Blog Sitem
  Gabriel Garcia Marquez
 

Gabriel Garcia Marquez
YÜZYİLLİK YALNİZLİK
ROMAN

  Albay Aureliano Buendia, yıllar sonra idam mangasının
karşısına dikildiğinde, babasının onu buzu keşfetmeye götürdüğü
o çok uzaklarda kalmış ikindi vaktini anımsayacaktı. O zamanlar
Macondo, tarihöncesi kuşların yumurtaları kadar ak ve kocaman,
parlak çakıllarla örtülü yatağı boyunca dupduru akan bir ırmağın
kıyısında kurulmuş, yirmi hanelik bir kerpiç köydü. Dünya
öylesine çiçeği burnundaydı ki, pek çok şeyin adı yoktu daha ve
bunlardan sözederken parmakla işaret edip göstermek gerekti.
Her yıl Mart ayında, paçavralar içinde bir çingene obası köyün dışına
çergilerini kurar, boru ve dümbelek şamatası içinde
yeni icatların çığırtkanlığını yaparlardı. Önce mıknatısı getirdiler.
Kendini Melquiades diye tanıtan sakalı taraz taraz, elleri
pençe gibi, iri kıyım bir çingene, Makedonyalı bilge simyacıların
sekizinci harikası dediği nesneyle akıl çelen bir gösteriye girişti.

  İki maden külçesini peşinden sürükleyerek kapı kapı dolaştıkça,
tencerelerin tavaların, maşaların, mangalların yerlerinden tangır-tungur
yuvarlandığını, yuvalarından fırlamaya çalışan çivilerle vidaların
umutsuzluğundan kirişlerin inlediğini, hele hanidir kayıp nesnelerin
hem de çok arandıkları yerlerden ortaya dökülüp Melquiades'in büyülü
demirlerinin peşinden paldır-küldür akın ettiğini görenlerin aklı
başından gitti. Çingene, kaba şivesiyle, Eşyanın da
canı var, diye ilan etti; Bütün iş, ruhlarını uyandırabilmekte.
Dizginsiz düş gücü, değil doğa harikalarının, en olmadık mucizelerin
ve sihirlerin bile ötesine taşan Jose Arcadio Buendia, bu
yararsız icadın toprağın bağrından altın çıkarmaya yarayabileceğini
düşündü. Dürüst biri olan Melquiades, O işe yaramaz bu, diye
uyardı onu.

  Ama Jose Arcadio Buendia, daha o zamanlar çingenelerin
dürüstlüğüne inanmadığı için, katırıyla bir çift keçisini mıknatıslı
iki külçeyle takas etti. Evin kırık dökük eşyasıyla birkaç
parça malı artırabilmek için bu hayvanlara belbağlamış olan karısı
Ursula Iguaran, onu caydırmak için ne dediyse kar etmedi. Kocası,
Çok yakında evin tabanını kaplamaya yetip de artacak kadar altınımız
olacak, dedi de başka bir şey demedi: Düşüncesinin doğruluğunu kanıtlamak
için aylarca uğraşıp didindi. İki demir külçeyi peşinden sürükleyip
Melquiades'in büyülü sözlerini haykırarak ırmak yatağına varıncaya dek
bütün yöreyi karış karış taradı. Sonunda bula bula, her bir parçası
pastan birbirine kaynamış ve içi taş dolu koskocaman bir balkabağı gibi
boğuk boğuk öten bir onbeşinci yüzyıl zırhı çıkardı topraktan. Jose
Arcadio Buendia ile dört kişilik keşif kolu zırhı sökmeyi
becerdiklerinde, boynuna içinde bir tutam kadın saçı olan bakır
madalyon takılı, kireçlenmiş bir iskelet çıktı zırhın içinden.

  Martta çingeneler yine geldiler. Bu kez, Amsterdamlı Yahudiler'in son
buluşu diye gösterdikleri bir teleskopla dümbelek çapında bir büyüteç
getirdiler. Köyün öteki ucuna bir çingene karısı diktiler, teleskopu da
çerginin ağzına koydular. Beş reali bastıran, gözünü teleskopa uydurup
çingene karısını bir arşın ötede görüyordu. Melquiades, Bilim uzaklığı
ortadan kaldırdı, diye fetva verdi. Çok yakında insanoğlu evinden
dışarı adım atmadan dünyanın neresinde ne oluyorsa görebilecek. Yakıcı
öğle sıcağı, dev gibi büyütecin akıllara durgunluk veren gösterisini
gözler önüne serdi: Sokağın ortasına kuru ot yığdılar ve güneşin ışınlarını
büyüteçle odaklaştırarak tutuşturdular tınazı. Mıknatıslarının
başarısızlığını hala içine sindiremeyen Jose Arcadio Buendia, bu icadı savaş
silahı olarak kullanmayı aklına koydu. Melquiades yine onu caydırmaya
çalıştıysa da sonunda büyütece karşılık iki mıknatıslı külçeyle
sömürgeler için bastırılmış üç altın sikkeyi alıp kabullendi.

  Ursula ağlayıp sızlandı. O para, babasının ömür boyu yemeyip içmeyip
biriktirdiği, Ursula'nın da sakla samanı gelir zamanı diyerek
yatağının altına gömdüğü altın dolu sandıktan alınmıştı. Bir bilim
adamı kalenderliği içinde canını bile tehlikeye atacak kadar kendini
'taktik' deneylerine kaptıran Jose Arcadio Buendia, karısını avutmaya
hiç kalkışmadı. Büyütecin düşman birlikleri üzerindeki etkisini
göstereyim derken, büyüteçte odaklaşan güneşe bir çarpıldı ki,
her yanı geçmek bilmez cılk yaralarla kaplandı. Böylesine tehlikeli
bir icattan ödü patlayan karısının bütün karşı koymalarına rağmen,
bakalım tutuşacak mı diye kendi evini bile yakmaya kalkıştı.

  Saatlerce odasına kapanıp yeni silahının olanaklarını hesaplaya
hesaplaya, sonunda öğretici açık-seçikliği söz götürmez, inandırıcılığına
karşı durulmaz bir elkitabı çıkardı ortaya. Kitaba, yaptığı deneyleri
anlatan bir alay tarifnamesiyle birkaç sayfa açıklayıcı resim
ekleyip bir ulakla hükümete yolladı. Dağları aşıp uçsuz bucaksız
bataklıklarda yolunu yitiren, azgın ırmaklarla boğuşan, umutsuzluktan,
başına gelen belalardan ve yırtıcı hayvanlar yüzünden ölmesine ramak
kalan ulak, sonunda postayı götürüp getiren katırların
geçtiği yola sapan patikayı buldu. O zamanlar başkente yolculuğun
olanaksızlığına rağmen, Jose Arcadio Buendia, hükümet emrettiği
anda başkente gidip askeri yetkililere icadının uygulamalı
gösterisini sunmaya ve güneşle işleyen o çapraşık savaş yöntemlerini
öğretmeye söz verdi. Yıllarca yanıt gelecek diye bekledi. Sonunda
beklemekten usanıp, tasarısının fiyaskosundan Melquiades'e yakınınca,
çingene büyütece karşılık sikkeleri verdiği gibi, üstüne de
birtakım Portekiz paftalarıyla sefer yollarının haritasını çizmeye
yarayan araç gereç vererek dürüstlüğünü kanıtladı.

  Usturlabı, pusulayı, sekstant kullanabilsin diye Keşiş Hermann'ın bu
konudaki incelemelerini özetleyip eliyle yazdıktan sonra Jose Arcadio'ya
bıraktı. Jose Arcadio Buendia, aylar süren uzun yağmur mevsimi boyunca
deneylerini kimse bozmasın diye evin arkasına yaptığı küçük odaya kapandı.
Evle ilgili yükümlülüklerini hepten bırakıp geceler boyu yıldızların
yörüngesini izleyerek bahçede sabahladı, öğle saatini kestirmenin şaşmaz
yöntemini bulacağım diye nerdeyse başına güneş geçti. Araçlarını kullanıp
işletmekte ustalaşınca, masasının başından ayrılmadan bilinmedik denizlere
açılıp insan ayağı basmamış diyarlara gezmesine ve harika varlıklarla
haşırneşir olmasına elveren yeni bir uzay kavramı oluşturdu. İşte bu dönemde,
Ursula ile çocuklar muz, kaladiyom, manyok, tatlı patates, ahuyama kökü,
patlıcan yetiştirmek için bahçede helak olurken Jose Arcadio, kimsenin
yüzüne bile bakmadan evin içinde volta atarak kendi kendine konuşma
alışkanlığını edindi.

  Derken bu hummalı çalışma birden kesildi, yerini bir çeşit meftunluk
aldı. Birkaç gün, efsunlanmış gibi, anlayıp anlamadığını kendisinin de
kestiremediği bir dizi varsayımları peşpeşe yineledi durdu. Sonunda,
Aralık ayında bir salı günü öğle vakti, içini yiyip bitiren kurdu döküverdi
ortaya. Düş gücünün gazabından ve haftalarca uykusuzluktan harap
düşmüş babalarının, buluşunu açıklarkenki saygın vakarı, çocukların
gözlerinin önünden gitmedi bir daha:

  -Dünya yuvarlak, tıpkı bir portakal gibi.

  Ursula'nın sabrı taştı. Sen çıldırmaya niyetliysen, kendi başına
çıldır! Ama o çingene düşüncelerini çocukların aklına sokmaya
kalkışma! diye bağırdı. Hiç istifini bozmayan Jose Arcadio Buendia,
öfkesinden usturlabı yere çalıp parçalayan karısının dengesiz
aşırılığından ürkmedi. Usturlabın yenisini yapıp köyün bütün
erkeklerini odacığına topladı, hiçbirinin kavrayamadığı kuramlardan
kanıtlar getirerek, sürekli dümen tutan bir teknenin dönüp denize
ilk açıldığı noktaya gelebileceğini ortaya koydu. Bütün köy, Jose
Arcadio Buendia'nın sapıttığına iyice inandığı sırada, Melquiades
çıkagelip durumu kurtardı. O zamana dek Macondo'da bilinmese
de, doğruluğu uygulamada çoktan kanıtlanmış bir kuramı, salt
gökbilimi üzerinde düşünerek kendi başına geliştiren Jose Arcadio'nun
üstün zekasını herkesin önünde övdü ve ona hayranlığının
bir kanıtı olarak, köyün geleceği üzerinde köklü etkisi olacak bir
de armağan verdi: Simyacı laboratuvarı.

  Bu arada Meiquiades, inanılmaz bir hızla kocamıştı. İlk gelişlerinde
Jose Arcadio Buendia ile akran görünüyordu. Oysa Jose Arcadio'nun
kulaklarını yakaladığı atı yere çökertebilen gücünü korumasına karşılık,
çingene amansız bir illetten çöküp gitmiş gibiydi. Aslında bu düşkünlüğü,
çıktığı sayısız dünya yolculuklarında kaptığı az rastlanır bir alay
hastalığın sonucuydu. Laboratuvarı kurmasına yardım ederken Jose Arcadio
Buendia'ya anlattığı gibi ölüm, donunun paçalarını koklaya koklaya nereye
gitse peşinden geliyor, ama pençesini vurup son darbeyi indirmeye bir türlü
karar veremiyordu.

  Çingene, insanları kırıp geçiren bütün illetlerden,
bütün -belalardan yakayı sıyırmıştı. İran'da pelagradan, Malaya
takımadalarında iskorbütten, İskenderiye'de cüzamdan, Japonya'da
beriberiden, Madagaskar'da vebadan, Sicilya'da depremden, Macellan
Boğazı'nda feci bir deniz kazasından sağ salim kurtulmuştu.
Nostradamus'un şifrelerini ele geçirdiği söylenen bu iri kıyım yaratık,
her şeyin içyüzünü biliyormuşa benzeyen Asyalı görünümü,
hüzünlü havasıyla kasvetli bir adamdı. Kanatlarını açmış kuzgun
gibi kocaman siyah bir şapka, üzerinde yüzlerce yıllık küfün cirit
attığı kadife bir yelek giyerdi. Ama sınırsız bilgeliğine, gizemli
enginliğine rağmen, onu günlük yaşantının ıvır zıvırıyla uğraştıran
insancıl sıkıntıları, dünya gailesi vardı. Yaşlılık hastalıklarından
yakınır, en önemsiz ekonomik zorluklarda sıkıntıya düşerdi, iskorbütten
dişleri döküldüğü için gülmeyi çoktan bırakmıştı. O boğucu öğle sıcağında
çingene, sırlarını açınca, Jose Arcadio Buendia,
bunun köklü bir dostluğun başlangıcı olduğuna kesinlikle inandı.

  Çingenenin anlattığı akıl, almaz masallara çocukların ağzı açık
kaldı. O sıralarda ancak beş yaşlarında olan Aureliano, onu ömrü
boyunca hep o ilk gördüğü günkü gibi, pencereden gelen kurşuni, titrek
ışığa sırtını vermiş, sıcaktan eriyen yağ şakaklarından süzülürken
davudi sesiyle düş gücünün en karanlık köşelerine ışık tutarak
konuşan haliyle hatırlayacaktı. Ağabeyi Jose Arcadio da, o eşsiz
görüntüyü kuşaktan kuşağa bütün soyuna aktaracaktı. Oysa, Melquiades
tam civa biklorit şişesini düşürüp kırdığı anda odaya giren
Ursula için, o ilk günün anısı hiç de hoş değildi.

  Ursula, Şeytan kokusu bu, dedi.

  Melquiades, Hiç de değil, diye tersledi onu. Şeytanda kükürt
özellikleri olduğu çoktan kanıtlandı, buysa bir nebze süblime, o kadar.

  Sonra bir öğretmen tavrıyla, zincifredeki şeytani özellikleri
bir bir anlatmaya koyuldu. Ursula ise hiç oralı olmadan çocukları
alıp dua etmeye götürdü. O günden sonra Melquiades denildi mi,
Ursula'nın aklına hep o keskin koku gelir oldu.

  O derme çatma laboratuvar, üzerine bir alay çanak, huni,
imbik, süzgeç ve elek eklenmiş ilkel bir su borusundan, ince uzun
boyunlu bir cam sürahiden, simyacı taşınırı bir kopyasından ve çingenelerin
çağdaş tanımlamalara uyarak yaptıkları üç kollu bir Yahudi
Meryem imbiğinin modelinden oluşuyordu. Melquiades, bunların
yanısıra yedi gezegeni simgeleyen yedi maden parçası, altını iki
katına çıkarmaya yarayan Musa ve Zosimo formüllerini ve simyacı
taşını yapmanın yollarını gösterecek Büyük Öğreti'nin işlemlerini
anlatan bir dizi not ve resim bıraktı. Altını iki katına çıkaracak
formüllerin kolaylığına aklı yatan Jose Arcadio Buendia, sömürge
altınlarını çıkarsın da, cıvayı bölüp çoğaltır gibi altınları da çoğaltabilsin
diye, Ursula'nın peşini haftalarca bırakmadı. Ursula, her zaman olduğu
gibi, kocasının inadı karşısında pes etti.

  Jose Arcadio Buendia, üç sömürge altınını bir tavaya koydu, bakır talaşı, sarı
zırnık, kükürt ve kurşunla karıştırdıktan sonra bunları bir tencere
dolusu hint yağına atıp altından çok, bildiğimiz ağdaya benzer
koyu ve yapışkan bir macun haline gelinceye kadar kaynattı. Ursula'nın o
değerli baba mirası, tehlikeli ve umarsız damıtma işlemleriyle yedi
gezegeni simgeleyen madenlerle eritilip, simya cıvası ve Kıbrıs göztaşıyla
karıştırıldıktan sonra turp yağı yokluğunda domuz yağıyla pişirilince,
tencerenin dibine yapışmış koca bir parça yanmış domuz yağı kaldı geriye.

  Çingeneler geri geldiklerinde, Ursula bütün köy halkını işleyip
onların aleyhine çevirmişti. Ama bu kez çingeneler, akla gelebilecek
her türlü çalgıyla kulak zarlarını patlatan bir gürültü koparıp bir
yanda da tellal dolaştırarak Naciancenes'in dillere destan
buluşunu sergileyeceklerini ilan edince, merak korkuya baskın
çıktı. Herkes çadıra doluştu ve bir meteliği bastırıp kendini toparlamış,
yüzü kırışıksız, dişleri inci gibi pırıl pırıl, terütaze Melquiades'i
seyre koyuldu. Onun iskorbütten çekilmiş dişetlerini, pörsük yanaklarını,
büzülmüş dudaklarını anımsayanlar, çingenenin doğaüstü gücünün bu son
kanıtı karşısında korkuyla ürperdiler.

  Melquiades, hiç eksiksiz dişlerini damaklarıyla birlikte bir an çıkarıp
oradakilere gösterdikten ve kaşla göz arasındaki o bir an içinde
yine öteden beri tanıdıkları o titrek ihtiyar oluverdikten sonra,
dişlerini yerine takıp diriltilmiş gençliğinin olanca gücüyle gülümseyiverince,
korku paniğe dönüştü. Jose Arcadio Buendia bile Melquiades'in bilgeliğinin
akıl almaz boyutlara vardığına inandı, ama başbaşa kaldıklarında çingene,
takma dişlerin aslını esasını anlatınca heyecandan kabına sığamaz oldu.
Bu iş hem öylesine yalın, hem öylesine olağanüstü görünüyordu ki, Jose
Arcadio Buendia'nın simya deneylerinden bir anda sıdkı sıyrılıverdi.
Üzerine yine hafakanlar bastı. Doğru dürüst yemek yemiyor, evin içinde
fırdolayı dönüp duruyordu. Şu dünyada akıl almaz şeyler oluyor, dedi
Ursula'ya. Irmağın hemen karşı kıyıcığında her türlü sihirli araç gereç
varken, biz burada, eşekliğimize doymayalım. Ta Macondo'nun kurulduğu
günlerden beri onu tanıyanlar, Melquiades'in etkisiyle ne kadar değiştiğine
şaşırıp kalıyorlardı.

  Eskiden Jose Arcadio Buendia, ekinin nasıl ekileceğini, ağacın
nasıl dikileceğini, çocuklarla hayvanların nasıl yetiştirileceğini öğretip
akıl veren, toplumun dirlik düzeni için herkese, her işte elveren geç bir
kabile başkanı gibiydi. Daha en baştan, onun evi köyün en iyi evi olduğu
için, ötekiler de onu örnek almışlardı. Ufak, ama aydınlık bir oturma odası,
taraça gibi rengarenk çiçeklerle bezeli yemek odası, iki yatak odası, ulu
bir kestanenin dal budak saldığı bir avlusu, bakımlı bir bahçesi, keçilerin,
domuzların, tavukların barış içinde birarada yaşadıkları bir ağılı vardı.
Yalnızca onun evinde değil, tüm köyde beslenmesi yasaklanan tek hayvan,
dövüş horozuydu.

  Ursula da hamaratlıkta kocasından geri kalmazdı. Ufak tefek,
çalışkan, ciddi, siniri sağlam, ömründe bir kez olsun şarkı söylediği
duyulmamış bu kadın, kolalı içeteklerinin boğum hışırtısını peşinden
sürükleyerek şafaktan geceyarılarına kadar oradan oraya koşturur
dururdu. Bastırılmış toprak taban, sıvasız kerpiç duvarlar,
kendi elleriyle yaptıkları yontulmamış tahtadan döşemeler, onun
sayesinde her zaman tertemiz olur, giysilerini kaldırdıkları eski
sandık mis gibi fesleğen kokardı.

  Köyün gelmiş geçmiş en girişken insanı olan Jose Arcadio Buendia,
evlerin nereye yapılacağını öylesine planlamıştı ki, ırmağa
inip su taşımak için kimse kimseden fazla emek harcamıyordu. Sokakları
öylesine bir sağduyuyla yan yana dizmişti ki, öğle sıcağı
bastırdığında hiçbir ev ötekilerden daha fazla güneşin alnında
kalmıyordu. Birkaç yıl içinde Macondo, üç yüz kişilik nüfusun o
zamana kadar görüp duyduklarından çok daha düzenli ve çalışkan
bir köy oldu çıktı. Burası, kimsenin otuzunu geçmediği ve kimsenin
ölmediği gerçekten mutlu bir köydü.

  Köyün kurulduğu günden beri Jose Arcadio Buendia, kapanlar ve kafesler
yapardı. Kısa bir süre içinde, yalnızca kendi evini değil, bütün köyü
kanaryalarla, arı kuşlarıyla, nar bülbülleriyle doldurdu. Onca çeşitli
kuşun birarada şakıması öyle sinir bozucu bir hal aldı ki, Ursula cinnet
geçirmemek için kulaklarına balmumu tıkar oldu. Melquiades'in obası,

başağrısı için billur küreler satarak ilk geldiğinde, bataklığın
uyuşukluğunda kaybolmuş bu köyü nasıl bulduklarına herkes şaştı da,
çingeneler köyün yolunu kuş sesleriyle bulduklarını anlattılar.

  Bu toplumsal girişim ruhu, mıknatısların, gökbilim hesaplarının,
cisimleri değiştirme düşlerinin ve dünyanın harikalarını keşfetme
dürtüsünün karşısında çok geçmeden sönüverdi. Jose Arcadio Buendia, o
temiz, zarif, çalışkan adam olmaktan çıktı, uyuşuk, hırpani, Ursula'nın
sebze bıçağıyla güç bela düzelttiği sakalı saçına karışmış biri oluverdi.
Birçoklarına göre, bilinmedik bir büyünün kurbanı olmuştu. Ama o; toprak
atmak için araç gerecini çıkartıp, çevresine toplananlara Macondo'yu
büyük buluşlara bağlayacak bir yol açma çağrısında bulunduğu zaman,
deliliğine en çok inananlar bile evi barkı, işi gücü bir yana bırakıp
peşinden gittiler.

  Jose Arcadio Buendia, bölgenin coğrafyası konusunda hepten
bilgisizdi. Bütün bildiği, doğuda aşılmaz sıradağlar uzanıyordu ve
dağların ardında da -dedesi birinci Aureliano Buendia'nın anlattığına
göre- Sir Francis Drake'in topla timsah avladığı, vurduğu timsahları
da Kraliçe Elizabeth'e göndermek için onarıp saman doldurmak üzere
konakladığı eski Riohacha kenti vardı. Gençliğinde Jose Arcadio Buendia
ile adamları, çoluk çocukları, hayvanları ve her türlü ev eşyalarıyla
denize açılan bir çıkış yolu bulmak için bu dağları aşmışlar ve yirmialtı
ay sonra seferden vazgeçip gerisin geriye dönmemek için Macondo'yu
kurmuşlardı. Bu yol, olsa olsa geçmişe çıkacağı için Jose Arcadio
Buendia'yı hiç ilgilendirmiyordu.

  Güneyde sonsuz bir bitki örtüsüyle kaplı bataklıklar uzanıyordu;
çingenelerin dediğine göre bu koca bataklık dünyasının ucu bucağı
yoktu. Batıdaki büyük bataklık, başlarıyla gövdeleri kadına benzeyen,
olağanüstü güzellikteki memelerinin çekiciliğiyle denizcileri
mahva sürükleyen yumuşak tenli, memeli deniz hayvanlarının cirit
attığı sınırsız sulara karışırdı. Çingeneler, posta katırlarının geçtiği
patikaya ulaşıncaya kadar altı ay bu sular üzerinde yelken açarlardı.
Jose Arcadio'nun hesabına göre, uygarlıkla bağlantı kurmanın
tek olasılığı kuzeydeki yoldu. Buna aklı yatınca, Macondo'yu kurarlarken
omuz omuza çalıştığı kişilere yol açma araç gereçlerini,
av silahlarını dağıttı. Yön saptama araçlarıyla haritalarını sırt
çantasına atıp o tehlikeli serüvene atıldı.

  İlk günler pek kayda değer bir engelle karşılaşmadılar. Irmağın taşlı
yatağı boyunca ilerleyerek yıllar önce asker zırhını buldukları
yere vardılar, oradan ormana dalıp yabani portakal ağaçları
arasından uzanan bir patikaya sardılar. Birinci haftanın sonunda
bir geyik vurup kızarttılar, ama yalnızca yarısını yedikten sonra
kalanını tuzlayıp ilerki günlere saklamak için kavilleştiler. Bu önlemi
alarak, maviye çalan eti insanın ağzını buran büyük papağanları
yeme zorunluluğunu biraz olsun ertelemeye çalıştılar. Sonra, on
günü aşkın bir süre güneş yüzü görmediler. Toprak, volkan külü
gibi yumuşak ve vıcık vıcık oldu, bitkiler sıklaştıkça sıklaştı, kuşların
çığlıklarıyla maymunların şamatası gitgide uzaklaştı ve dünya
sonsuz bir hüzne büründü. Keşif kolundakiler, çizmeleri buram
buram tüten petrol gölcüklerine bastıkça, palaları kan kırmızı
zambaklarla altın sarısı semenderleri doğradıkça, bu nemli ve sessiz
cennette Adem'in günahından da eskilere giden anılarına kapıldılar.

  Bir hafta boyunca hemen hiç konuşmadan, yalnızca ateşböceklerinin
ölgün parıltısıyla aydınlanan bu kasvet evreninde uyurgezerler gibi
yürüdüler ve ciğerlerine boğucu bir kan kokusu doldu.
Bir yandan yürüyüp bir yandan açtıkları yol, göz açıp kapayana
kadar türeyen yeni bitkilerle kapandığı için geri de dönemiyorlardı.
Jose Arcadio Buendia, Ziyanı yok, diyordu, önemli olan yönümüzü
kaybetmemek. Pusulasının doğrusuna giderek, adamlarını bu büyülü bölgeden
bir an önce çıkarabilmek için o bir türlü görünmez kuzeye doğru
yöneltiyordu. Yıldızsız; zifir koyusu bir geceydi, ama karanlık, temiz, duru
havaya gebeydi. O uzun yürüyüşten bitkin düşen adamlar hamaklarını kurup
iki haftadır ilk kez derin bir uykuya daldılar. Güneş iyice yükseldikten
sonra uyandıklarında, gözlerini alan büyüleyici görünüm karşısında dilleri
tutuldu.

  Az ilerde, eğreltiotlarıyla palmiyeierin arasında, suskun
sabah ışığında bembeyaz ve toz olup uçuverecekmiş gibi görünen koca
bir İspanyol kalyonu duruyordu. Hafifçe sancak tarafına yatmış
kalyonun sapasağlam direklerinden, ortası orkideli armalarla süslü,
lime lime olmuş yelkenler sarkıyordu. Taşlaşmış midyeler ve yumuşak
yosunlardan oluşmuş bir zırhla örtülen tekne, taşlara iyice
yapışmıştı. Koca tekne, yalnızlık ve unutulmuşluğun yarattığı, zamanın
yıpratıcı etkilerinden ve kuş pisliklerinden korunmuş kendine
özgü bir oylum içindeydi sanki. Keşif kolunun dikkatle araştırıp
incelediği iç bölümünde ise sık bir çiçek ormanından başka bir
şey yoktu.

  Denizin yakınlığına kanıt olan kalyonun bulunuşu, Jose Arcadio Buendia'nın
olanca şevkini kırdı. Sayısız acı ve özveri pahasına arayıp da bulamadığı
denizin, hiç aramadığı bir anda üstesinden gelinmez bir engel gibi yoluna
dikilişini, kör talihin bir cilvesi olarak yorumladı. Yıllar sonra, Albay
Aureliano Buendia, artık düzenli bir posta yolu haline gelmiş olan bu
bölgeden yeniden geçtiğinde, bir gelincik tarlasının ortasında teknenin
yanmış iskeletini buldu.

  Ancak o zaman, bu öykünün babasının uydurması olmadığına aklı
kesince, kalyonun nasıl olup da bu kadar içerlere geldiğini merak
etti. Oysa Jose Arcadio Buendia, kalyondan dört günlük yolda denizi
bulduğunda bu işe hiç kafasını yormadı. Serüvenin tehlikelerine,
özverilerine hiç mi hiç değmeyen o külrengi, köpüklü, pis deniz
önüne serildiğinde düşleri de yıkıldı.

  -Allah kahretsin! diye haykırdı, Macondo'nun dörtbir yanı deniz.

  Jose Arcadio Buendia'nın sefer dönüşü çizdiği gelişigüzel harita
üzerine, Macondo'nun yarımada olduğu görüşü uzun süre geçerliliğini
korudu. Jose Arcadio Buendia, köyün yerini seçerken gösterdiği
basiretsizlik yüzünden kendisini cezalandırmak istercesine
bir hışımla; ulaşım zorluklarını abarta abarta çizdi haritayı. Artık
buradan hiçbir yere gidemeyiz, diye dert yandı Ursula'ya. Bilimin
nimetlerinden nasiplenmeden, burada ömrümüzü çürüteceğiz. Laboratuvar
olarak kullandığı ufak odada aylarca düşünüp taşındıktan sonra bu karara
varınca, Macondo'yu daha iyi bir yere taşımayı aklına taktı.

  Ama bu kez Ursula, onun çılgınca niyetini önceden sezmişti. Minik bir karıncanın
o göze görünmez ama altedilmez çabasıyla köy kadınlarının kulağını büküp,
tası tarağı toplamaya çoktan hazır kocalarının karşısına dikti hepsini.
Jose Arcadio Buendia, tasarladığı plan, sonunda bir boş kuruntuya dönüşünceye
kadar, tasarının ne zaman ve hangi karşı güçler tarafından bir bahaneler,
hayal kırıklıkları ve baştansavmalar ağıyla örüldüğünü hiç
sezemedi. Ursula onu masum bir dikkatle izledi ve bir sabah arka
odada laboratuvar araçlarını kutularına yerleştirirken kendi kendine
taşınma tasarılarını mırıldandığını duyunca kocasına acıdı bile.
Jose Arcadio Buendia'nın işini bitirmesini bekledi. Sandıkları çivilemesine,
mürekkebe batırdığı fırçayla sandıkların üstüne adının başharflerini
yazmasına hiç ses çıkarmadı. Köyün erkeklerinin bu girişimde kendisine arka
çıkmayacaklarını kocasının da bildiğini (kendi kendine mırıldanırken
söylediklerinden) öğrenmişti, ancak Jose Arcadio Buendia odanın kapısını
sökmeye kalkışınca, Ursula ona ne yaptığını sorma cesaretini buldu. Kocası
kırgın bir tavırla Kimse gitmek istemediğine göre, biz kendi başımıza
gideriz, diye karşılık verdi. Ursula hiç istifini bozmadı.

  -Hiçbir yere gidecek değiliz, dedi. Burada çocuk sahibi olduk, o yüzden
burada kalacağız.

  Jose Arcadio Buendia,

  -Ama daha hiç ölen olmadı, diye karşılık verdi. İnsanın oturduğu
toprakların altında ölüleri yoksa, o adam o toprağın insanı değildir.

  Ursula incitmeyen bir kararlılıkla direndi:

  -Sizlerin burada kalması için benim ölmem gerekiyorsa, ölürüm.

  Jose Arcadio Buendia, karısının böylesine irade gücü olduğunu
hiç sanmazdı. Olanca düşgücüyle, toprağa sihirli bir su serpince
istediğin yerden meyve ağaçlarının çıktığı, ağrılara sızılara karşı her
türlü devanın sudan ucuza satıldığı şaşılası bir dünyadan söz ederek
karısını kandırmaya çalıştı. Ama bütün bu anlattıkları Ursula'ya
vızgeldi.

  -Çılgın buluşlarını kura kura zaman kaybedeceğine, oğullarını
düşün biraz; dedi. Bak, ne haldeler, yaban eşeği gibi başıboş dolaşıp
duruyorlar.

  Karısı bak der demez Jose Arcadio Buendia pencereden baktı ve güneşli
bahçede yalınayak dolaşan çocukları gördü. Sanki Ursula bir büyü yapmış da,
çocuklar o anda ortaya çıkıvermişler gibi geldi ona. İşte o zaman içinde
birşeyler, onu yaşadığı zamandan koparıp anıların bilinmedik kuytularına
götüren gizemli birşeyler oluverdi. Ursula, artık ömrünün sonuna kadar
terkedilmek tehlikesinden kurtulan evi süpürürken, Jose Arcadio Buendia
pencerenin önünde gözünü çocuklarına dikti kaldı. Bir süre sonra yaşaran
gözlerini elinin tersiyle silerken yazgısına boyuneğmiş bir tavırla
içini çekti.

  -Peki, dedi. Söyle onlara da, gelsinler, sandıkları boşaltmama
yardım etsinler.

  Büyük oğulları Jose Arcadio ondördündeydi. Kafası küt, saçları sık,
huyları babasının huyuydu. Babası gibi iriyarı, güçlü kuvvetliydi, ama
düş gücünün babasına çekmediği daha bebekliğinde belli olmuştu. Macondo
kurulmadan önce, dağları aşmak için yaptıkları o çetin yolculuk sırasında
peydahlanıp dünyaya gelmişti ve dağlardaki o yaban hayvanlarına benzemedi
diye anası babası bayram etmişti. Macondo'da dünyaya gelen ilk insan
sıfatını taşıyan Aureliano, Martta altısına basacaktı. Sessiz, içine
kapanık bir çocuktu. Anasının karnındayken ağlamış ve gözleri faltaşı gibi
açık doğmuştu. Daha göbek bağını keserlerken, başını oradan oraya çevirerek
korkusuz bir merakla odayı inceledi, çevresindekilerin suratlarını süzdü.
Sonra kendisini görmek için yanına gelenlere aldırış etmeden, gözlerini,
yağmurdan çökecekmiş gibi görünen palmiye dallarıyla örtülü tavana dikti.

  Aureliano üç yaşındayken bir gün tam annesi ocaktaki kaynar çorba
tenceresini alıp masaya koyacağı sırada mutfağa girdiği ana kadar, Ursula o
bakışın keskinliğini bir daha anımsamadı. Çocuk şaşkınlık içinde kapıda
dikilip, Çorba dökülecek, dedi. Tencere masanın ortasında sapasağlam
duruyordu, ama çocuk daha sözünü bitirmeden tencere içinden gelen bir
dürtüyle hareket ediyormuş gibi masanın kenarına doğru gitmeye
başladı ve yere düşüp kırıldı. Dehşete kapılan Ursula, olanları kocasına
anlattıysa da, Jose Arcadio Buendia bunu doğal karşıladı. Zaten hep öyle
yapardı, onun için oğulları ha var ha yoktu. Bir yandan çocukluğu, akıl
yetersizliğiyle bir tuttuğu, öte yandan da aklı hep kendi saçmasapan
düşsel kurgularında olduğu için çocuklarla ilgilenmezdi.

  Ama laboratuvar araçlarını sandıklardan çıkarmak için çocukları yardıma
çağırdığı günden sonra, ömrünü onlara adadı. Duvarların giderek garip
haritalarla, abartılmış çizimlerle dolduğu o ufak arka odada, çocuklara
okuma yazmayı, toplama çıkarma yapmayı öğretti, yalnızca bildiği kadarıyla
değil, hayal gücünün sınırlarını da zorlayarak onlara dünyanın harikalarını
anlattı. Çocuklar, Afrika'nın güney ucunda boş zamanlarında oturup
düşünmekten başka bir şey yapmayacak kadar akıllı ve dingin insanların
yaşadığını, ta Selanik limanına kadar adadan adaya atlayarak Ege denizini
yaya geçmenin olurluğunu işte böylece öğrendiler. Bu akıl çelen dersler
çocukların belleğinde öylesine yer etti ki, yıllar sonra muvazzaf subay,
idam mangasına ateş emri vermeden bir saniye önce, Albay Aureliano Buendia,
o sıcak Mart gününü, babasının fizik dersini yarıda kesip ellerini havaya

kaldırarak, gözlerini kırpmadan büyülenmiş gibi duruşunu, Memfis
bilgelerinin en son ve en şaşırtıcı keşfini ilan ederek köye gelen
çingenelerin boru, davul, dümbelek, zil seslerini dinleyişini anımsadı.

  Gelenler, kendi dillerinden başkasını bilmeyen, yağlı tenli, eline
çabuk, yakışıklı delikanlılarla güzel kadınlardan kurulu yeni bir
obaydı, İtalyan aryaları söyleyen rengarenk boyalı papağanları, tefin
temposuna ayak uydurup yüz altın yumurta yumurtlayan tavukları, insanın
aklından geçenleri okuyan eğitilmiş maymunları, bir yandan düğme dikerken,
öte yandan ateş düşürmeye yarayan çok yönlü makineleri, insana kötü anıları
unutturan aletleri, geçmişin yaralarını saran lapaları ve Jose Arcadio
Buendia'yı hepsini aklında tutabilmek için bir bellek makinesi icat etmeye
özendirecek kadar olağanüstü ve duyulmadık binlerce buluşları, dansları ve
müzikleriyle sokakları bir cümbüş karmaşasına döndürdü bu yeni
çingeneler. Göz açıp kapayana kadar köyü bambaşka bir yer yaptılar.
Panayır kalabalığında şaşkına dönen Macondolular kendi sokaklarında yollarını
kaybeder oldular.

  Jose Arcadio Buendia, bu kargaşada kaybolmasınlar diye bir
eliyle bir çocuğunun, öteki eliyle öbür çocuğunun elini tuttu, altın
kaplama dişli akrobatlara, altı kollu jonklörlere çarparak, kalabalıktan
yükselen gübre ve çarık kokusundan boğulacak gibi olarak
deli gibi oradan oraya koşturup o akıl almaz karabasanın sonsuz
gizlerini açıklatmak için Melquiades'i aramaya koyuldu. Dilinden
anlamayan birkaç çingeneye sordu. Sonunda Melquiades'in her zaman
çergisini kurduğu yere varınca, insanı görünmez kılan bir iksirin İspanyolca
çığırtkanlığını yapan ağzı sıkı bir Ermeni'yle karşılaştı. Jose Arcadio
Buendia, adamı büyülenmiş gibi seyreden kalabalığı dirseğiyle yara yara
oraya varıp tam soracağını sorduğu sırada, adam kehribar rengi nesneyi bir
dikişti içiverdi. Çingene, Jose Arcadio, Buendia'yı korkunç bakışlarıyla
tepeden tırnağa süzdükten sonra buram buram tüten, ölümcül bir zift
birikintisine dönüşüverdi.

  Jose Arcadio Buendia'nın sorusuna verdiği yanıt
ise, zifir birikintisinin üzerinde yankılanıyordu: Melquiades öldü. Jose
Arcadio Buendia duyduğu haberle beyninden vurulmuşa döndü, kalabalık başka
hünerleri görmek için dağılıncaya ve ağzı sıkı Ermeni'nin birikintisi
buharlaşıp uçuncaya kadar kendini toparlayamadı. Daha sonra öteki çingeneler
de, Melquiades'in Singapur limanında hummadan öldüğünü ve cesedinin Cava
Denizinin en derin yerine atıldığını doğruladılar. Çocuklar hiç oralı olmadılar.
Sultan Süleyman'ın olduğu söylenen çadırın kapısında ilan edilen
Memfis Bilgelerinin yeni buluşunu görmeye gidelim diye tutturdular. Öyle
direttiler ki, sonunda Jose Arcadio Buendia, otuz real'i bastırıp onları
çadıra soktu. Çadırda, gövdesi kıllarla kaplı, başı kazınmış, burnuna bakır
halka, ayağına ağır bir demir zincir takılı dev gibi bir adam, bir korsan
sandığının başında nöbet tutuyordu.

  Dev, sandığı açınca ortalığa bir serinlik yayıldı. Sandıkta, içindeki
iğneciklerle güneş ışığını bölüp renkli yıldızlara dönüştüren, kocaman,
saydam bir kütle vardı. Çocukların kendisinden hemen bir
açıklama beklediğini bildiği için telaşa düşen Jose Arcadio, ağzının
içinde bir şeyler geveledi:

  -Dünyanın en büyük elması bu.

  Çingene, Hayır, diye karşılık verdi, Buna buz derler.

  Jose Arcadio Buendia, bu açıklamadan bir şey çıkaramadan
elini kalıba doğru uzatınca, dev onu iteledi. Elini sürmek için beş
real daha bastıracaksın, dedi. Jose Arcadio Buendia parayı verip
elini buzun üzerine koydu, yüreği bu gizeme dokunmuş olmanın
verdiği korku ve coşkuyla dolarak birkaç dakika öylece durdu; Ne
diyeceğini kestiremeden, oğulları da bu şaşılası deneyden pay alsınlar
diye on real daha verdi. Küçük Jose Arcadio, buza dokunmak
istemedi. Aureliano'nun ise bir adım atıp elini buzun üzerine değdirmesiyle
çekmesi bir oldu. Şaşkınlıkla; Ateş gibi cayır cayır bu!
diye haykırdı. Babası çılgınca deneylerinin hayal kırıklıklarını da,
mürekkepbalıklarına yem olan Melquiades'in cesedini de unuttu.
Bir beş real daha verip kutsal kitaba el basarcasına elini buz
kalıbına bastırarak haykırdı:

  -İşte bu, çağımızın en büyük icadı.

  :::::::::::::::::::::::::

  Korsan Sir Francis Drake, onaltıncı yüzyılda Riohacha'ya
saldırdığı zaman, Ursula Iguaran'nın ninesinin-ninesinin-ninesi, tehlike
çanlarıyla top gümbürtülerinden öylesine ürktü ki, eli ayağı boşanıp yanar
sobanın üzerine oturuverdi. O yanıklar yüzünden ömrünün sonuna kadar erkeğine
yaramaz bir kadın oldu çıktı. Yastıklarla destekleyerek bir yanının üzerine
oturabiliyordu ancak ve yürüyüşüne de bir sakatlık gelmiş olmalı ki, bir
daha insan içine çıkıp da yürümedi. Bedeninden yanık kokusu yayıldığına
kafasını taktığı için de kimselerle görüşmez oldu. Düşünde İngilizlerle
azgın köpekleri, yatak odasının penceresinden dalıp kızgın demirlerle ayıp
yerlerini dağlarlar diye uyumayı göze alamaz, avluda sabahlardı. İki
çocuğunun babası olan Aragonlu tüccar kocası, onu bu korkudan kurtarmak için
ilaca ve eğlenceye sermayesinin yarısını harcadı. Sonunda nesi var nesi
yoksa satıp ailesini aldı, denizden çok içerlerde, barışçıl Kızılderililerin
yaşadığı dağ eteğindeki bir köye yerleşti ve karısına da, düşündeki korsanlar
girecek delik bulamasınlar diye penceresiz bir yatak odası yaptırdı.

  O gözden uzak köyde bir süredir oturan Don Jose Arcadio
Buendia adında yerli bir tütün ekicisiyle ortak olan Ursula'nın dedesinin-dedesinin-dedesi
bu kazançlı işten birkaç yılda büyük servet yaptı. Birkaç yüzyıl sonra yerli
tütün ekicisinin torurunun-torununun-torunu, Aragonlu tüccarın torununun-torununun-
torunuyla evlendi. İşte bu yüzden, Ursula, kocasının çılgınca fikirlerinden
tepesi attıkça üçyüzyıllık alınyazısını bir çırpıda aşar, Sir
Francis Drake'in Riohacha'ya saldırdığı o güne lanet okurdu. Bunu
biraz olsun içini dökmek diye yapardı, çünkü ölünceye kadar aşktan da
güçlü bir bağla, ortak vicdan azabıyla bağlıydılar birbirlerine.
Amca çocuklarıydılar. Atalarının çalışkanlıkları ve görenekleriyle eyaletin
en güzel kasabalarından biri haline gelen o eski köyde, birarada büyümüşlerdi.
Evlenecekleri daha dünyaya geldikleri anda belli olmasına rağmen, evlenmek
istediklerini söyleyince önce kendi akrabaları bu isteğe karşı çıktı.
Yüzyıllardır birbirleriyle evlenip kaynaşan iki ırkın bu sağlıklı
çocuklarından iguana cinsi kertenkeleler dünyaya gelir diye korkuyorlardı.

  Ursula'nın bir teyzesi, Jose Arcadio Buendia'nın bir amcasıyla evlenmiş ve
ucu püskül gibi tüylü, tirbuşon gibi kıvrım kıvrım, kıkırdaksı bir kuyrukla
doğduğu için kırkiki yaşına kadar hiçbir kadına uçkur çözemeyen,
ömür boyu bol pantolonla dolaşan bir oğlan dünyaya getirmişti.
Hiçbir kadının görmesine izin verilmeyen bu domuz kuyruğu, bir
kasap arkadaşının iyilik olsun diye satırı vurmasıyla adamın da eceli
olmuştu. Jose Arcadio Buendia, ondokuz yaşında olmanın verdiği dediğim
dediklikle sorunu bir çırpıda çözüverdi: Çocuklarım domuz yavrusu da olsa
umurumda değil, yeter ki konuşmasını bilsinler. Böylece, üç gün üç gece
havai fişek patlatarak, bando mızıka çaldırarak düğün yapıp evlendiler.
Ursula'nın annesi, domuz kuyruklu çocuklar doğurursun diye diye kızının
gözünü korkutmasa, işi kocasının koynuna girmemeyi öğütlemeye kadar vardırmasa,
pekala da mutlu olacaklardı. Ursula, iriyarı, sözden anlamaz
kocası uykuda ırzına geçiverir korkusuyla, annesinin yelken bezinden
dikip çaprazlama deri kayışlarla sıkıladığı, önden kocaman bir demir tokayla
kapanan ilkel bir bekaret kemeri kuşanır oldu. Birkaç ay böyle yaşadılar.

  Gündüzleri Jose Arcadio Buendia dövüş horozlarıyla uğraşıyor, Ursula da
anasının dizinin dibinde gergef işliyordu. Geceleri de sevişmek yerine
saatlerce kıran kırana güreşiyorlardı. Zamanla çevredekiler bu işte bir
terslik kokusu aldılar ve bir yıllık evli olmalarına rağmen, kocasının
erkekliği olmadığı için Ursula'nın hala kızoğlankız olduğu dedikodusu
yayılıverdi. Bu söylenti en son Jose Arcadio Buendia'nın kulağına çalındı.

  Son derece sakin bir tavırla, -Bak, elalem ne diyor, dedi karısına.

  Ursula, -Ne isterlerse desinler, diye karşılık verdi, biz öyle

olmadığını biliyoruz ya.

  Bu durum, Jose Arcadio Buendia'nın horoz dövüşünde Prudencio Aguilar'ı
yendiği o müthiş pazar gününe kadar bir altı ay daha böylece sürdü.
Horozunun kan revan içinde kaldığını ğörünce öfkeden deliye dönen Prudencio
Aguilar, dövüş alanındakilerin hepsi duysun diye Jose Arcadio Buendia'dan
epey uzaklaştı:

  -Gözünaydın! diye haykırdı, Horozun belki karına da bir iyilik ediverir:

  Jose Arcadio Buendia, hiç istifini bozmadan horozunu aldı.
Oradakilere, Şimdi geleceğim, dedikten sonra Prudencio Aguilar'a döndü:

  -Evine git de bir silah al, öldüreceğim seni.

  On dakika sonra, dedesinden kalma, ucu çentikli mızrakla
döndü geldi. Prudencio Aguilar, köyün yarıdan çoğunun toplandığı
horoz dövüşü alanının kapısında bekliyordu onu. Kendini savunmaya
fırsat bulamadı. Jose Arcadio Buendia'nın, bir boğa gücüyle ve birinci
Aureliano Buendia'nın yöredeki kaplanların soyunu kurutan o keskin
nişancılığıyla savurduğu mızrak, gırtlağına saplandı. O gece, herkes
dövüş alanında ölünün başında nöbet tutarken Jose Arcadio Buendia, tam
karısı bekaret donunu ayağına geçireceği sırada yatak odasına daldı.
Mızrağını doğrultarak, Çıkar şunu, diye buyurdu. Ursula, kocasının
niyetini kestirdi. Başımıza geleceklerden sen sorumlusun, diye mırıldandı.
Jose Arcadio Buendia, mızrağını toprak döşemeye sapladı.

  -Kuyruklu bir hilkat garibesi doğurursan, biz de hilkat garibeleri
büyütürüz, dedi. Ama artık bu köyde senin yüzünden adam öldürülmeyecek.

  Ilık, mehtaplı, güzel bir Haziran gecesiydi. Prudencio Aguilar'ın
akrabalarının gözyaşlarıyla dolu esintiye aldırış etmeden sabaha kadar
uyumayıp yatakta oynaştılar.

  Olay, bir onur düellosu diye örtbas edildi, ama ikisinin içinde
de vicdan azabı kaldı. Bir gece uykusu kaçan Ursula, su almak için
avluya çıkınca su testisinin yanında Prudencio Aguilar'ı gördü.
Adam mosmordu, yüzünde hüzünlü bir anlatımla gırtlağındaki deliği alfa otuyla
tıkamaya uğraşıyordu. Ursula korkmadı, acıdı.

  Odaya gidip gördüklerini kocasına anlattı, ama kocası fazla durmadı bu
işin üzerinde. Vicdan azabına dayanamıyoruz demek ki, diye kestirip attı.
İki gece sonra Ursula, Prudencio Aguilar'ı bu kez de banyoda, alfa otuyla
gırtlağındaki kurumuş kanı temizlerken gördü. Bir başka gece de, yağmurun
altında dolaşırken gördü. Karısına görünen bu hayallere içerleyen Jose
Arcadio Buendia, mızrağı kaptığı gibi bahçeye fırladı. Ölü, o hüzünlü
bakışıyla karşısında duruyordu.

  Jose Arcadio Buendia, -Cehenneme kadar yolun var! diye haykırdı.
-Bundan sonra bir daha gelecek olursan, seni bir daha gebertirim.

  Prudencio Aguilar gitmedi, Jose Arcadio Buendia da mızrağı
sallamayı göze alamadı. O geceden sonra bir daha rahat uyku yüzü
görmedi. Yağmur altında dikilmiş duran ölünün büyük yalnızlığı,
yaşayanlara duyduğu derin özlem, alfa otundan tıkacı ıslatıp yarasını
silmek için evin içinde su ararkenki telaşı, Jose Arcadio Buendia'nın içine
oturdu. Çok çile çekiyor olmalı, dedi Ursula'ya. Yalnızlıktan kahrolduğu
belli. Bu, Ursula'ya öylesine dokundu ki, ertesi sefer ölüyü ocağın
üzerindeki tencereleri yoklarken bulduğunda ne aradığını anlayıp evin her
köşesine testi testi su bırakır oldu. Bir gece, Jose Arcadio Buendia, onu
kendi odasında yarasını yıkarken bulunca, sabrı taştı.

  -Pekala Prudencio, dedi. Biz başımızı alıp bu köyden olabildiğince uzağa
gideceğiz. Artık için rahat etsin.

  Dağları aşma seferine işte böyle giriştiler. Jose Arcadio Buendia'nın kendi
gibi gençten birkaç arkadaşı, serüven heyecanıyla evlerini dağıtıp eşyalarını
topladılar, karılarını çocuklarını da alarak kimsenin kendilerine
vaadetmediği topraklara doğru yola düştüler.

  Jose Arcadio Buendia, yola çıkmadan önce, Prudencio Aguilar'a belki
böylelikle biraz kabir huzuru verebilirim diye mızrağını avluya gömdü, o
eşsiz dövüş horozlarını teker teker yatırıp kesti. Ursula da yanına çeyiz
sandığından, birkaç parça mutfak eşyasından ve babasından kalma altınların
durduğu o ufak sandıktan başka bir şey almadı. Kendilerine kesin bir yol
çizmemişlerdi. Yalnızca arkalarında iz bırakmamak ve tanıdıklarla
karşılaşmamak için Riohacha'ya giden yolun tam ters yönüne yürüyeceklerdi.

  Akılsızca bir yolculuktu bu. Ondört ay sonra, maymun etiyle yılan
buğulamasından midesi perişan olan Ursula, sapına kadar insana benzeyen bir
oğlan doğurdu. Gebelikten bacakları kütük gibi şiştiği ve varisleri parmak
parmak kabardığı için, yolun yarısını iki adamın sırtladığı hamak içinde
geçirmişti. İçeri göçmüş karınları, fersiz gözleriyle içler acısı bir
görünümü olan çocuklar, yine de yolculuğa ana babalarından daha iyi
dayandılar, bunu bir çeşit oyun gibi gördüler. Dağ bayır demeden hemen hemen
iki yıl yol teptikten sonra, bir sabah sıra dağların batı yamaçlarını gören
ilk ölümlüler olma payesine erdiler. Bulutlarla çevrili doruktan, büyük
bataklığın koca bir su birikintisi olarak dünyanın öte ucuna
doğru yayılışını gördüler. Ama denizi hiç bulamadılar. Bataklıkta
yollarını kaybedip birkaç ay dolaştıktan sonra bir gece, yolda rastladıkları
son Kızılderililerden çok uzak bir yerde, suları donmuş
cam seli gibi akan çakıllı bir ırmağın kıyısında konakladılar.

  Yıllarca sonra ikinci iç savaş sırasında, Albay Aureliano Buendia, Riohacha'ya baskın
yapabilmek için aynı yolu denediyse de, altı gün yol teptikten sonra bunun
çılgınlık olduğunu anladı. Yine de, ırmağın kıyısında konakladıkları o gece,
babasının kafilesi; deniz kazazedelerini andırıyordu, ama sefer sırasında
kırılmak şöyle dursun, çoğalmışlardı ve hepsi de dünyaya kazık kakmaya
kararlıydı (muratlarına da erdiler nitekim). Jose Arcadio Buendia, daha o
gece, orada evlerinin duvarları aynadan, kalabalık, gürültülü bir kent
yükseldiğini gördü düşünde. Burası neresi diye sorduğunda, hiç
duymadığı, hiçbir anlamı olmayan, ama düşünde doğaüstü bir yankı yaratan bir
ad söylediler: Macondo. Jose Arcadio Buendia, ertesi gün adamlarını denizi
hıç bulamayacaklarına inandırd. Onlara, ağaçları kesip kıyının en serin
yerinde, ırmağın hemen yanıbaşında bir yer açmalarını söyledi ve işte oraya
köyü kurdular.

  Jose Arcadio Buendia, buzu keşfettiği güne kadar, ayna duvarlı evleri
gördüğü düşü bir türlü yorumlayamamıştı. Buzu görünce, düşün derin anlamını
kavradığını sandı. Yakın bir gelecekte su gibi sıradan bir maddeden koca koca
buz kalıpları üretip köyün yeni evlerini bunlarla yapabileceklerini düşündü.
Macondo, artık menteşeleri, kapı tokmakları sıcaktan eğilen fırın gibi bir
yer olmayacak, kış gibi soğuk bir kente dönüşecekti. Bir buz fabrikası kurma
girişiminde diretmediyse, bunun tek nedeni, o sıralarda başta simya konusunda
bir acaip yetenek gösteren Aureliano olmak üzere oğullarının eğitimine
kendini vermiş olmasıydı. Laboratuvar temizlendi, pırıl pırıl oldu. Baba oğul,
yeni buluşlar taşkınlığına kapılmadan, Melquiades'in notlarını serinkanlılıkla
yeniden gözden geçirerek uzun ve sabırlı bir çabayla Ursula'nın altınını,
yanıp yapıştığı tencerenin dibinden ayırmaya çalıştılar. Genç Jose Arcadio,
bu işe pek katılmıyordu. Babası kendini imbiklere kaptırmış didinirken, her
zaman yaşından büyük göstermiş olan inatçı büyük oğlan, iri kıyım bir
delikanlı oldu çıktı. Sesi değişti. Bıyıkları terledi.

  Bir gece Ursula oğlanın soyunduğu odaya girince, utanmayla acıma
karışımı bir duyguya kapıldı: Kocasından sonra gördüğü ilk çıplak
erkek oydu ve alet-edavatı öylesine gelişmişti ki, nerdeyse anormal
bir görünüşü vardı. Üçüncü çocuğuna gebe olan Ursula, zifaf gecesi
duyduğu dehşeti yeniden duydu.

  O sıralarda, şen, şuh, küfürbaz, fal bakmayı da bilen bir kadın
gündeliğe gelir giderdi. Ursula, oğlunun durumunu ona açtı. Böylesine
orantısız büyüklükte bir aletin, yeğeninin domuz kuyruğu kadar anormal bir
şey olduğunu düşünüyordu. Kadın bunu duyunca, cam kırığı gibi dört yana
saçılan bir kahkaha attı. Tam tersi, dedi, Oğlanın şansı açık olacak. Bu
kehanetini doğrulamak için de birkaç gün sonra iskambilleri getirip Jose
Arcadio ile mutfağın arkasındaki kilere kapandı. İskambilleri sakin sakin
marangoz tezgahının üzerine yaydı, oğlan meraktan çok, sıkıntıyla yanıbaşında
dikilmiş beklerken, kadın aklına ne geldiyse sıraladı. Sonra birden
elini uzatıp oğlanı yokladı. Gerçekten afallamış olmalı ki, Aman
Tanrımdan gayrı söz çıkmadı ağzından. Jose Arcadio iliklerinin
köpürüp kabardığını duydu. Belli belirsiz bir ürküntüye kapıldı ve
hıçkıra hıçkıra ağlamak geldi içinden.

  Kadın hiçbir imada bulunmadı. Ama Jose Arcadio bütün gece kadını, kadının koltuk altlarından yükselip kendi
tenine işleyen kokuyu arandı durdu. Kadın hep kendi yanında olsun, ona
analık etsin, kilerden hiç çıkmasınlar ve kadın hep Aman Tanrım desin
istiyordu. Bir gün daha fazla dayanamayıp kadının evine gitti. Oturma
odasında ağzını hiç açmadan aval aval oturup resmi bir ziyarette bulundu. O
anda kadını hiç arzulamıyordu. Kadını bambaşka buldu, kokusunun yarattığı
hayalle uzaktan yakından ilişkisi olmayan bir başkasıydı sanki. Jose Arcadio
kahvesini içip sıkıntıyla çıktı evden. O gece, gözüne uyku girmeyen korkunç
saatler boyunca yabanıl bir istekle yeniden arzuladı kadını, ama bu kez
kadını kilerdeki gibi değil, o günkü haliyle istiyordu.

  Günler sonra beklenmedik bir anda kadın onu annesiyle oturduğu evine
çağırdı ve iskambilleri gösterme bahanesiyle oğlanı yatak odasına götürdü.
Sonra öylesine pervasızca yokladı ki oğlanı, ilk ürperti geçtikten sonra
delikanlı, hayal kırıklığına uğradı; duyduğu, zevkten çok korkuydu. Kadın,
o gece gelip kendisini görmesini söyledi. O da, dizinde derman kalmadığını
bildiği için bir an önce paçayı kurtarayım diye peki dedi. Ama o gece,
ateşten tutuşan yatağında dönüp dururken, beceremeyecek olsa bile, yine de
kadına gitmeden edemeyeceğini anladı. Karanlıkta kardeşinin dingin soluğuna,
bitişik odadaki babasının kuru öksürüğüne, avludaki tavukların tıknefesine,
sivrisineklerin vızıltısına, yüreğinin gümbürtüsüne ve o zamana kadar hiç
farketmediği bir dünyanın koşturmasına kulak kabartarak elyordamıyla giyindi,
uyuyan sokağa attı kendini. İçin için, kadının dediği gibi kapının kilitsiz
değil, üstelik kol demiri vurulmuş olsun istiyordu.

  Ama kapı açıktı. Parmağının ucuyla itti kapıyı, menteşelerin boyun bükerken koyverdiği
hüzünlü ve belirgin inilti, delikanlının içine buz gibi yankılar
saldı. Ses çıkarmamaya çalışarak yan yan süzülüp içeri adımını attığı
anda, o koku çarptı burnuna. Kadının üç erkek kardeşinin hamak kurup
yattığı sofada duruyordu hala. Karanlıkta hamakların yerini kestiremiyor,
yanlış bir yatağı kerteriz almamak için elyordamıyla yatak odasının kapısını
arıyordu. Kapıyı buldu. Ama sandığından daha alçak olan hamak iplerine
takılıp sendeledi ve o ana kadar horuldamakta olan adam uykusunda bir yandan
öte yana döndü, Günlerden çarşambaydı, diye sayıkladı.

  Jose Arcadio, yatak odasının kapısını iterken, kapının düzgün
olmayan yer döşemesine sürtünmesini engelleyemedi. Zifiri karanlıkta,
yolunu hepten kaybettiğini anlayıverdi. Daracık odada kadının anası,
kızkardeşi, kızkardeşinin kocasıyla iki çocuğu ve kadın
yatıyordu, ama belki de o odada değildi. Koku evin her yanını sarmamış
olsa, kokuya göre yönünü bulurdu, ama kadının kokusu,
tıpkı kendi tenine işlediği gibi, evin köşe bucağına da olanca keskinliğiyle
işlemişti. Jose Arcadio, olduğu yerden kıpırdamadan nasıl olup da böylesine
boş bulunduğunu, kendini kapıp koyverdiğini düşünürken, parmaklarını iyice
açarak karanlığı yoklayan bir el değdi yüzüne. Jose Arcadio şaşırmadı, çünkü
içten içe bekliyordu bunu.

  Kendini bırakıverdi o ele ve yanı yöresi belli olmayan bir
yere sürüklenmesine ses çıkarmadı. Sonra giysileri sıyrıldı üzerinden,
kollarının tutunacak bir yere erişemediği o dipsiz karanlıkta
patates çuvalı gibi bir yandan öte yana savruldu. Kadının kokusu
değil, amonyak kokuyordu burası ve kadının yüzünü gözünün
önüne getirmeye çalıştıkça, Ursula'nın suratı dikiliyordu karşısına.
Uzun süredir yapmak istediği, ama gerçekten yapılabileceğini hiç
sanmadığı bir şeyi yaptığını belli belirsiz kavrıyor, yine de ne yaptığını
bilmiyordu, çünkü ayağı nerede, başı nerede kestiremiyor,
kimin ayağı kimin başı olduğunu çıkaramıyordu ve buzullar yıkılıyormuşcasına
böbreklerinden yükselen gümbürtüye, barsaklarındaki gaza, korkuya, o çileden
çıkartıcı suskunluk ve ürkütücü yalnızlıktan hem kaçmak, hem de hep orada
kalmak isteğine daha fazla dayanamıyordu.

  Kadının adı Pilar Ternera idi. Ailesi, onu ondördünde ırzına
geçip yirmi ikisine kadar kullanan, ama kopuğun biri olduğu için
evlenmeye yanaşmayan adamdan ayırmak için, Macondo'nun kuruluşuyla
sonuçlanan sefere yanlarında sürüklemişlerdi. Adam, onun ardından dünyanın
öbür ucuna gelmeye söz verdi, ama daha sonra, işlerini yoluna koyup öyle
gelecekti. Kız, iskambillerde görünen, üç günde mi, üç ayda mı, üç yılda mı
dese, karayolundan mı, deniz yolundan mı dese çıkıp geliverecek uzun, kısa,
sarışın esmer her erkeği ona yora yora beklemekten usanmıştı artık. Bekleye
bekleye kalçalarının diriliği, göğüslerinin dikliği, sevecenliği gitmişti,
ama deli gönlü olduğu gibi duruyordu. O kocaman oyuncağa deli divane olan
Jose Arcadio, her gece kadının peşinden odanın labirentine dalıyordu. Bir
seferinde kapıyı sürgülü buldu ve bir kez başlarsa sonuna kadar sürdüreceğini
bile bile kapıya birkaç kez vurdu. Bitmek bilmez gibi gelen bir bekleyişin
sonunda kadın kapıyı açtı.

  Gündüzleri uzanıp hayallere dalar, bir gece önceki anıların tadını
çıkarırdı gizlice. Ama kadın o şen, kayıtsız, konuşkan haliyle
eve geldiğinde, Jose Arcadio'nun heyecanını gizlemeye çalışmasına
gerek kalmazdı, çünkü şakırtılı kahkahasıyla güvercinleri ürküten
bu kadının ona soluğunu tutmayı, kalp atışlarını denetlemeyi öğreten
ve erkeklerin ölümden neden korktuklarını anlamasına elveren
o görünmez güçle uzak yakın bir ilişkisi yoktu. Jose Arcadio öylesine
içine kapanmıştı ki, babasıyla kardeşi maden kazıntısını çözüp
Ursula'nın altınlarını ayırdıkları haberiyle ortalığı ayağa kaldırdıklarında,
ev halkının neden sevindiğini bile anlayamadı.

  Baba oğul, günlerce uğraşa
didine gerçekten başarmışlardı bu işi. Ursula sevinçten uçuyordu, simyanın
icadı için Tanrıya şükürler bile yağdırdı. Bu arada köy halkı laboratuvara
akın ediyordu. Bu mucizeyi kutlamak için gelenlere üzerine guava reçeli
sürülmüş bisküvi ikram ediyorlardı. Jose Arcadio Buendia, potanın içindeki
kurtarılmış altınları sanki kendisi icat etmiş gibi böbürlenerek gösteriyordu
köylülere. Herkese gösterdikten sonra, birkaç gündür laboratuvarın semtine
uğramayan büyük oğlunun önünde durdu. Kuru ve sarımtırak topağı oğlanın burnuna
dayayarak; Neye benzettin bunu? diye sordu. Jose Arcadio içinden geldiği
gibi verdi yanıtını:

  -Köpek bokuna.

  Babası elinin tersiyle öyle bir şamar indirdi ki, oğlanın suratında kanla
gözyaşı birbirine karıştı. O gece Pilar Ternera, karanlıkta elyordamıyla
şişeyle pamuğu bulup delikanlının davul gibi şiş suratına dağ tütünüyle
pansuman yaptı, sonra da oğlanın canını acıtmadan sevmeye çalışarak kendi
muradına erdi. Öylesine içli dışlı oldular ki, bir süre sonra farkına
varmadan fısıldaşmaya başladılar.

  -Seninle başbaşa kalmak istiyorum, dedi delikanlı, açıkça söyleyeceğim
herkese, böyle gizli kapaklı buluşmaktan kurtuluruz.

  Kadın onu yatıştırmaya yeltenmedi.

  -Çok iyi olur, dedi. Yalnız kalırsak lambayı yakar, birbirimizi
doyasıya seyrederiz, kimse duyar mı diye korkmadan içimden geldiği gibi
haykırırım, sen de ayıp şeyler fısıldarsın kulağıma.

  Bu konuşma, babasına beslediği o içini yiyen hınç, bir de çılgınca
sevişebilme olasılığı, delikanlıya bir cesaret verdi ki, demeyin
gitsin. Bir ön açıklamaya gerek duymadan, olanı biteni kardeşine
anlatıverdi.

  Toy Aureliano, ilk ağızda kardeşinin bu serüveninden doğabilecek büyük
tehlikeyi kavrayabildi yalnızca, işin çekici yanını hiç
anlayamadı. Gel zaman git zaman bir kaygıdır aldı çocuğu. Tehlikenin
girdisini çıktısını kafasında kuruyor, kardeşinin çektiği acıyla zevki
kendisi de tadıyor, kardeşinin korkusunu da mutluluğunu da paylaşıyordu.
Dibine köz döşenmiş gibi gelen yalnız yatağında gözüne uyku girmeden şafak
sökene kadar kardeşini bekliyordu.

  O geldikten sonra da kalkma saatine kadar konuşuyorlardı. Öyle
ki, çok geçmeden ikisi de uykusuzluğun getirdiği, mahmurluk içinde
simyayı da, babalarının hikmetini de boşlayıp kıyı bucak gizlenir oldular.
Bu oğlanlar sapıttı, dedi Ursula, garanti kurt var bunlarda. Kazayağı
otunu ezip mide bulandırıcı bir ilaç yaptı. Oğlanlar hiç beklenmedik bir
kayıtsızlıkla ses çıkarmadan ilacı içip bir günde onbir posta oturağa
taşınarak gülkurusu asalaklar döktüler ve dalgınlıklarıyla mahmurluklarının
bu kurtların yüzünden olduğuna Ursula'yı inandırıp kandırdıkları için de
bayram ede ede bunları önlerine gelene gösterdiler. Bu arada Aureliano,
ağabeyinin deneyimini yalnızca anlamakla kalmıyor, kendi başından
geçmişcesine yaşıyordu. Bir seferinde ağabeyi aşk oyunlarını en ufak girdisine
çıktısına varıncaya dek anlatırken Aureliano onun sözünü kesip
Nasıl bir şey oluyor? diye sordu. Jose Arcadio hiç duraksamadan
yapıştırdı yanıtı:

  -Yer sarsıntısı gibi tıpkı.

  Ocak ayında bir Perşembe sabaha karşı saat ikide Amaranta
doğdu. Daha odaya kimse girmeden, Ursula her bir yanını yokladı
kızın. Çocuk gerçi semender gibi soluk tenli, vıcık vıcık kaygandı,
ama her tarafı insana benziyordu. Ev konu komşuyla dolup taşıncaya
kadar, Aureliano, yeni bebeğin farkına bile varmadı. Sonra o
kargaşayı fırsat bilerek çıktı; gecenin onbirinden beri yatağında
yeller esen ağabeyini aramaya koyuldu. Onu Pilar Ternera'nın yatak
odasından nasıl çekip çıkaracağını bile durup düşünmeden verdiği kararla
kadının evine gitti. Saatlerce evin çevresinde dolanıp parolalı ıslıklar
çaldı, ortalık ağarınca eve dönmekten başka çaresi kalmadı. Annesinin odasına
girince bir de ne görsün, yüzünden masumiyet akan Jose Arcadio yeni doğan
kardeşiyle oynamıyor mu.

  Çingeneler yeniden geldiklerinde Ursula'nın kırkı yeni çıkmıştı daha.
Bunlar, geçen sefer buzu getiren o cambaz, hokkabaz takımıydı. Melquiades'in
obası gibi gelişmelerin, yeniliklerin habercisi olmayıp eğlence tellalı
oldukları çok geçmeden anlaşılmıştı.

