Blog Sitem
  Kibris Dugunleri
 

Genel Anlamda Düğün

Bir milletin varlığının devamı, kuvvetli oluşunun yanında çoğalmasına da bağlıdır. Bunu da gerçekleştirmek için evlenip yuva kurmaları icap eder. İnsanları hayvanlardan ayıran özelliklerden birisi yuva kurmaları, bu yuvaya karşı da bazı kayıtlarla bağlı bulunmalarıdır. Öyle olmasaydı toplumlarda düzensizlik alıp yürürdü. Bazı milletlerde bu kayıtların eskiden beri zayıf olduğu bir gerçektir. Türklerde ise bunun aksine karşılıklı sevgi ve saygının varlığı, bu kayıtlara riayet bir fazilet sayılır. İslamiyet’in kabulünden sonra birden fazla karı almak hürriyeti olduğu ise inkâr edilemez. Ama bu askeri ve politik amaçlar güdülerek yapılan ve zamanla vazgeçilen bir adet olmuştur. Ahlaksızlığa yorumlanamaz. Ama bunu suiistimal edenler çıkmamış mıdır? Ona ne şüphe? Tespit etliğim şu olay/hikâye suiistimal edişi açıkça gösteriyor.

Adamın biri gönlünü genç bir kadına kaptırmış. Karısı da güzel, üstelik hanımefendi. Ona iftira edip boşanmaya sebep teşkil edecek bir suçu da yok. Adam ne yapsam da boşasam diye düşünürken bir fırsat kollamış. Karı – Koca avluda dururlarken bir eşya gelirsin bahanesi ile karısını hanaya (üst kata) göndermiş. Kadın tam merdivenlerin ortasında iken adam seslenmiş.

- Be yahu, -kadın duraklayınca adam devam etmiş. -merdivenlerden yokarı çıkarsan da benden boş ol, aşaa enersan da..

Kadın şaşırıp kalmış bu işe. Fakat ani bir hareketle adamın üstüne atılmış. O da gayri ihtiyari onu tutmuş. Kadın;

- Allahasan, demiş nerden aglına geldi boşayan beni? Her neyse davayı gaybettin. Çünkü ne yokarı çıktım, ne aşaa endim. Ama bana söyle bakalım, nerden aglına geldi?

Bu defa şaşkınlık sırası adama düştü. Bu şaşkınlık ve utanç içinde de itiraf etmekten kendini alamamış.

Yaşlılardan bu yolda işittiğimiz hikâyeler pek çok. Kimisi karısını kız doğurdu diye boşamış, kimisi incir çekirdeğini doldurmayan sebepten? Kimisi ise iki üç nikâhlı karısı yanında sekiz on Rum karısı ile de herkesin gözü önünde metres hayatı yaşamış. Ama bütün bunlar evlenmelerin ancak %10′unu teşkil eder. Geriye kalanlar sağlam temeller üzerine kurulmuş mutlu evliliklerdir.

Yine yaşlıların anlattıklarına bakılacak olursa 1930 – 1935 yıllarına kadar küçük yaşta, 13-15 yaşlarında evlenilirdi. Pek çok yaşlı kadından 15 lerine bastıkları zaman ilk çocuklarını doğurmuş bulunduklarını şahsen çok işittim. Ama niye çocuk yaşta evlendiklerini kimse izah edememiştir. Muhakkak ortamın bir gereği idi veya bugün için tespiti imkânsız şartlar mevcuttu. Fakat durum ne olursa olsun eski nesillerin evlenme törenlerine büyük önem verdikleri bir gerçektir. Kanımca masallarda geçen ve kırk gün kırk gece devam eden düğünler mübalağa değildir. 1950 yıllarında köyümdeki düğünlerin bir hafta (altı gün) sürdüğünü söylersem kimse şaşmaz zannederim. Kaldı ki bu düğünleri yapanlar, ne ağa, ne paşa ne de padişah değillerdi. Sıradan köylülerdi.

Düğünler Nasıl Yapılır?

1963 Aralığında başlayan toplumlar arası çatışmalar, Türk Toplumunu ya göçmek ya da davranışlarını değiştirmek durumunda bıraktı. Göçenler zaten ekonomik bakımdan yıkıma uğradı. Ama göçmeyenler de ya üretim yapamıyor ya da az miktarda da olsa ürettiğini satamıyordu. Oğlanlar işsiz, dolayısıyla parasız kaldıkları için kız istemeye gidemiyorlardı. Kız isteyenlerin pek azı olumlu cevap alabiliyordu. Onlar da ya ekonomik açıdan yıkılmış ya da maldar aile çocukları idi. Evliliği sarsan bir diğer etken de can emniyetinin olmayışı idi. Kız anne-babaları damatlarının çok geçmeden şehit düşebileceği, kızlarının dul kalabileceği korkusu içinde idiler. Çeşitli bahaneler uydurup kızlarını vermiyorlardı. Ancak olaylar uzayınca bu davranıştan mecburen vazgeçtiler.  Kızları evde kalma tehlikesi ile karşı karşıya idi.

Adetlere göre kız istemeler devam etti. Ama günden güne azaldı. Eskiye dönüş olmadı, olamadı. Hele bir hafta süren davullu zurnalı düğünler tamamen terk edildi. Toplumun düzeni bozuldu. Mücahitlik zorunlu bir meslek haline geldi. Yaşı onaltıdan yukarı olan her Kıbrıslı Türk erkeği askere alındı. Yaşlılar dışında herkes mücahit olunca bölge komutanı olan Sancaktarlar idarelerini yürütebilmek için toplumun ihtiyaçlarına cevap verecek binalar, karargâhlar da cevap verecek şekilde düzenlediler. Bu binalara ya yalnızca “Site” ya da “Mücahidler Sitesi” adı verildi. İşlevlerinden birisi de mücahid düğünlerinin buralarda düzenlenmesi idi.

