Blog Sitem
  Hiram Abas
 
 Bay Pipo
Bir MiT Görevlisinin Sıradışı Yasamı: Hiram Abas
Soner Yalçın/Doğan  Yurdakul
 
Önsöz
Elinizde tuttuğunuz bu kitap, Türkiye'nin son elli yıllık tarihinin bir bölümünü deyim yerindeyse "büyüteç altına al­maya" çalışmaktadır.
Reis1kitabında, devletin kullandığı bir tetikçinin yaşam öyküsünü anlatırken, bir yandan da ona ve onun gibilere ihtiyaç gösteren tarihsel ortamı ortaya koymaya çalışmıştık.
Şimdi de, aynı olayların başrollerinde yer almış bir istih­baratçının yaşamöyküsüyle bir adım daha ilerliyoruz ve bi­raz daha merkeze, perde arkasındaki kişilere ve olaylara ulaşmaya çalışıyoruz. Bu anlamdaBay Pipoya,Reis'in bir devamı veya ikinci bölümü de denebilir.
Ulusal Kurtuluş Savaşı'ndaki istihbarat çalışmaları, ül­keyi zapt etmek isteyen emperyalist düşmanlardan ve onla­ra teslim olmuş olan padişah çevresinden bilgi toplamak te­melinde kurulmuştu. Milliydi ve genellikle dış istihbarata yönelikti. Bu sayede halkın hem saygısını hem de fiilî deste­ğini yanına almıştı.
Ama 19501i yıllara yaklaşıldığında Türk istihbaratçığı bu niteliklerinden uzaklaşmaya başladı.
Bir yandan "yabancı gizli servislerle işbirliği" adı altında ulusal kimliğinden uzaklaştı. Öte yandan tek partili dönemin
 
1 Soner Yalçın/Doğan Yurdakul.Reis. Gladio'nun TM Tetikçisi,Su Yayınları, 11. basta ekimi999.
 
son yularından itibaren her iktidarın kendi "özel istihbarat örgütü" haline getirilmeye çalışıldı. Siyasî iktidarlar istihba­rat Teşkilatı'nı hem parti dışındaki hem de parti içindeki muhaliflerinden bilgi almak için kullanmaya çalıştılar. 19601ı yıllardan sonraki iktidarlar ise bunlara bir de "Silah­lı Kuvvetler içinden istihbarat" toplama görevini eklediler. Bütün bu nedenlerle Türk İstihbarat Teşkilatı, hem yasaları hem de kendi yasasını çiğneyerek, dışarıda paylaşım savaş­larına ve uluslararası tertiplere, içerideyse askeri darbelere, kendi vatandaşlarına karşı girişilen operasyonlara, işkence­lere, fişlemelere karıştı. Saygı duyulan bir kurum olmak ye­rine "korku duyulan" bir teşkilat haline geldi.
Yaşamöyküsünü anlattığımız istihbaratçının karakteri bu ortama çok uygun düşüyordu.
Onu övenler de, yerenler de, "Maceracı, atak, çifte taban­ca taşıyan, attığını vuran, sıcak çatışmaya girmekten kaçın­mayan" bir kişiliği olduğunu anlatıyorlardı. Hatta ona "Türk James Bond'u" diyenler bile vardı.
Başka bir özelliği ise hiç elinden düşmeyen piposuydu. Belindeki veya koltukaltındaki tabanca dışında her zaman bir veya iki piposu olurdu cebinde. Hem evinde hem de işye­rinde pipo koleksiyonu vardı. Kendisinin belki haberi yoktu ama, arkadaşları bu yüzden ona "Bay Pipo" diyorlardı. Lise çağlarında başladığı pipo merakı ölünceye kadar sürdü.
Öldürüldüğünde bile, .yanı başındaydı piposu,
Bir istihbarat elemanının bilgileri değerlendirip, tahlil ya­parak sonuca varan "sıkıcı" çalışması yerine, her zaman "hareketli" olmayı yeğleyen bir kişiliği vardı. Bu yüzden her zaman kendi maceracı kişiliğine uygun bir istihbarat örgü­tünün başında olmayı arzulamıştı; "CIA gibi, Mossad gibi operasyonlar yapan, vurucu bir istihbarat örgütü!"
Bu amacına ulaşmak için örgüt içinde yükselmeye çalı­şırken, teşkilatı yasal çizgide tutmaya çalışan yönetimlere ters düştü, "iyi anlaştığı" yöneticilerle bir olup, amaçlarının çeliştiği kişilere karşı -çoğu zaman gizli- çatışmalara girdi. O çatışmalar açığa çıkınca da yakın tarihimizde iyi bilinen "skandallar" patlak verdi. Onun otuz yılı aşkın meslek yaşa­mını incelerken, istihbarat örgütünün yasadışı uygulamala­rının tarihiyle tıpatıp örtüştüğünü gördük. Bu tür uygulamalardan hangisinin derinlerine dalmaya kalksak, orada onun da ayak izlerine rastladık. Neden bu istihbaratçının yaşamöyküsünü anlatmaya karar verdiğimiz sorusunun ya­nıtı da, ulaştığımız bu sonuçlarda yatmaktadır.
Reis'teyaptığımız çalışmaya bağlı kalarak, tümden gelim değil, tüme vanm yöntemini kullandık. Yani "önceden doğ­ru" kabul edilen bir düşünceden yola çıkarak olayları ince­lemek yerine, olayları ve aralarındaki bağlantıları inceleye­rek bunlardan sonuçlar çıkarmaya çalıştık. Su götürmez bir gerçekliğe ulaştığımızı düşündüğümüz yerlerde bunları ke­sin bir dille açıklamaktan kaçınmadık. Sonuca varamadığı­mız, kanıtlardan emin olamadığımız durumlarda ise olgula­rı ve iddiaları sıralayarak, yargıyı okuyucuya veya başka araştırmacılara bıraktık.
Bir gözlemimizi burada bir kez daha vurgulamak istiyo­ruz: "herkesin bir parçasını bildiği" olgular, bir sistem dahi­linde bir araya getirildiği zaman gerçeğin tamamı daha iyi aydınlanmış oluyor.
Şimdi aynı şeyi bir kez daha yapıyoruz: çoğu mahkeme dosyalarında, resmî belge ve raporlarda, arşivlerde, gazete sayfalarında, TV programlarında görülmüş ve duyulmuş bir yığın olguyu, bir sistem içinde analiz yaparak, bir araya ge­tirip okuyucuya yeniden sunuyoruz. Ortaya çıkan sonuca Türk istihbaratının "resmî olmayan tarihi" ya da "alternatif tarihi" de diyebilirsiniz. Adına ne derseniz deyin, yaptığımız çalışma, tarihin tozlu sayfalarında unutulmaya terk edilmiş gerçekleri araştırıp, bulup, kronolojik bir sistem içinde oku­yucuya sunma çalışmasıdır.
Bu çalışma uzun bir dönemi kapsamaktadır.Bay Pipoya Soner Yalçın 1990 yılında başladı, 1997 yılından itibaren Doğan Yurdakul dahil oldu. Bu süreç içinde bizlere yardım­cı olanlara teşekkür ederiz...
Soner Yalçın / Doğan Yurdakul İstanbul, eylül 1999
 
 
 
 
Eski bir İngiliz geleneğiydi; soylu ailelerin erkek çocuk­larına, delikanlılık çağına geldiklerinde bir kılıçve bir pipo takımı hediye edilirdi.
Hediye edilen pipo takımı, soylu çocuk doğduğu gün bir uşağa verilir ve onun kullanması istenirdi. Amaç, yıllarca uşak tarafından kullanılan pipoların, ısırgan otu tadından kurtulup, zehiri özümseme yeteneğini geliştirmesiydi. Çocuk büyüyene kadar pipolar, sağlıklı bir içime hazırlanmış olurdu. Pipo kullanma yaşına gelen asilzadenin delikanlı oğlu da böylece hiç emek harcamadan iyi bir pipo takımının sahibi olurdu...
26 eylül 1990.
Saat 06.00 sulan...
Yatak odası güneş görmüyordu. Buna rağmen pervazları dökülmüş pencere, kalın kadife perdelerle sıkı sıkıya kapa­tılmıştı...
Yine erken uyanmıştı. Yıllardır hasretti uykuya. Ama çok istediği halde öyle doyasıya uyuyamıyordu. Boğazındaki es­ki kurşun yarası uyku sırasında nefes alıp vermesini zorlaştırıyor uzun süre uyumasına izin vermiyordu...
Karanlığa rağmen, alışkanlıkla karyolanın başucundaki komodinin üzerinden, piposuna uzandı.
Birkaç yıldır âdet edinmişti; sabah uyanınca yataktan he­men kalkmıyor, boş piposu ağzında sırtüstü yatıp, iki elinin parmaklarını birbirine kenetliyor, gözlerini tavandaki bir noktaya kilitleyip, dakikalarca düşünüyordu...
Düşünceleri son günlerde sadece bir tek konuya odaklanmıştı: Körfez'de savaş çıkacak mı?..
Aklına yine Cumhurbaşkanı Turgut Özal'a gönderdiği son rapor takıldı...
Millî istihbarat Teşkilatından ayrıldıktan sonra Turgut Ozal'la ilişkisini kesmemişti. Onun istediği konular ve olay­lar hakkında analizler yapıp, değerlendirme raporları yaza­rak Çankaya Köşkü'ne gönderiyordu...
Ama son gönderdiği raporun üzerinden 34 gün geçmişti. Köşk'ten henüz kimse arayıp teşekkür bile etmemişti. "Hadi Cumhurbaşkanı Özal'ın işleri bugünlerde oldukça yoğundu, ama en azından danışmanlarından biri arayabilirdi" diye söylendi kendi kendine. Zaten son bir haftadır Özal, Ameri­ka'daydı. O nedenle fazla üzerinde durmadı.
Ayaklarını indirip yatağın kenarına oturdu. El yordamıy­la özel nemlendirici porselen kutudan bir miktar tütün alıp, pipoya yerleştirdi. Pipo karıştırıcısını aramaya üşendi. Tütü­nü başparmağıyla bastırdı.
Yaktığı kibritin zayıf alevi, başucunda asılı duran tablo­nun eskimiş çerçevesini aydınlattı...
iki nefes çektiği pipoyu komodinin üzerine bıraktı.
Yataktan kalktı, pencereye gidip, kalın kadife perdeleri aralayarak dışarıya baktı. Kimseler görünmüyordu, sokağa sessizlik sinmişti.
İstanbul sıcak havalan geride bırakan bir güne hazırlanıyordu. İki gündür yağan yağmur, o gün yerini az da olsa gü­neşli bir havaya bırakmıştı. "Çıkarken pardösümü yanıma alsam mı?" diye düşündü.
Banyoya geçti.
Aynada kendini seyretti; saçlarını gençliğinde bile uzat­mamış, sürekli kısa kestirmişti. Kırlaşmış bıyıklan ise hep seyrekti.
Orta boyluydu, ama 58 yaşına rağmen güçlü bir fizik ya­pısı vardı.
Evleri iki oda bir salondan ibaretti. Annesi Roksan Hairan'ın hediyesiydi. Evlendiklerinde, annesi aynı apartman­da kiralık bir daireye çıkıp, evini "rahat etsinler" diye oğlu ile gelinine bırakmıştı.
Şofbeni yaktı: Alelacele soyunup kendini sıcak suyun al­tına attı. Vücudunu sabunlarken, kanlı bölgesinin yağlandığını düşündü. "Yürüyüşleri ihmal ediyorum" diye mırıldan­dı kendi kendine. "Olsun" diye düşündü, "insanlar beni hâ­lâ iki yıl önceki fotoğraflarımla tanıyorlar." 1988'in hazira­nında üç gün süren röportajı çıkmıştıSabah gazetesinde. Poz da vermemişti ama sportmen görünüşlü ve yakışıklı bul­muştu kendini o fotoğraflarda. Ne günlerdi'..
Eşi Gülsen ondan önce kalkmış, mutfakta kahvaltıyı ha­zırlamaya başlamıştı.
Çocukları Cengiz ve Cenan evlenip, çoluk çocuğa karış­mışlardı.
Karıkoca baş başa kalmışlardı.
Ama oğlu Cengiz'i hemen her gün görüyordu, çünkü ay-, m şirkette çalışıyorlardı...
Üstünde bornozuyla geçti mutfağa. Kahvaltı yapmayı se­ven biri değildi. Çay içerken bir dilim ekmekle peynir yedi.
Yatak odasına döndü, piposunu alıp geri geldi. Yeniden yaktı. Çayını bitirdikten sonra masadan kalkıp salona geç­ti...
Koltukların hemen hepsi eskiydi. Gelen misafirler de ev­deki eşyaların eski olmasını ilk görüşte yadırgıyorlardı. Son­ra alışıyorlardı. Kimi bu mobilyaların eskiliğini, "Eski eşya seviyorlar" diye yorumluyor; kimi "ekonomik durumlarının elverişsizliğine" yoruyor; kimi de "kasten, haklarında dedi­kodu çıkmasın" diye değiştirmediklerini iddia ediyordu...
Duvarlarda asılı duran tablolar ise annesinin onlara bir armağanıydı ve çok değerliydi.
Raflarında kapağı açılmadan yepyeni kitapların durduğu kütüphaneye kaydı gözleri. Salonun bir köşesini kütüphane yaptırmıştı. Kitap okumaya değil, "biriktirmeye" karşı bir he­vesi vardı. Belki de bu isteği entelektüel görünmek isteme­sinden kaynaklanıyordu. Ama polisiye ve casusluk türünde okumadığı kitap yok gibiydi. Dün gece uyuyabilmek için birini daha bitirmişti. "Cengiz'e söyleyeyim de, yeni çıkanlar­dan birkaç tane daha alsın bana" diye geçirdi kafasından.
Yıllarca annesini ağırlayan yaylan çıkmış koltuğa şimdi sürekli kendisi oturuyordu. Alışkanlık olmuştu ve alışkan­lıklarından kolay vazgeçen biri değildi.
Gazeteye şöyle bir göz attı. Birinci sayfa Körfez Krizi ha­berleriyle doluydu. Köşe yazarlarının bazıları "Körfez'de sa­vaş çıkacak" yorumlan yaparken, tam tersini öne sürenler de vardı.
ABD'nin İrak'a müdahale edeceğine inanıyordu.
Tıpkı Cumhurbaşkanı Özal gibi o da, Türkiye'nin de Amerika'nın yanında savaşa girmesinin ülke menfaatleri açısın­dan iyi olacağını düşünüyordu.
Ortadoğu politikasını çok iyi bildiği kanısındaydı.
Konuklarına çeşitli dönemlerde gittiği Beyrut'u anlat­maktan ayrı bir zevk alırdı.
Şirkete gitmek için hazırlık yaptı.
"Patronu" Fevzi Gandur'u tanıdığında kanı ısınmıştı.
Yıllar önce Beyrut'ta tanışmışlardı...
ikisini bir araya getiren Beyrut'a ilişkin anılan değildi kuşkusuz...
iki yıldır birlikte çalışıyorlardı.
Fevzi Gandur müessesesi, deniz nakliyatçılığı yapıyordu. Oğlu Cengiz de aynı şirketteydi, "umumî vekil" sıfatıyla gö­rev yapıyordu. Kendisinin görevi ise "danışmanlık"tı!..
Israrla reddetmesine rağmen şirketin ortağı olduğu iddi-alan sürekli dile getiriliyordu...
Merak edilen başka bir soru ise, ne taşıdıklarıydı!
istanbul'un yoğun sabah trafiğine yakalanmamak için işe biraz geç gidiyordu. Şirketin merkezi Taksim'deydi. Asya ile Avrupa'yı birbirine bağlayan Boğaz Köprüsü trafiği bıktıncıydı.
Yatak odasına dönüp bornozunu çıkardı, iç çamaşırlarını giydi. Gardırobunu açtı. Temiz beyaz bir gömlek seçti, onu giyerken, dolaptan gelişigüzel bir kravat aldı. Aynaya bak­madan alışkanlıkla bağladı.
Koltukaltı kılıfını boynundan geçirip omzuna astı. Yeni aldığı Magnum 357 marka tabancasını kılıfına yerleştirdi. Suikast silahı olarak bilinen tabancasıyla gurur duyuyordu. .Arkadaşlarına tabancasının özelliklerini anlatmaya bayılı­yordu: "Domuz kurşunu atıyor, kurşun vücuda girdikten sonra ikinci bir patlama etkisi daha yapıyor..."
İsveç Başbakanı Olof Palme, Magnum 357'yle öldürül­müştü!..
Spor giyinmeyi seviyordu. Yatmadan önce iskemleye astı­ğı koyu gri pantolonunu alıp giydi, kemerini bağladı. Açık gri ekose ceketini sırtına geçirdi. Koltukaltını ceket üstünden bir daha yokladı.
Eşiyle vedalaştı.
Ağzında piposuyla evden çıktı.
Meslekte geçen yılların getirdiği bir alışkanlığı daha vardı; evden çıkarken, siyah küçük gözleriyle dikkatlice etrafına bakar, ortalığı kolaçan ederdi.
Yine öyle yaptı. Sokakta kuşkulu bir durum görünmü­yordu...
Kadıköy Çiftehavuzlar semtindeki Cemil Topuzlu Cadde­si. 32 numaralı Yuvam Apartmanı'ndan çıktığında saatler 9.40'ı gösteriyordu.
34 HEZ 59 plakalı Şahin marka otomobilini her zaman apartmanın arka bahçesine park ederdi. Anahtarla kapıyı açıp direksiyonun başına oturdu. Piposunu dişlerinin arası­na alıp kontağı çevirdi...
Aslında doğrudan Bağdat Caddesi'ne çıkabilirdi. Ama güvenlik gerekçesiyle gelip gittiği yollan sürekli olarak değişti­riyordu... O sabah Cemil Topuzlu Caddesi'ni Bağdat Cadde­si'ne bağlayan Mahur Sokak'tan geçmeye karar verdi.
İki üç aydır huzursuzdu. Takip edildiğinden şüpheleni­yordu. Eşine ve çocuklarına hiçbir şey söylememişti.Zaten 'bu tür konulan" onlarla konuşmazdı.
Bir gün Ankara'ya gittiğinde yıllarca birlikte çalıştığı MİTten yakın bir arkadaşına konuyu açmış; "teşkilatın" kendini izlettirdiğini tahmin ettiğini söylemişti. Arkadaşının isteğine uyup istanbul'a geldiğinde; şüphe­lendiği iki otomobilin plakasını MiT istanbul Bölge Daire Başkanlığı'na bildirmişti.
Durum araştırılmış ancak araç sahiplerinin şüphelenile­cek kişiler olmadığına karar verilmişti!..
Son yıllarda MlTte çalışanların, eski personelin bu tür is­teklerini "paranoya belirtileri" olarak değerlendirmeleri, teş­kilat içinde "moda" haline gelmişti.
Mahur Sokak'a saptı...
Bağdat Caddesi'ne çıkan tüm ara sokaklara, "otomobiller, hız yapmasın" diye kasisler konulmuştu.
Bağdat Caddesi'ne 25-30 metre kala böyle bir tümseğe geldi. Vites küçültüp otomobilini yavaşlattı. Ve ne olduysa o an oldu...
Otomobilin arka sol camına yaklaşan genç ve uzun boy­lu bir kişi, elindeki 7,65 çapındaki susturucu takılmış ta­bancasıyla dört el ateş etti.
Boynuna isabet eden ilk kurşunda ölümcül darbeyi al­mıştı.
Ne şaşırtıcı rastlantıydı ki, 19 yıl önce istanbul'da girdiği silahlı çatışmada da ilk kurşunu yine boğazına yemiş, ancak ölmemişti.
ikinci kurşun çenesini parçalayıp çıkmıştı. Niyeti kesin­likle öldürmek olan saldırgan, olayın heyecanından son iki kurşunu isabet ettirememişti... Kurşunlar aracın sağ ön ka­pı ve sol arka kapı camlarını parçalamıştı...
Başı sağ omzuna düştü, tanınmamak için taktiği güneş gözlüğü hâlâ gözündeydi. Piposu ise sol bacağının yanına, koltuğun üzerine yuvarlanmıştı...
Yanından hiç ayırmadığı tabancasının emniyeti açıktı. Şarjöründe 9 mermi bulunan silahına dokunma fırsatı bile bulamamıştı.
Silahlara karşı inanılmaz bir ilgi duyardı. Çeşitli çapta si­lahlan vardı. Onlarla poligonlara gidip atış talimleri yaptığın­da, sanki yaşamının en büyük mutluluğunu duyardı. Öyle durduğu yerden nisan alıp ateş etmeyi sevmezdi. Hareketli hedeflere ateş etmeyi severdi. Hedef hareketli olacak o da be­lindeki silahı çekip hedefi vuracaktı. Yakınları, açık arazide talim yaparken hızla kaçan kertenkelelere ateş ettiğini ve hiç ıska geçmediğini anlatırlardı. Bu hobisi onu Türkiye'nin en iyi silah kullanan birkaç kişisinden biri yapmıştı...
"Teşkilattaki yakın arkadaşlarına hep 5-6 kişiyle girişe­ceği bir silahlı çatışma sonucu ölmek istediğini söylerdi. Yatakta ölmek onun kâbusuydu.
istediği gibi olmuştu, ancak tabancasına davranamamış, gafil avlanmıştı...
Saldırganlar iki kişiydi. Genç olanı silah kullanmıştı. Di­ğeri 35-40 yaşlarında, kısa boylu ve saçları döküktü, elinde Bond tipi bir çanta vardı.
Silah seslerinin hemen ardından soğukkanlılıkla otomo­bile yaklaşıp içeri bakmıştı. Direksiyon başındaki kişinin öl­düğünden emin olmak istiyordu.
İkinci kişi genç saldırgana başıyla "ölmüş" anlamında işaret ettikten sonra, ikisi iki aynı yöne, biri caminin olduğu sokağa, öteki 18 Mart Sokağı'na doğru koşarak uzaklaştılar...
Ölmemişti...
İki saldırgan hızla olay yerinden uzaklaşırken, o elini oto­mobilin anahtarına götürüp kontağı kapattı.
Sürekli kan kaybediyordu.
Dakikalar geçiyor, ama kimse yardımına gelmiyordu.
Nefes almakta zorlanmaya başladı. Ağzının burnunun içi sanla dolmuştu.
Telsiz sesi duyar gibi oldu...
Bu onun yaşamla son buluşması oldu...
Arak nefes almıyordu...
Aracın içi kan gölüne dönmüştü.
Olay yerine gelen ilk polis ekibi, otomobildeki kişinin ünlü bir MÎT mensubu olduğunu anlayamamıştı.
Telsizden olayı amirlerine anons ederken sürekli bir ayrıntının üzerinde duruyorlardı: "Maktulün üzerinde tabanca var.’’
Otomobilin plakasını hemen istanbul Emniyet Müdürlüğü'ne bildirdiler.
Plakanın çok ünlü bir istihbaratçıya alt olduğu öğrenilin­ce, istanbul Emniyeti ile MiT Bölge Başkanlığı alarma geçti.
Olay yeri bir anda polis ve MiT elemanlarıyla doldu.
Yıllarca özel kalemliğini yapan Kemal Hacıbeyoğlu ilk şaşkınlığını üzerinden atmış, gözyaşlarını saklamaya çalışı­yordu...
Başta bölge başkanı olmak üzere, istanbul'daki üst düzey MiT personelinin hemen hepsi olay yerine gelmişlerdi.
Şaşkındılar. Çünkü aynı yıl içinde suikasta uğrayan bu ikinci MiT görevlisiydi.
Emekli olmadan önce MiT Ermeni Masası'nda çalışan Al­bay Rıfat Uğurlutan 24 ocakta öldürülmüştü...
Herkes birbirini arıyor, suikastı öğrenenler duymayanla­rı haberdar ediyordu...
"Büroya daha yeni gelmiştim. Saat 10.30 sularındaydı. Çocuklar telefonu bağladı. Büyük bir gazetenin istihbarat şefi olan arkadaşım kötü haberi verdi. Şoke oldum, dondum kaldım. Ne yapacağımı bilemedim. Kısa bir sessizlikten son­ra 'Öldü mü ?' diye sordum. 'Maalesef diye yanıt verdi.
Bir müddet öylece kaldım. Ne yapacağımı düşünüyor­dum. Aklıma ilk gelen evi, eşini aramak oldu. Alışverişe çık­mıştı, evde yoktu.
istanbul'da oğlu Cengiz'! aradım. Cengiz, 'Merhaba Ağa­bey' deyince sesinden anladım, olaydan haberi yoktu. 'Ba­bandan haberin var mıf diye sordum. '15-20 dakikaya ka­dar gelir' dedi. Demek haberi yoktu. 'Cengiz kapının önünde babana ateş etmişler, sen hemen eve git, ben de geliyorum' dedim. 'Peki hemen gidiyorum' dedi başka bir şey de sorma­dı, ilk uçakla hemen istanbul'a gittim."J
Suikastın üzerinden neredeyse bir saate yatan zaman geçmiş, ambulans ve adlî yetkililer hâlâ gelmemişti.
Olay yerine doluşan meraklı vatandaşlar sokağı miting
t Soner Yalçın'ın, MiT görevlisi Mehmet Eymür'te 31 ekim 1990 tarihinde. Ankara'da yaptığıgörüşmenin notlarından.
 
alanına çevirmişti. Herkes sanki sıraya girmiş gibi merakla otomobilin içine bakıyordu...
Ceset görünmesin diye otomobilin camlan gazete kağıdıy­la kapatılmıştı.
MiT ve polis biraz da şaşkın bir halde, çevrede rasgele araştırma yapıyor, her kafadan bir ses çıkıyordu:
"MiT üç gün önce bölgedeki takip tarassut ekibini kaldır­mış!"
"Evinin önünde bir haftadır ayakkabı boyacısı varmış, nasıl gözden kaçırmış!"
"Rahmetli takip edildiğini MtTe bildirmiş, ilgilenmemişler!"
"Birkaç gün önce çocuklarına ve damadına, 'Eve gelip gi­derken dikkatli olun' diye uyanda bulunmuş, herhalde bir bildiği vardı!"
"Koruma almayacak kadar cesurdu. Cepheden gelecek hiçbir saklından korkmazdı. Aynı zamanda çok iyi bir atıcı olması, ona bu cesareti vermişti..."
Olay yerinden toplanan mermi, kovan ve çekirdekleri ba­listik incelemeleri yapılmak üzere Emniyet Müdürlüğü'ne götürüldü.
Çok az sayıda görgü tanığı vardı, ilk ifadelerini zaten kor­ka korka veren bu tanıklara, polisler ve MiT elemanları san­ki suikastı onlar yapmış gibi- sert ses tonlarıyla sorular yö­neltiyorlardı.
Tanıklara göre, suikastı üç kişi gerçekleştirmişti. Biri te­tiği çekmiş, diğeri otomobilden bir iki metre uzakta bekle­mişti ve üçüncü kişi ise onlardan biraz daha uzak mesafede gözcülük yapmıştı.
Görgü tanıkları iki otomobile bindirilip MiT Bölge Baş-kanlığı'na götürüldü.
Bu arada ilk ifadelere bakılarak hemen suikastın nasıl işlendiğine dair yorumlar yapılmaya başlandı. Ortak fikir, sal­dırının son derece profesyonelce planlanmış olduğuydu. Ey­lemi yapanların sayısı konusunda tereddütler vardı. Bazıla­rına göre böyle profesyonel suikastlarda tek tetikçi olmazdı.
*Ne olur ne olmaz diye ikinci bir tetikçi de yedek tutulur’'du. Öyle ki, birinci tetikçi, ikinci tetikçiyi tanımazdı bile. Birinci tetikçi görevini aksatır veya başına bir aksilik gelirse, ikinci tetikçi devreye girerdi. Tetikçiler birbirini tanımaz, iki tetikçiyi de sadece üçüncü kişi, yani gözlemci bilirdi...
Gazeteciler telsiz konuşmalarını dinleyip olay yerine gel­miş, sürekli fotoğraf çekip, tanıdıkları polis ve MiT görevlile­rinden bilgi almaya çalışıyorlardı. Polis yetkilileri, basın mensuplarına bilgiler veriyorlardı. Tespit edilen bazı tanıkla­rın ifadelerine dayanılarak, saldırganların robot resimleri çi­zilmeye çalışılıyordu. Bu arada istanbul'da tüm güvenlik bi­rimleri alarma geçmiş, operasyonlara başlamıştı.
Olay yerine gelen istanbul Emniyet Müdürü Hamdi Ardalı oldukça sinirliydi. Otomobilin içindeki cesedin yanında, ilk demecini verdi: "Görgü tanıklarının ifadelerine göre, saldır­ganların eşkalinden daha önceki ölüm olaylarında bulunan kişiler olduklarını saptadık. Bu onların son işidir. Onların işini bitireceğiz. Katiller en kısa sürede yakalanacaktır."
Nihayet ambulans gelebildi, hemen ardından da savcı.
Kadıköy Cumhuriyet Savcısı Sedat Musullu olay yerinde yaptığı ilk belirlemede, cesette iki kurşun bulunduğunu, kurşunlardan birinin boynun sol yanından, diğerinin başın arka bölümünden girdiğini söyledi.
Oğlu Cengiz, ceset otomobilden çıkarılıp ambulansın sed­yesine konulurken, olay yerine ulaşmıştı.
Soğukkanlılığını korumaya çalışıyordu.
Babasına son bir kez bakan Cengiz, bir an için sendeledi. Ancak yanındakilere belli etmemeye çalıştı.
Ambulans olaydan tam 1,5 saat sonra, cesedi Adlî Tıp morguna götürmek için, sirenlerini çalarak olay yerinden uzaklaştı.
Oğlu Cengiz gibi, kızı Cenan da soğukkanlılığını koruyor­du,t
Cenan olay yerine gelmemişti, işyerinden doğru annesi­nin bulunduğu Çiftehavuzlar'daki eve gitmişti.
Ancak Gülsen Hanım çocukları gibi değildi. Şok geçiriyor­du. Annesini o durumda gören Cenan da direncini yitirdi. Anne ve kızın kriz geçirmesi üzerine eve doktor çağrıldı.
Kapılarının önünde bir ambulans bekletildi. Bazı MiT görevlilerinin, gazetecilerin apartmanın önün­den gitmeleri gerektiğini, pek de kibar olmayan bir tarzda söylemeleri ortamı daha da gerginleştirdi.
Ajanslar suikastı Türkiye ve dünyaya bildirmişlerdi.
ABD'de bulunan Cumhurbaşkanı Turgut Özal, Başba­kan Yıldırım Akbulut, TBMM Başkam Kaya Erdem, SHP li­deri Erdal inönü, DYP Genel Başkam Süleyman Demire! ve MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş, suikastı kınadıkları-ı u belirten demeçler verdiler.
Yasamı boyunca işadamlarıyla arası hep iyi olmuştu.
Emin Cankurtaran, "Çok iyi tanırdım kendisini. Rahmet­li çok iyi dostumdu. Onun haricinde hiçbir ticari ilişkimiz ol­mamıştır" derken, Halit Narin, "MlTten ilk ayrıldığında Na­rin grubunda 1-1,5 yıl süreyle danışman olarak çalıştı. Çok yakın arkadaşım, dostumdu" şeklinde konuştu.
içişleri Bakanı Abdülkadir Aksu, suikastı gerçekleştiren­lerin iki kişi olduklarının tespit edildiğini söyledi. Bakan Ak­su. Ankara Esenboğa Havaalanı'nda gazetecilerin sorularını yanıtlarken, "Görgü tanıklarına fotoğraflar ve robot resimle­rin gösterilmesi sonucu teşhis edildiklerini de zannediyo­rum" dedi. Aradan iki gün geçti, l.
istanbul Adlî Tıp morgundan alınan Türk bayrağına sa­rılmış tabut, Selimiye Camii'ne getirildi.
Cami avlusuna gazetecilerin girmesi yasaklandı." MiT gö­revlileri fotoğraflarının çekilmesini istemiyorlardı.
Gelen bütün çelenkler elektronik araçlarla tek tek kon­trolden geçirildi.
Cumhurbaşkanı Turgut Özal, Başbakan Yıldırım Akbu­lut. KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, SHP Genel Baş­kanı Erdal inönü, DYP Genel Başkam Süleyman Demirel çe­lenk gönderenler arasındaydı.
Cami avlusunda üst düzey MiT görevlileri ve bir dönem birlikte çalıştığı Süleyman Seba, Tunca Toskay, Mehmet Eymür. Korkut Eken gibi arkadaştan da vardı. Genelkurmay Başkanlığı'nın cenazeye ne bir çelenk ne de temsili bir subay göndermemesi dikkat çekmişti.
Türk bayrağına sanlı tabut, yaklaşık 500 metre omuzlar­da taşındıktan sonra cenaze arabasına konuldu ve aile kab­ristanında toprağa verilmek üzere Yakacık Mezarlığı'na gö­türüldü. Aile mezarlığına defnedilirken, orada bulunan her­kesin kafasında aynı soru vardı:
"Bu suikastı kim, neden yaptı?"
 
 
 
 
 
 
Birinci bölüm
 
"AdıHiram olsun"
 
 
istanbullular, 1932 yılının sert geçen kış aylarını uzun sûre hafızalarından silememişlerdi...
Kalın ve pahalı paltosuyla heyecan içinde içeri giren 62 yaşındaki Mübarek Galip Eldem, kızı Roksan'ı yanakların­dan öpüp, titreyen elleriyle torununu kucağına aldı ve gür sesiyle, "Bunun adı Hiram olsun" dedi...
Hiram Abas'ın dedesi Mübarek Galip Eldem arkeologdu. Viyana imparatorluk Gimnasionu'nda arkeoloji ve filoloji okumuş, arkeolojiye ait birçok eser yazmıştı. Moskova, Lon­dra. Paris, Berlin, Viyana arkeoloji akademilerine fahrî üye olmuş, fahri doktorluk unvanı kazanmıştı. Hars ve Müzeler Genel Müdürlüğü, Telif ve Tercüme Heyeti azalığında bu­lunmuştu. Yıllarca, müzeler genel müdürlüğü yapmıştı. Anadolu Millî Mücadelesi'ne iştirak eden Dede Mübarek Galip Eldem, çevresinde çok sevilen ve sayılan bir bilim adamıydı.
Dede Eldem'in diğer bir özelliği ise mason olmasıydı. To­rununa "Hiram" adını koymasının nedeni buydu.
Hiram adı, masonluğun kurucusu olan duvarcı ustası Hiram Usta'dan geliyordu.
Küçük Hiram Abas'ın adını aldığı mason ustasının so­yadıyla olan büyük benzerliği de dikkat çekiciydi: Hiram
 
Abiff î1Mübarek Galip Eldem torunu Hiram'ı, alnından öpüp, iki eliyle havaya kaldırdıktan sonra kızı Roksan'ın kucağına verdi.
Roksan Hanım, istanbul'un tanınmış ve köklü ailelerin­den Eklemlerin kızıydı.
Eldem ailesi, Sadrazam Koca Hüsrev Paşa, Sadrazam Et-hem Paşa ve Girit Valisi Müşir Şakir Paşa'ya dayanıyordu. Meşhur ressamlardan ve Türk müzeciliğinin kurucusu Os­man Hamdi Bey, Mübarek Galip Eldem'in amcasıydı.
Roksan Hanım, Atatürk'ün Balo Tertip Heyetleri'nde yer alan, kültürlü bir istanbul hanımefendisiydi. Atatürk'le dans ederken çekilmiş fotoğraflarını evinin en müstesna kö­şesinde, yularca kıymetli mücevherler gibi saklamıştı...
Uzun boyu, yakışıklılığı ve kibarlığıyla Roksan Hanım'ın gönlünü fetheden Abbas Hilmi, Yugoslavya'nın Üsküp ili, Palanka ilçesinde, 1910 yılında doğmuştu. Büyükbaba Sü­leyman Nadir (Abazoviç) geniş arazisi olan varlıklı bir kişiydi.
Birinci Dünya Savaşı ve arkasından gelen Millî Mücadele yıllarından sonra, artık Balkanlar'da yaşayamayacaklarını düşünen} binlerce Türk ailesi gibi Abaslar da, Türkiye'ye göç etmişlerdi.2
Abbas Hilmi Abas 12 yaşındayken ailesiyle birlikte Türkiye'ye gelmiş ve tahsilinden sonra gemi kaptanı olmuştu...
Soyadı Kanunu çıktığında, "Abas" soyadını almışlardı...
22 yaşında "çiçeği burnunda bir baba" olan Hilmi Abas, her zamanki saygılı haliyle kayınpederinin kararına uydu ama, "Oğlumun göbek adını da ben koyayım" deyip, Hiram'ın önüne "Mustafa" adını eklemeden yapamadı.
1 Sözcük anlamı"duvarcı" olan masonluk, Kudüs'tekiünlüHazreti Süleyman Tapınağı'nın mimarıHiram Abiff Usta'dan gelir. Hiram Abiff, tapınağıyaparken yönetimi altındaçalışan duvarcıisçilerinin oluşturduğu bir tonca kurdu ve böylece masonluk ortayaçıktı. Masonluğun bir kolu olan ve ABD'nin Chicago kentinde doğan Rotan/enliğin kurucuların­dan birinin adıda "Hiram Shorey'di. Türkiye'de masonluk resmi olarak 1 ağustos 1909'da kuruldu ve ilk büyüküstadıSadrazam Talat Paşa'ydı
2 Türkiye tarihinde iki Abbas Hilmi Bey var Biri: Mısır eski hıdivi Abbas Hilmi Paşa. Türk uyruğuna girmek için Cumhuriyet Halk Fırkasına 900 000 TL bağışladı. Bu para, işBankası'nın kuruluşsermayesi oldu. Diğeri ise; ibrahim Paşa mahdumu Abbas Hilmi Bey, 17 ocak 1923 tarihindeİzmirİktisat Kongresi'ne.İstanbul Milli Türk Ticaret Birliği temsilci­si olarak katıldı. Ancak ikişahsın, Hiram Abas'la akrabalığıyoktu
 
istanbul'da. Osmanlı'dan beri her zaman entelektüel bu­semi olan Kadıköy'de oturuyorlardı. Kadıköy etnik köken açısından mozaiği andıran bir semtti; Rum, Ermeni, Yahu-i Türk. her ırk ve mezhepten halk vardı...
Hiram Abas'ın çocukluğu Kadıköy, Moda'da geçti.
1938 yılı onun için önemli bir yıl oldu.
Hep öğütlerini dinlediği dedesi Mübarek Galip Eldem, ve­fat etti.
Dedesini kaybettiği yıl Türkiye, kurtarıcısı Mustafa Kemal Atatürk'ü son yolculuğuna uğurladı...
Ve Hiram Abas aynı yıl, Moda Sekizinci llkokul'da öğre­nim hayatına başladı.
Dedesinin boşluğunu, ilkokul öğretmeni Neriman Hanım doldurmuştu.
Bir de, boş arazilerde, kendi yaptıkları bez topla futbol oy­namak...
Sessizdi, içekapanıktı.
Okulda notlar 5 üzerinden verilirdi. Ne başarılı ne de ba­şarısızdı. Notlan 3-4 arasında değişiyordu.
ilkokul yıllan Türkiye için yokluk yıllarıydı, ikinci Dünya Savaşı başlamıştı.
Ekmeğin karneyle satıldığı yıllar...
Anne babaların soluklarını tutarak radyo haberlerini din­lediği yıllar...
Mahallelerine yeni insanlar taşınmaya başlamıştı. Bunlar Nazilerden kaçan Alman bilim adanılan ve Yahudilerdi... Saint-Joseph yıllan
Fransızca o yıllarda en popüler lisandı. Genç Türkiye Cumhuriyeti'ne Osmanlı Tanzimatı'ndan miras kalmıştı Fransızca konuşmak...
Azınlıkların çoğu da Fransızca konuşurdu. O yılların Beyoğlusu'nda yürürken Türkçe'den çok Fransızca işitilirdi. Mağazaların, lokantaların, pastanelerin çoğunun adı Fran­sızca'ydı. Erkeklere "mösyö", kadınlara "madam" veya "mat­mazel" diye hitap edilirdi. Fransızca eğitim yapan kolejler vardı: sadece erkek öğ­rencilerin alındığı Saint-Joseph, Galatasaray, Saint-Benoit ve sadece kız öğrencilerin kabul edildiği Nötre Dame de Sion gibi...
Roksan Haram tek çocuğunun Fransızca eğitim almasını istiyordu. Ailesinde hemen herkes Fransızca biliyordu. Mi­nik bir kız çocuğuyken tanımıştı Fransız mürebbiyeleri. Pa­ris'i görmeyen akrabası hiç yok gibiydi.
Papazların'Fransızca eğitim verdiği Saint-Joseph Lisesi, oturdukları yere çok yakındı, okulun ana kapısı ile evlerinin arası 200 metreydi.
Ve Hiram Abas, iki yıl hazırlık, üç yıl ortaokul ve üç yıl li­se olmak üzere, 8 yıllık bir öğrenim için Saint-Joseph'e kay­dedildi...
Saint-Joseph erkek çocukların kabul edildiği, katı disip­linli bir okuldu. Ağır bir eğitim programı vardı. Fransa'dan gelen öğretmenler çoğunluktaydı. Bunlar genelde kendisini eğitime vermiş papazlardı.
Kıyafet zorunluluğu yoktu. Kravat takmak mecburi değil di. Mecburi olan tek aksesuar, üstünde okulun amblemi bulunan kasketti. Kasketsiz okula giriş yasaktı.
Öğrenciler saat 8.05'te okulda olmak zorundaydı.
10 dakika "moral dersi" vardı; hangi davranışların yapıl­ması, hangilerinin yapılmaması gerektiği konusunda sınıf öğretmenleri örneklerle ahlak bilgisi verirlerdi.
Saat 8.15'te ders başlardı.
Ve tüm öğrencilerin en çok sevdikleri zaman dilimi 9.45'ten 10,10'a kadar süren teneffüstü.
Teneffüslerde öğrenciler spor yaparlardı. Hiram Abas basketbol ve voleybol oynardı. Bir de top ve kalkanla oyna­nan bukle oyununu çok severdi...
Asıl sevdiği spor ise bokstu. Ancak teneffüste boks yapma olanağı yoktu. Zaten okul arkadaşlarının arasında boksu seven pek kimse de yoktu...
O da bu nedenle hafta sonlarını okul arkadaşları yerine kendisi gibi boksu seven mahallesinin çocukları Abdi ve Erol'la geçiriyordu... Teneffüsten sonra iki saat daha ders görüp, öğle paydosu yapılırdı. Herkes evine yemeğe giderdi. •
Hiram Abas bu konuda çok şanslıydı. Evi okula en yakın edan öğrenciydi, öğleden sonra da sabah yapılan ders saati programı aynen tekrar edilirdi.
Sınıflar 33'er kişilikti, sınıf mevcudu bazen birkaç eksik veya fazla olurdu.
Hiram Abas'ın bulunduğu sınıfın mevcudu 30'du.
Sınıflarında Ermeni, Yahudi, Rum, Türk çocukları bir aradaydı: Leon Romano, Arman Seri, Nedret Salungan, Niogos Altıparmak, Yaman Yamaner, Harutyun Kürkciyan, Vorj Vartallti, Ferruh Yazıcı, Bülent Dikmen, Loris Diraduryan, Marsel Yafet, Vedat Saraçoğlu, Alfred Bağciyan, Metin Cantimur...
okulda arkadaşı Nafl Erinç'le Salnt-Joseph'te de aynı sı­nıftaydılar...
Okulda öğrenciler arasında gruplaşma yoktu.Zaten o yıl­larda kimin hangi ırktan, hangi dinden olduğu ne sorulur ne de öğrenmek için çaba sarf edilirdi. Merak bile edilmezdi...
Genelde öğrencilerin aileleri zengindi. Hiram Abas gibi memur aileden gelen öğrenci sayısı çok azdı.
Her hafta sonu karne verilirdi. Karne cumartesi öğleyin alınıp. veliye imzalatılıp, pazartesi geri götürülmek zorundaydı. ,
30 kişilik sınıfın en çalışkanı Erdem Aksoy, en tembeli ise Tahsin Biçerdi. 1772 not ortalamasıyla Hiram Abas, basan aralamasında 19'uncuydu.
Vasat bir öğrenci olması lise döneminde de değişmedi.
Lise birde; 32 kişilik sınıfta, 2352 not ortalamasıyla 22"nci sıradaydı.
Lise ikide; 28 kişilik sınıfta, 1577 not ortalamasıyla 24"üncü sıradaydı.
Son sınıfta öğrenciler Fen ya da Edebiyat bölümünü seçmek zorundaydılar.
Hiram Abas, Edebiyat Bölümü'nü seçti.
1951-1952 öğrenim yılında Saint-Joseph'ten mezun oldu.
Diplomasını, ikmale kaldığı için haziran dönemi yerine eylül ayında "orta" dereceyle aldı...
Saint'Joseph'in vazgeçilmez kuralıydı; her sömestrde öğ­renciler takım elbiselerini giyip, öğretmenleriyle birlikte top­lu fotoğraf çektirirlerdi...
Hiram Abas sadece son sınıftaki fotoğrafında kravat takmamıştı. En arkada dördüncü sırada bulunan Hiram Abas'ın bu fotoğrafı; MİTe girdikten yıllar sonra, gazetelere yansıyan tek görüntüsü olacaktı...
Türkiye'nin dönüşüm yıllan
Hiram Abas'ın buluğ çağından, delikanlılık yaşına geçtiği 1950'li yılların başında, 21 milyonluk Türkiye de kabuk de­ğiştiriyordu...
14 mayıs 1950 tarihinde yapılan seçimleri Demokrat Par­ti kazanmıştı. Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın kahramanı ismet inönü, cumhurbaşkanlığı koltuğunu Celal Bayar'a bırakıp, mecliste muhalefete düsen Cumhuriyet Halk Partisi sıraları­nın başına geçmişti, inönü, kimi subayların kendisini ziya­ret ederek, seçim sonuçlarına rağmen CHP'yi iktidarda tut­ma önerilerini reddetmişti...
Türkiye yeni bir döneme başlangıç yaparken, dünyada Soğuk Savaş rüzgârları esiyordu. Artık iki kutuplu bir dün­ya vardı. Birinin başını ABD, diğerini ise Sovyetler Birliği çe­kiyordu...
İkinci Dünya Savaşı'nın bitiminde, Batili müttefikleriyle Sovyetler Birliği arasında başlayan "balayı" dönemi pek kısa sürmüştü. Doğu Avrupa'nın Sovyetler Birliği'nin nüfuzu al­tına girmesinden sonra. Bati Avrupa'da da komünist parti­lerin iktidara aday görünmeleri, ABD'nin tüm dikkatini Av­rupa üzerinde yoğunlaştırmasına neden oldu.
Soğuk Savaş sadece Avrupa'da cereyan etmiyordu, Asya ve Afrika'ya da sıçramıştı.
Üçüncü Dünya ülkelerinde hızla gelişen özgürlük ve ba­ğımsızlık akımları da ABD'yi endişelendiriyordu...
Komünizmin yayılmasını durdurmak için, stratejik öne­me sahip ülkeleri ekonomik ve askeri yönden güçlendirip, komünistlere karşı örgütlemek işi ABD'ye düşmüştü. Soğuk Savaş dönemine giren dünyanın en stratejik ülke­lerinin başında ise Türkiye geliyordu...
5 nisan 1946'da Amerikan gemileri Missouri ve Providen-ce istanbul'u ziyaret etti. Dört gün sonra Türkiye, Ameri­ka'dan 500 milyon dolar borç istedi. Amerika borç vermeyi kabul etti. Ancak bir koşulu vardı; parayı ödünç vermeden önce, Türkiye'ye bir heyet gönderecek ihtiyaçların ve yardı­mın nerede kullanılacağım kendisi belirleyecekti. Bu yardım ABD onayı olmaksızın başka amaçlarla kullanılamayacaktı. Koşullar kabul edildi...
1947 yılı Türk-Amerikan ilişkilerinin yoğunlaştığı bir yıl oldu. Tınman Doktrini"3çerçevesinde, Türkiye ve Yunanis­tan'ın Sovyetler Birliği tehdidi altında olduğu belirtilerek, bu iki ülkeye ekonomik ve askeri yardım yapılması kararlaştı­rılmıştı. Türkiye'ye yapılacak askeri yardımı görüşmek üze­re bir Amerikan askerî heyeti 22 mayıs 1947'de Ankara'ya geldi. Cumhurbaşkanı ismet inönü, Amerika'ya teşekkür mesajı gönderdi. Türkiye, ekim 1947-eylül 1948 arasında ABD'den 73 milyon dolar askerî yardım aldı.
ikili ilişkiler sıklaşmıştı:
14 haziranda bu kez Amerikan iktisadî heyeti geldi. 8 ağustosta Türk askerî heyeti Amerika'ya gitti. 5 ekimde ilk kez bir Türk askerî heyeti, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Salih Omurtak başkanlığında Amerika'ya gitti.
8 ekim 1948'de Türkiye ilk kez Dünya Bankası'na borç­landı: 50 milyon dolar aldı.
4 temmuz 1948'de Ankara'da yapılan anlaşmayla Ameri­ka'nın "Marshall Planı"4yürürlüğe girdi. Türkiye 1948-1952 yıllan arasında Marshall Planı çerçevesinde 351 700 000 do­lar dış yardım aldı.
19 eylül 1949 tarihinde CHP Milletvekili Nihat Erim, -Ce­lal Bayar'ın benzer sözünden on yıl önce- "Türkiye küçük bir (3 ABD BaşkanıHarry Truman'a göre Ortadoğu'da düzenin sağlanmasıiçin Yunanis­tan ve Türkiye'nin ulusal bütünlüklerinin korunması, bu ikiülkenin Sovyet nüfuzundan ko­runmasıgerekiyordu. Truman'ın bu ikiülkeye yardım talebiyle 12 mart 1947'de Kongre'de yaptığıkonuşmadaki görüşlerine "Truman Doktrini" adıverildi.
4 ABD Dışişleri BakanıGeorge Marshall tarafından ortaya atılan ve ikinci Dünya Sa­vaşı’nda yıkıma uğramışAvrupaülkelerine ekonomik yardımöngören program.)
Amerika olacak" müjdesini verdi.
23 eylül 1949 tarihinde BBC; Irak, İran ve Türkiye'nin solculuğa karşı polis ve haberalma kuvvetleriyle tedbirler al­mak için, birlikte çalışmaya karar verdiklerini açıkladı.
10 şubat 1950'de Benice Boran, Niyazi Berkes, Pertev Na­ili Boratav ve bazı öğretim üyeleri solcu oldukları gerekçesiy­le üniversiteden uzaklaştırıldılar.
Üniversitelerde solcu öğretim görevlileri takip ediliyordu. Komünizm "tehdidi" nedeniyle solcular tek tek fişlenmeye başlanmıştı...
izmir Fuarın'nda Çekoslovakya standı, ülkesinin nasıl kal­kındığını gösteren istatistiklerin yer aldığı panolar sergilen­diği için kapatıldı. Bunlar birer komünist propagandası ola­rak görülmüştü!
Her taşın altında "komünist" arandığı bir döneme girmiş­ti Türkiye...
CHP döneminde başlayan bu politika. Menderes Hükûmeti'yle yoğunlaşarak sürüyordu.
CHP hükümeti ile DP iktidarı arasındaki tek fark, dış po­litikadaydı.
Menderes, Atatürk'ün "Yurtta sulh cihanda sulh" ve "Komşular arasındaki itilaflara katılmama" gibi prensiplerin vazgeçme eğilimindeydi. Dış politikada pasiflikten aktifliğe geçilmesi taraftarıydı.
Sonunda bunun fırsatını da yakaladı.
25 haziran 1950... Pazar günü şafak vakti Mareşal Çoe Yong Gün komutasındaki Kuzey Kore birlikleri Güney Ko­re'ye girdiler.
ABD Başkanı Truman, 27 haziranda Amerikan Hava ve Deniz kuvvetlerine Güney Kore'ye askeri yardım emri verdi­ğini ilan etti.
25 temmuz 1950'de de Türkiye Kore'ye Tuğgeneral Tah­sin Yazıcı komutasında bir tugay asker gönderdi. Üç yıl sü­ren savaş boyunca en ağır kayıplara uğrayan birliklerden bi­ri olan Türk tugayında bine yakın asker ve subay öldü. Amaç Batı'nın gözüne girerek NATO'ya dahil olmaktı. Türki­ye'nin bu jestinden memnun kalan ABD Başkanı Truman, Türkiye'ye yaptığı yardımı üç katına çıkardı!
Türkiye'de kamuoyu ikiye bölünmüştü. Türkiye Millî Talebe Federasyonu, kararından dolayı hü­kümete şükran sunuyordu. Kararını ateşli bir bildiriyle açıklayan bu teşkilatın başkanı, bugünün ünlü işadamı Can Kıraç'tı...
Buna karşılık başkanı Behice Boran olan Türk Barışse­verler Cemiyeti gibi sol örgütler karan şiddetle protesto edi­yorlardı...
Sonuçta Türkiye arzuladığı ödülü aldı: NATO'ya kabul -dildi. 19 eylül 1951 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi, NATO anlaşmasını onayladı ve Türkiye resmen NATO'ya da-r-sil oldu. Mecliste NATO'ya girmeye karşı tek ses Adana Mil­letvekili Cezmi Türk'ten çıktı...
 