  Buzu getirdikleri zaman bile, bunun insan yaşamına sağlayacağı yararlardan
söz edecekleri yerde, sirk hüneriymiş, gibi çığırtkanlığını yaptılar. Bu
sefer de, binbir türlü numaranın yanısıra bir de uçan halı getirdiler. Ama
bunu, ulaşımın gelişmesine köklü bir katkı olarak değil de, eğlence aracı
diye sundular. Millet, köyün üzerinde şöyle bir uçuvermek için toprağa
gömdüğü son altınlarını da çıkardı. Herkesin katıldığı bu kargaşayı fırsat
bilen Jose Arcadio ile Pilar, kalabalığa karışıp saatlerce eğlendiler. Onca
kişinin içinde mutluluktan uçan, çiçeği burnunda iki sevgiliydiler ve aşkın,
gizlice buluştukları gecelerdeki o coşkulu ama bir anlık mutluluktan çok
daha derin ve huzur verici bir duygu olduğuna inanacaklardı neredeyse. Ne var
ki, Pilar bozuverdi büyüyü. Jose Arcadio'nun onunla olmaktan duyduğu sevince
kapılıp, zamanı zemini unuttu ve dünyayı yıktı oğlanın başına.
Artık gerçekten erkek oldun, deyiverdi. Delikanlı onun ne demek istediğini
kestiremeyince de, açık açık söyledi:

  -Baba oluyorsun.

  Jose Arcadio, birkaç gün evden dışarı adımını atamadı. Mutfaktan Pilar'ın
şakrak kahkahasını duyar duymaz, Ursula'nın izniyle simya çalışmalarının
yeniden hız kazandığı laboratuvarda alıyordu soluğu. Jose Arcadio Buendia,
baştan çıkan oğlunu sevinçle karşıladı, sonunda karar verip giriştiği simyacı
taşı araştırmalarına oğlunu da kattı. Bir akşam üzeri, neşeyle el sallayan
köy çocuklarını arkasına oturtan çingene, uçan halıyı pencere hizasında sürüp
laboratuvarın önünden geçirince, oğlanların aklı uçan halıda kaldı,
ama Jose Arcadio Buendia başını çevirip bakmadı bile. Varsın onlar
uçtuklarını sansınlar, dedi. Biz onlardan daha iyi uçacağız
hem de paçavrası çıkmış bir battaniyeyle değil, bilimsel araçlarla
yapacağız bu işi. Jose Arcadio, ilgileniyormuş gibi görünmesine
rağmen, beceriksizce üflenmiş çarpık bir şişeye benzeyen simyacı
yumurtasının hikmetine bir türlü akıl erdiremiyordu. Kaygılarından
kurtulamadı bir türlü. Yiyip içmekten kesildi, gözüne uyku girmez oldu.

  Babası giriştiği deneylerde başarısızlığa uğrayınca nasıl asık suratlı
oluyorsa, Jose Arcadio'nun da suratından düşen öylesine bin parça oluyordu,
ki Jose Arcadio Buendia oğlanın bu simya işine kafayı fazla taktığını
düşünerek onu laboratuvardaki görevlerden uzaklaştırdı. Aureliano,
kardeşinin derdinin simyacı taşını aramaktan kaynaklanmadığını biliyordu
gerçi, ama ağzından tek laf alamıyordu. Jose Arcadio'nun o eski içtenliği
gitmiş, sırlarını paylaşan, konuşkan biri olmaktan çıkmış, içine kapanık,
kaba bir insan olmuştu. Bütün dünyaya karşı acı bir hınç besliyor, herkesten
kaçıyordu.

  Bir gece her zamanki gibi yataktan sıvıştı, ama Pilar
Ternera'nın evine gideceği yerde panayırın gürültülü kalabalığına
karıştı. Binbir çeşit gösteri arasında, hiçbiriyle ilgilenip başını
çevirmeden gezindikten sonra, sergilenen hünerlerle ilişkisi olmayan
bir şey çarptı gözüne: Bu, taktığı boncuklar boynuna ağır gelen,
gencecik, nerdeyse çocuk yaşta bir çingene kızıydı ve Jose Arcadio'nun
ömründe gördüğü en güzel kadındı. Ana baba sözü dinlemediği için yılan
kesilen adamın acıklı serüvenini izleyen kalabalığın arasında duruyordu kız.

  Jose Arcadio gösteriyle hiç ilgilenmedi. Yılan adamın içler acısı sorgusu
sürerken, kalabalığı yarıp kızın durduğu ön sıraya yürüdü, gitti, tam
arkasına dikildi. Kızın sırtına iyice dayandı. Kız kendini çekmek isteyince,
Jose Arcadio büsbütün abandı. İşte o zaman, kız onu sapına kadar hissetti.
Bunun gerçek olduğuna inanamayarak şaşkınlık ve korku içinde kıpırdamadan
yaslandı delikanlıya, sonunda dayanamadı, başını çevirip ürkek ürkek
gülümsedi.

  Tam o sırada iki çingene, yılan adamı kafesine kapatıp çadıra götürdüler.
Gösteriyi yöneten çingene, seyircilere seslendi: Bayanlar baylar, şimdi de
sizlere, görmemesi gereken bir şeyi gördüğü için ceza olarak, yüzelli yıldır
her gece tam bu saatte boynu vurulan kadının tüyler ürperten çilesini
seyrettireceğiz. Jose Arcadio ile çingene kızı, boyun vurulma sahnesini
seyretmediler. Kızın çadırına gittiler, bir yandan soyunurken bir yandan
delice bir telaşla öpüşmeye koyuldular. Çingene kız, kolalı dantelden
korsasını çıkarınca anadan doğma kaldı. Yeni kabarmaya başlamış memeleri,
Jose Arcadio'nun kolları kadar bile olamayan çırpı bacaklarıyla çelimsiz bir
kurbağaya benziyordu, ama bu çelimsizliğini unutturacak bir ataklığı ve
sıcaklığı vardı.

  Gelgelelim, Jose Arcadio kızın peşrevlerine
karşılık veremiyordu, çünkü girdikleri çadır, çingenelerin sirk takımlarını
alıp işlerini yapmak için boyuna girip çıktıkları, dahası arada bir
yatağın yanına dikilip barbut attıkları ayakaltı bir yerdi.
Orta direğe asılı fener, heryanı aydınlatıyordu. El peşrevine ara
verdiklerinde, kız ne yapacağını bilemeden çırılçıplak yatağa serilmiş
Jose Arcadio'yu gayrete getirmeye çalışırken, harika tenli bir çingene kadını,
ardından da obalılardan da, köylülerden de olmayan bir adam çadıra girip
yatağın yanında soyunmaya başladılar.
Bir ara kadının gözü Jose Arcadio'ya ilişti, onun devrilmiş yatan o
hayvani alametini ateşli bir heyecanla tepeden tırnağa inceledi.

  -Aman oğlum, diye haykırdı, dilerim olduğun gibi kalasın.
Jose Arcadio'nun yanındaki kız, Rahat bırak bizi, diye terslenince,
yeni gelenler yatağın yanına yere çöktüler. Onların tutkulu oynaşması, Jose
Arcadio'nun isteğini de kamçıladı. İlk değişte, kızın kemikleri, bir kutu
domino taşı çevreye saçılırmış gibi çatırdadı, tenine hafif bir ter bastı, bütün
gövdesinden acıklı bir inilti ve belli belirsiz bir çamur kokusu yükselirken
gözleri yaşla doldu.

  Ama bu darbeye, hayranlık uyandıracak bir irade ve yiğitlikle dayandı.
Arcadio, melekler katına yükseliyormuş gibi oldu, yüreğini
doldurup taşan sevgi dolu açık saçık sözler kızın kulaklarından girip
ağzından çingene diliyle dökülmeye başladı. Günlerden perşembeydi.
Cumartesi gecesi, Jose Arcadio başına bir al yazma dolayıp
çingenelerle çekti gitti.

  Ursula, onun ortadan kaybolduğunu farkedince köyün altını
üstüne getirdi. Obanın konakladığı yerde, üzerinde hala dumanlar
tüten sönmüş ateşlerin arasındaki bir çöp tenekesinden başka bir
şey yoktu. Süprüntülerin arasında incik boncuk arayan biri, bir gece
önce oğlunu, çingene kervanının ortasında yılan adamın kafesini
el arabasına yüklemiş götürürken gördüğünü söyledi Ursula'ya.
Oğlanın ortadan kaybolmasını zerrece umursamayan kocasına;

  -Oğlan çingene olup çıkmış! diye haykırdı Ursula.

  Bin kez dövülüp bin kez yeniden ısıtıldıktan sonra yeniden
dövülen harcı havanda dövmekte olan Jose Arcadio Buendia, Keşke öyle olsa,
dedi, Adam olmayı öğrenir böylece.

  Ursula, çingenelerin nereye gittiğini sordu soruşturdu. Peşlerinden
yetişebilirim umuduyla, gösterilen yola düştü, sora sora yürümeye koyuldu.
Köyden uzaklaştıkça uzaklaştı, sonunda köyden iyice koptuğunu düşünüp geri
dönmeyi aklından çıkardı. Jose Arcadio Buendia, akşamın sekizinde,
hazırladığı malzemeyi donmasın diye ılık gübreye gömdükten sonra ağlamaktan
moraran Amaranta'ya ne olduğunu merak edip eve girince Ursula'nın ortalarda
görünmediğini farketti. Birkaç saat için tepeden tırnağa silahlı bir
grup toparladı, Amaranta'yı sütnineliğe gönüllü bir kadına emanet
edip Ursula'nın peşinden görünmez yollara düştü. Aureliano da
onlarla gitti. Dillerini anlamadıkları Kızılderili balıkçılar, işaretle
dert anlatmaya çalışarak oradan kimsenin geçtiğini görmediklerini
söylediler. Üç gün boşuboşuna aradıktan sonra köye döndüler.

  Jose Arcadio Buendia, haftalarca meraktan kıvrandı durdu.
Amaranta'ya dadılık etti, yıkadı pakladı, kundakladı, günde dört
kez sütnineye taşıdı, geceleri Ursula'nın bir türlü beceremediği
ninnileri bile söyledi. Bir ara Pilar Ternera, Ursula dönünceye
kadar ev işlerini görmeye gönüllü çıktı. Önsezileri, başlarına gelen bu
felaketle daha da keskinleşen Aureliano, kadını görür görmez, ağabeyinin
kaçışından ve peşinden de anasının sırra kadem basışından
bu kadının sorumlu olduğunu kestirip öylesine sessiz ve suratsız
karşıladı ki bu öneriyi, kadın bir daha eve ayak basamadı.

  Zaman her şeyi yoluna koydu. Jose Arcadio Buendia ile oğlu,
laboratuvara ne zaman yeniden dönüp ortalığın tozunu aldıklarını,
imbiği ateşe oturtup aylardır gübrede yatan malzemeyi sabırla işlemeye
ne zaman başladıklarını bilemeden kendilerini iş başında buldular. Sazdan
örülmüş sepetinde yatan Amaranta bile, cıva buharlarından havası iyice
ağırlaşan küçük odada babasıyla ağabeyinin harıl harıl çalışmasını merakla
seyreder oldu. Ursula'nın gidişinden aylarca sonra, tuhaf şeyler olmaya
başladı. Ne zamandır dolabın bir köşesinde unutulmuş boş bir şişe, yerinden
kaldırılamayacak kadar ağırlaşıverdi. Çalışma tezgahının üzerindeki su dolu
tencere, altında ateş olmadan fokur fokur kaynamaya koyulup içindeki su
tamamen buharlaşana kadar yarım saat öyle kaynadı durdu. Bunları açıklamaya
akıl erdiremeyen ama simyacı taşının kıvama geldiğine yoran Jose Arcadio
Buendia ile oğlu, olup biteni şaşkınlık ve heyecanla izliyorlardı. Bir gün
Amaranta'nın sepeti ayaklanıverdi, Aureliano telaşla koşup yetişinceye kadar
odayı fırdöndü. Ama babası hiç telaşlanmadı. Kaç zamandır bekledikleri
mucizenin eli kulağında olduğuna iyice inanarak sepeti yerine koydu, masanın
bacağına bir güzel bağladı.
İşte o olay üzerine, Aureliano, babasının ağzından şu sözleri duydu:

  -Tanrıdan korkmuyorsan, hiç değilse madenlerin mucizesine
bakarak Tanrı korkusu girsin içine.

  Ursula, sırra kadem basışından beş ay kadar sonra apansız geliverdi.
Üzerine bir haller gelmiş, yücelmiş, gençleşmiş, köylülerin
hiç bilmediği kılık kıyafete girmişti. Jose Arcadio Buendia, onu
karşısında böyle görüverince dizlerinin bağı çözüldü. Tamam işte! diye
haykırdı, biliyordum böyle olacağını. Gerçekten de, onca zaman kapanıp
simyacı taşının malzemesini hazırlarken, yüreğinin ta derinlerinden
dileyerek, özlemle beklenilen mucize, felsefe taşının keşfi ya da madenlere
can katacak soluğun azad edilmesi ya da evdeki menteşelerle kilitleri altına
çevirme becerisi olmasın da, işte o andaki olayın gerçekleşmesi olsun, yani
Ursula geri dönsün diye dualar etmişti. Ama Ursula, onun heyecanını hiç
umursamadı. Ayrılalı daha bir saat olmuş gibi kocasını adet yerini bulsun
diye şöyle bir öptükten sonra, Dışarı bak hele, dedi.

  Jose Arcadio Buendia, sokağa çıkıp kalabalığı görünce uzun
süre şaşkınlıktan kurtulup ne olduğunu kestiremedi. Bunlar çingene değildi.
Kendileri gibi düz saçlı, esmer, aynı dili konuşan, aynı
şeylerden yakınan insanlardı bunlar. Yiyecek yüklü katırları, ev ve
mutfak eşyasıyla dolu kağnıları, kısacası günlük gerçeğin içindeki
gezgin satıcıların allayıp pullamadan sattıkları saf ve yalın malları
vardı. Bataklığın hemen öte yakasındaki iki günlük yoldan, yılın
her ayı postanın uğradığı ve insanların yaşamın nimetlerini tanıdıkları
kasabaların bulunduğu yerden geliyorlardı. Ursula, çingenelerin izini
bulamamıştı, ama kocasının büyük icatlar tutkusuna kapılması yüzünden
keşfedemediği yolu bulmuştu.

  :::::::::::::::::::::::::

  Pilar Ternera'nın oğlu, doğduktan iki hafta sonra dedesinin
evine getirildi. Kendi kanından gelme bir yavrunun ortada
kalmasına gönlü elvermeyen, ama çocuğun gerçek kimliğini öğrenmemesini de
şart koşan kocasının inadı karşısında pes edip Ursula istemeye istemeye
çocuğu eve aldı. Oğlana Jose Arcadio adını koydularsa da sonradan karışıklık
olmasın diye yalnızca Arcadio demeye başladılar. O sıralarda köyde
öylesine bir faaliyet, evde öylesine bir koşuşmaca vardı ki, çocukların
bakımı ikinci plana itilmişti. Yıllardır aşiretlerini kasıp kavuran
uykusuzluk hastalığı salgınından kaçıp, erkek kardeşiyle birlikte köye gelen,
Guajiro Kızılderililerinden Visitacion adında bir kadına emanet edildi
çocuklar. Kızılderili kardeşler, öylesine halim selim, öylesine kul köle
olmaya gönüllüydüler ki, Ursula ev işlerini görsünler diye yanına almıştı
onları. İşte böylece, Arcadio ile Amaranta, İspanyolca'yı sökmeden önce çatır
çatır Guajiro dilini konuşmaya başladılar, kendini hayvan kalıbında şekerleme
yapıp satmaya kaptıran Ursula'dan habersiz, kertenkele çorbasıyla örümcek
yumurtası yemeyi öğrendiler.

  Macondo değişmişti. Ursula'yla birlikte gelenler, buranın bataklığa oranla
nasıl iyi bir yer olduğunu, toprağının betini bereketini öylesine
ballandırarak yaydılar ki, bir zamanların o içine kapanık köyü, dükkanları,
atölyeleri ve durmaksızın işleyen kervan yoluyla hareketli bir kasabaya
dönüştü. Bu yoldan ilk gelenler, cam boncuklarla iri papağanları trampa eden
bol şalvarlı, kulakları küpeli Araplar oldu. Jose Arcadio Buendia'nın başını
kaşıyacak zamanı yoktu. Hayal gücünün yarattığı o uçsuz bucaksız evrenden daha
da düşsel görünen somut gerçeğin büyüsüne kapılan Jose Arcadio
Buendia, simya laboratuvarıyla ilgilenmez oldu, aylarca binbir
zahmetle hazırlanmış olan malzemeyi bir yana bıraktı, kimsenin kimseye
hakkı geçmesin diye sokakların nereye açılacağını, evlerin nereye
yapılacağını kararlaştırdığı günlerdeki gibi girişken biri oluverdi yeniden.
Yeni gelenlerin üzerinde de öyle bir üstünlük kurdu ki, ona danışmadan ne bir
temel atılıyor, ne bir duvar örülüyordu, sonunda toprak dağıtım işinin başına
da onu getirmeyi kararlaştırdılar.

  Eski gezgin panayırı koskoca bir talih ve şans oyunları kumarhanesine
dönüştürmüş olan cambaz çingeneler yeniden geldiklerinde, Jose Arcadio da
onlarla birlikte dönmüştür diye büyük tantanayla karşılandılar. Oysa Jose
Arcadio dönmedi, Ursula'ya göre oğlunun nerede olduğunu söyleyebilecek tek
kişi olan yılan adam da yoktu. Bunun üzerine, gittikleri yere şehvet ve
sapıklık bulaştırıyorlar diye çingenelere kasabada konaklama izni verilmedi,
bir daha da buraya ayak basmamaları tembihlendi. Ancak, Jose Arcadio Buendia,
sonsuz bilgeliği ve eşsiz buluşlarıyla kasabanın kalkınmasına bunca yararı
dokunmuş olan Melquiades'in obasına kapılarının her zaman açık olduğunu
söylemeyi de ihmal etmedi.
Ne var ki, göçebelerin söylediğine bakılırsa, Melquiades'in obası,
insan idrakinin sınırlarını aştığı için yeryüzünden silinmişti.

  Hiç değilse şimdilik hayal gücünün işkencesinden kurtulan Jose Arcadio
Buendia, kısa sürede öyle bir düzen ve çalışma sistemi kurdu ki, yalnızca
bir tek şey serbestti: O da, köyün kuruluş günlerinden bu yana cıvıltılarıyla
yaşama neşe katan kuşların salıverilip yerlerine her eve bir çalar saat
konulması izniydi. Bunlar, Araplar'ın papağanlarla; takas ettiği tahtadan
oyulmuş saatlerdi. Jose Arcadio Buendia saatleri öylesine kusursuzca ayarladı
ki, kasaba her yarım saatte bir aynı ezginin birbirini izleyen nakaratıyla
şenleniyor ve öğle saati geldi mi kesintisiz ve birağızdan yükselen bir
valsin sesleri dolduruyordu her yanı.

  O yıllarda sokaklara akasya yerine badem ağacı dikmelerine karar veren ve sırrını hiç açıklamadan
bademleri ölümsüz kılmanın yolunu bulan da yine Jose Arcadio
Buendia oldu. Yıllarca sonra Macondo, çinko damlı ahşap evlerle
dolduğu zaman, kimin diktiği çoktan unutulmuş, dalları kırık ve
tozlu badem ağaçları, en eski sokaklarda durup duruyordu. Babası
kasabayı düzene koymakla, anası da günde iki posta sandal ağacından
saplara takılarak dağıtılan horoz ve balık biçimindeki şekerleme
ticaretinden para kırmakla uğraşırken, Aureliano terkedilmiş
laboratuvara saatlerce kapanıyor, kendi kendine gümüş işleme sanatını
öğreniyordu. Öylesine çabuk boy atmıştı ki, çok geçmeden
ağabeyinden kalan giysiler sırtına olmaz olunca babasınınkileri giymeye
başladı, ama ötekiler gibi etli olmadığı için, Visitacion, gömleklere pli
kırıyor, pantolonlara pens yapıyordu.

  Erginlik, sesinin yumuşaklığını almış götürmüş, delikanlıyı suskun, içine kapanık
biri yapmıştı, ama bir yandan da, gözlerine, doğduğu andaki o yoğun
anlatımı yeniden kazandırmıştı. Kendini gümüş işlemeye öylesine
vermişti ki, karnını doyurmak için bile pek seyrek çıkıyordu
laboratuvardan. Belki de kadına ihtiyacı vardır diye düşünen Jose
Arcadio Buendia, ona evin anahtarlarıyla biraz da para verdi. Ama
Aureliano, bu parayla altın eritmeye yarayacak sıvıyı yapmak üzere
tuzruhu alıp anahtarları altın kaplamayla süsledi. Aureliano'nun
aşırılıkları, yedi yaş dişleri çıkmaya başladığı halde hala Kızılderililerin
eteğinden ayrılmayan ve İspanyolca yerine Guajiro diliyle konuşmakta
direnen Amaranta ile Arcadio'nun yaptıkları yanında
hiç kalırdı. Ursula, kocasına, Hiç yakınmaya hakkın yok, diyordu,
soylarına çekmişler, ne olacak. Ursula, çocuklarının bu yabaniliğinin
domuz kuyruğu kadar korkunç bir şey olduğuna inanarak talihsizliğine
lanet okuyadursun, Aureliano ona öyle bir bakış baktı ki, kadın ne yapacağını
bilemeden dondu kaldı.

  -Bir gelen var, dedi delikanlı.

  Ursula, oğlunun her kehaneti karşısında yaptığı gibi, bu kez de ev kadını
mantığıyla bunu yorumlamaya çalıştı. Olur a, gelirdi biri. Macondo'ya her
gün bir alay yabancı geliyordu, hiçbirinin de kuşku uyandırdığı ya da kehanet
konusu olduğu yoktu. Gelgelelim, Aureliano, bu mantığa kulak asmayacak kadar
emindi kehanetinin doğruluğundan.

  -Kim olduğunu bilmiyorum, dedi, ama her kimse, çoktan yola çıkmış bile.

  Gerçekten de, o pazar geldi Rebeca. Daha onbir yaşındaydı.
Jose Arcadio Buendia'ya yazılmış bir mektupla birlikte kızı getirmeyi
üstlenen, ama çocuğu kendilerine kimin emanet ettiğini bir
türlü çıkaramayan deri tüccarlarının yanında, Manaure'den Macondo'ya kadar
süren zahmetli bir yolculuk yapmıştı. Bütün eşyası, ufak bir sandıktan, elle
boyanmış minik çiçeklerle süslü bir salıncaklı sandalyeden ve içinde
annesiyle babasının kemiklerinin bulunduğu, her sallanışta takur-tukur sesler
çıkaran bir çuvaldan ibaretti. Jose Arcadio'ya yazılan mektup, dostluklarının
arasına uzun süre ve mesafe girmesine rağmen onu hala sevip sayan biri
tarafından son derece içten sözlerle yazılmıştı. Mektubu yazan, Ursula'nın
yeğeninin yeğeni ve o unutulmaz dost Nicanor Ulloa ile değerli eşi Rebeca
Montiel'in kızları olma nedeniyle, uzaktan da olsa Jose Arcadio Buendia'nın
da hısımı olan bu evsiz barksız yetim yavrucuğu ona göndermekle insanlık
görevini yaptığına inandığını yazıyor ve mekanları cennet olsun, kızın
anasıyla babasının kemiklerini de Hıristiyan törelerine uygun biçimde
gömülsünler diye çuvala koyup kızın yanına kattığını belirtiyordu.

  Mektupta sözü geçen adlar da, mektubun altındaki imza da açık seçik
okunuyordu, ama Jose Arcadio Buendia da, Ursula da, bu adı taşıyan bir
akrabaları olup olmadığını bilip çıkaramadılar. Mektubu gönderenin
adında da bir tanıdıkları yoktu. Manaure denilen köy ise hiç çalınmamıştı
kulaklarına. Kızdan da birşeyler öğrenmek mümkün olmadı. Kız gelir gelmez
salıncaklı sandalyesine oturmuş, parmağını emerek, sorulanları anladığına
dair hiçbir belirti göstermeksizin iri, şaşkın gözleriyle herkesi seyre
koyulmuştu. Sırtında bir zamanlar verevine çizgili olup da sonradan siyaha
boyanmış eski püskü bir entari, ayaklarında ruganı pul pul kabarmış
ayakkabılar vardı. Saçları iki siyah fiyonkla kulaklarının arkasına
toplanmıştı. Üzerinde deseni terden solmuş bir aba gömlek, sağ kolunda da
bakır çerçeveli, etobur bir hayvan dişinden nazarlık vardı. Yeşile çalan,
teni davul gibi gergin ve şiş karnı, daha o doğmadan başlamış bir sağlıksızlığın
ve yoksulluğun belirtisiydi, ama önüne yiyecek koyduklarında ağzına tek lokma
götürmeden tabağı öyle dizlerinin üzerinde tutup duruyordu.

  Neredeyse kızın sağırdilsiz olduğuna inanacaklardı ki, sonunda
Kızılderililer, kendi dillerinde su isteyip istemediğini sordular da kız
onları tanımış gibi gözlerini kırpıştırıp başını sallayarak evet dedi.
Yapabilecekleri başka hiçbir şey olmadığı için, kızı evde alıkoydular.
Aureliano, adının ne olduğunu kestirebilmek için, büyük bir sabırla bütün
ermişlerin adlarını saydığı halde kızdan en ufak bir tepki alamayınca,
sonunda mektupta yazdığına göre annesinin adıyla çağırmaya başlayıp Rebeca
dediler kıza. O sıralarda daha kimse ölmediği için Macondo'da mezarlık
olmadığından, uygun bir yer bulup gömmek üzere kemik çuvalını ortada
bıraktılar.

  Çuval, ikide bir onun bunun ayağına takılıyor, kuluçkaya yatmış tavuk
gıdaklamasına benzer takırtısıyla en olmadık yerde ortaya çıkıyordu.
Rebeca'nın aile yaşamına ayak uydurması çok uzun sürdü. Evin dip bucak
yerlerine gidiyor, parmağını emerek salıncaklı sandalyesinde oturuyordu.
Saatin çalmasından başka hiçbir şeyle ilgilenmiyor, her yarım saatte bir,
sesi havada yakalayacakmış gibi ürkek gözlerini ordan oraya gezdiriyordu.
Birkaç gün ağzına tek lokma koyduramadılar. Kızın nasıl olup da hala açlıktan
ölmediğini merak ederlerken, sessiz yürüyüşleriyle evi sürekli olarak karış
karış dolaşan, bu nedenle de olup biten her şeyi bilen Kızılderililer,
Rebeca'nın avludaki nemli toprağı ve tırnaklarıyla duvardan kazıdığı kireç
parçalarını yediğini keşfettiler. Bu işi gizlice ve suçluluk
duyarak yaptığına, çevrede kimse yokken yiyebilmek için zulasına
sakladığına bakılırsa, anababası ya da onu büyüten her kimse, bu
huyu yüzünden epey paylamış olmalıydı kızı. Onu bu kötü alışkanlıktan
vazgeçirmek için avluya inek gübresi atıp duvarlara kırmızı biber sürdülerse
de, kız toprak bulmak için öylesine kurnazlıklar, öylesine hünerler
göstermeye başladı ki, Ursula daha sert önlemler almak zorunda kaldı.

  Bir tencereye portakal suyuyla ravent kökü koyup bütün gece ayazda
beklettikten sonra, ertesi sabah aç karnına içirdi kıza. Gerçi bu ilacın
toprak yeme alışkanlığına deva olacağını kimse söylememişti, ama Ursula, aç
mideye acı bir şey girerse, karaciğerin buna tepki göstereceğini kestiriyordu.
Rebeca öylesine asi, o sıskalığına rağmen öylesine güçlüydü ki, ilacı
yutturmak için elini ayağını buzağı bağlar gibi bağladıkları halde, kız
boyuna tekme savuruyor, Kızılderililerin söylediğine göre, kendi dillerinde
en ağza alınmadık küfürleri sayıp döküyor, yanına yanaşanları ısırıp tükürüğe
boğuyordu. Ursula bunu öğrenince, tedavi yöntemine kamçıyı da kattı. Ravent
müshili mi, dayak mı, yoksa ikisi birden mi iyi geldi bilinmez, ama birkaç
hafta geçmeden Rebeca iyileşme belirtileri göstermeye başladı. Ona abla
gözüyle bakan Arcadio ile Amaranta'nın oyunlarına katılıyor, çatal
bıçağı bir güzel kullanarak iştahla karnını doyuruyordu. İspanyolca'yı da
Kızılderililerin dili kadar iyi konuştuğu, el işlerine çok yatkın olduğu ve
saatin çalgısına kendi uydurduğu saçmasapan sözlerle eşlik ettiği de kısa
zamanda anlaşıldı.

  Ev halkı, çok geçmeden onu aileden biri olarak görmeye başladı. Ursula'ya
öz çocuklarından daha çok sokuluyor, Arcadio ile Amaranta'ya kardeşlerim,
Aureliano'ya amca, Jose Arcadio Buendia'ya dede diyordu. Böylece sonunda o
da öteki çocuklar gibi Rebeca Buendia adını almayı haketti ve bu adı ömrünün
sonuna kadar onurla taşıdı.

  Rebeca'nın toprak yeme alışkanlığından kurtulup öteki çocuklarla aynı odada
yatmaya başladığı sıralarda bir gece, aynı odada yatan Kızılderili kadın bir
ara uyandı ve köşeden bir tuhaf takırtı geldiğini duydu. Odaya bir hayvan
girdi sanıp telaşla ayağa fırlayınca Rebeca'nın parmağını ağzına almış,
karanlıkta gözleri kedi gözü gibi parlayarak salıncaklı sandalyede oturduğunu
gördü. Kör talihin kurbanı olmuş Visitacion, bir zamanlar prensi ve ensesi
oldukları yüzyıllık krallıklarından kaçmalarına neden olan hastalığın
belirtilerini dehşetle gördü Rebeca'nın gözlerinde. Uykusuzluk hastalığıydı
bu.

  Ertesi sabah, Kızılderili Cataure'nin evden gitmiş olduğunu
gördüler. İçinden bir ses, dünyanın öbür ucuna da gitse bu ölümcül
hastalığın peşini bırakmayacağını söylediği için, ablası onunla gitmedi.
Visitacion'un telaşına kimse anlam veremiyordu. Jose Arcadio Buendia, işi
şakaya vurarak, Ne kadar az uyusak o kadar iyi, dedi, böylece hayattan
daha çok kam alırız. Ama Kızılderili kadın, bitkinlik vermediği için
hastalığın en korkulacak yanının uykusuzluk olmayıp zamanla daha da beter
bir hale geldiğini ve bellek kaybına yolaçtığını uzun uzadıya anlattı.
Dediğine göre, hastalanan biri uykusuzluğa alışınca, önce çocukluğundan kalma
anıları unutuyordu, giderek eşyaların adını ve neye yaradıklarını bilmez
oluyor, sonunda da insanları tanımıyor, kendini bile unutuyor ve
geçmişi olmayan bellek yokluğuna uğruyordu. Jose Arcadio Buendia, bunun da
Kızılderili batıl inançlarından kaynaklanan hastalıklardan biri olduğunu
sanarak katıla katıla güldü.
Oysa Ursula, ne olur ne olmaz diyerek, Rebeca'yı öteki çocuklardan ayırdı:

  Birkaç hafta sonra Visitacion tam yatışmaya başladığı sırada
bir gece, Jose Arcadio Buendia, uyku tutmadığı için yatakta dönüp
durmaya koyuldu. Ursula'nın da uykusu açılmıştı, kocasına Neyin var? diye
sorunca, Jose Arcadio Buendia, Prudencio Aguilar yine aklıma takıldı, dedi.
O gece bir dakika bile gözlerini yummadılar, ama ertesi gün hiçbir
rahatsızlık duymadıklarından gece olanları unuttular. Öğle yemeğinde
Aureliano, laboratuvarda sabahlayıp Ursula'ya doğum günü armağanı olarak
vereceği iğneyi altın suyuna batırmakla uğraştığı halde hiç yorgunluk
duymadığını şaşırarak anlattı. Üçüncü gün olup da yatma saati geldiği halde
kimsenin uykusu gelmeyince ve elli saatten fazladır uyumadıklarını hesap
edinceye kadar telaşa kapılmadılar.

  Kızılderili kadın, o kadere inanmış tavrıyla, Çocuklar da uyumadılar,
dedi. Hastalık bir kez eve girmeye görsün, kimse yakasını kurtaramaz.
Gerçekten de uykusuzluk illetine yakalanmışlardı. Bitkilerin
şifa hassasını anasından öğrenmiş olan Ursula, hemen boğanotu
şerbeti kaynatıp hepsine içirdiyse de, hiçbirini uyku tutmadı ve
ayaküstü düş göre göre akşamı ettiler. Bu sanrılı uyanıklık içinde
yalnızca kendi düşlerindeki kişileri görmekle kalmadılar, ötekilerinin
düşlerine girenleri de gördüler. Sanki eve bir alay konuk dolmuş gibiydi.
Mutfağın köşesindeki salıncaklı sandalyesine oturan Rebeca, beyaz ketenler
giyinmiş, gömleğinin üst düğmesi altından, kendine çok benzeyen bir adamın
bir demet gül getirdiğini gördü.

  Adamın yanındaki kadın, zarif elleriyle demetten bir gül çekip çocuğun
saçına taktı. Ursula, adamla kadının Rebeca'nın annesiyle babası olduklarını
kestirdi, ama nereden tanıdığını bulup çıkarmak için çok çalıştıysa da,
sonunda onları ömründe görmemiş olduğuna kesinlikle karar verdi. Bütün bunlar
olup biterken, Jose Arcadio Buendia, boş bulunup önlem almadığı için, evde
yapılan hayvan biçimindeki şekerlemeler hala kasabada satılıp duruyordu.
Yediden yetmişe herkes, uykusuzluk bulaşmış o tadına doyulmaz yeşil horozları,
uykusuzluğa batmış o güzelim pembe balıkları, uykusuzluğa bulanmış o şipşirin
sarı tayları emip duruyordu. Böylece pazartesi sabahı doğan güneş; bütün
kasabayı ayakta buldu. Önceleri kimse telaşa kapılmadı. Tam tersine,
uyumadıklarına seviniyorlardı, çünkü o sıralarda Macondo'da yapılacak öyle
çok iş vardı ki, kimse yetişmeye zaman bulamıyordu. O kadar çok çalışmaya
koyuldular ki, çok geçmeden gecenin üçünde kollarını kavuşturup saatin
sesini sayar oldular. Yorgunluktan değil de, sırf düş görmeyi
özlediklerinden uyumak isteyenler, bitkin düşüp uyuyabilmek için
akıllarına gelen her yolu denediler. Biraraya toplanıp bitmez tükenmez
sohbetlere dalıyorlar, aynı fıkraları saatlerce üst üste yineliyorlar, kısır
horoz masalını alabildiğine uzatıp duruyorlardı.

  Çek çek uzayan bir masaldı bu, masalı anlatacak olan, Size kısır horoz
masalını anlatayım mı? diye sorar, Evet derlerse, Ben size evet
deyin demedim ki, kısır horoz masalını anlatmamı ister misiniz diye sordum,
derdi. Yok, dinleyiciler Hayır derse, bu kez de masalcı Ben sizden hayır
demenizi istemedim, kısır horoz masalını ister misiniz diye sordum, deyip
çıkardı işin içinden. Kimse ses çıkarmayacak olsa, masalcı Ben size susun
demedim, kısır horoz masalını anlatmamı ister misiniz diye sordum, deyip al
baştan yapardı. Biri gitmeye davransa, masalcı, Ben size gidin mi dedim,
kısır horoz masalını ister misiniz diye sordum, diyerek oturturdu
onları ve masal böylece uzar gider, geceler boyu sonu gelmezdi.

  Jose Arcadio Buendia, hastalığın bütün kasabaya yayıldığını
anlayınca, aile reislerini toplayıp uykusuzluk hastalığı hakkında
bildiklerini anlattı, sonunda hastalığın bataklıktaki öteki kasabalara
yayılmaması için önlem almaya karar verdiler. Arapların papağanlara karşılık
verdiği çanları keçilerin boynundan çıkartıp nöbetçilerin öğüdüne, uyarısına
kulak asmadan kasabaya girmeye kalkışanlar taksın diye kasabanın giriş
kapısına koydular. O günlerde Macondo sokaklarında dolaşan yabancılar,
hastalığa yakalanmış olanlar onların sağlıklı olduğunu anlasın da uzak
dursun diye bu çanları çalıyordu. Macondo'da kaldıkları süre içinde bir şey
yiyip içmelerine izin verilmiyordu, çünkü hastalığın ağız yoluyla geçtiğine
kuşku yoktu, uykusuzluk bütün yiyeceklere, içeceklere bulaşmıştı. Böylelikle,
hastalığın kasaba sınırları içinde kalmasını sağladılar. Bu karantina
öylesine etkili oldu ki, gün geldi, olağanüstü durum olağan sayıldı, yaşam
yeni bir düzene girdi, çalışma eski temposunu buldu ve o gereksiz uyku
alışkanlığına kimse kafasını takmaz oldu.

  Bellek kaybını birkaç ay olsun önleyecek formülü Aureliano,
hem de kazara buldu. Hastalığa ilk yakalananlardan biri olarak bu
alanda uzmanlaştığı için, gümüş işleme sanatında da kusursuz bir
ustalığa erişmişti. Bir gün maden varaklarını dövmekte kullandığı
ufak örsü ararken, adını bulamadı. Babasına sordu, babası Iskaça
dedi. Aureliano bunu bir kağıda yazıp örsün sapına yapıştırdı: Iskaça.
Böylece bir daha unutmazdı. Meretin adı zaten bir tuhaf olduğundan, bunun
bellek kaybının ilk belirtisi olduğu da aklına gelmedi. Ama birkaç gün
sonra, baktı ki, laboratuvardaki nesnelerden nerdeyse hiçbirinin adını
anımsayamıyordu. Bunun üzerine, hepsinin adını yazıp yapıştırdı, baktı mı ne
olduklarını anlıyordu artık.

  Babası yelyepelek gelip çocukluğunun en önemli anılarını bile
unuttuğundan dert yanınca, Aureliano bulduğu yöntemi babasına
da açtı ve Jose Arcadio Buendia, bunu önce evde, daha sonra bütün
kasabada uygulamaya koydu. Fırçayı mürekkebe batırıp her şeyin
üzerine adını yazdı: masa, sandalye, saat, kapt, duvar, yatak,

tencere.

  Ağıla gitti, ne kadar hayvan, ne kadar bitki varsa, onlara da birer
inek, keçi, domuz, tavuk, manyok, kaladyum, muz etiketi kondurdu.
Zamanla bellek kaybının nerelere varabileceğini inceledikçe, eşyanın
adını üzerindeki yazıdan çıkartabileceklerini, ama neye yaradığını
unutacaklarını da kavradı. O zaman işi daha da geliştirdi. İneğin boynuna
astığı şu yazı, Macondoluların bellek kaybına karşı nasıl hazırlıklı
olduklarının somut kanıtıdır: Buna inek derler. Süt versin diye her sabah
sağılması gerekir, sütün de sütlü kahve yapmak üzere kahveyle
karıştılabilmesi için kaynatılması şarttır. Böylece, bir
an için adlarıyla yakalanan, ama yazılı harflerin ne demeye geldiğini
unuttukları anda kaçıp ellerinden kayıveren bir gerçeği yaşamaya
başladılar.

  Bataklığa açılan yolun başına Macondo yazılı bir levha diktiler.
Anacaddeye Tanrı Vardır yazan bir tabela astılar. Bütün evlere,
nesneleri ve duyguları hatırlatmaya yarayacak yazılar yazıldı. Ama
bu sistem öylesine büyük bir dikkat ve sağlam sinir istiyordu ki,
çoğu kişi, kendi uydurdukları, bir işe yaramaz ama rahatlatıcı bir
düşsel gerçeğin büyüsüne kapıldı. Eskiden iskambil falı açıp geleceği
okuduğu gibi şimdi de geçmişi okumak numarasını bulan pilar
Ternera, bu aldatmacanın yayılmasında en büyük rolü oynadı. Bu
yolla, uykusuzluk hastalığına yakalananlar, iskambillerin belirsiz
olasılıkları üzerine kurulmuş bir dünyada yaşamaya başladılar. İskambillere
göre, kiminin babası nisan başında gelen esmer adam, kiminin anası sol eline

altın yüzük takan esmer kadın, kiminin doğum günü tarlakuşunun defne dalına
konup şakıdığı son salı oluyordu.

  Bu avuntu yollarının karşısında yılgınlığa düşen Jose Arcadio Buendio, bir
zamanlar çingenelerin eşsiz buluşlarını unutmamak için yapmayı tasarladığı
bellek makinesini yapmaya karar verdi. İnsan eliyle yaratılan bu harika,
ömür boyunca edinilen bilgilerin tümünün her sabah baştan sona tazelenmesi
görüşüne dayanıyordu. Bunu bir döner sözlük biçiminde tasarlıyordu. Sözlüğün
eksenine oturan, kolu çevirerek çarkı döndürecek ve insan yaşamındaki en
gerekli bilgiler birkaç saat içinde gözünün önünden geçecekti.

  Hemen hemen ondörtbin maddenin yazımını tamamladığı sırada, bataklıktan gelen yoldan
elinde iple bağlanmış tıkma tıkış bir bavulla üzeri siyah bez örtülü el
arabasını çeke çeke ve uykucuların o hüzünlü çanını çalarak tuhaf görünüşlü
biri çıkageldi. Dosdoğru Jose Arcadio Buendia'nın evine gitti.
Visitacion kapıyı açınca tanımadı onu, dönüşü olmaz biçimde
unutkanlık batağına saplanan bir kasabada hiçbir şey satılamayacağından
habersiz bir satıcı sandı ilkin. Eli ayağı tutmayacak kadar
yaşlıydı. Sesinin titrekliğine, ellerinin sarsaklığına rağmen, yine de
insanların hala uyuyabildikleri ve hatırlayabildikleri bir dünyadan
geldiği belliydi. Jose Arcadio Buendia, onu, oturma odasında oturmuş
bir yandan yamalı siyah şapkasıyla yellenip bir yandan duvarlara
yapıştırılmış yazıları dikkatle okur buldu. Belki bir zamanlar
çok yakından tanıyordum da, şimdi hatırlamıyorum diye düşünerek pot kırmamak
için büyük bir sevgi gösterisiyle karşıladı adamı.

  Ama ziyaretçi, bu yapmacıklığı farketti. Yüreğin o giderilemez
unutkanlığıyla değil, çok daha amansız ve hiç dönüşü olmayan bir
başka çeşit unutkanlıkla unutulmuş olduğunu anladı. Bu unutkanlığı iyi
bilirdi, çünkü ölümün unutkanlığıydı bu. İşte o zaman ayıldı. Ne idüğü
belirsiz nesnelerle dolu bavulu açtı, içinde bir yığın şişe olan bir kutu
çıkardı. Jose Arcadio Buendia'ya soluk renkli bir şey içirmesiyle kafasının
aydınlanması bir oldu. Jose Arcadio Buendia, eşyanın etiketlendiği bir tuhaf
oturma odasında olduğunu farkedip duvarlara yazılı saçmalıklardan utanmasına
ve geleni tanıyıp sevinçten uçmasına fırsat kalmadan gözleri doluverdi. Gelen
Melquiades'ti.

  Macondo halkı belleklerine yeniden kavuştukları için bayram
ederken, Jose Arcadio Buendia ile Melquiades de küllenmiş dostluklarını
tazelediler. Çingene, kasabada kalmaya niyetliydi. Gerçekten öbür dünyaya
gitmiş, ama yalnızlığa dayanamadığından geri dönmüştü. Obası tarafından
reddedilmiş, yaşama bağlılığı yüzünden doğaüstü güçlerini yitirmiş, bunun
üzerine ölümün henüz keşfedilmediği bu ücra köşeye çekilip kendini çinko
levha üzerine fotoğraf çekme işine adamaya karar vermişti. Jose Arcadio
Buendia'nın bu buluştan haberi yoktu. Ama kendini ve tüm aile bireylerini,
yanardöner bir maden levhası üzerine sonsuza dek resmedilmiş görünce
şaşkınlıktan dili tutuldu. Jose Arcadio Buendia'yı kırçıl ve kirpi saçlarıyla,
gömleğine bakır düğmeyle tutturulmuş karton yakalığıyla ve Ursula'nın gözü
korkmuş bir generale benziyorsun diye alaya aldığı o afallamış ciddiyeti
içinde gösteren fotoğraf, işte o tarihten kalmaydı. Jöse Arcadio Buendia,
fotoğrafın çekildiği o duru Aralık sabahı, herkes yavaş yavaş göçüp giderken
kendisinin bir madeni levha üzerinde hep öyle kalacağını düşünerek,
gerçekten korktu. Bu sefer, alışılmışın tersine, onu yatıştırıp
bu düşünceyi kafasından silen de, eski hıncını unutup Melquiades'in evde
kalmasına karar veren de Ursula oldu, ama (kendi deyimiyle) torunlarının
eğlencesi olmak istemediğinden fotoğrafını çektirmeye hiç yanaşmadı.

  O sabah çocuklara bayramlıklarını giydirdi, yüzlerini pudraladı ve
Melquiades'in o akıl almaz makinesinin karşısında aşağı yukarı iki dakika
kıllarını kıpırdatmadan durabilsinler diye her birine birer kaşık ilik suyu
içirdi. O biricik aile fotoğrafında, siyah kadifeler giyinmiş olan Aureliano,
Amaranta ile Rebeca'nın arasında duruyordu. Yüzünde, yıllar sonra idam
mangasının karşısına dikildiği zamanki o gönülsüz, o gaipten haber
verme hassasını yansıtan anlatım vardı. Ama kendi başına gelecekler
içine doğmamıştı daha. Yaptığı işlerin inceliği bütün bataklık
yöresinde dillere destan olan bir gümüşçü ustasıydı. Melquiades'le
paylaştığı işliğinde sesi soluğu çıkmadan çalışırdı. Babasıyla çingene,
şişe ve tepsi şangırtıları, dökülen asitler ve fotoğraf levhasının
üzerinde her an belirip kaybolan gümüş bromür parıltısı yüzünden
kopan şamata içinde bağıra çağıra Nostradamus'un kehanetlerini
çözmeye uğraşırlarken, Aureliano, bir başka zamana kaçıp sığınıyor
gibiydi. Aureliano, işine gösterdiği bu bağlılık ve özen yüzünden, kısa
zamanda Ursula'nın şekerlerden kazandığından daha fazla para kazandı, ama
herkes onun koca adam olduğu halde hiçbir kadınla ilişkisi olmayışını
yadırgıyordu.

  Gerçekten de eli kadın eline değmemişti daha.
Birkaç ay sonra Şeytan Çatlatan Francisco çıkageldi. İkiyüz
yaşındaki bu kadını serseri, kendi yazıp bestelediği türküleri yaya
yaya ikide bir Macondo'ya gelir giderdi. Şeytan Çatlatan Francisco, bu
türkülerde Manaure'den bataklığın kıyısına kadar geçtiği yol üzerindeki
kasabalarda olup biteni dile getirirdi. Bu nedenle de,
bir kasabadan ötekine haber iletmek ya da bir şey duyurmak isteyen,
Francisco'nun avucuna iki metelik sıkıştırır, o da bu haberi
türkünün içine katıp söylerdi. Oğlu Jose Arcadio'dan bir haber alma
umuduyla bu türkülere kulak veren Ursula, annesinin öldüğünü işte böyle
öğrendi. Doğaçlama türkü düzme yarışında şeytanı altettiği için Şeytan
Çatlatan Francisco diye nam salan ve gerçek adını kimsenin bilmediği
Francisco, uykusuzluk hastalığı sırasında Macondo'dan sıvışmıştı. Bir gece,
yine gittiği gibi birdenbire Catarino'nun dükkanında boy gösteriverdi.

  O gelişinde yanında, kendini kaldırıp yürüyemeyecek kadar şişman bir
kadın vardı. Dört Kızılderili, zorbela yerinden oynatabildikleri bir
salıncaklı koltukla kadını oradan oraya taşıyor, mahzun yüzlü yeniyetme bir
melez kız da, başına güneş geçmesin diye elinde şemsiyeyle kadının yanından
ayrılmıyordu. O gece Aureliano, Cacarino'nun dükkanına gitti. Francisco,
ayakta halka olmuş dinleyenlerin ortasında yekpare taştan oyulmuş bir
bukalemun gibi oturuyor, Sir Walter Raleigh'in Guiana'da armağan ettiği hep
o eski akordiyonunu çalıp güherçileden yarık yarık olmuş, taban tepmeye
alışık ayaklarıyla tempo tutarak, hep o bildik, çatlak sesiyle türkü
çağırarak haberler veriyordu.

  Boyuna birilerinin girip çıktığı arka taraftaki büyük kapının önünde,
salırıcaklı koltuğun sahibesi, hiç sesini çıkarmadan oturmuş, kendini
yelpazeliyordu. Catarino, kulağının arkasına bir yapma gül sıkıştırmış, bir
yandan oraya toplananlara maşrapa maşrapa şekerkamışı şırası satıyor, bir
yandan da fırsat bu fırsattır diye adamların orasını burasını elliyordu.
Geceyarısına doğru sıcak dayanılmaz oldu. Aureliano, haberleri sonuna kadar
dinlediyse de, ailesini ilgilendirecek bir şey duymadı. Tam eve gitmeye
davranacakken, şişman kadın el edip yanına çağırdı onu.

  -Sen de girsene içeri, dedi. Altı üstü yirmi sent.


  Aureliano, niçin olduğunu anlamadan parayı kadının kucağındaki çanağa
atıp daldı odaya. Körpe melez kız, minicik köpek memeleriyle çırılçıplak
uzanmış yatıyordu. O gece Aureliano'dan önce tam altmış üç erkek geçmişti
üzerinden. Odanın havası, terle, solukla yoğrula yoğrula çamurlaşmaya
başlamıştı. Kız sırılsıklam olmuş çarşafı sıyırıp bir ucunu Aureliano'ya
uzattı. Çarşaf, yelken bezi gibi ağırlaşmıştı. İki ucundan bura bura,
suyunu akıtıp normal ağırlığını bulana kadar sıktılar çarşafı. Şilteyi
altüst ettiler, ter öteki tarafa da çıkmıştı. Aureliano, bu işler hiç
bitmese diye bakıyordu.

  Aşk oyunlarını kulaktan dolma bilmesine biliyordu da, dizlerinin
bağı gevşediğinden ayakta duracak hali yoktu ve ateş gibi yanan suratı
ergenlik içinde olmasına rağmen korkudan altına edecekti nerdeyse.
Kız yatağı yapıp ona soyun deyince, Aureliano hık mık edip
gevelemeye başladı: Beni zorla soktular içeri. Çanağa yirmi sent
at, elini de çabuk tut dediler. Kız onun şaşkınlığını anladı. Yumuşacık
bir sesle; Çıkarken bir yirmi sent daha atarsan, içerde daha uzun
kalabilirsin, dedi. Aureliano, kendi çıplak halini ağabeyininkiyle,
karşılaştırıp utancından yerin dibine geçerek soyundu. Kız ne kadar çaba
gösterdiyse de Aureliano gitgide kayıtsız, gitgide içine kapanık bir hal
aldı. Perişan bir sesle; Yirmi sent daha atarım, diye mırıldandı.
Kız teşekkür etti sessizce. Yatmaktan sırtının derileri kabarmış soyuluyordu.
Derisi kaburgalarına yapışmış, ölesiye yorgunluktan soluğu sıkışmıştı.

  İki yıl önce, çok uzaklarda bir yerde, mumu söndürmeden uyuyakalmış, dört
yanı alevler içinde uyanmıştı. Ninesiyle birlikte oturduğu ev yanmış kül
olmuştu. Ondan sonra ninesi onu o kasaba senin bu kasaba benim dolaştırmaya
başlamış ve yanan evin parasını çıkarmak için yirmi senti
bastıranın koynuna sokmuştu. Kızın hesabına göre, bir on yıl daha
gecede yetmiş kişiyle yatması gerekiyordu, çünkü kendisiyle ninesinin
yanısıra salıncaklı koltuğu taşıyan Kızılderililerin de yol ve
yemek paralarını karşılamak zorundaydı. Mama karı kapıyı ikinci
kez vurunca, Aureliano, hiçbir şey beceremeden, ağlamaklı bir halde
çıktı odadan.

  O gece, kızı bir yandan arzuyla, öte yandan acıyarak düşüne düşüne sabahı
etti. Onu sevmek ve korumak için önüne geçilmez bir istek duyuyordu. Şafak
sökerken, uykusuzluk ve arzu ateşinden bitkin düşmüş bir halde kararını
verdi: Kızı ceberrut ninesinin elinden kurtarmak ve yetmiş erkeğin bölüştüğü
o doyumlu gecelerin tadına yalnız varabilmek için evlenecekti onunla.
Oysa sabah onda Catarino'nun dükkanına vardığında, kız çoktan
çekip gitmişti kasabadan.

  Zaman, bu çılgınca evlenme hevesini küllendirirken içindeki
boşluk duygusunu da artırdı. Dört elle işine sarıldı. Bir işe yaramazlığının
utancını saklamak için ömür boyu kadınsız kalmaya ahdetti. Bu arada
Melquiades, Macondo'da fotoğrafı çekilebilecek ne varsa hepsini çinko
levhalara basmış, fotoğraf laboratuvarını da, bunu Tanrı'nın varlığını
bilimsel yoldan kanıtlamakta kullanmayı kafasına koymuş olan Jose Arcadio
Buendia'ya bırakmıştı. Jose Arcadio Buendia, evin değişik yerlerinde birbiri
üzerine fotoğraflar çekerek, şayet varsa, er geç Tanrının resmini elde
edeceğine ya da Tanrının varlığı konusundaki iddialara bir son vereceğine
emindi.

  Melquiades, Nostradamus'un kehanetlerini yorumlamaya büsbütün verdi kendini.
Soluk kadife yeleği içinde soluğu daralarak, eski parlaklığını yitirmiş
yüzüklerle dolu serçe pençesi elleriyle birşeyler karalayarak geç saatlere
kadar oturuyordu. Bir gece, Macondo'nun geleceğinden haber veren bir kehanet
bulduğunu sandı.

  Macondo, camdan yapılmış koca koca evlerle dolu parıltılar içinde
bir kasaba olacakmış, Buendia'ların soyundan da iz bile kalmayacakmış. Jose
Arcadio Buendia, Yanlış bu, diye kükredi, bir defa evler, camdan değil,
düşümde gördüğüm gibi buzdan olacak, Buendia soyu da dünya durdukça duracak,
per omnia secula seculorum.

  Ursula, aşırılıklarla dolu olan bu evde sağduyuyu ayakta tutmak
için elinden geleni yapıyordu. Bu arada hayvan biçiminde şekerleme
işini büyütmüş, koca bir fırın kurmuştu. Fırın bütün gece çalışıyor, sepet
sepet ekmek, çörek, kurabiye çıkarıyor, fırından çıkan mallar birkaç saat
içinde bataklığı dolanan yollardan dört yana taşınıp tükeniveriyordu. Ursula,
artık köşesine oturup dinlenecek yaşa gelmişti, yine de her geçen gün daha
çok çalışıyordu. Oluk gibi para getiren işlerine öylesine dalmıştı ki, bir
gün Kızılderili kadınla birlikte hamura şeker katarken gözü bahçeye kaydı ve
güneşin altında oturmuş kanaviçe işleyen tanımadığı iki güzel kız gördü.

  Bunlar Rebeca ile Amaranta'ydı. Ninelerinin ölümünden sonra üç
yıl inatla sırtlarından çıkartmadıkları yas giysilerini atar atmaz,
giydikleri rengarenk giysiler onlara dünyada yepyeni bir yer kazandırmış
gibiydi. Umulanın tersine, kızların daha güzel olanı Rebeca'ydı. Açık tenli,
insana huzur veren iri gözlü, nakışın örneğini görünmez ipliklerle
çıkarıyormuş gibi duran, eli becerili bir kızdı.

  Daha ufak olan Amaranta, biraz kaba sabaydı, ama ölen ninesinin
o doğal çarpıcılığı, dayanıklılığı ona da geçmişti. Babası gibi boylu
poslu olacağı belli olmasına rağmen, Arcadio onların yanında çocuk
gibi duruyordu. Arcadio, Aureliano'dan okuma yazmayı öğrenmiş, şimdi de
gümüş işçiliğini sökmeye çalışıyordu. Evin bir anda koca koca insanlarla

doluverdiği dank etti Ursula'nın kafasına, çocuklarının nerdeyse evlenip
çoluk çocuğa karışacak yaşa geldiklerini ve evde yer olmadığı için oraya
buraya dağılacaklarını düşündü. Bunun üzerine yıllardır çalışıp didinip
biriktirdiği parayı çıkardı, müşterileriyle anlaşıp biraz daha para
topladıktan sonra evi büyütmeye girişti. İçli dışlı olmayan konuklar için
bir konuk odası, gündelik oturma odası, aile bireylerini de, konukları da
alabilecek oniki kişilik masası olan bir yemek odası, bahçeye bakan dokuz
yatak odası, öğle sıcağından gül bahçesinin gölgesiyle kurtulacak,
parmaklıklarına da eğreltiotu ve begonya saksıları dizilecek bir taraça
yaptırdı: Mutfağı iki ocak alacak kadar büyüttü. Pilar Ternera'nın Jose
Arcadio'nun falına baktığı kiler yıktırılıp yerine evde yiyecek kıtlığına
meydan vermeyecek biçimde iki kat büyüklükte bir kiler yaptırıldı.

  Ursula, bahçedeki kestanenin gölgesine biri kadınlar, öteki erkekler
için iki hela, arka bahçeye büyük bir ahır, telörgüyle çevrilmiş bir kümes,
süt veren inekler için bir sundurma ve gelip geçen kuşlar diledikleri gibi
tünesinler diye dört yandan rüzgar alan bir kuşhane yaptırdı. Ursula da,
kocasının sanrı hummasına tutulmuş gibi, peşine bir alay duvarcıyla
marangozu takıyor, ışığın nereden, ısının nereden geleceğini kararlaştırıp
işi ufak tutmaya bakmadan ferahfeza bir yer yapıyordu. Köyü kuranların
yaptırdıkları o ilkel yapı, araç gereçlerle, malzemelerle, nereye gitseler
takırtısıyla peşlerini bırakmayan kemik çuvalından bezip her önlerine gelene
ayak bağı olmamalarını söyleyen işçilerle doldu. Sönmemiş kireç
ve katıran kokusunun bütün kasabayı sarıp herkesin ciğerlerine
dolduğu o kargaşa içinde, yalnızca kasabanın en büyük yapısı değil,
aynı zamanda bataklık bölgesinde gelmiş geçmiş en serin, kapısı konuklara en
açık evin yerden biter gibi nasıl yükseliverdiğini kimseler farkedemedi.

  O kargaşa içinde Tanrıyı gafil avlayıp resmini çekmeye çalışan Jose Arcadio
Buendia, evin nasıl yapılıp nasıl bittiğini en az anlayan kişi oldu. Evin
bitmesine yakın, Ursula, kocasını hayal aleminden çekip cepheyi istedikleri
gibi beyaza değil de, maviye boyamak için emir aldığını haber verdi. Resmi
belgeyi gösterdi. Karısının neden sözettiğini anlamayan Jose Arcadio Buendia,
kağıdın altındaki imzayı okudu.

  -Kim bu adam? diye sordu.

  -Sulh yargıcıymış, diye üzüntüyle karşılık verdi Ursula.

  -Hükümetin yolladığı bir yetkiliymiş.

  Sulh yargıcı Don Apolinar Moscote, Macondo'ya sessiz sedasız gelmişti.
Papağanlarla ıvır zıvır eşyayı trampa eden ilk Araplar'dan birinin
yaptırdığı Jacob Oteline indi ve ertesi gün de Buendia'ların evinden iki
blok ötede, kapısı sokağa açılan tek göz bir ev tuttu. Odaya Jacob'dan
aldığı bir masayla sandalyeyi koydu, yanında getirdiği devlet armasını
duvara astı, kapıya da Sulh Yargıcı diye yazdı. Verdiğı ilk emir, ulusal
bağımsızlığın yıldönümü törenleri nedeniyle bütün evlerin maviye boyanması
oldu. Emirnameyi kaptığı gibi soluğu yargıcın evinde alan Jose Arcadio
Buendia, onu odaya kurduğu hamağa uzanmış, şekerleme yaparken buldu. Bunu
sen mi yazdın? diye sordu. Orta yaşlı, kırmızı suratlı, çekingen
bir adam olan Don Apolinar Moscote, Evet, dedi.
-Ne hakla? diye üsteledi Jose Arcadio Buendia. Don Apolinar Moscote,
masanın çekmecesinden bir kağıt çıkarıp gösterdi. -Bu kasabaya sulh
yargıcı olarak atandım. Jose Arcadio Buendia, atama belgesine
bakmadı bile. Serinkanlılığını kaybetmeden, -Biz bu kasabada yazılı
kağıtla emir vermeyiz, dedi. -Şunu da iyice kafana sok, bize yargıç
gerekli değil, çünkü hiç yargıçlık işimiz olmaz bizim.

  Don Apolinar Moscote'nin karşısına dikilip sesini hiç yükseltmeden, köyü
nasıl kurduklarını, toprağı nasıl dağıttıklarını, yolları nasıl açıp gerekli
her şeyi hükümetin başını ağrıtmadan, kendilerini de kimsenin rahatsız
etmesine meydan vermeden nasıl yaptıklarını bir bir anlattı. -Öylesine huzur
içinde yaşıyoruz ki, içimizde eceli gelen bile olmadı daha. dedi.
-Gördüğünüz gibi mezarlığımız bile yok. Hükümetten yardım görmüyorlar diye
kimsenin sıkıldığı yoktu. Tam tersine, hükümet şimdiye kadar huzurlarını
bozmadığı için herkes, halinden hoşnuttu ve böyle de sürüp gitmesini istiyorlardı,
bu kasabayı önüne gelen zıpçıktı emir versin diye kurmamışlardı.

  O bunları anlatırken, Don Apolinar Moscote, bir an olsun zerafetini
yitirmeden pantolonu gibi bembeyaz pamukludan ceketini geçirmişti sırtına.
Jose Arcadio Buendia, -Burada bizden biri gibi oturmaya niyetin varsa,
başımızın üstünde yerin var, diye sözlerini tamamladı, -yok, milletin evini
maviye boyatacağım diye huzursuzluk çıkaracaksan, pılını pırtını toplayıp
geldiğin yere gidersin. Çünkü benim evim güvercin gibi bembeyaz olacak.

  Don Apolinar Moscote'nin rengi attı. Bir adım geriledi, dişlerini sıkarak,
biraz da üzüntülü bir tavırla konuştu:

  -Bilesiniz ki silahlıyım.

  Jose Arcadio Buendia, bir zamanlar bır vuruşta atları deviren
ellerinin nasıl olup da aynı güce kavuştuğunu anlayamadan, Don
Apolinar Moscote'nin yakasına yapıştığı gibi adamı havaya kaldırıp
gözlerinin hizasında tuttu.

  -Seni ömrüm boyunca ölü olarak yanımda taşımaktansa, diri
diri gezdirmeyi yeğlediğim için böyle yapıyorum, dedi.

  Sonra adamı öylece yakalarından kavrayarak havaya kaldırıp
sokağa çıkardı, ta bataklık yolunun başına kadar götürdükten sonra
iki ayağı üzerine bıraktı. Bir hafta sonra adam, yanında çifteler
kuşanmış altı tane yalınayak başı kabak askerle ve bir kağnıya doluşturduğu
karısı ve yedi kızıyla çıkageldi. Arkadarı ev eşyası bavullar ve mutfak araç
gereci yüklü iki araba daha geldi. Don Apolinar Moscote, ailesini Jacob
Otel'e yerleştirip ev aramaya koyuldu.

  Bu arada askerlerin korumasına sığınarak bürosunu yeniden açtı.
İşgalcileri kasabadan atmaya kararlı olan Macondo'nun kurucuları
yanlarına büyük oğullarını alıp Jose Arcadio Buendia'ya gittiler ve
emrindeyiz dediler. Ama Jose Arcadio Buendia, bir adamı ailesinin
önünde rezil etmenin erkekliğe sığmayacağını söyleyerek karşı
çıktı. Don Apolinar'ın karısını ve kızlarını yanında getirdiğini anlattı.
Bu nedenle, işi tatlılıkla çözmeye karar verdi.

  Aureliano da onunla birlikte gitti. O sıralarda uçlarını parafinle burduğu
kara bıyıklarını yeni bırakmaya başlamış, sesi savaş alanındaki en büyük
özelliklerinden biri olan davudi gürlemeye yaklaşmıştı. Yanlarına bir çakı
bile almadan ve kapıdaki askerlere hiç aldırış etmeden, sulh yargıcının
odasına daldılar. Don Apolinar Moscote serinkanlılığını yitirmedi. O sırada
büroda bulunan iki kızını onlarla tanıştırdı: Annesi gibi esmer olan, onaltı
yaşındaki Amparo ve daha dokuzunu süren, zambak tenli, yeşil gözlü güzelim
Remedios. Kızlar zarif ve terbiyeliydiler. Adamlar içeri girer
girmez, daha tanıştırılmayı beklemeden koşup birer sandalye getirdiler.
Ama kendileri ayakta durdular.

  Jose Arcadio Buendia, Pekala dostum, dedi, burada kalabilirsin, ama
sanma ki kapıya diktiğin eli silahlı haydutlardan korktuk, karınla kızlarına
saygımızdan ses etmiyoruz.

  Don Apolinar Moscote, afalladı, ama Jose Arcadio Buendia
onun ağız açmasına fırsat vermedi. Yalnızca iki koşulumuz var,
diye sürdürdü sözünü, birincisi, herkes evini istediği renge boyayacak.
İkincisi, askerler bugünden tezi yok çekip gidecek. Asayişi
biz sağlarız.

  Sulh yargıcı beş parmağını da açarak sağ elini kaldırdı.

  -Namus sözü mü?

  Jose Arcadio Buendia, Düşman sözü, dedi. Ve acı bir tonla
ekledi: -Çünkü şunu hiç aklından çıkarma: Sen ve ben birbirimizin
düşmanıyız.

  Askerler daha akşam olmadan gittiler. Birkaç gün sonra Jose
Arcadio Buendia, yargıcın ailesine ev buldu. Aureliano'nun dışında

herkes hayatından hoşnuttu. Nerdeyse kızı olacak yaştaki Remedios'un,
yani yargıcın ufak kızının hayali, içine dinmeyen bir sızı düşürmüştü.
Bu, ayakkabısında taş varmış gibi, yürürken insanın canını acıtan somut bir
sızıydı.

  :::::::::::::::::::::::::

  Ak güvercin kanadı gibi bembeyaz yeni evin tamamlanışı,
danslı bir partiyle kutlandı. Bunu yapmak, Hebeca ile
Amaranta'nın büyüyüp serpildiklerini ilk farkettiği gün
Ursula'nın aklına düşmüştü. Evin yeniden yapılması da, aslında
kızlara gelip gidecek görücüleri gereğince ağırlayabilmek amacını
güdüyordu. Yok yok olsun diye, eteğini beline toparlayıp evin
onarımında ırgat gibi çabaladı didindi. Ustalar daha işlerini tamamlamadan,
Ursula, evi kapıdan bacaya donatmak için masraftan kaçınmamış, bir yığın
eşya ısmarlamış, sofra takımları getirtmiş, bütün köy halkının ağzını açık
bırakan, gençleri ile coşturan yeni icat bir harika almıştı: Laterna.
Laternayı sökülmüş ve birkaç sandığa istiflenmiş olarak öteki eşyalarla
birlikte getirdiler. Viyana tarzı oturma odası takımı, Bohemya kristalleri,
Indies firmasından alınan sofra takımı, Hollanda malı masa örtüleri ve bir
alay şamdan, avize, perde, örtü ile birlikte laterna da eve girdi: İthalat
firması, laternayı monte edip akordunu yapsın, nasıl kullanılacağını
göstersin ve de altı kağıt şerit üzerine işlenmiş en son moda müziğe
göre nasıl dans edileceğini öğretsin diye şirketin ikramı olarak İtalyan
uzman Pietro Crespi'yi de göndermişti.

  Pietro Crespi genç ve sarışındı. Macondo'da o güne dek gelmiş geçmiş
erkeklerin içinde böyle yakışıklısı, böyle alımlı çalımlısı, böyle edep
erkan bileni görülmemişti. Giyimine kuşamına da pek düşkündü. O sıcakca,
işlemeli yeleğini, koyu renk ceketini, terden eriyip ölse, sırtından
çıkarmıyordu. Ev halkıyla arasında hep belirli bir uzaklığı sürdürerek ve
boncuk boncuk terleyerek haftalarca konuk odasına kapandı, Aureliano'nun
gümüş işlemelerine kendini adamasına benzer bir özenle çalıştı durdu. Bir
sabah, kapıyı açmadan, mucizeye tanıklık etmek için kimseleri çağırmadan,
laternaya ilk şeridi taktı. Müziğin düzenli ve pürüzsüz sesinden şaşkına
dönenlerin ellerindeki işi bırakmalarıyla sinir bozucu çekiç
sesleri, testere gıcırtıları birden susuverdi. Herkes salona koşuştu.

  Jose Arcadio Buendia, yıldırım çarpmışa dönmüştü. Şaşkınlığı, ezginin
güzelliğinden değil, laternanın kendi kendine işleyişindendi.
Jose Arcadio, hiç vakit kaybetmeden, bu şeytan icadını çalan görünmez
ellerin resmini çekebilme umuduyla Melquiades'in fotoğraf makinesini kurdu.
İtalyan, o gün onlarla birlikte sofraya oturdu. Sofrada hizmet eden Rebeca
ile Amaranta, bu melek benzeri adamın, yüzüksüz beyaz elleriyle çatal bıçak
kullanışındaki inceliği hayran hayran seyrettiler. Salonun bitişiğindeki
oturma odasında Pietro Crespi onlara dans etmesini öğretiyordu. Kızlara
elini değdirmeden ayaklarını nasıl atacaklarını gösteriyor, onlar ders
alırken odadan bir an bile, ayrılmayan Ursula'nın dostça bakışları altında,
metronomla tempo tutuyordu.

