Blog Sitem
  La Fontaine Masallar
 
AGUSTOSBÖCEĞİ İLE KARINCA
Ağustosböceği bütün yaz
Saz çalmış, türkü söylemiş.
Karakış birden bastırınca
Şafak atmış zavallıda;
Bir şey bulamaz olmuş yiyecek:
Koca ormanda ne bir kurtçuk, ne bir sinek.
Gitmiş komşusu karıncaya:
— Aman kardeş, demiş, hâlim fena; Bir şeycikler ver de kışı geçireyim. Yaz gelince öderim,
Hem de faizi maiziyle; Ağustosu geçirmem bile. Ödemezsem böcek demeyin bana. Karınca iyidir hoştur ama Eli sıkıdır: Can verir, mal vermez.
— Sormak ayıp olmasın ama, demiş; Bütün yaz ne yaptınız?
— Ne mi yaptım? demiş ağustosböceği; Gece gündüz türkü söyledim;
Fena mı ettim sizce?
— Yoo, demiş karınca, ne mutlu size; Ama hep türkü söylemek olmaz; Kışın da oynayın biraz.
29
KARGA İLE TİLKİ
Bay karga konmuş bir dala Koca bir peynir ağzında. Tilki kokuyu almış gelmiş:
— Günaydın, Sayın Karga, demiş; Bu ne güzellik böyle: Bakmaya doyamıyorum size.
Şu tüylere bakın, pırıl pırıl;
Sesiniz bilmiyorum nasıl;
O da renginiz kadar güzelse
Ne yalan söyleyeyim
Bu ormanda güzel yoktur üstünüze.
Karga bu sözlere bitmiş:
— Şuna bir gak diyeyim de ses görsün, demiş; Gak der demez peynir düşmüş, tilki yutmuş.
— Kara bayım, demiş kargaya; Şu sözümü hiç unutma, Kaptırdığın peynire değer: Her dalkavuk çıkarı için över, Yüzüne güler, peynirini yer. Karganın aklı gelmiş başına
İş işten geçtikten sonra.
30
ÖKÜZ OLMAK İSTEYEN KURBAĞA
Kurbağa bir öküz görmüş çayırda, Bayılmış boyuna boşuna. Kendisi yumurta kadar yok, İlle de öküze benzeyecek: Ikınmış, sıkınmış, gerinmiş, Kabardıkça kabarmış, şiştikçe şişmiş. Bir yandan da dişisine sorarmış:
— Nasıl, hanım, öküz kadar oldum mu?
— Nerde, demiş hanım.
— Al öyleyse, demiş, Biraz daha şişmiş:
— Şimdi nasılım?
— Vazgeç bu sevdadan canım.
— Sen dur hele, demiş bücür kurbağa, Şişmiş bir daha, bir daha.
Derken çat demiş çatlamış!
Dünya böyle sersemlerle dolu: Her bakkal illa han hamam yaptıracak, Her küçük prensin elçileri olacak, Her markinin sürü sürü uşakları!
31
İKİ KATIR
İki katır yürüyormuş yan yana,
Biri yulaf yüklüymüş, biri para:
Köylülerden tuz vergisi toplamışlar,
Koca bir heybe dolusu mangır.
Para yüklü katırda bir çalım, bir çalım,
Başı havalarda,
Boynunda çıngırak şıngır mıngır:
Zenginim zengin der gibi, sağa sola.
Derken eşkıyalar sökün etmiş;
Doğru vergi katırının üstüne tabii...
Yakalamış geminden, durdurmuşlar.
Katır diretmiş, savunmaya kalkmış parayı.
Eşkıyalar da veryansın etmiş sopayı.
İşte o zaman ağlamış katır,
Ve dert yanmış tanrılara:
— Ben böyle mi olacaktım, demiş, Yulaf yüklü katıra
Fiske bile vurulmasın da, Ben dayak yiyeyim ölesiye!
— Ya, kardeş, demiş öteki;
Yüksek işler iyilik getirmez her zaman; Yulaf taşımakla kalsaydın benim gibi, Başına bir belâ gelmezdi.
32
KURTLA KÖPEK
W
Köpekler kuş uçurmaz olmuş çiftlikten
Kurt çelebi tazıya dönmüş açlıktan.
Bir deri bir kemik, dolaşırken dağda
Bir çomar görmüş, ama ne çomar.
Kerli ferli, yağlı besili, parlak tüylü.
Yolunu şaşırmış besbelli.
Saldır, lokma lokma et şunu,
Hazretin canına minnet,
Ama bakmış, kan gövdeyi götürecek:
Kelleyi pahalıya vereceğe benzer
Bu koçak köpek.
Aşağıdan almış, ne yapsın;
Ahbaplığa dökmüş, biraz da pöhpöhlemiş:
— İyi ense yapmışsınız maşallah! demiş.
— Sizin de elinizde bayım, demiş köpek, Benim gibi beslenmek.
Bırakın şu ormanları, beni dinleyin.
Yaşamak değil bu sizlerinki.
Hep böyle sefil, perişan, serseri,
Açlıktan ölmek hepinizin kaderi.
Nedir bu canım,
Ne rahat uyku, ne rahat lokma,
Her şeyiniz can pahasına.
Gelin benimle de dünya varmış deyin.
33
Kurt sormuş:
— Orda işim ne olacak benim?
— Hiç canım, demiş çomar, işten değil: Fakir fukaraya saldırmak,
Evin adamlarına kuyruk sallamak,
Efendine hoş görünmek, hepsi bu kadar.
Buna karşılık yağlı gündelik;
Bütün artıklar senin:
Tavuk kemiği mi istersin,
Güvercin, bıldırcın kemiği mi istersin!
Üstelik sırtın okşanır sabah akşam.
Kurdun ağzı kulaklarına varmış
Gözleri dolmuş sevinçten.
Kurt, köpeğin boynunda bir iz görmüş çepeçevre
— Bu da nesi? demiş.
— Hiiç, demiş köpek.
— Hiç, ama ne?
— Değmez söylemeye, nenize gerek?
— Söyleyin canım, merak ettim.
— Tasmanın yeri olacak; Hani bağlıyorlar ya arada bir...
— Ne? Bağlıyorlar mı? demiş kurt; Öyleyse her istediğiniz yere gitmek yok!
— Her zaman yok, ama ne çıkar bundan?
— Ne mi çıkar? Bundan çıkar ne çıkarsa! Sizin olsun eti de, kemiği de; Dünyaları verseler yokum bu işte.
Böyle demiş kurt çelebi, der demez de çekip gitmiş. Gidiş o gidiş.
34
KEÇİ, KOYUN VE KISRAK ASLANLA ORTAK
Evvel zaman içinde bir gün,
Kısrak, keçi ve kız kardeşleri koyun
Bir aslanla birlik olmuşlar.
Yaman bir aslanmış bu, çevrenin derebeyi.
Kazançta da, kayıpta da ortağız demişler.
Ertesi gün bir geyik düşmüş nasılsa
Keçinin kurduğu ağlara.
Hemen ortaklarına haber salmış keçi.
Toplanmışlar hemen ve aslan
Pençeleriyle sayıp ortakları tek tek
— Dört kişiyiz, demiş bu avı paylaşacak. Der demez de dörde bölüvermiş geyiği. Birinci parçayı kendine ayırmış, tabii Aslan payı olarak:
— Bu parça benim, demiş, biliyorsunuz neden: Benim adım aslan da ondan.
Buna karşı bir diyeceğiniz olamaz sanırım.
Yasaya göre ikinci parça da benim hakkım
Dileyen kitapta yerini bulur:
En güçlü kimse en haklı odur.
Üçüncü parça en değerli ortağın olacak:
Ben değilim de kim o en değerli ortak?
Dördüncü parçaya gelince, ha, bak!
O parçaya el uzatanın
Kafasını koparırım, inanın!
35
HEYBE
I
Zeus bir gün bütün canlıları çağırtmış.
— Gelsinler, demiş, toplansınlar ayakucumda, Ve kim yaradılışında kusur buluyorsa Söylesin çekinmeden,
Düzeltmesi benden.
— Önce sen konuş, demiş maymuna. Şaşmam doğrusu kendini kusurlu bulmana, Bir kendine bak, bir ötekilere, Hangimiz daha güzel yaratılmış diye. Baktın mı? Söyle şimdi bana,
Kendi halinden memnun musun?
— Ben mi, demiş maymun, Neden memnun olmayacakmışım? Kimse kalkamaz suratımda kusur aramaya. Ama ayı kardeşin suratı öyle mi ya? Aceleye gelmiş bir karalama zavallınınki. Bana sorarsa hiç resmini yaptırmamalı. Ayı gelmiş ortaya, iki yana sallanmış; Herkes, halinden yakınacak sanmış.
Ne gezer, övmekle bitirememiş biçimini; Fili eleştirmiş bir hayli;
— Nedir, demiş, o biçimsiz, o çirkin irilik? Kulaklarından kesip kuyruğuna eklemeli. Akıllı sandığımız file gelince sıra
36
O da bir yanını komamış övülmedik;
Balinayı eleştirmiş o da;
— Bu kadar şişmanlık düşman başına, demiş.
Derken karınca gelmiş,
O da peynir kurdunu fazla ufak bulmuş...
Minnacık kurda şöyle bir bakınca
Kendini bir dev gibi görmüş karınca.
Zeus bakmış her yaratık halinden memnun,
Hep kendileri güzel, başkası çirkin.
Savmış hepsini Zeus Baba gülerek.
En çok da insanoğluna gülmüş olsa gerek.
Bizden çılgını var mı kendini beğenmede?
Benzerlerimizi vaşak gözüyle sezer,
Kendimize kirpi gözüyle bakarız.
Kendimizde her kusuru bağışlar,
Başkasında pireyi deve yaparız.
Hepimizin omuzuna, doğuştan,
Çift gözlü bir heybe asmış sanki Yaradan.
İnsanın oldum olası taşıdığı bu heybenin
Arka gözü kendi kusurlarımız içindir,
Ön gözüyse başkalarının kusurları için.
37
KIRLANGIÇ VE KÜÇÜK KUŞLAR
Bir kırlangıç dünyayı geze dolaşa
Çok şeyler öğrenmiş.
Atalarımız ne demiş:
"Bir şeyler kalır çok görenin kafasında."
Bizim kırlangıç önceden bilirmiş
Büyük küçük bütün fırtınaları,
Gemiciler ondan alırmış haberi.
Bir gün, bir yerde, kırlangıç bakmış,
Tarlasına, sıram sıram
Kenevir tohumu ekiyor köylünün biri.
Kırlangıç çağırmış küçük kuşları,
— Bakın, demiş, sizin kuyunuzu kazıyor bu adam.
Bana göre hava hoş, çeker giderim burdan,
Ama korkarım sizin haliniz duman.
Şu elin savurduğu tohumlar yok mu,
Başınıza örülen bir çoraptır sizin,
Her attığı tohum bininizin öksesi,
Benden size söylemesi.
Günü gelip kenevir sicim oldu mu
Seyreyleyin size kurulacak dolapları.
Ya ölüm, ya zindan gayrı sizlere:
Kiminize kafes, kiminize tencere.
Onun için, gelin, dinleyin beni,
Yeyin şu tohumların hepsini.
38
Yaz günü kırlangıcı kim dinler, Küçük kuşlar diledikleri yemi yemişler. Kenevir başlamış büyümeye yeşil yeşil. Kırlangıç bir kez daha uyarmak istemiş Dünyadan habersiz küçük kuşları: Koparın, demiş, bir bir koparın Bu kötü tohumdan çıkan yapracıkları. Onlar büyüdü mü kendinizi yok bilin. Kuşlar kırlangıca kızmış,
— Aman ne şom ağızlısın, demişler, Hem sonra kaç bin kuş ister Bütün o filizleri yolmak için? Kenevir büyüdükçe büyümüş, Kırlangıç, kuşları bir kez daha uyarmış:
— Bakın, demiş işler kötü,
Kötü tohum yurdunuzda aldı yürüdü. Bugüne dek inanmadınız bana, peki, Ama bir gün baktınız ki insanoğlu Buğdayları büyüye dursun tarlada, Vakit bulmuş kuş avlamaya surda burda, Kurmuş ağlarını dağda bayırda, Siz küçük kuşları avlamak için. Ya hiç çıkmayın yuvanızdan, Ya da göç edin başka bir yere: Ördek, turna ne yapıyorsa Siz de onlar gibi yapın. Ama siz küçüksünüz, doğru, Geçemezsiniz bizim gibi çölleri, denizleri. Size göre iş değil yeni dünyalar aramak. Yapabileceğiniz tek şey bence Duvar deliklerine saklanmak olacak. Kuşcağızlar yorulmuş kırlangıcı dinlemekten, Başlamışlar cıvıl cıvıl ötüşüp durmaya. Tıpkı Troyalılar gibi, zavallı Kassandra Başlarına geleceği haber verirken. Onlara olan bizimkilere de olmuş,
39
Nice kafesler kuşlarla dolmuş.
Hep böyle kendi bildiğimizi okuruz yalnız Bela başımıza gelmedikçe inanmayız.
40
ŞEHİR FARESİYLE TARLAFARESİ
Bir varmış bir yokmuş Bir şehir faresi varmış; Bir gün yolu yordamıyla Tarlafaresini yemeğe çağırmış.
Bir Türk halısı üstüne Bir sofra kurulmuş, şahane. Ne yemekler, ne yemekler... Gitmeyen bilmez şehire.
Böyle ziyafet görülmemiş, Hiçbir şey eksik değilmiş. Ama tam yemek başlarken Farelerin iştahı kesilmiş:
Ayak sesleri gelmiş birden Evin üstünde bir yerden; Şehir faresi fırt bodruma, Tarlafaresi de peşinden.
Ses seda kesilmiş yukarıda, Fareler çıkmış meydana. Şehirli fare, buyurun, demiş, Soğumasın bizim kızartma.
41
Ben doydum, demiş tarlafaresi, Yarın bize beklerim sizi. Bizde böyle kral sofraları yok, Fıkara işi bizimkisi.
Ama yediğin boğazında kalmaz, Ayak mayak sesi duyulmaz. Haydi hoşça kal kardeş, Korkulu yemek bana gelmez.
42
KURTLA KUZU
Kim daha güçlüyse hep odur haklı; İnanmayan dinlesin bu masalı.
Kuzunun biri su içiyormuş Pırıl pırıl bir dereden. Aç bir kurt çıkagelmiş yukardan, Av peşinde besbelli.
— Vay, demiş öfkeyle; Sen kim oluyorsun da, Suyumu bulandırıyorsun benim? Şimdi anlatırım ben sana.
— Aman efendim, demiş kuzu; Kızmayın da bir bakın nerdeyim. Ben nasıl bulandırırım suyunuzu, Akıntı benden yana.
Siz yukardasınız.
Ben yirmi adım aşağıda.
— Onu bunu bilmem, demiş canavar; Bulandırıyorsun işte, o kadar.
Hem dahası var, hımbıl:
Sen bana küfretmişsin geçen yıl.
— Nasıl olur Devletlim, demiş kuzu; Geçen yıl dünyada yoktum.
Süt kuzusuyum, baksanıza.
43
— Sen değilsen kardeşindir, ukala.
— Kardeşim yok ki küfretsin size.
— Seninkilerden biridir öyleyse; İşiniz gücünüz beni çekiştirmek, Çobanlarınız, köpeklerinizle birleşerek. Hepsini anlattılar bana.
Size artık haddinizi bildirmeli,
Deyip kesmiş devletli;
Kaptığı gibi kuzuyu doğru ormana
Ve orada
Görmüş hesabını güzelce;
Danıştayı, yargıtayı, hepsi içinde.
44
İNSAN VE İMGESİ
Kendinden başkasını sevmeyen biri, En güzel insan sanıyormuş kendini. Aynaları bozuk olmakla suçluyormuş, Bu aldanış içinde pek de mutluymuş. Talih perisi bir hayli uğraşmış, Saplantısından kurtarmak için adamı; Boyuna sürüyormuş gözleri önüne Bayanların sessiz danışmanlarını: Evlerdeki, dükkânlardaki aynaları; Çapkınların ceplerindeki, Güzellerin kemerlerindeki aynaları. Ne yapsa beğenirsiniz bizim Narsis? İn cin uğramaz yerlere gitmiş, Aynalara dayanamaz olduğu için. Ama gittiği ıssız yerde Pırıl pırıl bir kaynaktan çıkan derede Görmüş yine kendini, küplere binmiş; Burda da çıktı karşıma, demiş, Bu aslı astarı yok görüntü. Elinden gelen her çareye başvurmuş Suya çevrilmesin diye gözü. Ama o kadar güzelmiş ki dere Bir türlü ayrılamıyormuş biçare. Anlıyorsunuz değil mi,
45
Nereye getirmek istiyorum sözü? Hepinize söylüyorum: Gerçeğe böylesine sırt çevirme Hepimizin beslediği bir hastalıktır. Ruhumuz, bu kendine âşık adam, Aynalar, hep başkalarının sersemlikleri, Aynalar, bizim kendi kusurlarımızı Olduğu gibi gösteren ressamlardır. Dereye gelince, bilmeyen var mı dereyi: La Rochefoucault'nun Özdeyişleri.
46
ÇOK BAŞLI EJDERHAYLA ÇOK KUYRUKLU EJDERHA
Türk padişahının bir elçisi Alman imparatoruna gelmiş bir ara. Tarihlerin yazdığına göre bu elçi Kendi padişahını övmüş Almanlara.
— Bizim sultan, demiş;
Çok daha kudretlidir sizin imparatordan. Alman'ın biri üstelemiş:
— Bizimkinin öyle beyleri var ki, demiş; Her biri bir devletin başıdır,
Her bey ayrı bir ordu çıkarır. Türk elçisi uyanık adammış, Lâfın altında kalmamış:
— Evet, demiş; duymuşluğum var; Başlarına buyrukmuş sizin beyler. Ama bakın bu durum ne getirdi aklıma, Olmayacak bir şey, ama oldu, ben gördüm. Çitle çevrili bir yerde oturuyordum,
Bir de baktım yüz başlı bir ejderha,
Yüz başını birden
Geçirmiş çitin deliklerinden.
Sen gel de korkma,
Kanım donacaktı nerdeyse.
Ama korktuğumla kaldım, o başka.
Ejderhanın başları girdi,
47
Gövdesi giremedi çitten içeri. Bitti derken bu korkulu rüya, Birde baktım bir başka ejderha; Bu seferki tek başlı, yüz kuyruklu, Geldi çitin önünde durdu. Beş başladım yine Ecel terleri dökmeye. Bu ejderhanın tek başı Giriverince bir delikten, Gövdesi, kuyrukları, muyrukları Süzülüp geldi ardından, Deliği açtıkça açaraktan. Anladınız mı ne oluyor Bu iki ejderha? Biri sizin imparator, Biri bizim padişah.
 
48
HIRSIZLAR VE EŞEK
Çaldıkları bir eşek yüzünden Kavga çıkmış iki hırsız arasında. Biri satalım, öteki satmayalım derken Kapışmışlar yumruk yumruğa. Bizimkiler kozlarını paylaşadursun Bir üçüncü hırsız gelmiş Ve almış eşeği, savuşmuş...
Eşek kimi zaman zavallı bir memlekettir;
Hırsızlar da suya da bu krallar,
Ha Transilvanyalı, ha Türk, ha Macar...
İki yerine üç örnek verdim bol keseden
Bu maldan dünyada çok var da ondan.
Aldıkları ülke
Hiçbirine kalmaz çoğu zaman;
Onlar tutuşunca cenge
Bir dördüncü hırsız çıkagelir
El koyar uysal eşeğe.
49
TANRILARIN KORUDUĞU SİMONİDES
Üç türlü kimse var ki bu dünyada
Ne kadar övsen o kadar kârlı çıkarsın:
Kimdir bunlar? Tanrılar, metresin ve kralın.
Malherbe böyle der, ben de katılırım ona.
Geçerli bir öğüt bu, bütün çağlar için.
Övgü gıdıklar, kazanır her yüreği:
Avlayan onunla avlar güzelleri.
Göreceksiniz bu anlatacağım masalda
Tanrılar nasıl karşılıyor övülmeyi.
Atinalı şair Simonides
Bir atleti övecekmiş sipariş üstüne.
Bakmış, konu bir hayli tıkız:
Atletin soyu sopu ünsüz mü ünsüz:
Babası orta halli bir bezirgan
Kendisinde de bacak gücü var sadece.
Ne yapsın, nesini övsün zavallı şair?
Bir şeyler söyledikten sonra ona dair,
Kastor ve Polluks'a.
Yıldız olup göklerde gezen
İki dost tanrıya getirmiş sözü:
— Onlardan ayrılmamalıdır, demiş,
Bütün atletlerin gözü.
Bu kardeş yıldızlar, demiş, şöyledir, böyledir:
Onları örnek alan yükselir, yücelir.
50
Uzatmayalım, övgüsünün üçte ikisini Bu tanrılara ayırmış bizimki. Atlet, bir kese altın verecekmiş şaire; Ama görünce övgünün kısırlığını, Üçte bire indirmiş kesedeki altını; Açıkça da taş atmış şaire:
— Üst tarafını Kastor'la Polluks'tan al, diye. Ama, demiş,
Onlar borçlarını ödeye dursun,
Ben de ağırlamak isterim sizi:
Buyurun, bu akşam şeref verin soframıza:
Seçkin kişiler, yakınlarım, dostlarımla.
Simonides kabul etmiş bu daveti,
Övgüsüne karşılık, hiç değilse,
İyi bir yemek yerim diyerek.
Yaman bir ziyafet: Yenilmiş, içilmiş;
Herkesin keyfi yerindeymiş.
Derken bir hizmetçi gelmiş koşa koşa:
İki adam var, demiş kapıda:
Sayın Mimonides'i istiyorlar acele.
Şair kalkmış sofradan
Herkes atıştırıp dururken.
Gelen iki adam meğerse Cevza burcunun
Övdüğü iki yıldız Tanrısıymış.
Teşekkür etmişler şairin övgüsüne,
Karşılık olarak da
Bir haber vermişler kendisine:
— Bu ev yıkıldı yıkılacak, Hemen uzaklasın burdan, demişler. Olmuş dedikleri: Bir direk devrilmiş; Ve bütün tavan inivermiş birden Sofranın ve davetlilerin üstüne. Bununla da yetinmemiş,
Şairin öcünü alan tanrılar: Atletin bacağını kırmış bir direk. Çoğu sakatlanan davetliler
51
Kaçışmışlar yel yepelek.
Ün Tanrısı yaymış haberi dört bir yana.
Bir hayli gürültü koparmış bu mucize;
Tanrılar şairi seviyor diye de
İki kat artmış şiirlerinin ücreti.
Ve ondan övgü istemekte yarışa giren
En soylu kişiler bile şart koşmaz olmuş
Atalarının da övülmesini.
Başta söylediğime dönüp derim ki:
Tanrıları ve benzerlerini
Övmekte kusur etmeye gelmez.
Şiir Tanrıçası Melpomene de
Para işlerinde küçük düşmek istemez.
Değeri yüksek tutulmalı bizim sanatın.
Şanları şerefleri artar
Bize güler yüz gösteren büyüklerin:
Olympos'la Parnassos'un eskiden
Kardeşçe geçinmeleri bundan.
52
ÖLÜMLE MUTSUZ ADAM
Mutsuzun biri Tanrı'nın günü Yardımına çağırıyormuş ölümü:
— Ey ölüm, diyormuş; Öyle can atıyorum ki!
Çabuk gel, son ver bu çekilmez hayatıma. Adama iyilik edeceğine inanmış ölüm, Vurmuş kapıya, girmiş, çıkmış karşısına.
— Aman bu ne? diye bağırmış bizimki; Atın şunu, gözüm görmesin!
Ne iğrenç şey! Diken diken oldu tüylerim. Yaklaşma ölüm! Çekil git, ölüm!
Maecenas çapkın bir erkekmiş, Der ki bir yerde:
— Erkekliğimi alsınlar isterlerse, Kötürüm olayım, kör, topal olayım; Elverir ki yaşayayım:
Yeter bana bu, yeter de artar bile.
Ölüm, sen de ne olur hiç gelmesem: Herkesin dilediği bu senden.
53
Bu konuyu Ezop bir başka türlü işlemiş, aşağıdaki masalda göreceğiniz gibi. Ben konuyu daha geniş tutmak için böyle istemiştim. Ama biri bana masalın aslından ayrılmamakla çok daha iyi edeceğimi, Ezop'un en güzel nüktelerinden birini atlamış olduğumu söyledi. Bunun üzerine yeniden ele aldım işi. Eskilerden bir adım ileriye gitmesini beceremiyorum: Bize yalnız artlarından gitme şerefini bırakmışlar. Ama kendi masalımı yine de Ezop'unkinin yanına koydum; buna layık olduğu için değil, Maecenas'tan aldığım sözü atmamak için; o kadar güzel, o kadar yerinde söz etmiş ki.
54
ODUNCUYLA AZRAİL
Yoksul bir oduncu varmış,
Yaş bir yandan, iş bir yandan belini bükmüş;
Yüklemiş odunları sırtına,
Yürüyormuş ahlaya uflaya.
Zor adım atıyormuş zavallı,
Karşı yamaçtaki kulübesine doğru.
Bakmış olacak gibi değil,
Yıkmış yükünü yere
Oturup başlamış düşünmeye:
— Nedir, demiş, şu dünyada çektiğim? Bir gün rahat nefes almış değilim. Kim var benden daha yoksul?
Dur yok, dinlen yok; Ekmeksiz kaldığım günler çok. Çoluk çocuk bir yandan, Askeri, tahsildarı bir yandan; Borç desen gırtlağıma kadar Bir de üstelik bu odunlar!
— Yeter artık, demiş, bu işkence bitsin: Hey Azrail, neredesin?
Sen misin çağıran: Azrail inivermiş yukardan, Dikilmiş oduncunun karşısına, Sormuş ne istiyor diye.
55
— Şey, demiş oduncu; istediğim bir yardım: Şu odunu sırtıma ver diye çağırdım. Canımı almaya kalkma sakın; Nasıl olsa yakında alacaksın.
Ölüm gelir siler bütün dertleri; Siler ama, bize uğramasın daha iyi. Gerçek dileği şudur her insanın: Her mihnet kabul, tek ölüm olmasın!
ORTA YAŞLI ADAM VE İKİ METRESİ
Orta yaşlı bir adam
Bakmış ak düşüyor saçlarına
Demiş artık vakit tamam
Girmeliyim dünya evine.
Dünyalığı da bol olduğundan ötürü
Tümen tümenmiş seçebilecekleri:
Gözüne girmek isteyen isteyene.
Onun için pek acele etmiyormuş bizimki;
Bir can yoldaşı bulmak kolay iş mi?
İki dul üstünde duruyormuş en çok:
Biri daha körpe, öteki fazlaca olgunmuş;
Olgunmuş ama, bilmişliğiyle onarıyormuş
Doğanın yıktığı yerleri mihrabında.
Bu iki dul kahkah kihkih, al takke ver külah
Oynayıp durmuşlar bizim bekârla,
Ve bu arada her biri
Kendi çıkarına uydurmak istemiş
Evlenecekleri adamın kellesini.
Yaşlı dul her gelişinde
Birkaç siyah kıl kopanyormuş adamın saçından
Kendine benzesin diye görünüşünde.
Genç dulsa ak saçlarını yoluyormuş
Olduğundan daha genç görünsün diye.
İki dul öylesine çalışmış ki
56
57
Damdazlık olmuş bizim kır saçlının başı,
Anlamış sonunda işi:
— Candan teşekkürler, demiş kadınlara,
Beni bu kadar iyi kırptığınız için.
Kazancım kaybımdan çok bu işte;
Kurtuldum evlenmekten ikinizden biriyle
Hanginizi alsam kendi keyfimce değil;
Sizin keyfinizce yaşayacakmışım,
Dertlere düşecekmiş dertsiz başım:
Güle güle güzeller
Aldığım ders verdiğim saçlara değer.
58
TİLKİYLE LEYLEK
Tilki hocanın iyiliği tutmuş bir gün,
Hacı leyleği yemeğe buyur etmiş
•— Ama, demiş tilki; bizde misafir
Umduğunu değil, bulduğunu yer.
Meğer tilkinin cimrisi hepsinden betermiş:
Bir çorba çıkarmış topu topu,
O da sulu mu sulu.
Hem nerde getirse beğenirsiniz? Tabakta!
Leylek gagasıyla uğraşadursun,
Tilki bitirmiş hepsini bir solukta.
Leyle kızmış, ama çekmiş sineye.
Bir zaman sonra
O da tilkiyi buyur etmiş yemeğe.
— Hay hay, demiş tilki; nasıl gelmem? Ben dostlara naz etmesini sevmem. Tam saatinde gelmiş,
Leyleğe türlü diller dökmüş. Şu güzel, bu güzel, Hele yemeğin kokusu, Gel iştahım, gel! Gerçi tilkilerin iştahı Pek nazlı değilmiş ama, Et kokusu başka şeymiş:
— Kuşbaşı galiba, demiş;
59
Bayılırmış etin böylesine,
Hele kıvamında pişmişine.
Derken yemek sofraya gelmiş,
Gelmiş ama, nasıl?
Kokusunu al, eti ara da bul!
Dar boğazlı, upuzun bir çömlek içinde,
Tam leyleğin gagasına göre.
Tilki burnunu burgu etse nafile.
Kısmış kuyruğu, evine dönmüş.
Aç kaldığına mı yansın,
Bir kuşa rezil olduğuna mı?
El âlemi aldatanlar, Bu masal size: Bir gün sizi de sokarlar Kurduğunuz kafese.
60
ÇOCUKVE ÖĞRETMEN
Size bir şey anlatayım da görün
Yersiz azarını bir hödüğün.
Bir çocuk Seine Nehri kıyısında
Güle oynaya koşarken
Suya düşmüş nasılsa.
Boğuldu boğulacakken
Bir söğüt dalı yetişmiş imdadına.
Yapışakalmış yavrucak:
Allah'tan başka kimseler yok kurtaracak.
Tam o sırada bir öğretmen
Geçecek olmuş yukarıdan.
Çocuk bar bar bağırmış,
Hocasını imdada çağırmış.
Hoca durmuş,
Sularla pençeleşen çocuğu görmüş,
Hemen başlamış azarlamaya:
— Pis yumurcak! Koşar mısın kıyıda?
Budur işte haylazlığın sonu!
Okul nasıl adam etsin seni?
Zavallı anan baban ne yapsın?
Peşinde mi dolaşsınlar Allah'ın günü?
Nedir çektiği sizden zavallıların?
Keyif sizin, dert onların...
Bu türlü bir sürü laftan sonra öğretmen,
61
Çekmiş çıkarmış çocuğu nehirden. Çoklarına taş attım bu hikâyemde, Vırvırcı, dırdırcı, ukala büyükler Görmüşlerdir kendilerini öğretmende. Az değil, sürüyledir bu hödükler. Soylarını bereketli kılmış Tanrı. Dünyanın her yerinde, her işinde Durmadan işler ağızları. Be mübarek adam, önce kurtar beni, Sonra çekersin söylevini!
62
HOROZLA İNCİ
Horoz çelebi bir gün
Bir inci çıkarmış çöplükten.
Hemen kuyumcuya gitmiş:
— İyi bir şeye benziyor, demiş; Gel, al şunu da,
Bir mısır tanesi ver bana.
Cahilin birine babası, Bir kitap bırakmış ölürken, Eski bir elyazması. Hemen gitmiş kitapçıya:
— Bak, demiş, kapağı meşinden. Gel, al şunu da,
Bir liracık olsun ver bana.
YABANARILARIYLA BALARI LARI
Sanatçı işinde belli olur.
Sahipsiz kalmış bir petek bala
El koymak isteyen yabanarılarıyla
Balarıları davalı olmuşlar,
Gelmiş yargıcın önüne dizilmişler.
Yargıç bir eşekarısıymış, ama
Kesip atılır görünmüyormuş bu duruşma.
Dinlenen tanıklara göre
Peteğin çevresinde, uzun bir süre
Arıya benzer birtakım kanatlı hayvancıklar
Vızıldamış durmuşlar;
Bir hayli sarı ve uzunca boyluymuşlar.
E peki, ne var bütün bunlarda
Yabanarılarına benzemeyen?
Eşekarısı çıkamaz olmuş işin içinden.
Yeniden sorup soruşturmuş
Belki bir ipucu verirler diye
Karıncalara bile başvurmuş.
Onlar da ışık tutamamış bu davaya.
Sonunda akıllı bir arı,
— Ne olur, demiş; bırakalım bütün bunları.
Nerdeyse altı ay oldu bu dava başlayalı,
Hâlâ başladığımız yerdeyiz.
Bu arada kurtlar yiyor petekteki balı.
64
Sayın Yargıç bu işi artık bitir deriz. Bıkıp usanmadılar mı bunca vız vızdan? Bitsin gayrı bu atışmalar, tartışmalar, Bunca tutanak, mutanak, bunca çan çan, Gidip çalışalım bu yabanarılarıyla biz, Belli olur bir gün içinde Böyle petek, böyle bal yapan hangimiz. Yabanarıları buna olmaz deyince Anlaşılmış bu sanattan anlamadıkları Ve eşekarısı vermiş balı sahiplerine. Keşke bütün davalar böyle bitebilse, Bu işlerde Türklerin yolundan gidilse! Sağduyu varken kara kitap nemize gerek Ne diye bunca masraf, bunca emek. Yeseler insanı neyse, kemiriyorlar, Sürüncemelerle canından bezdiriyorlar. O kadar, ki sonunda İstiridyenin içini yargıç yiyor, Davacılara kabukları kalıyor.
65
MEŞEYLE SAZ
Meşe, bir gün, saza demiş:
— Doğrusu Tanrı size gadirlik etmiş. Minnacık serçe konsa üstünüze Beliniz bükülüverir.
Suları ürperten seher yeli
Baş eğdirir size
Bir de benim şu dağ gibi gövdeme bak!
Güneş bile zor giriyor içime,
Fırtına dallarıma oyuncak.
Her esen yel sana bora,
Bana kasırgalar meltem.
Bari gelip gölgemde yaşasan da
Üzerine kanat gersem.
Ama sizin soy nedense gider
Sulu, rüzgârlı yerlerde biter.
Acıyorum sizlere,
Doğa haksızlık etmiş sazlara.
— İyi yüreklisin, demiş saz meşeye; Eksik olma, ama bizim için üzülme. Benden çok sen kork rüzgârdan: Ben eğilirim, kırılmam.
Doğru, bugüne kadar dayanmışsın, Dimdik durmuş, boyun eğmemişsin. Ama sertin serti var,
66
Bir gün, bakarsın, sana da çatar.
Demeye kalmamış rüzgâr patlamış,
Bir karayel, bir karayel ki neuzübillah!
O güne dek kimseler rastlamamış
Böyle belalısına.
Rüzgârlar anası Kuzey,
En azgın oğlunu salmış dünyaya.
Saz eğilmiş, meşe dayanmış,
Derken karayel arttıkça artmış.
Sonunda birdenbire gelmiş meşenin hakkından:
Göklere değen başını sermiş yere,
Köklerini çıkarmış yedi kat yerden.
67
S
 n
HER ŞEYİ ZOR BEĞENENLERE KARŞI
Esin Perisi Kalliope bana da verseydi
Sevgililerine verdiği şairliği
Ezop'un yalanlarıyla dolardı şiirim:
Şiirle yalan yoldaştır benim bildiğim.
Ama Parnas Dağı beni sevmez pek
Gücüm yetmez o güzelim uydurmalara
Yapabileceğim ışık tutmaktır onlara:
Denediğim de bu; daha iyisini başkası yapsın.
Ama ben de yeni bir dille
Kurdu kuzuyu konuşturdum, unutulmasın.
Daha da ileriye gittim:
Ağaçlar, bitkiler bile
Konuşur yaratıklar oldu bende.
Büyücülük denmez mi bu yaptığıma benim?
Bir de eleştirmencilerimize sormalı
Amma da büyütüyorsun, derler
Beş altı çocukça masalı.
Peki baylar, daha anlı şanlı konular,
Daha parlak sözler mi istiyorsunuz?
Buyurun, bende öylesi de var:
Yunanlılar on yıldır süren savaşta henüz
Dokunmuş değildiler Troya'nın surlarına.
Yüz kez, bin kez kuşattılar, sardılar,
Mağrur şehir duruyordu ayakta hâlâ.
Sonunda bir tahta at yarattı Minerva.
I
71
Eşi menendi görülmemiş bu yapma atın Saklandı karnına kurnaz Odysseus'la Yiğit Diomedes, azgın Aias ve bir yığın İyi kılıç kullanan savaş erleri, Girmek için bu dev azmanıyla birlikte Troya'nın büyük kapısından içeri, Tanrılarına bile meydan okuyarak. Boşa gitmemiş bu yaman savaş tuzağına Büyük bir sabır ve özenle harcanan emek.
— Yeter, diyecek şimdi bir eleştirici, Fazla uzun bu cümleler, soluk alsamza Sonra nedir o tahta at sanki?
O, karında kahramanlar, ordular? Karganın sesini öven tilkiden Daha olağan değil ki bütün bunlar. Üstelik bu tumturaklı üslup da Hiç uymuyor sizin kişiliğinize. Peki, daha aşağıdan alalım öyleyse: Kıskanç Amaryllis bir gün, tek başına, Sevgilisi Alkippos'u düşünüyordu; Koyunları ve köpeğinden başka Yaşlı gözlerini gören yok sanıyordu. Tirsis gördü, saklandı söğüdün ardına, Ve duydu çoban kızının seher yeliyle Yolladığı sözleri sevgilisine.
— Dur, diyor yine eleştirici;
Bir bozukluk var bu son kafiyede... Daha zengin olmalı, olabilirdi bence, iyisi mi yeniden yapın bu iki dizeyi.
Hay kör olası eleştirmen,
Biraz susar mısın artık sen!
Ne diye kesersin masalımı?
Ne hallere düşerim bilmem,
Sana kendimi beğendirmek istersem.
Zevkin fazla inceldi mi yanarsın,
Hiçbir şeyin tadına varamazsın.