Boks günleri
Türkiye NATO'ya zor kabul edilmişti. Ancak Hiram Abas'ın Galatasaray boks takımına girmesi kolay oldu.
Parmakkapı'daki Galatasaray boks takımının idmanına gittiğinde ortaokulun son sınıfdaydı.
Galatasaray o yılların en iyi boks takımına sahipti. Yıldız­lan ise, millî takımın da kaptanlığını yapan Vural inan, yumruklanyla meşhur Taci İçsel gibi o günlerin ünlü bok­sörleriydi...
Zeki bakışlı, bıyıklan yeni yeni terlemeye başlayan Hiram Abas'ı görenler biraz şaşırıyordu. Çünkü yüzü çocuksuydu.
O dönemde istanbul'da boks çok yaygın bir spordu, is­tanbul'da. Fenerbahçe, Paşabahçe, Kasımpaşa, Fatih, Bey­koz, Elektrik Kulübü, Langa, Feriköy, Hasköy, Beşiktaş gibi kulüpler vardı...
Hiram Abas'ın bu kadar kulüp arasından Galatasaray'ı tercih etmesinin nedeni, yakın arkadaşı Metin Olgaç'ın Ga­latasaray Lisesi'nde okumasıydı...
Boks hakemi Hayrettin Erberk'in aracılığıyla Galatasa­ray'a gelmişlerdi.
Bir başka yakın arkadaşı da Sami Onaran'dı.
Üç genç boksör ayrılmaz bir üçlü gibiydiler.
Kısa zamanda Galatasaray'ın lisanslı sporcuları oldular...
Sırf fazla kilolarından kurtulmak için, peşlerine takılan bir genç daha vardı: Şükrü Elekdağ.5
Boks popüler bir spordu ama zengin ve iyi okullarda öğ­renim gören çocuklardan çok, orta sınıftan gelen gençlerden rağbet görüyordu. Bu nedenle Hiram Abas ve arkadaşlarının eski takım elemanları tarafından aralarına kabul edilmeleri zor olmuştu, ilk günler idman maçları kıran kirama geçmiş­ti. Antrenörleri izin verse, iki grup birbirlerini ringde öldüre­siye dövmeye kalkışacaklardı.
Zamanla dostluklar kuruldu. Antremandan sonra Çiçek Pasajı'na gidip bira içilmeye başlandı...
Genç Hiram o yıllarda başlamıştı pipo içmeye...
Moda semtinin gençleri arasında ve Saint-Joseph'te pipo içmek oldukça modaydı.6
Kendinden birkaç yaş küçük olmasına rağmen arkadaşı Metin Olgaç'ın da ağzından pipo eksik olmazdı...
Metin Olgaç'ı pipoya Hiram Abas başlatmıştı.
Pipo ile spor birbirine uygun değildi, ama Hiram Abas bu­na aldırmıyordu.
Antrenörü Fevzi Törk'ün, "Yumruklarınızı ring dışında kullanmayın" tavsiyeleri de bir kulağından girip, öteki kula­ğından çıkıyordu.
Aniden sinirlenen bir yapısı vardı. Kızdığı zaman gözü hiçbir şey görmüyordu. Kavga ettiği mahalledeki birçok ar­kadaşının gözünü patlatmıştı.
Bu yüzden bazı aileler çocuklarının Hiram Abas'la arka­daşlık yapmasına izin vermiyordu.
Onun ise "tecrit" edilmeye hiç aldırış ettiği yoktu...
67 kiloda dövüşüyordu.
"Fighter-rype" denilen tekniği vardı. Yani yakın dövüşüseviyordu. Gongun vurmasıyla rakibine yumruklar atmaya başlıyor, rakip düşene kadar ritmini bozmuyordu. Öyle dans ederek, rakibi yorarak boks yapmayı sevmiyordu.
Rakipleri bu çocuk yüzlü boksörden öyle sert yumruklar çıkacağını tahmin edemiyor, gafil avlanıyorlardı. Sol ve sağ direkleri ok gibi peş peşe çıkarıyordu.
Boksun en önemli kuralını kapmıştı: çok hızlı düşünüp, hemen karar verip, hızlı hareket etmesi gerekiyordu!
Akıllı boksör aynı yere üç kez yumruk almazdı...
Ünlü sanatçıMuazzez Abacı'nın babası, o dönemin çok tanınmış boksörlerindendi: "San Bomba" lakaplı, Oktay Al-tıok!
Beş santimden, yani kısa mesafeden çok sert çıkardığı yumruklanyla tanınıyordu. Hiram Abas, "San Bomba'ya hayrandı. Onun gibi bir boksör olmayı isterdi. Zaten fighter-type tekniğini de ondan kapmıştı...
Antrenman parası olarak ayda 15 lira alırlardı. O günler­de gazetenin on, simitin beş kuruş olduğu düşünülecek olursa hiç de fena bir para sayılmazdı. Hiram Abas harçlığı­nı bokstan çıkanyordu.
Basanlar da kazandı: 67 kiloda İstanbul şampiyonu oldu.
Ama çok istediği halde millî formayı giyemedi.
Giyememesi normaldi; onun kilosunda, dönemin en ba-şanlı boksörü Ermeni GarbisZakaryan vardı. Türkiye'yi, 67 kiloda ErmeniZakaryan temsil ediyordu...
Bununla birlikte Hiram Abas da birkaç kez, istanbul kar­masına seçilmişti...
Herkesi şaşırtmaktan çok hoşlanırdı.
Abdullah Tomba7adlı bir boksör vardı. Rakiplerini na­kavt ederek yenmesiyle ün kazanmıştı.
Bir gün Hiram Abasla karşılaştı. Millî boksör Abdullah Tomba, genç Hiram Abas'ı doğal olarak fazla önemsemedi.(7Millîboksör Abdullah Tomba, 1977 genel seçimlerinde MSP istanbul milletvekili ola­rak meclise girdi. 12 Eylül 1980 AskerîDarbesi'nden sonra gözaltına alınıp, Ankara istih­barat Dil Okulu'nda başta genel başkanıNecmettin Erbakan olmaküzere, gözaltındaki partili arkadaşlarına sabah sporu yaptırdı. )
Ancak Hiram Abas'ın ani bir yumruğunu yiyince kendini boylu boyunca ringe uzanmış buldu. Abdullah Tomba yer­deydi ve herkes şaşkındı. Bu durumda Abas'ın köşesine git­mesi, hakemin de Tomba'ya sayması gerekiyordu. Ancak Hi­ram Abas zafer sarhoşluğu içinde köşesine gitmeyi unutun­ca, hakem de saymaya geç başlıyor, o sırada Abdullah Tom­ba toparlanıyor, ayağa kalkıyor ve maç kaldığı yerden devam ediyordu.
Kurt boksör Abdullah Tomba işin ciddiyetini fark edince, Hiram Abas'tan öcünü fena alıyor ve onu da nakavt ediyor­du. Bu maçta Hiram Abas'ın başına yıllarca unutamayacağı bir olay geliyordu: sağ elinin serçeparmağı kınlıyordu !8
imdadına masör Yorgo Tagar yetişmişti. Hiram Abas'a ilk müdahale ringde yapıldı.
O dönemde özel boks maçları da yapılırdı. Bu maçlar Ka­dıköy Altıyol'a ve caddelere bez pankartlar asılarak duyuru­lurdu: "Büyük boks maçı: Hiram-Aram arasında. Cumarte­si kaçırmayın!"
Hiram Abas'ın cumartesi akşamlan kaçırmadığı bir eğ­lencesi daha vardı: Opera sinemasında film izlemek.
Ve o günlerdeki herkes gibi Hiram Abas da Amerikan filmlerinin meraklısıydı...
Her yerde Amerikalı var
Amerikan hayat tarzı Türkiye'yi sarıp sarmalamaya baş­lamıştı. ..
"Türkçe tangolar" üstadı Celal înce'nin bir şarkısı çoluk çocuğun dilinden düşmüyordu: "Amerika Amerika/Türkler dünya durdukça/Beraberdir seninle/Hürriyet savaşında..."
Sadece yaşam tarzı yenilenmiyordu Türkiye'nin, temel askeri politikaları da değişikliğe uğruyordu.Amerikan Harp
8 Hiram Abas'ın sağel serçeparmağının bir kavga sırasında kırıldığıdaöne sürüldü. Parmağıiddiaya göre, kuru temizlemede pantolonunu kötüütüleyen kişiyeütüfırlatırken kırılmıştı. Yine medyada Hiram Abas'ın bir kavga sırasında düşüp, beyin sarsıntısıgeçirdi­ği de yer aldı(2000'e Doğrudergisi, 23 ağustos 1987).
Doktrinlerikitabı sivil-asker bürokratlar arasında elden ele dolaşıyordu: '   "
"Bizim güvenliğimizi sadece açık saldınlar tehdit etmiyor. Bu açık saldınlar yanında, ondan daha tehlikeli, fakat saldı­rı görünüşünde olmayan, başka cins tehditler de vardır. Bu tehditler, içeriden yapılmak istenen değiştirme ve dönüştür­melerdir. Bu maskeli saldınlar. bazen iç harp şeklinde, ba­zen ihtilalci hareketler şeklinde, bazen demolcratik akımlar ve reform hareketleri biçimlerinde karşımıza çıkmaktadır. Bizim amacımız buna benzer akımları önlemek olmalıdır."9
Amerikalılara göre, dünya daha uzun yıllar süreceği an­laşılan yeni bir döneme girmişti. Bu yeni duruma uygun ni­telikte yeni stratejiler geliştirmek gerekiyordu:
"ABD'nin hoşuna gitmeyen solcu veya solcu olmayan hü­kümetleri devirmek için gerilla taktiği kullanılabilir. Bizim amacımız hoşa gitmeyen ve bizimle dost olmayan hükümet­lerin yerine, dost hükümetleri geçirmek olmalıdır."10
Özel savaş konusunda uzman Amerikalı Franklin A. Lindsay, GayriNizami Harp adlı kitabında ne yapılacağını açık açık yazıyordu: "Kendi personelimizi ve yardımda bu­lunduğumuz memleketlerin personelini yetiştirmek için, bir eğitim sistemine ihtiyacımız vardır. NATO müttefiklerimizle müştereken komünist tecavüze maruz memleketlerde, Ame-rika'dakine benzer enstitüler ve öze,l harp daireleri kurulma­lıdır."1!
Ve Türkiye'de Özel Harp Dairesi, Seferberlik Tetkik Kuru­lu adıyla, 27 eylül 1952 tarihinde kuruldu.
Düşünceyi, finansmanı ve teçhizatı Amerikalılar verdi.
NATO'ya bağlı olan bu örgüt, sadece Türkiye'de değil, bü­tün Batı Avrupa ülkelerinde kurulmuştu. Hepsi birden Brüksel'deki NATO merkezinden idare edüiyordu.
"Gladio" denilen bu gizli örgütlerin her ülkede kendi özel kod adı vardı. Ama hepsinin amacı aynıydı: siyasî düşman komünistleri yok etmek!9 Macit Fahri,Amerikan Harp Doktrinleri, Yön Yayınları. 1966, s. 297.
10 a.g.e., s. 305.
11 Franklin A. Lindsay,Gayri Nizami Harp, s. 12.
Gizli Özel Harp Dairesi sadece savaş durumunda değil, komünistlere karşı iç politikada da kullanılacaktı...
Amerikalılar, içerdeki komünistlere karşı Türkiye'yi koru­yacak, "kontgerilla" yetiştirecekti...
izmir Menteş'teki Özel Harp kampı bir iki yıl içinde yeter­siz kalınca, Amerikalıların önerisiyle Eğridir Dağ ve Koman­do Okulu açıldı...
Örgütün ilişki ağı içinde sadece askerler yoktu. Sivil un­surları da vardı; faşist örgütler, mafya grupları gibi...
Amerikalılar sadece Özel Harpçi subayları değil, Türk Si­lahlı Kuvvetleri'nin tüm personelini eğitiminden geçiriyordu. Bu nedenle Anadolu'nun en ücra köşesindeki küçük birlik­lerde bile. Amerikan ordusunun bir subayı vardı!
Sınavdan geçirilerek seçilmiş Türk subayları Amerika'ya davet ediliyor. Özel Harp kurslarından geçiriliyordu.
ilk giden 16 subay arasında ileri tarihlerde kamuoyunun yakından tanıyacağı bir isim de,vardı: Yüzbaşı Alparslan Türkeş 1 Kansas Eyaleti'ndeki Amerikan Kara Harp Akade-misi'nde eğitim görüyorlardı. Yalnız değillerdi; orada, Boliv­ya, Şili, Brezilya ve Arjantin'den gelen subaylar da eğitilmek­teydi. Kursun geri kalanını Georgia'daki Amerikan Piyade Okulu'nda görüp, ülkelerine dönüyorlardı.
Yüzbaşı Türkeş, yurda döner dönmez gerilla eğitimi ver­meye başladı: "Amerika'daki staj dönemim bittikten sonra Türkiye'ye döndüm, Gelibolu'daki birliğime intikal ettim. Kı­sa bir süre sonra Çarıkın Gerilla Okulu'na 'gerilla öğretme­ni' olarak tayinim çıktı."12
Amerikalılar sadece "yerden mantar biter" gibi ülkenin her yanına kurduklan askerî üslerde değillerdi. Neredeyse "her taşın altında" Amerikalı vardı...
Cumhuriyetgazetesi Washington kaynaklarına dayana­rak verdiği haberde; Türkiye'de 32ö'si Dışişleri Bakanlı-ğı'nda, 144'ü güvenlik teşkilatlarında ve 42'si de Ticaret Ba-kanhğı'nda olmak üzere 507 Amerikalının çalıştığını belirti­yordu. Amerikalılar, Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde kaç (2Hulusi Turgut, Türkeş'in anıları,Şahinlerin Dansı,ABC Yayınları, 1995, s, 80.)
Amerikalının çalıştığını ise sır gibi saklıyorlardı !13
Sır gibi saklanan Amerikalılar, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin yapısını değiştiriyordu.
Ordu, Prusya ekolünü terk ediyordu!
O yıllara kadar Türk Silahlı Kuvvetleri'nde Alman tarzı eğitim, öğretim ve talimleri yapılırdı ve Ordu'ya Alman disip­lini hâkimdi.
Şimdi Amerikan ekolü hakim olmaya başlamıştı...
Örneğin Alman ekolünde askerler tüfekleri sağ omuzda, süngülü taşırken, o 'yıldan sonra Amerikan ekolünün etki­siyle, tüfekler sol omuzda taşınmaya başlandı. Alman eko­lünde tüfeğin dipçiği yere değmezken, Amerikan ekolünde dipçiğin yere değmesi şarttı. Alman ekolünde bir manga 14 kişiden oluşuyordu. Amerikan ekolünde ise bu sayı 11 kişiye düştü.
Alman ekolünde her emir yazılıydı. Amerikan ekolünde ise sözlü.
Yasalar bile değişmeye başlamıştı; Astsubay Kanunuyla gedikli erbaşlar, astsubay yapılmıştı...
O sıralarda liseyi yeni bitirmiş olan Hiram Abas da, ken­di yaşamında değişiklik arayışı içindeydi...
Hiram Abas Paris'te
Hiram Abas, Saint-Joseph'ten mezun olduktan sonra öğ­renimini yurtdışında sürdürmek istedi ve Paris'e gitti. Anne ve babası tek evlatlarının gurbet ele gitmesine epey karşı çık­mışlardı, ama Hiram Abas onlan dinlememişti.
Kafasındaki plana göre özel boks maçlarından kazandığı parayla Paris'te okuyacak ve üniversite bitirecekti.
istanbul'dan bindiği tren, üç gün iki gece sonra onu Pa­ris'in Gare de Lyon Istasyonu'na indirdi.
ilk günler kendisine annesinin kuzenleri yardımcı oldu. Ancak akrabaları lüks içinde yaşıyordu, onlara uyum sağla­makta zorlandı. Yanlarından ayrıldı.
Arkadaşlarıyla kalmaya başladı. Para sıkıntısı çekiyordu. (13Cumhuriyet,16 aralık 1952.)
İstanbul'dan gelen para yetmiyordu., Profesyonel maçlar ayarlayıp ringe çıkmak da kolay iş değildi...
Savaşın ve Nazi işgalinin yaralarını yeni yeni sarmakta olan Paris, genç Hiram Abas'ın gittiği günlerde Fransa'nın Vietnam'da sürdürdüğü sömürge savaşını protesto gösteri­leriyle çalkalanıyordu. Aynca Paris sokakları. ABD'deki McCarthy'ci komünist avcılığının sonucu olarak kankoca Rosenberglerin casusluk suçlamasıyla idama mahkûm edil­melerine karşı gösterilerle de sarsılıyordu. Hiram Abas'ın ad­larını lise sıralarında öğrendiği aydınlar, bu gösterilerin ba­şını çekiyordu: Sartre, Camus, Aragon, Picasso...
"Türküm" dediği Fransızlar ona hemen Nâzım Hikmet'i soruyorlardı. Türkiye'de yasak olan Nazınım şiirleri, onun gidişinden bir yıl önce Fransızca olarak yayımlanmıştı. Ünlü şairlerin dizelerinden şarkılar besteleyen Yves Montand. sahnede Nâzım'ın şiirlerini de okuyordu, hatta "Kerem Gibi" şiirine plak yapmıştı.
"Vatan haini, komünist" diye bildiği şairin yurtdışında bu kadar sevilmesini içine sindirememişti. Üstelik orada Türki­ye'yi sanki solcular temsil ediyordu: Abidin Dino. Pertev Na­ili Boratav, Niyazi Berkes, Fikret Mualla...
Şöyle ağız tadıyla Türk yemeği yenecek bir yer yoktu. Saint-Michel Meydam'nın arka sokaklannda Yunanlılar domuz etinden "suvlaki" (döner kebap) yapıyorlardı, ama o da ağza konacak gibi değildi. Bir tek Ermeni bir kankoca-nın işlettiği Sophie'nin Yeri'nde ucuza karın doyurulabili-yordu. Üstelik orada kuru fasulye ve pilav bulmak da mümkündü. Ama Saint-Michel Bulvan'na çıkan ara so­kaklardan Rue du Sommerard'daki bu ufacık dükkânı da solcu öğrenciler dolduruyordu. Bu öğrencilerin çoğu da ay­nı sokaktaki Grand Hotel de la Loire gibi ucuz otellerde ka­lırlardı.14Zaten "Herifçioğlu Saint-Miçhel'de koyuvermiş sakalı" sözünün de bu öğrencilerden (ilerisinin Türk dışişleri bakanı) Turan Güneş için söylendiği rivayet edilirdi.
HiramAbas, Paris'te kendini nefret ettiği komünistler ta­rafından kuşatılmış gibi hissediyordu.
Oysa Hiram Abas ağzında piposu, cebinde üç beş frank­la Paris sokaklarını arşınlarken, bilmiyordu ki, ileride mes­lektaşı olacağı Türk istihbaratçıların cebi o günlerde Ameri­kan dolan görmeye başlamıştı...
Amerika, Türk istihbaratına da "el atmıştı!" MAH'ı Almanlar kurdu
Ulusal Kurtuluş Savaşı'ndan zaferle çıkan Türkiye, güçlü bir istihbarat örgütü kurmak için, Almanya'dan Albay Wal-ter Nikolaî'ı Türkiye'ye davet etmişti.
Alman istihbaratçı Nikolai, Türkiye için hazırladığı eğitim planlarıyla birlikte, 1926 yılının ekim ayında gizlice Türki­ye'ye geldi, istanbul ve Ankara'da bir dizi eğitim çalışması yapan Alman istihbaratçı, bazı Türk meslektaşlarını da Al­manya'ya kursa gönderdi.
Gerek Türkiye'de kalıp eğitim alanlar, gerekse Alman­ya'ya gidenler istihbarat konusunda hiçbir şey bilmiyor de­ğillerdi kuşkusuz. Üç esaslı miras devralmışlardı:
H. Abdülhamid'in hafiye (gizli polis) politikası, 1908'den sonraki ittihat ve Terakki ve onun gizli örgütü Teşkilatı Mah­susa ve son olarak, Ulusal Kurtuluş Savaşı'nda işgalcilere karşı yapılan istihbarat çalışmaları...
Bu istihbarat çalışmalarını yapanların başında gelenler­den Fethi Okyar, Hiram Abaş'ın büyük eniştesiydi. Anne­annesinin kız kardeşiyle evliydi...
Almanya'dan dönenler ilk istihbarat çalışmalarına Anka­ra Ulus'taki Evkaf Apartmanı ile yanındaki iki binada başla­dılar.
MAH (Millî Amele Hizmeti) veya MEH (Millî Emniyet Hiz­meti) 6 ocak 1927 tarihinde kuruldu.
istihbarat işleri 1927'nin hemen başında Ordu Müfetüş-likleri'nden de alınarak, yeni kurulan Millî Emniyet Hizmet­leri Teşkilatı'na (MAH) verildi. Konuyla ilgili olarak Genel­kurmay Başkanı Fevzi Çakmak'ın 6 ocak 1927 tarihli emri şöyleydi: "Umumî merkezi Ankara'da ve şubeleri şimdilik is­tanbul, izmir. Adana, Diyarbakır ve Kars'ta olmak üzere bir Millî Emniyet Hizmeti teşkil edilmiştir. Şimdiye kadar Ordu Müfettişlikleri'nce tedvir edilen istihbarat hizmeti badema bu teşkflat tarafından idare olunacaktır."
Başlangıçta MAH'ta; A. Espiyonaj, B. Kontrespiyonaj, C. Propaganda ve D. Teknik ve Destek Faaliyetleri şubeleri var­dı.15Bir başkan, 13 yönetici personel ve dört şube şeklinde örgütlenen MAH'ın örgüt şeması, başkan ve altındaki şube­lerden oluşmaktaydı.
Önceleri "Alman (Prusya) ekolüne" göre kurulan ve istih­barat yapan MAH, 1950'li yılların başında değişime uğraya­rak, "Amerikan ekolünü" aldı.
MAH özellikle 1953 yılından sonra CIA'nın yerel bir biri­mi gibi çalışmaya başladı. Türkiye'nin dış istihbaratını CIA'ya bırakan MAH, tamamen iç politikaya ağırlık vermek zorunda kaldı.
Peki, bu değişiklik nasıl gerçekleştirildi ?
MAH'ın 12 yıl aralıksız başkanlığını yapan Tümgeneral Naci Perkel,161953 yılında sürpriz bir kararla Bağdat büyü­kelçiliğine tayin edüdi.
Naci Perkel'in yerine MAH'ta görevli Albay Behçet Türk­men getirildi.
Behçet Türkmen 1899'da Mustafapasa'da doğdu. Atina ataşemiliterliği, NATO Güneydoğu KKK yardımcılığı yaptı. 1951'de MAH emrinde görevlendirildi. 1953'te Millî Emniyet Hizmetleri reisliğine atandı.
Albay Behçet Türkmen, göreve başlar başlamaz, araların­da Genelkurmay istihbaratında görevli Kurmay Yarbay Fuat Doğu’nun da (15Buşubelerden Cşubesi 1927 yılının ilk altıayısonunda kapatıldı. 1956 yılında Kşubesi kurularak komünizmle mücadele sorumluluğu Bşubesinden alındı. 1962'de Gşubesi kurulmak suretiyle "bölücüve yıkıcıfaaliyetler ve güvenlik konuları" buşubenin gö­revi oldu.
16Naci Perkel 1889'da istanbul'da doğdu. Harp Okulu'ndan mezun oldu. Balkan Har-bi'ne katıldı. Esir düştü. 1915'te Irak Cephesi'nde yaralandı. Aynıyılİngilizlere esir düştüve 5 yıl Hindistan'da esir kaldı. 1929'da binbaşırütbesinde MAH emrine tayin oldu. 1934'te reis muavini oldu ve sivil kadroya geçti, ilk MAH reisi olan TümgeneralŞükrüAliÖgel'in 1941 'de emekli olmasından sonra Mini Emniyet reisliğine getirildi. 1953te Bağdat büyükel­çiliğine tayin edilmesiüzerine MAH'tan ayrıldı. 1954'te yaşhaddinden emekli oldu. 1969'daöldü.) bulunduğu altı kişilik çekirdek kadroyu eği­tim görmek üzere Amerika'ya gönderdi.
CIA'nın istihbarat kurslarından geçen altı kişilik ekip, yurda döndüklerinde, CIA elemanlarıyla birlikte MAH bün­yesinde istanbul Emirgân'da bir okul kurdular. "Başöğret­men" Kurmay Yarbay Fuat Doğu'ydu.
Türk istihbaratçılar, bu okulda tıpkı CIA elemanları gibi "operasyonel ajan" olmak üzere yetiştirilmeye başlandı. Hiç­bir maddî fedakârlıktan kaçınılmıyordu.
O günlerde MAH Başkanı Behçet Türkmen, "Dünya ser­vislerini dolaşmaya gidiyorum" diyerek sık sık yurtdışına çı­kıyordu. Öyle ki, bu gezilerin süresi bazen altı ayı bile bulu­yordu. Başkan Türkmen, o döneme göre hayli iyi harcırah alıyordu...
Behçet Türkmen dünyayı turlarken; Hiram Abas, Paris sokaklarında volta atıyordu. Yeni mekân Ankara
Hiram Abas'ın Paris sokaklarında dolaşması uzun süreli olmadı.
Beklediği macerayı bulamamıştı. Boks maçlarından da istediği parayı kazanamamıştı. Paris'in ona göre tek güzelli­ği, genç Fransız kızlarıydı!
Paris macerası bir yıl sürmüş, parasız kalınca soluğu İs­tanbul'da almıştı. Bu kez ailesinin isteğini yerine getirecek­ti. Bürokrat olmak için Ankara'ya gidip Siyasal Bilgiler Fa-küftesi'nde (SBF) okuyacaktı...
ilk kez gördüğü Ankara, Paris'ten sonra ona, küçük bir taşra kasabası gibi geldi...
Yine de başkenti sevimli buldu. Paris'ten millî duygulan kabarmış olarak dönmüş, kendini beğenmiş Fransızlan sev-memişti.
Hiram Abas'ın Ankara'ya adım attığı günlerde, Türk Dı­şişleri, Fransızlan memnun edecek bir tavır aldı.
4 ekim 1953 tarihinde, Türk-Fransız görüşmeleri sonu­cunda yayınlanan bildiride, Türk hükümeti; Kuzey Afrika, Tunus, Cezayir ve Fas'taki milliyetçilik hareketlerini bastır­mayı amaçlayan Fransız politikasını desteklediğini açıkladı...
Türkiye'nin Fransızlan desteklemesinde, görüşmelerden önce Ankara'ya gelen ABD Dışişleri Bakanı John Foster Dul-les'ın rolü büyüktü.
O yıllarda müttefikler için Amerikalı kardeş Dulles'lann sözleri birer emirdi sanki. Soğuk Savaş'ı başlatan Amerikan diplomasisini ağabey John Foster yönetirken, kardeşi Ailen Welsh üulles da CIA'nın başına getirilmişti ve 1961'e kadar 8 yıl orada kalacaktı. Şiddetli antikomünist olan her iki kar­deş de hukukçuydu ve bir yandan ABD'nin politikalarını yö­netirken bir yandan da Rockefeller'ın petrol şirketlerinin avukatlığını yapıyorlardı.
Dünyadaki antikomünist cephenin bir numaralı finansö-rü Rockefeller Vakfi'ydı.
Üniversite günleri
Ağzından piposunu eksik etmeyen; saçlarını kısacık kes­tirmiş, daima meşin kısa siyah ceket içine, V yakalı kazak gi­yen; yumurta topuklu ayakkabılardan vazgeçmeyen orta boylu Hiram Abas, Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde herkesin dikkatini çekiyordu.
SBFde çeşitli öğrenci grupları vardı; Hiram Abas, istan­bullular grubu içindeydi. En havalı gruptular. Anadolu'dan gelen öğrencileri "taşralı" bulup konuşmuyorlardı bile.
istanbullular arasında da bölünmeler vardı; Hiram Abas daha çok Kel Aydemir, Pablo Selim, Kompas Güngör, Sahte­kâr Şükrü, Harlem Erol, Canlı Turgut, ihtiyar Çetin Birmek, Boksör Sami gibi arkadaşlarıyla birlikte olurdu.
O zamanlar Siyasal'da kız öğrenci çok azdı, Hiram Abas'ın sınıfında hemen hemen hiç kız yoktu. Daha küçük sınıflardaki kızlar da genellikle istanbul'daki Nötre Dame de Sion rahibe okulundan veya Amavutköy Kız Koleji'nden ge­liyorlardı. Baü kültürüyle eğitim gördükleri ve yabancı dil bildiklerinden hariciyeci olmak için SBF'yi tercih etmişlerdi: Betin, Birsen, Filiz, Sevil, Samuray, Günay ve Dışişleri Ba­kanı Fatin Rüştü Zorlu'nun kızı Sevin... Hiram Abasve arkadaşları yeni keşfettikleri Büyük Sine-ma'nm üstündeki Madamın Yeri'nde, pipoları eşliğinde cafe glace içmeyi seviyorlardı...
Para harcamaktan hoşlanıyordu, arkadaşlarına karşı cö­mertti.
Birçokları kantinde yerken, Hiram Abas, o günlere göre pahalı sayılabilecek Cebeci'deki Şölen Lokantası'nda yemek yiyordu.
Çoğu arkadaşı yurtta kalırken o ev yaşantısını seçmişti.
Siyasal Bilgiler Fakültesi'nin yakınındaki dairesi, sekiz katlı bir apartmanın iki odalı çatı katıydı. Üniversite hayatı boyunca bu çatı katını hiç değiştirmedi. Bu bekâr evinde ço­ğuzaman yalnız kalırdı. Ancak arkadaşlarıyla paylaştığı da olurdu. Basketçi Yılmaz (Gündüz) ve Sahtekâr Şükrü (Esir­ci) Hiram Abas'ın evini sık sık kullanan iki yakın arkadaşıy­dı. Kızlı erkekli partiler için de kullanılırdı evi. Hiram Abas'ın bu işler için dayısının Gölbaşı sinemasının yanındaki evini kullandığı da olurdu.
Hiram Abas'ın müzik kulağı ve sesi kötüydü, sarkılan çok kötü söylüyordu. Sınıf arkadaşı îhtiyar Çetin (Birmek) ise klasik müzik meraklısıydı ve sesi de iyiydi. Arkadaşları mu­ziplik olsun diye, sık sık aralarında şarkı yarışması yaparlar­dı. Jüri ise her seferinde aynıydı: Kel Aydemir, Tavuk Kaya, Piç Kaya, Kompas Güngör, Piç Bülent, Canlı Turgut, Harrov Kemal...
Arkadaşları sırf ihtiyar Çetin'i kızdırmak için, her seferin­de kötü sesli Hiram Abas'ı birinci seçiyordu! ihtiyar Çetin ise her yarışma sonrası arkadaşlarına ateş püskürüyordu...
Siyasal'da herkesin bir lakabı vardı. Arkadaşları Hiram Abas'a önceleri "Davul" diyorlardı. Çok palavra atanlara böy­le denirdi!..
Ancak kısa zaman sonra "Davul" lakabının yerini "Boksör Hiram" aldı...
Herkesle şakalaşmayı seven Hiram Abas, çocuksu yüz ifadesiyle arkadaşlanna sevimli ve yumuşak bir insan ola­rak geliyordu. Hatla sınıf arkadaşlarından Mehmet Ali Kış-lalı'nın ona bazen "Lokum" diye hitap ettiği bile oluyordu. Ama herkes biliyordu ki bu sevimli adam, sinirlendiğinde bambaşka bir insan haline geliyor, kendisine hâkim olamı­yor ve gözü hiçbir şey görmüyordu. Üstelik sinirlendiğinde ses tonu bile değişiyor, cırtlak çıkan sesiyle ürkütücü bir ki­şiliğe bürünüyordu.
Hırçındı ve sık sık kavga ediyordu. Yumruklarını ring dı­şında kullanmaya devam ediyordu. Özellikle Mülkiye-Harbi-ye arasındaki basketbol maçlarında.
O zamanlar Ankara'daki basketbol müsabakalarında en kıyasıya rekabet, başkentin en güçlü iki takımı olan Mülkiye (ŞBF) ile Harbiye (Kara Harp Okulu) maçlarında yaşanırdı.
Ankara Ondokuzmayıs Stadı'nın yanındaki spor salonu inşaat halindeydi.17Henüz büyük bir spor salonu bulunma­dığından maçlar Mülkiye'nin küçük salonunda yapılırdı. Se­yirci kapasitesi sınırlı olan salonun üst kısmındaki seyirci­ler, maçı balkon kenarlarından sarkarak izlerlerken, saha kenarına kadar uzatılmış sıralarda oturan seyircilerden, salonun bir yanını dolduran üniformalı Harbiydiler ile karşı tarafta sivil giysileriyle yer alan Mülkiyeliler birbirlerinden kolayca ayırt edilirdi. Maç öncesi bir tarafın "Yaşa varol Har­biye", karşı tarafın "Ey vatan gözyaşların dinsin" diye kendi marşlarını avaz avaz söylemeleriyle başlayan gerginlik maç boyunca sürerdi. Harbiydiler, Mülkiyelileri kızdırmak için "Kel Orhan" (Mülkiye kaptanı Orhan Girgin'in saçları seyrek olduğundan) diye tempolu tezahüratta bulunurken, Mülki­yeliler de onlara "Karga Yalım" (Harbiye kaptanı Mehmet Ali Yalım kemerli burunlu olduğundan) seklinde karşılık verir­lerdi.
Bu maçların sonunda bazen büyük kavgalar çıktığı da olu­yordu. Salon dışına da taşarak sokaklarda devam eden bu kavgaların başrolünde de her zaman Boksör Hiram olurdu.
"Basket maçı kavgalarının" en büyüğünü Boksör Sami (Onaran) kitabın yazarlarına anlattı:
"Harbiye-Mülkiye basket maçlarından birinde kavga çı­kınca hakem maçı tatil edip salonu boşalttırdı. Polis girişi tutmuştu, Harbiydiler! uzaklaştırana kadar icerdekileri dişan bırakmadı. Bu arada salonun penceresinden arka bah­çede Harbiyelilerin bizden tek kalan bir kişiyi aralarına alıp dövdüklerini gördük. Dövülen Altay Gökakın'dı, çelişkiye bakın ki babası 2. Ordu Komutanı Gökakın Paşa'ydı. Ben, Hiram, vücutçu birkaç kişi, mesela (Hava Kuvvetleri komu­tanı) irfan Tansel'in oğlu Mete Tansel pencereden atlayıp kavgaya girdik. Çok uzun süre dövüştük, başıma gelen bir taşla bayılmışım. (Sağ kaşının üzerindeki eski bir yara izini göstererek) izi hâlâ duruyor. Hiram'ın başına da taş gelmiş. O kadar çok dövüşmüşüz ki birkaç gün ağrıdan yumrukla­rımı sıkamadım. O gün kavga ettiğimiz Harbiyelilerden as­kerî ataşe olmuş biriyle ileriki yıllarda meslek hayatında karşılaştık, çok seviştik."18
Vali olmak istiyordu I..
O dönemlerde üniversiteli gençler kollarının altına kitap alarak dolaşırlardı. Okumak veya okuduğunu arkadaşlarına hissettirmek önemliydi.
Ancak Hiram Abas'ın hiç öyle kaygılan yoktu.
Okumayı sevmiyordu...
Gençler o yıllarda siyasetle çok yakından ilgili değillerdi. Bazılan "lnönü"cü, bazıları ise "Menderes"çiydi, hepsi o ka­dar...
Faşizm, komünizm gibi siyasal terminolojiler yoktu he­nüz dillerinde.
Ancak Hiram Abas, arkadaşlanyla bir araya geldiğinde, "antikomünist" olduğunu sık sık vurguluyordu: "Dünyada tek başıma kalsam da, yine de komünistlerle savaşırım!"
Ve bir gün okulda bir dedikodu yayıldı: "Boksör Hiram'ın tabancası var!"
Duyanlar kulaklanna inanamadılar. Çünkü, "çiçek ço­cuklarının" yeni yeni dünya sahnesine çıkmaya başladığı günlerdi o günler; dünya gençliğinin sevgi ve kardeşlikten (18Bu kitabın yazarlarından Doğan Yurdakul o yıllarda henüz ortaokulöğrencisiydi. ama küçük bir basketçi olarak bu maçlarıkaçırmazdı. Bir maçtan sonra salondaçıkan kav­gayıbalkondan izlerken, bir Mülkiyelininüstüne gelen Harbiyeliteri yumruklarıyta yere dü­şürdüğünügörmüşve bunun kim olduğunu soruncaçevresindekilerden. "O meşhur Bpk-sör Hiram* yanıtınıalmıştıDoğan Yurdakul. Hiram Abas'ın adınıilk kez orada duymuştu.)bahsedip, savaşa karşı çıktığı o dönemde, Hiram Abas'ın ta­bancasının olması arkadaşlarını çok şaşırtmıştı!
Hiram Abas'ın nefret ettiği komünistler o günlerde, San-saryan'da işkenceli sorgulamalardan geçirilip, sanık sandal­yelerine oturtulmuşlardı. Aralarında Şefik Hüsnü, Zeki Baş-tımar gibi isimlerin bulunduğu 167 solcunun yargılandığı dava, 15 ekim 1953'te başlamıştı.
Davanın biri bitmeden diğeri açılıyor, ancak komünistler yılmak nedir bilmiyorlardı. Onca işkenceden geçen Hikmet Kıvılcımlı ve 12 arkadaşı Vatan Partisi'ni kurmak için istan­bul Valiliği'ne başvuruyorlardı...
Hiram Abas vali olmak istiyordu!
Siyasal Bilgiler öğrencileri üçüncü sınıfta bölüm tercihi
yapmaları gerekiyordu.
Üç bölüm vardı: idarî, malî ve siyasî şubeler.
Maliyeci olmak isteyenler malî şubeyi seçiyorlardı, idari şubeden mezun olanlar kaymakam, emniyet müdürü, vali oluyordu. Hariciyeci yetiştiren siyasî şubeye girmek isteyen­lerin ise yabancı dil sınavından geçmeleri gerekiyordu.
Hiram Abas, yabancı dil bildiği halde bu sınava girmedi. Vali olmak için idarî şubeyi seçti...
6-7 EylülOlayları
Selanik Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde okuyan. Batı Trakya Türklerinden 21 yaşındaki Oktay Engin ise, bomba­yı attığı 5 eylül 1955 tarihinde, bir gün Nevşehir valisi olaca­ğını bilmiyordu...
25 temmuz 1955.
Yunanistan, Birleşmiş Milletler'den Kıbrıs konusunu gündeme almasını isteyerek adadaki sorunu uluslararası
platforma taşıdı.
29 ağustosta Kıbrıs sorununu görüşmek üzere Londra Konferansı düzenlendi. Türkiye'yi, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, Millî Savunma Bakanı Ethem Menderes ve 3 geperal ile diplomatlardan oluşan bir heyet temsil ediyordu.
Anlaşma sağlanamadı.
 
 Bir hafta sonra: 5 eylül 1955'te Atatürk'ün Selanik'teki evine bomba atıldı! Bomba olayı. DP Milletvekili Mithat Pe-rin'in Ekspres gazetesinde özel bir baskıyla manşet yapıla­rak kamuoyuna duyuruldu: "Atamızın evine bomba !"19
Ardından infial geldi!
Bomba Atatürk'ün evine değil de, istanbul'un 500 yıllık çokkültürlü yapısına atılmıştı sanki.
Yeni oluşmaya başlayan varoşlardan akın akın şehre inen Türkler: binlerce yıldır birlikte yaşadıkları Rum. Erme­ni, Yahudi vatandaşlara ait ev ve işyerlerini birkaç saat için­de yakıp yıktılar, yağma ettiler: Lebon, Markiz, Laon pasta­neleri, Banco di Roma. Beyoğlu, Arnavutköy, Bebek. Beşik­taş, tstinye, Yeniköy semtlerini dolaşan öfke Adalara kadar ulaşmıştı...
Göstericiler, "Kıbrıs Türktür, Türk kalacaktır. Rumlar it­tir it kalacaktır" diye slogan atıyorlardı sürekli.
6 ve 7 Eylül günlerinde süren olayların bilançosu kor­kunçtu: 3 kişinin öldürüldüğü, 30 kişinin yaralandığı saldı­rılarda, 73 kilise, l fabrika, 8 ayazma, 2 manastır, 3 584'ü Rum vatandaşlara ait olmak üzere 5 538 gayrimenkul tah­rip edilip yakılmıştı.20
Hükümet hemen teşhisini koydu: bu olay olsa olsa ko­münist kışkırtması olabilirdi!
Zaten Başbakan Adnan Menderes de 12 Eylül günü mec­lis kürsüsünde, komünistlerin tertibinden söz etmişti. *
Ve polis. Sıkıyönetim Komutanı Nurettin Aknoz'un emriy­le harekete geçti, "komünist tertibi" bahanesiyle önde gelen solcu aydınlan tutukladı. (19 "Haberi" yapan Mithat Perin'in kişiliğiçok ilginçti. 27 Mayıs 1960'tan sonra. 1962 yı­lısonlarında MAH BaşkanıFuat Doğu'ya Kayseri Cezaevi'nden bir mektup geldi. Gönde­ren Mithat Perin'di. Perin,önce geçmişyıllarda "servise" (MAH'a) verdiğiçeşitli hizmetleri. "25 seneyi bulan gazetecilik hayatımda açık veya gizli hiçbir faaliyetten geri durmadığımıherkesten evvel servisin bildiği kanaatindeyim..." gibi sözlerle uzun uzun anlattıktan sonra baklayıağzındançıkarıyordu. Hapistençıkınca gazeteciliğe devam edecekti. Yapacağıyayınlarla komünizme ve Kürtçülüğe karşıcephe oluşturacaktıBunun için sahibi olduğu Havadis Matbaası'yla (GüneşMatbaacılık AŞ) istanbulEkspres gazetesine malîyardım, resmîilan ve kredi kolaylığırica ediyordu ! O yıllarda MillîEmniyet Hukuk ve Basın Müşa­viri AskerîYargıçDoğan Tanyer bu mektubu dokuz yıl sonra,Devrim dergisinin 19 ocaK 1971 tarihli sayısında yayımladı.
20 Halen ANAP milletvekili olan Yılmaz Karakoyunlu da GüzSancısıadlıromanının son bölümlerinde 6-7 Eylül Olayları'na genişyer vermektedir.)
Devamını "Dinozor" Mina Urgan'dan okuyalım: "Elli ko­münistin hemen tutuklanması emredildi. Birinci Şube'deki komünist dosyalarının bir kısmı gelişigüzel raflardan indiri­lip masaların üstüne yığıldı. Artık piyango kime çıkarsa. Bunların arasında ölenler ya da yıllardır İstanbul'a ayak basmayanlar vardı. Bu yüzden ancak kırk dört kişi tutuk­landı. Aralarında anımsadığım kadarıyla Aziz Nesin, Nihat Sargın, Profesör Boratav'ın kardeşleri Dr. Müeyyet ile Dr. Can, Kemal Tahir, Tornacı Emin, İlhan Berktay, Hasan İz­zettin Dinamo, Dede Ahmet, Dr. Hulusi (Dosdoğru) ve daha başkaları vardı. Bunlar aylarca Harbiye'de hapis kaldılar. Polis de bu adamların 6-7 Eylül Olaylarıyla yakından uzak­tan hiçbir ilgisi olmadığını o kadar iyi biliyordu ki, değil mahkemeye vermek, çoğu alelusul sorguya bile çekilmemiş-ti..."2i
Neden solcuların gözaltına alındığı birkaç yıl sonra orta­ya çıktı: o tarihte C1A Başkanı Ailen Dulles İstanbul'daydı.
CIA Başkanı Dulles, olaylara bakarak MAH Başkanı Beh­çet Türkmen'e, "olaylarda gördüğü tahribat şekillerinin ta­mamıyla komünist taktiği usulüne uygun olduğunu" ifade etmişti.22
Yunanistan'da yürütülen soruşturma ve mahkeme kara­rı gerçeği ortaya çıkardı:
Selanik Konsolosluğu'nda görevli Hasan Uçar ile Batı Trakya Türklerinden üniversite öğrencisi Oktay Engin bom­balamıştı Atatürk'ün evini!
Peki, İstanbul'un 52 farklı yerinde aynı anda başlayan olayları kim tertiplemişti ? Azınlıklara ait ev ve işyerlerinin listesini günler önce kim hazırlamıştı ?
Türk Silahlı Kuvvetleri'nde "orgeneral" rütbesine kadar yükselip Millî Güvenlik Kurulu genel sekreterliği görevinde bulunan, o günlerin genç subayı Sabri Yirmibeşoğlu, Özel Harp Birimi'nde, Seferberlik Tetkik Kurulu'nda görevliydi.
Yıllar sonra orgeneral rütbesinden emekli olduğunda, 6-7 (21Mina Urgan,Bir Dinozorun Anılan,YapıKredi Yayınları, 1998, s. 281.
22Tarih ve Toplumdergisi, sayı33, s. 147.)Eylül Olaylan'nın perde arkasını Gazeteci Fatih Güllapoğ-lu'na açıkladı: "- Sonra 6-7 Eylül Olaylan'nı ele alırsak,
- Pardon Paşam, pek anlayamadım. 6-7 Eylül Olayları mı?
- Tabiî... 6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı. (Paşa bunları söyler­ken benden de soğuk terler boşandı.) Sorarım size! Bu muh­teşem bir örgütlenme değil miydi ?
-E, evet Paşam!"23
6-7 Eylül tertipcileri bir bir açığa çıkmıştı zamanla...
Kızgın toplulukları kışkırtarak infial yaratan Kıbrıs Türk-tür Cemiyeti, Menderes Hükûmeti'nin güdümündeydi. Hat­ta cemiyetin genel sekreteri Kâmil Önal, MAH mensubuydu. Cemiyet öylesine bir koruma altındaydı ki, olaylardan sonra haklarında delil toplamak isteyen bir istihbarat elemanı tu­tuklanmıştı ! Emniyet müfettişlerinden Cemal Sancak Yassı -ada'da verdiği ifadede, Kıbrıs Türktür Cemiyeti'ne ait bir bel­geyi almak için Sıkıyönetim'e başvuran MAH memuru Hay­dar Tansuğ'un komünist diye tutuklandığını söylemişti ! Yassıada'da görülen 6-7 Eylül Olayları Davası'nın 19 ekim 1960 tarihli duruşmasının ikinci celsesinde, sanıklara altın­da MAH Başkanı Behçet Türkmen'in imzasının bulunduğu ve olayların tertip olduğunu doğrulayan bir Millî Emniyet ra­poru okundu. Rapora karşı ne diyeceği sorulan Adnan Men­deres şunları söyledi: "Millî Emniyet raporlarına fazla önem vermemek lazımdır. Bu raporu tanzim eden Millî Emniyet müfettişi, 7 Eylül'e kadar hiçbir şeyden haberdar değildir. Fakat hadiseler olup bittikten sonra 7 Eylül'de sağdan sol­dan derlediği haberlerle böyle bir rapor yazıyor."24
Yassıada Mahkemeleri'nde olaylardan bu cemiyetin veya komünistlerin değil, DP yöneticileri ve teşkilatlarının sorum­lu oldukları sonucuna varıldı. Celal Bayar ile Adnan Mende­res ve hükümetinin üst düzey yöneticileriyle ilgili dava, (23Fatih Güllapoğlu,Tanksız, Topsuz Harekât,Tekin Yayınevi, 1991, s. 104. SabrıYır-mibeşoğlu emekli olduktan sonra,Askeri ve Siyasi Anılarımadlıkitap yazdı(KastaşYa­yınları, 1999). Emekli Orgeneral Yirmibeşoğlu kitabında, Gazeteci Güllapoğlu'na anlattık­larından bahsetmiyordu,
24 Yassıada tutanaklarına dayanarak nakleden: Hulusi Dosdoğru.6-7 Ey/ûl Olayları.Bağlam Yayınları, 1993, s. 124.)Anayasa'nın ihlaliyle ilgili ana davayla birleştirildi.25
Şaşırtıcı rastlantılardan biri de, 6-7 Eylül Olaylan'ra orga­nize eden Seferberlik Tetkik Kurulu Başkanı Albay Cemal Akbay'ın, tutuklanan Aziz Nesin'in Harp Okulu'ndan sınıf arkadaşı olmasıydı...
6-7 Eylül provokasyonunun nedeni Kıbrıs'tı!
Birleşmiş Milletler 22 eylül günü, Kıbrıs sorununun gün­deme alınma önerisini geri çevirdi. ABD, Atina'yı destekle­mediğini açıkladı.
Dışişleri Bakanlığı koltuğuna henüz yeni oturan Fuat Köprülü mecliste yaptığı konuşmada, Yunanistan'a çatarak, "Kfbrls'ın Türk olduğunu ve Türk kalacağını" açıkladı.
ikinci Dünya Savaşı'ndan sonra özel harp tekniklerini öğ­renen üç Türk subayı; Mehmet Bozkurt, Remzi Kızılsu ve Muzaffer Temizer gizlice Kıbrıs'a giderek, Türk Mukavemet Teşkilatı'nı kurmuşlardı.
Teşkilatın kod adı; Bozkurt'tu!
Adaya sivil olarak, illegal yollardan giren Türk subayları. Seferberlik Tetkik Kurulu'nun elemanlarıydı. Kıbrıslı Türk­leri örgütleyip, tıpkıAmerikan Harp Doktrinleri kitabında yazdığı gibi "kontrgerilla" savaş teknikleri öğretiyorlardı.
Bayraktar ve bayraktara bağlı sancaklardan oluşan hüc­re örgütlenmeleri oluşturulmuştu.
"Mücahit" yetiştiren özel harpci subaylar görev süreleri dolunca Türkiye'ye dönüyor, onların yerine, yine sahte isim­lerle, sivil kıyafetlerle yeni özel harpçiler gizlice Kıbrıs'a çıkı­yorlardı.
Yunanistan da benzer yöntemler uygulayarak, EOKA'ya destek veriyordu...
Adada her geçen gün gerginlik tırmandırılıyordu...
Küçük bir kıvılcım Kıbrıs'ın yaşamını altüst etmeye yete­cek gibiydi...
O günlerde Hiram Abas'ın okulundaki küçük bir kıvılcım SBF'yi karıştırdı.
Yayımladığı Forum dergisinde Menderes Hükûmeti'ni sürekli eleştiren Siyasal Bilgiler Fakültesi Dekanı Turhan Fey-zioğlu'nun l aralık 1956 tarihinde görevden alınması Mülki-ye'nin karışmasına neden oldu.
Başta Aydın Yalçın olmak üzere bazı Öğretim görevlileri istifalarını verdi.
Öğrenciler okulu boykot etti.
Boykotçu öğrencilerin liderliğini bugünün ünlü isimlerin­den Yalçın Küçük ve Oktay Ekşi yapıyordu. Gösteriler sonu­cu 300 öğrenci gözaltına alındı. Gözaltına alınan öğrencile­rin götürüldüğü Emniyet Birinci Şube'nin müdürü (gelece­ğin istanbul valisi millî savunma bakanı) Nevzat Ayaz'dı.
Hiram Abas, ne gözaltına alınan öğrenciler arasındaydı, ne de boykota katılanlar...
Aynı tarihte, ABD, "Eisenhower DoktrinTni dünyaya du­yurdu:
"Hür dünya devletleri birbirlerine karşılıklı olarak bağlı­dırlar. Bir devletin kendi kendine yetmesi artık gerilerde kal­mıştır. Ortak egemenlik karşılıklı bağımlılıkla sağlanır..."
Amerika, ekonomik ve askerî yardım isteyen ve hatta ül­kelerine, askerî çıkarma yapılmasını bile isteyen Ortadoğu devletlerine bu yardımı sağlayacağını açıkça ilan ediyordu...
Beş günlük bir ziyaret için Benjamin Fairless başkanlı­ğında bir Amerikan heyeti, 11 ocak 1957 tarihinde Türki­ye'ye geldi. Heyet, Türkiye'ye yapılan askerî ve ekonomik yardımı incelemek ve bu konuda Başkan Eisenhower'a ra­por sunmak için görüşmelere başladı.
20 mart 1957 tarihinde, yine bir Amerikan heyeti rapor hazırlamak için üç günlüğüne Ankara'ya geldi.
Türkiye'ye sadece Amerikan heyetleri gelmiyordu...
Hiram Abas'ın yaşamını değiştirecek, meslek seçimini et­kileyecek bir film de, sinemalarda gösterime girmişti...
Rıhtımlar Üzerinde
Sinemaya çok meraklıydı. Haftada en az bir kez giderdi. Pazartesi akşamları yapılan gala gecelerini kaçırmamaya dikkat ederdi... Bir gün kızlı erkekli bir arkadaş grubuyla yine sinemaya gitmişlerdi. Başrollerini Alida Valli ile Jean-Claude Pascal'ın oynadığı filmin adı Günahkâr Gönüüer'di. Sinemadan çıktık­larında kızlardan biri, filmin erkek kahramanını eleştirerek, "Siz erkekler hep aynısınız" deme gafletinde bulundu. Bu söz üzerine kendini kaybeden Hiram Abas, genç kızı bir yumrukta kaldırıma seriyordu...
Yine sinirlenmiş ve gözü hiçbir şey görmemişti Hiram Abas'ın!
Ama hayatını değiştirecek filmi iki yıl sonra görecekti...
1954 yılında çekilenRıhtımlar Üzerinde filmi 8 dalda Os-car kazanmıştı.
Film, Marlon Brando'nun canlandırdığı Terry Malloy'un başından geçenleri konu ediyordu. Eski boksör Terry, New York'un nhüm bölgesinde ağabeyi Charley için ufak tefek iş­ler yaparak yaşamını sürdüren bir gençti.
Ağabey Charley ise; rıhtımdaki sendikanın başında bulu­nan, kendi menfaatinden başka bir şey düşünmeyen, para­sını da cinayet ve dolandırıcılıkla kazanan Johnny Friendly için çalışıyordu.
Rıhtımda tüm çalışanlarca bilinen bazı kurallar vardı.
Birinci kural "gerçekçi"ydi: Johnny Friendly için çalışıyor ve onunla iyi geçiniyorsanız, rıhtımdaki bütün iyi işleri siz alır; az iş yapip çok para kazanabilirdiniz...
ikinci kural son derece basitti: Friendly'yle anlaşamıyor -sanız iş bulamazsınız...
Üçüncü kural ise gayet kesindi: bu sendika üyelerinin ya-sadjşı hareketlerini başkalarına, mesela polise ihbar edecek olursanız, hayatla ilişkiniz kesilirdi...
Marlon Brando, yani Terry, bir gün bilmeden, ağabeyi Charley ve patronu Friendly tarafından, bir adamın öldürül­mesine alet edildikten ve kurbanın kız kardeşine âşık olduk­tan sonra; kendi hayatını sorgulamaya, rıhtımda çalışan in­sanların yaşam şartlan üzerinde düşünmeye başlar. Mahal­lenin rahibiyle konuşurken ona, "Eğer Friendly ve adamları­nı ele verirsem hayatımın hiçbir değeri kalmaz" diye yakınır. Rahip Bany de ona yaşamını değiştirecek sihirli cümleyi söyler: "Eğer ele vermezsen ruhunun ne değeri kalır ?"
Ve Terry tahmin edileceği gibi polise gidip tüm bildikleri­ni anlatır...
Film Hiram Abas'ı derinden etkilemişti. Filmin kahrama­nı Terry gibi giyiniyor; yakasını her zaman kaldırdığı siyah mont değişmez parçası haline geliyordu. Terry gibi yürüyor, saçını Terry gibi tarıyor ve hep ondan bahsediyordu.
Zaten kendisi de Terry gibi bir boksördü...
Tek farkı piposuydu!
Burada biraz duralım ve filmin senaryosuna yansıyan gerçek yaşamla ilgili bir saptama yapalım:
Yönetmen Elia Kazan, filmi çektiği 1954'ten iki yıl önce, Amerika'daki McCarthy Soruşturmaları sırasında, "Ameri­kan Aleyhtarı Etkinlikler Soruşturma Komisyonu"nun (HU-AAC) karşısına çıkmış ve "komünist" olan meslektaşlarını ihbar etmişti!..
işin özünde EliaKazan, Rıhtımlar Üzerinde filminde, bu hareketinin sebebini açıklamaya çalışıyordu. Kendi tutumu­nun özeleştirisini filmin kahramanı Terry'nin davranışında gösteriyordu. Yani yönetmen Kazan, arkadaşlarını "ruhunu kurtarmak için" ele vermişti.26
Film Hiram Abas'ı sadece biçimsel yönden mi etkilemişti ?
Yoksa istihbaratçı olmasına da katkıda bulunmuş muy­du?
1957 yılında okuldan mezun olduktan 20 gün sonra MAH'ın kapısını çalmasında filmin kahramanı Terry'nin ne kadar etkisi vardı ?.. (26AradançoK uzun yıllar geçtikten sonra, 1999 yılıOscar töreninde Elia Kazan'a "OnurÖdülü" verildi. 90 yaşına merdiven dayamışolan yönetmen sahneyeçıktığında salonda bu­lunanların yansıayağa kalkmayarak ve alkışlamayarak onu hâlâatfetmediklerini belli ettiler. Filminçekimlerinin bitmesinden sonra Elia Kazan'ıbir daha görmeyen Marlon Brando ise tö­rene gelmemişti!)
 