Bu alışkanlık başladıktan sonra bir daha bırakılmadı. Aksine süratle tüm adaya yayıldı. Her kazada düğün törenleri Mücahid Sitelerinde yapılır oldu. Toplum olağanüstü duruma uyum sağlayınca düğünler arttı. Siteler cevap veremez oldu. Sinema Salonları bu amaçla hizmete açıktı. Uzun yıllar bu salonlar hizmet verdi. Ancak yapıları itibarı ile amaca tam hizmet edemedi. Bu kez devreye özel teşebbüs girdi. Doğrudan bir düğün olayına cevap verecek düzenlemelerle düğün salonları açıldı. Bu salonlarda, tebrike gelenlerin durabileceği uzunca bir mesafe, müzik çalan oluşumların duracağı özel bir yer, tebrik edilecek gelinin durduğu özel-mekân, onları takiben kızın anne-babasının durduğu yer ile onun devamında damadın anne-babasının duracağı mekân, en sonun da da basdiş-düğün pastasının ikram edildiği mekân ile ayrılma yolu bir düzen içinde sıralanmıştır. Bu salonların hem üstü açık-yazlık, hem üstü kapalı-kışlık olanları vardır. Düğün sahipleri bu salonları iki vaya üç saatliğine kiralar, düğün bittikten sonra da çekip giderler. Günümüzde dünürcülükle kız isteme eski günlerdeki gibi yoğun değildir. Artık gençler okullarda veya iş yerlerinde birbirlerini görüp tanımakta, hayatlarını birleştirmeye kendileri karar vermektedirler. Bu karardan sonra durum, anne-babalara aktarılmakta, iş resmiyete bağlanmaktadır. Artık çeyiz biriktirme, pırtı ısmarlama yoktur. Evi erkek yapar alışkanlığı da kalkmıştır. Özellikle çalışan gençler ve aileler maddi güçlerine göre katkıda bulunmakta, devlet sosyal konutlarından veya özel şirketlerin konutlarından taksitle ve uzun vadeli ödeme imkânları ile satın almaktadırlar. Ev mevhumu ortadan kalkmak üzeredir. Apartman daireleri ikamet yerleri olmuştur. Avlu ve avludaki herşey tarihe karışmıştır. Teknoloji ilerlemiş yeni araçlar ortaya çıkmıştır. Kullanılan araç-gereç çağa ve eve uygundur. Dünkülerin hayal bile edemediği elektronik eşyalar kullanılmaktadır. Gençler bu eşyaları kendi tercihlerine göre seçip almaktadırlar.

Oturma salonları, yatak ve bebek odaları çağ ve şekil değiştirmiştir. Tüm kullanım alanı ayni yere, bir çatı altına taşınmıştır. Gençler evlenmeye karar verdikten ve aileler de bunu onayladıktan sonra yapılan ilk iş bir düğün salonu kiralamaktır. Salonlar önceleri yalnız pazar günleri yani hafta sonları dolu iken zamanla cumartesileri de hizmet vermeğe başladılar. Günümüzde iki gün de yetmediği için Cuma akşamları da düğünler yapılmaya başlanıştır. Salonlar mevsim boyunca hep dolu olduğu için beş-altı ay önceden kiralanmaya başlandı. Üstelik kiranın üçte biri kapora olarak anlaşma günü ödenir oldu. Geriye kalan üçte ikilik miktar düğünün ertesi günü ödenir genellikle. Salon, düğün saatleri boyunca müzik sunmak zorundadır . İkinci yaptığı ise düğün törenini görüntüye almaktır.

Salonun kiralanmasından sonra yapılan ikinci iş davetiyelerin basılmasıdır. Taraflarca kararlaştırılan günün   tarihini ve  yerini-salonun adını-taşıyan davetiyeler matbaada bastırılır. Davetiyelerin sayısı ailelerin çevresine, mevkine, imkanlarına ve evlenen gençlerin mesleklerine göre bin ila beşbin arasında değişebilir. Davetiyenin üzerine basıldığı kart ve boyutları da maddi güce göre değişir. Bu davetiyeler genellikle düğüne onbeş gün kala dağıtılmaya başlanır. Düğüne üç gün kala artık dağıtıma son verilir.

Bu kez önceden ısmarlanan basdişler alınıp eve getirilir. Düğün pastası ısmarlanır . Taze kalsın diye düğün günü yapılıp salona getirilir ve düğün bitiminde kesilip kağıt tabak içinde davetlilere dağıtılır. Düğün pastaları beş veya yedi katlı olur. Basdişler ise iki bin ila beş bin arasında olur ve her tebrik eden bir tane alır.

Düğün günü son hazırlıklar yapılır. Artık gelin onarıcı yoktur. Gelin önceden randevu aldığı kuaföre gider. Saçlarını ve makyajını orada yaptırır. Damat da ya kendi evinde veya berberinde hazırlanır. Düğünün başlamasına bir saat kala yakınları veva görevi üstlenen bir akrabaları onları alıp fotoğrafçıya götürür. Boy boy hatıra resimleri çekilir. Bunlar tek başlarına olduğu gibi anne-babaları ile de ayrı ayrı ve hep birlikle olabilir. Düğün vaktine bir çeyrek kala süslenmiş elin arabasına binip düğün salonuna giderler. Bu arabanın ön plakasında “EVLENDİK” arka plakasında da “MUTLUYUZ” kelimeleri yazılıdır. Fotoğrafçıdan sonra damat arabayı kesinlikle sürmez. Bir yakını sürer. Bu, her ihtimale karşı bir emniyet tedbiridir.

Gelinle güveyin yakınları ve onların akrabaları düğün salonunun giriş yerinde hazır beklerler. 1980 den sonra başlayan bir uygulama ile gelinle damada eşlik ederler. Gelinle güveyin yaşları on üçten büyük iki kız yürür. Kızların ellerinde bir metre boyunda, ortalarında kırmızı kurdele ile fiyonk bağlanmış yanar vaziyette birer mum vardır. Gelinin arkasında ikisi yanda biri de en arkada üç küçük kız gelinliği tutar, nedimelik yaparlar. Herkes yerini alınca müzik oluşumu karşılama havasını çalmağa başlar. Oluşumdakiler yavaş adımlarla yürüyüşe geçerler. Sağdan sola doğru salonun içinde üç tur atarlar. Aileler de peşlerinden yürür. Üçüncü turun sonunda gelinle güvey yerlerini alırlar. Müzik bir iki dakika için durur. Ardından dans müziği çalmaya başlar. Gelinle güvey, kalkıp danseder.Buna “Açılış” denir. Kısa süren bu danstan sonra gelinle güvey yerlerini alır. Artık tebrik başlamıştır.
Önce kızın anne babası yaklaşır. Kıza altın takı, oğlana da ya zincir bilezik veya altın üzerine yazdırılmış isim künyesi takarlar. Buna gelinila güveyi  “İşlemek” denir.

