
'Ne yazık ki," diye mırıldandı Yueh.
   'Yazık ha!" diye alay etti Sardokar. ilerledi, başını eğip Leto'ya baktı. "Demek büyük Kızıl Dük bu."
   Lğer bu adamın ne olduğu hakkında şüphelerim olsaydı, bununla ortadan kalkardı, diye düşündü Yueh. Atreıdeslere,
  
236
237
 

yalnızca imparator Kızıl Dükler der.
   Sardokar uzandı, Leto'nun üniformasından kırmızı atmaca nişanını kopardı. "Küçük bir hatıra," dedi. "Dukalığın mühür yüzüğü nerede?"
"Üzerinde yok," dedi Yueh.
"Bunu görebiliyorum!" dedi Sardokar sertçe.
   Yueh kaskatı kesilerek yutkundu. Eğer bir Doğru Söyleten getirip beni sıkıştırırlarsa, yüzüğü, hazırladığım topteri öğrenirler; her şey yatar.
   "Dük, bir emrin doğrudan ondan geldiğinin teminatı olarak yüzüğü bazen bir haberciyle gönderirdi," dedi Yueh.
"Amma güvenilir habercilermiş," diye mırıldandı Sardokar.
"Onu bağlamayacak mısın?" demeyi göze aldı Yueh.
"Ne kadar baygın kalacak?"
   "İki saat kadar. Onun dozajı konusunda kadın ve çocuğun-ki kadar hassas davranmadım."
   Sardokar ayağının ucuyla Dük'ü dürttü. "Uyanık olsa bile bundan korkacak bir şey yok. Kadın ve çocuk ne zaman uyanacak?"
"Yaklaşık on dakika sonra."
"6"kadar erken mi?"
   "Baron'un, adamlarından hemen sonra geleceğini söyle-j diler."
   "Öyleyse gelir. Sen dışarıda bekleyeceksin Yueh." Yueh'y sert bir bakış savurdu. "Hemen!"
Yueh, Dük'e şöyle bir baktı. "Peki ya..."
   "Fırına verilecek bir tavuk gibi  kanatlan  ve bacakları' bağlanıp Baron'a teslim edilecek." Sardokar, Yueh'nin alnındaki elmas dövmeye tekrar baktı. "Seni tanıyorlar, koridorla yeterince güvenlikte olursun. Çene çalmak için vaktimiz yoK hain. Diğerlerinin geldiğini duyuyorum."
   Hain, diye düşündü Yueh. Bakışlarını indirdi, Sardokar'n yanından geçti, tarihin onu nasıl hatırlayacağını öncede yaşamış gibi biliyordu: Hain Yueh.
Ön girişe doğru yürürken birçok ceset gördü ve bunlard

birinin Jessica ya da Paul olmasından korkarak gözucuyla baktı. Hepsi ya ev askeriydi ya da Harkonnen üniforması giymişti.
   Ön girişten alevlerin aydınlattığı geceye çıkınca Harkonnen muhafızları alarma geçip gözlerini ona diktiler. Yolun kenarındaki palmiyeler evi aydınlatmak için ateşe verilmişti. Ağaçları ateşlemekte kullanılan tutuşturucu maddelerden yükselen siyah duman turuncu alevlerin arasından yukarıya doğru akıyordu.
"Bu hain," dedi birisi.
"Baron birazdan seni görmek isteyecek," dedi bir başkası.
   Toptere ulaşmalıyım, diye düşündü Yueh. Dukalığın mührünü Paul'ün bulacağı bir yere koymalıyım. Ve içine bir korku düştü: Idaho benden şüphelenirse ya da sabırsızlanarak beklemez ve tam ona söylediğim yere gitmezse, Jessica ve Paul bu katliamdan kurtulamaz. Hareketimin en küçük bir yaran dokunmamış olur.
   Harkonnen muhafız, kolunu bırakarak: "Şurada, yolun dışında bekle," dedi.
   Birdenbire Yueh, kendisini bu felaket yerinde, hiçbir şey kurtaramamış ve hiç merhamet gösterilmeyen bir kazazede gibi gördü. Idaho başarmalı!
   Ona çarpan başka bir muhafız: "Sen, çekil yoldan!" diye bağırdı.
   Benden yararlanırken bile beni aşağılıyorlar, diye düşündü Yueh. Kenara itildiği yerde doğruldu, biraz sakinleşti.
"Baron'u bekle!" diye terslendi bir muhafız subayı.
   Yueh başıyla onayladı, evin önünden kontrollü bir kayıtsızlıkla geçti, köşeyi dönerek yanan palmiyelerin aydınlattığı yerden çıkıp gölgelerin arasına girdi. Yueh, çabuk çabuk, endişesini ele veren adımlarla, seranın altındaki arka avluya ulaştı. Paul ve annesini götürecek topter burada bekliyordu.
   Evin açık duran arka kapısında bir muhafız duruyordu, dikkatini aydınlatılmış hole ve gürültüyle odaları arayan adamlara vermişti.
  