  Ders yaptıkları günler Pietro Crespi, sımsıkı ve esnek kumaştan yapılma
özel bir pantolonla, altı yumuşak pabuçlar giyiyordu. Jose Arcadio Buendia,
karısına -Sen gönlünü ferah tut, hanım, diyordu. -Bu adam erkek değil, in
cin takımından. Ondan kızlara kötülük gelmez. Yine de Ursula, dans
dersleri bitip İtalyan, Macondo'dan gidene dek sakınmayı elden bırakmadı.
Sonra parti hazırlıklarına giriştiler. Ursula, çağrılacakların listesini
yaptı. Bu partiye, o sıralarda babası bellisiz iki çocuk daha peydahlamış
bulunan Pilar Ternera'nın ailesinden gayrı; köyü kuranların soyundan gelme
herkes çağrılıydı: Yapılan seçmede dostluk duyguları ağır basmamış olsa,
çağrı listesine diyecek yoktu doğrusu. Ama çağrılanlar yalnızca Jose Arcadio
Buendia ailesinin, büyük göçten ve Macondo'yu kurmadan önceki eski dostları
değildi; bu dostların Aureliano ile Arcadio'nun çocukluktan beri arkadaşlık
ettikleri oğulları ve torunları ile Rebeca ve Amaranta'yla
birlikte nakış işleyen kızları da listede yer almıştı. Bütün işi, kısıtlı
bütçesiyle tahta coplu iki polisi beslemekten öteye gidemeyen yufka
yürekli Don Apolinar Moscote'nin adı bile geçmiyordu.

  Evin masraflarını karşılayabilmek için kızları bir terzi dükkanı açmışlardı.
Bir yandan da kadifeden yapma çiçekler, guava armudundarı tatlılar yapıp
satıyorlar ve aşk mektubunu yazdırmak isteyenlere yazıcılık yapıyorlardı.
Ama istedikleri kadar köyün en güzel, en hamarat, en alçakgönüllü kızları
olsunlar, yeni danslarda istedikleri kadar hünerli olsunlar, yine de partiye
çağrılmayı beceremediler.

  Ursula ile kızlar, yapı ustalarının hünerli ellerinden çıkan odalara,
boş duvarlara yeniden can katan eşyayı yerleştire, gümüşleri parlata ve
güllerle dolu kayıklarda güzel kız resimlerini asa dursunlar, Jose Arcadio
Buendia da Tanrının yokluğuna iyice inanıp onu aramaktan vazgeçerek,
sihirli gizini keşfedebilmek için laternayı söktü. Partiye tam iki gün kala,
bir alay vida, tuş, civata arttırarak ve bir yöne kurduğu yayların bir başka
yöne boşalması karşısında iyice çuvallayarak da olsa, laternanın parçalarını
biraraya toparlamayı başardı. Hiç o günlerdeki kadar şaşkınlık, koşturmaca,
kargaşa olmamıştı. Yine de yeni gelen kollu avizeler, çağrıda belirtilen
gün ve saatte yakılıp hazırlandı. Daha reçine kokusu gitmemiş, badanası
kurumamış evin kapıları açıldı ve köyü kuran ataların çocuklarıyla torunları
eğreltiotu ve begonya saksılarıyla süslü terası, kocaman sessiz odaları, gül
kokusundan geçilmeyen bahçeyi gezip gördüler. Sonra beyaz çarşafla üzeri
örtülmüş bilinmedik icadı görmek için salonda toplandılar.

  Bataklığın öteki köylerinde piyano görmüş olanlar, piyanoyu andıran bu
aleti görünce hayal kırıklığına uğradılar. Ama Amaranta ile Rebeca dans
etsinler diye makineyi kuran Ursula'nın hayal kırıklığı, makine çalışmayınca
hepsininkinden beter oldu. Kocamışlıktan eli ayağı tutmaz, gözü görmez
olmuş Melquiades, sonsuz aklının hünerlerini kullanarak makineyi
işletmeye çalıştı. Sonunda Jose Arcadio, laternanın orasını burasını
kurcalarken, sıkışmış olan yerini kazara harekete geçirmeyi becerdi ve önce
bir gürültü, ardından karışık notalar halinde müzik duyuldu. Ters bağlanmış
ve gerektiğince ayarlanmamış yaylara vuran tuşlar, sonunda pes etti. Ama
denizi bulacağız diye Batı yönündeki dağları aşmayı göze alan yirmi bir
gözüpek insanın soyundan gelme gençler, bu ezgiler karmaşasının sarp
kayalıkları önünde pes etmediler ve dans sabaha dek sürdü.

  Pietro Crespi, laternayı onarmak için yeniden geldi. Rebeca
ile Amaranta, yayları düzene koymasına ve birbirine giren ezgileri
ayırmasına gülücükleriyle yardımcı oldular. Onların bu hali öylesine hoş ve
saftı ki, sonunda Ursula, başlarını beklemekten vazgeçti.

  Pietro Crespi'nin gideceği akşam, onun onuruna laternalı bir parti
düzenlendi ve Crespi, Rebeca ile modern danslardaki ustalığını kanıtladı.
Arcadio ile Amaranta da onlardan aşağı kalmıyordu. Ne var ki, bu güzel
gösteri yarıda kesildi; çünkü dans edenleri kapıdan seyredenler arasındaki
Pilar Ternera, Arcadio'nun kadın gibi popolu olduğunu söylemek cüretini
gösteren bir kadınla saç saça, baş başa kavgaya tutuştu. Geceyarısına doğru
Pietro Crespi, göz yaşartıcı bir konuşma yaparak ve kısa zamanda döneceğine
söz vererek veda etti. Rebeca onu kapıya kadar geçirdi. Pencereleri,
kapıları kapatıp ışıkları söndürdükten sonra da odasına çıkıp ağlamaya
koyuldu. Nedenini Amaranta'nın bile bilmediği bu bitip tükenmez ağlama
günlerce sürdü. Rebeca'nın bu içe kapanıklığı şaşılacak şey değildi. Cana
yakın ve içten görünmesine rağmen içe dönük bir kızdı, yüreğinden geçenleri
kimseye açmazdı.

  Uzun, sağlam kemikli, sağlıklı bir genç kız olduğu halde,
ilk gelişinde yanında getirdiği, yıllardır çivi üstüne çiviyle pekiştirilmiş
ve artık kolları kopmuş salıncaklı sandalyeden bir türlü vazgeçemiyordu.
Koskoca kız olduğu halde, parmağını emme huyunu bırakmadığını bilen yoktu
neyse. Bunu kimseye göstermemek için ikide bir banyoya kapanmayı ve yüzü
duvara dönük yatmayı alışkanlık edinmişti. Yağmurlu ikindi saatlerinde
arkadaşlarıyla begonyalı terasta oturup nakış işlerken, solucanların
kabarttığı toprak kümelerine gözü ilişince konuşmayı izleyemez olur, gözünün
pınarından bir damla sıla özlemi yüklü yaş dökülürdü. Yıllar öncesi
portakallar ve reçellerle altedilip unutulmuş olan gizli tatlar, Rebeca
ağlamaya başlar başlamaz bu istek önünde durulmaz bir güçle su yüzüne çıktı.
Yeniden toprak yemeye başladı. İlk seferinde, aklını çelmeyi önleyecek en
iyi çare olarak iğrenmeyi gördüğü için sırf meraktan yedi toprağı.

  Gerçekten de ağzındaki toprak tadı iğrenç geldi başlangıçta. Ne var
ki, merak kurdu içini yedikçe, o da toprak yiyor ve atalarından
kalma ağız tadını gıdım gıdım buluyor, temel besinlerin katışıksız
tadına varıyordu. Ceplerine avuç avuç toprak dolduruyor; arkadaşlarına en
zor iğne oyalarını öğretirken, ya da uğrunda duvar sıvası yemek gibi bir
özveriye değmeyen başka erkeklerden söz ederken, kimseye göstermeden ve
hazla öfke karışımı bir tutku içinde toprak yiyordu. Toprak yediği zaman,
uğrunda böylesine alçalmaya değer tek insan sanki daha yakındaymış gibi,
daha elle tutulur gibi oluyordu. Dünyanın öte ucunda onun incecik deri
kunduralarıyla bastığı toprak, yedikten sonra ağzında buruk bir tad bırakan
maden, sanki onun kanının sıcaklığını ve yoğunluğunu Rebeca'ya taşıyor,
yüreğine huzur veriyordu. Bir gün, Amparo Moscote apansız çıkageldi ve evi
gezmek için izin istedi. Bu beklenmedik gelişten şaşkına dönen Amaranta ile
Rebeca, buz gibi resmi bir tavır içinde Amparo'yu buyur ettiler. Onarılmış,
yenilenmiş evi gezdirdiler, laternayı dinlettiler, portakal marmelatıyla
galeta ikram ettiler.

  Ursula'nın yanlarına geldiği kısa süre içinde, Amparo ağırbaşlılığı,
sevimliliği ve terbiyesi ile onun gözüne giriverdi. Aradan iki saat
geçip de, konuşulacak konu kıtlığı başlayınca, Amparo, Amaranta'nın
dalgınlığından yararlanarak Rebeca'nın eline bir mektup sıkıştırıverdi.
Rebeca göz ucuyla bakınca, laternanın nasıl işletileceğini yazmış olan o
inci gibi yazıyla, o yeşil mürekkeple, o özenli sözcüklerle yazılmış, Sayın
Senorita Rebeca Buendia, sözcüklerini gördü. Mektubu parmaklarının ucuyla
katladı, sonsuz ve kayıtsız şartsız şükran duygusuyla, ölene dek dostluk
sözü veren bakışlarla Amparo Moscote'ye bakarak mektubu göğsüne soktu.

  Amparo Moscote ile Rebeca Buendia arasında kısa sürede pekişen arkadaşlık,
Aureliano'nun umudunu alevlendirdi. Körpe Remedios'un anısı zihnini
kurcalamaktan hiç geri kalmamış, ama Aureliano onu görme fırsatını
bulamamıştı. En yakın arkadaşları Magnifico Visbal ve Gerineldo Marquez ile
-köyün kurucularından olan babalarıyla aynı adı taşıyordu bu delikanlılar- ne zaman
tur atmaya çıksa, terzi dükkanına meraklı ve kaçamak bakışlarını
çevirir, her seferinde de yalnızca kızın ablalarını görürdü. Amparo
Moscote'nin evlerine girip çıkmaya başlaması yüreğine bir umut
düşürmüştü. O da ablasıyla gelmeli, diye kendi kendine mırıldanıyordu.
Mutlak gelmeli. Bir şeyi kırk kez söylersen olur dedikleri gibi, Aureliano
da bu sözü öylesine yürekten, öylesine bıkıp usanmadan tekrarladı ki, bir
gün, gümüş telkariden bir balık yapmaya çalıştığı sırada, kız birden
geliverecekmiş duygusuna kapıldı.

  Gerçekten de az sonra o çocuksu sesi duydu ve başını kaldırıp da
kızın pembe organza giysisi, beyaz potinleriyle kapıda dikeldiğini
görünce yüreği ağzına geldi.

  Amparo Moscote, -Oraya giremezsin. Çalışıyorlar, diye sesleniyordu
holden.

  Aureliano, kızın karşılık vermesine fırsat bırakmadan atıldı.
Ufacık balığı, ağzından çıkan zincirden tutup kaldırarak, Gel içeri, dedi
kıza.

  Remedios yaklaştı ve Aureliano'nun birden yakalandığı astım
nöbeti yüzünden yanıtlayamadığı bir sürü soru sordu balık hakkında.
Aureliano, bu zambak tenin, bu zümrüt gözlerin, babasına
gösterdiği saygıyla kendisine her soru sorarken efendim diyen bu
sesin yanında ömrünün sonuna dek kalsa başka ne isterdi. Melquiades bir
köşede oturmuş, bir türlü sökülemez şifrelerle birşeyler
karalayıp duruyordu. Aureliano ondan nefret etti birden. Remedios'a balığı
kendisine armağan edeceğini söylemekten başka bir şey
gelmedi elinden. Kızcağız bu armağan karşısında öyle şaşırıp ürktü
ki, soluğu işliğin dışında aldı. O gün Aureliano, Remedios'u görmek için
fırsat kollayarak beklediği günlerin sabrını yitirdi. İşe güce boşverdi.
Eskisi gibi vargücüyle dileyerek kız yine gelsin diye bekledi, ama Remedios
görünmedi.

  Ablalarının dükkanında, evlerinin penceresinde hep kıza bakındı durdu, ama
onu yalnızca dayanılmaz yalnızlığını dolduran hayalinde buluyordu. Aureliano,
saatlerce Rebeca'yla salonda oturuyor, laterna dinliyordu. Rebeca,
laternayı can kulağıyla dinliyordu, çünkü çalınan müzik Pietro Crespi'nin
kendilerine dans öğrettiği müzikti. Aureliano da laternayı
can kulağıyla dinliyordu, çünkü müzik dahil her şey ona Remedios'u
hatırlatıyordu.

  Ev köşe bucak aşk doldu. Aureliano aşkını başı sonu olmayan
şiirlerle dile getiriyordu. Melquiades'in verdiği kaba parşömen kağıtlarına
aşkını döküyor, kollarına yazılar yazıyor, banyonun duvarlarına şiirler
karalıyordu ve bütün yazdıklarında boy boy, biçim biçim Remedios yer
alıyordu: Öğlenin ikisinde herkese uyku getiren ağır havada Remedios vardı,
güllerin tatlı kokusunda Remedios, ışığa üşüşen pervanelerin gizinde
Remedios, buğusu üstünde fırından yeni çıkmış ekmekte yine, Remedios, yine
Remedios, her zaman, her yerde Remedios vardı. Rebeca nakışını eline alıp
pencerenin önüne oturuyor, akşamüstü saat dörtte aşkının ses vermesini
bekliyordu. Posta tatarının katırı üstünde salına salına iki
haftada bir geldiğini bilmez değildi. Yine de her zaman onu bekliyor,
yanıp yanılıp alışılmışın dışında bir gün çıkageleceğine inanıyordu.

  Oysa tam tersi oldu, bir keresinde katır, alışılmış günde görünmedi.
Umutsuzluktan çılgına dönen Rebeca, gecenin bir yarısında bahçeye fırladığı
gibi, intihar etme isteği içinde, acı ve öfkeden ağlayarak avuç avuç toprak
yedi. Yumuşacık, kaygan solucanları çiğniyor, sümüklüböceklerin kabuklarını
dişleriyle ezip kırıyordu. Gün ağarana dek kustu. Ateş başını sardı,
kendinden geçti, ayıp günah tanımadan ağzına geleni sayıp dökmeye koyuldu.
Kızın sayıklamalarını duyunca aklı başından giden Ursula, Rebeca'nın
sandığını zorladı, açtı ve sandığın dibinde pembe kurdelalarla bağlanmış,
tam on altı tane güzel güzel kokan mektubu, eski kitapların arasında
saklanmış yaprak ve çiçek kokularıyla, dokununca toz gibi dağılan kurutulmuş
kelebekleri buldu.

  Böylesi büyük bir umutsuzluğun ne demek olduğunu anlayabilen tek insap
Aureliano oldu. O gün ikindi vakti Ursula, Rebeca'yı kendine getirmeye
çabalarken, Aureliano, Magnifico Visbal ve Gerineldo Marquez ile birlikte
Catarino'nun dükkanına gitti.

  Dükkana zamanla eklemeler yapılmış, soluk çiçek kokan başı bağsız
kadınların oturduğu ahşap odalar katılmıştı. Bir akordeonla davuldan ibaret
teneke cazbant, birkaç yıldır Macondo'ya uğramayan Şeytan Çatlatan Francisco'nun
şarkılarını çalıyordu. Üç kafadar kamış şırası içip kafayı buldular.
Aureliano'nun yaşıtları olan, ama ondan daha çok görmüş geçirmiş Magnifico
ile Gerineldo, kucaklarına birer avrat çekip oturtmuşlar, aralıksız
içiyorlardı. Kadınlardan altın dişli, iyice yıpranmış olanı Aureliano'yu
okşamaya kalkışınca, Aureliano tepeden tırnağa ürperdi. Kadını itti. Ne
kadar çok içerse Remedios'u o kadar çok anımsadığını, ama içtikçe, anıların
getirdiği acıya daha iyi dayanabildiğini kavramıştı. Ayaklarının
yerden ne zaman kesildiğini bilemedi. Arkadaşları ve kadınlar parlak bir
boşlukta uçuyor, hiç ağırlıkları yokmuş gibi havada yüzüyorlardı.
Ağızlarından çıkmayan sözler ediyor, yüzlerindeki anlatıma ters düşen
gizemli işaretler yapıyorlardı. Catarino elini onun omuzuna koydu, Saat on
bire geliyor, dedi. Aureliano başını çevirdi.

  Catarino'nun kocaman, biçimsiz suratını, kulağına sıkıştırdığı kadifeden
yapma çiçeği gördü ve film koptu. Tıpkı uyku hastalığına tutulup da her şeyi
unuttukları dönemde olduğu gibi aklında ne varsa siliniverdi. Sonra hiç
bilmediği bir saatte ve hiç bilmediği bir odada kendine geldi. Pilar Ternera
sırtında iç gömleği, yalınayak, saçları omuzlarına dökük, elindeki lambayı
ona doğru tutarak, inanmazlıktan şaşırmış, öylece duruyordu.

  -Aureliano!

  Aureliano ayaklarını toparladı, başını kaldırdı. Oraya nasıl
geldiğini bilmiyordu, ama niçin geldiğini biliyordu. Çünkü bu tutkuyu
çocukluğundan beri yüreğinin derinliklerinde saklayıp geliştirmişti.

  -Seninle yatmaya geldim, dedi.

  Üstü başı çamura, kusmuğa bulanıp batmıştı. O sıralarda iki
küçük çocuğuyla yalnız oturan Pilar Ternera ona hiçbir şey sormadı.
Aureliano'yu aldı, yatağa götürdü. Yaş bezle yüzünü gözünü
sildi, üstündekileri çıkardı, sonra kendisi de anadan doğma soyunup,
çocuklar uyanırlarsa bir şey görmesinler diye, cibinliği indirerek
yatağa girdi. Gelip temelli kalacak erkeği beklemekten, çekip
giden erkeklerden, evinin yolunu şaşıran sayısız erkekten bıkıp
usanmış, iskambillerin bir dediği bir dediğine uymazlığı aklını
karıştırmıştı. Beklemekle geçirdiği yıllar boyunca teni kırışmış,
memeleri pörsümüş, yüreğinin ateşi sönmüştü. Karanlıkta Aureliano'yu el
yordamıyla yokladı. Elini onun karnına bastırdı ve anaç bir şefkatle
boynundan öperek -Zavallı çocuğum, diye mırıldandı. Aureliano ürperdi.
Suskun, durgun bir beceriklilikle en ufak yanlış adım atmadan, içinde
birikmiş bütün acıyı boşalttı ve Remedios ucu bucağı olmayan, yaban hayvan
ve yeni ütülenmiş giysi kokan bir bataklığa dönüştü içinde.

  Aureliano batağın yüzüne çıktığında ağlıyordu. Önceleri kendini tutamadan,
kesik kesik hıçkırıyordu. Sonra içinde acı veren bir şeyler şişmiş şişmiş de
birden patlayıvermiş gibi boşaldı. Kadın, parmaklarının ucuyla onun kafasını
kaşıyarak, ömrünü tüketen karanlığı gövdesinden kusup atana dek
sabırla bekledi. Sonra, -Kim? diye sordu. Aureliano kim olduğunu söyledi.
Pilar Ternera, her zaman güvercinleri ürküten şakrak kahkahasını, bu kez
çocukları bile uyandırmadan attı. -Dadılık mı edecen, kocalık mı? diye alay
etti. Yine de Aureliano bu alayın altında derin bir anlayış yattığını
sezinledi. Yalnızca erkekliği konusundaki kuşkularından değil, aylardır
yüreğine çöreklenmiş acıdan da kurtulmuş olarak odadan çıkarken, Pilar
Ternera kendiliğinden bir söz verdi ona.

  -Kızla konuşacağım, dedi. Artık çantada keklik bil bu işi.

  Sözünü de tuttu. Ne var ki, kötü zamana denk gelmiş, evde
eski dirlik düzen kalmamıştı. Bağırıp çağırmaları yüzünden gizli
tutulmasına imkan kalmayan Rebeca'nın aşk ateşi ortaya dökülünce,
Amaranta'nın yüreğine de ateş düştü. O da gizli aşk acısıyla
yanmaktaydı. Banyoya kapanıyor, umutsuz aşkını ateşli mektuplara
döküyor, sonra da mektupları sandığının dibine saklıyordu. Ursula
yataklara düşen iki kızın hastalığıyla uğraşmaktan bitip tükeniyordu. Ne
yaptı ne ettiyse, Amaranta'nın derdini bir türlü öğrenemedi. Sonunda aklına
geldi. Bu kez gitti Amaranta'nın sandığını karıştırdı ve aralarına konulan
daha kurumamış zambakların kabarttığı, daha kurumamış gözyaşlarının
ıslattığı, Pietro Crespi'ye yazılmış ve gönderilmemiş, pembe kurdelayla
bağlı mektup destesini buldu. Hırsından ağlayarak, laterna olmanın aklına
düştüğü güne lanetler yağdırdı, kızların nakış derslerini yasakladı ve
ortada ölü filan olmadığı halde kızlar umutlarını kesene dek yas ilan etti.

  Pietro Crespi hakkındaki ilk olumsuz izlenimini değiştiren ve
onun müzik aletlerindeki hünerine hayranlık duyan Jose Arcadio
Buendia'nın, karısını yatıştırmaya çalışması da sonuç vermedi.
Tam bu sırada Pilar Ternera, Remedios'un evlenmeye yanaştığını
Aureliano'ya haber verince, bu olay, olanların üstüne tuz biber ekti.
Aureliano bu konuyu anasına babasına açmanın, onları biraz daha üzmekten
başka şeye yaramayacağını kestiriyordu. Özel ve önemli bir sorunu görüşmek
üzere salona çağrılan Jose Arcadio Buendia ile Ursula, oğullarının sözlerini
hiç ses çıkarmadan dinlediler.

  Ancak, Jose Arcadio Buendia, müstakbel
gelinin adını duyunca alı al moru mor oldu. Aşk beter bir illet, diye bas
bas bağırdı. Çevrede şunca eli yüzü düzgün, namuslu kız varken, sen tut
can düşmanımızın kızıyla evlenmeye kalkış. Ursula ise bu seçimi
pek yerinde buldu. Moscote kardeşlerin yedisini de sevdiğini söyleyerek
kızların güzelliğini, hanımlığını, hamaratlığını, terbiyesini
ballandıra ballandıra anlattı ve oğlunu kutladı. Karısının eteklerinin
zil çaldığını gören Jose Arcadio Buendia boyuneğmekten başka
çıkar yol göremeyince, bir koşul öne sürdü: Madem adamın da
gönlü ondaydı, Pietro Crespi ile Rebeca da evlenecekti. Ursula da
ilk fırsatta Amaranta'yı alıp başkente götürecek, değişik çevre, değişik
insanlar kızı avutacaktı.

  Bu haberi duyar duymaz, Rebeca'nın hastalığı filan kalmadı. Oturdu nişanlısına bir mektup döşenip, haberleri
muştuladı. Mektubu anasına babasına da gösterip onların da
onayını aldıktan sonra, aracıya gerek kalmaksızın mektubu kendi
eliyle postaladı. Amaranta, ailenin verdiği kararı kabullenmiş göründü.
Zamanla sağlığı da düzeldi, ama Rebeca'nın ancak kendi
ölüsünü çiğneyerek evlenebileceğine ant içti.

  Ertesi cumartesi Jose Arcadio Buendia, bayramlıklarını giyindi.
Lacivertlerini sırtına geçirdi, mukavva yakalığını taktı, ilk kez
parti verildiği gece giydiği geyik derisi çizmelerini giydi ve
Remedios Moscote'yi Tanı'ının emriyle babasından istemeye gitti. Sulh
yargıcı ile karısı, bu beklenmedik gelişin nedenini bilmedikleri için
hem sevindiler, hem tedirgin oldular. Geliş nedeni açıklandıktan
sonra da, müstakbel gelinin adında bir yanlışlık yapıldığı kanısına
vardılar. Kadıncağız bu yanlışlığı ortadan kaldırmak için Remedios'u
uykudan kaldırdı, uyku sersemi çocuğu kucağına aldı getirdi.

  Evlenme niyetinin gerçek olup olmadığını sordular kıza, o da yarı
uyur yarı uyanık, o anda uyumaktan başka bir şey istemediğini
söyledi. Moscote'lerin kaygısını anlayışla karşılayan Jose Arcadio
Buendia, işin aslını bir de Aureliano'dan sormaya gitti. Yeniden
geldiğinde Moscote'ler giyinip kuşanmışlar, konuk odasındaki koltukların
kanapelerin yerlerini değiştirmişler, vazolara çiçekler koymuşlar, büyük
kızlarını da yanlarına sıralamış bekliyorlardı. Bir yandan durumun
tatsızlığından, öte yandan soluğunu kesen kaskatı yakadan bunalan
Jose Arcadio Buendia, müstakbel gelinin gerçekten Remedios olduğunu
doğruladı: Don Apolinar Moscote şaşkınlıktan ne diyeceğini bilemeyerek,
İş mi bu yani, dedi. Altı kızımız daha var. Hem hepsi de evlenme çağına
gelmiş, hepsi de bekar, hepsi de oğlun gibi aklı başında, çalışkan bir
delikanlının karısı olmaktan sevinç duyacak kızlar.

  Aureliano ise tutup, daha donuna işeyene göz koyuyor. Hüzünlü bakışlı, hüzünlü yüzlü, cami,
yıkılsa da mihrap yerinde bir kadın olan karısı, hemen davranıp
kocasını, boşboğazlığı yüzünden azarladı. Meyve likörünü içtikten
sonra, Aureliano'nun kararını seve seve kabullendiler. Yalnızca,
Senora Moscote, Ursula ile kadın kadına görüşmek istediğini söyledi.
Ursula, elinin hamuruyla kendisini erkek işine karıştırdıkları
için söylene söylene, ama bir yandan da müthiş duygulanarak ertesi
gün kalktı, Senora Moscote'ye gitti. Yarım saat sonra, Remedios'un daha
ergen olmadığı haberiyle geri döndü. Aureliano bunu hiç de ciddi bir engel
olarak görmedi. Öylesine çok beklemişti ki gelini, kendisini bilecek
çağa erişene dek de bekleyebilirdi.

  Evde yeni kurulan dirlik düzen, Melquiades'in ölümüyle bozuldu. Melquiades'in
ölümü, beklenmedik bir olay değildi ama, beklenmedik koşullarda oldu.
Gelişinden birkaç ay sonra adamcağız birdenbire öyle çökmüştü ki, kısa sürede
yatak odalarında gölge gibi dolaşan, yürürken ayağını sürükleyen, eski
günleri dilinden düşürmeyen, kimsenin aldırış etmediği ya da yatağında ölüsü
bulunana dek varlığını herkesin unuttuğu bir işe yaramaz koca dedelere
dönmüştü. İlk zamanlar, resim çekme işine ve Nostradamus'un kehanetlerine
merak saran Jose Arcadio Buendia ona yardım ediyordu. Ama giderek anlaşmaları
zorlaşmaya başlayınca, Jose Arcadio da, Melquiades'i yalnız bırakır oldu.
Melquiades'in gözleri görmez, kulakları duymaz olmuştu. Karşısına alıp
konuştuğu kişileri, çok eskiden tanıdığı insanlarla karıştırıyor, sorulan
soruları ne idüğü belirsiz, çeşitli dillerin çorba edilmesinden oluşmuş
sözcüklerle yanıtlıyordu. Derin derin soluyarak dolaşıyor, eşyaların arasında
gezindiği halde, içgüdüsel bir yön sezgisi varmış gibi hiçbir yere değmeden
yürüyordu. Bir gün, akşamdan başucundaki su bardağına koyduğu takma dişlerini
takmayı, unuttu; sonra da bir daha hiç takmadı.

  Ursula evi büyütmeye kalkıştığı zaman, Melquiades'e Aureliano'nun işliğinin
bitişiğinde, evin patırdısından gürültüsünden, hay huyundan uzak bir oda
yaptırttı. Bol ışık alan bir pencere açtırttı, bir kitaplık yaptırıp tozdan
ve güvelerden neredeyse lime lime olmuş kitapları, kargacık burgacık
yazılarla dolu kağıt tomarlarını, takma dişlerinin durduğu ve dibine ufacık
sarı çiçekli su bitkilerinin kök saldığı bardağı, kendi eliyle silip
temizleyip raflara yerleştirdi. Yeni yerini pek sevmiş olmalıydı ki, bir
daha ortalarda görünmedi Melquiades; yemek odasına bile gelmez oldu. Yalnızca
Aureliano'nun işliğine gidiyor, gelirken yanında getirdiği kolalı
bez gibi kırılı kırılıveren kuru parşömen kağıtlarına saatlerce birşeyler
yazıyordu. Visitacion'un günde iki kez taşıdığı yemeklerini
de orada yiyordu. Son zamanlarda iştahı da kalmamış, sebzeden
başka şey yemez olmuştu. Çok geçmeden yüzüne, etyemezlerin suratındaki
hüzünlü solukluk çöktü. Derisi, hiç sırtından eksik etmediği eski yeleğin
üstü gibi ince bir yosun tabakası bağladı. Soluğu, uykudaki hayvanların
soluğu gibi kokmaya başladı. Bütün aklını kafiye düşürmeye salan Aureliano
da giderek onu unuttu.

  Yalnızca bir keresinde Melquiades'in bitmez tükenmez monologları içinden,
anlaşılır gibi birşeyler geldi kulağına, dinledi. Aslında Melquiades'in
gevelemelerinden çıkarılabilecek tek şey, sürekli yinelenen

ekinoks, ekinoks, ekinoks sözü ile Alexander von Humboldt adı idi.
Arcadio, Aureliano'nun gümüş işlerine yardıma başlayınca, Melquiades'e biraz
yakınlaştı. Melquiad'es onun bu yaklaşma çabalarına, aslı astarı olmayan
İspanyolca yanıtlarla karşılık verdi. Ama bir gün, aşırı duygulandığı bir
akşamüstü, beynini saran bulutlar bir an aralanır gibi oldu. Yıllar sonra
Arcadio idam mangasının karşısında dururken, Melquiades'in kendisini
karşısına alıp anlamadığı, ama yüksek sesle okunurken kulağa kutsal buyruk
gibi gelen yazılarından birkaç sayfa okuduğu günkü ürpertiyi anımsayacaktı.

  Melquiades okuduklarını bitirdikten sonra uzun süredir ilk kez gülümsedi
ve İspanyolca konuştu: Öldüğüm zaman, odamda üç gün cıva kaynatın, Arcadio,
bunları Jose Arcadio Buendia'ya çıtlattı. O daha ayrıntılı birşeyler
öğrenmeye çabaladıysa da; Melquiades'in ağzından, Ben ölümsüzlüğün sırrına
erdimden başka söz alamadı..

  Melquiades'in soluğu kötü kötü kokmaya başlayınca, Arcadio, perşembe
sabahları onu dereye götürmeye başladı. Yıkanmak iyi geliyor gibiydi.
Melquiades soyunuyor, delikanlılarla birlikte suya dalıyordu. O gizemli yön
bulma sezgisiyle derin ve tehlikeli yerlerden uzak duruyordu. Bir keresinde
Aslımız su. Hepimiz sudan türedik, dedi. Uzun zaman bu böyle sürdü gitti.
Laternayı işletmek için içler acısı çaba harcadığı o parti gecesinin ve
Arcadio ile birlikte koltuğunun altına sukabağıyla havluya sarılı bademyağlı
sabununu sıkıştırıp dereye gittiği günlerin dışında onu gören olmuyordu.

  Bir perşembe sabahı Aureliano onu dereye götürmek için gittiğinde,
Ben Singapur kumsallarında hummadan öldüm, dediğini duydu. Melquiades o
gün suyun olmayacak bir yerine daldı, bir daha da çıkmadı. Cesedini ancak
ertesi gün birkaç mil ötede buldular.

  Dere orada dirsek yapmış, onu kıyıya atmıştı. Bulduklarında göbeğinin
üstüne bir akbaba tünemişti. Kendi babası öldüğünde bu kadar gözyaşı dökmemiş
olan Ursula'nın bütün karşı koymalarına rağmen, Jose Arcadio Buendia,
Melquiades'in gömülmesine izin vermedi. O ölümsüz oldu ve ölümden sonra
dirilmenin sırrını da yine kendisi açıkladı, diyor da başka bir şey demiyordu.
Bir köşede unutulmuş imbiği ortaya çıkardı ve mavi mavi kabarcıklar çıkararak
kaynayan cıva kabını da cesedin yanına koydu. Don Apolinar Moscote, boğulmuş
birinin gömülmeden kalmasının halk sağlığına zararlı olduğunu hatırlatmak
cüretinde bulundu. Jose Arcadio Buendia, -Haltetmişsin sen efendi, çünkü o
yaşıyor, diyerek, ceset pırıl pırıl parlayıp patlayacakmış hale gelinceye
ve evin içini illetli bir koku sarıncaya dek tam yetmiş iki saat kaynattı
cıva buhurdanını. Ancak yetmiş iki saat tamama erince onu gömmelerine izin
verdi, hem öyle gelişigüzel değil, Macondo'nun en büyük adamı
için düşünülebilecek anlı şanlı bir cenaze töreniyle. Köydeki ilk ve
en kalabalık cenaze töreniydi bu. Ondan daha tantanalısı ancak
yüzyıl sonra Koca Nine'nin cenaze alayında görülecekti. Onu, mezarlık olarak
tasarladıkları alanın ortasında kazılan çukura gömdüler. Başına bir taş
dikip hakkında bildikleri tek şeyi yazdılar: MELQUIADES.

  Dokuz gece başında nöbet tuttular. Kahve içmek, fıkra anlatmak, kağıt
oynamak için bahçeye doluşan kalabalığın kargaşasından yararlanan Amaranta,
Pietro Crespi'ye aşkını açıklama fırsatı buldu. Pietro Crespi birkaç hafta

önce Rebeca'ya verdiği sözü resmiyete dökmüş, eskiden Arapların papağan
azmanlarıyla hırtı pırtı takas ettiği ve köylülerin Türk Sokağı dedikleri
yerde müzik aletleri ve mekanik oyuncaklar satan bir dükkan açmıştı. Pırıl
pırıl buklelerle bezeli başını her gören kadının yüreğini hoplatan
yakışıklı İtalyan, Amaranta'ya önemsenmeye değmez şımarık bir
çocukmuş gibi davrandı.

  -Bir küçük kardeşim var, dedi. Dükkanda bana yardım etmeye gelecek.

  Amaranta bu söze çok alındı, aşağılandığını düşündü ve büyük bir öfkeyle
kendi ölümü pahasına da olsa kızkardeşinin evlenmesini engellemeye hazır
olduğunu söyledi. Bu tehdidin dramatik yanı, İtalyan'ı öylesine etkiledi ki,
tuttu bunları Rebeca'ya anlattı. Böylelikle de, Ursula'nın işten baş
alamaması yüzünden boyuna ertelenen Amaranta'nın gezisi bir haftaya kalmadan
gerçekleştirildi.
Amaranta hiç sesini çıkarmadı, yalnız vedalaşmak için Rebeca'yı
öperken kulağına fısıldamaktan da geri kalmadı:

  -Boşuna umutlanma. Beni dünyanın öbür ucuna da gönderseler, seni öldürmem
pahasına da olsa evlenmeni engelleyecek bir yol bulurum.

  Bir yandan Ursula'nın yokluğu, bir yandan ayaklarını sürüye sürüye odalarda
dolaşan Melquiades'in görünmez varlığıyla ev bomboş, koskoca bir berhaneye
döndü. Rebeca evi çekip çeviriyor, Kızılderili kadın da fırını yürütüyordu.
Alacakaranlık çökerken, yürek ferahlatan lavanta kokusu ve elinden eksik
etmediği armağan oyuncaklarla Pietro Crespi gelince, nişanlısı onu konuk
odasına alıyor, kimsenin aklına kötülük gelmesin diye, kapıları
pencereleri ardına dek açıyordu. Bu gereksiz bir önlemdi, çünkü
İtalyan, bir yıla varmadan karısı olacak kızın eline bile dokunmayacak kadar
ölçülü, saygılı olduğunu göstermişti. Crespi'nin bu gelişleri, evi
birbirinden güzel oyuncaklarla dolduruyordu. Kurulunca dans eden balerinler,
kendi kendine çalan müzikli kutular, sıçrayıp perende atan maymunlar,
dörtnala koşturan atlar, tef çalan palyaçolar, daha neler de neler. Pietro
Crespi'nin getirdiği çeşit çeşit, akıllara durgunluk veren oyuncak hayvanlar,
Jose Arcadio Buendia'yı Melquiades'in ölümünden duyduğu acıdan çekti çıkardı
ve onu simyacılığa merak sardığı eski günlerine döndürdü. Bir süre
karnı deşilmiş hayvanlar dünyasında, hayvanları daha mükemmelleştirmek için
içlerindeki mekanizmayı söküp, sarkaç ilkelerinden yararlanarak devridaim
makinesi haline getirmeye uğraşmakla vakit geçirdi. Aureliano'ya gelince,
Remedios'a okuma yazma belleteceğim diye işe güce el sürmez oldu. Başlangıçta
çocuk, oyuncaklarını bırakmak istemiyor ve bebeklerinden ayrılıp yıkanmasına
paklanmasına; giyinip kuşanıp konuk odasında kendisini beklemesine neden
olan ve Allahın günü evlerine taşınan bu adama oyuncaklarını yeğ tutuyordu.
Ne var ki, Aureliano'nun sabrı ve tutkusu sonunda üstün geldi de kızcağız
saatlerce oturup alfabeyi bellemeye, renkli kalemlerle ahırında inekler olan
ev resimleri, sarı ışıkları tepelerin ardına uzanan yusyuvarlak güneş
resimleri çizmeye başladı.

  Mutlu olmayan bir tek Rebeca'ydı, o da Amaranta'nın gözdağı yüzünden.
Kardeşinin huyunu, nasıl gururlu olduğunu biliyor, öfkesinin şiddetinden
ürküyordu. Saatlerce banyoya kapanıp parmağını emiyor, toprak yememek için
çelik gibi irade gücünü kullanarak kendini tutuyordu. Ne olacağını
bilememenin telaşında yüreğini ferahlatmak için Pilar Ternera'ya fal
baktırdı. Pilar Ternera eveleme develeme bir yığın beylik söz sıraladıktan
sonra diyeceğini dedi:

  -Anan baban gömülmedikçe, senin yüzün gülmeyecek.

  Rebeca tepeden tırnağa ürperdi. Bir düş görüyormuşcasına,
ufacık bir kızken sandığı, salıncaklı iskemlesi ve içindekilerin ne
olduğunu hiç bilmediği torbayla bu eve gelişi gözlerinin önünde
canlandı. Kupa papazına hiç benzemeyen, yakası altın düğmeyle
ilikli, keten giysili, dazlak bir adam geldi aklına. Sonra karo

bacağıyla ve onun titrek elleriyle hiç ilintisi olmayan çok genç, çok
güzel bir kadın düştü aklına. Elleri sıcacık, mis kokuluydu bu kadının
ve Rebeca'nın saçlarına çiçekler takar, onu yeşilliklerle bezeli
yolları olan bir kentte gezdirirdi.

  -Hiçbir şey anlamadım, dedi.

  Pilar Ternera da şaşırmıştı.

  -Ben de anlamadım. Ama kağıtlar böyle diyor.

  Bu olay Rebeca'nın aklında öyle yer etti ki, gidip Jose Arcadio Buendia'ya
anlattı. Jose Arcadio Buendia, fala inandığı için onu bir güzel payladı, ama
bir yandan da hiç kimseye sezdirmeden dolapları sandikları karıştırmaya,
eşyayı altüst etmeye, yatak yorganı kaldırmaya, döşeme tahtalarını bile
sökmeye başlayarak kemik torbasını aramaya koyuldu. Evin onarımından beri
torbanın gözüne ilişmediğini anımsadı. Yapı ustalarını gizlice sıkıştırıp
sordu. Sonunda içlerinden biri, işine engel oluyor diye torbayı yatak odalarından
birinin duvarına ördüğünü söyledi. Günlerce o oda senin
bu oda benim, kulaklarını duvarlara dayaya dayaya evin içinde
dört döndükten sonra, derinlerden bir yerden o bildik takur tukur
sesini duydular. Hemen duvarı deldiler. Kemik torbası el değmemiş gibi
duruyordu. Torbayı daha o gün Melquiades'in mezarının
yanına gömdüler. Başına taş filan da koymadılar. Jose Arcadio Buendia, bir
an için vicdanını, Prudencio Aguilar'ın anısı kadar rahatsız eden bir yükten
kurtulmuş olarak eve döndü. Mutfaktan geçerken Rebeca'yı alnından öptü.

  -O kötü düşünceleri çıkar at kafandan, dedi. Mutlu olacaksın.

  Rebeca'yla arkadaşlık etmesi, Arcadio'nun doğumundan beri
Ursula'nın suratına kapadığı evin kapısını yeniden açtı Pilar Ternera'ya.
Başıboş keçi sürüsü gibi aklına estiği saatte eve damlıyor, bitip tükenmeyen
enerjisini en ağır işlerde kullanıyordu. Kimi zaman işliğe gidiyor,
Arcadio'nun resim varaklarını işlemesine yardım ediyordu. Bir de eli işe
yakışıyordu ki, onun bu becerikliliği, Arcadio'yu afallatıyordu. Bu kadın
huysuz ediyordu onu. Teninin yanık esmerliği, duman buğulu kokusu, karanlık
odayı sarsan kahkahası, delikanlının dikkatini çekiyor, elini ayağını
dolaştırıyordu.

  Bir keresinde Aureliano gümüş işleriyle uğraşırken, Pilar Ternera onun
sabırlı titizliğini hayranlıkla şeyretmek için masaya yaslandı: İşte o zaman
olanlar oldu. Aureliano, başını kaldırıp, aklından geçenler gün gibi ortada
olan Pilar Ternera'nın gözlerine bakmadan önce, Arcadio'nun karanlık odada
olup olmadığını iyice kolladı.

  Sonra, -Çıkar dilinin altındaki baklayı, dedi.

  Pilar Ternera acılı bir gülümsemeyle dudaklarını ısırdı.

  -İyi asker olursun sen, dedi. Attığın fişek boşa gitmiyor.

  Aureliano, bu kehanetin doğruluğunu sezince, rahat bir soluk
aldı. Hiçbir şey olmamış gibi işini sürdürdü. Sesine huzurlu, güvenli
bir güç geldi.

  -Çocuğu tanıyacağım, dedi. Benim adımı taşıyacak.

  Jose Arcadio Buendia, sonunda muradına erdi. Saatin mekanizmasını kurgulu
bir balerine bağladı ve oyuncak, kendi temposuna ayak uydurarak tam üç gün üç
gece dans etti. Bu buluş, öteki saçma uğraşlarının hepsinden daha çok aklını
çeldi. Yemeden içmeden kesildi. Gözüne uyku girmez oldu. Ancak Rebeca'nın
özen ve şefkati, onu bir daha kendini toparlayamayacağı bir çılgınlığa düşmekten
koruyordu. Sabahlara dek yüksek sesle düşünerek odasını arşınlıyor, kağnı
arabalarına, tırmıklara, sözün kısası hareket ettirilince yararlı olan her
şeye nasıl etse de sarkaç yasasını uygulasa diye çözüm yolları arıyordu.
Uykusuzluk onu öylesine güçten düşürmüş, tüketmişti ki, sabaha karşı odasına
dalan ak saçlı, sarsak adamı tanıyamadı. Prudencio Aguilar'dı bu. Jose
Arcadio Buendia sonunda onun kim olduğunu çıkarınca, ölülerin de yaşlanmasına
şaşırarak, içinde kıpırdanan sıla ateşiyle ürperdi. Prudencio! diye
haykırdı. Ne kadar uzaklardan çıkıp gelmişsin! Onca yıllık ölümden sonra
dirilere duyulan hasret öylesine yoğun, iki çift laf etme özlemi öylesine
büyük, ölümün içindeki öteki ölümün yakınlığı öylesine korkunçtu ki,
Prudencio Aguilar sonunda can düşmanını sever olmuştu. Yıllarca onu aramış
durmuştu. Riohacha'dan gelen ölülere sormuştu, Upar Vadisinden gelen ölülere
sormuştu, bataklıktan gelen ölülere sormuştu. Kimselerden haber alamamıştı,
çünkü Melquiades gelip de ölümün haritalarına ufacık bir nokta olarak
işlenene dek, ölüler diyarında Macondo'nun adı sanı bilinmiyordu. Jose
Arcadio Buendia, sabaha dek Prudencıo Aguilar'la sohbet etti. Birkaç saat
sonra uykusuzluktan bitkin halde Aureliano'nun işliğine gidip, Bugün
günlerden ne? diye sordu.

  Aureliano, salı olduğunu söyledi. Jose Arcadio Buendia, Ben de
öyle sanıyordum, dedi, ama bir de baktım ki, dünkü gibi daha
hala pazartesi değil miymiş. Gökyüzüne bak hele, duvarlara bak,
bugün de pazartesi. Onun sapıklıklarına alışık olan Aureliano hiç
oralı olmadı. Ertesi gün, yani çarşamba günü Jose Arcadio Buendia
yine işliğe girdi. Felaket bu, dedi. Şu havaya bak, güneşin vızıltısına
kulak ver, her şey tıpkı dünkü ve önceki günkü gibi. Bugün
de pazartesi. O gece Pietro Crespi, onu terasta Prudencio
Aguilar için, Melquiades için, Rebeca'nın ana babası için, kendi ana babası
için, tanıyıp bildiği ve artık ölümle başbaşa kalmış kim varsa hepsi
için gözyaşı dökerken buldu. Crespi, ard ayakları üzerinde ipte yürüyüp
cambazlık yapan oyuncak bir ayı verdiyse de, Jose Arcadio
Buendia'yı saplantısından kurtaramadı: Birkaç gün önce kendisine
anlattığı, insanların uçmasına yarayacak bir sarkaç mekanizması
kurma tasarısının ne alemde olduğunu sordu. Buendia bunun gerçekleşemeyeceğini,
çünkü sarkacın her şeyi havaya kaldırabileceğini, ama mümkünü yok kendini
havalandıramayacağını söyledi.

  Perşembe günü, yüzü yeni sürülmüş toprak gibi acıdan kırış kırış
olmuş bir halde yeniden işliğe gitti. Dokunsalar ağlayacaktı. -Zaman
makinesi bozuldu, diye hıçkırırcasına konuştu. Ve Ursula'yla Amaranta da
öyle uzakta ki! Aureliano, çocuk azarlar gibi payladı onu. Bunun üzerine
Buendia yaptıklarına pişman olmuş gibi bir tavır takındı. Altı saat durup
dinlenmeden çevresini inceledi; zamanın geçişini kanıtlayacak bir değişiklik
bulmak için çırpındı.

  Bütün geceyi yatağında gözünü kırpmadan, Prudencio Aguilar'a,
Melquiades'e, bütün ölülere seslenip, acısını paylaşmaya çağırmakla
geçirdi. Ama gelen giden olmadı. Cuma günü kimse uyanmadan
dışarı çıktı; günlerden pazartesi olduğuna hiç kuşkusu kalmayıncaya
dek doğayı seyretti. Sonra kapının kol demirini kaptığı gibi, görülmemiş
gücünün olanca eziciliğiyle simya laboratuvarında, fotoğrafhanede, gümüş
ayölyesinde ne var ne yok her şeyi tuzla buz etti.

  Bir yandan da bağıra çağıra, tiz ve ne olduğu anlaşılmayan bir dilde
birşeyler söylüyordu. Aureliano baktı ki olacak gibi değil, bıraksa
babası evi olduğu gibi yerle bir edecek, konudan komşudan yardım
istedi. Jose Arcadio'yu yere yıkmak için on kişi, elini kolunu bağlamak
için on dört kişi, bahçedeki kestane ağacına sürüklemek için
yirmi kişi gerekti. Onu ağaca bağlayıp bıraktıklarında bilinmedik
dilde birşeyler haykırıyor, ağzından yeşil yeşil köpükler saçıyordu.
Ursula ile Amaranta döndüklerinde, Jose Arcadio Buendia, ellerinden
ayaklarından kestane ağacına bağlı duruyordu: Yağmurdan sırılsıklam
olmuş, aklını hepten yitirmişti. Ursula ile Amaranta
onunla konuşmaya çalıştılar. Onları tanımadı ve anlamadıkları dilde
birşeyler söyledi. Ursula, iplerin kestiği bileklerini,
ayaklarını çözdü. Yalnızca belinden bağlı bıraktı. Daha sonraları güneşten
ve yağmurdan korumak için üzerine palmiye dallarından bir de siper
yaptılar.

  :::::::::::::::::::::::::

  Aureliano Buendia ile Remedios Moscote, Mart ayında bir
pazar günü Peder Nicanor Reyna'nın konuk odasında kurduğu mihrabın önünde
dünyaevine girdiler. Remedios'un aha çocukluk alışkanlıklarını bırakmadan
ergenleşmesi yüzünden Moscote ailesini altüst eden fırtınalı dört haftanın
sonu böylece noktalanıyordu. Anası onu karşısına almış, genç kızlığa
nasıl geçildiğini uzun uzadıya anlatmıştı anlatmasına ya, yine de
Şubat içinde bir gün Aureliano, baldızlarıyla oturmuş yarenlik
ederken Remedios paldır küldür odaya dalmış, çikolata renginde
bir sıvıyla lekelenen donunu açıp göstermişti. Düğünün o tarihten
bir ay sonra yapılması kararlaştırıldı. Bu süre içinde Remedios'a
kendi başına yıkanmasını, kendi başına giyinmesini, az buçuk ev
işi kıvırmasını öğreteceğiz diye ev halkının canı burnundan geldi.

  Donuna işemekten vazgeçsin diye tuğlalar kızdırıp altına koydular.
Karı kocanın mahremiyetinden kimseye söz etmemek gerektiğini
kafasına sokmak için çok uğraşmak gerekti, çünkü Remedios, anasının
kendisine bellettiklerinden öyle şaşkına dönmüş, kafası öylesine
karışmıştı ki, önüne gelene zifaf gecesi başına geleceklerden sözetmek
istiyordu. Kızı evliliğe hazırlamak, her babayiğidin altından kalkabileceği
dert değildi. Yine de düğün günü gelip çattığında, kızın gözü en azından
ablaları kadar açılmıştı. Don Apolinar Moscote, kızı koluna taktı, çiçeklerle
çelenklerle bezenmiş ve yol boyu birkaç bando mızıkanın sıralanmış olduğu
sokakta, orada burada patlatılan havai fişeklerin gürültüsü içinde yürümeye
başladı.

  Gelin, pencerelerden sarkan, kendisine iyi dileklerde bulunan konu
komşuya gülümseyerek el sallıyordu. Tepeden tırnağa siyahlar giyinmiş,
ayaklarına da birkaç yıl sonra idam mangasının önüne çıkarken de giyeceği
parlak deri çizmeleri çekmiş olan Aureliano'nun benzi, kül gibiydi. Evin
kapısında gelini karşılayıp mihrabın önüne götürürken boğazına bir düğüm
takıldı. Remedios öyle kendine güvenli bir tavırdaydı ki, Aureliano yüzüğü
parmağına takayım derken düşürünce bile hiç istifini bozmadı. Konukların
şaşkınlığına, salonu bir anda dolduran fısıltılara aldırmadan, damat
bey, yüzüğü tam kapıdan dışarı yuvarlanacağı sırada ayağıyla durdurup kan
ter içinde mihrabın önüne gelinceye dek, Remedios, dantel eldivenli yüzüksüz
elini havada hazır bekletti. Annesiyle ablaları tören sırasında kızın bir
densizlik yapmasından öylesine korkuyorlardı ki, gelin bu işin içinden
yüzünün akıyla çıkınca, kendilerini tutamayıp kucakladıkları gibi öpücüklere
boğdular onu.

  Remedios'un sorumluluk duygusu, zerafeti, inceliği ve zor
durumlarda serinkanlılığını yitirmeme özelliği daha o günden kendini gösterdi.
Düğün pastasının en kocaman dilimini bir tabağa koyup yanına çatalını da
katarak Jose Arcadio Buendia'ya götürmeyi kendiliğinden akıl eden de oydu.
Kestane ağacının gövdesine bağlanmış, palmiye siperliğin altındaki tahta
sıranın üzerine büzülmüş, güneşten ve yağmurdan rengi atmış iriyarı adam,
teşekkür edercesine hafiften gülümsedi ve anlaşılmaz bir dua mırıldanarak
pastayı elleriyle hapır hupur atıştırdı. Pazartesi sabahına dek süren
çalgılı çengili düğünde tek umutsuz kişi Rebeca Buendia'ydı. Onun en kara
günüydü bu. Ursula, onu da aynı gün evlendirmeyi tasarlamıştı. Oysa cuma
günü Pietro Crespi'ye, annesinin ölmek üzere olduğunu
bildiren bir mektup geldi. Bunun üzerine düğün ertelendi.

  Pietro Crespi ölüm haberini aldıktan bir saat sonra başkente hareket etti.
Ana oğul birbirlerini farketmeden ters yönlerde yan yana geçip gittiler,
kadıncağız cumartesi akşamı beklenilen saatte eve vardı ve oğlunun düğünü
için hazırladığı hüzünlü aryayı, Aureliano'nun düğününde söyledi. Kendi
düğününe zamanında yetişebilmek için tam beş at çatlatan Pietro Crespi,
ancak pazar gecesi döndüğünde düğünün seli gitmiş kumu kalmıştı. Mektubu
kimin yazdığı hiçbir zaman anlaşılamadı. Ursula, Amaranta'yı bir güzel
sıkıştırdı, ama kız, marangozların daha sökmedikleri mihrabın önünde suçsuz
olduğuna yemin etti.

  Don Apolinar Moscote'nin evlenme törenini yürütmesi için
bataklıktan getirdiği Peder Nicanor Reyna, mesleğinin nankörlüğü
yüzünden katılaşmış, yaşlı bir adamdı. İçinden kemikleri neredeyse
dışarı fırlayacakmış gibi görünen teni solgundu. Tostoparlak bir
göbeği ve yüzünde iyilikten çok, basitlikten gelen, meleklere özgü
bir ifade vardı. Düğünden sonra yerine yurduna dönmeye niyetliydi.
Oysa baktı ki Macondo halkı sevabı günahı rafa kaldırmış, vaftiz nedir,
yortu nedir unutmuş, yüreği razı gelmedi bunca rezilliğe.

  Tanrı sevgisine, Tanrı korkusuna bu denli muhtaç bir yer olmayacağına,
Tanrının tohumunu ekmek için buradan daha bakir toprak bulunmayacağına
inanarak, bir hafta daha kalmaya, sünnetli sünnetsiz kim varsa vaftiz
etmeye, yıllanmış karı kocaları Tanrı önünde nikahlamaya, ölenlerin başında
dua etmeye karar verdi. Ama kimse oralı olmadı. Kime yanaşsa, bunca yıldır
papazsız da pekala yaşayıp gittiklerini, ruhlarına kimse aracılık etmeden de
Tanrıyla işlerini yürüttüklerini söylüyorlardı. Peder Nicanor sokak sokak
dolaşıp vaaz vermekten usanınca bir kilise yaptırmayı düşündü.

  Dünyada eşi benzeri görülmemiş bir kilise olacaktı bu, iki yanında
renkli camlarla süslü, insan boyunda ermiş tasvirleri bulunacak,
millet, Allahını bulmak için ta Roma'dan kalkıp bu Tanrı-tanımazların
ülkesine koşacaktı. Eline bir bakır çanak aldı, yardam toplamaya çıktı.
Herkes gönlünden kopanı veriyordu, hem de hiç azımsanacak gibi değildi
verilenler, ama aziz pederin gözünü doyurmak ne mümkün. Boğulup gidenleri
su yüzüne çıkartacak kadar güçlü, vurduğu yerden ses getiren bir çan olması
gerektiğini söylüyordu. Dil dökmekten sesi kısıldı, konuşamaz oldu. Sesi,
dışa vuramayınca içine yayıldı, iliği kemiği çın çın ötmeye başladı. Daha
kapıların parasını bile denkleştiremediği bir cumartesi günü,
umutsuzluktan çılgına döndü, ne yapacağını şaşırdı, köyün ortalık
yerine bir kürsü kondurdu, pazar günü de uykusuzluk hastalığı
günlerindeki gibi eline bir çıngırak alıp, duyduk duymadık herkesi
açıkhava ayinine çağırdı. Çoğu meraktan gitti. Kimi eski günlerin
hasretinden, kimi de elçisini hiçe saymayı Tanrı kendine yapılmış
bir hakaret sanmasın diye. Böylelikle sabahın sekizinde köyün
yarısı alana toplanıp, Peder Nicanor'un el açmaktan kısılmış sesiyle
verdiği vaazı dinledi. Sonunda, toplananlar yavaştan dağılmaya başlayınca,
Peder Nicanor önemli bir söz edeceğini belirtircesine kollarını kaldırdı.

  -Durun bir dakika, dedi. Şimdi Tanrının sonsuz gücünün
tartışılmaz bir kanıtına tanıklık edeceğiz.

  Ayin sırasında kendisine yardım eden çocuk, buğusu üzerinde
bir fincan koyu kakao getirdi. Peder Nicanor kakaoyu bir dikişte
bitirdi. Cübbesinin yeninden çıkardığı mendille ağzını sildi, kollarını
iki yana açtı, gözlerini yumdu. Ve Peder Nicanor, yerden onbeş santim kadar
havaya yükseliverdi. Tanrının büyüklüğüne bundan daha inandırıcı kanıt
olmazdı doğrusu. Birkaç gün daha kapı kapı dolaşıp, sıcak kaoyu başına
diktikten sonra bu uçma numarasını tekrarladı. Zangoç çocuğun elindeki
torba tıka basa dolunca da, bir aya kalmadan kilisenin yapımına başladı.
Uçma gösterisini bir kez daha seyretmek için kestane ağacının çevresine
toplanan kalabalığı kılını kıpırdatmadan seyreden Jose Arcadio Buendia'dan
başka kimsenin rahibin uçmasında Tanrının parmağı olduğundan
kuşkusu yoktu. Peder Nicanor, oturduğu sandalyeyle birlikte ayağını yerden
kesmeye başlayınca, Jose Arcadio Buendia tahta sıraya biraz daha yayılıp
omuzlarını silkmekten başka bir şey yapmadı.

  Sonra da, Hoc est simplicissimus, dedi. Homo iste statum quartum
materiae invenit.

  Peder Nicanor ellerini havaya kaldırdı ve iskemlenin dört bacağı aynı anda
yere değdi.

  -Nego, diye karşılık verdi. Factum hoc existentiam Dei probat
sine dubio.

  Böylelikle, Jose Arcadio Buendia'nın konuştuğu hokuspokusun Latince olduğu
anlaşıldı. Peder Nicanor onunla anlaşabilen tek insan oluşundan yararlanarak,
Tanrı inancını onun sapıtmış beynine şırınga etmeye çalıştı: Artık her gün
kestane ağacının dibine gidiyor, Latince vaaz edip duruyordu. Ne var ki Jose
Arcadio Buendia, laf kalabalığına kulak asmıyor, kakao mucizesine aldırmıyor,
tek kanıt olarak Tanrının fotoğrafını isterim diye tutturuyordu.

  Bunun üzerine Peder Nicanor madalyonlar, tasvirler, bir de Veroniça el
basması bile getirdi. Ama Jose Arcadio Buendia, bunların bilimsel temeli
olmayan sanat işi şeyler olduğunu söyleyerek kabul etmedi. Öylesine Nuh deyip
peygamber demiyordu ki; sonunda Peder Nicanor onu hak yoluna çağırmaktan
vazgeçti, salt insancıl duygularla yanına gitmeye devam etti. Ama o zaman da
Jose Arcadio Buendia, kolları sıvadı ve onu mantık açmazlarına düşürerek,
papazın inancını çökertme çabasına girişti. Bir gün Peder Nicanor,
kestane ağacının altına satranç takımını getirip Jose Arcadio'yu
oyuna çağırdı. Jose Arcadio Buendia, iki tarafın önceden anlaştıkları
kurallara uygun oyun oynamanın anlamı olmadığını söyleyerek
bu çağrıya yanaşmadı. Kuralsız satranç oynandığını hiç görmemiş
olan Peder Nicanor, bir daha satranç sözünü ağzına almadı. Jose
Arcadio Buendia'nın akıllı uslu konuşmasından şaşkına dönerek
nasıl olup da kendisini ağaca bağladıklarını sordu.

  Hoc est simplicissimus, diye karşılık verdi Jose Arcadio Buendia,
Deliyim de ondan.

  O günden sonra kendi inancından kuşkuya düşen papaz, bir
daha onun yanına gitmedi ve kendisini kilisenin yapımına verdi.
Rebeca'nın umutları yeniden canlandı. Geleceği, kilisenin yapımına
kalmıştı artık. Çünkü bir pazar, Peder Nicanor onlara yemeye geldiğinde
ailece sofraya oturmuşlar, kilise yapıldıktan sonra ne görkemli ayinler,
törenler yapılacağından söz ederlerken, Amaranta, En şanslımız Rebeca
olacak, dedi. Rebeca onun ne demek istediğini anlamayınca da, saf saf
gülümseyerek açıkladı:

  -Kilisenin tamamlanışını, düğünüyle kutlayacak olan sensin.
Rebeca konuyu hemen kapatmak istedi. Bu gidişle kilisenin
bir on yıl daha biteceği yoktu. Oysa Peder Nicanor hiç de öyle düşünmüyordu.
Yardımsever yurttaşların eli açıklığı onu iyimser hesaplara sürüklüyordu.
Lokması boğazında kalan Rebeca'nın suskun öfkesine rağmen, Ursula, Amaranta'nın
düşüncesini pek yerinde buldu ve yapımın daha hızla ilerlemesi için hatırı
sayılır bir bağışta bulundu. Peder Nicanor'a sorulursa, bunun gibi bir bağış
daha olsa, kilise üç yıla kalmaz biterdi. Amaranta'nın niyetinin göründüğü
kadar saf olmadığına inanan Rebeca, bir daha onunla konuşmadı. O gece kavga
ederlerken Amaranta, Yapabileceğim en hafif, en zararsız şey buydu, dedi.
Böylelikle üç yıl daha seni öldürmek zorunda kalmam hiç değilse. Onun bu
meydan okumasını Rebeca kabullendi.

  Pietro Crespi, evlenmelerinin yeniden ertelendiğini duyunca,
umutsuzluktan kolu kanadı kırıldı. Rebeca bağlılığını bir kez daha
kanıtlayarak onu yüreklendirdi. İstersen kaçalım, dedi. Ama Pietro
Crespi gözü kapalı serüvene atılacak adam değildi. Nişanlısındaki ataklığın
zerresi yoktu onda. Verilen söze saygı göstermek onca en değerli hazineydi.
Bunun üzerine Rebeca, daha gözüpek yöntemler uygulamaya başladı. Bir
keresinde nereden estiği bilinmeyen bir yel, konuk odasındaki lambaları
söndürünce, Ursula, iki sevgiliyi karanlıkta öpüşürken yakaladı. Pietro
Crespi'nin eli ayağı dolandı, bu yeni icat lambaların bir işe yaramadığından
dem vurdu, hatta, odayı daha güvenli bir aydınlatma sistemine kavuşturmak
için Ursula'ya yardım etti. Ama gazyağının kötülüğünden midir, fitillerin
bozukluğundan mıdır, lambalar yine söndü ve bu kez de Ursula, Rebeca'yı
nişanlısının kucağında yakaladı. Artık işin su götürür yanı kalmamıştı.
Fırındaki işleri, Kızılderili kadının sırtına yıktı ve zamanında kendisinin
de anasına yaptığı beylik numaraları önleyebilmek için, Crespi gidene dek
salıncaklı koltukta oturup onları gözlemeye başladı. Rebeca, Ursula'nın
sıkıntıdan esnediğini gördükçe, sözümona öfkelenerek, Zavallı anacığım,
ölünce cennete bu salıncaklı sandalyeyle gidecek, diyordu. Gözetim altındaki
sevişmenin üçüncü ayında, yapımın ilerlemeyişinden usanan Pietro
Crespi, kiliseyi tamamlamak için gereken parayı Peder Nicanor'a
vermeyi kararlaştırdı. Amaranta hiç telaşlanmadı. Her gün arkadaşlarıyla
terasta oturup nakış işliyor, bir yandan onlarla konuşurken, bir yandan da
yeni yeni hileler tasarlıyordu. Kendince en etkili sandığı oyun, bir hesap
yanlışı yüzünden bozuldu: Rebeca'nın yatak odasındaki konsola kaldırdığı
gelinliğindeki naftalinleri, Amaranta çıkarıp attı. Kilisenin tamamlanmasına
iki ay kalmıştı.

  Ne var ki, evdeki hesap çarşıya uymadı ve düğünün yaklaşmasıyla
iyice sabırsızlanan Rebeca, gelinliğini, Amaranta'nın tahmin ettiğinden önce

hazırlamaya kalkıştı. Çekmeceyi çekip, önce kağıtları, sonra bohçayı açtığı
zaman, güvelerin gelinliği, duvağın ipliklerini, hatta portakal çiçeklerinden
gelin tacını bile delik deşik etmiş olduklarını gördü. Bohçanın içine avuç
avuç naftalin koyduğundan hiç kuşkusu yoktu, ancak, bu felaket öyle olağan
bir şeydi ki, Amaranta'yı suçlamayı göze alamadı. Düğüne bir ay bile kalmamıştı.
Neyse ki Amparo Moscote, bir hafta içinde yeni gelinliği yetiştireceğine söz
verdi. Amparo, Rebeca'nın son provasını yapmaya geldiği o yağmurlu öğle
vaktinde, Amaranta bayılacak gibi oldu.

  Sesi soluğu kesildi, sırtından aşağı soğuk terler indi. Aylardır o saatin
gelip çatmasını korkuyla bekliyordu. Çünkü, Rebeca'nın evlenmesini
engelleyecek son çare de başarısızlığa uğrarsa, son anda
onu zehirlemeyi göze alabileceğinden kuşkusu yoktu. O gün Amparo'nun,
binlerce toplu iğne ve sonsuz sabırla bedenine sarmaladığı kumaştan zırhın
içinde Rebeca, sıcaktan soluğu kesilerek dururken, Amaranta elindeki işi
şaşırdı, nakışı yanlış işledi, parmağına iğne batırdı, ama ürkütücü bir
soğukkanlılıkla son günün, düğünden önceki cuma olmasına karar verdi.
Rebeca'yı, kahvesine katacağı afyon ruhuyla zehirleyecekti.

  Beklenmedik olduğu kadar çözümsüz yeni bir engel, düğünü
bir daha ve süresiz erteledi. Düğün gününden bir hafta önce küçük
gelin Remedios, gecenin yarısında içinden birşeyler çekip koparıyorlarmış
gibi bir sancıyla patlayan suyun sıcaklığına batarak
uyandı. Üç gün sonra da, karnında başlı kıçlı yatan ikizleriyle birlikte
kan zehirlenmesinden göçtü gitti. Amaranta vicdan azabıyla
kıvranıyordu. Rebeca'yı zehirlemek zorunda kalmasın diye korkunç bir
olay olması için öylesine dua etmişti ki, Remedios'un ölümünden kendini
suçlu tutuyordu. Onun yalvar yakar beklediği engel bu değildi. Remedios, eve
sevinç getirmişti. İşliğe yakın bir odayı yeni çıktığı çocukluğundan kalma
bebeklerle, oyuncaklarla süslemiş, kocasıyla buraya yerleşmişti. Cıvıl cıvıl
neşesi, canlılığı, yatak odasının dört duvarını aşmış, begonyalı taraçada
bir sağlık yeli gibi eser olmuştu. Gün ışırken şarkı söylemeye başlardı.
Rebeca'yla Amaranta'nın kavgalarını ayırmayı göze alan tek kişi oydu.

  Jose Arcadio Buendia'nın bakımını da üstlenmişti. Onun yemeğini
götürür, günlük ihtiyaçlarını görmesine yardım eder, elini yüzünü
sabunlayıp fırçalar, saçındaki sakalındaki bitleri pireleri ayıklar,
hava bozdu mu palmiye dallarından siperi, branda beziyle pekiştirirdi.
Son aylarda Latinceyi söktürmüş, Jose Arcadio ile çat pat Latince konuşmaya
bile başlamıştı. Pilar Ternera'nın, Aureliano'dan olma oğlu doğup eve
getirildiği ve aile arasında yapılan bir törenle Aureliano Jose adıyla vaftiz
edildiğinde; Remedios, onu, ilk çocukları olarak bağrına basmaya karar
verdi. Onun analık içgüdüsü, Ursula'yı şaşırtıyordu. Aureliano'ya gelince,
yaşamının tek anlamı, tek amacı, karısı olmuştu: Bütün gün işliğinde
uğraşıyor, öğlene doğru Remedios ona kahvesini getiriyordu. Her akşam
birlikte Moscote'lere gidiyorlardı. Aureliano kayınbabasıyla sonu gelmez
domino partilerine oturur, Remedios da ablalarıyla çene çalar, ya
da daha önemli konuları anasına danışırdı.