72
SIÇANLARIN OTURUMU
Bir kedi varmış, adı Karabela, Duman attırıyormuş sıçanlara. Öylesine kırmış geçirmiş ki Gözlerden kaybolmuş sıçan milleti. Sağ kalanların her biri bir delikte, Açlıktan tahtaları kemirmekte. Karabela kedi olmaktan çıkmış, Şeytanın ta kendisi olmuş gözlerinde. Derken Karabela, günün birinde, Sıçan koklamaktan bıkmış, Kaldırmış kuyruğu, çıkmış sokağa, Bir dişi kedi aramaya. Hemen de bulmuş belalısını, Mart sefasıdır başlamış uzaklarda. Bu arada sıçanların artakalanı, Fırsat bu fırsattır deyip, Bir delikte burun buruna verip, İvedi bir oturum kurmuşlar, Ölüm kalım meselesi üstünde durmuşlar Başkan, en tedbirli sıçan, Düşüncesini söylemiş yekten: — Bence, demiş, her şeyden önce, Ne yapıp yapmalı, Karabela'nın boynuna
73
Bir çıngırak aşmalı.
Üstümüze yürüdü mü çıngırak öter,
Her sıçan da gireceği deliğe girer.
Başka çare yok, deyip kesmiş,
Herkes başkandan yana oy vermiş.
Bundan iyi akıl can sağlığı.
Gel gelelim çıngırağı nasıl aşmalı?
Biri demiş, benden paso,
Öteki demiş, ben miyim Allah'ın budalası?
Kaytaran kaytarana,
Oturum da ermiş sona.
Ben ne oturumlar gördüm böylesi, Boşuna toplar, konuştururlar herkesi. Sıçanlar değil, papazlar, başpapazlar, Toplanır, toplanır, hiçbir iş yapmazlar. Konuşmaya geldi mi, Sarayda akıl öğreten bol; İş yapmaya geldi mi, Tek kişi ara da bul.
74
KURT TİLKİYE KARŞI MAYMUN DA YARGIÇ
Kurt, malımı çaldılar diye tutturmuş,
Tilkiye yüklemiş suçu:
Hem sabıkalı çünkü, hem de komşusu!
Çıkmışlar yargıcın önüne,
Yargıç da kim? Maymun.
Avukat tutmamış hiçbiri,
İki tarafın da çenesi kuvvetli.
Laftan öyle arapsaçına dönmüş ki iş
Yargıçlar Tanrısı Themis bile
Böyle karışık dava görmemiş.
Maymunun başı dertte:
Hangisine hak versin?
İkisi de hinoğluhin.   .
O buna yüklenmiş, bu ona,
Bir yaygara, bir curcuna,
Derken maymun kesmiş atmış:
— Uzun etmeyin dostlarım, demiş;
İkinizi de iyi bildiğim için
Basıyorum ikinize de cezayı:
Sen, kurt, malın çalınmadan çalındı diyorsundur;
Sen, tilki, kurdun malını çalmışsındır.
75
Yargıç şöyle düşünmüş olsa gerek: Kötülerin hakkı ceza görmektir: Ceza yersiz de olsa yerindedir.
Kimi sağduyulu kişiler bu maymunun yargısmdaki olanaksız ve tutarsız yanın düzeltilmesi gerektiğini ileri sürdü. Ben masalı Fhaidros'tan böylece aldım ve bana kalırsa asıl hoşluğu da yargının böyle oluşundadır.
76
İKİ BOĞA, BİR KURBAĞA
İki boğa cenge tutuşmuş Hangisinin olacak diye İnek Hanım ve çayır çimen... Bir kurbağa vakvak eder dururmuş Boğalar dövüşürken.
— Nen van kardeş? demiş Vakvak milletinden biri.
— Ne olacak? Baksana, demiş bizimki; Bu kavga bitti mi ne olacak? Yenilen boğa çayırdan kovulacak! Kovuldu mu ne ot bulacak, ne çiçek.
O zaman bizim bataklığa gelecek,
Sazları kasıp kavurmaya.
Yandı ayağının altında kalan kurbağa!
Bugün beni ezer, yarın seni.
Görürsün neye mal olacak bize
İnek Hanım'ın yüzünden çıkan kavga.
Hacı vakvak korkmakta haklıymış;
Yenilen boğa
Gelmiş sığınmış sazlığa.
Gezdikçe yemiş, yedikçe gezmiş,
Her adımda bir kurbağa ezmiş.
Ah, böyledir işte bu dünya:
Hep küçükler yanar
Büyükler azıtınca!
77
YARASAYLA İKİ GELİNCİK
Yarasa dediğimiz kuşun ne idüğü
Pek belli değildir bilirsiniz:
Kimine göre faregillerdendir,
Kimine göre kuşgillerdendir bu hemşehrimiz.
Bir yarasa dalmış bir gün, tepesi üstü
Bir gelinciğin yuvasına.
Farelere diş bileyen gelincik
Yürümüş üstüne hemen haklamak için:
— Sen ha, demiş; ne suratla gelirsin evime? Az mı kötülük etti
Seninsoyun sopun benim milletime?
Fare değil misin sen?
Ben de gelincik değilim, sen fare değilsen.
— Aman, rica ederim, demiş yarasacık; Farelerle ne ilişkim var benim?
Ben fare ha? Kim çıkarmış bu dedikoduyu?
Benim yok o taraklarda bezim:
Kuşum ben; gözün kanatlarımı görmüyor mu?
Yaşasın göklerde uçan soyum!
Bu sözlere aklı ermiş gelinciğin:
— Haydi, uç git, demiş yarasaya. İki gün sonra bizim şaşkın
Bir başka gelinciğin yuvasına düşmüş, Ama bu gelincik de kuşlara düşmanmış.
78
Uzun burunlu Bayan Yarasa'yı Kıtır kıtır yiyecekken kuş diye, — Aman etme, demiş yarasa; Kanatlarıma bakıp beni kuş sanma: Fareyim ben, yaşasın faregiller! Ve kuşların canını alsın Jüpiter! Yarasa bu kurnazlığıyla Kurtarmış canını bir kez daha.
Çoklarını gördük böyle,
Tehlike karşısında bayrak değiştiren.
Aklını yitirmeyen, adamına göre,
Yaşasın kral der kimi zaman,
Kimi zaman da: Yaşasın krala kumpas kuran!
79
KANATLI OKLA VURULAN KUŞ
Bir kuş
Kanatlı bir okla vurulmuş.
Can çekişirken biçare
Şöyle dert yanmış kadere:
— Olur mu bu, kuş kendi kendini vurur mu?
Ah zalim insanoğulları,
Bu ölüm araçlarını
Bizim kanatlarımızla uçurtmanız
Ne kötü bir şaka, ama gülmeyin:
Sizin başınıza gelen de budur çok kez:
Unutmayın hikâyesini Yafes'in:
Oğullarının bir yarısı
Öbür yarısının baş belası.
80
DİŞİ KÖPEK VE ARKADAŞI
Bir dişi köpek ha doğurdu ha doğuracak,
Bir yer arıyormuş yükünü boşaltacak.
Yalvar yakar bir ahbabını razı etmiş
Kulübesini ona bırakmaya birkaç gün.
Ve atmış kapağı içine hemen.
Günler sonra ahbabı gelmiş kapıya,
Kancık, aman ne olur, demiş,
İki hafta daha kalayım burda
Yavrular daha zor duruyor ayakta.
Uzatmayalım, bu istediği de olmuş.
İki hafta sonunda ahbabı,
— Yeter gayrı demiş, özledim artık
Evimi, odamı, yatağımı.
Bu sefer dişlerini göstermez mi kancık:
Çıkarım, demiş, çıkarabilirsen eğer
İçerdeki aslanlarımla beraber.
Yavrular çoktan çıkmış meğer yavruluktan.
Kötülere ne verse pişman olur insan. Ödün verdiğini geri almak için Gırtlaklaşmak zorunda kalırsın, Mahkemelere düşer, savaşlar açarsın. Bir ayağını ele geçirmesinler Dördünü de alırlar birer ikişer.
81
KARTALLA BOKBÖCEĞİ
Kartal, tavşan kardeşi kovalıyormuş. Bir delik ararken zavallı, çıka çıka Bokböceğinin yuvası çıkmış karşısına: Böylesi sığınak düşman başına, Ama girmiş içine ister istemez: Kartal saldırınca sığınağın üstüne Bokböceği girmiş araya: — Kuşların sultanı, demiş; kolay sizin için Bu zavallı konuğumu kapıp götürmek; Ama ne olur, küçük düşürmeyin beni; Ya bağışlayın canını biçarenin Ya benimkini de beraber alın. Komşum, kaç yıldır ahbabım o benim. Zeus'un kuşu cevap bile vermeden, Bir kanat vuruşta sersemletmiş böceği Ve almış götürmüş tavşan kardeşi. Bokböceği fena içerlemiş bu saygısızlığa, Vızz diye uçmuş kartalın yuvasına O gelmeden kırmış yumurtalarını, Tazecik, nazlı yumurtalarını, En tatlı umutlarını koca kartalın, Bir tekini bile bağışlamadan. Kartal dönüp görünce başına geleni, Cıyak cıyak ne yaygara koparmış düşünün: Kimden öç alacağını bilememesi
82
Çileden çıkarıyormuş onu büsbütün. Havaya gitmiş sızlanıp yakınmaları; Yaslı bir ana olarak geçirmiş o yılı. Ertesi yıl daha yükseğe kurmuş yuvayı. Bokböceği oraya da yetişmiş, Yumurtalar o yıl da güme gitmiş. Tavşan kardeşin öcü alınmış artık. Bu sefer altı ay sürmüş kartalın yası, Ormanları tutmuş ağıtlarının yankısı. Ganymedes'i kanatlarında kaçıran kuş Sonunda tanrılar kralına başvurmuş; Götürmüş bütün yumurtalarını Zeus'un etekleri içine bırakmış, Tanrı korumak zorunda kalsın diye. Orda da yumurtalara dokunmazlar ya! Düşman yine de bırakmamış yakasını: Bir tezek kırıntısı düşürüvermiş Zeus'un güzelim kaftanı üstüne; Eteklerini silkeyince Tanrı Fırlatıp atmış pisliği ve yumurtaları. Kartal bu densizliğini öğrenince Zeus'un Sarayını bırakıp gitmeye kalkmış;
— Çıkarım, demiş, senin uyduluğundan. Uğramam göklerine, gider çölde yaşarım. Zavallı Zeus susmuş, ne diyebilir?
Olsa olsa bokböceğini
Yüce divanın önüne çıkarabilir.
Çağırmış ve böcek anlatmış olan biteni.
Kartalı haksız bulmuş ölümsüz yargıçlar,
Ama iki düşmanı barıştıramamışlar.
Tanrılar kralı düşüne taşına,
Şu çareyi bulmuş sonunda:
— Bir başka mevsime alınsın, demiş; Kartalın sevişip yuva kurma zamanı; O mevsimde bütün boklugiller Kışlak arayıp dağ sıçanı gibi Saklansın, gün ışığına çıkamasınlar.
ASLANLA KÜÇÜK SİNEK
— Çekil git, miskin yaratık, pis ufaklık! Bir gün böyle demiş sineğe aslan, Sinek de meydan okumuş hemen:
— Ne sandın? demiş; Kral dediler sana diye Korkacak mıyım senden? Vızgelirsin bana. Öküzden güçlü olmayasın; Öküzü yıldırmışım ben! Sinek der demez bunu, Çalmış hücum borusunu, İlkin açılmış şöyle bir, hız almış, Sonra vızzz aslanın ense köküne. Aslan öfkeden delirecek;
Ağzı köpük saçarmış, gözleri şimşek.
Derken bir kükreyiş kükremiş ki
Allak bullak olmuş dünya,
Korkudan kaçan kaçana.
Bütün bunlara sebep kim?
Ufacık bir sinek!
Bu minnacık piç kurusu
Isırmadık yer komamış koca aslanda,
Kıçından tut burnuna,
Burnunun da deliğine dek.
84
Haşmetli ha kudurdu, ha kuduracak...
Görülmez düşmanıysa memnun,
Hora tepiyor sevinçten;
Gülüyor aslanın diş diş, pençe pençe
Kendi kendini didiklemesine.
Kan revan içinde zavallı,
Kendi öfkesi tüketmiş aslanı,
Soluk soluğa yıkılmış yere.
O zaman artık sinek
Çekilmiş kavgadan göğsünü gererek
Zafer boruları çalmış bu sefer.
Ve gidip dört bir yana haber
Vereyim derken,
Düşmüş örümceğin ağına,
Örümcek de bakmış icabına.
Bu masal bize ne öğretir?
İki şey bence; biri şu:
Küçük düşman çokluk büyüğünden beterdir.
Öteki de şu:
Büyük belalardan kurtulur da insan
Pisi pisine gidebilir.
I
85
SÜNGERYÜKLÜ EŞEKLE TUZ YÜKLÜ EŞEK
Bir eşekçi, elinde asa,
Bir Roma impatoru edasıyla
Sürüyormuş uzun kulaklı iki düldülü.
Biri sünger yüklü, bıraksan uçacak;
Öteki ağır aksak,
Sırtında şişeler varmış gibi
Tıka basa tuz doluymuş küfeleri.
Bizim üç ahbap çavuş az gitmiş uz gitmişler
Dere tepe düz gitmişler
Varmışlar geçit veren bir ırmağa
Ve bakın orda neler gelmiş başlarına.
Oysa her gün de geçerlermiş aynı yerden
Eşekçi sünger yüklü eşeğe binmiş
Sürmüş tuz yüklüsünün ardından
Gel gör ki bu öndeki eşeğin
Keyfince yürüyesi gelmiş
Ve ayakları yerden kesilmiş.
Tekrar su yüzüne çıkınca da
Kaçmış gitmiş hoplaya zıplaya.
Neden derseniz, sularla cenkleşirken
Öylesine erimiş ki sırtındaki tuz,
Tüy gibi hafif bulmuş kendini birden
Uzun kulaklı dostumuz.
Sünger yüklü öbür dostumuz da
Aynı yolu tutmaya kalkmaz mı!
Koyun gibi uymuş başkasının kafasına
Gırtlağına kadar battığı sularda
Kendisi, eşekçi ve sünger
Bir hayli içki devirmişler:
— Sünger içer de biz içmez miyiz?
Demiş eşekle eşekçimiz.
Ama sünger öyle hızlı içmiş
Ve öylesine ağırlaşmış ki birden
Kıyıyı bulamamış eşek bu kadar yükle;
Üstelik eşekçi de bir yandan
Sıkı sıkı sarılmış boynuna can havliyle
Ha boğuldu, ha boğulacaklarken
Gelmiş, canlarını kurtarmış birisi
Kimmiş gelen, önemli değil orası.
Şu dersi aldık ya, o yeter bize:
Herkesin gidişi bir olmamalı,
Her gördüğünü yapanın yamandır hali.
Buydu demek istediğim başlarken söze.
87
ASLANLA FARE
Herkes herkese yardım etmeli, Ben büyük, o küçük de dememeli. İki masalım var bunun üstüne, Başka da bulurum isteyene.
Aslan toprakla oynuyormuş bir gün;
Bir de bakmış pençesinde bir fare.
Aslan, aslan yürekliymiş o gün,
Kıymamış canına, bırakmış yere.
Boşuna gitmemiş bu iyiliği.
Kimin aklına gelir
Farenin aslana iyilik edebileceği?
Etmiş işte, hem de canını kurtarmış.
Günün birinde aslan
Biraz çıkayım derken ormandan,
Düşmüş bir tuzağa,
Ağlar içinde kalmış;
Kükremiş durmuş boşuna.
Bereket fare usta yetişmiş imdada:
— Bu iş kükremekle değil,
Kemirmekle olur, demiş.
Başlamış incecik dişlerini işletmeye
Gelmiş ipin hakkından kıtır kıtır.
Bir ilmek kopunca ağdan hayır mı kalır?
Sabır, biraz da zaman
Güçten, öfkeden daha yaman.
88
GÜVERCİNLE KARINCA
Bu masalda hayvanlar küçük, Ama gördükleri iş yine büyük.
Bir güvercin su içiyormuş,
Durgun bir derenin kıyısında.
Bir de bakmış zavallı bir karınca
Su içeyim derken dereye düşmüş,
Çırpınıp duruyor biçare,
Kıyıya varabilir mi, nerede!
Güvercin acımış,
Bir saman çöpü atmış suya,
Çöp, iskele olmuş karıncaya,
Çıkmış üstüne, kurtulmuş.
Derken bir serseri çıkagelmiş,
Yalınayak, elinde tüfek.
Görünce güzelim güvercini,
— Yaşadık, demiş, okşamış tüfeğini.
Haşlaması mı, kızartması mı diye
Düşünüp nişan alırken,
Karınca ısırıvermiş topuğundan.
Uf deyip kımıldayınca gebeş,
Gökleri boylamış güvercin kardeş.
Akşam yemeğine güvercin ha?
Soğan ekmek nene yetmiyor, mankafa!
KUYUYA DÜŞEN MÜNECCİM
Yıldız falına bakan bir müneccim Boylamış kuyunun dibine bir gün. — Zavallı sersem, demiş herkes; Bastığın yeri göremezken doğru dürüst, Gökleri okumak nene gerekti senin.
Nice insan, daha uzaklara gitmeden,
Ders alabilir bu serüvenden.
Çok az insan var ki dünyamızda
Hoşlanmasın duyunca, biz ölümlülerin
Kaderin kitabını okuyabileceğini.
Nedir ama Homeros'un ve Homerosgillerin
Destanlara döktükleri o kitap?
Nedir eskilerin rastlantı,
Bizim alın yazısı dediğimiz şey?
Rastlantının bilimi olur mu hiç?
Olabilirse, yanlış o zaman
Rastlantı, kader, talih demek buna:
Hangisi hesaba gelir bunlardan?
Yüce isteklerine gelince
Her şeyi yaratanın,
Her yaptığı işte bir bildiği olanın,
Kim bilir bunları kendisinden başka?
Kimin haddine içindekini okumak onun?
90
Oturup yıldızların alnına mı yazmış,
Gelecek zamanların gecesinde,
Karanlıklara sarılı bunca sırları?
Ne diye yapsın bunu.
Evren ve dünyamız üstüne kitap yazanların
Kafalarını yorsun, işletsin diye mi?
Kaçınmaz belalardan
Kaçınılmasını bilelim diye mi?
Rahatımızı kaçırmak için mi yoksa?
Öğrenip başımıza gelecekleri,
Gelmeden günümüz zehir olsun diye mi?
Büyük hata, büyük suç daha doğrusu
Böylesi saçmalıkları aklından geçirmek.
Gökkubbe başımız üstünde devinir durur,
Yıldızlar yürür döner yörüngelerinde.
Güneş ışık saçar her gün bize;
Her gün aydınlığa çevirir karanlıkları.
Yalnız şudur bence
Bundan çıkarabileceğimiz düşünce:
Bir zorunluktur güneşin
Işık salıp dünyamızı aydınlatması;
Mevsimleri getirip tohumu oldurması;
Türlü bedenler üstüne
Türlü etkileri olması.
Üstelik, evrenin değişmez düzeni
Nasıl bağdaşır değişken talihle?
Bana bakın, koca şarlatanlar,
Siz, yıldız fallarına bakanlar,
Çıkıp gidin bir an önce
Avrupa krallarının saraylarından,
Bütün üfürükçülerle birlikte:
Onlarınki kadar boştur
Sizin bütün söyledikleriniz de.
Fazla öfkeye kapıldım galiba;
Dönelim bizim kuyuya düşen ahbaba.
Uydurma bilgileriyle bu müneccim,
91
Haddini bilmezliği bir yana, ta kendisidir Boş kuruntular peşinde koşanların Önlerindeki tehlikeyi görecek yerde Başı göklerde dolaşanların.
92
TAVŞANLA KURBAĞALAR
Bir tavşan düşünüyormuş deliğinde,
(Delikte ne yapsın düşünmesin de?)
Dalmış derinlere tavşan
Daldıkça da dertlenmiş.
Bu hayvanın pek yüzü gülmez ki zaten
İçini kemiren korku yüzünden.
— Ne mutsuzluk, diyormuş kendi kendine; Korkak yaradılmış olmak.
Yediğin yemek boğazından gitmez, Hiçbir şeyin tam keyfini çıkaramazsın. Her an yerinden hoplamak zorundasın. Yaşamak mı denir bu benimkine? Kör olası korku, uykularımı bile Gözlerim açık uyutturuyor bana. Bir sivri akıllı çıkar:
— Siz de korkmayın öyleyse, der. Laf mı bu?
Korkak korkmaz olur mu?
Hem öyle geliyor ki bana,
Koskoca insanlar da düşüyor korkuya.
İşte böyle düşünürmüş bizim tavşan,
Kulaklar kirişte,
El ayak tetikte.
Bir yel, bir nefes, bir gölge, bir çıt,
93
Yürek hemen pıt pıt.
Uzatmayalım, dertli tavşan,
Kader üstüne akıl yorarken,
Bir hışırtı olmuş yukarıda;
Kendini dar atmış dışarı.
Bir koşu geçtiği gibi çayırı
Gölün kıyısını boylamış.
Bu sefer kurbağaların ödü patlamış,
Cup cup atlamışlar suya,
Her biri girmiş bir deliğe.
— Yaa, demiş tavşan;
Demek yalnız ben değilmişim korkan,
Benden korkanlar da varmış ha?
Bir tek değil hem de, bir sürü kurbağa!
Ben neymişim meğer,
Ne korkular salmışım kim bilir,
Bugüne dek ortalığa.
Hiçbir korkağı yoktur ki dünyanın Kendinden daha korkağını bulmasın.
94
HOROZLA TİLKİ
Gün görmüş, açıkgöz bir horoz, Ağaçta nöbet bekliyormuş. Tilki yanaşmış güler yüzle:
— Kardeş, demiş; müjde! Savaşanlara son verildi, son! Barış oldu bütün dünyada. Haberi yaymaya geldim,
İn aşağı da öpüşelim.
Hadi bekletme, duramam pek;
Yirmi köyüm var gidilecek.
Hem nöbet möbet yok artık, bitti;
Rahat rahat gezebilirsiniz şimdi.
Tavuk, horoz işinize bakın, korkusuz;
Size yardım etmek dostluk borcumuz.
Söyle seninkilere sevinsinler,
Bu gece bayram etsin, hora tepsinler.
Sen de gel artık, haydi;
Gel de kardeş kardeş öpeyim seni.
— Tilki kardeş, demiş horoz; Bundan hoş, bundan tatlı haber olmaz! Hele bunu senden duymak yok mu, Bitirdi beni doğrusu.
Bak, iki tazı da geliyor karşıdan; Onlar da müjdeci anlaşılan
95
Görsen ne koşuyor kâfirler;
Nerdeyse gelirler.
Dur, ben de ineyim de bari,
Tatlı tatlı konuşalım hep beraber.
— Hoşça kal, demiş tilki;
Ben kaçayım, yolum uzun.
Öpüşmek başka zamana kalsın.
Hazret dar atmış kendini ormana. Barışta iş yok deyip kendi kendine. Horozsa başlamış keyfince ötmeye: Koca tilkiye tilkilik ettim diye.
96
KARTAL OLMAK İSTEYEN KARGA
Göklerin kralı kartal
Kaptığı gibi kaldırmış bir koyunu.
Karga görmüş bunu, bitmiş.
Boyu bir karıştır ama karganın,
Kartaldan aşağı kalmaz oburlukta.
Tutturmuş ben de koyun kaldıracağım diye
Başlamış sürünün üstünde dönmeye.
En besili, en güzel koyunu seçmiş,
Tam bir kurbanlık, tanrıların ağzına layık,
Bakmaya doyamıyormuş karga:
— Seni kimler büyüttü böyle, demiş;
Bu ne et, bu ne yağ, bu ne kuyruk güzelim?
Gel seninle gezmelere gidelim,
Demiş ve birden saldırmış,
Şaşkınlıktan meleyen koyuna.
Meğer mübarek hayvan
Koca peynirden daha ağırmış.
Üstelik bir belalı postu da varmış;
Kıvrım kıvrım, bin bir büklüm;
Nuh Baha'nın sakalı hak getire.
Bizimkinin pençeleri dolaşmış mı yünlere,
Kurtarabilirsen kurtar.
Zavallı uğraşırken nefes nefese,
Çoban gelmiş,
97
Yakalamış kargayı atmış kafese. Çocuklarına vermiş oynasınlar diye.
Boyuna bakmayanın sonu budur; Yankesici hırsızlığa kalktı mı tutulur. Her cana kıyan bey paşa olmaz ya! Sen de git yiyebileceğin haltı ye.
HE RAYA DERT YANAN TAVUS KUŞU
Tavus kuşu Hera'ya dert yanıyormuş;
— Tanrıça, demiş; boşuna yakmıyor değilim; Öyle bir ses vermişsin ki bana
Kimselere hoş gelmiyor en tatlı dilim. Oysa bülbül, o minnacık kuş Nerden bulup o tatlı, o güzelim sesleri Tek başına şeneltiyor baharı? Junon kızmış:
— Kıskanç kuş, demiş; susmak düşerdi sana; Bülbülü kıskanmaya ne hakkın var senin? Senki boynunu çepeçevre saran
Bütün bir gökkuşağıyla donanmışsın,
Renk renk, çeşit çeşit ipeklerden.
Sen ki salınıp gezerken alım çalımla
Öyle zengin bir kuyruk gerersin ki ortaya
Kendini kuyumcu dükkânında sanır insan.
Göklerin altında hangi kuş var
Senin kadar gözlere şenlik olan?
Her yaratıkta bütün değerler olamaz ki
Her birine ayrı özellikler vermişiz:
Kimi görkemlidir, kimi güçlü,
Şahin çeviktir, kartal atılgan.
Karga iyi haber getirir, kuzgun kötü haber
Hepsi seslerinden memnundurlar.
Kes sen de yakınmayı,
Yoksa alırım sırtındaki urbayı.
100
KADIN OLUVEREN KEDİ
Bir adam kendisine tutkunmuş delice,
Yokmuş dünyada başka yaratık
Ondan güzel, ondan sevimli, ondan ince.
Hele tatlı tatlı miyav deyince
Kendinden geçiyormuş bizim âşık.
Gerçekten delirecek neredeyse.
Tanrılara yalvarmış yakarmış;
Büyülere, üfürüklere başvurmuş,
Sonunda peki demiş tanrılar.
Bir sabah uyanmış bakmış ki
Kadın oluvermiş kedisi.
Hemen o sabah girmiş gerdeğe.
Kedisine tutkun dostumuz
Bu sefer karısına deli divane.
Hiçbir güzel kadın
Böyle güzel gelin olmamış;
Hiç kimse karısından
Böylesine tat almamış.
Geceleri gündüz olmuş adamın.
O karısını okşamış, karısı onu:
Kedin karın olmuş, ötesi var mı?
Mutlu koca unutmuş gitmiş,
Karısının eskiden kedi olduğunu.
Derken, gecelerden bir gece,
101
Fareler de girmiş gerdeğe:
Başlamışlar hasırı kemirmeye.
Kadın bıraktığı gibi
Sevgili kocasını yatakta,
Dikilivermiş ayağa, beklemiş tetikte.
Birden fırlamış, tutamamış fareyi.
Dönmüş kocasının yanına.
Fareler yine gelmiş,
Kadın yine fırt aşağı,
Bu sefer yakalamış bir tanesini.
Fareler şaşırakalmış:
Bu ne biçim hanımefendi?
Tıpkı kedi.
Can çıkar, huy çıkmaz.
Bir yaşı geçti mi insan
Kolay kolay değişmez.
Testi içeceğini içmiş artık,
Kumaş gireceği biçime girmiş.
Ağzınla kuş tutsan,
Gitmez yerleşen alışkanlık.
Kamçı, kırbaç kâr etmez,
Tabiat Nuh der, peygamber demez.
Demir sopayla döv,
Sopan eğrilir;
Kapıdan kov,
Pencereden gelir.
102
ASLANLA EŞ E KAVDA
Hayvanların kralı bir sabah Bolcana av bulmayı koymuş aklına. Doğum gününü kutlayacakmış güya... Aslanın avı serçe merçe olacak değil ya: İyisinden, güzelinden yabandomuzları, Ve de geyikler, ceylanlar istemiş canı. Öylesine önem vermiş ki aslan bu işte Özel bir görev yüklemiş Sesi, Stentor'u bastıran eşeğe,
— Sen, demiş; benim borucubaşım olacaksın. Götürüp eşeği av yerine
Dallar, yapraklarla gizleyince de;
— Şimdi, demiş; var gücünle anıracaksın! Düşünmüş, doğru da düşünmüş ki aslan, En korkusuz hayvanları bile
Alışkın olmadıkları bu yaman boru
Uğratır sığınaklarından dışarı.
Birdenbire korkunç bir gürültüdür kopmuş
Şaşkına dönmüş ormanın bütün konukları.
Dört bir yana kaçan kaçana
Ve tabiî düşen düşene
Aslanın amansız pençesine.
— Gördün mü ne yamanmışım, demiş eşek Avın bütün şerefini benimseyerek.
103
— Gerçekten, demiş aslan; yiğitçe anırdın. Bilmesem ne mal olduğunu Ben bile korkardım, doğrusu.
Eşek kızabilse kızacak,
Ama nerde o yürek!
Aslan alay etmekte de haklı üstelik;
Eşeğin caka satması da çekilmez doğrusu.
Yaradılışına aykırıdır bu.
104
EZOP'UN AÇIKLADIĞI VASİYETNAME
Ezop üstüne söylenenler doğruysa Peygamber gibi bir adammış; Onun aklı tek başına Bütün Ares Kurultayı'na bedelmiş. İşte bunu belirten bir güzel hikâye, Sunuyorum hoşunuza gider diye.
Bir adamın üç kızı varmış,
Üçünün de huyları apayrı:
Biri içkiye düşkün, biri aşifte,
Üçüncüsü cimri mi cimri.
Bu adam vasiyetnamesinde,
Atina'nın kanunlarına uyarak,
Varını yoğunu kızlarına bırakmış,
Paylarının eşit olmasını, şart koşarak.
Analarına bıraktığı paraysa,
Yalnız kızlar paylarını elden çıkarınca
Verilebilecekmiş kendisine.
Babaları ölünce üç mirasyedi
Açmışlar hemen vasiyetnameyi.
Okumuşlar, bir daha, bir daha okumuşlar
Anlayamamışlar bir türlü
Babalarının ne demek istediğini.
Nasıl anlasınlar ki, her üç kız kardeş,
105
Ancak payına düşen elinden çıkınca
Anasına ayrılan parayı ödeyecek.
Varını yoğunu elden çıkaran,
Nerden para bulup anasına verecek?
Akıl mı bu? Ne demek ister bu baba?
Danışmışlar sağa sola.
Bütün avukatlar kafa kafaya vermiş,
İncelemiş, evirmiş çevirmişler,
Bin bir yorum ileri sürmüşler;
Sonunda pes edip demişler ki kızlara:
— Bölüşün mirası, bırakın üst tarafını.
Ananızın payına gelince,
Şöyle yapmanız doğru olur bizce:
Her üç kız kabullenir şimdilik,
Bu paranın üçte birini ödemeyi,
Ananız parasını hemen istemezse,
Merhumun öldüğü günden başlayan
Bir gelir bağlanır kendisine.
Böylece kapanmış mesele.
Üç paya bölünmüş, ne kaldıysa babadan:
Kızın biri kır köşkünü almış,
Bütün aşmalı çardakları mardakları;
Gümüş sofra takımlarını, kaşık çatalı;
Fıçılar dolusu Yunan şaraplarını;
Hizmetçilerin yemekten anlayanlarını:
Birinci kızın olmuş, kısaca,
Boğaz işletmesiyle ilgili ne varsa.
İkinci kız aşk üstüne çalışmış;
Şehirdeki evi almış
O güzelim mobilyalarıyla;
Hadımağalarını, berberleri, terzileri;
Bütün mücevherleri, sırmaları, ipekleri.
Üçüncü kıza kalan da
Çiftlikler, tarlalar, otlaklar,
Üretimle ilgili bütün takım taklavat,
İnek, öküz, koyun, falan filan.
106
Miras bölüşülmüş böylece Üç kız kardeşin de gönlünce. Miras bölüştürmenin bundan iyisi Can sağlığı, demiş bütün Atina halkı. Büyük küçük herkesin aklı yatmış Vasiyetin bu türlü uygulanmasına. Yalnız Ezop çıkmış, demiş ki:
— Bunca kafa yorduktan sonra Tam tersini, ama tam tersini Uyguladınız bu vasiyetnamenin. Adamcağız sağ olsa, Yazıklar olsun derdi Attika'ya. Nasıl olur da sizler, Dünyanın en akıllıları geçinenler, Bu kadar yanlış anlarsınız
Bir yurttaşınızın son dileğini? Böyle demiş Ezop Babamız, Ve şöyle bölüştürmüş mirası:
— Her kız tam tersini alacak Gönlünce olan payın; Hiçbiri hoşlanmayacak Payına düşenden.
Aşk isteyen kıza şarap küpleri; İçki düşkününe inekler, İnek beslemek isteyene de Tuvalet masaları verilecek. Budur vasiyetnamenin anlamı, Demiş kesmiş bizim Firikyalı. Anlatmış ama sonra, Neden böyle yapılması gerektiğini:
— En kestirme yolu budur^ demiş; Kızlara mallarını sattırmanın. Sattılar mı, paraları olur,
Her biri böyle kolay koca bulur; Ana alır parasını, peşin peşin Çıkınca kızların elinden,
107
Babalanndan kalan öteberi.
Buymuş meğer merhumun bütün istediği.
Atina halkı şaşa kalmış;
— Nasıl olur da, demişler,
Bir tek adamın kafası
Bunca danışmandan daha iyi işler.
108
ÜÇÜNCÜ KİTAP
DEĞİRMENCİ, OĞLU VE EŞEK
İki şairimiz, Malherbe ve Racan,
Baş başa kalmışlar bir gün.
Aralarında açık konuştukları için:
— Sana bir şey soracağım, demiş Racan;
Sen görmüş geçirmiş adamsın,
Hayatı benden iyi bilirsin.
Benim artık karar verme zamanım.
Ben kimim, nem var, ne işe yararım?
Bunları senden iyi bilen yoktur.
Ne dersin? Gidip taşrada mı yerleşsem?
Orduya yahut saraya mı girsem?
Her şeyin acı tatlı tarafları var;
Kimi insan savaşta rahat eder de
Evinde karısıyla rahatı kaçar.
Bıraksalar ne yapacağımı bilirim.
Ama dört yanı da memnun etmek lazım:
Ailem ne der, saray ne der, halk ne der?
Hepsini düşünmek ister.
— Boşuna! demiş Malherbe gülerek,
Önce şu hikâyeyi dinle,
Bir yerde okudum geçenlerde:
Bir değirmenciyle oğlu varmış.
Adam çok yaşlı, oğlu daha çocuk.
Çocuk dersem, on beş on altı yaşlarında.
111
Baba oğul pazara gidiyorlarmış Eşeklerini satıp bir yenisini almaya. Eşek dinç görünsün, para etsin diye Bağlayıp ayaklarından bir direğe Baba oğul sırtlarına almışlar eşeği. İlk gören basmış kahkahayı:
— Bunlar, demiş, eşek şakası yapıyorlar, Ama eşeğin eşeği olmuş kendileri. Değirmenci bakmış, adamın hakkı var: Çözmüş, indirmiş eşeği yere.
Eşek anırıp belli etmişse de Taşınmaktan çok hoşlandığını, Aldırış etmemiş ihtiyar. Bindirmiş oğlunu eşeğe, Deh! diye vurmuş sırtına sopasını. Üç köylüye rastlamışlar yolda, En yaşlısı bağırmış delinkanlıya:
— Yuf be! Utanmak yok mu sende? Ak sakallı baban yaya,
Sen eşeğin sırtında, keyfinde. Onu bindirip sana yürümek düşer. Adamlar haklı, deyip değirmenci, İndirmiş oğlunu kendi binmiş eşeğe. Üç genç kıza rastlamışlar bu sefer;
— Koca moruk! demiş bir tanesi; Yazık değil mi zavallı delikanlıya? Sersem, papa mı sanıyor kendini? Koca öküz eşekte, çocuk yaya!
— Kız, git işine, demiş değirmenci; Öküzlük ne gezer bu yaşta, bende? Ama bakmış içerleyen içerleyene, Almış delikanlıyı terkisine.
Biraz sonra başka yolcular, İkisini birden alaya almışlar:
— Yuf! demişler; insaf yok mu sizde? Zavallı eşek ölecek neredeyse!
112
Emektar bir hayvana yapılır mı bu? Postunu mu satacaksınız pazarda? Anlamış sonunda değirmenciyle oğlu: Herkesin dediğini yapmak boşuna. Ama, haydi demişler; inat etmeyelim; Bir de bunlarınkini deneyelim. İnmiş eşekten, başlamışlar yürümeye. Bir başkası başlamış alay etmeye:
— Hoppala, demiş; bu da yeni moda: Eşek önde boş, değirmenci arkada. Anlamadık: Kim eşek, kim sahibi? Alın sırtınızda taşıyın bari!
Bir türkü vardır Üç Eşek diye, Tam size göre.
— Doğru, demiş değirmenci; ben bir eşeğim; Eşek olmasam uyar miydin sizlere?
Ama bundan sonra ne derseniz deyin Beni ister beğenin, ister beğenmeyin; Canım nasıl isterse öyle yaparım. Öyle yapmış, sonunda herkes de beğenmiş.
Bana sorarsan dostum, böyledir bu iş:
İster Mars çeksin seni kendine,
İster Venüs, ister kral!
İster savaş, ister seviş,
İster taşraya git, ister burada kal!
Ne yapsan bir şey söyleyecekler elbet;
Bırak söylesin millet!
113
MİDE VE UZUVLAR
Kitabıma krallıkla
Başlamam gerekirdi;
Ama bir bakıma
Mide efendimiz de
Bir krallık değil mi?
Bir eksiği oldu mu hazretin
Rahatı kaçar bütün bedenin.
Günün birinde uzuvlar
Hep mide için çalışmaktan bıkmışlar;
Her biri beyce yaşamak istemiş,
Hiçbir iş görmeden, mide gibi.