İşlemek-özü, gümüşlemek, gümüş takmak anlamındadır.

Ben armudu işledim

Sapını   gümüşledim……. manisinde bu anlam hala yaşamaktadır.

İkinci olarak oğlanın anne babası takılarını takarlar. Büyükanne ve büyük babalardan sonra akrabalar takı takarlar. Ardından sıra davetlilere gelir. Ancak anne babalar takılarını takar takmaz gelinle güveyin sol yanında ayakta yer alırlar. Onlardan hemen sonra yaşları on-oniki olan akraba kızları, ellerindeki süslü sepetler içinde basdişleri sunarlar. Bu kızlardan birinin sepetinde sigara vardır. Tebrik edenler hem basdiş hem de sigara alır. Sıradan çıkıp giderler. Son yıllarda basdişler sabit yuvarlak tepsiler içindedir. Kızların görevi sona ermiş gibidir. Gelinin sağında, oğlanın akrabalarından bir bayan, güveyin solunda da gelinin akrabaların dan bir bayan bulunur. Kollarında bağlanmış toplu iğne yastıkları vardır. Bu yastıklara “Topluluk” denir. Tebrik edenlerin işlediği kağıt paraları bu iğnelerle birbirine tuttururlar. Paralar diz boyuna ulaşınca alınıp bir çantaya konur ve tekrar göğüsle iğneleme başlar. Davetliler geldikçe düğün sahipleri ayakta durup tebrik kabul etmek durumundadırlar. Arada fırsat bulunca arkadaşları ile oynarlar. Özellikle düğünün sonunda hep beraber oynamak bir gelenek halindedir. 1990 yılından buyana folklor ekipleri çağrılıp desti oyunu da oynatılır. Böylece eskiye özlem de giderilmiş oluyor. Düğünün bitmesine yarım saat kala düğün pastası kesilip kağıt tabaklar içinde misafirlere dağıtılır. Düğün pastası yenene kadar düğün de bitmiş olur. Davetliler dağılır.
Düğün sona erer. Ancak gelinle güvey evlerine gitmezler. Balayı diyerek bir otele yerleşir ve evlerine birkaç gün sonra dönerler.

Çalgıcılar

Kıbrıs Türk Toplumunda çalgıcılara iyi gözle bakılmazdı. Bu değer vermeyiş ahlaki açıdan çok, eşini geçindiremiyceği veya eşine sadık kalamayacağı endişelerinden kaynaklanıyordu. Çünkü uzak yerlere giden, üç-dört gün düğün evinde kalan şahıslarla yüz-göz olan çalgıcıların hayatı hareketli idi. Kızı kendi haline bırakırsan ya davulcuya varır, ya zurnacıya sözü de bunu açıkça gösteriyor.

Türk çalgıcılar daha çok Tef ve Darbuka (o zamanki adıyla dümbelek) çalmakla usta idiler. Lefkoşa’da Altı Parmak, Baf’ta Müntüfiye en ünlüleri idi. Mehmel Ali Tatlıyay’ın yanında, Kurşuniler, Keman ustası olarak isim yaptı. Bunun dışında Türk düğünlerine rum kemanceciler(kemaneclar) çağrılırdı, özellikle kör (ama) olanlar tercih edilirdi. Zurna (zorna) çalanlar oldukça yaygındı. Bafta Çavuş, Mesarya’da Karagözlü bu konuda usta kişilerdi. Klarnet çalmada isminden söz ettiren Hannas isimli klarnetçi tespit edilebilmiştir. Usta kavalcılar ise pek çoktu. “Dilli Düdük” denen kavalı o kadar ustaca kullanıyorlardı ki o zamanın değişiyle kavalı çalıyor değil, konuşturuyorlardı.

Gelin Kınası

Gelin kınası veya gelini kınalamak gerdek gecesinden bir gece önce olur. Buna “Kına Gecesi” denir. Kına gecesi güvey bir tepsi içinde yoğurulan kına ve çalgı eşliğinde kahveye getirilir. Kınaya batırılmış, yanar vaziyette pek çok mum vardır. Tepsi bir masaya konur. Güvey masanın önüne oturtulur. Sağdıçlar güveyin sağ elini kınalayıp kırmızı bir tülbentle bağlar. Seyirciler kına tepsisini işler. Bu paralar güveyindir.

Kısa bir müddet bekletildikten sonra kına tepsisi sağdıçların gözetiminde ve çalgı eşliğinde gelin evine gönderilir. Bu kez aynı kınadan gelinin sağ eli ve sol ayağı kınalanır. Sağ el kırmızı bir tülbentle, sol ayak da beyaz bir mendille bağlanır. Bu kına üç gün bekletilmez. Ertesi gün açılır.

Kınası yakılan gelin ortada olmak üzere etrafında yedi genç kız oynayarak dönmeğe başlarlar. Ellerinde kırmızı tülbentle örtülü bir desti vardır. Her bir tur dönüşte desti el değiştirir. Yedinci tur tamamlanınca desti yere vurulup kırılır. Kırılmaması halinde bu uğursuzluk sayılır. Önemli olan kırılmasıdır.