  Buendia ailesiyle hısım olmak, Don Apolinar Moscote'nin köydeki saygınlığını pekiştirmişti. İkide
bir başkente gide gele hükümeti harekete geçirmeyi becerdi ve dedesinin
öğreticilik hevesini tevarüs etmiş oları Arcadio'nun başına geçeceği bir
okul yaptırtmayı başardı. Tatlı dille köy halkını yola getirip ulusal
bağımsızlık bayramında evlerin çoğunu maviye boyattırdı. Peder Nicanor'un
baskısıyla, Catarino'nun dükkanını arka sokaklardan birine kaldırttı ve
köyün göbeğinde açılmış olan rezalet yuvalarını kapattı. Başkente gidişinde
de, yanında güvenliği sağlamak üzere silahlı atlı polis getirdi; köye
silahlı kişiler sokmama konusunda yapılan ilk anlaşma, kimsenin
aklına bile gelmedi. Aureliario, kayınbabasının üstünlüğünden keyifleniyordu.
Arkadaşları, Sen de onun gibi şişko olacaksın, diye
takılıyorlardı. Oysa elmacık kemiklerini daha belirginleştiren ve
gözlerinin parıltısını yoğunlaştıran tekdüze yaşamı, ona yağ bağlatmak
şöyle dursun, dudaklarının kenarındaki düşünceli çizgiyi ve
kararlılık anlatımını derinleştiriyordu.

  Kendilerini hem oğlan hem kız tarafına öyle sevdirmişlerdi ki, Remedios
çocuğu olacağını söylediğinde, Rebeca ile Amaranta bile dargınlığı,
kırgınlığı bir yana bırakıp erkek olursa mavi, kız olursa pembe diye örgüye
sıvanmışlardı.

  Birkaç yıl sonra idam mangasının karşısında dururken, Arcadio'nun aklından
geçen son kişi de Remedios oldu. Ursula, pencerelere, kapılara kilit vurarak
yas ilan etti ve çok önemli bir şey olmadıkça kimsenin eve girip çıkmasına
izin vermedi. Bir yıl süreyle yüksek sesle konuşulmasını yasakladı ve
Remedios'un yatağının başucuna siyah kordelayla bağladığı fotoğrafını, bir
de hiç söndürülmeyen gaz lambasını yerleştirdi. Lambayı hiç söndürmeden
yakmayı sürdüren daha sonraki kuşaklardan yetişenler, pilili eteklikli, beyaz
potinli, başına organza kordela bağlamış bu kızın resmine uzun uzun bakar,
onu bir türlü alışılmış ninenin-ninesi görüntüsüyle bağdaştıramazlardı.
Aureliano Jose'nin bakımını Amaranta üstlendi. Onu, kendi yalnızlığını
paylaşacak ve çılgınca duaları yüzünden, Remedios'un başını yemiş olması
azabından kurtaracak bir oğul gibi bağrına bastı. Akşamüstleri, Pietro
Crespi siyah kordelalı şapkasıyla, ayaklarının ucuna basa basa geliyor,
uzun kollu siyah giysisinin içinde yüreği kan ağlayan Rebeca'yı yokluyordu.

  Düğün için yeni bir gün belirlemeyi düşünmek bile öylesine büyük bir
saygısızlık gibi görünüyordu ki, nişanlılıkları sonsuz bir ilişkiye dönüştü.
Öpüşebilmek için nice oyunlarla lambaları söndürdükleri günler çok gerilerde
kaldı, aşkları artık ölüme terkedilmiş gibi, kimsenin umursamadığı soluğu
tükenmiş bir sevdaydı artık. Bütün umudunu, bütün dayanaklarını yitiren
Rebeca, yeniden toprak yemeye başladı.

  Hiç beklenmedik bir gün, -yas öylesine uzun sürüp gitmişti
ki, iğne oyası fasılları yeniden başlamıştı- sıcağın ölümcül bir coşkunlukla
çöktüğü bir öğlen saatinde sokak kapısını ardına dek çarptı biri ve ev,
temellerine kadar zangır zangır sarsıldı. Terasta arkadaşlarıyla nakış
işleyen Amaranta, yatak odasında parmağını emen Rebeca, mutfakta Ursula,
işliğinde Aureliano, hatta kestane ağacının altında, Jose Arcadio Buendia,
deprem olup yer yerinden oynuyor, ev başlarına çöküyor sandılar. İriyarı
bir adam gelmişti.

  Geniş omuzları kapılardan sığmıyordu. Yaban sığırlarını andıran
kalın boynunda, işlerin rast gitmesi için takılan bir Meryem Ana
madalyonu asılıydı. Kolları ve göğsü ne olduğu anlaşılmaz dövmelerle
kaplıydı. Sağ bileğinde, ucunda ninos-en-cruz muskası sarkan,
okunmuş bir bakır bileklik vardı. Teni açık havada dolaşmaktan
yanmıştı. Saçları kısacık ve katır yelesi gibi düzgündü. Sağlam ve
iri bir çenesi vardı. Hüzünlü hüzünlü gülümsüyordu. Belindeki kayış,
at kolanlarının iki katı kalınlığındaydı. Dizlikleri olan, pençeleri
demirli çizmeler giymiş, mahmuzlar takmıştı. Bastığı yeri titretiyor,
yürürken yer yerinden oynuyormuş gibi oluyordu. Elindeki eskipüskü heybeleri
sallayarak salonu ve oturma odasını boydan boya geçti. Amaranta ile
arkadaşlarının iğneleri ellerinde donup kaldıkları begonyalı terasa yıldırım
düşmüş gibi daldı. Yorgun bir sesle kızlara Merhaba, deyip heybeleri
masanın üzerine bıraktıktan sonra evin arkasına doğru yürüdü. Onun yatak
odasının önünden geçtiğini görüp şaşıran Rebeca'ya da Merhaba, dedi. Gümüş
işliğinde diken üstünde oturan Aurelio'ya da bir Merhaba, salladı.
Kimsenin yanında oyalanmıyordu. Doğruca mutfağa gitti ve
dünyanın öte ucunda başlamış olan yolculuğunun sonunda ilk kez
mola verdi. Merhaba, dedi. Ursula bir an ağzı açık kalakaldı, adamın
gözlerinin içine baktı, bir çığlık attı, sonra sevinçten ağlayarak
adamın boynuna sarıldı. Jose Arcadio idi bu. Gittiği gibi meteliksiz
dönmüştü. Kiraladığı atın parasını bile Ursula vermek zorunda kaldı.
Denizci argosuyla karışık İspanyolca konuşuyordu. Ona nerede
olduğunu sordukları zaman Taa orada, diye karşılık verdi. Kendisine
verilen odaya hamağını kurdu ve üç gün üç gece uyudu.

  Uyandığı zaman onaltı tane çiğ yumurtayı peş peşe yuttuktan sonra,
soluğu Catarino'nun dükkanında aldı. Devasa yapısını gören
kadınların içine merak kurdu düşüverdi. Jose Arcadio müzik çalınsın
diye buyurdu, herkese kamış likörü ısmarladı. Bir yandan da
beş kişiyle birden güreşe tutuşacağını söylüyordu. Oradakiler,
onun sırtını yere getirmek şöyle dursun, kolunu bile bükemeyeceklerini
anladıkları için Olmaz öyle şey, diye kestirip attılar.

  Ninos-en-cruz muskası takmış bir kere. Muskayla, sihirle güç

kazanılacağına inanmayan Catarino, tezgahı yerinden oynatamayacağına
oniki peso bahse girdi. Jose Arcadio, tezgahı yerinden kaldırdı,
başının üzerinde tutarak götürdü, sokağın ortasına bıraktı. Tezgahı
eski yerine koymak için onbir kişi kan ter içinde kaldı. Eğlenti
iyice kıvamını bulduğu sırada Jose Arcadio, çeşitli dillerde kırmızı
mavi dövmelerle kaplı görülmemiş alametini çıkarıp gösterdi.

  Yakasına yapışan kadınlara da, kim daha çok para verirse onunla
kalacağını söyledi. İçlerinde en paralı olanı yirmi peso verdi. Bunun
üzerine Jose Arcadio, kadınların onar peso verip kendisi için
kura çekmeleri önerisini ortaya attı. Görülmemiş bir ücretti bu,
çünkü benim diyen kadın, gecede olsa olsa sekiz peso kazanırdı.
Yine de öneriyi kabul ettiler. Ondört kağıt parçasına adlarını yazıp
bir şapkanın içine attılar. Her kadın bir kura çekiyordu. Geride
yalnızca iki kağıt kaldığında, bunların kimin olduğu belirlenmişti
artık.

  Jose Arcadio, İkiniz de birer beşlik daha bastırın, ikinizle birden
kalayım, dedi.

  Ekmeğini bu yoldan kazanıyordu. Yurtsuz denizcilerin arasına karışmış,
dünyayı tam altmışbeş kez dolaşmıştı. O gece Catarino'nun dükkanında yattığı
kadınlar, gecenin bir saatinde onu çırılçıplak soyup dans salonuna indirdiler
ve boynundan ayaklarının ucuna dek, arkalı önlü her yerinin iğne batacak yer
kalmamacasına dövmelerle kaplı olduğunu gösterdiler. Jose Arcadio aile
arasına karışamıyordu. Bütün gün horul horul uyuyor, geceleri de kırmızı
fenerler mahallesine gidip gücü üzerine bahse giriyordu. Ursula'nın rica
minnet onu sofraya oturtabildiği günlerde çevresine neşe saçarak uzak
diyarlardaki serüvenlerini anlatıyordu. Bir keresinde gemileri kazaya
uğramış, Japon denizinde iki hafta sal üzerinde kalmışlar, güneş çarpmasından
ölen ve güneşte pişen etleri biraz kekremsi, biraz tatlımsı olan
arkadaşlarını yiyerek sağ kalmışlardı.

  Bengal körfezinde sıcak bir öğle vakti, tekneleri bir deniz ejderine
çarpıp öldürmüş, ejderin karnını yardıkları zaman bir haçlı askerinin
miğferini, madeni tokalarını ve silahlarını bulmuşlardı. Karayipler
denizinde, yelkenlerini ölümün parçaladığı, direklerini kurtların kemirdiği
ve hala Guadeloupe yolunu bulmaya çalışan Victor Hugues'in hayalet gemisini
görmüştü. Jose Arcadio bunları anlatırken, Ursula gurbetteki oğlundan hiçbir
zaman gelmemiş mektupları okuyor gibi ağlar, Burada başımızın üzerinde
yerin vardı, oğlum. Sana ayırdığım yemekleri hep domuzlara verdim! diye
dövünürdü. Yine de bir oturuşta yarım domuzu gövdeye indirip dişinin
kovuğuna gitmemiş gibi dolaşan bu insan azmanıyla çingenelerin
kaçırdığı delikanlının aynı insan olduğuna yürekten inanamıyordu.
Ailenin öteki bireyleri de aşağı yukarı aynı duyguları paylaşıyorlardı.
Amaranta, onun sofrada hayvan böğürür gibi geğirmesinden iğrendiğini
saklamıyordu. Aralarındaki bağın aslını esasını hiç bilmeyen Arcadio, onun
kendi sevgisini kazanmak için sorduğu soruları, baştan savma yanıtlarla
geçiştiriyordu.

  Aureliano aynı odada yattıkları günleri yeniden yaşamaya, çocukluk
anılarını canlandırmaya çalışıyordu. Oysa, denizde geçen günlerin kafasını
bir yığın anıyla doldurduğu Jose Arcadio çocukluğunu çoktan unutmuştu.
Onu ilk gördüğü anın etkisinden kurtulamayan yalnızca Rebeca oldu. Rebeca
onu yatak odasının önünden geçerken gördüğü gün, soluğu patlayan bir volkan
gibi evin her köşesinde duyulan bu erkeklik simgesinin yanında Pietro
Crespi'nin çıtkırıldım bir züppe gibi kaldığını düşünmüştü. Her bahaneyle
Jose Arcadio'ya yaklaşmaya çalışıyordu. Bir keresinde Jose Arcadio arsız bir
bakışla onu tepeden tırnağa süzüp, Koskoca bir kadın olmuşsun hemşir'anım,
demişti. Rebeca, kendini tutamaz oldu. Eski günlerin hırsıyla yeniden toprak
yemeye, duvarlardaki sıvaları koparıp yutmaya başladı. Parmağını öyle
çekiştire çekiştire emiyordu ki, sonunda parmak nasır bağladı. İçinde
sülük yavrularının yüzdüğü yemyeşil bir safra çıkarıyordu. Geceler boyu
ateşler içinde yanarken, kendinden geçmemeye çalışarak Jose Arcadio'nun
sabaha karşı evi titreterek dönüşünü bekliyordu.

  Bir ikindi vakti herkes öğle uykusuna yattığı sırada, daha fazla
dayanamayıp Jose Arcadio'nun odasına gitti. Onu tavandaki kirişlere gemi
palamarıyla bağladığı hamağına iç donuyla uzanmış yatarken buldu. Jose
Arcadio'nun göz dolduran çıplaklığından etkilenen Rebeca birden kaçmak
istedi. Özür dilerim. Burada olduğunu bilmiyordum, dedi kimse
uyanmasın diye sesini alçaltarak. Jose Arcadio, Gel buraya, dedi.
Rebeca gitti, hamağın yanında durdu. Jose Arcadio, Küçüğüm benim,
küçüğüm, diye mırıldanarak parmaklarının ucuyla ayak bileklerini, sonra
bacaklarını, sonra baldırlarını okşarken Rebeca'nın başından aşağı buz gibi
terler boşanıyor, bağırsaklarında düğüm düğüm bir sızı dolaşıyordu. Akıl
almaz bir güç kendisini belinden kavradığı gibi üç pençede üstündekileri
paramparça ettiği ve onu bir yavru kuş gibi üzerine oturttuğu zaman, Rebeca
ölmemek için doğaüstü güç harcadı. O dayanılmaz acının kıl sır ermez hazzı
içinde kendinden geçip fışkıran kanı sünger gibi emen hamağın buğusuna
gömülmeden önce, dünyaya geldiği için Tanrıya şükretti.

  Üç gün sonra ikindi ayininde evlendiler. Jose Arcadio bir gün
önce Pietro Crespi'nin dükkanına gitti. Crespi, saz öğretiyordu öğrencilerine.
Jose Arcadio, onu bir kenara çekip fısıldamak gereğini duymaksızın uluorta,
Ben Rebeca'yla evleniyorum, deyiverdi. Pietro Crespi'nin benzi kül gibi
oldu. Sazı öğrencilerden birinin eline tutuşturdu ve dersi kesti. Müzik
aletleri ve mekanik oyuncaklarla dolu odada, yalnız kaldıkları zaman, Pietro
Crespi, Senin kardeşin o, dedi.

  Jose Arcadio, Ne çıkar, diye karşılık verdi.

  Pietro Crespi, lavanta kokan mendiliyle alnını kuruladı.

  -Doğaya aykırı olur bu, diye anlatmaya çalıştı. Yasalara da aykırı.

  Jose Arcadio tartışmanın uzamasına aldırmasa da, Pietro Crespi'nin kül
benzine baktıkça tepesi atıyordu.

  -Doğanın da içine okurum, dedi. yanıp yanılıp da Rebeca'ya bir şey
sormayasın demeye geldim sana.

  Ama, Pietro Crespi'nin gözlerinin dolduğunu görünce, terslenmeyi bıraktı.
Değişik bir sesle;

  -Aileyi gerçekten seviyorsan, gül gibi Amaranta var sana göre, dedi.

  Peder Nicanor, pazar ayininde Jose Arcadio ile Rebeca'nın
kardeş olmadıklarını açıkladı. Ursula akıl almaz bir saygısızlık olarak
nitelediği bu olayı hiç bağışlamadı ve yeni evlilerin bir daha
eve ayak basmalarını yasakladı. Onlara ölmüş gözüyle bakıyordu.
Onlar da mezarlığın karşısında bir ev tuttular ve tek eşyaları olan
Jose Arcadio'nun hamağını kurup yerleştiler. Zifaf gecesi terliğine
giren bir akrep soktu Rebeca'nın ayağını. Kızın dili uyuştu. Yine
de bu olay, ortalığı velveleye veren bir balayı geçirmelerini
engellemedi. Komşular, gecede sekiz posta, öğlen uykusunda da üç sefer
mahalleyi ayağa kaldıran çığlıklardan şaşkına dönmüşler, bu azgınlığın
ölülerin huzurunu kaçırmaması için duaya başlamışlardı.

  Onları düşünüp ilgilenen yalnızca Aureliano oldu. Birkaç parça eşya
getirdi, Jose Arcadio aklını başına toplayıp bahçenin bitişiğindeki
sahipsiz toprağı işlemeye başlayıncaya dek onlara para verdi. Öte yanda,
yaşamın cilvesi kendisine hiç beklemediği bir sevinç getirdiği halde,
Amaranta'nın Rebeca'ya duyduğu kin hiç sönmedi.

  Yapılan rezilliği nasıl unutturacağını bilemeyen Ursula'nın isteğiyle,
Pietro Crespi, salı günleri yemeğe gelmeye devam ediyordu. Büyük yıkıntısını
ağırbaşlı bir vekarla kaldıran Crespi, aileye saygısının belirtisi olarak
şapkasına hala siyah yas şeridi takıyor ve değişik armağanlarla Ursula'ya
olan sevgisini kanıtlıyordu. Portekiz'den gelme sardalyeler, Türklerin
yaptığı gül reçelleri taşıyordu.

  Bir keresinde de çok güzel bir Manila şalı getirmişti. Amaranta
sevecenlikle ona hizmet ediyor, gömleğinin tarazlanmış kol ağızlarını
onarıyordu. Doğum günü armağanı olarak, köşesinde adının
başharfleri bulunan bir düzüne mendil işledi. Salı günleri yemekten
sonra Amaranta terasta oturup nakış işlerken, ona arkadaşlık
eden Pietro Crespi, her zaman çocuk olarak gördüğü bu kadına,
artık Tanrının bir bağışı gözüyle bakıyordu. Amaranta deli doluydu
ama, aklının ermediği yoktu. Suyuna gidildi mi de, yumuşak
başlı, sevecen bakışlı olurdu. Herkes, eninde sonunda evleneceklerine
inanıyordu. Nitekim bir salı günü Pietro Çrespi, Amaranta'ya
evlenmelerini önerdi. Amaranta elindeki işi bırakmadı. Kulaklarına
basan ateşin geçmesini bekledikten sonra, sesine olgun bir anlatım vererek:

  -Tabii, Crespi, dedi. Ama birbirimizi daha iyi tanıdığımız
zamana bırakalım bu işi. Hiçbir şeyi aceleye getirmek iyi değildir.

  Ursula şaşkına dönmüştü. Pietro Crespi'ye saygı duymasına
duyuyordu, yine de Rebeca ile dillere destan nişanlılığından sonra
Amaranta ile evlenmeye karar vermesinin ahlak yönünden tutarlı
olup olmadığını kestiremiyordu. Ama kimsenin oralı olmadığını
görünce kendisi de üzerinde durmaktan vazgeçti. Evin erkeği durumundaki
Aureliano, anlaşılmaz sözleriyle anasının aklını daha da karıştırdı:

  -Şimdi evlilikleri dert edinmenin sırası değil, diyordu.

  Ursula'nın ne demeye geldiğini ancak bir ay sonra kavrayabildiği bu sözler,
Aureliano'nun o anda içtenlikle edebildiği tek sözdü. Dedikleri yalnızca
evlilik konusunu değil, savaşa ilişkin olmayan her şeyi kapsıyordu. Kendisi
bile, idam mangasının karşısına dikildiği anda, kendini o noktaya getiren
önemsiz ama dönüşü olmayan olaylar dizisini yeterince anlayamıyordu.
Remedios'un ölümü, Aureliano'da korktuğu gibi bir yıkıntıya yol açmamıştı.
Giderek kadınsız yaşadığı dönemdeki içe dönük kırgınlığa dönüşen suskun
bir öfke duyuyordu. Yeniden kendini çalışmaya vermiş, ama kayınpederiyle
domino oynama alışkanlığını bırakmamıştı. Yasa bürünmüş evde akşamdan akşama
sürdürülen sohbetler iki erkeği birbirine daha çok yaklaştırdı, dostluklarını
pekiştirdi. Kayınpederi, Yeniden evlen, Aurelito, diyordu. Bak altı tane
kızım daha var. Beğen beğendiğini al.

  Seçimlerin yapıldığı gece, sık sık yaptığı gezilerden birinden yeni dönmüş olan Don Apolinar Moscote, ülkedeki
siyasal durum konusunda pek karamsardı. Liberaller savaşmaya kararlıydılar.
O tarihte Aureliano'nun Muhafazakarlarla Liberaller arasındaki ayrım
konusunda yeterli bilgisi olmadığından, kayınpederi ona nenin ne olduğunu
kısaca anlattı. Moscote'nin dediğine göre, Liberaller farmasondu, kötü
kişilerdi, papazları sallandırıp asacaklar, dinsel kurallara boşverip, yok
medeni nikahmış, yok boşanmaymış diye yeni icatlar çıkaracaklar, evlilik
dışı çocuklara da öteki çocuklara tanınan hakları verecekler, ülkeyi federal
sistemle bölüp parçalayarak devletin gücünü yıkacaklardı.

  Oysa güçlerini doğrudan doğruya Tanrıdan alan Muhafazakarlar; kurulu
düzenin savunulmasını, asayişin sağlanmasını ve aile kurumunun
kutsallığının, ahlakının korunmasını istiyorlardı. Onlar İsa efendimizin
dininin bekçileri, egemenlik ilkesinin savunucularıydılar ve
ülkenin özerk idari bölümlere ayrılmasına göz yummayacaklar, vatanın
bütünlüğünü sağlayacaklardı. Aureliano insancıl duygularının etkisinde,
evlilik dışı çocuklar konusundaki tutumları yüzünden Liberallere hak verdi.
Ama elle tutulmayan şeyler üzerindeki tartışmaların nasıl olup da tarafları
savaşın eşiğine getirebildiğine hiç aklı ermedi. Hiç kimsenin siyasal
tutkusu olmadığı bir köye, seçim zamanında, başlarında bir çavuşla, silahlı
altı asker getirmeyi de kayınpederinin işgüzarlığına verdi.

  Askerler köye gelince boş durmadılar. Ev ev dolaşıp ne kadar silah buldularsa topladılar.
Kamış bıçaklarıyla ekmek bıçaklarını bile aldılar. Sonra da yirmibir
yaşını doldurmuş erkeklere üzerinde Muhafazakar adayların adı
yazılı mavi oy pusulalarıyla Liberallerin kırmızı oy pusulalarını dağıttılar.
Seçimlerin yapılmasından bir önceki akşam Don Apolinar Moscote, alkollü içki
satışını ve aynı aileden olmayan üç kişiden çok sayıdaki kimselerin biraraya
toplanmasını yasaklayan bildiriyi okudu. Seçimler olaysız geçti. Pazar
sabahı sekizde alana seçim sandığı yerleştirildi. Altı asker sandık başında
nöbet tutuyordu.

  Seçim büyük bir özgürlük ve olgunluk havası içinde yapıldı.
Aureliano, kimsenin bir defadan fazla oy kullanmaması için sandık başından
ayrılmayan kayınpederinin yanında olduğundan, bu özgür ve olgun seçimleri
kendi gözleriyle gördü. Akşamüstü saat dörtte alanda çalınan davulla
oylamanın sona erdiği bildirildi. Don Apolinar Moscote, sandığı mühürledi,
etiketledi, etiketin üzerine de imzasını bastı. O gece Aureliano ile domino
oynarken, Moscote, çavuşa sandığın mühürünü kırıp oyları saymasını söyledi.
Sandıktan mavi oylarla hemen eş sayıda kırmızı pusula çıktı, ama çavuş
sandıkta yalnızca on tane kırmızı oy pusulası bırakıp aradaki farkı
mavilerle tamamladı. Sonra sandığı yeniden mühürlediler ve ertesi sabahtan
tezi yok başkente gönderdiler. Aureliano, Liberaller savaş açacak, dedi.
Don Apolinar, olanca dikkatini domino pullarına vermişti. Oyları değiştirdik
diye bunu söylüyorsan, hiç meraklanma, savaş açmazlar, dedi. Kimsenin bir
diyeceği olmasın diye birkaç tane kırmızı pusula bıraktık. Aureliano
muhalefette olmanın zararlarını yavaş yavaş kavrıyordu. Ben liberal
olsaydım, bu oylar yüzünden savaşa giderdim; dedi.

  Kayınpederi gözlüklerinin üzerinden onu süzdü.

  -Daha neler, Aurelito, dedi. Liberal olsaydın, damadım olduğun halde oy
pusulalarının değiştirildiğini bilemezdin ki.

  Köyü ayaklandıran seçim sonuçları değil, askerlerin evlerden
topladıkları silahları geri vermeyişleri oldu. Kadınlardan bir kısmı
toplanıp Aureliano'ya gittiler, kayınpederinden ekmek bıçaklarını
istemesini rica ettiler. Don Apolinar Moscote, damadına devlet sırrı
açıklarcasına, askerlerin, bıçakları Liberallerin savaş hazırlığına
kanıt olarak başkente götürdüklerini söyledi. Bu içten pazarlıklı,
dönek tutum Aureliano'yu dehşete düşürdü. Kayınpederine hiçbir
şey söylemedi. Bir akşam Gerineldo Marquez ve Magnifico Visbal,
arkadaşlarıyla oturmuş bıçaklar konusunu konuşurlarken, Aureliano'ya
dönüp Liberal mi Muhafazakar mı olduğunu sorduklarında
hiç duraksamadı.

  İlle de bir tarafı tutmak gerekirse Liberal olurum, dedi.
Muhafazakarlar hileci, düzenbaz.

  Ertesi gün, arkadaşlarının diretmesi üzerine, sözümona karaciğerindeki
sancıyı iyileştirmesi için Dr. Alirio Noguera'ya gitti.
Hastayım diye yalan söylemesinin neden gerektiğini de anlayamamıştı.
Dr. Alirio Noguera, Macondo'ya birkaç yıl önce, elinde tatsız haplarla dolu
bir ilaç kutusu ve kimsenin aklına yatmayan bir özdeyişle gelmişti: Çivi
çiviyi söker, diyordu. Aslında şarlatanın biriydi. Saygınlığı olmayan bir

doktorun saf görüntüsü ardında bir terörist gizliydi. Ayağından eksik
etmediği kısa konçlu çizmeleri, beş yıllık pranganın bacaklarında bıraktığı
izleri örtüyordu. Federalistlerin ilk eylemleri sırasında tutuklanmış,
dünyada en karşıt olduğu kılığa bürünmek zorunda kalmış, papaz cübbesi
giyerek Curaçao'ya kaçmayı becermişti. Uzun yıllar sürgünde yaşadıktan
sonra, Karayiplerin dört bucağına yayılan kendisi gibi sürgünlerden
Curaçao'ya gelen haberler üzerine daha fazla yerinde duramamış,
bir kaçakçı teknesine atladığı gibi soluğu Riohacha'da almıştı.

  Elinde tozşekerden yapılma haplardan ve sahte Leipzig Üniversitesi
diplomasından başka bir şey yoktu. Gördükleri karşısında, uğradığı hayal
kırıklığından ağladı. Kaçakçıların patlamaya hazır bir kaynar kazan diye
anlata anlata bitiremedikleri federalist güç, ne idüğü belirsiz bir seçim
furyasında dağılıp gitmişti. Uğranılan yenilgiden yıkılan ve kalan ömrünü
huzur içinde geçirecek bir yer arayan sahte doktor, Macondo'ya sığındı.
Alanın bir köşesinde kiraladığı hap şişeleriyle dolu odada, her çareye
başvurduktan sonra şeker haplarıyla avunan umutsuz hastaların sırtından
birkaç yıl geçindi. Don Apolinar Moscote'nin sözümona yöneticilik yaptığı
yıllar boyunca doktordan da kışkırtıcılık yönünde ses soluk çıkmadı. Eski
günleri yadederek ve astımla boğuşarak zamanını tüketiyordu. Seçimlerin
yaklaşmasıyla ipin ucu kaçtı ve doktor kendini yeniden kışkırtıcılık
görevi içinde buldu. Politikadan hiç habersiz olan köy delikanlılarıyla
ilişki kuruyor, sürekli bir kışkırtma kampanyasını yürütüyordu.

  Sandıktan çıkan ve Don Apolinar Moscote'nin gençlik hevesi diye yorumladığı
kırmızı oylar; doktorun planının bir bölümüydü. Gençlere, seçimlerin
yutturmacadan başka bir şey olmadığını kanıtlamak için oy kullandırmıştı.
Etkili olan tek şey şiddet eylemleridir, diyordu. Aureliano'nun
arkadaşlarından çoğu Muhafazakar yönetimi yıkmak niyetindeydiler. Ne var ki,
planlarını ona açmayı kimse göze alamıyordu. Yalnızca sulh yargıcının
damadı olduğu için değil, içine kapanık biri oluşu yüzünden ona açılamıyorlardı.
Üstelik kayınpederi öyle istedi diye mavi oy kullandığı da biliniyordu.

  Sözün kısası, Aureliano'nun siyasal tutumunu açığa vurması salt bir
rastlantı sonucu oldu. Sapasağlam olduğu halde doktora gitmesi de sırf
meraktandı. Aureliano, kafuru kokan, örümcek ağlarıyla sarılı odaya girince,
kendisini soluk aldıkça ciğerleri hırıldayan, tozlu kertenkeleye benzer
birinin karşısında buldu. Doktor ona bir şey sormadan aldı pencerenin önüne
götürdü ve alt gözkapağının içine baktı. Aureliano, Derdim orada değil,
dedi.

  Öyle söylemesini öğütlemişlerdi. Parmaklarının ucunu karaciğerine
bastırarak, Beni uykularımdan eden sancı tam şurada, diye ekledi. Bunun
üzerine Dr. Noguera, güneşten rahatsız olmuş gibi yaparak perdeyi kapattı ve
Aureliano'nun anlayabileceği basit bir dille Muhafazakarları öldürmenin
yurtseverlik olduğunu anlattı.

  Aureliano birkaç gün boyunca gömleğinin cebinde ilaç şişesi taşıdı
durdu. İki saatte bir şişeyi çıkarıyor, avucuna üç hap alıyor, bunları
ağzına atarak yavaş yavaş emiyordu. Don Apolinar Moscote,
onun kocakarı ilaçlarına inanmasıyla alay ediyordu ama suikast
planına katılmış olanlar, bizden biri daha, diye belliyorlardı onu.

  Girişilecek hareketin ne olduğunu hiçbiri kesinlikle bilmese de,
köyün kurucularından hemen hepsinin oğlu örgüte katılmıştı. Ne
var ki, doktor yapılacak işin ne olduğunu çıtlattığı gün, Aureliano
planı anladı. Muhafazakar rejimin yıkılması gerektiğine inanmakla
birlikte, tasarlananlardan ürktü. Dr. Noguera, aklını suikastlere
takmıştı. Tek tek kişilerin öldürülmesi planlanacak, bir düğmeye
basışta harekete geçirilecek bu eylemler sonunda rejimi yürütenler
aileleriyle, özellikle çocuklarıyla birlikte yok edilecek,
böylelikle de bütün ülkede Muhafazakarlığın kökü kurutulmuş olacaktı. Don
Apolinar Moscote, karısı ve altı kızının da bu listede olduğunu
söylemeye gerek yok, tabii.

  Aureliano serinkanlılığını yitirmeden, Sen liberal filan değilsin, dedi
doktora. Sen kasaptan başka bir şey olamazsın.

  Doktor da aynı serinkanlılıkla karşılık verdi. O halde şişeyi
geri ver. Artık sana gerekli değil.

  Aureliano ancak altı ay sonra öğrendi ki, doktor onun geleceği olmayan
duygusal, içe kapanık, tek başına çalışan bir insan oluşuna bakmış da eylem
adamı olamayacağı kanısına varmış. Arkadaşları Aureliano'nun çevresinden
ayrılmıyorlar, planlarını açığa vurur korkusuyla onu yalnız bırakmıyorlardı.
Aureliano onları yatıştırdı. Ağzından tek söz kaçırmayacaktı, ama Moscote ve
ailesini öldürmeye geldikleri gece, kendisini kapıda nöbet bekler bulacaklardı.
Bu konudaki kararlılığını öylesine belirledi ki, suikast planı belirsiz bir
tarihe ertelendi. İşte tam o günlerde Ursula, Pietro Crespi ile Amaranta'nın
evlenmesine ne diyeceğini sormuş, Aureliano da evlilikleri dert edinmenin
sırası olmadığını söylemişti. Bir haftadır gömleğinin altında eski model bir
tabanca taşıyor; gözünü arkadaşlarının üzerinden ayırmıyordu. Akşamüstleri
evlerine çekidüzen vermeye başlamış olan Jose Arcadio ile Rebeca'ya gidiyor,
saat yediden sonra da kayınpederiyle domino oynuyordu. Öğle yemeklerinde
artık koca delikanlı olan Arcadio ile gevezelik ediyor ve onun savaşın patlak
vermesi konusunda pek heyecanlı olduğunu görüyordu. Arcadio'nun öğretmenlik
yaptığı okulda, kendisinden büyük öğrencileri vardı. Konuşmasını daha yeni
öğrenenlerle saçı sakalına karışmışlar biraradaydılar. Liberallik ateşi okulu
da sarmıştı. Peder Nicanor'un vurulacağından, kilisenin okul yapılacağından,
serbest aşka hak tanınacağından dem vuruluyordu.

  Aureliano, Arcadio'nun taşkınlıklarını yatıştırmaya çalıştı. Ona sağduyu
ve ölçülü davranmayı öğütledi. Oysa Arcadio, onun mantıklı görüşlerine,
gerçekçiliğine kulağını tıkayıp, herkesin içinde onu karaktersizlikle
suçladı. Aureliano bekledi. Sonunda, Aralık başlarında bir gün Ursula, eli
ayağı titreyerek işliğe daldı.

  -Savaş patlamış!

  Aslında savaş patlayalı üç ay olmuştu. Bütün ülkede sıkıyönetim ilan
edilmişti. Olayları anında haber alan yalnızca Don Apolinar Moscote'ydi.
Ama köyü işgal eden ordu birliği yola çıktığı halde, bunu bile karısına
söylememişti. Askerler, yedeklerinde katırların çektiği iki hafif topla
birlikte şafak sökmeden köye girdiler ve okulda karargah kurdular. Akşam
altıdan sonra sokağa çıkma yasağı kondu. Bir öncekinden çok daha titiz bir
araştırma yapıldı, bütün evler didik didik arandı ve tarım aletlerine bile
elkonuldu. Dr. Noguera'yı sürükleye sürükleye alana getirdiler, bir ağaca
bağladılar ve sorup soruşturmadan kurşuna dizdiler. Peder Nicanor, uçma
mucizesiyle askeri yetkilileri etkilemek istediyse de, askerlerden biri
tüfeğin dipçiğini indirdiği gibi, kafasını ikiye ayırdı. Liberallerin
coşkusu sessiz bu dehşete dönüştü. Saz benizli, suskun Aureliano,
kayınpederiyle domino partilerini sürdürüyordu.

  Her ne kadar köyün sözde sivil ve askeri yöneticisi sıfatını taşıyorsa da, Don Apolinar Moscote
saygınlığını bir kez daha yitirmişti. Verilecek kararları yüzbaşı veriyor,
asayişin korunması için her sabah olağanüstü toplantılar düzenleniyordu.
Bir gün emrindeki askerlerin dördü, kuduz köpeğin ısırdığı bir kadını, zorla
ailesinin elinden aldılar ve dipçikleriyle vura vura öldürdüler. İşgalden
iki hafta sonra bir pazar günü Aureliano, Gerineldo Marquez'in evine gitti
ve o her zamanki az konuşur tavrıyla bir fincan sade kahve istedi. İkisi
mutfakta yalnız kaldıkları zaman Aureliano, sesinde o günedek alışılmamış
otoriter bir tonla konuştu. Çocukları hazırla, dedi. Savaşa giriyoruz.
Gerineldo Marquez, kulaklarına inanamadı.

  -Hangi silahlarla? diye sordu.

  Aureliano, Onların silahlarıyla, diye karşılık verdi.

  Salı geceyarısı yapılan çılgınca bir hareket sonunda, Aureliano
Buendia'nın komutasındaki otuz yaşına varmamış yirmibir kişi,
mutfak bıçakları ve ucu sivriltilmiş aletlerle silahlanarak garnizonu
bastılar, silahlara elkoydular, yüzbaşıyı da kadını öldürmüş olan
dört askeri de bahçede kurşuna dizdiler.

  O gece, daha idam mangasının kurşun sesleri dinmeden, Arcadio, köyün askeri
ve sivil yöneticisi ilan edildi. Ayaklanmaya katılanlardan evli olanlar,
karılarıyla ancak vedalaşacak zaman bulabildiler. Onları birbaşlarına
bırakıp, terörden kurtarılan halkın coşkun gösterileri arasında şafakla
birlikte yola düzüldüler. Son gelen haberlere göre Manaure'ye doğru yola
çıkmış bulunan devrimci General Victoria Medina'nın güçlerine katılmaya
gidiyorlardı. Gitmeden önce Aureliano, Don Apolinar Moscote'yi gizlendiği
dolaptan çıkardı. Korkma, baba, dedi. Yeni hükümet senin ve ailenin
kişisel güvenliğini koruyacağına söz veriyor. Don Apolinar Moscote, ayağına
uzun çizmeler çekmiş, omuzuna tüfek asmış bu isyancı ile, akşamları domino
oynadığı kişinin aynı insan olup olmadığını kestiremedi.

  Bu yaptığınız çılgınlık, Aurelito, diye bağırdı.

  Aureliano, Çılgınlık değil, savaş, dedi. Bir daha da bana
Aurelito deme. Ben artık Albay Aureliano Buendia'yım.

  :::::::::::::::::::::::::

  Albay Aureliano Buendia, otuziki silahlı ayaklanma düzenledi, hepsinde de
yenildi. Onyedi ayrı kadından onyedi erkek çocuğu oldu ve en büyükleri
otuzbeşine gelmeden, bir gecede onyedisi de öldürüldü. Kendisi ondört suikast
girişiminden, yetmişüç pusudan ve bir idam mangasının elinden sağ çıktı.

  Koca bir beygirin nallarını dikecek güçte strikninli kahve içip yine
postu kurtardı. Cumhurbaşkanının verdiği liyakat nişanını kabul
etmedi. Devrimci güçlerin başkomutanlığına yükseldi, ünü bir sınırdan
ötekine bütün ülkeyi tuttu, hükümetin en çok korktuğu kişi oldu ve hiçbir
zaman resminin çekilmesine izin vermedi. Savaştan sonra kendisine ömür boyu
bağlanılmak istenen aylığı kabul etmedi ve yaşlılık günlerinde bile ekmeğini
Macondo'daki işliğinde yaptığı gümüş balıklarla kazandı. Her çarpışmada
adamlarının önünde savaşa atıldığı halde, aldığı tek yara yine kendi eliyle
oldu.

  Yirmi yılı bulan iç savaşa son veren Neerlandia Antlaşmasını imzaladıktan
sonra kendini göğsünden vurdu, ama kurşun can alıcı organların hiçbirine
değmeden, yağdan kıl çeker gibi sıyrılıp sırtından çıktı. Bütün bunlardan
arta kalan tek şey, Macondo'da kendi adını taşıyan bir sokak oldu. Ne var ki,
yaşlanıp eceliyle ölmezden birkaç yıl önce, kendisinin de söylediği gibi,
General Victorio Medina'nın güçlerine katılmak için yirmibir arkadaşıyla
birlikte yola çıktığı şafak vakti, bunların hiçbirini beklemiyordu.

  Gitmeden önce Arcadio'ya bütün söylediği, -Macondo'yu sana bırakıyoruz,
demek oldu. Burasını iyi durumda bırakıyoruz, geldiğimizde daha iyi durumda
bulalım.

  Arcadio bu sözleri, işine geldiğince yorumladı. Kendisine bir
üniforma uydurdu. Melquiades'in kitaplarını baştan sona karıştırıp
mareşal üniforması gibi sırmalı, apoletli bir ceket edindi. Beline
bağladığı kılıcı, kurşuna dizilen yüzbaşıdan soyduğu altın işlemeli
tokalarla tutturdu. Top arabalarını köyün girişine yerleştirdi, ateşli
söylevleriyle ayaklanan eski öğrencilerin sırtına da birer üniforma
uydurup onları sokaklara salıverdi. Böylelikle yabancılar üzerinde,
köyün ele geçirilemez güçlerle savunulduğu izlenimini uyandırmak
istiyordu. Bu, iki yanlı bir aldatmacaydı. Çünkü hükümet köye
saldırmayı on ay göze alamadı; saldırıya geçtiği zaman da, öylesine
büyük bir güçle saldırdı ki, köyün direnişi yarım saat içinde yıkıldı.
Arcadio, yöneticiliğinin daha ilk gününden bildirilere ne denli
meraklı olduğunu ortaya koydu. Aklına her geleni bir bildiriyle
halka duyuruyor, kimi zaman günde dört kararname yayınladığı
oluyordu. Onsekizini bitirmiş olanlara zorunlu askerlik hizmeti
öngörmüş, akşam altıdan sonra başıboş dolaşan hayvanları kamu
malı saymaya başlatmış, yaşlıların koluna kırmızı band taktırır olmuştu.

  Peder Nicanor'u bir kenara sıkıştırmış, işkence ile korkutarak, ayin
yapmasını ve Liberallerin zaferi adına olmadıkça çan çalmasını yasaklamıştı.
Kararlarının kesinliğinden kimse kuşkulanmasın diye de köyün alanına idam
mangasını dizmiş, karşıya diktirdiği bir korkuluğu kurşuna dizdirmişti.
Başlangıçta onu, kimsenin ciddiye aldığı yoktu. Ne olsa, büyüklüğe özenen
çocuklardı hepsi.

  Ama bir gece, Arcadio turtu, Catarino'nun dükkanına gitti. Davulcu onu
görünce, tremolo çekerek selamladı. Oradakiler gülüşmeye
başladılar. Tepesi atan Arcadio, yetkililere saygısızlık ettiği
gerekçesiyle davulcuyu kurşuna dizdirdi. Buna karşı çıkanları da, ayak
bileklerini iki tomruk arasına sıkıştırıp okula hapsetti ve ekmekle
sudan başka bir şey vermedi. Ursula, onun bu keyfi davranışlarını
öğrendiği zaman, Katil! diye bağırıyordu suratına. Aureliano bu
yaptıklarını duyunca seni kurşunlatacak, ilk oh çeken de ben olacağım.
Ama ne dese boşunaydı. Arcadio baskıyı artırdıkça artırıyor
halkı sıktıkça sıkıyordu. Sonunda, Macondo'nun gelmiş geçmiş en
gaddar yöneticisi oldu. Bir gün Don Apolinar Moscote yandı yanıldı,
Başlarını taşa vura vura anlasınlar aradaki ayrımı. İşte Liberal cenneti
dedikleri bu, dedi. Bu sözler, Arcadio'nun kulağına gitti. Devriyelerin
başına geçip Moscote'nin evini bastı, eşyalarını parçaladı, kızları
kamçılattı. Don Apolinar Moscote'yi sürükleye sürükleye dışarı çıkarttı.

  Ursula, olanları duyunca, öfkeden çılgına döndü. Kırbacı kaptığı gibi
bağıra çağıra, lanet okuya okuya karargaha koştu. Ursula avluya daldığı
anda, Arcadio da ateş emrini vermek üzereydi.

  -Sıkıysa vur da görelim, piç kurusu! diye bağırdı.

  Arcadio'nun ağzını açmasına fırsat vermeden, Hadi bakalım,
katil herif! diye bağırarak kırbacı indirdi. Beni de öldür, iblis
ruhlu anasının oğlu. Öldür ki bir canavar büyüttüm diye gözyaşı
dökmeyeyim. Ursula, kırbacı acımasız indiriyordu. Kırbaçlaya
kırbaçlaya Arcadio'yu arka bahçeye kovaladı. Arcadio kabuğuna
büzülen sümüklüböcek gibi bir köşeye sindi. Daha önce keyif için
kurşunlayıp parçaladıkları korkuluğun bulunduğu yere bağlanan
Don Apolinar Moscote, kendinden geçmişti. İdam mangasındaki
çocuklar, Ursula kendilerini de döver diye korkularından çil yavrusu
gibi dağıldılar. Oysa Ursula onların yüzüne bile bakmadı. Yakası
paçası bir yana gitmiş Arcadio'yu acı ve öfkeden haykırarak
bıraktı; gitti, Don Apolinar Moscote'yi çözüp evine götürdü. Karargahtan
çıkmadan önce de, tomruğa vurulmuş tutukluları serbest bıraktı.

  O günden sonra köyü yöneten Ursula oldu. Pazar ayinlerini
yeniden başlattı, kırmızı kol bandı takılmasına karşı çıktı ve saçmasapan
kararnameleri yürürlükten kaldırdı. Bütün gücüne rağmen, kara yazılı başına
gelenlere ağlamaktan da geri durmuyordu.

  Öylesine büyük yalnızlık duyuyordu ki, kestane ağacının altında
unutulan kocasıyla çene çalmaktan bile medet umar olmuştu. Haziran
yağmurları, çardağı yıkacakmış gibi yağdığı günler, Bak ne
hale geldik, diyordu. Şu eve bak, in cin top oynuyor. Çocuklarımız
dört bir yana dağıldılar. Seninle ben kuru başımıza kaldık.

  Tıpkı başlangıçtaki gibi. Çoktan bilinçsizlik uçurumuna yuvarlanmış
olan Jose Arcadio Buendia, karısının dediklerini duymuyordu bile. Deliliğinin
ilk zamanlarında günlük gereksinmelerini latince sözlerle belirliyordu.
Beynini saran bulutlar kısa sürelerle de olsa aralandığı zaman akıllı uslu
konuşuyor, Amaranta yemeğini getirdiğinde, kendisini rahatsız eden şeyleri
ona söylüyor ve Amaranta'nın sırtına şişe çekmesine, hardal yakısı
yapıştırmasına ses çıkarmıyordu.

  Ama Ursula ona dert yanmaya başladığı sıralarda, Jose Arcadio Buendia,
gerçekle bütün ilintisini koparmıştı. Ursula, onu yerinden kaldırmadan yavaş
yavaş silip temizliyor, bir yandan da aile içinde olup bitenleri haber
veriyordu. Kocasının sırtını fırçayla sabunlarken, Aureliano savaşa gideli
dört ayı geçti, daha bir haber alamadık, diyordu. Jose Arcadio koca adam
olup geri döndü. Sen bile ufak tefek kalırsın yanında. Her tarafına dövme
yaptırmış. Ne yazık ki, bizleri yerin dibine geçirmekten başka bir iş
yaptığı yok. Kötü haberleri duydukça, kocası üzülüyormuş gibi geldi
Ursula'ya. Bunun üzerine ona yalan söylemeye karar verdi. Kürekle
toplayıp kaldırmadan önce kocasının pisliğinin üzerine kül dökerken, -Bak
sana ne diyeceğim, hiç inanmayacaksın, dedi. -Tanrı, Jose Arcadio ile Rebeca'nın
evlenmelerini istedi, şimdi mutluluklarına diyecek yok.

  Bu aldatmacaları öyle içten anlatıyordu ki, sonunda kendi yalanlarıyla
avunur oldu. Arcadio ağır başlı bir adam oldu artık, diyordu. Yiğit mi
yiğit. Yakışıklı mı yakışıklı. Uniformasını giyinip kılıcını kuşandığında bir
görmelisin. Oysa ha onunla konuşmuş, ha bir ölüyle, ayırdedilmezdi. Çünkü
Jose Arcadio Buendia, öylesine zararsız, öylesine elini eteğini dünyadan
çekmiş görünüyordu ki, Ursula onu çözmeye karar verdi. Jose Arcadio Buendia,
çözüldükten sonra yerinden kımıldamadı. Bütün iplerden güçlü, gözle görünmez
bağlarla kestane ağacının gövdesine bağlıymış gibi, yağmur demeden güneş
demeden orada oturuyordu. Ağustosa doğru, kış hiç bitmeyecek gibi başladığı
sıralarda, Ursula ona gerçeğe benzer bir haber verebildi:

  -Şansımızın hala yaver gittiğine inanır mısın? diye söze girdi.
Amaranta ile laternacı İtalyan evlenecekler.

  Gerçekten de, Amaranta ile Pietro Crespi arkadaşlıklarını ilerletmişlerdi.
Onların başında beklemeyi artık gereksiz gören Ursula da bu arkadaşlığı
destekliyordu. Herkes onlara sözlü gözüyle bakıyordu. İtalyan, alacakaranlık
çökerken, ceketinin yakasına bir fulya iliştirerek geliyor, Amaranta'ya
Petrarque'ın şiirlerini çeviriyordu. Ortancaların ve güllerin kokusundan
solukları kesilerek terasta oturuyorlar, -savaş mı oluyormuş, kötü haberler
mi geliyormuş hiç ilgilenmeden- biri şiir okuyarak, öteki dantelli kol
ağızları dikerek, sivrisinekler terası oturulmaz hale getirip onları içeri
kaçırana dek oyalanıyorlardı. Amaranta'nın akıllı uslu tavrı, ölçülü ama
içten yakınlığı, nişanlısının çevresinde gözle görünmez bir ağ örmüştü.
Pietro Crespi, akşamları saat sekizde zorla evden ayrılırken, yüzüksüz
parmaklarıyla bu ağı kenara itip kendine yol açıyordu sanki.

  Pietro Crespi'ye İtalya'dan gelen kartpostalları bir albüme yerleştirmişlerdi.
Issız parklarda el ele tutuşmuş sevgililerin resimleri vardı kartlarda.
Köşelerine de okla delinmiş yürekler ve güvercin gagalarında altın yaldızlı
kurdelalar serpiştirilmişti. Kartlara bakarken Pietro Crespi, Floransa'dayken
bu parka gittim, diyordu. O parkta eline yem alıp avucunu açar, kuşları
beslersin.

  Kimi zaman Venedik'in suluboya bir resmine bakarken, sıla özlemi,
kanalların vıcık vıcık çamurunu, yapış yapış deniz analarının
kekremsi kokusunu, çiçek kokularına dönüştürürdü İtalyan'ın
burnunda. Amaranta içini çeker, güler, çocuksu bir dil konuşan

güzel kadınlarla yakışıklı erkeklerin yaşadığı, geçmişteki görkeminden
geriye, yalnızca çöplüklerinde kedilerin cirit attığı eski
kentlerle dolu ikinci bir anayurt düşlerdi. Pietro Crespi bu
ikinci yurdu bulmak için okyanuslar aştıktan, Rebeca'nın ateşli
kucaklamalarıyla tutkuyu aşkla karıştırdıktan sonra gerçek sevgiyi bulmuştu.
Mutluluğun yanısıra servete de kavuşmuştu.

  O sıralarda dükkanı ve deposu bir sokaktan öteki sokağa dek uzanıyordu. Saat
başında ufacık çanlar çalan Floransa'daki çan kulesinin modelinden
tutun da, Sorrento'dan gelme müzikli kutulara, Çin'den gelme, kapağı
açılınca müzik çalan dolaplara, akla gelecek her türlü müzik
aletinden düşünülebilecek her çeşit mekanik oyuncağa varana dek
dükkanda neler yoktu neler. Pietro Crespi müzik dersi vermeye
ancak zaman ayırabildiği için, dükkanı, kardeşi Bruna Crespi yürütüyordu.
Pietro Crespi'nin sayesinde, Türkler Sokağı, Arcadio'nun
keyfi davranışlarını ve uzaklardaki savaş karabasanını unutturan
bir ezgiler vahası niteliğine büründü. Ursula, pazar ayinlerini yeniden
başlatınca, Pietro Crespi, kiliseye Alman malı ufak bir org bağışladı.
Çocuk korosu kurdu ve Peder Nicanor'un sessiz ayinine yücelik katan bir
Gregoryen repertuvar hazırladı.

  Amaranta'nın tam dengi olduğuna kimsenin kuşkusu yoktu. Duygularını
zorlamadan, kendilerini yüreklerinin doğal akışına bırakarak öyle bir
noktaya geldiler ki, artık düğün gününü saptamaktan öte yapılacak
bir şey kalmıyordu. Önlerinde hiçbir engel yoktu. Ursula, evlenmesini
boyuna ertelemekle Rebeca'nın yazgısını değiştirdiği için içten içe kendini
suçluyor, bu yüzden de yeni acılar yaratmaktan sakınıyordu. Savaşın
ilerlemesi, Aureliano'nun yokluğu, Arcadio'nun gaddarlığı ve Jose Arcadio
ile Rebeca'nın evden kovulması, Remedios için tutulan yası geri plana
itmişti. Düğünün yaklaştığı o günlerde, Pietro Crespi, kendisine oğlu gibi
bağlanan Aureliano Jose'yi ilk çocukları olarak benimsemeye başlamıştı.
Çevresindeki bütün oluşumlar, Amaranta'ya tasasız, kusursuz bir mutluluk
müjdeliyor gibiydi. Ne var ki, Rebeca'nın tersine, Amaranta herhangi bir
heyecan belirtisi göstermiyordu.

  Masa örtülerini nasıl sabırla boyuyorsa, eşsiz dantelleri nasıl sessizce
örüyorsa, iğne oyasından tavuskuşlarını nasıl işliyorsa, Pietro Crespi'nin
de yüreğinin sesine kulak tıkayamayacağı anin gelmesini öyle sabırsızlıkla
bekliyordu. Beklediği gün, Ekim başlarında güz yağmurlarıyla birlikte
geldi. Pietro Crespi, dikiş kutusunu onun kucağından aldı ve Gelecek ay
evleniyoruz, dedi. Onun buz gibi elleri kendininkilere değince, Amaranta
titremedi hiç. Uysal bir hayvan gibi ellerini çekti ve işini sürdürdü.

  -Basitleşme, Crespi, diyerek gülümsedi. Ölsem seninle evlenmem.

  Pietro Crespi artık kendini tutamadı. Hiç utanıp sıkılmadan
hüngür hüngür ağlıyor, umutsuzluk içinde ellerini ovuşturarak
parmaklarını kıracakmış gibi bastırıyordu. Ama, Amaranta'yı yumuşatamadı.
-Boşuna zaman kaybetme. Beni gerçekten çok seviyorsan, bir daha bu eve
adımını atmazsın, dedikten sonra başka söz çıkmadı kızın ağzından. Ursula
utancından yerin dibine giriyordu. Pietro Crespi yalvarıp yakarmaktan
usanmadı. Her türlü rezilliği, aşağılanmayı göze aldı. Koca bir gün başını
Ursula'nın dizine dayayıp ağladı. Ursula, onu avutabilmek için istese canını
bile verecek duruma geldi.

  Yağmurlu gecelerde Crespi şemsiyesini açıyor, Amaranta'nın odasında ışık
görebilmek için evin çevresinde dört dönüyordu. Hiç o günlerdeki gibi iyi
giyindiği olmamıştı. Tahtını tacını yitirmiş bir imparator başını andıran
kafasını, bir tuhaf yücelikle, soylulukla dikiyordu. Amaranta ile birlikte
terasta oturup nakış işleyen arkadaşlarına gitti. Amaranta'yı kandırsınlar
diye dökmediği dil kalmadı. İşi gücü boşladı. Sabahtan akşama dek
dükkanın arkasındaki odaya kapanıyor, coşkulu mektuplar yazıp
bunları kurutulmuş çiçek yaprakları ve kelebeklerle birlikte Amaranta'ya
yolluyordu. Amaranta ise mektupları açmadan geri gönderiyordu. Crespi
saatlerce bir köşeye çekilip saz çalıyordu. Bir gece de şarkı söyledi. Kanuna
benzer sazın tellerinden çıkan ilahi ezgiler ve dünyada kimsenin böylesine
sevemeyeceğine kanıt olabilecek yanık ses, bütün Macondo'yu ayağa kaldırdı.
Köyün bütün ışıkları tek tek yandı da bir Amaranta'nınki yanmadı. Ermişler
Yortusu günü olan iki Kasımda, Crespi'nin kardeşi dükkanı açtı.

  Bütün ışıklar yanıyordu. Bütün müzikli kutuların ağzı açıktı. Bütün
saatler sonsuz bir saat başını çalıyordu. Ve bu çılgın müzik sesleri arasında,
Pietro Crespi'yi dükkanın arkasında bileklerini usturayla kesmiş ve ellerini
bir tas aselbende batırmış olarak buldu.

  Ursula, ölünün o gece kendi evlerinde kalacağını, başında beklenileceğini,
geleneksel cenaze yemeğinin yenileceğini bildirdi. Peder Nicanor dinsel tören
yapılmasına ve ölünün kutsanmış toprağa gömülmesine karşı çıktı. Ursula onu
göğüsledi. Senin de benim de aklımızın ermeyeceği bir biçimde ermiş adamdı
o, dedi. Onun için sen istesen de istemesen de, onu Melquiades'in yanına
gömeceğim. Dediğini de yaptı; hem de bütün köyün desteği ve tantanalı
bir cenaze töreniyle. Amaranta yatak odasından dışarı çıkmadı.

  Yattığı yerden, Ursula'nın ağladığını, evi dolduran kalabalığın
ayak seslerini ve fısıltılarını, ıskatçıların ağıtlarını duyuyordu. Sonra
ezilmiş çiçek kokan bir sessizlik başladı. Amaranta uzun bir süre, akşam
karanlığı çökerken Pietro Crespi'nin lavanta kokusunu duymaya devam etti.
Ama kendini kaybetmeyecek kadar güçlüydü. Ursula onu kendi haline bırakmış,
hiç ilgilenmez olmuştu. Bir ikindi zamanı, Amaranta, mutfağa gidip elini
ocaktaki kömürlerin arasına daldırdığı ve etinin yanık kokusundan öte bir
acı duymayıncaya dek elini yaktığı zaman bile, Ursula başını çevirip de
bakmadı. Vicdan azabı böyle geçiştirilemezdi ki. Amaranta birkaç gün
evin içinde, eli, yumurta akı yakısına sarılı dolaştı. Yumurta akı,
elinin yanığıyla birlikte yüreğindeki yaraları da dağlamış gibiydi.

  Bu faciadan geriye kalan gözle görülür tek iz, Amaranta'nın yanık
eline sardığı ve ölene dek çıkarmadığı siyah bez oldu. Arcadio, Pietro
Crespi için resmi yas ilan ederek kendisinden umulmadık bir insanlık
gösterdi. Ursula, onun bu davranışını, sürüden ayrılan kuzunun geri dönüşü
olarak yorumladı. Oysa yanılmıştı. O, Arcadio'yu, sırtına üniforma geçirdiği
gün değil, ta başlangıçta yitirmişti. Arcadio'yu da Rebeca'yı büyüttüğü gibi
eksiksiz fazlasız, kendi çocuklarından ayırdetmeksizin yetiştirdiğini
sanıyordu. Oysa Arcadio, uykusuzluk hastalığı salgınında, Ursula'nın evi
onarma çabaları arasında, Jose Arcadio Buendia aklını oynattığında,
Aureliano'nun içine kapandığı günlerde ve Amaranta ile Rebeca arasındaki
ölümcül sürtüşme süresince hep yalnız ve ürkek bir çocukluk yaşamıştı.
Aurelıano gerçi ona okuyup yazmasını öğretmişti öğretmesine. Ama bir
yabancıya öğretircesine, içten ilgilenmeden, aklı hep başka yerde olarak.


  Artık giyilemeyecek hale gelmiş giysilerini de Arcadio'ya veriyor,
Visitacion bunları daraltıp kısaltarak çocuğa uyduruyordu. Arcadio bütün
çocukluğu boyunça, ayağına büyük pabuçların, kıçı yamalı pantolonların ve
kadınsı kalçalarının acısını yaşadı. Visitacion ve Cataure ile onların
dilinden konuşuyor, başka hiç kimseyle onlarla olduğu gibi anlaşamıyordu.
Arcadio'ya anlaşılmaz yazılarını okuyan, resim çekme sanatını öğreten
Melquiades, onunla gerçekten ilgilenen tek kişiydi.

  Melquiades ölünce Arcadio'nun gizli gizli nasıl gözyaşı döktüğünü
onun yazılarını boşu boşuna inceleyerek yeniden canlandırmaya
nasıl çalıştığını kimse bilmiyordu. Kendisini sevip saydıkları öğretmenlik
dönemi, ardından da bitmez tükenmez kararnameleri, alacalı üniformasıyla
iktidar dönemi, onu eski bir acının ağırlığından kurtardı. Bir gece
Catarino'nun dükkanında birisi, Taşıdığın soyadına layık değilsin, demek
cüretini gösterdi. Umulanın aksine, Arcadio, adamı kurşuna dizdirmedi.

  -Buendia olmamak benim için en büyük onurdur, dedi.

  Arcadio'nun anası babasıyla ilgili gizi bilenler, bu sözleri duyunca,
kendisinin de gerçeği bildiğini sandılar. Ama Arcadio bu gerçeği hiç
öğrenmemişti. Karanlık odada onun kanına ateşler salan Pilar Ternera, önce
Jose Arcadio, ardından Aureliano için nasıl karşı durulmaz bir tutku olmuşsa;
şimdi de Arcadio için öyleydi: Eski güzelliği yitmiş olsa da, kahkahası
eskisi gibi çınlamasa da Arcadio hep onu arıyor ve isli buğu kokusundan
izini buluyordu. Savaştan kısa bir süre önce, Pilar Ternera küçük oğlunu
okuldan almak için her günkünden biraz daha geç geldiğinde, Arcadio'yu
öğle uykusuna yattığı ve sonradan tutukluları tomruğa vurduğu odada
kendisini bekler buldu. Çocuk bahçede oynuyordu, Arcadio, Pilar Ternera'nın
o odadan geçmek zorunda olduğunu biliyor ve hamağına uzanmış, titreyerek
bekliyordu. Kadın geldi. Arcadio onu bileğinden yakaladı ve hamağın içine
çekmeye çalıştı.

  Pilar Ternera dehşete düşmüştü. Olamaz! Olamaz! diyordu. Seni
mutlu kılmayı nasıl isterim bilemezsin, ama Tanrı biliyor ya, yapamam bunu.
Arcadio atalarından kalma gücüyle kadını belinden kavradı ve tenine dokunduğu
anda dünya silindi gözünden. Namusluluk numarası yapmaya kalkışma, dedi.
Orospuluğunu bilmeyen mi var? Pilar, kötü yazgısına lanet okudu içinden.
Çocuklar görür, diye fısıldadı. En iyisi bu gece kapıyı sürgüleme.
O gece Arcadio hamağında ateşler içinde titreyerek onu bekledi. Gözüne uyku
girmiyor, kulağı kirişte bekliyordu. Yaklaşan sabahın sonu gelmez saatlerinde
çekirgelerin sesini, çullukların doğan günü müjdeleyen acımasız çığlıklarını
duydukça atlatıldığına iyiden iyiye inanıyordu. Heyecan, öfkeye dönüştüğü
sırada, kapı birden aralandı. Arcadio, birkaç ay sonra idam mangasının
karşısına dikilirken, sınıftaki ayak seslerini, sıraların çarpılışını,
odanın karanlığında gövdesine yaslanan bir bedenin ağırlığını ve bir başka
yürekten boşalan havayı soluyuşunu hatırlayacaktı. Arcadio elini
uzattı ve karanlıkta geçip gitmek üzere olan iki parmağı iki yüzüklü bir
başka eli yakaladı. Elin üzerindeki damarları yokladı, bahtsız
bir yüreğin atışlarını duydu bileğinde ve yaşam çizgisi başparmağın dibinde
ölümün pençesiyle kesilen avuç içini elledi.

  Sonra, bunun beklediği kadın olmadığını anladı, çünkü isli buğu değil,
çiçek kokuyordu ve erkek göğsü gibi ufacık başlı gün görmemiş memeleri,
ceviz gibi sert ve yuvarlak apış arası, deneysizliğin heyecanına bulanmış
sevecenliği vardı. Kızoğlankızdı ve adı da Santa Sofia de la Piedad'tı.
Pilar Ternera, ona bu yaptığını yapsın diye, bütün ömrünce biriktirip bir
yana ayırdığı paranın yarısını vermişti, tam elli peso. Arcadio onu,
babasının ufak aşçı dükkanında çalışırken çok görmüştü, ama hiç alıcı gözle
bakmamıştı; çünkü kız gerekli olduğu anın dışında varlığını çevresindekilere
duyurmamak gibi az görülür bir erdeme sahipti. Ama o günden sonra, Arcadio,
kızın koltukaltlarındaki sıcaklığa kedi gibi sokulmadan edemedi. Kız öğlen
uykusu zamanı geldi mi, okula gidiyordu. Anası babası da biliyorlar ve ses
çıkarmıyorlardı. Pilar Ternera ölümlük-kalımlık birikiminin öteki yarısını
da onlara vermişti.

  Sonraları, hükümet birlikleri onları aşk yuvalarından edince, onlar da,
dükkanın arkasındaki domuz yağı tenekeleriyle mısır çuvallarının arasında
sevişmeye başladılar. Arcadio, köyün sivil ve askeri yöneticiliğine atandığı
sıralarda, bir kızları olmuştu.

  Bu durumu bilen tek akrabaları Jose Arcadio ile Rebeca'ydı.
Arcadio, o sıralarda yakınlıktan çok suç ortaklığı duygusuyla onlarla
sıkıfıkıydı. Jose Arcadio, evlilik boyunduruğuna kaptırmıştı
kendini. Rebeca'nın sağlam kişiliği, doymak bilmez midesi, tuttuğunu
koparan hırsı, kadın peşinde koşan, aylak biri olmaktan çıkıp
yük hayvanı gibi işe koşulan kocasının olanca gücünü emiyor tüketiyordu.
Temiz pak bir evleri vardı. Güneş doğarken Rebeca evin her yanını açar,
mezarlıktan esen yel, pencerelerden girip kapılardan bahçeye taşarken,
duvarların badanasına, eşyalara mezarların güherçile kokusunu sindirirdi.
Rebeca'nın toprak yemek isteği, ana babasının kemiklerinin takırtısı,
Pietro Crespi'nin beceriksizliği karşısında kanının kaynaması artık çok
geçmişte kalmıştı. Rebeca bütün gün pencerenin önünde, savaşın
tedirginliğinden uzak, oturup nakış işliyordu. Dolaptaki çanaklar
birbirlerine vurup şıngırdamaya başladığında kalkıp yemek pişirmeye
koyuluyordu. Önden uyuz itler, arkadan kimi zaman omuzuna bir geyik vurmuş,
çoğu zaman da elinde ipe dizili yaban ördekleri ve tavşanlar sallanan,
çizmeli, mahmuzlu, çifteli dev ortalıkta görünmeden çok önce, Rebeca yemeği
hazırlamış olurdu.

  Yönetiminin ilk günlerinden birinde Arcadio bir ikindi vakti çıkageldi.
Evden ayrıldıklarından beri onu görmemişlerdi, ama öylesine içten ve yakın
bir tavrı vardı ki, Rebeca ile Jose Arcadio onu sofralarına almaktan
çekinmediler.

  Yemeklerini yiyip kahvelerini içerlerken Arcadio geliş nedenini açıkladı.
Jose Arcadio hakkında bir şikayet vardı. Deniliyordu ki Jose Arcadio kendi
tarlasını sürmekle işe başlamış, sonra öküzleri dehleye dehleye, önüne çit
geldiyse ezip, yapı geldiyse yıkıp çevredeki en bereketli toprakları zorla
ele geçirmişti. Gözü tutmadığı için ilişmediği toprakların sahiplerini de
haraca bağlamıştı. Her cumartesi yanına av köpeklerini alıyor, omuzuna çiftesini
asıyor, haraç toplamaya çıkıyordu. Jose Arcadio yaptıklarını inkar etmedi.

  -Bu toprakları köyün kuruluşu sırasında Jose Arcadio Buendia dağıtmıştır.
Aslında aileye ait olan bu mirası har vurup harman savurduğu için deliliği o
zamandan başlamıştır, diyor ve bü yüzden de o topraklara elkoymakta kendini
haklı görüyordu. Böyle bir savunma gereksizdi aslında, çünkü Arcadio, hak
yerini bulsun diye gelmemişti. Jose Arcadio ile pazarlığa gelmişti. Elkoyulan
toprakların tapusu, Jose Arcadio'nun üzerine çıkabilsin diye, Arcadio, bir
kadastro dairesi kuracak, bunun karşılığında da Jose Arcadio, haracı, yerel
hükümet temsilcilerinin toplamasını kabul edecekti. Arılaştılar. Yıllar
sonra, Albay Aureliano Buendia, tapu kayıtlarını incelerken, Jose Arcadio'nun
bahçesinin bulunduğu tepeden göz görebildiğine ufkadek, mezarlık dahil bütün
toprakların kardeşinin üzerine kayıtlı olduğunu gördü.
Ve Arcadio'nun onbir ay süren yönetimi sırasınca yalnızca haraçları
toplamakla kalmayıp, Jose Arcadio'nun toprağına ölülerini gömebilsinler diye
ölenlerin ailelerinden de para aldığını öğrendi.

  Ursula, bütün köyün dilinde dolaşan bu olayları ancak birkaç
ay sonra öğrendi. Onun acısına acı katmamak için herkes olanları
saklıyordu. Ursula önce kuşkulandı. Kocasına kaşık kaşık kabak
şerbeti içirirken, sözümona koltuklarını kabarta kabarta Arcadio
ev yaptırıyor, dedi. Demesine dedi de ister istemez içini çekip,
Bilmem ama, bu işin bir kokusu çıkacak gibime geliyor, diye ekledi.
Sonraları, Arcadio'nun ev yaptırmakla yetinmeyip Viyana
malı eşya ısmarladığını da öğrenince, onun kamu hizmetleri için
topladığı parayı yediğine iyice aklı yattı. Bir pazar ayininden sonra,
Arcadio'yu yeni evinde oturmuş, memurlarıyla kağıt oynarken
görünce, Sen ailemizin yüzkarasısın! diye haykırdı. Arcadio ona
hiç aldırmadı. Ursula, onun altı aylık bir kızı olduğunu ve birlikte
yaşadığı Santa Sofia de la Piedad'ın yine gebe olduğunu ancak o
zaman öğrendi. Bunun üzerine, her neredeyse bulup, Albay Aureliano Buendia'ya
mektup yazmaya, olanı bieni bildirmeye karar verdi.