— Biz olmadık mı hava alır, demişler; Didiniyor, terliyoruz eşek gibi, Kimin için? Hep onun için.
Nedir kazancımız bunda bizim?
Bütün emeğimizi sömürüyor bu mide,
Bırakalım işi gücü biz de
Yan gelip oturalım, onun gibi.
Öyle demiş, öyle yapmışlar: Eller tutmaz,
Kollar kımıldamaz, bacaklar yürümez olmuş:
— Git başının çaresine bak demişler mideye. Hiç de iyi etmemiş ve pişman olmuşlar. Çok geçmeden başlamışlar süzülmeye... Yürek yeni kan yapamaz olmuş gayrı.
114
Her uzuv sarsılmış, tükenmiş hepsinin feri. Anlamışlar ki sonunda, O dalgacı, o tembel sandıkları mide Hep birinden daha çok yararlıymış meğer Hepsinin ortak çıkarlarına.
Krallık gücünü benzetebiliriz buna:
O da alır ve aldığı kadar da verir.
Herkes onun için çalışır,
Ama o da herkesi besler.
O, sürdürür varlığını iş görenin,
Tüccarı o zengin eder,
O geçindirir devlet görevlilerini;
Çiftçiyi o korur, askeri o tutar ayakta;
Dört bir yana saçar kralca lûtuflarını.
O işletir bütün devlet makinasını.
Menenius iyi başarmış
Bu gerçeği halka anlatmasını.
Halk senatodan kopacak olmuş bir ara;
— Her şey onun, diyormuş başkaldıranlar:
İktidar, hazineler, şanlar, şerefler;
Bütün yükse bizim sırtımızda:
Vergiler, mergiler, savaşlar, dertler.
Halk surların dışında birikmiş;
Birçoğu başka yerlere göç etmek üzereymiş.
İşte Menenius tam o sırada
Gitmiş anlatmış onlara
Bu ünlü masalda mideye başkaldıran
Uzuvlara benzediklerini
Ve işlerine döndürmüş hepsini.
115
KURT ÇOBAN OLMUŞ
Bir kurt yeterince pay alamaz olmuş
Çevresindeki koyunlardan;
Bir başka kılığa girmeyi düşünmüş.
Yararlanıp tilkinin postundan,
Çobanlar gibi bir gocuk geçirmiş sırtına,
Uzun bir değnek edinmiş,
Bir de kaval sokmayı unutmamış
Koltuğunun altına,
Toz kondurulmasın diye çobanlığına.
Elinden gelse yazacak külahının üstüne:
"Adım Şaban, benim sizin çoban" diye.
Böylece kılığı uydurunca
Dayamış ön pençelerini değneğe
Bizim sinsi Şaban, yaklaşmış usulca.
Şaban, asıl Şabansa çimene yatmış
Uyuyormuş derin derin.
Köpeği de uykudaymış, heybesi bile.
Koyunların çoğu da öyle.
Onlar uyuyadursun, bizim hinoğluhin
Uyumayanları peşine takmak için
Kılığına söz de eklemeye kalkmış:
— Seslenmeden olmaz, demiş ve işte o zaman
İş sarpa sarmış:
Kıvıramamış çoban gibi konuşmayı
116
Sesi gümbürdetmiş dereyi tepeyi
Ve foyası çıkmış meydana.
Koyun, köpek, çoban,
Kalır mı o sesi duyup da uyanmayan?
Bu hengâmede ne yapsın zavallı canavar,
Üstelik sırtında gocuk da var
Ne kaçabilmiş seninki,
Ne de savunabilmiş kendini.
Sahtekârlar her zaman
Bir yanlarıyla verirler yakayı ele:
Kurt isen kal kurtluğunla,
En sağlamı budur, bana sorarsan.
117
KRAL İSTEYEN KURBAĞALAR
Kurbağalar demokrasiden bıkmış;
Bir vak vak, bir kıyamet,
İllallah! Medet!
Gökleri tutmuş bağrışmaları.
Peki, demiş vakvak tanrı;
Krallık yapıvermiş cumhuriyeti.
Ağzı var dili yok, vurdumduymaz
Bir kral inmiş göklerden.
Ama öyle güm diye düşmüş ki mübarek, göle,
Bizim çamurlugiller
-Ki, bilirsiniz, bir hayli ödlek ve semelektirler-
Cup diye atlayıp suya;
Her biri girmiş bir deliğe.
Bir kral kalmış ortada, bir de sazlar.
Yaman bir dev geldi sanmış kurbağalar;
Uzun zaman kimse çıkarıp başını
Bakamamış kralının yüzüne.
Oysa ki korktukları şey bir kütükmüş sadece.
Ama öyle ciddi, öyle heybetliymiş ki kütük,
İlk çıkan kurbağa zor çıkmış yüze,
Korkudan titreye titreye
Yaklaşmış koca devletliye.
Kurbağalar bakmış bir şey olmuyor yaklaşana;
O zaman artık koşan koşana!
118
Kralın dört bir yanı kurbağa dolmuş, Gelip omuzuna oturanlar bile olmuş. Bu ne biçim kral? Vur, ağzından lokmasını al.
— Yoo, demiş kurbağa milleti; Bu kadar sus pus kral olmaz. Başlamışlar yeniden dert yanmaya Vakvak Tanrı'ya:
— Aman, ne olursun, demişler;
Bir kral yolla ki bize ağzı burnu oynasın!
— Peki, demiş tanrı Vakvak;
Bir balıkçıl yollamış, her yanı oynak.
Ağız dersen işlek mi işlek:
Sağa bir gaga, sola bir gaga;
Her gagada bir kurbağa;
Ye babam ye!..
Bizimkiler basmış gene yaygarayı,
Bu sefer kızmış artık Vakvak Tanrı:
— Sizin oyuncağınız mıyım ben? demiş; Demokrasi veririz, vak vak;
Kral indiririz gökten,
Uslu, akıllı, babacan,
Gene vak vak.
Kesin artık şamatayı,
Bir yeyip bin şükredin yeni krala;
Yoksa daha beteri gelir ha!
119
TİLKİYLE TEKE
il      jl
Tilki kaptan çıkmış yola
Uzun boynuzlu dostu tekeyle.
Teke alığın biriymiş, sözün doğrusu;
Tilkiyse, malum, malın gözü.
İki ahbap öyle susamışlar ki yolda
İnmek zorunda kalmışlar bir kuyuya.
İçtikçe içmiş ikisi de şapır şupur.
İçemez olunca artık, tilki demiş ki:
Kuyudan su içmesi kolay
Ama kuyudan çıkması zordur.
Sen kaldır ayaklarını daya duvara,
Önce ben atlar sırtına
Tırmanırım yukarıya doğru;
Sonra atlayıp boynuzlarına
Çıktım mı yukarı,
Çekerim seni de dışarı.
— Yuf benim sakalıma, demiş teke;
Amma da akıl varmış sende!
Ben dünyada bulamazdım doğrusu,
Böylesi bir kolaylığı.
Tilki çıkıvermiş kuyudan böylece,
Bırakıp tekeyi dibinde.
Şöyle bir nutuk da çekmiş üstelik,
Sabırlar dileyerek, tekeye:
120
— Tanrı sana sakal vermiş yalnız, babalık!
Sakalın kadar aklın olsa,
Hiç iner miydin bu kuyuya?
Ben çıkmasını bildim, allahaısmarladık.
Sen de kullan aklını,
Bul yukarı çıkmanın yolunu.
Sana yardım etmek isterim ama,
Acele işlerim var, kusura bakma.
Susadın mı kuyuya inmesine inmeli, Ama, nasıl çıkacağını da düşünmeli.
I
121
rCARTAL, DOMUZ VE KEDİ
Koca bir meşe kurumuş. Tepesine kartal yuva kurmuş, Ortasında bir kovuğa yabankedisi, Dibine de yabandomuzu. Herkes hayat alanını ayırmış, Güzel güzel yaşayıp gidiyorlarmış. Kalleş kedi bozmuş düzeni. Çıkmış kartala demiş ki:
— Canımız tehlikede, Yavrulanmızınki hiç değilse: Biz analar için bu daha da kötü. Yabandomuzu ne yapıyor, gördünüz mü? Dibimizde kuyu kazıyor sabah akşam. Maksadı meşeyi devirip Yavrularımızı yemek,
Bir tekini bıraksa yanmam.
Kartalı korkular alınca,
Kedi doğru aşağıya, yabandomuzuna:
— Aman komşu, demiş fıs fıs kulağına; Sakın çıkayım deme, kartalın niyeti kötü: Senin yavrularda gözü.
Aman, benden duyduğunu söyleme sakın; Kulağına gitti mi yandım!
122
Domuzu da korkulara düşürünce
Kedi çekilmiş sinsi deliğine.
Kartal çıkabilirse çıksın,
Yavrularını yiyecek aramaya.
Kartal korksun da, domuz mu korkmasın?
O da kalakalmış yuvada.
Kim anlatsın sersemlere ki
Açlıktır beterin beteri.
Biri, ağaç devrildi devrilecek,
Biri, kanatlı bela geldi gelecek
Diye beklerken yuvayı,
Bütün kartalgiller ve domuzgiller
Açlıktan boylamış öbür dünyayı.
Kedigiller toplamış parsayı.
Fitneci bir dil neler uydurmaz, İnsanın başına ne çoraplar örmez! Pandora'nın kutusundan, Çıkmış çıkacak bütün belalardan, En kötüsü, dünyanın baş belası, Şeytanın dikâlâsı nedir derlerse: Fitnedir bence.
123
SARHOŞLA KAKIŞI
Öbür dünyayı boyladığına.
— Sen kimsin? diye sormuş zebaniye.
— Ben şeytan ülkesinin kilercisiyim, Demiş karısı;
Mezarda yatanlara yemek veririm.
— İçki vermez misin? demez mi hemen bizimki!..
™'<
Can çıkar, huy çıkmaz
Kötü huy ne ayıp dinler ne korku.
Bir masala girmiştir bu konu,
Anlatmasam olmaz;
Her sözüme bir örnek veririm ben.
Bakkhos'a kul köle olmuş sarhoşun biri,
Her gün kurban veriyormuş efendisine
Sağlığından, aklından, kesesinden.
Böyleleri tüketir varını yoğunu
Ömrünü yarılamadan.
Bizimki bir gün öyle çekmiş ki kafayı,
Bir şişenin dibinde unutmuş dünyayı.
Karısı korkutmak için bu sefer
Kapamış kocasını mezarımsı bir yere,
Orda eskiye dönen yeni şaraplar
Uyuttukça uyutmuş bizim ayyaşı.
Uyanınca ne görsün:
Kefene sarılmış, mezarına mum dikilmiş.
— Aman bu ne, demiş karım dul mu kaldı yoksa!
Bunun üzerine karısı, bir zebani kılığında,
Yüzü maskeli, sesi bir tuhaf homurtulu,
Gelmiş sözde ölünün tabutu başına
Ve bir cehennem aşı uzatmış ona.
Adam iyice inanmış artık
124
125
DAMLA HASTALIĞI VE ÖRÜMCEK
Cehennem yaratınca, her işkence gibi, Damla hastalığıyla örümceği: — Yavrularım, demiş, siz ikiniz, İnsan soyunun başına çorap örmekte Birbirinizden arda kalmazsınız. Düşünelim bakalım şimdi, Nerde yerleşmeniz daha iyi. Bakın daracık kulübeler var şurada, Şurada da koca saraylar, Birbirinden güzel, yaldızlar içinde. Bu iki yeri düşündüm sizin için: Hanginiz hangisinden hoşlanır bilmem; Anlaşın aranızda, ya da kura çekin.
— Kulübeleri hiç gözüm tutmadı benim, Demiş örümcek, damlaysa, saraylarda, Hekim denen bir sürü insanı görünce Rahatını kaçırmalarından korkmuş, Öbür yanı seçip çadırı kurmuş: Yayılıp yerleşmiş kaygısızca
Zavallı bir fakirin ayak parmağına:
— Burda hiç işsiz kalmam sanırım, demiş; Hippokrates de nerden gelip buralara Topla pılı pırtını diyecek bana?
Bu arada bir saray köşesine yerleşip
126
Yapı işlerine başlamış örümcek:
Kira anlaşması var gibi ölene dek.
Atmış temelleri kuruvermiş ağları.
Gelsin gayrı sinekler: Bir, bir daha derken
Hizmetçi kadın bir vurunca süpürgeyi
Güme gitmiş örümceğin bütün emeği.
Bir ağ daha kurmuş,
Al sana bir süpürge daha...
Zavallı hayvan her gün ordan oraya
Göç eder dururmuş.
Son bir denemesi daha süpürülünce
Gitmiş, damla kardeşini bulmuş.
Meğer o da sefer halindeymiş her zaman
Ve bin kez daha mutsuzmuş
Örümceklerin en mutsuzundan.
İçine yerleştiği parmağın sahibi
Bir odun yarmaya götürüyormuş biçareyi,
Bir kazma kürek sallamaya:
— Ağrı bunaltılmalı ki dinsin, diyormuş.
— Of! Dayanamıyorum artık, demiş damla; Ne olur, biraz yer değiştirelim seninle. Örümcek kardeşi buna dünden razı;
— Tamam, deyip dalıvermiş kulübeye. Kurtulmuş süpürgeden, her gün göç etmekten. Damlaysa bir koşu gidip yerleşmiş
Bir başpapazın bedenine;
Yatalak etmiş adamı ömrü boyunca.
Lapa üstüne lapalar sunulmuş damlaya.
Ne adamlar varmış orda, hiç utanmadan
Damlayı her gün azdırdıkça azdıran!
Akıllılık edip yer değiştirince
İkisi de muradına ermiş böylece.
127
KURTLA LEYLEK
Kurtlar nasıl yer bilirsiniz:
Kaptı mı koparır, kopardı mı yutarlar.
Kurdun biri bir ziyafete konmuş
Ve öylesine tıkınmış ki
Ölüyormuş az kalsın;
Bir kemik saplanmış boğazına,
Kimseler yok, çağıramaz,
Bağıracak bağıramaz...
Bir leylek geçiyormuş bereket versin,
Allem kallem anlatmış derdini;
Koşmuş imdadına leylek.
Kuş değil cerrah mübarek;
Gaga dersen makastan iyi,
Soktuğu gibi gırtlağına
Çıkarıvermiş kemiği.
— Tamam, deyip ücretini istemiş.
— Ne ücreti? demiş kurt, Alay mı ediyorsun babalık? Canını kurtardığım yetmiyor da Bir de ücret ha?
Ağzıma girmişken kafan
Bir kapsam ne olurdun?
Bu ne nankörlük be!
Çekil git, bir daha da elime düşme.
128
İNSANIN YERE SERDİĞİ ASLAN
Sergide bir av resmi varmış;
Ressam bir aslan yapmış kocaman;
Serilip yatmış ortaya.
Yanında ufacık bir insan:
Tek başına aslanı haklamış güya!
Göğsü kabarıyormuş seyircilerin;
İnsan başka şey, diyorlarmış.
Sahici bir aslan çıkagelmiş bir yerden;
Kesmiş soluğunu hepsinin:
— Evet, demiş; bu resme göre
Size ayakta, biz yerde.
Ama yapan sizi aldatmış;
Görmemiş, kafadan atmış.
Tam tersini görürdünüz bu resmin,
Bizden de ressam çıkaydı,
Üstelik yalan da olmazdı!
129
TİLKİ VE ÜZÜMLER
Tilkinin biri, Kimine göre Gaskonyalı, Kimine göre Normandiyalı, Ölesiye aç kaldığı bir sırada, Yüksek bir çardaktaki asmada Üzümler görmüş, kabukları kıpkızıl: Bal gibi olgun, besbelli. Yemesine yiyecek, hem de nasıl! Ama yetişemeyince ne yapsın tilki: -— Bunlar daha yemyeşil, demiş; Uşak takımının dişine göre...
Yakınıp dursa tilki Daha mı iyi ederdi sanki?
130
KUĞUYLA KAZ PALAZI
Kaz palazıyla kuğu
Kümes hayvanlarıyla dolu bir yerde
Yaşayıp gidiyorlarmış bir arada;
Biri efendinin gözlerine mahsus,
Öteki ağzının tadına.
İkisi de mağrur:
Biri bahçe arkadaşı efendinin,
Öteki sofra arkadaşı.
Şatonun su dolu hendekleri
Gezi yeriymiş bu ikisinin.
Yan yana yüzdükleri görülürmüş
Bir süzülerek, bir dalaraktan,
Boş heveslerini doyuramadan.
Bir gün içkiyi fazla kaçıran aşçı,
Kaz palazıyla karıştırıp, kuğuyu
Yakalamış boynundan,
Kesip mancasını yapmak için.
Tam bıçağı vuracakken
Kuğu son ötüşüyle dert yanmış.
Şaşkınlıktan donakalan aşçı
Anlamış ne halt ettiğini.
— Ne, demiş, demek az kalsın
Böyle bir şarkıcıyı haşlayacaktım.
Aman, tanrılar korusun ellerimi
131
Bu kadar güzel sesler çıkaran Bir gırtlağı kesmekten.
Bunun gibi, umulmadık belalardan Bir tatlı sözle kurtulabilir insan.
132
KURTLARLA KOYUNLAR
Bin yıl süren savaşlardan sonra Kurtlarla koyunlar barışmış sonunda. Elbet iki taraf için de buymuş en iyisi: Kurtlar bir hayli koyun yiyorlarsa da Az mı kurt postu giymiş çobanlar da? Koyunlar özgürce otlayamadığı gibi Kurtlar da özgürce et yiyemiyorlarmış. Uzatmayalım, bitmiş savaş gelmiş barış; Ama rehin istemişler birbirlerinden: Kurtlar yavrularını vermiş, Koyunlar da köpeklerini. Değiş tokuş gereğince, töresince yapılmış Elçiler, görevliler eliyle. Gel gelelim bir zaman sonra yavru kurtlar Düpedüz kurt olup kana susamışlar. Bekleyip sayın çobanların Sürüden uzaklaştıkları zamanı, Boğmuşlar yarısını en yağlı kuzuların Ve sırtlarına geçirip dişlerini Ormanı boylamışlar. Meğer gizliden haberliymiş baba kurtlar: Onlar da boğuvermişler bu arada Güvenlik içinde uyuyan köpekleri. O kadar çabuk olmuş ki bu iş
133
Köpeklerin ruhu bile duymamış nerdeyse: Bir anda hepsi paramparça edilmiş, Kurtulamamış bir teki bile.
Şunu çıkarabiliriz bundan: Kötülerle savaşa ara verilmemeli. Barış, aslında iyi şeydir her zaman, Evet iyidir, ama neye yarar ki Güvenilir mal değilse düşman?
134
KOCAMIŞ ASLAN
Ormanlara korku salan
Şahların şahı aslan,
Kocamış, yatalak olmuş,
İninde içini çeker dururmuş
"Hey gidi günler, hey" diye.
Dünkü uşakları başlamış
Onun güçsüzlüğüyle güçlenmeye;
Önünde titreyenler üstüne yürümüş;
At gelmiş çifte atmış böğrüne,
Kurt gelmiş kıçını ısırmış,
Öküz gelmiş boynuz vurmuş.
Aslan zavallı, bitkin, mahzun, perişan,
Kükremeye mecali yok ihtiyarlıktan.
Ah vah etmiyor boş yere,
Ört ki ölem diyor biçare.
Tam kendini bırakmış, ölecek,
Bir de ne görsün? Eşek!..
O da gelip tekme atacak aslana:
— Yoo, demiş kalkmış ayağa,
Ölmeye razı olduk, yeter;
Senden tekme yemek ölümden beter.
135
BÜLBÜL FİLOMELA İLE IC1HLANGIÇ PROGNE
Günün birinde kırlangıç Progne Bırakmış yerini yurdunu, Almış başını gitmiş Şehirlerden uzaklara, Garip bülbülün öttüğü ormana.
— Bacım, demiş kırlangıç bülbüle; Nasılsın, iyi misin?
Bin yıl oldu nerdeyse Seni aramızda görmeyeli. Trakya yıllarımızdan bu yana Uğramaz oldun sanırım semtimize. Söyle bana, nedir meramın? Hep bu ıssız yerde mi kalacaksın?
— Daha güzel neresi var? Demiş bülbül Filomela.
— Amma da yaptın, demiş kırlangıç; O güzelim sesini duyan kim burda? Hayvanlar, bir de olsa olsa köylüler. Senin gibi eşsiz bir sanatçının Çöller mi olmalı yeri?
Şehirlere gel ki insanlar duysun Yarattığın harikaları. Hem sen buralarda kaldıkça Kolay kolay unutamazsın
136
Dilini kestiren o zalim Tereus'un
Sana ettiklerini böyle bir yerde.
— Ah, demiş kırlangıca bacısı;
Ben işte o kötü günleri unutmak için
Uğramaz oldum sizin şehirlerin semtine.
İnsanların birbirine ettikleri,
O günleri daha çok hatırlatıyor bana.
137
BOĞULAN KADIN
Densiz erkekler bir fıkra anlatır: Bir bağrışma olmuş da hani, Adamın biri dereye bakmış:
— Bir şey yok, bir kadın boğuluyor, demiş. Bu da söylenir söz mü yani!
Ben böyle konuşacaklardan değilim. Madem dünyanın kadınsız tadı yok, Boğulan kadına acıyalım derim.
Durup dururken söylemedim bunu: Bir kadın boğuluyor gerçekten, Anlatacağım masalda. Zavallı bahtına kızmış, Atmış kendini sulara. Kocası ölüsünü arıyormuş Nehir boyunca:
— Madem öldü, diyormuş: Cenazesi gereğince kalkmalı. Kime rastlarsa soruyormuş,
— Karımı gördünüz mü? diye.
— Görmedim, demiş adamın biri; Sularla daha aşağı gitmiş olmalı. Bir başkası tam tersine:
— Geriye gidin, demiş, geriye!
138
Sular istediği kadar aşağı aksın, Sizin aradığınız bir kadın; Tersine gitmiştir yine, Aksilik olsun diye! İşin alayındaymış bu adam; Kadınların aksiliğinden yana. Haklı mı, değil mi bilmem; Ama bu huy oldu mu bir insanda, Hep tersine gitmekse âdeti, Doğuştan böyleyse eğer Ölürken bile aksilik eder; Ölümden öte yol varsa, O yolda da tersine gider.
139
MAHZENE GİREN GELİNCİK
Yosma gelincik, bir deri bir kemik,
Daracık bir delikten
Bir mahzene girivermiş.
Hastalıktan yeni kalkmış, bitkinmiş
Bakmış, yiyecek dolu mahzen,
İn cin de yok görünürde;
Dilediğin kadar kemir, ye!
Domuz etleri dizi dizi,
Yedikçe yemiş bizimki.
Şiştikçe de şişmiş bir yandan.
Bir hafta geçince aradan,
Yağ tulumuna dönmüş ince gelincik.
Bir gün yine, tıka basa yerken,
Bir tıkırtı duymuş,
Sıvişmak istemiş girdiği delikten.
Çıkamayınca yanlış delik sanmış.
Dört döndükten sonra mahzende,
Gelmiş yine zorlamış aynı yeri:
— Burası, demiş; burdan girdim geçende; Neden çıkamıyorum şimdi? Gelinciğin telaşını gören bir sıçan:
— Bu karınla girmedin de ondan, demiş; Cılız girdin, cılız çıkman gerekir.
Bu sözüm birçok davetlilere de söylenir,
Ama fazla ileri gitmeyelim
Seni koca bakanlara benzetmeyelim.
140
¦
KEDİYLE İHTİYAR SIÇAN
Bir masal kitabında okudum ki,
Bir yaman kedi, kedilerin İskender'i,
Sıçanların Atilla'sı, baş belası,
Zavallıları kasıp kavuruyormuş.
Bir Azrail, bir Kerberos'muş
Bu masalda anlatılan kedi;
Korkular içinde yaşıyormuş
Sıçanların yedi düveli.
Temizleyecek nerdeyse dünyayı
Bütün faregillerden.
Tuzaklar, kapanlar, zehirler
Oyuncak saydırmış onun yanında.
Bu kara bela bakmış ki sonunda
Fareler korkudan
Çıkmıyorlar artık deliklerinden.
Aramış taramış; bir teki yok ortada.
Kâfir ölü numarası yapmış bu sefer:
Bir kalasın ucuna
Asmış kendini tepesi aşağı
Pençesini bir yere geçirerek.
— Tanrı belasını verdi, demiş fareler;
Peynir meynir aşırmış olsa gerek;
Birini tırmalamış,
Başka bir halt işlemiş de olabilir:
141
— Asalım şu musibeti! demişlerdir. Bütün sıçanlar, fareler: Cenazesinde bayram ederiz, demişler. Önce burunlarını sonra başlarını Çıkarmışlar biraz deliklerden. Sonra fırt çekmişler yine içeri.
Bir daha, bir daha bakınıp Atmışlar artık birkaç adım dışarı. Başlamışlar kolaçan etmeye sağı solu. Derken, onlar olmamış bayram eden. Ölü dirilip düşmüş dört ayak üstüne; Yakalamış en hantal kodamanlarını.
— Ya, demiş bu avın keyfini çıkararak; Bizde oyun mu ararsınız siz,
Biz nice savaşlarda pişmişiz.
Hangi deliklere girseniz boşuna
Er geç düşersiniz pençeme.
Doğru söylüyormuş meğer:
Bir kez daha faka basmış fareler.
Yezit bu sefer de una bulamış kendini;
Bembeyaz olup büzülüvermiş
Bir hamur teknesinin içine.
Boşa gitmemiş bu kurnazlığı da.
İnce kuyruklular tıpış tıpış
Sökün etmeye başlamış
Beyaz ölüm teknesine doğru.
Bir sıçan:
— Ben oraya sokmam, demiş burnumu: Çok gezmiş, çok görmüş bir sıçanmış bu. Bir savaşta kuyruğunu yitirmiş hem de;
— Şu un yığınını gözüm tutmadı, diye Bağırmış uzaktan kedilerin generaline. Yeni bir oyun bu, inanın bana!
Kara kedi, sana da derim ki Değil una, çuvala da benzeşen, Yanaşmam o taraflara ben.
142
Amma da doğru söylemiş sıçan. Aferin ona, boşuna gezmemiş dünyayı. Biliyormuş güvensizliğin, Anası olduğunu güvenin.
143
DÖRDÜNCÜ KİTAP
ÂŞIKASLAN
Hayvanların konuştuğu bir zamanda, Birçokları, hele aslanlar, Bizden kız istemeye kalkarlarmış. Neden kalkmasınlar? ö zamanlar Aslan soyu bizimkinden aşağı kalmazmış: Yiğitliği mi, zekâsı mı daha eksik? Sakalı bıyığı da haşmetli üstelik. Bakın nasıl olurmuş bu işler o zaman:
Soylular soylusu bir aslan
Çayırlık çimenlik bir yerden geçerken
Tam gönlünce bir çoban kızı görmüş
Ve hemen evlenme isteğini bildirmiş.
Kızın babası meğer damadının
Pek o kadar korkunç olmamasını istermiş.
"Olur" dese kızına yazık,
"Olmaz" dese gel de aslanla başa çık.
Haydi olmaz demeyi göze aldı,
Ya cahil kızıyla bu aslan
Evleniverirlerse gizliden!
Kendi kızının soylu düşkünlüğü bir yana,
Her kız kolay düşüyor, nedense,
Uzun yeleli âşıkların koynuna.
Uzatmayalım, bizim âşığa
147
Açıkça "olmaz" diyemeyen baba Şöyle bir yola başvurmuş, demiş ki: — Benim kızım biraz nazlıca, nazikçedir; Pençeleriniz onu incitebilir, Koynuna girmek istediğiniz zaman. Onun için izin verseniz de Pençelerinizi biraz törpüleseler Gerdeğe girmenizden önce. Dişlerinizi de eğeletsek çok iyi olur; Öpüşlerinizin yırtıcılığı azalır. Kızım da daha iyi tadına varır; Isırılıp incinmekten korkmayınca Öpüşlerinize daha iyi karşılık verir. Öyle körükörüne tutkunmuş ki aslan — Peki, demiş hiç düşünmeden. Kalmış mı sana aslan dişsiz, pençesiz Mazgalları sökülmüş bir kale gibi! Salmışlar o zaman üstüne, pervasız, Keskin dişli, fırsat düşkünü köpekleri; Kısa sürmüş savunması aslanın.
Ah aşk, aşk, sana bir kapıldı mı insan, Aklı gitti gider başından.
ÇOBAN VE DENİZ
Deniz kıyısında yaşayan bir çoban
Sürüsünün geliriyle geçinip gidiyormuş
Başını sıkıntılara sokmadan.
Geliri dar olmasına dar ama sağlammış.
Ama gemilerin getirdiği hazineler
Çelmiş adamın aklını sonunda.
Satmış sürüsünü bizim çoban.
Bütün parasını gemilere yatırmış
Ve gemiler bir gün paraları batırmış.
Eski çoban çobanlığa düşmüş yeniden;
Ama kendi sürüsü değilmiş güttüğü.
Bir zamanlar efendi çobanken
Kul çoban olmuş şimdi.
Bir zaman sonra, biriktirdiği parayla,
Kavuşmuş kendi koyunlarına.
Rüzgârların kesildiği bir gün
Çoban bakmış deniz yine, güler yüzle,
Gemiler çıkarıyor sahile.
— Ne o Deniz Sultan, demiş çoban;
Yine para mı istiyorsun benden?
Aman başka kapıya, rica ederim;
Benden artık metelik alamazsın.
148
149
1
Uydurma bir masal değil bu
Gerçek bir olayı anlattım ki
Size denenmiş olarak göstereyim şunu:
Eldeki sağlam bir metelik,
Daha iyidir beş metelik umudundan.
Kendi yolunda yürümeli insan;
Deniz, büyük kazançların çağrısına
Kulaklarını kapamalı.
Kapamayanlarin bir teki kârlı çıkmışsa
Pişman olmuştur onbinlercesi.
Deniz, Karun hazineleri umdurur size;
Bir güvenmeye görün,
Rüzgârlar ve hırsızlar biner ensenize.
150
SİNEKLE KARINCA
Sinekle karınca başlamışlar çekişmeye:
"Sen mi daha değerlisin, ben mi?" diye.
— Ey ulu Zeus, nasıl olur, demiş sinek;
Nasıl yerde sürünen aşağılık bir böcek
Bir tutmaya kalkar kendisiyle beni,
Gökleri saran havanın kızını?
Kendini beğenme hastalığı
Böylesine kör etmeli mi bir yaratığı?
Ben saraylara girer çıkarım;
Senin sofranda yemek yerim;
Bir öküz kurban edildi mi sana
Senden önce ben bakarım tadına.
Ben nerde, şu fakir zibidi nerde!
Sürte sürükleye evine götürdüğü
Bir saman çöpüdür günlerce kemirdiği.
Hasbam, sen söylesene bana:
Bir kralın, bir imparatorun, bir güzelin
Başına konduğun olur mu hiç senin?
Benim olur; dilediğim zaman gider
Ak göğüsleri okşar öperim,
İpek saçlar üstünde gezer oynarım.
Beyazı daha da beyaz olur
Benim konduğum yüzün.
Bir kadının son yaptığı nedir, kuzum,
151
Erkek ayartmaya giderken?
Yüzünü takma benlerle süslemek
Bu benlere ne denir Fransızca? Sinek!
Yine de tut, kafamı şişir sen,
Ambarlarınla övünerek!
— Söyledin bitti mi? demiş karınca;
O gezdiğin saraylarda lanet okunur sana.
Tanrılardan önce senin tattığın yemeklerin
Tadları daha iyi mi olur dersin?
Her yere burnunu sokarsın da ne olur?
Bütün hödüklerin yaptığı da budur.
Ama ben de karayım onlar gibi.
Evet, konarsın, bilirim üstlerine
Kralların da, eşeklerin de;
Ama şunu da bilirim ki ben
Çok kez bir olur konmanla gebertilmen.
Kimi takma ben güzelleştirir, doğru;
Ama o kara, sen kara, ben de kara.
Adını sinek koymuşlar da ne olmuş peki;
Bu da böbürlenecek bir şey mi sanki?
Asalaklara da sinek demiyor mu insanlar?
Geç bu yüksekten atmaları bir kalem,
Böyle sözlere kulak bile vermem.
A mübarek, sarayla övünme bari;
Saraydan süpürüp atıyorlar sinekleri.
Casusları da asıyorlar: Casus sözüyse
Sinekten gelmedir Fransızcada.
Siz değil misiniz, Phoibos, Güneş Tanrı
Isıtmaya giderken başka toprakları
Sapır sapır dökülüp giden,
Açlık, soğuk, bitkinlik ve züğürtlükten?
Bense asıl o zaman keyfederim,
Emeklerimin meyvesini rahatça yerim.
Gitmem artık dağlara, bayırlara;
Ne rüzgâra kurban giderim, ne yağmura.
Gamsız, kasvetsiz yaşar giderim,
152
Dünkü tasalarım bugünkülerden kurtarır beni. Senin de ayırt etmeni isterim Şanın şerefin sahtesiyle gerçeğini. Haydi, vaktim dar; bırak gidip çalışayım; Dırdırla ne ambarım dolar, ne dolabım.
153
BAHÇIVANLA DEREBEYİ
Bir bahçe meraklısı
Yarı şehirli yarı köylü,
Oldukça temiz bir bahçe yetiştirmiş
Tarlası bostanıyla, köyün birinde.
Toprağını sık dikenli bir çitle çevirmiş.
Onda artık marul mu, kuzukulağı mı
Ne istersen bol bol varmış;
Demet demet toplayıp,
Köy kadınlarına sunacak kadar.
Sümbül yokmuş, ama kekik tümen tümen.
Derken bir tavşan
Bu cennetin rahatını kaçırmış.
Adam gitmiş kasabaya
Oraların derebeyine dert yanmış.
— Bu kör olası hayvan, demiş; Gelip yoluyor her şeyi sabah akşam; Ne tuzak dinliyor, ne kapan. Taşlar, sopalar da kâr etmiyor:
Bu tavşan bir ecinni gibime geliyor.
— Ecinni mi? demiş derebeyi;
Şeytan da olsa, Karabaş hakkından gelir; Bütün oyunlarını bozmasını bilir. Hiç merak etme, hemşehrim, Kurtardım gitti seni.
— Ne zaman? — Yarından tezi yok gelirim. Ve gelmiş bütün adamlarıyla derebeyi:
— Önce bir yemek yiyelim hele, demiş; Piliçlerin körpe mi bari?
Vay, evin kızı, gel bir görelim, yaklaş; Ne zaman evlendiriyoruz bunu? Ne zaman damatlarımız olacak bakalım? Hemşehrim, yoklamak gerek şimdi Kesenin dibini yoklamak gerek. Derebeyi bu lafları ederek, İncelemiş kızı, yanı başına oturtmuş, Elini kolunu tutmuş, Başörtüsünü çekmiş bir ucundan. Kız saygıyla savunuyormuş kendini Bütün bu sırnaşmalara karşı. Sonunda artık babası Kuşkulanmaya başlamış nerdeyse. Bu arada yahniler hazırlanmış, Mutfağın altı üstüne gelmiş.
— Jambonlarınız ne zamandan? Görünüşleri bir hayli güzel.
— Buyurun, alın, hepsi sizin olsun.
— Sahi mi? demiş derebeyi; Alırım doğrusu, bayılarak hem de. Yedikçe yemiş, bütün yakınlarıyla, Köpekleri, atları, uşaklarıyla... Hepsinin de dişleri değirmen, maşallah!.. Bey, şunu getir, bunu getir diyerek Türlü saygısızlıklar etmiş ev sahibine; Şarabını içmiş, kızını okşamış... Yemekten sonra avcılar ayrı bela: Hazırlık başlamış itiş kakışlarla. Köpekler, borular, öyle bir yaygara ki Deliye dönmüş bahçe sahibi
İşin kötüsü, zavallı sebzeler çiğnenmiş, Hayır kalmamış hiçbirinden
154
155
Fideliklerin camı çerçevesi paramparça;
Ne hindiba yetişir artık, ne pırasa;
Güzelim sebze çorbalarına elveda.
Tavşan bir dev lahananın altındaymış meğer;
Ara tara, bulmuş çıkarmışlar;
Seninki kaçıvermiş bir delikten;
Ne deliği, zor kapanır koca bir yarıktan:
Çiti yarmışlar çünkü beyin emriyle,
Atlarla bahçeden çıkmak zor olur diye.
Nedir bu? Kral mı eğlendiriyoruz?
Diyormuş zavallı adam;
Diyormuş ama, kim kime dum duma...
Bir saat içinde, insanı, köpeği
Öyle bir hale sokmuş ki bahçeyi,
Bütün ilin tavşanları, yüz yılda
Böyle zarara sokamazlarmış kimseyi.
Küçük prensler,
Kozunuzu kendi aranızda paylaşın; Krallara başvuran delilik eder. Onları ne yardıma çağırın sakın, Ne de topraklarınıza sokun.
156
EŞEK VE KÜÇÜK KÖPEK
Yaradılış zorlanmaya gelmez. Zorladın mı yaptığın güzel olmaz. İriyarı, kaba saba bir adamsan, Çıtkırıldım görünmenin manası var mı? Herkese incelik vermemiş Yaradan. Kimi insan doğuştan güzel, alımlı; Onlar gibi olmaya kalkmamalı. Yoksa, ne yapsan tökezlersin; Masaldaki eşeğe benzersin. Hani o, beni de sevsinler diye Efendisini okşamaya kalkan eşeğe. — Ne deme? demiş eşek kendi kendine; Şu minnacık köpeğin değeri ne? Neden o bayların bayanların Kucaklarında oturuyor da Ben zavallı, hep yük altındayım? Boyna da sopa yiyorum sırtıma? Nedir sanki bu köpeğin marifeti? Susta durup ayağını uzattı mı Kucaklayıp öpüyorlar suratını. Buysa bütün istedikleri, kolay; Ben de yapar, okşatırım kendimi. Eşek pek sevinmiş bu aklı bulduğuna Ve efendisinin keyifli bir zamanında
157
Zor bela kaldırıp ayağını, En candan eşek cilvesiyle, Sokmuş adamın çenesine. "Ya! Nasıl!" der gibi de anırmış O mübarek, o.şahane sesiyle. — Çüş! demiş sahibi şaşırarak; Ne çene bıraktı bende, ne kulak. Gelsin sopa, demiş; sopa gelmiş. Eşeğin ayağı değmiş suya. Böyle de bitmiş komedya.