Nikah ve Düğün

Köy kadınlarına göre “Beyaz duvaglar içine girmeg her gızın ruyasıdır”. Beyaz muradın ifadesidir. Ve hayatta bir tek defa olsun beyazlara bürünmek saadetlerin en büyüğüdür. Hazırlıklar tamamlanıp nikâh günü gelince merasim kız evinde yapılır. Gelini çalgıcı kadınlardan birisi hazırlar. Bu gelin hazırlanmasında önem verilen daha fazla baş süsüdür. Köylü kızı allığı yüzünde 0 gün görür. Kaşları ancak o gün alınır. Saç tuvaleti yapılıp bitirilince gelinlik giyilir ve duvağı başına itina ile yerleştirilir. Gelin telleri de takılır, böylece süsü tamamlanmış olur. Ondan sonra gelin hazırlanan koltuğa yerleştirilir. Çalgı çalmağa başlar, halk gelini görmeğe girer. Düğün sahipleri misafirlere hizmet eder. Öğleyi biraz geçe bir araba temin edilip nikâh dairesine gidilir, nikâhları kıyılır. Köylüler uğurlu olsun diye bir de imam nikâhı kıydırırlar. Kanaatime göre bu eski alışkanlığın devamından başka bir şey değildir. Hatıra niyetine bir de resim çektirdikten sonra köye dönülür. Köye dönüldükten sonra köy muhtarının kontrolü ve başkanlığı altında taraflar bir “çeyiz kâğıdı’ imzalarlar. Bu kâğıda kaydedilip muhtar taralından imzalanan kâğıt hükümetçe de tanınır ve kâğıdı gösterip tarla ve sairenin koçanı sahip değiştirebilirdi. Ondan sonra sıra tebrik kabul etmeğe gelirdi. Tebrik eden çiftler yeni çiftleri işler, saadetler temennisinde bulunur ve basdişini alıp çıkardı. Misafirlerin para takmasına karşılık ana babaların para yerine kıymetli eşyalar, mücevherler takması adetti. Merasim akşamüstüne kadar sürer, akşamüstü dağılır. Böylece sona ererdi. Nikâh sahipleri zenginse, merasim esnasında çeşitli yemeklerle, içki ağırlar, merasim de geç vakitlere kadar sürebilirdi. Nikâh bu günkü anlamıyla karı/koca olmak demektir. Ama 1960 lı yıllara kadar sadece düğüne hazırlık anlamı taşırdı. Nikâhlı çiftin çıkıp yalnızca dolaşmalarına izin verilmezdi. Ayni devrede oğlanın eve sık sık gelip gitmesi de hoş karşılanmazdı. Ama nikahlılık bir veya iki sene sürebilirdi. İç güveysi olma durumu ise köylülerin rağbet ettikleri bir yol değildi. Ne pahasına olursa olsun kız taralı düğüne alnı acık çıkmak kızlıkları halka göstermek isterdi. Yoksa dedikodudan kurtulmak imkânı yoktu. Bu dedikodudan tesbit edebildiğim cümle şudur. “Madem gendinizi dutamadınız düğünü napacasınız be gızım. Siz gelin güvey oldunuz, oğlancık da davulun sesini duyar…”

Bütün şartlar elverişli olunca taraflar düğün gününü tesbit eder ve onbeş gün önceden konuklarını davete başlarlardı. Düğüne davet daha değişik olurdu. Kişiler itibarlarına göre davet edilirdi. Davetiye çıkmazdan önce davet mumla yapılırdı. Sıradan kişiler sarı ve ince, daha önemlileri aynı cinsten daha kalın mumlarla, bazan da üzerine kırmızı kurdela bağlayarak davet edilirlerdi. En itibarlı kişilere ise beyaz düğün mumları üzerine kırmızı kordela bağlandığı gibi, bazan da kıç tarafı yeşile boyanarak da gönderilirdi. Bu mumların gönderildiği kişiler düğünün şeref misafirleridir. En büyük itibarı onlar gördükleri gibi en kıymetli hediyelerin de onlar tarafından verilmesi adettir. Bu husus kendini bir deyimde hala yaşatır. Düğün harici zamanlarda bir yere kendiliğinden gelip de umduğu itibarı görmeyince şaka yollu şikâyette bulunanlara “Seni yeşil götlü mumula davet etmedim ya?” şeklinde cevap verilir.

Davetliler, düğünden birkaç gün önce yemeklik hediyelerini göndermeğe başlarlar. Bunlar zamana ve bölgeye göre değişebilir. Ama her zaman bol boldu, ilkbaharda patates, domates, salatalık, yeşil sebze. Yazda karpuz, buğday, makarna, un, sonbaharda kolakas, üzüm vs. olurdu. Varlıklı çobanların bir iki hayvan hediye ettikleri de vaktiydi. Düğün sahipleri de bol bol içki almak zorundaydılar. Çünkü köy düğünlerinin özelliklerinden biri de su gibi içki içilmesidir. Davetlilerin sayısına göre de iki üç fırın ekmek yoğrulur, yemek pişirmekte kullanılmak üzere de avluya bol miktarda odun yığdırdı.

Düğünden bir gün önce, ekseriyetle Cumartesi ikindin çalgıcılar gelir. Bunların davulcu, zurnacı ve kemaneciden kurulu birinci gurubu adamlar için kahvede çalar. Düplekçi, telci (zilli daire), ve kemaneciden kurulu ikinci gurup düğün evinde ve kadınlar için çalar. Kemaneci muhakkak amadır. Daha doğrusu kasıtlı olarak ama kemaneciler çağrılır. Ayni günün gün kavunumu davul zurna çalmağa başlar. Bu (mumla davetin dışında) köylüyü düğüne davettir. Bazan kahvede çalındığı gibi bazan da mahalleler dolaşılır. Gece kahvede kısa bir fasıla da olsa davul zurna çalar, köylü hoşça vakit geçirir. Pazar gün ikindiye kadar bir hareket olmaz. İkindin davul zurna gene kahvede çalmağa başlar. Gece geç vakte kadar devam eder. Adamlar kendi aralarında oynar, eğlenirler.

Gerçek düğün pazartesi kuşluk vaktinde başlar. Öğleye doğru köylü düğün evinde toplanır. Düğün genellikle kız evinde yapılır. Öğleyin halka yemek dağıtılır, içki sunulur. Bu yemek, çalgı da devam etmek üzere akşama kadar sürer. Fakat yemek verilmeğe başlanan andan itibaren artık işleri sağdıçlar yürütür. Her husus onlardan sorulur. En az düğün sahibi kadar söz sahibidirler. Kadınlar tarafında da yemek ve eğlence aynen sürdürülür.