ikinci bölüm
 
Mason dayanışması
 
Heyecanlıydı...
Uzun boylu, üçgen yüzlü, efe görüntüsü veren adam, ger­çi kendisine yaşıtı gibi davranıyordu ama, Hiram Abas baş­ta elleri olmak üzere vücudunun titremesine bir türlü engel olamıyordu...
Ne de olsa karşısındaki adam; haşin kişiliğiyle ünlü ve Başbakan Adnan Menderes'in en yakınındaki bürokratlar­dan biriydi...
Başbakanlık Müsteşarı Ahmet Salih Korur'dan randevu­yu, babası Hilmi Abas almıştı. Aile tanıdıklarıydı. Müsteşar Korur asü, dedesi Mübarek Galip Eldem'in yakın arkadaşıy­dı. Yakınlıkları, "biraderlik'ten geliyordu; ikisi de masondu...
Devletin en üst katında oturan birinden, dedesi hakkın­da övücü sözler işitmek gururunu oksamıştı. Heyecanı ya­tışmış, kendine güveni gelmişti.
Soru üzerine, neden istihbaratçı olmak istediğini, özerde seçtiği cümlelerle tane tane anlattı.
Başbakanlık müsteşarı, aslında Hiram Abas'ın anlattık­larını dinlemiyordu. Biliyordu ki, teşkilatın okumuş, dil bi­len yeni elemanlara ihtiyacı vardı.
Artık MAH'a güvenmiyordu ve güvendiği, bildiği, tanıdığı kişilerin teşkilata girmesini istiyordu. Başbakanlık müsteşarının MAH'a güvenmemesinin ne­deni vardı.
Başbakan Menderes'in örtülü ödenekten dağıttığı parala­rın muhasebesini tuttuğu ve başbakanın gizli işlerini yaptı­ğı için teşkilatla hep yakınlık içinde olmuştu!
işin özünde teşkilatın "görünmeyen başkanı" kendisiydi. Başbakan gelen raporları okumaz, ona verir, istihbarat bil­gilerini de, MAH başkanından değil, kendisinden dinlerdi.
Menderes, 1946'dan sonra kendisine karşı bir silah ola­rak kullanılan MAH'ı, iktidara geldikten sonra, kendi istihba­rat örgütü durumuna getirmekte hiçbir sakınca görmemişti. Zaten bu amaçla 12 yıl başkanlığı yürüten Naci Perkel'i ekar-te edip Behçet Türkmen'i MAH'ın başına getirmişti...l
MAH Başkanı Behçet Türkmen gerçekte kimin "adamıy­dı?" Menderes'in mi; askerin mi; yoksa...
"Yoksa"nın yanıtı kısa bir zaman sonra ortaya çıkacaktı...
Başbakanlık Müsteşarı Ahmet Salih Korur'un, o günler­deki tek korkusu Başbakan Menderes'in gönül maceraları­nın ortaya çıkmasıydı..
Ne yazık ki korktuğu bir gün başına geldi...
O gün. Menderes kendisini çağırıp, "Millî Emniyet'le il­gili bazı şayialar dolaşıyor" demişti. "Gir içlerine, sor soruş­tur, kulağımıza gelen bu şayialarda ne kadar gerçek payı var, öğrenelim."
Ahmet Salih Korur'un teşkilat içinde özel istihbaratçıları vardı. Dinlenen telefonların kayıtlarını kendisine de getiri­yorlardı. Ama şimdi kendisinden habersiz bir de başbakanı mı dinlemeye başlamışlardı ?
Aslında Menderes'in araştırılmasını istediği konular, ar­tık sağır sultanın bile duyduğu kendi gönül maceralarıyla il­giliydi. Kulağına kadar gelen "söylentilere" göre, ilişkide ol­duğu kadınlarla yaptığı telefon konuşmaları MAH tarafın­dan dinleniyordu. (1969'da vefat eden Naci Perkel anılarınıkaleme almıştı. Ancak MİT,ölümünden sonra notlarına el koydu ve yayımlanmasına izin vermedi. Mehmet Eymür'le röportaj, Tem­po dergisi, 21-27 nisan 1991.) Başbakanlık müsteşarı yaptığı soruşturma sonucunda şaşkınlık verici olaylarla karşılaştı. MAH'ın dinleme istas­yonlarını Amerikalıların kurduklarını, özellikle "telefon din­leyen" personelin maaşlarını CIA'dan aldıklarını öğrendi. Ama Menderes'e verdiği rapor bundan ibaret değildi, rapor daha birçok acı gerçeklerle doluydu.
Amerikalılar, MAH'a hakimdi. Para veriyor, örgüte "nü­fuz" ediyorlardı. Millî Emniyet'in bütün dosyalan CIA'mn kontrolündeydi. istanbul'da Millî Emniyete ait bir okul, ser­visin istanbul örgütü ve Yeşilköy'deki Soruşturma Teşkilatı tümüyle Amerikalıların emrindeydi. Okullara, Soruşturma Teşkilatı'na Amerikalılar "doğrudan" para veriyorlardı, is­tanbul bölge örgüt başkanlığına "doğrudan" para ödüyorlar­dı. Karşılığında "iş" istiyorlardı.
Dedikleri ne kadar doğruydu bilinmez ama; teşkilatta gö­rev alanların, çalışanların hemen hemen tümü Amerikalılar­dan para alarak karşılığında "iş" görmekten onurlarının ze­delendiğini söylemişlerdi. Bu durumun kendilerine ıstırap verdiğini belirtiyor, yakınıyorlardı...
Müsteşar Korur, öğrendiklerini satır satır Başbakan Menderes'e anlatıyordu:
"Kiminle konuştuysam" diyordu, "Millî Emniyet'in sadece CIA'dan değil, öteki yabancı gizli servislerden de 'para' aldı­ğını söylüyor."
Ne var ki, Türk gizli servisine yardım adı altında yapılan, karşılığı istenen paraların verilmesinde CIA'mn yöntemi ile, öteki servislerin uygulamaları arasında fark vardı. Fransız, İngiliz ve italyan gizli servisleri "parayı, Millî Emniyet'in An-kara'daki merkezine" veriyorlardı. CIA ise, ne merkez tanı­yordu, ne de yöntem değiştirmeye yanaşıyordu. Egemenliği­ne aldığı gizli servis ünitelerine her ay CIA'mn adamları gidi­yor, birimin başındaki kişiye zarf içinde "para" bırakıyordu...
Yapılan saptamalara göre, Millî Emniyet birimlerine; CIA ayda 100 000, ingilizler 30 000, Fransızlar 7 000-8 000, ital­yanlar da 4 000 lira ödüyorlardı. CIA'mn uygulamalarıyla olay, "hizmet mukabili bir miktar yardım" olmaktan çıkmış. Türk gizli servisini aylık ücretlerle çalıştırmaya yöneltmişti. Devletin "gizliliğine" giren CIA. sanki bağımsız bir ülkede çalışmıyordu. ABD'nin gözetiminde, denetiminde bir ülkede bulunuyormuş gibi pervasız, dilediği gibi faaliyet gösteriyor­du. Gizli servistekiler, CIA'nın "işçilerTydi. Menderes, müs­teşarına döndü: "Ahmet Salih Bey" dedi, "bu böyle gitmez..." Yenice sigarası içerdi Menderes. Bir tane yaktı ve kesin dille konuştu: "Keselim ilişkiyi."2Eklemeden de yapamadı; "Ama Amerikalıları darıltmayalım. Yardımına muhtacız. Bizim servis mensuplarının Amerikalılardan -CIA'dan- para alıyor vaziyete düşmelerini derhal önleyelim."
Çözüm yolu da gösterdi müsteşarına: "Bize yapacaktan yardımı 'malzeme' olarak yapsınlar."3
Sonradan, birkaç yıl sonra yargılanacağı Yassıada Du-ruşmalan'nda, "Vaziyeti böyle idare ettik" diyecekti...
Ahmet Salih Korur da, yargılandığı Yassıada'da bu ilişki­ler konusunda, 22 aralık 1960 günü yapılan duruşmada şunları söyleyecekti:
"Dedim ki, sureti katiyede Amerikalılardan para almaya­caksınız. Amerikalıların servis şefini daireme çağırdım. Kati calimati verdim: 'Hiçbir memurumuzla temas etmeyeceksi­niz ve para vermeyeceksiniz.' Evet, deyip gitti"
Aynı oturumda devrik başbakan Menderes de şunları di­le getiriyordu:
"Böyledir Beyefendi. Yavaş yavaş yardımı kestik. Bu yar­dımlar şöyle başlamış: servisler arasında irtibatlar tesis et­mek, birbirine malumat vermek suretiyle müşterek çalışılı­yor. Bunun bağlı olduğu külfeti karşılamak üzere yavaş ya­vaş irtibat tesis etmişler, bunu (MAH başkanı) Behçet Türk­men'in uygun gördüğü anlaşılıyor. Ahmet Salih Korur'u bu servise bir de orada neler cereyan ediyor, gayesini anla din­le diye vazifelendirmemin sebebi budur. Netice aldıktan son­ra ilişkileri keselim, ama Amerikalıları darıltmayalım. Daimi surette servis olarak yardıma muhtacız. (2 Başbakan Menderesin, ABD'ye kızdığıo yıllarda CIA ajanıPaul Henze Türkiye'de görevliydi. Gazeteci Ufuk Güldemir'e, "1958 yılında ABD'ye Menderes aleyhinde rapor yol­lamamız yasaklanmıştı" diyecekti(Texas Malatya, Bilgi Yayınevi, 1992, s. 87).
3 Cüneyt Arcayürek,Darbeler ve Gizli Servisler, Bilgi Yayınevi, 1989, s. 43-46.) Bizim servise mensup olan memurlar, doğrudan doğruya Amerikalılardan pa­ra alıyor gibi vaziyete düşmeyi önleyelim dedim."
Başbakan Menderes ile Müsteşarı Korur, işin özünü öğ--mrnislerdi: "ClA'dan doğrudan para almayı servisin başın-^a bulunan Behçet Türkmen Paşa sağlamıştı."
Başbakan Menderes böylece telefonlarının kimler tarafm-dan dinlendiğini de öğrenmiş oluyordu.
Aslında bunun pek de şaşûacak bir tarafı yoktu; ClA'nın Iran Şahı Rıza PemevVnin yatak odasını dinledi^ de yifiar sonra ortaya çıkacaktı.
Lüks Nermin'in telefonu dinleniyor...
Başbakan Menderes'in telefonlarının dinlenmesini CIA mı istemişti ?
Pek bilinmiyor ancak tahmin ediliyor.
Bilineni; dönemin istanbul Emniyeti'nin ikinci Şube Mü­dürü Ergun Gökdeniz anlattı: "O zaman Dışişleri Bakanlı-ğı'nın istanbul'da kullandığı bir randevuevi vardı. Lüks Ner-min adında bir kadın işletirdi. Randevuevinin bazı politika­cılar tarafından korunduğunu, dolayısıyla emniyeti ilgilendi­ren çok önemli bir konuda müdahale edilemediğini görüyor­duk. Fuat Doğu MAH'ta operasyon şefiydi; binbaşı idi. Ken­disinden rica ettim. Teknik grubunu aldım ve dinledim ran-devuevinin telefonlarını. Mesela dönemin içişleri Bakanı Na­mık Gedik operasyon olarak bazı şeyler vermişti o zaman. Örneğin uyuşturucu kaçakçılarından bir tanesinin DP'li bir bakanın evinde saklandığı iddiası nedeniyle o zamanki MAH'tan rica ettim; bakanın evini dinledim ve doğru çıktı. Uyuşturucu kaçakçısı, bakan evinde saklanıyordu, işlem yapılmadı. Şimdi de adını açıklayamam."
Ergun Gökdeniz'e göre, Lüks Nermin dinlenirken bazı özel telefon konuşmalarına da şahit olmuşlardı.
Lüks Nermin, mesleğe Beyoğlu'ndaki Rumeli Han'da atıl­mış, sonra "işlerini" büyüterek Osmanbey'de kendi "mekânımı" açmıştı. O tarihlerde istanbul'da tam 70 randevuevi vardı.
Müşterileri hep üst düzey zenginler, siyasetçiler ve bürok­ratlardı.
Devlete hizmet vermiyor da değildi hani.
Örneğin, Cumhurbaşkanı Celal Bayar'ın davetlisi olarak Türkiye'ye gelen Endonezya Cumhurbaşkanı Ahmet Sukar-no İstanbul'un güzelliğine ve kendisine sunulan Lüks Ner-min'in kızına âşık olmuştu. Gezisini, çok beğendiği "yatak arkadaşı" için bir gün de uzatmıştı.
Endonezya cumhurbaşkanını Türkiye'den gayet mem­nun uğurlayan Türk diplomatlarının sevinci kursaklarında kalmıştı. Başkent Cakarta'dan gelen mesaj hiç de iç açıcı de­ğildi; Cumhurbaşkanı Sukarno istanbul'da belsoğukluğuna yakalanmıştı!
Endonezya, Türkiye'yi kınıyordu! Eh kabak tabiî ki Lüks Nermin'in başına patlayacaktı. Döviz kaçakçılığı bahane edi­lerek birkaç aylığına cezaevine atıldı...5
Lüks Nermin cezaevine girerken avazının çıktığı kadar bağırıyordu. Haykırışını Ankara'nın duymasını istiyordu sanki: "Ulan, Allah belanızı versin, parasını bile vermiyorsu­nuz, sonra da çıkıp hesap soruyorsunuz."
Haklıydı. Öyle ki, bazı Arap şeyhleri birden fazla kız isti­yordu koynuna.
Ve hepsinin ihtiyacını Lüks Nermin sağlıyordu.
Devrin şöhretli dansözü Özcan Tekgül de canını Irak Kralı Naibi Abdullah ile Başbakan Nuri Said Paşa'nın elin­den zor kurtarmış, DP Milletvekili Mekki Sait Esen'in istan­bul Florya'daki evine sığınmıştı. Anlaşılan devletin yabancı konuklan ağırlamak için belli artistleri, dansözleri vb içeren bir protokol listesi vardı!..
HocasıMAHbaşkanı oldu
Hiram Abas'ın. dedesinin "mason birader"! Müsteşar Ko-rur'u ziyaret ettiği günden 8 ay önce, MAH Başkanı Behçet Türkmen 18 nisan 1957 tarihinde Bağdat Büyükelçiliği'ne gönderilmişti.(SMurat Bardakçı,Hürriyet, 24 mayıs 1998.) Ancak Türkmen Amerikalılarla ilişkisini hiç kesmedi. Has ailesiyle birlikte, Coca Cola'run Türkiye'deki ortağı oldu ! Herhalde emekli maaşıyla yapılacak bir yatırım değildi bu. O günlerde bu sorulan sormak, "servet düşmanhğı"ydı!
Neşet Güriş, MAH'a 1931 yılında, 22 yaşında girmişti. CIA'dan alman paraların tanıklarından biriydi:
"Behçet Türkmen Paşa teşkilata gelince ne kadar adam alabildiyse hepsini aldı. Koridorlara masalar sığmadı. O ka­dar genişleme oldu, ama çoğu kıymetsiz ve değersiz insan­lardı. Şimdi Amerikalılar tabiî, operasyonlarla ilgili konular­da para veriyorlardı. Fakat Behçet Paşa'nın aldığı paralar, onlar illegal paralardı."6
MAH Başkanı Albay Behçet Türkmen'in yaşamında Men­deres'in varlığı ona her zaman şans getirmedi.
Türkmen, Başbakan Menderes'in uçağının düştüğü ka­zada oğlu Güner Türkmen'i kaybetti. Tek tesellisi diğer oğlu Ilter Türkmen'di.
O da babası gibi, Türk bürokrasisinin merdivenlerini hız­la çıkıp, 12 Eylül 1980 Askerî Darbesi'nin dışişleri bakanı olacaktı...
Behçet Türkmen'den boşalan MAH başkanlığına Albay Emin Çobanoğlu vekâleten atandı.
Türkmen'in yerine kimin geleceği konusu, Cumhurbaş­kanı Celal Bayar ile Başbakan Adnan Menderes'in arasını açmıştı.
Devletin zirvesindeki tartışma sürdükçe Albay Cobanoğ-lu'nun MAH'taki görev süresi uzuyordu.;
Sonunda Cumnurbaşkanı Celal Bayar'ın dediği oldu; 7 ay sonra atama yapılabildi.
MAH'ın başına ilk kez bir sivil başkan geldi: Hüseyin Av-ni Göktürk.
57 yaşındaki Göktürk, 1927 yılında istanbul Hukuk Fa­kültesi mezunuydu. Cenevre'de lisans, Berlin'de doktora çalışmaları yapmıştı. 1935'te doçent, 1940'ta profesör ol­muştu. Hiram Abas'ın Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde(6 TuncayÖzkan,Bir Gizli Servisin Tarihi, Milliyet Yayınları, 1996, s. 126.)kısabir dönem öğretmenliğini yapmıştı...
1954 yılında DP'den Niğde milletvekili seçÜdi. içişleri ve adalet bakanlığına vekâleten baktı.
Hüseyin Avni Göktürk bu özellikleri nedeniyle MAH baş­kanı olmamıştı kuşkusuz.
işin doğrusu, 27 ekim 1957 seçimlerini kazanıp milletve­kili olamayan DP'li Hüseyin Avni Göktürk, 21 kasım 1957'de Türkiye'nin istihbaratını yönetmek için MAH'ın başına geç­mişti.
İstihbaratta yeni bir döneme mi giriliyordu?..
Hiram Abas'ın, Başbakanlık Müsteşarı Ahmet Salih Ko­rurla görüştüğünde, MAH'ın başında Hüseyin Avni Göktürk vardı...
Menderes'in "en yakın adamı" Müsteşar Korur'un, yeni MAH başkanıyla arası iyi değildi, istihbarat raporları eskisi gibi kendisine gelmiyordu. Zaten raporların çoğu, artık Cumhurbaşkanlığı Köşkü'ne, Celal Bayar'a gidiyordu.
Müsteşar Korur'un MAH içinde kendisine yakın eleman­lara ihtiyacı vardı. Oturup kalkması ve konuşmasıyla kendi­ne güvenen bir genç izlenimi veren Hiram Abas, neden onun ekibinde olmasındı?
Çaylarını içmişlerdi.
.Başbakanlık Müsteşarı Korur, masasının üzerindeki beyaz kâğıda, Menderes'in hediye ettiği dolmakalemle bir­kaç cümle yazıp, san bir zarfın içine koydu, Hiram Abas'a uzatırken, "Bunu Millî Emniyet Reisi Hüseyin Avni Gök­türk Beyefendi'ye kendi ellerinle ver. O gerekeni yapacak­tır" dedi.
Hiram Abas san zarfı aldı, teşekkür edip, müsteşarın eli­ni sıkmak için ayağa kalktı. Tokalaştdar.
Tam çıkmak için kapıya yönelmişti ki, arkasından müs-teşann kendisine seslendiğini duydu: "Hiram Bey evladım, sana ilk öğüdü ben vereyim. Sakın unutma; söz ağzımızda iken biz ona, ağzımızdan çıktıktan sonra o bize hâkim olur!"
Müsteşarın bu öğüdüne bir anlam verememişti...
Bu istihbaratın mı, yoksa masonluğun mu bir ilkesiydi ?
Başbakanlık binasından rahatlamış olarak çıkan Hiram Abas cebinden çıkardığı piposunu yaktı. Görüşme hiç de korktuğu gibi geçmemişti. Bir an kendini dünyanın en iyi casusu olarak farz etti. Yürüyüşüne bir fiyaka geldi...
Şimdi sıra san zarfın verileceği MAH Başkanı Hüseyin Av-ni Göktürk'teydi...
CIA'dan zarf içinde para alma dönemi, Behçet Türk­men'in yerine "sivil başkanın" gelmesiyle sona ermiş iniydi ?
Tabiî ki hayır!
Minare kılıfına uydurulmuştu. CIA-Türk istihbarat örgü­tü ilişkisine sadece gizlilik maskesi giydirilmişti. Yoksa işin esası değişmemişti.
Teşkilat içinde önemli yerlerde bulunmuş, 1957 yılında istanbul merkez şefliği yapmış olan Avni Koral, o günleri an­lattı: "işitildi ki, Hüseyin Avni Göktürk. Amerikalılardan Emin Çobanoğlu döneminde alınmamış7 ayhk paranın hep­sini istemiş!"
Yani teşkilat ile CIA ilişkisi aynen devam ediyordu...
Bu yakınlaşma dostluğun ötesindeydi. Bu iliglönin da­yatması sonucu MAH, adeta CIA'nın yerel birimi gibi çalış­makta ve sadece iç politik istihbarata ağırlık vermekteydi...
Bu ilişkide Türkiye'nin yaran da yok değildi: CIA'dan sağ­lanan malî fonlar, ABD'de eğitim imkânlan, istihbarat tek­nolojisindeki ilerlemeden yararlanmak vs.
Bakalım Türkiye bunlann faturasını nasıl ödeyecekti ?
Ortadoğu'da dengeler değişiyor
Hiram Abas'ın "çiçeği burnunda" bir istihbaratçı olduğu o günlerde, Ortadoğu'da Sovyetler Birliği lehine önemli geliş­meler oluyordu. Mısır'da Sovyet yanlısı Nasır rejiminin ku­rulmasından sonra, Suriye de Sovyetler Birliği'ne yakınlaş­maya başlamıştı. Nasır'ın "Arap milliyetçiliği" çizgisini be­nimseyen Suriye'de 20 000 Sovyet askeri personeli yığınak yapmış, Suriye ordusu Sovyet silahlanyla donatılmıştı.
Sırada Irak vardı. Sovyetler'in ve Naşirin desteklediği Yarbay Abdülkerim Kasım. 14 temmuz 1958 tarihinde gerçekleşurdiği darbeyle krallığa son verdi. Kral II. Melik Faysal ve Kral Naibi Abdullah öldürüldü. Devrilen Irak Başbakanı Nuri Said, istanbul'da eğitim görmüş bir Osmanlı paşasıydı. Türkiye'ye çok yakındı. Irak, Kral Faysal ve Nuri Said Pasa döneminde Türkiye'yle yakınlaşmaya başlamış, Menderesle aralarında yakın dostluk ikişkileri de kurulmuştu.
Yarbay Kasım'ın ilk işi. Türkiye-lran-Irak-Pakistan ara­sındaki Bağdat Pakü'ndan çekildiğini ilan etmek ve Sovyet-ler'le yakın ilişkiler kurmak oldu.7
İrak'taki bu hareketle birlikte bölgedeki dengeler de iyice değişmiş oluyordu. Suriye'den sonra İrak'ın da Sovyet nüfu­zuna girmesiyle birlikte Türkiye kendisini, Sovyetler Birliği tarafından adeta kuşatma altına alınmış gibi hissetmeye başlamıştı.
Türk Genelkurmayı bu kaygılara karşı belirlenecek aske­ri stratejileri tartışırken, bu gelişmeleri Washington'dan izle­yen tanıdık bir isim vardı: o sıralarda ikinci kez ABD'de bu­lunan Kurmay Binbaşı Alparslan Türkeş !8
Türkeş'in anılarında belirttiğine göre, bu kaygılar şöyle özetleniyordu:
Türkiye'nin doğusu dağlık bölge. Biz burada hattı tıka­dık, savaştık ve düşmanı durdurduk diyelim. Sovyetler Tür­kiye'nin arkasını alacak, iran'dan dönecek, oradan İrak'a Suriye'ye, iskenderun Körfezi'ne, hatta Süveyş'e doğru aka­caktı.
Bu durumda Güneydoğu'da zırhlı bir kolordunun kurul­masına karar verildi. Bunu Amerikalılarla çok müzakere et­tik. Ben o sırada Washington'daydım. (7 ABD'nin Sovyetler1!çembere alma politikasının birürünüolan ve mimarlığınıABD Dışişleri BakanıJohn Fuster Dulles'm yaptığıBağdat Paktı,İrak'ınçekilmesinden sonra Cento adınıaldı.
8 Alparslan Türkeş. ABD'ye ikinci gidişinde bu kez Genelkurmay Başkanlığının açtığısınavıkazanarak, 1958'de NATO Daimi Grubu Türk Temsil Heyetiüyeliğine atanmıştı. VVashington'da bulunduğu sıradaçok ilginçisimlerle tanıştı: daha sonralarıorgeneralliğe kadar yükselen, o zamanlar Kurmay YüzbaşıRagıp Uluğbay (9 haziran 1999'da güveno­yu alan 57. Hükümette devlet bakanıolan ve 6 temmuz 1999'da intihar girişiminde bulu­nan Hikmet Uluğbay'ın ağabeyi); 12 Mart 1971 döneminde mili! eğitim bakanlığıyapacak olan, o zamanlar Kurmay YarbayŞinasi Orel; 1974 yılında MİT müsteşarlığıyapacak olan Bahattin Ozülker; daha sonra bir suikasta kurban gidecek olan, 12 Mart Darbesi'nin Deniz Kuvvetleri komutanı, o zamanlar Pentagon'da Deniz Ataşesi Kemal Kayacan; 27 Mayıs Hareketi'nin etkili isimlerinden, ataşe yardımcısıHava Kuvvetlerinden AgasiŞen.)Tabiî Amerikalılar bölgeyl incelediler. Sonuçta, 'Bu zırhlı kolordunun harekâtına elverişli yol durumu yok bölgede' dediler.
Güneydoğu'da 15 000 zırhlı araç ve tankı yürütecek yol mevcut değildi."9
Türkiye'nin kendini savunmaya yönelik bir zırhlı tugay talebini reddeden ABD, onun yerine saldın önerisi getiriyor­du: "Suriye ile İrak'ı işgal edin!"
Türkeş'in anılarının aynı bölümünden okumaya devam ediyoruz:
"NATO da yeşil ışık yakıyor buna. Türkiye hazırlığa baş­ladı, planlar yaptı. 7. Kolordu İrak'ı, 8. Kolordu Suriye'yi iş­gale memur edildi. Ben o sırada Elazığ'da 7. Kolordu'ya bağ­lıydım. Orada da bu harekâtın planlaması yapıldı. Her iki harekâta da askeri usule uygun kod isimler konuldu. Biri­nin adı 'Akın Harekâtı', diğerinin ki 'Bali Harekâtı'ydı. Hükü­met emir verir vermez 7. Kolordu İrak'a, 8. Kolordu Suriye'ye yürüyecekti.
Türk Genelkurmayı bu işte biraz ağır hareket etti. Eksik­likleri olduğunu ileri sürerek, müttefiklerimizden yardımla­rın hızlandırılmasını istedi. Genelkurmay Başkanı Orgene­ral ismail Hakkı Tunaboylu, 'Silahımız yeterli değil, yeterli sayıda tankımız yok' diyordu.
Türkiye ile israil arasında 1958 yılında gizli bir anlaşma imzalanmıştı. Hazırlanan işgal planı uygulanacak olsaydı, Sam dahil Şam'ın kuzeyi Türkiye'nin, Şam'ın güneyi israil'in olacaktı."
Demek ki Ortadoğu konusundaki "gizli ilişkiler" o yıllar­da ABD'yte sınırlı değildi.
işin içine israil de girmişti!..
Gizlice Ankara'ya gelen israil heyeti
Tarih 28 ağustos 1958.
Tel-Aviv'den kalkan ve Türkiye semalarında seyretmekte olan E1-A1 uçağı, tam Ankara üzerindeyken "motorundaki anza" nedeniyle Esenboğa'ya zorunlu iniş yaptı.
Rastlantıya bakın ki bu uçak, israil Başbakanı Ben Gurion. Dışişleri Bakanı Golda Meir, Dışişleri Müsteşarı Şimon Peres ve Genelkurmay Başkanı Zvi Zur'u taşımaktaydı! Uçağın pilotu ise yıllar sonra cumhurbaşkanı koltuğuna oturacak olan Ezer Weizmann'dı.
Olayın doğrusu, israilli en üst düzey yetkililerin Mende­res Hükümetiyle gizli görüşmeler yapmak üzere Ankara'ya gelmiş olmalarıydı. "Uçağın motorundaki arıza" ise, geziyi is­lam âleminden saklamak için hazırlanmış bir senaryodan ibaretti.
Görüşme masasında siyasî, ekonomik ve askerî konular­da işbirliği yapılmasına ilişkin maddeler vardı.
Ama gizli görüşmenin gündemi bununla bitmiyordu. Esas ve çok daha önemli gündem, iki ülke istihbarat teşki­latlarının işbirliği yapmasıydı.
Taraflar görüşmenin ana gündemini oluşturan istihbarat alanında düzenli olarak bilgi alışverişinde bulunulması ko­nusunu "masa altında" ele alıp karara bağladılar, iki ülke is­tihbarat örgütleri arasında yapılan bu gizli toplantı, Türk ka­muoyuna resmî bir ağızdan ilk kez aradan kırk yıldan fazla bir süre geçtikten sonra, Dışişleri eski bakanlarından llter Türkmen tarafından açıklandı.
MAH eski başkanlarından Behçet Türkmen'in oğlu olan llter Türkmen, olayı, NTV kanalında Gazeteci-Yazar Yalçın Doğan'ın 12 şubat 1998'de yayınlanan programında anlat­tı. Konuya bu yayından iki gün sonra daHürriyet Genel Ya­yın Yönetmeni Ertuğrul Özkök değindi: "Olay 1958 yılında geçiyor. Dönemin başbakanı, rahmetli Adnan Menderes, dışişleri bakanı, rahmetli Fatin Rüştü Zorlu ve Dışişleri Ba:kanlığı müsteşarı da yine rahmetli Melih Esenbel. Bu üçlü, 1958 yılında bir gece Başbakanlık Konutu'nda çok gizli bir görüşme yapıyor. Görüştükleri kişiler, israil'in tanınmış iki siması. Birisi dönemin Başbakanı Ben Gurion, öteki ise Gol­da Meir. israil'in iki tarihî kahramanı bir gece gizlice Anka­ra'ya geliyor ve Başbakanlık Konutu'nda gizli bir toplantı ya­pıyor. Türkmen'in açıkladığı bu buluşma, bir gazeteci için müthiş bir haber. Ama dönemin gazetecileri demek ki bu müthiş haberi atlamışlar. Türkmen'in anlattığına göre, Türk ve israil istihbarat örgütleri arasındaki işbirliğinin ilk teme­li o toplantıda atılmış... Demek ki israil ile reel politika ilişoierinin temeli oldukça eskiye gidiyormuş..."10
Oysa, Türk hükümetlerince 32 yıl saklanan bu gizli top-antı, ilk kez Dan Raviv ve Yossi Melman adlı yazarlann 199O'da yayımlananEvery Spy a Pirince kitabında yer al­mıştı.
Bu toplantı öncesi hazırlıklar, Raviv ile Melman'ın kita-Dinda özetle şöyle anlaühyordu:
"Ben Gurion tarafından geliştirilen 'periphery' (dış sınır­lar) yaklaşımına göre; Arap dünyasının etrafında yer alan Iran ve Türkiye'nin oluşturduğu 'kuzey bağlantısı' ile, diğer uçta yer alan Etyopya'nın bulunduğu 'güney bağlantısı', iş­birliği alanının temelini oluşturuyordu, işbirliğine girilmesi istenen ülkelerin ortak noktasını, Arap komşulanyla olan sı­nır anlaşmazlıkları ve Sovyet işgali korkusu oluşturuyordu. Türkiye sıralamanın en başındaki ülkeydi. Türkiye'nin öne­mi, israil'i kuşatan Arap dünyasının 'kalbinde' yer alması ve coğrafî açıdan da bu bölgenin 'dış noktasını' oluşturmasın­dan kaynaklanıyordu.
Bölgede güvenliğini sağlamanın yolunu 'düşmanlarının ardına dolaşıp vurma' (outflank) stratejisi temeline oturtan israil, askerî istihbarat AMAN (İsrail Silahlı Kuvvetleri istih­barat Birimi) tarafından organize edilecek bu işbirliğinde. Türkiye'nin müdahale alanları olarak Suriye ve Lübnan'ı be­lirlemişti. Planlanan güvenlik hattının Türkiye'nin katılımı olmadan gerçekleşemeyeceğini fark eden ABD, Türkiye'ye israil'le yakın işbirliğine girmesi konusunda sürekli telkinde bulunmaya başladı.
Ortadoğu'da aniden baş gösteren sıcak çatışmalar ve yö­netimlerin yıkılmaya başlaması, o dönemdeki Türk yönetici­lerin israil'le ilişki kurmadaki 'çekingenliğini' atmada büyük bir rol oynadı. Lübnan'da başlayan iç savaş, İrak'ta monar­şinin yıkılması ve Ürdün'deki rejimin Nasır etkisiyle çökme aşamasına gelmesinin ardından, Mısır devlet başkanının Şam'ı ziyareti sırasında İrak'taki devrimci yönetimi destekle­yeceklerini açıklaması, Türkiye'nin israil'le ilişkiye girme ko­nusundaki "utangaçlığını" yendi.
israil yönetimi 1957 yık ağustos ayında Mossad'ın Ortadoğu bölüm başkanı ve çok deneyimli bir istihbaratçı olan Eliahu Sasson'u Ankara'ya büyükelçi olarak atadı. Türk ta-rafi işbirliğinin 'gizli' tutulmasında ısrar ettiği için, Sasson kısa zaman aralıklarıyla bir araya geldiği Türk Dışişleri yet­kilileriyle iki ülke arasında kurulması planlanan bağlaşma­yı adeta ilmik ilmik ördü. İsrail Başbakanı Ben Gurion ve Dı­şişleri Bakanı Golda Meir'ın da gizli diplomatik ilişkiler ko­nusunda 'en uygun isim' olarak kabul ettikleri Sasson, tsra-il devletinin 'özel ajanı' sıfatıyla Türkiye'de bulunduğu süre zarfında 1957 yılının aralık ayında Başbakan Adnan Mende­res tarafindan kabul edildi, istihbarat işbirliğinin ele alındı­ğı bu görüşmeden yedi ay sonra iki ülkenin servis görevlile­rinden oluşacak heyetlerin yapacakları toplantıda karara bağlandı. Eliahu Sasson 19 temmuz 1958'de de Dışişleri Ba­kanı Fatin Rüştü Zorlu tarafindan kabul edildi.
Ankara'da yapılan heyetler arası istihbarat toplantıların­da Türk grubuna MAH reisi Hüseyin Avni Göktürk, israil grubuna da Mossad'ın şefi Reuven Şiola başkanlık etti. ABD'nin de Ankara nezdinde yaptığı temaslardan sonra Türk hükümeti israil'le işbirliğine girme konusunda ikna edilmişti. Ankara'nın işbirliği konusundaki 'hevesinden' ha­berdar edilen IsraÜ yönetimi kısa bir süre içinde Türkiye'ye üst düzey bir ziyaret ayarladı."
işte 28 ağustos 1958'de E1-A1 uçağının Ankara üzerinde "anzalanması"yla gerçekleşen üst düzey ziyaret, bu ziyaretti.
Ve Türkiye anlaşma şartı gereği, "elini taşın altına koy­du..."! Parola: Viktorya!. .
Görünen o ki; 1958 yılı Türk dış politikası açısından hay­li hareketli geçiyordu...
Ankara Etimesgut'taki 12. Üs'te hava kararmaya başlar­ken, C-47 uçaklarına büyük bir gizlilik içinde sandıklar yük­leniyordu. Malzemelerin yüklenmesine DP iktidarının Dışişleri Bakanı Fal in Rüştü Zorlu bizzat nezaret etmekteydi.
Bazı pilotlar uçaklara ne yüklendiğini merak edip sorsalar da, hep "yiyecek ivecek takındığı" yanıtını alıyorlardı. Yükle-wrı uçakların uçuş yönü Lübnan'ın Beyrut Havaalanı'ydı:
"fam 85 sorti yapıldı, 'malzemelerin hemen hepsi Lüb­nan'ın Beyrut l lavaalauma götürüldü. Bir seferinde merakı­mızı yenemedik ve sandıkları açtık. Sandıklarda Kırıkkale yapımı silahlar, toplar ve binlerce mermi vardı. Ben 5 kez pillim Lübnan'a. Kıbrıs ü/erinden gittik hep. O zaman Kıb­rıs, ingiltere kontrolünde. Hava sahajanndan geçmek zo­rundayız. Biz havalanmadan önce. Korkmayın, ingilizler si­ze uyarıda bulunurlarsa parolayı söyleyin' derlerdi. Parola, Viklorya'ydı!..
Kıbrıs üzerine geldiğimizde ingiliz uçakları bizi çevirirdi. Ancak Viklorya deyince bırakırlardı. Silahlan Beyrut Hava-alanı'nda Müslümanlarla çarpışan Hıristiyan milislere tes­lim ederdik. Müslümanlar o yıllarda giderek güçlenen Nasır taraftarıydılar. Arap milliyetçiliği çığ gibi büyüyordu.
Ankara bize hep uyanda bulunurdu: 'Aman dikkatli olun. Hıristiyanların içinde Ermeniler var. Uçağınızın başından ayrılmayın, yakıtın içine seker koyarlar.' Silahlar boşaltılır­ken uçağın yanında sandviç ve kolalarla karnımızı doyurup hemen Ankara'ya dönerdik."
Emekli Pilot Albay Hüseyin Avni Güler, 27 Mayıs Hareke­ti'ndeıı sonra kısa bir süre MAH ile Millî Birlik hükümeti arasındaki koordinasyonu sağladı. 1992 yılında Soner Yal-çııı'la yaptığı görüşmede tarihi bir olayı ilk kez açıklıyordu: Türkiye'nin Lübnan'daki Kirişi (yanlara silah yardımı yaptığı bugüne kadar basında hiç yer almamıştı...
Emekli Pilot Albay Güler, anlatmaya devam ediyordu:
"Yine bir sorti sırasında bizimkilerin haberi yok, Beyrut Havaalanı Müslümanların eline geçmiş. Pilot Binbaşı Rıza Kalayeıoğlu ve ekibi bunu bilmeden Beyrut'a iniyorlar. Müs­lümanlar, ekibi esir alıp uçağa el koydular. Tam bir yıl ha­pisle kaldı bizimkiler. Sonra Lübnan iç savaşı bitinee Türki ye'ye iade edildiler."
Bu tarihi olayı yaşayan sadece emekli Pilot Albay Hüseyin Avni Güler değildi. Emin Karayavuz da meslektaşı Guler'in anlattıklarını doğruluyordu.
11 Richard Deadon,israil Gizli Servisi adlıkitabında (Anahtar Yayınları, 1993), Mos­sad'ın Türkiye'ye ilk gelişini dahaönceki tarihlere götürür: "1949-1950 yıllarıarasında Tah­ran ve istanbul'a gönderilen Mossad ajanları, Sovyetler Birliği tarafından israil'e karşıyü­rütülen faaliyetlerle ilgili olarakçokönemli bilgiler topladılar..." s. 60.
Emekli pilot albaylar Ahmet Öz sungur, Talat Alpay, Abdül Oksal, Nevzat Balaban. Hasan Bezcioğlu olayın öteki tanıklarıydı...
Bu okul kimin ?
Ne israil'le yapılan ikili anlaşmalardan ne de Lübnan'a uçaklarla gizlice silah sokulmasından haberi vardı...
Emirgân'daki okulun bahçesinde piposunu tüttürüp, ye­ni tanıştığı arkadaşlarıyla sohbet ederken, aldıktan habere sadece o şaşırmaclı; Ankara'daki Amerikan Büyükelçiliği'rıe' bomba atılmıştı.
Hiram Abas gayet bilgiç bir havada, "Komünistlerin işidir, iyice azıttılar, aslında hepsini darağaeına göndereceksin !" diyordu soğuk bir ses tonuyla...
Menderes Hükümeti de aynı ğöriiştcydi, komünist par­mağı vardı bu saklında.
Fakat farklı düşünenler de yok değildi. Ol IP'ye göre saldı­rı, "ABD'yi komünizm hayaletiyle ürküterek, daha fazla Ame­rikan dolan elde etmek için. 1)1' (aralından gi/li güçlere" yap-ürtılmışlı.
Hiranı Abas'ın olayla ilgili aynnlılan bilmeden, tepkisini ortaya koymasının nedeni aldığı istihbarat eğitimi iniydi?
Hiram Abas'ı elinde san zarfla Ankara'da bırakmıştık. Oradan devam edelim.
MAH Müsteşan Hüseyin Avni Göktürk'le görüşmemiş, ancak san zarfı ulaştırabilmişti. Hakkında kısa bir araştır­ma yapılmış, zaten Başbakanlık müsteşarı da arada olunca, teşkilata kabul edilmesi için hiçbir engel kalmamıştı...
Aslında askerliğini yapmayanlann MAH'u ginnesi yasak ti. Ama bu engeli aşmanın bir'yolunu bulmuşlardı: "dışanvü gidecek personele Fransızca öğretecekti."
istanbul'da MAH'ın Emirgân'daki okulunda, casusluk ve karşıcasusluk konusunda kurs görüyordu.
/Jglli ve meraklıydı. Derslerindcki basan nedeniyle 8'inci ayında ilk lakı imamesini almıştı...
O yıllarda CIA'nın. teşkilatın tüm istanbul merkez ekibi­ne, istanbul Yeşilköy'deki soruşturma teşkilatına ve Emir gân'daki personele maaş verdiği artık devlet tarafından bili­nen bir gerçekti.Zaten bu birimler artık tamamen Amerika­lıların emrine girmişti.
Peki sadece CIA mı yardım ediyordu Türk istihbaratına ?
CIA tarafindan hazırlanan, "israil: Gizli Servisler ve Dış istihbarat" başlıklı bir raporda, Mossad'ın, Türk Millî istih­baratı ile Iran gizli servisi Savak arasında imzaladığı üçlü iş­birliği anlaşmasından söz ediliyordu.12
Rapora göre; israil; Türkiye'den Sovyetler Birliği'ni izleye­bilecek ve bunun karşılığında da Arap Birliği'nin eylemlerin­den, özellikle Suriye kanadında olup bitenlerden Türkiye'yi haberdar edecekti.
israil bu anlaşmayla, Türk istihbaratçılarının eğitimi, is­tihbarata karşı koyma ve haberalma alanında kullanılan ay­gıt ve donanımın verimliliği konularında "teknik yardım" vermeyi taahhüt ediyordu.
Üç ülke istihbarat örgütü arasında kurulan ve Trident" (üç uçlu gladyatör mızrağı) adı verilen bu ağ, Iran, israil ve Türk gizli istihbarat şeflerinin yılda iki kez, ele geçirdikleri is­tihbaratlar konusunda değerlendirme toplantıları yapmala­rını da öngörüyordu.
Mossad'ın anlaşma imzaladığı bu iki ülkeyle yaptığı işbir­liğinin "teknik yardımların" ötesinde başka yönleri de vardı. Eski bir Savak ajanı olan iranlı Muhammed Avşarî, gruplar halinde israil'e gidip eğitim aldıklarını ve israilli uzmanların da ülkesine geldiğini belirterek, sorgulamalardaki başarıla­rını, 1960'h yılların sonunda israilli meslektaşlarından öğ­rendikleri; "tırnak çekme, işkence aletlerinin kullanılması, ızgara makineleri, Filistin askısı" gibi yöntemlere borçlu ol­duklarını açıklıyordu.13
Emirgân'daki MAH Okulu'nda neler öğretildiğini Türkiye, 1970'li yılların başında görecekti...
12 Gazeteci Nezih Tavlaş,Türk-israil Güvenlik ve istihbarat ilişkileri, Avrasya Dosya­sı,sonbahar 1994, s. 9; Amerikan CIA Raporu,israei: Foreign inte/ligence and Security Services, mart 1976, Washington, iran'daki ABD Büyükelçiliği1™işgal edenöğrenciler ta­rafından yayımlandı.
13MahmutÖvür,Nokta dergisi, 14 haziran 1987.
Üçlü Trtdent Anlaşması uyarınca Mossad tarafından eği­tilmek üzere israil'e gönderilen ilk Türk istihbaratçıların ara­sında, (deneyimlerini ve bilgisini daha sonraki yıllarda oğlu Mehmet Eymür'e aktaracak olan) Mazhar Eymür de vardı!..
Mazhar Eymür o dönemde Türk gizli servisinin dinleme işlerinden sorumlu Elektronik ve Teknik istihbarat Başkan-hğı'nı yönetiyordu. Ve Emirgân'daki okula ara sıra ders ver­meye gidiyordu...
CIA finansmanıyla kurulan, ve Mossad'dan da yardım alan Emirgân'daki MAH Okulu'nda "yabancı eğitmenler" Türk istihbaratçılarına ne tür kurslar veriyordu ? Geleceğin istihbaratçıları nasıl yetiştiriliyordu ?
Daha sonraki yıllarda, her fırsatta, "Operasyonel istihba­rat yapılması gerekir" deyip, elinde silahıyla çatışmalara gi­ren Hiram Abas'ın, "bu yöntemi" seçmesinde bu okulda al­dığı eğitimin ne kadar katkısı vardı ?
Hiç kuşku yok, MAH elemanları, CIA ajanları gibi yetişti­riliyordu, üstelik ceplerine dolar konularak...
Öğrencilerini, "CIA eğitmenleriyle" birlikte, "Amerikan ekolüne" göre yetiştiren kişi ise, Amerika'da kurs gördükten sonra, Türkiye'ye dönüp okulun başöğretmenliğini yapan Fuat Doğu'ydu! Nazi Generali Gehlen'ln "Türk öğrencileri"
Fuat Doğu Amerika'dan sonra iki kez de Almanya'ya gitti. Ve orada gördüğü bir Alman'ı yaşamı boyunca unutmadı, her öğrencisine, personeline onu anlattı...
Fuat Doğu'nun etkisinde kaldığı Alman istihbaratçı, Ge­neral Reinhard Gehlen'di.
General Gehlen, Hitler'in politik beyinlerinden biriydi, ikinci Dünya Savaşı'nda Sovyetler Birliği'ndeki Nazi istihba­ratının şefiydi. 1945 yılında elindeki arşivle birlikte ABD'ye teslim oldu. Gehlen, teslim olduğu Amerikalı Komutan Or­general Luther Sibert'e 129 sayfalık bir ranor verdi. Rapo­runda; savaştan sonra başlayacak Soğuk Savaş'ta komüniz­me karşı nasıl istihbarat yapılacağını anlatıyordu. Amerikalılar rapordan etkilendiler. Çünkü, Sovyetler Bir­liği hakkında fazla bilgileri yoktu ve General Gehlen'i hemen, 22 ağustos 1945'te ABD'ye götürdüler.
CIA şefi Ailen Dallas'la görüştürüldü. Ona, Amerikalıların o güne kadar biraz da küçümseyerek "Uncle Joe" (Joe Am­ca) dedikleri Stalin'in hiç de yabana atılacak biri olmadığını; ABD ve Batı Avrupa'nın, doğudan gelecek tehlikenin farkın­da olmadığını anlattı!..
CIA Başkanı Dulles ile Gehlen el sıkıştı; Nazi generali, bu kez Amerika adına, "hür dünya" için eski Nazilerden kurulu bir casusluk örgütü meydana getirip, "servis" faaliyetlerine devam edecekti.
General Gehlen, Amerikalılarla anlaştıktan sonra, 9 tem­muz 1946'da tekrar Almanya'ya döndü. Hitler'in istihbarat örgütü Gestapo ile askerî polis örgütü SS'in üst düzey yetki­lilerini topladı.
Soğuk Savaş döneminin stratejisini, yeni müttefikleri Amerika'nın kendilerinin deneyimlerine ihtiyacı olduğunu anlattı. Artık eski ülküleri nazizm yoktu, sadece düşmanla­rı vardı. Onu da zaten iyi tanıyorlardı: komünizm!
General Gehlen, eski Nazilere yeni sahte kimliklerini ver­di. Tahminlere göre Gehlen, iki yıl içinde, 10 000 kadar sa­vaş suçlusu Nazi'yi toplamayı başarmıştı...
Önce Federal Alman gizli servisi, Bundesnachichtendi-ens'i (BND) kurdu ve başkanı oldu.
Eski Naziler bunun ardından NATO'nun kurulmasıyla birlikte, Avrupa ülkelerindeki yeralti örgütlenmelerine hız verdiler. Yani, Gladio'nun temellerini attılar...
Alman General Gehlen'in bizzat kendisinden kurs almış olan Fuat Doğu, öğrendiklerini öğrencilerine bir bir anlatıyor­du. Onun da öğrencileri üzerinde karizmatik bir etkisi vardı.
Hiram Abas'ı da çok etkilemişti, okul komutanı...
Almanya'daki Nazilerin yöntemleri, Hiram Abas'ın ileride­ki yaşamına, öğretmeni Fuat Doğu aracılığıyla nasıl yansıya­caktı?
Fuat Doğu Almanya'da Nazilerden öğrendiklerini Türki­ye'de tatbik etmeye başlamıştı bile... Başbakanlık Müsteşarı Ahmet Salih Korur'un bürosuna kadar gidip, "Menderes'in telefonlarını neden dinliyorsunuz?" diye sorduğu kişi, Fuat Doğu'dan başkası değildi.
CIA'dan para alındığının ortaya çıkması üzerine Fuat Do­ğu, bunun nedeni olarak teşkilatın içinde bulunduğu malî sıkıntıyı gösterecekti. Müsteşar Korur'a, "Biz onlardan para ve teknik olanak bakımından yararlanacağız, ama onlara kendimizi kullandırtmayacağız" diyordu sürekli.
Fuat Doğu, istanbul MAH binasının haberleşme sisteminin, Beyaz Saray'ınkiyle aynı olduğunu övünerek anlatıyordu...
Bu tartışmalar sürerken bir yıllık eğitimini tamamlayan Hiram Abas, göğsünü kabartarak yemin etmişti.
Yemin, Türk bayrağı üzerinde bulunan silah ve Kuranı­kerim üzerine el konularak gerçekleştiriliyordu.
Yemin töreni sadece üç şahidin bulunduğu bir odada ya­pılıyordu.
Yeminin içeriği; Türkiye'ye sadakatle bağlı olmak, gere­kirse bu uğurda ölmek; anayasal rejimi korumak, bölünmez bütünlüğü savunmak ve Atatürk ilkelerine bağlılıktı...
CIA'dan maaş alanlar yeminlerine ne kadar sadıktılar?
Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın zor günlerinden sonra ortaya çıkmış millî istihbarat örgütü ne hale gelmişti ?..
Karakol Cemiyeti, Millî Müdafaa Grubu, Yavuz Grubu, Felah Grubu, Güneş Grubu, Hamza Grubu ve Askeri Polis Teşkilatı, Tetkik Heyeü Amirlikleri...
MAH, ulusal amaca hizmet eden bu istihbarat örgütleri­nin mirasını devralmıştı...
MAH, Mehmed Akif, ingiliz Kemal, Hasan Tahsin, General Kemal Kocer, Şahande Hanım, Bektaşî ibrahim Ömer Efendi, Sanyerli Gazinocu Ahmet Bey, Binbaşı Sami Bey ve Siirtli Kol­başı Ömer Efendi gibi, binlerce yurtseverin, ölümü göze ala­rak topladıkları istihbaratların temeli üzerinde yükselmişti...
Şimdi bu mirasa Amerikan dolarlanyla mı sahip çıkıyor­lardı?
Amerikan dolan karşısında CIA'ya, dış istihbarat değil, iç istihbarat bilgileri veriliyordu. Çünkü CIA parayı, iç istihba­rat için ödüyordu. Türk istihbarat örgütü, bağımsızlıkçı karakterden, CIA'ya hizmet eden bir kimliğe bürünmüştü.
Mücadele süresince ve bitiminde istihbaratçıların olduk­ça yüksek bir prestije sahip bulundukları biliniyordu.
Peki daha sonraki istihbaratçılar neden halk tarafından sevilmediler ve toplumdan tecrit oldular ?
Çünkü Amerikan dolarıyla başlayan ilişkiler zinciri, bazı Türk istihbaratçılarını kişilik erozyonuna uğratmıştı...
ABD Başkanı George Washington17 eylül1796 tarihin­de siyasî hayattan çekilirken yaptığı veda konuşmasında ba­kın neler diyordu:
"Belirli bir millete sevdayla bağlanmaktan kaçınınız. Baş­ka bir ülkeye nefret yahut sevgi duygulan beslemeyi âdet edi­nen milletler köleleşirler, kendi görev ve çıkarlarını unuturlar. Zira bir millet ortaklık hayaline kapılarak başka bir millete bağlandı mı, bu ikincisinin kavgalarına boşu boşuna kanşır.
Üstelik ona imtiyazlar tanır. Bu ise kendisinin sömürül­mesine yol açmakla kalmaz, başka ülkelerin düşmanlığını ve misillemelerini de üstüne çeker. Büyük ve güçlü bir ül­keyle öyle bir ilişki kuran küçük yahut zayıf bir millet, öte­kisinin uydusu olmaktan kurtulamaz.
Yabancı entrikaların aleti durumundaki kişiler, güvenini ve alkışını kazandıklan halkı aldatarak, onun çıkarlarını başkala­rına teslim etmesini sağlarken, bütün bunlara karşı çıkan ger­çek yurtseverler şüpheli duruma düşürülüp lanetlenebilirler."
Gerçek yurtseverleri şüpheli durumuna düşüren bir olay, ABD başkanının bu sözlerinden yüz elli yıl sonra Ankara'da meydana geliyordu...
Çapkın MAH başkanı
7şubat 1959'da Başbakan Menderes'in uçağı, Kıbns görüşmeleri için Londra'ya giderken kazaya uğradı. Uçak, Paris yakınlanndaki bir ormana düşmüştü.
Başbakan Menderes'in sağ kurtulduğu uçak kazasında rtlrıılrr arasında Anadolu Ajansı Genel Müdürü Şerif Arzık ılı» vardı. Gazeteci Nimet Arak14eşini yitirmiş, kızı ve oğlu babasız kalmışlardı.
Ve eşini toprağa verdikten 56 gün sonra Nimet Arak'ın başına trajikomik bir olay gelecekti.
Gazeteci Nimet Arzık, MAH Başkanı Hüseyin Avni Gök­türk'le başından geçen bu dehşet verici olayı Tek At,Tek Mız­rak Anılar kitabında şöyle yazdı:
"Hocaya (Hüseyin Avni Göktürk'e), ingiliz Kütüphane-si'nde rastlamıştım. Bir açılış mı vardı, bir kapanış mı vardı? Uçak kazasından az sonraydı, emniyet müdürüyle karıştır­mıştım. Yurtiçinde bir yolculuk için, ufak bir yardım isteye­cektim. Doğunun türkülerini derleyecektim. Saygın vatan­daşlığımın bilinmesiydi, öyle şeyler için!
- Sizinle uzun uzun görüşmeliyiz, demişti.
- Eve buyrun!
- Komşularınıza görünmek istemem.
- Büronuza geleyim.
- O da olmaz! Size bir adres versem gelir misiniz ?
Kuruluşun bazı bölgelerde büroları olduğunu biliyor­dum.
Peki, dedim, ama ömrümde ilk kez rahat hissetmemiştim kendimi. Oysa korkusuz büyütülmüştüm.
Bizim Nurettin Fuat Alpkartal'a danıştım:
- Gideyim mi?.. Kavaklıdere'de bir evde otururken, hırsız girmişti de, sonra muhabbetlenmeye kalkmıştı.
- Yok canım, aferin adama... Senin oralar hakkında görü -şunu isteyecek kadar zeki, demek...
Çok güvendiğim Nurettin Beyle yerinmedim. Aynı endişe­yi Celal ÖTge"ye de aktardım. Aramızda sıhriyet vardı. Uzun zaman da MAH Başkanı Behçet Türkmen Paşa'nın yardım­cılığını yapmıştı.
- Yok canım, aferin adama... Korkma, kimse o kadar eşek
değildir.
14Nimet Arzık yıllar sonra ağabeyi Taha Carım'ıda Roma'da Ermeni Asala kurşunla­rına kurban verecekti.
Gene de içim rahat değildi.
Öğleden sonraydı. Verdiği adres, Kale Yolu, Ertan Apart­manıydı.
Yol, yükselen bir nehir gibidir, kaleye kadar. O zaman öy­leydi.
- Taksiyi yüz metre ötede bırakın, demişti. Gene bir anlam verememiştim.
Ertan... Ertan... Ertan Apartmanı. Özelliksiz, beş katlı bir yapıydı, san kararmış!
'Allah Allah, buralarda, büro olur mu ?' diye geçti aklım­dan.
Hoca, bir yırtık tül perdenin arkasında beni bekliyordu. Pencere, demir parmaklıydı. 'Gel gel' işareti yapıyordu, iki elinin parmaklan tavnk.
Olayın gelişmesi... dizelerimde!.."
Gazeteci Nimet Arzık olayın arkasından "56'ncı Gün" ad-| h bir de şiir yazdı:
"Hayatta olsaydın ne çok gülerdin Beraber gülerdik
Sonra, sunturlu bir küfür ederdin Kendi stilince...
Bugün tarihî bir gün tarihimde, Az kalsın tecavüze uğruyordum Evet, tecavüze!..
Eğer karşımdaki bu kadar tavşan yürekli olmasaydı... iftira ediyoruz zavallı hayvancıklara. Olsaydı kulağın, uslardın, adını, şanını, unvanını. Dekor: cimri bekâr yatak odası. Yatak: baklavalı bir örtüyle örtülü. Baklavadan nefret ettim o örtüden ötürü. Bir işkence sandalyası, Ukalalık kadar dik, Karşımdakinin vicdanı kadar kuru... Dinle bu tiyatro değil,
Tiyatroda düzmezler dekoru, bu kadar uygun, Kendi kişiliğine... (...) O ne kelimelerdi ne iki gönül bir olunca, diyordu hazret. Yerin önemi ne ki,
Hazret seninle, seyranın samanlıklaşacağına,
Kanaatim büyük, aklım yatık,
Fakat samanlığın seyranlaşacağını,