158
I
SIÇANLARLA GELİNCİKLERİN SAVAŞI
Kedi milleti gibi, gelincik milleti de
Sıçanlara diş biler, nedense.
Ve eğer pek daracık olmasa
Sıçan yurtlarının kapıları,
Korkarım, dünyamızda
Gelincik yüzünden fare kalmazdı.
Gel gelelim günün birinde
Sıçanlar, sürüyle gezer olmuş yeryüzünde.
Sımsıçan adındaki kralları
Bir ordu çıkarmış gelinciklere karşı.
Gelincikler de sancağı açmışlar
Ve er meydanında karşılaşmışlar.
Tarihçilere göre
Zafer iki yana da gülümsemiş bir süre.
Kan gövdeyi götürmüş...
Nice gelincik, nice fare
Tarlalara gübre olmuş.
Ama bütün cephelerde
Sıçangiller daha çok kırılmış;
Her ne kadar ünlü komutanları
Sıçankan, Özsıçan, Ersıçan
Toz duman, kan revan içinde,
Hem de bir hayli zaman,
Erlerin gayretini beslemişlerse de
159
Boşa gitmiş emekleri;
Bozgun, dağıtmış bütün birlikleri.
Kadere boyun eğmek gerek:
Gayrı kaçan kaçana, yel yepelek.
Eri, subayı, prensi
Kırılmış bir arada, hepsi...
Yalnız ayaktakımı kurtulmuş
Fırt diye kaçıp deliklerden içeri.
Kodamanlar kaçamaz ki kolay kolay:
Başlarında sorguçları, morguçları,
Süslü püslü takım taklavatları var
Caka satmak ya da düşmanı korkutmak için
Takmış takıştırmışlar.
Bu yüzden olmuş onlara olan
Delikler, yarıklar, kovuklar
Dar gelmiş şanlı şerefli baylara;
Oysa baldırıçıplaklar
Sokuluvermişler oraya buraya.
Belli başlı sıçanlar gitmiş gürültüye.
Sorguçlu oldu mu başın Belayı ucuz atlatamazsın; Fazla şatafatlıysa bindiğin araba Sıkışıp kalabilirsin Daracık yollarda. Küçükler her işten Kolay sıyrılır çok kez Büyükler sıyrılamaz.
160
MAYMUNLA YUNUS BALIĞI
Eski Yunanlılarda adetmiş;
Yola çıktılar mı gemiyle,
Maymunlar, köpekler götürürlermiş,
Yolda canları sıkılmasın diye.
Atina yakınlarında bir gemi batmış,
Köpekli, maymunlu yolcularıyla.
Kimseler kurtulmayacakmış,
Yunusbalıkları olmasa.
Bu balıklar insan dostudur,
Plinius öyle der kitabında, doğrudur.
Bir yunus çok adam kurtarmış o gün,
Bir maymunu da kurtarmak üzereymiş,
İnsana benzediği için.
Almış sırtına, kıyıya çıkacak,
Öyle adam gibi oturmuş ki maymun,
Gören kral mıral sanacak.
Bir ara konuşacağı tutmuş yunusun:
— Atina'dan mısınız? demiş.
— Evet, demiş maymun; Hem de pek tanınmışımdır. Bir işiniz düşerse beklerim, Hâkim makim hep akrabamdır. Belediye başkanı teyzemin oğlu.
— Sağ olun, demiş yunusbalığı;
161
Pire'yi de bilirsiniz öyleyse. Sık sık görürsünüz elbette... — Her gün, demiş maymun; Dostumdur, görmez olur muyum? İşte o zaman çıkmış foyası meydana, Limanı adam sanmış bizim mankafa!
Böyle insan da çoktur ya, neyse! Roma'yı Paris'te bilirler; Her yeri görmüş gibi konuşurlar; Arap olayım hiçbir yeri görmüşlerse.
Yunus basmış kahkahayı; Dönmüş bakmış ki sırtına, İnsan değil kurtardığı. Atmış maymunu suya, Dönmüş gerisingeri Adam arayıp kurtarmaya.
İNSAN VE TAHTA PUT
162
Bir adam puta taparmış;
Evinde bir tanrı varmış tahtadan.
Kulakları kocaman, ama sağır bir tanrı.
Adama sorsan ne dilerse yaparmış;
Ne var ki dilek masrafları pek ağırmış.
Adaklar, kurbanlar istiyormuş mübarek.
Başlarında allı pullu çelenklerle
Koca koca öküzler kesilecek.
Bu kadar yağlı yiyen tanrı
Görmemiş o zamanın insanları.
Yesin, yesin ama,
Bir şeyler de versin, değil mi adama?
Hayır... Ne miras, ne define, ne parsa,
Üstelik nerede bir afet olsa
Dönüp dolaşıp onu buluyormuş;
Ve kese boşaldıkça boşalıyormuş.
Tannysa hiç oralı değil;
Biraz halden anlayacak yerde
Yine kurban istiyormuş sabah akşam.
Sonunda kızmış adam:
Kaptığı gibi baltayı,
İkiye bölmüş tanrısal tahtayı.
Bir de ne görsün: Altın dolu içi.
— Seni nankör seni, demiş;
163
Ben bu kadar besleyeyim de seni, Sen bana metelik bile verme. Çık, git evimden, pinti! Git, başka duacı bul kendine. Demek bizler gibiymişsin sen de: Hem de en kaba, en taş yürekli, En vurdumduymazlarımız gibi: Yemedikçe sopayı, Vermezmişsin meğer parayı. Üstelik benim kese boşaldıkça Seninki doluyormuş ha? Aman elime sağlık! Vurunca baltayı İşin aslını anladık.
164
TAVUS KANATLARI TAKINAN ALAKARGA
Bir tavus kanat değiştiriyormuş
Alakarga toplamış döküntüleri
Kendi üstüne takmış takıştırmış
Ve gitmiş tavuslar arasına,
Salınıp caka satmaya.
Bir tavus işin farkına varınca
Yanmış bizim alakarga:
Alay, ıslık, tükürük, hepsini tatmış.
Üstelik tavus baylar
Tüylerini bir güzel yolmuşlar.
Soydaşları arasına kapağı atınca
Onlar da kapı dışarı etmiş bu tüysüzü.
Alakarga gibi nice insanlar da var. Onlar da başkasının sırtından süslenirler. Sanat hırsızı denir böylelerine Bilirim çoklarını, ama söylemem, Kıllarına dokunmak da istemem: Bu işlerden bana ne.
165
DEVE, DENİZ VE MERTEKLER
Deveyi ilk gören insan,
Bırakıp kaçmış korkudan.
İkinci gören yaklaşmış yanına,
Üçüncü görense sokulmuş,
Dilini çıkarmış koca hayvana.
Alışkanlık böyledir,
Her şeyin hakkından gelir.
Nelerle yüz göz olmuşuzdur, göre göre;
Ne develer, ne devlerle.
Söz bundan açıldı madem,
Bakın ne olmuş bir yerde:
Deniz kıyısına gözcüler koymuşlar,
Gemi görünce haber versinler diye.
Uzakta bir karaltı görmüş adamlar:
Hah, demişler; bir kadırga.
Kadırga çektirme olmuş az sonra,
Çektirme, çatana olmuş,
Çatana mavuna, mavuna kayık,
Sonunda ne kayık, ne mayık:
Gele gele bir sürü mertek gelmiş sahile.
Dünyada neler gördüm, neler, Deveye, merteklere benzer: Uzaktan bir şey sanır insan, Oysa bir hiçtir yakından.
166
KURBAĞA İLE FARE
Başkasını kafese koymak isteyen Çok kez kendini kor kafese. Bizim Dede Merlin böyle der O canım halk diliyle. Şu masala göre de doğru söyler:
Hiç oruca, perhize girmemiş. Yağlı, besili, göbekli bir fare Bir batak kıyısına gelmiş Dinlenip gönül eğlendirmeye. Bir kurbağa çıkmış bataktan:
— Bize buyursanıza, demiş; Güzel bir yemek yiyelim birlikte. Bay Fare'nin canına minnet, Yemek dedin mi gelir elbet. Ama belki nazlanır diye Kurbağa başlamış dil dökmeye: Çamur banyosuna doyum olmazmış. Neler varmış üstelik yol boyunca, Ne görülmedik, bilinmedik yerler,
— Üstüne yoktur, demiş, gezmeye değer; Yaşlanıp torunlarınız olunca Anlatırsınız masal gibi, yıllarca,
Bizim memleketin güzelliklerini,
167
Sazlarını, çiçeklerini.
Kurbağalar ne yer, ne içermiş;
Batak devletinin kanunları nelermiş...
Şişko hemen gidermiş gitmesine
Ama iyi yüzemezmiş o kadar;
Yardım edilmeliymiş kendisine.
Kurbağa, merak etme, demiş, kolayı var:
İnce bir saz koparıp getirmiş,
Güzelce bağlamış kendini
Fareyle ayak ayağa,
Birlikte girmişler batağa.
Yolda değişivermiş işin rengi,
Kurbağa başlamış çekmeye fareyi
Derin suların dibine;
Ne milletlerarası haklar kalmış,
Ne tekler arası haklar:
Kurbağa düşmüş boğazının derdine.
Yakaladık, demiş yağlı kuyruğu,
Bundan iyi ziyafet can sağlığı.
— Allah'tan kork, demiş fare.
— Allah da kim oluyor, demiş kurbağa. Biri çeker, biri çırpınırken,
Açlıktan dört dönen atmaca Görmüş zavallı fareyi yukardan. Ve görmesiyle bir olmuş, Saldırıp havaya kaldırması, Kurbağa da ayağında cabası.
Bir taşla iki kuş, Atmacanın işi iş. Kral sofrası kurmuş, Hem et, hem balık yemiş.
Tavlayanlar tavlanır, Ava giden avlanır, Nice kuyular kazanlar Kuyuya yuvarlanır.
168
HAYVANLARIN İSKENDER'E GÖNDERDİKLERİ VERGİ
Bir masal var eski zamanlarda pek tutulmuş, Neden tutulmuş? Ben bilmiyorum doğrusu: Ben masalı olduğu gibi anlatayım da Nasıl yorumlarsa yorumlasın okuyucu.
Ün Tanrıçası dört bir yana yaymış:
— Zeus'un oğlu İskender diye biri Yeryüzünde hiçbir canlı yaratığı Özgür bırakmak istemediğinden Bütün uluslar hiç vakit geçirmeden Ayağına gidecekler, budur kesin buyruğu. Dört ayaklılar da gidecek.
İnsanlar da, filler de, solucanlar da. Yüz ağızlı Tanrıça her yere ulaştırınca Yeni imparatorun bu fermanını, Bir korkudur almış bütün dünyayı; Güçlüce kul olmuş bütün canlılar: Canları bu zorbanın keyfine bağlanmış,
— Bu sefer, demişler; Beterin beteri olacağa benzer Katlanacağımız yasalar.
Çıkmış hepsi ininden kovuğundan
Baş başa vermişler, düşünmüş taşınmışlar,
Sonunda verdikleri karar
169
Pohpohla vergi yollamak olmuş. Elçi olarak maymun seçilmiş. Söylenmesi gerekeni Vermişler eline yazılı olarak, Ama verilmesi gerekeni Nerden nasıl bulup versinler? Vergi dediğin tıkır tıkır para ister.
Bereket bir kral bulmuşlar, hayırsever; Altın dolu topraklar varmış ülkesinde, Vermiş dedikleri kadarını. Taşıma işi kalmış altın sandıklarını: Eşek, katır, at ve deve
— Biz varız, demişler, bu göreve. Dört ahbap çıkmışlar yola Elçilerin daniskası maymunla. Bizim kervan bir yerden geçerken Aslan Efendimiz çıkmaz mı önlerine!.. Hiç hoşlanmamışlar bu karşılaşmadan.
— Size rastladığıma sevindim, demiş aslan; Yol arkadaşı oluruz sizlerle.
Tek başıma götürüyordum benim vergiyi.
Ama ne kadar hafif de olsa
Yükün her türlüsü sıkar beni.
Ne olur, dörde bölsek de şunu
Her biriniz bir parçasını alsa.
Yükün bu kadarı nedir ki sizin için?
Buna karşılık ben daha serbest olurum
Ve hırsızlar çıkar da karşımıza
Çarpışmamız gerekecek olursa
Çok daha rahat savaşırım.
Sen gel de bir aslana "hayır" de.
Katılmış kervana, rahatlamış, pohpohlanmış.
Üstelik, Zeus'un oğlu kızarsa kızsın,
Devlet kesesinden bol bol yemiş içmiş.
Derken bir çayırlığa varmış bizimkiler.
170
Her yanında dereler, türlü çiçekler. Yayılmaya gelmiş bir sürü koyun, Seher yelleri de esiyor serin serin. Aslan bu cenneti görür görmez
— Ben hastalandım, demiş yoldaşlarına; Siz elçiliğinize bensiz gidin.
Bir yangın başladı sanki kanımda. Burda kalıp şifalı otlar arayacağım ben, Siz gidin hiç vakit kaybetmeden. Paralarımı verin yalnız, lazım olur... Sandıklar indirilip açılır açılmaz Bir kükreyiştir koparmış aslan Sevincini dünyaya duyuraraktan:
— Tanrılar, demiş; benim altınlar Ne çok, ne güzel kızlar doğurmuşlar! Baksanız a, bir çoğu büyümüş bile Anaları kadar olmuşlar nerdeyse.
Bu yavrular benim, demiş ve almış hepsini, Hepsini değilse de aslan payını. Maymunla arkadaşları donakalmışlar. Ağız açamadan yola koyulmuşlar. Gidip Zeus'un oğluna dert yanmaları Hiç de umdukları gibi karşılanmamış. Aslan aslanın işine karışır mı? Ne der bir atasözümüz: Korsan işi korsan soymakla yürümez.
171
GEYİKTEN ÖCÜNÜ ALAN AT
Atlar bizlere kul olmadan önce, Başıboş yaşarlarmış, gönüllerince. İnsanoğlunun ot yediği zamanlarda At, eşek, katır matır Fink atarmış ormanlarda. Gem, eyer, dizgin, kolan Ne gezer o zaman? Ne savaşta, ne barışta, At düşmüş geyiğin ardına; Hem eskiden zenginler de azmış, Bugünkü gibi düğün dernek olmazmış. Uzatmayalım, o mutlu günlerde,
Geyik ata bir kazık atmış,
At düşmüş geyiğin peşine,
Geyik rüzgâr gibi, tutamamış.
At gelmiş insanoğluna başvurmuş:
— Sen kurnazsın, demiş; yardım et bana.
İnsanoğlu binmiş atın sırtına.
Ağzına gem diye bir şey koyup
Almış dizgini eline.
Soluk aldırmamış ata
Geyiği yakalayıp öldürünceye dek.
At, elime sağlık diyerek
Dönmek isteyince başıboş yurduna:
172
— Bırakmam, demiş insan, sende iş var! Gel, bir ahır yapayım sana, içine gir. Bol bol ye, iç, yat. Tongaya basmış zavallı at.
Hürriyet olmadıktan sonra Yemişsin, içmişsin neye yarar? At işi anlamış anlamasına, Ama o anlayıncaya kadar Ahırı, yuları çoktan hazırlanmış; Ölünceye dek kölelikten kurtulamamış; Geyikten öcünü almaz olaymış.
Öç almanın keyfi büyük olsa da Değer mi bu keyfi tatmak Hürriyet pahasına? Ağzına gem vurulsun da bak, Kalır mı hiçbir şeyin tadı dünyada.
173
TİLKİ İLE HEYKEL
Büyüklerin çoğu, yakından görülünce, Birer kalıp, birer maskedir sadece. Kaba halk görünüşe aldanır. Neden dersen, onun istediği Bir put bulup tapmaktır. Eşek gördüğüyle yetinir, Tilkiyse koklar, yoklar neyi görse, Bir o yana çevirir, bir bu yana, Sonunda çakar, köpoğlu, Gördüğünün gösteriş olduğunu.
Tilkinin biri bir heykel kafası görmüş;
Kocaman bir kafa,
Ama bakmış içi boş:
— Aferin yapana, demiş tilki;
Öyle güzel bir kafa yapmış ki!
Kelle kulak yerinde,
Bir beyni eksik.
Nice ağalar, beyler Tıpatıp bu heykele benzer.
174
KURT, KEÇİ VE OĞLAK
Keçi Kadın taze ot yemeğe gidiyormuş Şişirmek için, her günkü gibi, Yerlere sürtünen memelerini, Kapısını iyice kilitlemiş çıkarken, Oğlağına da tembih etmiş yeniden:
— Sakın ha, demiş, kimseye kapıyı açma Şu parolayı veremezse eğer:
Yuf olsun kurda ve de soyuna sopuna! Tam bu sözleri söylerken keçi Kurt da oralardan geçmez mi!.. Duymuş parolayı uzaktan Ve tabii çıkarmamış aklından. Keçi Kadın görmemiş canavarı, Görse, bizim masal kalmıştı yarı! Kurt bekleyip uzaklaşmasını, Sahte bir sesle keçi gibi meleyerek Açtırmak istemiş kapıyı
— Yuf olsun kurda da, diyerek. Hemen açılır sandığı kapı açılmamış. Kuşkulu oğlan kapının yarığından bakmış:
— Ak pabuç göster, demiş, yoksa açmam. Ak pabuçsa, herkes bilir,
Kurtların pek kullanmadığı bir şeydir. Kurt fena bozulmuş,
175
Pes demiş oğlağın böylesine, Geldiği gibi de dönmüş evine. Nice olurdu oğlağın hali Kurt nerden bilecek deyip Verdiği parolaya güvenseydi!
İki güvenlik bir güvenlikten iyidir Daha fazlasını araşan da yeridir.
176
KURT, ANA VE ÇOCUK
Bir kurt bir başkasını getirdi aklıma,
O da faka basmış ama,
Canıyla ödemiş bunu.
Hikâye şu:
Bir köylünün evi ıssız yerdeymiş.
Kurt çelebi fırsat kolluyormuş kapıda.
Görmüş çünkü neler çıkıyor oradan neler:
Süt danaları, kuzular, koyunlar,
Sürüyle hindiler falan.
Ama hazret sıkılmış beklemekten;
Giderayak bakmış, bir çocuk bağırıyor;
Azarlıyor anası da: — Susmazsan, diyor,
Kurda vereceğim seni.
Kurt beklemiş tetikte,
Şükrederek bu umulmadık nimete.
Ama sevgili yavrusunu yatıştırmak için:
— Korkma, demiş ana bu sefer;
Öldürürüz kurt gelirse eğer.
Bu da nesi, demiş kurt;
Bir öyle söylüyor, bir böyle.
Oyun mu oynuyorlar benimle?
Budala yerine mi koyuyorlar beni?
Siz durun hele; bu güzel yumurcak bir gün
Fındık toplamaya gelir elbet ormana!
177
Tam bunları söylerken
Birileri çıkıvermiş evden.
Bir köpek kesmiş hemen yolunu kurdun.
Kargılar, yabalarla üşüşüp üstüne,
— Söyle bakalım, demişler; Sen buralarda ne arıyordun?
Kurt anlatmış duyduklarını az önce.
— Oğlumu yiyecektin ha? Senin karnını doyursun diye mi Getirdim onu dünyaya? Tepelemişler zavallı kurdu.
Bir köylü kesip kafasıyla sağ pençesini Köy ağasının kapısına asmış; Üstüne de şu Pikar atasözü yazılmış: "Canım güzel kurt, sen sakın kulak verme Bir ananın ağlayan yavrusuna dediklerine."
SOKRATES NE DEMİŞ?
I
Sokrates bir ev yaptırmış nasılsa; Eş dost başlamış kusur bulmaya: Kimi içini beğenmemiş;
— Kızmayın ama, demiş; Şanınıza layık değil odaları. Kimi cephesine çatmış: Karşıdan görünüşü berbatmış. Hepsine göre de çok darmış bu ev. Kim sığarmış bu kulübeye?
— Ah, demiş koca filozof; Keşke bu evi dolduracak kadar Gerçek dostum olsa!
Sokrates'in sözü yerinde:
Bir ev dolusu gerçek dost nerde?
Sözde herkes dost, ama gel de buna inan.
Dosttan bol şey de yok dünyada,
Dosttan bulunmaz şey de.
178
179
İHTİYAR VE ÇOCUKLARI
Birleşik olmayan her güç cılızdır.
Bakın Ezop bunu nasıl anlatır.
Bir şeyler katarsam kendimden
Masal daha güzel olsun diye değil
Bizim hallerimize uysun diyedir.
Ezopİa yarışmak ne haddime.
Phaidros şan kazanmak için yarışır çok kez;
Böyle işlere kalkışmak bana düşmez.
Ama gelelim masalına,
Daha doğrusu, hikâyesine, oğullarının
Birlik olmasını isteyen babanın.
Son yolculuğa hazırlanan bir ihtiyar Çağırmış oğullarını: — Evlatlar, demiş; Deneyin bakalım kırabilecek misiniz Şu birbirine bağlı okları. Güçlerinin sırrını anlatacağım size. Büyük oğlu denemiş var gücüyle; Kıramayıp: — Benim harcım değil, demiş. Ortancası almış, o da kıvıramamış; En küçükleri de denemiş ıkına sıkına; Üçünün de bütün emekleri boşuna: Bana mısın dememiş ok demeti, Kırılmamış kenetli oklardan hiçbiri.
180
— Sizi güçsüzler, demiş o zaman baba; Göstereyim size benim gücümün,
Ne yapacağını böyle bir durumda.
Hepsi şaka sanıp gülmüş, ama ne görsünler:
Baba okları ayırıp birer birer kırmış.
— Gördünüz mü, demiş, birlik olmanın gücünü? Siz de birbirinize bağlı kalın sevgiyle,
Başka söz etmemiş hastalığı boyunca; Ama son saati geldiğini anlayınca
— Sevgili oğullarım, demiş,
Ben gidiyorum artık atalarımın yanına. Söz verin kardeş kardeş yaşayacağınıza. Ölen babanızdan esirgemeyin bunu. Üç oğlu da yemin etmiş ağlaşarak, Baba, ellerini sıkıp vermiş son soluğunu. Bir hayli mal mülk kalmış üç oğluna; Ama bir hayli takıntı varmış sağa sola. Bir alacaklı çıkmış, bir komşu dava açmış. Üçler başa çıkmışlar önce her biriyle. Ama kısa sürmüş bu az görülmüş bağlılık. Kan birleştirmiş onları, çıkar ayırmış. Açgözlülük, kıskançlık ve avukatlar Baba mirasına saldırmışlar hep birden: Senindi benimdi yüzünden dava üstüne dava; Yargıç bir ona ceza kesiyormuş bir buna. Kardeşler böylece birbirini tüketirken Alacaklılar, komşular sökün etmiş yeniden. Kimi surdan, kimi burdan tutturmuş. Bunlar karşısında her kardeş aynı fikirde. Biri uzlaşmaya kalkar öteki diretmeye. Böylece gitmiş ellerinden varları yokları Ve çok geç hatırlamışlar Bağlı kaldıkça kınlamayan okları.
181
APOLLON VE BİR İMANSIZ
Tanrıları aldatmaya kalkmak Deliliktir bu dünyada. Yüreklerimizin en gizli dolambaçlarında Hiçbir şey olamaz ki, ne kadar saklasak, Tanrıların gözünden kaçabilsin. İnsan her işini onlar önünde yapar: En karanlıkta sandığı işleri bile.
İnancı gevşeyen bir Atinalı varmış; Tanrı'ya işine geldikçe inanırmış. Apollon'un tapınağına gitmiş bir gün Kâhinliğini denemek için. İçeri girer girmez sormuş Tanrı'ya, Avucumdaki canlı mı cansız mı? diye. Bir serçe tutuyormuş avucunda: Apollon canlı derse öldürecek, Cansız derse salıverecek. Tanrı anlamış kafasındakini: — İster canlı, ister cansız, demiş; Göster bakalım şu serçeni. Bir daha da tuzak kurma bana; Böyle kurnazlıklar bela getirir başına: Ben uzaktan görürüm, Attığımı da vururum.
182
ALTINLARINI YİTİREN CİMRİ
İnsan bir şeyi kullanamadıktan sonra
Sahibi olsa da bir, olmasa da!
Sorarım yemeyip biriktirene,
Parası olmayandan farkı ne?
Diyojen küpünde cimri kadar zengin,
Cimriyse köşkünde onun kadar yoksul.
Hani Ezop anlatır,
Altın saklayan bir adam vardır,
Ondan ibret almalı.
Yemez içmezmiş bu zavallı,
Bir başka hayat beklermiş gibi
Parasını yemek için.
Altın onun değil, o altının kuluymuş.
Gömmüş efendisini toprağa,
Canı ciğeriyle birlikte.
Gece gündüz aklı fikri definede;
Kendi gömdüğüne tapınacak nerdeyse.
Ne yediği yedik, ne içtiği içtik,
Nereye gitse içi darda,
Rahat nefes alamaz olmuş
Altınların mezarını görmedikçe.
O kadar gitmiş gelmiş ki oraya adam,
Bir mezarcı görüp kuşkulanmış,
Kazıp, bulmuş altınları sessizce.
183
Bizim cimri gelmiş ki bir akşam Kuş uçmuş, yuvası kalmış sadece. Başlamış anlayıp vahlanmaya Dövünüp yırtınmaya. Oralardan geçen biri gelip sormuş
— Ne var diye.
— Gitti, altınlarım gitti!
— Altınların mı? Nerdeydi altınların?
— Tam şu taşın dibinde.
— Allah Allah! Savaşta mıyız be adam, Ne diye gömersin paranı bu uzaklara? Odanda dursa olmaz mıydı paran? Çıkarır harcardın her zaman.
— Her zaman mı? Allah korusun! Para bu; Harcaması kolay, kazanması kolay mı? Hiç el bile sürmezdim altınlarıma.
— Peki, Allah rızası için, demiş adam; Hiç dokunmuyordun parana madem, Al bir taş koy yerine,
Sana göre farkı ne?
184
MAL SAHİBİNİN GÖZÜ
Bir öküz ahırına sığınan geyiğe
Daha emin bir yer
Aramasını salık vermiş öküzler.
— Aman kardeşler, demiş geyik; Ne olur, ele vermeyin beni;
Ben de, buna karşılık,
Öyle otlaklar gösteririm ki size,
Pişman olmazsınız
Beni ele vermediğinize.
— Peki, susarız, demiş öküzler Dünyada neler olmaz düşüncesiyle. Akşamüstü, her zamanki gibi, Taze ot, sap saman getirmişler.
Bir sürü gelen giden olmuş, Uşaklar ahırın içinde mekik dokumuş, Kâhya bile gelmiş; ama hiçbiri Görmemiş başı dallı budaklı geyiği. Ormanlar garibi rahatlamış; Öküzlere uzun ömürler dileyerek Başlamış beklemeye sıvışmak fırsatını Herkes ekin işlerine dönecekken. Öküzlerden biri geviş getirerekten:
— İşler şimdilik yolunda, ama demiş; Yüz gözlü adam teftişe gelmedi henüz;
185
Korkarım o gözlerden kaçmaz senin boynuz. Sevinme, garip geyik, o gelip gitmeden. Mal sahibi çıkagelmiş gerçekten. — Nedir bu? diye bağırmış adamlarına; Neden az ot koymuşsunuz yemliklere? Yataklık saman da eskimiş, koşun ambara. Daha bakımlı görmek isterim hayvanlarımı. Şu örümcekleri süpürmek zor bir iş mi? Niçin orta yerde hamutlar, boyunduruklar? Her yeri, her şeyi gözden geçirirken Bir kafa görmüş ahırda, Her gün gördüklerine benzemeyen.
Geyiğin foyası çıkmış meydana;
Kazıklarla yürümüş herkes üstüne.
Kim bakar geyiğin gözyaşlarına!
Götürüp parçalamış, tuzlamışlar;
Bol bol yemiş, konu komşuya da yollamışlar.
Phaidros bu konuda güzel bir söz eder:
"En iyi gören göz efendinin gözüdür," der.
Seven insanın gözü de
Ondan aşağı kalmaz bence.
186
TARLAKUŞU, YAVRULARI VE ÇİFTÇİ
İnsan önce kendine güvenmeli. Bakın Ezop Dede nasıl anlatmış Bu orta malı gerçeği.
Tarlakuşları yuva yaparken
Buğdaylar daha yemyeşildir.
Sevişme zamanıdır dünyanın;
Cıvıl cıvıldır ortalık sevinçten.
Kocaman balıklar oynaşır denizde,
Aslan, kaplan ormanda,
Tarlakuşları tarlada
Gel gelelim bir tarlakuşu varmış,
Bahar nerdeyse geçmiş o hâlâ bekârmış.
Zor bela o da karışmış cümbüşe,
Bütün doğayla birlikte.
Ana olmuş, yuvasını kurmuş,
Yumurtlayıp üstüne oturmuş.
İşler yolunda gitmiş neyse,
Yavrular çıkmış ortaya, geç de olsa.
Altın başaklar ağırlaşmış düşecek,
Onlar daha uçmasını öğrenecek.
Ama kuş telaş içinde,
Bir o yana koşuyor bir bu yana.
Yiyecek aramaya giderken,
187
Diyor ki yavrularına:
— Aman, gözünüzü dört açın. Tarlanın sahibi bugün yarın, Oğlunu alır gelir buralara.
Ne konuşacaklar bakalım, dinleyin. Ona göre biz de düşünür, Bakarız başımızın çaresine. Tarlakuşu gidince, tam dediği gibi Oğluyla sökün etmiş tarla sahibi:
— Tamam, demiş; buğday kıvama gelmiş; Bugün git eşe dosta haber ver:
Babam imeceye çağırıyor, de; Yarın erken oraklarıyla gelsinler. Ana kuş yuvaya dönünce Bakmış yavruları telaş içinde:
— Dostlarına haber saldı, demiş bir yavru; Yarın sabah yardıma gelsinler, diye.
— Öyleyse merak etmeyin, demiş tarlakuşu; Vakit var demektir yer değiştirmeye. Yarın yine dinleyin bakalım ne diyecek. Şimdilik keyfinize bakın,
İşte size yiyecek.
Güzelce yemiş yatmışlar uykuya. Gün doğmuş: Dost most yok ortada. Tarlakuşu uçup gidince işine, Tarla sahibi gelmiş yine:
— Bu ekin bekleyemez artık, demiş; Gördün mü eşin dostun ettiğini bize? Gel de güven bu tembel heriflere. Git bari akrabamızı çağır,
Yarın sabah burda olsunlar. Yavrular daha çok korkmuş bu sefer:
— Anne, akrabasını çağırdı, demişler; Hemen gidelim burdan...
— Hayır, rahatınıza bakın, demiş anne; Yarın da hurdayız, sağlam!
188
Anne haklı çıkmış yine; Kimseler gelmemiş akrabadan. Üçüncü gelişinde, Şafak atmış tarla sahibinde:
— Yanlış yaptık, demiş; halt ettik! Başkalarına güvenmeyecektik. Dostun da, akrabanın da iyisi, İnsanın kedisi, oğul; unutma bunu. Yarın çoluk çocuk alıp orakları, Kendimiz girişelim işe.
Ne zaman biterse biter gayrı. En kestirmesi yine de bu. Tarlakuşu alınca bu haberi:
— Şimdi, demiş; açalım yelkenleri! Der demez de yel yepelek, Bırakmış gitmişler yuvayı,
Uzun boylu laf etmeyerek.
189
da
 2
 n
ODUNCUYLA HERMES
Monsieur le Comte de Brienne'e
Zevkinizi kural edindim masallarımda;
Ona yaranmanın yollarını aradım.
Fazla özen bezen istemezsiniz siz;
Gereksiz süslemeleri sevmezsiniz;
Ben de sevmem: Boşa gider böylesi çaba.
Fazla güzellik aradı mı yazar,
Her şeyi bozar.
Ama bu demek değildir ki
İnce nükteler şiire girmemeli.
Siz seversiniz onları,
Ben de sevmezlik etmem doğrusu.
Ezop'un asıl amacına gelince,
İyi kötü benim varmak istediğim de bu.
Beğenilmez, bir şeyler de öğretmezse şiirlerim,
Elimden gelen bu kadar derim;
Yine de bir şeyler koymuş olurum ortaya.
Zorlu kişi olmak değil benim özendiğim;
Kötülüklere, Herakles gibi,
Kollarımla saldıramadığım için,
Gülünç etmek istiyorum onları.
Yalnız buna yetiyor benim gücüm
Yetebiliyorsa eğer.
193
Kimi zaman bir masala döktüğüm
Budalaca gururudur insanların
Doymak bilmez hırslanyla birlikte.
Bunu anlatır işte öküz gibi şişmeye kalkan
O minnacık hayvan.
Kimi zaman da çifte bir benzetmeyle
Getiririm karşı karşıya
Kötülükle iyiliği, budalalıkla sağduyuyu,
Kuzularla zorba kurdu, sinekle karıncayı.
Benim yaptığım yüzlerce perdelik bir komedya
Sahnesi bütün dünya.
İnsanlar, tanrılar, hayvanlar,
Hepsi bir rol alır benim oyunumda.
Zeus da bir oyuncudur ötekiler gibi.
Bir deHermes'i çıkaralım sahneye.
Bu tanrının işi gücü haber götürmektir
Zeus'un göz koyduğu güzellere;
Ama bugün göreceği iş başka.
Bir oduncu baltasını yitirmiş, Baltaysa oduncunun varı yoğu. Boşuna aranıp dururken zavallı Yürekler acısı bir haldeymiş. İşletecek başka aracı yok ki adamın Balta üstüne kurulmuş dünyası. Başka nerden, ne beklesin? Tutamaz olmuş gözyaşlarını:
— Baltam, zavallı baltam! diye ağlarmış, Sonunda Zeus'a yalvarmış:
— Ulu Tanrı, ver baltamı geri; Yeniden dünyaya getirirsin beni. Yakarışı duyulmuş Olympos'tan. Hermes gelmiş: — Yitmedi, demiş, baltan; Şu yakında buldum, senin değil mi bu? Ve altın bir balta göstermiş oduncuya:
— Bu benimki değil, demiş oduncu.
194
Hermes bir balta daha göstermiş gümüşten:
— Bu da değil, demiş adam.
Odun saplı bir başkasını görünce, birden:
— İşte bu benim baltam, diye bağırmış. Kendiminki bana yeter.
— Üçü de senin olsun, demiş Hermes, Doğruluğunun karşılı olarak.
— Öyleyse alırım, demiş oduncu gülerek. Bu serüven yayılmış hemen dört bir yana Ve artık baltasını kaybeden edene. Zeus hangi birini dinlesin?
Hermes yine de gitmiş ağlaşanlara: Birer altın balta göstermiş her birine:
— Bu benimki değil, dememiş hiçbiri Budala dedirtmemek için kendilerine. Hermes, altın baltayı vermek şöyle dursun, Sapını indirmiş kellerine.
Yalan söyleme, kendi malınla yetin. En sağlam yol budur, ama neylersin Yalanla mal kapmaya bakıyor herkes... Olur mu ya, hiç yutar mı Hermes!
195
TENCEREYLE ÇÖMLEK
Tencere demiş ki çömleğe:
— Gel bir geziye çıkalım seninle.
— Çıkamam, kusura bakma, demiş çömlek: Akıllıca bir iş değil benim için
Ocağın yanı başından ayrılmak. Hakkı varmış doğrusu çömleğin, O kadar kolay kırılır ki mübarek Taşa maşa çarpmaya görsün bir yeri, Tek parçası dönmez artık geri.
— Sana göre hava hoş, demiş çömlek; Senin derin sert, sırtın pek.
Git güle güle, dilediğin yere.
— Ben seni korurum, demiş tencere; Önümüze sert bir şey çıkar da Sana çarpmaya kalkacak olursa Ben hemen araya sokulurum. Senin kalkanın olurum.
Buna aklı yatmış çömleğin. Tencere almış arkadaşını yanına Yürümüşler tıngır mıngır, salına sürtüne, Ne lazımsa yaparak yürümek için. Ne var ki en küçük engellerde Tokuşuyorlarmış ikide birde. Buysa fena hırpalıyormuş çömleği.
196
Derken, yüz adım bile sürmeden gezi, Yoldaşını paramparça etmiş tencere.
Kendi düşen ağlamaz diyelim çömleğe. Yalnız eşitlerimizle yoldaş olalım; Olmazsak çömleğe benzemekten korkalım.
197
KÜÇÜK BALIKLA BALIKÇI
Küçük balık büyür büyümesine Tanrı ömür vermişse kendisine. Ama büyüsün diye denize atmak Delilik bence. Bir daha ne mümkün yakalamak.
Ufacık bir sazan balığı, daha yavru, Gelmiş oltasına bir balık avcısının.
— Damlaya damlaya göl olur, demiş adam; Al sana bir müjdeci akşam yemeği için. Küçük müçük atalım torbaya şunu. Sazan yavrusu kendince bir dille
Demiş ki avcıya sıçraya büküle:
— Ne yapacaksın benim gibisini? Bir lokma bile olmam sofranda. Bırak, koca bir sazan olayım da O zaman avla beni; Parababalarına satar zengin olursun. Oysa benim gibi yüz sazan da tutsan Bir tavayı zor doldurursun. Doldurmaya da değmez bana sorarsan.
— Değmez mi? demiş balıkçı;
Değer, güzel balığım benim, nasıl hem de! Bir kızar da gör bu akşam tavamda.
198
Senin olan bir'e bak,
Senin olacak iki'ye bakma;
Biri sağlam, öteki yarım yamalak.
199
TAVŞANIN KULAKLARI
Boynuzlu hayvanlardan biri Aslanı yaralamış nasılsa, Birkaç yerinden. Küplere binmiş haşmetli: Canı yanmasın diye bir daha Yemek yerken, Sürgün ettirmiş hemen Bütün boynuzlugilleri. Boğalar, koçlar, keçiler, Hep yurtdışı edilmişler: Boynuzlu hayvan ara da bul, Ne geyik kalmış ne gazel.