Salı gün ayni şekilde yenir içilir. Hiç bir iş yapılmaz. Yalnız ikindi üzeri herse buğdayı temiz tekneler içine konur. Uzun kırmızı tülbentlerle örtülür ve davul zurna eşliğinde değirmene taşınır. Islatılıp değirmene dökülür ve hey heylerle …: öğütülür. Buğdayın sadece dış kabuğu çıkar ve ayni merasimle düğün evine götürülüp düğün yemekçisine teslim edilir. Ayni akşam herse kazanları ocağa vurulur.

Çarşamba günü düğünün en hareketli günüdür. Öğleden önce düğün hamamı yapılır. Kasabalardaki kadar tantanalı değildir. Düğün sahiplerinin maddi gücüne göre gösterişli olabildiği gibi, sadece “adet yerini bulsun” diye yapılanlar da olur. Kadınlar tarafı bu işlerle meşgulken düğün evinin avlusunda da güveyin traşı yapılır. Tıraş davul zurna eşliğinde olur. Ortada bir masa, üzerinde de berberin takımları ile bir kâse bulunur. Güvey “Gönlünden kopanı’ bu kaseye atıp, sandalyeye oturur. Tıraş başlar başlamaz güvey babası da gidip kâseye para atar, sonra isteyen berberi işleyebilir.

Öğle vakti yemek vaktidir. Bu günün en güzel yemeği ise herse (dövme)dır. Halk doyasıya ağırlanır. İçki su gibi akar. Yemek yerken çalgı da çalar. Çıkıp oynayanlar da eksik değildir. Öte yandan gelin hamamı bitmiş olur. Giydirilip kuşatılır. Tekrar süslenir. Bu iş ekseriyetle çalgıcı kadınlar tarafından yapılır. Köy kadınları gelini görmeğe gelirler.

İkindi üzeri yorgan kaplama zamanıdır. Davul zurna eşliğinde başlar. Yorganların kaplanmasına yaşlı başlı bir kadın nezaret eder. Her kadın biraz dikip bırakır. Kaplama devam ederken de halk yorganları işler. Bu paralar geline aittir. Kaplama işi devam edilirken yapılan diğer bir davranış ise küçük erkek çocukları, yeni evlilerin ilk çocuğu erkek olsun dileğiyle yorganların içine yuvarlamalarıdır.

Çarşamba akşamı da bir başka renkli olur. O akşam kına gecesidir. Kadınların bir kısmı da ayni gece kahveye gelir. Düğünler genellikle yaz sonu ile sonbaharda yapıldığı için dışarıda yapılır. Kahve önlerinde halka olup otururlar. Çalgı refakatinde oyunlar oynanır. Oyuna önce yaşlılar girişir. Bilhassa mandala ve sirto oyunlarına rağbet edilir. Sirto oynanırken etraf hareketlenir. Eğer zeybek bilenler varsa çıkıp oynar. Oldukça ağır ritimlidir. Hu yüzden herkes oynayamaz. Eğer zeybek oynayacak bulunmazsa meydanı gençler işgal eder ve sirtoyu devam ettirirler. Saat dokuza doğru kına tepsisi ve güvey sağdıçlar refakatinde kahveye getirilir. Bir an için etraf hareketten kesilir. Tepside yoğrulmuş kına vardır. Ortada beyaz bir düğün mumu (kırmızı kordeleli) etrafında da çok sayıda sarı mum yanar. Sağdıçlar güveyin sağ elinin parmağını kınalayıp, kırmızı bir mendile sararlardı. Kına yakılınca tepiyi herkes işler. Bu toplanan paralar güveye aittir. Bir müddet bekledikten sonra güveyin kınası sağdıçlarla gelin evine gönderilir. Kahvede oyun yeniden başlardı. Ayni saatlerde gelin evinde de gelinin kınası yakılırdı. Yalnız kına yakılınca gelin ortada olmak üzere etrafında yedi kişi denmeğe ve dönerken de oynamağa başlarlar. Ellerinde kırmızı tülle örtülü bir de desti vardır. Her bir dönüşte desti el değiştirir. Ve yedinci kişi aldığı zaman yedinci tur başlar. Bu tur tamamlanınca desti yere vurup kırılır. Kırılması uğurlu kabul edilir. Destinin kırılmasından sonra kadın çalgıcıların eşliğin de eğlenceler geç vakte kadar devam eder. Ama sabahlama adeti yoktur.

Kahvede ise güvey kınası gelin evine gönderildikten sonra oyun ve eğlence yeniden başlar ve geceyarısını da geçer. Gündüzün tıkabasa yiyen su gibi de içki için köylü dertlerden kurtulma vesilesi bulduğu için hiç acele etmez. Oyun fasılalarla durur. Çalgı eşliğinde ve “gaydeli” olarak maniler söylemeğe başlanır. Gizli aşklar dile getirilir. Pek çok gönül macerası bu gece ortaya çıkar. Daha önce dedikodusu yapılan olaylar tatlıya bağlanır, aşka yeni düşmüş delikanlılar sevdiklerine manilerle taş atarlar. Ninemden işittiğim bir düğün hatırası mani atışmasının nereye kadar varıldığını göstermesi bakımından kayda değer. Bir düğün esnasında, kadınlı erkekli gece eğlencesinde iki arkadaş sirto oynuyorlar. Tabii arada da manilerle birbirlerine, veriştirmekten geri durmuyorlarmış. Kadınlar safında o zamana kadar ağırbaşlılığı ile tanınan bir kadın dayanamamış ve;

Güvercin geldi bana

Pantolu bilmez yama

Bu canım gurban olsun

Boylu boslu adama

diye bir mani söylemiş. Kastettiği oyunculardan biri imiş ve karısıda oradaymış. O da alt kalmamış ve cevap vermiş;

Hey acamı acamı

Daş atma, gıran camı

Sende utanma yoktur?

