Blog Sitem
  Kanli Olmadi Artik Kansiz Olsun
 

KANLI OLMADI, ARTIK KANSIZ OLSUN!

PKK, dün sabah Dağlıca’da 8 Türk askerini şehit etti. 16 askerimiz de yaralandı. Kısacası Türkiye’nin gündeminde yine terör var! Hiçbir zaman gündemden de düşmemişti zaten.

Dün, bütün gün boyunca televizyon kanallarında “uzman” etiketiyle zuhur eden çokbilmişler, terör örgütünün son saldırısının amacını anlattı, hesapta halkımızı aydınlattılar! Bugüne kadar kaç kere izledik bu sahneleri… Aynı kişiler, aynı laflar, aynı görüntüler… 5. sınıf bir Yeşilçam filmi bile daha inandırıcı geliyor artık!

PKK barış sürecinden rahatsızmış da bunu baltalamak için saldırmış! Aslında Kandil’in haberi yokmuş da bütün her şey şu Bahoz Erdal (Fehman Hüseyin) denen teröristin marifetiymiş! Laf dinlemiyormuş! Yok, yok, Leyla Zana’nın son demeci nedeniyle verilen bir mesajmış bu saldırı vs, vs…

Hani utanmasalar “PKK cici, Bahoz Erdal kaka” diyecekler! Kısacası yorumun bini bir para…

İyi de “bohçacı kadın” üslubuyla yapılan bütün bu yorumlar göz boyamaktan başka neye hizmet ediyor?

Oysa ne diyordu Başbakan Erdoğan:

“Çok açık, net söylüyoruz, biz terörle mücadele ederiz, siyasi iradeyle de müzakere ederiz. Bizim anlayışımız budur.”

Son PKK saldırısından sonra verdiği ilk demeçte ise şunları söylemeye başladı Başbakan:

"Hiçbir zaman terörü kimse bizimle pazarlık konusu etmesin. Biz, terörü hiçbir zaman pazarlık konusu olarak telakki etmedik, bundan sonra da pazarlık konusu olarak düşünmeyiz.”

Televizyon ekranlarında zuhur edip ahkâm kesen “uzman” etiketli çokbilmişler takımından biri, Erdoğan’ın şu sözlerini de bir yorumlasa ya…


AKP ve Erdoğan’ın sözde “mücadele” ettiği terör örgütünü biliyoruz:

PKK…

Peki, AKP ve Erdoğan’ın “müzakere ederiz” dediği “siyasi irade” kim?

O da PKK’nın TBMM’deki temsilcilerinden oluşan BDP

Ha Ali-Veli, ha Veli-Ali… Terör örgütünün siyasi temsilcileriyle müzakere ettiğini ilan eden hükümet, PKK ile mücadele ettiği masalını okuyor hâlâ…

Yersen!

BDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ise PKK saldırısı sonrasında şu açıklamayı yapıyor:

“PKK her türlü silahlı faaliyetlerine son versin, hükümet de her türlü askeri operasyonu durdursun.”

Böylece “Devlet=PKK” olsun!

PKK’nın amacı da bu değil mi zaten? “Müzakere” denilen yutturmaca da tam bunu sağlıyor işte. Müzakere masasına oturan her taraf, karşıtıyla eşit olduğunu kabul etmiştir aslında… İşin doğasında bu vardır. Gerisi teferruat…

Peki, her türlü askeri operasyon durmazsa ne olur?

O zaman PKK daha çok kan döker!

İyi de PKK kan dökmesin diye teröre boyun mu eğecek Türkiye Cumhuriyeti? Örneğin ülkeniz işgale uğrasa, “aman işgalciler kan dökmesin, saldırmasın, kimseyi öldürmesin” diyerek hemen masaya mı oturacaksınız? Ülkenizi savunmayacak mısınız? Teslim mi olacaksınız?

Müzakere” ettiğiniz ve “siyasi irade” diye millete yutturmaya çalıştığınız alçakların yapmak istediği tam da budur işte…

Şimdi kimse kendini kandırmasın, Türkiye bir yol ağzındadır. “Kanlı mı olsun, kansız mı?” tartışmasıdır bu yapılan… Emperyalizmin maşası olmuş alçaklar bu seçimi dayatıyor:

“Türkiye’yi böleceğiz, ama yıllarca o kadar didindik, çabaladık, bu işi kan dökerek beceremedik. Onun için gelin, artık savaşmayalım da konuşarak, müzakere ederek halledelim şu bölünme işini...”