Bir tavşan, bu korkulu günlerde, Kendi gölgesini görmüş yerde: Bakmış dimdik iki kulak, tıpkı boynuz.
— Yandık, demiş tavşan; Ya savcının biri çıkar, "Böyle uzun kulak olmaz, Boynuz bunlar" diye tutturursa? Hemen gitmiş cırcırböceğine:
— Komşu, demiş; hakkını helal et, Bana haram gayrı bu memleket: Kulaklarıma boynuz denmeden
200
Gitmeyelim buralardan; Fazla uzun mübarekler! Hem kısa da olsalar, Bu zamanda korkulur; Kuzu kulağı bile boynuz olur.
— Ne boynuzu, demiş cırcirböceği; Aptal yerine koyma beni. Seninki boş kuruntu:
Allah'ın yarattığı kulak Boynuz olur mu?
— İsterlerse olur, demiş tavşan; Boynuzun dik âlâsı olur hem de. Ağzınla kuş tutsan
Laf anlatamazsın o zaman.
201
KESİK KUYRUKLU TİLKİ
Yaşlı bir tilki, ama dişlilerden,
Bir hayli tavuk, tavşan yemişlerden,
Tuzağa tutulmuş sonunda,
Ve nasılsa kurtulmuş,
Kurtulmuş ama, kuyruğu da bırakmış kapanda.
Utancından ölecek. Ne yapsın?
İstemiş ki bütün tilkiler de ona benzesin.
Bir kurultayda söz almış:
— Tilkiler, demiş; bir şey sorayım size: Bu kuyruk da ne oluyor bizim millette? Ne diye sürükleriz bu boş ağırlığı? Toza, çamura bulansın diye mi?
Ne işimize yarıyor, rica ederim; Ben bunu kesip atmalı derim.
— Çok doğru, demiş tilkinin biri; Yalnız, lütfen çevirin de arkanızı, Bir görelim kuyruksuz halimizi.
Gülmekten kırılmış millet,
Sen artık gel de söz dinlet.
Kısa kuyruk önergesi güme gitmiş,
Uzun kuyruk modası devam etmiş.
202
İHTİYAR KADINLA İKİ HİZMETÇİ KIZ
İki hizmetçi kız varmış
Yaşlı bir kadının evinde çalışan.
Eğirme işlerinde öyle ustaymışlar ki
Kaderin İplikçi Kız Kardeşlen
Onların yanında acemi kalırmış.
Yaşlı kadının tek derdi, tek zoru
Hep iş başında görmekmiş kızları.
Phoibos altın saçlarını gösterir göstermez
Çarklar başlarmış dönmeye, iğler sarmaya
Çevir babam çevir, bük babam bük.
Dur dinlen yok.
Bir kör olası horoz
Hiç şaşmaz başarmış yaygarayı
Şafağın arabası sökün eder etmez.
Bizim yaşlı kadın, horozdan da belalı,
Giyip çirkin etekliğini, yağ lekeli
Bir lamba yakar ve doğru odalarına
Var güçleri, var iştahlarıyla uyuyan
Zavallı iki hizmetçinin.
Biri tek gözünü yarı açıp
Öteki bir koluyla gerinirken
Horoza lanet okurmuş ikisi birden
— Ah bir gebersen! diyerek kötü kötü.
Dedikleri olmuş, horoz enselenmiş;
203
Gırtlağından kesilmiş sabah düdüğü. Kesilmiş, ama bizim kızlar Bu işten hiç de kârlı çıkmamışlar. Tersine, daha yeni yatmışlarken Acuze, saatinde kalkamam diye Başlıyormuş cinler gibi cirit oynamaya Dört bir yanında evinin.
Çok kez böyle bir dertten kurtulayım derken Daha belalısına düşer insan. Bu olmuş bizim kızların başına gelen: Cadı karı gelince horozun yerine Düşmüşler beterin beterine.
ORMAN TANRISIYLA YOLCU
Issız bir mağaranın dibinde Orman Tanrısı'yla çocukları Götürmek üzereymişler ağızlarına Çorba dolu çanakları.
Çimen üstünde Orman Tanrısı Bir sürü çocuk ve karısı Çulsuz kilimsizlermiş ama Yerindeymiş iştahları.
Yağmura tutulmuş bir yolcu Girmiş mağaraya sırılsıklam Çorbaya buyur edilmiş adam, Konuk yer diye bulduğunu.
Ev sahibi bakmış tuhaf bir konuk Evinde sanıyor kendini Soluk üstüne soluk Isıtıyor parmaklarını.
Verdiği çorbaya da, nazikçe, Parmaklarına üfler gibi üfleyince Orman Tanrısı şaşmış: — Nedir bu senin yaptığın? demiş.
204
205
— Bir soluğumla elimi ısıtıyorum, Bir soluğumla çorbamı soğutuyorum.
— Ya! Öyle mi? demiş ev sahibi.
Ben de bir soluğumla kovuyorum seni.
Zeus korusun, dünyada yatmam Bir dam altında seninle... Soluğu bir sıcak, bir soğuk adam Benden ırak olsun, güle güle!..
206
ATLA KURT
Bahar gelmiş, Ilık seher yelleri, Otları tazelemiş. Bütün canlılar düşmüş kırlara, Canlarına can katmaya. Kurdun biri de çıkmış gezermiş, Karsız dünya ne de güzelmiş. Bir de bakmış bir kırat; Salınmış yeşil çayıra. Düşünün kurttaki sevinci:
— Al sana yiyecek, demiş; Ama yiyebilirsen ye!
Ne diye koyun değilsin, be mübarek!
Çoktan bitirmiştim işini.
Ama seni haklamak mesele.
Türlü oyunlara başvurmam gerek.
Vuracağız ne yapalım.
Kurt böyle demiş,
Ve uygun adım atın yanına gelmiş;
— Ben, demiş, Lokman Hekim'in soyundanım. Bu çayırlarda ne kadar ot varsa
Hepsinin iyisini kötüsünü bilirim. Övünmek gibi olmasın ama, Her derde deva bulmuşumdur.
207
Düldül gibi atsınız maşallah;
Ama bir derdiniz var, belli.
Söyleyin, hemen söküp atayım bedava
Bir şeyim yok diyemezsiniz:
Başıboş bırakılan at
Ya hastadır, ya sakat;
Lokman Hekim böyle der.
— Arka ayağımda çıban var, demiş at.
— Aman evlat, demiş kurt; Ayak dediğin şakaya gelmez, Bir işledi mi kolay baş edilmez. Sizlere hizmet boynumun borcudur: Ben ameliyatların da kurduyumdur.
Hazret surdan mı kapsam, burdan mı kapsam
Diye bakıyormuş hastasına.
At çoktan işin farkında,
Punduna gelir gelmez basmış tekmeyi.
Ne diş kalmış hekimde ne çene kemiği.
— Oh olsun bana, demiş kurt, ağlamaklı;
Kimse çizmeden yukarı çıkmamalı.
Hekimlik senin nene?
Kasaplığınla yetinsene!
ÇİFTÇİ İLE OĞULLARI
208
Çalış, alın teri dök; Bundan iyi sermaye yok.
Zengin bir çiftçi, bakmış ölümü yakın;
Çağırmış oğullarını; demiş ki gizlice:
— Bu toprakları satmayın sakın:
Bir define var tarlanın birinde,
Atalarımızdan kalma.
Tam yerini söyleyemem ama,
İsterseniz arar bulursunuz,
Er geç de zengin olursunuz.
Orak biter bitmez başlayın kazmaya;
Sürün, belleyin, arayın, tarayın,
Elden geçirmedik yer bırakmayın.
Baba ölünce,
Oğullar doğru definenin peşine. Ha surda, ha burda derken, Bütün topraklar geçmiş elden. Öyle kazmışlar ki her yeri, Eskisinden bol vermiş ekinleri. Define mefine yokmuş ama, Akıllı adammış baba: Anlatmak istemiş ki giderayak, Define bulmanın yolu çalışmak.
209
DOĞURAN DAĞ
 
Bir dağ gebeymiş, Ha doğurdu, ha doğuracak. Öyle bir yaygara koparmış ki Yer yerinden oynayacak. Duyan görmeye gelmiş bebeği. — Bir şehir doğuracak, demişler; Bir şehir ki Paris köy kalır yanında. Oysa dağ doğura doğura Bir fare doğurmuş.
Bu masalın sözü yalan,
Ama özü doğru.
Ortalığı gürültüye boğan
Gebe şairler yok mu?
Öylesi var ki dağdan beter,
Büyük büyük laflar eder:
Bir yaman destan yazacakmış,
İçinde devler tanrılarla savaşacaklarmış.
Yazmasına yazar,
Ama ne çıkar içinden, çıka çıka:
Hava cıva!
TALİH VE ÇOCUK
M
Çok derin bir kuyunun ağzında
Bir çocuk upuzun yatmış uyumuş.
Okul çocuğuna her yer yatak yastık.
Biz olsak gözümüz kararır
Kuyunun dibini boylardık.
Bereket talih geçecek olmuş ordan:
Usulca uyandırmış çocuğu demiş ki:
— Yavrucuğum, ölümden kurtardım seni;
Bir daha sefere daha akıllıca davran.
Düşseydin bana yüklenirdi buJcaza
Bütün suç sendeyken.
Sorarım sana, doğru söyle
Ben mi estirdim de aklına
Yan gelip yattın bu kadar tedbirsizce?
Bunları söyleyip gitmiş Talih Perisi.
Bence doğru bu söyledikleri:
Başımıza ne gelse dünyada
Hep talihtir sorumlusu;
Onun parmağı vardır her belada.
Ona bağlıdır her işimizin ucu.
Sen sersemlik et, hesabında yanıl,
Sonra talihe yükleyip suçu
İşin içinden sıyrıl!
210
211
HEKİMLER
ALT IN YU MU RT LAYAN TAVU K
Hekim Vahvah bir hastaya çağrılmış,
Aynı hastaya hekim Ohoh da bakıyormuş.
Ohoh'a göre hasta iyileşecek,
Vahvah'a göreyse yakında
Atalarını görmeye gidecek.
İki hekim, iki ayrı bakım:
Hasta, Vahvah'ın dediğini de yapmış
Ohoh'un dediğini de.
Ve tahtalı köyü boylamış.
İki hekime göre hava hoş:
İkisinin de ağzı kulaklarında...
Biri demiş: Ya! Ben demedim mi?
Öteki demiş: Ya! Bana güvense ölmezdi!
Açgözlü her şeyi birden ister,
Bu yüzden her şeyi birden kaybeder.
Bir adamın tavuğu, masal bu ya,
Altın yumurtlarmış her sabah;
Bir yumurta yerine bir altın değil,
Koskoca bir altın yumurta!
Adam bir gün demiş ki kendi kendine:
Bir hazine olsa gerek bizim tavuğun içinde.
Hemen aldığı gibi bıçağı,
Kesmiş tavuğu, karnına bakmış:
Ne altın var, ne gümüş;
Öteki tavuklar neyse bu da o:
Bindiği dalı kesmiş, hırbo!
Ne güzel ders para düşkünlerine! Çok gördük böylelerini günümüzde: Daha çok altınımız olsun derken, Olanı da gitti ellerinden.
212
213
PUT TAŞIYAN EŞEK
Eşeğin birine put yüklemişler:
Herkes yere kapanır olmuş önünde.
Eşek kendine tapıyorlar sanarak,
Tütsüleri, duaları benimseyerek
Başlamış kasılıp karmaya,
Alçak dağları ben yarattım demeye.
Adamın biri farkına varmış işin;
Eğilip kulağına demiş ki eşeğin:
— Merkep Çelebi, bu çılgınca sanrıyı
Hemen kafandan sil:
Gördüğün saygılar, secdeler sana değil,
Sırtındakine.
Cahil devletlinin de Nesine selam verirler? Cübbesine.
214
GEYİKLE ASMA
Kimi ülkelerde asma çok yüksek olurmuş; Bir geyik saklanıp böyle bir asmanın içine Ölümden güç bela kurtulmuş. Avcılar bakmış boşuna aranıyor köpekleri Çağırmışlar hepsini geri. Tehlike uzaklaşınca bizim geyik Başlamaz mı haşır huşur çekiştirip yemeye Canını kurtaran asmayı? Ne nankörlük! Avcılar duymuş, dönüvermişler hemen Ve geyik asmanın dibinde can verirken: — Hak ettim, demiş, bu cezayı; Nankörler, ders olsun hepinize! Köpekler üşüşmüş zavallının üstüne Zalim avcılar da Gözünün yaşına bakacak değiller ya.
Ey sığındıkları yeri kirletenler Nankörlük sizin de başınızı yer.
215
YILANLA EGE
Yılanın biri saatçinin komşusuymuş, Komşunun böylesi düşman başına. Bir gece yılan girmiş dükkâna, Yiyecek arıyormuş. Bula bula ne bulsun: Çelik bir eğe; Başlamış hart hurt kemirmeye. Eğe hiç kızmadan demiş ki: — Zavallı kara cahil, iş mi bu seninki; Çılgın beyinli sürüngencik, beni dinle: Kendinden sertiyle uğraşma nafile. Senin benden kıl koparman şöyle dursun Bütün dişlerinden de olursun. Kemirse kemirse zamanın dişleri Kemirebilir beni.
Karanlık kafalı insanlar, bu masal size: Siz ki hiçbir işe yaramaz, üstelik de Her şeyi ısırmaya kalkarsınız; Boşuna kudurur, kendinizi yersiniz. Sizin haddinize mi düşmüş diş geçirmek İnsanlığın o güzelim yapıtlarına? Onlar kırar sizin dişlerinizi, Tunç gibi, çelik gibi, elmas gibi.
216
TAVŞANLA KEKLİK
Başı dertte olanlarla hiç alay etmemeli; Neden dersen: Gülme komşuna gelir başına! Bilgin Ezop, masallarında Bir iki örneğini verir bunun. Bu dizelerde benim verdiğim de Tıpkısı onunkilerin.
Keklik ve yurttaşı tavşan,
Bir tarlada kapı komşusu,
Yaşayıp gidiyorlarmış çatışmadan;
Devlet, huzuru sağlamış anlaşılan.
Ama bir gün avcılar sökün etmiş,
Tavşan, sığınacak bir yer
Aramak zorunda kalmış.
Öyle bir kaçmış ki can havliyle
Yaya kalmış ardında bütün köpekler.
Tazı bile boşuna yorulmuş.
Sonunda kendi kendini vermiş ele
Terli bedeninden çıkıp havayı saran
Tavşan ruhu yüzünden.
Bu koku üzerinde akıl yoran Karabaş
Tavşanla ilgili olduğu sonucuna varmış
Ve atılmış üstüne bütün hızıyla.
Ve hiç yalan söylemeyen Karaduman,
217
— Tamam, demiş, çıktı gidiyor tavşan. Zavallıcık yuvası önünde can vermiş. Keklik, seyrine bakıp kıkır kıkır gülermiş:
— Hani senden tez ayaklısı yoktu? Tez ayaklarını kullansana komşu! Sen misin gülen, ona gelmiş sıra; Köpekler bulmuş onu da.
— Kanatlarım sağ olsun, uçar giderim, demiş. Ama hiç hesaba katmadığı akdoğan Amansız pençesiyle gelmiş hakkından.
218
KARTALLA BAYKUŞ
Kartalla baykuş kesmişler cenkleşmeyi Hem de kucaklaşıp öpüşesiye; Biri kral yemini etmiş, biri bay yemini, Birbirlerinin yavrularını yememeye. Minerva'nın kuşu sormuş:
— Benim yavrularımı görsen tanır mısın?
— Hayır, demiş kartal.
— O zaman iş kötü, demiş asık suratlı kuş; Ne kadar yemin de etsen, korkarım, Güme gider benim yavrularım.
Neden dersen, sen bir kralsın, Kim kimin nesi diye sormazsın. Krallar ve tanrılar ayrı gayrı dinlemez; Yavrularıma rastlamayasın bir kez, Yandıkları gündür. — Öyleyse, demiş kartal. Anlat bana yavrularını, ya da getir göster; Dünyada dokunmam artık onlara. Anlatmış baykuş: — Benim yavrularım, demiş; En şirin, en güzel, en biçimli Ve de en sevimlileridir bütün yavruların. Onları bu üstünlüklerinden tanırsın kolayca Elverir ki unutma, iyi tut bunu aklında Aman iyi tut ki ölüm perisi, o hain, Yuvama senin pençenle girmesin.
219
Çok geçmeden Tanrı bol keseden
Bir sürü yavru vermiş baykuşa,
Bizim kartal da bir akşamüstü yemlenirken
Bakmış yalçın bir kayanın kovuğunda
Ya da yıkık bir damın deliğinde
-Bu iki yerin hangisinde, bilmiyorum doğrusu-
Çirkin mi çirkin bir sürü kuş yavrusu,
Suratsız, meymenetsiz, bet sesli de üstelik:
— Bu yavrular, demiş kartal, dostumuzun olamaz;
Tadalım şunlardan biraz.
Azla yetinir mi hiç kartal dediğin
Bir teki kalmamış yuvadakilerin.
Dönünce ne görsün zavallı baykuş?
Canım yavrularından kala kala
Minnacık ayacıkları kalmış;
Yanmış yakınmış zavallı, yalvarmış tanrılara
Cezasını versinler diye
Yuvasını yıkan zalim eşkıyanın.
Biri gelmiş o zaman şöyle demiş baykuşa:
— Suçu başkasına değil kendine yükle.
Sözün doğrusu, bu senin başına gelen
Hepimizin bir kötü huyu yüzünden.
En güzel, en biçimli, en şirin
Kendi benzerimiz değil midir hepimiz için?
Yavrularını nasıl anlatmıştın kartala?
Dediğin gibi midirler, Allah için söyle!
SAVAŞA GİDEN ASLAN
Aslan sefere çıkmayı koymuş aklına. Savaş divanı kurmuş, haberciler salmış Büyük küçük bütün uyruklarına. Hepsi sefere katılmaya gelmiş, Her biri kendi yeteneğiyle. Fil takım taklavat taşıyıp sırtında Fil âdetince savaşacakmış; Kurt saldırıları yönetecek, Tilki gizli serviste çalışacakmış. Maymunun işiyse türlü oyunlarla Düşmanı oyalamakmış. Biri çıkmış demiş ki aslana:
— Eşekleri almayalım, hızlı değiller; Tavşanlar da gelmesin, paniklerler.
— Yoo, demiş kral, onlara da iş buluruz; Gelmezlerse eksik kalır ordumuz.
Eşek boru çalıp düşmanı ürkütür; Tavşan da vızır vızır haber götürür.
Aklı başında kral böyle olur: En küçük uyruğunu işe yaratır. Herkesin ne yapabileceğini, bilir: Akıllı kişiye yaramayan şey yoktur.
220
221
AYI VE İKİ AHBAP
İki ahbap parasız kalmış
Ve komşularına satmışlar,
Daha ölmemiş, ama öldürecekleri
Bir ayının postunu.
Ayıların kralıymış bu,
İki ahbabın dediğine göre.
Postu en acı soğuktan korurmuş,
Bir değil, iki kürk çıkarmış ondan.
Öyle övmüşler ki ayılarını,
Rabelais'nin çobanı Dendeno
Bu kadar övmemiştir koyunlarını.
Post onların sanki, ayının değil:
— İki gün sonra, demişler;
Ayımızın postunu elinde bil.
Fiyatta anlaşıp gitmişler ormana.
Bir de bakmışlar, ayı
Yürüyor üstlerine bütün hışmıyla. Evdeki pazarlık uymamış çarşıya: Yıldırım çarpmışa dönmüş bizimkiler: Zarar ziyan isteyememişler ayıdan. Biri çıkmış tepesine bir ağacın; Öteki taş kesilip korkudan, Kesmiş soluğu yatmış, ölü gibi, yüzükoyun, Duymuşluğu varmış ki bir yerden
Pek saldırmazmış ayı
Kımıltısı, soluğu kesilmiş yatanlara.
Haşmetli ayı basmış tongaya, budalaca:
Bakmış yatıyor upuzun, ölü sanmış;
Belki numaradır diye
Evirmiş çevirmiş de adamı;
Uzatıp burnunu soluk aramış ağzında.
Bir leş bu, bırak, demiş; kokuyor bile.
Ve çekmiş gitmiş ormana ayı.
Bizim öteki bezirgan,
İnmiş çıktığı ağaçtan;
Koşmuş ahbabına: — Aman çok şükür, demiş;
Korkmanla kaldın, ucuz atlattın vartayı.
Ee? Hani bizim post? diye de gülmüş
Ve sormuş: — Kulağına ne söyledi ayı?
Pençesiyle çevirince seni,
Bir şeyler konuşur gibiydi.
— Dedi ki, demiş ahbabı, bir daha
Öldürmediğin ayının postunu satma.
222
223
ASLAN POSTU GİYEN EŞEK
Eşeğin biri aslan postu giymiş, Millet evinden çıkamaz olmuş. Eşek hep o eşek, Ama gören korkudan ölecek. Bir gün aksilik etmiş kulakları, Uçları çıkıvermiş posttan dışarı. Açıkgözün biri görmüş, Eşeğin şakası sona ermiş; Vurmuş sopayı beline, Sürmüş aslanı değirmene. Şaşırakalmış görenler, Aslanı eşek etti sanmışlar.
Fransa'da çok böyle aslan. Nice babayiğitlerimize Bu masal biçilmiş kaftan. Posta kanarsak yuf bize!
ALTINCI KÎTAP
224
ÇOBANLA ASLAN
Masal deyip geçmemeli:
Bakarsınız bir hayvan bize hocalık eder.
Yalın bir ahlak dersi sıkar insanı,
Masal öğütle birlikte dillerde gezer.
Bu türlü şiir yapıtlarında
Hem öğretecek, hem hoşa gideceksin.
Masal için masal ucuz iştir bence.
Bir şeyler öğretmek içindir aslında
Masal anlatması nice ünlü kişilerin.
Süsten püsten, uzun sözden kaçar hepsi
Boş laf eden yoktur aralarında.
Kısa kesiyor diye az mı çattılar
Az söyleyip öz söyleyen Phaidros'a?
Ezop daha da az sözle yetinmişti.
Ama bir Yunanlı hepsinden ileri gidip
Lakonyalılara.özgü sadelikle
Masallarını dört dize içinde verdi.
İyi mi yapmış kötü mü bu yola gitmekle?
Orasını ben bilmem, uzmanlara sormalı.
Gelin dinleyelim aynı masalı
Bir Ezop'tan, bir ondan.
Birinin kahramanı bir avcı,
Ötekinin bir çoban.
Olayı tıpkı onlar gibi anlattım
227
¦
Yalnız anlatışa bir iki şey kattım. Ezop şöyle anlatmış aşağı yukarı:
Bir çoban eksik bulup koyunlarını
Hırsızı yakalamak derdine düşmüş.
Gitmiş bir mağaranın önlerine
Tuzak kurup kurt ağları germiş,
Soygunu yapsa yapsa kurt yapmıştır diye.
Giderayak dua etmiş çoban:
— Ey Tanrılar Tanrısı Ulu Zeus, demiş;
Kerem et de gözlerim önünde düşsün
Kurduğum bu ağlara o hınzır.
Ne olur, bu zevki bana tattır.
Yirmi danadan en yağlısını seçer
Kurban edelim sana bunu yaparsan.
Duası biter bitmez koskoca bir arslan
Sökün etmez mi karşıdan.
Yatmış yere çoban, yarı ölü yarı diri:
— Ah, demiş, ne istediğini bilmiyor insan!
Burdan gitmeden, ağlarda görmek için
Sürümü talan eden hırsızı,
Bir dana kurban ederim demiştim,
Bir öküz keserim sana, Tanrılar Tanrısı,
O hırsızı ağlarımdan uzaklaştırırsan.
Böyle anlatmış masalı ilk anlatan;
Şimdi gelelim benzerini yapana:
AS LAN LA AVCI
Av meraklısı bir kabadayı, Soylu köpeği yok olunca ortadan, Aslan yemiştir diye çobana gitmiş:
— Nerde yatar, demiş, o hırsız aslan? Söyle de gidip geberteyim şunu.
— Şu karşıki dağda, demiş çoban; Ben her ay bir koyun verip ona, Korkusuz dolaşırım buralarda. Tam sözünü bitirirken çoban Koşar adım sökün etmiş aslan. Kabadayı sıvışmış yel yepelek,
— Aman Zeus, bir sığınak! diyerek
Gerçek yiğit dediğin
Bela karşısında gösterir kendini.
Önceden cart curt edenlerin
Çok gördük savaştan tüydüklerini.
228
229
PHOİBOS'LA BOREAS
T
Poyrazla güneş, bu iki eski tanrı, (Tanrıyken Boreas ve Phoibos'muş adları)
Bir yolcu görmüşler dünyamızda.
Giyinişinden anlamışlar ki bu yolcu
Havanın bozabileceğini düşünmüş.
Sonbahar gelir gibi oldu mu
Yola çıkanın tedbirli olması gerek.
Hava bir yağmurludur bir günlük güneşlik:
Gökkuşağı o aylarda
Siz de sarınıp kuşanın der yolculara.
Bundan ötürü Latinler
Bu aylara küsüm zamanı demişler.
Bizim yolcu da ne olur ne olmaz diye
Su soğuk işlemez gocuğunu giymiş.
— Bu adam, demiş poyraz, aklı sıra Bütün belalara karşı hazırlıklı, Ama' beni hesaba katmamış zavallı. Benim estireceğim rüzgâra
Zor dayanır gocuğunun düğmeleri. İster misin bir deneyelim de görsün; Eğleniriz biraz, ne dersin?
— Peki, demiş güneş ama bahse girelim: Bu atlının gocuğunu sırtından
Sen mi çıkarırsın ben mi, görelim.
Haydi başla, ben çekiliyorum aradan.
Bahis tutuşmaya dünden razı poyraz;
Karartmaya da izin çıkar çıkmaz
Şişirmiş göğsünü kara bulutlarla,
Başlamış üfürüp esmeye,
Fırtınalar, kasırgalar, koparmaya;
Nice damlar uçurmuş, gemiler batırmış
Bir tek gocuğu savurayım diye.
Ama ne yaptıysa yapmış bizim yolcu
Poyrazı sokmamış gocuğundan içeri.
Sokmayınca da boşa gidiyormuş rüzgârın gücü.
O azdıkça adam daha sıkı tutmuş işi
Ne yakasını kaptırmış ne eteğini.
Kendi süresi dolar dolmaz
İster istemez durmuş poyraz,
Ve güneş dağıtmış kara bulutları;
Güldürmüş yeniden yeryüzünü;
Sonra başlamış usulca girmeye
Gocuğun girilmez deliklerinden içeriye.
Sıcaktan terleyince yolcu
Kendiliğinden çıkarıvermiş gocuğu.
Güneş, var gücünü kullanmamış bile:
Zorla olmayan, tatlılıkla oluverir böyle.
230
231
ZEUS VE ORTAKÇISI
Zeus günün birinde
Ortakçı aramış bir çiftliğine.
Hermes haberi dört bir yana yaymış,
İstekliler gelmiş türlü önergelerle;
Ve bir hayli çatallaşmış mesele.
Kimi demiş masrafı çok, belalı iş;
Kimi şöyle demiş, kimi böyle demiş.
Sonunda aralarından biri,
En akıllısı değilse de en cüretlisi.
— Ben şu kadar veririm, ama bir şartla, demiş;
Zeus hava durumunu bana bıraksın;
Bütün mevsimler benden sorulsun:
Sıcak, soğuk, lodos, poyraz,
Güzel hava, kuru hava, sulu hava
Benim bir üfürmeme baksın.
Peki demiş Zeus ve sözleşme imzalanmış.
Bizimki olmuş mu sana havalar kralı:
Yağdırmış yağmuru, estirmiş rüzgârı;
Yeni bir iklim yaratmış keyfince,
Ama yalnız kendi çiftliğinde;
En yakın komşuları, Amerika'daymış gibi.
Etkilenmemişler bu yeni iklimden.
232
İyi ki etkilenmemişler, çünkü o yıl Ekin de yüzlerini güldürmüş şarap da. Zeus'un ortakçısıysa avucunu yalamış. Ertesi yıl yağmuru, güneşi Bir başka türlü ayarlamış; Toprak yine kıt vermiş her şeyi. Komşularıysa yine iyi ürün almış. O zaman kaldırmış ellerini Zeus'a: — Aman ben ettim sen etme, demiş. İşi tatlıya bağlamış Zeus da; Bağışlamış kâhyasını. Şunu çıkaralım ki bundan Bize yararlı olanı Bizden iyi bilir Yaradan.
233
YAVRU SIÇAN,
YAVRU HOROZ VE KEDİ
Dünya görmemiş körpecik bir sıçan
Ucuz kurtulmuş faka basmaktan.
Anasına şöyle anlatmış olan biteni:
— Bizim yurdu sınırlayan dağları aşmış
Tırıs gidiyordum, delikanlı bir sıçan gibi,
Hayatta bir yol bulmak için kendime.
İki hayvan ilişti gözüme bir yerde:
Biri tatlı, yumuşak, güler yüzlü;
Öteki azgın, asık suratlı;
Acı, keskin bir sesi var;
Tepesinde bir et parçası
Sallanıyor havada bir kol gibi
Uçmak istercesine.
Kıçında da sorguca benzer bir kuyruk...
Bir erkek piliçmiş meğer
Yavru sıçanın anasına anlattığı
Amerika'dan gelme bir hayvanmış gibi.
— Arada bir, demiş, iki koluyla
Dövüp duruyordu ki yanını,
Öyle avaz avaz bastı bağırdı ki
Ben ki kabadayı geçinirim,
Korktum kaçtım, ne yalan söyleyeyim.
Lanet de okudum canına,
O olmasa gidip tanışacaktım çünkü
Öteki şirin hayvanla;
Bizim gibi kadifemsiydi onun üstü;
Benekli, uzun kuyruklu, uysal davranışlı.
Öyle yukardan bakmıyor kimseye
Ama gözlerinin içi ışıl ışıl.
Pek sevişiyordur sanırım
Bizim yaşlı başlı sıçanlarla:
Kulakları bizimkilerle aynı biçim.
Tam yanına gidecekken bıraktım kaçtım
Öteki kıyametleri koparınca.
— Oğlum, demiş ana sıçan;
O yumuşak dediğin hayvan bir kedi;
Sahte görünüşü altında, bir bilsen,
Ne hınzırca bir kin besler o
Senin bütün soyuna sopuna karşı.
Öteki hayvan, tam tersine.
Çok uzaktır bize kötülük etmekten.
Üstelik belki bir gün yeriz etinden.
Kediyse, soyumuzun o başdüşmanı
Bizim üstümüze kurmuştur mutfağını.
Yaşadığın sürece, sakın ha
Kimsenin görünüşüne aldanma!..
Pil1
234
235
TİLKİ, MAYMUN VE HAYVANLAR
Bir aslan ölmüş ve hayvanlar
Yeni kralı seçmek için toplanmışlar.
Gitmiş getirmişler krallık tacını
Bir ejderhanın sakladığı yerden.
Taç bütün hayvan başlarında denenmiş,
Bakmışlar uymuyor hiçbir başa:
Kimine büyük geliyor, küçük kimine,
Kimininse boynuzlan engel
Taç giymesine.
Maymun demiş, şaka ederek:
— Bir de ben deneyeyim şunu.
Almış tacı, evirmiş, çevirmiş
Türlü şaklabanlıklar ederek,
Maymun marifetleri göstererek.
Sonunda tacı, bir çember gibi,
Başına öyle güzel oturtuvermiş ki,
Hayvanlar bayılmış
Ve maymun, kral seçilmiş.
Herkes alkışlamış, el öpmeye gelmiş.
Yalnız tilkiymiş gönülsüz oy veren;
Ama, tabii, hiç belli etmeden.
Tebriklerini sunduktan sonra
Demiş ki krala: — Haşmetlim,
Bir gömü var yalnız benim bildiğim.
236
Kanunlara göre her gömü kralındır;
Efendimize bunu bildirmek de
Benim boynumun borcudur.
Yeni kral can atmış paraya;
Ne olur ne olmaz diye
Kendi gitmiş gömüyü çıkarmaya.
Bir tuzakmış meğer gömü masalı
Faka bastırmak için kralı.
Herkes adına, tilki demiş ki:
— Bizi yönetmeye kalkmazsın herhalde
Kendini yönetmesini bilmezken.
Maymun atılmış krallıktan.
Ve hayvanlar anlamış ki böylece
Her kafa baş olamaz tacı giyince.
237
ATALARIYLA ÖVÜNEN KATIR
Başpapazın katırı Soyluyum diye tutturmuş. Anası kısrak ya, Hep onunla övünürmüş, Şunu yaptı, bunu yaptı diye. Böyle bir kısrağın oğlu Tarihlere girmeliymiş. Değil herkesi, hekimleri bile Sırtına bindirmezmiş, Şanına yakışmaz diye. Derken katır ihtiyarlamış, Vermişler değirmene. Orada gelmiş kendine: Babası eşeği hatırlamış.
Atalar dememiş boşuna: Her kötülük bir iyilik getirir. Başka türlü nasıl gelir Budalaların aklı başına?
238
İHTİYARLA EŞEK
Bir ihtiyar binmiş eşeğine gidiyormuş.
Bakmış, çayırlık çimenlik bir yer, durmuş;
Çözmüş eşeğin yularını, salmış çayıra.
Seninki abanmış tazecik otlara,
Bir yemiş, bir türkü söylemiş;
Eşinmiş, tepinmiş;
Yatmış kaşınmış,
Dünyalar onun olmuş.
Derken,
Bir eşkıya sökün etmiş karşıdan:
— Hadi kaçalım, demiş sakallı.
— Neden? demiş uzun kulaklı; O gelen çifte semer mi kor, Dört çuval mı yükler sırtıma?
— Yükleyemez, demiş ihtiyar kaçar ayak..
— Öyleyse bana ne, demiş eşek; Ha senin olmuşum, ha onun. Sen kaç, bana göre çayır hoş! Hem daha Türkçesini ister misin? Kim ise efendim
Düşmanım odur benim.
239
KENDİNİ SUDA GÖREN GEYİK
Faydalıyı küçümser, taparız güzele; Güzelse çok kez başımızı yer. İlahi geyik, nasıl kötülersin Seni kuş gibi uçuran o ayakları da Başına dert açan boynuzları översin!
Geyiğin biri kendini görmüş de Bir kaynağın tuttuğu aynada Güzel boynuzlarına hayran olmuş; Ama ardından pek üzülmüş Çöp gibi bacaklarını görünce; Eriyip gidecekler nerdeyse suda.
— Bir şu başa bak, bir de şu ayaklara, Demiş geyik baktıkça dertlenerek; Alnımda yükselen güzelim ormanı Bu sıska bacaklar mı gezdirmeliydi? Geyik tam bunları söylerken Koca bir av köpeği sökün etmez mi! Can derdine düşmüş o zaman; Dar atmış kendini ormana. Başındaki süs olmuş mu başına bela: Bacakları kurtaracak geyiği, Ama boynuzları bırakmıyor ki; Takılıp engel oluyorlar boyna. O zaman dank etmiş geyiğin kafasına Ve lanet okumuş Tanrı'nın her yıl Ona bol bol yolladığı armağanlara.
240
241
TAVŞANLA KAPLUMBAĞA
Koşmak neye yarar, yola vaktinde çıkmalı,
Bu gerçeği anlatır işte
Tavşanla kaplumbağanın masalı.
— Gel bir bahse girelim seninle, Demiş kaplumbağa tavşana;
Şu karşıya senden önce varırım ben.
— Hoppala! demiş yel gibi koşan tavşan, Sen aklım mı kaçırdın?
Deli hekimine git de Sana hintyağı içirsin!
— Bahse giriyorum ya, deliysem sana ne? Götürmüş, koymuşlar karşıya
Bahsi kazanan ne alacaksa.
Ne koymuşlar, kimi yargıç seçmişler,
Orası değil işin önemli yanı...
Karşısı tavşan için dört adımlık yer;
Ama adım diyorsam, tavşan adımı:
Hani o can havliyle kaçarken
Yaya bıraktığı köpeklere
Ovaları arşınlatan adımlar.
Demek isterim, vakti varmış tavşanın
Otlamak, uyumak, kulak vermek için
Rüzgârın nereden estiğine.
242
Bırakmış yürüsün kaplumbağa Senatör adımlarıyla. Hazret düşmüş yola emekleyerek Ağır ağır acele ederek. Tavşansa şanına layık bulmamış Şıp diye kazanılacak bir zaferi;
— Yarışa geç gireyim de bari, demiş, Maskara olmayayım el âleme.
Ot yemiş, yan gelip keyfine bakmış Yapmadığı şey kalmamış yarıştan başka. Sonunda bakmış kaplumbağa Ha vardı ha varacak karşıya. Fırlamış o zaman bir ok gibi Ama boşa gitmiş bütün çabası: Kaplumbağa varmış hedefe çoktan;
— Nasıl demiş, hangimiz yarışı kazanan? Neye yaradı hızlı koşman senin?
Bir de ev taşısaydın sırtında O zaman nice olurdu halin?
243
EŞEKVE EFENDİLERİ
Bahçıvanın eşeği Kaderden şikâyetçiymiş. Gün doğmadan kalkmak Canına tak demiş.
— İnsaf, diyormuş;
Horoz bile uykuda ben yüklenirken. Neymiş? Pazara ot gidecekmiş. Ot için uyan canım uykudan. Kader acımış eşeğe. Değiştirmiş efendisini. Bizimki düşmüş bir dericiye. Gel de arama eskisini: Deriler leş gibi kokar, Üstelik ottan da ağır.
— Ah, demiş; ben böyle mi olacaktım? Eskiden hiç olmazsa,
Başımı bir attım mı arkaya, Bir parça yeşillik yolardım. Lahana bile çıkardı bahtıma. Şimdi yesem yesem Sopa yiyorum başımı çevirsem.
Kader yine acımış eşeğe,
Almış dericiden, vermiş kömürcüye.