Almak isden gocamı.

Tabii halk buna ne mana, ne de ihtimal verememiş. Bir kadınlara bakmışlar bir adama. Adam bu soran bakışlar altında kimbilir hangi hisle ezilmiş ki dayanamamış, hovardalığını itirafa, suçunun cezasını da çekmeğe razı olmuş.

Bu kararını da mani ile açıklamış.

Siz aldınız gararım

O sevgilim, sen garım

Ne gavga edersiniz

ikinize da yarım.

Ve gerçekten düğün sonrası öteki kadına da nikâh kıyıp karılığa almış.

Perşembe gün bir başka âlemdir. Düğün sahiplerinin en telaşlı, konukların da en hareketli günü. Öğleden önce yemek hazırlıkları, öğleyin de konukları ağırlama başlar. Bu son yemektir. Davul zurna eşliğinde yenir içilir, ikindi üzeri gelinle güveyi işleme başlar. Tebrike gelenler para ve her türlü hediyelerini sunarlar, tebrik edip saadetler temennisinde bulunurlar. Akşamüstü artık gelin alayı yapılacaktır. Allı pullu gelin ata bindirilir. Halk toplanır. En önde bayrak, arkasında davul zurna, onun arkasında da sağdıçlar arasında güvey, arkasında at üstünde gelin, ve halk köyün ana yolundan harmanlara doğru yola çıkılır. Yolda fasılalada durup ovnanır. Yaşlı kadınlar bereketli olsun temennisiyle halkın üzerine buğday atarlar, göz tutmasın diye bohur tutarlar. Dura yürüye harmanlara varılır. Gene halka olunur. Çalgı eşliğinde oyunlar oynanır. Sonra güreş tutulur. Kendine güvenenler çıkar, güreşir. Ve başka yoldan düğün evine doğru yola çıkılır.

Perşembe gecesi gerdek (zifaf) gecesidir. Eğlence yoktur. İlk akşam ya köyün imamı, yoksa yakın bir yerin imamı çağrılır. Güvey erkekler arasında, mumlarla camiye götürülür. Namaz kılınır, dualar edilir. Sonra yine ayni kalabalık, ayni merasimle gelinin olduğu eve götürülür. Artık gerdeğe girecektir.

Gelin, gelin alayından geldikten sonra “içeri konur”. Girmeden önce kapının camın dan içeriye bir nar atar. Ayni zamanda kaynanası ile yağlı ballı olsun temennisiyle kaynanasının donuna bal sürer.  İki de nasihat verilir. Birincisi kapının eşiğinden girerken  ayaklarını sürerek girmesidir. Böyle yaptığı takdirde köyün bütün bekar kızlarının talihi açılacağına onların da kısmetleri çıkacağına inanıldığı içindir. İkincisi güvey içeri girerken ayağını basması tembihidir. Bunu yaptığı takdirde de kendi sözü geçeceğine inanıldığı içindir. Gelin içeri konduktan sonra yalnız yenge kadın içeri girebilir. Yatılacak yatağı düzenler ve geline nasıl davranılacağı hususunda nasihatlerde bulunur. Güvey camiden getirildiği zaman bütün bu hazırlıklar bitmiş durumdadır. Güvey kapıdan içeri girerken gençlerin yumruk atması adeti vardır. Fakat sağdıçlar güveyi korur, hırpalanmasını önlerler. Güvey içeri girdikten sonra hazırlanan seccadede secdeye varır. Tanrıya şükür anlamında iki rekat namaz kılar, ondan sonra yenge kadın çıkıp yeni çiftleri başbaşa bırakır.

Cuma sabahı yenge kadın “kızlıkları” alıp önce düğün sahiplerine, sonra da halka gösterir. Bahşiş alır. Gün yükselince artık düğünün son merasimi yapılır. Buna “paça” denir. Öğleye doğru biter. Çalgıcılar bunu bir tekerleme ile bitirirlerdi.

Evi olan evine

Bizim gibi evi olmayan da

Cehennemin dibine. (cali dibine…)

Düğünden sonra gelin bir hafta mübareki sürerdi, ileriki günlerde ayrı bir elbise giyer, tebrik kabul ederdi.

Bu Kısmetli Ne Zaman, Nasıl Çıkardı?

a) Biraz varlıklı ve birbirleriyle iyi geçinen akraba aileler, “Mal dışarı gitmesin”  veya “Havlımda asma dururkana, suyu başgasının havlısına ne dökeyim?” düşüncesinden hareketle daha küçük yaştan “söz keserlerdi”. Oğlan ergenlik çağına erişince “kulağı açılır” yani durumdan haberdar edilirdi. Eğer ailesinin arzusu hilafına harekete niyetlenirse ailenin en yaşlıları baskı yapar, evliliği gerçekleştirirlerdi.

b) Orta hallilerle fakirler söz kesmez, “oğlanınan gız dellalda” derlerdi. Bu söz oğlan istediği kızı seçsin, kız da beğendiği oğlana varsın anlamındadır. Bu oluşuma dâhil olanlar akıllarına estiği zaman nikâh olamaz veya evlenemezler. “Oğlanın cebi ağırlaşsın” yani para kazanıp aile geçindirecek hale gelsin şartını koşarlar. Ancak öylelerine kız verilir. Eğer oğlanın eli iş tutmamışsa kız da fakirse, aileler buna şiddetle itiraz eder, “iki çıplak bir hamama gelişir” veya “bre oğlancıg aç gözünü, garı deyecek duz götün edecek cuz” şeklinde onları caydırmaya uğraşırlardı. Yok, eğer fakirliklerine rağmen münasip görülmüş ise, söz kesilir ve birkaç yıl beklenirdi.

c) Parası olmayan ve başka engeller karşısında olanların başvurduğu yol “kız kaçırmaktı”. Bu yola yaşlı âşıklar, sevdalı gençler ve hovarda geçinenler başvururdu. Kaçırılan kızın ailesi daha fazla rezalete meydan vermemek için onları “sarıp sarmalar” böylece bütün engeller ortadan kalkmış olurdu. İkinci Dünya Harbinden bu yana Kıbrıs Türkleri arasında kız kaçırma olayları pek nadirdir.