Kuramam en cesur hayallerimde.
Kusura bakma üstat...
Neyse yakayı sıyırdım gözüm
Tavsan yürekliden korkabüsem, korkardım.
iltifatı kabul edümedi diye
iftiraya geçecek, nasıl geçmesin;
Harpte ilk patlayan tüfek
Ödü patlayanınkiymiş.
Patlasın bakalım, mermisi neymiş!.."
istihbaratın "bir numaralı patronu" Hüseyin Avni Gök­türk kendini temize çıkarmak için yurtsever bir kadın gaze­teciyi gözden düşürmeye çabalıyor, "Yurt aleyhine çalışıyor­du, ifadesini almak için çağırdım" diyerek karşı saldırıya ge­çiyordu.
Peki hükümet ne yapmıştı ?
Olayı duyan Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, "Kadın kalorifersiz bir apartmana çağırılır mı ?" biçiminde göster­mişti tepkisini!..
Olaydan tam 20 yıl sonra. Nimet Arzık, MAH'tan ayrılıp, yedi ay kadar Yassıada'da tutuklu kalan ve 1966 yılında Niğ­de senatörlüğüne seçilen Hüseyin Avni Göktürk'le meclis asansöründe karşılaştı. Asansörde sadece ikisi vardı. Nimet Arzık yılların acısını çıkarmak için, asansörü bir aşağıya bir yukarıya indirip çıkardı. Hiç konuşmadılar. Sadece başını sürekli eğik tutan tıknaz adam, gözlükleriyle oynayıp, bir kadından neden korktuğunu bir türlü anlamadığını düşü­nerek, alnında biriken terini silmeye çabalıyordu...
MAH, kayınpederini takip ediyor 1..
Hiram Abas da çapkındı...
Lise çağlarında başlamıştı genç kızlarla flört etmeye, el ele tutuşup Kadıköy sahillerinde yürümeye.
Çok da kıskançtı. Sayısını unuttuğu kaç kişiyle kavga et­mişti, sevgilisine baktılar diye.
Üniversite yaşamında da, "çapkınlar listesi"nde adı vardı. Bundan gizli bir gurur duyardı. Nereden öğrendi, kimden duyduysa, "Otoriter annelerin çocukları çapkın olur. Ne ya­payım benim annem de çok otoriter" diyordu, yaptıklarına bahane aradığında...
Ne çok rnazeret dinlemişti kocasından Gülsen Abas!..
Hürriyetgazetesi Ankara temsilcisi Emin Karakuş'un kı­zıydı Gülsen Abas.
1940'k, İ950'li yıllarda başkent kulislerine üç gazeteci hâkimdi: Vatan gazetesinden Sabahattin Sönmez,Cumhuri­yet gazetesinden Mekki Sait Esen ve Hürriyetten Emin Ka­rakuş...
Çetin Altan'lann, Cüneyt Arcayürek'lerin, Metin Toker'le-•rin, Fikret Otyam'lann "çömez" olduğu yıllar...
Hürriyetgazetesinin Ankara temsilcisi Emin Karakuş'un çocukluğu türlü sıkıntılar içinde geçmişti. Eski adıyla "ima­latı Harbiye" olan Makine Kimya Endüstrisi'nde işçilik yap­mıştı. Beden isçiliğinde çalışarak Hukuk Fakültesi'ni bitir­mişti.
Diğer gazetecilere göre kendini daha çok işçi sınıfından sayıyordu. Bazı sözleri nedeniyle, MAH ve Emniyet tarafın­dan dikkatlice takip ediliyordu. O dönemde gazeteciler, ya­zarlar sürekli izleniyor, haklarında raporlar düzenleniyordu. 9 aralık 1957 tarihinde dönemin Basın Yayın ve Turizm Umum Müdürü Munis Faik Ozansoy imzasıyla gazete yöne­timlerine, çalıştırdıkları muhabir, yazar ve diğer görevliler arasında komünistlikten mahkûm olmuş veya şüpheli ola­rak takibe alınmış kimselerle, Sovyetler Birliği ile Doğu Blo-ku ülkelerinde uzun veya kısa süre bulunmuş kimselerin durumlarının acele bildirilmesi isteniyordu!..
işin aslı sonradan anlaşılacaktı, MAH, Türk basınında çalışanlar hakkında rapor hazırlamaktaydı.
Örnek mi ? işte Yaşar Kemal'in 42 yıl önce MAH'ta bulu­nan dosyası:
"Asıl adı Kemal Gökçeli'dir. 1926 yılında Kadiri'de doğ­muştur. Mecidiyeköy Kırmızı Gül Sokak 10/1 numarada oturmaktadır. Matilda Serere isimli ecnebi bir kadınla uzun müddet yaşamış ve 1953 yılında bununla evlenmiştir. Bir gözü kördür.(...) Abidin Dino'nun tesiri ile komünizmi be­nimsemiştir. 1949'da Adana'da çeltik fabrikası işçilerini gre­ve tahrik ve teşvik ettiğinden altı ay mevkuf kalmış ve fakat delil kifayetsizliğinden beraat etmiştir.Teneke isimli eserin­de Adana'da işverenlerin işçilere karşı olan adaletsizliğini te­barüz ettirmek istemiş ve Komünist Kör Celal, namı müste-an ile kendini bu eserin mevzuunda kahraman rolüne sok­muştur.!...} 1954 yılında Cumhuriyet gazetesinde tefrika edi­lenince Memed isimli roman lehinde Abidin Dino, Fransız gazetelerinde neşriyat yaptırmış ve bu roman Fransız komü­nistler tarafından değerlendirilerek Nobel mükâfatı kazandı­rılmıştır.15(...) Kemal Tahir, Orhan Kemal, Aziz Nesin, Melih Cevdet Anday, Yaşar Nabi Nayır gibi tanınmış komünistler­le sıkı fıkı dosttur, ilhamını Orhan Kemal'den almaktadır.(...) Moskova radyosu, 26-27 mayıs 1952 tarihli memleketimizin aleyhindeki neşriyatının sermayesini. Yaşar Kemal'in Cum­huriyet gazetesindeki yazılarından almıştır.(...) 6/3/1954 gün ve Em.Ş.l.B 3075 1166 saydı yazımızla hakkında ge­rekli bilgiler verilmiştir. Anadolu'yu sık sık dolaşır ise de pa­saport aldığına ve Sovyet Rusya ile peyklerine gittiğine dair bir kayıt ve malumat mevcut değildir."
Emin Karakuş takip edilmekten korkmuyordu...
inatçıydı.
Bu nedenle yaşamının sonuna kadar, üniversitede oku­yan kızı Gülsen'i kaçırarak evlenen, onu "eve hapsederek" öğrenimini bıraktıran, kızıyla boşanıp tekrar evlenen Hiram Abas'ı hiç affetmedi.
Ve hayata gözlerini kapattığı son güne kadar, hiç konuş­madı istihbaratçı damadıyla...
Ve evden kaçan kızıyla...
Ailesi tarafından "reddedilen" Gülsen'e, istanbul'da Rok-san Hanım sahip çıktı. Tek evladının eşini, öz kızıymış gibi sevip, her konuda yardımına koştu.
iki kadın, biri kocasından, diğeri oğlundan görmedikleri
(15 MAH'ın istihbaratıyanlıştı; Yaşar Kemal, NobelÖdülüalmadı.)
şefkati, birbirlerinden esirgemediler uzun yular...
Kayınvalidesini kaybettikten sonra da iyiliklerini unut­madı, onu hep rahmetle andı Gülsen Hanım!..
"Konsolos Muavini" Hiram Abas
Hiram Abas'ın ev yaşamıyla bir ilgisi yoktu.
O, çocukluğundan beri sevdiği casusluk oyununu, "Ja­mes Bond'luğu oynamak istiyordu. Masa başı bürokratik iş­lemlerden çok sıkılmıştı...
Ancak heyecanlandığı anlar da yok değildi...
Heyecanını yıllar sonra emekli olduğunda gazetecilerle paylaşacaktı:
"Adnan Menderes" demişti, "Menderes, istanbul'da 'kü­çük bir birim' kurdurdu. Bazı Demokrat Parti milletvekilleri­ni bu birim izliyor, dosya yapıyordu."
Telefonlarının dinlendiğine sitem eden Menderes, iktidar­daki gücü azaldıkça hırçınlaşıyor ve yasal olmayan yollara başvuruyordu...
iktidar oyunu ne tuhaftı.
1950'de Demokrat Parti hükümet olduğunda, DP'li Sa-met Ağaoğlu gazetecileri toplayıp, tek parti döneminden ör­nekler vererek, herkesin, hatta şimdi kendi bakanları olan Hulusi Köymen'in bile "zararlı faaliyetlerde bulunan insan" diye "fişlenmiş" olmasından şikâyet ediyordu. Arkasında da ekliyordu: "Artık bu devir kapandı."
O devrin kapanması bir yana, bu sözlerin söylenmesin­den birkaç yıl sonra Başbakan Menderes artık kendi millet­vekillerini büe izlettiriyordu!
Menderes, MAH'ı kendi kişisel amaçlan için kullanmaya başlamıştı.
O günlerde gerek DP, gerekse muhalefet saflarında Baş­bakan Menderes'in "bazı 'muhaliflerini izleterek' dosyalar düzenlediği" söylentileri yaygındı. Özellikle Menderes taraf­tarları bu iddiaları "asılsız dedikodular" diyerek geçiştiriyor­lardı.
Ancak dosya belirtileri zamanla yavaş yavaş ortaya çık­maya başlamıştı. Çünkü Başbakan Menderes,"fazla ileri giden davranışla­rını" gördüğü milletvekili ve bakanlarının önlerine "özel dos-ya"lannı firlatıveriyordu! Örneğin, DP grubunda "yaylacı" di­ye adlandırılan, Menderes'e muhalif grubun önde gelenlerin­den Sıtkı Yırcalı'nın "dosyalandığı" ortaya çıkmıştı. Dosya­sında ne bilgiler yoktu ki: Paris'teki öğrenciliği sırasında sol­cu mitinglere gitmesinden tutun da, eşini aldatıp bir hanım­la ilgilenmesine kadar...
Özellikle gece hayatına düşkün milletvekilleri ve "parasal sorunları" olanlar hakkında dosyalar düzenleniyordu.
MAH'ın bu konudaki en iyi "kaynağı", gazinocu Fahrettin Aslan'dı...
Menderes'in yaptığı kulisler başardı olmuş, "çapkın" Hü­seyin Avni Göktürk'ü gönderip, "sağ kolu" Ahmet Salih Ko-rur'u "vekâleten" de olsa MAH'ın başına getirmişti.
Aile dostu mason Korur'un teşkilatın başına gelmesi Hi-ram Abas'ı çok mutlu etti.
Kısa bir süre sonra da isteğine kavuştu: dış göreve gide­cekti...
'  Hem de Sovyetler Birliği'nin en önemli üslerinin bulun­duğu Batum'a.
Piposunu keyifle tüttürdü.
Nihayet hareketli günler başlıyordu...
Ajan bizden parası sizden!
Sovyetler Birliği, topraklarındaki "Türkî Cumhuriyetler" içinde, Türkiye'ye sadece Batum'da konsolosluk açma izni vermişti.
NATO'nun Sovyetler Birliği'ni dikkatle izlediği o yularda Batum'daki Türk Konsolosluğu'nun önemi büyüktü. Başta Sovyetler Birliği olmak üzere Doğu Bloku'na gidecek istihba­ratçıların merkezi Batum'du.
iki yıl önce, "CIA'yla parasal ilişkilerinizi düzenleyin" diye MAH Müsteşan Behçet Türkmen'e sitem eden Ahmet Salih Korur, teşkilatın başına geçince ilk iş olarak, CIA'nın Türki­ye istasyon şefini" makamına çağırdı.
Bu görüşmeyi yıllar sonra Gazeteci Cüneyt Arcayürek'e anlatacaktı:
"ilişkilerimizi ancak 'müşterek hizmet masrafları' olarak sürdürebiliriz. Mesela ? Kürt hareketlerini müşterek takip ediyoruz, masrafi ne? Diyelim ki 15 000 lira, 7 500'ünü CIA öder, gerisini biz. 'Mütemadiyen' Batum'a ajan sevk ediyo­ruz. Ajanı biz temin ediyoruz. Masrafları CIA yapabilir. Uy­gulamaya geçildi ve bu paralar CIA'dan alınmaya başlan­dı."16
CIA için Öatum önemliydi. Çünkü yıllarca Osmanlı ege­menliğinde kalan Batum'da Türkiye'nin çok güçlü "ağlan" vardı.
Türk ajanların çoğu Batum'a gemici kimliğiyle gidiyordu. Gemiyle Türkiye'ye gelen, Türk asıllı Sovyetler Birliği vatan­daşı kimliğini Türk ajana verip, istanbul'da kalıyordu. Ajan, bilgiler toplayıp tekrar istanbul'a geldiğinde kimliğini gerçek  * sahibine iade ediyordu!..
Hiram Abas Batum'a gemici kimliğiyle gitmedi. Kendi kimliğini kullandı. Ama Türk Dışişleri Bakanlığı tarafından kamufle edilmişti.
Sözüm ona Dışişleri Bakanhğı'nın 1957 yılında açtığı meslek memuru sınavını kazanıp, "maiyet memuru" olmuş­tu, fki yıl merkezde çalıştıktan sonra Batum'a, "konsolos muavini" olarak atanmıştı!..
Hiram Abas, eşi Gülsen ve yeni doğan oğlu Cengiz'i ala­rak Batum'a gitmek üzere yola çıktı.
Peki CIA, Hiram Abas'ın cebine de Amerikan dolan koy­muş muydu ?
Öyle ya, MAH Başkanı Korur ile CIA'nın Türkfye istasyon şefi" Batum'a gidenlerin masraflarının yan-yanya bölüşül­mesi için anlaşma yapmamış mıydı?
Ajan bizden, parası sizden!
Millî istihbarat Teşkilatı'nda istihbarat başkan yardımcı­lığı görevine kadar yükselen Sabahattin Savaşman da, yazı­lardan doğruluyordu: "Hiram Abas, Odesa'da (Batum'da), Atina'da ve Beyrut'ta aynı şekilde yapılan müşterek operasyonlar sırasında, o şe­hirlerde bulunan CIA ajanından ücret ve talimat almış, yal­nız olarak ikili temaslar yapmıştır."17
"Konsolos Muavini" Hiram Abas, anne ve babasına el sal­layıp İstanbul'dan ayrılırken, ABD Başkanı Dwight David Eisenhower Türkiye'ye geliyordu.
Ankara'da okullar tatil edilmiş, meydanlara ingilizce "Welcome îke" (Hoş geldin Eisenhower) pankartlan asılmış, ilk ve ortaokul öğrencilerinin ellerine Türk ve Amerikan bay-raklan verilerek ABD başkanının geçtiği yollarda, "Welcome îke" diye bağırtılıyorlardı.
Başbakan Menderes iki ay önce, 7-9 ekim 1959 tarihinde Amerika'daydı. O zaman ABD başkanıyla görüşmesi müm­kün olmamıştı. Şimdi fotoğrafçılara yan yana poz veriyorlar­dı. Eisenhower, "Şimdiye dek hiçbir yerde böylesine karşı­lanmadığını" söylüyordu...
Gördüğü manzaraya şaşıran sadece Amerikan başkanı değildi.
CHP lideri İsmet İnönü ise başka "manzaralara" şaşırmış­tı. Uşak'ta ve İzmir'de saldırılara uğrayıp, atılan bir taşla al­nından yaralanmıştı.
Türkiye gerginleştiriliyordu...
Batum günleri!
Hiram Abas'ın da Batum'daki günleri hayli gergin geç­mişti. ..
Genelde diplomatlar, kendileri hakkında raporlar hazırla­yıp Türkiye'ye gönderen istihbaratçıları ne severler ne de gü­venirlerdi.
Ancak Batum Konsolosu İhsan Aksoy, elinde sürekli pi­poyla dolaşan, iki dil bilen, 27 yaşındaki genç istihbaratçıyı sevmişti.
Aralarının daha sonra açılacağını kuşkusuz o ilk günler­de bilmiyordu.
17 Sabahattin Savaşman,3. Adam Anlatıyor,Kaynak Yayınları, s. 240, 241.
"Konsolos Muavini" Hiram Abas'ın Batum günlerini mes­lektaşı Mehmet Eymür söyle anlatıyor:
"Batum Dışişlerindeki dış postların en kötüsü idi. Ancak teşkilat yönünden önemli bir posttu. Belki de bu önem biz­den ziyade, o bölgelerde tahditli faaliyeti olan ABD (CIA) is­tihbaratı için daha fazlaydı.
O tarihlerde Batum'da diplomatlara birçok yer yasaklan­mıştı. Hatta şehrin içindeki bazı bölgelere girmeleri yasaktı.
Hîram Bey, Batum'da yalnız değildi. Başında kendisin­den kıdemli olan N. Ç. isimli teşkilat mensubu vardı. N. Ç. aşın içki içiyor bazen konsolosluk dışında, umumî yerlerde sızıyordu. Hiram Bey birkaç kez kendilerini izleyen Sovyet gizli polisinin, N. Ç.'yi kollarına girip konsolosluğa getirdiği­ni müşahede etmişti.
Konsolosluk tam başıboş durumdaydı. Konsoloslukta gö­revli Yun Viktoroviç KGB'nin (Sovyet gizli servisi) adamıydı. Hiram Bey kendisinden önce, KGB'nin konsolosluğa girip gizlilik içeren kasayı açtığını öğrenmişti. Yirmiden fazla oda­sı olan konsolosluk binasının üst katındaki odalarında eşi çocuğu ile kalırken, Hiram Bey gecelerce alt kattaki şömine­nin içinde pusuya yatıp, konsolosluğa gizlice girecekleri tes­pit etmeye çalışmıştı.
Ruslar onun varlığından rahatsız olmuşlardı. Oğluna Ve­rem' teşhisi koydular, kansının hemen apandisit ameliyatı olması gerektiğini belirttiler. Hepsi asılsız çıktı. Korkutup kaçırmaya, zehirlemeye kalktılar. Hiram Bey kolay pes ede­cek adam değildi. Sonunda bir yıl kadar sonra Türkiye'ye izinli geldiklerinde Fuat (Doğu) Paşa onu tekrar geri yollama -dı. Eşyalan arkasından geldi.
Batum'daki operasyon hasılasını değerlendiren Amerika­lılar, Batum'dan dönüşünden sonra N. Ç.'nin Sovyetlerce angaje edilmiş olabileceğini belirterek, MİTe sorgulanmasını teklif etmişler, o zamanki yönetim herhalde 'teşkilat yıpranır' gerekçesiyle bunu uygun görmemişti."18
Hiram Abas'ın amiri N. C.'yi, CIA'ya kim ihbar etmiş ola­bilirdi? "Konsolos Muavini" Hiram Abas'ın "ajan kimliği" Ba-tum'da kısa zamanda ortaya çıkmıştı. Sovyetler Birliği, Hi­ram Abas'ın ülkelerini terk etmesini Moskova Büyükelçisi Kemal Nejat Kavur'dan uygun bir dille istedi.
"James Bond"luk oynamak isteyen Hiram Abas, ilk dış gö­revinde, daha bir yılını bile doldurmadan "deşifre" olmuştu!
Hiram Abas Türkiye'ye döndüğünde, 1959 yılı başında MAH reisliğine yine sivil bir diplomat getirilmişti: Romanya Büyükelçisi C«lalettin Tevflk Karasapan. Dışişleri Bakanlığı genel sekreter yardımcılığı da yapmıştı Karasapan. Kansı Nevzat Hanim'la birlikte Ankara sosyetesinin ünlü simala­rından biriydi. Onsuz davet olmuyordu sanki. Üst düzey devlet adamlarının hemen hepsiyle yakın dostluğu vardı. Paris'te öğrenim görmüştü, Paris Siyasî ve Sosyal Bilimler Okulu'ııdah mezun olmuştu.
ingilizce, italyanca ve Fransızca bilen, 58 yaşındaki Kara­sapan, Bükreş büyükelçiliğinden alınarak MAH'ın başına getirilmişti...
Tesadüf bu ya, bir önceki MAH başkanı gibi o da mason­du!..
MAH Başkanı Celalettln Tevfik Karasapan, Hiram Abas'ın üniversiteden sunf arkadaşı ve o zamanlarYeni Gün gazete­sinin genel yayın müdürü olan Mehmet Ali Kışlah'nın nişan­lısı Sevinç Hanım'ın babasıydı.19
Hiram Abas istanbul'a döndükten sonra Kontrespiyonaj Bölümü'nde çalışmaya başlamıştı. Özellikle Doğu Bloku ve Arap ülkelerinden gelen casusları takip ediyorlardı. "He­derlerini takip ederken çeşitli kılıklara girmek hoşuna gidi­yor, kendini oyun oynuyor gibi hissediyordu.
Asım Aytek adlı Suriye ajanını yakalayıp, 12 yıl 6 ay hap­se mahkûm ettirmişlerdi. Yakaladıkları bir diğer Suriye ajam Cemil Pırıltı, sevk edildiği cezaevinden kaçmıştı.
Bulgaristan adına casusluk yapan; Kadir Çekti, Hilmi Şişman, Davut Çalışkan, Galip Yengil adlı Türk vatandaşla­rını da yakalayıp yargıya teslim etmişlerdi.
MAH kurulduğu yıldan o tarihe kadar toplam 64 casus yakalamıştı.
Bunlardan sadece biri Yunan ajanıydı: Dimitri Bundukos l  adlı Yunan-'ajanı, Kıbns'ta gerilimin doruğa çıktığı 1957 yı­lında yakalanmıştı.
Bir de, Wilfried Herbecht adında bir Alman vardı yakala-|; nan casuslar arasında. Buradaki önemli ayrıntı, Alman'ın l kendi ülkesi adına değil, Bulgaristan için casusluk yapıyor olmasıydı!
Yakalananlar arasında iki de Mısır ajanı vardı: biri Türk £ vatandaşı Ethem Akıl, diğeri Mısırlı Şeyh ibrahim. Onlar da. Nasır rüzgârlarının estiği Ortadoğu'da, Mısır'ın "çıban başı" olarak görüldüğü dönemlerde yakalanmışlardı.
Geriye kalan 58 ajanın yansı Sovyetler Birliği, yansı da Bulgaristan adına casusluk yaparken yakalanmıştı...
Hiram Abas istanbul sokaklarında "komünist casus" av­larken, Türkiye 1950'li yıllan geride bırakıp, siyasal çalkan­tılarla geçecek yeni bir on yıla giriyordu...
Kayınpederi, Menderes'1 kaçırıyor !
Türkiye Büyük Millet Meclisi, 1960 yılına tartışmalı, kav­galı bütçe görüşmeleriyle girdi. Bazı DP milletvekilleri, Millî Savunma Bakanlığı bütçesi görüşülürken, yeni düzenleme­ler yapılarak Türk Silahlı Kuvvetleri'nln giderlerinin azaltd-Rfmasını istediler. CHP'liler sıra kapaklarım vurarak talebi protesto ettiler...
Benzer eylemi DP'liler CHP Milletvekili Bülent Ecevit'in sözleri üzerine yaptılar. Ecevit, ABD'yleomzalanan "ikili an­laşmalara" karşı çıkıyordu: "ikili arüaşrtfc$||Sbr ki; Türk hü­kümeti istediği takdirde, memleket dahilinde vuku bulacak, İP 'silahsız bilvasıta bir tecavüzü' önlemek üzere, (19 SevinçKarasapan ile Mehmet Ali Kışlalı1959'da evlenip ikiçocuk sahibi oldular. Daha sonra ayrıldılar. SevinçKarasapan, Prof. Mümtaz Soysalla evlendi. M. Ali Kışlalt, uzun yıllarYankıdergisiniçtkardı;Milliyet, Tercüman, Türkiyegazetelerinde, Radio Liberty ve T/me'da gazetecilik yaşamınısürdürdü. Halen yabancıyayın organlarının temsilciliği yanındaRadikal gazetesinde de köşe yazarlığıyapmaktadır.) Amerikan hûkametinin askeri yardımda bulunmasını öngörmektedir. Ar­kadaşlar, Amerika böyle bir anlaşmayı hiçbir Avrupa devleti ile yapmamıştır. Bu tür anlaşmaları sadece bazı Arap devlet­leriyle yapmıştır ve bu da kötü sonuçlar doğurmuştur. Oysa Türk hükümeti, meclisin onayına bile sunmadan, böyle bir anlaşmayı bir yıl önce imzalamıştır."
DP'liler, "Moskova'ya, Moskova'ya" diye bağınyorlardı!..
Demokratlar mecliste Ecevit'e "Moskova'ya, Moskova'ya" diye bağırırken, Adana incirlik Üssü'nden kalkan ve CIA ajanı Gary Powers'ın kullandığı Amerikan LK2 "casus uçağı" Sovyet uçakları tarafından Moskova yakınlarında düşürülüyordu.
O günlerde sokakları, caddeleri, ellerinde Türk bayrakla­rıyla dolduranlar ise, "Hürriyet! Hürriyet!" diye bağırarak DP hükümetini düşürmeye çalışıyorlardı...
Sloganlar birkaç gün sonra değişecek, binlerce insan, "Katil hükümet" diye bağırmaya başlayacaktı.
28 nisan 1960 günü istanbul Beyazıt'ta gösteri yapan öğ­rencilerin üzerine polisin ateş açması sonucu Turan Emek­siz yaşamını kaybedecekti...
Turan Emeksiz'in adı daha sonra istanbul şehirici feribo­tuna verilecek ve bu feribotun kaptanlığını kısa bir süre Hi-rarn Abas'ın babası yapacaktı!..
Bir hafta sonra Ankara'daki olaylar sırasında da, Hiram Abas'ın kayınpederi Gazeteci Emin Karakuş'un başına ilginç bir olay gelecekti.
Parola "555 K" yani; 5'inci ayın 5'inde, saat 5'te, Kızılay'da toplanan göstericiler, yanlışlıkla aralarına düşen Celal Ba-yar ve Adnan Menderes'1 görünce çok şaşırmışlardı. Cum­hurbaşkanı Bayar, hemen DP il Merkezi'ne girmişti. Başba­kan ise yanına aldığı birkaç polisle göstericilerin üstlerine doğru ilerleyip onlarla tartışıyordu: '
- Ne istiyorsunuz ?
- istifanızı istiyoruz!
Ortalık giderek gerginleşiyordu. Birinci Şube Müdürü Ni­yazi Bicioğlu başbakanı yol kenarında duran siyah Volkswa-gen otomobile bindirmeye çalışıyordu.
OtomobilHürriyet gazetesinin Ankara temsilcisi Emin Karakuş'a aitti. "Bulvara bakan büromdan olayları gözlüyordum. Birden gözüme daha taksitlerini ödemediğim ve yeni aldığım Volkswagen çarptı. Arabamın çevresi polislerden geçilmiyor­du. Kurtarmak için dışarıya fırladım. Arabaya varıp zor bela içine oturduğumda Adnan Menderes polislere talimat veri­yordu. 'Yakalayın şunu, tutun şunu, bu ne rezalettir' diye bağırıyordu. Marşa bastım, ilerlemem mümkün değildi. O sırada yan kapı açıldı. Birisi 'Sayın Başvekilim, lütfen araba­ya girin' diyerek Menderes'1 benim yanıma oturtmaya çalışı­yordu .'Başbakan buna hiç niyetli değildi. Arabanın damını yumrukluyor, çevresindekilere bağırıyordu. 'Yuh ne demek ulan, yuh bana mı?' Gaza bastım, kalabalığı yararak uzak­laştım. Menderes'1 300 metre ötede 'postane önünde bırak­tım. Kendisi böyle istemişti."
Emin Karakuş, bu olayı ancak 27 Mayıs'tan sonra, yani DP sansürü bittikten sonraHürriyet gazetesinde, "Menderes Arabama Nasıl Sığındı" başlığıyla yazabilecekti.
Gösteriler durmuyordu, ok yaydan çıkmıştı...
Eylemlere Harp Okulu öğrencileri de katıldı. Genç Harbi-yeliler Ankara sokaklarında sessiz bir yürüyüş yaparak hü­kümeti protesto etti.
Eymür ile Ağar'ın babalan gözaltında.
27 Mayıs 1960 saat 04.36'da Kurmay Albay Alparslan Türkeş'in Ankara Radyosu'ndan, Türk Silahlı Kuvvetleri memleketin idaresini ele almıştır" duyurusunu yapmadan birkaç saat önce,20istanbul MAH teşkilatı önlemlerini alma­ya başlamıştı...
O sıcak gecenin tanıklarından Mehmet Eymür, MAH'ın teknik büro şefliğini yapan babası Mazhar Eymür'ün neler yaşadığını yıllar sonra şöyle anlatacaktı:
"26 mayıs 1960 geceyansına doğru babama telefonla bil­gi geldi, ihtilal hareketi başlamıştı. Babamı ilk defa telaşlı
20Türkeş, cuntaya girme teklifini kurmay binbaşıolarak Elazığ'da görev yaparken, Kurmay Albay Talat Aydemir'den aldı, bir süre sonra buöneriye "Evet" diyerek, daha son­ra MillîBirlik Komitesi adınıalacak olan gizliörgütünüyesi oldu. Radyodan okunan ve ken­di kalemindençıkmışolan ihtilal bildirisinin hikâyesini anılarında anlatır (Hulusi Turgut, Tür­keş'in anılan,Şahinlerin Dansı,s. 83-89).
görüyordum. Hemen yakında oturan birkaç personel çağrıl­dı, nöbetçi erlere herhangi bir müdahaleye karşı koymama­ları için talimat verildi. Babamın yardımcılarından Necdet Bey de yakınlarda oturduğundan hemen daireye geldi. Bir­likte, en üst katta lojmanın karşısındaki dairede bulunan 'özel dinleme' bölümüne geçip, buradaki bazı bant ve evrakı imha ettiler. Öğrendiğime göre orada muhalefet partisi CHP ve onun yöneticileri izleniyordu. Babam Necdet Bey'e, 'Kaç kere söyledim bizi şu işlere karıştırmayın diye, bir türlü din­letemedim' şeklinde yakınıyordu."21
Ne kadar önlem alırsa alsın, Mazhar Eymür, 27 Mayıs'tan sonra gözaltına alınmaktan kurtulamayacaktı.
ihtilalciler, MAH içinden ve Emniyet kadrolarından bir­çok kişiyi gözaltına almaya başlamıştı.
Görevden alınıp sorgulananlar arasında Adana Emniyet Müdürü Zülküf Ağar da vardı!
17 yaşındaki Mehmet Eymür ile 9 yaşındaki Mehmet Ağar, babalarının askerler tarafindan götürülmelerini hiç unutmayacaklardı...
Zeki Müren'in komutanı
Ne Cumhurbaşkanı Celal Bayar Çankaya Köşkü'nde ne de Başbakan Adnan Menderes halka hitap etmek için gittiği Eskişehir'de, askerler tarafindan "derdest" edilirlerken, iki yıl önceki bir olayı akıllarına getirmediler.
Ya peki tutuklanacağını anlayınca Kara Harp Okulu'nün penceresinden atlayarak intihar eden içişleri Bakam Namık Gedik, üd yıl önceki koşuşturmasını hatırlamış HM^tlJ?
Binbaşı Samet Kuşçu adını üçü de çoktan unutmuş­tu...
27 Mayıs 1960'tan iki yıl önce... .
istanbul Ordu Temsil Bürosu'nda askerliğini yedeksubay olarak yapan Zeki Müren, komutam Binbaşı Samet Küş-çu'nun o sabahki telasını bir türlü anlamamıştı.
"Sanat Güneşi" Zeki Müren'in her sabah halini haünru «Soran komutanı, bu kez yüzüne bile bakmamıştı... •** Harp Okulu'nda çalışkanlığı ve zekâsıyla sivrürniş, kısa zamanda kurmay olup NATO'da görev yapmış, birkaç dil bi­len Komutan Kuşçu'nun o sabahki halini kimse hayra yor­madı...
Binbaşı Kuşçu makamındaki telefonun ahizesini kaldırır­ken gözleri eline takıldı, sadece eli değil tüm vücudu, deyim yerindeyse "zangır zangır" titriyordu. Ancak kararlıydı, nu­maraları çevirdi.
Aradığı kişi, Ordu Temsil Bürosu'nda askerliğini yapar­ken tanıştığı Gazeteci Mithat Perin'di.
Hal hatır sormadan söyleyeceklerini art arda sıraladı: "Tıpkı Mısır'da olduğu gibi bazı subaylar Nasır tipi ihtilal ha-îarlığı içindeler. Başlarında Yarbay Faruk Güventürk var. Beni Başbakan Menderesle acilen görüştür!"
Mithat Perin,istanbul Ekspres gazetesinin sahibi ve aynı zamanda DP milletvekiliydi.
Perin, başbakana ulaşamadı, ama içişleri Bakanı Na­mık Gedik'le, Park Oteli'nde buluşup, Binbaşı Kuşçu'dan dinlediklerini bir solukta anlattı. Olay, Menderes'e intikal "ettirildi.
Başbakan Menderes, içişleri Bakanı Gedik'e, "Millî Sa­vunma Bakanı Semi Ergin'i de istanbul'a çağırın, istanbul Valiliği'nde bir araya gelip durum değerlendirmesi yapalım" dedi.
Tesadüf. (Hani aksi tesadüf denir ya!)
v   Binbaşı Kuşçu'nun, "Başlarında Faruk Güventürk var" r dediği yarbay tam o sırada Ankara'da, Millî Savunma Baka­nı Semi Ergin'e, "ihtilalin başına geçin" teklifini yapıyordu !22
Görüşmeyi istanbul'dan arayan içişleri Bakanı Gedik'in -telefonu yanda kesti.
22 O sıralarda Ordu içinde birbiriyle ilişkisi olmayan birçok ihtilalci grup vardı. Bu grup­lardan birinin başınıda yine ihtilale teşebbüsten 1964'te idam edilecek olan Talat Aydemir ile Dündar Seyhançekiyordu. Gruptan BinbaşıSadi Koçaş, cuntaya dahaüst rütbeli "bü­yük bir baş" aramayaçıkmıştı. Tavsiyesini almaküzere yakın dostu ve MillîEmniyetle gö­revli BinbaşıCihat Akyol'a gitti. BinbaşıAkyol, Koçaş'a "onlardan başka bir grup daha ol-. düğünü, Semi Ergin'e liderlik teklif edileceğini, Samet Kuşçu'ya güvenmemesini" tavsiye etti (Sadi Koçaş,Atatürk'ten 12 Mart'a,c. 1, s. 354). Koçaşve Akyol "9 Subay Olayfndan tutuklanmadan kurtuldular.İleriki yıllarda biri başbakan yardımcısı, diğeriÖzel Harp Daire­si başkanıolacaktı.
Bakan Semi Ergin askeri bir uçakla istanbul'a gidip top­lantıya katıldı. Darbe yapacaklar arasında Yarbay Faruk Güventürk'ûn adının da olduğunu görünce bayağı endişe­lendi. Ancak hiç renk vermedi.
içişleri Bakanı Gedik'in, "Bu subayları hemen tevkif ettire­lim" önerisine karşı çıktı, "Elinizde delil var mı?" diye sordu.
Delil aramaya başladılar.
Oysa en güçlü deliller, Menderes'in Sağındaki koltukta oturan Millî Savunma Bakanı Semi Ergin ile, arkasında du­ran yaveri Muzaffer Ersü'ydü...23
Nasıl delil elde edileceği kısa bir tartışma sonucu bulun­du. Binbaşı Kuşçu, ihtilalci bir subayı evine çağıracak, ko­nuşmaları teybe kaydettirilecekti.
Samet Kuşçu'nun evine çağırdığı istanbul Kolordu Kur­may Başkanlığı'nda görev yapan Albay llhami Barut, binba­şının sohbet sırasında neden bağırarak konuştuğuna önce bir anlam verememişti. Ama balkondaki karartıyı görünce işi kavradı. Dikkatli konuşmalıydı.
45 dakikalık bandı dinleyen içişleri Bakanı Gedik, hırsın dan dişlerini dudağına geçirdi. "Bu ne rezalet" diye bağırı­yordu. Delil kasete göre, ortada ihtilal filan yoktu.
Bakanın hışmından korkan Binbaşı Kuşçu pencereden atlayıp kaçtı...
Birkaç saat sonra...
istanbul Emniyet Müdürü Hayrettin Nakipoglu'nun tele­fonu çaldı. Arayan ABD Konsolosluğu'nda görevli CIA'nın is­tanbul istasyon şefiydi:
"Burada bize sığınmak istediğini söyleyen bir Türk suba­yı var. Türkiye'de ihtilal yapılacağını söylüyor, bilgiler veri­yor. Lütfen gelip alır mısınız kendisini ?"
Binbaşı Kuşçu, Türk hükümetini inandıramayınca solu­ğu Amerikalıların yanında almıştı.
Nakipoğlu emniyet sorgusunu yaptığı Binbaşı Kuşçu'yu MAH'a teslim etti. Onlar da aynca sorguladı...23 ihtilalci Muzaffer Ersü, Menderes'in sağkurtulduğu uçak kazasında yaşamınıkaybetti.
Alınan ifadeler önce yine içişleri Bakanı Namık Gedik'in önüne gitti. Ge­dik artık binbaşıdan bıkmıştı. Ama yine de görevini yaptı, ifadelerini Başbakan Adnan Menderes ile Cumhurbaşkanı Celal Bayar'a sundu.
Üç gün sonra...
Kurmay Albay llhami Barut, Kurmay Albay Naci Aşkun, Topçu Yarbay Faruk Güventürk, Piyade Binbaşı Ata Tan, Pi­yade Yüzbaşı Hasan Sabuncu, Piyade Binbaşı Ahmet Dalkı­lıç, Piyade Yüzbaşı Kâzım Özfırat ve emekli Kurmay Albay Cemal Yıldırım, ihtilale teşebbüsten tutuklandılar.
16 ocak 1958'de hâkim karşısına çıkarıldılar. Askerî mahkemenin başkanlığını -geleceğin Genelkurmay başkan­larından- Tümgeneral Cemal Tural yapıyordu... ihtilalciler kendilerine lider ararken Tural'a da başvurmuşlardı. Tural, kendisiyle görüşmeye giden Albay Kenan Esengin'e, "Bu da­vaya inanıyorum. Bir er olarak bile çalışırım. Ama tam tanı­madığım bir kadronun organizatörü olamam"24demişti. Ya­ni, ihtilalcileri yargılayan mahkemeye, kendisine liderlik tek-15 lif ettikleri general başkanlık ediyordu!
5 nisan tarihinde sekiz subay serbest bırakıldı. Ceza gö­ren tek kişi, muhbir Binbaşı Samet Kuşçu'ydu. Ordu'yu is­yana teşvikten iki yıl ceza aldı...
Celal Bayar o sıcak günleri yıllar sonra Gazeteci Cüneyt Arcayürek'e şöyle anlatacaktı: "Gerek mahkeme ve gerekse daha yüksek makamlar olaya lazım gelen ehemmiyeti ver­mediler, beraat ettirdiler. Ben, bu mesele üzerinde görüş­mek üzere hükümeti çağırdım. Kendilerini ikaz ettim. Ad­nan (Menderes) Beyle konuştum, Heyeti Vekile'yi çağırdım, onlarla da konuştum. Adnan Bey'in de dahil olduğu Bakan­lar Kurulu toplantısında kendilerini ikaz ettim ve daha cid­di harekete davet ettim. 'Efendim Türk Ordusu'ndan böyle bir subay çıkmaz' dediler. Ehemmiyet vermeyenlerden birisi Millî Savunma Bakanı Semi Ergin'dir. Semi Ergin'in, Faruk Güventürk ile bir konuşma yaptığından, ihtilal liderliği tek­lifi aldığından, o sıralarda haberim olmadı. Fakat sonra, li­derlik teklif ettiklerine dair bilgi aldık. Gerçekten 9 Subay
24 Sadi Koçaş,Atatürk'ten 12 Mart'a,c. 1, s. 349.
Olayıiyi değerlendirilmiş olsaydı, 27 Mayıs olmazdı. Bana, bu olayın dışında Ordu'nun iç bünyesi hakkında hiç bilgi ve­rilmemiştir."25,
Tıpkı MAH gibi, tüm bu olaylardan habersiz Asteğmen Zeki Müren, kışlada asker arkadaşlarına, "Bir ihtimal Daha Var" şarkısını söylüyordu...
MAH ihtilalin ayak seslerini duymuş muydu ?..
MAH'ın başında yine bir "birader"
MAH'ın 27 Mayıs Harekâtı konusunda, Cumhurbaşkanı Celal Bayar'ı ve Başbakan Adnan Menderesi haberdar edip etmediği konusunda iki farkh görüş var.
Birincisi; 27 Mayıs'tan iki gün sonra MAH Başkanlı-gYndan alınan sivil başkan Celalettin Tevfik Karasapan'ın askerî harekâttan haberi yoktu, bu nedenle Bayar ve Men-deres'i haberdar edemedi görüşüdür. Bu, oldukça yaygın bir görüştür.26
Ancak Celalettin Tevflk Karasapan'ın eski damadı Gaze­teci Mehmet Ali Kışlalı yıllar sonra daha farklı bir tez ileri sürdü:
"MAH, Celalettin Tevflk Karasapan döneminde askerî müdahale hazırlıkları hakkında işaretler almış, müsteşar Çankaya Köşkü'ne, Bayar ve Menderes'e bu bilgileri vermek için çıkmıştır. Bu olayın kişisel şahidi de zamanın Basın Ya­yın Genel Müdürü Altemur Kıİıç*tır. Ama MAH müsteşarının naklettiği bilgiler ciddiye alınmamış, haberi getiren 'şeamet tellalı' olmakla zirvedekilerce suçlanmıştır."27
2527Mayısöncesinde TSK'da ayrıayrıbirçok gruplar oluşmaya başlamıştı. Bunlar­dan biri de Belçika Kulûbü'ydü;üsteğmen, yüzbaşıve binbaşırütbesindeki bazısubaylar*, Ordu'da birbirlerini desteklemek ve ileride lider kadroyu ele geçirmek için kendi aralarında "illegal" bir birlik oluşturdular. Adına Belçika Kulübüdediler. NATO'nun merkezi Belçika'da olduğu için bu adıalmışlardı. Belçika Kulübüüyeleri zamanla Ordu ve kuvvet komutanlık­larına hatta Genelkurmay Başkanlığı'na kadar geleceklerdi.
26Bu görüşte olanlar ilginçbir olayıda aktarıyorlar: MAH BaşkanıKarasapan bir yıl sonra Afyon'dan senatör seçildi. Turizm bakanlığıyaptı. Talat Aydemirin 21 mayıs 1963 tarihinde hükümeti yıkmak için giriştiği hareketten haberi olmadığıiçin, kırmızıplakalıma­kam arabasıyla dolaşırken az kalsın gözaltına alınıyordu. .
27Radikal, 23 ağustos 1998. MAH BaşkanıKarasapan da anılarınıyazdı, torunlarıdedelerinin anılarınıkitap yapmak için uğraşmaktadırlar.
MAH sivil otoriteyi askeri hareket konusunda uyardı veya uyarmadı; ancak ihtilali gerçekleştiren Millî Birlik Ko-mitesi'nin teşkilat konusunda kafası karışıktı. MAH'ın ba­şına kimi getirecekleri konusunda her kafadan bir ses çı­kıyordu.
Sonunda ihtilalin Orgeneral Cemal Gürsel'den sonra "ikinci komutanı" Orgeneral Fahri Özdilek'in dediği oldu: teşkilatın başına 1926 Harp Okulu çıkışlı, uzun yıllardır MAH bünyesinde çalışan Ziya Selışık getirildi.
Hiram Abas yine şanslıydı.
"Ziya Selışık" adını ortaya atan Komutan Fahri Özdilek de, MAH'ın yeni başkanı da masondu !..
"Birader" öz kardeşten önce gelirdi...
Baş kuraldı; birader, biraderi daima kollardı...
MAH'ın başına yine yeni bir "birader" gelmişti!..
ihtilalcilerin büyük çoğunluğu o tarihlerde "masonluk nedir" bilmiyorlardı.
27 Mayıs'ın hemen ertesi günü bazı genç subayların is­tanbul'daki mason locasını basmalarını anlayamamışlardı. Yeni kurulan kabinede başbakan yardımcılığı görevine geti­rilen "birader" Özdilek Paşa, bu olayı büyük bir sorun hali­ne getirmişti. Hemen ardından subayların politikayla uğraş­maması şeklinde sert bir bildiri hazırlanmıştı.
MAH'ın, CIA-Mössad-Savak'la ilişkisini de birçoğu bilmi­yordu. Örneğin Adana ve çevresinin çalışma alanı olarak Mossad'a verildiğinden haberleri bile yoktu.
Tek bildikleri, devletin pek çok kurumu gibi, MAH'ta da, Demokrat Parti'ye bağlı olanların yuvalanmış olduğuy­du.
Gerçeği öğrenmeleri fazla zaman almadı. Harp Akademi-si'nde öğretmenlik yapan Naci Asutay'j MAH'ta görevlendir­mişlerdi. Aradan bir süre geçti. Asutay'ı ne zaman arasalar bulamıyorlardı. Ya yurtiçinde bir gezide ya da bir başka ül­kede oluyordu. Sonunda anladılar ki, "birader" Ziya Selışık, Asutay'ın örgüte egemen olmasını engellemek için sürekli geziye çıkmasını sağlıyordu. Asutay, bir türlü görevinin ba­şında kalamıyordu...
Görevinin başında bulunmayan biri daha vardı: Ziya Se-lışık. MAH başkanı ne zaman aransa, israil Maslahatgüzar-lığı'nda bulunuyordu!
ihtilalin üzerinden altı ay geçmişti ve MAH'ta istedikleri değişiklikleri bir türlü yapaınıyorlardı...
Teşkilat mensupları, kulaklarına gelen, "Personel tasfiye­si yapılacak" sözlerinin gerçekleşeceği günü endişeyle bekli­yorlardı...
Türkiye'nin müttefikleri ise endişelerini çabuk gidermişler­di, ihtilal hükümetinin Dışişleri Bakanı Selim Sarper, "NA-TO'ya ve Cento'ya bağlı olduklarını" açıklamıştı. Ticaret Baka­nı Cihat iren de, "yeni rejimin dış yardıma güvenmeye devam edeceğini, daha çok yardım almayı umduklarını" söylemişti.28
Amerikan Başkanı Eisenhower'ın, ihtilalin lideri Orgene­ral Cemal Gürsel'i kutlayan ve hükümete basanlar dileyen 11 haziran 1960 tarihli mesajı. Millî Birlik Komitesi'nde bir­kaç subayın suratını asmasına yol açsa da, çoğunluk tara­fından coşkuyla karşılanmıştı.
Amerika ihtilali destekliyordu! ilk etapta Türkiye'ye 400 milyon dolarlık yardım gönderecekti...
Sovyetler Birligi'nin ise, Türkiye'deki yeni "rejiminin ren­gi" konusunda kafası karışmıştı. Çünkü KGB'nin raporla­rına göre, ihtilali gerçekleştiren Millî Birlik Komitesi içinde Amerikan aleyhtarlığıyla bilinen subaylar vardı.
Sovyetler, bir ilişki kurulabilir düşüncesiyle yeni hüküme­te bir öneri 'götürdü: "NATO'dan çıkarsanız, Kafkasya'daki Türkiye sınırından ve Karadeniz kıyılarından itibaren 250 km derinliğe kadar bütün bir alanı askerden anndınnz. Ayrıca 500 milyon dolar hibe ederiz."
Konu Cemal Gürsel'e aktarıldı, Sovyetler Birligi'nin tekli­fi MBK'da görüşülmeye değer bulunmamıştı.
28İki bakan da masondu ! 27 Mayıs kabinesinde 6 bakan masondu. Bkz.İlhamıSoy­sal,Türkiye'de ve Dünya'da Masonluk ve Masonlar,Der Yayıncılık, 1978.
CIA'nın 27 Mayıs raporu
Neler olup bittiğini yerinde görmek için, 18 haziranda NA-; TO Başkomutanı General Norstad Türkiye'ye geldi, onu bir |.ay sonra Amerikalı bir heyet takip etti. Ve raporlarını yazdı-^lar: ortalık süt limandı! Rejim konusunda endişe edilecek | bir durum yoktu. ABD Dışişleri Bakanlığı istihbarat ve Araş­ıp tirma Dairesi, 17 nisan 1961 tarihli, 8453 sayılı, "Türk Siya-11 setinde Silahlı Kuvvetler'in Rolü" başlığıyla, üzerinde, "Giz­ili/Yabancıların .Bakması Yasaktır" damgalı 11 sayfalık bir |. rapor hazırlad*. Rapor Türk Silahlı Kuvvetleri'nin yönetime neden el koyduğunu değerlendiriyordu: "Türk Silahlı Kuv-vetleri'nce yapılan kansız darbe, Türkiye dışında genellikle U ağırlık taşıyan, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin 'apolitik' olduğu ve ciddi bir siyasî bunalımda müdahale etmeyeceği yolunda­ki inanışı yıkmıştır." Rapor, Millî Birlik Komitesi'ni ise şöyle |. tahlil ediyordu: "MBK adı altında yönetimi ele geçiren gru­bun gerçek boyutu bilinmiyor. Ancak belirlenen tüm üyeler asker ve profesyonel subay kadrosunun ortanın üstündeki |- temsilcileri. Mevcut bilgilere göre, esas olarak belirlenen 38 şf Üyenin beşi general, yedisi albay, yedisi yarbay, 12'si binba-[ sı ve yedisi yüzbaşı. Yaş ortalaması 41. Yaşlar 27 ile 65 ara­sında değişiyor. Dördü hariç hepsi evli. Altısı hariç hepsi |;- kurmay okul mezunu. Üyelerinin 24'ü yurtdışına seyahate çıkmış ve 20'si yurtdışında askeri eğitim ve öğretim görmüş. | Askerlik öncesi geçmişleri değişik olmasına rağmen, hemen hepsi Türkiye ve halkı hakkında esaslı bilgilere sahip ve or­tak hareketlerinin bütün ülke nüfusunca destekleneceğine inanmışlar. Siyasî eğilim olarak hemen hepsi Bati yanlısı, antikomünist ancak bazıları, Menderes rejiminin Batı'ya karşı çok fazla boynu eğik olduğuna inanıyorlar. Belirli kişi­lerin seçimindeki kesin ölçütte olduğu gibi MBK üyelerinin seçimindeki mekanizma hâlâ gizli kalmış durumda." Rapor bir ekleme yapmayı da ihmal etmiyordu: "Ordu yeniden mü-dahele edebilir!"
Türk Silahlı Kuvvetleri bir türlü durulmuyordu. 235 ge­neral ve amiralle birlikte, çeşitli rütbelerdeki 4 000 subay emekliye sevk edildi.
Subayların emeklilik ikramiyelerini Millî Birlik Komitesi üyesi Kurmay Albay Alparslan Türkeş, Amerikalılardan bu-luvermişti!
Başbakanlık .müsteşarlığı görevine getirilen, Albay Tür­keş o günlerde neler bulmuyordu ki.
TBMM'nin kuzey cephesinde yer alan içişleri Bakanlığı binası üç bölümden oluşuyordu. Bunlar bakanlık merkez binası, Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma Genel Ko­mutanlığıydı.
"27 Mayıs'tan sonra, bakanlıkları dolaşmaya başladım, içişleri Bakanlığı'na gittiğimde, orada, ayn bir odada, bir ay­rı büroda Amerikalıları gördüm. Bizim yetkililere 'Nedir bu ?' diye sorduğumda şu cevabı aldım:
- Biz komünizmle mücadele için Amerika ile işbirliği ya­pıyoruz. Buradaki Amerikalılar da, onlarla bizim aramızda­ki işbirliğinin koordinasyonunu yapıyorlar.
/Ama işi biraz daha inceleyince gördüm ki, içişleri Bakan­lığı'na dışarıdan gelen şifre, telgraflar ile bakanlıktan dışan çıkan tüm evraklar oradan geçiyor. Yani onlar, bunları görü­yorlar, kontrol ediyorlar.
Bunu öğrenince dedim ki:
- Bunlar buradan çıksınlar, Amerikan yardım binasına gitsinler. Orada çalışsınlar.
Ben bu talimatı verdikten sonra CIA'nın Ankara'daki baş­kanı olan Amerikalı zat (Arthur V. Miller) bana geldi. Çanka­ya'da oturuyordu. Hatta bir iki defa birlikte yemek yemiştik."29
CIA'nın Türkeş'ten ricası (I)
Burada Türkeş'in anılarına küçük bir ara verip kafamıza takılan bir soruyu soralım: "ihtilalin kudretli albayı" Türkeş ile CIA'nın Ankara istasyon şefi, birkaç kez niçin yemek ye­mişler ve ne konuşmuşlardı ? Bunlar anılarda geçmiyor.
Devam edelim: "Derken Amerikan büyükelçisi geldi. Aynı talebi ileri sürdü. Israr ediyorlardı üzülüyorlardı. Ona da ay­nı şeyi söyledim. Bununla da yetinmeyip ardından daha sonra da bir mektup yazdı Amerikan sefiri. 'Orası zaten küçük bir odadır, önemli değildir. Orada kalmalarına müsaade edin' diyordu."
Bu arada ABD'nin Ankara Büyükelçiliği Birinci Sekreteri
William H. Doyle tarafından Başbakanlık Müsteşarı Albay
Alparslan Türkeş'e gönderilen 25 temmuz 1960 tarihli mek-
I tupta, içişleri Bakanlığındaki büronun CIA ofisi olduğu da
açıklanıyordu.
|,      Doyle, mektubuyla birlikte ayrıca, Türk polisi ile CIA'nın işbirliğini içeren bazı dokümanları da Albay Türkeş'e gön-iiderrfüşti.
Doyle'un mektubu aynen şöyleydi: "Değerli Albay:
CIA, Türk millî polisiyle yaklaşık on yıldan beri irtibat içeri-Istndedir. Şu anda, polislik deneyimi çok fazla olan Mr. Arthur |V. Miller, CIA'nın Türk polisi ile irtibatını temsü etmektedir.
Bizim irtibat görevlimiz, geçtiğimiz yıllar içerisinde Türk | polisi ile ülkenizde yıkıcı eylemlere karşı gelmek üzere Little i Grups (Küçük Gruplar) adındaki grupların örgütlenip eğitil-1;meşinde çalıştı.
Bu gruplara "karşı tahrip" edici hareketler konusunda f uzman olmaları için yaygın bir eğitim verildi. Geçtiğimiz bir-
içerisinde bu grupların yaklaşık altı tanesi eğitildi. Bir süre önce, Millî Güvenlik Genel Direktörlüğü, Mr. Mil-l'ler'a artık bu alanlarda çalışmasının istenmediğini bildirdi. Aynca Mr. Miller'dan polis karargâhınızdaki küçük ofisten
lası da istendi...
Geçtiğimiz birkaç yıl boyunca Türk millî polisi ile ilişkimi-kısa bir özetini ilişikte bulacaksınız. Ayrıca, aslında bi-'•Zim teşvikimizle ve ortak çabalarımızı harekete geçirmek ayla 1959 yılında yayınlanan, bakanlığa ait kararname-|hln bir kopyasını da gönderiyoruz..."
•Bu önemli mektupta, söz konusu büronun açık seçik bir liçimde, "CIA irtibat Bürosu" olduğu belirtiliyor, mektupla pötrlikte verilen dokümanda ise, CIA'nın Türk polisinin yetiş-itirtlnıesi konusunda yaptığı çalışmalar ile verdiği paralar flçıklanıyordu.
Mektubun ekinde bir de, "Türk Millî Polisi ile Resmîleşti-iirÜmiş işbirliği" başlığını taşıyan resmî yazı bulunuyordu. Üzerinde "Secret" -gizli- damgası bulunan yazıda, CIA ka­nalıyla Türk polis örgütüne verilen hizmetler ve yapılan yar­dımlar sıralanmaktaydı.
1- Türk millî polisiyle irtibat eylemlerinin, ilk CIA temsilci­lerinin Türkiye'ye varışından beri devam etmesine karşın, Türklerden işbirliği için resmileştirilmiş bir isteğin dosyalar­daki kaydı, 1950 yazını gösterir. Bu zamanda Halk Güvenliği Genel Müdürü Mr. O'DonnelTa, Amerikan hükümetinin Türk millî polisinin yeniden örgütlenmesinde yardımcı olması için. Amerikan polis görevlilerinden bir danışma kadrosu sağlama konusunda yardım talebinde bulundu. Bu başarıldı.
2- ilk operasyon fonları için o zaman 15 000 dolarlık bir başlangıç fonu konmuştu. Bu ilk giderlere 1950-1951 malî yılında 200 000 dolarlık bir değişiklik getirildi.
/
Belgede, bunlar karşılığında, Türk millî polisinin tam bir tefrişinin" başarıldığı belirtiliyordu.
Anlaşılan Amerikalılar istihbarata da, polise de tam anla­mıyla hakim olmuşlardı. Türkiye son 10 yılda "küçük Ame­rika olma" yolunda epey yol kat etmişti...
Aynı gönlerde kapısında bekleyen nöbetçi er, iktidarı bo­yunca "küçük Amerika olma" isteklerini sık sık tekrarlayan devrik cumhurbaşkanı Celal Bayar'ı, hücresinde bel kemeriyle intihara teşebbüs ederken yakalayıp, ölümden kurtaracaktı.
Celal Bayar; Anayasa'yı değiştirmek, Türk halkını iç savaşa sürüklemek ve Türk topraklarının bir kısmını yabancı bir dev­letin egemenliğine bırakmak sucuyla yüce divana verilmişti.
Konu edilen "yabancı devlet" Türkiye'nin her köşesinde üsleri, kurumlarında CIA ofisleri bulunan Amerika değildi! Menderes Hükümeti, "yapacağı yardım karşılığında Doğu Anadolu'nun bir kısmını Sovyetler Birliği'ne bırakma teşeb­büsüne geçmekle" itham ediliyc ~Ju! Sonunda Menderes de komünist suçlamasıyla hâkim karşısına çıkacaktı!