239
238
 

Kendilerine ne kadar da güveniyorlar!
   Yueh gölgeler boyunca ilerledi, toptere vardı, muhafıza uzak taraftaki kapıyı yavaş yavaş açtı. Ön koltukların altına saklamış olduğu Fremkit'e dokundu, bir kapakçığı kaldırıp dukalığın mührünü içine kaydırdı. Not yazdığı buruşuk bahar kağıdına dokundu, yüzüğü kağıdın içine tıkıştırdı. Elini çıkardı, çantayı kapattı.
   Yueh topter kapısını ses çıkarmadan kapadı, geldiği yoldan evin köşesine döndü ve yanan ağaçlara doğru ilerledi.
Artık tamam, diye düşündü.
   Bir kez daha alevler içindeki palmiyelerin ışığına çıktı. Cüppesine sarınarak alevlere baktı. Yakında bileceğim Yakında Baron'u görünce bileceğim. Ve Baron, küçük bir dişle karşılaşacak.
   Bir efsane, Dük Leto Atreides öldüğü anda. atalarından kalan Çaladan sarayının semalarında bir yıldı: kaydığını söyler.
- Prenses Irulan: "Muad'Dib'in Çocukluk Tarihçesi'ne Giriş"
   Baron Vladimir Harkonnen, karargah olarak kullandığı, yere konuşlandırılmış küçük bir geminin seyir penceresinde duruyordu. Dışarıda, alevlerin aydınlattığı Arrakeen gecesini gördü. Dikkati, gizli silahının görevini yapmakta olduğu uzaktaki Kalkan Duvarı'na odaklanmıştı.
Patlayıcı ağır silahlar.
   Silahlar, Dük'ün savaşçılarının son bir çabayla, direnmek için geri çekildikleri mağaraları kemiriyordu. Yavaş yavaş ilerleyen turuncu ışıltılı ısırıklar, kısa aydınlanmalarda kaya ve toz
;a*     •
yağmuru; ve Dük'ün adamları, yuvalarındaki hayvanlar gibi kıstırılıyorlardı ve açlıktan ölmeleri için çıkışlar kapatılıyordu.
   Baron uzaktaki çiğneme sesini hissedebiliyordu...geminin metalinin ona ilettiği bir davul sesi: bum...bum. Ardından: BUM-bum!
   Bu kalkan devrinde kim ağır silahlan diriltmeyi düşünebilirdi? Bu düşünce zihninde bir kıkırdamaydı. Ama Dük'ün adamlarının bu mağaralara kaçacakları önceden tahmin edilmişti. İmparator, ortak güçlerimizin hayatını korumak için gösterdiğim kurnazlığı takdir edecektir.
   Şişman gövdesini yerçekimine karşı koruyan küçük süs-pansörlerden birini ayarladı. Bir gülümseme ağzını kırıştırdı, gerdanının katlarını gerdi.
   Dük 'ün adamları gibi savaşçıları harcamak yazık olacak, diye dUşündü. Gülümsemesi yayıldı, kendi kendine kahkaha attı. Merhamet insafsız olmalıdır! Başıyla onayladı. Başarısız olan, tanımı gereği, harcanabilirdi. Bütün evren orada duruyordu, doğru kararları verebilecek olan adama açıktı. Kararsız tavşanlar bırakılmalı ve yuvalarına kaçmaları sağlanmalıydı. Yoksa onları nasıl kontrol edip besleyebilirsin? Kendi savaşçılarını tavşanları bozguna uğratan arılara benzetti. Ve şöyle düşündü. Senin için çalışan yeterli arın varsa, gün tatlı bir vızıltıyla geçer.
   Arkasındaki bir kapı açıldı. Baron, dönmeden önce, gecenin kararttığı seyir penceresindeki yansımayı inceledi.
   Piter de Vries, arkasında Baron'un kişisel muhafız yüzbaşısı Umman Kudu'yla birlikte odaya girdi. Kapının hemen dışındaki adamlarda bir hareketlenme vardı, muhafızların koyun gibi bakan suratları, huzurunda kuzu gibi olmaya özen göstermeleri.
Baron arkasına döndü.
   Piter parmağıyla perçemine dokunarak alaycı bir selam verdi. "Haberler iyi, Efendim. Sardokarlar Dük'ü getirdi."
"Tabii ki getirecekler" diye gürledi.
Piter'ın   kadınsı   yüzündeki   sıkıntılı   kötülük   maskesini