d) Aracılarla evlenme: Bu yolla daha çok iç harp öncesi başvurulmuştur. Sebep de herkeste uyanan kasabalı olma merakıdır. “Aman gızım benim gibi eziyetlenmesin, evinde hanım gibi otursun” düşüncesidir. Kız anaları köy köy gezen bezirgân (bohçacı) kadınlardan kızları için kasabalardan birer damat adayı bulmalarını isterler. Tabii bahşiş de adarlar. Bezirgân kadın aslında kimin kız aradığını bilir, önce “Bir bakayım, soruşturayım ” der, habersiz gibi görünür ama “devrisi hafta” gene sökün eder. Bir değil birkaç istekli bulunduğunu müjdeler. Tavsiyelerde bulunur. O gidince kız anası kızının da fikrini alıp mesleği kendilerince uygun olanını seçer. Bezirgan kadın oğlan tarafının da kulağını doldurur.   Artık iki ev arasında mekik dokur. Haberi birinden alır ötekine götürür. Ağırlık, ev, çeyiz (pırtı) mal, hayvan konuları anlatılır. Eğer uzlaşabilecek bir ortam hazırlanmışsa oğlan tarafı adına yakınlarından birisi kızı görmeğe gider. Kızı beğenirse bir gün kararlaştırılır. Oğlan tarafından bir gurup kız evini ziyarete giderler. Evlenme şartlan kesin bir karara bağlanır ve kız “Allah’ın emrine, peygamberin kavline” ana babasından istenir. Herşey önceden bilindiği halde hemen evet denmez. “Kısmetisa” diye acık kapı bırakılır. Birkaç gün içinde de evet cevabı oğlan ailesine iletilir. Yok eğer kız tarafının niyeti yoksa, aracı kadınla gelen ilk akrabaya “bir de babasına soralım”, “gızımızın vagdi değil” veya “vagdımız yogdur” şeklinde cevaplar verilir. Müsbet cevap alındıktan sonra kız tarafı oğlan ailesini davet eder, masa hazırlar ve söz keserler. Baf kazasına bağlı Susuz, Fasula, Aydın ve Kalkanlı köylerinde söz kesiminden sonra oğlan kıza bendo (beşibirlik) vermezse söz geçersiz sayılabilir. Bu şekilde anlaşıldığı halde sonradan vazgeçilen evlilikler olmuştur. Bu durumda yani söz kesildikten sonra kızla oğlan birbirinin “nişannısı” sayılır.

e) Oğlanın kendisi veya ana/babası bir kız beğenir. Bu takdirde kız tarafının ağzı aranır. Tabii bu iş emniyetli kişilerle yürütülür, icabı halinde kızın kulağına da fısıldanır. Eğer meyil hissedilirce köyün “bu hususta pişkin” şahısları vasıtası ile bu arzu daha açık bir şekilde izah edilir. Cevap müsbetse oğlan tarafı “Dünürcü yollar”. Ağırlık, mal, mülk, ev, çeyiz hususları konuşulup karara bağlanır. Dünürcüler birkaç defa gidip geldikten sonra oğlan tarafından yetkili kişiler gider ve kızı ailesinden ister. Bu isteyiş doğrudan doğruya “Allah’ın emrine, peygamberin kavline oğlumuz… ‘ya kızınız … ‘yı isteriz şeklinde olabildiği gibi, dünürcülerinin dillerinin kuvvetine veya bölgelerin durumuna göre farklılık gösterirdi. Mesela Larnaka Kazasında… Dünürcülüğe gidenler kahve ikram edildikten sonra gerçek niyetlerini şu manzumelerle ifade ederlerdi.

Euzubillahi Mineşşeytanirracim

Bismillahirrahmanirrahim

Evinizde var bir padem

Gelişimiz hem uğurdur, hem kadem

Sizden bir cevahir isterik

Ya evet deyin ya hayır: Allah’ın emri peygamberin kavli üzerine oğlumuz … ‘a giziniz … ‘ı isterik. Düşünüp bir garara varmanız için birkaç gün sonra gene gelirik … derlerdi. Veya;

Ağzımızda dua var

Ayağımızda oğur var

Tanrı dileğiyle gızınız..’ı isdeyen var

Vereceğiniz cevabıla sağ barınağınızda yüzük var.

Veya;

İyi niyetilan evimizden galkdık

Murat göstermeğe geldik

HakTeala emretmiş gızınız … ı

Oğlumuz …’ya istemeğe geldik

Şeklinde gerçek niyetlerini ortaya atarlardı.

Karpaz Köylerinden Büyükkonuk (Komikebir’de) oğlan tarafı kız istemeğe gittiğinde şu sözleri söyler.

Uzun uzun gozlar;

Yeter olsun sözler

İşte geldik bizler

Ne dersiniz sizler?

Eğer cevap olumlu ise cevap şöyle olurdu;

Tencerede gaynayan otdur

Ben yemem, garnım tokdur

Bu söylediğiniz sözlere (Aile  münasip görürse)

Hiç bir diyeceğim yokdur.
Lefkoşa’da da ayni şekildedir.   (M.   İslamoğlu, K.T. Folkloru)

Mağusa Kazasının kaza merkezinde ise dörtlük biraz değişiktir.

Havlınızda var bir padem

Bu gelip gitmem oğur, kadem

Senden bir cevahir isterim

Verecen, yoksa ne den (dersin?)

Eğer kız tarafı niyetli değilse cevap olumsuz olurdu ve şu şekilde verilirdi.

Bişirdiğim otdur,

Yeyemem, garnım tokdur

Bu söylediğiniz sözler

Hiç gaibimde yokdur.

Yine Mağusa kazasına bağlı Melunda (Mallıdağ) köyünde olumsuz cevap;

Tavada bişen otdur,

Oğlunuza göre gızımız yokdur; şeklinde verilirdi.

Eğer cevap musbet ise, yukarıdaki dörtlükte olduğu gibi;

Tencerede bişen otdur

Yeyemem garnım tokdur

Bu söylediğiniz sözlere

Hiç bir diyeceğim yokdur.