Demokrat Partililer hakkında açılan dava Yassıada'da baş­ladı. Davanın başlamasından 10 gün önce, Amerikan 6. Filo­su ile Türk gemileri Karadeniz'de ortak tatbikat yapmışlardı!
ihtilalciler, 27 Mayıs'tan bir hafta sonra Ordu'nun üst ka­demesinde değişiklik yaptılar. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Rüştü Erdelhun Yassıada'ya gönderilmişti. Genelkur^ may başkanlığına Ragıp Gümüşpala getirildi. Menderes Hü­kümeti döneminde Genelkurmay ikinci başkam olan Cevdet Sunay Kara Kuvvetleri komutanı yapılmıştı.
ihtilalin güçlü isimlerinden, "Osmanlı tipi son pasa", Ce­mal Madanoğlu korgeneralliğe terfi ettirilmişti...
3. Ordu Komutam Ragıp Gümüşpala'nın,3027 Mayıs gü­nü öğleye kadar ihtilale katılmakta tereddüt göstermesi ne-I deniyle bazı subaylar yeni Genelkurmay başkanına tepki "isterdiler...
Aslında Ordu'nun başına ikinci Başkan Cevdet Sunay | düşünülüyordu.
Cevdet Paşa, Orgeneral Gümüşpala'nın yeni görevinden |j dolayı çok Huzursuz oldu. Değişiklik iki ay sonra gerçekleş­ti. Gümüşpala emekli edildi, Sunay Genelkurmay başkanlı­ğına getirildi!
O tarihlerde, Orgeneral Sunay'ın alt rütbedeki subayların komuta kademesini hiçe sayarak, ihtilal yapmalarını haz­medemediğini kimse bilmiyordu.
"Sıfir general" parolasıyla yola çıkan, yani Cemal Gürsel dışında Ordu'nun üst kademesindeki tüm generalleri emek­li etmeyi düşünen idealist genç subaylar, gelişmeleri hayal kırıklığı içinde izliyorlardı...
27 Mayıs coşkusu yerini düş kırıklığına bırakıyordu...
MAH'ta Naci Aşkun dönemi
23 ekim 1960 günü yapılan genel sayıma göre Türki­ye'nin nüfusu, 27 milyon 800 bindi.
. Millî Birlik Kömitesi'nde radikallerin sayısı ise 14'tü. Ara­larında Alparslan Türkeş'in de bulunduğu 14 üye yurtdışı­na sürgüne gönderildi.
iki yıl önce ihtilal yapma teşebbüsünden, dokuz arkada­şıyla birlikte tutuklanıp, yargılanan Naci Aşkun, MAH'ın ba­şına getirildi...
30 Ragıp Gümüşpala daha sonra kurulacak olan Adalet Partisi'ne genel başkan oldu. ' Onunölümünden sonra genel başkanlığa Süleyman Demirel geldi.
Dokuz subayla birlikte yargılanmıştı.
Aylarca soğuk bir hücrede tek başına kalmıştı. Hava al­ması, volta atması için bile avluya çıkarılmamıştı. Tuvaletini bile hücresine konan bir kovaya yapmıştı.
Tüm baskılara dayanarak; Ordu içinde hükümeti devir­mek için bir faaliyet olmadığını, eğer varsa böyle bir girişim­den haberi olmadığını söyleyerek, kimseyi ele vermemişti.
Sonunda beraat etmişti.
Komiteci arkadaşları, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin belirli stratejik yerlerini kontrol altında tutuyorlardı, ihtilalin başa­rısızlığı halinde tüm kadroların ele geçmemesi için bazı ar­kadaşlarını yurtdışı görevlerine göndermişlerdi. Başarısızlık halinde bunlar tekrar cunta faaliyetlerine yeniden başlaya­caklardı. .
^
Bu subaylar arasında Sadi Koçaş, Talat Aydemir gibi Na­ci Aşkun da vardı.
Naci Askun'un Roma ataşemiliterliğine tayinini çıkarmış­lardı...
ihtilal başarılı olunca, komitenin ilk çekirdek kadrosun­da bulunan Naci Aşkun'a yine görev düşmüştü. MAH'ı mil­lîleştirmesi için Roma'dan Ankara'ya çağrıldı.
Teşkilatı tanıyordu ve ne yapacağını iyi biliyordu, kurmay yüzbaşıyken MAH'ta çalışmıştı.
Ve beklenen büyük operasyon gerçekleştirildi: teşkilat içindeki sivil personelin tamamına yakını ya devletin başka kurumlarına gönderildi ya da emekliye sevk edildi.
Hiram Abas bu tasfiye dalgasını ucuz atlatmıştı. Onun içinde bulunduğu Kontrespiyonaj Bölümü'ne fazla dokunul­mamıştı. Yeni yönetime göre onlar daha çok casus kovala­mış, iç siyasal tertiplerde ve polemiklerde pek fazla kullanıl-matruşlardı.3*
Başkan Aşkun, MAH'ı millîleştirmek için Türk Silahlı Kuvvetleri'nden tanıdığı subaylara güveniyordu. Bunlardan biri de Kurmay Yarbay Talat Turhan'dı:
31Hava Kuvvetleri Komutanıirfan Tansei'in oğlu Mete Tansel, Hiram Abas'ın SBF yıl­larındançok yakın arkadaşıydı. Hiram Abas'ın tasfiye hareketinden kurtulmasında bu iliş­kinin rolüolduğunu söyleyenler de vardır.
"1961 yılı başlarında dönemin MAH Başkanı Tümgeneral Naci Aşkun ziyaretime geldi. Sohbet ederken çok yalnız ol­duğunu, bu nedenle bana gereksinimi bulunduğunu, eğer kabul edersem, beni bir süre Ankara'da çalıştırdıktan sonra, istanbul bölgesi daire başkanlığına atayacağını söyledi ve fikrimi sordu. Güç bir durumda kalmıştım.
Benzeri çok az bulunan bir çalışma azmi, engin bir genel kültürü vardı. Çok uzun yular istihbarat işlerinde çalıştığı için temkinli, dikkatli, irdeleyici bir kişiliği vardı. Adı Demok-ı&t Parti dönemindeki 9 Subay Olayı'na katıldığı için de epeyce çekmişti. Zaman kazanmak için Teşkilatı bana tanı­tır mısınız' dedim, kabul etti.
Günlerce o dönemde Evkaf Apartmam'ndaki odasında is­tihbarat ve örgütleri hakkında fikir alışverişinde bulunduk ve Millî Emniyet'in dağınık binalarda bulunan tesislerini Et-lik'ten Florya'ya kadar dolaştık...
Herkesin içeri girmek için kuyruğa girdiği bir kuruluşun en üst düzeydeki görevini neden kabul etmemiştim ? Önce­likle gördüklerim beni tatmin etmemişti. Teşkilat Naci As­kun'un elinde sürekli kalamazdı. Her ne kadar o, yasa hu­dutları içinde kalmak için kesin inanç sahibi bir kişi idiyse de, MAH yapısı itibariyle başkanın eğilimleri doğrultusunda hızla görev alanı dışına kaydırılabilirdi. Teşkilat içindeki ki-şflerin birçoğunun 'istihbaratçılık megalomanisi' içinde ol­duğunu görmem de midemi bulandırmıştı. Zamanla çok isa­betli karar verdiğimi anladım."
Hiram Abas ve arkadaşları teşkilata son günlerde gelen muvazzaf ve emekli subaylardan oldukça rahatsızdılar. An­cak seslerini çıkarmıyorlardı.
Sürekli yaramazlık yapan oğlu Cengiz'le oynamakla meş­guldü o günlerde Hiram Abas.
Tıpkı küçük Cengiz gibi. Ordu da yerinde durmuyor, hu­zursuzluk her geçen gün artıyordu...
Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral trfan Tansel yeni gö-•Fev yeri olan Washington'a gitmek istemediğini hükümete il­ginç bir biçimde ifade ediyordu: jet uçaklarını başkent sema­larında uçuruyor ve yerinde kalıyordu! Buna sinirlenen ihtila­lin güçlü paşası Cemal Madanoğlu MBKdan istifa ediyordu...
Türk uçakları Ankara üzerinde protesto gösterisi yapar­ken. Sovyetler Birliği uzaya ilk insanı, Yuri Gagarin'i gönder­mişti.
Aynı yıl Yassıada Mahkemesi'nin idama mahkûm ettiği Adnan Menderes, Fatiri Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan da-rağacına gönderiliyordu...
Türkiye, 1961 yılında bir referandum ve bir de seçim yap­mıştı. Referanduma sunulan yeni Anayasa, "Evet derseniz Menderes asılacak" ve "Hayır da hayır vardır" propagandala­rına karşın aldığı yüzde 60,4 kabul oyuyla yürürlüğe girdi.
Yapılan genel seçimlerden CHP 36,7 oy yüzdesiyle birinci parti çıktı, ismet inönü başbakanlığında koalisyon hüküme­ti kuruldu. "Cemal Ağa" lakaplı Gürsel ise artık reisicum­hurdu!..
Yeni Anayasa'ya göre kurulan Millî Güvenlik Kurulu ilk toplantısını Başbakan inönü başkanlığında yaptı.
27 Mayıs Anayasa'sının getirdiği özgürlük ortamında. Türk-lş'e bağlı bazı sendikacılar 13 şubat 1961'de Türkiye işçi Partisi'ni (TiP) kurdular. 20 aralık 1961'de de Yön dergi­sinin çıkmasıyla, sosyalist fikirler tartışılmaya ve taraftar toplamaya başladı.
istanbul'da ise, 27 Mayıs'tan umdukları radikal atılımla­rı göremeyen ve 15 ekim 1961'de yapılan genel seçimlerden, DP'nin devamı niteliğindeki sağcı partilerin toplam yüzde 63'lük oy oranıyla çıkmaları üzerine düş kırıklığına uğrayan, 10'u general 28'i albay, "Silahlı Kuvvetler Birliği" üyesi 38 subay, Harp Akademilerinde bir araya geldiler. 21 ekimde bir "ihtilal protokolü" imzaladılar.
Aralarında, 10 yıl sonra 12 Mart 1971 Muhtırası'nı imza­layacak, Faruk Gürler, Celal Eyiceoğlu ve Muhsin Batur başta olmak üzere, Kemal Kayacan, Namık Kemal Ersun, Vecihi Akın, Bahattin Özülker, Bedrettin Demirel, Emin Alp-kaya, Turan Çağlar gibi bu kitabın ilerleyen bölümlerinde tekrar karşılaşacağımız subaylar vardı.
Benzer bir toplantıya Ankara'da katılanların başında ise Kurmay Albay Talat Aydemir geliyordu...
Peki MAH bu toplantılardan haber alabiliyor muydu ?
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Cevdet Sunay'm toplan­tılardan bilgisi olmuştu. Yeni yılın başında, 19 ocak 1962 günü Orgeneral Sunay, 72 üst düzey komutanla toplantı yaptı. Herkes, "eteğindeki |?ı.        taşlan döksün" toplantısıydı bu.
Birkaç subaydan sonra sözü. Harp Okulu Komutanı Kur­may Albay Talat Aydemir aldı. Orgeneral Sunay'ın gözlerinin içine baka baka, "Paşam gelin başımıza geçin, memleket için en hayırlı, en az tehlikeli ihtilal hiyerarşik ihtilaldir" dedi. Genelkurmay Başkanı Sunay şaşırmıştı, "Yoo, beni mesuli­yet ^.Altına sokma, olmaz" diye yanıt verdi. / Talat Aydemir, Genelkurmay Başkam Sunay'a "darbe ya­palım" önerisini götürmüş, ama ret cevabını almıştı.
Orgeneral Sunay toplantı sonrasında Aydemir'in kulağı­na eğilerek, "Sen ço«. ateşlisin Albayım, dikkat et, başın be­laya girmesin" dedi...
"Ateşli Albay" Talat Aydemir, kendisini üniformasından, MAH Başkanı Naci Aşkun'u da koltuğundan edecek, yeni bir ihtilal hareketine bir ay sonra start verecekti...
MAH, ihtilalciler ile Ordu arasında arabulucu
22 şubat 1962 ihtilal girişiminden üç gün önceydi.
Silahlı Kuvvetler Birliği'nin en etkili subaylarından Kur­may Yarbay Talat Turhan'ın o gün önemli bir konuğu vardı: MAH Başkanı Naci Aşkun.
"Sivil kıyafetiyle bana geldi. Ben o sırada Millî Savunma Bakanlığı özel kalem müdürüyüm. Aynı zamanda Başba­kanlık özel kalem müdürlüğünü de yürütüyorum.
Biz Naci Aşkun ile Millî Savunma Bakanlığı ile Kara Kuv­vetleri Komutanlığı koridorlarında bir aşağı bir yukarıya do­lanıyoruz. MAH başkanı bir tümgeneral, bir kurmay yarba­yın koluna girmiş koridorlarda dolaşması oldukça yadırga­ma bir olay. Herkes şaşkın şaşkın, çekingen gözlerle bize bakıyordu...
Ne konuşuyoruz; bana, 'Ordu içinde özellikle alt rütbeli­lerin bir hareket hazırlığı içinde olduğunu, bunu benim bil­diğimi' söylüyor. Benden ne yapılması konusunda fikrimi soruyor. Ben de dedim ki, o tarihte hareketin başında olan başta Talat Aydemir olmak üzere bazı subaylar tayin edilmisti. 'Onları tekrar eski görevlerine döndürün' dedim." MAH başkanı umduğu istihbaratı yapmış mıydı bilinmez.
Üç gün sonra, 22 şubat 1962 akşamı...
Belki de Türk siyasî yaşamının en hareketli bu gecekini Talat Turhan'dan öğrenelim:
"Gece saat 22.OO. Millî Savunma Bakanlığı'nda odamda oturuyorum. Odam kalabalık, herkes merak içinde, tedirgin. Başta Harp Okulu öğrencileri olmak üzere, dışarıda büyük çoğunluğu silahlı 18 OOO kişi var. Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay, Mürted Havaalanı'nda pistte bekliyor, ne ola­cak diye. Menfi bir şey olsa kaçıp gidecek. Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel kayıp. Deniz Kuvvetleri komutanı Bartın'da Pelikan Üssü'nde. Hava Kuvvetleri Komutanı irfan Tansel Eskişehir'de Muhsin Batur'un yanına sığınmış. Her şey Ka­ra Kuvvetleri Komutanı Memduh Tağmaç'ın elinde.
Telefonum çaldı, arayan kişi MAH Başkanı Naci Aşkım. Beni hareket içinde sanıyor, 'Ülke elden gidiyor bir şeyler yap' diyor. Ben yine, Tayinleri durdurun' dedim.
O sırada, Talat Aydemir'in akrabasıydı; Yeni Türkiye Par­tisi Genel Başkanı Ekrem Alican, Harp Okulu'na elçi olarak gönderilmiş.
ilk telefonundan sanıyorum yatım saat sonraydı, Naci Aşkun ikinci kez telefonla beni aradı. Tayinleri durdurun is­teğimi Genelkurmay'da tek bulabildiği general, KKK Kurmay Başkanı Tümgeneral Zeki llter'e ilettiğini, beni bekledikleri­ni söyledi. Genelkurmay'a gittim, Tümgeneral Ilter'i buldum.
Birlikte Orgeneral Tağmaç'ın yarana gittik. Bana, 'Sen ne biçim kurmay subaysın, bana nasıl böyle öneri getirirsin' de­di. Ben de kendisine, 'Bana bak, ben senin etrafındaki su­baylara benzemem. Senin etrafındakiler senden, NATO göre­vi, ataşelik, harcırahlı iş, lojman, hiç olmazsa askeri öğret­menlik isterler. Beni onlarla kanştırma. Askeri kanuna göre, her kurmay subay fikir ve düşüncelerini her platformda söy­ler' dedim. Çekip çıktım yanından.
Bu sırada Genelkurmay'da, 'Harp Okulu öğrencileri gele­cek hepimizi teslim alacaklar' diye bir korku var. Hatta ateş emri çıkarılmıştı, ancak altında emri çıkaranın imzası yok. Ne olur ne olmaz diye kimse cesaret edip imzalamamış. O sırada Fethi Gürcan, Cumhurbaşkanlığı Muhafız Ala-yı'nı enterne edip, başlarındaki albayı teslim almış. Köşk'te inönü'nün başkanlığında Bakanlar Kurulu toplantısı var. Fethi Gürcan, Talat Aydemir'e haber gönderiyor, 'Hepsini toplayayım mı* diye. 'Hayır' yanıtını veren Talat Aydemir'in ikircikli davranışı hareketi başarıya ulaştıramadı."
Kurmay Albay Talat Aydemir, 72 arkadaşıyla birlikte üni­formasını kaybetti; hepsi emekliye sevk edilmişti.
Talat Aydemir'in yerine Kara Harp Okulu komutanlığına -15 yıl sonra, 1977 yılında, başarısız bir darbe girişiminde bulunup, emekli edilecek- Kurmay Albay Namık Kemal Er-sun getirildi!
"Ordu'yu izle" emri
Gelelim MAH Başkanı Naci Aşkun'un koltuğunu nasıl kaybettiğine:
22 şubat ihtilal girişiminden dört gün önce...
Amerika'daki kurstan döndükten sonra, terfi edip MAH'ta göreve başlayan Kurmay Binbaşı Ragıp Uluğbay,3218 şubat günü Talat Turhan'ın yanına gitti. "Yarbayım" de­di, "Fuat Doğu başkanlığında ben ve sizin akrabanız Albay Hayrettin Hanağası'nın bulunduğu üç kişilik bir heyeti isra­il'e gönderiyorlar. Ankara karışık, isterseniz bana ihtiyacınız varsa ben gitmeyeyim."
MAH'ta Naci Aşkun'un sağ kolu olarak bulunan Binbaşı Uluğbay, açıkça ihtilalin içinde olmak istediğini söylüyordu.
Talat Turhan, bu genç ve başarılı subaya, israil'e gitmesi­nin doğru olacağını belirtti.
Türk istihbarat heyeti, ihtilal teşebbüsünün yaşandığı o geceyi Tel-Aviv'de öğrendi.
Binbaşı Uluğbay heyecana kapılarak, "Ben hemen Anka­ra'ya dönmeliyim" diyerek tavrını açığa çıkarmıştı. Tabiî ula­şım olanağı olmadığı için Ankara'ya gelememişti. Ancak,
32 Ragıp Uluğbay adının dahaönceki bölümlerde de geçtiğini anımsatalım. Alparslan Türkeş'le birlikte Amerika'da kursa gönderilen subaylardan biriydi. Kardeşi devlet bakanlı­ğıgörevinde bulunan Hikmet Uluğbay'dı.
Mossad'la çeşitli görüşmeler ve bilgi alışverişi yaptıktan son­ra Türkiye'ye dönmüşlerdi.
Bir hafta sonra Naci Aşkun'u Genelkurmay Başkanı Su- nay çağırdı. Orgeneral Sunay, MAH başkanınıazarlar gibi konuşuyordu. "Hani Binbaşı Uluğbay çok başardı bir subay­dı. Hani ondan çok iyi yararlanacaktınız. Ne oldu ? israil'de neler yapmış, neler söylemiş biliyor musunuz ? Bilmiyorsa­nız ben söyleyeyim" deyip, Uluğbay'ın Tel-Aviv'de iki Türk meslektaşına söylediklerini elindeki kâğıttan okuyordu.
Naci Aşkun "poker suratlı", heyecanını ve sinirini hiç bel­li etmeyen bir istihbarat subayıydı. Tel-Aviv'de, üç Türk su­bayı arasında geçen sohbetin, Fuat Doğu tarafından Genel­kurmay Başkanı Sunay'a iletildiğini, teşkilatta kimseye his­settirmedi. Bu konudan kimseye bahsetmedi...
Ancak 15 gün sonra Genelkurmay Başkanı Sunayla yap­tığı görüşmenin ardından istifasını yazmak zorunda kala­caktı...
Millî Birlik Komitesi çekilip, seçimler yapıldıktan sonra, Ordu'nun güçlü adamları Sunay-Tağmaç ikilisi, aynen Ad-, nan Menderes gibi, MAH'ı "özel örgüt" gibi çalıştırmak, ken­dilerine "Ordu içinden" istihbarat toplamaya yönlendirmek istiyorlardı...
"Bu olaylar hep senin yüzünden oldu, sana kaç kez söy­ledim, istihbaratı Ordu'nun peşinden ayırmayacaksın diye. Herkesin her adımını izleyeceksin. Hep bana gereksiz yere direniyorsun. Şimdi emir veriyorum, gerekirse her subayı iz­leyeceksin."
Sunay'ın bu sözlerini soğukkanlılıkla dinleyen MAH Baş­kanı Aşkun, "Bu emrinizi yarından itibaren uygulayacağım ve izleme işine ilk olarak sizden başlayacağım" diyerek çekip çıktı. Ve kendisinden beklenmeyen ölçüde ağır bir üslupla istifasını yazdı.33 Naci Aşkun'a benzer bir davranışıda, MAH'ın Hk başkanıolan Albay M.ŞükrüAliÖgel göstermişti. Dönemin başbakanıRüşdüSaraçoğlu, CHP içindeki muhaliflerinin tele­fonlarının dinlenmesini isteyince, 1927'de Atatürk'ün emriyle geldiği MAH başkanlığından 1941 'de istifa ederek ayrıldı.
27 Mayıs'ı birlikte yaptığı arkadaşları, "Ordu'da kal, kıta­ya çık, kolordu yönet, ama çekilme. Gün gelir gerekirsin" di­yorlardı.
Naci Aşkun'un ataması Gelibolu'ya, kolordu komutanlığı­na yapılmıştı, ama o, Sunay'ın sözlerini onuruna yedireme-di ve emekliliğini isteyip Türk Silahlı Kuvvetleri'nden de ay-nldı.34
Genelkurmay Başkanı Sunay'ın Naci Aşkun'dan istedik-leryaslında istihbarat tarihi açısından da bir dönemecin başlangıcıydı. O güne kadar teşkilatı sadece iktidar partile­ri, muhaliflerini izletmek için kullanıyorlardı.
O günden sonra ise MAH, artık Ordu içindeki gelişmeleri de izlemeye alacaktı, hem de Genelkurmay başkanının em­riyle!..
27 Mayıs'ın tasfiyesi
Naci Aşkun'un yerine kim geldi ?
Nazi Generali Gehlen'in öğrencisi Fuat Doğu!..
Öd yd içinde; ihtilalci subaylar bir bir tasfiye edilirken, Cevdet Sunay, Memduh Tağmaç, Fuat Doğu gibi, 27 Mayıs'a muhalif askerler, Ordu'nun ve devletin en kritik noktalarını ele geçirmeye başlamışlardı...
MAH artık subay peşindeydi!..
21 Mayıs 196Ş.
Talat Aydemir ve arkadaşlarının onurlarını kurtarmak için giriştikleri ikinci ihtilal girişimi de başarısızlıkla sonuç­landı. Ankara, istanbul ve izmir'de bir aylık sıkıyönetim ilan edildi. Darbeciler tutuklandı. Talat Aydemir ve iki subay ar­kadaşı 5 temmuz 1964'te asıldı.
Harbiye, 1963 ve 1964 yılında mezun veremedi. Çünkü öğrencilerin tamamı, l 459 askerî öğrenci Kara Harp Oku-lu'ndan atılmıştı...
34 Aynen eski başkanlardan Naci Perkel gibi, bu idealist subay daölümünden sonra yayımlanmaküzere anılarınıyazdı. Ancak Aşkun'un ailesi bu anılarıhenüz ortay*çıkar­madı.
Aydemir'in yeni bir cunta hareketine başladığı bilgisi bir ay önce, MAH Başkanı Fuat Doğu tarafından Başbakan inö­nü'ye bildirilmişti...35
istihbaratı alan inönü, hareket içinde olanların hemen gözaltına alınması emrini verebilirdi, ama bekleyip, ihtilalci­lerin kesin sayısını öğrenmek istemişti.
ZatenMAH durumdan o kadar emindi ki Fuat Doğu, ih­tilal teşebbüsünün olduğu gün iran'a gitmişti.
inönü ile Fuat Doğu'nun ilişkisi yıllar önce başlamıştı. Fuat Doğu en üst makamlara rapor yazmayı çok seviyordu. Henüz yüzbaşı rütbesiyle Genelkurmay istihbarat Daire -si'nde çalışırken, savaşın son yıllarında Cumhurbaşkanı inönü'ye, Onikiada'yla ilgili iki rapor sunmuş ve onun övgü­sünü kazanmıştı.
Fuat Doğu'nun bir özelliği de, "nabza göre rapor vermekti!"
Raporunu kime sunacaksa, sunduğu kişinin özelliklerine göre hazırlıyordu. Bazen, cumhurbaşkanı, başbakan ve ge­nelkurmaya olmak üzere üç rapor hazırlıyordu; her birinin içeriği de başka başka oluyordu!..
21 Mayıs Hareketi'nden sonra Ankara, istanbul ve iz­mir'de sıkıyönetim ilan edildi. Siyasî terminolojimize o gün­lerde yerleşti "zinde güçler!" sözü.
Zinde güçler her yerde cuntacı arıyordu.
Birini bulmuşlardı:
"Bir ağustos gecesi sabaha karşı kapı çaldı, evde yalnı­zım, kalktım baktım. Üç kişi duruyor kapıda. Biri Şükrü Balcı, o zaman Ankara trafik müdürü. Biraz şaşırdım. Tra­fikle ilgili bir sorunum yok, Şükrü Balcı kapımı neden çalar.
Açıkladı:
- Sıkıyönetim Komutanlığı'nın emriyle arama yapılacak, sizi tanıdığım için ben geldim.
Daha çok şaşırdım. Ne aradıklarını sordum, söylemiyor­lar. Kâğıtlar, kitaplar, mektuplar yığıldı odamın ortasına. Bir valize doldurduk. Balkon kapısında gün ağarırken Şükrü Balcı biraz üzgün:
35 Talat Aydemir,Hatıralaradlıkitabındaşöyle der: "Mahkeme safhasında sıra Al­parslan Türkeş'e gelince işin içyüzüanlaşılır. Meğer ihbarıyapan Türkeş'miş", s. 338.
- Sizi Emniyet Müdürlüğü'ne götüreceğiz, bir soruşturma
var.
Aşağıda cip, bindik, gittik Emniyet Müdürlüğü'ne. Saatlerce bekledikten sonra Ali Sulukioğlu'nun karşısına
çıktım:
- Başka bir soruşturma nedeniyle şimdi sizi daha yetkili görevlilere yolluyoruz, Harp Okulu'na gidiyorsunuz.
Bir cip ve Harp Okulu. Şaşkınlığım sürüyor, bir yandan da seviniyorum. Harp Okulu'nda 21 Mayıs olayına katılan Harbiydiler yatıyor, bir gazeteci için ilginç olabilir. Akşam •b'astınyor, Harp Okulu'nun koridorlarında ilerliyoruz. Kapı­larda Sıkıyönetim Mahkemeleri'nin numaralarını okuyarak koridorun sonuna geliyoruz. Bir kapı, bir kapı daha, bir oda­ya giriyorum. Camlar kapalı, ortada bir karyola, temiz çar­şaflı yastığıyla çok hoşuma gitti, hemen yattım, bir güzel uyudum. Sonra bir kadın çığlığıyla uyandım birden, yan odadan sesler geliyor. Başını karyolaya vurarak bağıran bir kadın suçsuzluğundan bahsediyor. Ben de suçumu merak ediyorum, ama sabahı beklemek gerek.
Ertesi günü akşam saatlerinde sorgu yargıcının karşısına çıkınca suçumu öğrendim neyse! Mamak'ta yatan Talat Ay­demir ve arkadaşları için vurucu bir kuvvet suçüstü yakala­nıyor, ben de o kuvveti yönetenlerden biriyim!.. Mamak'a gi­dip kaçıracağız onları!.. Kargaların bile güleceği bir olay...
Valizimdeki mektupların, yazıların okunması bitince ben­den özür düedüer..." 36
Gazeteci Müşerref Hekimoğlu başından geçenleri yıllar sonra kaleme aldığıBaşkent Günleri adh kitabında böyle an­latıyordu...
Müşerref Hekimoğlu'nu yakalama emrini MAH Başkanı
Fuat Doğu vermişti.
48 yaşındaki Fuat Doğu'nun bir diğer özelliği de, herkes­ten kuşkulanmasıydı...
MAH başkanlığına gelmesi için Fuat Doğuya en büyük desteği, Millî Birlik Komitesi üyelerinden Sami Küçük ver­mişti.
36 Müşerref Hekimoğlu,Başkent Günleri,ÇağdaşYayınları, nisan 1990, s. 186, 187.
Fuat Doğu koltuğuna oturduğu ilk günlerde, Sami Küçük, komiteden arkadaşı Suphi Karaman'ı da yanına alıp, kutlama ziyaretine gitmişlerdi.
Sonradan MAH içindeki arkadaşlarından öğrendiler ki, Fuat Doğu, kendisini kutlamaya gelen bu meslektaşlarının konuşmalarını teybe aldırmıştı!..
. Fuat Doğu, Genelkurmay Başkanı Sunay'ın emrini yeri­ne getirmeye başlamıştı; Türk Silahlı Kuvvetleri'ni izliyordu!
MAH yeniden içedönük istihbarat faaliyetlerine başla­mıştı... Günlerini tavla oynayarak geçiriyor
İki yıldır sessizce istanbul'daki teşkilata gidip gelen ve pek bir iş yapmayan 30 yaşındaki Hiram Abas, günlerini tavla oynayarak, atış talimleri yaparak geçiriyordu.
"Öğretmeni" Fuat Doğu'nun MAH başkanı olmasını, teş­kilattaki arkadaşlarına rakı ısmarlayarak kutladı.
Fuat Doğu istanbul'da ilk değişikliği yapmış, 27 Mayıs'ta gözaltına alınan Mazhar Eymür'ü, MAH istanbul bölge baş­kanlığına getirmişti...
Hiram Abas bilmiyordu ve kendisine de cesaret edip so-ramamıştı; Mazhar Eymür'ün mason olduğu söyleniyordu...
Yeni bölge başkanının 19 yaşındaki oğlu Mehmet Ey­mür'ü, o tarihlerde, babasını ziyarete geldiğinde tanımış ve kanı çok ısınmıştı. Gerçi biraz yaramazdı... Ankara Koleji er­kek kısmında okuyordu, ingilizce öğretmeniyle derste tartış­mış iki arkadaşıyla birlikte okuldan uzaklaştırma cezası al­mıştı. Okul arkadaşlarıyla birlikte, olayı kınamak için 97 metrelik dilekçe yazıp Millî Eğitim Bakanlığı'na göndermişti. Mehmet Eymür istihbarat konularına da çok meraklıydı. Sık sık babasını ziyarete geliyordu:
"Babam 1962 yılında 62 yaşında iken istanbul ve bölgesi merkez şefliğine veya diğer bir adıyla İstanbul ve bölgesi em­niyet baş müfettişliğine tayin edilmiş, Trakya, Bursa, iz­mit'in de dahil olduğu geniş ve önemli bir bölgenin başına geçmişti. Bir hafta sonu Bursa'ya gittik. Babam daireye gi­decekti. Benim de gitme isteğim üzerine birlikte yola çıktık. Daireye uğrayıp bir müddet kaldıktan sonra Bursa'daki gö-.revlilerle birlikte iki katlı küçük bir eve gittik. Evde yerde bağdaş kurmuş oturan, iki sakallı adamla ayakta duran Irtyan muhafız tipli birkaç adam vardı. Oturanlar biz girince , ayağa kalktılar. Babam adamlardan daha yaşlısı ile tercü­man vasıtasıyla bir şeyler konuştu. Ben yanlarında fazla1   kalmayıp dışan çıktım, şoförlerin yanına gittim. 'Bunlar da j,  kim böyle' diye sorduğumda iran'dan sürülen bir şahıs oldu-t ğunu, Türkiye'de misafir edileceğini söylediler... Yıllar sonra a bab^ânla konuşan o yaşlıca sakallı adamın dünyanın ve »Ifan'ın kaderini değiştireceğini nereden bilebilirdim. O adam ' iran'ın dinî lideri Ayetullah Humeyni idi."37•     Ayetullah Humeyni'nin Türkiye'de bulunduğu o yıllarda Amerikan Barış Gönüllüleri akın akın Anadolu'ya geliyorlar­dı. Gelmelerinin "nedeni" de, "geri kalmış toplumlara Batı; uygarlığını götürmekti!"
Köy Enstitüleri'ni kapatan Türkiye, kapılarını ardına ka­dar Amerikan Banş Gönüjlüleri'ne açmıştı.
Banş Gönüllüleri'nin organizasyonunu, -bugün artık B ClA'nın "sivil toplum kuruluşu" olduğu açığa çıkan- Mor-I mon misyonerleri yapıyordu...
ABD'de geniş bir kampanyayla gençler toplanıyor, kurs­lardan geçiriliyor ve şu sloganla Türkiye gibi az gelişmiş ül­kelere uğurlanıyorlardı: "Amerika'nın daha iyi yaşanacak bir yer olmasını sağlamak için ülkeyi terk et!"
Banş Gönüllüleri'nin dolaylı ajanlık yaptıkları kısa bir sü­re sonra ortaya çıkacaktı. Örneğin, geldiklerinin üçüncü yı­lında Genelkurmay Başkanlığı, Banş Gönüllüleri'nin Doğu Anadolu Bölgesi'ne gitmesine izin vermeyecekti...
Hiram Abas'ın da içinde bulunduğu Kontrespiyonaj Bölü­mü, Banş Gönüllüleri'nin ne yaptıklarını, neleri merak ettik­lerini, kimlerle temas kurduklarını araştırmamıştı. 1962-1964 yıllan arasında üç Türk vatandaşını Bulgaristan adına casusluk yapıyor diye yakalamışlardı.
Ama müttefiklerin casusluk yapacaklarına hiç, ama hiç inanmıyorlardı!..
37 Mehmet Eymür,Analiz, Milliyet Yayınları, 1989, s. 38-30.
Türkiye'deki Banş Gönüllüleri'nin sayısı l 201'di. Bu ra­kam, Hindistan'dan sonra dünyada en çok barış gönüllüsü­nün bulunduğu ikinci ülkenin Türkiye olduğunu gösteriyor­du...
işin ilginç bir yanı ise Banş Gönüllüleri'nin en çok baş­kent Ankara'da (317) bulunmalarıydı, istanbul ikinci sırada (64) gelmekteydi...
"Batı uygarlığını öğretecek" Banş Gönüllüleri'ne kapıları­nı sonuna kadar açan Türkiye, iki yıl önce "komünist" ol-duklan gerekçesiyle, 147 öğretim üyesini üniversitelerden kapı dışan etmişti!
CIAanketi
1960'h yıllar ne Türkiye için, ne de Amerika için "hayırlı" geçiyordu...
ABD telaş içindeydi, dünya elinin altından kaymaya baş­lamıştı. Birleşmiş Milletler'deki ağırlığını her geçen yıl kaybe­diyordu. 1952 yılında üye ülkelerin yüzde 85'i Amerika'yla birlikte hareket ederken, bu oran 1960 yılında yüzde 56'ya düşmüştü.
Güney Amerika, Afrika, Asya ve Ortadoğu'da Amerika'ya karşı sert tepkiler başlamıştı. 1960-1964 yıllan arasında 27 Afrika ülkesi bağımsızlığını kazanmıştı. "Yankee go home" afişleri asılıydı dünyanın her köşesinde...
Amerika sertleşmeye başlamıştı. Hâkimiyetini reddeden "Üçüncü Dünya ülkeleri" liderleri CIA tarafından ya tasfiye ediliyor ya da öldürülüyordu...
Ve Türkiye de bundan "nasibini" alacaktı.
21 aralık 1963...
Akdeniz'in en sorunlu adası Kıbns yine karışmıştı, iki Türk öldürülmüştü. Türkiye'de gösteriler başlıyor, Türk uçaklan Kıbns göklerinde gövde gösterisi yapıyordu. Bu­gün sonra da Türk donanmalan Kıbns karasularına giri­yordu.
ingilizler ve Yunanlılar eğer Türkiye adaya çıkarma yaparsa karşı koyacaklarını söylediler. Türkiye çıkarma yap-
IfDadı.
f    Ancak Kıbns durulmuyordu. Lefkoşa'run Yunan Mahalle-
1 ii'ndekiBayraktar Camii'ne bomba atıldı.
,1;    Adada gerginlik artıyordu. Kıbns sorunu konferanslarla
g eşmiş Milletler nezdinde çözüme kavuşturulmaya ça-• la önce Kıbns konusunda Türkiye'nin lehine, Yuna-'ın aleyhine tutum alan Amerika saf değiştirmişti, e ingiltere Türkiye'yi sıkışünyordu. Başbakan inönü başta olmak üzere, Türkiye geri adım at-1,iniyordu... -- •••
|;    22 şubat 1964 tarihinde saat 11.45'te, Başbakan ismet l.'înönü'ye, Başbakanlık'tan çıkarken. Mesut Suna adındaki • kişi tarafından dört el ateş edildi. Kurşunlar otomobilin kapısına isabet etmişti...
Suikastı gerçekleştiren Mesut Suna'yı MAH ve Emniyet birimleri birlikte sorguladılar. Kayseri'den gelmişti. Hiçbir p örgütle bağlantısı yoktu! inönü'nün yaptığı konuşmalardan olumsuz etkilenip onu öldürmeye karar vermişti!.. Hepsi buydu!. .38Mesut Suna yargılanıp ceza yedi ve "dosya" kapandı...
Bu arada Kıbns krizi giderek tırmanıyordu...
6 mart 1964 tarihinde inönü gazetecilere, adaya çıkarma yapabileceklerini söyledi. 13 martta Türk jetleri bir kez daha ada üzerinde uçtu.
16 martta meclis oybirliğiyle, hükümete Kıbns'a çıkarma
yetkisini verdi.
Soluklar tutulmuş, çıkarma saati beklenirken ABD Baş­kanı Lyndon Johnson'dan Başbakan inönü'ye bir mektup geldi. Amerika Türkiye'yi uyararak, "Bizim verdiğimiz NATO silahlarını kullanamazsınız" diyordu!
38 Türkiye'de başbakanlara yapılan suikastlarda nedense hiçörgüt bağıbulunamıyor­du. Demirel iki kez, Ecevit biri yurtdışında olmaküzere iki kez veÖzal bir kez bu tür saldı, rılara maruz kalmıştı. Ancak hiçbir suikastta siyasi neden bulunamamıştı. Garip I..
O güne kadar Türkiye'nin yüzüne gülen Amerika gerçek yüzünü gösterivermişti. Silahlar sadece "komünistlere" kar­şı kullanılabilecekti!. .
Başbakan inönü, siyasî literatüre geçen, "Yeni bir dünya kurulur, Türkiye'de orada yerini alır" ünlü sözüyle yanıtladı mektubu...
Ardından Amerika ve ingiltere'de bir dizi görüşmelerde bulundu.
Sovyetler Birliği firsatı kaçırmıyor, NATO içinde yalnız ka­lan Türkiye'ye sıcak mesajlar gönderiyordu...
"ihtiyar Kurt" inönü pes etmiyordu. Türk uçakları bir kez ada üzerinde gövde gösteri yaptı...
O sıcak günleri Başbakan inönü'nün damadı gazeteci Metin Toker yalandan yaşamıştı:
"Benim bildiğim kadarıyla, biz Kıbrıs'a çıkmaya ciddi ola­rak ilk defa 1964 yazında azmettik. O teşebbüsümüz de, Johnson'ın ünlü mektubuyla durdurulmuştu.!...)
General Porter diye bir Amerikalı geldi. General Anka­ra'ya bizzat Başbakan Johnson tarafindan gönderilmişti. Görevi ismet Paşa'nın 'hayır' dediği birtakım teklifleri Türki­ye adına kabul edebilecek bir başbakan aramaktı.(...)
General Porter'ın gelişi günlerinde CIA ajanları da, Türki­ye'de bir anket yapıyorlardı: 'Başbakan kim olsun ?'."39
Aranan başbakan bir yıl sonra bulunacaktı: Süleyman Demirci...
O günlerde Fuat Doğu da, Cento kursuna gidecek Türk istihbaratçılarını tespit etmişti; listesinin başına en beğendi­ği "öğrencisi" Hiram Abas'ı yazmıştı...
Hiram Abas'a Cento kursu
19 nisan 1964...
Genelkurmay Başkam Orgeneral Cevdet Sunay, Kıbrıs'la ilgili gazetecilerin sorularını, "Sabrımız tükendi, artık bun­dan gerisini dostlarımız düşünsün" diye yanıtlayıp, Cento Askeri Komitesi'nin toplantısına katılmak için Amerika'ya
39Metin Toker,Demokrasimizin ismet Paşa//Yılları,Bilgi Yayınları, 1990, s. 195-211.
giderken, Hiram Abas ve teşkilattan arkadaşları Londra'da-ki Cento kursuna gitmek için son hazırlıklarını yapıyor­lardı...
Hiram Abas arkadaşlarına karşı sürekli sıcak, neşeli ve espriliydi. Oysa eşi ve oğluna karşı soğuk davranıyordu.
Kimsenin gelip kendisini havaalanından yolcu etmesini istemedi. "Zaten" diyordu, "abartacak bir şey değil, topu to-/ pu bir aylığına gidiyorum, göz açıp kapayıncaya kadar biter.":'       Arkadaşlarıyla Yeşilköy Havaalanı Dış Hatlar bölümünde buluştular. Görevli olarak ikinci kez yurtdışına çıkıyordu... Cento, (Merkezî Anlaşma Teşkilatı) Türkiye ile Amerikan, ingiliz, Iran, Pakistan istihbarat birimleri arasında sıkı bağ­ların kurulmasına ve gizli faaliyetlerin yürütülmesine yol açan bir ittifaktı.
Bu teşkilat Türkiye, Iran, Irak, Pakistan ve ingiltere ara­sında Sovyetler'in Ortadoğu'da nüfuz kurmasını önlemek amacıyla Bağdat Paktı adıyla 1955 yılında oluşturulmuştu, işin özünde Nasır harekâtına karşı Ortadoğu'da bir örgüt­lenmeydi Bağdat Paktı. Ancak Irak, temmuz 1958'de yapılan bir darbe sonrasında Sovyet yanlısı rejimin işbaşına geçme­siyle ittifaktan ayrılmıştı.
Trajikomik olan, İrak'ta askerî darbe olduğu gün Kral Faysal'ın Türkiye'ye gelecek olmasıydı. Bayar ve Menderes konuk kralı karşılamak için istanbul Yeşilköy Havaalanı'nda bekliyorlardı. Kral Faysal değil, ama devrildiğinin haberi gel­di istanbul Yeşilköy Havaalanı'na!
Bunun ardından da Bağdat Paktı üyeleri Londra'da top­lanarak, teker teker Amerika'yla savunma ve işbirliği anlaş­maları imzalanmasına ve paktın Bağdat'ta olan merkezinin Ankara'ya taşınmasına karar verdiler.
Bu ülkeler, Amerika'yla olan ilişkilerini daha da geliştire­rek, örgütün adını 21 ağustos 1959'da Cento yaparak faali­yetlerine devam ettiler.
Cento giderek, ABD'nin Ortadoğu'daki casusluk örgütü haline geldi. Cento'nun bir istihbarat birimi de Ankara'day­dı. Bu merkezde sadece istihbarat değil, Sovyetler Birliği'ne karşı dezenformasyon da yürütülüyordu. Yapılan anlaşmalar* Amerika'nın "iç kargaşa" durumları dahil her türlü dolaylı veya doğrudan saldın durumlarında üye devletlere müdahale etmesi koşuluna kadar getirildi.
Cento, Ortadoğu'da Amerikan-Ingiliz gizli servislerinin ra­hat, verimli çalışmalarında çok etkili oluyordu. Örgütün kü­çük hücrelerden oluşan istihbarat koordinasyon ve yönlen­dirme birimleri kendi ülkelerinde operasyonlar yürütüyor-lardv...
Hiram Abas ve arkadaşları Londra'daki "Cento Koruyucu Güvenlik Kursu"nda, Iran ve Pakistan'dan gelen meslektaş­larıyla kısa zamanda kaynaştılar.
Amerikalılar ile İngilizler dostluk kurmuşlardı. Aslında hepsi sıkı birer "antikomünist" olarak yetiştirilmişler ve ül­kelerinde bu konuda "gözlerini budaktan esirgemiyorlardı." Ama işte yine de kursta gruplaşma olmuştu...
Eğitim daha çok psikolojik harbin nasıl yürütüleceği üze­rineydi.
Bu kurslarda özellikle basında gazeteci yazarlardan olu­şan bir "casus ağının" nasıl kurulacağı öğretiliyordu. Cento, medyada Sovyetler Birliği aleyhinde yazı yazanlara yüksek miktarlarda paralar ödüyordu, işin gülünç yanı, yazılan ha­ber veya makalenin içeriğine değil, sütununa, santimine pa­ra verilmesiydi. Cetvelle ölçülerek para veriliyordu... Bu "de­mode uygulama" 1974 yılına kadar devam etti.
O yıldan sonra artik para değil, "firsat" vermeye başlandı!..
Basında "casus ağına" takılan gazetecilere, "görüş lideri" deniyordu.
Cento kursunda aynca, "gizlilik dereceli bilgilerin korun­ması, personel teftişleri' gibi konularla, "SSCB, Çin istihba­rat teşkilatlan" hakkında bilgiler veriliyordu...
Hiram Abas Cento'da komünizmle mücadele yöntemleri­ni öğrenirken, Türkiye ile Sovyetler Birliği arasındaki dost­luk temelindeki ilişkiler de hızla gelişiyordu.
ilk adımı Türkiye, 8 eylül 1964'te attı. Hasan Esat Işık, Fahri Korutürk'ün yerine $loskova büyükelçisi olarak Sov­yetler Birliği'ne gönderildi. Bu atama Türk hükümetinin Sovyetler Birliği'yle ilişkilerine daha fazla önem verdiğini göstermek için yapılmıştı.
Sovyetler Birliği bu jeste hemen yanıt verdi: Ankara Bü­yükelçisi Nikita Rijov, Hasan Esat Işık şerefine bir öğle ye­meği verdi. Yemekte Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin
de hazır bulundu.
30 eylülde de Dışişleri Bakanı Erkin Moskova'ya gitti. Sovyetler Birliği, Kıbrıs konusunda Türkiye'nin yanında ol­duğunu belirtti, iki ülke arasında "Kültür Anlaşması" imza­landı.
Amerika ve NATO gelişmeleri endişeyle izliyordu... Ancak
bir ay sonra rahat nefes alacakları bir gelişme oldu.
Bir ay sonrası...
Divan başkanı konuşurken delegelerin nefesleri bile du­yulmuyordu.
Başkan da herkesin gözünün ve kulağının kendi üzerin­de olduğunu bildiğinden, tane tane konuşuyordu: "Sadettin Bilgiç 522, Tekin Anburun 39 ve Süleyman Demirci l 062 oy. Sayın Demirci, Adalet Partisi'nin genel başkanı seçilmiş­tir. Allah yolunu açık etsin..."
Divan başkanının bundan sonraki sözleri salonda yapı­lan tezahürattan duyulmuyordu...
tki ay sonra, ismet inönü başbakanlık koltuğundan indi­rildi. Kayseri AP listesinden bağımsız senatör seçilen Suat Hayri Ürgüplü başkanlığında, AP, YTP, CKMP koalisyonu
kuruldu.
Süleyman Demire! başbakan yardımcısı olmuştu; deyim
yerindeyse "devleti öğrenme stajına" başlamıştı...
Cento kursunda "stajyerlik yapan" Hiram Abas, yurda döndüğünde "öğretmeni" MAH Başkanı Fuat Doğu'nun, tuğgeneral olup kıtaya çıktığını öğrendi.
Fuat Doğu'nun yerine, MAH başkanlığına ikinci kez Ziya
Sehşık getirilmişti.
Sehşık'ın göreve ikinci kez gelişinde masonların bir rolü var mıydı ? Bilinmez, ama MAH Başkanı Ziya Selışık, "ma­son olduğunu" reddeden Başbakan Yardımcısı Süleyman Demirel'e "tuhaf şeyler" söylüyordu.
Demire! çeşitli işlerinin yanı sıra MAHla da "mesaiye"-başlamıştı. Sonraki yıllarda o günleri gazeteci Cüneyt Arca-yürek'e şöyle anlatıyordu:
"Allah rahmet etsin, Ziya Selışık vardı, sık sık gelir ve 'iyi sıhhatte olsunlar da herhangi bir şey yok' der ve giderdi. Ben bu ifadeyi dinler, fakat hiçbir şey anlamazdım. Kimdi, neydi bu 'iyi sıhhatte olsunlar' derdim içimden. Utanır, Ziya Selı-şık'a soramazdım.
Sonunda bir gün dayanamadım, sordum Selışık'a, 'Kim bu iyi sıhhatte olsunlar?' Cevabı çok kısaydı: 'Ordu' dedi."
Başbakan Yardımcısı Demirci, devleti öğrenmeye çalışır­ken, mecliste yeni istihbarat yasa tasarısı görüşülmeye baş­lanmıştı...
MAH'ü, MiToldu
1963*te ismet inönü koalisyon hükümeti tarafından mec­lise sevk edilen Millî istihbarat Teşkilatı (MiT) kanunu tasa­rısı, iki yıl sonra, 6 temmuz 1965'te yasalaştı.
Yasanın TBMM'den çıkana kadar geçtiği aşamaların öy­küsü ilginçti:
1960'ta Bayar-Menderes yönetimini deviren ihtilalci su­baylar, MAH'ta personel tasfiyesi yaptıkları günlerde; MAH'ın, CIA, Savak ve Mossad'la iç içeliğini, teşkilatın için­de asker-sivü çekişmesi olduğunu, hükümetlere istihbarat vermediğini, dış istihbaratla uğraşmak yerine iç siyasete ka­rıştığını, Emniyet istihbaratı ve Genelkurmay istihbaratıyla aralarında rekabet ve çekişme olduğunu görmüşler, teşkilat yasasını çıkarmak için kollan sıvamışlardı.
Devlet Planlama Teşkilata (DPT) Başkanı Şinasi Orel'e gö­rev verilmişti. Orel, MAH'ı daha belirgin biçimde organize edecek, görevlerini yasal hükümlerle sınırlayacak bir millî istihbarat teşkilatı için komisyon kurdu. Üyeler arasında. Ankara Sıkıyönetim Karargâhı Komutanhğı'ndan Binbaşı Recep Ergun, MAH'ın hukuk müşavirleri, içişleri Bakanlığı adına Önemli işler Müdürü Ergun Gökdeniz, Genelkurmay istihbarat Dairesi temsilcileri vardı.
Komisyon, MiT tasarısını hazırlarken dünyada benzeri bulunan gizli servislerin iç yapılarını, uğraşılarını uzun uza-dıya. incelemişti. Gizli servisler birbirine benziyordu. "Yapısal ayrtmlan" yoktu. Ancak uygulama yöntemleri aynydı. Örne­ğin ABD'de casusluk -espiyonaj- görevini CIA üstlenmişti. Karsşıcasuslukla FBI ilgileniyordu. Sovyetler'de KGB'nin ya­nı sıra GRU örgütü vardı ve bu ikinci örgüt. Ordu istihbara­tı diye anılıyordu.
Yasakomisyonda hazırlanırken MtTe iki görev birden ve­rildi. Bu ana kural hiç değiştirilmedi, tasan meclisten geçer­ken jde korundu. Komisyonun uzun süre tartıştığı ana konu, Mtl5 dışında kalan devlet istihbarat birimlerinin MlTle orga­nik ilişkilerinin nasıl düzenleneceğiydi. Bir eğilime göre, ör­neğin içişleri Bakanlığı istihbaratı da MiT bünyesine ahnma-- Irydı, Genelkurmay istihbaratı MtTin dışında kalmalıydı, ama. "ötekiler" MtTe bağlanmalıydı. Emniyet Genel Müdür­lüğü de "kontrespiyonaj" yapıyordu. Bütün istihbarat birim­lerinin MtTe bağlanmasını savunanlar birbirinden ayn ör­gütlerin aynı konulan araştırırken, ister istemez kimi çatış­malardan kaçınılamayacağını öne sürüyorlardı. Öteki istih­barat birimlerinin MtTe bağlanması fikrinden vazgeçildi.
Komisyon "MiT yasa tasansrnı hazırlayıp Millî Birlik Ko-mitesi'ne gönderdi. Onlar da meclise havale etti.
işte bundan sonrası biraz kafa kanştınyordu. K Çünkü...
1961 Temsilciler Meclisi tutanaklarına göre (cilt 6, s. 2) sayılı MiT tasansı Temsilciler Meclisi'nde görüşülmek üzere Başkanlık Divanı'na verilmişti. Daha sonra Millî Sa­vunma ve içişleri komisyonlarına ve Maliye Komisyonu ile Kur-ucu Meclis Bütçe Komisyonu'na seçilen temsilci üyeler­den, oluşan karma komisyona gönderilen tasarının metni ne yazık ki mecliste kayboluvermişti!
Basınakapalı görüşme
Sonunda şu oldu, bu oldu ve MiT yasa tasansı, 2 yıl son­ra, 23 mart 1965 tarihinde meclis genel kuruluna geldi.
IMillet Meclisi'nde salı günü başlayan 79. birleşimde Baş-bahtan Suat Hayri Ürgüplü adına Başbakanlık Müsteşan Ve­kili Muhlis Fer ve Millî Emniyet Hizmetleri Başkanı Ziya Sehşık yazılı yetki belgesiyle oturuma katılmışlardı.
Başbakan adına konuşma yapmak üzere meclis kürsü­sünde MAH başkanı vardı!
Başkan Ziya Selışık, daha çok personel yasasıyla ilgili so­runlardan bahsetdiyse de, millevekilleri dediklerinden fazla 'bir şey anlamadılar.40
Ancak Tabiî Senatör Haydar Tunçkanat'ın konuşması Senato'yu sinirlendirmişti:
"27 Mayıs îhtilali'nden sonra Millî Emniyet Teşkilatımız bünyesindeki yabancı unsurlardan temizlenmiş ve teşkilata yeni bir düzen verilmeye çalışılmıştır, ihtilalin o günkü zor şartlan içinde dahi, yeni bir teşkilat kanunu hazırlanması için emir verilmiş ve personel içinde tensikata (azaltmalara) geçilmiştir.
Rejimin güvenliği ile ilgili görevlerin içişleri Bakanlığı'na devri kararlaştırılarak kanun tasansına ithal edilmişti (içine alınmıştı). Bugün huzurunuza gelen kanun tasansı o za­mandan beri birçok tadillere uğradıktan sonra bugünkü şekli ile huzurunuza gelmiş bulunmaktadır.
Bu devrede müttefiklerimiz Amerika'nın CIA istihbarat teşkilatının da gelip Millî Emniyetin içine yerleşmesi ve bi­zim hakkımızda elde etmek istedikleri siyasî, iktisadî, sınaî, sosyal ve diğer önemli istihbaratı yine bizim teşkilatımız ara­cılığı ile ve kendi paralan ile sağlamalan da Millî Emniyet Teşkilati'nı dış istihbarattan ziyade iç güvenlik faaliyetlerine zorlamış ve bunda da basan sağlamışlardır. Bihassa teşki­latta önemli mevkiler işgal edenlerin,' Amerikalılar tarafın­dan tertiplenen dış seyahatlere katümalan ve hibe şeklinde­ki bazı yardımlar Amerikalıların bu teşkilatın sırtından ken­di millî güvenliğimiz aleyhine geniş imkânlar sağlamalanna sebep olmuştur."41
Hiram Abas ve tüm teşkilat meclisteki tarüşmalan gazete sayfalanndan heyecanla takip ediyorlardı. Onların daha çok ilgilendiği, kendilerine daha iyi maddî olanak sağlayacak personel yasasıydı.
40Millet Meclisi Tutanak Dergisi,dönem 1 (1965), cilt 37, s. 591.
41Cumhuriyet Senatosu Tutanak Dergisi,birleşim 86 (1S6S), cilt 28/1, s. 29 ve Hay­dar Tunçkanat,Amerika Emperyalizm ve CIA, Tekin Yayınevi, 1987, s. 97. .
Ancak meclisin daha sonraki birleşimlerinde neler oldu­ğunu ne onlar ne de Türkiye öğrenebildi. Çünkü, MiT yasa tasansı, Büyük Millet Meclisi'nde görüşülürken Adalet Par-tisi'nden Giresun Milletvekili Ethem Kıkçoğlu ve 14 arkada­şının önerisiyle 10. maddeden sonra gizli oturuma geçildi. Ve bu nedenle tartışmalar hakkında bugüne kadar sağlıklı bir bilgi alınamadı.42
1963'te ismet inönü koalisyon hükümetince parlamento­ya sevk edilen tasan, iki yıl gecikmeyle, 6 temmuz 1965 gü­nü 644 sayılı Millî istihbarat Teşkilatı Yasası adıyla yürürlü­ğe girdi.43
1965 MİT Yasası'yla MAH ortadan kaldırılmamıştı. Tam tersine yeni kurulan MlTin beynini ve çekirdeğini yine MAH oluşturuyordu. Yapılan iş, yasanın gerekçesinde de açıkça belirtildiği üzere, MAH'ın yeni Anayasa karşısındaki hukukî statüsünün belirlenmesinden başka bir şey değildi. Yani bir anlamda peçe değiştirilmiş, MAH'ın adı MiT olmuştu!
işin aslında ise, istihbarat örgütü sadece kâğıt üzerinde "yasal sınırlar" içine çeküebilmişti. Çünkü teşkilat elemanla-n hiçbir zaman kendilerini bu yasaya bağlı kalmadıklarını birçok yasadışı işlere girerek göstereceklerdi...
Yasa incelendiğinde. Millî istihbarat Teşkilatı'nın, Millî Güvenlik Kurulu'nun (MGK) bir organı şeklinde düşünül­müş olduğu görülüyordu. Sanki MiT, Millî Güvenlik Kuru­lu'nun bilgi toplama merkeziydi!..