İşte hükümetin “müzakere” diye balıklama atladığı seçenek de “sorunun siyaseten çözümü” şeklinde pazarlanan hainlik de budur… Kısacası sorunun özü budur. PKK’nın kanlı eylemleri, Türkiye’yi kansız olarak bölünmeye razı edebilme amacını taşımaktadır.

Yarın memleketlerine gönderilecek şehit cenazeleri… Binlerce kişinin katılacağı cenaze törenleri… Tabutlara kapanarak ağlayan anneler, babalar, acılı eşler, kardeşler… “Şehitler ölmez, vatan bölünmez” sloganları… Hükümeti köşeye sıkıştırmaya çalışan muhalefetin salvo atışları… Hükümetin ve Başbakan’ın yüksek perdeden nutukları… “Kanları yerde kalmayacak, hesabı sorulacak” edebiyatı… Kısacası önümüzdeki birkaç günde tanık olacağımız bütün bu sahneler de ne ilktir ne de (sorunun özünü kavrayamadığımız sürece) son olacaktır.

Bir devlet eğer bağımsız ve egemen bir devlet ise, o devletin egemen olduğu coğrafyada, yani vatan dediğimiz toprak parçası üzerinde tek bir iktidar olur. O iktidar da kaynağını halktan alır. Kısacası bir çöplükte iki horoz olmaz. Egemenlik paylaşılmaz. Egemenliğini müzakere masasında tartışmaya açan devlet, artık iktidarsızdır, devlet değildir!

İster “Kürt sorunu” deyin, ister “terör sorunu”, ister başka bir isimle adlandırın fark etmez. PKK yok edilmediği, terörün de teröristin de kökü kazınmadığı sürece atılacak her adım ülkenin bölünmesine yönelik olacaktır. Başbakan’ın “müzakere ederiz” dediği “siyasi irade”, terör örgütünün iradesidir. BDP, PKK’dan izin almadan helaya bile gidemez!

Onun için sorunun ancak ve ancak tek bir çözümü vardır. Önce PKK, askeri ve siyasi anlamda bitirilmelidir. Bu da ancak savaşarak olur. Silahla olur! Bu tür bir savaş zorunludur, gereklidir. Vatanını ve milletini savunmanın, ülken ve halkın için silaha sarılmanın utanılacak bir yanı yoktur. Aksine, her ne bahaneyle olursa olsun bundan kaçınmak alçaklıktır.

Türkiye’nin varlığına kastedenler yok edildikten sonra, yaraları sarmak için gereken neyse devlet o adımları atar. Ekonomide, eğitimde, kültürde, siyasette yapılması gerekenler ancak o zaman yapılır. Terör örgütünü yok etmeden, kesin bir yenilgiye uğratmadan, kolunu kanadını kırıp yeryüzünden silmeden, “reform” ya da “açılım” adı altında yapılacak her şey teröre ve teröriste verilen taviz olacaktır, bölünmeye doğru atılan adımları pekiştirecektir. Türkiye’nin 2009’dan beri yaptığı da budur işte…

Eğer bu kafayı değiştirmezsek daha çok şehit cenazesi göreceğiz, analar da daha çok ağlayacak! Türkiye’yi verseniz bile, PKK’nın gözünü doyuramayacaksınız.

PKK emperyalizmin maşasıdır. AKP ise emperyalizmin işbirlikçisidir. Sorunun çözüm yoluna girebilmesi için öncelikle bu ikiliden kurtulmak “olmazsa olmaz” bir zorunluluktur. Sorunu nihai olarak çözmek için ise PKK’nın ipini tutanlarla, AKP’ye destek olan dış güçlerle, hadi adını koyalım, ABD ile hesaplaşmayı göze alabilmek gerekir.

Bugün TBMM’de ne bu kararlılığa ve inanca sahip olan parti vardır ne de millet gerçekten bağımsız ve egemen olabilmek için ne tür bir bedel ödemesi gerektiğinin bilincindedir. Onun için, ne acıdır ki Türkiye’yi bugünkü koşullara getiren AKP, yüzde 50 oranında bir halk desteğine sahiptir.

Sonuçta 1919’un "altın kuralı" bugün de geçerlidir hâlâ:

“Yurdun bütünlüğü, ulusun bağımsızlığı tehlikededir. Ulusun bağımsızlığını, yine ulusun azim ve kararı kurtaracaktır.”

Aksi takdirde Türkiye’nin, 2023’ü bugünkü haliyle görmesi oldukça zordur.





Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Siteniz:
Mesajın:

 
  Bugün 438 ziyaretçikişi burdaydı!