  Oysa günlerin çabuk gelişen olayları, Ursula'nın yalnızca tasarılarını
uygulamasını engellemekle kalmadı, onu bunları düşündüğüne düşüneceğine de
pişman etti. O zamana dek ancak belirsiz ve uzak bir olayı nitelemeye
yarayan savaş sözcüğü, birden somut ve dramatik bir gerçek oluverdi. Şubat
sonlarına doğru, süpürge yüklü bir eşeğe binmiş, kül benizli, yaşlı bir
kadın geldi Macondo'ya. Öylesine zararsız bir görünüşü vardı ki, nöbetçiler
bataklıktaki köylerden gelen satıcılardan biri diye, sorgusuz sualsiz köye

bıraktılar. Kadın, doğruca kışlaya gitti. Arcadio, onu bir zamanlar
sınıf olan odada kabul etti. Şimdi burası bir çeşit cephe gerisi
karargahı haline getirilmiş, çengellere kıvrılıp dürülmüş hamaklar asılmış,
köşelere yataklar yığılmış, yerlere tüfekler, karabinalar, hatta
av çifteleri serilmişti. Yaşlı kadın kendini tanıtmazdan önce, dikleşip
hazırola geçerek askerce selam çaktı.

  -Ben Albay Gregorio Stevenson.

  Kötü haberler getirmişti. Dediğine göre Liberallerin son direnme noktaları
da kırılmaya başlamıştı. Riohacha yakınlarında gerileyerek çarpışırken
bıraktığı Albay Aureliano Buendia, Arcadio'ya haber iletmişti. Liberallerin
can ve mal güvenliğinin korunması koşuluyla, köyü direnmeden teslim edecekti.
Arcadio, yolunu şaşırmış ninelere benzeyen bu yabancı haberciye acıyarak
baktı.

  -Yazılı bir şey getirdin tabii, dedi.

  -Tabii öyle bir şey getirmedim, dedi haberci. Bu koşullarda
insanın kendini ele verecek bir şey taşıyamayacağını bilmen gerek.

  Konuşurken elini koynuna atıp gümüşten yapılmış ufak bir
balık çıkardı. Sanırım bu yeter, dedi. Arcadio, Albay Aureliano
Buendia'nın elinden çıkmış balığı görür görmez tanıdı. Ne var ki,
biri savaştan önce bunu almış ya da çalmış olabilirdi. Koynunda
gümüş balık var diye adama gözü kapalı güvenilmezdi. Haberci,
kimliğine inandırabilmek için askeri bir sır açıklayacak kadar işi
ileri götürdü. Görevli olarak Curaçao'ya gittiğini, Karayipler bölgesindeki
bütün sürgünleri biraraya toplayacağını, yıl sonunda bir
çıkartma yapmaya yetecek silah ve cephane bulacağını açıkladı. Albay
Aureliano Buendia bu planın başarıya ulaşacağına inandığından, o anda
gereksiz can kaybı verilmesine karşıydı. Ama Arcadio, Nuh diyor peygamber
demiyordu. Kimliğini kanıtlayana dek haberciyi tutuklayıp tomruğa vurdurttu
ve kanının son damlasını akıtmacasına köyü savunmaya karar verdi.

  Fazla beklemesi gerekmedi. Libarellerin yenilgisiyle ilgili haberler
günden güne artıyordu. Mart sonlarına doğru, zamansız yağmurların bastırdığı
bir tan vakti, son haftaların gergin suskunluğu, acı bir borazan sesi ve
kilisenin kulesini yıkan top gürültüsüyle bozuldu. Aslında, Arcadio'nun
direnme kararı düpedüz çılgınlıktı.

  Sözümona silahlı elli adamı vardı ve adam başına yirmişer kurşun
düşüyordu. Yine de Arcadio'nun atıp tutmalarıyla coşan eski öğrencileri,
yitirilmiş dava uğruna can-baş koymuşlardı. Çizmelerin yollarda çıkardığı
seslerin, birbiriyle çatışan komutların, yeri titreten, topların, vızıldayan
kurşunların ve borazanların katı sesleri arasında Albay Stevenson denilen
adam Arcadio ile konuşma fırsatı buldu. Kadın kılığında ölmek küçüklüğüne
düşürme beni, dedi. Öleceksem, bırak da savaşarak öleyim. Sonunda
Arcadio'yu kandırabildi. Arcadio, ona silah ve yirmi kurşun verilmesini
emretti, karargahı savunması için de yanına beş kişi bırakıp, kendisi
adamlarıyla birlikte direnişi yönetmeye çıktı. Ne var ki, bataklığa
giden anayola ulaşamadı. Barikatlar yıkılmıştı. Köyü savunanlar
sokaklarda çarpışıyorlardı.

  Kurşunları bitene dek tüfekleriyle savaştılar,
kurşunları tükenince tüfeklere karşı tabancalarını çektiler,
sonunda yumruk yumruğa, gırtlak gırtlağa geldiler. Bozgunu gören
kadınlardan kimi ellerine geçirdikleri sopalarla, ekmek bıçaklarıyla
sokaklara döküldüler. O kargaşalıkta, Arcadio, sırtında geceliği, elinde
Jose Arcadio Buendia'nın iki eski tabancasıyla deliler gibi
kendisini arayan Amaranta ile karşılaştı. Arcadio, tüfeğini, savaşırken
silahını yitirmiş bir subaya verdi ve Amaranta'yı evine götürmek
için yan sokaklardan birine saptı. Ursula, bitişik evde kocaman gedik
açmış olan top atışlarına aldırış, etmeden kapıda durmuş
onları bekliyordu. Yağmur diniyordu, ama sokaklar arapsabunu
dökülmüş gibi kaygandı ve karanlıkta, uzaklık, ancak göz kararı
kestirilebiliyordu. Arcadio, Amaranta'yı Ursula'nın yanına bıraktı
ve köşeden ateş açan iki askere karşı koymaya çalıştı. Yıllardır bir
çekmecenin dibinde unutulmuş eski tabancalar ateş almadı. Ursula,
Arcadio'ya gövdesini siper ederek onu eve çekmeye uğraştı.

  -Tanrı aşkına gel! diye bağırdı. Bu kadar çılgınlık yeter!

  Askerler onlara nİşan aldı.

  Biri, Bırak o adamı, hanım, diye seslendi. Yoksa karışmayız ha!

  Arcadio, Ursula'yı eve doğru iteledi, sonra teslim oldu. Az
sonra silah sesleri, kesildi, çanlar çalmaya başladı. Direniş yarım
saatten az sürede kırılmıştı. Arcadio'nun adamlarından bir teki sağ
kalmamıştı, ama karşı taraftan da üç yüz askeri öldürmüşlerdi. Son
direnme noktası, karargah oldu. Saldırıya uğramadan önce, Albay
Gregorio Stevenson denilen adam, karargahtaki tutukluları serbest
bırakmış ve adamlarına, çıkıp sokakta çarpışmalarını emretmişti.

  Olağanüstü hareket yeteneği ve elindeki yirmi kurşunun yirmisini
de sektirmeden isabet ettirişi, karargahın bir yığın insan tarafından
savunulduğu izlenimini uyandırdığından saldırganlar karargahı top
gülleleriyle darmaduman ettiler. Saldırıyı yöneten yüzbaşı, yıkıntılar
arasında kimseleri görmeyip paramparça olmuş kolunda boş bir
tüfekle, iç donundan başka giysisi olmayan bir tek ölüyle karşılaşınca
şaşırdı. Ölünün kadın gibi uzun saçları ensesinde tarakla tutturulmuştu,
boynunda ufak bir balık asılı zincir vardı. Yüzbaşı, çizmesinin burnuyla
ceseti sırtüstü çevirip yüzüne ışık tutunca şaşkınlığı daha da arttı.
-Aman Tanrım! diye haykırdı. Öteki subaylar yanına koşuştular.

  Yüzbaşı, -Baksanıza, kimmiş meğer! dedi. Gregorio Stevenson.

  Gün doğarken, alelacele kurulan askeri mahkemenin kararıyla
Arcadio, mezarlık duvarının dibinde kurşuna dizildi. Çocukluğundan beri
ömrünü zehir eden korkunun, yaşamının son iki saatinde
neden uçup gidiverdiğini kendisi de anlayamadı. Az önceki yürekliliğini
yeniden göstermeye kalkışmadan, mahkemece, kendisine yöneltilen suçlamaları
kayıtsızlıkla dinledi. Ursula'yı anımsadı. Bu saatlerde kestane ağacının
altında Jose Arcadio Buendia ile sabah kahvesini içiyordur diye düşündü.
Daha adı konmamış sekiz aylık kızını ve ağustosta doğacak çocuğunu düşündü.
Bir akşam önce ertesi günkü yemek için geyik etini tuzlarken bıraktığı Santa
Sofia de la Piedad'ı düşündü; omuzlarına dökülen saçlarını, yapma gibi
duran kirpiklerini özledi.

  Yaşamla hesabını kesin olarak kapatırken
kendi insanlarını düşündükçe duygulanmıyor, en çok nefret ettiği
kişileri aslında nasıl sevmiş olduğunu anlamaya başlıyordu. Askeri
mahkeme başkanı, konuşmasını bitirirken, Arcadio aradan iki saat
geçmiş olduğunu farketti. Elimizde, suçlamaları doğrulayacak yeterli
kanıt yoksa da, diyordu başkan, sanığın, komutasındakileri
gereksiz yere ölüme sürükleyen sorumsuz ataklığı, en ağır cezayı
almasına yeterlidir. Arcadio, iktidarın güvenliğini ilk tattığı yıkık
sınıfta, aşkın tedirginliğini ilk duyduğu odanın birkaç adım ötesinde
hazırlanmakta olan ölümünü gülünç buluyordu. Ölümü umursadığı yoktu, ama
yaşam çok şey demekti. O yüzden de idam hükmü verildiği andaki duygusu
korku değil, özlem oldu. Son dileğinin ne olduğu soruluncaya dek ağzını
açmadı.

  Yumuşak bir sesle, Karıma söyleyin, kızın adını Ursula koysun, dedi.
Bir an durduktan sonra yineledi: Ninesininki gibi, Ursula. Sonra deyin ki,
doğacak çocuk oğlan olursa adını Jose Arcadio koysunlar amcasına benzesin
diye değil, dedesine benzesin diye.

  Onu kurşuna dizecekleri duvarın dibine götürmelerinden önce Peder
Nicanor günah çıkarmaya geldi. Arcadio, Yaptıklarıma pişman değilim, dedi.
Ve bir fincan sade kahve içtikten sonra idam mangasının komutuna ayak
uydurup yola düzüldü. Apar topar infazlarda üstüne olmayan komutanın adı da
kendine yaraşıyordu: Yüzbaşı Roque Carnicero idi adı, kasap demeye geliyordu.
Mezarlığa giderlerken, sürekli çiseleyen yağmurun altında, Arcadio
ufukta pırıl pırıl bir çarşambanın doğmak üzere olduğunu gördü.

  Sabah sisiyle birlikte içindeki özlemin acısı da dağıldı ve yerini merak
aldı. Sırtını duvara dayamasını söylediklerinde, Arcadio, Rebeca'nın ıslak
saçları, pembe entarisiyle kapıyı açtığını gördü. Kendini tanıtmaya çalıştı.
Rebeca duvara doğru şöyle bir baktı ve şaşkınlıktan donup kaldı. Arcadio'ya
ancak el sallayacak zaman bulabildi. Arcadio da ona elini salladı. O anda
tüfeklerin duman tüten namluları ona çevrilmişti ve Arcadio, Melquiades'in
sözlerini sözcüğü sözcüğüne duydu, el değmemiş Santa Sofia de la Piedad'ın
karanlık sınıftaki ayak sesleri kulağına geldi ve Remedios öldüğü zaman
burun deliklerinde gördüğü buz katılığını kendi burnunda
duydu. Hay Allah kahretsin! diye düşünecek kadar zaman buldu.
Çocuk kız olursa adını Remedios koysunlar demeyi unuttum. Sonra bütün
ömrünü zehir etmiş olan korkunun tümü yüreğine bir anda saplandı. Yüzbaşı
ateş emri verdi: Arcadio göğsünü çıkarıp başını dikmeye ancak zaman
bulabildi ve kasıklarını kavuran sıcak sıvının nereden boşandığını bir türlü
anlayamadı.

  -Orospu dölleri! diye haykırdı. Yaşasın Liberaller!

  :::::::::::::::::::::::::

  Savaş mayısta bitti. Ayaklanmayı başlatanların acımasızca
cezalandırılacağını açıklayan hükümet bildirisinin yayınlanmasından
iki hafta önce, Albay Aureliano Buendia, Kızılderili sihirbaz doktor
kılığında batı sınırını geçmeye çalışırken tutuklandı. Onun peşinden
savaşa giden yirmi bir kişiden on dördü çarpışmalarda ölmüş, altısı
yaralanmıştı. Son yenilgi anında yanında tek kişi kalmıştı: Albay Gerineldo
Marquez. Aureliano'nun yakalandığı haberi, Macondo'da özel bir bildiriyle
açıklandı. Ursula, kocasının yanına koştu. Sağmış, dedi. Düşmanlarının
yüreğine acıma duygusu vermesi için Tanrıya yakaralım. Ursula üç gün üç
gece hüngür hüngür ağladıktan sonra, mutfakta kaymak şekeri yaparken
oğlunun sesi kulağına geldi. Kocasına haber vermek için kestane ağacının
altına koşarak, Aureliano'nun sesiydi! diye bağırdı. Bu nasıl bir
mucizeydi bilemem ama, oğlumuz sağ ve birkaç güne kadar göreceğiz onu.

  Ursula, Aureliano'yu göreceğine mutlak gözüyle bakıyordu. Döşemeleri
ovdurdu, eşyanın yerini değiştirdi. Bir hafta sonra herhangi bir bildiriyle
doğrulanmayan bir söylenti, Ursula'nın kehanetini destekledi. Albay Aureliano
Bueudia ölüme mahkûm edilmiş ve halka ders olsun diye cezası Macondo'da
infaz edilecekmiş. Bir pazartesi sabahı saat on buçukta Amaranta, Aureliano
Jose'yi giydirirken uzaktan askerlerin yürüyüşünü ve borazan sesini duydu.
Bir saniye sonra da Ursula, Onu getiriyorlar! diye haykırarak odaya daldı.
Askerler, toplanan kalabalığı, dipçikleriyle vura vura dağıtmaya çalıştılar.
Ursula ile Amaranta çevresindekileri itip kendilerine yol açarak köşeye
koştular ve onu gördüler. Dilencilere benziyordu. Üstü başı yırtılmış, saçı
sakalına karışmıştı. Yalınayaktı. Kavurucu toprağın sıcaklığını duymadan
yürüyordu. Elleri arkadan iple bağlıydı. Atlı subaylardan
biri ipin ucunu atının başına bağlamıştı. Onunla birlikte, yine
onun gibi hırpani ve yıkkın görünüşlü Albay Gerineldo Marquez'i
de getirmişlerdi. İkisi de üzüntülü değildi. Askerler küfreden kalabalıktan
tedirgin olmuş gibiydiler.

  Ursula, bağırıp çağıranların arasından Oğlum! diye haykırarak ileri
atıldı ve kendisini durdurmak isteyen askeri tokatladı.
Subayın atı ürküp geriledi. Albay Aureliano Buendia durdu. Öfkeden
titriyordu. Kendisini kucaklamak isteyen anasına yanaşmadan dik
dik gözlerinin içine baktı.

  Eve git, anne, dedi. Beni hapishanede görebilmek için yetkililerden
izin al.

  Sonra, Ursula'nın iki adım arkasında çekinerek duran Amaranta'ya baktı ve
gülümseyerek, Eline ne oldu? diye sordu. Amaranta kara sargılı elini
kaldırdı. Yandı, dedi. Atlar çiğnemesin diye Ursula'yı geri çekti.
Askerler yürüyüp geçtiler. Tutukluların çevresi özel nöbetçilerle sarılıydı.
Bunlar atlarını tırısa geçirip tutukluları hapishaneye götürdüler.

  Akşamüstü Ursula, Albay Aureliano Buendia'yı görmeye gitti. Don Apolinar
Moscote kanalıyla görüş izni almaya çalışmıştı. Ne var ki, askerlerin duruma
egemen olması Moscote'nin elini kolunu bağlamıştı. Peder Nicanor'un
karaciğeri tuttuğu için sancıdan kıvranarak yatıyordu. Ölüme mahkûm edilmeyen
Albay Gerinaldo Marquez'in ailesi de oğullarını görmeye çalışmışlar, ama
askerler dipçikle uzaklaştırmıştı onları. Ursula duruma elkoyacak kimse
bulamayınca, oğlunun şafakla birlikte kurşuna dizileceğine aklı
yattı ve ona götürmek istediklerini çıkın yapıp tek başına hapishaneye
gitti.

  Kapıdakilere, -Ben Albay Aureliano Buendia'nın annesiyim, dedi.

  Nöbetçiler yolunu kestiler. Ursula, -Ne olursa olsun gireceğim içeri, diye
diretti. Kapıya geleni vurma emri aldınızsa, hiç zaman kaybetmeden ateş edin,
deyip nöbetçilerden birini yana iterek eskiden sınıf olan odaya daldı. Odada
yarı çıplak bir grup asker oturmuş, silahlarını yağlıyorlardı. Manevra
üniforması giymiş, al yanaklı, çok kalın gözlüklü, yapmacık tavırlı bir
subay, nöbetçilere çekilmelerini işaret etti.

  Ursula, -Ben Albay Aureliano Buendia'nın annesiyim, dedi yeniden.

  Subay, dost görünüşlü bir gülümsemeyle onu düzeltti: -Senyor Aureliano
Buendia'nın annesiyim demek istiyorsunuz herhalde.

  Ursula, -Siz ne derseniz öyle olsun, ister senyor, ister albay,
yeter ki onu görebileyim, diye alttan aldı.

  Ölüm cezası giymiş olanlara görüşçü gelmesini yasaklayan üst
makam emirleri vardı ama, subay sorumluluğu yüklenerek Ursula'ya onbeş
dakikalık görüş izni verdi. Ursula çıkındakileri subaya gösterdi: Bir takım
temiz çamaşır, oğlunun düğününde giydiği kısa konçlu çizmeler ve Ursula'nın
onun gelişini sezinlediği günden beri sakladığı kaymak şekeri. Ursula, Albay
Aureliano Buendia'yı hücre olarak kullanılan odaya serilmiş minderin üzerinde
yatar buldu. Koltukaltları yara olduğundan, kollarını iki yana açıp yatmıştı.
Tıraş olmasına izin vermişlerdi. Uçları sarkık kalın bıyıkları,
elmacık kemiklerinin çıkıklığını daha bir belirginleştiriyordu. Ursula'ya,
gittiğinden daha solgun, daha ince ve her zamankinden daha içine kapanıkmış
gibi geldi Aureliano. Evde olup biten her şeyden haberi vardı: Pietro
Crespi'nin intihar ettiğini, Arcadio'nun keyfi tutumunu ve idam edildiğini,
Jose Arcadio Buendia'nın kestane ağacının altındaki korkusuz yaşantısını bir
bir biliyordu.

  Amaranta'nın kızoğlankız dulluğunu, kendini Aureliano Jose'yi
yetiştirmeye adadığını, Aureliano Jose'nin konuşmasını öğrenirken
okuyup yazmayı da öğrendiğini ve akıllı bir çocuk olduğunu biliyordu.
Ursula, odaya girdiği andan başlayarak oğlunun olgunluğu,
komut vermeye alışkın tavrı ve sanki teninden saçılan üstünlük
ışıltıları karşısında çekingenliğe kapıldı. Onun nasıl olup da her şeyi
böyle bildiğine şaştı kaldı. Aureliano, -Öteden beri bilmez misin benim
büyücü olduğumu? diye annesine takıldı. Sonra ciddi bir tavırla sözünü
sürdürdü: -Bu sabah beni getirirlerken, bütün bunları daha önce yaşamışım
duygusuna kapıldım. Gerçekten de Aureliano, kalabalığın gürültüsü içinde
düşüncelerini, anılarını kafasında yoğunlaştırmış, köyün nasıl yıprandığına
şaşırmıştı. Badem ağaçlarının dalları kırılmıştı. Önce maviye, sonra
kırmızıya boyanan evler, sonunda alacaya dönmüştü.

  Ursula, -Ya ne umuyordun? diye içini çekti. Göz açıp kapayıncaya dek
geçiyor zaman.

  -Öyle olmasına öyle, diyerek doğruladı onu. Ama böyle de olmaz ki.

  Her ikisinin de sorular sormaya, yanıtlarını almaya hazırlandıkları
nicedir beklenilen görüşme, böylelikle her zamanki günlük
konuşmalarına dönüşüverdi. Nöbetçi gelip görüşmenin sona erdiğini
bildirince, Aureliano minderin altından bir tomar sararmış kağıt çıkardı.
Yazdığı şiirlerdi bunlar. Remedios'a olan sevgisinden doğmuş şiirler.
Aureliano bunların bir bölümünü eskiden yazmış, giderken yanına almıştı. Bir
bölümünü de savaş alanında, iki çarpışma arası yazmıştı. -Bunları kimseye
okutmayacağına söz ver, dedi. -Bu geceden tezi yok, fırında yakarsın hepsini.
Ursula oğluna söz verdikten sonra son kez öpmek için ayaklarının ucunda
yükseldi.

  -Sana tabanca getirdim, diye mırıldandı.

  Albay Aureliano Buendia, nöbetçinin kendilerine bakıp bakmadığını
kollayarak, -Pek işime yaramaz, dedi. -Ama sen yine de ver, bir bakarsın
çıkarken üstünü ararlar. Ursula tabancayı koynundan çıkarıp usulca minderin
altına koydu. Aureliano mutlak bir serinkanlılık içinde sözlerini tamamladı:
-Benimle vedalaşmaya kalkma sakın. Ne kimsenin önünde eğil, ne kimseye dil
dök. Beni çok önceden vurmuşlar gibi davran. Ursula ağlamamak için dudağını
ısırdı. Koltukaltlarını göstererek, -Yaralarının üstüne kızgın taş bastır,
dedi.

  Sonra döndü, odadan çıktı. Albay Aureliano Buendia kapı kapanıncaya dek
ayakta durdu. Düşünceliydi. Sonra yeniden koltukaltlarını yana açıp yattı.
Yeniyetme yıllarında önsezi gücünün farkına varmaya başladığı zamandan beri,
ölümünün tartışmasız, mutlak bir belirtiyle önceden sezileceği inancındaydı.
Oysa ölmesine yalnızca birkaç saat kalmış olduğu halde, ortada böyle bir
belirti falan yoktu. Bir keresinde, Tucurinca'daki ordugahına çok güzel
bir kadın gelmiş ve onu görmek için kapıdaki nöbetçilerden izin istemişti.
Nöbetçiler, soyu geliştirip güçlendirmek için, kimi anaların kızlarını ünlü
savaşçıların koynuna soktuğunu bildiklerinden, kadını içeriye sokmuşlardı. O
gece kız odasına girdiğinde, Albay Aureliano Buendia, yağmurda yolunu şaşıran
adamın şiirini yazıyordu. Önündeki kağıtları, şiirlerini sakladığı çekmeceye
kaldırmak için kıza arkasını döndü. Ve o anda sezinledi. Başını çevirmeden,
çekmecenin içindeki tabancayı aldı.

  -Lütfen ateş etmeyin, dedi.

  Tabancasını doğrultup geri döndüğünde, kız kendi elindeki tabancayı
indirmiş, ne yapacağını bilemeden duruyordu. Aureliano Buendia, bu biçimde
kendisine kurulan on bir tuzağın dördünü önlemişti. Oysa, kim olduğu
bilinmeyen ve elegeçmeyen biri, bir gece Manaure'deki devrimci karargaha
girmiş ve yakın arkadaşı Albay Magnifico Visbal'i bıçaklayarak öldürmüştü.
Aureliano, o gece yatağını, hasta diye, Magnifico'ya vermişti. Kendisi de
aynı odada birkaç adım ötedeki hamakta yattığı halde hiçbir şey duymamıştı.

  Aureliano'nun önsezileri yoluna yordamına sokma çabaları boşunaydı.
Önsezileri, birden doğaüstü bir açık seçiklikle duyuluyor,
bir an için mutlak ve inandırıcı görünüyorlar, ama kavranamıyorlardı. Kimi
zaman öyle doğal geliyorlardı ki, Aur eliano bunların önsezi olduğunu ancak
iş işten geçtikten sonra anlayabiliyordu.

  Çoğunlukla eften püften inançlardı bunlar. Ancak onu ölüme mahkûm
ettiklerinde son dileğini sordukları zaman, önseziyi gecikmeden algılamış ve,
Hükmün, Macondo'da infazını istiyorum, yanıtını yapıştırmıştı.

  Askeri mahkeme başkanı, sinirlenmişti.

  -Kurnazlık yapmaya kalkışma, Buendia, demişti. -Zaman kazanmak için
giriştiğin bir hile bu.

  Albay, -Yerine getirip getirmemek sizin bileceğiniz iş, demişti.
-Ama son dileğim bu.

  O zamandan beri de önseziler yanına uğramaz olmuştu. Ursula onu görmek
için hapishaneye geldiği gün Aureliano enine boyuna düşünmüş ve belki de bu
kez ölümü önceden sezemeyeceği sonucuna varmıştı. Çünkü bu kez ölüm,
rastlantıya bağlı olarak gelmiyor, hükmü infaz edeceklerin isteğine kalıyordu.
Yaralarının berelerinin acısından bütün gece gözüne uyku girmedi. Şafak
sökmesine yakın, dışarda ayak sesleri duydu. Kendi kendine -Geliyorlar,
diye mırıldandı ve hiç sırası değilken Jose Arcadio Buendia'yı düşündü. O
da, o anda kestane ağacının altındaki sabah karanlığında Aureliano'yu
düşünmekteydi. Aureliano Buendia korkmuyordu, yaşama tutkusu da yoktu içinde.
Yalnızca bu zoraki ölümün, yarıda bıraktığı bir yığın işin sonucunu
görmesine engel oluşu, içini yakıp tutuşturan bir öfke yaratıyordu. Kapı
açıldı, elinde bir fincan kahveyle nöbetçi içeri girdi. Ertesi gün aynı
saatte, Aureliano o anda yapmakta olduğunu yaparken, yani koltukaltlarındaki
sızının verdiği öfkeden deliye dönerken, yine aynı olay oldu. Perşembe
günü, Aureliano kaymak şekerini nöbetçilerle paylaştı, kendisine
ufak gelen temiz çamaşırları giydi, ince deri çizmeleri ayağına geçirdi.
Cuma günü daha hala kurşuna dizmemişlerdi onu.

  Aslında hükmü infaz etmeyi gözleri yemiyordu. Köyün isyancılığı askerleri
ürkütüyor, Albay Aureliano Buendia'nın idamının yalnızca Macondo'da değil,
bütün bataklık bölgesinde tepkiler yaratmasından korkuyorlardı. Bu yüzden de
başkentteki yetkililere akıl danıştılar. Onlar başkentten yanıt bekleye
dursun, cumartesi gecesi Yüzbaşı Roque Carnicero, yanına başka subaylar da
alarak, Catarino'nun dükkanına gitti. Oradaki kadınlardan yalnızca
birisi, o da tehdit edildiği için, yüzbaşıyı odasına almaya yanaştı.
Sonra da, -Çok geçmeden öleceğini bildikleri biriyle yatmaktan
korkuyorlar, diye açıkladı. -Nasıl olacağını kimse bilmiyor, ama
herkes biliyor ki, Albay Buendia'yı kurşuna dizen subay ve idam
mangasındaki bütün askerler, dünyanın öteki ucuna da gitseler teker teker
öldürülecekler. Yüzbaşı Roque Carnicero, bunları öteki subaylara anlattı,
onlar da üstlerine çıtlattılar: Kimse açık seçik söyleyemediği halde,
askerler o gergin suskunluğu bozacak bir davranışta bulunmadıkları halde,
pazar günü gelip çattığında bütün köy, infaz sorumluluğundan kaçınmak için
subayların her yola başvuracaklarını biliyordu.

  Resmi emir pazartesi postasıyla geldi. Hüküm yirmi dört saat içinde infaz
edilecekti. O gece subaylar, bir şapkanın içine adlarının yazılı olduğu yedi
kağıt koydular. Yüzbaşı Roque Carnicero'nun gülmez talihi, kurada kendi
adının çıkmasıyla bir kez daha kendini gösterdi. Yüzbaşı, -Adamın şansı
doğuştan açık olmadı mı, bir daha da olmaz, dedi acı acı. -Kör talih doğuştan
yakama yapışmış, ölünceye kadar da bırakmayacak. Sabahın beşinde idam
mangasını da kura ile seçti, avluya sıraladı ve ikisinin kaderini de
belirleyen bir cümleyle hükümlüyü uyandırdı.

  -Hadi gidelim, Buendia, dedi. -Zamanımız doldu.

  Albay, -Demek buymuş, diye yanıtladı. -Ben de tam şimdi
yaralarımın patladığını görüyordum düşümde.

  Aureliano'nun kurşuna dizileceğini öğrenen Rebeca, sabahın
üçünde kalktı. Karanlıkta yatak odasında oturdu, aralık pencereden
mezarlık duvarını gözlemeye koyuldu. Oturduğu karyola, Jose Arcadio'nun
horultusundan zangır zangır sarsılıyordu. Rebeca, bütün haftayı, bir zamanlar
Pietro Crespi'nin mektuplarını beklediği gibi, gizli ve ısrarlı bir bekleyiş
içinde geçirmişti. Jose Arcadio, -Onu burada kurşuna dizemezler, diyordu.
-İdam mangasında kimlerin olduğu bilinmesin diye, geceyarısı kışlada vurur,
oracığa gömerler. Rebeca beklemekten vazgeçmedi. -Onu burada öldürecek
kadar aptaldır bunlar, dedi. Bunun böyle olacağına öylesine inanmıştı ki,
el sallamak için pencereyi nasıl açacağını bile önceden hesaplamıştı. Jose
Arcadio, -Onu sokaklardan geçiremezler, diye diretiyordu. -Halkın her şeyi
yapmayı göze aldığını bile bile, yanına ödü patlamış altı asker katıp
sokaklara salmazlar. Kocasının yürüttüğü mantığı umursamayan Rebeca,
pencerenin önünden ayrılmadı.

  -Göreceksin bak, buraya getirmek aptallığını gösterecekler, dedi.

  Salı sabahı beşte Jose Arcadio kahvesini içip köpekleri dışarı
salıverdiği sırada, Rebeca pencereyi kapattı, düşmemek için karyolaya
tutunarak, -Getiriyorlar, diye içini çekti. -Öyle de yakışıklı
ki. Jose Arcadio pencereden baktı, şafak alacasında ürkek halini
gördü. Sırtını duvara dayamışlardı bile. Elleri kalçalarındaydı, çünkü
koltukaltlarındaki bereler, kollarını daha aşağı indirmesine engel
oluyordu. Albay Aureliano Buendia, -Bir adam kendini ancak
bu denli rezil eder, dedi. -Bu denli rezil eder ki, altı ibnenin elinde
ölür de, bir şey gelmez elinden. Bunu öylesine tutkuyla üstüste yineledi
ki, Yüzbaşı Roque Carnicero'ya pek dokundu. Çünkü onun dua ettiğini sanmıştı.

  Askerler nişan aldığı zaman, Aureliano'nun öfkesi, dilini uyuşturan,
gözlerini kapatmasına yol açan acı ve tatsız bir nesne gibi somutlaşmıştı. O
zaman şafağın alüminyum renkli parıltısı gözünden kayboldu ve Aureliano
kendisini kısa pantolonlu haliyle gördü yeniden. Boynuna özentili bir
boyunbağı takmışlardı. Güzel bir ikindi vakti babası elinden tutmuş, bir
çadıra sokuyordu. Ve Aureliano buzu görüyordu. Birinin bağırdığını
duyunca, idam mangasına ateş emri verildiğini sandı. Kurşunların kızgın
uçlarıyla karşılaşmayı bekleyerek, meraklı bir ürpertiyle gözlerini açtı.
Oysa kollarını havaya kaldırmış duran Yüzbaşı Roque Carnicero'dan ve elinde
patlamaya hazır çiftesiyle karşı kaldırıma geçmekte olan Jose Arcadio'dan
gayri bir şey göremedi.

  Yüzbaşı, Jose Arcadio'ya, -Ateş etme, dedi, -seni Tanrı gönderdi.

  Oracıkta yeni bir savaş başladı. Yüzbaşı Roque Carnicero ve
altı askeri, Albay Aureliano Buendia ile birlikte yola çıkıp Riohacha'da
ölüme mahkûm edilen devrimci General Victorio Medina'yı kurtarmaya gittiler.
Jose Arcadio Buendia'nın Macondo'ya gelirken izlediği yoldan gidip dağlara
vururlarsa daha kestirme olacağını düşündüler, ama daha bir hafta geçmişti
ki bunun olanaksız bir girişim olduğuna inandılar. Bunun üzerine uçurumlarla
dolu tehlikeli yoldan gitmek zorunda kaldılar. Ellerinde, idam mangasının
kurşunlarından başka cephane yoktu. Köylerin kasabaların yakınında konaklıyorlar,
içlerinden biri kılık değiştirip eline de ufak bir gümüş balık alarak
köşelere sinmiş Liberalleri aramaya çıkıyordu. Liberaller ertesi gün ava
gidiyoruz bahanesiyle gidiyor ve geri dönmüyorlardı. Dağların arasından
Riohacha'yı gördükleri zaman, General Victorio Medina kurşuna dizilmişti
bile. Albay Aureliano Buendia'nın adamları, Buendia'yı general rütbesiyle
Karayip Kıyıları devrimci Güçler Komutanlığına getirdiler. Aureliano görevi
yüklendi ama, Muhafazakar rejim iktidarda olduğu sürece generallik
payesini kabul edemeyeceğini belirtti.

  Üç ay içinde bin kişiyi aşkın bir gücü silahlandırabildiler. Ama bozguna
uğradılar. Sağ kalanlar doğu sınırına vardılar. Sonra, Antil adalarının
ufaklarından sayılan Cabo de la Vela'ya çıktıkları duyuldu. Hükümet dört
bucağa telgrafla bildiriler gönderdi ve bu arada Albay Aureliano Büendia'nın
öldüğü de gürültülü biçimde duyuruldu. Ne var ki, iki gün sonra gelen
telgraf, bir öncekini yalanlarcasına güneydeki ovalarda yeni bir ayaklanma
haberini iletti. Albay Aureliano Buendia'nın aynı anda çeşitli yerlerde
göründüğü efsanesi işte böylece doğdu.

  Aynı zamanda gelen çelişkili haberler Aureliano'nun, Villanueva'da savaşı
kazandığını, Guacamayal'da yenildiğini, Motilon yerlilerinin eline düştüğünü,
bataklıktaki köylerden birinde öldüğünü, Urumita'da silahlı saldırıya
geçtiğini bildiriyordu. O sırada Temsilciler Meclisi'ne girmek için pazarlığa
oturan Liberaller, Aureliano'ya serüvenci damgası vurup partiyi hiçbir
biçimde temsil etmediğini açıkladılar. Ulusal hükümet onu haydut ilan etti
ve başına beş bin peso fiyat biçti. Albay Aureliano Buendia, on altı
yenilgiden sonra, tepeden tırnağa silahlı iki bin yerliyle Guajira'dan yola
çıktı ve uykudayken gafil avladığı askeri birlik, Riohacha'yı terketmek
zorunda kaldı. Albay Buendia, burada karargah kurarak düzene karşı topyekun
savaş açtı. Hükümetten aldığı ilk haberde, kuvvetleriyle birlikte doğu
sınırına çekilmeyecek olursa, Albay Gerinaldo Marquez'in kırk sekiz saat
içinde kurşuna dizileceği bildiriliyordu. O sıralarda Aureliano'nun kurmay
başkanı olan Albay Roque Carnicero, asık suratla telgrafı uzattı. Ama
Aureliano telgrafı umulmadık bir sevinçle okudu.

  -Aman, ne güzel! diye haykırdı. Demek Macondo'da telgrafhane açılmış!

  Albay Büendia'nın hükümete verdiği yanıt kesindi. Üç ay içinde Macondo'da
karargah kurmayı umuyordu. Albay Gerinaldo Marquez'i sağ bulmazsa, o an
elinde tutsak bulunan bütün subayları, generallerinden başlayarak kurşuna
dizecek ve astlarına da savaş boyunca aynı şeyi yapmaları emrini verecekti.
Üç ay sonra, zafer havası içinde Macondo'ya girdiğinde, yolda kendisini ilk
karşılayıp kucaklayan Albay Gerinaldo Marquez oldu.

  Ev çocuk doluydu. Ursula, Santa Sofia de la Piedad'la büyük
kızını ve Arcadio'nun kurşuna dizilmesinden beş ay sonra doğan
ikizleri eve almıştı. Pisi pisine kurban giden delikanlının son
dileğine uymayan Ursula, kıza Remedios adını koymuştu. -Arcadio'nun
da böyle demek istediğine inanıyorum, diye kestirip atmıştı.


  -Adını Ursula koymayacağız, çünkü bu adı taşıyanlar ömür boyu
acı çekmekten kurtulamıyorlar. İkizlere de Jose Segundo ve Aureliano
adları takıldı. Hepsine Amaranta bakıyordu. Oturma odasına
ufak tahta sandalyeler sıralandı ve komşuların çocuklarını da toplayıp
anaokulu kurdu. Albay Aureliano Buendia, çın-çın çan sesleri
ve çatapat gürültüleri arasında köye girdiğinde, evin kapısında bir
çocuk korosu karşıladı onu. Dedesi gibi uzun boylu olan Aureliano Jose,
sırtında devrimci subay üniformasıyla askerce selamladı kendisini.

  Haberlerin hepsi de iyi değildi. Albay Aureliano Buendia'nın
kaçışından bir yıl sonra, Jose Arcadio ile Rebeca, Arcadio'nun yaptırdığı
eve yerleştiler. Jose Arcadio'nun infazı durdurduğundan kimsenin haberi
yoktu. Alanın en güzel köşesinde, nar bülbüllerinin yuvalandığı badem
ağacının gölgesindeki kapısı konuklara, dört penceresi güneşe açık yeni
evlerinde Rebeca ile Jose Arcadio dostlarını ağırlamaya başladılar.
Aralarında Moscote'nin daha evlenmemiş dört kızı da bulunan Rebeca'nın eski
arkadaşları, nakış işleme alemlerine bir zamanlar begonyalı terasta
bıraktıkları yerden başladılar. Jose Arcadio, elkoyduğu toprakların gelirini
almaya devam ediyordu. Muhafazakar hükümet de onun mülkiyet hakkını
tanımıştı. Her akşamüstü, av köpekleri ve çiftesiyle, eğerinden
ipe dizili tavşanlar sarkarak atının üstünde eve dönüyordu. Bir Eylül
günü, fırtına kopacağını sezerek, eve her zamankinden önce geldi.

  Yemek odasında Rebeca'yı selamladı, köpekleri bahçeye bağladı, tavşanları
sonradan tuzlanmak üzere mutfağa astı ve üstünü değiştirmek için yatak
odasına girdi. Rebeca daha sonraları, kocası yatak odasına girdiğinde
kendisinin banyoda olduğunu ve hiçbir şey duymadığını söyledi. Bu pek
inanılır gibi değildi. Ne var ki, daha tutarlı bir kanıt yoktu ve Rebeca'nın
kendisini mutlu kılan adamı öldürmesi için de kimse bir neden göremiyordu.
Belki de Macondo'da hiçbir zaman çözülemeyen tek sır bu oldu. Jose Arcadio
yatak odasının kapısını kapar kapamaz, evde bir silah sesi çınladı.

  Kan, kapının altından süzüldü, oturma odasına geçti, sokağa çıktı,
inişli çıkışlı yoldan karşıya ulaştı, kaldırımları indi çıktı, Türkler
Sokağı'nı geçti, önce sağa, sonra sola saptı, Buendia'ların evinin
tam karşısına geldi, kapalı kapının altından sızdı, halıları kirletmemek
için duvar diplerinden dolanarak salonu geçti, oturma odasına
girdi, yemek masasının çevresinde geniş bir kavis çizdi, begonyalı
terasa uzandı, Aureliano Jose'ye matematik dersi veren Amaranta'nın
sandalyesinin altından görünmeden süzüldü, kileri geçti, ekmek
pişirmek için tam otuz altı yumurta kırmak üzere olan Ursula'nın bulunduğu
mutfağa girdi.

  Ursula, -Aman Tanrım! Vay anacığım! diye haykırdı.

  Kanın geçtiği yolları ters yüzüne izleyerek kilerden geçti,
Aureliano Jose'nin üç artı üç artı üçün dokuz ettiğini söylediği Begonyalı
terastan uzandı, yemek odasını ve oturma odalarını geçip sokağa fırladı, önce
sağa, oradan da sola Türkler Sokağı'na saptı, önünde önlük, ayağında terlik
olduğunu unutup alana vardı, hiç uğramadığı evin kapısından girdi, yatak
odasının kapısını itip açtı, yanmış barut kokusundan soluğu kesilecek gibi
oldu, ayağından çıkardığı tozlukların üzerinde yüzükoyun yatan Jose Arcadio'yu
buldu ve kan sızıntısının daha şimdiden pıhtılaşmış kaynağının adamın sağ
kulağında olduğunu gördü. Jose Arcadio'nun gövdesinde hiçbir yara bulamadılar.

  Silahı da ele geçiremediler. Cesedi barut kokusundan arıtmak da mümkün
olmadı. Önce sabunla üç kez yıkayıp fırçaladılar, sonra her yanını tuz ve
sirkeyle ovdular, sonra küllü limon suyuyla ovuşturdular, en sonunda bir
fıçı küllü limon suyuyla ovuşturdular, en sonunda bir fıçı küllü suya batırıp
altı saat bıraktılar. Cesedi öyle ovalamışlardı ki, Jose Arcadio'nun dövmeleri
solmaya başlamıştı. Hiçbir şey kar etmeyip de, son çare olarak cesedi
karabiber, kimyon tohumu ve defne yapraklarıyla ağır ateşte bir gün
kaynatmayı akıl ettiklerinde, ölü kokup çürümeye başlamıştı. Bu yüzden apar
topar gömmek zorunda kaldılar. İki buçuk metre boyunda, bir buçuk metre
eninde, içi demir levhalarla sağlamlaştırılmış ve çelik civatalarla
tutturulmuş özel bir tabuta koydular, tabutun ağzını sımsıkı kapadılar. Yine
de cenaze alayının geçtiği sokakları barut kokusu sardı. Karaciğeri büyüyüp
davul gibi gerilen Peder Nicanor, cenaze duasını yatağından çıkmadan yaptı.

  Sonraki aylar boyunca mezarın çevresini kalın duvarlarla örüp, sıkıştırılmış
kül, talaş tozu ve sönmemiş kireçle harç kardıkları halde, mezarlıktan
barut kokusu yıllarca gitmedi. Ta ki muz şirketinin mühendisleri gelip de
mezarın üstünü beton kapakla örtene dek koku sürdü gitti. Cesedi evden
çıkardıkları anda, Rebeca evinin kapılarını sımsıkı örttü ve hiçbir dünya
nimetinin aralayamayacağı bir kayıtsızlık kabuğuna çekilip kendini canlı
canlı eve gömdü. Bir kez evden çıktı. Çok yaşlandığında, Serseri Yahudi
köyden geçerken, kuşların rahatça ölmek için yatak odalarının camlarını
kırıp içeri daldıkları o sıcak hava dalgası sırasında, Rebeca da dışarı
çıktı. Ayağında kararmış gümüş rengi pabuçlar, başında ufak çiçeklerden
yapılma bir şapka vardı. Son kez de, evinin kapısını zorlayan bir hırsızı
tek kurşunla devirdiği zaman görüldü. O günden sonra hizmetçisi ve sırdaşı
Argenida dışında kimseyle ilişkisi olmadı. Bir ara, kuzenim dediği piskoposa
mektup yazdığı söylentisi dolaştı, ama mektuplarına yanıt alıp almadığından
söz edilmedi.

  Kasabalılar zamanla onu unuttu. Zaferle dönmüş olmasına rağmen, Albay
Aureliano Buendia, işlerin gidişinden hiç de hoşnut değildi. Hükümet
birlikleri hiç direnmeden mevzilerini terketmişler, bu da Liberaller
arasında zafere ulaşıldığı izlenimini uyandırmıştı. Bu inancı bozmak doğru
değildi.

  Oysa devrimciler işin içyüzünü biliyorlardı. Albay Aureliano Buendia da
durumu en iyi bilen kişiydi. Gerçi o sırada komutası altında beşbinin
üstünde silahlı vardı ve kıyı eyaletlerinden ikisi onların egemenliğindeydi.
Yine de Albay Aureliano Buendia kıyı şeridine kıstırıldıkları duygusunu
yaşıyor ve bütün düşünceleri, davranışları allak bullak oluyordu. Hatta
hükümet askerlerinin top ateşiyle yıktıkları kilise kulesinin onarımı için
Aureliano emir verince, Peder Nicanor, -Bu ne saçma iştir, İsa'nın müminleri
kiliseyi yıkıyorlar, farmasonlar onarıyorlar, diye şaşkınlığını ortaya
koymuştu.

  Albay Aureliano Buendia, bir çıkış yolu bulabilmek umuduyla
telgrafhaneye koşuyor, öteki kasabaların komutanlarıyla saatlerce
haberleşiyor, sonunda savaşın ölü noktaya geldiğine bir kez daha
inanarak dönüyordu. Libarellerin yeni zafer haberleri, coşkulu
bildirilerle çevreye yayılıyordu. Ancak, Albay Buendia harekatı harita
üzerinde izlediğinde, adamlarının sıtma ve sivrisineklerle boğuşarak
ormanların içine daldığını ve gerçeklerden giderek uzaklaştıklarını
görüyordu. -Boşuna zaman harcıyoruz, diye yakınıyordu subaylarına.
Partideki dürzüler mecliste koltuk sahibi olabilmek için avuç açarlarken,
biz burada boşuna zaman harcıyoruz.

  Bir zamanlar ölümü beklediği odadaki hamağına uzanıyor, sabahlara dek
gözünü kırpmadan düşünüyor; siyahlara bürünmüş avukatların sabahın ayazında
başkanlık sarayından çıkışlarını, yakalarını kulaklarına kaldırıp ellerini
oğuşturarak kapağı sabahçı kahvelerine atışlarını gözünün önünde
canlandırıyor; başkanın evet derken ne demek istediği, hayır derken ne demek
istediği konusunda tartışmalarını, hatta başka bir şey derken ne düşündüğünü
tahmine çalıştıklarını kafasında kurguluyordu. Bu arada alabildiğine sıcakla
ve sivrisineklerle boğuşuyor, bir yandan da adamlarına denize atlama
komutunu vermek zorunda kalacağı o korkunç şafak saatinin
yaklaştığını seziyordu.

  Albay Aureliano Buendia, yine kuşkulara, kaygılara saplandığı bir gece,
bahçede askerlerle birlikte şarkı söyleyen Pilar Ternera'yı çağırtıp falına
bakmasını istedi. Pilar Ternera, iskambilleri üç kez yayıp topladıktan sonra,
yalnızca -Ağzını kolla, dedi. -Bu ne demeye gelir, bilmiyorum, ama açıkça
görülüyor. Ağzını kolla. İki gün sonra biri, nöbetçi erlerden birine bir
fincan kahve verdi, er fincanı bir başkasının eline tutuşturdu, o bir
başkasının, o da bir başkasının. Fincan böyle elden ele dolaşarak Albay
Aureliano Buendia'nın odasını buldu. Albay, kahve istememişti, ama hazır
gelmiş diye içti. Kahvenin içinde koca bir aygırı öldürecek dozda zehirli
karabüken tohumu vardı. Eve taşıdıklarında Aureliano kaskatı gerilmiş, dili
dişlerinin arasından sarkmıştı. Ursula, onun gövdesinde ölüme savaş açtı.
Kuturucu ilaçlar içirip midesini yıkadı.

  Sonra kalın battaniyelere sarıp sarmaladı ve Aureliano'nun ateşi
normale gelinceye dek iki gün boyunca yumurta akıyla besledi.
Aureliano, dördüncü gün kefeni yırttı. Ursula'nın ve subaylarının
zoruyla bir hafta daha yataktan çıkmadı. O sırada şiirlerinin yakılmadığını
öğrendi. Ursula, -Acele etmeyim dedim, diye açıkladı.
-O gece fırını yakmaya gittiğimde, hele cesedi getirsinler bir, şimdilik
dursun dedim. Albay Aureliano Buendia, Remedios'un tozlu bebekleri arasında
geçen iyileşme günlerinin uyuşukluğunda, şiirlerini okuyarak yaşamının
yönünü belirleyen günleri andı. Yeniden şiir yazmaya başladı. Saatlerce
oturuyor, geleceği olmayan bir savaşın beklenmedik gelişimleri karşısında
tökezlememeye çalışarak şiirler yazıyordu. Böyle böyle öteki dünyaya gitti
geldi. Sonunda düşünceleri öylesine durulaştı ki; her şeyin önünü ardını
görebilir duruma geldi.

  Bir gece Albay Gerineldo Marquez'e,

  -Sana bir şey soracağım, arkadaş, dedi.

  -Niçin savaşıyorsun?

  Albay Gerineldo Marquez,

  -Niçin olacak? diye karşılık verdi, -yüce Liberal Parti için tabii.

  -Niçin savaştığını bildiğin için şanslısın doğrusu. Bana gelince,
ancak şimdi kafama dank etti: ben yiğitliğe kara çaldırmamak için
savaşıyorum.

  Albay Gerineldo Marquez, -Bu kötü işte, dedi.

  Albay Aureliano Buendia, onun bu tavrından hoşlanmıştı.
-Doğru, dedi. -Ama yine de, niçin dövüştüğünü bilmemekten iyidir.
Arkadaşının gözlerinin içine baktı ve gülümseyerek sözünü
tamamladı: -Ya da senin yaptığın gibi, hiç kimse için anlam taşımayan
bir şey adına savaşmaktan iyidir.

  Partinin başındakiler onun şaki olduğunu açıkça ilan edinceye
dek, Aureliano, ülkenin iç kesimlerinde silahlı çetelerle ilişki kurmayı
onuruna yedirememişti. Ama bu çekingenlikten sıyrılır sıyrılmaz,
savaşın kısır döngüsünü kıracağını biliyordu. Hastalığı, ona
düşünme fırsatı verdi. Sonra Ursula'yı kandırdı, gömdüğü altınlarla,
biriktirdiği paraları elinden aldı. Albay Gerineldo Marquez'i,
Macondo'nun sivil ve askeri yöneticiliğine getirdi ve iç
kesimlerdeki çetecilerle ilişki kurmaya gitti.

  Albay Gerineldo Marquez, yalnızca Albay Aureliano Buendia'nın yakın dostu
olmakla kalmıyordu; Ursula, ona aileden biri gibi davranıyordu. Çelimsiz
yapısı, doğuştan zarafeti ve inceliğine rağmen, yine de hükümet işlerinden
çok savaşa yatkın biriydi. Siyasal danışmanları onu kuramsal çıkmazlarda
dolaştırıp aklını karıştırıyorlardı. Yine de Albay Aureliano Buendia'nın
gümüş balıklar yaparak geçireceği ahir ömrü için düşlediği barış ve huzuru,
Marquez sağladı Macondo'da. Marquez, kendi ana babasının yanında
oturmakla birlikte, haftada birkaç kez Ursula'ya yemeye gelirdi.

  Aureliano Jose'ye silah tutmasını o öğretti, ilk askerlik
bilgilerini o verdi. İyice yetişip olgunlaşsın diye, Ursula'nın da
rızasıyla, çocuğu birkaç ay kışlada yatırıp kaldırdı. Gerineldo Marquez,
yıllarca önce daha çocuk yaştayken, Amaranta'yı sevdiğini söylemişti. Amaranta
o sıralarda Pietro Crespi'ye öylesine tutkundu ki, ona gülüp geçmişti.
Gerineldo Marquez yılmadı, bekledi. Bir keresinde hapishaneden Amaranta'ya
mektup yazarak, üzerinde babasının adının başharfleri işli bir düzine keten
mendil rica etti. Parasını da gönderdi. Bir hafta sonra Amaranta,
mendillerle birlikte parayı da hapishaneye getirdi. Birkaç saat oturup eski
günleri andılar. Amaranta gideceği sırada Gerineldo Marquez, -Buradan
çıkınca seninle evleneceğim, dedi. Amaranta gülüp geçti, ama çocuklara
okuyup yazma öğretirken bir yandan da Marquez'i düşünüyor ve yeniyetme
döneminde Pietro Crespi'ye duyduğu sevgiyi canlandırmaya çalışıyordu.

  Hapishanenin görüş günü olan cumartesileri, Gerineldo Marquez'in evine
uğruyor, annesi babasıyla birlikte onu görmeye gidiyorlardı. O cumartesi
günlerinden birinde, Ursula onu fırının başında taze çöreklerin çıkmasını
bekler bulunca şaşırdı. Amaranta, fırından yeni çıkmış çöreği, salt o iş
için işlediği peçeteye sarıp hapishaneye götürecekti.

  Ursula, -Evlen onunla, dedi. -Onun gibisini zor bulursun.

  Amaranta bu sözü hoş karşılamadığını belirterek,
-Erkeklerin peşinde koşacak değilim, diye karşılık verdi. -Bu
çörekleri Gerineldo'ya götürüyorsam, sırf eninde sonunda kurşuna
dizileceğine acıdığım için.

  Amaranta bu sözleri düşünmeden söylemişti. Oysa tam o günlerde, hükümet,
isyancıların Riohacha'yı teslim etmemeleri halinde Albay Gerineldo Marquez'in
kurşuna dizileceği tehdidini ileri sürmüştü. Hapishanede ziyaretler kesildi.
Amaranta odasına kapandı. Gece gündüz ağlıyordu. Remedios öldüğü zaman
kapıldığı suçluluk duygusunu yine duyuyor, laf olsun diye söylediklerinin
bir kez daha ölüme yolaçtığına inanıyordu. Annesi onu avutmaya,
yatıştırmaya çalışıyordu. Albay Aureliano Buendia'nın infazı önlemek için
mutlak birşeyler yapacağını söylüyor, savaş bitince Gerineldo Marquez'in
gönlünü çelmek için kendisinin kolları sıvayacağına söz veriyordu. Sözünü,
tasarladığından da önce yerine getirdi.

  Gerineldo Marquez, sivil ve askeri yönetici sıfatıyla da onuruna
onur katmış olarak geldiğinde, Ursula onu evlat gibi bağrına bastı,
onun ayağını eve bağlamak için hoşuna gidecek bir yığın şey yaptı
ve Marquez'in Amaranta'ya evlenme konusunda söylediklerini hatırlatması
için vargücüyle dua etti. Duaları kabul olunmuşa benziyordu. Albay Gerineldo
Marquez, yemeye geldiği günler hemen gitmiyor, begonyalı terasta Amaranta
ile oturup Çin daması oynuyordu. Ursula onlara kahve, süt ve çörek
getiriyor, rahatsız etmesinler diye çocukları alıp gidiyorlardı. Amaranta,
gençlik aşkının yüreğindeki küllerini kıvılcımlandırmak için gerçekten çaba
gösteriyordu. Dayanılmaz bir heyecanla, Gerineldo'nun yemeğe geleceği
günleri, Çin daması oynayacakları saatleri iple çekiyordu. Dama
taşlarını sürerken elleri sürekli titreyen, adı atalarının vatanını andıran
savaşçının yanında saatler uçup gidiveriyordu. Yine de, Albay Gerineldo
Marquez evlenme önerisini tekrarladığı gün, Amaranta onu geri çevirdi.

  -Ben kimseyle evlenmeyeceğim, dedi. -Hele seninle hiç. Sen Aureliano'ya
aşıksın, onunla evlenemeyeceğin için benimle evlenmeye kalkıyorsun.


  Albay Gerineldo Marquez sabırlı adamdı. -Ben direnmeye devam edeceğim. Er
geç yola getiririm seni, dedi. Yine eve gelip gidiyordu. Amaranta odasına
kapanıyor, ağlamamak için dudaklarını ısırıyor, kendisini isteyen adamın
Ursula'ya savaş haberlerini veren sesini duymamak için, parmaklarını
kulaklarına bastırıyordu.

  Ve onu görmek için canattığı halde, karşısına çıkacak gücü bir türlü
bulamıyordu.

  O sıralarda Albay Aureliano Buendia, her onbeş günde bir Macondo'ya
ayrıntılı bir rapor gönderiyordu. Ama Ursula'ya yalnızca bir tek kez, o da
gidişinden neredeyse sekiz ay sonra mektup yazdı. Özel bir uşak, mühürlü
zarfı eve getirdi. Zarfın içindeki kağıtta albay, inci gibi yazısıyla, -Babama
iyi bak, çünkü ölecek, diyordu. Ursula telaşlandı. -Aureliano öyle diyorsa
öyledir, dedi.

  Ve Jose Arcadio Buendia, zaten ağır olduğu yetmiyormuş gibi, kestane
ağacının altında geçirdiği uzun süre boyunca, istediği zaman
ağırlığını daha da bindirmeyi öğrenmişti. Yedi kişi, zor bela yerinden
kaldırdılar, yatağına sürükleyerek götürmek zorunda kaldılar.
Güneşten yanmış, yağmurlarda ıslanmış iriyarı, yaşlı adam soluk
alıp verdikçe, yatak odasının havasını yumuşak mantar, ağaç yosunu ve
yoğunlaşmış açık hava kokusu sardı. Ertesi sabah ihtiyar, yatağında
yoktu. Jose Arcadio Buendia tükenmez gücüne rağmen, yine de direnecek
durumda değildi. Hepsi birdi onun için. Yeniden kestane ağacının altına
gitmişse, gitmeyi istediğinden değil, gövdesinin bir alışkanlığı olduğundan
gitmişti. Ursula ona bakıyor, karnını doyuruyor, Aureliano'dan haber
getiriyordu. Oysa Jose Arcadio Buendia'nın uzun süre ilişki kurabildiği tek
kişi Prudencio Aguilar'dı. Ölüler aleminde iyice yaşlanan Prudencio Aguilar,
sarsak sarsak yürüyerek, günde iki kez gelir, onunla çene çalardı. Horoz
dövüşlerinden sözederlerdi. Büyük bir çiftlik kurup cins horozlar yetiştirmek
için sözleşiyorlardı. Dövüştürmek niyetinde değillerdi, artık horoz dövüşü
zaferleriyle onurlanmak çok gerilerde kalmıştı.

  Asıl amaçları ölümün o bitmek bilmez pazarlarında oyalanacak bir uğraş
yaratmaktı. Jose Arcadio Buendia'yı aklayıp paklayan, karnını doyuran,
savaşta albaylığa yükselmiş Aureliano diye bilinmedik birinden güzel güzel
haberler getiren hep Prudencio Aguilar'dı. Jose Arcadio Buendia, yalnız
kaldığı zamanlar sonu gelmeyen odaların hayaliyle oyalanırdı. Yataktan
kalktığını, kapıyı açtığını, aynı dövme demir karyolalı, aynı salıncak
sandalyeli, duvarında aynı Kutsal Bakire tasviri asılı ikinci bir odaya
geçtiğini hayal ederdi. O odanın kapısını açıp bir eşine daha girer, oradan
bir eşine daha, bir eşine daha; bu böyle sürüp giderdi. Jose Arcadio Buendia,
panayırdaki aynalı salonu andıran bu birbirine geçme odalara bir daldı mı,
Prudencio Aguilar gelip de omuzuna dokunana dek dolaşır dururdu.

  O zaman geldiği yoldan geri döner, oda içinden odaya, oda içinden odaya
geçerek, Prudencio Aguilar'ı bulmak için gerçek odaya gelirdi. Ama onu
yatağa taşımalarından iki hafta sonra bir gece, Jose Arcadio Buendia, ara
odalardan birindeyken Prudencio Aguilar omuzuna dokundu ve Buendia da gerçek
odada olduğunu sanıp artık hep orada kaldı. Ertesi sabah Ursula onun
kahvaltısını getirirken koridorda bir adamla karşılaştı. Kısa boylu, tıknaz
biriydi. Siyah elbise giymiş, gözlerine inen kocaman bir siyah şapka
geçirmişti kafasına. Ursula, -Aman Tanrım, neredeyse bu Melquiades'tir diye
kalıbımı basardım, dedi içinden. Adam, Visitacion'un kardeşi, uykusuzluk
hastalığı salgınında köyden kaçan, bir daha da kendisinden haber alınamayan
Cataure idi. Visitacion ona neden geri geldiğini sordu. Cataure, ilahiyi
andıran kendi dillerinde yanıt verdi:

  -Kralın cenaze törenine geldim.

  Sonra Jose Arcadio Buendia'nın odasına girdiler, vargüçleriyle
sarstılar, kulağına avaz avaz seslendiler, burun deliklerine ayna
tuttular, ama onu bir türlü uyandıramadılar. Çok geçmeden marangoz
tabut için ölçü alırken, pencereden baktıklarında, minicik sarı
çiçeklerin yağmur gibi indiğini gördüler. Çiçekler bütün gece süren
suskun bir sağanakla köyün üzerine yağdı. Bütün çatıları örttü,
bütün kapıların önüne yığıldı ve dışarıda yatan bütün hayvanları
soluksuz bırakıp öldürdü. Gökten öyle çok çiçek yağdı ki, sabahleyin
sokaklar kalın halılar döşenmiş gibi oldu ve cenaze alayının geçebilmesi
için çiçekleri küreyip atmak zorunda kaldılar.

  :::::::::::::::::::::::::

  Amaranta, nakışını dizlerinin üzerine bırakmış, salıncaklı
sandalyede oturuyor, ilk tıraşını olmak için usturasını bileyen yüzü
köpük içindeki Aureliano Jose'yi seyrediyordu. Aureliano Jose'nin

ergenlikleri kanadı, sarı ayva tüylerini bıyık biçimine sokayım derken üst
dudağını kesti ve bütün bunlar olup bittikten sonra eskisinden zerrece
farksız bacak kadar bir çocuk çıktı ortaya. Yine de bu büyük emeği, çabayı
seyrederken Amaranta, o anda yaşlanmaya başladığı duygusuna kapıldı.
-Aureliano'nun senin yaşındaki haline benziyorsun tıpkı, dedi.
-Artık koca adam oldun. Aureliano Jose çoktan büyümüştü. Amaranta'nın onu
daha çocuk gözüyle görüp her zamanki gibi banyoda onun önünde soyunmaya
devam ettiği günden beri büyümüştü.

  Pilar Ternera'nın, çocuğu yetiştirsin diye getirdiği günden bu yana, Amaranta hep Aureliano Jose'nin önünde
soyunurdu. Çocuk, onu ilk gördüğünde, gözüne çarpan tek şey, gögüslerinin
arasındaki derin çukur oldu. Öylesine saftı ki, bu çukurluğun neden olduğunu
Amaranta'ya sordu. Amaranta da parmaklarının ucunu göğüslerine bastırarak,
-Oramı kestiler, dedi. Aradan zaman geçip de, Amaranta, Pietro
Crespi'nin intiharından duyduğu acıyı unutur gibi olduğu ve Aureliano Jose
ile yıkanmaya yeniden başladığı zaman, çocuk artık, göğüslerin arasındaki
çukura dikkat etmez oldu. Şimdi esmer uçlu o güzelim memeleri görünce, bir
tuhaf ürperti duymaya başlamıştı.

  Amaranta'yı incelemeyi sürdürdü, onun mahrem yerlerindeki mucizeyi milim
milim öğrendi ve Amaranta suya girerken teni nasıl ürperiyorsa, Aureliano
Jose de ona baktıkça öyle ürpermeye başladı. Çocukluğundan beri geceleri
hamağından kalkar, sabah Amaranta'nın koynunda uyanırdı. Amaranta'ya sokulup
yatınca, karanlıktan duyduğu korku geçerdi. Ne var ki, kendi çıplaklığının
bilincine vardığı günden başlayarak, Aureliano Jose'yi, Amaranta'nın
cibinliği altına çeken duygu, karanlık korkusu değil, şafak sökerken
Amaranta'nın ılık soluğunu duyma özlemiydi. Amaranta'nın, Albay Gerineldo
Marquez'i reddettiği günlerde, bir sabah Aureliano Jose soluğunun
kesildiğini sanarak uykudan fırladı.

  Amaranta'nın parmaklarının, sıcacık ve meraklı tırtıllar gibi karnında
dolaştığını sezdi. Uyuyormuş gibi yaparak, parmakların dolanmasını daha
kolaylaştıracak biçimde döndü. Sonra sargısız elin, kör bir istiridye gibi,
kendi başını döndüren merak ve heyecan denizinin dibindeki yosunların
arasına daldığını duydu. İkisinin de bildikleri şeyi ve bunu birbirlerinin
bildiğini bilmezden gelerek, o geceden sonra bozulmaz bir suç ortaklığıyla
birbirlerinin boyunduruğuna girdiler. Aureliano Jose, salondaki duvar saati
geceyarısını çalana dek uyuyamıyor, teni solmaya başlayan geçkin kız da,
kendi büyüttüğü çocuğun, cibinliğin altına girdiğini duyana dek kıvranıyordu.
Onun, kendi yalnızlığını yalnızca geçici bir süre hafifleteceğini
düşünmüyordu bile. Sonraları çırılçıplak, koyun koyuna, soluk kesici
okşamalarla birbirlerine sokulup yatmakla kalmadılar; boşalmamış bir sürekli
gerilim içinde günün her saatinde evin içinde birbirlerini kovalamaya,
yatak odalarına kapanmaya başladılar.

  Bir gün neredeyse Ursula'ya yakalanıyorlardı. Onlar ambara saklanmış tam
öpüşecekken Ursula içeri girdi ve saflıkla Aureliano Jose'ye dönerek, -Halanı
çok mu seviyorsun? diye sordu. Aureliano Jose, çok sevdiğini söyledi.
Ursula, -Aferin sana, diyerek ekmek için çuvaldan çıkardığı unu ölçtü ve
mutfağa döndü.

  Bu olay, Amaranta'yı kapıldığı çılgınlıktan sıyırdı. Aşırı ileri gittiğini,
işin bir çocukla öpüşme oyunundan çıkıp geçkinlik dönemi tutkusuna
dönüştüğünü; bunun tehlikeli olduğunu, sonu olmayacağını farketti ve bir
anda kesip attı. O sıralarda askeri eğitimini tamamlamak üzere olan Aureliano
Jose de sonunda başını gerçeğe vurdu ve kışlada yatıp kalkmaya başladı.
Cumartesi günleri askerlerle birlikte Catarino'nun dükkanına gidiyordu.
Birdenbire oluşuveren yalnızlığına, zamanından önce patlayan ergenleşmesine,
solmuş çiçek kokan kadınlarda avuntu arıyordu. Bu kadınları, karanlıkta
kafasındaki hayale uyduruyor, düş gücünü zorlayarak onları Amaranta gibi
görüyordu.

  Kısa bir süre sonra, savaş konusunda birbiriyle çelişen haberler gelmeye
başladı. Bir yandan hükümet, ayaklanmanın büyüdüğünü, yayıldığını itiraf
ederken; bır yandan da Macondo'daki subaylar, hemen görüşmelerin yapılıp,
barışın ilan edilmesi gerektiği yolunda gizli raporlar alıyorlardı. Nisan
başlarına doğru, Albay Gerineldo Marquez'e özel bir elçi geldi. Elçi, parti
liderlerinin, ülkenin iç kesimlerindeki asi liderlerle ilişki kurduklarını
ve Liberallere verilecek üç bakanlık koltuğu, temsilciler meclisinde
azınlığın temsil edilmesi ve silah bırakan asiler için genel af karşılığında
ateşkes anlaşması pazarlığında olduklarını doğruladı. Elçi, ateşkesin
koşullarını kabul etmeyen Albay Aureliano Buendia'dan da çok
gizli bir emir getirmişti. Emir uyarınca, Albay Gerineldo Marquez,
adamlarından en iyi beşini yanına alıp ülkeyi terkedecekti. Bu
emir, mutlak gizlilik içinde yerine getirilecekti. Anlaşma ilanından
bir hafta önce, her kafadan ayrı ses çıkar, her yerden ayrı haber gelirken,
Albay Aureliano Buendia ile aralarında Albay Roque Carnicero'nun da
bulunduğu on güvenilir subay, bir geceyarısından sonra gizlice Macondo'ya
geldiler, askeri dağıttılar, silahları gömdüler, belgeleri yokettiler.

  Şafak sökmeden de, Albay Gerineldo Marquez'le beş adamını da yanlarına
alarak gittiler. Bütün bunlar öylesine büyük hızla ve gizlilikle olup bitti
ki, Ursula bile ancak son anda, biri camını tıklatıp, -Albay Aureliano
Buendia'yı görmek istiyorsanız hemen kapıya çıkın, diye fısıldadığında
durumu öğrenebildi. Ursula yataktan fırladığı gibi, sırtında geceliğiyle
soluğu kapıda aldı. Ve arkalarında bir toz bulutu havalandırarak dörtnala
köyden çıkan atlıları hayal meyal seçebildi. Aureliano Jose'nin de babasıyla
gittiğini ancak ertesi gün öğrenebildi.

  Hükümet ile muhalefetin ortak bildirisiyle savaşın sona erdiği
açıklandıktan on gün sonra, Albay Aureliano Buendia'nın batı sınırındaki
ilk silahlı ayaklanma haberi geldi. Albayın sayıca az, silahça donanımsız
gücü, bir haftadan az zamanda püskürtüldü.

  Ama o yıl içinde, Liberallerle Muhafazakarlar, halkı uzlaşma masallarıyla
avuturken, Albay Aureliano Buendia yedi ayaklanmaya daha girişti. Bir gece
yelkenli bir gemiden Riohacha'yı top ateşine tuttu. Askerler yataklarından
fırladılar ve misilleme olsun diye kentin en önde gelen Liberallerinden
ondördünü kurşuna dizdiler.