MtTin bilgi vereceği "protokol" sırası şöyleydi; cumhur­başkanı, başbakan. Genelkurmay başkanı ve Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği.
MiT müsteşarının kim olacağına da MGK karar verecek­ti. Başbakan önerecek, MGK görüşüp karar verecek, cum­hurbaşkanı onaylayacaktı...
644 sayılı yasanın l. ve 2. maddelerine göre, MiT Basba-kanlık'a bağlı olarak kurulmuş, MiT müsteşan tarafından yönetilen ve Millî Emniyet Hizmetleri Başkanlığı (MAH), is­tihbarat Başkanlığı (1B), Psikolojik Savunma Başkanlığı
42Millet Meclisi Tutanak Dergisi,dönem 1 (1965), cilt 37, s. 634, 635.
43Resmi Gazete,22 temmuz 1965, sayı12055.
(PSB),idari işler Başkanlığı (ÜB) Teftiş Kurulu Başkanlığı ve Hukuk Müşavirliği'yle diğer gerekli dairelerden oluşuyordu. MlTin daire başkanlarını büe, MGK belirleyecekti. Daire başkanlarını, MiT müsteşarı önerecek MGK görü­şecek, başbakan ve cumhurbaşkanının onayıyla atama ya­pılacaktı...
1965 yılına kadar, içişleri Bakanlığı ve Millî Savunma Ba­kanlığı bünyesinde 4 000 memurla işlerini yürüten Türk is­tihbarat Servisi, bu tarihten sonra, ülke içinde ve dışında gerçek anlamda örgütlenmeye başladı.
MiT'in kendisine verilen görevleri yerine getirebilmesi ve devletin diğer istihbarat birimleriyle koordineli çalışması için aynca bir de. Millî istihbarat Koordinasyon Kurjulu (MlKK)
oluşturuldu.
Yasanın 8'inci maddesindeki şemaya göre bu kurul, MiT müsteşarının başkanlığında; Millî Güvenlik Kurulu genel sekreteri veya yardımcısı, MAH ve istihbarat başkanları, Ge­nelkurmay istihbarat başkanı veya yardımcısı, bakanlıkla­rın istihbarat hizmetleriyle görevlendirilmiş daire ve benzeri kurumlar başkanları ile MiT müsteşarının çağıracağı kimse­lerden teşekkül ediyordu.44
Tarihîdönemeç
MiT Yasası en çok Başkan Ziya Şelışık'ı üzdü. Yeni yasaya göre müsteşar 65 yaşını geçmiş olamaya­caktı.
Ziya Selışık, 1900 doğumluydu ve 65 yaşındaydı.
Yaş haddinden emekli oldu...45
Eski Başkan Behçet Türkmen Adalet Partisi'ne girmişti. Ziya Sehşık da, "Siyasete aülsam mı" diye düşündü, sonra vazgeçti... s
44MİT Yasası'yla ilgili ayrıntıbilgi için, HikmetÖzdemir'in AFA Yayınları'ndan 1989'daçıkanRejim ve Asker kitabına ve Sami Kûçük'ûn,Cumhuriyet gazetesi, 31.7.1965 tarihli
makalesine bakılabilir.
45 Yaşhaddinden emekli olan bir diğer istihbaratçıise Mazhar Eymür'dü. Adını, istan­bul'daİtalyanların kurduğu bir dinleme merkezine verdiler; Mazhar Eymûr Dinleme Merke­zi!
Hükümet MiT'in başına hemen bir atama yapmadı.
Ekim ayında genel seçimler vardı. Bu nedenle göreve "Ve­kâleten" teşkilatın Ankara bölge başkanlığını yapan, 1932 Harp Okulu çıkışlı Avni Kantan getirildi.
10 ekim 1965 seçimleri, başbakanlık koltuğuna 41 yaşın­daki Süleyman Demirel'i oturttu.
Devletin yeniden yapılandığı bir dönem başlamıştı.
"Bazı kurumlar" dönüşüme uğruyordu... /    1952 yılında kurulan Seferberlik Tetkik Kurulu o yıl, "ger­çek hüviyetine" kavuştu ve Özel Harp Dairesi adını aldı...
ilk başkanı Tuğgeneral Recai Engin oldu...
Seferberlik Tetkik Kurulu'nun başkanlığını hep albay rütbesindeki subaylar yapıyordu. Şimdi "ihtiyaç" doğmuştu ki, daire büyütülmüş, tugay seviyesine çıkarılmış ve başına da tuğgeneral rütbesiyle bir paşa getirilmişti.46
Bir pasa da MlTin başına getirildi: Fuat Doğu bu kez tuğ­general rütbesiyle yeniden MlTin başındaydı...
; Kuşkusuz Başbakan Demirci, Fuat Doğu'yu tanımıyor­du. Bazı "sivil arkadaşlarının" önerisiyle Sivas'ta tugay ko­mutanlığı yapan Fuat Doğu'nun adını Millî Güvenlik Kuru-lu'na sunmuştu.
isim kabul görmüştü; Tuğgeneral Fuat Doğu, 5,5 yıl sü­recek olan görevine başlamıştı...
Hiram Abas'ın bulunduğu istihbarat başkanlığının başı­na İse Kurmay Albay Cihat Akyol getirilmişti.
ilginçtir ama, fikirleri ve istihbarat anlayışları aynı olan MiT istihbarat Başkanı Albay Cihat Akyol üe Mit Başkanı Fuat Doğu'nun arası hiçbir zaman iyi olmamıştı.
Cihat Akyol, binbaşırütbesindeyken MillîEmniyet Hiz-metleri'ndeçalışmış, kurmay albay rütbesiyle Kara Kuvvet-46Zamanla Türkiye'nin "ihtiyaçları" daha da artınca,Özel Harp Dairesi de bu ihtiyacıgideremediği için bir kez daha büyütüldü,Özel Kuvvetler Komutanlığıadınıaldı. 23 ekim1982 yılında kurulanÖzel Kuvvetler Komutanlığı'nın başında da artık tuğgeneral değil, bir•korgeneral olacaktı. 1952 yılında Amerikalılarla küçük bir binada hizmet vermeye başla-ytn,özel harpünitesi, Seberbertik Tetkik Kurulu zamanla "kolordu" seviyesine gelmişti.
leri istihbarat başkanlığı ve Genelkurmay istihbarat başkan yardımcılığı görevlerinde bulunmuştu.
Paris'te NATO karargâhında kurslar gören Cihat Akyol, Moskova ataşemiliterliği de yapmıştı.
Fuat Doğu, Cihat Akyol'u "yerinde gözü olmakla" suçlu­yordu.
Sonunda devlet kavgaya müdahale etti.
Cihat Akyol, tuğgeneralliğe terfi ettirilerek Özel Harp Da-iresi'nin (ÖHD) başına getirildi...
O yularda, gerek MiT, gerekse ÖHD kadrolarının, başta Amerika olmak üzere, bazı Avrupa ülkelerine özel harp ve is­tihbarat kurslarına gitmeleri sıklaşmıştı.
CIA'yla ilişkiler kesilmemiş, artarak sürüyordu. Özel Harp Dairesi, Amerikan Askeri Yardım Kurulu'yla aynı bina­da, "teşriki mesai" yapıyordu!
1988'de Fuat Doğu'nun ziyaretine gelen misafirlerine söylediğine göre, "1965'lerde MÎT ile CIA aynı binalarda ça­lışmaya" devam ediyordu...
O günler, Devleti Kurtarma Planı, "Dev-Kurt Planı"nın Genelkurmay Başkanı Orgeneral Cevdet Sunay tarafından yürürlüğe konulduğu günlerdi. Genelkurmay bir genelge ya­yınlayarak.Komünizmle Mücadale Metottan adlı kitabın as­keri okulların ders programlarının içine alınacağını ve bütün Silahlı Kuvvetlerce okunacağını bildirdi...
Radikal sağ kanatta da değişiklikler vardı: l ağustos 1965 CKMP kongresinde genel başkanlığa emekli Kurmay Albay Alparslan Türkeş seçildi...
Devlet yeni döneme "eli silahlı" giriyordu...
28haziran 1965 tarihli oturumunda meclis, toplum poli­sinin zırhh araba ve otomatik makineli silahlar kullanılma­sına izin veren yasayı kabul etti...
Yeni döneme uygun cumhurbaşkanı da bulundu: Genelkurmay eski başkanı Cevdet Sunay!
iddia: Cevdet Sunay 1966 yılının başında bir NATO toplanusına katılmak için Paris'e gitmişti. Aynı günlerde eski Başbakan Suat Hayri Ürgüplü'nün oğlunun Paris'te düğünü vardı. Düğünde herkes Cevdet Sunay'ın cumhurbaşkanı olup olmamasını tartışıyordu. Eski Başbakan Ürgüplü bu düğünde Sunay'a bir teklifte bulundu: "Mason olur musun?" Ürgüplü ailesi Türkiye'nin önde gelen mason ailelerinden bi­riydi. Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay öneriye sıcak baktı. Dönüşünde Roma'ya uğrayıp masonluk yemini etti. iki ay sonra da, 17 mart 1966'da tabiî senatörlük, 28 mart
1966'dâ ise cumhurbaşkanlığı yemini etti.
Genelkurmay başkanlığına ise Orgeneral Cemal Tural ge­tirildi.
Tıpkı Sunay gibi Orgeneral Tural da, 27 Mayıs Hareke-ti'ne soğuk bakan subaylardandı...47
Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay;
Başbakan Süleyman Demirci;
Genelkurmay Başkanı Cemal Tural;
ÖHD başkanı, önce Recai Engin, ardından Cihat Akyol;
MiT Başkanı Fuat Doğu...
Ve "komünistlerin nefes alışlarını bile izlediğini" söyleyen, solcu milletvekillerinin meclisteki odalarında gizlice arama yaptıran, "zehir hafiye" içişleri Bakanı Faruk Sükan!..
Operasyon başarıyla sonuçlanmıştı...
GazeteciyeÖzel Harp dayağı
8 eylül 1966...
Gazeteci llhami Soysal, Ankara Çankaya'daki evinden Kı­zılay'daki gazetesine gitmek için dolmuş beklerken, siyah bir Buick otomobil kendisini "buyur" edince, arabaya bindi.
Şoför çok kibardı, iki yüz metre ileride bekleyen iki kişiyi
47Talat Turhan, Cemal Tural'ışöyle anlattı: "1958 yılında istanbul 66. Tümen komu­tanı. 27 Mayıs Hareketi içine davet edildi, kabul etmedi.
27 Mayıs'ta Gelibolu'da 2. Kolordu komutanı. O gün, ihtilalciler, 'Hemen istanbul'a gel'diyor. Makam arabasıylaüçkez Korudağı'naçıkıpçıkıp iniyor, bekliyor; 'Bakalım ihtilal ba­şarılıolacak mı?' diye.
Sonuçta başarılıolduğunu görünce, istanbul'a geliyor ve karşısınaçıkan iki kurmay yarbaya selama duruyor. Diyor ki; 'ihtilalin subayına selam durulur !' Sonuçta bu ikircikli S davranışını, ihtilalden sonraki yıllarda 27 Mayıs düşmanlığına dönüştürdü."
daha aldı. Otomobilde kimse konuşmuyordu. Gazeteci Soy­sal, dışarıyı seyrederken, yanında oturan kişinin, "Sen bizim büyüklerimizi, komutanlarımızı nasıl tenkit edersin ?" diye küfretmesiyle irkildi. Ardından suratına ilk yumruğu yedi!
Ankara dışına çıkan meçhul otomobil, dayaktan yüzü gö­zü kan içinde kalan gazeteciyi Çayyolu köyünde yol kenarı­na attılar...
Haber başkentte bomba etkisi yaptı. Herkes birbirine ay­nı soruyu yöneltiyordu, "Kim dövmüş ?"
Gazeteci Soysal aslında kendisi "kaşınmışü";Akşam ga­zetesindeki kösesinde, "Erkekçe" başlıklı bir yazı yazıp, Ge­nelkurmay başkanlarının da yasalara saygılı olmak zorunda olduklarını söylemiş, daha sonraki makalelerinde de, komu­tanlara lüks köşkler yapılmasını eleştirmişti.
Önce uyarılmış, ardından imzasız mektuplar almış, ama oralı bile olmamıştı! Şimdi de, kendisini kimlerin dövdüğü­nü ortaya çıkarmak için kollan sıvamıştı.
Buldu da: Soysal'ı dövenler, Özel Harp Dairesi'nden Yar­bay Raci Tetik,48Astsubay Başçavuş Yüksel Asçıoğlu ve Ast­subay Sadık Görmez'di.
Buick marka otomobil Yarbay Raci Tetik'indi. Ancak ken­disi gibi otomobili de "sırra kadem" basmıştı.
Yarbay Rac; Tetik, Kıbrıs'ta "kontgerillacılık oynasın" diye adaya gönderilmişti.
Bu arada kamuoyundaki yoğun baskılar nedeniyle, bu saldırıya göz yuman ÖHD Başkanı Tuğgeneral Recai Engin de "hava değişikliğine" Londra'ya ataşemüiterliğe gönderili­yordu...
Basında ilk kez; ÖHD subayı konuşuyor
Özel Harp Dairesi basının gündeminden uzun yıllar düş medi. Kitabın yazarlarından Soner Yalçın, basında ilk ke/. ÖHD'de subaylık yapmış bir Özel Harpçi subayla röportaj yap ti. 30 eylül 1992 tarihinde yapılan röportajda Özel Harp Dai resi mensubu Binbaşı Bahadır Özel bakın neler anlatıyordu:
48 Raci Tetik 12 Eylül 1980 Darbesi'nden sonra, işkenceleriyle meşhur (!) Mamak As kerîCezaevi'nin komutanlığınıyapacaktı.
"- Sayın Bahadır Özel, Özel Harp Dairesi'nde çalışmaya ne zaman başladınız?
- 1966 yılında üstteğmendim. araştırılıp, belli normlara uygunluğumuzu görünce bizi ÖHD'ye aldılar. Alınmadan önce takip ediliyorsunuz; dürüstlük, milliyetçilik, vatanse­verlik gibi değerlere sahip olmanız gerekiyor. Kursa alınıyor­sunuz; psikolojik harp, gerilla faaliyeti, özel harp konuların da dersler veriliyor. Komanda kursları da var. Tüm bunlar­dan geçenler ihtiyaca göre daireye alınıyor.
- t)k görev yeriniz ?
j*'Mücahit yetiştirmek üzere Kıbrıs'a gittim. Orada lider görevi yaptım. Tabiî, subay olarak gitmedim, sahte bir kim­likle öğretmen olarak gittim. Mücahitleri asker gibi eğitiyor­duk. Biliyorsunuz, 1952 yılından beri Kıbrıs'ta Türk Muka­vemet Teşkilatı var. Söylendiği gibi fazla sayıda subay yoktu. 20-30 kişiydik. Çok sayıda olsaydık kokusu çıkardı. Gerçi ' Rumlara da Yunanistan'dan subaylar geliyordu, iki tarafta biliyordu aslında olayın gerçeğini.
- Kıbrıs'tan sonra Türkiye'de nerelerde çalıştınız ?
- Çeşitli bölgelerde çalıştım. Yerlerini söyleyemem. Bölge başkanlıkları vardı. Bölge başkanları albaydı. Onun emrin­de 3-4 subay bulunur. ÖHD'nin o zaman toplam subay sa­yısı 50-60'ı geçmezdi. Şimdi ne kadar bilmiyorum. Benim " tek yaptığını vatansever insanları -bunlara nüve derdik-ÛHD'nin emri altına almaktı.
- Sivil nüveleri nasıl seçiyordunuz?
- Önce takip ediyorsunuz. Sohbette görüşlerini filan öğre­niyorsunuz. Sonra merkeze durumu bildiriyorsunuz. Mer­kez onaylarsa gidip adamla konuşuyorsunuz. Merkez, An-kara'daki daire. Adamla konuşmayı üst rütbeli subay yapı­yor.
- Albay seçtiği nüveye ne diyor ?
- Detaya giremem, o zaman dairenin çalışmalarını ifşa et­miş olurum. Nüve gelişigüzel seçilmiyor, eğitimi vb iyi olma­lı. Sır tutacak biri olmalı. Rasgele seçim yapılmıyor. Çok titiz davranmak gerekiyor.
- Nüveleri nasıl bir eğitimden geçiriyorsunuz ?
- Bunları söyleyemem.
- Silahlı eğitimi kim veriyor ?
- Bakın bu konuda kamuoyu yanlış yönlendirildi. Biz si­lahlı eğitim filan vermezdik. ÖHD'nin bir tek görevi vardır; yurt işgal edildiğinde düşmana karşı gerilla savaşı yapmak. Sabotajlar düzenlemek filan. ÖHD benim görev yaptığım 70'li yıllarda illegal faaliyet içinde olmamıştır.
- 70'li yıllarda MGK dış tehdit ve iç tehdit değerlendirme­si yaparken Sovyetler Birliği ve komünizmi tehdit olarak de­ğerlendiriyordu. O halde ÖHD 70'li yıllarda oturup 'komü­nistlerin işgalini mi" bekleyecekti ? Yoksa işgal etmesini ön­lemek için birtakım illegal faaliyetlerle komünistlerin güç­lenmesini mi önleyecekti ?
- ÖHD yasal bir kurumdu. Görevinin ne olduğu yasada bellidir. Genelkurmay Başkanlığı'na bağlıdır. Tartışmalar sı­rasında kimse çıkıp bunları söylemedi. Kimse ÖHD'yi sa­vunmadı. Zaten ben bu nedenle 1979 yılında istifa ettim. Kurumun kamuoyunda bu hale gelmesinin nedeni Cihat Akyol'dur. Teşkilatı Cihat Akyol bozdu.
- ÖHD'nin hiç mi kusuru yoktu. İlk dönemlerinde perso­nel maaşlarını ABD ödüyordu. Merkezi ABD'nin askeri yar­dım teşkilatı JUSMMAT ile iç iceydi. Bu nasıl bağımsız ör­güt?
- Türk Silahlı Kuvvetleri'nde normal subay ne kadar ma­aş alıyorsa ben de o kadar aldım. Ben dolarla filan maaş al­madım. Sonra tuttular, bizi MHP'li yaptılar. Yahu ne alaka­sı var.Bizzat ben nüve olarak CHP'lileri, AFlileri bile seçtim. MHP'yi çökertme uğruna ÖHD harcandı. Piyon olarak kulla­nıldık.''
MfTte 67111er dönemi
MlTin illegal faaliyetlerinin tartışıldığı günlerde Hıram Abas Tunus'a gidiyordu.
Müsteşar Fuat Doğu, "Evladım" dediği Hiram Abas'ın yıl­dızını parlatmak için elinden geleni yapıyordu. Devletin üst kademeleriyle ilişki kurmasını istiyordu sürekli.
l aralık 1966 tarihinde. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay resmî birziyaret için Tunus'a gittiğinde heyette Hiram Abas da vardı.
Cumhurbaşkanı Sunay'ın güvenliğinden sorumluydu. Bir hafta süren ziyarette bir an olsun Sunay'ın yanından ayrılmamıştı. Özellikle mgilizce'siyle ve ana dili gibi konuş­tuğu Fransızca'sıyla Türk heyetinin dikkatini çekmeyi ba­şarmıştı.
Birkaç ay sonra ise yakın arkadaşlarını MlTe çekmeyi başaracaktı...
MlTte, "67'liler" denilen bir grup vardı...
Fuat Doğu asker olmasına rağmen teşkilatı sivilleştirmek istiyordu. Bu yüzden de 1967 yılında MÎTe rekor sayıda per­sonel alınırken, özellikle üniversite mezunu sivilleri tercih etmişti.
Fuat Doğu'nun, asker istememesinin nedeni. Harp Oku-lu'nda belirli bir nosyonu alan subayların, daha sonraki dö­nemlerde ideolojik olarak yönlendirilememesiydi...
Fuat Doğu'nun teşkilata personel alımında en büyük yardımcısı, Hiram Abas'tı. Hiram Abas, birlikte pipo içip, boks yaptığı arkadaşı Metin Olgaç'ın MfTe girmesine yar­dımcı oldu.
Galatasaray'ın iki boksörü şimdi, MiT çatısı altında bir­leşmişlerdi...
Yine Hiram Abas'ın Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden yakın arkadaşı Kompas Güngör (Salman) de teşkilattaydı...
,        ZamanlaMlTin üst düzey yöneticiliğine kadar yüksele­cek olan Mikdat Alpay, Ertuğrul Güven, Şenkal Atasagun gi­bi isimler hep o dönemde teşkilata girenlerdendi.49
istanbul'da da yoğun çalışma vardı; 1967 yılında teşkila­ta giren en ünlü isimlerden biri de Mahir Kaynak'tı...50
MlTteki yeni yapılanmayıCumhuriyet gazetesi bir yıl son­ra haber yapıyordu: "Bundan bir süre önce Millî istihbarat Merkez Teşkilatı özellikle Siyasal Bügiler ve Hukuk Fakülte­si mezunu olan lisan bilir gençler tarafından takviye edilmiş,
49Yıllar sonra, herüçünün de adıMİT müsteşarlığına aday olarak geçti. AralarındanŞenkal Atasagun, 8şubat 1998'de bu göreve getirildi.
50Mahir Kaynak MiT'e girişini kitabın yazarlarına söyle anlattı: "Üniversitede aktif b« öğrenciydim. Solcuydum. Ama millîci bir solcu. O dönemdeüniversitedeki bazıasisi,inim -ki bunların teşkilatla ilişkisi olduğunu biliyordum- beni taciz etmeye başladılar Aı,ıi... ''"' dit de«diyorlardı. Sonra bana teklifi yaptılar. Düşündüm ve kabul ettim."
yurdun çeşitli kentlerinde de yeniden örgütlenme faaliyetine girilmiştir."51
Çerkez kökenli Fuat Doğu, Kafkas ve Orta Asya kökenli elemanlar arıyordu: Azerî, Gürcü, Çerkez, Abaza, Dağıstanlı, Özbek, Türkmen, Tatar...
Örneğin Harp Okulu'ndan atılan Enver Altaylı, tam Fuat Doğu'nun istediği özelliklere sahipti: hem ülkücü hem de Özbek'ti!..
Aslında Fuat Doğu'nun bu "personel politikasının" altın­da, CIA'nın isteği yatıyordu.
Amerika, Sovyetler Birliği topraklarındaki, "Anadolu'yla akraba azınlıkları" kullanmak istiyordu. En iyi istihbarat kaynağı onlardı. Bu politikanın perde arkasındaki CIA gö­revlisi ise Özbekistan kökenli Ruzi Nazar'dı...
ikinci Dünya Savaşı'nda Kızıl Ordu'dan kaçıp Alman SS'lerine katılmıştı. Nazi ordusunun ünlü 'Türkistan Birli-ği"ni kurmuştu.
Kısa zamanda Nazi Generali Gehlen'in en güvendiği isim­lerden biri oldu. Gehlen'in "CIA'laştırdığı adamlarından biri de Ruzi Nazar'dı.
1959 yılından beri Türkiye'deydi ve CIA ajanı olarak, Amerikan Büyükelçiliği'nde çalışıyordu! Ankara Bahçeliev-ler'deki evinde her gün ünlü konuklarım ağırlıyor, sohbetler yapıyordu. Örneğin Ayten-Cüneyt Gökçer çifti bu ünlüler­dendi.
O tarihlerde, CIA'nın "Antikomünist Orta Asya Operasyo-nu"nu planlayan bir diğer uzmanı da Paul Henze'di...
Bir diğer CIA şefi ise Graham Fuller'dı. Hanvard Üniver-sitesi'nin "Rus incelemeleri" kürsüsünden lisans ve lisans üstü diploması vardı. Sovyetolog Fuller, 1964-1967 yıllan arasında istanbul'da görev yaptı. 20 yıl boyunca Sovyetler Birliği'ni çevreleyen ülkelerde görevlerde bulundu.
Nazi Generali Gehlen'in öğrencileri Türkiye'de iyi bir "itti­fak" oluşturmuşlardı; Fuat Doğu, Ruzi Nazar, Paul Henze ve Graham Fuller!
51Cumhuriyet, 13 ağustos 1968.
Hiram Abas'ın hepsiyle de yakın mesaisi vardı...
Tabiî bu teşkilatın "sivil unsurları" da vardı:
24 şubat 1967 tarihinde CHP Aydın Milletvekili Şükrü Koç, mecliste düzenlediği basın toplantısında, "AP Senatörü (üsteğmen-doktor) Fethi Tevetoğlu, özel olarak eğitilmiş bir C1A ajanıdır" dedi.
Senatör Tevetoğlu'nun adı daha önce, Türkiye'deki za­rarlı jsimlerden" oluşan gizli bir rapor hazırlayıp, CIA'ya ver-diğrlddialanyla gündeme gelmişti...&
'*''CIA ajanlığı iddialarının bir önemi yoktu, önemli olan ko­münist ajanlığıydı! Ve MiT ile Emniyet sürekli komünist avındaydı...
Sovyetler Birliği gezisinden dönen Aziz Nesin, Komünist Partisi'nin gizli belgelerini getirdiği iddiasıyla gözaluna alı­nıp, dayak atıldıktan sonra serbest bırakıldı...
izmir'de konuşma yaparken tartaklanan Türkiye işçi Par­tisi Milletvekili Çetin Altan'ın "Aya Doğru" yazısından dolayı mecliste dokunulmazlığı kaldırıldı...
Ozan Hasan Hüseyin Korkmazgil, "Kızılırmak" şiirinde komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle tutuklanıp ce­zaevine kondu...
Ve aynı yıl, yani 1967'de Hiram Abas'ın "başına talih ku­şu kondu!"
Hiram Abas'tan Demirel'e brifing
Başbakanlık Müsteşarı Ahmet Salih Korur'un makamına çıkmasının üstünden 10 yıl geçmişti. Q zaman duyduğu he­yecan çoktan nasırlaşmıştı.
Baba Hilmi Abas oğlunun istihbarat teşkilatına girmesi­ne önayak olmuştu, ama yıllar sonra sanki bundan pişman
52MİT psikolojik savaşçerçevesinde elde ettiği "doğru-yanlış" bilgileri güvendiği "ya­zarlara" verip kitap olmasınısağlıyordu. Fethi Tevetoğlu'nun,Türkiye'de Sosyalist ve Ko­münist Hareketler,(Ankara, 1967), Aclan Sayılgan'ınTürkiye'de Sol Hareketler(istanbul, 1968) bu tür yayınlara ikiörnektir. Her iki yazar da CIA ajanıRuzi Nazar'ın yakın arkada­şıydı.
olmuş gibiydi. Oğlunu iş yerinde ziyaret edememekten şikâ­yetçiydi. Yakın arkadaşları Hilmi Bey'in bir gün oğluna şöy­le dediğini duymuşlardı: "Çöpçü bile olsan hiç değilse yerini bilirdim, sokakta da olsa seni görmeye gelirdim. Şimdi çalış­tığın yerde bir çayını içmeye bile gelemiyorum!"
Ancak şimdi oğlu Başbakan Süleyman Demirel'e brifing veriyordu.
Başbakan Demirel önemli konuklarını hep saat 22.00'de kabul ederdi. Hiram Abas'ı saat tam 22.00'de kabul etti.
Brifingin konusunu,-o tarihte bir yıllık MiT elemanı olan Mehmet Eymür anılarında şöyle anlatır: "Avusturya asıllı Adolf Slavik, 1918 tarihinde Viyana'da doğmuştu. Viyana Üniversitesi'nden 'hukuk doktoru' olarak mezun olan Sla­vik, 1932 yılında 'Hitler Gençleri' ve 'Avusturya Gençleri', 1938 yılında< Waffen SS Teşkilatı' isimli Nazi organizasyon­larına üye olmuş ve aktif faaliyette bulunmuştu, ikinci Dün­ya Harbi sonunda Amerikalılara esir düşen Slavik, 1945 yı­lında Viyana'ya dönmüş ve Halk Mahkemesi'nde yargılana­rak mahkûmiyet almıştı. Sovyet istihbarat teşkilatı KGB ile ilk teması Stein Cezaevi'nde başlayan Slavik işgal kuvvetle­rinin Avusturya'yı terk etmesinden sonra Viyana'daki Sovyet Sefareti'ndeki özel bir şubeyi, KGB binbaşısı rütbesiyle yö­netmişti. Daha sonra Cezayir'e giderek, Çekoslovak silahla­rının dağıtımını organize eden Slavik, 1949-1960 yıllan ara­sında çeşitli ülkelerde güvenilir bir Sovyet ajanı olarak çalış­tı. 1960 yılında istanbul'a gelen Adolf Slavik ithalat-ihracat işleri ile iştigal eden bir şirkete hissedar olarak katıldı. Sla­vik bilahare şirketin tüm hisselerini alarak adını da değiştir­di. Faaliyetin maskelenmesi tamamlanmıştı. Şimdi istihbari çalışmalara başlamanın sırasıydı. Slavik, gazetelere Türkçe ders verecek öğretmen aradığına dair ilan verdi. Emekli Ha­va Subayı Küçükkutlu bu işe talipti.
MiT, Küçükkutlu ile temas kurdu. Faaliyet izlenmeye başladı. Slavik, Küçükkutlu'dan tanıdığı generallerin ve önemli görevlerde çalışan subayların listesini istedi. Bunu, Türkiye'deki siyasî partilerin ve koalisyon hükümetlerinin durumu hakkındaki rapor isteği takip etti. MiT Küçükkut-lu'yu besliyor, iştahını kabartacak bilgiler Slavik'e akıyordu. Slavik'in faaliyeti ile ilgili birçok başka teması da öğrenilmişti. Sıra faaliyetin çökertilmesi safhasındaydı. Slavik, Küçük-kutiu'dan NATO'ya veya Harp Akademileri Komutanlığı'na girmesini istemişti. Küçükkutlu'nun Harp Akademileri'nde tercüman olarak görevlendirildiğine dair belgeler ve kimlik kartlan MlTçe hazırlandı. Slavik, l şubat 1967 günü, iste­miş olduğu askerî maksatlı bilgileri Küçükkutiu'dan alırken suçüstü yakalandı. Sorgulanmasından sonra l. Ordu Aske­rî Mahkemesi'nde yargılandı ve Sovyetler lehine casusluktan j6 yıl hapse mahkûm oldu. Slavik daha sonra Bulgaristan'da ''mahkûm Türklerle (iki MiT ajanı, y.n.) takas edildi."53
Eymür'ün anılarını dinleyen teşkilattan arkadaşları, "an­latımı biraz abartılı" bulmuşlardı. Emekli Albay Küçükkutlu kendisi korkup MlTe her şeyi anlatmıştı. O günlerde MlTin başanya ihtiyacı olduğu için, operasyonu "KGB'nin Türki­ye'deki istihbarat ağını" çökertmiş gibi abartmıştı!..
MiT Müsteşan Fuat Doğu, kendisinin ve teşkilatının na­sıl casus yakaladığını Başbakan Demirel'e göstermek için Slavik Operasyonu'nu fırsat bilmişti. Slavik yakalanmadan önce faaliyeti yürüten Hiram Abas'ı Başbakan Demirel'e göndererek prim yapma olanağı bulmuştu.
Gerçi MÎT, sıradan bir operasyon yapmıştı. Ama Fuat Do­ğu, Başbakan Demirel'in "toyluğundan" yararlanmıştı. O ta­rihe kadar 20 KGB ajanı yakalanmıştı, ancak hiçbirinin ope­rasyonu dönemin başbakanlarına anlatılmamıştı...
35 yaşında başbakana brifing veren Hiram Abas'ın teşki­latta "havasından" geçilmiyordu. Özellikle Fuat Doğu'nun "Evladım" sözleriyle başlayan övgülerini göğsü kabararak dinliyordu...
Hiram Abas'ın "havalarda uçtuğu" 1967 yılında, Türki­ye'nin tam merkezinde bulunduğu bölgede, savaşlar ve dar­beler birbirine kanşmıştı...
21 nisanda Yunanistan'da alt rütbeli subaylardan kuru­lu faşist cunta, genel seçimleri önlemek için darbe yaptı. Darbe, Türkiye'nin de ileriki yıllarda kendi topraklarında gö­receği bir metotla yapılmıştı. Yunanistan'ın birçok yerinde, kimin yapağı belli olmayan bombalar patlatılıyor (örneğin Girit'te nedeni anlaşılamayan yedinci bomba 23 mart 1967'de patlamıştı), cinayetler işleniyordu.
Özel harp metoduydu; isteniyordu ki, Yunan halkı terör­den bıksın, gelecek yönetime -bu darbe bile olsa- razı olsun! Darbenin arkasında CIA vardı. Çünkü yapılacak seçimlerde solun iktidar olacağına kesin gözüyle bakılıyordu.
Türkiye, komşusunda rejim değişikliğine yol açan darbe­ye tıpkı Amerika gibi sessiz kaldı...
Yunanlı albaylar ilk "icraat" olarak, Kıbns'ta Enosis ilan etmek için kollan sıvadılar. Ada yine kanşti. Grivas adlı es­ki bir faşist subay, EOKA adlı gizli örgütü aracılığıyla Türk­leri vuruyordu. CIA'nın komünizm tehlikesine karşı yetiştir­diği "Kızıl Teke Derisi Örgütü" ile ırkçı Yunanlı subaylar da adaya dolmuştu.
TBMM bir kez daha Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Kıbns'a çıkmasına onay verdi. Onay verdi ama; ne Genelkurmay ts-tihbaratı'nın ne de MfTin, Kıbns'la ilgili bir dosyası yoktu... Kıyılarda su derinliği nedir, adadaki Yunan ordusunun gü­cü ne kadardır, denizi mayınlamışlar mıdır, vs...
Bu soruların yanıtlan Türk istihbaratında yoktu!..
ABD Başkanı Johnson, özel elçisi Cryus Vance'yi arabu­luculuk yapması için Atina ve Ankara'ya gönderdi. 29 aralık 1967'de Kıbns'ta geçici Türk yönetimi ilan edildi... Bu arada Türk hükümeti 20 ocak 1968 tarihinde, -Amerika'dan iki gün önce- Yunanistan'daki albaylar hükümetini tanıdı!..
Atina'da deşifre olan "ikinci kâtip"
MfT, artık NATO müttefiki Yunanistan'ı "kara listesine" almıştı. MfTin takip tarassut (gözetleme) elemanları Yunan­lıların peşine düşmüştü...
Tabiî Yunan Gizli Servisi'nin personeli de Türkleri izleme­ye başlamıştı...
işin garip yanı, her iki ülkenin istihbarat teşkilatını CIA'nın kurup, eğitmiş olmasıydı...
Bakalım en çalışkan öğrenciler hangi taraftaydı?..
Yunanistan'dan bilgi ihtiyacı vardı, bu nedenle Hiram Abas'a Atina "seferi" gözüktü.
Hiram Abas, "istihbaratçı kimliği ortaya çıkmasın" diye; eşi Gülsen rfanım'ı, oğlu Cengiz ile yeni doğan kızı Cenan'ı da Yunanistan'a götürdü.
Tıpkı Batum'da olduğu gibi, yine Dışişleri mensubu kim­liğiyle Atina'ya yerleşmişti. Bu kez görevi, Atina Büyükelçili­ği ikinci kâtipliğiydi!. .
Terfi almıştı; konsolos muavinliğinden, ikinci kâtipliğe
yükselmişti î54
Hiram Abas'ın Atina'daki en büyük yardımcısı kuşkusuz
Türkiye'den göç eden Kumlardı.
Atina'nın en güzel semtlerinden Paleon Faliron, sanki bir f'(kucak istanbul semtiydi. Sokakta herhangi bir kişiyle ra­hatlıkla Türkçe konuşuluyordu. Bir diğer semt Kallitea'da da çok sayıda Anadolu'dan göçen Rum yaşıyordu. Nea Smir-ni (Yeni izmir) semtinde de öyle.
Nea Filadelfiya'da ise, Türkiye'nin bazı şehirlerinin ve il­çelerinin adlarını, sokak ismi olarak görmek Abas ailesini çok şaşırtmıştı. Sık sık izmir Sokağı'na gidip, küçük lokan-1 lalarda yemek yiyorlardı. Etli kabak dolması, salçalı köfte, | kıymalı patates, taskebabı, musakka ve zeytinyağlılar, ye­mek konusunda da hiç sorunu yoktu Abas ailesinin.
Atina'nın kuzey kesimindeki dağların adı Türk Dağlan'ydı! Futbol takımı bile kurmuşlardı: AEK (Atletiki Enosis Kontsantinopoliton) yani, "istanbullular Spor Birliği". |      Yunanistan'da yaşayan insanların neredeyse yansını | Türkiye'den göçen Rumlar oluşturuyordu. Hiram Abas as­lında Atina'nın göbeğinde bir Türk lobisiyle karşılaşmıştı. Türkiye'den göçen Rumlar Türklere karşı hâlâ sıcak duygu­lar İçindeydiler ve Türkiye'ye hâlâ yürekten bağlıydılar. Türklerden bahsederken "biz", yaşadıklan ülke insanların­dan "Yunanlılar" diye bahsediyorlardı... Yunanlılar bu ne­denle göçmen Rumlan hep "Türkî" diye küçümsüyorlardı!
Ve yıllardır birbirine karışmış, komşu olmuş iki toplum için şimdi ne yazık ki savaş canlan çalıyordu...
Abas ailesi Atina'nın düzenine uyum sağlamakta biraz zorlandı. Örneğin buradaki çalışma saatleri Türkiye'ye hiç benzemiyordu.
M Hiram Abas'ın gerek Batum. gerekse Atina'daki "kadrosu", Dışişleri Bakanlığı'nın 1967'de yayımladığımensuplarına ait katalogdan alınmıştır.
Atina'da 14.00-17.30 arası "siesta" saatiydi. Başkent Ati­na bu saatler arasında çalışmıyor, uyuyordu. Çünkü sıcak bunaltıyordu bu saatlerde. Yaşam, gece 22.00'den sonra başlıyor ve sabaha kadar sürüyordu. Tabiî kaçta yatarsanız yatın, sabah 08.30'da işinizin başında olmak zorundaydınız.
Hiram Abas'ın "Atina macerası" da tıpkı Batum'da oldu­ğu gibi daha bir yılı doldurmadan son bulacaktı, ikinci Kâ­tip Mustafa Hiram Abas yine deşifre olmuştu.
Hiram Abas, Atina'da Yunan Dışişleri Bakanhğı'nda çalışan K. Çangarakis adlı bir kadınla samimi olmuştu. Hi­ram Abas akşamlan buluşup birkaç kadeh içki içtikten son­ra "angaje" ettiği bu kadından çok özel bilgiler almaya başlı­yordu. Aldığı bilgileri büyükelçilikten kriptoyla Ankara'ya gönderiyordu...
Her şey güzel gidiyordu...
Ancak kısa bir süre sonra şansı yardım etmese, az kalsın soluğu Atina Cezaevi'nde alacaktı...
Hiram Abas'ın, aÇıgaje ettiğini düşündüğü kadın, Yunan Gizli Servisi'nin bir elemanıydı. Üstelik kadının kocası da, binbaşı rütbesiyle Yunan Genelkurmay Istihbaratı'nda çalı­şıyordu!..
Yunan Gizli Servisi, elemanları Çangarakis'in, Hiram Abas'tan öğrendiği bilgilerle Atina'daki "Türk Büyükelçili-ği'nin ikinci kâtibine" suçüstü yapmak için plan hazırladı. Hiram Abas'ın angaje ettiği başka bir Yunanlı olan 29 yaşın­daki Atanassiadis Pantelis'ten bilgi ve belgeler alırken bas­kın yaptılar. Hiram Abas bu baskından kurtulup kendini büyükelçiliğe zor attı. Hemen o gece elçilikteki bir diploma­tın otomobilinin bagajında Yunanistan'ı terk etti...
"Casus avcısı" Hiram Abas, "faka basıp" açığa çıkmıştı!.. "Türk James Bond'u" ava gittiği her dış görevde avlanıyordu!
Akropolisgazetesi, Hiram Abas'ın, "Yunanistan hakkın­da; Amerikan askerî yardımları, verilen malzeme ve teslim tarihleri, Ege'deki füze üslerinin yerleri, liman, havaalanı, sanayi tesisleri hakkında ayrıntılar, Yunan savaş sanayii ve 2, 6, 8, 10, 11, 12, 15. Yunan tümenleri" konularında son derece gizli bilgileri toplamaya çalıştığını yazıyordu.
Hiram Abas'ın angaje ettiği Yunanlı 10 yıl ağır hapse mahkûm edilecekti. Yunan gazeteleri haberi şöyle veriyordu:
"Bir denizcilik işletmesinde çalışan 29 yaşındaki Atanas­siadis Paritelis adında bir Yunanlı, Türk Büyükelçiliği için casusluk yapma suçundan 10 yıl hapse mahkûm edilmiştir. Savcının 'müebbet hapis' isteğiyle mahkemeye sevk edilen Atanassiadis, Türk Büyükelçiliği'nin ikinci kâtibi Mustafa Abas'a, Yunan donanmasının nerelerde bulunduğu, kesin rakamlarla gücü, Yunan Deniz Kuvvetleri'nin üsleri ve Kıb-r^s'ta bulunan Yunan kuvvetlerinin mevcudu ile ilgili bilgiler ^'vermekle suçlanmıştır."
Hiram Abas, dokuz ay önce gittiği Atina'dan haziran ba­şında istanbul'a dönmek zorunda kalmıştı.
Doğrusu oldukça şanslıydı: eğer bir istihbaratçı müttefik bir ülkede açığa çıkarsa, o ülkenin büyükelçiliği ve konso­losluğu uyarılır ve ajanın ülkelerini terk etmesi istenirdi. Tıpkı Hiram Abas'ın başına geldiği gibi.
Eğer ülke dost ve müttefik değilse, işte o zaman casusun işi zordu. Tıpkı, Suriye'de Faik Kelican adlı MiT görevlisinin başına geldiği gibi, işkenceler görüp, cezaevinde zor şartlar­da kaldıktan sonra, ancak karşılıklı casus takasıyla kurtarı­labilirdi...
Veya MÎT görevlisi Cenan Kocahakimoğlu'nun İrak'ta uğ­radığı suikast gibi, pusuya düşürülüp, açılan çapraz ateş sonucu suikasta kurban giderdi!..
CIA ajanı Clarridge, "Kiramla kardeş gibiydik"
Hiram Abas'ın istanbul'a döndüğü günlerde. Mayıs 68 Hareketi tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'yi de kasıp kavu­ruyordu. Özellikle üniversite gençliği yeni bir dünya özlemiy­le ayağa kalkmıştı. 1961 Anayasası'nın getirdiği özgürlük or­tamı. Türkiye'nin toplumsal gerçeklerinin daha tartışılır ol­masını sağlamıştı. Özellikle aydınlar ve üniversite öğrencile­ri arasında sosyalist bilinç hızla yayılıyordu. Öğrenciler De­niz Gezmiş ve arkadaşlarının kurduğu Devrimci Öğrenciler Birliği (DÖB) ve adı daha sonra Dev-Genç olacak olan Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF) çevresinde örgütleniyorlardı. 'Tam bağımsız ve gerçekten demokratik Türkiye" sloganıyla düzenlenen gösteriler ülkenin her yanına yayılıyordu.
Resmî ideolojiye göre, .komünizmin panzeri islam'dı! Ge­lişen sol dalgayı kırmak için devlet kollarını sıvadı.
1946 yılında dinî amaçlı dernek sayısı l l'di. 1968 yılına gelindiğinde ise, dinî amaçlı demek sayısı 10 730'a ulaşmış­tı. 1963'ten itibaren kurulmaya başlanan "komünizmle mü­cadele demeklerTnin sayısı 1968'de 141'e varmıştı...
"Umumî menfaatlere dayalı" derneklerin başında gelen "ilim Yayma Vakfi"mn (1971'de ilim Yayma Cemiyeti adını aldı) şube sayısı 46 olmuştu.
1951 yılında sadece yedi adet olan imam hatip okulu sa­yısı, 1968'de 69'a ulaşmış, aynı yıllarda Kuran kursu sayısı da 237'den, 994'e çıkmıştı.
Fahrî Kuran kursu sayısı ise 3 573'tü...
Bir yandan da 27 Mayıs'ın tasfiyesi sürüyordu...
Cumhuriyet Senatosu, 27 Mayısçı beş tabiî senatörün; Mucip Ataklı, Ekrem Acuner, Sezai Okan, Suphi Karaman ve Şükran Özkaya'nın dokunulmazlıklarını kaldırdı. 27 Ma-yısçılardan, Mustafa Kaplan, Şefik Soyuyüce, Münir Köse-oğlu ve Numan Esin de, Alparslan Türkeş'in partisi haline gelen CKMP'den ayrılmak zorunda kalmışlardı...
Devletin 27 Mayıs'a nasıl baktığını emekli Korgeneral Nevzat Bölügiray şöyle anlatıyordu:
"Ben 1968-1970 tarihinde Genelkurmay Istihbaratı'nda kurmay subay olarak Yıkıcı Faaliyetler şube müdürü idim. O günlerde MtTten bize ulasan istihbarat raporları genellik­le, '1961 Anayasası'nın sağladığı geniş özgürlüklerden ya­rarlanarak...' diye başlar ve anarşinin nedenleri arasına Anayasa'da sokulmuş olurdu. Kuşkusuz bu yorumlar aynı görüşleri, bir süreç içinde bize de aşılamış oluyordu."55
27 Mayıs'a arak devlet değil, sokak sahip çıkıyordu!
Ve o yıllarda "1961 Anayasası'nın sağladığı geniş özgür­lüklerden yararlanılarak" yapılan her "antiemperyalist" gös­teri, karşısında polis, milliyetçi ve köktendincilerden oluşan "kutsal ittifakı" buluyordu... "islam'ın siyasallaşması" devlet eliyle organize ediliyor­du...
Toplumu dönüştürmeyi isteyenler güçlerini Atatürk dev­rimlerinden alıyorlardı. Miting ve yürüyüşlerinde "Atatürk geliyor" sloganı atılıyordu. Buna karşı çıkanlar ise çareyi di­ne sarılmakta bulmuş; devrimcilerle, muhafazakârlar tarih­te bir kez daha karşı karşıya gelmişlerdi...
Ankara'da Millî Şahlanış Mitingi'nde binlerce sarıklı, "Ya-samız Ordumuz, islamiyet'tir yolumuz" diye bağırıyordu, Is-f,-'" tanbul'daki "Uyanış MiungTnde ise, "Komünizmi ezeceğiz, Türkistan'a geçeceğiz" sloganı atılıyordu...
Başbakan Demire! izmir'de islam Enstitüsü'nün temelini tekbir sesleri arasında atıyordu...
imam hatip okullarını bitirenlere üniversite sınavına gir­me hakkı verilmeye başlanmıştı...
ilahiyat Fakültesi'nde başörtü giymek istemeyen Hatice Babacan adlı kız öğrenciyi protesto edenler okulda açlık gre­vi başlatmıştı...
Konya'da, bir grup Yeni Konya gazetesine saldırmış, "Ya­sasın şeriat" diye bağıran grup, içki satan dükkânları ve lo­kantaları tahrip etmişti. Öğretmenlerin oturduğu Selçuk Mahallesi'ne girmeleri güçlükle önlenmişti, içişleri Bakanı Faruk Sükan, "Sağı kışkırtanlar solculardır" diyordu. Adana Osmaniye'de halk, "istanbul'da Kuran'ı yırtmışlar" kışkırt­maları üzerine olaylar çıkarmıştı. Haberin asılsız olduğu sonradan anlaşılmıştı!..
izmir'de 10 ağustosta, üç olay arka arkaya meydana gel­mişti: Hisar Camii'ne bomba, Amerikan Haberler Merkezi'ne molotofkokteyli atılmıştı. Komünizmle Mücadele Deme-ği'nde yangın çıkarılmak istenmişti. Dört gün sonra yakala­nan sanıklar, "Bizlere yüklenen suç yalan, olayları bizzat içişleri Bakanlığı ve MiT tertipledi" demişlerdi...
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi ikinci sınıf öğrenci­si Mahmut Nedim Aksoy basın toplantısı düzenleyerek, "MtT üniversite içinde ajanlık yapmam için bana şantaj yapıyor"56diyordu...
56Cumhuriyet, 14 nisan 1968.
Gençlik içindeki "ilerici-gerici" biçimindeki ayrını 1968 yı­lında yerini, "sağcı-solcu" kavramlarına bırakmıştı. "Üniver­site hastaneleri kurulsun; öğrencilere daha fazla burs sağ­lansın; üniversite idaresine öğrenciler de katılsın; üniversite mezunları işsizlik sigortasından yararlansın; Latince ders zorunluluğu kaldırılsın" gibi masum isteklerle eylem yapan öğrencilere polis çok sert karşılık veriyordu...
Üniversitelerden toplam 308 öğretim görevlisi yayınladık­ları bildiriyle, "NATO'yla ilişkilerin yeniden gözden geçirilme­sini" istemiş, istanbul'da öğrencilerin düzenlediği "NATO'ya Hayır" haftasında, toplam 106 öğrenci gözaltına alınmıştı.
7 mart 1968 günü Devlet Bakanı Seyfl Öztürk'ü yuhala­dıkları iddiasıyla, dört üniversite öğrencisi gözaltına alınıyor­du. Bu öğrencilerden biri de, "68 kuşağının simgesi" haline gelecek olan Deniz Gezmiş'ti...
15 mayısta istanbul ve Ankara'daki TiP kongrelerine sal­dırılar oluyordu. Kongrelerden birinin yapıldığı yer polis ka­rakolunun 30 metre yakınındaydı, ancak polis salona 45 da­kika sonra gelebilmişti. Ve ilk kan dökülüyordu...
24 temmuzda istanbul Hukuk Fakültesi öğrencisi Vedat Demircioğlu polisin açtığı ateş sonucu yaşamını kaybediyor­du... Öğrenciler başka bir "arenaya" çekilmek isteniyordu!.. 1968, Türkiye'de uzun yıllar sürecek "iç savaşın" başladı­ğı dönem olarak tarihteki yerini alacaktı...
işte o günlerde Türkiye'ye geldi, ABD'nin yeni büyükelçi­si Robert Commer...
28 kasım 1968: ABD Büyükelçisi Robert Commer'ın Tür­kiye'ye gelişi istanbul'da gösterilere neden oldu. Eylemciler Büyükelçi Commer'ınÇift görevlisi olduğunu, Vietnam'da binlerce kişinin ölümüne neden olan 'yatıştırma programın­da" aktif rol oynadığını söyleyerek, Türkiye'nin yeni bir Viet­nam yapılmak istendiğini belirtiyorlar ve ABD elçisinin ülke­yi terk etmesini istiyorlardı...
Bir hafta sonra CIA ajanı büyükelçinin makam arabası ODTÜ'de yakıldı...
Büyükelçi Commer'ın yıllar sonra söyledikleri sanki o1-1-4
SONER   YALÇIN/DOĞAN    YURDAKUL
Gençlik içindeki "ilerici-gerici" biçimindeki ayrını 1968 yı­lında yerini, "sağcı-solcu" kavramlarına bırakmıştı. "Üniver­site hastaneleri kurulsun; öğrencilere daha fazla burs sağ­lansın; üniversite idaresine öğrenciler de katılsın; üniversite mezunları işsizlik sigortasından yararlansın; Latince ders zorunluluğu kaldırılsın" gibi masum isteklerle eylem yapan öğrencilere polis çok sert karşılık veriyordu...
Üniversitelerden toplam 308 öğretim görevlisi yayınladık­ları bildiriyle, "NATO'yla ilişkilerin yeniden gözden geçirilme­sini" istemiş, istanbul'da öğrencilerin düzenlediği "NATO'ya Hayır" haftasında, toplam 106 öğrenci gözaltına alınmıştı.
7 mart 1968 günü Devlet Bakanı Seyfl Öztürk'ü yuhala­dıkları iddiasıyla, dört üniversite öğrencisi gözaltına alınıyor­du. Bu öğrencilerden biri de, "68 kuşağının simgesi" haline gelecek olan Deniz Gezmiş'ti...
15 mayısta istanbul ve Ankara'daki TiP kongrelerine sal­dırılar oluyordu. Kongrelerden birinin yapıldığı yer polis ka­rakolunun 30 metre yakınındaydı, ancak polis salona 45 da­kika sonra gelebilmişti. Ve ilk kan dökülüyordu...
24 temmuzda istanbul Hukuk Fakültesi öğrencisi Vedat Demircioğlu polisin açtığı ateş sonucu yaşamını kaybediyor­du... Öğrenciler başka bir "arenaya" çekilmek isteniyordu!.. 1968, Türkiye'de uzun yıllar sürecek "iç savaşın" başladı­ğı dönem olarak tarihteki yerini alacaktı...
işte o günlerde Türkiye'ye geldi, ABD'nin yeni büyükelçi­si Robert Commer...
28 kasım 1968: ABD Büyükelçisi Robert Commer'ın Tür­kiye'ye gelişi istanbul'da gösterilere neden oldu. Eylemciler Büyükelçi Commer'ınÇift görevlisi olduğunu, Vietnam'da binlerce kişinin ölümüne neden olan 'yatıştırma programın­da" aktif rol oynadığını söyleyerek, Türkiye'nin yeni bir Viet­nam yapılmak istendiğini belirtiyorlar ve ABD elçisinin ülke­yi terk etmesini istiyorlardı...
Bir hafta sonra CIA ajanı büyükelçinin makam arabası ODTÜ'de yakıldı...
Büyükelçi Commer'ın yıllar sonra söyledikleri sanki o
BAY   PİPO
günkü eylemcilerin ne kadar haklı olduğunu doğrular gibiy­di: "ODTÜ olayı bence siyaset bilimi açısından yeni bir geliş-' menin göstergesiydi. Amerika'nın meselenin siyasî boyutu­nu göremeyip başarısızlığa uğramasının göstergesi, biz o yıl­larda müfredatını teknik alanlara oturtmak suretiyle ODTÜ öğrencilerini politika dışı tutabileceğimizi sanmıştık. Elek­tronik ve fiziğin ağır konsantrasyon gerektiren dersleri o günkü kafamıza göre, öğrencilerin politize olmasını önleye­cekti." 57
Göıjûnen oydu ki Büyükelçi Commer, bırakın Türkiye'nin içişlerine müdahaleyi, ODTÜ'deki ders müfredatıyla bile ilgi­liydi...
Ve CIA'nın en deneyimli şeflerinden Commer, Türkiye'ye kendi "ekibiyle" birlikte gelmişti...
CIA'nın kontrterör merkezi başkanıyken emekli olan Du-ane Clarridge, 1968-1973 yıllan arasında CIA Türkiye istas­yon şefiydi. Anılarını BütünMevsimlerin Casusu adlı kitabın­da topladı, istanbul'a gelişini şöyle yazıyordu: "Haziran 1968'de istanbul'a indik. Aynı gün bir yemeğe davetliydik. Ailen Dulles'in eski sevgilisi olan Betty Carp'ın Dolmabahçe açıklarına bakan evinde öğle yemeği yedik. Manzaranın key­fini çıkarıp, 6. Filo askerinin kıyıya taşınmasını seyrediyor­duk. Askerler Dolmabahçe Sarayı'nın önünde şehir turuna çıkmak için otobüs bekliyordu. Aniden kalabalık bir öğrenci grubu stadyumu geçip aşağıya doğru aktı. Amerikan aleyh­tarı sloganlar atıyor, denizci askerlere saldırıyorlardı. Betry'nin apartmanından Amerikan askerlerinin Boğazi­çi'nin gri sularına atılmasını çaresizlikle seyrettik. Bu benim CIA kariyerimde terörizmle ilk karşılaşmamdır."58
Nikaragua'daki solcu Sandinist yönetimini devirmek için sağcı kontraların örgütlenmesi ve uyuşturucu ticaretiyleki." güçlendirilmesi; Latin Amerika'daki "ölüm mangalarTnın kurulması ve yönetilmesi; "Irangate" diye bilinen iran'a silah satılması ve elde edilen parayla CIA'nın tüm dünyadaki ye­raltı operasyonlarının desteklenmesi gibi ileriki yıllarda bir-
57 Ufuk Güldemir,Kanat Operasyonu, Tekin Yayınevi, istanbul, 1985.
58CIA istasyonŞefi Clarridge tarih konusunda küçük bir yanılgıya düşmüştü: 6. Filoİstanbul'a 15 temmuz 1968'de geldi.
çok operasyonda CIA Kontrterör Dairesi Başkanı Duane R. Clarridge'in "imzası" olacaktı!.. Ancak o yıllarda "çömezdi".
CIA içindeki adıyla Deweyn Clarridge'inBütün Mevsimlerin Casusu adlı kitabında Miranı Abas da yer alıyordu: "Hiram Abas eşsiz biriydi. Kendi döneminden Türkiye'nin en iyi istih­barat memuruydu. Bu görüşü, onu tanıma ayrıcalığına sahip olan bütün yabancı istihbaratçılar paylaşırdı. Onunla iyi ar­kadaş olmuştuk, neredeyse Hiram Abas'la kardeş gibiydik."
Ama Hiram Abas "kardeşi" bu CIA şefinden ne yazık ki(!) aynlmak zorundaydı...
Hiram Abas'ın 30 eylül 1968 günü Beyrut'taki görevine başlaması gerekiyordu...
Beyrut'ta da ikinci kâtip
Beyrut...
Zenginlik, sefahat ile yoksulluğun iç içe geçtiği 1,5 mil­yonluk bir başkent...
Farklı dinleri, mezhepleri, ırkları; farklı ideolojileri bir ara­da barındıran, Ortadoğu'nun en kozmopolit yeri...
Akdeniz, Ortadoğu, Balkanlar, Önasya ve Afrika finans kapitalinin kol gezdiği serbest bölge...
CIA, KGB, Mossad, MfT... Casusların "cirit attığı", gizliden gizliye kapıştığı dünyanın en stratejik şehri...
Filistin Kurtuluş Örgütü'nün en önemli merkez üssü...
Beyrut'un en parlak zamanıydı o yıllar. 1967 yılındaki Arap-lsrail Savaşı'ndan sonra Beyrut daha da önemli bir kent haline gelmişti.
MlTte dil bilen tecrübeli kadrolar çok azdı. Bu nedenle Hiram Abas'a bir kez daha dış görev yolu görünmüştü...