240
241
 

inceledi. Ve gözler: o mavinin içindeki mavinin de mavisi gölgeli yarıklar.
   Yakında ondan kurtulmalıyım. Neredeyse yararlılık suresini aştı, neredeyse şahsıma karşı bir tehlike noktasına ulaştı. Ama önce Arrakis halkının kendisinden nefret etmesini sağlamalı. Böylece sevgili Feyd-Rautha'mı bir kurtarıcı gibi karşılayacaklar.
   Baron, dikkatini muhafız yüzbaşısı Umman Kudu'ya çevirdi: hatları makasa benzeyen çene kasları, bir çizme burnunu andıran çene; kepazelikleri bilindiği için güvenilecek bir adam.
   "Öncelikle, bana Dük'ü veren hain nerede?" diye sordu Baron. "Haine ödülünü vermeliyim."
   Piter bir ayağının üzerinde dönüp dışardaki muhafıza işaret etti.
   Dışarıda bir parça öfkeli bir hareket oldu ve Yueh göründü. Hareketleri dimdik ve gergindi. Bıyığı, mor dudaklarının yanlarından sarkmıştı. Yalnızca yaşlı gözleri canlı gibiydi. Yueh, odanın ortasına doğru üç adım atıp Piter'm işaretine uyarak durdu ve karşıdan Baron'a baktı.
"Ooo, Dr. Yueh."
"Efendim Harkonnen"
"Duyduğuma göre bize Dük'ü vermişsin."
"Pazarlığın bana düşen yarısı, Efendim."
Baron Piter'a baktı.
Piter başıyla onayladı.
   Baron tekrar Yueh'ye baktı. "Pazarlığın şartları öyle mi? Ve ben..." Tükürür gibi konuştu: "Karşılığında ben ne ya-• pacaktım?
"Gayet iyi hatırlıyorsunuz, Efendim Harkonnen"
   Zihninin içindeki saatlerin gürültülü sessizliğini duyarak, düşünmeye başladı. Baron'un tavırlarında ihanetin ipuçlarını gördü. Aslında Wanna ölmüştü, ulaşamayacakları bir yere gitmişti. Öyle olmasaydı, zayıf doktorun üzerinde hala bir hakimiyetleri olabilirdi. Baron'un tavırları, hiçbir hakimiyetleri