  Albay Aureliano Buendia, iki haftayı aşkın süre sınırdaki gümrük
karakollarından birini elinde tuttu ve ulusa genel savaş çağrısında
bulundu. Başkentin eteklerinde savaş açmak için giriştiği bir keşif
seferi, derinliği bin beş yüz kilometreyi aşan balta girmemiş ormanlarda
yol açmak adına çılgınca bir çaba sırasında, adamlarının üç ay ortadan
yokolmalarıyla sonuçlandı. Bir seferinde Macondo'nun yirmi kilometre kadar
yakınına sokuldu ve hükümetin keşif kollarıyla karşılaşarak dağlara
çekilmek zorunda kaldı. Babasının yıllar önce İspanyol kalyonu kalıntısını
bulduğu yerin çok yakınlarındaydı.

  Visitacion işte o sıralarda öldü. Uykusuzluk hastalığı korkusuyla
kendi kabilesinde prenses olmaktan vazgeçmiş, eceliyle ölmek mutluluğuna
ermişti. Yirmi yılı aşkın süredir karyolasının altında biriktirdiği
aylıklarının gömülü oldukları yerden çıkarılmasını ve paranın savaşı
sürdürebilsin diye Albay Aureliano Buendia'ya gönderilmesini vasiyet etti.
Oysa o günlerde Albay Aureliano Buendia'nın eyalet merkezi yakınlarında
konakladığı sırada öldürüldüğü haberi geldiği için, Ursula zahmet edip de
parayı gömüden çıkarmadı. Albayın öldüğünü açıklayan hükümet bildirisine
-son iki yıl içinde bu dördüncü bildiriydi- altı aya kadar gerçek gözüyle
bakıldı, çünkü albaydan haber alınamıyordu. Tam Ursula ile Amaranta,
geçmiştekilerin üzerine yeni bir yas ekleyecekleri sırada,
beklenmedik haberler geldi. Albay Aureliano Buendia sağdı. Ne var ki, kendi
ülkesinin hükümetiyle uğraşmaktan vazgeçmiş, Karayiplerdeki öteki
cumhuriyetlerin federalleşmesi için çalışanlara katılmıştı.

  Her seferinde değişik adlarla ve her seferinde ülkesinden biraz daha uzak
bir yerde ortaya çıkıyordu. O sıralarda kafasındaki düşüncenin, Orta
Amerika'daki fedaralist güçleri birleştirmek ve Alaska'dan Patagonya'ya dek
tüm muhafazakar rejimleri silip süpürmek olduğu sonradan öğrenildi.
Ursula'nın ondan aldığı ilk dolaysız haber, gidişinden birkaç yıl sonra
Küba'nın Santiago kentinden yolladığı ve elden ele sarara buruşa dolaşarak
anasına ulaşan mektup oldu. Ursula mektubu okuyunca, -Onu hepten yitirdik,
diye haykırdı. -Bu gidişle, Noeli dünyanın öteki ucunda geçirecek.
Ursula'nın bu sözleri söylediği ve mektubu ilk gösterdiği kişi,
savaşın sonundan beri Macondo belediye başkanı olan Muhafazakar
General Jose Raquel Moncada idi. General Moncada, -Bu Aureliano'nun
Muhafazakar olmaması ne yazık, diye görüşünü açıkladı.

  Ona gerçekten hayranlık duyuyordu. Muhafazakar sivillerin çoğu gibi Jose
Raquel Moncada da partisini savunmak adına savaşa katılmış ve meslekten
yetişme subay olmadığı halde, savaş alanında gösterdiği yararlıktan ötürü
general unvanını almıştı. Oysa, partideki arkadaşlarının çoğunluğu gibi o da
savaşa karşıydı. Askerlere, hiçbir ilkeye bağlı olmayan aylaklar, açgözlü
düzenbazlar, kargaşalık dönemlerinde para vurup sefa sürmek için sivilleri
sindirmekte usta kişiler gözüyle bakardı. Kültürlü, zeki, hoşsohbet, al
yanaklı, boğazına ve horoz dövüşlerine düşkün biri olan Moncada,
bir zamanlar Albay Aureliano Buendia'nın en korkulan rakibi sayılıyordu.
Kıyı boyunca uzanan geniş bölgedeki meslekten gelme subaylara kendi
otoritesini kabul ettirmeyi başarmıştı. Bir keresinde stratejik durum gereği
ellerinde tuttukları bölgeden çekilmek zorunda kaldığında, Albay Aureliano
Buendia'ya iki mektup bırakmıştı.

  Oldukça uzun olan mektuplardan birinde, albaya, savaşı
daha insancıl koşullarda sürdürmek için açılan kampanyaya katılma
çağrısında bulunuyordu. İkinci mektubu, Liberallerin egemenliğindeki
bölgede kalan karısına yazmış, iletilmesi dileğiyle, onu da
albayın mektubunun yanına koymuştu. O günden sonra, savaşın
en kanlı dönemlerinde bile iki komutan zaman zaman ateş kesip
savaş tutsaklarını değiş tokuş ediyorlardı. Bu ateşkes süreleri belirli
bir bayram havasını getiren soluk almalar oluyor ve General Moncada bu
fırsatlardan yararlanarak, Albay Aureliano Buendia'ya
satranç öğretiyordu. İyi arkadaş oldular. Giderek, her iki partinin
sevilen, tutulan öğelerini birleştirmeyi, askerlere profesyonel
politikacıların etkisinden sıyrılmayı ve her doktrinin en iyi yanını
kapsayan insancıl bir düzen kurmayı bile tasarladılar. Savaştan sonra,
Albay Aureliano Buendia, ardarda gelen bozgunların çetin yollarından
sıyrılmaya çalışırken, General Moncada, sulh yargıçlığına getirildi.

  Uniformayı soyunup sivil giysilerini giydi, askerlerin yerine silahsız
polisler getirdi, af yasalarını uyguladı, savaşta ölen birkaç Liberalin
ailesine yardım etti. Macondo'nun ilçe olmasını sağladı ve böylece kendisi
de ilk belediye başkanı oldu. Ve halka, savaşın geçmişte kalan anlamsız bir
karabasan olduğunu düşündürecek ölçüde güvenlik, dirlik ve düzen getirdi.
Karaciğer hastalığından ölen Peder Nicanor'un yerine, birinci federalist
savaşa katılmış, Ayı Balığı, diye ad takılan Peder Coronel geçti. Amparo
Moscote ile evlenen ve müzik aletleri ve oyuncak dükkanını günden güne
geliştiren Bruno Crespi, bir tiyatro yaptırttı. Turneye çıkan İspanyol
kumpanyaları burada temsiller vermeye başladı. Açıkhava tiyatrosu tahta
sıralardan, üzerinde Yunan maskları olan kadife perdeli sahneden ve aslan
kafası biçimindeki üç gişeden oluşmuştu. Biletler aslanın ağzından
alınıyordu.

  Yine bu sıralarda okul da yeniden yaptırıldı. Okulun başına, bataklık
bölgesinden getirilen Don Melchor Escalona geçirildi. Escalona, tembel
öğrencileri kireç sıvalı avluda dizüstü yürütüyor, derste konuşanların
ağzına acı biber dolduruyordu. Çocukların ana babaları bunlara ses
çıkarmıyordu.

  Santa Sofia de la Piedad'ın haşarı ikizleri Aureliano Segundo ile
Jose Arcadio Segundo, taştahtaları, tebeşirleri ve üzerine adları yazılmış
alüminyum mataralarıyla sınıfa ilk gelen öğrenciler oldular.

  Annesinin eşsiz güzelliğini almış olan Remedios, Güzel Remedios
diye nam saldı. Zamana, üst üste binen yas dönemlerine ve bir yığın
acısına rağmen, Ursula yaşlanmamakta direniyordu. Santa Sofia de la Piedad'ın
da yardımıyla, Ursula pastacılığa yeniden hız verdi ve birkaç yıl içinde,
oğlunun savaşta yiyip bitirdiği serveti silbaştan toplamakla kalmadı, yatak
odasında gömülü küpleri de yeniden çil çil altınla doldurdu. -Tanrı bana
ömür verdikçe, bu deliler evinde para eksik olmayacak, diyordu. Aureliano
Jose, Nikaragua'da federal birliklerden kaçıp bir Alman gemisine tayfa
yazılarak evin mutfağında boy gösterdiği sırada işler bu durumdaydı.

  Aureliano Jose, at gibi güçlü kuvvetli bir yerli kadar esmer ve
uzun saçlıydı ve Amaranta ile evlenmeye içten içe karar vermişti.
Amaranta onun içeri girdiğini görünce, daha hiçbir şey söylemediği
halde, niçin geldiğini anladı. Sofrada birbirlerinin yüzüne bakamadılar.
Oysa gelişinden iki hafta sonra, Aureliano Jose, Ursula'nın önünde, gözünü
Amaranta'nın gözüne dikerek, -Hep seni düşündüm, deyiverdi. Amaranta
ondan uzak duruyor, beklenmedik karşılaşmalardan kaçınıyor, Güzel Remedios'u
yanından ayırmamaya çalışıyordu. Yeğeni, kendisine daha ne zamana dek eline
kara sargı bağlamak niyetinde olduğunu sorunca, utancından kıpkırmızı
kesilmişti.

  Çünkü bu sargıyı, kızoğlankızlığının bir simgesi
olarak görüyordu. Aureliano Jose geldikten sonra, Amaranta yatak
odasının kapısını sürgülemeye başladı. Ancak, her gece bitişik odadan
gelen rahat horultuları duya duya, sonunda kapıyı sürgülemek
önlemini o da unuttu. Aureliano Jose'nin gelişinden iki ay kadar
sonra, bir sabah Amaranta, onun odaya girdiğini duydu. O zaman,
daha önce sandığı gibi bağıracağı, kaçacağı yerde, yumuşak bir rahatlığa
gömüldü.

  Aureliano Jose'nin çocukken her zaman yaptığı gibi, cibinliğin
altına süzüldüğünü duydu ve delikanlının çırılçıplak olduğunu farkedince,
buz gibi terlemesini ve dişlerinin birbirine çarpmasını engelleyemedi.
Meraktan soluğu kesilerek, -Git buradan, diye fısıldadı, -yoksa
bağırırım. Ne var ki Aureliano Jose, ne yapması gerektiğini iyi biliyordu.
Çünkü artık çocukluktan çıkmış, kışla aygırı olmuştu. O gece patırtısız
gürültüsüz çekişmeler yeniden başladı ve şafağa dek sürdü. Amaranta
kendinden geçerek, -Ben senin halanım, diyordu. -Ben senin anan
sayılırım, yalnızca yaşım büyük olduğundan değil, seni bir emzirmediğim
eksik, ondan öte sana analık ettim, diyordu. Aureliano şafak sökerken
gidiyor, ertesi sabaha karşı yine geliyor ve her gelişinde Amaranta'nın
kapıyı sürgülemeyişi karşısında büsbütün coşuyordu. Ona duyduğu
istek bir an bile sönmemişti.

  İşgal edilen kentlerin karanlık yatak odalarında, yatak odalarının en
sefillerinde Amaranta'yı bulmuş, yaralıların sargılarındaki kurumuş kan
kokusunda Amaranta'yı algılamış, ölüm tehlikesinin bir anlık dehşetinde
Amaranta'yı yaşamış, her yerde, her zaman onu düşlemişti. Onu unutmak için
ondan kaçmış; yalnızca uzaklara gitmekle yetinmeyip, silah arkadaşlarının
gözükaralık diye adlandırdığı bir öfkeyle ileri atılmış, yine de Amaranta'nın
hayalini savaşın pisliğine ne kadar bulamışsa, savaş da o kadar Amaranta'ya
benzer olmuştu. Aureliano Jose, kaçak olduğu süre içinde bu acılarla
kıvranmış, kendini öldürerek Amaranta'nın hayalini de öldürmenin yollarını
aramıştı. Günlerden bir gün yaşlı birinden bir masal dinlemişti. Masaldaki
adam, halasıyla evleniyor, halası aynı zamanda amcasının kızı oluyor ve
oğlu da kendi dedesi oluyordu sonunda.

  Aureliano Jose bu olaydan iki hafta sonra kışladan kaçmış gelmişti.
Amaranta'yı, düşlediğinden daha yıpranmış, daha içine kapanmış, daha
çekingen ve olgunluğun son köşesini kıvrılır durumda, ama yatak odasının
karanlığında her zamankinden daha ateşli, saldırgan direnişinde her
zamankinden daha meydan okuyucu bulmuştu. Amaranta, onun el peşrevi
arasında soyunurken, Sen canavarsın, diyordu. Papa'dan özel izin
almadıkça, zavallı halacığına bunları yapamazsın. Aureliano Jose, Roma'ya
gideceğine söz veriyor; Amaranta, kalenin asma köprüsünü indirsin diye
Papa'nın sandaletlerini öpmek için Avrupa'yı bir baştan bir başa dizlerinin
üzerinde yürüyerek geçeceğini söylüyordu.

  Amaranta, -İş bununla bitmez, diye karşı çıkıyordu. -Çocuğumuz olursa,

domuz gibi kuyruklu olur.

  Aureliano Jose, bu sözlere hiç kulak asmıyordu.

  -Dikenli kertenkele bile doğursan vızgelir, diyordu.

  Aureliano Jose, bir sabaha karşı, boşalamamış erkekliğin sancısına
dayanamayarak, Catarino'nun dükkanına gitti. Pörsük memeli, sevecen ve
bayağı bir kadın buldu. Kadın, onun açlığını geçici bir süre için
bastırdı. Amaranta'ya karşı da hor görme taktiğini denemeye başladı.
Amaranta'yı terasta oturmuş, kısa zamanda ustası olduğu dikiş makinesinin
başında çalışırken görüyor ve selam bile vermiyordu. Amaranta kendini,
kayalara çarpmaktan son anda kurtulmuş bir tekneye benzetiyor ve Albay
Gerineldo Marquez'i neden düşünmeye başladığını, Çin daması oynadıkları
günleri neden özlemle andığını ve Gerineldo'yu yatak odasındaki adam
olarak neden düşlediğini kendisi bile anlayamıyordu. Aureliano Jose
ise kayıcsızlık komedyasına daha fazla dayanamayarak yeniden
Amaranta'nın odasına gittiği gece ne büyük yenilgiye düştüğünü
farkedememişti. Amaranta, sarsılmaz ve şaşmaz bir kararlılıkla onu
geri çevirmiş ve kapısını ömür boyu sürgülemişti.

  Aureliano Jose'nin dönüşünden birkaç ay sonra, yasemin kokuları içinde,
süslü püslü bir kadın, beş yaşlarında bir oğlan çocuğunu elinden tutmuş,
kapıya geldi. Çocuğun, Albay Aureliano Buendia'nın oğlu olduğunu ve vaftiz
edilsin diye Ursula'ya getirdiğini söyledı. Adı konmamış çocuğun nesebinden
kimsenin kuşkusu olmadı: Çocuk hık demiş, albayın burnundan düşmüştü.
Aureliano'nun ilk kez buz gördüğü zamanki durumunun tıpkısıydı. Kadın
çocuğun nasıl doğduğunu anlattı: Gözleri faltaşı gibi açık doğmuş. Doğar
doğmaz, büyük adam gibi bakan gözlerini çevresindekilere dikmiş, onları
yargılıyormuşcasına bakmış. Gözünü kırpmadan bakışı anasını korkutuyormuş.
Ursula, -Tıpkı o, dedi. -Bunun tek eksiği, bir bakışla sandalyeleri
yerinden oynatamayışı.

  Çocuğa Aureliano adını ve anasının soyadını verdiler. Çünkü yasalar
uyarınca, babası resmen tanıyıncaya dek çocuk, babasının soyadını alamıyordu.
Generel Moncada vaftiz babası oldu. Amaranta, çocuğun yetiştirilmesini kendi
üstlenmek için yanlarında kalsın diye çok diretti, ama çocuğun anası buna
karşı koydu.

  Tavukların cins horozların yanına salındığı gibi, bakirelerin
de askerlerin koynuna sokulması töresinden daha o sıralarda haberi yoktu
Ursula'nın. Ama o yıl içinde bunu iyice öğrendi. Albay Aureliano Buendia'nın
dokuz oğlu daha vaftiz edilmek için eve getirildi. Baba tarafına hiç
çekmemiş, esmer, yeşil gözlü bir çocuk olan en büyükleri, on yaşını
geçmemişti. Her yaşta, her renkte, ama hepsi de erkek ve hepsi de babası
konusunda kuşku bırakmayan çocuklar getirip duruyorlardı. Gelenlerin içinde
yalnızca ikisi ötekilerden ayrı özellikler gösterdiler. Biri, yaşına göre iri
yapılıydı ve evde kırılmadık çanak çömlek, kırılmadık saksı bırakmıyordu.
Ellerinde, dokundukları her şeyi kırma yeteneği var gibiydi. Öteki, annesi
gibi açık renk gözlü, sarışın bir çocuktu. Saçları kız çocuğu gibi uzatılıp
lüle lüle kıvrılmıştı. Eve, sanki orada boğup büyümüşcesine alışık bir
tavırla girdi, doğruca Ursula'nın odasındaki konsolun başına gitti ve
-Kurgulu balerini istiyorum, dedi.

  Ursula şaşırıp kaldı. Çekmeceyi açtı, ta Melquiades'in zamanından kalma
eski, tozlu ıvır zıvırı karıştırdı ve bir çift çoraba sarılı olan kurgulu
balerini buldu. Bunu, eve Pietro Crespi getirmiş, sonra da herkes
unutup gitmişti. On iki yıldan az süre içinde, albayın kendi savaş
alanında tohumunu attığı tam onyedi oğlunu, Aureliano adı ve
analarının soyadı ile vaftiz ettiler. Önceleri Ursula, gelenlerin
cebini parayla dolduruyor ve Amaranta evde alıkoymaya çalışıyordu.
Ama sonunda onlara armağanlar vermek ve vaftiz anneleri olmakla
yetinmeye başladılar. Ursula, ananın adını, adresini ve çocuğun doğum
yeri ile tarihini büyük bir deftere geçirerek, Vaftiz etmekle, biz üzerimize
düşeni yaptık; diyordu. Aureliano geldiğinde rahatça karar verebilsin
diye, defterleri iyi tutmak gerek, diyordu.

  Ursula bir gün yemekte General Moncada ile bu şaşırtıcı üreme konusunu
görüşürken, Albay Aureliano Buendia'nın bir gün geri dönüp, bütün oğullarını
eve toplamasını yürekten istediğini çıtlattı.

  General Moncada, -Üzülmeyin aziz dostum, Aureliano sandığınızdan çabuk
dönecektir, dedi.

  General Moncada'nın o anda bildiği ve açıklamak istemediği
gerçek, Albay Aureliano Buendia'nın, o güne dek giriştiği ayaklanmaların
en uzun, en amansız ve en kanlısının başına geçmek üzere
yolda olduğuydu.

  Durum, yine birinci savaştan önceki aylarda olduğu gibi gerginleşti.
Belediye başkanının koruyuculuğunda sürdürülen horoz dövüşlerine ara verildi.
Garnizon Komutanı Yüzbaşı Aquiles Ricardo, belediye başkanlığı görevini
üstlendi. Liberaller ona kışkırtıcı gözüyle bakıyorlardı. Ursula, Aureliano
Jose'ye, -Kötü şeyler olacak, diyordu. -Akşam altıdan sonra sokağa çıkma
sakın. Ne ki, Ursula ne denli yalvarıp yakarsa söz dinletemiyordu. Bir
zamanlar Arcadio'nun yaptığı gibi, Aureliano Jose de ona ait olmaktan
çıkmıştı artık. Sanki eve dönüşü, günlük geçim sıkıntılarını düşünmeksizin
yaşama olanağı, onda da amcası Jose Arcadio'nun tembel ve sefih eğilimlerini
uyandırmışa benziyordu. Amaranta'ya olan tutkusu, hiç iz bırakmadan geçmişti.
Avare avare dolaşıyor, bilardo oynuyor, gelip geçici kadınlarla yalnızlığını
geçiştiriyor, Ursula'nın saklayıp da unuttuğu paraları yağma ediyordu.
Sonunda eve yalnızca üstünü değiştirmek için uğrar oldu. Ursula, -Hepsi
birbirinin eşi, diye yakınıyordu. -Başlangıçta terbiyelerine, efendiliklerine
diyecek yok. Söz dinliyor, ne denirse yapıyor ve karıncayı bile incitemez
gibi görünüyorlar. Ama sakalları çıkar çıkmaz ahlakları bozuluyor, diye
söyleniyordu.

  Asıl anasının babasının kimler olduğunu öğrenemeyen Arcadio'nun tersine,
Aureliano Jose, Pilar Ternera'nın oğlu olduğunu öğrendi. Kadın, öğle
uykularını kendi evinde uyusun diye ona bir hamak hazırlamıştı. Ana oğul
olmalarından öte, yalnızlıklarını paylaşıyorlardı. Pilar Ternera bütün
umutlarını yitirmişti. Gülüşü çınlamasını unutmuş, bir orgun ağır
vuruşlarına dönmüş, göğüsleri ardı arası gelmez sıkıştırmaların
elinde ziyan olmuş, karnıyla kalçaları paylaşılan bir kadın olmanın
kaçınılmaz kaderine kurban gitmişti. Yine de yüreği katılmadan
yaşlanmıştı. Tombul, geveze, kendini kapıp koyvermiş anaç evkadınları gibi
olmuş, iskambillerin boş hayallerini bir yana atmış ve başkalarının
sevgilerinde huzur, avuntu bulmaya başlamıştı. Aureliano Jose'nin öğle
uykusu uyuduğu evde, konu komşu kızları, sevgilileriyle buluşurlardı.
Sorgusuz sualsiz içeri girdikten sonra, -Pilar, odanı biraz kullanabilir
miyim? diyorlardı.

  Pilar, onlara, -Tabii, hay hay, diye karşılık veriyor ve evde bir
başkası varsa, ona dönüp, -İnsanların yatakta mutlu olduklarını bilmekten
ben de mutluluk duyuyorum, diye açıklıyordu.

  Bu hizmetinin karşılığında hiç para da almazdı. Geçkinlik döneminde bile
kendini arayan, para vermeden, sevgi vermeden, her zaman zevk vermeden
gelen erkekleri geri çevirmediği gibi, odasını isteyen kızları da hiç geri
çevirmezdi. Her biri de ateşli bir tohumun mirası olan beş kızının beşi de
büyüyüp yetiştikleri günlerden beri yaşamın çapraşık yollarında kaybolup
gitmişlerdi. Pilar'ın büyütüp meydana çıkarabildiği iki oğlundan biri, Albay
Aureliano Buendia'nın güçlerine katılıp çarpışırken ölmüş, öteki on dört
yaşındayken bataklıktaki bir köyden bir sandık civciv çalmaya çalışırken
yaralanıp elegeçmişti. Bir bakıma, Aureliano Jose, kupa papazının yarım
yüzyıldır kendisine müjdelediği uzun boylu, esmer erkekti ve iskambillerin
getirdiği bütün erkekler gibi, o da alnına ölümün damgasını yedikten sonra
Pilar'ın yüreğine ulaştı. Kadın, onun ölüme yazgılı olduğunu iskambillerde
görüyordu.

  -Bu akşam dışarı çıkma, dedi. -Burada kal. Zaten Carmelita
Montiel de kendisini senin koynuna sokmam için yalvarıp duruyor.

  Aureliano Jose, bu sözlerdeki gizli yakarışı kavrayamadı.

  -Beni geceyarısı beklemesini söyle ona, dedi.

  Tiyatroya gitti. Bir İspanyol kumpanyası 'Tilkinin Hançeri'ni
oynuyordu. Aslında, Zorilla'nın Got'ların Hançeri adlı oyunuydu
bu. Ne var ki, Liberaller, Muhafazakarlara Gotlar diye ad
taktıkları için, Yüzbaşı Aquiles Ricardo, oyunun adını değiştirmişti.
Aureliano Jose, ancak kapıya gidip biletini kestirdikten sonra, Yüzbaşı
Aquiles Ricardo ile tüfekli iki askerin, seyircileri aradıklarını
farkedebildi.

  Aureliano Jose, -Yavaş gel, yüzbaşı. Bana el sürecek adam daha
anasından doğmadı, dedi. Yüzbaşı onu zorla aramak istedi ve silahsız olan
Aureliano Jose kaçmaya başladı. Askerler vur, emrini dinlemediler. Biri,
-O bir Buendia, diye açıklamaya çalıştı. Öfkeden gözü dönen yüzbaşı,
askerin elinden tüfeği kaptı, sokağın ortasına dikilip nişan aldı.
-Ödlekler! diye bağırdı. Keşke Albay Aureliano Buendia'nın kendisi
olsaydı! Silah sesi çın çın öttüğü sırada, yirmi yaşında el değmemiş
Carmelita Montiel, portakal çiçeği kokulu suyla daha yeni yıkanmış,
Pilar Ternera'nın yatağına biberiye yaprakları serpiştiriyordu.

  Aureliano Jose, kaderine kalsa, Amaranta'nın esirgediği mutluluğu
onda bulacaktı. Tam yedi tane nur topu gibi çocukları olacaktı.
Aureliano Jose onunla bir yastıkta uzun yıllar geçirecek ve yaşlılığında
onun kollarında eceliyle ölecekti. Ne var ki, sırtına gömülen
ve göğsünü parçalayan kurşun, iskambillerin ters bir yorumuyla
atılmış olmalıydı. Fala göre o gece asıl ölmesi gereken Yüzbaşı
Aquiles Ricardo, gerçekten de Aureliano Jose'den dört saat önce
öldü. Silah sesi duyulur duyulmaz, yüzbaşı, nereden geldiği hiç
belirlenmeyen ve aynı anda atılan iki kurşunla yere yıkıldı ve geceyi,
kalabalık sesler böldü: -Yaşasın Liberal parti! Yaşasın Albay Aureliano
Buendia! Saat on ikide, yani Aureliano Jose'nin kan yitirmekten öldüğü
ve Carmelita Montiel'in kısmetini okuyan fal boşa çıktığı sıralarda
dört yüzü aşkın bir kalabalık, tiyatronun önüne sıralandılar ve
tabancalarını, Yüzbaşı Aquiles Ricardo'nun sokağın ortasında bırakılmış
cesedine boşalttılar. Yediği kurşunlardan ağırlaşan ve ıslanmış
ekmek gibi ufalanan cesedi, bir devriye eri, el arabasıyla taşıdı.

  Meslekten gelme askerlerin taşkınlıklarına sinirlenen General
Jose Raquel Moncada, siyasal etkenliğini kullandı, üniformasını yeniden
sırtına geçirdi, Macondo'nun askeri ve sivil yönetimine elkoydu. Ne var ki,
uzlaştırıcı tutumunun, kaçınılmazı önleyeceğini umuyordu. Eylülde birbirinden
değişik haberler geldi. Hükümet, ülkenin her yanında duruma hakim olduğunu
ileri sürerken, Liberallere gelen gizli haberler de iç kesimlerde silahlı
ayaklanmalar olduğunu belirtiyordu. İktidardakiler, savaş halinin varlığını
açıklamaya yanaşmıyorlardı. Ama, Albay Aureliano Buendia'yı gıyaben
yargılayıp ölüme mahkûm eden divanı harp kararı üzerine, durum, hükümet
bildirisiyle duyuruldu. Albayı yakalayan ilk birliğe, cezayı infaz emri
verildi. Ursula, General Moncada'ya sevinçle, -Bu demektir ki geri dönmüş,
dedi.

  Oysa Moncada'nın bu konuda hiçbir bilgisi yoktu.
Aslında Albay Aureliano Buendia ülkeye döneli bir aydan
çok olmuştu. Gelişinden önce çeşitli söylentiler çıkmış, albayın aynı
anda birbirinden çok uzak yerlerde bulunduğu ileri sürülmüş,
hatta kıyı bölgesinde iki kenti ele geçirdiği resmen açıklanana dek,
General Moncada bile onun döndüğüne inanmamıştı. Resmi bildiriyi içeren
telgrafı Ursula'ya göstererek, -Gözünüz aydın, aziz dostum. Yakında burada
olur, dedi. O zaman Ursula ilk olarak telaşlandı. -Peki siz ne yapacaksınız?
diye sordu. General Moncada da aynı soruyu kendine kaç kez sormuştu.
-Onun yaptığını yapacağım, dostum, dedi. Üzerime düşen ödevi yerine
getireceğim.

  Ekimin birinde şafak sökerken, Albay Aureliano Buendia tepeden tırnağa
silahlı bin kişiyle Macondo üzerine yürüdü. Garnizona sonuna dek dayanma
emri verildi. Öğleyin General Moncada Ursula'yla yemek yerken, gümbürtüsü
bütün kasabada yankılanan bir top güllesi, hazine dairesinin cephesini
darmaduman etti.

  General Moncada, Onlar da bizim kadar iyi silahlanmışlar, diye içini
çekti. -Üstelik isteyerek, inanarak savaşıyorlar. Öğleden sonra saat
ikide, iki tarafın karşılıklı top ateşiyle yer yerinden oynadığı sırada,
General Moncada daha baştan yitirildiğine inandığı bir savaşı
sürdürdüğünden kuşkusuz olarak Ursula'dan izin isteyip kalktı.
-Tanrıdan dilerim ki, Aureliano bu gece evde bulunmaz. Öyle
bir şey olursa, onu benim yerime kucaklayın. Çünkü kendisini bir
daha göreceğimi sanmıyorum, dedi.

  O gece Albay Aureliano Buendia'ya, savaşı insancıllaştırma

yolundaki ortak amaçlarını hatırlatan ve ordunun yozlukları ile
her iki taraf politikacılarının tutkularını kesin yenilgiye uğratmasını
dileyen uzun bir mektup yazdıktan sonra, Macondo'dan kaçmaya çalışırken
yakalandı General Moncada. Ertesi gün Albay Aureliano Buendia; Ursula'nın
evinde generalle karşılıklı yemek yedi. Divanı harp kendisi hakkında karar
verinceye dek orada kalacaktı.

  Büyük bir dostluk havası içinde oturuyorlardı. Oysa onlar geçmiş
günleri anarken savaşı unuttukları halde, Ursula'nın içinde buruk
bir duygu, oğlunun çağrısız konuk gibi olduğunu, burada yeri olmadığını
yineliyordu boyuna. Ursula, oğlunun gürültülü patırtılı bir grup asker
tarafından korunarak içeri girişini gördüğü anda bu duyguya kapılmıştı.
Askerler, albay için herhangi bir tehlike olmadığına güven getirsinler
diye yatak odalarına varıncaya dek bütün evi altüst etmişlerdi. Albay
Aureliano Buendia, onlirın bu tutumunu kabullenmekle kalmadı, Ursula dahil
hiç kimsenin kendisine üç metreden fazla yaklaştırılmamasını emretti. Bu
arada evin çeşitli yerlerine de nöbetçiler dikildi. Albay Aureliano
Buendia'nın sırtında, nişansız, apoletsiz kaba kumaştan üniforma, ayağında
mahmuzlarına çamur ve kurumuş kan bulanmış çizmeleri vardı. Belinde kapağı
açık duran bir tabanca kılıfı asılıydı. Tabancanın kabzasından
hiç ayrılmayan eli, bakışları gibi tetikte ve gergindi. Alnı artık iyice
açılmış olan kafası, harsız fırında pişmiş gibiydi. Karayip denizinin
tuzuyla kavrulmuş yüzüne, madensi bir katılık gelmişti.

  İçinin soğukluğuyla bağlantılı bir çeşit canlılık, onu yaşlanıp çökmekten
korumuştu. Gittiği zamankinden daha uzun, daha solgun, daha kemikliydi ve
sıla özlemine karşı direnmenin ilk belirtilerini göstermeye başlamıştı.
Ursula içinden, -Aman tanrım, artık her şeyi yapabilecek biri gibi görünüyor,
dedi. Gerçekten de Aureliano Buendia, her şeyi yapabilecek duruma gelmişti. Amaranta'ya
getirdiği Aztek şalı, yemekte anlattığı anılar, gülünç hikayeler, bir başka
zamanki şakacılığının kalıntılarıydı. Ölülerin ortak mezara gömülmesi
emri yerine getirildikten sonra, Albay Aureliano Buendia, Albay Roque
Carnicero'yu harp divanını kurmakla görevlendirdi.

  Kendisi de, yenibaştan kurulmuş Muhafazakar rejimi, taş taş üstünde
bırakmayacak biçimde değiştirecek radikal reformları uygulamaya
girişti. Yardımcılarına, -Partideki politikacılardan daha çabuk
tutmalıyız elimizi. Gözlerini gerçeklere açınca, olup bitmiş işlerle
karşılaşacaklar, diyordu. İşte o sırada, yüz yıl öncesine uzanan tapu
kadastro kayıtlarını incelemeye karar verdi ve kardeşi Jose Arcadio'nun
meşrulaştırılmış rezaletlerini öğrendi. Toprak kayıtlarını karalayıp sildi.
Son bir nezaket gösterisinde bulunmak için, işlerine bir saat ara verdi ve
kararlarını Rebeca'ya anlatmak üzere ona gitti.


  Bir zamanlar Aureliano Buendia'nın gizli aşklarının sırdaşı
olan ve inatçılığıyla onun hayatını kurtarmış bulunan bu yalnızlığa
gömülmüş dul, evinin loşluğu içinde geçmişe ait bir görüntü gibiydi. Ayak
bileklerine kadar uzanan kara giysiler içindeki, yüreği küllenmiş kadının
savaş hakkında hemen hiç bildiği yoktu. Albay Aureliano Buendia'ya kadının
kemiklerindeki fosfor, teninin altından görünüyormuş gibi, kadın elektrik
yüklü bir bulutun içinde, barut kokusunun hala sezilebildiği yıllanmış bir
hava içinde hareket ediyormuş gibi geldi. Albay Buendia, Rebeca'ya sürgit
yas tutmamasını, evi havalandırmasını, Jose Arcadio öldü diye dünyaya
küsmemesini öğütleyerek söze başladı. Ancak, Rebeca'ya ne söylense boştu
artık. Huzuru, toprak yemekte, Pietro Crespi'nin kokulu mektuplarında,
kocasının fırtınalı yatağında boşuna aradıktan sonra, Rebeca, anıların
somutlaşıp insan gibi odadan odaya yüzdükleri bu evde huzur ve sükûna
kavuşmuştu. Rebeca, salıncaklı sandalyesine oturmuş, geçmişten fırlamış bir
hayalet gibi görünen kendisi değil de Albay Aureliano Buendia'ymış gibi
bakıyordu ona.

  Jose Arcadio'nun zorbalıkla aldığı toprakların, gerçek sahiplerine
iade edileceği haberine bile şaşırmadı.

  -Sen nasıl uygun görürsen öyle olsun Aureliano, diye içini
çekti. -Senin bir hain olduğunu hep düşünmüşümdür, bu şimdi iyice
kanıtlandı.

  Toprak kayıtlarının düzeltilmesi işlemi, General Gerineldo
Marquez başkanlığındaki mahkemenin çalışmalarıyla aynı zamana
rastladı. Duruşmalar sonunda, devrimciler tarafından yakalanan
düzenli ordu subaylarının hepsi ölüme mahkûm edildi. Son olarak,
Jose Raquel Moncada yargılandı. Ursula araya girdi. Albay Aureliano
Buendia'ya çıkışarak, -Macondo'da gelmiş geçmiş en iyi yönetim onun
zamanındaydı. Onun nasıl iyi yürekli olduğunu, bizleri nasıl sevdiğini sana
anlatmama gerek yok, sen hepimizden iyi biliyorsun, dedi. Albay Aureliano
Buendia, annesine ters ters baktı.

  -Ben adalet dağıtma görevini üstüme alamam, dedi. -Bir diyeceğin varsa
mahkemede söylersin.


  Ursula mahkemeye gitmekle yetinmedi, Macondo'daki bütün devrimci subay
analarını da tanık olarak getirdi. Kasabanın ilk kurucularından olan,
içlerinden birkaçı dağları aşmak yiğitliğini göze almış bulunan yaşlı
kadınlar teker teker çıkıp General Moncada'nın erdemlerinden sözettiler.
Ursula en son konuştu. Onun yüreklere burukluk veren onuru, adının ağırlığı,
söylediklerinin inandırıcılığı, adalet terazisini bir an sarstı. Ursula,
yargıçlar kuruluna, -Bu korkunç oyunu çok ciddiye aldınız ve başarıyla da
yürütüyorsunuz. Çünkü ödevinizi yapıyorsunuz, dedi. -Yalnız şunu unutmayın
ki, Tanrı bizlere ömür verdiği sürece ana olarak kalacağız ve sizler ne
denli büyük devrimciler olursanız olun, saygısızlık yapmaya kalkıştığınız
anda donunuzu sıyırıp bir güzel kötek atmak hakkımızdır. Ursula'nın bu
sözleri, kışla haline getirilen okulda yankılanmasını sürdürürken, yargıçlar
kurulu görüşmek üzere oturuma ara verdi. Geceyarısı Jose Raquel Moncada
ölüme mahkûm edildi. Ursula'nın bütün sıkıştırmasına, zorlamasına,
direnmesine rağmen, Albay Aureliano Buendia kararı değiştirmeye yanaşmadı.

  Şafaktan az önce, hücre olarak kullanılan odadaki hükümlüyü görmeye gitti.

  -Unutma, dostum, dedi. Seni ben öldürmüyorum. Seni devrim öldürüyor.

  General Moncada; onun geldiğini görünce yatağından bile kalkmadı.

  -Cehenneme kadar yolun var, bas git arkadaş, dedi.

  Albay Aureliano Buendia, gelişinden o ana kadar, arkadaşına
yürekten bakmamıştı. Onun nasıl çöktüğünü, ellerinin nasıl titrediğini,
ölümü nerdeyse törensel bir resmiyet içinde kabullendiğini görünce şaşırdı,
kendisinden iğrendi. Bu duyguya biraz da acıma karışmıştı.

  -Bütün divanı harp yargılamalarının gülünç birer oyun olduğunu sen
benden daha iyi bilirsin, dedi. -Aslında başkalarının işlediği suçların
kefaretini ödüyorsun. Çünkü bu kez ne pahasına olursa olsun savaşı
kazanacağız. Benim yerimde olsan, sen de aynı şeyi yapmaz mıydın?

  General Moncada, kalın bağa çerçeveli gözlüklerini gömleğinin eteğine
silmek için ayağa kalktı. Olabilir, dedi. -Üzüldüğüm, beni öldürmeniz
değil, çünkü kurşuna dizilmek bizim gibi insanlar için bir bakıma eceliyle
ölmek sayılır. Gözlüğünü yatağın üzerine koydu. Saatiyle kösteğini çıkardı.
-Beni asıl üzen, diye sözünü sürdürdü, -askerlikten onca nefret ettikten,
askerlerle onca çarpıştıktan ve onlar üzerine onca düşündükten sonra,
sonunda senin de onlardan beter olman. Ve dünyada hiçbir ülkü bu denli
alçalmaya değmez. Nişan yüzüğünü ve Kutsal Meryem madalyonunu çıkardı,
onları da gözlüğüyle saatinin yanına koydu.

  Sonra sözlerini tamamladı: Bu duruma geldikten sonra, son tarihimizin en
despot ve kanlı diktatörü olmakla kalmaz, vicdanını susturmak için sevgili
dostum Ursula'yı da kurşuna dizdirirsin.

  Albay Aureliano Buendia kımıldamadan duruyordu. General Moncada, gözlüğü,
madalyonu, saati ve yüzüğü ona verdi. Sonra sesinin tonunu değiştirerek,
-Seni paylamak için çağırtmadım buraya, dedi. -Bunları karıma göndermeni
isteyecektim.

  Albay Aureliano Buendia, generalin verdiklerini ceplerine
koydu.

  -Karın hala Manaure'de mi?

  -Hala Manaure'de. Mektubu yolladığın adreste, kilisenin arkasındaki
evde yine.

  Albay Aureliano Buendia, -Seve seve gönderirim, Jose Raquel, dedi.

  Albay Aureliano Buendia, sisin mavi havasına çıktığında, yüzü
geçmişteki bir şafak zamanı olduğu gibi nemlendi ve hükmün
mezarlık duvarında değil de, avluda infaz edilmesini emrettiğini ancak o
zaman farketti. Kapının karşısına dizilmiş olan idam mangası, onu devlet
başkanlarına yaraşır biçimde selamladı.

  Albay Aureliano Buendia, -Artık onu dışarı getirebilirler, dedi.

  :::::::::::::::::::::::::

  Savaşın anlamsızlığını ilk kavrayan, Albay Gerineldo Marquez oldu. Macondo'nun
sivil ve askeri yönetiminin başında bulunmak sıfatıyla, haftada iki kez
Albay Aureliano Buenia ile telgrafla haberleşiyordu. Başlangıçta bu
haberleşmeler bir ölüm kalım savaşının gidişini belirlemeye, savaşın her an
hangi noktada sürdürüldüğünü ve ne yönde ilerleneceğini bildirmeye yarıyordu.
Aureliano Buendia, en yakın arkadaşlarına bile hiçbir zaman açılmamakla,
sıkı fıkı olmamakla birlikte, yine de o zamanlar telin ucundakinin kendisi
olduğunu belirleyen dostça bir anlam yüklerdi sözlerine. Çoğu kez konuşmayı
gerektiğinden çok uzatır ve aile sohbeti havasında sürdürürdü. Ne var ki,
savaş yoğunlaşıp yaygınlaştıkça, Albay Aureliano Buendia'nın telin öte
ucundaki görünümü giderek gerçekdışı bir evrene kaymaya başladı. Konuşmasının
kendine özgü nitelikleri belirsizleşti, yavaş yavaş anlamlarını toptan
yitirmiş sözcükleri biçimler oldu. O zaman Albay Gerineldo Marquez,
dinlemekle yetinmeye ve dinledikçe de başka dünyadan bir yabancıyla
konuşuyormuş gibi sıkıntı duymaya başladı.

  Dinliyor, dinliyor, sonra manipleyi tıkırtadarak, -Anladım, Aureliano.
Yaşasın Liberal Parti! diye sözünü bağlıyordu.

  Sonunda, savaşla bütün bağlantısını yitirdi. Bir zamanlar gerçek bir
eylem, gençliğinin karşı durulmaz bir tutkusu olan savaş, onun için artık
uzak bir anı, bir boşluk oldu. Bu anlamsızlıktan kurtulmak için, sık sık
Amaranta'nın dikiş odasına sığınır oldu.

  Albay Gerineldo Marquez, her gün Amaranta'ya gidiyordu. Amaranta'nın
kabarık, köpük gibi, iç etekliği yapılacak kumaşı Güzel Remedios'un çevirdiği
dikiş makinesinin ayağına kaydırışını, kumaşı evirip çeviren ellerini
seyretmek hoşuna gidiyordu Gerineldo'nun. Saatlerce konuşmadan otururlar,
birbirlerinin yanında olmakla yetinirlerdi. Ne var ki Amaranta, Gerineldo'nun
aşk ateşini alevli tutmaktan için için haz duyarken, Gerineldo onun gizi
çözülmez yüreğindeki gizli oyunlardan haberli değildi. Amaranta, Gerineldo'nun
geri döndüğünü haber alınca heyecandan soluğu kesilmişti. Oysa onun Albay
Aureliano Buendia'nın yanındaki gürültücü kalabalığın ortasında eve girdiği
an, sürgün döneminin onu nasıl yıprattığını, yaşlanıp çöktüğünü, kir pas
içinde leş gibi koktuğunu, askıya alınmış sol kolu ile büsbütün
çirkinleştiğini görünce, Amaranta öylesine hayal kırıklığına uğradı ki,
neredeyse bayılacak gibi oldu.

  -Aman Tanrım, bunca zamandır yolunu beklediğim adam bu değildi, diye
düşündü. Ama ertesi gün, Albay Gerineldo Marquez yıkanıp tıraş olmuş,
bıyığına lavanta suyu sürmüş ve o kanlı sargıyı kolundan çıkarmış olarak eve
geldi. Amaranta'ya da üzeri sedef işlemeli bir dua kitabı getirdi.

  Amaranta, -Şu erkekler de ne tuhaf, dedi. Diyecek başka söz
bulamamıştı çünkü. Papazlara karşı dövüşüp canlarını veriyorlar,
sonra da armağan diye dua kitabı getiriyorlar.

  Gerineldo, o günden sonra, savaşın en civcivli zamanında bile
her gün Amaranta'yı yoklamaya geldi. Güzel Remedios olmadığı
zamanlar, makinenin kolunu Gerineldo çeviriyordu. Kendisine
böyle olağanüstü yetkiler tanındığı halde, dikiş odasına silahsız
girmek için silahlarını oturma odasına bırakmayı bir gün bile unutmayan
bu adamın bağlılığı, sabrı ve direnci Amaranta'yı şaşırtıyordu. Gerineldo
dört yıl bıkıp usanmadan onu sevdiğini yineledi ve Amaranta da her seferinde
onu incitmeden geri çevirmenin bir yolunu buldu. Onu kırmak istemiyordu,
çünkü Gerineldo'yu sevmeyi becerememiş de olsa, artık onsuz yapamaz olmuştu.
Her şeye kayıtsız görünen ve geri zekalı olduğu sanılan Güzel Remedios
bile, böylesi bir bağlılığın karşısında kayıtsız kalamadı ve Albay Gerineldo
Marquez'in tarafını tuttu. Amaranta kendi eliyle büyüttüğü, genç kızlık
dönemine yeni giren bu kızın, Macondo'da gelmiş geçmiş en güzel yaratık
olduğunu birden farkediverdi.

  Eskiden Rebeca'ya duyduğu kıskançlık ve öfkenin yüreğinde yeniden
kıvılcımlandığını sezdi ve bu duygunun kızın ölmesini isteyecek aşırılığa

varmaması için Tanrıya dua ederek, Güzel Remedios'un dikiş odasına girmesini
yasakladı. O sıralarda Albay Gerineldo Marquez, savaşın anlamsızlığını,
sıkıcılığını duymaya başlamıştı. Gençliğinin en güzel yıllarına malolan şan
ve şerefi, Amaranta uğruna feda etmeye hazır olarak, yıllar yılı baskı
altında tuttuğu sevgisini sel gibi coşturarak, bütün gücüyle Amaranta'yı
kandırmaya çalıştı. Beceremedi. Bir Ağustos günü, Amaranta, sabırlı
sevgilisine, -Artık birbirimizi unutalım. Böyle şeyler bizden geçti,
diyerek son ve kesin yanıtını verdikten sonra, kendi inatçılığının dayanılmaz
ağırlığı altında ezilmek, ölene dek sürecek yalnızlığına ağlamak için odasına
kapandı.

  O gün Albay Aureliano Buendia, Albay Gerineldo Marquez'i telgrafla aradı.
Bu, sürüp giden savaşı etkilemeyecek günlük konuşmalardan biriydi.
Konuşmanın sonunda Albay Gerineldo Marquez ıssız sokaklara, badem ağacının
üzerindeki kristalleşmiş damlara baktı ve kendini yalnızlık içinde kaybolmuş
gördü.

  Manipleye basarak, -Aureliano, dedi. -Maconda'da yağmur yağıyor.

  Uzun süre karşılık gelmedi. Sonra Albay Aureliano Buendia'nın acımasız
sözleri makineyi sarsmaya başladı.

  -Aptallaşma, Gerineldo, diyordu mors, -Ağustosta yağmur yağmasından
daha doğal ne olur!

  Birbirlerini görmeyeli öyle çok olmuştu ki, Albay Gerineldo
Marquez, Aureliano'nun tepkisınin sertliğinden şaşırdı. İki ay sonra
Albay Aureliano Buendia, Macondo'ya geri geldiği zaman, Gerineldo'nun
şaşkınlığı, afallamaya dönüştü. Aureliano'daki değişiklik Ursula'yı bile
şaşırttı. Sessiz sedasız, alaysız törensiz geldi. Sıcağa rağmen, pelerinine
sımsıkı bürünmüştü. Yanında da üç metresi vardı. Kadınların üçünü aynı eve
yerleştirdi, kendisi de çokluk hamaktan çıkmaz oldu. Günlük operasyonları
bildiren telgraf haberlerini bile doğru dürüst okumuyordu. Bir gün Albay
Gerineldo Marquez, çatışmanın uluslararası nitelik almasına yol açabilecek,
sınırdaki bir bölgeden çekilip çekilmeme konusunda emir istedi.

  Albay Aureliano Buendia, -Beni önemsiz şeyler için rahatsız
etmeyin, diye buyurdu. -Tanrıya sorun ne yapacağınızı.

  Savaşın belki de en kritik anıydı bu. Başlangıçta devrimi desteklemiş
olan Liberal toprak sahipleri, tapu kadastro kayıtlarının yeniden ele
alınmasını önlemek için, Muhafazakar toprak sahipleriyle gizli anlaşmalar
yapmışlardı. Savaşçılara para yardımı yapan sürgündeki politikacılar, Albay
Aureliano Buendia'nın bütün yetkilerinin elinden alındığını kamuoyuna
açıkladılar. Ama, yetki umurunda bile değildi albayın. Koca koca beş defter
dolduran ve sandığın dibinde unutulup kalan şiirlerini de eline aldığı yoktu.
Geceleri ya da öğle uykusuna yattığı zaman, kadınlardan birini hamağına
çağırıyor, onunla yüzeyde kalan, ilkel bir doyuma ulaştıktan sonra kütük
gibi devrilip yatıyordu. Ne gamın, ne tasanın yanına hiç uğramadığı bir taş
gibiydi. Yalnızca o günlerde, arapsaçına dönmüş yüreğinin sonuna dek
bocalamaya mahkûm olduğunu biliyordu. Önceleri, dönüşündeki anlı şanlı
havadan, kazandığı küçümsenmez zaferlerden başı dönmüş, büyüklük uçurumunun
ta kenarına gelmişti. Hayvan postu giysileri ve kaplan pençesinden
süsleriyle büyüklerin çekindiği, küçüklerin ödünü patlatan, savaş
sanatının büyük ustası Marlborough Dükü, Aureliano'nun sağ koluydu. Onu
sürekli yanında bulundurmak hoşuna gidiyordu.

  İşte o sıralarda Ursula dahil hiçbir insanoğlunun kendisine üç metreden
fazla yaklaşmamasına karar vermişti. Durduğu her yerde, yanındakiler hemen
koşup tebeşirle bir daire çiziyorlar, Albay Aureliano Buendia da kendisinden
başkasının ayak basamayacağı bu dairenin ortasına girip dünyanın kaderi
üzerinde hiçbir yere ulaşmayan buyruklar veriyordu. Aureliano, General
Moncada'nın kurşuna dizilmesinden sonra, Manaure'ye ilk gidişinde, generalin
vasiyetini yerine getirmek için evine koşmuştu. Generalin dul karısı,
gözlüğü, -madalyonu, saati, yüzüğü aldı, ama Aureliano'yu eşikten içeri
sokmadı.

  -İçeri giremezsiniz, albayım, dedi. -Belki siz savaşta komuta
edersiniz, ama evimde benim sözüm geçer.

  Albay Aureliano Buendia, öfkelendiğini hiç belli etmedi, ama
öfkesi, ancak muhafızları evi yağmalayıp bir kül yığını haline getirdikten
sonra yatıştı. Albay Marquez, -Yüreğini kolla, Aureliano,
dedi, ölmeden çürüyorsun. Albay Aureliano Buendia, o günlerde,
ileri gelen asi komutanları ikinci kez toplantıya çağırdı. Bu toplantıda
her çeşit insan vardı: Ülkücüler, gözünü hırs bürüyenler,
serüven arayanlar, toplumla bağdaşamayanlar, adi suçlular bile geldi.
Zimmetine para geçirdiği için yargılanmaktan kaçıp isyancılığa
sığınan eski bir Muhafazakar yetkili bile vardı aralarında. Çoğu neden
savaştığını bile bilmiyordu. Değer yargılarındaki ayrımlar yüzünden bir iç
patlamanın eşiğine sürüklenen bu her boyadan boyalı toplulukta, bir tek
otorite sivriliyordu: General Teofilo Vargas.

  General, okuması yazması olmayan, görgü, terbiye bilmeyen,
adamlarını kendine körü körüne inandıran, Tanrının kendisine
ödevler verdiğini çevresindekilere yutturan, düzenbaz, saf kan bir
Kızılderiliydi. Albay Aureliano Buendia, asi komutanları politikacıların

manevralarına karşı birleşmek amacıyla toplamıştı. General
Teofilo Vargas, kendi niyetini açığa vurdu ve birkaç saat içinde nitelikli
komutanlar koalisyonunu parçalayıp komutayı ele geçirdi.

  Albay Aureliano Buendia, subaylarına -Gözümüzü üzerinden eksik
etmememiz gereken vahşi bir hayvan bu, dedi. -Bu adam, bizim için Savunma
Bakanından daha tehlikeli. Bunun üzerine her zaman çekingenliğiyle tanınan
genç bir yüzbaşı ürke ürke parmağını kaldırdı.

  -Kolayı var, albayım dedi. -Bu adamı öldürelim.

  Albay Aureliano Buendia, önerinin soğukluğuna şaşırmadı da,
bir saniye farkla kendisinden önce davranmış olmasına içerledi.
-Böyle bir emir vermemi beklemeyin, dedi.

  Doğrusu istenirse, böyle bir emir de vermedi. Ne var ki, iki
hafta sonra pusuya düşen General Teofilo Vargas kamış baltalarıyla
paramparça edildi ve Albay Aureliano Buendia başkomutanlığı
üstlendi. Bütün asi komutanların kendisini başkomutan olarak tanıdığı
gece, Albay Aureliano Buendia uykusundan korkuyla fırladı, bir battaniye
istedi. İçini saran soğukluk kemiklerini titretiyor,
kızgın güneş altında bile iliklerine dek donduruyordu. Bu üşüme
yüzünden birkaç ay uyuyamadı; sonra üşüme, alışkanlık haline geldi.
İktidar sarhoşluğu, tedirginlik dalgalarıyla dağılmaya başladı.


  Aureliano, belki üşümesine iyi gelir diye, General Teofilo Vargas'ın
öldürülmesini öneren genç subayı kurşuna dizdirtti. Aureliano'nun emirleri
daha ağzından çıkmadan, daha kendisi bile düşünmeden yerine getiriliyor,
kendisinin göze alamayacağı aşırılıklara vardırılıyordu. Albay Aureliano
Buendia, erişilmez gücün yalnızlığına battı ve ne yaptığını bilmemeye
başladı. Komşu köylerde kendisini coşkun gösterilerle karşılayanlardan
rahatsız oluyor, köylülerin düşman tarafa da aynı gösterilerde bulunduğundan
kuşkulanıyordu. Nereye gitse kendisine kendi gözleriyle bakan, kendi
sesiyle konuşan, kendisinin onlara duyduğu güvensizliği ona duyan
ve oğlu olduğunu söyleyen bir yığın delikanlı çıkıyordu karşısına.

  Aureliano kendisini oraya buraya dağılmış, çoğalmış buluyor, büsbütün
bir yalnızlığa gömülüyordu. Kendi subaylarının bile yalan
söylediğine inanır oldu. Marlborough Düküyle çatıştı. İnsanın en
iyi dostu, ölmüş olan dostudur, diyordu. Kendisini hep aynı yerde,
ama her sefer biraz daha yaşlanmış, biraz daha yorulmuş, olanların
nedenini nasılını, hatta zamanını biraz daha bilmez durumda
yakalayan o bitmez tükenmez savaşın kısır döngüsünden, sonuçlanmamasından
usanmış, tükenmişti. Tebeşir dairesinin dışında her zaman biri oluyordu
mutlak. Parası olmayan biri, oğlu boğmacaya yakalanmış biri ya da artık savaş
boku yemeye dayanamadığı için çekip gitmek ve sonsuza dek uyumak isteyen
biri oluyordu.

  Üstelik bunlar hiçbir şey yokmuş gibi karşısında hazırola geçip, -Her
şey normal, albayım, diyorlardı. O sonu gelmez savaşın en korkunç
yanı da işte bu normallikti; hiçbir şey olduğu yoktu. Önsezilerinin de
kendisini terkettiği, yapayalnız bir adam olan ve ölene
dek yakasını bırakmayacak üşümeden kaçmaya çalışan Aureliano,
son çareyi Macondo'da, eski anıların sıcaklığına sığınmakta aradı.
Öylesine bir aldırmazlığa kapılmıştı ki, savaşın durdurulması için
yapılacak görüşmelere yetkili komisyon üyelerinin geldiğini duyduğu
zaman bile uykusunu açmadan hamağında döndü.

  -Onları orospulara götürün, dedi.

  Komisyon üyeleri, yakıcı Kasım güneşine büyük bir aldırmazlık
ve ciddiyet içinde dayanan, fraklı, silindir şapkalı altı avukattı.
Ursula, onları kendi evinde ağırladı. Hemen bütün gün, yatak odasında
oturup gizli gizli konuştular; akşamüstü de yanlarına birer
kadın, birkaç tane de akordeoncu alıp Catarino'nun dükkanını kapadılar.
Albay Aureliano Buendia, -İlişmeyin keyiflerine, dedi.

  -Onların ne istediğini, görüyorsunuz ya, yine ben biliyorum.

  Aralık başlarında, çoklarının içinden çıkılmaz tartışmalara yolaçacağını
sandıkları, uzun süredir beklenilen görüşme bir saatten az
sürede sonuçlandı.

  Albay Aureliano Buendia, fırın gibi kızarmış salonda, üzerinde beyaz
örtüler atılmış laterna hayaletinin yanında yardımcılarının çizdiği tebeşir
dairesinin içine oturmadı. Yün battaniyesine sarınarak, siyasal
danışmanlarının arasındaki sandalyeye oturdu ve elçilerin önerilerini
dinledi. Öncelikle, Liberal toprak sahiplerinin desteğini yeniden kazanmak
için, tapu kadastro kayıtlarını kurcalamaktan vazgeçmesini istiyorlardı.
Sonra Katolik kitlelerin desteğini sağlamak için, din adamlarının nüfuzuyla
uğraşmayı bırakmasını istiyorlardı. Son olarak da aile bütünlüğünü korumak
amacıyla, evlilik dışı doğmuş çocuklara eşit haklar verilmesini amaçlamaktan
vazgeçmesini istiyorlardı.

  İstekler okunulup bitince, Albay Aureliano Buendia gülümsedi. -O halde,
dedi, -yalnızca iktidar için savaşıyoruz demek ki.

  Delegelerden biri, -Bu değişiklikler taktik gereği, diye atıldı.
-Şu sıra önemli olan şey; savaşın halka dayanan tabanını genişletmektir.
Sonra, bunları yeniden ele alırız.

  Albay Aureliano Buendia'nın siyasal danışmanlarından biri,
dayanamadı, adamın sözünü kesti.

  -Burada bir çelişki var, dedi. -Bu değişiklikler yararlı ve yerinde
ise, o zaman Muhafazakar rejim de iyi demektir. Dediğiniz gibi, savaşın
halka dayanan tabanını bu değişikliklerle genişleteceksek, Muhafazakar
rejim geniş bir halk temeline dayanıyor demektir. Sözün kısası, demek oluyor
ki, biz yirmi yıla yakın süredir halkın duygularına karşı savaşmışız.

  Sözünü daha da sürdürecekti, ama Albay Aureliano Buendia
bir işaretle susturdu onu. -Zamanınızı boşuna harcamayın, doktor.
Önemli olan, bundan böyle iktidarı elegeçirmek için savaşacağımızdır,
dedi gülümseyerek, delegelerin uzattığı belgeleri aldı, imzalamaya
hazırlandı. -Madem böyle, biz de kabullenmekte bir sakınca görmüyoruz,
diye sözünü tamamladı.

  Adamları, şaşkınlık içinde birbirlerine baktılar.
Albay Aureliano Buendia, mürekkepli kalemi havada tuttu ve
otoritesinin olanca ağırlığını Albay Gerinaldo Marquez'in üzerine
boşalttı.

  -Silahlarını teslim et, diye emretti.

  Albay Gerineldo Marquez ayağa kalktı, silahlarını masanın üstüne
bıraktı.

  Albay Aureliano Buendia, -Kışlaya git ve devrimci mahkemenin karşısına
çık, dedi.

  Sonra, anlaşmayı imzaladı, kağıtları elçilere verdi. -İşte kağıtlarınız
beyler, dedi. -Bunlarla bir şey becerebilseniz bari.

  İki gün sonra, ihanet suçuyla yargılanan Albay Gerinaldo
Marquez ölüme mahkûm oldu. Albay Aureliano Buendia, hamağına
yangelmiş yatıyor, Gerineldo'nun affı yolundaki ricalara kulak
bile asmıyordu. Kararın infaz edileceği gece, Aureliano'nun kendisini
rahatsız etmemeleri için verdiği emirleri hiçe sayan Ursula,
yatak odasında onunla görüşmeye gitti. Baştan ayağa karalara bürünmüş
olan ve hep alışılmadık derecede hüzünlü görünen Ursula, oğluyla
yaptığı üç dakikalık konuşma boyunca ayakta durdu. Serinkanlılıkla,
-Gerineldo'yu kurşuna dizdireceğini biliyorum, dedi.

  -Bunu önlemek için elimden hiçbir şey gelmeyeceğini de biliyorum.
Yine de seni uyarmaya geldim: Gerineldo'nun ölüsünü gördüğüm anda, ölmüş
babamın, ölmüş anamın kemiklerine and içerim ki, Jose Arcadio Buendia'nın
anısına and içerim ki, Tanrı huzurunda and içerim ki, hangi deliğe girersen
gir, seni bulup çıkarır, kendi elimle öldürürüm. Ursula, Aureliano'dan
yanıt bile beklemeden döndü, kapıdan çıkmadan önce, -Ha böyle olmuşsun, ha
domuz gibi kuyruklu doğmuşsun, hepsi bir, diyerek sözünü bağladı.

  O sona ermez gece boyunca, bir yanda Albay Gerineldo Marquez, Amaranta'nın
dikiş odasında geçen ölü günleri düşünürken; öte yanda da Albay Aureliano
Buendia, yalnızlığının katı kabuğunu delmek için saatlerce çırpındı.
Babasının onu buz göstermeye götürdüğü o uzaklarda kalmış günden sonra, tek
mutlu anları ufacık balıklar yaptığı gümüş işliğinde geçen zamanlardı.
Sadeliğin üstünlüğünü, ayrıcalığını anlayabilmesi için otuz iki savaş
çıkarması, ölümle bütün anlaşmalarını bozması, ün denilen pisliğe bir domuz
gibi bulanması ve tam kırk yıl yitirmesi gerekmişti.

  Şafak sökerken, Albay Aureliano Buendia kendi kendini yiyerek uykusuz
geçirdiği gecenin bitkinliği içinde, infazdan bir saat
önce hücreye girdi. Albay Gerinaldo Marquez'e, Komedi bitti, arkadaş,
dedi. -İdam hükmünü sivrisinekler yerine getirmeden bir an önce çıkalım
buradan. Albay Gerineldo Marquez, bu tutum karşısında duyduğu tiksinmeyi
gizleyemedi.

  -Hayır, Aureliano, diye karşılık verdi. -Senin kanlı bir despot olduğunu
görmektense ölmeyi yeğlerim.

  Albay Aureliano Buendia, -Öyle bir şey görmeyeceksin, dedi. -Hadi şimdi
pabuçlarını giy de bu boktan savaşı bitirmeme yardım et.

  Albay Aureliano Buendia bu sözü söylediği zaman, savaşı çıkarmanın, savaşı
bitirmekten kolay olduğunu bilmiyordu. Hükümeti, asilerin kabul edeceği
barış koşullarını önermeye zorlamak için tam bir yıl korkunç ve kanlı çaba
göstermesi gerekti. Kendi partizanlarını bu koşulların kabul edilebilir
olduğuna inandırmak için de bir yıl daha harcamak zorunda kaldı. Barışa
yanaşmayan ve mutlak zafer peşinde olan kendi subaylarının ayaklanmasını
bastırmak için akıl almaz zorbalıklara başvurması gerekti ve sonunda
onları pes ettirmek için düşman güçlerinden yardım umdu.

  Hiçbir zaman o günlerdeki kadar büyük asker niteliğine ulaşmamıştı. Soyut
ülküler uğruna, politikacıların işlerine geldiğince sağa sola bükecekleri
sloganlar uğruna değil de, sonunda kendi kurtuluşu adına savaştığını
bilmek, içini ateşli bir coşkuyla dolduruyordu. Bir zamanlar zafer adına
nasıl canla başla çarpışmışsa şimdi de yenilgi adına inanç ve bağlılıkla
savaşan Albay Gerineldo Marquez, gözünü budaktan sakınmadığı, gereksiz yere
canını tehlikeye attığı için Aureliano'ya çıkışıyordu. Aureliano
gülümseyerek, -Sen merak etme, diyordu. -Ölmek sanıldığından çok daha zor.
Onun için gerçekti bu. Ecelinin önceden belirleneceği inancı, ona
gizemli bir bağışıklık, belirli süreler için ölümsüzlük getiriyor,
Aureliano böylelikle savaşın en tehlikeli anlarında korkusuzca öne
fırlıyordu. Yine bu nedenle, zaferden çok daha zor, çok daha kanlı
ve çok daha pahalıya malolan yenilgiyi kazanabildi.

  Hemen hemen yirmi yıl süren savaş boyunca Albay Aureliano Bueridia pek çok
kez eve dönmüştü. Ne var ki, her sefer palas pandıras, acele ve önemli iki
iş arasında gelir, yanındaki askerler nereye gitse peşini bırakmazlar ve
Aureliano'nun çevresinde Ursula'nın bile dikkatini çeken bir efsane halesi
olurdu. Bütün bunlar, sonunda Aureliano'yu bir yabancı durumuna düşürmüştü.
Macondo'ya son gelişinde üç kapatması için bir ev açınca, kendi evine ancak
iki üç kez, yemek çağrılarında bulunmak için gitti. Savaş sırasında doğmuş
olan Güzel Remedios'la ikizler, onu uzaktan uzağa tanıyorlardı. Amaranta
ise, delikanlılık yıllarını gümüş balıklar yapmakla geçiren kardeşinin
anısını, kendisiyle bütün insanlık arasına üç metre açıklık koyan bu
efsanevi savaşçıyla bir türlü bağdaştıramıyordu. Ateşkes anlaşması
yapılacağı haberi yayılınca, ev halkı, Aureliano'nun sonunda kendi ailesine
bağışlanacağını, yeniden insanlaşmış olarak aralarına döneceğini sandılar ve
bunca süredir gölgede kalan aile bağlarını eskisinden de güçlü duydular.

  Ursula, -Sonunda evimizin bir erkeği olacak yeniden, dedi.

  Aureliano'yu hepten yitirdiklerini ilk sezen Amaranta oldu.
Ateşkes anlaşmasına bir hafta kala, Aureliano, yanında subayları,
yardımcıları olmaksızın yalınayak iki erle eve girdi. Erler, Aureliano'nun
bir zamanki tepeleme bagajından geri kalan katır eğeri ile
şiirlerin durduğu sandığı verandaya bıraktılar. Amaranta, dikiş
odasının önünden geçerken ona seslendi. Albay Aureliano Buendia
onu tanıyamadı.

  Amaranta, Aureliano'nun eve dönmesinden duyduğu sevinç
içinde, -Ben Amaranta'yım, diyerek kara sargılı elini gösterdi.
-Bak. Albay Aureliano Buendia, bir zamanlar ölüme mahkûm olarak
Macondo'ya geldiği o sabah, kardeşinin elindeki sargıyı ilk gördüğünde
nasıl gülümsemişse, bu kez de öyle gülümsedi.

  -Zaman nasıl da geçiyor, dedi. -Bu korkunç bir şey!

  Devletin askerleri evi korumak zorunda kaldılar. Sokaktakiler,
Aureliano'ya sövüp sayıyorlar, suratına tükürüyorlar, savaşı
sonunda daha iyi fiyata satabilmek için, yok yere alevlendirmekle
suçluyorlardı. Aureliano bir yandan ateşten, öte yandan üşümekten
titriyordu. Koltukaltlarında yine yaralar açılmıştı. Altı ay önce,
Ursula, ateşkes söylentilerini ilk duyduğunda, gelin odasını açmış,
silip süpürmüş, köşesinde bucağında kokulu mür sakızı tütsülemiş ve
oğlunun, Remedios'un artık küflenmiş bebekleri arasında
yavaş yavaş kocamak üzere eve dönmesini beklemeye koyulmuştu.

  Oysa Aureliano, son iki yıl içinde, yaşlanmak dahil yaşama olan
bütün ödevlerini tamamlamıştı. Ursula'nın büyük özenle hazırladığı
gümüş işliğinin önünden geçerken, Aureliano anahtarların kilidin
üstünde olduğunu bile görmedi. Zamanın, evi nasıl kemirdiğini,
köhneleştirdiğini, anılarını kafasından silip atmamış biri için
bunca zaman sonra felaket diye nitelendirilebilecek bir durumu getirdiğini
farketmedi. Ne duvardaki sıvaların dökülmüş olması, ne köşeleri saran kirli,
pamuk pamuk örümcek ağları, ne begonyaların üstündeki toz, ne kirişlerdeki
kurt yenikleri, ne menteşeleri kaplayan pas, Aureliano'ya acı vermiyor, ev
özleminin kurduğu tuzaklardan hiçbirine düşmüyordu. Battaniyesine sarındı,
verandada oturup bütün gün begonyaların üzerine yağan yağmuru seyretti.
Sanki yalnızca yağmurun dinmesini beklemek için oraya gelmiş
gibi, ayağından çizmelerini bile çıkarmamıştı. Ursula, onun, yanlarında
uzun boylu kalmayacağını sezdi. -Madem artık savaşa gitmeyecek, o zaman
mutlak ölecek demektir, diye düşündü.
Bu varsayım öylesine kesin, öylesine inandırıcıydı ki, Ursula bunu bir
kehanet olarak yorumladı.