Bir başka müspet cevap ise

Merdevenden enerim

Altın nalin geyerim

Gocam gelsin söyleyim

Size cevap vereyim.  Şeklinde evliliğe itirazları olmadığını belirtirlerdi.

Köylerde oğlan tarafının kızı tanımak için vesileler icat etmesine veya fırsat kollamasına lüzum yoktur. Çünkü köy dar bir çevredir ve herkes herkesi tanır. Bayram ve düğün esnasındaki eğlenceler sırasında da oğlan aşkını az çok manilerle duyurmuş bulunur. Köylü bunu anlar, dedi kodusunu da yapar, ama kız istenirken yolunca yordamınca yapılmasını kınamaz, aksine arzular ve bunu yapmayanlara hor bakar. Söz kesildikten sonra, durum ne olursa olsun uzun süre beklemek âdeti yoktur. Hemen “kâğıtlar asılır”.  Bunun müddeti onbeş gündür. Bu onbeş gün zarfında kız veya oğlanla ilişkileri olanlar varsa bile itiraz etmez. Şimdiye kadar itiraz etme görülmemiş bir durumdur. Kâğıtlar asıldıktan sonra taraflar beraberce kasabaya iner, gelinlikleri, güveylikleri, yüzükleri “sımarlar veya kesdirirler”. Oğlan kıza, kız da oğlana hediyeler (giyecek ve süs eşyaları) alırlar. Nikâh merasimi hazırlıklarına başlarlar. Bu hazırlık varılan anlaşmaya göre değişir. Eğer yalnız tebrik kabul edilecekse basdiş (pasta) ısmarlanır, şekerleme alınır. Akrabalar ve yakın köylerden gelecek davetliler için de yemek hazırlanır. Eğer düğündeki gibi tören yapılacaksa hazırlıklar da ona göre geniş tutulur.

Davet bir hafta önceden ve gülsuyu ile yapılır. Taraflardan birer kadın ellerinde gülümdanlar mahalle mahalle dolaşıp kişileri düğüne davet ederler.

Bizden evvelki nesiller, evi nasıl düzenler, nasıl evlenirlerdi?

Köylüler arasında bir laf vardır. “Giz gundagda, cehiz sandıkda” derler. Kanımca köy erkeklerinin fazla çocuklarını oğlan istemelerinin başlıca sebebi de budur. Çünkü kız çocuğu sahibi ana, kızı daha bebek yaştayken sandığın bir köşesinde çeyiz biriktirmeğe başlar. Bunları, ya köy köy gezip öteberi satan bohçacı kadınlardan veya her kasabaya inişte gücünün yettiği kadar, çarşıdan alır. Azar azar biriktirir. Tabii bunlar para ile olur. Satın alınan eşyalar, bakır kap kaçak, cam eşya, porselen eşya altın ve altından mamul süs eşyası, elbiselik v.s.dir. Cam eşya kadeh takımları, vazo gülümdan, içki takımları, şerbet takımlarından meydana gelirdi. Kap kaçak ise, mali duruma göre bakır kazan, tencere, sini, tava, tas, güğüm, ibrik, sürtecek, kevgir, kepçe v.s. olurdu. Süs eşyaları bilhassa altın (lira, bendo, beşibirlik) bilezik (düz veya burma) göğüs ve baş iğneleri, gerdanlık ve çeşitli yüzüklerden meydana gelirdi. Porselen eşya ise lamba, çeşitli yemek ve kayık tabakları, süs tabaktan, topraktan ve sırlı vazolar idi. Ve raflara dizilirdi. Bu eşyaların yekunu büyük bir para tutardı. Ama azar azar alındığı için külfet teşkil etmezdi. Tabii kız bir taneden fazla mesela iki üç tane olursa o aile her birine ayrı ayrı hazırlamak zorundaydı. Bu ise kelimenin tam manası ile külfetti. Ama ne olursa olsun azar azar biriktirme takdire şayan bir yoldu. Çünkü gelinlik çağına gelmiş her genç kızın çeyizi hazırdı. Geriye bir “pırtı” kalırdı. Pırtı karyola dolap, camlık (vitrin), boro, masalar, kanepe ve sandalyeler idi. Bunlar mutlaka düğün öncesine bırakılırdı. Güvey nasıl arzu ediyorsa veya başka yere taşınmak gerekirse, ona göre ayarlanıp “pırtı biçtirilirdi”.

Yatak takımlarına, örtülere, yer döşemelerine para verilmezdi. Anne “böcü dutar” (ipek böceği besler), bundan “güğül çıkarır”, tezgâha verip, idare, bürüncük ve şal dokuturdu. Yatak ve yorgan örtüleri bunlardan yapılırdı Kışın kullanılmak üzere yün bükülür, (eğirilir), yine tezgaha verilip ihram dokutulurdu. Tezgâhta dokunan diğer bir ev eşyası ise kilimdi. Kilim bugünün halı vazifesini görürdü. Anne elbise artıklarını atmaz, şeritler halinde kesip saklar, yeterince birikince de verip dokuturdu. Bu kilimler yatak ve misafir odalarının altına serilirdi. Yataklar için gerekli malzeme yündü. Köylü her sene kendi koyunlarından bir iki hayvanın yününü seçip ayırır, zamanla da yataklara yetecek kadar yün kendiliğinden birikmiş olurdu. Yorganlar ise düğün hazırlıkları sırasında düşünülürdü. Ekseriyetle yorgancılar eve çağrılır ve güzel örnekli “gelinnik yorganlar” diktirilirdi. Yatak örtüleri, yastık zarları (kılıfları) masa-örtüleri, perdeler, namsiye ve yatak çevresindeki tenteler ya anne veya bizzat kız tarafından işlenir, bohçalanırdı. Böylece gelinlik çağına gelmiş her genç kızın çeyizi, köylü deyişi ile “bir tamam” hazırlanmış olur, artık kısmetlisini beklerdi.






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Siteniz:
Mesajın:

 
  Bugün 184 ziyaretçikişi burdaydı!