Eşeğin hali büsbütün duman. Başlamış yine dert yanmaya; Kader kızmış artık o zaman: — Bıktım gayrı, demiş, bu eşekten. Padişahlara yüz vermedim Bu eşeğe verdiğim kadar. Başka işim mi yok benim? Dünyada dertli bir o mu var?
Kader haklı; ama hep böyleyiz: Bir türlü halimizi beğenmeyiz. En kötü kader hep bizimkidir. Tanrıya dilekçe üstüne dilekçe: Bütün dileklerimizi yerine getirse, Ardından yenileri gelir.
244
245
GÜNEŞ VE KURBAĞALAR
KÖYLÜYLE YILAN
Bir zorba evleniyormuş;
Milletteki sevinci görme.
Şarap içen içene,
Herkes gülüp oynuyormuş.
Yalnız Ezop düşünceli,
Yersiz buluyormuş bu sevinmeyi.
Şu masalı anlatmış,
Niçin diye soranlara:
— Evvel zaman içinde, demiş; Güneş evlenmek istemiş, olur a! Haber yayılınca göllere Kurbağaları bir tasadır almış. Başlamışlar vak vak diye Kaderden şikâyet etmeye:
— Ya çocukları olursa, demişler; Bir güneş bile kasıp kavuruyor bizi; Beş on güneş birden ne yapmaz? Kurutur tüm suları, denizleri.
Ne bataklık kalır, ne saz! Kurbağa milletinin hali nice olur? Suyu bulsa bulsa öbür dünyada bulur.
Hiç de yanlış denmez bu düşünceye; Hayvancıklar bal gibi haklı. Başlarındaki bela evleniyor diye Bayram eden insanlar mı daha akıllı?
Ezop anlatır: Bir köylü,
Merhametli bol, aklı kısa,
Gezinirken bir kış günü
Toprağının kıyısında bucağında,
Bakmış karın üstünde bir yılan,
Yatmış upuzun, kımıldanacak hali yok,
Belli ki ha dondu ha donacak.
Almış götürmüş evine yılanı
Düşünmeden ne alacağını
Bu iyiliğine karşılık.
Uzatmış yılanı ocak başına;
Isıtmış, diriltmiş, daha ne yapsın artık.
Ama uyuşmuş yılan sıcağı duyar duymaz
Canı ve öfkesi birlikte kabarmış:
Kaldırmış başını bir ıslık atarak
Sonra kendini kıvrım kıvrım gererek
Var gücüyle atılmaya hazırlanmış
Canını kurtaran dost, baba insanın üstüne.
— Vay nankör, demiş köylü,
Bu mu bana karşılığın? Geber öyleyse!..
Aldığı gibi baltasını
İki vuruşta üçe bölmüş yılanı:
Baş, kuyruk ve gövde zıplaya zıplaya
Boşuna uğraşmışlar birleşip yılan olmaya.
i
246
247
Acımak güzel, ama kime acımalı İşin püf noktası bunda. Nankörlere gelince, sonunda Dumandır hepsinin hali.
I
HASTA ASLAN VE TİLKİ
Hayvanların kralı hastalanmış, Çıkamaz olmuş mağarasından. Bütün uyruklarına haber salmış: Her türden birkaç elçi seçilsin, Ve bunlar aslanı ziyarete gelsin diye.
— Elçiler iyi karşılanacak, demiş; Aslan sözü veriyorum, hem de yazılı: Dişe, pençeye karşı geçerli.
Kralın fermanına uyulmuş;
Her türden elçiler geldikçe gelmiş.
Yalnız tilkiler kıpırdamamış yerinden.
— Neden derseniz, demiş bir tanesi; Hastamızı ziyarete gidenlerin Yoldaki ayak izlerinin hepsi Kralın inine doğru çevrik;
Bir tek iz yok geriye dönük.
Sen gel de kuşkulanma şimdi.
Kusurumuza bakmasın haşmetli.
Yolladığı pasaporta teşekkürler;
İnanırım, bunu gösteren saraya girer.
Girmesine girer de,
Nasıl çıkar, orasını aşkolsun bilene!
- - &
248
249
KUŞÇU, AKDOĞAN VE TARLAKUŞU
ATLA EŞEK
Kötülerin haksızlıklarım çok kez Kendimizinkilere bahane ederiz. Oysa dünyanın yasası şudur: Kendini korumak istersen Sen de başkalarını koru.
Bir köylü aynayla kuş tutuyormuş. Bir tarlakuşu kapılmış pırıltıya. Yukarıda süzülen akdoğan da İniverip göklerden saldırmış Mezarının yanı başında Cıvıl cıvıl öten tarlakuşuna. Zavallıcık ağlara düşmemiş, Ama kurtulamamış, ne yapsın, Sırtına yüklenen zalimin pençesinden. Tarlakuşunun tüylerini yolarken Bir de ne görsün akdoğan Girmiş çıkılmaz ağlar içine.
— Aman avcı, ne olur, bırak beni, Demiş kuş diliyle;
Ben sana hiç kötülük etmedim ki.
— Ya şu pençendeki zavallı, demiş kuşçu; Sana bir kötülük etmiş miydi?
Bu dünyada yardımlaşmak gerek
Bakarsın dostun ölür,
Yükü sana yüklenir.
Ters huylu bir atla bir eşek
Yola çıkmışlar birlikte.
Atın sırtında eğeri varmış sadece;
Zavallı eşekse çökertilesiye yüklüymüş.
Attan biraz yardım isteyecek olmuş:
İstemese şehire varmadan ölecek.
— Ne olur, demiş, şu yükü bölüşsek;
Saygısızca bir dilek sayılmaz bu:
Sizin için nedir ki bu yükün yarısı!
At hayır demiş eşeğin dileğine,
Hem de zart zurt yellene tepine.
Ama yük altında ölünce yol arkadaşı
Anlamış yediği haltı:
Vurmuşlar seninkinin sırtına
Eşeğin bütün yükünü
Üstüne üstelik postunu da.
250
251
AVINI BIRAKIP GÖLGESİNE SALDIRAN KÖPEK
ÇAMURA BATAN ARABA
Bu dünyada herkes aldanır;
Gölgenin ardından koşan
Nice deliler vardır,
Saymakla bitiremez insan.
Ezop'un anlattığı köpekten ibret alsınlar;
Bu köpek, avının yansısını görmüş suda
Bırakıp avını atlamış yansının üstüne...
Dere olmuş mu sana allak bullak!
Köpek ha boğuldu ha boğulacak...
Zor bela kıyıyı bulunca zavallı
Ne av kalmış ortada, ne yansı.
Saman yüklü bir araba Saplanıp kalmış çamura. Yalnızmış zavallı arabacı İn cin de yokmuş ortalarda. Aşağı Brötanya'da Belalı bir yermiş burası; Kader oraya yollarmış Kudurtmak istediği insanları: Aman bizim yolumuzu düşürmesin! Biçare köylü neylesin, netsin? Kızmış, köpürmüş, basmış küfürü Çukurlara da, atlara da, Arabaya da, kendisine de. Sonunda imdadına çağırmış Dünyanın en zor işlerini Başarmış olmakla ünlü bir tanrıyı:
— Herakles, demiş, sen, yardım et bana Sen ki koca dünyayı aldın sırtına; Uzat kolunu, çıkar burdan beni. Yakarışı biter bitmez adamın
Bir ses gümbürdetmiş gökleri: Şöyle demiş bir ses:
— Yalnız işten kaçmayanların Yardıma koşar Herakles.
252
253
Bak bakalım nedir arabayı durduran;
Kaldır at tekerleklerden bir kez
Dingili sıkıştıran kör olası çamuru.
Al şimdi de kazmanı
Kır biraz şu sökülmez taşı.
Şu çukuru da doldurursan tamam.
Doldurdun mu?
— Evet, demiş adam.
— Şimdi yardım etmesi benden,
Al kırbacını, demiş Herakles gökten,
— Aldım, demiş adam ve bir de ne görsün? Arabası yürüyor tıngır mıngır. Herakles'e şükürler olsun!
— Ya gördün mü, demiş o zaman tanrının sesi Atların ne kolay çekti çıkardı seni.
Dünya işleri böyle yürür: Kendine yardım eden Tanrı'dan da yardım görür.
ŞARLATAN
Şarlatanlar eksik olmaz dünyadan. Bu mesleğin, ne hikmetse, Hacısı hocası boldur her zaman. Kimi peygamberim diye çıkar ortaya, Kimi Çiçeron geçinir köyde kentte. Bu sözde Çiçeron'lardan biri Öyle övüyormuş ki kendini, Söz sanatının Tanrısıymış nerdeyse; Bir hımbılı, bir mankafayı, bir hödüğü Bülbül gibi konuştururmuş isterse.
— Evet Baylar, diyormuş kükreyerek; Bir hödük, bir hayvan, bir eşek,
Bir eşşoğlueşek getirin bana, Uğraşıp adam edeyim; inanmayana, Gelsin nutuk çeksin önümüzde, Cüppe, takke de giysin isterseniz. Bu sözler kralın kulağına gitmiş; Çağırtmış üstadı saraya, demiş:
— Bir güzel boz eşek var ahırımda benim; Bu eşeğin bir hatip olmasını isterdim.
— Başüstüne, demiş bizimki; Siz istersiniz de ne olmaz ki?
Bir hayli para almış öncelik olarak:
Tam on yıl sonra eşeği kürsüye çıkaracak.
254
255
— Yoksa, demiş, asın beni, razıyım; Sırtımda bütün diplomalarım
Ve başımda iki uzun takma kulakla. Saraylılardan biri yanaşıp şarlatana, Gizlice demiş ki kulağına:
— Görmeye geleceğim seni asılırken, Tam darağacına yakışacak adamsın. Bize bir nutuk çekmeyi de unutma, Şöyle tumturaklı, dokunaklı cinsinden; Kulağında küpe kalsın çaçaronların.
— Sen hava alırsın, demiş şarlatan; On yılda ya kral ölür, ya eşek, ya ben.
Herif haklı;
Asıl on yıl bekleyen deli. Bugünü gün etmek mesele: On yıl sonra kim öle, kim kala!
256
HIR
Hır Tanrıça hır çıkarmış tanrılar arasında;
Bir elma yüzünden sokmuş birbirine
Hera'yı, Minevra'yı, Afrodite'yi.
Atmışlar bu Tanrıçayı göklerden;
O da kalkmış insan denen
Hayvanlar arasına gelmiş:
İyi de karşılanmış biliyorsunuz;
Baş tacı edilmiş uğursuz,
Kardeşi Olurdu-Olmazdı
Ve babası Senindi-Benimdi'yle.
Bu dünyada da şeref verecek
Bizim Avrupa'yı bulmuş mübarek,
Ötekileri kaba, az uygar sayarak.
Papazsız, notersiz evlenen o vahşiler
Ne anlarmış anlaşmazlık Tanrıçasından!
Nerde bulunması gerekirse,
Dedikodu ecinnisi hemen
Haberi ulaştırıyormuş ona;
O da bir koşu gelip hırlaşanların yanma
Engel oluyormuş anlaşmalarına.
Önleyip barışı her yerde
Yangına körükle gidiyormuş.
Söndürebilirsen söndür o zaman.
Sonunda Ün Tanrıça
257
Bıkmış Hır Tanrıça'dan:
Bilemez olmuş çünkü,
Nerde, ne zaman hır çıkaracağını.
Aramakla bulunmuyormuş çok kez.
— Belli bir yeri olmalı ki, demiş,
Tam zamanında yollanabilsin
Her aile içinde hır çıkarmaya.
En uygun yeri bulmak kolay olmamış.
Kadınlar manastırı yokmuş o zamanlar,
Olsa, tabii, orda oturturlarmış.
Sonunda yerleştirilmiş Hır Tanrıça
Nikâh Tanrıçası'nın konağına.
258
GENÇ DUL
Kocası ölür de kadın ağlamaz olur mu?
Ağlar, dövünür, ama sonunda avunur.
Ne kadar büyük de olsa keder.
Zaman kuşunun kanatlarına biner gider.
Aynı kuş getirir yeniden,
Güzel, sevinçli günleri.
Bu sabah dul kalmış kadınla
Geçen yıl dul kalmış kadın bir mi?
Biri başka insandır, öteki başka.
Biri kara soğuktur, öteki tatlı sıcak:
Birinden kaçırılır, ötekine koşulur.
Yeni dul ağlayacak her gün
İçinden gelsin gelmesin.
Hep aynı ahlar vahlar,
Saçını başım yolmalar.
Her şey bitmiş, dünya zindanmış gibi.
Ama gibi sadece,
İşin doğrusu şu hikâyede:
Genç bir güzelin kocası pek erken,
Öbür dünyaya yollanmak üzereyken,
Karısı bağrışırmış yanı başında:
— Dur, bekle beni, geliyorum;
Sensiz bu dünya benim nem ola?
Koca yine de yalnız çıkmış yola.
259
Güzelin babası akıllı adammış; Sesini çıkarmamış ilk zamanlar, Bırakmış kızını ağlasın, Ağlayabildiği kadar.
— Kızım, demiş bir gün; Yeterince yaş döktün.
Merhum ne kazanır bu matemden, Dünyayı kendine zehir etmenden? Ölen ölmüşse bunca sağ kalan var. Hem daha iyisi de çıkar, Şıp diye de evlenirsin demiyorum; Dünkü kara bugün ak olmaz, biliyorum. Ama günü gelince, sen bana bırak, Birini biliyorum sana gösterecek; Genç, güzel, boylu boslu, Merhumdan çok başka türlü.
— Yok, Babacığım, demiş güzel; Sakın koca arama bana,
Bir manastıra gönder beni.
Baba üstüne varmamış,
Bir ay daha geçmiş aradan.
Bizim dulun giyiminde değişmeler başlamış;
Güzele her türlüsü yakışır;
Karayı bile sevdirmenin yolu vardır.
Aşk perisi başlamış yeniden
Yerini yurdunu düzenlemeye,
Kumrular yuvalarına dönmeye.
Derken gelsin gülüşüp oynaşmalar,
Gençlik çeşmesinin çayırlarında
Sabah akşam dolaşmalar.
Babanın korkusu kalmamış artık
Sevgili merhumdan;
Ama beklemiş, kızından gelsin istek,
Nasıl olsa isteyecek.
O da beklermiş ki meğer,
260
Koca lafı babasından gelsin.
— Baba, demiş sonunda;
Hani sen bir koca buluyordun bana?
261
BİTİRİŞ
Bitirelim artık bu işi burda: Uzun yapıtlar korkutur beni. Bir konuyu tüketmek gerekmez; Yalnız çiçeğini almak nemize yetmez? Hem bu ara biraz soluk almam, Yeni güç kazanmam gerek benim, Başka yollara atılmak için. Aşk, başımdan eksik olmayan o zorba Konu değiştireceksin diyor bana: Buyruğuna boyun eğmek zorundayım.
262
YEDİNCİ KİTAP
VEBAYA TUTULMUŞ HAYVANLAR
Bir beladır sarmış dünyayı:
Ne günahlar işlenmiş ki Tanrı kızmış,
Salmış yeryüzüne vebayı.
Adı batasıca, bir geldi mi
Geldiği gün doldurur cehennemi.
Hayvanlar başlamış bir bir tutulmaya.
Her tutulan olmuyormuş ama,
Kötüymüş hepsinin hali.
Ölüm dayanmaya görsün kapıya,
Kim çıkar karın doyurmaya?
Tadı kalmamış etin kemiğin:
Ne kurt kuzu arıyormuş artık
Ne tilki tavuk.
Kumrular bile sevişmez olmuş, düşünün!
Aşk olmayınca da dünyayı neylersin?
Aslan toplamış milleti, — Dostlarım, demiş;
Bu veba, Tann'nın bir cezası bizlere:
Kimin günahı çoksa kurban edilmeli;
Tanrı öfkesi yatışmaz başka türlü.
Tarih boyunca hep böyle olmuş:
Bir can feda etmiş kendini
Bir can kurtulmuş.
Gelin, sorguya çekelim kendimizi;
Yalan dolan yok;
265
Hatır gönül sayma yok;
Ne mal olduğumuzu koyalım ortaya.
En suçlu benim belki de, olur ya!
Şu pis boğazım yüzünden
Az mı koyun yedim ben?
Ne günahı vardı biçarelerin?
Hadi koyun yenir diyelim, çoban yenir mi, çoban?
Ben yedim.
Alın canımı, feda olsun, olsun ama,
Herkes de söylesin bakalım ne yaptıysa.
En suçlumuz ölmeli ki
Hak yerini bulsun.
— Sultanım, demiş tilki;
Bu kadar iyilik de olmaz ki,
Yakışır mı size böylesine yumuşamak.
Yok yere kendinizi kötülemek?
Sizin koyun yemeniz mi günah?
Fesuphanallah!
İyilik etmişsiniz, şeref vermişsiniz
O aşağılık, o sünepe, o budala yaratıklara!
Çobana gelince:
Haddini bildirmişsiniz gereğince.
Hayvan gütme de ne oluyor yani?
Bizden üstün mü sanıyor kendini?
Tilki bunları der demez
Dalkavuklar alkışa boğmuş ortalığı.
Gayrı hoş görünmüş herkese
Kaplanın kaplanlığı, ayının ayılığı.
Şirretlere gün doğmuş;
En azgın köpeğin bile
Bir evliya olmadığı kalmış.
Sonunda eşek söz almış:
— Bir gün, demiş hiç unutmam,
Papazların çayırından geçiyordum.
İn cin yok, acıkmışım;
266
Otlar öyle taze, öyle yeşil...
At bir dil, dedi şeytan.
Hakkım yoktu, biliyorum, ama gel de dayan:
Bir dil attım...
Sen misin bunu söyleyen, yüklenmişler eşeğe.
Bir kurt, sözde okuryazar, çıkmış kürsüye:
— İşte, demiş, içimizdeki şeytan!
Üstümüze lanet yağdıran budur,
Bu uyuz, bu baldırı çıplak, bu mendebur...
Kurt coşmuş, kanıt manıt ne gerekse bulmuş,
Eşeğin bir lokma suçu sehpalık olmuş.
El âlemin otunu yemek ha?
Yalnız ölüm temizlermiş bu cinayeti...
Ve eşek boylamış cenneti.
Sarayda akla kara Böyle çıkar ortaya: Zorlu ne yapsa eyvallah, Yoksul ağzını açsa günah!
267
MUTSUZ EVLİ
İyiyle güzel bir araya gelebilse
Yarından tezi yok evlenirdim.
Ama bu ikisi çoktan boşanmış nedense.
Hem içi, hem dışı güzel olan kim?
Güzel can ve güzel beden:
Ne az bu ikisini bir arada gören.
Ben görmekten umudu kestim, kızmayın bana.
Çok evlenenler gördüm, hiçbirinde gözüm yok;
Ama insanların hemen hepsi
Gözünü kırpmadan atıyor kendini
Kumarların bu en büyüğüne.
Pişman olmuş bir evli anlatacağım size,
Kavgacı, cimri ve kıskanç karısını
Başından def etmekten başka çare
Bulamadı bir türlü bu zavallı.
Her şeyde bir kusur buluyormuş bu kadın;
Çok erken yattın, çok erken kalktın;
Bu fazla kara^ şu fazla beyaz, fazla sarı,
Deliye döndürüyormuş uşakları.
Kocası hiçbir şeyi ciddiye almıyormuş onca;
Bol keseden harcıyor, gezip tozuyormuş;
Evin beyi keyfinden başka şey düşünmüyormuş.
O kadar dırdır etmiş ki sonunda evin beyi
Bitirmek için bu bitmez teraneyi,
Yollamış anasının babasının köyüne
Başına aldığı belayı.
Kadın uzun bir süre köyde kalmış.
Sonunda yatışmıştır diye
Kocası çağırmış karısını evine.
— Ee, neler yaptın bakalım, demiş; Nasıl vakit geçirdin köyde? Zamanında yatıp kalkmasını bilen kırlar Hoşuna gitti mi bari?
— Olduka, demiş cadaloz karı;
Ama ordakiler daha tembel burdakilerden, Doğru dürüst bakmıyorlar sürülere, Anlayışsız heriflere ne söylesen nafile. Üstelik düşman da oldular bana.
— Anlaşıldı, demiş kocası hemen; Ne belalı bir kadınsın ki sen
Sabah gidip akşam dönen çobanlar bile
Bıkmış, usanmış, anlaşamamışlar seninle.
Burda uşaklar bütün gün
Senin dırdırlarına nasıl dayansın?
Gece gündüz yanında istediğin kocansa
Bu köleliğe nasıl katlansın?
İyisi mi, sen yine dön köyüne
Ve eğer ben seni bir daha çağırırsam,
Bir daha böyle bir budalalık edersem,
Cehennem azabı yerine Tanrı
Versin bana senin gibi iki karı.
 
268
269
DÜNYADAN
EL ÇEKEN SIÇAN
 
Bu bir Doğu masalı, alınmasın kimse! Bir sıçan varmış evvel zaman içinde. Yorulmuş, canından bezmiş bu sıçan; Çekmiş elini yalan dünyadan, Gitmiş, kapanmış, tek başına Bir Hollanda peynirinin içine. İn cin yok, ıssız bir yermiş burası: — Tam erilecek yer, demiş Bizim.yeni zaman evliyası. Dişini, tırnağını işletmiş, Kovuğunu delmiş, genişletmiş. Az zamanda kurmuş içerde tekkeyi; Postu serip muradına ermiş; Yağlanmış, göbek koyvermiş.
Allah böyle bolundan verir işte
Kendini Allah'a verenlere!
Günün birinde bu sofu kişiye
Elçiler gelmiş sıçan milletinden
Biraz yiyecek istemeye.
Yurtdışına gidiyormuş bu elçiler
Saldırgan kedi milletine karşı
Yardım isteyeceklermiş dünyadan:
Dört bir yandan sarılmış çünkü Sıçanıstan.
Beş parasız çıkmışlar yola,
Neden derseniz
Sıfırı tüketmiş koca devlet
Abluka yüzünden.
— Az bir şey istiyoruz, demişler; Dört beş günlük yiyecek yeter.
— Dindaşlarım, demiş bizim evliya; Benim artık alışverişim yok ki
Bu dünyanın işleriyle.
Allahına sığınmış bir fakir
Size nasıl yardım edebilir?
Ne gelir elimden hayır duadan gayrı?
Allah büyüktür, düşünür sizi;
Bu beladan da kurtarır milletimizi.
Hazret bunları söylemiş
Ve kapıyı sürgülemiş!
Sizce kim,
Bu cimri sıçanla anlatmak istediğim?
Bir papaz mı? Yok canım, bir derviş:
Hiç böyle Hıristiyan olur mu? Nerde görülmüş?
270
271
BALIKÇIL
Bacaklar, gaga, boyun
Hepsi uzun mu uzun,
Balıkçıl geziniyormuş bir gün,
Dere boyunca.
Pırıl pırılmış sular,
En güzel günlerindeki gibi dünyanın.
Bayan sazan oynaşıp duruyormuş
Ahbabı turnabalığıyla.
Balıkçıl burun kırmış
Avın bu kadar kolayına.
Kıyıya kadar geliyormuş balıklar:
Bir gaga atsa tamam.
— Ama, demiş, biraz bekleyeyim de İştahım gelsin iyice.
Rejim yapıyormuş o günlerde, Belli saatlerde yemek yiyormuş. Biraz sonra iştahı gelmiş kıvamına; Yaklaşmış kıyıya, Bakmış bir sürü sazan, ama yeşil;
— Dünyada yemem, demiş balıkçıl; Daha iyilerini beklemiş. Horatius'un şehirli faresi gibi
Bir şeyleri beğenmezmiş bu hasbam da:
— Yakışır mı koca balıkçıla, demiş,
272
Yeşil sazan yemek bu güzel günde? Fakir fukara yesin bunları, Ben o kadar düşmedim henüz. Sen misin yeşil sazanı beğenmeyen, Kayabalıkları kalmış ortada yalnız. — Kaya balığı ha? Bana, balıkçıla? Tanrılar yazdıysa bozsun: Gagamı açmaya değmez bunlara. Daha beteri için açmış ama gagayı. Ne olmuşsa olmuş, Tek bir balık kalmamış ortada. Karnı zil çalmaya başlayınca da, Bir salyangoza fit olmuş balıkçıl Hem de nasıl!
Her şeyi zor beğenmeyelim o kadar:
Aklı olan bulduğuyla yetinmesini bilir.
Çok kazanç isteyen azından da olabilir.
Burun kırmaktan sakınmalı insan,
Hele az çok kendi harcını bulduğu zaman.
Tümen tümendir bu yüzden faka basanlar.
Balıkçıllara değil, ey insanoğulları,
Sizlere söylüyorum bunları.
Bir de şu masalımı dinlerseniz,
Bu dersleri sizden aldığımı görürsünüz.
273
GELİNLİK KIZ
Gözü yükseklerde kızın biri,
Kocaların en iyisine
Saklıyormuş kendini.
Genç, yakışıklı, güzel olacakmış.
Nerde, nasıl davranacağını bilecekmiş.
Hiç surat asmayacağı gibi,
Karısını kıskanmayacakmış da kocası.
Ayrıca zengin ve soylu olması,
Güzel, akıllıca konuşması da şartmış.
Her şeyi, her şeyi istiyormuş kısacası:
Ama gel ara da bul böylesini.
Talih elinden geleni yapmış,
Yabana atılmaz kısmetler de yollamış,
Kimseleri beğenmeyen bu kıza:
— Nasıl olur, diyormuş, nasıl olur da,
Böylelerini uygun görürler bana?
Eşim dostum kafadan sakat olmalı:
Şu bana koca olmak isteyenlere bakın:
Hepsi ne sünepe, ne zavallı!..
Kimi kafasız, kaba sabaymış;
Kiminin burnu gerekli burun değilmiş;
Kimi şöyleymiş, kimi böyleymiş;
Sen gelde koca beğendir,
Salon kibarlığına düşkün kızlara.
274
Kalburüstü kişileri,
Böylece kapı dışarı edince bizimki,
Başlamış ortahalliler gelmeye.
Kız, tabii, alay etmiş hepsiyle:
— Ne diye kapımı açarım bunlara, demiş;
Kocasızlıktan ölüyorum sanıyorlar, .   Oysa, tanrılara şükür,
Hiç de kötü geçmiyor gecem gündüzüm,
Yanımda birini arasa da gözüm.
Bizim güzel böylece,
Yetinmiş kendi kendisiyle
Derken yaşı geçmiş bizim güzelin.
Âşıklar kapısını çalmaz olmuş.
Bir yıl, bir yıl daha beklemiş,
Bakmış ne gelen var, ne giden:
O zaman başlamış içine kasvet çökmeye,
Her gün biraz daha gitmiş elden
Gülüşmeler, oynaşmalar, sevişmeler.
Yüzüne bakanlar,
Buruşturmaya başlamış yüzlerini.
O zaman gelsin boyalar, sürmeler!
Nafile tabii, ne yapsa;
Zaman, o hırsızların en belalısı,
Çalmış güzelin nesi var nesi yoksa.
Bir ev yıkıldı mı yapılır:
Yıkılan yüz yapılabilir mi yeniden?
Salon kibarlığı sökmez olur.
Diller değişmiş o zaman:
— Aman, demiş aynası bizim güzele;
Çabuk, bir koca buluver kendine!..
Yalnız aynası mı, içi de diyormuş bunu:
Salon kibarlığı yok edemez ya arzuyu.
Sonunda bizim güzel fit olmuş
Sevine sevine, hem de
Rastladığı hödüğün birine.
275
DİLEKLER
Moğolistan'da bir tuhaf cinler varmış;
Uşaklık ederlermiş evlerde.
Evi temiz tutar, eşyayı korurlarmış.
Bahçe işlerine bile bakarlarmış.
İşlerine karışamazmış kimse
Cinleri kızdırmak istemezse.
Bu cinlerden biri Ganj kıyılarında
Hali vakti yerinde bir şehirlinin
Bahçesine bakıyormuş sessiz sedasız,
On parmağında on hüner varmış,
Beyine, hanımına da pek bağlıymış,
Hele hele de bahçesine.
Cinlerin dostu seher yelleri
Yardım ediyormuş kendisine.
Durmadan, dinlenmeden çalışıyormuş cin
Ev sahiplerinin mutluluğu için.
Cinler urandır ama, elinde olsa
Kalmak istermiş orda dünya durdukça.
Gel gelelim, cinlerin cumhurbaşkanı
Ya aklına öyle eserek
Ya da siyasal nedenlerle Ev değiştirmesini istemiş cinin. Gelen emre göre kalkıp gidecek Bilmem hangi şehrine ta Norveç'in;
276
Yaz kış karlara gömülü Bir evde çalışmak için. Hintliyken Lapon oluvermiş cin. Ama gitmeden önce beyine, hanımına,
— Beni sizden ayırıyorlar, demiş.
Ne kusur işledim bilmem; aramak boşuna.
Gitmek zorundayım; bir ay, belki bir hafta
Kalabilirim ancak yanınızda.
Bu arada üç şey, ama yalnız üç şey
Diyebilirsiniz benden; üçünü de
Yerine getirebilirim gitmeden.
Dilemek insanların canına minnet:
— Aman, demişler, önce bizi bir zengin et. Hemen avuçlar dolusu para
Başlamış akmaya sandıklara.
Ambarlara, mahzenlere sığmaz olmuş
Bir anda çoğalan buğdaylar, şaraplar.
Öyle bir bolluk ki her yer tıka basa dolmuş.
Bütün bunları nasıl derleyip toplasınlar?
Hangi birine, ne zaman göz kulak olsunlar?
Bay bayan kaçırmış ipin ucunu.
Hırsızlar başlamış mekik dokumaya,
Beyzadeler gelip borç istemeye
Ve devlet vergi üstüne vergi kesmeye.
Kısacası fazla bolluk yüzünden Bizimkilerin mutluluğu gitmiş elden. — Aman, demişler, eksik olsun bu bolluk; Güzel güzel yaşayıp gidiyorduk. Fakirlik daha iyi bu zenginlikten; Def olsun gitsin bu altınlar, gümüşler. Nerde orta halli yaşamanın rahatlığı! Aman gelsin, eski halimiz gelsin geri. Ve dönmüş geri orta hallilikleri. Sevinmişler bir dosta kavuşmuş gibi. İkinci dilekleri yerine gelince Bakmışlar yine dilek dolu içleri:
277
Yine, nerdeyse, vakitlerini İşlerini yürütmede kullanacak yerde Bir şeyler dilemekle yitirecekler. Bu hallerine gülmüşler cinle beraber Cin, giderayak sorunca Üçüncü dilekleri nedir diye: — Akıl isteriz, demişler bu kez; Onun fazlasından zarar gelmez.
278
ASLANIN SARAYI
Haşmetli aslan merak etmiş bir gün Kimlerin kralıyım ben diye. Fermanlar yollamış dört bir yana Tuğralı muğralı;
— Milletim gelsin, demiş, sarayıma; Herkesi birden çağırıyorum; Tam otuz gün açık oturum. Ve kurultay kurulmadan önce Bir şölen, milletimin gönlünce. Herkes yesin içsin, eğlensin, Kral nasıl olurmuş görsün.
Fermanı okuyan koşmuş,
Yollar dolup taşmış.
Saraya gelince ne görsünler:
Bir mezbahaymış meğer
Saray dedikleri yer.
Girer girmez bir koku, bir koku...
En önde giren ayı tıkamış burnunu.
Sen misin sarayın kokusunu beğenmeyen,
Bir pençede boylamış öbür dünyayı,
Burnunu tıkayan ayı.
Maymun hak vermiş krala,
Aklı sıra yaranacak budala:
279
— Aman Sultanım, demiş, pençenize sağlık! Bu saray, bu koku nasıl sevilmez?
Mis gibi kokuyor ortalık:
Bu kokunun yanında.
Güller sarmısak kalır, bana sorarsanız,
Aslan tüh deyip bu kadarına,
Bakmış hemen maymunun da icabına.
Bu aslan bir başka türlü aslan,
Neron, Kaligula falan soyundan.
Tilki tam bunu düşünürken kral sormuş:
— Sen söyle bakalım, Sayın Bay, Nasıl kokuyor bizim saray?
— Üzerinize afiyet nezleyim, demiş tilki; Allem kallem değiştirip konuyu, Güme getirmiş kokuyu.
Saraylılar, kulağınıza küpe olsun: Ne ayı gibi açık sözlü olun, Ne de dalkavuk maymunca, Zaman zaman da kaytarın, tilki gibi, Bir şey sorulunca.
280
AKBABALARLA GÜVERCİNLER
Evvel zaman içinde bir gün Savaş Tanrı
Havalan allak bullak etmiş
Birbirine düşürüp kuşları.
Hangi kuşları ama;
Bahar bahçelerinde şakıyan,
İçimizde Afrodite'yi uyandıran
Güle vurgun kuşları değil;
Sevgiler anası Tanrıçanın
Arabasını çeken nazlı kuşları değil;
Kıvrık gagalı, keskin pençeli
Ve de asık yüzlü akbaba milletini.
Bu belalı kuşlar bir köpek leşi yüzünden
Öylesi bir savaşa tutuşmuşlar ki,
Yalanım yok, kan yağmış göklerden.
Soluğum yetse anlatırdım bir bir
Bu savaşta olup bitenleri.
Ölen kanatlı komutan ve kahramanları.
Prometheus az kalsın kurtulacakmış
Dalağını yiyen koca akbabadan.
Düşen ölüleri görmek acıklıymış ama
Seyrine doyulmaz bir savaş olmuş bu.
Yiğitlik, ustalık, kurnazlık, baskın
Ve türlü türlü oyun dökülmüş ortaya.
Öyle gözü dönmüş ki her iki tarafın
281
Dünyayı ölüm çığlıkları sarmış;
Yerler, gökler, havalar, sular
Akbaba kanlarıyla kızarmış.
Bu hemgâmede bir başka kuş milleti,
Yanardöner boyunlu ve yufka yürekli,
Acıma duygularım yenemeyerek
Aracılık etmiş barışı sağlamak için.
Ve seçkin elçileri güvercin milletinin
Öyle güzel kıvırmışlar ki bu işi
Akbabalar kesivermişler savaşı;
Gagalar, pençeler yatışmış, barış gelmiş;
Ama ne yazık ki bu barışın sonucu
Onu sağlayanlar için felaket oluş.
Lanetli akbaba soyu düşmüş ardına
Barış güvercinlerinin ve bir ara
Güvercin bırakmamışlar köylerde, kırlarda.
Akıllılık etmemiş zavallıcıklar
Öylesi canavarları barıştırmakla.
Bırakın kötülerin arası açık kalsın Güvenliği buna bağlıdır dünyanın. Savaştırın onları birbirleriyle Yoksa barış yüzü göstermezler size. Söyleyip geçelim bunu, Fazla kurcalanmaya gelmez bu konu.
282
ARABAYLA SİNEK
Kumlu, çakıllı, belalı bir yokuş;
Bir de güneş, cehennem! Ne ağaç, ne gölge.
Altı gürbüz at zor çekiyor arabayı.
Kadını, papazı, ihtiyarı
Hep inmiş yola.
Atlar kan ter içinde, soluk soluğa.
Pes ediyorlar ikide bir.
Derken bir sinek çıkagelir,
Vız vız tebelleş olur atlara:
Gayret verecek hepsine aklı sıra.
Bir onu ısırır, bir bunu.
Ha gayret, ha göreyim sizi!
Vız arabanın okuna,
Vız arabacının burnuna.
Atlar çekti mi biraz,
Yolcular sevinip yürüdü mü,
Seninkinde bir caka, bir caka!
Ben olmasam ne yapardınız, gibilerden.
Pür telaş mekik dokur ortada.
Cephede çavuş sanki mübarek!
Dört bir yana koşup
Askeri ileri sürecek!
Durmadan da dert yanar herkesten;
Bütün yük benim sırtımda diye:
283
— Bak kimse geliyor mu atları dürtmeye? Papaz Efendi dua kitabına dalmış, Dünya umurunda değil.
Bayan dersen bir türkü tutturmuş,
Tam sırası sanki türkü söylemenin!
Gel de kızma, der sinek yoldaş;
Onun kulağına vız,
Bunun kulağına vız,
Derken araba çıkar yokuşu zor bela:
— Hele şükür, der sinek, bir nefes alayım bari! Feraha çıktı millet, ama benim canım da çıktı. Haydi, kuyruklu baylar, sökülün paraları.
Aramızda böylesi adam çok var, Her işe burnunu sokar, Dırdırı bitmez, kovarsın gitmez, İşi sen yaparsın, parsayı o toplar.
284
SÜT ÇÖMLEĞİ
Perret Bacı, bir yastık komuş başına,
Süt çömleğini yerleştirmiş üstüne,
Şehre gidecek, kestirmeden,
Sütün damlasını dökmeden.
Tüy gibi kadın, hafif de giymiş üstelik,
Düz pabuç, kısa eteklik,
Uçar gibi yürüyor yolda;
Aklı fikri sütten gelecek parada.
Yüz yumurta alacak hemen, taze taze;
Üç kuluçka yatıracak çve dönünce.
İyi bakıldı mı al sana bir sürü civciv:
— İşten bile değil, diyor içinden;
Bizim bahçede piliç beslemek.
Tilkiye göz kulak oldun mu, tamam.
Yese yese kaçını yer?
Satıp bir yavru domuz da mı alamam?
Güzelce beslerim domuzu, kepek mepekle;
Adamakıllı şişti mi ne para eder!
Bir inek alır atarım ahıra;
Bir de danacığı olur, koca gözlü;
Sıçar durur koyunların ortasında.
Perret Bacı dayanamamış gayrı;
Başlamış zıplamaya danası gibi.
Olan olmuş: Süt çömleği paramparça...
285
Ne dana kalmış, ne domuz, ne kuluçka. Perret Bacı bakakalmış, yaşlı gözlerle, Yerde yatan bunca mala mülke. Gitmiş hemen anlatmış kocasına olayı, Ve dayaktan zor kurtarmış paçayı. Süt çömleği masal olmuş böylece, Anlatılagelmiş yıllarca.