  O akşam yemekte, Aureliano Segundo ekmeğini sağ eliyle koparıyor,
çorbasını sol eliyle içiyordu. İkiz kardeşi Jose Arcadio Segundo ise
ekmeğini sol eliyle koparıp, çorbasını sağ eliyle içiyordu.
Davranışları, birbirine öylesine bağlı bir bütünlük içindeydi ki,
karşılıklı oturan iki kardeşten çok, ayna karşısında oyun yapan birine
benziyorlardı. İkizlerin birbirlerinin tıpatıp aynı olduklarını
farkettikleri zaman buldukları bu oyun, Aureliano'nun gelişi onuruna
yemekte yinelendi. Ama Albay Aureliano Buendia farkına bile varmadı. Her
şeye öylesine yabancı, her şeyden öylesine kopuk bir hali vardı ki, yatak
odasına giderken yanından çıplak geçen Güzel Remedios'u bile gözü görmedi.
Onun bu dalgınlığını bozmayı bir tek Ursula göze alabildi.

  Yemeğin yarısına doğru, -Yine gitmek zorundaysan, hiç değilse bu akşamki
halimizi unutmamaya çalış, dedi.

  O zaman Albay Aureliano Buendia, acısını, yalnızlığını delip
geçmeyi başarabilen tek insanın Ursula olduğunu farketti. Buna da
şaşmadı, yıllardır ilk kez annesinin yüzüne baktı. Ursula'nın derisi
kayış gibi olmuş, dişleri çürümüş, saçlarının rengi gitmişti. Ürkütücü
bir görünüşü vardı. Aureliano, annesinin görünüşünü aklında
kalan en eski anıyla, kaynar çorba kasesinin masadan düşeceğini
yumurtladığı günkü haliyle karşılaştırdı ve anasını paramparça olmuş
buldu. Yarım yüzyılı aşkın günlük sıkıntıların anasında bıraktığı
izleri, ülserleri, yaraları, çatlakları bir anda gördü ve bunların
kendisinde hiçbir acıma duygusu uyandırmadığını da farkettı. Sonra
yüreğinde duyguların çürüyüp kaldığı yeri bulmak için son bir
çaba gösterdi, bulamadı.

  Bir başka gelişinde Ursula'nın kokusunu kendi teninde duyunca, hiç
değilse utanmaya benzer bir duyguya kapılmıştı. Sonra pek çok sefer
Ursula'nın düşüncelerinin kendisininkilere karıştığını farketmişti. Ama
savaş, bu duyguların tümünü silip süpürmüştü. Artık karısı Remedios bile,
kızı olacak yaşta birinin silik hayalinden başka bir şey değildi. Aşk
çölünde tanıdığı ve onun tohumunu bütün kıyı bölgesine yaymış olan sayısız
kadın, Aureliano'nun yüreğinde hiç iz bırakmamıştı. Çoğu, odasına karanlıkta
girmişler, gün doğmadan çıkmışlardı ve ertesi gün bedenindeki yorgunluktan
öte tek bir anı kalmamıştı. Zamana ve savaşa yenik düşmeden süregelen tek
duygusu, çocukluklarında kardeşi Jose Arcadio'ya duyduğu bağlılıktı.
Bu da, sevgiye değil, suç ortaklığına dayanan bir duyguydu.

  Aureliano, Ursula'nın kendilerini unutmaması yolundaki isteğini,
-Bağışla, savaş her şeyi silip götürdü, diyerek savuşturdu.
O olayı izleyen günlerde, Aureliano, dünyadan geçişinin bütün izlerini
ortadan kaldırmakla uğraştı. Kendisine özgü hiçbir şey kalmayıncaya dek
gümüş işliğinde ne var ne yoksa dağıttı. Giysilerini erlere verdi. Babasının
Prudencio Aguilar'ı öldüren mızrağı gömerken duyduğu suçluluk duygusunun
eşini duyarak bütün silahlarını avluya gömdü. Yalnızca içinde tek kurşun
bulunan tabancasını alıkoydu. Ursula hiç karışmıyordu. Yalnız, salonda gece
gündüz yanan bir lambanın aydınlattığı Remedios'un resmini yoketmeye
kalkışınca, Ursula onu önledi. -Bu resim, çoktan senin olmaktan çıktı, dedi.
-Artık bir aile yadigarı o. Ateşkes anlaşmasının yürürlüğe girdiği gece,
evde kendisini hatırlatacak bir şey kalmayınca, Aureliano şiirlerin durduğu
sandığı aldı ve Santa Sofia da la Piedad'ın fırını yakmaya hazırlandığı
mutfağa taşıdı.

  Sararmış kağıtlardan bir tomar alıp uzatarak, -Fırını bunlarla
yak, dedi. -Çok eski oldukları için daha iyi yanarlar.

  Santa Sofia de la Piedad, o sessiz kadın, o uysal, o hiç kimseyle,
kendi çocuklarıyla bile çatışmayan kadın, bunun yapılmaması
gereken bir şey olduğunu sezdi.


  -Bunlar önemli kağıtlar, dedi.
 
  Albay, -Hiç de değil, diye karşılık verdi. -İnsanın kendi kendine
karaladığı şeyler bunlar.

  -Öyleyse, kendiniz yakın, albayım.

  Aureliano, kağıtları kendi eliyle fırına atmakla kalmadı, sandığı da bir
kamış baltasıyla parçalayıp ateşe attı. Saatler önce Pilar Ternera onu
görmeye gelmişti. Albay Aureliano Buendia, onu bunca yıl görmedikten
sonra, kadının nasıl yaşlandığını, şişmanladığını ve gülüşünün nasıl
güzelliğini yitirdiğini görünce şaşırmış, bir yandan da kağıtların dilini bu
denli ustalıkla öğrenmesine afallamıştı. Pilar, ona, -Ağzını kolla, demişti.
Aureliano, en parlak günlerinde bir kez daha söylenen bu sözün, kaderini
şaşılacak ölçüde belirleyip belirmediğini düşünüyordu. Kısa bir süre sonra,
özel doktoru yaralarına pansuman yaparken, Aureliano çok ilgileniyormuş
gibi görünmeden, yüreğinin tastamam nerede olduğunu sordu. Doktor kulaklıkla
dinledi, sonra tentürdiyota batırılmış pamukla, Aureliano'nun göğsüne bir
halka çizdi.

  Silahların bırakıldığı salı sabahı, sıcak ve yağışlı bir gün doğdu. Albay
Aureliano Buendia, daha saat beş olmadan mutfağa girdi
ve her zamanki gibi sade kahvesini içti. Ursula, -Sen böyle bir
günde doğmuştun, dedi. -Gözlerin açık doğunca herkes şaşırıp kalmıştı.
Aureliano, onun anlattıklarına hiç aldırmadı, çünkü şafak sessizliğini
yırtan boru seslerini, askerlerin sıralanışını, verilen komutları dinliyordu.
Bunca yıl savaştıktan sonra, bu seslerin hiç de yabancı gelmemesi gerekirdi,
oysa Aureliano gençliğinde gördüğü ilk çıplak kadın karşısında dizlerinde
duyduğu kesikliği, teninin ürpertisini bu sabah da duyuyordu. Garip bir özlem
duyuyor, o kadınla evlenseydim, savaşı, şan ve şöhreti bilmeyen adı sanı
duyulmamış bir el sanatçısı, mutlu bir hayvan olurdum diye düşünüyordu. Hiç
beklemediği bu ürperti, kahvaltısını zehir etti. Sabah yedide, Albay
Gerineldo Marquez yanında bir grup asi subayla birlikte onu almaya geldiğinde,
Aureliano'yu her zamankinden daha yalnız, daha içine kapanık, daha düşünceli
buldu. Ursula, Aureliano'nun omuzlarına yeni bir pelerin atmaya çalıştı.
-Hükümet ne der sonra. Sırtına pelerin alacak kadar bile paran kalmadı diye
teslim olduğunu sanırlar, dedi. Ama Aureliano istemedi. Kapıdan çıkacağı
sırada, Ursula'nın ısrarıyla kafasına, Jose Arcadio Buendia'nın eski fötr
şapkasını geçirdi.

  Ursula, -Aureliano, dedi. -Orada başın sıkışır, zor durumda
kalırsan son anda, ananı düşüneceğine söz ver.

  Aureliano, parmaklarını açıp elini kaldırarak selam verdi ve
dalgın dalgın gülümsedi. Sonra tek söz etmeden evden çıktı ve kasabanın
dışına çıkana dek peşini kovalayan sövgülerin, hakaretlerin, ilenmelerin
ortasına daldı. Ursula, ölene dek bir daha çıkarmamaya kararlı olarak kapıya
kol demirini vurdu. -Burada çürüyeceğiz, diye düşünüyordu. -Bu erkeksiz
evde kül olup gideceğiz, ama bu alçak kasabaya bizi ağlarken görmek zevkini
tattırmayacağız.

  Ursula bütün sabah evi köşe bucak didik didik etti, en olmayacak
yerlere baktı, oğlundan bir anı kalmış mıdır diye arandı. Bulamadı.
İmza töreni, Macondo'nun yirmi kilometre uzağında, sonradan çevresinde
Neerlandia kentinin kurulacağı koca bir ağacın gölgesinde yapıldı.
Silahlarını bırakan asilerin, hükümetin ve partinin temsilcilerine, beyaz
giysileriyle yağmurdan ürkmüş bir güvercin sürüsünü andıran genç papaz
adayları hizmet ediyordu. Albay Aureliano Buendia, çamura batmış bir katırın
üstünde geldi. Tıraş olmamıştı. Düşlerinin paramparça oluşundan çok,
yaralarının verdiği sızıdan acı duyuyordu. Çünkü artık bütün umutların
sonuna gelmiş, şan ve şöhret özlemini de geride bırakmıştı. Aureliano'nun
isteklerine uygun olarak, törende ne bando ne de çanlar çalınıyor,
ne havai fişekler patlatılıyor, ne zafer naraları atılıyor, ne de ateşkesin
yaslı niteliğini değiştirecek başka bir gösteriye girişiliyordu.

  Aureliano'nun elde kalabilecek tek resmini çekmeyi başaran fotoğrafçının
cam negatifleri de, resmin basımına fırsat kalmadan parçalandı.
Tören, ancak belgelerin imzası için gereken zaman boyunca
sürdü. Yamalı bir panayır çadırının ortasındaki tahta masanın, çevresinde,
Albay Aureliano Buendia'ya bağlı kalmış son subaylar oturuyordu. İmzaların
atılmasından önce, Cumhurbaşkanının özel temsilcisi teslim olma belgesini
yüksek sesle okumak istedi.

  Albay Aureliano Buendia buna karşı çıktı. -Formalitelerle zaman yitirmeyelim,
dedi ve kağıtları okumadan imzalamaya hazırlandı. O zaman subaylarından biri,
çadırdaki uyuşuk sessizliği bozdu.

  -Albayım, n'olur bizim hatırımız için, ilk imzayı siz atmayın, dedi.
Albay Aureliano Buendia bu isteği kabul etti. Kalemin kağıt
üzerindeki cızırtısından yazıların harflerin tek tek seçilebileceği kadar
mutlak bir sessizlik içinde kağıtlar, masanın çevresini dolandığı
zaman, ilk sıradaki imza yeri boştu. Albay Aureliano Buendia, o
boş yeri doldurmaya hazırlandı.

  Subaylarından bir başkası atıldı, -Albayım, her şeyin düzelmesi için
henüz zaman var, dedi.

  Albay Aureliano Buendia, yüzündeki anlatımı hiç değiştirmeden ilk kopyayı
imzaladı. Son kopyayı imzaladığı sırada, iki sandık yüklü bir katırı çekerek
gelen bir asi albay göründü kapıda. Çok genç olmasına rağmen, kuru, donuk bir
görünüşü, sabırlı bir anlatımı vardı. Macondo bölgesinde devrim örgütünün
saymanıydı.

  Altı gündür binbir zahmetle yol tepmiş, ateşkesin imza törenine
tam zamanında yetişebilmek için, açlıktan ölmek üzere olan katırı
çeke çeke getirmişti. İstemeye istemeye, içi gide gide sandıkları indirdi,
açtı ve masanın üzerine yetmiş iki altın külçeyi tek tek sıraladı.
Bu servetin varlığı, hepsinin aklından çıkmıştı. Komuta merkezinin çöktüğü
ve devrimin yozlaşarak liderler arasında kanlı bir sen-ben kavgasına
dönüştüğü son yılın kargaşası içinde, herhangi bir sorumluluk belirlemek
imkansızlaşmıştı. Eritilip kalıplaşmış, sonra da pişmiş kille kaplanıp tuğla
görünümüne sokulmuş olan devrim altınlarıyla kimse ilgilenmemişti. Albay
Aureliano Buendia, teslim belgesindeki devredilen eşya listesine yetmiş iki
kalıp altını da yazdı ve hiç kimsenin söylev çekmesine fırsat vermeden töreni
bitirdi. Kir pas içindeki delikanlı, karşısında duruyor, ona
kendi donuk, bal rengi gözleriyle bakıyordu.

  Albay Aureliano Buendia, -Başka bir şey mi var? diye sordu.
Genç albay dudaklarını kısarak yanıt verdi. -Makbuz.

  Albay Aureliano Buendia, makbuzu kendi eliyle yazdı verdi.
Sonra genç papazların dolaştırdıkları, bir bardak limonatayla bir
bisküvi aldı ve dinlenmek isterse diye kendisi için hazırlanmış olan
sahra çadırına çekildi. Çadıra girince gömleğini çıkardı, karyolanın
kenarına oturdu ve öğleden sonra tam üçü çeyrek geçe tabancasını
aldı, özel doktorunun tentürdiyotla göğsüne çizdiği dairenin ortasından
kendini vurdu. O anda Macondo'da, Ursula, ocağın üstündeki sütün neden böyle
geç kaynadığını merak ederek, tencerinin kapağını kaldırdı ve içinin
kurtlarla fıkır fıkır dolduğunu gördü.

  -Aureliano'yu öldürdüler! diye haykırdı.

  Yalnızlıktan doğan bir alışkanlıkla bahçeye doğru baktı ve
yağmurdan sırılsıklam olmuş, üzüntülü ve öldüğü zamankinden
çok daha yaşlı görünen Jose Arcadıo Buendia'yı gördü. Ursula bu
kez daha kesinlikle, -Arkasından vurdular ve kimse gözlerini kapatmak
zahmetinde bulunmadı, dedi. Güneş batarken, Ursula
gözyaşlarının arasından, gökyüzünden bir duman gibi geçen parlak
dairelerin hızla kaydığını gördü ve bunu bir ölüm habercisi olarak
yorumladı. Albay Aureliano Buendia'yı kurumuş kandan kaskatı
kesilmiş bir battaniyeye sarılı ve gözleri öfkeden yerlerinden uğramış
olarak getirdiklerinde, Ursula daha hala kestane ağacının altında,
kocasının dizlerine kapanmış hıçkırarak ağlıyordu.

  Aureliano Buendia tehlikeyi atlatmıştı. Kurşun öylesine düzgün bir
yol izlemişti ki, doktor, tentürdiyota batırdığı bezi, Aureliano'nun
göğsünden soktu, sırtından kolayca çekti çıkardı. Sonra
da kendinden hoşnut bir tavırla, -Bu, benim şaheserimdi, dedi.
-Kurşunun hayati organlardan hiçbirine zarar vermeden geçebileceği
tek yer orasıydı. Albay Aureliano Buendia, çevresinin, ruhunun kurtulması
için umutsuz dualar mırıldanan genç papazlarla sarıldığını gördü. İşte o
zaman, salt Pilar Ternera'nın falıyla alay etmiş olmak için düşündüğü gibi,
kurşunu, ağzının tavanına sıkmadığına yandı.

  Doktora döndü, -Elimde hala yetki olsaydı, seni hemen kurşuna dizdirirdim,
dedi. -Canımı kurtardığın için değil, beni enayi yerine koyup gülünç
düşürdüğün için vurdururdum seni.

  Ölmeyi beceremeyişi, kaybettiği saygınlığını birkaç saat içinde yeniden
kazandırdı. Duvarları altın tuğlalarla örülü bir oda uğruna savaşı sattı
diye dedikodu yapanlar, onun intihara kalkışmasını bir erdem gösterisi
olarak yorumlayıp şehit mertebesinde kutsadılar. Daha sonra, Cumhurbaşkanının
verdiği Liyakat nişanını Aureliano kabul etmeyince, can düşmanları bile
odasına doluştular, ateşkes anlaşmasını tanımayıp yeni bir savaşa girişmesini
istediler. Ev, kendilerini bağışlatmak isteyenlerin, -geçmiş olsun, dileğiyle
sundukları armağanlarla doldu taştı. Albay Aureliano Buendia, eski silah
arkadaşlarının yoğun desteğinden etkilenerek, savaş konusundaki isteklerini
geri çevirmedi. Tam tersine, bir an yeni bir savaş düşüncesiyle öylesine
coştu ki, Albay Gerineldo Marquez onun savaş açmak için ufacık bir bahane
beklediğini sandı. Bu bahane de ortaya çıkmakta gecikmedi.

  Cumhurbaşkanı, herkesin durumunun özel bir komisyonca incelenip, mecliste
onaylanmasına dek, ister Liberal ister Muhafazakar olsun, eski savaşçılardan
hiçbirine emekli aylığı bağlanmayacağını söyledi. Albay Aureliano Buendia,
-Bu rezalettir! diye kükredi. -Postadan haber gelecek diye bekleye bekleye
yaşlanıp ölecekler, dedi. İyileşene kadar otursun, dinlensin diye Ursula'nın
aldığı salıncaklı koltuktan ilk kez kalktı, yatak odasında bir aşağı bir
yukarı gezinerek, cumhurbaşkanına sert bir mesaj dikte ettirdi. Kamuoyuna
hiç açıklanmayan bu telgrafta, Neerlandia Anlaşmasının ihlal edilmesini
kınıyor ve emekli aylıklarının bağlanması iki hafta içinde çözümlenmezse,
ölene dek savaşacağı tehdidini savuruyordu. Öylesine haklıydı ki, eski
Muhafazakar savaşçıların bile kendisini destekleyeceğini umuyordu. Ne
var ki, hükümetin verdiği tek karşılık, sözümona Aureliano'yu korumak için
kapıya dikilmiş askerlerin sayısını artırmak ve ne için olursa olsun eve
girilmesini yasaklamak oldu. Ülkenin her yanında gözaltında tutulan öteki
liderlere de aynı yöntem uygulandı.

  Bu öylesine zamanında, kapsamlı ve etkili bir operasyondu ki, ateşkes
anlaşmasının imzasından iki ay sonra Albay Aureliano Buendia iyileşip
ayağa kalktığında, en tutkulu, en coşkulu tertipçileri ya ölmüş, ya
sürülmüş, ya da yönetici kadrolara ayak uydurmuşlardı.

  Albay Aureliano Buendia, Aralık ayında odasından çıktı ve savaşı
kafasından silip atması için verandaya bir gözatması yetti. Ursula, o yaşında
akıl almaz bir canlılıkla, evi yeniden gençleştirmişti.

  Oğlunun yaşayacağını anladığı zaman, -Benim kim olduğumu görecekler, dedi.
-Dünyada bu delilerevinden daha iyi, daha güzel, kapısı herkese açık bir ev
olmayacak. Evi baştan aşağı sıvattı, badana boya yaptırdı, eşyayı değiştirdi,
bahçeyi yeniden düzeltti, yeni çiçekler diktirdi ve göz kamaştırıcı yaz
güneşi yatak odalarına bile girsin diye bütün kapıları, pencereleri ardına
dek açtı. Yıllarca üstüste binmiş yaslara son verdi ve kendisi de eski
giysilerini çıkarıp renkli, gençlere yaraşan giysiler giydi. Laternanın
müziği, yeniden evi neşeye boğdu. Amaranta laternanın sesini duyunca,
Pietro Crespi'yi, akşamları elinde fulyalarla gelişini, lavanta kokusunu
hatırladı ve solgun yüreğinin derinliklerinde, zamanla arınmış, saf bir
kin doğdu. Bir gün Ursula salonu düzeltirken, evi bekleyen askerlerin
yardımını istedi. Nöbetçilerin genç komutanı, askerlere izin
verdi. Ursula yavaş yavaş onlara yeni işler yükledi. Onlara yemek
yediriyor, giyecek ve pabuç veriyor, okuma yazma öğretiyordu.

  Hükümet, nöbetçileri kaldırdıktan sonra da askerlerden biri evde
kaldı ve uzun yıllar Ursula'ya hizmet etti. Nöbetçilerin genç komutanı ise,
Güzel Remedios'un kendisini tersleyip reddetmesi yüzünden çıldırdı ve
yılbaşı günü, onun penceresinin altında ölü bulundu.

  :::::::::::::::::::::::::

  Yıllarca sonra Aureliano Segundo, ölüm döşeğindeyken, ilk
oğlunu görmek için yatak odasına girdiği o yağmurlu Haziran gününü
anımsayacaktı. Çocuk cıyak cıyak bağırdığı, boş çuval gibi serilip yattığı
ve Buendia'lara özgü hiçbir nitelik taşımadığı halde, Aureliano Segundo ona
ne ad koyacağını hiç duraksamadan kestirdi.

  -Adı Jose Arcadio olacak, dedi.

  Fernanda del Carpio, Aureliano'nun bir yıl önce evlendiği o
güzel kadın, kocasının dediğini kabul etti. Öte yandan Ursula ise,
duyduğu belli belirsiz kuşkuyu gizlemiyordu. Ailenin uzun geçmişi
boyunca, adların boyuna yinelenmesi, Ursula'ya göre, hemen
hemen kesin sonuçlar vermişti. Bütün Aureliano'ların içine kapanık
ve aklı başında olmalarına karşı, Jose Arcadio'lar atak ve girişken
oluyorlar, ançak mutlak belaya çatıyorlardı. Sınıflandırma olanağı
bulunmayan tek olay Jose Arcadio Segundo ile Aureliano Segundo'nun
durumuydu. Çocukluklarında öylesine birbirlerinin eşi ve öylesine
afacandılar ki, Santa Sofia de la Piedad bile onları
ayırdedemezdi. Vaftiz edildikleri gün, Amaranta, çocukların kollarına
birer künye taktı ve onlara hep birbirinden değişik renkte, üzerine
başharfleri işli giysiler giydirdi.

  Ne var ki, çocuklar okula başladıktan sonra giysilerini ve künyelerini değiştirip birbirlerini ters
adlarla çağırmaya başladı. Jose Arcadio Segundo'yu yeşil gömleğinden
ayırdeden öğretmenleri Melchor Escalona, Jose Arcadio Segundo'nun künyesini
taktığını ve ötekinin de beyaz gömlek giyip Jose Arcadio Segundo yazılı
künyeyi taktığı halde Aureliano Segundo olduğunu öğrenince aklı başından
gitti. Ondan sonra da bir daha hiçbir zaman, hangisinin hangisi olduğunu
kesinlikle bilemedi. Çocuklar büyüdükleri ve yaşam onları farklılaştırdığı
zaman bile, Ursula hep düşünüyor, o yanıltmaca oyunu sırasında çocukların
yanılarak hepten değişip değişmediklerini merak ediyordu. Delikanlılık
çağına gelene dek, aynı uyumda işleyen iki makine gibiydiler. Aynı
anda uyanıyorlar, aynı anda sıkışıp banyoya koşuyorlar, aynı hastalıklara
yakalanıyorlar, hatta aynı düşleri görüyorlardı.

  Evdekiler, onların herkesi yanıltmak istedikleri için böyle davrandıklarını sanıyordu.
Oysa bir gün Santa Sofia de la Piedad, ikizlerden birine
bir bardak limonata verdi. Çocuk bardağı ağzına götürür götürmez,
öteki atılıp limonatanın şekersiz olduğunu söyledi. Limonataya
gerçekten şeker koymayı unutmuş olan Santa Sofia de la Piedad,
bu olayı Ursula'ya anlattı. Ursula hiç şaşırmadı, -Bunların hepsi
böyle, dedi. -Doğuştan zırdeli. Zamanla karışıklık azaldı. Yanıltmaca
oyununun sonunda, Aureliano Segundo adıyla bilinen, ataları gibi enine
boyuna, Jose Arcadio Segundo adını taşıyan ise albay
gibi kuru, kemikli bir delikanlı oldu çıktı. Tek ortak yanları, aileye
özgü yalnızlık havasıydı. Ursula'ya çocukların doğduklarından
beri bir deste iskambil kağıdı gibi karıştırıldığı kuşkusunu veren,
belki de boy poslarının, adlarının ve kişiliklerinin bu karşıtlığıydı.

  Savaşın en civcivli günlerinde, Jose Arcadio Segundo, Albay
Gerineldo Marquez'e, biri kurşuna dizilirken seyretmek istediğini
söylediği zaman, çocukların arasında belirgin bir ayrım ortaya çıktı.
Ursula'nın karşı çıkması boşa gitti ve Jose Arcadio Segundo'nun
dediği oldu. Öte yanda Aureliano Segundo ise, birinin kurşuna dizildiğini
seyretmeyi daha aklından geçirirken tepeden tırnağa ürperiyordu.
Evde oturmayı yeğliyordu. On iki yaşındayken, Ursula'ya kilitli odada ne
olduğunu sordu. Ursula, -Kağıtlar, diye karşılık verdi. -Melquiades'in
kitapları ve son yıllarında yazdığı alelacayip şeyler var. Bu yanıt
Aureliano Segundo'nun merakını gidereceği yerde alevlendirdi. Odaya girmekte
öylesine direndi, hiçbir şeye zarar vermeyeceğine öylesine söz üstüne söz
verdi ki, sonunda Ursula, anahtarları ona teslim etti. Melquiades'in cesedini
çıkardıktan sonra odaya kimse girmemişti. Kapıya taktıkları asma kilit
paslanıp içten içe kaynamıştı. Bütün bunlara rağmen, Aureliano Segundo
pencereleri açınca, odayı her gün aydınlatmaya alışık gibi
görünen bir ışık girdi içeri. Hiçbir yanda ne toz, ne örümcek ağı
görünmüyordu.

  Her yer süpürülüp temizlenmiş, Melquiades'in gömüldüğü gün olduğundan daha
gıcır gıcır olmuştu. Hokkadaki mürekkep kurumamış, madeni eşya paslanıp
kararmamış, Jose Arcadio Buendia'nın cıva kaynattığı imbiğin altındaki
közler daha sönmemişti. Raflarda kartona benzer bir şeyle kaplanmış,
sararmış, tabaklanmış insan derisini andıran kitaplar duruyordu. Elyazmaları
da olduğu gibi kalmıştı. Yıllardır kapalı durmasına rağmen, odanın havası,
evin öteki odalarınkinden daha temizdi. Her şey öylesine tertemizdi ki,
birkaç hafta sonra Ursula, tahtaları silmek için eline bir kovayla bir fırça
alıp odaya girince, yapılacak iş bulamadı.

  Aureliano Segundo dalmış, kitap okuyordu. Kitabın kapağı olmadığı, adı da
hiçbir yerinde yazmadığı halde, çocuk yine de okuduklarından hoşlanıyordu.
Bir masada oturan ve çubukla yediği pirinç ezmesinden başka ağzına hiçbir
şey koymayan kadının öyküsünü, ağına takmak için komşusundan ödünç ağırlık
alan ve karşılığında armağan ettiği balığın karnından elmas çıkan balıkçının
öyküsünü, dilekleri yerine getiren sihirli lambanın ve uçan halıların
öyküsünü okuyordu. Aureliano Segundo şaşkınlık içinde, bunların gerçek
olup olmadığını Ursula'ya sordu. Ursula da doğru olduğunu söyledi, yıllarca
önce çingenelerin Macondo'ya sihirli lambalar ve uçan halılar getirdiğini
anlattı.

  Sonra içini çekti, -Yavaş yavaş dünyanın sonu geliyor, böyleleri artık
buralara uğramaz oldu, dedi. Sayfaları kopuk olduğu için öykülerden çoğunun
sonu bulunmayan kitabı bitirince, Aureliano Segundo elyazmalarını sökmeye
girişti. Yazıları çözmek olanaksızdı. Harfler, ipe asılı çamaşırlara
benziyor, yazıdan çok müzik notalarını andırıyordu. Sıcak bir öğle
vakti Aureliano Segundo elyazmalarının üstüne kapanmış çalışırken, birden
odada yalnız olmadığını sezdi. Pencereden giren ışığın karşısında, ellerini
dizlerine dayamış, Melquiades oturuyordu. Daha kırk yaşına gelmemişti.
Sırtında o modası geçmiş yelek, başında karga kanadına benzeyen şapka vardı.
Saçına sürdüğü yağ, sıcaktan erimiş, soluk şakaklarına akmıştı. Aureliano ile
Jose Arcadio'nun çocukluklarında onu ilk gördüklerinin tıpkısıydı. Aureliano
Segundo, onu ilk bakışta tanıdı. Çünkü anılar kuşaktan kuşağa geçmiş ve
kalıtım yoluyla büyükbabasının anıları ona aktarılmıştı.

  Aureliano Segundo, -Merhaba, dedi.

  Melquides, -Merhaba delikanlı, diye karşılık verdi.

  Ondan sonra birkaç yıl süreyle her gün görüştüler. Melquiades ona dünyayı
anlatıyor, bilgisini ona aşılamaya çalışıyor, ama elyazmalarını çevirmeye
yanaşmıyordu. -Yüz yaşını bulmadan, kimse orada ne yazdığını bilmemeli,
diyordu. Aureliano, Melquiades'le olan görüşmelerini herkesten gizledi. Bir
keresinde Melquiades odadayken Ursula içeri giriverince, Aureliano Segundo
özel dünyasının darmadağın olduğunu sandı.


  Oysa Ursula, Melquiades'i görmedi.

  -Kiminle konuşuyordun? diye sordu.

  -Hiç kimseyle, dedi Aureliano Segundo.

  -Büyükdeden de böyle yapardı, o da kendi kendine konuşurdu, dedi Ursula.

  Bu arada Jose Arcadio Segundo da, birinin kurşuna dizilmesini seyretmek
merakını gidermişti. Aynı anda atılan kurşunların mor ışıltısını, tepelere
vurup yankılanan sesini ve kurşuna dizilen adamın hüzünlü gülümseyişiyle
şaşkın gözlerini ömrünün sonuna dek unutmayacaktı. Adam, gömleği kana
bulandığı zaman bile dimdik duruyor ve onu direkten çözüp kireç dolu tabuta
koyduklarında hala gülümsüyordu. Jose Arcadio Segundo, -Yaşıyor, diye
düşündü. -Onu diri diri gömecekler. Bu, onu öylesine etkiledi ki
kurşuna dizmeler yüzünden değil de kurşuna dizilenler diri diri gömülüyor
diye, o günden sonra askerlikten de, savaştan da nefret etti. Jose Segundo'nun
kilisenin çanını çalmaya ve Su Aygırı'nın yerine gelen Peter Antonia
Isabel'e ayinlerde yardım etmeye, papazın evinin bahçesindeki dövüş
horozlarına bakmaya ne zaman başladığını kimseler anlayamadı.

  Albay Gerineldo Marquez bunu öğrenince, Liberallerin karşı olduğu,
yadsıdığı işlerle uğraştığı için delikanlıyı payladı. Jose Arcadio Segundo,
-İşin doğrusunu isterseniz, sanırım ben Muhafazakar oldum, diye karşılık
verdi. Bunu, alınyazısıymış gibi inanarak söylemişti. Albay Gerineldo
Marquez çok öfkelendi, çok telaşlandı, durumu Ursula'ya anlattı.

  Ursula, -Böylesi daha iyi, dedi. -Keşke papaz olsa da, sonunda Tanrı
bu evin kapısından içeri girse.


  Çok geçmeden, Peder Antonio Isabel'in Jose Arcadio Segundo'yu ilk ayinine
hazırladığı anlaşıldı. Horozlarının boyunlarını tıraş edip dövüşe
hazırladıkları sırada papaz, Jose Arcadio Segundo'ya 'mukabele' yolu ile
gerekli bilgileri öğretiyor; kuluçkaya yatacak tavukları folluğa
yerleştirirlerken basit örnekler vererek, evrenin yaratılışının ikinci
gününde, Tanrının civcivlerin yumurtadan çıkması gerektiğini nasıl
düşündüğünü anlatıyordu. Papaz efendi o tarihlerde bunamaya başlamıştı. Bu
bunaklığı giderek artacak ve yıllar sonra papaz, şeytanın Tanrıya
başkaldırışının belki de zaferle sonuçlandığını ve gaflet içindekileri faka
bastırmak için gerçek kimliğini gizleyerek, gökler katındaki taht'a şeytanın
oturduğunu ileri sürecekti.

  Hocasının öğütleri ve direnci sonunda, Jose Arcadio Segundo birkaç ay
içinde şeytanı şaşırtmak için yararlanılan teolojik oyunlarda, horoz dövüşü
hilelerindeki kadar ustalaştı.

  Amaranta ona yakalıklı ve boyunbağlı, keten bir giysi dikti. Beyaz
pabuçlar aldı. Muma bağlanacak kurdelanın üzerine, yaldızla adının
başharflerini işledi. İlk ayinden iki gece önce, Peder Antonio
Isabel, Jose Arcadio Segundo'nun günahlarını çıkarmak için onunla
birlikte kilisedeki değerli eşyanın durduğu odaya kapandı. Yanlarına
bir de günah sözlüğü almışlardı. Günah listesi öylesine uzundu ki, saat
altıda yatmaya alışık yaşlı papaz sonuna dek dayanamadı, koltuğunda
uyuyakaldı. Papazın soruları, Jose Arcadio Segundo'ya yeni bir dünya açtı.
Papazın ona kadınlarla ayıp şeyler yapıp yapmadığını sormasına hiç şaşmadı
ve dürüstlükle hayır diye karşılık verdi.

  Ama aynı şeyi hayvanlarla yapıp yapmadığı sorulunca
aklı karıştı. Mayısın ilk cuma günü, ayin yapıldı, ama onun aklı
hep papazın sorusundaydı. Hemen, Petronio'nun yanına koştu.
Petronio, kilisenin marazlı kayyumuydu. Çan kulesinde yatıp kalkardı.
Yarasa yediği söylenirdi. Jose Arcadio Segundo, aklını kurcalayan soruyu
ona sordu. Petroni, -İşlerini kancık eşeklerle yapan ahlaksız Hıristiyanlar
da vardır, diye karşılık verdi. Jose Arcadio Segundo bu yanıtla da
yetinmiyor, meraktan kıvranıyor, öyle peşpeşe sorular soruyordu ki, sonunda
Petronio'nun sabrı taştı.

  -Ben salı geceleri giderim, diye itiraf etti. Kimseye söylemeyeceğine
söz verirsen önümüzdeki salı seni de götürürüm.

  Gerçekten de ertesi salı, Petronio, elinde o güne dek kimsenin
ne işe yaradığını bilmediği tahta tabureyle çan kulesinden çıktı ve
Jose Arcadio Segundo'yu yakındaki bir otlağa götürdü. Delikanlı
bu gece gezintilerine kendini öylesine kaptırdı ki, çok uzun süre
Catarino'nun dükkanında görünmedi. Tutkun bir horoz dövüşçüsü oldu.
Elinde dövüş horozlarıyla eve ilk geldiği gün, Ursula, -Bu meretleri
buradan götür, diye ona çıkıştı. -Horozlar bu eve gereğinden çok acı
getirdi, bir de senin taşımana gerek yok. Jose Arcadio Segundo hiç karşı
koymadan horozları evden götürdü, ama kendi evine gelsin diye her istediğini
yapan nenesi Pilar Ternera'nın evinde horoz beslemeyi sürdürdü. Çok geçmeden
de horoz dövüşü alanında, Peder Antonio Isabel'den öğrendiği numaraları
uygulayarak, yalnızca horozların sayısını artırmakla kalmadı, gönül
eğlendirmeyi düşünecek kadar da para yaptı. Ursula onu kardeşiyle
karşılaştırıyor ve çocukluklarında tek kişi gibi olan ikizlerin sonunda
nasıl böylesine ayrıldıklarını anlayamıyordu.

  Ursula'nın şaşkınlığı uzun sürmedi. Çünkü çok geçmeden Aureliano Segundo
tembellik ve dağınıklık belirtileri göstermeye başladı. Melquiades'in odasına
kapandığı zamanlar, Albay Aureliano Buendia'nın gençliğinde olduğu gibi

Aureliano Segundo da kendi içine çekiliyordu. Ama Neerlandia Anlaşmasından
kısa süre sonra bir rastlantıyla içe kapanıklığından sıyrıldı ve dünyanın
gerçeğiyle karşı karşıya kaldı. Kazanana bir akordeon verilecek lotaryanın
numaralarını satan genç bir kadın, onu tanıyormuş gibi içtenlikle selamladı.
Aureliano Segundo, sık sık kardeşiyle karıştırıldığı için buna
şaşmadı. Ancak, yanlışlığı düzeltmeye de kalkışmadı. Hatta kız ağlayarak
onun yüreğini yumuşatmaya çalıştığı ve sonunda onu odasına götürdüğü zaman
da Aureliano Segundo durumu açıklamaya hiç yeltenmedi. Kadın, daha ilk
buluşmalarında ona öyle bir ısındı ki, ne yaptı etti, akordeonu Aureliano
Segundo'ya kazandırdı.

  Aradan iki hafta geçince Aureliano Segundo, kadının ikisini aynı adam
sanarak, bir kendisiyle bir kardeşiyle yattığını anladı; yine de işi
düzeltmek yerine durumu böyle sürdürmeyi yeğledi. Bir daha da
Melquiades'in odasına dönmedi. Öğleden sonraları bahçede oturuyor,
Ursula'nın bütün bağırıp çağırmalarına rağmen, kulaktan
akordeon çalmayı öğreniyordu. O sıralarda Ursula, yas dolayısıyla
evde müzik çalınmasını yasaklamıştı. Üstelik, akordeonu ancak
Francisco'nun göçebe varislerine yaraşır bir alet olarak da küçümsüyordu.
Yine de Aureliano Segundo, akordeon çalmakta usta oldu ve evlenip çoluk
çocuğa karıştıktan, Macondo'nun en hatırı sayılır kişilerinden biri olduktan
sonra da akordeon çalmayı bırakmadı.

  Aureliano Segundo, hemen iki ay süreyle, kadını kardeşiyle
paylaştı. Kardeşini gözlüyor, tasarılarını altüst ediyor ve Jose Arcadio
Segundo'nun o gece ortak metreslerine gitmeyeceğine güven getirdikten sonra,
gidip kadınla yatıyordu. Bir sabah, hastalık kaptığını anladı. İki gün
sonra, kardeşini banyoda kan ter içinde ve gözlerinden yaşlar gelerek bir
kirişe sarılmış halde yakaladı. O zaman durumu anladı. Kardeşi, kadının,
kirli yaşantı hastalığı dediği hastalığı ona geçirdi diye kendisini kovduğunu
itiraf etti. Pilar Ternera'nın kendisini nasıl iyileştirmeye çalıştığını da
anlattı. Aureliano Segundo da gizlice o yakıcı permanganat banyolarını ve
idrar çoğaltıcı suları kullanmaya koyuldu. İkisi de birbirlerinden gizleyerek
üç ay acı çektikten sonra iyileştiler. Jose Arcadio Segundo, kadını bir daha
görmedi. Aureliano Segundo ise kendisini bağışlattı ve ölene dek kadından
ayrılmadı.

  Adı Petro Cotes'di. Macondo'ya savaşın ortasında, lotaryacılıkla geçinen
ve sözümona kocası olan adamla gelmiş, adam ölünce de onun işini sürdürmeye
başlamıştı. Yüzüne bir panter yabaniliği veren sarı badem gözlü, tertemiz,

genç bir melezdi. Zengin bir yüreği ve Tanrı vergisi, eşi bulunmaz bir
sevecenliği vardı. Tanrı sanki onu sevişsin diye yaratmıştı. Ursula, Jose
Arcadio Segundo'nun horoz dövüştürdüğünü, Aureliano Segundo'nun da
kapatmasının şamatalı toplantılarında akordeon çaldığını öğrenince, bu
birleşim karşısında aklı başından gitti. Delikanlıların ikisi de ailenin
nice kötü yanı varsa, tümünü almışlar, ailenin erdemlerinden bir teki
bile onlara geçmemişti sanki. O zaman Ursula, bir daha hiç kimseye Aureliano
ya da Jose Arcadio adlarının verilmemesini kararlaştırdı. Yine de Aureliano
Segundo'nun ilk oğlu olduğunda, Ursula onun isteğine karşı koymayı göze
alamadı.

  -Peki, dedi. -Ancak bir koşulum var: Onu ben büyüteceğim.

  Ursula yüz yaşına geldiği, gözlerine inen perdeden neredeyse
kör olduğu halde, diriliğinden, kişiliğinden ve akıl dengesinden en
ufak bir şey yitirmemişti. Ailenin saygınlığını koruyacak erdemli
adamı, ondan iyi kimse yetiştiremezdi. Bu adam, savaşın, horoz
dövüşünün, kötü kadınların ve atak girişimlerin adını bile bilmeyecekti.
Ursula'ya göre, bu dört bela, ocaklarına incir dikmişti. Kendi kendine, -Bu,
papaz olacak, diye söz verdi. -Tanrı bana ömür verirse, günün birinde Papa
da olur. Onun dediklerini duyunca, yalnızca yatak odasındakiler değil,
Aureliano Segundo'nun eve doluşan külhani arkadaşları da kahkahayı bastılar.
Kötü anılar mahzenine atılan savaş, şampanya şişelerinin patlamasıyla bir an
için yeniden akla geldi.

  Aureliano Segundo, -Papa'nın sağlığına, diyerek kadehini
kaldırdı.

  Konuklar da koro halinde aynı sözleri yineleyerek kadeh kaldırdılar. Sonra
evin erkeği akordeon çaldı, havai fişekler patlatıldı
ve kasabada sokak sokak davullar çalınarak bu olay kutlandı. Şafak
sökerken, şampanyaya batıp çıkmış olan konuklar, altı ineği kurban kestiler
ve herkes alsın diye ineklerin etini sokağa serdiler.

  Kimse tuhaf karşılamadı bunu. Aureliano Segundo evin başına geçtiğinden
beri, bir Papanın doğumu gibi yeterli neden olmadığı zamanlarda bile, bu tür
coşkunluklar sıradan olmuştu artık. Aureliano Segundo, birkaç yıl içinde,
hiç çaba harcamaksızın, salt şansının yaver gitmesi ve hayvanlarının
olağanüstü çoğalma yetenekleri sonunda, bataklık bölgesinin en büyük
servetlerinden birini toplamıştı. Kısrakları üçüz doğuruyor, öyle hızla
tombullaşıyordu ki, bu denli düzensiz verimliliği kimsenin aklı almıyor, olsa
olsa bu işte sihirbazlık vardır deniliyordu. Ursula, atak torununa, -Bir
yana birkaç kuruş ayır, diyordu. -Şansın ömür boyu böyle gitmez.

  Ama, Aureliano Segundo'nun ona aldırış ettiği yoktu. Arkadaşlarına
şampanya banyosu yaptırmak için ne denli çok şişe patlatırsa,
hayvanları da o denli çılgınca ürüyorlar ve Aureliano Segundo da,
talih yıldızının, kendi tutumuna değil, sevgisi doğayı alteden kapatması
Petra Cotes'in etkisine bağlı olduğuna inanıyordu. Aureliano
Segundo, servetinin kaynağının o olduğuna öylesine inanıyordu ki,
Petra Cotes'i çiftlikten hiç uzak tutmuyordu. Evlendikten, çocukları da
olduktan sonra bile, karısı Fernanda'nın rızasıyla Petra'yla
yaşamayı sürdürdü. Dedeleri gibi enine boyuna anıtsal bir yapısı
olan, üstelik dedelerinde bulunmayan bir canlılığı ve dayanılmaz
şirinliği olan Aureliano Segundo'nun hayvanlara bakacak zamanı
yoktu pek. Petra Cotes'i çiftliğine götürüp at üstünde boydan boya
bir kez dolaştırması, üzerinde kendi damgası bulunan bütün
hayvanların önüne geçilmez çoğalma salgınına yakalanmasına yetiyordu.

  Aureliano Segundo'nun uzun ömründe yer alan pek çok ganimet gibi, o büyük
servetin kökeni de şansa dayanıyordu. Savaşların sonuna dek, Petra Cotes,
lotarya geliriyle geçindi. Aureliano Segundo da zaman zaman Ursula'nın
biriktirdiklerini aşırmaya devam etti. Günah sayılan günlerde bile her gece
yatıp şafak sökene dek cümbüş yapmaktan gayrı hiçbir sıkıntısı olmayan aklı
havada bir çift olup çıkmışlardı. Ursula, oğlunun torununu uyurgezerler
gibi sallana sallana eve girerken yakaladıkça, -Bu kadın seni mahvetti, diye
avaz avaz bağırırdı. -Bu kadın seni öyle büyüledi ki, bir gün sancıdan
kıvranmaya başlayıp da karnından kara bir kurbağa çıkarsa hiç şaşmam. Yerini
kaptırdığını çok geç kavrayan Jose Arcadio Segundo, kardeşinin tutkusunu bir
türlü anlayamıyordu.

  Onun bildiği Petra Cotes, hiçbir özelliği olmayan, sıradan, yatakta
oldukça beceriksiz ve aşk oyunları konusunda hiçbir şey bilmeyen
bir kadındı. Aureliano Segundo, Ursula'nın bağırıp çağırmalarına
ve kardeşinin alaylarına kulaklarını tıkamış, Petra Cotes'e el açıp
geçindirecek parayı sağlayacak bir iş bulmaktan, ateşli bir aşk gecesinde
onun yanında, üstünde ya da altında ölmekten başka bir şey
düşünmüyordu. Albay Aureliano Buendia, sonunda yaşlılığın huzuruna
kendini kaptırıp gümüş işliğini yeniden açınca, Aureliano
Segundo da kendisini süs balıkları yapımına vermenin iyi olacağını
düşündü. Sıcak odada saatlerce oturuyor, albayın düş kırıklığından
gelen inanılmaz sabırla işlediği maden levhalarının biçimlenip altın
balık pullarına nasıl dönüştüğünü seyrediyordu. Bu iş ona öylesine
zahmetli, uğraştırıcı görünüyor ve Petra Cotes'in hayali öylesine
aklından çıkmıyordu ki, üç hafta sonra Aureliano Segundo işliğe
uğramaz oldu. Tam o sıralarda Petra Cotes tavşan lotaryası yapmayı
akıl etti.

  Tavşanların hızla üremesi ve çarçabuk büyümesi yüzünden, lotarya
biletlerini satmaya yetişemiyorlardı. Önceleri Aureliano Segundo, hayvanların
ürkütücü bir hızla çoğaldıklarını farketmedi. Ama kasabada kimsenin tavşan
lotaryasının sözünü bile artık duymak istemeyecek kadar tavşandan bıktığı
sırada bir gece, Aureliano Segundo bahçe kapısının önünde bir ses duydu.
Petra Cotes, -Meraklanma, dedi. -Tavşanlardır. Hayvanların gürültüsünden
uyuyamadılar. Şafak sökerken Aureliano Segundo, kapıyı açtı ve bahçenin,
sabah alacasında mavi mavi görünen tavşanlarla tıklım tıklım dolmuş olduğunu
gördü. Gülmekten katılan Petra Cotes, ona takılmaktan kendini alamadı.

  -İşte bunlar dün gece doğanlar, dedi.

  Aureliano Segundo, -Aman Tanrım! diye haykırdı. -Madem
öyle, neden inek lotaryası yapmıyorsun?

  Birkaç gün sonra, Petra Cotes bahçeyi tavşanlardan temizlemek için, onları
bir inekle trampa etti. İki ay sonra da inek üçüz doğurdu. İşte her şey
böyle başladı. Aureliano Segundo on beş gün içinde toprak ve hayvan sahibi
oldu ve dolup taşan inek ve domuz ahırlarını genişletmeye yetişemez hale
geldi. Bu, Aureliano Segundo'yu bile güldüren çılgınca bir bolluktu ve
Aureliano Segundo neşesini dökmek için aklına geleni yapar olmuştu. -Durun,
inekler, ömür kısadır! diye nara atıyordu. Ursula, onun ne gibi karışık
işlere girmiş olabileceğini düşünüyor, hırsızlık mı ediyor, üç kağıtçılık
mı yapıyor diye meraklanıyordu. Ve onu, salt köpüğünü başından aşağı
boşaltmaktan hoşlandığı için şampanya patlatırken gördüğü her sefer bağırıyor,
har vurup harman savuruyor diye paylıyordu. Ursula'nın bu paylamalarından
bıkıp usanan Aureliano Segundo, neşeli kalktığı bir sabah, elinde bir sandık
para, bir kova tutkal ve fırçayla çıkageldi. Ve Francisco'nun eski
şarkılarını avaz avaz söyleyerek, evin içine dışına, tepeden tırnağa sıvama
bir pesoluk banknotlar yapıştırdı. Laternanın geldiği günlerden beri beyaza
boyanan eski ev, bu haliyle camiye benzedi. Ailenin heyecanlı bağırışmaları,
Ursula'nın avazı çıktığınca haykırmaları ve bu israf anıtını seyretmek için
sokağa birikenlerin kahkahaları arasında, Aureliano Segundo, evi girişten
mutfağa, yatak odalarından banyoya dek kağıtladı ve kalan paraları da
bahçeye saçtı.

  Aureliano Segundo, -Umarım, artık bu evde kimse bana paradan sözetmez,
diye kestirip attı.

  Öyle de oldu. Ursula, paraları, yapıştıkları koca koca sıva parçalarıyla
birlikte söktürdü ve ev yeniden beyaza boyandı. -Tanrım, bu israfın acısını
öteki dünyada bizlerden çıkarmaman için, yalvarırım bizi yine bu kasabayı
kurduğumuz günlerdeki gibi yoksullaştır, diye dua ediyordu Ursula.
Dualarının tam tersi oldu. Paraları söken işçilerden biri, savaşın son
yıllarında birinin getirip bıraktığı, insan boyundaki, alçıdan bir aziz
heykeline çarptı, heykel yere düşünce paramparça oldu, heykelin içi çil çil
altın doluydu. İnsan boyundaki bu ermiş heykelini kimin getirdiğini hiçbiri
anımsamıyordu. Amaranta, -Üç adam getirmişti, dedi. -Yağmur mevsimi bitene
dek burada kalsın dediler, ben de köşeye bırakın da kimse çarpmasın dedim.
Oraya özenle yerleştirdiler, ondan sonra da gelip alan olmadığı için heykel
orada kaldı.

  Daha sonraları, Ursula, heykelin üzerine mumlar dikmiş ve bir ermişe değil
de hemen hemen iki yüz kilo altına tapındığını aklına bile getirmeden,
heykelin önünde diz çöküp dualar etmişti. Bilmeden, istemeden başına gelen
bu putperestliğin yerlere saçılan kanıtı, Ursula'nın aklını daha çok
karıştırdı. Tepeleme yığılmış paraların üzerine tükürdü, paraları
çuvala doldurup gizli bir yere gömdü. O bilinmedik üç kişinin ergeç
çıkageleceklerini ve parayı isteyeceklerini umuyordu. Çok sonraları,
yaşlılığın çileli yılları boyunca Ursula, evin önünden geçen
yolcuların konuşmalarını keserek, savaş sırasında evine gelip yağmur
mevsiminden sonra almak üzere alçıdan bir aziz heykeli bırakıp
bırakmadıklarını sorar oldu.

  Ursula'yı öylesine şaşırtıp üzen bu olaylar, o günlerde çok
olağan sayılıyordu. Macondo görülmemiş bir zenginliğe gömülmüştü. Kasabayı
kuranların kerpiç evlerinin yerine, boğucu öğle sıcağını biraz daha
dayanılabilir kılan çimento döşeli, tahta pancurlu tuğla yapılar kurulmuştu.
O sıralarda Jose Arcadio Buendia'nın köyünden geriye kalan tek şey, en zor
koşullara dayanmak alınlarına yazılmış tozlu badem ağaçları ile tarih
öncesinden kalma taşları Jose Arcadio Segundo'nun balyozuyla paramparça olan

ırmaktı.

  Jose Arcadio Segundo, Macondo'ya gemi işletmeyi aklına koyduğu
zaman ırmakta un ufak olmadık taş bırakmamıştı. Bu, olsa olsa dedesinin
dedesinin düşleriyle kıyaslanabilecek çılgınlıkta bir düştü.
Çünkü ırmak yatağının kayalık oluşu ve yer yer akıntılarının bulunuşu, su
yoluyla Macondo'dan denize ulaşmayı imkansız kılıyordu. Ama Jose Arcadio
Segundo, Nuh diyor peygamber demiyor, delice bir gözüpeklikle direniyordu. O
zamana dek, düş gücünün hiçbir belirtisini göstermemişti. Petra Cotes'le olan
köksüz serüveni dışında kadın da tanımamıştı. Albay Aureliano Buendia,
denizden on iki kilometre kadar içeride yatan ve çürümüş iskeletini savaş
sırasında kendi gözleriyle gördüğü İspanyol kalyonunu Jose Arcadio Segundo'ya
anlattığı günlerde, Ursula onu ailenin gelmiş geçmiş en sessiz insanı, horoz
dövüşünde bile öne çıkmayı beceremeyen biri olarak tanıyordu. Yıllarca çoğu
kişiye masal gibi gelen bu kalyon öyküsü, Jose Arcadio Segundo'nun aklına
yeni bir şey taktı. Horozlarını haraç mezat sattı, adamlar tuttu, aletler
aldı ve taşları kırmak, kanallar açmak, akıntıları temizlemek, çavlanları
bile gemlemek gibi korkunç bir işe girişti. Ursula, -Bütün bunları ezbere
biliyorum ben, diye haykırıyordu. -Sanki zaman tersine dönmüş de yeniden
ilk günlere gelmişiz gibi, diyordu.

  Jose Arcadio Segundo, ırmağın ulaşıma
açılabileceği kanısına varınca, tasarılarını kardeşine açtı; kardeşi de bu
girişim için gerekli parayı ona verdi. Jose Arcadio Segundo, uzun zaman
ortadan kayboldu. Gemi alma tasarısı kardeşinden para sızdırmak için
bahaneydi diye dedikoduların yayıldığı sırada, görülmemiş bir teknenin
kasabaya doğru geldiği haberi duyuldu. Jose Arcadio Buendia'nın büyük
girişimlerini artık çoktan unutmuş olan Macondolular kıyıya koşuştular ve
şaşkınlıktan yerinden uğramış gözlerle, kasabanın görüp göreceği bu ilk ve
son tekneyi seyrettiler. Bu, kıyıdan yürüyen yirmi kişinin iple çektiği,
kalaslardan yapılma bir saldan başka bir şey değildi. Gözlerinde bir iş
becermenin sevinciyle salın baş tarafında duran Jose Arcadio Segundo, binbir
zahmetle manevra yapıyordu.

  Yanında bir yığın güzel kadın vardı. Kadınlar yüzlerine renk renk
kremler sürmüşler, saçlarına sahici çiçekler takmışlar, kollarına altından
yılansı bilezikler dolamışlar, dişlerine elmas kaktırmışlardı.
Omuzlarında incecik ipek şallar vardı. Güneşten korunmak için cicili bicili
şemsiyeler açmışlardı. Tahta sal, Jose Arcadio Segundo'nun Macondo'ya
getirebildiği -hem de bir sefercik getirebildiği- tek tekne oldu. Ama bu
girişimin başarısızlığını hiç kabullenmedi ve bunu irade gücünün zaferi
olarak savundu. Kardeşine ayrıntılı hesap verdi, sonra yeniden horoz dövüşü
çarkına kapıldı. O kısmetsiz girişimden geriye kalan tek şey, kadınların
Fransa'dan getirdikleri yeni soluk oldu. Büyük ustalıkları, Macondo'da o güne
dek bilinen sevişme yöntemlerinin pabucunu dama attırdı ve kenar
mahalle dilberi olmayışları, Catarino'nun antikalaşmış dükkanını
ortadan kaldırdı. Catarino'nun dükkanının bulunduğu sokak, Japon fenerleri
ve içli şarkılar çalan laternaların satıldığı bir pazaryeri oldu. Macondo'yu
üç gün üç gece çılgınlıklara sahne yapan ve Aureliano Segundo'ya Fernanda
del Carpio'yu tanımak fırsatını vermenin dışında hir yarar sağlamayan
karnavala da o kadınlar önayak oldu.

  Güzel Remedios, karnaval kraliçesi seçildi. Oğlunun torununun coşturucu
güzelliğinden ürken Ursula, bu seçimi engelleyemedi. O zamana dek, Amaranta
ile kiliseye gitmesi dışında kızı sokaktan uzak tutmayı becermiş, kiliseye
giderken de yüzüne sıkı sıkıya kara peçe örttürmüştü. Erkeklerin en
Allahsızları, papaz kılığına girip Catarino'nun dükkanında açık saçık dualar
okutarak dini en hiçe sayanları bile, efsanevi güzelliği bütün bataklık
bölgesinde dillere destan olan Güzel Remedios'nun yüzünü bir an görebilmek
için kiliseye taşınır olmuşlardı. Güzel Remedios'un yüzünü görebilmek
ancak çok uzun süre sonra nasip oldu. Keşke olmaz olsaydı, çünkü erkeklerin
çoğu, bir daha uykuya hasret kaldılar. Güzel Remedios'a yüzünü açtıran
yabancı ise aklını hepten yitirdi, sefil, perişan oldu ve yıllar sonra
rayların üzerinde uyuyup kalarak trenin altında parçalandı. Adam, yeşil
kadife giysisi ve işlemeli yeleğiyle kilisede boy gösterdiği an, Güzel
Remedios'un büyüleyici çekiciliğini duyup çok uzaklardan, belki yabancı bir
ülkenin uzak bir kasabasından geldiğine kimsenin kuşkusu olmadı. Delikanlı
öylesine yakışıklı, öylesine zarif, öylesine kibar, öylesine kişilikli
görünüyordu ki, Pietro Crespi onun yanında rüküş bir züppe kalırdı.

  Kadınlar fısıl fısıl konuşmaya, bu güzellik ondayken peçeyi asıl
onun takması gerektiğini söylemeye başladılar. Adam, Macondo'da kimseyle
konuşmuyordu. Pazar sabahı gün ağarırken, gümüş üzengili, eğeri kadife
örtülü bir at üzerinde bir masal prensi gibi geliyor ve kilisedeki ayinden
sonra kasabadan çıkıp gidiyordu.

  Delikanlının varlığı öylesine güçlüydü ki, kiliseye adımını attığı anda,
onunla Güzel Remedios arasında sessiz ve gergin bir düellonun başladığını,
yalnızca aşkla değil, aynı zamanda ölümle sonuçlanacak bir meydan okuma, bir
gizli anlaşma olduğunu herkes kabulleniyordu. Altıncı pazar, genç adam
elinde sarı bir gülle göründü. Ayini her zamanki gibi ayakta izledi ve ayin
sona erince Güzel Remedios'un önüne gitti, gülü uzattı. Güzel Remedios, bu
saygı gösterisine hazırlıklıymış gibi doğal bir davranışla gülü aldı,
sonra yüzünü açtı ve teşekkür yerine gülümsedi. Bütün yaptığı
buydu. Yalnızca genç adam için değil, onu görmek gibi bahtsız bir
ayrıcalığa erişen bütün erkekler için de, hiç unutulmayacak sonsuz
bir an oldu bu.

  O günden sonra genç adam, Güzel Remedios'un penceresi altında serenad
yaptırmaya başladı. Müzisyenler kimi zaman gün ağarana dek çalıyorlardı.
Genç adama gerçekten yakınlık duyan tek kişi Aureliano Segundo idi.
Delikanlının direncini kırmaya çalışıyordu. Bir gece, -Boşuna zaman harcama,
dedi. -Bu evdeki kadınların inadı katırdan beterdir. Delikanlıyla arkadaş
olmak istedi, onu şampanya banyolarına çağırdı, ailesindeki kadınların taş
yürekli olduğunu anlatabilmek için dilinde tüy bitti. Yine de genç
adamın direncini kıramadı. Gecelerce ardı arkası kesilmeyen müzikten usanan
Albay Aureliano Buendia, gencin tutkusunu birkaç kurşunla geçirmeye
kalkacağını söyledi. Ne yaptılarsa, ne söyledilerse karetmedi. Ancak,
delikanlı acınacak ölçüde düşkünleşince direnmekten vazgeçti. İyi giyimli,
temiz, tirandaz biriyken, sallapatileşti, kirli pasaklı oldu. Kim olduğu,
nereden geldiği bilinmemekle birlikte, uzak ülkesindeki mevkiine ve servetine
sırt çevirdiği söylentileri yayıldı.

  Kavgacı, delişmen biri oldu. Meyhanelere dadandı.
Körkütük içiyor, sonra kendi pisliğine batıp bulanmış olarak Catarino'nun
dükkanında ayılıyordu. İşin en acı yanı, Güzel Remedios'un onu hiç
farketmeyişiydi. Prensler gibi kilisede boy gösterdiği zaman bile, Güzel
Remedios ona dikkat etmemişti. Sarı gülü de aklından hiçbir kötülük
geçirmeden ve bu davranışın aşırılığıyla eğlenerek almış, peçesini de kendi
yüzünü göstermek için değil, delikanlının yüzünü daha iyi görebilmek için
açmıştı.

  Aslında Güzel Remedios, hiç de bu dünyanın insanı değildi.
Ergenlik çağını epey geçtikten sonra bile, Santa Sofia de la Piedad
onu yıkayıp giydirmek zorunda kalmış ve kendi kendine temizlenmesini
öğrendikten sonra da, kakasına batırdığı çubukla duvarlara
hayvan resimleri çizmesini önlemek için hep kollanması gerekmişti.
Okuma yazma bilmeden, çatal bıçak kullanmayı öğrenmeden
yirmi yaşına geldi. Oluşumu bütün geleneklere karşı olduğundan,
evin içinde çırılçıplak dolaşırdı. Nöbetçilerin genç komutanı, kendisini
sevdiğini söyleyince, adamın saçmalamasından irkildiği için
onu reddetti. Bunu Amaranta'ya anlatırken, -Görüyor musun, ne
basit adam, dedi. -Sanki ben onmaz bir karın ağrısıymışım gibi,
benim yüzümden öleceğini söylüyor. Komutanın ölüsünü penceresinin
önünde buldukları zaman, Güzel Remedios'un onun hakkındaki düşünceleri
doğrulanmış oldu.

  -Demedim mi size, çok basit adamdı, deyip çıktı işin içinden.

  Olayların gerçeğini, herhangi bir biçimciliğe girmesine gerek
kalmadan görmesine yarayan bir kavrayışı var gibiydi. Hiç değilse
Albay Aureliano Buendia öyle düşünüyor, Güzel Remedios'un genellikle
sanıldığı gibi geri zekalı olmayıp, tam tersi olduğuna inanıyordu.
-Sanırsınız yirmi yaşında değil bu, yirmi yıl savaşmış gelmiş gibi,
diyordu. Ursula ise, aileye olağanüstü saflıkta bir yaratık
bağışladığı için Tanrıya şükrediyor, ancak bir yandan da onun güzelliğinden
huzursuz oluyordu. Çünkü Ursula'ya göre, kızın güzelliği, çelişkili bir güç,
o saflığının ortasında şeytani bir tuzaktı.

  Bu nedenle onu dünyadan uzak tutmaya, insanı baştan çıkarıcı tutkulardan
korumaya çalıştı. Oysa, Güzel Remedios'un daha anasının karnındayken her
türlü kötülükten arındığını bilmiyordu. Güzel Remedios'u karnaval denilen, o
şeytanların cirit attığı anababa gününde kraliçe seçecekleri, Ursula'nın
aklından bile geçmemişti.

  Ama ille de kaplan kılığına girmeyi aklına takan Aureliano Segundo, Peder
Antonio Isabel'i kaptığı gıbi eve getirdi ve Ursula'yı, karnavalın, sandığı
gibi, bir putperest bayramı olmayıp, bir Katolik geleneği olduğuna
inandırmaya çalıştı. Ursula, sonunda papazın dediklerine inandı ve istemeye
istemeye de olsa, kızın kraliçe seçilmesini kabul etti.

  Remedios Buendia'nın karnaval kraliçesi olacağı haberi birkaç
saat içinde bataklık bölgesinin sınırlarını aştı, güzelliğinin bilinmediği
uzak yerlere dek yayıldı ve onun soyadını hala bir yıkıp yoketme simgesi
gibi görenleri meraklandırdı, tasalandırdı. Tasalar yersizdi. O sıralarda
zararsız hale gelmiş biri varsa, o da, yaşlanan ve düş kırıklığıyla çöken,
ülkenin gerçekleriyle bütün ilintisini yavaş yavaş yitiren Albay Aureliano
Buendia'ydı. İşliğine kapanmıştı. Dünya ile tek bağıntısı süs balıkları
ticaretiydi. Barışın ilk günlerinde evde nöbet bekleyen askerlerden biri,
Albay Aureliano Buendia'nın yaptığı balıkları alıyor, bataklıktaki köyleri
tek tek dolaşıp satıyor ve dönüşünde de bir yığın parayla, bir yığın haber
getiriyordu. Askerin dediğine göre, Muhafazakar hükümet, Liberallerin de
desteğini sağlamış, Cumhurbaşkanları yüz yıl iktidarda kalabilsinler diye
takvim reformu yapıyormuş.

  Sözde sonunda papalıkla anlaşma imzalanmış ve Roma'dan pırlanta taçlı, som
altın tahtlı bir kardinal gelmiş. Sözde Liberal bakanlar kardinalin önünde
diz çöküp yüzünü öperken resim çektirmişler. Sözde başkente turneye
gelen bir İspanyol kumpanyasının başartisti, maskeli haydutlar tarafından
kaçırılıp pazar günü cumhurbaşkanının yazlık evinde çırılçıplak
oynattırılmış. Albay, -Bana politikadan söz etme, diyordu. -Bizim işimiz
balık satmak. Albayın para kazanmaya başladığı için ülkenin durumundan söz
edilmesini istemediği söylentisi Ursula'nın kulağına çalınınca, Ursula katıla
katıla güldü. Ursula o ürkütücü sezisiyle, albayın işini bir türlü anlamıyor;
balıkları satıp altın almasını, aldığı altını yeniden gümüşe yatırıp yeniden
süs balıkları yapmasını, sonra onları satıp yine altın kazanmasını ve sonuç
olarak bu kısır döngüyü sürdürmek için ne denli satarsa o denli çalışmak
zorunda kalmasını aklı almıyordu.

  Aslında Albay Aureliano Buendia'yı ilgilendiren, işin ticareti değil,
çalışmaktı. Pulları birbirine bağlamak, gözlere minicik yakutlar oturtmak,
solungaçları yassıltmak, yüzgeçler takmak öyle yoğun bir dikkat gerektiriyordu
ki, savaşın getirdiği düş kırıklıklarını düşünmeye zaman kalmıyordu. Bu
yüzden de, kısa sürede onca savaş yıllarındakinden daha çok çöktü. Sürekli
oturmak kamburunu çıkarmış, işin üzerine iyice eğilmek gözlerini bozmuştu.
Ne var ki, aşırı yoğunluk ruhuna huzur bahşetti. Savaşa değgin bir konuyla
son kez ilgilenişi, her iki yanda savaşanlardan karma bir grubun kendi
desteğini istemeleri üzerine oldu. Bunlara ömür boyu aylık bağlanacağına söz
verilmiş, ama bu hiçbir zaman yürürlüğe konmamıştı. Eski savaşçılar aylık
bağlanması konusunda, albayın kendilerini desteklemesini istiyordu.

  Albay, -En iyisi, unutun gitsin, dedi. -Bakın, ben ölene dek ha geldi ha gelecek
diye beklemek işkencesinden kurtulmak için aylık bağlanmasını kabul etmedim.
Önceleri Albay Gerineldo Marquez akşamüstleri ona geliyor, sokak kapısının
önüne oturarak geçmişten söz ediyorlardı. Ne var ki, dazlaklığı yüzünden
zamanından önce yaşlılık uçurumuna yuvarlanan bu adamın, yüreğinde
uyandırdığı anılara dayanamayan Amaranta, boyuna iğneli sözler ediyordu.
Sonunda Albay Gerineldo Marquez, önemli günler dışında evlerine uğramamaya
başladı, daha sonra da inme inince hepten ortalıktan yok oldu. Az konuşan,
suskun biri olan ve evi sarsan yeni canlılığa duyarsız kalan Albay Aureliano
Buendia, yaşlılığının iyi geçmesi için yalnızlıkla yıldızını barıştırmak
gerektiğine inanıyordu. Kısa bir uykudan sonra sabahları beşte kalkıyor,
mutfakta her zamanki gibi sade kahvesini içiyor, bütün gün işliğine
kapanıyor, akşamüstü saat dörtte elindeki tabureyi sürükleye sürükleye, gül
fidanlarının alev alev tomurcuklandığını, güneşin parlaklığını, melankoliye
kapılan Amaranta'nın akşam sessizliğinde iyice duyulan ve kaynayan bir
tencerenin çıkardığı sese benzeyen hıçkırıklarını hiç farketmeden verandadan
geçip, tabureyi sokak kapısının önüne acıyor, sivrisinekler rahatsız edinceye
dek orada oturuyordu.

  Bir keresinde biri, albayın içine gömüldüğü yalnızlığı bozmak cüretinde
bulundu. Kapının önünden geçerken, -Ne alemdesiniz, albayım, diye
sordu.

  Albay Aureliano Buendia, -İşte burada, cenaze alayımın geçmesini
bekliyorum, dedi.