Fransızca ve ingilizce bilen Hiram Abas'a iki seçenek sun­muştu, "öğretmeni" MiT Müsteşarı Fuat Doğu; ya Paris'e gi­decekti ya da Beyrut'a...
"James Bond" olma isteği tercihine yön verdi...
En yakın arkadaşı Mehmet Eymür neden Beyrut'u seçti­ğini şöyle anlatıyordu: "O görev bakımından Beyrut'un daha aktif olacağı ve kendisinin daha yararlı hizmetler yapabilece ği düşüncesiyle Beyrut'a karar vermiştir. (...) O silahların patladığı, casusların çarpıştığı Beyrut'u tercih etmişti."59
Batum ve Atina'da deşifre olduğu için Beyrut'ta daha dik­katli davranıyordu...
Yine Dışişleri görevlisiydi ve yine Atina'daki gibi ikinci kâ­tipti!..
"Kamufle" olmak istediğinden ailesini de yine yanında gö­türmüştü...
Gülsen Abas yıllar sonra hep dost sohbetlerinde, "En mutlu olduğumuz yer Beyrut'tu" diyecekti...
Akdeniz'in kıyısındaki ünlü Hamra Caddesi'ndeki turları­nı hiç unutamamıştı. Bazen çocuklarıyla birlikte gittikleri Commodore Oteli'nden de sık sık söz ederdi...
Yurt özlemini gidermek için, zaman zaman Akdeniz'in ne­fis mavisinin en iyi görüldüğü "Ras Beyrut" denilen bölgeye B gidiyorlardı...
Filistinlilerin Gazze Şeridi'ni terk etmeye zorlanıp, Bey­rut'a yerleşmelerine ailece tanıklık etmişlerdi.
' 27 ay kaldıktan Beyrut'ta iyi dostluklar da kurmuşlardı.
Askeri ataşe Muhittin Fisunoğlu ve eşi Neriman Hamm'la Rabieh bölgesindeki Türk sefaretinde bazı aksamlar bir ara­ya geliyorlardı.
Ancak daha sonraki günler Abas ile Fisunoğlu ailelerinin arası açılacaktı...
Hiram Abas'ın Beyrut'taki arkadaşlarından biri de Roger Tamraz'dı...60
Tamraz ailesi Lübnan'ın zengin bir Ermeni ailesiydi.
Tamraz ailesi CIA ajanlanyla içli dışlıydı. Öyleki bazı CIA ajanları Beyrut'ta Tamrazlann şirketlerinde çalışıyor gözü­küyordu...
Lübnan karıştığında CIA'nın Beyrut şefi William Backley, Tamraz ailesinin uçağıyla ABD'ye kaçırılmıştı.
59Mehmet Eymür,Analiz, s. 55.
60 Roger Tamraz, 1995 yılında Bakü-Ceyhan Boruhattı'nın kulisini yapmak için, MHP lideri Alparslan Türkeşve onun referansıyla Başbakan TansuÇiller'le görüşecekti...
Amerikalı gazeteci James Risen, 27 eylül 1997 tarihli LosAngeles Tünes'ta Tamraz'ın, Özer Çiller'e rüşvet verdiğinin CIA tarafindan tespit edilip, Beyaz Saray'a rapor edildiğini yazdı. Roger Tamraz'ın adı Azerbaycan darbesine de karıştı. Hıram Abas'ın Beyrut'ta tanıştığı bir diğer yabancı da Ab-durrahman Fevzi Gandur'du...
Gandurlann da tıpkı Tamrazlar gibi, Ortadoğu'nun en büyük silah kaçakçılarından olduğu söyleniyordu...
Lübnan'da 200 000 Ermeni yaşıyordu... Hiram Abas, Ati­na'da Anadolu'dan gelen Yunanlılarla kurduğu ilişkiler gibi, Beyrut'ta da bu kez Anadolu'dan göçen Ermenilerle yakın dostluklar kurup, istihbarat ağı oluşturmaya çalışıyordu...
Tabiî bu "kolektiT bir çalışmaydı, CIA, Mossad, Savak ve MiT işbirliği yapıyorlardı...
Hiram Abas'ın Mossad içinde yakın dostları oluştu. Bun­ların başında ileriki yıllarda Mossad başkan yardımcılığına kadar yükselecek olan Ravfl Eytan vardı. Mavi gözlü, kısa boylu, şişman Ravfl Eytan ile Hiram Abas'ın dostluğu uzun yıllar sürecekti.
Hiram Abas, "Karanlıklar Prensi" adıyla tanınan CIA aja­nı Frank Terpil'la da Beyrut'ta tanışacaktı. Binbaşı Terpil, Hıristiyan gerillaların, yani falanjistlerin kampında "antiko-münist militanlar" yetiştiriyordu. Aynı zamanda da silah ka­çakçılığı yapıyordu...
Hiram Abas da kendisini silah konusunda daha iyi yetiş­tirmek için haftada iki üç kez sefaretteki poligonda atış tali­mi yapıyordu. Ancak sabit hedeflere ateş etmekten bıkmıştı. "Kan görmeden" ateş etmenin zevki kalmadığı için, hedefe tavuk koymaya başlamıştı!..
Hiram Abas'ın kurşunlarına hedef olan tavuklar poligonu kan içinde bırakırken, istanbul Taksim Meydanı'nda oluk oluk insan kanı akıyordu...
MÎTindarbe ihban
16 şubat 1969...
Amerikan 6. Filosu'nu protesto eden üniversite .öğrencile­rinin üzerine, "Müslüman Türkiye" diye saldıranlar, Mehmet Ali Aytaç ve Duran Erdoğan'ı öldürüp yüzlerce eylemciyi yaraladı. "Kanlı Pazar"ı polis sadece seyretmişti...61
Benzer saldın Ankara'da Yargıtay Başkanı Imran Ök-tem'in cenaze töreninde yaşandı. Tekbir" getiren kalabalık, "Dinsizlerin namazı kılınamaz" diye cenazeye saldırdılar. Na­maz, güvenlik güçlerinin duruma hâkim olmasından sonra camiye gelen ismet inönü'nün ısrarıyla küınabildi. Ertesi gün Ankara'nın o güne kadar gördüğü en büyük kalabalık toplanarak olayı protesto etti ve "Atatürk geliyor" sloganıyla Anıtkabir'e yürüdük
7 temmuzda.Kayseri'de, Türkiye'nin artık görmeye alıştı­ğı provokasyonlardan biri daha yaşandı: iki cami ile imam hatip okulunun yakınında bomba patlatıldı. Ve doğal olarak Kayseri karıştı!..
"Müslüman" kimliği yerini "komandolara" bırakıyordu...
Partisinin adını Milliyetçi Hareket Partisi olarak değişti­ren Alparslan Türkeş, ne yapılan saldırılarla, ne de koman­do kamplarıyla bir ilgilerinin olmadığını açıkladı!..
Ancak gazeteler, Alparslan Türkeş'in Mudanya'da 35. Ko­mando Kampı'nı açtığını, her bir komandoya yemek ve yat­ma dışında 350 OOO TL maaş verildiğini yazıyordu...62
Solcu öğrenci Taylan Özgür'ün 23 eylül 1969'da vurula­rak öldürülmesi üzerine, istanbul'daki bazı alt rütbeli su­baylar bildiri yayınlayarak, "Gençliğe sıkılan kurşun Musta­fa Kemal'e sıkılıyor" dediler. Gazeteci Can Ataklı, Taylan Öz­gür'ün öldürülüşünü nasıl gördüğünü 17 ocak 1999 tarihliSabah gazetesindeki köşesinde yazdı: "Annem babamla bir­likte Beyazıt tarafından Kapahcarşı'ya gidecektik. O gün meydan çok kalabalıktı. Çünkü birkaç gün önce Millî Türk Talebe Birliği'nde yaptığı bomba elinde patlayan Mustafa Bil­gi adlı sağcı öğrencinin cenazesi vardı. Bu nedenle Beyazıt Meydanı çarşaflı, türbanlı kadınlar ve sakallı cüppeli erkek­lerle doluydu. Biz o zaman Marmara sineması olan binanın
61KanlıPazar'a neden olan isimlerden biri de yazılarıyla islamcılarıkışkırtan MehmetŞevket Eygiydi. Ne ilginçtir, KanlıPazar'dan 20 gün sonra Hollanda'da bir bankaya M.Şev­ket Eygi adına 350 000 dolar yatırılmıştı. München Commerzbank A. G. Jumalist M.Şev­ket Eygi. Konte no: 86473/4936. Tarih: 8.3.1969. Para Cidde'den gönderilmişti. Ayrıntılıbil­gi için, M.Şahap Tan'ınBugünün Dervişi MehmetŞevket Eygi Kimdirkitabına bakılabilir.
62Akşam,27.9.1969.
girişinde durup uzaktan kalabalığa bakıyorduk. Tam o sıra­da önümüzde, otobüs durağında siyah renkli bir otomobil durdu, içinden iki üç kişi fırladı. 1,5 metre kadar önümüzde yürüyen iki kişinin üzerine çullandılar. Bunlardan biri zorla otomobile bindirildi. Ama bu kişi otomobilin diğer kapısından çıktı. Arkasından biri ceketinin yakasını tuttu. Ceket ve göm­lek yırtılarak gencin üzerinden sıyrıldı. Gencin üzerinde sa­dece kırmızı bir atlet kaldı. Koşmaya başlayan genç, yolu ayı­ran demir bariyerin üzerinden tam atlayacakken, yine 2 met­re önümüzde duran, gri takım elbiseli biri, elinde rulo olarak tuttuğu gazeteyi kenara bıraktı, içinden çıkan silahı kaçan kişiye doğru yöneltti, nişan aldı. Mantar tabancası patlar gi­bi bir ses çıkti. Kaçan genç yere yığıldı, birileri koşup onu al­dılar ve bir cipe bindirip götürdüler. Akşam radyo haberleri­ni dinliyorduk. Spiker, 'Bugün Beyazıt Meydanı'nda çıkan si­lahlı çatışmada Taylan Özgür adlı ODTÜ öğrencisi vurularak öldürüldü. Taylan Özgür'ün üzerinden iki tabanca çıktı' de­yince donup kaldık. Çünkü öldürülen Taylan Özgür'ün üze­rinde silah yoktu, çatışma çıkmamıştı, sadece bir tek el ateş edilmişti, ilk kez bir öğrenci liderinin, sokak ortasında, üste­lik resmen öldürülmesi Türkiye'nin yakın geleceğini etkileye­cek baskı tehdit döneminin habercisiydi."
Küçük rütbeli subaylar siyasî gelişmelerden duyduktan rahatsızlıkları dile getirirken, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin üst komuta kademesi hayli karışıktı. Ve MiT, Türk Silahlı Kuv-vetleri'ndeki her gelişmeyi Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'a bildiriyordu. Genelkurmay eski başkanı Sunay'ın "onayladı­ğı" raporlar Başbakan Demirel'e gidiyordu...
1969 yılında bir gün MlTin verdiği rapor "doğru" çıktı. Başbakan Demirel'e gelen MiT yazısına göre: "Genelkurmay Başkanı Orgeneral Cemal Tural bir darbeyle yönetime el koyma hazırlığı içinde"ydi.
Başbakan Demire! hemen Köşk'e, Sunay'a koştu. Çanka-ya'daki zirvede Cevdet Sunay "Evet" dedi, ve "ne önerirsiniz?" diye sordu. Genelkurmay eski başkanının yanında olduğunu gören Demirci, "Yapacağımız iş basit, Genelkurmay Başkanı Tural'ı hemen emekliye sevk edip yerine başka birini getire­ceğiz" dedi. Türkiye tarihinde ilk kez; darbeye kalkıştığından kuşku­lanılan bir Genelkurmay başkanının "yasal yollardan tasfiye edilmesi" gündeme geliyordu.
Demirel, Millî Savunma Bakanlığı Personel Dairesi Baş-kanlığı'na bir kararname hazırlattı. Bakanlar Kurulu toplan­dı. Başbakan Demirel, kabine üyelerine, "Şimdi üstü açık bir kararname gelecek. Hepiniz imzalayacaksınız'. Üstünü daha sonra biz, usulüne uygun doldurup gerekeni yapaca­ğız" dedi.f-
Yedi dakikada ^mzalar tamamlandı. Başbakan Demirel, müsteşarı Munis' Faik Ozansoy'la kararnameyi Köşk'e Cev­det Sunay'a gönderdi.
27 Mayıs Ihtilalili'nin Genelkurmay Başkanı Cevdet Su­nay, "darbe yapma ihtimaline karşı" Genelkurmay Başkanı Orgeneral Cemal Tural'ı emekliye sevk eden kararnameyi onayladı!..
Yeni Genelkurmay başkanı, Cumhurbaşkanı Cevdet Su­nay'a bağlüığıyla tanınan Orgeneral Memduh Tağmaç'tı.
Başbakan Demirel, Orgeneral Tağmaç'ı Genelkurmay başkanlığına getiren kararnameyi imzaladığı 11 mart 1969 tarihinde, "demokratik rejime bağlı subaylar da varmış" se­vincini yaşıyordu...
Ne var ki, MiT Müsteşarı Fuat Doğu kaynaklı 'Tural Ope-rasyomTnun aslında Sunay-Tağmaç kliği tarafından düzen­lendiğini bundan iki yıl sonra, 12 Mart 1971 tarihinde anla­yacaktı. ..
Başbakan Demirel'in bilmediği tarihî bir gerçek daha var­dı: 1946 seçimlerinden sonra, ismet inönü'nün seçimlere gitmeyeceğini düşünen DP yanlısı bazı subaylar, Ankara ve istanbul'da cuntalar kurmuşlardı.
istanbul'da "Yıldız Harp Akademileri Grubu" içinde Tuğ­general Cevdet Sunay ile Kurmay Yarbay Memduh Tağmaç da bulunuyordu!
Bu grup gizli toplantılarını MAH'ın Parmakkapı'daki loka­linde yapıyordu.63
Bir dönemin cuntacı ekibi Cevdet Sunay ve Memduh Tağ-
63 Ayrıntılt bilgi için bkz. Abdi ipekçi/Sami Coşar,ihtilalin içyüzü,İstanbul, 1965.
maç şimdi kendilerim devirecek bir hareket olmaması için, MiT Müsteşarı Fuat Doğu aracılığıyla Türk Silahlı Kuvvetle-ri'ni izliyordu.
Ve "27 Mayıs'ın albayları" tek tek tasfiye ediliyordu.64"Balon Operasyonu" son rauntlardan biriydi.
Balon Operasyonu
Neydi bu "Balon Operasyonu ?"
En kısa anlatımla, MlTin, Türk Silahlı Kuvvetleri içinde "9 Martçılar" diye bilinen cuntaya ajan sokup, toplantılarını kaydederek hazırladığı bir dosyaydı...
Peki, MlTin izlemeye aldığı "9 Mart Cuntası" ne istiyordu? "Atatürk'ün başlattığı ulusal kurtuluş devrimi yan yolda bıra­kılmış ve yolundan saptırılmıştır. Türkiye'de yapılacak dev­rim, yarım kalmış Atatürk devrimlerini tamamlamaktır."
MiT 1967'den 1971'e kadar uzun bir süreç içinde "cunta-sal olayları ve gelişmeleri" izleyen bilgileri dosyalamış, bir ra­porla ilgililere sunmuştu.65
Balon dosyasının bilgileri, MlTin 9 Martçılar'ın arasına soktuğu ajan olan "Fakülteli" kod adlı, iktisat Fakültesi asis­tanlarından Mahir Kaynak'tan alınmaktaydı. Dosyanın iz­lenmesi görevi ise o zamanlar genç bir eleman olan (halen MiT müsteşar yardımcısı) Mikdat Alpay'a verilmişti. MiT aja­nı Mahir Kaynak, 9 Martçılar'ın arasına nasıl sızdığını şöyle anlattı: Türk Devrim Ocaklan'na gelip giden Cemal Mada-noğlu'nun yeğeni Hıfzı Kaçar beni 27 Mayıs'ın ünlü komu­tanlarından Cemal Madanoğlu ile tanıştırmak istedi. Kabul ettim. Ben o zaman Türk Devrim Ocaklan'nın başkan yar-dımcısıydım. Madanoğlu ile yan yana gelince bana cuntaya girmemi teklif etti. Ben de kabul ettim.
Kamıma teypi koyup, sırtımda da anteni vardı, konuşmalan kaydederdim.
64Ağustos 1970'deki Yüksek AskerîŞûra'da, 56 general ve 516 albay emekliye sevk edildi. Bunların arasında 1. Ordu ve Sıkıyönetim KomutanıKorgeneral Kemal Atalay da vardı. Demire! Atalay'a Kara Kuvvetleri komutanlığınısöz vermiş, ama bunu başarama­mıştı. Onun yerine bu göreve kitabın ilerleyen bölümlerinde yakından tanıyacağımız Faik Türün atandı. Sunay-Tağmaçikilisi istedikleri değişikliği yapmışlardı.
65MİT, ihtiyaçgösterdiği için(!) bünyesi içindeki daire başkanlıklarına ek olarak 7'nci bir başkanlığı, Elektronik ve Teknik istihbarat Başkanlığını1971 'de kurdu.
Toplantılar genellikle Madanoğlu'nun evinde olurdu. Bazen de ilhan Selçuk'un. Yıl 1966 filan. Ma­danoğlu beni herkesle tanıştırdı, referansım Madanoğlu ol­duğu için kimse benden şüphelenmiyordu...
işin bence mükemmel yanı, ilk yıllarda Hiram Abas gibi Kontrespiyonaj'daki arkadaşlar benim ajan olduğumu bil­miyorlardı. Beni de cuntacı sanıp takibe bile almışlardı!"
Ama işin içinde iş vardı...
MlTin Cujıihurbaşkanı Sunay'a, Başbakan Demirel'e ve Genelkurmay Başkanı Tağmaç'a verdiği bu bilgiler, komuta kademesindeki "9 Martçı" Hava Kuvvetleri Komutanı Muh­sin Batur'a da gidiyordu.
Muhsin Batur, 27 Mayısta Adnan Menderes'i Eskişe­hir'den Ankara'ya getiren eli Thomsonlu albay olarak o gü­nün gazetelerinde resminin çıkmasıyla ün kazanmıştı. Ordu içinde "solcu" diye biliniyordu...66
Yani MiT tarafından "izlenen" 9 Martçı generaBer, izlen­diklerini biliyorlar, haklarında yukarıya ne bilgi gittiğini anında haber alıyorlardı!
Mahir Kaynak, bu gizli istihbarat savaşını şöyle değerlen­diriyor: "Garip bir oyundu aslında hepsi. Ben bilgileri MtTe aktanyorum, MiT bilgileri dosya haline getirip MGK'ya su­nuyordu. MGK'daM paşalar da bilgileri tekrar cuntaya veri­yordu ! MGK içinde cuntaya bilgi sızdıran bana göre, Muh­sin Batur'du."
Cumhurbaşkanı Sunay'ın Muhsin Batur'u sevdiği ve ko­ruduğu biliniyordu. Batur 1968'de korgeneralken Hava Kuvvetleri Komutanı irfan Tansel'i eleştiren uzun bir şikâyet mektubunu Sunay'a göndermişti. Daha sonra da Sunay ABD'ye yaptığı resmî ziyaretteki heyete askeri danışman ola­rak Batur'u almıştı. MfT Müsteşarı Fuat Doğu "Balon Ope­rasyonu" dosyasını MGK'ya sunmadan önce Sunay'a ver-
66Muhsin Batur, zaten emekli olduktan sonra kontenjan senatörüoldu ve CHP'ye gir­di. 12 Eylül'denönce CHP'nin cumhurbaşkanıadayıydı. Daha sonra SHP'ye deüye oldu. Ancak partililer tarafından darbecilikle itham edilince istifa etmek zorunda kaldı. 1999 yılında vefat etti.
mis, tabiî oradan da Batur'a gitmişti.
MiT raporunun MGK üyelerine açıklandığı gün Muhsin Batur Balon Operasyonu dosyasını çoktan okumuş, yanıtı­nı bile hazırlamıştı...
Tarih 20 ocak 1970. ,
Yer: Marmara Köşkü, yani Ankara Atatürk Orman Ciftli-ği'nde MlTin hizmetine verilen bina.
Katılanlar: Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, Başbakan Süleyman Demirci ve MGK'nın (o gün hasta olan Genelkur­may Başkanı Memduh Tağmaç hariç) asker ve sivil üyeleri.
Cumhurbaşkanı Sunay toplantıyı açtı.
MiT Müsteşarı Korgeneral Fuat Doğu ve ekibi, Ordu için­deki cuntalarla ilgili Balon Operasyonu hakkındaki uzun sunuşlarını yaptılar.
Sunay başka söz isteyen olup olmadığını sorunca, suç­lananlardan Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur söz aldı.
Demokrasiye bağlılığı konusunda geçmişten örnekler verdikten ve Talat Aydemir'in ihtilal girişiminde bulunduğu 21 mayısta Ankara üzerinde havadan attırdığı bildiriyi67okuduktan sonra şöyle dedi:
"MiT başkanının açıkladığı Balon Projesi meselesinin ta­mamen yabancısı değilim. Orhan Kabibay, Ekrem Acuner ve Mucip Ataklı68gibi bazı kimseler bir buçuk, iki yıl evvel be­nimle de temas aradılar. Kendilerini, ihtilal için ortamın mü­sait olmadığı ve esaslı bir sebep bulunmadığı, Türkiye'yi dış dünyada desteksiz bırakacağı, ekonomik bir felakete yol açacağı ve eninde sonunda yine demokratik rejime dönüle­ceği gerekçeleriyle reddettim."
inanılacak gibi değildi! Kendisine güvenip "ihtilal için fik-
67Türk milletince kabul edilmişolan Anayasamızın meclisve hükümet tarafından ih­lal edildiği hususunda milletçoğunluğu vicdanında bir kanaat belirmediği müddetçe, ufak veya büyük olsun hiçbir zümre veya kuvvetin meşru düzeni bozmaya hakkıolmadığına inanmışbiz havacılar, bu gibi hareketlere tevessül edenlere karşıaynıkanıve aynıünifor­mayıtaşıdığımız halde, silahla karşıkoymaya azimliyiz. Türk milletinin geleceğinişahıs ve isteklerimizinüstünde tutarak arzularınızdan sarfınazar etmenizi ve kardeşkanıdökülme­siniönlemenizi son defa hatırlatırız. 1. Hv. Kv. K." Ayrıca, Marmara Köşkü'nde yaptığıko­nuşmanın tam metni için de bkz. Muhsin Batur,Anılar ve Görüşler,Milliyet Yayınları, tem­muz 1985, S. 148-172.
68Milli Birlik Komitesi üyesi 27 Mayısçı subaylarını" soran meslektaşlarını Muhsin Batur, cumhurbaşkanı, başbakan ve MiT müsteşarına isim isim söylüyordu!..
Sonra ne oluyor; Batur'a güvenen Ekrem Acuner'in doku­nulmazlığı 20 temmuz 1970'te kaldırılıyordu! Gerekçesi, ih­tilal hazırlığı! Acuner 23 temmuz 1970'te yaptığı basın top­lantısında, "MlTin şahsıma tevcih etiği bir komplo ile karşı karşıya kaldığımı anladım" diyordu...
Neyse toplantıya dönelim;
Toplantının ikuacl versiyonu:
Balon Operasyonu olayını Demirel'den naklen anlatan gazeteci Cüneyt Arcayürek'e göre ise, Fuat Doğu cuntanın "Ordu üst kademeleriyle ilişkileri" olduğunu belirttiğinde Muhsin Batur "Kimi kastediyorsunuz ?" diye çıkış yapmıştı. Fuat Doğu, "Sizsiniz" dedi.
Somut soruya somut yanıttan sonra Muhsin Batur de­mokrasiye bağlılığını kanıtlayan geçmişteki eylemlerinden söz etti. 22 şubat darbe girişiminde uçaktan attığı demokra­siyle ilgili düşüncelerini içeren küçük bildiriyi okudu. Batur anılarında Fuat Doğu'yla ilgili olarak surdan da söylüyor: "Ben o dönemde Fuat Paşa'nın bazı tutumlarını beğenmez­dim, birbirimize karşı biraz kapalıydık. Yıllar sonra kendisi Lizbon'da büyükelçi iken yedi gün süre ile geçmiş dönemin konularını görüştük ve tartıştık. O dönemde basına yansıya­nın ve bende bıraktığı izlenimin tersine, kendisinin doğru bir yol izlemiş olduğunu anladım ve takdir ettim."69
Ardından, 24 nisan 1970 günü yapılan Millî Güvenlik Kurulu toplantısında MiT Müsteşarı Fuat Doğu söz alarak yine aynı konuyu gündeme getirdi, raporda suçlananlara Hava Kuvvetleri Komutanı Batur'un yanı sıra Kara Kuvvet­leri Komutanı Faruk Gürler de eklenmişti, ama suçlamalar biraz yumuşatılmıştı: "ihtilal heveslileri bilhassa Ankara'da artmıştır. Emekli General Madanoğlu, Doğan Avcıoğlu, Os­man Koksal çalışma içindeler, Millî Birlikçi Ekrem Acuner de 'Devrimci Kemalizm Grubu' olarak muvazzaf ve emekli subaylarla ilişki halindeler. Hıfzı Kaçar; Orgeneral Gürler ve
69Muhsin Batur, a.g.e., s. 200, 201.
Orgeneral Batur'la ihtilalin liderliği için temas aramış, bu is­tek reddedilmişti."70
9 Martçılar için önemli bir tehlike atlatılmıştı, ama MiT, cunta toplantılarını izlemeyi sürdürüyordu.
MiT, kamuoyunda "Madanoğlu Cuntası" djye bilinen 9 Martçılar'ın sivil kesiminin toplantılarını, 19 mart 1967'den 8 nisan 1971'e kadar dinledi. Cuntacıların arasına sızdırıl­mış olan ajan Mahir Kaynak, dört yılda bir kısmı Ankara, bir kısmı istanbul'da yapılan 61 gizli toplantıyı banda aldı.
Madanoğlu ve arkadaşları 12 Mart'tan sonra bu bantlara dayanılarak yargılandılar.
Belki de dünya istihbarat tarihinde bir rekor sayılabile­cek olan bu dinleme olayının dört yıl boyunca açığa çıkma­masının başlıca nedeni darbecilerin ve özellikle örgütün lide­ri Emekli General Cemal Madanoğlu'nun Mahir Kaynak'a son derece güvenmesiydi.
Öyle ki, bu güvenden emin olan Mahir Kaynak,24 ekim 1969 tarihindeki toplantıyı annesinin evinde düzenlemişti I Hatta, toplantıların "dinlendiği" yolunda aldıkları bilgilerin artması üzerine 24 eylül 1970 toplantısına katılanlar ceket­lerini çıkardılar ve üstleri arandı, ama Madanoğlu herkesin üstünü Mahir Kaynak'a aratmıştı !71
Mahir Kaynak, karnındaki dinlemecihazı ile sırtındaki antenin yakalanmasından, sağladığı bu güven sayesinde kurtulmuştu.
Madanoğlu ekibi aralarında ajan olabileceğinden kuşku­lanıyordu. Mahir Kaynak anlatıyor: "Aslında cunta benim iç­lerine sızdığımı daha ilk günden beri biliyordu. Beni bilmi­yorlardı, ama içlerinde ajan olduğunu biliyorlardı. Bir gün Sovyet basın ataşesi, Doğan Avcıoğlu'nu ziyarete geliyor. Sohbet ederlerken -dinlenmemesi için- cebinden bir kâğıt çı­karıyor ve kâğıda, içinizde ajan var, bilgilerinizi istihbarata veriyor' diye yazıyor.Zaten bu nedenle şüphelendikleri Hay-ri Yalçıner adlı generali cuntadan uzaklaştırdılar."
70Batur'a göre MİT, bu muvazzaf ve emekli subayların adlarınıda vermişti. Ayrıca kendisiyle Fuat Doğu'nün söylediğişekilde bir temas aranmamıştı. Muhsin Batur, a.g.e., s. 181.
71İstanbul Sıkıyönetim KomutanlığıAskerîSavcılığı'nın 9.1.1973 tarihli iddianamesi (Madanoğlu CuntasıDavasıiddianamesi).
MiT "açtığı" mektuptan nasıl karıştırdı ?
9 Martçılar, bu nedenlerle toplantılarının ve ilişkilerinin deşifre olmaması için çeşitli önlemler alıyorlardı. Konuşma­ların herhangi bir yolla kaydedilme olasılığına karşı, kayıt ci­hazına parazit yaptırma amacıyla odanın orta yerinde radyo, teyp veya pikap gibi müzik aletleri çalıyorlardı...
Birtakım "nazik" sayılan konularda konuşmak yerine kâ­ğıt kalem kullanıyorlardı...
Ele geçmesi tehlikesi mevcut olduğundan çalışmalarında yazılı belge kullanmama kararına varmışlardı. O kadar ki, ileride aleyhlerinoe delü olmaması için okudukları gazeteler­de bile iz'bırakmamaya titizlik gösteriyorlardı...72
Ancak bunun t^k istisnası, Cemal Madanoğlu'nun "Kadro Örgütü" başlığını taşıyan, örgütün tüzüğü ile "Dev­rim Genel Kurulu" başlığını taşıyan devrim programıyla. Devrim Genel Kurulu genel başkanlığına Cemal Madanoğ­lu, genel sekreterliğine Doğan Avcıoğlu'nun atandıklarını bir toplantıya yazılı olarak getirmiş olmasıydı. Madanoğ­lu'nun73kendi el yazısıyla ve 1965 seçimlerinden arta ka­lan oy pusulalarının arkalarına yazdığı bu belgeler, daha sonra yargılanacakları davada karşılarına kanıt olarak çı­karılacaktı...
Deurim dergisi mensupları, MİTin kendilerini nasıl izledi­ğini, gökte ararken yerde bulacaklarını akıllarına bile getire­mezlerdi.
Türkiye işçi Partisi'nin (TiP) izmir il Örgütü kasım 1970 ortalarında bir gün postadan gelen bir zarfı açtıklarında, içinde partinin genel merkezinden gelen bir yazının yanında başka bir yazı daha bulunduğunu fark ettiler.
"TC MÎT Müsteşarlığı" antetli kâğıda yazılmış, iki yerinde
72Devrimdergisinin iki yazıişleri müdüründen biri olan Hasan Cemal anlatıyor: "Or-du'daki 30 ağustos tayin terfileri gazetelerde yeni yayımlanmıştı. Ben de bu haberleri okur­ken bana yabancıolmayan bazısubay isimlerinin altınıçizmiştim. Doğan Bey (Avcıoğlu) görünce bozulmuş, 'Aman bunu bir daha yapma !' deyip gazeteyi bana imha ettirmişti. Giz­lilik esastıo günlerde ! MiT hiçşüphesiz bazıyerleri dinliyordu.Örneğin o tarihlerdeAkşamgazetesinin Ankara temsilcisi olan ilhamıAbi'nin (Soysal) bürosunda bir iki tane minnacık mikrofon bulmuştuk (Hasan Cemal,Kimse Kızmasın Kendimi Yazdım,Doğan Kitapçılık,şubat 1999, s. 37).
73Emekli General Madanoğlu, 1965 seçimlerine istanbul'dan bağımsız aday olarak girmişti. O seçimden kalan pusulaların arkasınımüsvedde kâğıdıolarak kullanıyordu.
"ÇOK GiZLi" damgası bulunan ve "İzzettin Cebe, Millî Emni­yet Hizmetleri Başkanı Y." İmzası bulunan yazıyı okudukla­rında hayretten donakalmışlardı:
"IV.Mr.D.IX.Şb.Gr./343S74.
Konu: İbrahim Uzun Hk, Ankara,
27 ekim 1970
İzmir ve Bölgesi Daire Başkanlığı'na
Maliye Bakanlığı Hesap Uzmanı İbrahim Uzun imzası ile Söke'den Doğan Avcıoğlu'na gönderilen mektubun bir sure­ti ilişikte gönderilmiştir.
Mektupta Kuş Adası İzmir sahil yolu güzergâhının, De-mirel ailesinin büyük hissesi bulunduğu ve Şevket Demi-rel'in de yönetim kurulu başkanı olduğu bildirilen Kuş-Tur Tesisleri'nin hazine arsası üzerine kurulmuş olduğu belirti­lerek Doğan Avcıoğlu'nun bu haberleri piyasaya sürmesi, böylece Demircilerin yıpratılmaya çalışılmasının sağlanma­dı istenmektedir. NitekimDevrim gazetesinin 20 ekim 1970 tarih ve 53 sayılı nüshasında bu mealde bir yazı neşredil­miştir.
Mezkur şahsa daha evvel de mektup yazdığı anlaşılan İb­rahim Uzun hakkında gerekli incelemenin yapılarak, ideolo­jik durumu, temas ve faaliyetleri hakkında derlenecek bilgi­lerin gönderilmesini rica ederim."74
İşin aslı şuydu: MiT, Deurim'e gelen mektuptan açıyor, bir fotokopisini alıp aslını tekrar sahibine gönderdikten sonra "gereğini" yapıyordu. Hesap Uzmanı İbrahim Uzun, Demirci­lere ilişkin yolsuzluk' iddialarıyla ilgili olarak yaptığı incele­meleri bir mektuplaDevrim Başyazarı Doğan Avcıoğlu'na göndermişti. Bu mektup Avcıoğlu'na varmadan önce MİT ta­rafından açılmış, kopyası alınıp, aslı yeniden dergiye gönde­rilmişti. Bu arada MİT İzmir Bölge Başkanlığı'na Uzun'un ideolojik durumu hakkında bilgi toplanması için bir talimat yazılmıştı. Ama MİT, TİP'in mektuplarını da Merkezi'nin İzmir örgütüne gönderdiği sonra yerine gönderilirken bir yanlış] ^cıyordu. TİP Genel pir yazı okunduktan [ yapılmış, MiT'in İzmir bölgesine gönderdiği İbrahim Uzun'la ilgili talimatı da bu zarfa konmuştu.
İşin dibi kurcalanınca, Daire Başkan Yardımcısı İzzettin Cebe'nin MİTe "aile boyu" yerleşmiş olduğu ortaya çıktı. Ce-be'nin kızları Nurdan ve Emel de MiT'te çalışıyorlardı. Ertan ve Taner Sürsal kardeşlerle evliydiler. Yanlışlığı Cebe'nin bü­yük kızı Nurdan Sürsal yapmıştı. Cebeler ile Sürsallar Bah-çelievler son duraktaki blok apartmanlardan birinde, altlı üsüü dairelerde oturuyorlardı. Sürsallann kız kardeşi de MiT'te tercüHÎan olarak çalışıyordu. Rastlantı bu ya, Taner Sürsal mCKtuplan açılan İbrahim Uzun'la meslektaştı, o da hesap uzmanıydı. Cebe'nin "dalgın kızları" için de "ideolojik durum araştırması" yapıldı. Temiz çıktılar! Olayda "komü­nist parmağı" olmadığı anlaşılmıştı !75
Bir de şu anlaşılmıştı: MİT, "Demirci ailesini yıpratma fa-* aliyetlerine" karşı da istihbarat yapıyordu.
Haberleşme özgürlükleri çiğnenenDevrim ve TİP, MİTi ve PTTyi dava ettiler. Olay TBMM'de gündem dışı konuşmalar­la dile getirildi.76
'Terin kulağı var" diye düşünen 9 Martcılar, başka bir ön­lem olarak da, sivil kesimin ilişkide olduğu komutanlara kod isimleri vermişlerdi: Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Faruk Gürler: "Selim Bey", Hava Kuvvetleri Komutanı Orge­neral Muhsin Batur: "Yavuz Bey", Korgeneral Atıf Ercıkan: "Erçü Bey", Tümgeneral Celil Gürkan: "Nuri Bey", Hava Tuğ­general Aydın Kirişoğlu...
Darbenin dönüm noktası: 9 mart
9 Martcılar başarıya ulaşsalardı bu isimlerden Faruk Gürler devlet başkanı, Muhsin Batur başbakan, Celil Gür­kan başbakan yardımcısı. Atıf Ercıkan Genelkurmay baş­kanı, Aydın Kirişoğlu Devrim Konseyi genel sekreteri ola­caktı.
75 MillîEmniyet Hizmetleri BaşkanıKurmay Yüzbaşıizzettin Cebe hakkında, müste­şara yakınlığınedeniyle bir soruşturma açılmadı. 12 Martlar sonra Sadi Koçaşaleyhinde yazılan imzasız mektup olaylarına da adıkarıştı, ondan da kurtuldu. Ama Nurettin Ersin'in müsteşarlığa gelmesinden sonra MiT'ten tasfiye edilenlerin arasındaydı.
76TBMM Tutanak Dera/dj, 27.1.1997.
Ama başarıya ulaşamadılar; bölündüler, ihanete uğradı­lar, tasfiye edildiler...
Ve 27 Mayıs'ın hemen ardından başlayıp on yıl süren dar­be hazırlığının yenilgiyle sonuçlanan son raundu, on günlük nefes kesen bir süreye sığdı:
2 mart günü Batur, 12 generali çağırarak bir nabız yok­laması yaptı. Çıkan sonuç sekiz generalin darbeden yana, ikisinin çekimser, ikisinin de karşı olduğuydu.
7 mart: CHP milletvekili ve darbeden sonra millî savunma bakanı yapılması düşünülen Fakih Özfakih'in evinde alela­cele toplanıldı. Darbeciler telaşlıydı, çünkü Tağmaç bütün kuvvet ve Ordu komutanlarını "Genişletilmiş Komuta Kon­seyi" adı altında 10 mart günü Ankara'ya çağırmıştı... Ne oluyordu ? Yoksa Tağmaç, Gürler-Batur cuntasının kendini devirecek bir darbe hazırlığında olduklarını haber almış, bu­na karşı önlem mi düşünüyordu ? Toplantıda bulunmayan Gürler'in de Tağmaç'a yaklaşmakta olduğu söyleniyordu. Sonunda, Genişletilmiş Komuta Konseyi toplanmadan, yani 9 martta düğmeye basılması kararlaştırıldı.
Toplantıda sık sık tuvalete giden Korgeneral Atıf Ercı-kan'ın durumu kuşku uyandırmıştı. Kimileri prostatı, şeke­ri var derlerken, kimileri de, "Gerekirse Gürler'i de bertaraf edelim" yolundaki konuşmaları banta alıp Gürler'e ve Tağ­maç'a dinlettiğini öne sürüyorlardı. Batur anlatımı: "Silahlı Kuvvetler'in Ankara grubunda en yüksek rütbeli subay, Kor­general Atıf Erçıkan'dı. Hemen hemen bütün toplantılar sıkı takip altındaydı, zaten Korg. Atıf Erçıkan her toplantıya ka­tılıyor, albayları tahrik edici konuşmalar yapıyor ve ertesi sa­bah ilk iş olarak ele alınan konulan Genelkurmay başkanı­na rapor ediyordu. Kendisi mart yaklaşırken örgütten koptu. Zannederim 12 Marttan sonra evinin bombalanması kendi­sinin bu oynak ve güvenilmez tutumundan olsa gerek."77
9 mart, saat 17.00: beklenen gün gelmişti. Gürler ve Ba­tur'un çağrısıyla Hava Kuvvetleri komutanının karargâhın­da dokuz darbeci general toplandı. Koridorlarda çoğu hava­cı birçok genç subay vardı; toplantıdan darbe için "düğmeye
77 Muhsin Batur, a.g.e., s. 218. /
basma" kararının çıkmasını bekliyorlardı.
Oysa bu, Batur'un deyimiyle "bir darbe girişimi toplantı­sı değil, bir darbe girişiminin durdurulması toplantısrydı. Toplantıya katılanlardan Tümgeneral Celil Gûrkan'ın anlatı­mı ise Batur'unkinden çok farklıdır: "Benimle herhangi bir ilintisi yoktu, bir beraberlik içinde değildi bir hazırlığın için­de ve başında olmadığını söylüyordu, o zaman neden beni çağırır? Muhsin Batur bir kuvvet komutanı olarak karargâ­hında resmî çalışma odasında bir 9 mart günü Faruk Pa­şayla beraber/karacı, denizci, havacı (Korg. Atıf Erçıkan, Tümg. Celil/Gürkan, Tümg. Şükrü Köseoğlu vs) çağırıyor. Erkekse desin ki bunları çağırdım, Nasrettin Hoca fıkraları anlattık, bir saat sonra yemeğe gittik desin çok daha onurlu bir şey olur. Ama onu demiyor, hareketi önlemeye matuf bir toplantıydı diyor. Harekete karar veren kişi senin karargâ­hında saat 17.30'dayaptığın toplantıya gelir de boynunu ke­mende uzatır mı?"78
Generaller artık okun yaydan çıktığını belirterek "düğme­ye basılmasını" istediler. Ama Faruk Gürler, "Hiçbir hareke­te tevessül edilmeyecek, varsa hazırlıklar durdurulacak, ya-nn genişletilmiş Komuta Konseyi toplanıyor, orada alınacak karar beklenmelidir" dedi ve toplantı bitti.
Batur, koridorda bekleyen genç subayların geri gönderil­mesini emretti. Olaydan şu veya bu şekilde haberdar olan hiç kimse o gece uyumadı. Hepsinin kulakları kirişte, boşu boşuna Gürler'in düğmeye basmasını, Ankara'da uçakların uçmasını, tankların yürümesini, radyodan devrim bildiri­sinin okunmasını beklediler.
Hiçbir şey olmadı.
Gürler ve Batur devrim isteyen kurmaylarını durdurmuş­lar, anayasasına kadar yeni bir rejim hazırlayıp anahtarını kendilerine uzatanlara sırtlarını dönmüşlerdi.
9 mart akşamı ihtilal toplantısından çıkan Gürler ile Ba­tur, Genelkurmay başkanının ertesi gün toplanacak olan Genişletilmiş Komuta Konseyi onuruna verdiği yemeğe gitti­ler. 9 mart önlenmişti.
Artık Sunay ve TağmacTa birlikte 12 Mart'a yürüyeceklerdi.Beyrut'ta Abas-Gündeş kapışması
9 Martçılar ihtilali yapamamışlardı...
Ancak;
2 mart 1969'da Hafız Esad Suriye'de;79
25 mayıs 1969'da Cafer El Numeyri Sudan'da;
l eylül 1969'da Kaddafl Libya'da başarmıştı...
Binlerce yıldır nice ihtilallere, ayaklanmalara ve cuntala­ra ev sahipliği yapan Anadolu topraklarında" tarihin yönü­nü değiştirmek isteyen" başka gruplar da vardı. Onlar Ana­dolu'da devrim yapmak istiyorlardı...
Kitle eylemlerinden kopan 68 kuşağı, "maceracı" eğilimle­re rağbet etmişti: Onlarca idealist genç Suriye ve Lübnan'a gidip gerilla eğitimi alıyorlardı. "Ülkenin makus talihini" si­lahla değiştireceklerine inanıyorlardı...
Suriye El-Feüh Gerilla Kampı'nda eğitim gördükten son­ra Türkiye'ye giriş yapan Fikir Kulüpleri Federasyonu eski başkanı Yusuf Küpeli sınırda yakalanmıştı. Yakalananlar­dan biri de, Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan'la birlikte idam edüen Hüseyin Inan'dı. 10 kasım 1969 tarihliCumhuriyet gazetesinin haberine göre, Türk güvenlik örgütleri dönü­şünden haberliydi."
79 SeyfiÖztürk dokuz yılçeşitli bakanlıklarda bulunmuşTürk siyasîyaşamındaki en­der renkli politikacılardan biriydi. Bir dönem Süleyman Demirel'in en yakınındaki siyasetçi­lerdendi. Demirelözellikle MiT'ten gelen gizli dosyalan SeyfiÖztürk'e okutur, böylece ra­porlarınözetini ondan dinlerdi l Soner Yalçınçeşitli kez kendisiyle sohbet yapma olanağıbuldu.2 aralık 1991 tarihli görüşmesinde ilginçbir anısınıanlattı: "Başbakan Demirel yanı­ma geldi, 'Seyfi gel, seninle birşey konuşacağım' dedi. Ben sanıyorum ki makamında ko­nuşacağız, 'Çıkalım' dedi, Başbakanlıktançıktık. Makam arabasına da binmedi, ben de binmedim. Dinleniyor diye binmedi. Kim dinliyor tahmin edersin ! Neyse, yürüyoruz. Ma­kam arabalarımız ve korumalarda arkamızdan geliyor. Fısıldayarak dedi ki, 'Yahu Seyfi, Fuat Doğu geldi bugün bana. Bir haber verdi, doğru mu değil mi, bilmiyorum valla. Bizim­kiler (MİT),ÇIA ile birlikte Suriye'de darbe yapacaklarmış. Hafız Esad diye bizimçok iyi ta­nıdığımız birÇerkez'i başa getirecektermiş. Adam bizeçok bağlıymış. Sen akşam radyo­yu bir dinle de bana haber ver, işdoğru mu ?' Ayrıldık. Akşam radyoyu dinledim. Sahiden darbe olmuş. Hafız Esad da başa gelmiş. Lakin adam bizimkilerin değil. KGB'nin adamı çıktıarkadaşl" Kamuoyu, Fuat Doğu'nun "Çerkez arkadaşı" Hafız Esad'm o günden son­ra Türkiye'nin ne denli "dostu* olduğunu yakından görecekti.
Hıram Abas, bölgedeki Türk öğrencilerin bulunduğu kampların yerlerini ve kimlerin askerî eğitim gördüğü bilgi lerini Mossad'dan alıyordu...
isterseniz buna bir MtTten bir de Mossad'dan tanık gös­terelim.
Yedi yıl sonra "ABD hesabına casusluk" iddiasıyla tutuk­lanacak olan Mit görevlisi Sabahattin Savaşman anılarında şöyle yazıyor: "... iran'da şahlık rejimi mevcutken, birkaç ay­da bir Savak ve israil servisi Mossad'la periyodik buluşma­lar yapmaktaydık. Bu periyodik görüşmeler sadece idareci makamlar seviyesinde değildir. Çeşitli seviyelerdeki teşkilat kuruluşları müttefik sergisin kendi seviyelerindeki organla­rıyla görüşürler. Bu görüşmede yalnız uluslararası konular değil, ulusal konuldr da ele alınır. Her ülkedeki sol faaliyet­ler, millî azınlıkların faaliyetleri, tedhişçi Filistin'e karşı ön­lemler, yıkıcı diğer faaliyetler, anarşi hakkındaki ikili üçlü temaslar kurulur. Bu görüşmelerde genellikle yol gösterici olan üstün tekniğiyle Mossad'dır ve Mossad'ın memleketi­mizde hayli geniş imkânları bulunmaktadır. Şahsî ve politik menfaatlerine engel olduğum için benim ekarte edilmem operasyonuna katılan karşıcasusluk ekibindeki şahıs (y.n. Hiram Abas, y.n.), Beyrut'ta böyle temaslarda çok bulun­muştu. Lübnan'da CIA'yla beraber operasyonlara katılan, onlardan yüklü ücret ve ikramiyeler temin eden, Filistin kamplarındaki bir kısım solcu genci hedef alan faaliyetlerde gösterdiği basan sonucu mükâfatlandırılan bu kişinin..."80
Bir de Mossad'dan tanık demiştik, o da şöyle: "israil'de Ib-ranîce yayımlanan günlükMa'ariv gazetesinin Mossad örgü­tünde görevli üst rütbeli bir subaya dayanarak verdiği ha­berde şunlar belirtiliyor: Mossad Türkiye'deki sol örgüt ele­manlarını eğiten Filistin örgütleri hakkında MlTe önemli bil­gi ve belgeler sundu. Bu konuda MlTe yardım etti."81
Ama gel gelelim sadece Türk solcuların peşinde koştukla­rı için, ne Hiram Abas ne de ondan sonra göreve gelenMÎT e-lemanlan, o yıllarda temelleri atılan Ermeni terör örgütü Asala'nın Beyrut'ta kök salıp filizleneceğini görememiş, de­ğerlendirememiş ve analiz edememişlerdi... Ve bu nedenledir ki, Asala şiddet eylemlerine başladığında MÎT de, Türk devleti de "nereden çıktı bunlar" dercesine şaşıp kalmışlardı!..
MlTin sürekli iç politikaya endekslenmesinin faturası, Asala konusunda da ağır oldu: 28 Türk diplomatı öldürül­dü. Ne yazık ki bunlardan biri de, 1967-1970 yıllan arasın­da Beyrut'ta büyükelçilik yapan ismail Erez'di. Asala, Bey­rut'ta görev yapan birçok Türk diplomatı, özellikle de diplo­mat kimliğindeki MiT görevlilerini hedef almıştı. Asala'nın bu bilgileri elçilikte "kavas" yani yardımcı hizmetli olarak çalışan Ermeni kankocadan aldığı yıllar sonra ortaya çıka­caktı.
Beyrut, MiT içinde yıllarca sürecek bir kavganın da baş­lama noktası oldu...
iki MİT görevlisi; Hiram Abas ile Nuri Gündeş arasındaki amansız mücadelenin başlangıcı 1970'li yılların başıydı... / Önce taraflardan Nuri Gündeş'i dinleyelim:1 "Ben asker kökenliyim. Paris'te Şef Karargâhı'nda görev­liyken, binbaşılığımda, Fransızca büen bir subaya ihtiyaç başgösterdi, Fuat (Doğu) Paşa zamanında istanbul bölge başkanlığına tayin oldum. O zaman oranın ismi istanbul Merkez Şefliği idi. Mehmet Eymür'ün babası Mazhar Eymür Bey merkez şefiydi. Oraya geldim ve Espiyonaj Şubesi mü­dürü olarak geldim asker olduğum için. Muhtelif evrelerden geçtim, beni yurtdışına göndermek için askerî rütbemden soyutlanmam gerekliliği üzerinde ısrar ettiler. Ordu beni vermek istemiyordu, muhtelif yerlerde tahsile gönderdiler, Ortadoğu Amme Idaresi'ne, Fransa'ya Montpellier'e, beni • menagement hocası olarak Bursa'ya tayin etmek ve general yapmak istiyorlardı ve Ordu ile MiT arasında bir çekişme; fa­kat kızım Dame de Sion'da okuyordu.82Onun okumasını sağlamak amacıyla askerlikten, yarbaylığın son senesinde ayrıldım. Sonra bir sene hak verdiler, askerlik şubesinde al^ baylığa terfi ettim, istanbul'da bölge daire başkan yardımcı­lığına kadar çıktım. Oradan Beyrut'a gittim: üç sene Bey­rut'ta kaldım. Efendim Hiram'la lAbas) benim aramda ihtilaf olamaz; çünkü çok uçurum farkı var; o şube müdürü, ben
82Nuri Gündeşin kızıistanbulÜniversitesiöğretimüyelerinden Nükhet Güz, bir dö­nem TRT Genel MüdürüTayfun Akgüner'in de "danışmanlığını" yaptı.
başkanım. Yalnız kader bizi bazı görevlerde... Mesela Bey­rut'ta halef selef olduk. O deşifre oldu, oradan gelenler deşif­re olduğunu söylediler, beni tayin ettiler, onun yerine git­tim... Mesela yurtdışında, işte ben oradan üstün başarıyla geldim, o kovularak geldi..."83
Söz sırası Hiram Abas'ın konuyla ilgili düşüncelerini an­lattığı MiT eski daire başkanı Mahir Kaynak'ta: "Hiram Abas kendisi Beyrut'ta iken, Nuri Gündeş'in Beyrut'a gönderilme­sini, bir başka ülkenin kendisine yaptığı operasyon olarak değerlendirdi. Yani Hiram'a göre, Nuri Gündeş kendisini kon­trol için gönderilmişti. Hiram Abas'a göre. Gündeş'i yabancı güçler kendisine operasyon yapılması için göndermişti."
Hayretten küçük dilinizi yutacağınız bir iddia!.. Aynı za­manda kavganın boyutlarını da göstermesi bakımından hayli ilginç...
Kısaca ortaya çıkan sonuç şuydu ki Hiram Abas Bey­rut'ta da deşifre olmuştu! Bunu Nuri Gündeş söylüyor, Hi­ram Abas da, Nuri Gündeş'in "kendisine karşı yapılacak operasyonda kullanılması için gönderildiğini" belirterek, de­şifre olduğunu doğruluyordu.
"ikinci Kâtip" Mustafa Hiram Abas, Batum ve Atina'dan sonra Beyrut'ta da açığa çıkmıştı...
Nuri Gündeş, Hiram Abas'ın Beyrut'ta kurduğu ilişkileri bile kullanmak istemedi. Örneğin Ermeni Fevzi Gandur'dan "yararlanmak istemediğini" yıllar sonra açıklayacaktı: "Fevzi Gandur Beyrutlu, benim zamanımda orada hedef olarak vermişlerdi, hatta, bir ara dediler ki bunun atlan vardır, se­yislerinden istifade edin, istihbarat yapın diye, ben de bu adamdan ne istifade edeceğiz, başka elemanlarım var benim onların içinde onlardan bilgi alabilirim dedim ve bu suretle onu da eleman olarak almadım. O, Yukan Volta devletinin fahrî konsolosuydu. Silah için oradayken bir silah işine, tah­min ediyorum, Makine Kimya'yla ilişkili bir işe, o zaman bir duyumum var. Yani Makine Kimya Enstitüsü'yle silah alış-
ın Nuri Gündeş, Susurluk Komisyonuüyelerine böylece biyografisini de anlatmışolu­yordu. (Susurluk Komisyonu Tutanakları, Nuri Gündeş'in ifadesi, ciltII,s. ,1165-1169.)
verişi hakkında bir işe girişecekler, bunu da kati bilmiyo­rum; ama bir duyumum var..."84Nuri Gündeş, Gandurlann silah kaçakçısı olduğunu ima ediyor!..
Ve Hiram Abas ailesiyle birlikte l kasım 1970 tarihinde istanbul'a döndü.
Artık, istanbul Kontrespiyonaj şube müdürüydü...
Türkiye'de olaylar hızla ivme kazanıyordu.
"Kimliği belirsiz kişiler" istanbul'daki Kültür Sarayı'nı yaktı.
TiP Amasya il Başkanı Şerafettin Atalay öldürüldü...
Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Ülkü Ocaklan'na bağ­lı komandolar tarafından işgal edildi..
Silahlı çatışmalar, banka soygunları, adam kaçırmalar artıyordu.
Toplum polisi önce Hacettepe Yurdu'nu, sonra SBF Yur-du'nu basryor, yakaladığı öğrencileri döverek, sürükleyerek gözaltına götürüyordu.
Ziraat Bankası'nın Ankara Küçükesat Şubesi silahlı mili-tanlarca soyuldu...
Amerikalı Çavuş James Finley kaçırıldı. Fakat zenci oldu­ğu için özür dilenerek bırakıldı...
TiP Sivas Yıldızeli ilçe Başkanı Ali Han Uluğ öldürüldü...
Devrimci Avukatlar Derneği Başkanı Niyazi Ağımaslı Di­yarbakır'da yakalanan gençlere MlTin ajanlık önerdiğini söyledi.85
Yabancı ajanlar da boş durmuyordu.
Bunlardan biri de Aldrich Ames'ti. CIA ajanı olarak 1968-1971 yıllan arasında Türkiye'de çalışmıştı.
O dönemde Türkiye'de yaptıklarını, KGB adına casusluk yaptığı için 1994 yılında cezaevine girdiği ABD'de yazdığı Bir Casusunitirafları kitabında anlatıyordu.
CIA ajanı Ames kitabında Deniz Gezmiş'ten de bahsedi­yordu.
iddiasına göre, Ankara Basın Yayın öğrencisi güzel bir genç kızı, 75 dolar karşılığı solcu öğrencilerin arasına sokup, bilgiler almıştı...
84 Susurluk Komisyonu Tutanakları, Nuri Gündeş'in ifadesi, cilt II, s. 1175.
85Cumhuriyet, 7.3.1970.
Ancak CIA ajanının bilmediği bir ayrıntı vardı; kız öğren­ci CIA ajanıyla ilişkisini solcu öğrencilere anlatmıştı. CIA ajanı oyuna getirilmişti. Örneğin, "4 mart 1971 tarihinde solcu öğrenciler Basın Yayın Yüksek Okulu'nu basacaklar" bilgisinin verildiği gün. Deniz Gezmiş ve arkadaşları Ankara Balgat'taki ABD üssünden dört Amerikalıyı kaçırmışlardı!
Ava giden avlanmıştı...
4 mart 1971 'de biri çavuş, üçü hava eri dört Amerikalı kaçırıldı. Dejriiz Gezmiş ve arkadaşları kaçırdıkları Jimmy Sexton, Ri6hard Caraczi, James Gholson ve Larry Haevner'i Amaç Sokak, Martı Apartmanı üç numaraya götürdüler. Er­tesi sabah Anadolu Ajansı'na bırakılan bir zarfta, eylemin Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu tarafından üstlenildiğini ve serbest bırakılma koşullarını açıklayan bir mesajla, Ameri­kalıların kimlikleri bulunuyordu. Eylemciler 400 000 dolar fidyeyle tutuklu tüm devrimcilerin serbest bırakılmasını isti­yorlardı.
ABD Başkam Nixon, Türk hükümetinden "tedhişçilerle pazarlık yapılmamasını" istedi.
Güvenlik güçleri eylemcilerin saklandığını düşündükleri ODTÜ yurtlarını kuşattılar. Rektör Erdal inönü polisi okula istemedi. Ama içişleri Bakanı Haldun Menteşeoğlu jandar­maya yurtlara girme emri vermişti. Jandarmanın ateşine yurtlardaki öğrenciler karşılık verdiler. 5 martta direniş kırıl­dığında 3 ölü, 26 yaralı vardu ama Deniz Gezmişler üe kaçı­rılan Amerikalılar orada yoklardı. Amerikalı havacılar 8 mart­ta serbest bırakıldılar.
Türkiye hızla yeni bir döneme giriyordu.
Ve bu yeni dönemde Hiram Abas'ı "yeni görevler" bekli­yordu...
 