Kimin başında kavak yelleri esmez? Kim şatolar kurmaz İspanya'da? Delimiz akıllımız hep böyleyiz: Güpegündüz rüyalarda gezeriz. Tadına doyulur mu hayal kurmanın? Bir havalandı mı gönül, durduramazsın: Bir anda bizim olur dünya, Bütün şatafatı, bütün kadınlarıyla. Kimlere meydan okumaz insan, Tek başına düşündüğü zaman. İsyan eder al aşağı ederim papayı; Kral seçilir, halka sevdiririm kendimi. Elmaslar, zümrütler yağar üstüme. Derken bir şey olur, Aklım küt diye başıma gelir, Bütün züğürtlüğüm, garipliğimle.
286
PAPAZLA ÖLÜ
Bir ölü ahlar vahlar içinde
Tutmuş öbür dünyanın yolunu.
Papaz arkada, keyfi yerinde;
Yürüyor ağır aksak:
"Şunu bir gömsek de paralan alsak,"
Diyor içinden,
Merhum şahane bir arabadaymış;
Güzelce sarılıp sarmalanmış,
Hem yazlık, hem kışlık kefen bezinden
Sağlam urbasını giymiş kuşanmış.
Papaz ölünün ayak ucunda
Bir şeyler okuyor boyna.
Dualar, ayetler, ilahiler,
Latince matinee mırıltılar.
"Sen hiç merak etme"
Diyor sanki ölüye;
"Para senden,
Canına tam gereğince okumak benden.
Mumlardan, dualardan şu kadar,
Ivır zıvır bir sürü iş daha var.
Sayın ölümüz cennete giderayak
Bizim dünyalığı bol tutmuş olsa gerek."
Bir yandan çenesi işleyedursun,
Tatlı şeyler kurmaya başlamış
287
Papaz efendinin kafası:
"İlkin kırk şişe şarap, en iyisinden.
Tombul yeğenime bir güzel entari,
Haspa ne de gelişti maşallah.
Hizmetçi kıza da bir atkı alayım bari,
Kızıl bir atkı, ipekten."
Bizim çapkın papaz efendi
Tam bu tatlı düşüncelere dalmışken
Olan olmuş,
Cenaze arabası bir yere çarpıp devrilmiş.
Ve sayın ölü kurşun tabutuyla
Fırladığı gibi yerinden,
İkiye bölmüş kafasını papazın.
Haydi, demiş sanki ölü, papaza,
Beraber gidelim öbür dünyaya.
Bütün insan hayatı nedir ki?
Bir düşünsek hepimiz buyuz:
Ya bir ölüye bel bağlayan papaz efendi,
Ya da süt çömleğine düş dolduran Perret Bacı.
TALİHİ ARAMAYA GİDENLE EVİNDE BEKLEYEN
Kimler koşmaz ardından Talih'in?
Öyle bir yerde olsam ki seyredebilsem
Sürüyle koşuşmalarının hepsinin
O yosmanın ardından, memleket memleket,
Büyüsüne tutulmuş gibi bir perinin.
Tam kavuşacakken emellerine
Hoppa peri kaçar gider ellerinden.
Acırım zavallıların haline;
Delilere kızamaz ki, acır insan.
Bakın, derler, falanca zerzavatçıyken
Papa oluverdi günün birinde.
Biz daha değerli değil miyiz ondan?
Yüz kat daha değerlisiniz,
Ama ne işe yarar değeriniz;
Talih'in gözleri var mı ki görsün?
Hem sonra papalık değer mi, bir düşünün
Huzurunuzu, o canım huzurunuzu,
O hazineler hazinesini yitirmeye?
Huzur içinde olmaları değil mi
Tanrıların bütün üstünlüğü?
Talihse huzursuz eder ardına düşeni.
Unutmayın bu perinin dişi olduğunu,
O sizi arar siz aramayınca onu.
288
289
İki dost varmış bir memlekette Halleri vakitleri oldukça yerinde. Bunlardan biri hep talihten yakınırmış; Bir gün demiş ki dostuna:
— Gel gidelim seninle burdan; Bilirsin, kendi memleketinde Peygamber olmamış, olamaz da insan. Gidip başka yerde arayalım talihimizi.
— Sen git ara, demiş öteki;
Ben kendi yurdumdan, kendi talihimden
Daha iyisini özlemiyorum ki.
Sen git rahat ettir rahatsız gönlünü;
Ben yatar uyurum, güzel güzel,
Beklerken buralara döneceğin günü.
Bizim tutkulu ya da açgözlü kahraman
Çıkmış yola hemen.
Ertesi sabah vardığı yer
En çok uğradığı söylenen yermiş
Nereye estireceği bilinmez Tanrıçanın:
Sizin anlayacağınız, saraya gelmiş.
Ve kalmış orda uzunca bir süre,
Kralın yatma kalkma törenlerine,
Yani en verimlilerine, katılmış;
Katıldığıyla da kalmış hepsine:
— Nasıl iş bu? demiş; kalkıp gitmeli burdan.
Gerçi Talih uğramıyor değil buraya;
Bir gün şuna yüz veriyor, bir gün buna;
Benim yüzüme bile bakmıyor nedense.
Ama söylemişlerdi bana: Kraldan
Hoş yüz görmezmiş her zaman
Saraylıların yükselme tutkuları.
Siz sarayınızda hoşça kalın Saraylı Baylar;
Hayaller kuradurun sonuna kadar.
Biz açalım yelkenleri Moğolistan'a:
Talih'in tapınakları varmış Surata'da.
Böyle demiş, der demez de binmiş gemiye.
Bir söz vardır yüreği tunçtan olmak diye:
290
Elmastan da sertmiş ki bizimkinin yüreği
Göze almış böyle bir seferi.
Meydan okumuş ilkin dipsiz denizlere.
Kaç kez aramış köyünü bu yolculukta
Ölümle burun buruna gelerek
Korsanlar, rüzgârlar, ıssız kayalar önünde.
Sen git, ölümü bu uzak kıyılarda ara
Evinde aramış da bulamamışsın gibi.
Neyse, adam varmış sonunda Moğolistan'a.
Meğer talih o günlerde altınlarını Japonya'da saçmaya gitmişmiş.
Bizimki de ver elini Japonya demiş.
Denizler gezdirmekten yorulmuş adamı;
Bütün bu gezilerden eline geçen de Vahşilerin verdiği şu öğüt olmuş:
"Doğadan ders al, kendi yurdunda kal." Moğolistan'da bulamadığını Japonya'da da bulamayınca Pişman olmuş, uzun sözün kısası, Köyünden ayrıldığına boşu boşuna. Bırakmış nankör denizleri, dönmüş yurduna. Damını, bacasını görünce uzaktan Ağlamış sevincinden ve demiş ki: — Ne mutlu kendi yurdunda yaşayana: İsteklerine gem vurmasını bilir; Lafını duyar yalnız sarayın, denizlerin, Ve, ey Talih, bütün saltanatını senin; Sen ki kamaştırıp gözlerimizi Şanlar şerefler, mallar mülklerle, Yollarsın dünyanın öbür ucuna bizi. Zor kımıldarım yerimden bundan böyle.
Adam bunları düşünürken Ve Talih'le bütün ilişkilerini kesmişken Bir de bakmış, oturuyor o zalim Tanrıça Mışıl mışıl uyuyan dostunun kapısında.
291
İKİ HOROZ
İki horoz kardeş kardeş yaşarken
Bir tavuk çıkagelmiş,
Al sana kanlı bir savaş.
Ah aşk, sen değil misin Troya'yı yıkan?
Senin yüzünden kana boyanmadı mı,
Çok kez tanrı kanına hem de,
Ksanthos Irmağı'nın suları?
İki horozun kavgası sürdükçe sürmüş,
Gürültüsü yayılmış dört bir yana
Bütün iblikligiUer cenk seyrine üşüşmüş.
Kim bilir, kaç güzel tüylü Helena
Savaşı kazanan horozun olmuş.
Yenilense köşesine sokulup kalmış;
Ağlamış şanlı sevdalarını anarak,
Rakibi gözleri önünde fink atarken
Göğsünü kanadını gererek.
Her gün gördüğü bu aşk sahneleri
Hınçla doldurmuş onu, şişirmiş yüreğini.
Başlamış gagasını bilemeye.
Kanat çırpmaya rüzgârlara karşı;
Kuduran kıskançlığının verdiği güçle
Kazanabilirmiş belki yeni savaşı.
Ama lüzum kalmamış buna:
Galip horoz damlara çıkınca bir gün
292
Zafer türküleri söylemek için,
Duymuş sesini bir akbaba,
Ne şan kalmış, ne şeref, ne sevda:
Bütün o horozlanmaların
Bir pençelik soluğu varmış meğer.
Zalim feleğin bu cilvesiyle
Yenik horoz çıkmış yeniden ortaya;
O başlamış caka satmaya,
Ortalarında fır dönmeye tavukların.
Ne türlü horozluklar etmiş, sormayın!
Talih hoşlanır böylesi oyunlardan; Yenen böbürlendi mi bela arar başına. Azıtmamalı, felekten sakınmalı insan Bir savaşı kazandıktan sonra.
293
İNSANLARIN TALİHE KARŞI NANKÖRLÜĞÜ
Talihli bir deniz tüccarı zengin olmuş, Birçok seferde yenmiş rüzgârları. Girdaplar, gizli kayalar baç almamış Tümen tümen sandıkları, balyalarından; Atropos, Neptunus bütün arkadaşlarına Türlü ağır vergiler yüklerken Talih göz kulak olup sevgili tüccarına Sağ salim yürütüyormuş gemilerini. Ne aldatılmış, ne ortakları kazık atmış, Tütününü, şekerini, tarçınını satmış, Çinileri kapışılmış kırık vermeden. Lüks ve çılgınlık şişirmiş hazinesini. Kesesine altın yağmış kısacası, Evinde beş liralık, en ufak para; Köpekler, atlar, arabalar gırla; " Oruç günleri bile düğün şölenmiş. Şahane sofraları gören bir dostu:
— Nerden, nasıl geliyor bu bolluk? demiş.
— Ne demek, demiş bizimki, sorulur mu? İşini bilen yerine atar tohumu. Kafama, emeğime borçluyum her şeyimi; Para ne zaman nereye yatırılır, bilmeli.
294
Tatlı kârlara öyle alışmış ki adam Kazancını yüklemiş gemilere, yeniden. Bu sefer hiçbir işi yolunda gitmemiş Tedbirsizce atılganlığı yüzünden. Çürük bir gemisi ilk rüzgârda batmış, Silahsız yola çıkan bir başkası Korsanlara teslim bayrağını çekmiş. Bir üçüncüsü limana varmasına varmış Ama malların yüzüne bakan olmamış. Lüks deliliği başka yana dönmüş meğer; Adamları da başkalaşmış birer birer. Ayrıca har vurup harman savurmaları, Köşkler konaklar yaptırmaları yüzünden Beş parasız kalıvermiş birden. Bu kötü halini gören dostu sormuş:
— Nedir bu? Nasıl oldu bu iş?
— Sorma, demiş bizimki, talihin oyunu.
— Üzülme, demiş dostu, madem talihin Mutlu olmasını istemiyor senin
Sen de aklını kullanıp yensene onu!
Bu öğüdü dinlemiş mi bilmem bizimki;
Ama bildiğim şudur ki,
Herkes mutlu oluşunu kendinden bilir.
Kendi hatamızla işler bozuldu mu
Bütün suç, bütün günah kör talihindir.
Budur bizim en ortak yanımız:
Her iyilik bizden,
Her kötülük talihten;
Hep biz haklıyız, talih hep haksız.
295
İKİ FALCI KADIN
Halkın oyu çok kez bir rastlantıdan doğar; Ünler, modalarsa Halkın oyuna bağlıdır her zaman. Her türlü insan arasından Dayanak bulabilirim bu önsözüme. Körü körüne bir inanmadır gider Çatışır, inatlaşır millet habire. Bu arada kim okur, kim dinler Doğruya biraz yaklaşan çıksa da. Bir sel gibi bir şey bu, ne yaparsın? Akıp gitmesini beklemek zorundasın. Böyle gelmiş böyle gidecek dünya.
Bir kadın falcılıkla geçiniyormuş Paris'te; Herkes ona götürüyormuş her derdini: Mendilini yitiren, sevdaya tutulan, Kocası gereğinden fazla yaşayan, Kaynanası belalı, karısı kıskanç olan, O falcı kadında alıyormuş soluğu, Dilediği müjdeyi almak için. Kadının bütün marifeti el çabukluğu, Birkaç bilgince söz ve bir hayli cüret; Arada bir attığı da tuttu mu Aman ne mucize! Ne görülmedik keramet! Üç buçuk bilgisiyle bizim kadın
296
Büyük kâhin sayılır olmuş
Ve bu kâhin bir kulübede oturuyormuş.
Oracıkta böyle doldurmuş ki kesesini
Başka hiçbir yerden geliri yokken
Kocasını yükseltecek duruma gelmiş;
Bir görev satın almış bir de ev.
Kulübeye de bir başka kadın yerleşmiş.
Ama bütün şehir yine de orda:
Kadını kızı, efendisi uşağı
Hepsi yine gelmiş falına baktırmaya.
Kehanet mağarası olmuş çünkü kulübe
Öteki kadının ustalığı sayesinde.
Yeni kiracı boşuna diretmiş:
— Aman etmeyin, demiş, fal nerde, ben nerde!
Baylar, alay mı ediyorsunuz benimle?
Yazı okumasını bile bilmem; size yemin,
Haçtan başka bir şey öğrenmiş değilim.
Dinletememiş, ister istemez fala bakmış;
İster istemez de kesesi altın dolmuş.
İki avukattan fazla kazanır olmuş.
Eşyanın büyük payı varmış bu işte:
Dört topal iskemle, uzun bir süpürge,
Cadı, büyü havası varmış bunlarda.
Aynı kadın halı döşeli bir odada
Doğrunun ta kendisini de söylese
Herkes alay edecek kendisiyle.
Kulübe falcılığı moda olmuş çünkü.
Öteki kadın boşuna müşteri beklemiş:
Dükkânı işleten büyü yerinde kalmış.
Bir avukat gördüm külüstür cüppeli; Büyük paralar kazanıyormuş. Meğer halk kendisini Bir başka avukata benzetiyormuş; O avukatsa dinleyenleri Sürüklüyormuş ardından, Nedenini sormayın benden.
297
KEDİ, GELİNCİK VE TAVŞAN
Toy tavşanın sarayına
Gelincik kadın el koymuş bir sabah,
O ne kurnazdır o!
Bakmış evde kimseler yok,
Getirip atıvermiş içeri
Pilisini pırtısını.
Tavşan erken çıkmış o gün;
Bıyık burmaya gitmiş, çapkın,
Şafak Sultan'a.
Kekikler, çiğler arasında
Oradan bir ot, buradan bir ot;
Sonra tıpış tıpış
Yeraltı köşküne dönmüş.
Ne görsün bir de:
Gelinciğin burnu pencerede!
— Ey yurdumun, yuvamın tanrıları, Evimde ne arıyor bu cadı karı? Hadi, yallah, kuyruklu bayan, demiş; Gürültü çıkarmadan
Çek bakalım arabayı buradan! Yoksa gider kaldırırım ayağa Ne kadar sıçan varsa memlekette! Bayan Sivriburun diretmiş:
— İlkin kim gelir oturursa, demiş.
298
Toprak onundur.
Hem canım, lafı mı olur
İçine sürünerek girdiğim
Böyle bir deliğin?
Saray mı bu? Kaldı ki saray da olsa,
Rica ederim, hangi kanun, hangi yasa
Sana vermiş tapusunu kıyamete dek?
Neden falanoğlu falan da
Filankızı fişmekân değil,
Ben değilim, mesela,
Buranın sahibi? Neden yani?
Tavşan hak hukuk demiş;
Gelenek görenek demiş;
— Bu toprak babadan oğula gele gele Bana kadar gelmiş, demiş.
Böyle olmasın da,
Kapanın elinde mi kalsın?
Bu mu sence adalet, bu.mu kanun?
— Uzatmayalım, demiş Gelincik Hatun; Gel, gidip soralım Marko Çelebi'ye, Kim haklı diye,
Marko Çelebi bir sofu kediymiş, Dünyadan elini eteğini çekmiş, Samur kürkler içinde bir evliya... Yağ bağlamış okuya üfleye. Üstüne yokmuş yargıçlıkta; Her şeyin yerini bilirmiş Kara kaplı kitapta. Tavşan: — Peki, gidelim, demiş. İki davacı, çıkmış Haşmetli kürkün huzuruna.
— Gelin Evlatlar, demiş kürklü baba; Yakın gelin bakayım, daha yakın; Kocadım artık, iyi işitmiyor kulaklarım. Bizimkiler hiç çekinmeden sokulmuş Ve işte o zaman olan olmuş:
299
Evliya attığı gibi iki yana iki pençeyi Uzlaştırmış iki davacıyı.
Derebeyleri de gelincikle tavşan gibidir, Toprak için dövüşür dururlar, Kim haklı diye krala başvururlar, Kral da haklarından geliverir.
300
YILANIN BAŞI VE KUYRUĞU
İki yeri vardır yılanın
İnsanoğluna düşman:
Başı ve kuyruğu.
İkisi de dokunduğunu
Yollar öbür dünyaya hemen.
O kadar ki, eskiden
Sen mi daha güçlüsün ben mi diye
Büyük tartışmalar olmuş
Başla kuyruk arasında.
Baş hep önden gidiyor diye Kuyruk dert yanmış Tanrı'ya: — Anlamıyorum, demiş, niçin Hep baş çekip götürüyor beni Canının istediği yere? Kendini ne sanıyor bilmem ki! Kardeşi miyim onun, kölesi mi? Aynı kandan değil miyiz yoksa? Neden o hep önde ben arkada? Onda zehir var da bende yok mu? Tanrım, benden istemesi, senden vermesi: Ne olur, biraz da ben gideyim önden; Kafa kardeşim ne kaybeder Ardımsıra gelmekten
301
f
Tanrı bu dileğe peki demiş zalimce. Böyle yapar çok kez nedense. Sersemce duaları ne diye dinler? Dinleyeceği tutmuş işte Ve bizim yeni rehber Güpegündüz körebe gibi Yel yepelek, tos vura vura Gelene geçene, ağaçlara, taşlara, Dosdoğru götürmüş kafa kardeşini Cehennemin dibine.
Kuyrukken baş olmak isteyen devletlerin Vay haline!
AYDA BİR HAYVAN
Bir filozof çıkar,
Duyular insanı hep aldatır, der;
Bir başkası çıkar,
Duyuların hiç aldatmadığını ileri sürer.
İkisi de haklı ve bence
Filozofi doğru söyler şöyle deyince:
Ne zaman ki yargılarımız duyularımıza dayanır,
Duyular o zaman bizi aldatır;
Aracımız, gerecimizle düzelttik mi
Uzaklığını ölçüp biçerek,
Bulunduğu ortamı hesaba katarak,
Aracımız, gerecimizle düzeltecek olursak
Duyular hiç de aldatmaz o zaman bizi.
Bunları öyle akıllıca düzenlemiş ki doğa,
Anlatacağım size bir gün uzun uzadıya.
Güneşi görüyor gözüm: Nedir gördüğü?
O koca varlık, burdan bakınca, bir ayak boyu.
Bir de yukarıda, yerinde gördüğünü düşün!
Doğanın gözü sığabilir miydi
Senin minnacık gözüne?
Büyüklüğünü uzaklığından anlıyorum güneşin.
Elimle yaza çize kestirebiliyorum.
Bilgisize göre yamyassıdır güneş,
Ben onu tostoparlak düşünebiliyorum.
302
303
Güneşi durdurup döndürebiliyorum dünyayı;
Gözlerimin yalanına inanamıyorum kısacası;
Kapılmıyorum bu duyumun kuruntusuna:
Kafam her yerde, her zaman
Gerçeği arıyor görünüşün arkasında.
Gözlerine güvenmez kendini bilen
Belki fazla çabuk görüyorlar diye;
Ağır işitiyorlar diye de kulaklarına.
Aklımdır efendi, karar onundur.
O var oldukça gözlerim aldatamaz beni
Her söyledikleri yalan da olsa.
Gözlerime inansam, ben de birçokları gibi,
Bir kadın yüzü görürüm ayın içinde.
Olacak şey mi bu? Elbette hayır.
Nerden çıkıyor öyleyse bu görüntü?
Aydaki girinti çıkıntılardan, besbelli.
Ayın yüzü elbet dümdüz değildir,
Kimi yeri düzlüktür, kimi yeri bayır.
Işık, gölge oyunlarından
Bir adam, bir öküz, bir fil çıkabilir bazen.
İngiltere'de böyle bir şey olmuş vaktiyle;
Teleskopu kurup bakınca ne görsünler:
O güzelim gezegende yepyeni bir hayvan!
Kıyamet kopmuş, bir mucize saymışlar bunu:
Anlaşılan yukarda bir şeyler oldu,
Dünyada da bir şeyler olacak demişler:
Belki de bunun bir etkisiydi
Son yıllarda bunca devletin savaşa girmesi.
Kral hemen kalkmış gelmiş,
Bu yüksek bilgilerle kralca ilgilenmiş.
O da gözüyle görmüş aydaki canavarı.
Meğer bir fare saklanmış o gün
Mercekleri arasına teleskopun.
Oymuş koparan bunca savaşları!
Gülmüşler. Ne mutlu millet şu İngilizler!
304
Ne zaman Fransızlar da, onlar gibi,
Böylesi işlere verecek kendilerini?
Mars Tanrı şanlı hasatlar yaptırıyor bize;
Düşmanlarımız korka dursun cenklerden
Biz can atıyoruz cenkleşmeye,
Nasıl olsa Louis'nin sevgilisi zafer
Her yerde ardından gidecek diye.
Kazanacağı çelenkler
Ünümüzü artıracak tarihlerde.
Sanat Tanrıçaları da bırakmış değil bizi,
Sürdürüyoruz keyfimizi, zevklerimizi.
Barışı özlemiyor, umuyoruz sadece.
Oysa İngiliz Charles biliyor doğrusu
Barışın tadını çıkarmasını.
O da bilir savaşta boy göstermeyi,
İstese o da sokar İngiltere'yi
Uzaktan rahatça seyrettiği bu oyunlara.
Ama çok daha büyük olur şeref payı
Yatıştırabilirse bu kavgayı.
En yaraşanı budur elbet ona.
Augustos'un başarısı daha az mı güzel
Büyük Ceasar'ın en büyük zaferlerinden?
Ne mutlu İngiltere'ye derim ben.
Ne zaman biz de, barış içinde, onun gibi,
Yalnız güzel sanatlara vereceğiz kendimizi?
305
 
SEKİZİNCİ KİTAP
ÖLÜM VE İNSAN
Ölüm karşısında şaşırmaz bilge:
Her an hazırdır göçüp gitmeye.
Bilir ki açmamak olmaz
Ölüm kapıyı çalınca.
Ne zaman çalacağı da bilinmez;
Geldi mi, vakit gelmiş demektir.
İster günlere ayır zamanı,
İster saatlere, ister anlara:
Kurtaramazsın yakanı,
Ölüm el komuş bütün zamanlara.
Kral çocuklarının gözleri,
Daha ışığa açıldıkları gün,
Kapanabilirler büsbütün.
İstediğin kadar büyük ol,
Genç ol, yiğit ol, güzel ol,
Dinlemez ölüm.
Dünyada ne varsa er geç onun.
Kim bilmez bunu? Herkes bilir;
Bilir ama, yine de,
Hiç kimse ölmeye hazır değildir.
Bir adam varmış,
Yüz yıldan çok yaşamış.
Azrail çıkınca karşısına,
309
— Aman, demiş, acelen ne? Vasiyetimi bile yapmış değilim. Haber vermek yok mu insana? Şıp diye nasıl ölürüm?
Bir defa karım bırakmaz onsuz gitmeye. Torunumun torunu da olacak yakında; İzin ver de bir kanat ekleyeyim şu eve. İnsafsız olma bu kadar, Biraz mühlet ver.
— İhtiyar, demiş ölüm;
Sana hiç de vakitsiz gelmiş değilim.
Yüz yıldır yaşıyorsun, az mı?
Bana sabırsız demeye hakkın var mı?
Senin kadar yaşamış birini bulsana,
Koca Paris'te, bütün Fransa'da.
Sana haber vereymişim de
Vasiyetini yazaymışın,
Torununun torununu görüp,
Bir ev daha yapaymışın.
Daha nasıl haber verelim sana?
Elin ayağın tutmaz olmadı mı?
Ağırlık gelmedi mi kafana, aklına?
Kulağın duymaz, dilin tat almaz oldu;
Dünyanın nesi varsa soldu, senin için;
Doğan günü ha görmüşün ha görmemişin;
Kaybetmekten korktuğun dünya,
Çoktan çıktı senin olmaktan.
Bunca dost göstermedim mi sana,
Ölen, can çekişen, yataklara düşen?
Söylesene ihtiyar,
Haber değil miydi bütün bunlar?
Haydi, uzun etme, düş önüme:
Devletin ihtiyacı da yok
Senin vasiyetine.
Azrail hakkı doğrusu,
Bu yaşa geldi mi insanoğlu,
Kalkıp gitmeli dünyadan,
Bir şölenden kalkıp gider gibi.
Üstelik ev sahibine teşekkür de etmeli.
Değil mi ya, insaf et,
Daha ne kadar sürer bir ziyafet?
Mırın kırın edeceğine,
Genç yaşında ölenleri görsene?
Bak nasıl gidiyorlar, koşa koşa,
Binlercesini öldüren savaşa?
Gerçi onlarınki güzel ve şanlı bir ölüm,
Ama ölüm ne de olsa;
Kaldı ki ben ne korkunçlarını gördüm,
Amansız ve kimi zaman da
Yürekler acısı bir ölüm.
Boşuna bunları söylemek sana,
Yersiz bir çaba benimkisi:
Yaşarken ölüye en çok benzeyen
En fazla sızlanır ölürken.
310
311
ESKİCİYLE ZENGİN
Bir eskici varmış,
Pabuç yamar, türkü söylermiş sabah akşam.
Seyret, için açılsın,
Dinle, gamın kasvetin dağılsın.
Sicimi geçirdi mi deliğe,
Değme keyfine:
Mutlu erenlerden daha mutluymuş.
Komşusu, tersine, asık yüzlüymüş,
Ne türkü, ne doğru dürüst uyku.
Parababasıymış adam, ne yapsın;
İliklerine kadar altın dolu.
Sabaha karşı tam dalacak,
Eskici başlamış türkü söyleme,
Şu Tanrı'nın işine bak:
Param var, uykum yok.
Neden yiyecek içecek satılıyor da
Uyku satılmıyor çarşı pazarda?
Böyle sızlanır dururmuş seninki.
Bir gün konağına çağırmış eskiciyi:
— Merak ettim, Bay Kirkor, demiş,
Sizin yıllık kazancınız nedir?
Eskici gülmüş: — Vallahi Bayım, demiş,
Ben bütçeyi pek yıl üstüne kurmam,
Bir günün hesabını ötekine karıştırmam.
Her gün kendi ekmeğini getirir. Bir yıl yaşar mıyız, kim bilir?
— Peki, demiş günlük kazancınız ne kadar?
— Gününe bakar: Dün çok, bugün az. Her gün iş olsa kazancım kötü sayılmaz. Ne var ki, işsiz günler giriyor araya, Bizler boş oturduk mu fena.
O bayramlar yok mu, bayramlar?
Onlar yıkıyor bizi!
Biri bitmeden öteki.
Papaz efendi'nin de insafı yok ki;
Her vaazında yeni bir aziz çıkarıyor ortaya,
Her aziz de bayram istiyor bizden.
Zengin gülmüş adamın saflığına:
— Dur, demiş; ben de bir azizlik yapayım sana, Al şu yüz altını, sakla bir köşeye;
Bayram günlerinde bozdur bozdur ye.
Eskici bu kadar parayı rüyasında görmemiş,
Bütün dünya yüz yıl geçinir, demiş bununla.
Koşmuş evine,
Gömmüş altınları mahzene.
Onlarla keyfini de gömmüş meğer;
Gayrı türkü mürkü ne gezer!
Evine girince dünyamızın baş belası,
Kesilmiş adamın sesi sedası.
Gel de uyuyabilirsen uyu:
Türlü kaygılar sarmış başını;
Sinsi kuşkular, boşuna korkular.
Bütün gün göz tetikte,
Bütün gece kulak kirişte;
Bir gürültü yapsa kedi:
Eyvah!.. Paralar gitti!
Adamlıktan çıkmış biçare.
Sonunda koşmuş evine
Türküsünden kurtulan adamın:
— Al, demiş, altınlarını geri; Elden gel uykumu, türkülerimi.
r -'
312
313
ASLAN, KURT VE TİLKİ
Kocamış, işi bitmiş bir aslan
Tutturmuş derdime bir çare diye.
Sen gel de, kabadayıysan,
Bir krala çare yok de!
Haber gitmiş bütün hayvanlara...
Onlarda da hekim boldur, maşallah!
Dört bir yandan sökün etmiş türlü türlüsü.
Bakmışlar gelenler arasında tilki yok;
Sinmiş bir köşeye malın gözü.
Kurtsa, tersine,
Kralın etrafında pervane.
Çıtlatıvermiş bir ara,
Tilkinin yokluğunu krala.
— Hemen yaka paça getirin kâfiri, Diye kükremiş haşmetli.
Tilki gelmiş, çıkmış huzura, sin sin; Ve hemen çakmış, tabii, hinoğluhin Kimden geliyor başına bu iş:
— Aman sultanım, demiş; Korkarım yanlış anlatılmış efendimize, Niçin hemen koşup gelmediğim.
Bir evliyanın türbesine gitmiştim, Sağlığınız için bir horoz adamaya. Bilginler, uzmanlar da gördüm yolda;
314
Anlattım hepsine derdinizi; Sultanım haklı, dedim, tasalanmakta; Gün geçtikçe beti benzi solmakta. Meğer sıcaklıkmış bütün eksiğiniz: İçiniz soğumuş biraz yaşlanınca. Bir kurt diri diri yüzülecek, dediler; Postu üstünüze sarılacak Dumanı üstünde, sıcak sıcak. Ne keramet varsa bunda Birebirmiş beden zafiyetine. Emrederseniz, bizim kurt pehlivan, Bu iş için biçilmiş kaftan. Kralın aklı yatmış: Hemen yüzülüvermiş kurdun postu, Kesilip biçilmiş eti budu. Aslan yutuvermiş hepsini bir anda, Postunu da geçirmiş sırtına.
Dalkavuk baylar, vazgeçin
Birbirinize çelme atmaktan.
Marifet, sizin meslekte,
Kimsenin kuyruğuna basmadan kuyruk sallamakta
Fitleyen er geç fitlenir, şaşmaz:
Dalkavuk dalkavuğun gözyaşına bakmaz.
 
315
MASALLARIN GÜCÜ
Eski Atinalılar hoppa insanlarmış,
Ele avuca sığmazlarmış pek.
Ünlü Yunan söylevcisi Demades
Yurdunu tehlikede görerek
Çıkmış bir gün kürsüye
Ve, bir kırbaç gibi kullanıp sanatını
Coşturmak istemiş bütün gücüyle
Cumhuriyetin özgür evlatlarını;
Toplum hizmetine çağırmış hepsini.
Bakmış dinlemiyor kimse,
Daha acı sözlere başvurmuş,
En gevşek yürekleri sarsacak sözlere.
Havaya, gitmiş ne söylediyse,
Kılı kıpırdamamış Atinalıların.
Başında kavak yelleri esen sürü
Aldırmıyormuş bir türlü
Alışkın olduğu bu saldırılara.
Milletin gözü hep başka yerlerde;
Çocuk kavgalarıyla ilgileniyorlar da
Ona kulak vermiyor kimse.
Ne yapsın, bir başka renk vermiş söze:
— Bir gün Demeter Tanrıça, demiş,
Yılanbalığı ve kırlangıçla gezerken
Önlerine koca bir ırmak çıkıvermiş.
Yılanbalığı yüzerek, kırlangıç uçarak
Geçivermişler ırmağı hemen.
O zaman halk başlamış bağırmaya:
— Ee. Demeter ne yapmış? diye.
— Ne yapacak, demiş o zaman söylevci; Sizlere ateş püskürmek olmuş ilk işi. Nasıl olur, demiş nasıl olur da
Benim bunca tuttuğum Atina Çocuk masallarıyla eğlenir, Onda başka bütün Yunan şehirleri Tehlikeyi önlemeye çalışırken? Demeter ne yapmış diye soracağınıza Filip'in ne yaptığını sorsanız a Atinayı yıkmak için? Söylevcinin bu sitemi Uyarmış Atinalıları birden; Onu can kulağıyla dinlemişler gayrı. Bir masal soluğu olmuş bunu sağlayan. Hepimiz Atinalıyızdır bu bakımdan: Ben ki, ahlak dersi vermekteyim şu anda, Biri gelip Eşek Postu masalını anlatsa Öyle seve seve dinlerim ki! Dünya ihtiyarladı artık, derler, Doğrudur, ama ben yine de derim ki Dünya çocuk gibi eğlendirilmek ister.
*
316
317
İNSANLA PİRE
Ne yersiz dileklerle yorarız tanrıları! İnsanlara bile yakışmayan Nice işler isteriz onlardan. Kim olursak olalım, her tanrının gözü Hep bize çevrilmek zorunda sanki; En küçük ölümlünün her işi, her sözü Olympos'u ve bütün Olymposİuları Troyalılarla Helenlerin savaşı kadar İlgilendirirmiş gibi.
Bir pire omuzunu ısırmış bir budalanın, Ve saklanıvermiş çarşafın bir kıvrımına. — Ey Herakles, diye başlamış bizimki; Ne diye temizlemezsin dünyayı Her bahar dirilip gelen Bu yedi başlı ejderhadan? Ey Zeus, bulutlarda oturacağına, Şu pireden öcümü alsarta, Temizleyip bütün soyunu sopunu!
Ne istiyor adam, gördünüz mü? Bir araya gelsin Herakles'in gürzü Ve Zeus'un yıldırımı. Niçin? Bir pireyi öldürmek için
318
KADINLAR VE SIR
En ağır yük sırdır, aşkolsun taşıyana! Kadınlar hele, hiç dayanamaz. Hoş kadından beter erkek de vardır ya, Bu masalda erkeğin payı az.
Bir koca
Karısını denemek istemiş,
Gece yarısı doğrulmuş yatağında,
Basmış yaygarayı:
— Hanım, kalk! Bir şeyler oluyor bana! Aman! Nedir başıma gelen?
Bir yumurta çıkıyor içimden!
— Ne? demiş hanım; ne yumurtası?
— Al bak, demiş kocası; Taptaze, günlük yumurta! Sakın kimselere duyurma;
Konu komşu tavuğa çıkarır adımı. Hanımın aklı ermezmiş bu işlere; Hiçbir işe ermezmiş ya, neyse; İnanmış kocasının yumurtladığına, Yemin etmiş kimseye söylemeyeceğine, Sabah olmuş, yemin unutulmuş; Kısa akıllı hanım kalkar kalkmaz, İlk işi komşusuna koşmak olmuş:
319
— Ah, demiş; bilsen ne geldi başıma; Sakın kimseye söyleme ama!
İnsan yumurtlar mı komşu? Benim kocam yumurtladı; Koskoca bir yumurta çıkardı! Aman sıkı tut ağzını; Yoksa döve döve öldürür beni.
— Söyler miyim, demiş komşu; Benden böyle şey umulur mu?
Bizimki döner dönmez evine,
Komşu yaymış haberi dört bir yana.
Hem de üçe çıkarmış bir yumurtayı.
Üçte kalsa iyi;
Bir başkası tam beş yumurta demiş
Komşusunun kulağına.
Ne diye kulağına söylemiş, bilmem;
Hikâye çalkanıyormuş artık ortada.
Yumurtalar ağızdan ağıza çoğalmış;
Akşam olmadan yüzleri bulmuş.
320
EFENDİSİNİN YEMEĞİNİ BOYNUNDA TAŞIYAN KÖPEK
Gözlerimiz güzellere bakmaktan Ellerimiz altınları avuçlamaktan Alamaz kolay kolay kendini. Az kişi vardır dünyada Bal tutup parmağını yalamayacak.
Eve öteberi götürmeye alışmış, Aklı başında bir çoban köpeği Boynunda efendisinin akşam yemeği Gidiyormuş yoluna tıpış tıpış. Tokgözlü bir köpekmiş bu; gerçi bazen Hele güzel yemekler taşıdığı zaman, Açgözlü olduğu günleri arıyormuş, Ama tutuyormuş yine de kendini. Yanı başımızda duran dünya nimeti Hangimizin ağzını sulandırmaz ki? Gariptir, insanlar alışamaz da Köpekler alışır tokgözlü olmaya. Her neyse, bizim köpek giderken böyle Boynunda güzelim bir et yemeğiyle, Bir çomar gelmiş, tadına bakmaya kalkmış. Ama ağzının suları boşuna akmış; Bizimki koyduğu gibi malını yere Saldırmış üstüne öldüresiye.
321
Gel gelelim, başka köpekler sökün etmiş; Dişten korkmaz sokak köpekleri hem de. Bakmış başa çıkamayacak hepsiyle, Güzelim et nasıl olsa güme gidecek; — Baylar, demiş bizim akıllı köpek; Hırlamayın, ben payımı alayım da Üst tarafı sizin olsun... Bunu der demez de kapmış bir yağlı parça. Ardından çomar, zağar mağar tümü birden Üşüşmüş yemeğin üstüne, kapan kapana, Hepsi iyi kötü zıkkımlanmış talandan.
Bir şehir de böyle talan edilir işte. Paralar şunun bunun sütüne emanettir; Kâhyası, kethüdası er geç yükünü tutar. En akıllısı örnek olur ötekilere. Görülecek şeydir doğrusu bu adamların Yığınlarla parayı nasıl temizledikleri. Kazara çıkar da vicdanlı biri Halkın parasını korumak çabasıyla Abuk sabuk laflar etmeye kalkarsa, Anlatılır kendisine enayilik ettiği... O da fazla uzatmadan teslim olur Ve bir gün bakarsın ilk parsayı o vurur.