kalmadığını gösteriyordu, bitmişti.
"Öyle mi?" diye sordu Baron.
"Wanna'mı ıstırabından kurtarmaya söz vermiştiniz."
   Baron başıyla onayladı. "Ha, evet. Şimdi hatırladım. Doğru, verdim. Sözüm buydu. İmparatorluk Şartlandırması'nı böyle yıktık. Senin Bene Gesserit cadısını Piter'ın acı amplifikatörlerinde ayağımıza kapanırken görmeye dayanamazdın. Evet, Baron Vladimir Harkonnen verdiği sözü daima tutar. Sana, onu ıstıraptan kurtaracağımı ve senin de ona kavuşmanı sağlayacağımı söyledim. Öyle olsun." Piter'a bir el işareti yapti.
   Piter'ın mavi gözlerine donuk bir bakış yerleşti. Hareketi, ani akıcılığıyla bir kedinin hareketi gibiydi. Elindeki hançer > ıldırım hızıyla Yueh'nin sırtına inerken bir pençe gibi parladı.
   Yaşlı adam kasılırken, dikkatini Baron'dan bir an bile uzaklaştırmadı.
"Öyleyse kavuş ona!" dedi Baron tükürür gibi.
   Yueh sallanarak ayakta durdu. Dudaklarını, hata yapmamaya özen göstererek hareket ettirdi ve sesi garip bir şekilde ölçülü bir ritmle çıktı: "Sen . . . beni. . . yen . .. diğini.. . sanı . . . yorsun. Sen . . . VVanna'm . . . için ... ne ... aldı . . . ğımı . . . bilme ... diğimi. .. sanı . . . yorsun."
Düştü. Eğilmeden gevşemeden. Bir ağaç gibi devrildi.
   "Öyleyse kavuş ona," diye tekrarladı Baron. Ama sözleri zayıf bir yankı gibiydi.
   Yueh, Baron'un içini bir önsezi hissiyle doldurmuştu. Dikkatini Piter'a çevirdi, adamın bıçağı bir kumaş parçasına silmesini ve mavi gözlerin yumuşak bakışındaki tatmini izledi.
   Demek kendi elleriyle böyle öldürüyor, diye düşündü Baron. Bunu bilmek iyi oldu.
"Bize Dük'ü verdi, değil mi?" diye sordu Baron.
"Kesinlikle, Efendim," dedi Piter.
"O halde getirin onu buraya!"
   Piter'ın gözucuyla baktığı muhafız yüzbaşısı emri yerine getirmek üzere döndü.
  
242
243
 

   Baron başını eğip Yueh'ye baktı. Adamın düşüş şeklini gören birisi, içinde kemik yerine meşe ağacı olduğundan şüphelenebilirdi.
   "Asla bir haine güvenemezdim," dedi Baron. "Kendi yarattığım bir haine bile."
   Gecenin örttüğü seyir penceresine göz attı. Dışarıdaki bu siyah sessizlik kılıfının kendisine ait olduğunu biliyordu Baron. Kalkan Duvarı mağaralarının karşısındaki ağır silahlardan artık ses gelmiyordu; yuva kapanların çıkışları kapatılmıştı. Birdenbire Baron'un aklına, siyahın bu mutlak boşluğundan daha güzel hiçbir şey olamayacağı geldi. Siyahın üstünde beyaz olmadığı sürece. Beyazla kaplanmış siyah. Porselen beyazı.
Ancak hala o şüphe hissi vardı.
   Doktor olacak yaşlı aptal ne demek istemişti? Tabii ki, sonunda başına gelecek olanı büyük olasılıkla biliyordu. Ama onun yenilmiş olduğunu sanmakla ilgili o numara: "Sen beni yendiğini sanıyorsun."
Ne demek istemişti?
   Dük Leto Atreides kapıdan içeri girdi. Kolları zincirlerle bağlanmış, kartal yüzü kirden yol yol olmuştu. Üniforması, nişanının aşırıldığı yerden yırtılmıştı. Üniforma bağları açılmadan kalkan kemeri çıkarıldığı için belinden kumaş parçalan sarkıyordu. Dük'ün gözlerinde donuk, delice bir bakış vardı.
   "Eveeet," dedi Baron. Bir an duraksadı, derin bir nefes aldı. Çok yüksek sesle konuşmuş olduğunu biliyordu. Uzun zamandır gözünün önünde canlandırdığı bu anın biraz tadı kaçmıştı.
Sonsuza dek lanet olsun şu kahrolası doktora!
   "İyi kalpli Dük'e ilaç verildiğini sanıyorum," dedi Piter. "Yueh onu bizim için böyle yakalamış." Piter, Dük'e döndü. "Size ilaç verilmedi mi, sevgili Dük'üm?"
   Ses uzaktan geliyordu. Leto, zincirleri, kasların ağrısını, çatlak dudaklarını, yanan yanaklarını ve ağzının içine bir gıcırtı yayan susuzluğun kuru tadını hissedebiliyordu. Ama sesler