 
 
Üçüncü bölüm
 
Nazmiye Demirel istihbarat topluyor
 
10 mart 1971 çarşamba.
Genişletilmiş Komuta Konseyi1üyeleri Genelkurmay Başkanlığı'nda bulunan Yüksek Askerî Şûra salonunda top­landı.
Genelkurmay Başkanı Tağmaç başkanlığında 32 general ve amiralin katıldığı toplantının konusu "Hükümeti devirip yönetime el koyalım mı, yoksa sert bir uyarıyla yetinelim miydi. Altı saat süren toplantıdan sonra Ordu'nun müdaha­leden yana olduğu anlaşıldı. Müdahale emir komuta zinciri içinde yapılacaktı ve uygulanacak yöntem dört komutana bırakılmıştı.
11 mart 1971 perşembe.
Öğleden önce.
Başbakan Süleyman Demirel neler olup bittiğinden hiç­bir haber almıyordu, ama yine de tedirgindi, "istihbarat" alabilmek için çok ilginç bir yönteme başvurdu: eşi Nazmi­ye Hanım'ı Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç'ın eşi ile kuvvet komutanlarının eşlerinin katıldığı bir öğle yeme­ğine gönderdi. Nazmiye Hanım yemekten dönüşte, "Hiçbir şey görünmüyor, herkes sakin ve normal konuşmalar yâ-
1 O zamana kadar, askerîhiyerarşi geleneklerinde "Komuta Konseyi" deyimi vardı, ama "GenişletilmişKomuta Konseyi" diye birşey yoktu.
pildi" şeklinde izlenim getirdi !2
Oysa Nazmiye Hanım'ın eşine "her şey normal görünü­yor" bilgisini verdiği saatlerde komutanlar Başbakan Demi­rel'e verecekleri muhtıranın müsveddesi üzerinde çalışmalar yapıyordu!
Saat 17.30.
Genelkurmay Başkanı Tağmaç'ın çağrısı üzerine Kuvvet Komutanları Gürler, Batur ve Eyiceoğlu Genelkurmay'a git­tiler. Toplantının gündemi muhtıraydı. Genelkurmay Hare­kât Başkanı Korgeneral Kemal Taran'a bir müsvedde hazır­laması görevini verdiler ve dağıldılar.
Saat 21.30.
Kara Kuvvetleri Komutanı Gürler, Hava Kuvvetleri Komu­tanı Batur'un evine geldi. Önc^, Deniz Kuvvetleri Komutam Eyiceoğlu, sonra da o saate kadar Cumhurbaşkanı Sunay'ın yanında olan Genelkurmay Başkanı Tağmaç eve çağrıldı.
Sunay'ın yanından dönmüş olan Tağmaç, cumhurbaşka­nıyla neler konuştuğunu anlatmıyordu, ama müdahaleye henüz ikna olmadığı belliydi. Başbakan Demirel'in istifaya ikna edilmesini savunuyordu. Üç saat süren tartışmalardan sonra Cumhurbaşkanı Sunay'ın fikrinin alınmasına karar verildi. MiT Müsteşarı Fuat Doğu çağrılarak Sunay'a gönde­rildi.
MfT Müsteşarı Doğu, Cumhurbaşkanı Sunay'a: "Sayın Cumhurbaşkanım, beni Genelkurmay başkanı gönderdi. Şimdi toplantidalar. Yarın bir darbe yapacaklar. Size bildir­memi emrettiler" dedi. Haberi yokmuş gibi davranan Sunay, yorum yapmadı, "Peki Fuat Paşa" demekle yetindi.
Köşk'ten gelen cevap üzerine Tağmaç'ın da direnci kırıldı. "Yann bildiriyi getirin imzalayayım" dedi.
Müdahaleyi cumhurbaşkanına bildirmiş olan Fuat Do­ğu yu o gece uyku tutmadı. Söylediğine göre resmen bağlı
2 Demiret, MiT'ten emekli bir dostunun AP sempatizanıeşinden de "istihbarat" alıyor­du: komutanlarşubat 1971'de CumhurbaşkanıSunay'la Eskişehir'de bir toplantıyapmış­lardı. MİT emeklisinin eşi Demirel'e, Eskişehir'deki toplantıda, komutanların, Sunay'ın bir dönem daha cumhurbaşkanıkalmasında anlaşmaya vardıklarınıbildirdi (C. Arcayürek,Darbeler ve Gizli Servisler, s. 133,165).
bulunduğu başbakana bilgi vermemiş olmasının iç muhase­besini yapıyordu: "Eve geldiğim zaman düşündüm. Demi­rel'e söylesem karşı gelecek, karışıklık çıkacak, belki kan dö­külecek. Ben şahsen bunu Demirel'e söylemedim. Söyleme­diğim için bugün çok memnunum."3
Her darbeden sonra aynı soru sorulur: .acaba MiT, bir as­kerî müdahale yapılacağını bağlı bulunduğu başbakana ha­ber vermiş miydi ?
Evet vermişti.!
Ama darbeden sadece 2 saat önce! Ve cumhurbaşkanı­nın emriylet1*
MiT darbeyi bildiriyor!
12 Mart 1971 cuma.
Saat 10.45.
Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, MiT Müsteşarı Korgene­ral Fuat Doğuyu aradı ve gece kendisine verdiği haberi Baş­bakan Demirel'e iletmesini istedi.
Saatll.OO.
Başbakan Demire! Güniz Sokak'taki evinden henüz çık­mamıştı.
Birinci kattaki telefon çaldı.
Arayan Fuat Doğuydu: "Sayın Başbakanım sizi sayın cumhurbaşkanının bir dileğini iletmek için rahatsız ettim. Biraz önce yanlanndaydım, Süleyman Bey istifasını versin buyurdular..."
Şaşıran Demirel, "Fakat Fuat Paşa, daha iki gün önce siz bana, cumhurbaşkanından başka bir mesaj getirdiniz. Sa­yın Sunay, 'Ben ne 22 Şubatlar, 21 Mayıslar gördüm, kay­gı duymasınlar' demişti. Şimdi ne değişti de istifamı istiyor?" dedi boğuk bir ses tonuyla.
MiT Müsteşarı Fuat Doğu, üstü kapalı bir şekilde Ör-
;  .
3 Fuat Doğu bunlarıMehmet Ali Birand'ın 5 haziran 1994'te Show TV'de yayınlanan "12 Mart Belgeseli"nde ahlattı.
4 Demirel kendisiyle yapılan bir söyleşideşöyle diyor: "27 Mayısta rahmetli Adnan Bey'in, 12 Martta ve 12 Eylül'de benim resmen devletin bir organıtarafından bu hadisele­rin olacağına dair bir bilgimiz olmamıştır. Genellikle mesela Angola'da olan hareketleri biz biliriz de, Ankara'da olan hareketleri pek bilmeyiz"(Nokta, 16 mart 1986).
du'nun müdahale karan aldığını söylenebildi. •
Demirci, "Fuat Paşa ben buraya seçimle geldim. Bunu nasıl yaparlar. Partimle konuşmam lazım" dedi.
Doğal olarak "emrindeki" MiT müsteşarından yanıt ala­madı, telefonu kapattı.
Aceleyle Başbakanlık'a gitti. Bir yandan Millî Savunma Bakanı Ahmet Topaloğlu'nu çağırırken, bir yandan da kırmı­zı telefonla Cumhurbaşkanı Sunay'a ulaşmak istedi. Sunay telefona çıkmıyordu. Köşk bürokratları, "Bahçede dolaşıyor" gibi bahanelerle Başbakan Demircl'i oyalıyorlardı.
Demirel'in telaşla bir çare bulmaya çalıştığı sırada, dört komutan Genelkurmay başkanının makam odasında Tüm­general Kemal Taran'ın hazırladığı muhtıra taslağı üzerinde­ki son düzeltmeleri yapryorlardı. Kesin seklini alan metni imzaladılar, %an bir zarfa koydular ve TKTye gönderdiler. Tağmaç, Gürler, Eyiceoğlu ve Batur'un imzalarını taşıyan "12 Mart Muhtırası", Tuğgeneral Musa öğün tarafından TRT Haber Müdürü Doğan Kasaroglu'na teslim edildi.5
Cumhurbaşkanı Sunay saat 13.00'e çeyrek kala gibi çık­tı Başbakan Demirel'in telefonuna.
Başbakan, "Böyle bir durum var. Çok yanlış oldu. Türki­ye'nin itibarını da, demokrasiyi de zedeler. Ben size bunları daha önce de söyledim" dedi.
"Ne yapayım ? Beni de aştılar. Mani olamryorum. Sağlık nedenleriyle istifa etseniz iyi olur" diye yanıtladı cumhurbaş­kanı.
Demirel'in sağlığından bir şikâyeti yoktu. "Meclise gide­rim, güvenoyu isterim" diyebildi.
Telefonu kapattıklarında saat 13.00'ü gösteriyorduve Spiker Çetin Çeki radyodan Ordu'nun verdiği muhtırayı okudu...
Başbakan Demire! arkadaşlarıyla görüştü, istifa etmezse muhtıranın üçüncü maddesine göre Ordu meclisi kapata­caktı.5 O gün ayağıalışmışolacak ki Musaöğün daha sonra TRT'ye genel müdür oldu. Tam 12 Mart günütanışmışolan MusaÖğün.ve Doğan Kasaroğlu, 12 Eylül Darbesi'nden sonra kurulan ve darbeciler tarafından desteklenen Milliyetçi Demokrasi Partisi'nde (MDP) kurucu olarak yer aldılar.
Müsteşar Yardımcısı Muhlis Ferle Köşk'e yollayacağı isti­fa mektubunu yazmaya başladı...
Ana muhalefet cephesine gelince...
CHP Genel Başkanı ismet inönü darbeye ilk gününden karşı çıkti ve 14 mart günü CHP grubunda çok sert bir ko­nuşma yaptı.
Paşa'nın "yumuşatılması" gerekiyordu.
iş yine MiT Müsteşarı Fuat Doğu'ya düştü.
Demirel'e .istifasını istemekle görevlendirilen MiT müste­şarı, şimdi de inönü'yü yumuşatmaya çalışacaktı.
Fuat Doğu müsteşarlık döneminin ilk yıllarından başla­yarak fernet inönü'ye hep yakın olmuştu. Şimdi, muhüracı-larla ismet Paşa'nın Pembe Köşkü arasında mekik dokuma­ya başlamıştı. '
Komutanlar MiT müsteşarı aracılığıyla inönü'ye en kısazamanda demokrasiye dönüleceği mesajını gönderiyorlar, bunalımdan çıkmak için kendisinden yardım istiyorlardı.
Sonunda inönü'yü Ordu'nun yönetime el koymayacağına, 12 Martın Ordu'nun iç sorunlarından kaynaklandığına ikna eden Fuat Doğu, firsatını yakalamışken komutanların, CHP Genel Sekreteri Ecevit'in solculuğundan şikâyet ettiklerini de paşaya aktanvermişti laf arasında. Zaten MiT daha önce Ecevit'in "komünizmi öven Bursa konuşmasını" da el altın­dan Turhan Feyzioğlu'nun Güven Partisi'ne ulaştırmıştı.
Bunlar inönü'yü rahatsız ediyordu, ismet Paşa yavaş ya­vaş Ecevit'e güvenini kaybediyordu. CHP Genel Başkanı ilegenel sekreterinin arasına "MiT" girmişti!
Kutlu Savaş'ın "Haşhaş Raporu"
12 Mart ve ABD deyince akla gelen ilk konulardan biri, ABD ile Türkiye arasında yıllarca süren "haşhaş soru-nu"ydu.
ABD yönetimi "Amerikan gençliği uyuşturucudan zehirle­niyor" gerekçesiyle harekete geçti, bunun baş sorumlusu olarak da hep haşhaş eken ülkeleri gördü. Bunların başın­da Türkiye geliyordu ve ABD Türkiye'yi uzun yıllar "haşhaş ekimini yasaklamaya" zorladı:
1950'de Adnan Menderes'ten istendi, reddedildi.
1965'te inönü'den istendi, reddedildi.
1965'te Demirel'den istendi, reddedüdi.
1970'te tekrar Demirel'den istendi, reddedüdi.
12 Mart'tan sonra darbecilerin denetimindeki Nihat Erim Hükûmeti'nden istendi. Kabul edüdi.
29 temmuz 1971'de Erim Hükümeti, 1972 yılından itiba­ren haşhaş ekiminin yasaklanmasına karar verdi.6
"fran 1969 yılında, topraklarında haşhaş tarımının tekrar yapılmasına izin vermişti, ilginçtir, bu kez Türkiye haşhaş ekimini yasaklıyordu. Türkiye önemli bir döviz kapısını ka­patıyordu. Afyon üretiminde dünya üçüncüsüydü. Milyon­larca dolarlık geliri vardı. 90 000 aile haşhaş ekimiyle geçi­niyordu..."7
Haşhaş ekiminin yasaklanması zorlamasının son reddi­nin ilginç de bir öyküsü vardı:
Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) yöneticilerinden Nevzat Yalçıntaş, bir gün genç uzmanlarından birini çağırıp, "Şu haşhaş sorununun önünü arkasını bir inceleyin bakalım, gerçekten haşhaş ekimi yasaklanmalı ?" dedi.
Genç uzman sekiz ay araştırdı ve "Haşhaş Raporu"nu ha­zırlayıp sundu.
Gizli rapor DPT Müsteşarı Turgut Özal'ın önüne gitti. Ra­por, "Haşhaş ekimi kesinlikle yasaklanmamalı ekimi yasak­lamak ülkenin zarannadır. Ancak kaçağa karşı bütün ted­birler alınmalıdır" demekteydi özetle.
Özal raporu beğendi, cumhurbaşkanına, başbakana ve Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği'ne gönderdi.
Raporu yazan genç adamm adı Kutlu Savaş'ti.8
Raporun da etkisiyle AP hükümeti haşhaş ekiminin dur­durulmasını isteyen Amerikan önerisini reddetti.
Dışişleri eski bakanlarından ihsan Sabri Çağlayangü haşhaş ile 12 Mart Askeri Darbesi arasında söyle bir ilişki kurar:
6 Kamuoyunun büyük tepkisi sonunda bu yasak, 1973 seçimlerinden sonra kurulan CHP-MSP Koalisyonu tarafından kısmi olarak kaldırıldı.
7 Soner Yalçın,Boco, Behçet Cantürk'ün Anıları, SuYayınevi,5. baskı, mart 1999.
8 Türkiye, Kutlu Savaş'ın adını1. MİT Raporu, 2. MiT Raporu ve Susurluk soruştur­malarında duyacaktır. 1986'da adıMİT müsteşarlığıiçin bite geçmiş, ama sonunda Radyo ve TelevizyonÜst Kurumu (RTÜK) başkanıolmuştur.
175
"Ben Dışişleri bakanıydım. Amerikan büyükelçisi bana geldi. 'Sayın Demirel'e söyleyiniz. Sizde nerede, ne. kadar haşhaş ekiliyorsa biz onun parasını verelim, ekimi durdur­sunlar' dedi. 'Peki söylerim' dedim. Sayın Demirel'e söyle­dim. Aldığım cevap şöyleydi:
'Bizim 27 ilimiz ve çevresinde haşhaş «kiliyor. Bizde ismi­ni afyondan alan ilimiz var. Bunu yapamayız. Ama ekim alan­larını giderek daraltabiliriz.' Gittim, Amerikan elçisine söyle­dim. Bana, 'Beni bir kere bu konuda başbakanınızla görüştü-rebilir misinizVfledi. 'Peki söylerim' dedim. Gittim Demirel'e yi­ne söyledik Demirci kabul etti. Aynı cevabı verdi Sayın De-mirel. Bu görüşmeden sonra Amerikan büyükelçisi, 'Çok ya­zık, bundan fena neticeler doğacak' dedi. Çok fena neticeler belli oldu. Üç ay sonra bizim hükümetimiz düşürüldü."9
12 Mart ve ABD deyince akla gelen başka bir konu ise dö­nemin Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Muhsin Ba-tur'un 12 Mart Darbesi öncesi ABD'ye gitmiş olmasıydı.10
Ziyaretin resmî nedeni, ABD Hava Kuvvetleri Komutam Orgeneral Ryan'ın, Batur'a "Legion of Merit" nişanını verecek olmasıydı. Ama General Ryan, tören sırasında "darbenin ne zaman yapılacağı" konusunda Batur'un ağzını aramaktan da geri kalmamıştı:;
Orgeneral Muhsin Batur'un, bu geziye alışılagelenin ter­sine, yanına karargâhından hiçbir yardımcı almadan, deyim yerinde ise tek başına çıkması arkadaşları tarafından şüp­heyle karşılanmıştı.
Batur ABD'den dönünce Kurmay Albay Kemal Tunuslu-oğlu'nun Tandoğan Meydanı'ndaki evinde bir toplantı ya­pıldı. Celil Gürkan ve diğerleri ABD temaslarının nasıl geçti­ğini sordu. Batur'un yanıtı şöyleydi:
"Benim onuruma verilen bir kokteylde Orgeneral Ryan ile baş başa olduğumuz sırada bana Türkiye'deki olaylar hak­kında bazı sorular sordu ve sözü getirip: 'Siz askerler, bir müdahalede bulunmanın tam zamanı olduğunu düşünmü­yor musunuz' gibi bir niyet yoklamasında bulundu.9İhsan SabriÇağlayangil,Anılarım,Yılmaz Yayınlan, 1990, s. 63.
10 Ne hikmetse, 12 Eylül 1980 AskerîDarbeöncesinde de yine dönemin Hava Kuv­vetleri KomutanıOrgeneral TahsinŞahinkaya ABD'ye gidecekti!
Ben de açık vermeyen bir mukabelede bulundum."11
12 Marttan haberi olan sadece ABD yönetimi değildi. Iran Şahı Pehlevfnin de haberi vardı askeri darbeden:
Çaglayangil şahın acele çağrısı üzerine iran'a gitmişti. Şah, "Birkaç ay içinde Ordu Türkiye'de darbe yapacak" de­di. Türkiye'nin içişlerini ilgilendiren bir konuyla ilgili bir şey söylemek için Tahran'a çağrılmasını yadırgamıştı Çağlayan­gil. Ama şahın derdi sadece Türk hükümetini uyarmak de­ğildi. Kendi canının derdindeydi: "Benim çevremde uğraşa­cağım sorunlarım var. Ruslara inanılmaz. Doğuda Pakistan sınırında Patonlar. Kuzey iran'da Kürtler. Biz çokuluslu bir devletiz. Babam cahil adamdı, ama bana daima Türklerle iyi geçin demişti. Sizde sağlam bir rejim oldukça benim için Türkiye sınırında mesele olmaz."
Sah istihbaratın kaynağını söylememişti. Ama Çağlayan-gil'in tahminine göre bilgi Savaktan gelmiş olabilirdi.
Savak bilir de Mossad bilmez mi ?
Dönemin CIA şefi Richafrd Helms, israil istihbarat örgü­tüyle yaptığı bir toplantıdan dönerken Ankara'ya uğradı:
"12 Mart'tan bir hafta veya birkaç hafta önce CIA Başka­nı Helms, Tel-Aviv'den ülkesine dönerken açıklanmayan kı­sa bir ziyaret için Ankara'ya uğramış ya da başka bir deyim­le Ankara'dan geçmişti. Sonradan öğrendiğimize göre görüş­tüğü ilgililere bir liste vermiş, vakit geçirilmeden Ordu'dan ekarte edilmeleri gereken subaylardan söz etmiş ancak böy­le bir tasfiye operasyonunun kamuoyunda yaratacağı çal­kantıyı dikkate alarak, listede adlan yazılı, ama en üst dü­zeyde bulunan komutanların şimdilik yerlerinde bırakılma­ları gereğini vurgulamıştı!.."12
11 Celil Gürkan, a.g.e., s. 205, 207. Muhsin Bakır'un reddettiği bu olay Gürkan ile Ba-tur arasında tartışmalıolarak kaldı. Batur toplantının yapıldığıyeri de reddediyordu. Gür­kan ise Yuvam Apartmanı'nda olan dairenin Tunusluoğlu'na ait olup olmadığınıaradan ge­çen zaman nedeniyle tam olarak hatırlayamıyordu. Tunusluoğlu maalesef artık hayatta de­ğildi. Ama güzel bir rastlantıCelil Gürkan'ıdoğrulamamıza yardımcıoldu: bu kitabın yazar­larından Doğan Yurdakul'un kayınpederi ile kayınvalidesi, Albay Tunusluoğlu'yla kapıkomşusuydu. Mattepe Yuvam Apartmanıaltıncıkat 17 numaralıdairenin sahibi TalatÖzı-şık ve ailesi ile 18 numaralıdairenin sahibi Kemal Tunusluoğlu ve ailesi hem komşu hem de yakın dosttular.Çocuklarıda arkadaştı. Bir motosiklet kazasındaölen besteci Uzay He-pan'nın eşi modacıZeynep Tunusluoğlu, Kemal Tunusluoğlu'nun kızıydı.
12 Celil Gürkan, a.g.e., s. 207.
CIA'nın eylemlikatkıları
işin içyüzünü "yabancılardan" öğrenmek için fazla bekle­meye gerek kalmadı. Darbeden tam 9 ay 10 gün sonra bir ingiliz gazetesi yazıyordu olup biteni.
21 ocak 1972 tarihli DailyTelegraph gazetesi CIA kay­naklarına dayanarak verdiği haberinde, CIA'nın hangi ülke­lerde darbe yaptığının listesini yayımlarken, 12 Martı da lis­teye almıştı:
"1960. Türkiye. CIA'nın General Gürsel'e Menderes Hü-kûmeti'ni devirmesi içjrf yardımı.
1971. Türkiye. Ojföu'nun girişiminden hemen sonra hü­kümetin zorunlu istifasında CIA ajanlarının eylemli katkıları."
CIA'nın "eylemli katkılarTnın ne olduğunu kitabın oku­yucuları artık tahmin ediyordur!
12 Martın devirdiği hükümetin Dışişleri Bakanı ihsan Sabri Çağlayangil ise başka bir kaynaktan okumuştu aynı listeyi.
Önce Gazeteci ismail Cemle1312 mart 1976'daPolitika gazetesinde çıkan söyleşide patlattı ilk bombayı ihsan Sebri Çağlayangil:
"12 Martta CIA vardır. Büyük ölçüde vardır. 12 Martta haşhaş vardır. CIA Papadopulos'ta vardır. CIA Gizikis'te var­dır. CIA'nın nasıl hareket edeceği tahmin edilemez. Şimdi nasıl yapar CIA? Organik bağlarıyla yapar. Benim istihbarat şefim, kendisi farkında bile olmadan CIA benim altımı oyar. Elinde imkân var adamın. Girmiş, enfiltre benim içimde. Onun için hiç şaşmam, aramam da, bulamam ki. Nasıl yap­tı, bulamam."
Sonra bu söylediklerini düzeltmek isterken daha da açık­lık getirdi:
"Demeç öyle değildi. Zaten demeç de değildi, bir sohbetti. Cem bana, 'Darbenin içinde Amerika'nın parmağı var mı ?' diye sormuştu. Verdiğim cevapta Economtst dergisinin 'Blue Report adlı az sayıda basılan özel ekinde, CIA'nın darbe yap­tığı ülkelerin bir listesini yayımlandığını, bunda 27 Mayıs ve
13 Bu kitabın yazıldığısırada DSP-MHP-ANAP hükümetinin dışişleri bakanı
12 Mart'ın da CIA darbeleri arasında gösterildiğini söyledim. MfFin CIA, Mossad ve Savak ile bilgi alışverişi içinde olduğu zaten biliniyordu."14
Tasfiyeler başlıyor
Yeni hükümet henüz kurulmamıştı. Ama "devlette de­vamlılık esas"tı. Yenisi "atanana" kadar Demire! başbakan­lığa vekâlet ediyordu.
16 martta 13 subayın emekliye sevk kararnamesi "getiril­di" Demirel'in önüne.
Demirci, "Getirin imzalayayım" dedi.
Emekli edilenler arasında dört general ve bir amiral var­dı: Tümgeneral Celil Gürkan, Tuğgeneral Şükrü Köseoğlu, Tuğamiral Vedii Büğet, Tuğgeneral Ömer Çokör, Tuğgeneral Mehmet Tuğcu.
Demirel'e muhtıra veren komutanlar, Demirci'! devirmek için birlikte yola çıktıkları, ama son anda ihanet ettikleri ar­kadaşlarının tasfiyesini aynı Demirel'e imzalatıyorlardı.
Karışık gibi görünse de anlaması zor değil, ihtilal her za­man olduğu gibi kendi evlatlarını yiyordu.15
Yoksa israil dönüşü Ankara'ya uğrayıveren CIA başkanı­nın bıraktığı Ordu'dan tasfiye edilecekler listesi mi uygulanı­yordu ?
9 Martçılar'ın üst düzeyinden geriye bir tek Kara Kuvvet­leri Komutanı Gürler ile Hava Kuvvetleri Komutam Batur kalmıştı.
Ordu'da tasfiyelerin yapıldığı 16 mart gününün gecesi, dönemin öğrenci liderlerinden Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan Sivas Gemerek'te yakalanıp, Ankara'ya getirildi. Sinan Cem-gil ve arkadaşlarıyla buluşacağı Nurhak Dağlan'na ulaşa­mamışlardı.16
14 Cüneyt Arcayürek,Darbeler ve Gizli Servisler, s. 147.
15 1 ocak 1971'den 1 temmuz 1972'ye kadar geçen 18 aylık süre içinde Kara Kuvvet­leri bünyesinden 115 subay, 89 astsubay, 64 Harp Okuluöğrencisi; Deniz Kuvvetleri'nden78 subay, 10 astsubay, 32«jrenci; Hava Kuvvetleri'nden 264 subay, 54 astsubay ve 70öğrenci atıldı.
16 30 mayısta Adıyaman'ın inekli köyüyakınında kıstırılan Sinan Cemgil, Kadir Man­ga ve AlpaslanÖzdoğanöldürüldü, iki arkadaşlarıda yaralıolarak yakalandı. 23 martta da Hüseyin inan, Kayseri Pınarbaşı'nda yakalandı.
Türkiye kaynarken, CHP Kocaeli Milletvekili Nihat Erim, 19 martta hükümeti kurmakla görevlendirildi. Partisiyle ba­zı sürtüşmeleri olduğu zaten biliniyordu. O gün partisinden istifa edince bir anda aranan "partilerüstü ve tarafsız" baş­bakan niteliğini de kazanmış oldu!
Aslında Nihat Erim'e teklif bir önceki gün, 18 martta Çan­kaya Köşkü'ne çağrılarak, Cumhurbaşkanı Sunay ve Genel­kurmay Başkanı Tağmaç tarafından yapılmıştı. Öteki üç ko­mutanın bundan haberleri yoktu. Başbakanın atanmasında devre dışı bırakümışlardı/Darbenin üstünden bir hafta geç­meden 12 Martçüar ayasında emir komuta Sunay-Tağmaç kliğinin eline geçmişti.
Nihat Erim'in başbakan olmasından iki gün sonra, Bü­lent Ecevit, "Bu muhtıra ortanın soluna ve bana karşıdır" di­yerek CHP genel sekreterliğinden istifa etti.
Kabinede MİT kavgası
Bir hafta sonra açıklanan Erim kabinesine, muhtırada ye-r alan "reformları" gerçekleştirmek görevi verilmişti. Kurulan hükümete kamuoyunda "teknokratlar kabinesi" deniyordu.
Hükümette "siyasî işlerden sorumlu" başbakan yardımcı­lığına, 27 Mayıs Askerî Hareketi'nin kurmaylarından Sadi Koçaş getirilmişti. CHP Konya milletvekiliydi.
Ve MfTin ona bağlanması söz konusuydu.
Teşkilatı bilmeyen biri değildi.
Daha önce MlTte reform yapılmasının düşünüldüğü iki kez, 1962'de ve 1965'te örgütün başına getirilmek istenmiş­ti. Ama ikisinde de teşkilata Fuat Doğu'yu getirmek isteyen­lere yenik düşmüştü.
Şimdi başbakan yardımcısı olarak MiT ona bağlanıyordu.
Ve MtTin başında hâlâ Fuat Doğu vardı. Hem de, Sunay ve Tağmaç'ın artık vazgeçilmez adamı haline gelmiş olan Fuat Doğu.
Çok önceki yıllardan kalan "çekişme" 12 Mart sonrasına ta­şınıyordu. MtTin tepesinde siyasî tarihimize "Koçaş-Doğu kav­gası" adıyla geçecek olan çatışmanın fitili tutuşturulmuştu. Bu kavganın tüm ayrıntılarına az sonra gireceğiz. 12 Mart öncesinde, pipo tüttürürken istanbul'da bıraktı­ğımız Hıram Abas'ı da orada unutmayalım.
Hiram Abas, 12 Mart 1971 saat 13.00 haberlerinde rad­yodan okunan muhtırayı dinlediğinde Beyrut'tan istanbul'a döneli dört buçuk ay olmuştu. Bölge Başkanı Necip Yusu-foğlu, Kontrespiyonaj Şube Müdürü Hiram Abas'tı. Eski böl­ge başkanlarından Mazhar Eymür'ün oğlu Mehmet Eymür de artık teşkilata girmiş ve Hiram Abas'ın ekibinde grup amiri olmuştu.
Ekip olarak uğraşı alanları, Hiram Abas'ın "uzmanlık ala­nı" olan Ortadoğu sorunlarıydı. Ama esas işleri, Filistin kamplarında eğitim görüp geri dönen ya da halenorada olan solcu Türkleri saptamak ve yakalatmaktı.17
Eski tüfeklerden (Türkiye'nin en eski kuşak komünistle­rine böyle denir) Mihri Belli, mayıs ayı başında sınırdan giz­lice geçti ve Şam'daki El-Fetih bürosuna gitti. Orada Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) lideri Yaser Arafat'la tanıştı. Eylül ayında Türkiye'ye dönerken sınırda Suriye askeri istihbara­tı tarafından tutuklandı. Şam'daki El-Mezze Askerî Hapis-hanesi'nde üç aydan fazla tutuklu kaldı. Serbest bırakıldık­tan sonra 1972 başında yine gizli yollardan yurda döndü.I8
MfT-Mossad işbirliği gururla sunar!..
Hiram Abas ve ekibinin neler yaptıklarını Mehmet Ey-mür'den dinleyelim:
"O tarihlerde Arap talebelerin kurduğu birçok illegal ce­miyet vardı. El-Fetih, El-Saika, Demokratik Cephe, Halk Cephesi, Irak Talebe Birliği, Suriye Talebe Birliği vb gibi. Ka­nunlarımıza göre kökü yurtdışında olan bu tip cemiyetlerin faaliyetleri yasaktı. Bu cemiyetlerin aşın soldaki Türk tale­beleri ile irtibatları oluyor, onların Ortadoğu ülkelerinde te­rör eğitimi görmelerine ve silahlanmalarına aracılık yapıyor­lardı.
(...) ilgili kuruluşlarla işbirliği yaparak bu cemiyetlerin
1712 Marttan sonra Filistin'e ilk gidenlerden biri de Mihri Belli'ydi. Kod adıEbu Hayr'dı(Faik Bulut,Filistin Rüyası,s. 77).
18Mihri Belli,Mihri Bolli'nin Anıları, insanlar Tanıdım II,Doğan Kitapçılık, s. 219-232.
elebaşılarını tespit ettik. Bir kısmını 'sınırdışı ettik. Daha sonra sıkıyönetim bu cemiyetleri kapattı, iyi bir eleman ağı kurmuş ve her türlü yeni faaliyetin daha başlangıcında ha­berini almaya başlamıştık.
(...) Arap talebelerle irtibatlı olan Nahit Töre'yi Teşviki­ye'deki bir evde bu şekilde, elemanlarımızdan haber alarak yakalatmışuk. Hedef ülkelere gelen giden mektuplar sansü-re tabi tutuluyordu. Çok iyi Arapça bilen bir tercümanımız vardı."19/x
MiT istihbarat Daire Başkanı Sabahattin Savaşman, Beyrut'ta görev yapan meslektaşı Hiram Abas için surdan söylüyordu: "Mossad'ın memleketimizde hayli geniş imkân-lan bulunmaktadır. Karşıcasusluk ekibindeki şahıs, Bey­rut'ta böyle temaslarda çok bulunmuştu. Lübnan'da CIA'yla beraber operasyonlara katılan, onlardan yüklü ücret ve ik­ramiyeler temin eden, Filistin kamplarındaki bir kısım solcu genci hedef alan faaliyetlerde gösterdiği basan sonucu mü-kâfatlandınlan bu kişi..."20
işte tam o sıralarda çıkmıştı teşkilatın tepesindeki kavga. Şimdi devletin doruklarında kopan MiT firtınasına kaldığı­mız yerden devam edebiliriz.
Sadi Koçaş-Fuat Doğu kavgası
Anımsayalım...
Önce Başbakan Menderes'in müsteşan Ahmet Salih Ko­rur şaşırmıştı MlTte neler olup bittiğine. Sonra 27 Mayısçılar.
Şimdi şaşma sırası 12 Mart'in başbakan yardımcısı Sadi Koçaş'a gelmişti.
Korur'dan Sadi Koçaş'a yirmi yılı aşkın bir zaman geç­miş, MAH'ın adı MiT olmuş, yasası çıkmış, ama teşkilatın iş­leyişi değişmemişti. Üstelik MiT müsteşan artık başbakan-lan aşmış. Genelkurmay başkanı ve cumhurbaşkanına is­tihbarat veriyordu. Dediğimiz gibi Sadi Koçaş teşkilatı tanı­yordu, arkadaşlan vardı. Ama daha işe başladıklan gün, di
19 Mehmet Eymür,Analiz, s.57, 58.
20 Sabahattin Savaşman,3. Adam Anlatıyor,s. 24.
renişle karşılaşacağını doğrusu pek aklına getirememişti.
MfTin ilk itirazı yeni bakanlardan Atilla Karaosmanoğ-lu'naydı. Bakanlar Kurulu açıklanır açıklanmaz MİT Müste­şarı Fuat Doğu, Başbakan Nihat Erim'e koşup ilk "ihbarını" yaptı: "Karaosmanoğlu, Sosyalist Kültür Demeği kurucula­rındandır, Devlet Planlama Teşküatı'ndayken sol eğilimli olarak tanınmıştır."
Karaosmanoğlu ABD'den, Dünya Bankası'ndaki görevin­den ayırtılıp getirtilmişti hükümete.
Başbakan Erim'in kafası karışmıştı. Karaosmanoğlu'nu Amerikalılar önermişti. MÎTin itirazına karşı referans olsun diye, hemen Dünya Bankası genel başkanı, ABD eski savun­ma bakanı Mc Namara'ya düşüncesini sordu. Temiz rapo­ru" hemen geldi: "Mr. Karaosmanoğlu, başardı, milliyetçi, pı­rıl pırıl bir beyindir." Bunları başbakandan duyan Sadi Ko-çaş kulaklarına inanamadı:
Türkiye Cumhuriyeti'nin bir bakanı, yabancı bir bankanın başından, ABD eski savunma bakanından soruluyordu !21
Ama bu Başbakan Yardımcısı Köçaş'ın şaşıracağı daha ilk olaydı. Kendi başına neler geleceğini henüz bilmiyordu.
27 Mart günü kabine içinde görev bölümü yapıldı. Kara­osmanoğlu ekonomik işlerden, Sadi Koçaş siyasî işlerden sorumlu başbakan yardımcıları oldular. Köçaş'ın ağırlıklı görevi MGK ve MiT ile hükümet arasındaki ilişkileri yürüt­mekti.
Aksilik bu ya, Koçaş ertesi günü küçük bir trafik kazası geçirdi. Kaburgalarında çatlak vardı. Üç gün evden çıkama­dı, başbakanı göremedi.
Dördüncü gün Başbakanlık'a gittiğinde onu bir sürpriz bekliyordu: görev dağılımı değişmiş, MiT ve MGK ondan alı­nıp başbakana verilmişti. Fuat Doğu, o yokken Cumhurbaş­kanı Sunay'a ve Genelkurmay Başkanı Tağmaç'a gitmiş ve "kendisinin bir albayın (Koçaş) emrine verilmemesini, zaten kanunen başbakana bağlı olması gerektiğini" söylemişti.
Koçaş'ın istifaya kalkışması üzerine durum yeniden Cumhurbaşkanı Sunay'a intikal etti, onun da onayıyla yeni bir formül bulundu: MlTin başbakan yardımcısına bağlanmasında yasal engel yoktu, MGK Genel Sekreterliği ve MiT Müsteşarlığı idari işlerde Koçaş'a bağlı olacaktı, müsteşar sadece kanunda yazılı bazı hallerde başbakana karşı so­rumlu olacaktı.22
ilk kriz kâğıt üzerinde aşılmıştı. Ama aynı zamanda yak­laşık beş ay sürecek bir çatışmanın da ateşleyicisi oldu.
MlTin tepesinde başlayan kavga derhal örgütün içine sıç­radı. Bir taraf "MÎTi Koçaş'a bağlamayacaklar" propaganda­sını yürütürken, öbpr taraf Fuat Doğu'nun gidici olduğu bil­gisini yayıyordu. Teşkilat içinde birdenbire imzasız mektup­lar fırtınası esmeye başladı. Cumhurbaşkanına, başbakana. Genelkurmay başkanına, MtTteki her ilgiliye mektuplar postalanıyordu.
Köçaş'ın adayları: Haydar Saltık, Cihat Akyol
Bazı çevrelere göre. Başbakan Yardımcısı Sadi Köçaş'ın MiT Müsteşarı Fuat Doğu'yla kavgasının nedeni, bu kritik göreve kendisine yakın bir kişinin gelmesini sağlamaktı.
Bu kişi Köçaş'ın Harp Okulu'ndan sınıf arkadaşı ve aynı zamanda akrabası, MiT Dış istihbarat Daire Başkanı Abdul­lah Argun'du.
Bu olasılığın MiT içinde yayılması köstebeklerin hemen harekete geçmesine yol açü. "Başkan adayı Argun" hakkın­da fısıltı gazetesi yayınına belden aşağı vurarak başlamıştı:
"istihbarat çalışması yapıyorum diye, Ankara'nın ünlü Funda ve Milka pastanelerinden topladığı hayat kadınlarını teşkilata götürüp Nuri Gündeş ve Süleyman Yenilmez'le bir­likte âlem yapan adam.
"Elindeki çantasını KGB'ye kaptıran bir istihbaratçı nasıl teşkilata başkan olabilir ?.."
Sadi Köçaş'ın MlTin başına düşündüğü bir diğer isim ise, Özel Harp Daire eski başkanı Tümgeneral Cihat Akyol'du.
22Aralık 1971'e kadar sürecek olan bu kısa dönem, MiT'in bir başbakan yardımcısı­na bağlandığıson istisna oldu. Bir de, ileride göreceğimiz Birinci MC döneminde "aşırıakımlarıve güvenlik konularını" incelemeküzere bazıbakanlar ve MİT temsilcisinden bir kurul oluşturulmuş, bu kumlun başına, MHP Genel Başkanıve Başbakan YardımcısıAl­parslan Türkeşgetirilmişti. MİT dolaylıyoldan Türkeş'e bağlanmıştı!
Yatan arkadaştılar. Fuat Doğu, 1969 yılında MiT istihbarat daire başkanı olan Cihat Akyol'un gözünün yerinde olduğu­nu düşünüp, ayağını kaydırdığını daha önceki bölümde yaz­mıştık. Cihat Akyol, MiT'ten, Özel Harp Dairesi'ne "transfer" olmuştu...
Sadi Koçaş, yakın arkadaşı Cihat Akyol'u MiT'in başına getirerek Fuat Doğu'dan kurtulmayı planlıyordu...
Başbakan Yardımcısı Koçaş her fırsatta, Tümgeneral Ak­yol'un ingilizce, Fransızca ve Rusça bildiğinin altını çiziyor­du. Arkadaşı, yıllarca istihbarat birimlerinde çalışmıştı ve deneyimliydi.
Sadi Koçaş'ın aklının bir köşesindeki aday ise, Haydar Salük'tı. Kamuoyu Haydar Saltık'ı 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi'nden sonra yakinen öğrenecekti.23
Sadi Koçaş stratejisini Fuat Doğu'yu MfTten uzaklaştır­ma üzerine kurmuştu. Ancak Fuat Doğu öyle kolay pes ede­cek bir istihbaratçı değildi...
Fuat Doğu ekibinden olduğunu gizlemeyen K. F. rumuzlu bir MtT mensubu. Gazeteci Arcayürek'e şunları anlatmıştı:
"Birdenbire serviste bir mektup salgını başgösterdi. Tabiî mektuplardakl hedef, doğrudan Doğu Paşa'ydı. Öyle yazıl­mışlardı ki hukuk bilgisi olan birinin kaleminden çıkağı an­laşılıyordu. O zaman anlayamamış, sonradan öğrenmiştik. Serviste Doğu'ya ve ona yatan olan bizlere karşı Koçaş yanlı­sı bir cunta kurulmuş. Cuntada Nuri Gündeş, Abdullah Ar-gun, Mehmet Ali Kaşıkçılar, Necdet, Sadi Koçaş'ın sınıf arka­daşı Behçet'in olduğunu öğrenecektik. Tabiî neden sonra !"24
Olayı teşkilatın o günlerini bilenler şöyle anlatıyor;
Talat Turhan: "Sadi Koçaş'ın amacı MiT'te üst düzey gö­revli olan akrabası Abdullah Argun'u müsteşar yapmaktı. Bunu yapmaktaki amacı akrabasını yükseltmek değil, MÎTe hatam olma isteğiydi. Biliyordu ta MfTe hakten olamazsa ba­şarıya ulaşamazdı. Fuat Doğu öteta kanadı temsil ediyordu. 27 Mayısçılar ile 12 Martçılar MfTte, hükümette ve Ordu'da
23Sadi Koçaş, Haydar Saltık'ı MiT müsteşarı yapamadı, ama Haydar Saltık, Sadi Ko-çaş'ı 12 EylûTûn Milli Güvenlik Konseyi'ne "danışman" yaptı.
24Darbeler ve Gizli Servisler, s. 174, 175 Nuri Gündeş o sıralarda Beyrut'ta görevli­dir. Eğer K. F.'nin verdiği bu bilgi doğruysa, çatılmaya o oa yurtdışından "katkıda" bulun­maktadır. Hepsinin emeldi albay olması da rastlantı m,dır bilinmez !
son kez kapıştılar ve galibi 12 Martçılar oldu."
MtT eski daire başkanı Mahir Kaynak: "Fuat Doğu, Sa­di Koçaş ile mücadeleye girdiğinde teşkilatta mektuplar furyası başladı. Mektup yazanlardan biri de Hlram Abas'tı. ilk kazan kaldıranlardan biri Abas olmuştu. Bunun nede­ni bence, Abas'ın kim olursa olsun kimsenin liderliğini ka­bul etmemesiydi. Önünün hep açılmasından yanaydı. Bu nedenle çok kişiyle, yani önündeki çok kişiyle kavga halin­deydi."•/
 
Evet, Hiram Abas'la yeniden buluşuyoruz. MtTte tayamet koptuğu sırada demek ta o da kollarını sıvayıp dalmıştı kav­gaya.
MtTin tepesinde meydana gelen çatışmanın boyutlarını
biraz daha açalım.
Sadi Koçaş'a yapılan teklifler
Sadi Koçaş ile Fuat Doğu'nun "mücadeleleri" çok eskilere dayanıyordu.
Tarih, 27 aralık 1961.
Dönemin MAH Başkanı Naci Aşkun, 27 Mayıs 1960 Ha-reketi'ni birlikte yaptıkları arkadaşı Sadi Koçaş'a birlikte çalışma teklifi götürdü: "Size önermek istediğim asü görev muavinllğimdir. Fakat halen bu görevde Albay Fuat Doğu vardır. Örgütte uzun yular çalışmış, tecrübeli ve çalışkan bir insandır. Bu sebeple onu ayırmayı düşünmüyorum. Ama birinci adam olacak nitelikte değil. MiT Yasası çıktık­tan sonra ben kalırsam benden sonraki en yüksek göreve, ben kalmazsam benim yerime geçirilmek üzere yetişmeniz için sizi şimdiden örgüte almak istiyorum. Size şimdi ba­ğımsız çalışan istanbul daire başkanlığını teklif ediyorum. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Sayın Cevdet Sunay Üe ilişkilerim pek iyi değil. Kendileriyle hiçbir görev bağım ol­mamasına rağmen, sırf general olduğum için beni ve dola­yısıyla örgütü kendi emrinde sayıyor. Nereye gidersem kendisine önceden haber vermemi istiyor. Genelkurmayla ilgili olsun olmasın her istihbaratın hatta haberin mutlaka kendisine de verilmesini istiyor. Bunlar pek önemli olmayabilir. Fakat şimdi özel istihbarat isteklerinde de bulun­maya başladı."25
Sadi Koçaş, MAH Başkanı Naci Aşkun'un teklifini redde­diyor. Anımsarsanız benzer bir görevi Kurmay Yarbay Talat Turhan'a da teklif etmiş, o da reddetmişti.
Aradan birkaç yıl geçti.
Suat Hayri Ürgüplü Hükümeti (1965) sırasında, Sadi Ko-çaş'a bizzat başbakan tarafindan MİT müsteşarlığı teklif edi­liyordu. Koçaş: "iyi, ama Sayın Başbakan üç ay sonra seçim var. Eğer AP iktidara gelirse ben nasıl çalışırım onlarla ?"
Başbakan Ürgüplü: "Onu düşünmeyin Sayın Koçaş. On­lar iktidara geldiği zaman siz teşkilata hâkim olmuş olacak­sınız. Cumhurbaşkanı ve Millî Güvenlik Kurulu'nun asker kanadı sizinle beraber. Hiçbir şey diyemezler."
Dönemin Genelkurmay Başkanı Sunay da ısrar edince Koçaş kabul edecek gibi oldu. Albay Cihat Akyol ve Albay Macit Akman gibi arkadaşlarını dolaşıp onaylarını aldı. Ama Koçaş'a oyun oynanacak, Sunay sonradan Müsteşar Yar­dımcısı Fuat Doğu ve MAH başkam olarak iki general tayin edecekti. Gerekçesi de hazırdı: "Albayın emrine general veril­mez t"26
Fuat Doğu, Sadi Koçaş'ın MiT müsteşarı olmasını "rütbe farkıyla" önlemişti.
Mtrte "meydan savaşı"
Koçaş artık başbakan yardımcısıydı, üstelik MlTten so­rumluydu. Bu kez yenilmeyi istemiyordu.
Koçaş'ın MiT içinde bir "cuntası" var mıydı bilinmez, ama "adamları" olduğu muhakkaktı. Başbakandan ve kendinden saklanan dosyalar olduğunu da bu kanallardan öğrendi. Bunlardan biri Yaşar Turiagür raporuydu.
Kimdi Yaşar Tunagür?
Bunu öğrenmek için 12 Mart öncesine kısa bir geri dönüş vaprnamız gerekecek.
Tunagür, izmir gezici vaiziyken Nurcu ve Atatürk düşma­nı olduğu içişleri Bakanlığı tarafından belirlenmiş, buna rağmen 1965'te AP hükümeti tarafından diyanet işleri baş­kan yardımcılığına getirilmiş bir kişiydi. Zaman içersinde Tunagür'ün rejim aleyhtarı faaliyetleri basında sık sık yer al­mış, ancak iktidara sırtını dayadığı için kimse onu yerinden oynatamamıştı. Ama Tunagür'ün marifetleri bu kadarla kal­mıyordu. Cumhuriyet gazetesi l mayıs 1969'da Dışişleri Ba-kanlığı'na verilmiş bir raporu açıklayarak. Yaşar Tuna­gür'ün Aramcofpetrol şirketi ve Rabıtatül-Âlemül-lslanı Der-neği'yle ilişkilerini belgeledi. Sık sık İrak'a ve Londra'ya seya­hat ediyor, her yıl hac bahanesiyle Suudî Arabistan'a gide­rek Arap dernekleriyle durum değerlendirmesi yapıyordu.
Rezalet ayyuka çıkınca Tabiî Senatör Mehmet Özgüneş, ocak 1970'te Senato kürsüsünden Tunagür'le ilgili bir ko­nuşma yaptı ve ardından da Senato'da "Yaşar Tunagür'ün zararlı faaliyetlerini araştırma komisyonu" kuruldu.27
Komisyon MlTten bilgi istediğinde aldığı yanıt "MlTte Tu­nagür'le ilgili belgeye dayalı bilgi olmadığTydı. MiT ve Demi-rel Hükümeti, Tunagür dosyasını hasıraltı etmişti. Tuna­gür'ün Başbakan Süleyman Demireı'in kardeşlerinden Hacı Ali Demirel'in en yakın dostu olduğu ve Nazmiye Demirel'in Çankaya'daki bir apartman dairesinde kira vermeden otur­duğu da gene Özgüneş'in bilgisi dahilindeydi.28
28 temmuz 1970 tarihliDevrim dergisinde de açıklanan bu MiT raporunda, Tunagür'ün Nurculuktan Kürtçülüğe, Komünizmle Mücadele demeklerinden milliyetçi öğretmen­lere, Müslüman Kardeşler ve İrak'taki Nurculardan Rabıta örgütüne ve örgütün isviçre Şube Başkanı Dr. Said Rama-zan'a kadar ilişkiler zinciri anlatılıyordu. Sonuç olarak aşın sağın lideri haline geldiği ve doldurduğu kadrolarla Diyanet işlerini de buna alet ettiği belirtiliyordu.
işte Başbakan Yardımcısı Koçaş'tan saklanan dosyalar­dan biri buydu. Olay hakkında daha önceden bilgisi olan
2712 Mart hükümetinde devlet bakanıolan MehmetÖzgüneş, Yaşar Tunagür'üDiya­netten uzaklaştırdı. Ama 12 Eylül'de de devlet bakanıolan aynıÖzgüneşbu kez Rabı-ta'yla kendisi ilişki kurdu ! Rabıtaörgütüyle ilgili daha genişbilgi için bkz. Uğur Mumcu,Ra-bıta,um:ag ve Soner Yalçın,Hangi Erbakan,Öteki Yayınevi.
28İlham! Soysal,Cumhuriyet, 25.3.1987,
Koçaş, MlTtn Senato Komlsyonu'na gönderdiği "Belgeye da­yalı bilgi yoktur" yazısıyla, Cumhurbaşkanı Sunaya verdiği raporun bir kopyasını buldurttu. Bunları zamanı gelince kullanmak üzere çekmecesine koydu.
Diğer yanda MiT Müsteşarı Fuat Doğu her fırsatta aynı sözlerini tekrarlamayı sürdürüyordu; ona göre "anarşinin" kaynaklan, 1961 Anayasası, bunun sonucu oluşan-üniver­site özerkliği, özerk TRT, basın özgürlüğü, bağımsız yargı, sendikalar, CHP'nin sol kanadı ve Cumhuriyet Senato-su'ndaki 27 Mayısçı tabiî senatörlerdi!..
Hangi devlet yetkilisi istihbarata ilişkin bir şey sorsa, MiT müsteşarı hemen "anarşinin sebepleri" diye konuya giriyor ve bunları sıralıyordu.
Önerdiği çözüm ise hep aynıydı: Anayasa değiştirilsin, sı^ kıyönetim ilan edilsin, MiT'te dosyası olan bütün solcular tutuklansın!
Nisan ayı başında MiT, Bakanlar Kurulu'na yedi saat sü­ren bir brifing verdi. Yedi saat boyunca yine aynı şeyler tek­rarlandı ve yine haklarında ne bir belge, ne bir yargı karan gösterilmeyen birçok aydın suçlandı.
Toplantının sonunda söz alan Koçaş, MlTin "daha kolay fakat renkli olaylarla ilgilenme eğilimini, hiç uğraşmamaları gereken iç politikaya yönelmesini, asıl görevlerini ikinci pla­na atmasını" eleştirdi ve "MiT Kanunu içinde kalacak faali­yetlerini destekleyeceklerini, ama bunun dışında özellikle partilerarası faaliyetlere yönelirlerse buna müsaade etmeye­ceğini" kesin bir dille söyledi.
Kartlar açılmış, kılıçlar çekilmişti...
Bundan birkaç gün sonra 9 Martcılar'ın içinde bulunup da, toplantıları banda kaydeden Korgeneral Atıf Erçıkan'ın evine bomba atıldı.
Sadi Koçaş, MiT müsteşarından bombayı atanlar konu­sunda istihbaratları olup olmadığını, terör eylemlerine karşı ne önerdiklerini sordu. Fuat Doğu iki dosyayla çıkageldi: bunlardan biri Anayasa'nın 40'tan fazla maddesinin değişti­rilmesi, diğeri ise sıkıyönetim ilan edilmesiyle ilgiliydi.
Genelkurmay Başkanı Tağmaç da Anayasa değişiklikleri ve sıkıyönetim için hükümete baskılarını arbrmışti. Hükümet, özgürlüklerin kısıtlanması için kendilerinin dı­şında esaslı hazırlıklar yapıldığını ancak o zaman öğrenebi­liyordu.
Devletin zirvesindeki bu tartışmalar sonucunda Koçaş, artık bir gerçeği görmüş oluyordu: "Genelkurmay Başkanı maalesef cumhurbaşkanının kayıtsız şartsız emrindedir. Cumhurbaşkanı da MfT müsteşarının etkisindedir. Yani on­lar bir sacayağıdır."
Zaten, Koçaş'ın bu konularla ilgili olarak destek istemeye gittiği ismet inönü de ona, "Bugün, bir ay sonra, duruma Sunay'la Tağmaç hâkim. Şimdi anlıyorum ki onların akü ho­cası MiHrEmniyet (MiT)"29diyordu.
Korgeneral Atıf Erc'kan'ın evine bomba olayı üzerine Nihat Erim bir açıklama yaptı, alınacak önlemlerin "balyoz" gibi ineceğini söyledi. 26 nisanda 11 üde sıkıyönetim ilan edüdi.
Sunay-Tağmaç-Doğu üçlüsünün istediği olmuştu. Bu sa­yede "anarşi" konusunda hükümeti devreden çıkardılar ve sıkıyönetim komutanlarını perde arkasından yönlendirmeye başladılar.
MlTln "Balyoz Operasyonu"
Sıkıyönetimin ilanının ertesi günü Cumhuriyet ve Akşam gazeteleri, Deurimve Ortam dergileri kapatıldı. Ardından da Türkiye îşçi Partisi, Millî Nizam Partisi, Dev-Genç, Ülkü Ocakları.
Balyoz sözcüğünü duymak, zaten tetikte bekleyen insan avcılarını harekete geçirmeye yetti. Özellikle de komutanı Faik Türün olan istanbul Sıkıyönetimi "sıkı" çalışıyordu: "Balyoz Operasyonu" başlamıştı...
Çetin Altan ve ilhan Selçuk tutuklandı. Daha sonra da Sabahattin Eyüboğlu ve Azra Erhat. Turhan Selçuk gözal­tında dövüldü.
Aydınların tutuklanması başlar başlamaz işkenceler de beraberinde geldi. Gazeteci Emil Galip Sandalcıya gözaltın­da işkence yapıldığı, Gazeteci Nimet Arak tarafından hükü­mete duyuruldu.
29 Sadi Koçaş, a.g.e., s. 161-165.
MiT dosyalan raflardan indirilmişti. Tutuklamaların çoğu MiT'in sıkıyönetim komutanlıklarına verdiği "kara listelere" göre yapılıyordu. Ama MlTe bu kadarı yetmemişti.
Genelkurmay'da yapılan haftalık sıkıyönetim brifinginde müsteşar şöyle dedi: "Dev-Genç'e ait yardım makbuzlarının dip koçanlarını elde ettik. Dev-Genç'e yardım yapan herke­sin adlan şu an elimizdedir. Listelerini sıkıyönetim komu­tanlığına vereceğiz. Hepsi tutuklanırsa bu iş kökünden hal­ledilecektir.^0
Hükümet engel olmaya çalıştıysa da bir kere ok yaydan çıkmıştı.
Fuat Doğu brifingden çıkar çıkmaz tutuklanmasını iste­diklerinin isimlerini sıkıyönetime verdi. Böylece "şu veya bu nedenle" Dev-Genç'e bağış verenler de toplanmaya baş­lıyordu.
17 mayısta israil'in istanbul Başkonsolosu Efraim Elrom kaçırıldı.
Tüm Türkiye'ye yayılan ikinci ve daha büyük bir tutukla­ma dalgası da beraberinde geldi.
Eylemi Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi (THKP-C) örgütü üstlenmişti. "Tutuklu devrimciler üç güne kadar ser­best bırakılmazsa konsolosu öldüreceklerini" duyuruyorlardı.
Hükümetin uzun tartışmalar sonucu hazırladığı bildiriyi Sadi Koçaş radyonun 22.45 haberlerinde okudu: "Elrom he­men serbest bırakılmazsa, konsolosu kaçıran, öldürmekle tehdit eden veya onlara yardım edenler, onlan tahrik eden­ler gözaltına alınacak. Kaçıranlar ve onlara yataklık edenler idamla yargılanacak. Elrom öldürülürse kanun geçmişe dö­nük olarak da uygulanacak"tı.
Bildirinin hazırlanması sırasında Özel Kalem'de olan MiT Müsteşan Doğu, "Bildiri çok güzel oldu, yayınlanır yayınlan­maz ben valilerle temas ederim, bütün şüphelileri tutuklatı­rız" demişti.
Ne diyorsa öyle oldu.
18 mayıs günü 11 ilin sıkıyönetim komutanlıktan ile geri kalan 56 ilin valileri korkunç bir insan avı başlattı.
Elrom'u THKP-C kaçırmıştı, ama Türkiye'nin dört bir yerinde, bu örgütle yakından uzaktan ilgisi olmayan yazarlar, çizerler, üniversite hocalan, öğretmenler, memurlar, öğren­ciler gözaltına alınıyordu.
Ve Hiram Abas'a gün doğmuştu. Hiç sevmediği masa ba­şı işini nihayet bırakmış, çift tabancası ve ağzından düşür­mediği piposuyla "operasyon" sahnesine çıkmıştı.
"Sorgulardan" alınan bilgilerle saptanan evlerin basılması için kurulan ekibin başındaydı. MfTten aln-yedi kişinin bu­lunduğu ekipte Mehmet Eymür de vardı. Emniyet Birinci Şu­be ekipleriyle birjöcte çalışıyorlardı. MiT ekibi baskın sırasında geri planda katfyör, esas olarak evin aranmasında rol alıyordu. Ama Hiram Abas'ın bu kurala uyduğu pek söylenemezdi.
Burada yapılacak bir saptama belki de Hiram Abas'ın ne­den "komünistlere karşı" hep en ön safta koştuğunu anla­maya biraz yardımcı olabilir. O dönemde Ortadoğu'daki ge­lişmeler ve israil'in Arap ülkeleriyle girdiği savaş, Türk hü­kümeti tarafından çekimserlikle izlense de kamuoyunda, özellikle de sol ve sağın bazı gruplarında israil aleyhtan güç­lü bir hava vardı. Resmî ideoloji 10 yılı aşkındır "komünizmi" başdüşman olarak göstermişti. Ancak kamuoyunda yavaş yavaş masonluk ve Siyonizm de hoş karşılanmaz olmaya başlamıştı. Hiram Abas mason olarak biliniyordu. Bu söy­lentiyi örtmek için görevi olmamasına rağmen herkesten faz­la "antikomünist" gözükmesi gerekiyordu!
12 Mart'ın bu ilk büyük tutuklama kampanyasının bo­yutlarını anlamak için, sadece Faik Türün'ün emriyle gözal­tına alınan ünlülerden bir kısmını saymak bile yeterliydi: Mümtaz Soysal, Cemal Madanoğlu, Doğan Avcıoğlu, ilhamı Soysal, Altan Öymen, Uğur Alacakaptan, Uğur Mumcu, Uluç Gürkan, Bahri Savcı, Muammer Aksoy, Bülent Nuri Esen, Behice Boran, Sadun Aren, Nihat Sargın, Adil Özkol, Tank Zafer Tunaya, Yaşar Kemal, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Fa­kir Baykurt, Kemal Türkler...
Tüm Türkiye'de süren beş günlük Balyoz Öperasyo-nu'nun sonucu 547 tutukluydu.
işin ilginç tarafı, 1961 Anayasası'nı hazırlayan öğretim üyeleri; Aksoy, Savcı, Soysal, Esen, Alacakaptan ve Tunaya'nın gözaltına alınmasıydı. Hedef belliydi; 27 Mayıs ve onun getirdiği özgürlükçü Anayasa!..
Gördüğü tablodan dehşete düşen Koçaş, "Bildirideki amacımız Konsolos Elrom'u kaçıranlan korkutup serbest bırakmalarını sağlamaktı. Tahrik eden' deyince, basında AP iktidarını, Türkiye'nin bozuk düzenini tenkit eden ne kadar yazar, ne kadar üniversite hocası varsa hepsini tutukladılar. Yaptığımız hatanın azametini bir defa da ozaman anladım. Ve kendimi hiç affetmeyecektim böyle bir oyuna getirilmiş olmaktan dolayı"31diyordu.
Yılmaz Güney'in evinde saklanıyorlar
22 mayısta istanbul'da. >kağa çıkma yasağı kondu ve kent, 30 000 güvenlik gücü tarafindan didik didik arandı. Ama ne Elrom ne de kaçıranlar bulunamadı.
Neden mi?
Çünkü eylemciler aramanın yapıldığı gece, ünlü sinema sanatçısı Yılmaz Güney'in evinin çatı aralığında saklanmış­lardı.
THKP-C'nin hükümete verdiği üç günlük süre dolduğun­da örgüt yönetimi "öldürelim mi, fidye alıp bırakalım nü" ko­nusunu tartışmış ve "öldürme" karan çıkmıştı. Elrom'u Ni­şantaşı Hamarat Apartmanı'nda rehin tutanlar birkaç gün daha beklemek niyetindeydiler. Ama 23 mayısta sokağa çık­ma yasağı uygulanacağını radyodan duyunca infazı erkene aldılar. Sonrasını Askeri Savcı Naci Gür'ûn iddianamesin­den okuyalım: "(22 mayıs) Saat 18.00 sıralarında radyoyu sonuna kadar açan Mahir Cayan, 6,35'lik tabancasını Efra-im Elrom'un sağ kulak sayvanı ön üst kısmı, saçlı deri mın­tıkasına yönelterek üç el ateş etmiştir. Başkonsolos anında ölmüştür... Mahir Cayan, Hüseyin Cevahir ve Oktay Etiman evden ayrılarak Yılmaz Güney'in arabası ile beklediği soka­ğa gelmişlerdir. Yılmaz Güney ile saklanma konusunu ko­nuşan sanıklar çatıya açılan bir kapağın varlığını öğrenince burada gizlenmeyi daha emin bulmuşlar; 23 mayıs 1971 gü­nü aramanın biteceği vakte kadar burada gizlenmişlerdir." Elrom'un cesedi 23 mayıstaki aramalar sırasında Hama­rat Apartmanı'nda bulundu.
Ama olayla ilgili spekülasyonlar günümüze kadar sürdü.
iddialara göre istanbul Emniyeti, Elrom'un kaçırılacağını bir ay önceden biliyordu. Sadi Koçaş da anılarında bu iddi­ayı doğruluyor. Elrom'un kaçırıldığının haber alınması üze­rine içişleri Bakanı Hamdi Ömeroğlu, Koçaş'a şöyle diyordu: "Asıl suçlu istanbul Emniyeti'dir. 10-15 gün evvel Emniyet Genel Müdürlüğü, konsolosun kaçırılması ihtimalini tespit etti. Kendilerine emir de vermiş olmamıza rağmen nasıl ön-lenenıez bu iş anlayamıyorum."32
Hatta Emniyet bunu istihbarat örgütüne de bildirmişti. Elrom'un kaçırılacağının haberi MiT istanbul Bölge Başkanı Turan Deniz'e gelmişti.33
iddialara destek olarak, bilindiği halde önlem alınmama­sı, üstelik Elrom kaçırıldıktan sonra sanki kaçıranların onu öldürmesini ister gibi istanbul'un kanş kanş aranması gös­teriliyordu. Sıkıyönetimin yürüttüğü tutuklama kampanya­sıyla da yine Elrom'un öldürülmesi istenir gibiydi. Elrom öl-dürülürse, tutuklamalar gerekçe kazanacak, dış dünyaya "İşte görün bu anarşistler ne biçim insanlar" denebilecekti. Psikolojik harp uygulanıyordu!
Yüzbaşı llyas Aydın ajan mıydı ?
Olaya adı karışanlardan ve Konsolos Elrom'u öldürdüğü söylenen THKP-C militanı, Hava Harp Okulu'nda istatistik öğret