  Bu nedenle, Güzel Remedios'un kraliçe seçilmesiyle ilintili
olarak Buendia soyadının yeniden duyulmasının yarattığı kaygılar
yersizdi. Yine de çoğunluk o düşüncede değildi. Kasabalılar, başlarına
gelecekten habersiz, neşeli bir gürültü patırtı içinde akın akın
alana doldular. Karnaval çılgınlıkları doruk noktasına varmış,
Aureliano Segundo da kaplan kılığına girme özlemini gidermişti.
Bağırmaktan sesi kesilmiş halde kalabalığın arasında dolanırken,
bataklıktan gelen anayolda birkaç kişi göründü. Bunlar yaldızlı bir
tahtırevanda, insanın düşleyebileceği en güzel, en çekici kadını
taşıyorlardı. Macondolular, krepon kağıtlarıyla süslenmiş yapma bir
kraliçe olmayıp hermin pelerini, zümrütlü tacıyla gerçek bir kraliçe
gibi görünen bu kadını daha iyi görebilmek için bir an maskelerini
çıkartıp baktılar.

  Bu gelişin temel amacının kışkırtma, meydan okuma olduğunu çok kişi sezdi.
Aureliano Segundo ise kendini çabuk toparladı ve gelenleri onur konukları
ilan etti. Sonra Hazreti Süleyman gibi adil ve bilge bir davranışla, Güzel
Remedios ile yeni gelen kraliçeyi aynı tahtta yan yana oturttu. Bedevi
kılığına girmiş olan yabancılar, geceyarısına dek çılgınca eğlenceye
katıldılar, hatta seyredenlere çingeneleri hatırlatan bir ustalıkla
akrobatik gösteriler yaparak, havai fişekler atarak, karnavala daha da renk
kattılar.

  Eğlencenin en yoğunlaştığı sırada, biri kıl üstünde duran dengeyi bozuverdi.
-Yaşasın Liberal Parti! diye bağırdı. -Yaşasın Albay Aureliano Buendia!
Tüfek sesleri, havai fişekleri, korku çığlıkları, müziği bastırdı
ve neşe, yerini panik havasına bıraktı. Yıllarca sonra bile yabancı
kraliçenin yaverlerinin, bol Bedevi giysileri içinde tüfeklerini
saklayan askerler olduğu görüşünde direnmeye devam ettiler. Hükümet, bu
suçlamaları özel bir bildiriyle reddetti ve kanlı olayla ilgili
geniş soruşturma yapılacağına söz verdi. Ama işin içyüzü hiçbir zaman
aydınlanmadı ve Bedevi kılığındaki koruyucuların herhangi
bir kışkırtma olmaksızın, tüfeklerini çekip kalabalığa ateş açtıkları
kanısı sürdü gitti. Ortalık yatıştığı zaman, düzmece Bedeviler kasabadan
çekip gitmişlerdi. Alanda bir yığın ölü ve yaralı yatıyordu:
Dokuz palyaço, dört cariye, on yedi iskambil papazı, bir şeytan, üç
halk ozanı, iki Fransız soylusu, üç Japon imparatoriçesi yerlere serilmişti.

  O karışıklıkta Jose Arcadio Segundo, Güzel Remedios'u sırtlayıp kaçırdı.
Aureliano Segundo ise, giysileri yırtılmış, hermin pelerini kanlanmış yabancı
kraliçeyi kucağına aldığı gibi eve götürdü. Kızın adı Fernanda del Carpio'ydu.
Ülkenin en güzel beş bin kadını arasından kraliçe seçilmişti. Onu,
'Seni Madagaskar kraliçesi yapacağız' diye kandırarak Macondo'ya
getirmişlerdi. Ursula, ona kendi kızı gibi baktı. Kasabalılar, kızın
suçsuzluğundan kuşkulanacakları yerde, saflığına acıdılar, kıyımdan altı ay
sonra, yaralılar iyileştiği ve o gün ölenlerin birarada gömüldüğü mezarın
üzerindeki son çiçekler de solduğu zaman, Aureliano Segundo, kızı babasından
istemek için, oturduğu uzak kente gitti ve yirmi gün yirmi gece süren bir
düğünle Macondo'da evlendiler.

  :::::::::::::::::::::::::

  Evlendikten iki ay sonra Aureliano Segundo, Petra Cotes'in
gönlünü almak için onu Madagaskar kraliçesi kılığına sokup resmini çektirince,
neredeyse evliliğinin sonu geliyordu. Fernanda bunu öğrenir öğrenmez, çeyiz
sandıklarını topladığı gibi, vedalaşmaya bile ihtiyaç görmeden Macondo'dan
gitti. Aureliano Segundo peşinden yetişti. Yalvarıp yakardıktan, uslanacağına
söz verdikten sonra, karısını eve döndürmeyi başardı ve metresini
bıraktı.

  Gücüne güvenen Petra Cotes, hiç telaşa kapılmadı, üzüldüğünü göstermedi.
Aureliano Segundo'yu o adam etmişti. Aureliano Segundo daha çocukluktan
kurtulmadan, kafası bir alay saçma düşlerle dolu olduğu ve gerçekle uzak
yakın ilintisi bulunmadığı bir dönemde, Petra Cotes onu Melquiades'in
odasından çekip çıkarmış ve dünyada ona bir yer kazandırmıştı. Doğanın içine
kapanık, yalnızlığa yönelik biri olarak yarattığı Aureliano Segundo'yu canlı,
iyi yaşamayı seven, arkadaş düşkünü biri yapmış, ona yaşama sevinci vermiş,
para harcamaktan, eğlenip coşmaktan hoşlanmaya alıştırmış ve sonunda genç
kızlığından beri düşlediği erkek haline getirmişti. Sonra bütün oğulların er
geç yaptığı gibi, Aureliano Segundo da evlendi. Evleneceğini Petra Cotes'e
söylemeye de cesaret edemedi. Çocuksu bir davranışa saplanarak, ilişkiyi
koparan Petra Cotes olsun diye yok yere öfkelenmeler, kavgalar, kırgınlıklar
yaratmaya çalıştı. Bir gün Aureliano Segundo yine haksız yere çıkışmaya
başlayınca, Petra Cotes faka basmadı ve durumu açıklığa kavuşturdu.

  -Bütün bu yaptıkların, dedi. -Kraliçeyle evlenmek istediğini
göstermekten öte anlam taşımıyor.

  Aureliano Segundo utancından yerin dibine geçti. Öfkelenmiş
gibi görünerek, yanlış anlaşıldığını, iyi niyetinin kötüye kullanıldığını
söyledi ve bir daha da Petra Cotes'e gitmedi. Petra Cotes, pusuya yatmış
vahşi hayvan görünümünü bir an bile yitirmeden, düğün şenliklerini, müziği,
havai fişeklerin patlamasını ve çılgınca kahkahaları, bütün bunlar
Aureliano Segundo'nun alışılmış taşkınlıklarından biriymiş gibi izledi.
Başına gelenlere üzülenleri, talihsizliğine acıyanları gülümseyerek
yatıştırıyor, -Üzülmeyin, diyordu. -Kraliçeler benim işime gelir, sonunda
ben kazanırım. Komşulardan bir kadın, onu bırakan sevgilisinin resmi önünde
mum yaksın diye, bir deste mum getirdiği zaman, Petra Cotes şaşılacak
bir güvenle, -Onu geri getirecek tek mum her zaman yanıyor, dedi.

  Kadının tahmin ettiği gibi, balayı biter bitmez Aureliano Segundo ona koştu.
Eski arkadaşlarını, bir seyyar fotoğrafçıyı ve Fernanda'nın karnavalda
giydiği taçla, kana bulanmış hermin pelerinini de yanına almıştı. Coşup
eğlenmeye başladılar. Eğlentinin en kızıştığı sırada Aureliano Segundo,
Petra Cotes'i kraliçe kılığına soktu, ölünceye dek Madagaskar'ın tek hakimi
olarak ona taç giydirdi ve bu kılıkta çektirdiği resmi arkadaşlarına dağıttı.
Petra Cotes bir yandan bu oyuna katılıyor, bir yandan da Aureliano Segundo'nun
böylesine taşkın bir barışma yolu düşünmesi için ne denli korkmuş
olacağını düşünerek için için ona acıyordu. Akşam yedide, Petra
Cotes kraliçe kılığını soyunmadan, Aureliano Segundo'yu yatakta
huzura kabul etti. Aureliano Segundo evleneli daha iki ay bile
olmamıştı, ama kadın ilk bakışta, gelin yatağındaki işlerin pek yolunda
gitmediğini anlayıverdi ve öcünü almanın doyulmaz zevkini tattı. Ne var ki,
iki gün sonra Aureliano Segundo kendisi gelmeyi göze alamayarak bir elçi
gönderip ayrılma koşullarını belirlemeye kalkışınca, Petra Cotes, sandığından
daha uzun süre sabır göstermek zorunda kalacağını anladı.

  Çünkü Aureliano Segundo, görünüşü kurtarmak için her türlü özveriye hazır
gibiydi. Petra Cotes o kez de telaşa kapılmadı. Ayrılma isteğine boyun eğerek
işleri bir kez daha kolaylaştırdı ve herkesin kendisine zavallı bir
kadıncağız gözüyle bakışını pekiştirdi. Aureliano Segundo'dan anı olarak
yalnızca bir çift deri çizme sakladı. Aureliano Segundo, bu çizmeleri
öldüğü zaman bile ayağından çıkarmak istemediğini hep söylerdi.
Petra Cotes, çizmeleri bir bohçaya sararak sandığın dibine sakladı
ve umudunu kesmeden bekleyerek anılarla yaşamaya hazırlandı.

  -Er geç gelecek, diyordu kendi kendine. -Salt bu çizmeleri
giymek için bile olsa, mutlak gelecek.

  Sandığı kadar uzun beklemesi de gerekmedi. Aureliano Segundo, çizmeleri
ayağına çekip ölümü bekleyecek yaşa gelmeden çok daha önce Petra Cotes'in
evine gideceğini, daha zifaf gecesi anladı.

  Fernanda yaşayan bir ölüydü. Bin kilometre kadar uzaktaki bir
kentte doğup büyümüştü. Karanlık gecelerde ıssız sokakların kaldırım
taşlarında, artık tarihe karışmış genel valilerin araba seslerinin
hala duyulduğu kasvetli bir kentti burası. Akşamın altısı oldu mu,
tam otuz iki kuleden ölüm çanları çalınırdı. Musalla taşını andıran
tahta döşemeli malikanede, hiç güneş yüzü görülmezdi. Bahçedeki
selvi ağaçları, yatak odalarının soluk, ağır perdeleri, bahçenin
yediverenlere sarılı kemerleri havayı büsbütün boğardı. Fernanda, genç
kızlık çağına gelinceye dek, komşu evlerde, birinin öğle uykusu
uyumamak direnciyle yıllar yılı sürdürdüğü piyano derslerinin melankolik
uğultusu dışında, dünyadan habersiz büyümüştü. Fernanda, pancurların
ardından sızan ışıkta teni yeşil sarı görünen hasta annesinin odasında
oturur, metodik, tekdüze, duygusuz tuşların sesini dinler ve kendisi
cenaze çelenkleri örerek solup giderken, o müziğin dünya demek olduğunu
düşünürdü. Akşam ateşiyle yanıp ter döken annesi, ona geçmişin ne bulunmaz
güzellikte olduğunu anlatırdı. Fernanda daha ufacıkken, ay aydınlığı bir gece,
beyazlar giyinmiş çok güzel bir kadının bahçedeki küçük kiliseye doğru
yürüdüğünü görmüştü.

  Gözlerinin önünden hiç gitmeyen o görüntünün Fernanda'yı tedirgin eden
yanı, kadının tıpkı kendi eşi olmasıydı. Sanki genç kızlık halini, yirmi yıl
önceden görmüş gibiydi.

  Annesi öksürük nöbetinin arasında, -O, senin büyük ninen olan
kraliçeydi, diye anlatırdı. -Soğan demetini keserken kokudan rahatsız
olup öldü, derdi. Yıllarca sonra Fernanda büyük ninesinin
tıpkısı olduğunu sezmeye başlayınca, çocukken gördüğünün bir
hayal olabileceğinden kuşkulandı. Ama annesi bir güzel payladı
onu.

  -Çok zengin, çok güçlüyüz; dedi. -Bir gün sen de kraliçe olacaksın.

  Keten örtüler serilmiş, gümüş çatal bıçaklar konmuş upuzun
bir sofraya oturup tatlı çörekle suyu bol, çikolatası az kakaodan
başka bir şey bulamadan sofradan kalktıkları halde, Fernanda annesinin
sözlerine inanıyordu. Babası Don Fernando ona çeyiz yapmak için evi ipotek
etmek zorunda kaldığı halde, Fernanda düğün gününe dek efsanevi bir
kraliçeliğin düşünü kurdu. Bu, ne saflık, ne de büyüklük özlemiydi. Onu öyle
yetiştirmişlerdi. Kendini bildi bileli, üzerinde aile arması işli altın bir
oturağa hacetini görmüştü. Evden ilk kez on iki yaşındayken çıkmış ve iki
sokak ötedeki rahibe okuluna gitmek için süslü bir kupaya bindirilmişti.
Sınıf arkadaşları, onun kendilerinden ayrı bir köşede, çok yüksek arkalıklı
bir sandalyede oturmasına ve ders aralarında bile kendilerine
katılmamasına pek şaşmışlardı. Rahibeler, -O sizin gibi değil, diyorlardı.
-Kraliçe olacak o. Sınıf arkadaşları bu söze hemen inandılar,
çünkü hiç onun kadar güzel, zarif, seçkin bir kız görmemişlerdi.

  Fernanda sekiz yıl eğitim görüp, Latince şiir yazmasını, piyano çalmasını,
genç erkeklerle avcılık, piskoposlarla ilahiyat, yabancı devlet başkanlarıyla
dünya, Papayla ahret konuları üzerinde konuşurken söyleyeceği her şeyleri
öğrendikten sonra, çelenkler örerek günlerini tüketmek üzere baba evine
döndü. Evi tamtakır buldu.

  Evde kala kala zorunlu birkaç parça eşya ile gümüş şamdanlar ve
gümüş sofra takımı kalmış, gündeye kullanılan takımlar, onun
okul giderlerini karşılayabilmek için teker teker elden çıkarılmıştı.
Annesinin her akşamüstü ateşi yükselir olmuştu. Siyahlar giyinen,
dik yakalıklar ve altın köstek takan babası Don Fernando, pazartesi
günleri ona evin giderlerini karşılasın diye bir gümüş sikke veriyor ve
önceki hafta hazırlanan çelenkleri alıp bir yerlere gönderiyordu. Babası
zamanının çoğunu çalışma odasına kapanarak geçiriyor, arada bir evden çıksa
da dua saatinde gelip kızıyla birlikte tespih çekerek dua ediyordu.

  Fernanda'nın hiç yakın arkadaşı yoktu.
Sürüp giden kanlı savaşlardan habersizdi. Her gün saat üçte piyano
derslerini sürdürüyordu. Artık kraliçe olma düşlerini yitirmeye
başlayacağı sırada bir gün, kapının tokmağı iki kez vuruldu. Fernanda
kapıyı açınca, karşısında resmi tavırlı, iyi giyimli, yanağında
yara izi, göğsünde altın madalya bulunan bir subayın durduğunu
gördü. Subayla babası, çalışma odasına kapandılar. İki saat sonra
babası dikiş odasına gelerek onu çağırdı. -Eşyalarını topla, dedi.
-Uzun bir yolculuk yapacaksın. Onu Macondo'ya işte böyle getirdiler.
Yaşam, bir tek gün içinde, acımasız bir şamarla, ailesinin

yıllardır sakladığı gerçekleri olanca ağırlığıyla onun üzerine yıkıverdi.

  Fernanda eve döndükten sonra odasına kapandı ve bu anlamsız şakanın
izlerini silmeye çabalayan Don Fernando'nun açıklamalarına ve yalvarmalarına
hiç oralı olmadan ağlamaya koyuldu. Ölünceye dek odasından çıkmamaya and
içti. O sırada Aureliano Segundo onu almaya geldi. Bu, kaderin anlaşılmaz
bir cilvesiydi.

  Çünkü Fernanda o öfke, o utanç içinde, gerçek kimliğini öğrenmesin diye
Aureliano Segundo'ya yalan, söylemişti. Aureliano Segundo, onu aramak için
yollara düştüğünde, kızın, dağlık bölgedekilere özgü bir ağızla
konuştuğundan ve cenaze çelengi ördüğünden başka bir şey bilmiyordu. Bıkıp
usanmadan kızı aradı. Jose Arcadio Buendia'ya Macondo'yu bulmak için dağları
aşırtan o korkunç dirençle, Albay Aureliano Buendia'yı sonuçsuz savaşlara
sürükleyen o körü körüne gururla, Ursula'nın soyunu sürdürmek için
gösterdiği o çılgınca özenle, Aureliano Segundo Fernanda'yı aradı.

  Bir an durmadan, bir an umudunu kesmeden aradı. Önüne gelene
cenaze çelenklerinin nerede satıldığını sorduğu zaman en iyisini
seçsin, beğendiğini alsın diye onu ev ev dolaştırdılar. Dünyanın en
güzel kadınını sorduğunda da, bütün kadınlar kendi kızlarını gösterdiler.
Aureliano Segundo, sisli yollarda, boşuna harcanılan zamanlarda ve düş
kırıklığının çıkmazında kendisini yitirdi. Sapsarı bir düzlükten geçti.
Burada insanın düşünceleri yankılanıyor, aklından geçirdikleri serap olup
karşısına dikiliyordu. Haftalarca hiçbir sonuç alamadan dolaştıktan sonra,
bütün kulelerinde cenaze çanları çalınan yabancı bir kente girdi. Aureliano
Segundo hiç görmediği, adını duymadığı halde, yıpranmış duvarları, yosun
bağlamış yıkık tahta balkonları ve sokak kapısındaki, yağmurdan hemen
okunamayacak gibi silikleşmiş, dünyanın en acıklı 'Çelenk satılır' tabelasını
görür görmez aradığı yerin burası olduğunu anlayıverdi.

  O andan, Fernanda'nın başrahibenin kolunda evden çıktığı
o buz gibi sabaha dek geçen kısa sürede, rahibeler, gelinliği dikmeye ve iki
yüz yıl gecikmiş bir aile faciasından arta kalan sayısız ve işe yaramaz
eşyayı, gümüş şamdanları, gümüş sofra takımını ve altın oturağı altı sandığa
yerleştirmeye ancak zaman bulabildiler.

  Don Fernando gelinle birlikte gitmesi için yapılan çağrıyı kabul etmedi.
İşlerini yoluna koyduktan sonra geleceğine söz verdi ve hayır dua edip
mutluluklar dileyerek kızını uğurladıktan sonra odasına kapandı, daha çok
ölüm ilanına yaraşır taslaklar yaparak, aile armasını taşıyan evlenme
ilanları yazdı. Ömürleri boyunca, Fernanda ile babası arasındaki ilk
insancıl ilişki bu oldu. O gün, Fernanda için gerçekten doğduğu gün,
Aureliano Segundo için ise mutluluğun hem başladığı, hem bittiği gündü.

  Fernanda, altın yaldızla işlenmiş zarif bir takvimi yanından
eksik etmiyordu. Din dersleri öğretmeni, bu takvimin üzerine mor
mürekkeple cinsel perhiz günlerini işaretlemişti. Kutsal hafta, pazar
günleri, oruç günleri, her ayın ilk cuması, üç aylar, kurbanlar
ve ay halinin engellediği günler çıkarılınca, Fernanda'nın işe yarar
günleri, mor çizikler arasına sıkışmış kırk iki güne iniyordu. Bu çiziklerden
örülü düşmanca ağın zamanla parçalanacağına inanan Aureliano Segundo, düğünü
umulduğundan da uzun sürdürdü. Evde yürüyecek yer açılsın diye boyuna boş
konyak ve şampanya şişesi atmaktan usanan Ursula, bir yandan havai fişekler
atılır, müzik çalınır, kuzular çevrilirken, yeni evlilerin ayrı saatlerde ve
ayrı odalarda yatmasına şaşırıyor; kendisi gibi Fernanda'nın da zamanla
kasabada alay konusu olacak, evde faciaya yol açacak bir bekaret
kemeri takıp takmadığını merak ediyordu.

  Neyse ki, Fernanda ona açıldı ve kocasını yanına yaklaştırmadan iki hafta
geçmesini beklediğini söyledi. Gerçekten de o sürenin sonunda, ölüme kurban
edileceklere yaraşır bir gönülsüzlükle yatak odasının kapısını açtı.

  Aureliano Segundo, güzel gözleri ürkmüş hayvan gibi bakan, uzun
bakır kızılı saçları yastığın üzerine serilen dünyanın en güzel kadınını
gördü. Bu görüntü öylesine aklını başından aldı ki, Fernanda'nın ayak
bileklerine inen, uzun kollu ve göbeğinin hemen altında kenarları sırma
işli büyük, yuvarlak delikli bir beyaz gecelik giydiğini neden sonra
farkedebildi. Aureliano Segundo, kendini tutamadı, katıla katıla gülmeye
başladı.

  Evi çınlatan bir kahkahayla, -Ömrümde bundan daha rezil bir şey görmedim,
dedi. -Meğer kendini yoksulların hizmetine adamış bir rahibeyle evlenmişim.
Aradan bir ay geçip de, karısının geceliğini çıkarttırmayı başaramayınca
Aureliano Segundo, Petra Cotes'in kraliçe kılığında resmini çektirdi. Daha
sonra Fernanda'yı eve dönmeye razı ettiği zaman, bu barışma heyecanı içinde
karısı onun isteklerine boyuneğdiyse de, Aureliano Segundo'nun onu almak
için otuz iki çan kuleli kente giderken hayal ettiği sevişme hiçbir zaman
gerçekleşmedi.

  Aureliano Segundo, onda yalnızca hüzünlü bir yalnızlık buluyordu. İlk
çocuklarının doğumundan kısa süre önce bir gece Fernanda, kocasının gizlice
Petra Cotes'in yatağına döndüğünü sezdi.

  Aureliano Segundo, -Öyle oldu, diye itiraf etti. Ve bir bezgin, bir
boyuneğmişlik içinde, -Hayvanların soyu tükenmesin diye öyle yapmak
zorundayım, dedi.

  Böylesine duyulmamış bir hayvan besleme yolunu karısına
kabul ettirebilmesi için bir süre dil dökmesi gerekti. Ama sonunda
tartışılmaz kanıtlarla karısını inandırdığı zaman, Fernanda ondan
metresinin yatağında ölmemeye söz vermesinden gayrı hiçbir şey
istemedi. Böylece üçü de birbirinin huzurunu bozmadan yaşamayı
sürdürdüler. Aureliano Segundo, ikisini de ihmal etmeyip gönüllerini
alıyor; Petra Cotes barıştıkları için kurum satıyor, Fernanda
ise gerçeği bilmiyormuş gibi davranıyordu.

  Ne var ki bu anlaşma, Fernanda'nın aileyle kaynaşmasına yaramadı.
Fernanda'yı, seviştikten sonra boynuna sardığı ve komşuların fısıldaşmalarına
yolaçan yün atkıdan caydırmak için Ursula'nın harcadığı bütün çabalar boşa
gitti. Gelinine, tuvaleti ya da güsulhaneyi kullanıp altın oturağı balık
yapsın diye Albay Aureliano Buendia'ya satması için nice diller döktüyse de,
Fernanda buna yanaşmadı. Amaranta kendi konuşmasının ve ağzının bozukluğundan
öylesine tedirgindi ki, ağzından kötü bir şey kaçırmamak için
hep tetikte duruyor, Fernanda'nın yanında kuşdili konuşuyordu.

  -Bugu, diyordu, -kegendigi bogokugunugun kogokugusuguna
dagayaganagamagayaganlardan.

  Bir gün bu alaylı konuşmalardan sinirlenen Fernanda, Amaranta'nın ne
söylediğini sordu, Amaranta, da hiç kaçamak yapmadan dobra dobra konuştu:

  -Senin, bokunu çomaklayanlardan biri olduğunu söylüyordum.

  O günden sonra bir daha birbirleriyle konuşmadılar. Çok zorunlu bir durum
olursa, yine konuşmuyor, söyleyeceklerini yazılı olarak birbirlerine
gönderiyorlardı. Ailenin kendisine karşı açıkça tavır almasına karşın,
Fernanda ata yadigarı töreleri zorla evin düzenine sokma çabasından
vazgeçmedi. Mutfakta yemek yeme ve herkesin acıktığı anda bir şeyler
atıştırması alışkanlığına son vererek, belirli saatlerde yemek odasında
keten örtülerle, gümüş şamdanlarla, gümüş çatal bıçaklarla sofra kurulup
yemek yenmesini zorunlu kıldı. Ursula için günlük yaşamın en basit olayı
olan yemek işinin böylesine tantanalı bir sorun haline getirilmesi,
herkesten önce halim selim Jose Arcadio Segundo'yu isyan ettiren bir
gerginlik yarattı.

  Ama yemekler yemek odasında kurulan sofrada yenilmeye başladı. Bununla
kalsa yine iyiydi. Fernanda sofraya oturmadan önce herkesin dua etmesini de
şart koştu. Konukomşu, Buendia'ların öteki insanlar gibi yemek yemeyip,
yemek olayını bir dinsel törene dönüştürdükleri dedikodusuna başladı. Köklü
bir geleneğe değil de, anlık esintilere bağlı olan Ursula'nın batıl inançları
bile Fernanda'nınkilerle çatışır oldu. Fernanda, ailesinden devraldığı
batıl inançları sürdürüyor, her olayla ilgili özgün ve belirli bir inanca
saplanıyordu. Ursula'nın eli ayağı tuttuğu sürece, ailenin eski
alışkanlıkları az da olsa sürüyor ve Ursula, birtakım işleri içinden geldiği
gibi yürütüyordu. Ne var ki, Ursula'nın gözleri görmez olup, iyiden iyiye
yaşlanınca bir köşeye itildi ve ondan sonra Fernanda'nın eve adımını attığı
anda başlamış olan katı çember bütünlendi, ailenin kaderi üzerinde tek söz
sahibi Fernanda oldu.

  Ursula'nın isteği üzerine Santa Sofia de la Piedad'ın sürdürdüğü pasta ve
şekerleme işine Fernanda dudak büktü, bunun önemsiz, verilen
emeğe değmez bir çaba olduğunu söyleyerek hiç zaman kaybetmeden bu işe son
verilmesini emir buyurdu. Gün doğuşundan gece yatana dek açık duran kapılar,
yatak odalarına sıcak giriyor bahanesiyle öğle uykusu saatlerinde kapatılmaya
başladı, zamanla da hiç açılmaz oldu. Kasabanın kurulduğu günden beri kapının
üzerinde asılı duran öd ağacı dalı ile ekmek somunu indirildi, yerine Hazreti
İsa'nın kutsal yüreğinden bir parçanın sarılı olduğu kese asıldı. Albay
Aureliano Buendia bu değişikliklerin farkına vardı ve ne gibi
sonuçlar doğuracağını sezinledi. -Soylu kişiler olmaya başlıyoruz,
dedi. -Bu gidişle yine Muhafazakarları devirip, başımıza bir kral
geçirmek için savaşacağa benzeriz. Fernanda, Albay Aureliano
Buendia ile çatışmamaya dikkat ediyordu. İçten içe ise onun bağımsız
kişiliğinden, toplumsal kuralların tümüne karşı oluşundan rahatsız oluyordu.

  Albayın sabahları beşte kahve içmesi, işliğinin düzensizliği, eskimiş
battaniyesi ve akşamüstleri sokak kapısına tabure atıp oturması Fernanda'nın
sinirine dokunuyordu. Ama ne denli sinirlenirse sinirlensin, aile
mekanizmasının bu gevşek dişlisini sıkıştırmamak gerektiğini de biliyordu.
Çünkü albayın yaşlılık ve düş kırıklığıyla ehlileşmiş, yırtıcı bir hayvan
olduğunu anlıyor ve tepesi attı mı evi temelinden sarsabileceğini seziyordu.
Kocası, ilk çocuklarına büyük dedesinin adını koymaya kalkınca, Fernanda
karşı koymayı göze alamadı, çünkü eve gelin geleli daha bir yıl
olmuştu. Ama kızları doğunca, çocuğa kendi annesinin adı olan
Renata adını koymakta diretti. Oysa Ursula, kıza Remedios adını
koymayı tasarlamıştı. Aureliano'nun kahkahaları içinde arabuluculuk yaptığı
sert bir tartışma sonunda, çocuğu Renata Remedios diye vaftiz ettiler.

  Fernanda, kızı Renata diye çağırıyor, kocasının ailesi ve bütün kasaba
halkı ise kıza Remedios'un kısaltılmışı olan Meme diyorlardı.
Önceleri Fernanda kendi ailesinden hiç söz etmiyorsa da, zamanla babasını
övmekten yere göğe sığdıramaz oldu. Sofraya oturdukları zaman babasını
anlatmaya başlıyor, onun nasıl kibirden, azametten arınmış biri olduğunu
ballandıra ballandıra anlatıyor, neredeyse ereceğini söylüyordu.
Kayınpederinin böyle hesapsız yüceltilmesine şaşıran Aureliano Segundo,
kendisini tutamayıp karısının arkasından şaka yollu alay etmeye başladı.
Ailenin öteki üyeleri de bu konuda onu izlemekte gecikmediler. Ailenin ağız
tadı bozulmasın diye büyük özen gösteren, evde huzursuzluk olmasından
çekinen Ursula bile bir keresinde torununun torununa, -Deden ermiş, anan
kraliçe, babanın küpü dolu oldukça sırtın yere gelmez, Papa bile olursun,
demekten kendini alamadı.

  Anaları dışında herkesin bıyıkaltından gülümsemelerine rağmen, çocuklar
dedelerini kendilerine mektuplarında dinsel şiirler yazan ve her Noel'de
sokak kapısından zor sığacak büyüklükte armağan sandıkları yollayan
efsanevi bir varlık olarak görmeye başladılar. Bunlar, aslında
dedelerinin mirasından son kalıntılardı. Gelen armağanlarla çocukların
odasına insan boyunda ermiş heykelleriyle donatılmış bir mihrap kurdular.
Canlı gibi duran bu cam gözlü ermiş heykellerin sırtındaki işlemeli giysiler,
Macondoluların ömür boyu giydiklerinden kat kat güzeldi. Eski ve soğuk
malikanenin ölü görkemi yavaş yavaş Buendia'ların evine taşınmaya başladı.
Bir gün Aureliano Segundo dayanamadı, -Aile mezarlığını buraya gönderdiler,
dedi. -Şimdi yalnızca mezartaşlarıyla salkım söğütler eksik. Gelen
kutularda hiçbir zaman oyuncak türünden bir şey olmadığı halde, çocuklar
yine de bütün yıl sabırsızlıkla Aralık ayını beklerlerdi. Çünkü bu antika ve
beklenmedik armağanlar, evde yenilik oluyordu.

  Ufak Jose Arcadio'nun ilahiyat okuluna gönderilmek üzere olduğu
onuncu Noel'de, dedelerinin yolladığı armağan sandığı her zamankinden
erken geldi. Sandık sıkısıkıya çivilenmiş, çelik şeritle sarılmış, üzerine
de her zamanki Gotik harflerle 'Çok Sayın Dona Fernanda del Carpio de
Buendia' yazılmıştı. Fernanda, sandıkla birlikte gelen mektubu okumak için
odasına çekilince, çocuklar sandığı açmaya koştular. Her zaman olduğu gibi
Aureliano Segundo'nun yardımıyla mühürleri kopardılar, kapağı açtılar,
talaşları boşalttılar ve içinde bakır cıvatalarla sıkıştırılmış, kurşundan
uzun bir sandık daha olduğunu gördüler. Çocuklar sabırsızlıkla bekleşirken
Aureliano Segundo sekiz cıvatayı söktü; kapağı açıp Don Fernando'yu
görür görmez bir çığlık atarak çocukları kenara itti. Don Fernando
siyahlar içinde göğsünün üzerine bir haç konulmuş olarak uzanmış
yatıyordu. Her yanı veba yaraları ve kaynar suda haşlanmanın açtığı
izlerle kaplıydı.

  Fernanda ile Aureliano Segundo'nun kızlarının doğumundan
kısa süre sonra, Neerlandia Anlaşmasının bir yıldönümünde hükümet,
Albay Aureliano Buendia'nın jübilesinin yapılacağını ilan etti.
Bu, devlet politikasıyla öyle bağdaşmaz bir karardı ki, albay karşı
çıktı ve bu saygı gösterisini kabul etmeyeceğini söyledi. -Jübile sözünü
ömrümde ilk kez duyuyorum. Anlamı ne olursa olsun, bunda mutlak bir bit
yeniği vardır, dedi. Gümüş işliğine elçilerin biri gelip biri gidiyordu.
Eski günlerde albayın çevresinde kargalar gibi dönen siyah giysili avukatlar,
bu kez daha yaşlanmış, daha kellifelli olarak geldiler. Albay onları görünce,
tıpkı geçen sefer savaşa son vermek için geldiklerinde olduğu gibi,
adamların ardı arkası kesilmeyen övgülerine dayanamadı. Kendini rahat
bırakmalarını, denildiği gibi ulusal kahraman olmadığını, anılarını yitirmiş,
kendi halinde bir sanatçı olduğunu, altın balıklarının arasında ömrünü
tüketip ölmekten başka şey istemediğini söyledi. Ona, liyakat nişanı
takmak üzere bizzat Cumhurbaşkanının Macondo'daki törene katılmayı

tasarladığını duyunca öfkeden köpürdü. Bu gecikmiş ama çoktan hakedilmiş
fırsatı, Cumhurbaşkanına bir kurşun sıkabilmek için sabırsızlıkla beklediğini
ve Cumhurbaşkanını, rejimin keyfi tutumu, tarihsel yanlışları için değil,
kendine hiç zararı dokunmayan yaşlı birine saygı duymadığı için öldüreceğini
söyledi ve dediklerini olduğu gibi Cumhurbaşkanına iletmelerini elçilerden
istedi.

  Öfkesi öylesine ürkütücüydü ki, Cumhurbaşkanı son anda gezisini iptal etti
ve madalyayı özel bir temsilciyle gönderdi. Her yandan, her çeşit baskı
altında kalan Albay Gerineldo Marquez, inmeli haliyle yataktan kalktı ve
eski silah arkadaşını kandırmaya çalıştı. Albay Aureliano Buendia, dört
kişinin taşıdığı salıncaklı koltuğu ve gençliklerinden beri zaferlerini ve
yenilgilerini paylaşmış eski arkadaşını yastıklara dayanmış oturur görünce,
Gerineldo'nun dayanışmalarını kanıtlamak için bu çabayı gösterdiğinden hiç
kuşku duymadı. Ama Gerineldo'nun gelişindeki gerçek amacı anlayınca onu
işlikten dışarı attırdı.

  -Seni kurşuna dizdirmekle sana büyük iyilik edecekmişim meğer, dedi. -Ne
yazık ki çok geç anladım.

  Böylece, jübile aileden hiç kimse katılmadan kutlandı. Bir
rastlantı olarak olay, karnaval haftasıyla çakıştı. Ama bunun rastlantı
olduğunu Albay Aureliano Buendia'ya anlatabilmek olanaksızdı. Hükümetin,
kendisiyle alay etmek için rastlantıyı bilinçli olarak yarattığını söylüyor
da başka bir şey demiyordu. İşliğine kapandı. Salvo atışıyla kendisini
selamlamalarını, ulusal marşın çalınışını ve oturdukları sokağa kendi adı
verilirken evin önünde yapılan konuşmaları işliğinden duyabiliyordu.
Öfkesinden ağlayacak gibi oluyor, elinden bir şey gelmeyişine sinirleniyor,
yenilgisinden bu yana ilk kez genç olmadığına hayıflanıyordu. Dinç olsa,
gücü kuvveti yerinde olsa, o anda Muhafazakar rejimin son kalıntılarını
silip süpürecek kanlı bir savaş çıkarması işten bile değildi. Törendeki
son konuşmalar henüz kulaklarında yankılanırken, Ursula kapıyı vurdu.

  Albay, -Beni rahatsız etmeyin. İşim var, dedi. Ursula son derece doğal
bir sesle, -Aç, diye seslendi. -Törenle ilgisi yok diyeceklerimin.

  Albay Aureliano Buendia kapının sürgüsünü açtı. Karşısında
birbirlerinden çok ayrı yapılarda, çeşit çeşit tip ve ırktan olan, ama
yeryüzünün neresinde olurlarsa olsunlar kendilerini ayırdedecek
bir mahzunlukta tam on yedi erkek duruyordu. Oğullarıydı bunlar.
Birbirlerinden habersiz, jübile yapılacağını duyunca kalkmış,
en uzak yerlerden teker teker gelmişlerdi. Aureliano adını ve
analarının soyadlarını övünçle taşıyorlardı. Üç gün evde kaldılar. Bu,
Ursula'yı çok mutlu kıldı, Fernanda'yı ise küplere bindirdi. Üç
gün boyunca ev savaş alanına döndü. Amaranta, Ursula'nın çocukların
adlarını, doğum ve vaftiz günlerini yazdığı defteri bulmak
için eski kağıtları ortaya döktü, sonra deftere hepsinin şimdiki
adreslerini ekledi. Bu liste, yirmi yıl süren savaşın özeti
sayılabilirdi.

  Albayın düşsel bir ayaklanmanın başına geçmek üzere yirmi bir kişiyle
birlikte Macondo'dan çıktığı şafak saatinden, son kez kurumuş kan
lekeleriyle sertleşmiş battaniyesine sarılı olarak eve döndüğü güne dek
yaptığı gece seferleri bu listeden izlenebilirdi. Aureliano Segundo,
yeğenlerine tantanalı bir kampanya ve akordeon partisi düzenleme fırsatını
kaçırmadı. Böylelikle, jübile yüzünden sönük geçmiş olan karnaval, geç de
olsa kutlanmış oldu. Aureliano'lar evdeki tabak çanağın yarısını kırdılar,
bahçede boğa kovalayacağız derken gül fidanlarını harap ettiler, tavuklara
tüfekle nişan alıp öldürdüler. Amaranta'ya, Pietro Crespi'nin hüzünlü
valslerini yaptırdılar. Güzel Remedios'a erkek pantolonu giydirip yağlı
sırığa tırmandırdılar, her yanı pisliğe bulanmış bir domuzu getirip yemek
odasının ortasına salıverdiler. Bütün bunlar Fernanda'yı üzüntüden yataklara
düşürdü.

  Ama ötekiler, kırılana dökülene hiç aldırmadılar, çünkü bu taşkınlık evi
sağlıklı bir havaya sokmuş, yer yerinden oynamış, ev canlanmıştı.
Başlangıçta onları güvensizlikle karşılayan, hatta kiminin kendinden olmadığı
kuşkusuna kapılan Albay Aureliano Buendia, bu taşkınlıklarından çok hoşlandı
ve gitmeden önce hepsine birer süs balığı armağan etti. İçine kapanık
Jose Arcadio Segundo bile yeğenlerinin onuruna horoz dövüşleri düzenledi.
Ancak Aureliano'ların birkaçı, Peder Antonio Isabel'in hilelerini hemen
sezecek kadar horoz dövüşü konusunda usta oldukları için, neredeyse tatsız
bir olay patlak verecekti. Bu çılgın akrabalarıyla ne güzel vakit
geçirebileceğini gören Aureliano Segundo, hepsinin orada kalmasını ve kendi
yanında çalışmasını istedi.

  Bu öneriyi yalnızca biri kabul etti.
Aureliano Triste adındaki bu iriyarı melez delikanlı, dedesinin ataklığını
ve araştırıcı ruhunu taşıyordu. O güne dek talihini denemek için dünyanın
yarısını dolaşmıştı; orada kalmak bir şey farkettirmiyordu. Ötekiler ise,
bekar oldukları halde yazgılarının belirlenmiş olduğuna inanıyor ve
buna hazırlanıyorlardı. Hepsi de usta birer el sanatçısı, iyi birer ev
erkeği ve barış içinde sessiz sakin yaşamayı seven kişilerdi. Delikanlılar
kıyı bölgesinin çeşitli yerlerine dağılmış evlerine dönmeden önce, Paskalya
perhizinin ilk çarşamba günü Amaranta hepsini topladı, pazarlık giysilerini
giydirdi ve onları kiliseye götürdü.

  İnançtan çok eğlence olsun diye, delikanlılar mihrabın önüne sıralandılar
ve Peder Antonio Isabel'in, parmağını okunmuş küle batırıp alınlarına birer
haç çizmesine ses çıkarmadılar. Eve döndüklerinde, en ufakları, alnını
silmeye çalışınca haç işaretinin çıkmadığını gördü: Ağabeylerininki de
çıkmıyordu. Sabunlu suyla yıkadılar, bana mısın demedi. Toprakla ovdular,
karetmedi. Sonunda küllü su sürüp ponza taşıyla ovaladılar, yine de haç
işaretlerini çıkaramadılar. Öte yanda, Amaranta ve duaya katılan başkaları,
alınlarındaki işaretleri kolayca temizlediler. Ursula, torunlarını
uğurlarken, -Böylesi daha iyi oldu, dedi. -Bundan sonra herkes kim
olduğunuzu anlar. Aurelianolar, bando mızıka ve patlayan havai fişekler
arasında bir bölük gibi dizilip yola koyuldular ve kasabalılar üzerinde,
Buendia soyunun daha yüzyıllarca sürmesine yetecek tohum olduğu izlenimini
bırakarak gittiler.

  Alnında külle çizilmiş haç işareti olan Aureliano Triste, kasabanın
kıyısında Jose Arcadio Buendia'nın yaratıcı çılgınlığı arasında düşlediği
buz fabrikasını kurdu.

  Kısa sürede tanınan ve sevilen Aureliano Triste, gelişinden
birkaç ay sonra, anasını ve (albayın kızı olmayan) bekar kız kardeşini
getirtmek için bir ev aramaya başladı ve alanın köşesindeki viran
görünüşlü, yıpranmış büyük evle ilgilendi. Sahibinin kim olduğunu sordu.
Birisi, sahibi olmadığını, bir zamanlar o evde toprak ve sıva yiyen kimsesiz
bir dul kadının oturduğunu söyledi. Kadının son yıllarında topu topu iki kez
sokağa çıktığını, piskoposa mektup atmak için postaneye giderken yapma
çiçeklerle süslü bir şapka ve kararmış gümüş rengi pabuçlar giydiğini
anlattı. Yanında yalnızca taş yürekli bir hizmetçinin kaldığını, hizmetçi
kadının kedileri, köpekleri ve eve giren her türlü hayvanı öldürüp gelip
geçenleri kokudan rahatsız etmek için leşleri sokağın ortasına attığını
anlattılar. Son hayvanın postu güneşte kuruyalı öyle çok zaman olmuştu ki,
herkes evin hanımının ve hizmetçisinin yıllar önce, daha savaş bitmeden ölmüş
olduğuna inanıyordu.

  Ev hala ayakta duruyorsa, son yıllarda sert kışlar, rüzgarlar olmadığı
için yıkılmamıştır diyorlardı. Menteşeler paslanmış, eğri büğrü olmuştu.
Kapıları, örümcekağları yerinde tutuyordu. Pencereler nemden şişmiş, açılmaz
hale gelmişti. Bahçedeki taşların arasından otlar, yaban çiçekleri
fışkırmıştı. Tahtaların arasına kertenkeleler, her türlü haşere
yuvalanmıştı. Bütün bunlar, en azından yarım yüzyıldır eve insan
ayağı basmadığı inancını doğruluyordu. Aklına estiğince davranmasını seven
Aureliano Triste'nin eve girmesi için böyle bir kanıt da gerekmezdi. Sokak
kapısını omuzuyla itti. Kurtların yiyip kemirdiği kapı, toz ve böcek
yuvalarının birikintisi üzerine sessizce yıkıldı. Aureliano Triste,
içerisini seçebilmek için eşikte durarak toz bulutunun yatışmasını bekledi.
Sonra odanın ortasında duran perişan kadını gördü. Sırtında geçen yüzyıldan
kalma giysi, kel kafasında iki üç tel sarı saç vardı. Son umut yıldızlarının
da söndüğü, güzelliğini daha yitirmemiş gözleri iri iriydi. Yüzü,
yalnızlık kuraklığından kırışmıştı. Başka dünyadan biriyle karşılaşmış gibi
olan Aureliano Triste, o şaşkınlık içinde, kadının eski model bir tabancayı
ona doğrulttuğunu farketmedi bile.

  Aureliano Triste, -Özür dilerim, diye mırıldandı.

  Kadın bir yığın ıvır zıvırla dolu odanın ortasında duruyor, geniş omuzlu,
alnı kül dövmeli bu devi inceliyor ve toz bulutu içinden başka zamanların
bulutlarına dalarak, karşısındaki adamı sırtında çifte, elinde ipe dizilmiş
tavşanlarla görüyordu.

  Yavaş sesle, -Tanrı aşkına, dedi. -Karşıma bu anıyı çıkarmaya hakları
yok.

  Aureliano Triste, -Evi tutmak istiyorum, dedi.

  Kadın, tabancayı doğrulttu, eli titremeden genç adamın alnındaki haç
işaretine nişan aldı. Çok kararlıydı. -Çık dışarı! dedi.

  O akşam yemekte Aureliano Triste olanları anlattı. Ursula,
ağlayarak, -Aman Tanrım! diye haykırdı. Kafasını yumruklayarak, -Demek
hala yaşıyor! dedi. Aradan geçen uzun zaman, savaşlar, günlük dertler ona
Rebeca'yı unutturmuştu. Rebeca'nın sağ olduğunu ve o böcek deliğinde
çürüdüğünü bir an bile aklından çıkarmayan tek kişi, onu hiçbir zaman
bağışlamamış olan yaşlı Amaranta'ydı. Gün doğarken yalnız yatağında yüreğinin
soğukluğundan üşüyerek uyanınca, Amaranta'nın ilk aklına gelen Rebeca
olurdu. Pörsümüş göğüslerini, sarkmış karnını sabunlarken, kaskatı kolalı iç
etekliklerini ve bükülmüş belini düzeltmek için taktığı korseyi giyerken,
elindeki o korkunç kefaretin siyah sargısını değiştirirken hep Rebeca'yı
düşünürdü.

  Amaranta, her an, ister uykuda, ister uyanık olsun, ister öfkeli, ister
sakin olsun, hep Rebeca'yı düşünürdü. Çünkü yalnızlık, anılarını ayıklamış,
yaşamın yüreğinde biriktirdiği özlem dolu süprüntüleri yakmış, geriye en acı
anıları bırakarak onları arıtmış büyütmüş, sonsuzlaştırmıştı. Güzel
Remedios, Rebeca'nın varlığını Amaranta'dan öğrenmişti. Köhne evin önünden
her geçişlerinde, Amaranta tatsız bir olay, nefretle yoğrulmuş bir hikaye
anlatır, böylelikle kendi yüreğinde süren kini, yeğenine de aşılayıp kendi
ölümünden sonra da sürdürmeye çalışırdı. Ne var ki bu plan yürümedi, çünkü
Remedios her türlü tutkudan uzaktı, hele başkalarının saplantılarını
paylaşması düşünülemezdi bile. Amaranta'nınkinin karşıtı bir acıyı yüreğinde
dokumuş olan Ursula ise, Rebeca'yı lekelenmemiş anılarda sürdürüyordu.

  Çünkü elinde anasıyla babasının kemikleri olan torbayla eve
getirilen içler acısı çocuğun hayali, Rebeca'yı aile kütüğünden silip
atmalarına yol açan davranışına ağır basıyordu. Aureliano Segundo,
Rebeca'yı eve getirmeye karar verdi. Onların yanında oturacak, gerektiğince
bakılacaktı. Oysa yalnızlığın ayrıcalığına ulaşabilmek için yıllar yılı acı
ve yokluk çekmiş olan Rebeca, düzmece iyilik gösterileriyle altüst edilecek
bir yaşlılık dönemine, bu ayrıcalığı değişmemeye kararlıydı.

  Şubatta Albay Aureliano Buendia'nın on altı oğlu yeniden geldiklerinde,
Aureliano Triste, onlara, Rebeca'dan söz etti. On yedisi birden kolları
sıvadılar; kapıları, pencereleri değiştirdiler, evin önünü canlı renklerle
boyadılar, duvarları onardılar, kırılmış çimentoları yenilediler ve yarım
günde eve yeni bir görüntü verdiler. Ama evin içini onarmak için Rebeca'dan
izin alamadılar. Rebeca kapıya bile çıkmadı. Bu palas pandıras onarımın
tamamlanmasını bekledi, sonra yapılan masrafı hesapladı ve son savaştan
sonra tedavülden kalktığı halde daha geçerli sandığı bir avuç parayı hala
yanında olan yaşlı hizmetçisi Argenida'nın eline tutuşturup yolladı. İşte o
zaman, ev halkı Rebeca'nın dünyadan ne denli koptuğunu anladılar ve ömrü
oldukça onu bu inatçı yalnızlıktan çekip çıkaramayacaklarını kavradılar.

  Albay Aureliano Buendia'nın oğullarının Macondo'ya ikinci
gelişlerinde, içlerinden biri daha orada kaldı. Aureliano Triste ile
birlikte çalışmaya karar veren Aureliano Centeno idi bu. Aureliano
Centeno, vaftiz edilmek için eve ilk getirilenlerden biriydi
ve geldikten birkaç saat sonra evde kırılıp dökülmedik bir şey bırakmadığı
için Ursula ile Amaranta onu çok iyi hatırlıyorlardı. İri bir çocuk olmasına
rağmen zamanla büyümesi yavaşlamış, orta boylu, çiçek bozuğu bir adam
olmuştu. Ama yıkıp yok etme gücü, olduğu gibi duruyordu. Daha elini sürmeden
tabakları, bardakları kırıyordu. Öyle çok tabak kırdı ki, sonunda Fernanda o
değerli porselenlerinden geri kalan birkaç parçayı kurtarabilmek için ona
çinko tabak almaya karar verdi. Çinko tabaklar bile çok geçmeden eğilip
büküldüler. Ne var ki, Aureliano Centeno'nun, kendini bile bıktıran bu
sakarlığını; çevresindekilerin güvenini kazanıveren ölçüde saygılı ve
terbiyeli davranışlarıyla büyük çalışma gücü bağışlatıyordu.

  Kısa sürede buz yapımını öylesine artırdı ki, kasaba pazarının
çekebileceğinden fazla mal üretilmeye başlandı. Bunun üzerine
Aureliano Triste, buz ticaretini bataklığın öteki kasabalarına da
yaymayı düşündü. Yalnızca kendi işinin modernleşmesine değil,
aynı zamanda kasabayı, dünyanın geri kalan yerlerine bağlamaya
yarayacak adımı atmayı işte o zaman kararlaştırdı.

  -Buraya demiryolu getirmeliyiz, dedi.

  Demiryolu sözü, Macondo'da ilk kez duyuluyordu. Ursula,
Aureliano Triste'nin masanın üzerine çizdiği plana bakarken, bunun
bir zamanlar Jose Arcadio Buendia'nın güneşin doğduğu yöne
savaş açtığı sıradaki planlarının yavrusu olduğunu düşündü ve tarihin
tekerrürden ibaret olduğu inancı bir kat daha pekişti. Ama
Aureliano Triste, dedesinin aksine, ne uykusunu, ne iştahını
yitiriyor, ne de sinir krizleriyle kimsenin hayatını zehir ediyordu. En
budalaca tasarıları hemen oluverecekmiş gibi görüyor, masrafları
hesaplıyor, yapımın bitiş tarihini kestiriyor ve kimsenin canını sıkmadan
bunları gerçekleştirmeye uğraşıyordu. Aureliano Segundo'nun büyük dedesinden
aldığı ve Albay Aureliano Buendia'ya hiç çekmeyen özelliği, alaylara
aldırmazlığıydı. Kardeşinin saçma suyolu tasarısına nasıl yüksünmeden para
vermişse, bu kez de demiryolu döşenmesi için gerekli parayı hemen çıkardı
verdi.

  Aureliano Triste takvimi inceledi, hesaplar yaptı ve yağmur mevsimi
bittikten sonra gelmek üzere gitti. Bir daha da ondan haber gelmedi.
Fabrikanın üretim gücü karşısında ne yapacağını şaşıran Aureliano
Centeno, çeşitli deneylere girmeye ve su yerine meyve suyundan
buz yapmaya başladı. Böylelikle de bilmeden ve tasarlamadan şerbetin ana
malzemesini bulmuş oldu. Yağmur mevsimi bittiği ve yaz gelip geçtiği halde
kardeşinden haber alamadıkları ve kendisi de geri dönmediği için, Aureliano
Centeno artık kendi malı saydığı bu girişimin üretimini bir başka yola
sokmayı, başka işler yapmayı tasarladı. Ama ikinci kışın başlarında, öğle
sıcağında derede çamaşır yıkayan bir kadın, birden korkuyla haykırarak
kendini anacaddeye attı ve bağıra bağıra koşmaya başladı.

  -Geliyor! dedi. -Arkasına koca bir köyü takmış mutfak gibi
korkunç bir şey geliyor, diye soluk soluğa anlattı.

  O anda kasaba; yankısıyla öd koparan bir düdük sesi ve gürültülü soluğa
benzer bir pofurtuyla sarsıldı. Birkaç haftadır birtakım açlamların demirler,
kalaslar döşediğini görüyorlar, ama tefleri ve düdükleriyle, Kudüslü gezgin
dahilerin buluşlarını anlatan eskimiş şarkı ve danslarıyla yine çingenelerin
geldiğini ve bu yapılanların çingenelerin yeni bir numarası olduğunu
sanıyorlar, hiç aldırış etmiyorlardı. Ama düdük seslerinden, pofurtudan,
takırtıdan serseme dönen Macondolular, kendilerini toplar toplamaz sokağa
fırladılar, lokomotiften sarkarak el sallayan Aureliano Triste'yi ve
sekiz ay gecikmeyle gelen, çiçeklerle donanmış ilk treni gördüler. Bir
yığın kuşku ve kesinliği, bir yığın tatlı ve tatsız olayı, bir yığın değişikliği,
felaketi ve özlem duygusunu Macondo'ya bu sapsarı, masum tren getirdi.

  :::::::::::::::::::::::::

  Sayısız ve akıl almaz buluşlarla başları dönen Macondolular
şaşkınlıklarının nerede başladığını bilemediler. Bütün gece
oturuyorlar, Aureliano Triste'nin ikinci tren seferinde getiriği
santraldan enerji alan elektrik ampullerinin ölgün ışığını seyrediyorlardı.
Santralın gürültüsüne alışmaları oldukça uzun sürdü.

  Yükünü tutmuş bir tüccar olan Bruno Crespi'nin aslan ağızlı gişeleri olan
tiyatroda oynattığı canlı resimler ise, Macondoluları çok öfkelendiriyordu.
Çünkü bir filmde ölüp gömülen ve ardından seyircilerin gözyaşı döktüğü biri,

bir sonraki filmde yeniden canlanıyor ve bu kez Arap kılığında ortaya
çıkıyordu. Oyuncuların başlarına gelen felaketleri paylaşmak için adam başına
iki sent verip bilet alan seyirciler, bu sahtekarlık karşısında galeyana
geldiler ve sandalyeleri kırdılar. Bruna Crespi'nin zorlaması üzerine,
belediye başkanı bir bildiri yayınlayarak, sinemanın seyircilerin duygusal
patlamalarını gerektirmeyen bir görüntü makinesi olduğunu açıkladı. Bu
cesaret kırıcı açıklamadan sonra, çoğu kişi kendilerini yeni
ve gösterişli bir çingene numarasının kurbanı saydılar ve kendi
dertlerinin kendilerine yettiğine, bir de hayali kişilerin düzmece
felaketlerine gözyaşı dökmenin gereksiz olduğuna karar verip sinemayı
boykot ettiler.

  Buna benzer bir olay da, Fransa'dan gelen şen ve şuh kadınların, laterna
yerine çalmak için getirdikleri ve bir süre bandocuların ekmek parasını
tehlikeye düşüren gramofonlar yüzünden çıktı. Önceleri gramofonun ne
olduğunu herkes merak ediyor ve haram sokağın müşterileri kalabalıklaşıyordu.
Bu yeni buluşu kendi gözleriyle görmek isteyen saygıdeğer hanımefendilerin
bile, işçi kılığına girip oraya geldikleri söyleniyordu. Uzun gözlemlerden,
ayrıntılı incelemelerden sonra, herkes bunun başlangıçta sanıldığı ve
Fransız kadınların söylediği gibi sihirli bir değirmen olmayıp, bando gibi
insancıl, dokunaklı ve günlük gerçeklerle dolu bir şeyle asla
karşılaştırılamayacak bir mekanik hile olduğu kanısına vardı. Düş kırıklığı
öylesine büyüktü ki, gramofon harcıalem olup her eve girdiğinde bile kimse
onu büyükler için bir eğlence aracı değil, çocukları eğlendiren bir oyuncak
olarak gördü. Ama tren istasyonuna bağlanan manyetolu telefonun sugötürmez
becerisi denenince işler değişti. Manyetonun kolunu görenler, bunun
da gramofon gibi bir şey olduğunu sanıyorlardı.

  Oysa kasabalılardan biri ilk kez telefonla konuştuktan sonra, böyle
safsatalara hiç inanmayanların bile akılları başlarından gitti. Sanki Tanrı
şaşırtıcı yeteneklerin tümünü sınıyormuş ve Macondoluları gerçeğin
sınırlarını karıştırarak ölçüde coşku ve düş kırıklığı, kuşku ve bulgu
arasında oynatıyormuş gibiydi. Düşle gerçeğin bir potada birbirine
kaynaştırılması, Jose Arcadio Buendia'nın kestane ağacının altındaki
hayaletini yerinden oynattı ve hayalet gün ortasında bile evin
içinde dolanır oldu. Demiryolu resmen işletmeye açılıp her çarşamba
saat on birde tren gelmeye başladıktan ve içinde bir masası,
telefonu, bilet kesilecek gişe pencereleri olan ahşap istasyon
yapıldıktan sonra, Macondo'nun sokaklarında olağan ve normal davranışlarda
bulunan, oysa sirkten fırlamış gibi görünen kadınlarla erkekler boy gösterdi.

  Çingenelerin hile ve düzenbazlıklarıyla pişmiş kasabada, bu gezici ticaret
cambazları uzunboylu ekmek yiyemezlerdi. Düdüklü tencereyle yedi gün sonunda
ruhu huzura kavuşturacak günlük besin rejimini aynı arsızlıkla yutturmaya
çalışan bu bezirganlar, ancak dil dökmelerinden usanç getirenlerden ve her
zaman gafil avlanmaya hazır olanlardan para sızdırabiliyorlardı.

  Trenin geldiği çarşambalardan birinde, bu soytarı kılıklı adamların
arasında ayağında külot pantolon ve tozluk, başında marıtarlı şapka, gözünde
tel çerçeveli gözlüklerle, boncuk gözlü, sıska horoz derisi gibi sarkık
yanaklı, şiş göbekli, otuz iki dişi hep ortada gezen Mister Herbert çıkageldi.
Mister Herbert yemeğini Buendia'larda yedi.

  Yemek odasındaki muzların birinci hevengi haklanıncaya dek
Mister Herbert'in sofrada olduğunu kimse farketmedi. Aureliano
Segundo, ona Hotel Jacob'un önünde rastlamıştı. Kırık dökük İspanyolcasıyla,
otelde yer bulamadığından yakınıyordu. Aureliano Segundo kasabaya gelen
yabancıların çoğuna gösterdiği konukseverlikle onu da aldı, eve götürdü.
Mister Herbert, uçarı balon işi yapıyordu. Dünyanın yarısını dolaşmış, bu
işten yükünü tutmuştu. Ama çingenelerin uçan halılarını görmüş olan
Macondolular bunu pek geri kalmış bir buluş olarak niteledikleri için, kimse
para verip balona binmeye yanaşmamıştı. Bu yüzden Mister Herbert,
gelecek trenle gidecekti. Yemek boyunca yemek odasında asılı durmasına
alışılmış koca muz hevengi sofraya getirilince, Mister Herbert gönülsüzce
uzanıp bir tane muz aldı. Ama yedikçe yemeye koyuldu. Bir yandan konuşuyor,
bir yandan da oburlukla değil, bir bilgin dalgınlığı içinde muzları koparıp
koparıp ağzına atıyordu.


  Birinci hevengi bitirdiği zaman, bir daha istedi. Sonra yanından
eksik etmediği avadanlık çantasından birtakım büyüteçler, aynalar
çıkardı. Bir elmas tüccarı kadar dikkatli, muzu güzelce inceledi,
özel bir bıçakla ikiye böldü, parçaları hassas terazide tarttı ve muzun
çapını, tabanca kalibrelerini ayarlamakta kullanılan çap pergeliyle
hesapladı. Sonra çantasından daha başka aygıtlar çıkartarak,
bunlarla ısı derecesini, havadaki nemi ve ışık yoğunluğunu ölçtü.

  Bu yaptıkları öyle karışık işlerdi ki, herkes Mister Herbert ne gibi
bir yargıya varacak diye yemeğini bırakmış bekliyordu. Oysa o aklından
geçenleri, niyetinin ne olduğunu belirtecek hiçbir şey söylemiyordu.
Daha sonraki günlerde, Mister Herbert'i, elinde bir sepet ve
ağ ile kasabanın dışında kelebek avlarken gördüler. Çarşamba günü
trenden bir grup mühendis, su mühendisi, toprak mühendisi, topograf ve
sürveyan indi. Bunlar haftalarca Mister Herbert'in kelebek avladığı yerlerde
araştırma yaptılar. Daha sonra da sarı trene eklenmiş ve yaldızla boyanmış,
koltukları kadifeden, tavanı mavi camdan özel bir vagonda Mister Jack Brown
geldi. Özel vagonda, Mister Jack Brown'un çevresinde pervane olanlar
arasında, bir zamanlar Albay Aureliano Buendia'nın peşinden ayrılmayan siyah
giysili avukatlar da vardı. Halk bu avukatları görünce, tarım mühendislerinin,
su mühendislerinin; topografların, sürveyanların ve uçan balonların, renkli
kelebekleriyle Mister Herbert'in ve tekerlekli türbesi, korkunç Alman
köpekleriyle Mister Brown'un savaşla ilintili olduklarını sandı.

  Böyle olup olmadığını düşünmeye pek fırsat olmadı. Çünkü kuşkulu
Macondolular neler olup bittiğini kestiremeden, trenlerin koltukları ve
koridorları yetmiyormuş gibi vagonların üzerine salkım saçak doluşarak
dünyanın öteki yarısından gelen yabancıların yerleştiği çinko damlı ahşap
evler Macondo'yu sarıverdi. Daha sonra müslin giysili, büyük şapkaları
tüllerle örtülü, içi geçmiş karılarını da getiren bu gringo'ları demiryolunun
karşı tarafında ayrı bir kasaba kurdular. Bu yeni kasabanın sokaklarında
palmiye ağaçları sıralandı. Evlerin pencerelerinde pancurlar, verandalarında
ufacık beyaz masalar, tavanlarında pervaneli vantilatörler, mavimsi
çimenlerle kaplı bahçelerinde tavuskuşları ve bıldırcınlar vardı.

  Bu bölge, demir parmaklıklarla çevrildi. Parmaklıkların üzerine, serin
yaz sabahları konan kırlangıçları kömür haline getiren elektrikli teller
sarıldı. Bu gelenlerin ne amaçla geldiğini, niyetlerinin ne olduğunu ve
gerçekten salt insan sevgisi, insanlara yardım duygusuyla mı gelip
gelmediklerini kimse anlayamıyordu. Daha şimdiden büyük bir huzursuzluk
yaratmışlardı. Bunların yolaçtığı tedirginlik, eski çingenelerin getirdiği
belalardan daha büyük, daha kalıcı, daha anlaşılmazdı. Eskiden yalnızca
Tanrıya özgü yetilerle donanmış olan bu adamlar, yağmur mevsimini değiştirdiler,
hasat dönemini hızlandırıp yılda birkaç kez ürün almaya başladılar ve nehri
her zamanki yerinden kaldırıp beyaz taşları ve buz gibi suyuyla birlikte
kasabanın öte yanına, mezarlığın arkasına kondurdular. Yine o sıralarda,
cesedin barut kokusu suyu zehirlemesin diye Jose Arcadio'nun mezarının
üzerine kale gibi bir betonarme kapak yaptılar. Gelecek olan yabancılardan,
yüreği sevda ateşiyle yanmamış olanlar için, Fransa'dan gelen aşk
kadınlarının sokağını, eskisinden çok daha gösterişli, pahalı bir yer haline
getirdiler.

  Bir çarşamba günü de koca bir tren dolusu orospu taşıdılar.
Bunlar dünya kurulalı beri süregelen sevişme sanatının en usta kadınlarıydı.
Akla gelen gelmeyen binbir yolu deniyorlar, kuvvet macunlarıyla, merhemlerle
içi geçmişleri diriltiyor, çekingenleri yüreklendiriyor, doymak bilmezleri
doyuruyor, en sessizleri coşturuyor, askıntı olanlara gereken dersi veriyor,
yalnızlığa gömülenleri kurtarıyorlardı. Alacalı bulacalı eşyayla dolu eski
pazarların yerine, ışıklandırılmış vitrinlerinde dış ülkelerden gelen
malların sergilendiği Türkler Sokağı, cumartesi geceleri dolup taşmaya başladı.
Kumar masalarının, nişancılık salonlarının, fal bakılıp rüya tabir edilen
yerlerin, et kızartmaları ve içkilerle dolu masaların arasındaki kalabalıkta
herkes birbirine çarpıyordu. Pazar sabahları ise kimi zilzurna sarhoş olup
sızmış, çoğu da çatışmalarda kurşun, yumruk, bıçak, şişe yiyip yıkılmış
olanlar yerlerden toplanırdı.

  Bu korkunç kalabalığın ilk akın etmeye başladığı günlerde, sokaklarda
yürümek başlıbaşına bir sorun oldu. Kamyonlar, sandıklar, eşyalar,
kimseden izin almaya gerek görmeden her boş buldukları yere ev konduranların
yapı gereçleri, marangoz gürültüleri ve badem ağaçlarına hamak kurup
güpegündüz herkesin gözü önünde sevişen çiftlerin terbiyesizliği yüzünden
sokağa çıkılamaz oldu. Tek aklı başında yer, Batı Hint Adalarından gelen
zencilerin mahallesiydi. Bu sessiz insanlar, kazıklar üzerine çakılı ahşap
kulübelerin dizildiği sokağa yerleşmişlerdi. Akşamüstleri kapılarının önüne
çıkar, içli, yanık türküler söylerlerdi. Az zamanda öyle çok değişiklik
oldu ki, Mister Herbert'in ilk gelişinden sekiz ay sonra,
eski Macondolular kendi kasabalarını tanıyamaz oldular.

  O zaman Albay Aureliano Buendia, Gringonun birine muz yedirdik diye şu
başımıza açtığımız işlere bakın, dedi. Aureliano Segundo ise yabancıların
akın etmesinden duyduğu sevinci gizlemiyordu. Ev birdenbire çeşit çeşit
konuklarla, yemeyi içmeyi seven yabancılarla dolunca, bahçeye yeni yatak
odaları yaptırmak, yemek odasını genişletmek, eski masanın yerine on altı
kişinin oturabileceği bir masa almak, tabak çanak ve çatal bıçak sayısını
artırmak gerekti. Öyleyken bile yemeğe nöbetleşe oturmak zorundaydılar.
Fernanda, çekingenliği bir yana bırakıp, en görgüsüz konuklara krallar gibi
davranmak, çizmeleriyle verandayı çamurlamalarına, bahçeye işemelerine, öğle
uykusu için akıllarına esen yere yatak serip uzanmalarına, kadınlarla nasıl
konuşulacağını, nasıl davranılacağını bilmez biçimde davranmalarına katlanmak
zorunda kaldı.

  Amaranta, bu ayaktakımının baskınından öylesine sinirlendi ki, yemeğini
yine eskisi gibi mutfakta yemeye başladı. Albay Aureliano Buendia, kendisini
selamlamak için işliğine gelenlerden çoğunun kendisine duydukları sevgi ya
da saygıdan değil, bir tarihsel kalıntıyı, müzelik bir fosili görmek
merakıyla geldiklerine inandığı için, odasının kapısını sürgüledi ve işliğe
kapandı. Ondan sonra arada bir hava almak için sokak kapısının önünde
oturmanın dışında ortalıkta görünmedi. Ursula ise, iyiden iyiye çöktüğü ve
ancak duvarlara tutuna tutuna yürüyebildiği halde, trenin gelmesinin
yaklaştığı günler canlanıyor, taze bir sevinç duyuyordu. Ursula,
Santa Sofia de la Piedad'ın titiz yönetiminde çalışan dört aşçıyı çağırıyor,
-Biraz etle balık hazırlayalım, diyordu. -Her şey hazır olmalı, bu
yabancıların ne yemek istediği bilinmiyor ki. Tren, günün en sıcak saatinde
geliyordu. Öğle yemeğinde ev, pazar yerine dönüyor, kalabalıktan, gürültüden
yer yerinden oynuyordu. Evsahiplerinin kim olduğunu bile bilmeyen kan ter
içinde konuklar, sofrada en iyi yeri kapmak için ordu gibi saldırıya
geçiyorlar, aşçılar birbirlerine çarpa dolana koca kazanlarla çorbalar,
tencere tencere etler, sini sini pilavlar, tepsi tepsi meyveler taşıyorlar,
koca fıçılardan kepçelerle limonata boşaltıyorlardı.

  Öylesine bir düzensizlik, öylesine bir kargaşa vardı ki, Fernanda,
çoklarının ikişer kez yemek yediğini sanıyor, sinirleniyordu. Bir keresinde
sofradakilerden biri yanılıp ondan hesap isteyince, neredeyse gezici
sebzecilerin bayramlık ağzıyla adama küfredecekti. Mr. Herbert geleli bir
yılı geçmişti ve bu süre içinde, Macondoluların öğrenebildiği tek
şey, gringoların, büyük buluşlar peşindeki Jose Arcadio Buendia
ile adamlarının aştıkları büyülü bölgede muz yetiştirmeyi planladıkları
oldu. Albay Aureliano Buendia'nın alnı kül dövmeli iki oğlu daha,
Macondo'daki bu volkan