boğuktu, pamuklu bir battaniyeyle örtülmüş gibi. Ve battaniyenin içinden yalnızca belirsiz şekiller görüyordu.
   "Kadınla çocuk ne oldu, Piter?" diye sordu Baron. "Hala haber yok mu?"
Piter, dilini dudaklarının üzerinde gezdirdi.
"Bir şeyler duymuşsun!" dedi Baron sertçe. "Ne?"
   Piter muhafız yüzbaşısına şöyle bir bakıp tekrar Baron'a döndü. "İşi halletmek için gönderilen adamlar, Efendim; onlar... ımm... şey... ımm.. .bulundular."
"Güzel. Her şeyin yolunda gittiğini bildirdiler, değil mi?"
"Ölmüşler, Efendim."
"Tabii ki ölecekler! Bilmek istediğim..."
"Bulunduklarında ölüymüşler, Efendim."
Baron'un benzi attı. "Ya kadınla çocuk?"
   "İz yok, Efendim, ama bir solucan vardı. Olayın geçtiği yer araştırıldığı sırada geldi. Belki de bu bizim istediğimiz şeydi: bir kaza. Büyük olasılıkla..."
   "Biz olasılıklarla iş yapmayız, Piter. Kaybolan topter ne oldu? Bu benim Mentat'ıma bir şey ifade ediyor mu?"
   "Belli ki Dük'ün adamlarından biri onunla kaçmış, Efendim. Pilotumuzu öldürüp kaçmış."
"Dük'ün hangi adamı?"
   "Temiz, sessiz bir cinayetti, Lordum. Hawat belki; ya da şu Halleck denen. Büyük olasılıkla Idaho. Ya da yüksek rütbeli herhangi bir subay."
   "Olasılıklar," diye mırıldandı Baron. İlaç verilmiş Dük'ün sallanan vücuduna şöyle bir baktı.
"Durum denetim altında, Efendim," dedi Piter.
   "Hayır, değil! Şu salak gezegenbilimci nerede? Bu Kynes denen adam nerede?"
   "Onu nerede bulacağımızı öğrendik ve haber yolladık, Efendim."
   "İmparator'un hizmetkarının bize yardım şeklinden hoşlanmadım," diye mırıldandı Baron.
Bunlar pamuklu bir battaniyenin dışından gelen sözcük-

245
244
 

lerdi ama bazıları Leto'nun zihninde yanıyordu. Kadın ve çocuk...izyok. Paul ve Jessica kaçmıştı. Ve Havvat, Halleck ve Idaho'nun kaderleri ise bilinmiyordu. Hala umut vardı.
   "Dukalığın mühür yüzüğü nerede?" diye sordu Baron. "Parmağında değil."
   "Sardokar, onu teslim aldıklarında üzerinde olmadığını söyledi, Efendim," dedi muhafız yüzbaşısı.
   "Doktoru çok erken öldürdün," dedi Baron. "Bu bir hataydı. Beni uyarmalıydın, Piter. Girişimimizin iyiliği için fazla aceleci hareket ettin." Suratını astı. "Olasılıklar!"
   Bu düşünce Leto'nun zihninde bir sinüs dalgası gibi asılı kaldı: Paul ve Jessica kaçtı! Ve hafızasında başka bir şey daha vardı: bir pazarlık. Şöyle böyle hatırlıyordu.
Diş!
   Şimdi bir kısmını hatırlıyordu: takma diş şekli verilmiş zehirli gaz hapı.
   Birisi ona dişi hatırlamasını söylemişti. Diş ağzındaydı. Diliyle şeklini hissedebiliyordu. Yapması gereken tek şey onu kuvvetlice ısırmaktı.
Daha değil!
   Birisi ona, Baron'a yaklaşana kadar beklemesini söylemişti. Kim söylemişti? Hatırlayamıyordu.
   "Ne kadar süre böyle ilacın etkisinde kalacak?" diye sordu Baron.
"Belki bir saat daha, Efendim."
   "Belki," diye mırıldandı Baron. Tekrar gecenin karartttığı pencereye döndü. "Acıktım."
   Bu, Baron. Şuradaki bulanık gri şekil, diye düşündü Leto. Şekil ileri geri dans etti, odanın hareketiyle sallandı. Ve oda genişleyip büzüldü. Aydınlanıp karardı. Karanlığa büründü ve söndü.
   Dük için zaman bir katmanlar silsilesi haline geldi. Bunların arasından yukarıya doğru sürüklendi. Beklemeliyim.
   Bir masa vardı. Leto masayı oldukça net gördü. Ve masanın diğer tarafında, önünde yemeğinin artıkları olan

iğrenç, şişman bir adam. Leto şişman adamın karşısındaki bir sandalyede oturmakta olduğunu fark etti. Zincirleri ve karıncalanan vücudunu sandalyeye bağlayan kayışları hissetti. Biraz zaman geçtiğinin farkındaydı ama ne kadar olduğunu bilmiyordu..
"Sanırım kendine geliyor, Baron."
Kadife gibi bir ses. Bu Piter.
"Görüyorum, Piter."
Gürleyen bir bas: Baron.
   Leto çevresindekilerin berraklaştığını fark etti. Altındaki sandalye katılaşmaya başladı, bağlar daha sıkıydı.
   Ve artık Baron'u net olarak görebiliyordu. Leto onun el hareketlerini izledi: adamın engel olamadığı dokunuşlar...bir tabağın kenarına, bir kaşığın sapına...gerdanının bir kıvrımını izleyen parmağı.
Leto hareket eden eli büyülenmişçesine izledi.
   "Beni duyabiliyorsun, Dük Leto," dedi Baron. "Duyabildiğini biliyorum. Odalığını ve ondan peydahladığın çocuğu nerede bulabileceğimizi öğrenmek istiyoruz."
   Hiçbir işaret Leto'nun gözünden kaçmıyordu, ama sözcükler üstünden geçen bir sükunet seliydi. O halde doğru: Paul'le Jessica 'yi ele geçirememişler.
   "Burada oyun oynamıyoruz," diye gürledi Baron. "Bunu bilmelisin." Leto'ya doğru eğildi, yüzünü inceledi. Bunun sadece ikisi arasında özel olarak halledilememesi Baron'a acı veriyordu. Asilleri böyle sıkıntı içinde gören başkalarının olması; bu kötü bir örnek oluşturuyordu.
   Leto dayanma gücünün geri geldiğini hissedebiliyordu. Ve artık, takma dişin hatırası, dümdüz bir manzarada yükselen bir kule gibi zihninde sivriliyordu. Dişin içindeki sinir şekli verilmiş kapsül, zehirli gaz...öldürücü silahı ağzına kimin taktığını hatırladı.
Yueh.
   Bu odada, yanından sürüklenerek geçirilen zayıf bir ceset gördüğüne dair ilacın sislere gömdüğü hatıra, Leto'nun zihnin-
  
247
246
 

İ
de bir duman gibi asılıydı. Onun Yueh olduğunu biliyordu.
"Bu sesi duyuyor musun, Dük Leto?" diye sordu Baron.
   Leto bir kurbağa sesinin farkına vardı, ıstırap çeken birinin hırıltılı cıyaklaması.
   "Senin adamlarından birini Fremen kılığında yakaladık," dedi Baron. "Onu tanımak oldukça kolay oldu: gözler. Fremen-lerin arasına casus olarak gönderildiği konusunda diretti. Bu gezegende bir süre yaşadım, aziz kuzen. Kimse çölün bu pejmürde süprüntülerini gizlice gözetlemez. Söyle, onların yardımını satın aldın mı? Kadınını ve oğlunu onlara mı yolladın?"
   Leto korkunun göğsünü sıkıştırdığını hissetti. Yueh onları çöl halkına yolladıysa...bulunana kadar aramaktan vazgeçmezler.
   "Hadi, hadi," dedi Baron. "Fazla vaktimiz yok ve acı hemen etle tırnağın arasında. Lütfen işi bu noktaya getirme, sevgili Dük." Baron, başını kaldırıp Leto'nun tepesinde dikilen Piter'a baktı. "Piter'ın aletlerinin hepsi burada değil ama eminim doğaçlama yapabilir."
"Doğaçlama bazen en iyisidir, Baron."
   Bu kadife gibi, yaltaklanan ses! Leto bu sesi kulağının dibinde duydu.
   "Bir acil durum planın vardı," dedi Baron. "Kadının ve oğlun nereye gönderildi?" Leto'nun eline baktı. "Yüzüğün kayıp. Çocuk mu aldı?"
   Baron kafasını kaldırıp gözlerini Leto'nun gözlerine dikti. "Cevap vermiyorsun," dedi. "Beni yapmak istemediğim bir şeyi yapmaya mı zorlayacaksın? Piter, basit ve direkt yöntemler kullanır. Bunların bazen en iyileri olduğuna katılıyorum ama senin böyle şeylere maruz kalman iyi olmaz."
   "Sırta kızgın mum yağı belki; ya da gözkapaklarına," dedi Piter. "Belki vücudun diğer bölümlerine. Özellikle, denek, yağın bir sonraki sefer nereye düşeceğini bilmediği zaman etkilidir. İyi bir yöntemdir ve çıplak deri üzerindeki iltihap beyazı kabarcıkların görünüşünde bir tür güzellik vardır, değil mi Baron?"

"Enfes," dedi Baron, sesi buruk bir şekilde çıktı.
   Şu dokunan parmaklar! Leto, şişman elleri izledi ve bebek eli gibi tombul ellerde parıldayan mücevherleri; adamın engel olamadığı gezintilerini.
   Arkasındaki kapıdan gelen ıstırap sesleri Dük'ün sinirlerini kemiriyordu. Kimi yakaladılar acaba? diye düşündü. Idaho olabilir mi?
   "İnan bana, aziz kuzen," dedi Baron. "İşin buraya gelmesini istemem."
   "Hiç gelemeyecek olan yardımı çağırmak için yarışan sinir kuryelerini düşünün," dedi Piter. "Bunda sanatsal bir yön var."
   "Sen şahane bir sanatçısın," diye gürledi Baron. "Şimdi sessiz olma nezaketini göster."
   Leto, Baron'un bir resmini gören Gurney Halleck'in söylemiş olduğu bir şeyi hatırladı aniden: "Ve denizin kumlan ünlünde dikildim ve denizden çıkan bir canavarı gördüm...ve kafaları üstünde küfrün adım. "
"Boşa zaman harcıyoruz, Baron," dedi Piter.
"Belki."
   Baron başıyla onayladı. "Biliyorsun, sevgili Leto, nerede olduklarını sonunda bize söyleyeceksin. Seni satın alacak bir acı düzeyi vardır."
   Çok büyük olasılıkla haklı, diye düşündü Leto. Eğer diş olmasaydı...ve gerçekten de nerede olduklarını bilmiyor olmasaydım.
   Baron, bir parça et aldı, lokmayı ağzına tıkıştırdı, yavaş >avaş çiğnedi ve yuttu. Farklı bir yol denemeliyiz, diye düşündü.
   "Kiralık olduğunu inkar eden şu değerli şahsiyete bak," dedi Baron. "Bak ona, Piter."
   Ve Baron şöyle düşündü: Evet! Satın alınamayacağına inanan şu adama bak. Yaşamının her saniyesinde damla damla satılmış milyonlarca parçasının şurada tuttuğu adama bak! . lyağa kaldırıp sallasan tıngırdar. İçi bomboş! Satılmış! Artık nasıl öldüğü ne fark eder?
  
249
248
 

Fondaki kurbağa sesleri kesildi.
   Baron, Umman Kudu'nun karşıdaki odanın kapısında belirdiğini gördü. Muhafız yüzbaşısı başını iki yana salladı. Tutsak gerekli bilgiyi vermemişti. Bir başarısızlık daha. Bu aptal Dük'le oyalanmayı bırakmanın zamanıydı. Bu salak, yufka yürekli aptal, ne büyük bir cehennem azabının, ondan yalnızca bir sinir lifinin kalınlığı kadar uzakta olduğunun farkında değildi.
   Bu düşünce, bir soyluyu acıya maruz bırakmak konusundaki gönülsüzlüğünü yenerek Baron'u sakinleştirdi. Birdenbire kendini, sonsuz sayıda yumuşak makas darbesiyle aptalların maskelerini kesip çıkararak, altındaki cehennem azabını sergileyen bir cerrah olarak gördü.
Hepsi tavşan gibi!
Bir etobur gördüklerinde nasıl da korkup kaçarlar!
   Leto, neden beklediğini merak ederek gözlerini masanın karşısına dikti. Diş bütün bunları çabucak bitirebilirdi. Yine de, bu hayatın büyük bölümü güzel geçmişti. Kendisini, Caladan'ın mavi semalarında süzülen şeytan uçurtmasını ve uçurtmaya bakıp neşe içinde gülen Paul'ü hatırlarken buldu. Ve güneşin burada, Arrakis'te doğuşunu hatırladı: Kalkan Du-varı'nın toz bulutuyla yumuşamış renkli katmanlarını.
   "Çok kötü," diye mırıldandı Baron. Kendisini masadan geriye itti, süspans