322
ŞAKACI VE BALIKLAR
Şakacılardan herkes hoşlanır, ben kaçarım. Bu sanat, hepsinden çok, üstün değer ister. Tanrı aptal dinleyicileri için yaratmıştır Hoş laf diye boş laf edenleri. Bir masala sokmak istediğim Bunlardan biridir belki, Ama belli olmaz, bakarsınız Beğenilir bu bizimki.
Bir şakacı bir zenginin sofrasındaymış,
Bakmış önündeki balıklar ufak mı ufak,
İrileriyle uzak mı uzak.
Almış ufak balıkları bizimki,
Kulaklarına bir şeyler mırıldanmış;
Sonra can kulağıyla dinler gibi yapmış
Balıkların söylediklerini.
Sofradakiler görüp şaşakalınca
Şakacı açıklamış ciddi ciddi:
— Bir dostum, demiş, Hindistan'a gitmişti,
Merak içindeyim, acaba geçen sene
Bir deniz kazasına uğradı mı diye.
Onu soruyordum bu balıkçıklara.
Biz daha küçüğüz, bilemeyiz, dediler;
323
Büyüklerimizde varsa vardır bir haber.
Bir büyük balıkla konuşabilir miyim, Baylar?
Bu şakayı baylar beğenmiş mi
Orası şüpheli, ama sürmüşler hemen önüne
Balıkların yeterince irisini.
Saymış dökmüş o canavar da bir bir
Bilinmez dünyaları aramaya gidenleri.
Hangilerinin nerde, nasıl gördüğünü,
Neler neler gördüğünü yüz yıldan beri
Engin denizlerin dibinde.
324
FARE İLE İSTİRİDYE
Bir fare varmış, aklı kısa kuyruğu uzun;
Doğduğu tarlada yaşamaktan bıkmış.
İllallah sap saman kemirmekten,
Biraz dünya görelim deyip yola çıkmış.
Arpa boyu gitmeden,
Durmuş, bakmış etrafına:
-— Koca dünya! demiş;
Şu büyüklüğe, şu genişliğe bak!
Şurası İtalya olacak,
Şurası Kafkasya...
Yüce dağlar gibi görüyormuş
Köstebek yuvalarını.
Az gitmiş uz gitmiş,
Üç gün sonra bir acayip memlekete gelmiş:
Bir kumsal, üstünde koca koca istiridyeler.
Dalgalar dışarı atmış olmalı.
— İşte, demiş fare; dedelerimizin anlattığı
Yiyecek yüklü gemiler.
Şu benim babam, demiş,
Ne korkak, ne zavallı bir fareymiş!
Bırak canım dünyayı da evinde otur!
Bir de bana bak! Denizi gördüm, denizi!
Ne çöller geçtim, bir damla su içmedim.
Bunları bir hocadan duymuş,
325
Kırlarda söyler gezermiş bizim fare. Kendisi o kitap kemiren, Tepeden tırnağa bilgin kesilen, Farelerden değilmiş. Gelelim istiridyelere... Hepsi kapalı, biri acıkmış nedense; Vermiş içini güneşe, tatlı melteme, Havayı kokluyor, keyfediyormuş. Bembeyaz, yağlı, kim bilir ne tatlı! Görür görmez sulanmış farenin ağzı: — Nedir bu, demiş kendi kendine; Yenecek bir şey, ama ne? Böyle renk nerde görülmüş! Dünyada yiyeceğim en güzel yemek, Bu olsa gerek.
Seninki yaklaşmış tıpış tıpış
Kabuğun içine doğru boynunu uzatmış.
Sen misin uzatan...
İstiridye kapanıvermiş birden.
Kapanır yaa!
Bilgisiz yaşanır mı dünyada?
Bundan alınacak çok ders var.
Bir tanesi şu bence:
Görgüsü olmayan ne görse şaşar.
Ötekine gelince:
Kimi adam kapılırken kaptım sanır,
Ya da, ava giden avlanır!
326
AYI İLE BAHÇE MERAKLISI
Bir ayı varmış,
Oldukça insana yakın.
Issız bir ormanda yaşarmış.
Onun kaderi de bu, ne yapsın?
Leyla'dan uzak Mecnun gibiymiş,
Tek başına bir kovukta;
Neredeyse kuşlar yuva kuracak başında.
O da aklını kaçırmak üzereymiş,
Neden dersen, akıl ıssız yerde pek durmaz.
Susmak çok iyi şeydir ama,
Konuşmadan da olmaz.
İkisinin ortasını bulmakta iş.
Bizim ayının yaşadığı ormana
Hiçbir canlı yaratık gelmezmiş.
O kadar ki, bütün ayılığına karşın,
O da sıkılmış kimsesizlikten.
Kasvetler basmış içine,
Çekip gitmeyi düşünür olmuş.
O düşünedursun,
Bir yaşlı insan da varmış,
Ormanın kuytu bir yerinde.
Onun da canına tak demiş,
Yapayalnız yaşamak son günlerinde.
Bu adam bahçe severmiş,
327
Bütün derdi meyveler, çiçeklermiş.
Fena mı? Ne güzel dert; ama
Güler yüzlü, tatlı sözlü bir dost da olsa,
Bir iki laf etse insan,
Gel keyfim gel o zaman.
Bahçelerse pek konuşmaz,
Konuşan ağaç nerede?
Olsa olsa benim masallarımda.
Bu dilsiz dostlar içinde bizim ihtiyar
Canından bezip bir ara,
Almış başını dost aramaya çıkmış.
O gün aynı kaygıyla,
Ayı da çıkmış yola.
Bir dönemeçte karşılaşmış iki garip.
Adam korkmasına korkmuş,
Ama kaçacak yer yokmuş,
En iyisi, demiş olduğum yerde durup
Korktuğumu belli etmemek.
Ayı, bilirsiniz, cilve yapmasını sevmez pek:
— Benim ormana gel, demiş yekten. Adamsa diller dökmüş kıntaraktan:
— Sayın Ayım, demiş, ömrünüze bereket; Ama benim fakirhane şuracıkta; Buyurmak isterseniz canıma minnet. Meyvalarım ve sütüm var. Biliyorum, siz Sayın Ayılar
Bunlarla yetinmezsiniz;
Ama benim varım yoğum bu:
Az veren candan.
Ayı, peki deyip tutmuş yolu.
Canciğer olmuşlar eve varmadan.
Beyinsizlerle düşüp kalkmaktansa
Yalnız kal daha iyi, diyeceksiniz;
Ama ayı geveze değilmiş.
Bir günde bir çift söz çekilir nasıl olsa.
Adam her gün bahçesinde oyalanır,
328
Ayı da gidip ormanda avlanırmış.
Ama ayının asıl işi, boş zamanlarda,
Dostu mışıl mışıl uyurken,
Sinekleri kovmakmış yüzünden.
Fena içerlemiş çünkü sinek denen
Bu kanatlı sömürgenlere.
Bir gün yine bahçede
Derin uykulara dalmışken ihtiyar,
İnatçı bir sinek konmuş burnuna:
Ne kadar kovsan boşuna,
Ayının kızdığı kadar var:
— Ben sana gösteririm, demiş birden;
Koca bir taşı kaptığı gibi yerden
Gelmiş hakkından sineğin,
Ama dostunda da ne kafa kalmış, ne beyin.
Doğrusu iyi nişan almış,
Adamcağız bir anda ölüm uykusuna dalmış.
Akılsız dost öyle bir baş belasıdır ki, Akıllı düşmanın olsun daha iyi.
329
İKİ DOST
Bir memleket varmış, adı Monomotapa, İki gerçek dost yaşarmış orda. Birinin malı ötekinin malı gibiymiş; Anlaşılan o memlekette Dostluk, bizimkinden başka türlüymüş.
Bir gece Monomotapa'da
Herkes dalmış derin uykulara.
Orada güneş battı mı, fırsat bu fırsat,
Uykunun tadını çıkarırmış millet.
Gece yarısı bizim dostlardan biri,
Fırlamış yatağından birdenbire,
Doğru dostunun evine.
Uyandırmış hizmetçileri
Tatlı uykularından.
Dostu yukardan duymuş sesini,
Hemen kaptığı gibi kılıcını, kesesini,
Koşmuş dostunun yanına:
— Hayrola, demiş soluk soluğa;
Sen kolay kolay uyandırmazsın kimseyi,
Uykuya da seversin üstelik.
Kumarda kaybettiysen al şu keseyi.
Evini bastılarsa işte ben ve kılıcım;
Haydi gidip haklarından gelelim.
330
Yalnız yatamaz mı oldun yoksa,
Benim güzel cariyeyi al git, öyleyse.
— Yok a canım, demiş dostu;
Ne o, ne de bu.
Rüyamda biraz düşünceli gördüm seni,
Sakın başı dertte olmasın deyip koştum;
Kusura bakma dostum.
Hangisi daha dostmuş, okuyucu? Üstünde düşünmeye değer bu soru. Gerçek bir dostu olmak ne güzel şey! Derdini açmanı beklemez bile, Kendi bulup söylemek ister: Belki sen çekinirsin diye. Sevdiği insanın üstüne titrer, Bir düşten, bir hiçten nem kapar.
331
 
DOMUZ, KEÇİ VE KOYUN
Bir keçi, bir koyun, bir de domuz varmış,
Arabaya binmiş, şehre gidiyorlarmış.
Panayıra, eğlenmeye mi? Nerde!
Öyle diyecek yerde,
Satılmaya, diyor masal, ne yazık!
Hem arabacının suratından belliymiş
Kukla seyrine gitmedikleri.
Önce domuz çakmış dalgayı,
Ve basmış yaygarayı.
Öyle bağırıyormuş ki,
Kasaplar, elde bıçak, peşine düşmüş sanki!
Ne oluyor bu domuza, demiş ötekiler;
Keçi de, koyun da
Efendi hayvanlar ne de olsa.
Araba safasını pek tutmamakla beraber,
Bu işte korkunç bir şey de görmemişler.
Arabacı paylamış domuzu:
— Sus be, ne oluyorsun? demiş; Gürültüye boğdun ortalığı. Yanındakilerden hayvanlık öğren biraz, Arabada onlar gibi durmalı;
Şu koyuna bak, ne akıllı!
— Onda akıl ne gezer, demiş domuz; Başına gelecekleri bilseydi,
Basar bağırırdı benim gibi.
Öteki sersem de öyle.
Ne sanıyorlar acaba?
Sütlerini mi sağacak, yünlerini mi kırkacaklar?
Bununla avunuyor avanaklar.
Ya ben neyle avunayım, peki?
Yenmekten başka işe yaramam ki.
Beni gezmeye götürmüyorsun ya...
Elveda, canım dünya!
Domuz hiç de akılsız değilmiş meğer. Değilmiş de ne olmuş? O da doğru. Ağlayıp sızlanmakla değişmez ki kader! Aklın olup da dövüneceğine, Olmasın da dertlenme.
332
333
TİRSİS'LE AMARANT
Mademoiselle de Sillery için
Ezop'u bir yana bırakmış,
Bocaccio'ya vermiştim kendimi.
Ama Tanrıçanın biri
Haber salıp Parnassos'tan
Masal istedi benden.
Sen gel de yazamam de
Elin kalem tutarken.
Tanrıça bu, atlatılmaz ki...
Hele güzelliğiyle de
İnsana dilediğini yaptıran
Tanrıçalardan biriyse.
Sizin anlayacağınız, Sillery istedi
Bay kargayla kurt çelebiyi
Kafiyeli konuşturmamı yeniden.
Sillery dendi mi akan sular durur:
Hemen herkes değer sofrasında
Sillery'yi başköşeye oturtur.
Sen de gel oturtma, elinden gelirse.
Uzatmayalım, Sillery'ye göre
Hikâyelerim pek anlaşılmıyormuş.
Parlak zekâlı güzeller
Her şeyi anlamak zorunda değiller.
334
Öyle bir şey anlatalım ki Sözlüklere başvurmadan anlayıversin. Gelsin romanlardaki âşık çobanlar Kurtlarla koyunlar gibi konuşsunlar.
Tirsis Çoban demiş ki bir gün Güzel çoban kızı Amarant'a:
— Ah! Bu bendeki dert sizde de olsa! Bilsen ne tatlı bir bela bu, ne büyülü; Eşi, menendi bulunmaz bu dünyada. Bırakın bu dert sizi de sarsın; İnanın bana, korkmayın sakın.
Hiç aldatır mıyım sizi ben, o ben ki Bir yüreğin duyabileceği en sıcak Duygularla dopdoluyum size karşı. Amarant sormuş hemen meraklanarak:
— Peki, nasıl bir şey bu dert? Adı ne?
— Aşk.
— Adı güzel. Nesi güzel başka? Neler duyar insan bu derde tutulunca?
— Öyle acılar duyar ki, kral keyifleri Tatsız, sıkıcı kalır yanında. Unutur her şeyi insan ve bir ormanda Tek başına gezer eğleşir;
Eğilip baktığı sularda
Kendi yüzünü göremez olur:
Biricik insan yüzü, her yerde, her zaman
Gözleri önüne gelir durur.
Başka her şey silinir dünyadan.
Bir köylü çobandır tek var olan!
Uzaktan geldiğini görse,
Değil sesini, adını bile duysa
Yüzü kızarıverir insanın.
Onu düşündükçe içini çekersin;
Ah dersin, neden ah dediğini bilmeden.
Görmeye can atarsın onu,
335
Yine de korkarsın görmekten. Amarant hiç şaşmadan bu sözlere:
— A! Bu derdi mi övüp duruyorsun bana? Bilmez miyim, tutulmuş gibiyim bu derde. Muradına erdiğini sanırken Tirsis Çoban kızı eklemiş:
— Anlattığınız duyguların hepsi Klidamant için duyduklarımın tıpkısı. Kederinden, utancından
Az kalsın ölecekmiş dertli çoban.
Çoklarının başına gelir
Çobanın başına gelen:
İnsan kendi hesabına diller dökerken
Başkasının ekmeğine yağ sürer.
336
ASLAN HATUNUN ÖLÜM TÖRENİ
Aslan Şah'ın karısı ölmüş;
Dalkavuklar saraya dolmuş,
Başsağlığı dilemek için krala
Ölümden beter yapmacıklarla.
Kral, büyük tören ferman etmiş:
— Ölümsüz ölü falan gün, falan saat,
Falan yerden kalkacak.
Vezir mezir işlerini bırakıp,
Gelenleri gereğince karşılayıp
Ulusal törene göz kulak olacak.
Yiğitsen gitme böylesi törene:
Curnal korkusuyla gelen gelene.
Tıklım tıklım dolunca mağara,
Ki hem kiliseymiş, hem saray,
Aslan acı acı kükremiş.
Aslan ağlaması bu, kolay mı!
Dağ taş gümbürdemiş.
O zaman sarayın ağası, bayı,
Kalından inceden, her biri kendi dilinden,
Koparmış gerekli yaygarayı.
Saray dediğin bir garip yerdir:
Kimse olduğu gibi değildir orda,
Kral nasıl istiyorsa öyledir:
Keyifli, keyifsiz, coşkun, bitkin...
337
Olmasan da öyle görüneceksin.
İkide bir krala bakıp,
Rengini, suratını değiştireceksin.
Bir can düşünün ki bin bir bedeni var;
Bir ağladı mı, bin bir yüzle ağlar;
Saray budur işte,
İnsan kukla, ip kralın elinde.
Dönelim bizim masala:
Herkes ağlarken kralla,
Bakmışlar geyik ağlamıyor.
Nasıl ağlasın ki, bu kraliçe,
Karısıyla oğlunu yemiş bir oturuşta.
Dalkavuğun biri hemen krala gitmiş,
Siz ağlarken geyik güldü, demiş.
Kral öfkesi yaman olur,
Der Hazreti Süleyman,
Üstelik bu kral da aslan.
Ama geyik ne bilsin, zavallı?
Tarih okumamış besbelli.
— Sen ha? demiş aslan;
Orman kibarı, tiril bacak, dal kafa! Millet ağlarken sen gülersin ha? Kendim paralamayacağım seni, Murdar etin kirletir kutsal pençemi. Gelin kurtlar, siz öcünü alın Tanrısal kraliçenin.
— Sultanım, demiş geyik;
Size bir haberim var, beklenmedik. Bu acılar, bu gözyaşları boşuna! Sevgili eşiniz görünüverdi bana, Şuracıkta, yeşil çimende, Ak güller, ışıklar içinde. Hemen tanıdım, donakaldım: "Geyik kardeş, dedi bana; sakın ağlama! Bu ölüm alayı üzmesin seni. Ben tanrılar arasında yer aldım;
338
Cennet bahçelerindeyim, ne mutlu bana! Ermişler, dervişler arasındayım. Yalnız kral biraz ağlasın, yeter; Onun üzülmesi hoşuma gider.
Geyik bunları der demez millet boşanmış, Mucize! diye yerlere kapanmış. Geyik ceza görecek yerde, Hediyelerle dönmüş evine. Krallara böyle şeyler anlatmalı; Hoşlarına gidecek yalanlar atmalı. Ne kadar öfkeli de olsalar, yutarlar, Hem de sizi el üstünde tutarlar.
339
FARE İLE FİL
           
Kendini beğenmiş çoktur Fransa'da,
Bakarsın, en küçük burjuvada
Bir çalım bir çalım; kral sanır kendini.
Bir Fransız hastalığı bu gösteriş;
İliklerimize kadar işlemiş.
İspanyol da sever böbürlenmeyi,
Ama o çılgınca böbürlenir;
Budalaca değil bizim gibi.
Her milletin böbürü bir başka biçim.
Biz kendimizden örnek verelim:
Miniminnacık bir fare,
Bir fil görmüş, koskocaman;
Dört bir yanı uşak dolu;
Üstünde kat kat bir köşk,
Köşkün içinde ünlü bir sultan,
Sultanın yanında kedisi, köpeği, maymunu,
Papağanı, dadısı madısı.
Hacca gidiyormuş hepsi.
Fare başlamış alay etmeye,
Filin ağır, hantal yürümesiyle:
— Nesine bayılırlar anlamam, demiş;
Kendini zor taşıyan şu koca gövdeye bak!
Marifet mi sanki bu kadar yer tutmak?
340
Şaşarım insanların fil hayranlığına; Çocukları ürkütür ancak bu lenduha. Biz fareler, parmak kadar fareyken, Hiç de farklı görmeyiz kendimizi fillerden. Daha neler neler söyleyecekmiş zibidi; Ama bırakmamış ki kedi: Fırladığı gibi kafesten, Anlatıvermiş tez elden Fille farenin farkını.
341
YILDIZ FALI
Kaderinden kaçmak için yol değiştiren
Çok kez o kaçtığı yerde rastlar kaderine.
Bir baba, biricik oğlu doğunca
Soyunu sürdürecek diye
O kadar çok düşmüş ki üstüne,
Falcıdan falcıya gider olmuş
Dölünün kaderini öğrenmek için.
Bir falcı demiş ki: Bu çocuğun
Aslanlardan korunması gerekir en çok
Belli bir yaşı dolduruncaya kadar;
O belli yaş da yirmiymiş, ne eksik ne fazla.
Sevgili oğlu üstüne titreyen baba
Toptan yasak etmiş adım atmasını
Sarayın eşiğinden dışarı.
İçeride canı ne isterse yapsın, demiş:
Hoplayıp zıplasın, gezsin dolaşsın.
Oğlan ava gitme çağına gelince,
Delikanlıların bayıldığı bu eğlence
Küçümsenerek anlatılmış, kötülenmiş.
Ama sözler, öğütler, dersler
Yaradılışını değiştirebilir mi insanın?
Kabına sığmayan coşkun, taşkın şehzademiz
Kanında kaynamalar başlar başlamaz,
Av da av diye tutturmuş.
342
Tepildiği ölçüde azmış tutkusu. Delikanlı yasakların nedenini biliyormuş. Sarayın duvarlarında da Resimler asılıymış tümen tümen; Kimi halılara işlenmiş, kimi yağlıboya. İçlerinde av sahneleri, manzaralar; İnsanların, hayvanların türlü türlüsü. Delikanlı bir gün bir aslan resmi önünde Çileden çıkmış, basmış bağırmış: — Ah canavar! Senin, hep senin yüzünden Bir zindan hayatı yaşıyorum ben. Öfkesini yenemeyen delikanlı Bir yumruk atmış uslu uslu duran aslana. Bir çivi varmış vurduğu resmin arkasında. Batmış eline ve işlemiş canevine kadar. Asklepios'un sanatı kurtaramamış Sevgili oğlunu fazla tedbirli babanın.
Aiskhylos da aynı tedbire kurban gitmiş. Falcının biri kendisine Senin üstüne bir ev yıkılacak deyince Büyük şair hemen şehir dışına çıkmış; Damlardan uzakta, kırlar ortasında, Gökkubbenin altına sermiş döşeğini, Bir kartal geçiyormuş havadan Pençelerinde bir kaplumbağa taşıyaraktan; Bizim şairin dazlak başını Bir kaya parçasına benzetip kartal Bırakmış avını üstüne, kırılsın diye. Zavallı şairin kısaltmış ömrünü böylece
Bu örneklere bakılırsa fal sanatı Korktuğuna uğratıyor insanları. Ama falın bir şey yaptığı yok bence, Onun suçu yalan söylemek sadece. Hiç inanır mıyım doğanın
343
Hem kendinin, hem insanların Elini kolunu bağlayacağına, Bahtımızı göklere yazıp bırakacağına? Yerin yurdun, zamanın, insanların Bir bileşimine bağlıdır kaderimiz, O şarlatanların yıldız fallarına değil. Şu çobanla bu kralın yıldızları bir: Birinin elinde asa, ötekinin değnek: Müşteri gezegeni öyle istemiş. Nedir bu Müşteri? Kafasız bir gövde. Neden ayrı ayrı oluyor peki, Bu iki insan üstündeki etkisi? Bu etki nasıl ulaşıyor dünyamıza? Nasıl gelip geçiyor engin gökleri, Merih'i, güneşi, sonsuz boşlukları? Bir atom saptırabilir onu yolundan: Falcı baylar neyi nerde arar o zaman? Bugünkü perişan halini Avrupa'nın Neden hiçbiri kestirememiş bu bayların? Söyleselerdi ya! Ama nerden bilecekler? Yıldızların uzaklığını, göklerdeki yerini, Onun ve tutkularımızın hızlarını Birer birer hesaplayacaklar da Her yaptığımızı adım adım izleyecekler! Yıldızın kendisi de, bahtımız da Bunca rastlantılar içinde dolaşırken Bu adamlar pergelle çizecekler İnsan hayatının akışını, önceden!
Sakın üstünde kafa yormayın Size anlattığım iki garip olayın. Hiç şaşırtmasın, ayartmasın sizi Sevgili oğulla Aiskhylos'un ölümleri. Fal ne kadar kör ve yalancı da olsa Binde bir doğru çıkabilir söylediği: Rastlantı deyip geçmeli.
344
EŞEKLE KÖPEK
Yardımlaşmak gerek, doğanın yasası bu;
Ama eşek bir gün boş vermiş bu yasaya
Bilmem nasıl yapmış bunu
Çünkü uysal bir yaratık bilir eşeği dünya.
Köpekle birlikte yoldaymış bir gün
Yürüyormuş ciddi ciddi, hiçbir şey düşünmeden.
Efendileri de geliyormuş ikisinin ardından.
Durmuşlar bir ara, efendi yatmış uyumuş,
Eşek hemen otlamaya koyulmuş;
Çayırlıkmış orası, yemyeşil;
Otlar da tam eşeğin zevkine göre.
Ama hiç devedikeni yokmuş görünürde.
Eh, ne yapalım, demiş olmayıversin;
Her zaman kuşsütü, kuru üzüm aramamalı
Ziyafetten vazgeçecek değiliz ya
Devedikeni yok diye.
O gün bulduğuyla yetinmiş bizim uzun kulaklı
Oysa bu arada zavallı köpek
Açlıktan öldü ölecek.
— Sevgili Yoldaşım, demiş eşeğe;
Ne olur, şöyle biraz eğil de
Yiyeceğimi alayım sırtındaki heybeden.
Eşek sus pus, duymamış sanki mübarek.
Duysa bir hayli vakit kaybedecek
345
Oysa vakit ot demektir kendisi için Uzun süre duymazlıktan geldikten sonra:
— Ahbap, demiş, beni dinleyecek olursan Efendinin uyanmasını bekle;
Kalkar verir yiyeceğini kendi eliyle;
Acele etme, nerdeyse uyanır.
İşte tam o sırada
Kurt çıka gelir ormandan:
Al sana bir aç hayvan daha!
Eşek yardıma çağırmış hemen köpeği
Bu sefer köpek oynamamış yerinden:
— Ahbap, demiş, beni dinleyecek olursan, Hemen kaç, efendin de uyanır nerdeyse. Aman durma, koş; kurt yetişirse sana Bas tekmeyi, kır çenesini, korkma; Daha yeni nalladılar seni
Bence serersin yere kurdun leşini. Köpek bu güzel söylevi bitirirken Zalim kurt eşeği boğazlamış çoktan.
Güvenlik istersek Yardımlaşmak gerek.
346
PAŞA İLE TÜCCAR
Pek bilmiyorum nerde galiba Afrika'da bir yerde, Yunanlı bir tüccar kurmuş dolabı, Soyup soğana çeviriyormuş milleti. Bir paşa varmış arkasında, Yardımını pahalıya satan bir paşa. Ona buna dert yanmış Yunanlı, Paşa çok para alıyor diye. Üç başka Osmanlı, daha küçük rütbeli,
— Bizimle anlaş, demişler Yunanlıya; Yılda üçümüze birden vereceğin para, Paşaya verdiğinden daha az tutar. Yunanlı dinlemiş, bakmış hakları var;
— Peki, demiş.
Ama paşa her şeyi öğrenmiş hemen.
— Aman Paşam, demiş adamları; Senin kuyunu kazıyor bu herifler; Sen onları gönderemezsen bir an önce Cennette Muhammed'i görmeye, Onlar seni gönderecekler.
Dört bir yanda adamların var, biliyorlar; Öcünden korumak için kendilerini Zehirlemeye kalkacaklar seni, Tüccarları bundan böyle
347
Öbür dünyada koruyasın diye.
Bu durum karşısında
İskender gibi davranmış Paşa:
Göze alıp zehirlenmeyi gitmiş hemen,
Oturmuş sofraya tüccarın evinde.
Öyle rahat konuşmuş,
Öyle kaygısızca yemiş içmiş ki
Hiçbir şeyden haberi yok sanmış
Bizim Yunanlı tilki.
Derken bir ara:
— Dostum, demiş paşa;
Beni bırakıyormuşsun duydum;
Hadi bu neyse ama,
Bir çorap örülüyormuş başıma.
Bunda parmağın olacağını sanmam;
İyi adam bilirim seni,
Beni zehirleyeceğine inanmam.
Her neyse, kapatalım bu bahsi.
Arkadaş diye bulduğun kimselere gelince:
Lafı uzatmak niyetinde değilim;
Sana bir masal anlatacağım sadece.
İyi dinle, düşün, kararını öyle ver.
Bir çoban varmış,
Sürüsü, bir de köpeğiyle yaşarmış.
Adamın biri çobana demiş ki bir gün:
— Bu koca köpeği ne diye beslersin?
Her gün bir somun yer bu, yazık değil mi?
Ver şunu köyün ağasına da kurtul.
Üç küçük köpek al yerine;
Hem masrafın azalır,
Hem bir yerine üç bekçin olur.
Gerçekten de çoban köpeği çok yiyormuş,
Üç köpeğin payıyla doymuyormuş,
Ama kurtlar bastırınca da
Yediğini hak ediyormuş.
Gel gelelim, çoban vermiş köpeği,
348
Az yiyen üç köpek almış yerine.
Kurtlar gelinceye kadar işler iyi gitmiş
Ama geldikleri gün,
Üç az yiyen köpek ha varmış ha yokmuş!
Sürüye olanlar olmuş.
Aklın varsa bırak o köpekleri de
Sen bana dön gene.
Yunanlının aklı ermiş,
Paşaya aslan payını vermiş.
Memleketler için de böyle değil mi? İyi düşünürse görür ki insan, Güçlü bir krala bağlanmak daha iyi Bir sürü kralcığa dayanmaktan.
349
BİLİMİN DEĞERİ
İki bay varmış bir şehirde
Atışırlarmış ikide birde.
Biri cahil ama zengin,
Öteki fakir, ama bilgin.
Paralı bayın Kafdağı'ndaymış burnu;
Küçümsüyormuş dostunu;
Onca saygıdeğer kendisiymiş,
Her aklı olan onu üstün görmeliymiş.
Bak yediği naneye!
Ne diye saysınlar seni
Sadece paran var diye?
Hiçbir değerin yoksa,
Çuvalla altının olmuş ne fayda?
Ama zengin öyle düşünmüyormuş;
— Bana bak dostum, diyormuş;
Pek böbürleniyorsun ama,
Kimseyi çağırabiliyor musun sofrana?
Neye yarıyor okuması senin gibilerin?
En kötüsünde oturursunuz evlerin.
Yaz kış aynı elbiseyi giyersiniz;
Uşak muşak hak getire;
Bir gölgeniz gelir ardınızdan.
Ne kâr getirir devlete
Harcayacak meteliği olmayan?
350
Bunca iyi şeyler, medeniyet, şu bu,
Zenginlerin saçtığı parayla olmuyor mu?
Keyfimiz, lüksümüz için
Avuçla altın dağıtıyoruz her gün.
Bunca işçi, sanatçı, satıcı
Ne yapar, ne satar biz olmasak?
O canım ipekli fistanları
Biçenler, dikenler, giyenler
Kimin kesesinden yer içer?
Ya sizler ne yaparsınız acaba,
Yazdığınız okunmaz kitapları
Zenginler almasa?
Yüzsüzlük bu kadar olur, Böyleleri er geç belasını bulur. Bilgin ne desin bu laflara, susmuş; Ama savaş onun yerine konuşmuş: Mars Tanrı kasmış kavurmuş ortalığı. Şehirde taş üstünde taş kalmayınca Zengin yersiz kalmış koca dünyada, Yüzüne kimseler bakmaz olmuş; Bilginse gittiği her yerde, Baş üstünde yer bulmuş.
Bırakın, budalalar ne derse desin: Cahil zenginden iyi yaşar fakir bilgin.
351
ZEUS VE YILDIRIMLARI
Zeus görüp bunca kusurlarımızı
Gürlemiş bir gün göklerden:
— Yeni konuklar getirelim, demiş, dünyaya
Bu, canımı sıkmaya başlayan
İnsan soyunun yerine.
Koş, Hermes, doğru cehenneme git;
Üç Furia'ların en zalimini getir.
Ey bunca sevdiğim insanoğulları
Bu kez yok bilin artık kendinizi.
Ama çok geçmeden
Zeus yatıştırmış öfkesini.
Ey siz krallar, ki Zeus
Sizlere emanet etmiş bizleri,
Bırakın bir gece geçsin aradan,
Öfkeniz fırtına koparmadan,
Tez kanatlı, tatli dilli Hermes
Gitmiş üç kara bacısına cehennemin,
Tizifone ile Megaira'yı bırakıp
Amansız Alekto'yıı seçmiş.
Koltukları kabarmış Alekto'nun da;
O kadar ki yemin etmiş Pluto adına
İnsan soyunu hemen indireceğine
Cehennemin en derin diplerine.
Hoşuna gitmemiş Zeus Efendimizin
352
Bu şirretin ettiği yemin.
Kovmuş onu huzurundan,
Sadece birkaç yıldırım savurmuş hemen
Kalleş bir milletin üstüne.
Ama yıldırımları yöneten
Yakmak istediği insanların
Babası, yani ta kendisi olduğundan,
Korkutmakla kalmış onları;
Issız bir çölün kumlarını
Kasıp kavurmuş sadece yıldırımları.
Her baba biraz yandan vurur böyle
Oğluna vurduğu silleyi.
Ama ne olmuş? Şımartmış insan soyunu
Zeus'un bu babacan oyunu.
Olympos'lular küplere binmiş
Ve bulutlan toparlayan tanrı
Cehennem üstüne yemin etmiş gayrı
Yeni fırtınalar koparacağına.
Gülümsemiş bütün ölümsüzler;
Bırak gürlemeyi, sen babasın, demişler;
Başka bir tanrının bir başka türlü
Yıldırımlar yapmasını istemişler.
Efaistos almış bu işi ele;
Ve iki türlü yıldırım pişirmiş
Yüksek fırınlarında bu tanrı:
Bir türlüsü hiç yolunu şaşmaz
Yakarmış yakılacak olanları;
Öbür türlüsü yan çizermiş,
Dağlara bayırjara düşermiş,
Çok kez de yiter gidermiş havada.
İşte bu ikinci türlüsünü salarmış
İnsanoğluna Zeus Baba.
353
BESİLİ HOROZLA ŞAHİN
Aldatıcı bir ses çağırır bizi çok kez: Aklı olan acele etmez. Çağırıhnca kaçan bir köpek varmış hani, Bence odur köpeklerin en bilgini.
Mans şehrinde oturan bir yurttaşımız
Horozluktan emekli, yağlı besili
(Mans horozları ünlüdür, bilirsiniz)
Çağırılmış günlerden bir gün
Efendisine hesap vermek için
Ocak dediğimiz yüksek mahkeme önünde.
İşi çakmasın diye horoz tatlı tatlı
Gel bilibili, diyormuş çağıranlar.
Yutar mı bizim hinoğluhin Mansh:
Hiç aldırmamış bilibililere:
— Kanar mıyım, diyormuş, niyetiniz belli;
Tatlı dille faka bastıramazsınız beni.
Bu arada bir şahin tüneğinden
Görmüş bizim Manslının kaçışını.
Horozların güveni yoktur bize pek,
İster içgüdü deyin buna ister görenek.
Zor bela yakalanan bu bizimki
Ertesi gün verilecek ziyafette
Sofranın şanı şerefi olacakmış ama
354
Sen gel de anlat bunu bir kümes hayvanına! Avcı kuş ayıplamış horozu, demiş ki:
— Şaşıyorum senin bu kafa züğürtlüğüne; Bu kadar laf anlamazlık da olmaz ki!
Ne kaba, ne vurdumduymaz sizin soyunuz Hiçbir eğitime gelmiyorsunuz. Bak, ben nasıl öğrendim avlanmasını Efendim "gel" deyince koluna konmasını. Görmüyor musun efendini şu pencerede? Seni çağırıyor sağır mısın, gitsene!
— Hiç de sağır değilim, demiş horoz; Ama biliyorum ne demek istediğini. Sen şu, eli bıçaklı aşçıya bak hele: Gider miydin koluna o da çağırsa seni? İşin şakası yok, bırak kaçayım;
Gel diyen efendime gitmemekte haklıyım. O tatlı diller altında ne var bilirim. Sen de benim gördüğüm horozlar kadar Şişte kızaran şahinler görseydin eğer Hiç de kınamazdın bizi Dinlemiyoruz diye efendimizi.
355
KEDİYLE SIÇAN
Dört değişik hayvan, peynir delisi kedi,
Asık suratlı baykuş, ağ kemiren sıçan,
Bir de gelincik, uzun bedenli,
Hepsi birbirinden daha şeytan,
Ormandaki yaşlı bir çamın
Çürük yerlerine girerlermiş ikide bir.
İnsanoğlu gelip ağ gerince bir akşam
Tam bu çamın gövdesi önüne
Dördü de içerdeymiş bizimkilerin.
Kedi sabah erken, avlanmaya çıkarken
Ağları görmemiş alacakaranlıkta
Düşmüş içine, çıkmak ister çıkamaz.
— Ölüyorum, imdat! diye bağırınca
Sıçan bir koşu gelmiş yanına.
Kedi can derdinde, sıçan keyfinde:
Sevinmiş elbet biraz
Can düşmanını ağlarda görünce.
Zavallı kedi ne yapsın: — Dostum, demiş;
Siz sıçanların biz kedileri
Ne kadar sevdiğini bilirim;
Gel, kurtar beni bu düştüğün ağlardan.
Bilirsin, ben de seni gözüm gibi severim;
Tanrılara şükür, iyi etmişim
Seni bu kadar candan sevdiğime.
356
Biraz önce her sofu kedi gibi ben de Sabah duamı dışarıda yapayım derken Takıldım kaldım bu ağlara. Gel kemir şurasını da kurtar canımı.
— Karşılığı ne olur bunun? demiş sıçan.
— Sonsuz barış yeminleri ederim sana, Pençem emrinde olur, korkusuz yaşarsın. Seni herkeslere karşı korurum, inan; Baykuşu da, gelinciği de bir güzel yerim, Sana rahat vermedikleri için.
— Sen pek aptalmışsın, demiş sıçan; Ben senin kurtarıcın olacağım ha? Aklımı peynir ekmekle yemedim ben! Böyle deyip evine doğru gitmiş sıçan; Ama bakmış gelincik deliğin başında. Fırlamış daha yukarılara
Orda da baykuş çıkmaz mı karşısına. Bu iki bela ortasında ne yapılır: Denize düşen yılana sarılır; Dönmüş ister istemez kedinin yanına; Bir diş, bir diş daha, ne yaptıysa yapmış Kurtarmış ağlardan ikiyüzlü sofuyu. Tam o sırada çıkagelmiş insanoğlu. İki yeni birleşik kaçmışlar hemen. Bir zaman sonra kedi görmüş uzaktan Canını kurtaran sıçanı; ama bakmış Tetikte duruyor: Ha kaçtı ha kaçacak.
— Vay kardeşim, demiş, gel kucaklaşalım; Böyle kuşkulu durman hakarettir bana Düşmana bakar gibi bakıyorsun dostuna. Unuttum mu sandın tatlı canımı
Önce Tann'ya sonra sana borçlu olduğumu?
— Ya ben unutur muyum sandın, demiş sıçan Senin yaradılışının ne olduğunu?
Bir kedinin iyilikten anlamasını Hangi anlaşma sağlayabilir?
357
Zor karşısında birleşmelerden Hayır mı gelir?
358
SEL VE IRMAK
Bir sel boşanmış dağdan,
Dünyayı gürültüye boğaraktan.
Korku salıyormuş geçtiği yere,
İnsan, hayvan, kaçan kaçana!
Öyle yıldırmış ki milleti,
Kimseler yaklaşamıyormuş yanına.
Yolcu yolunda gerek,
Ama kimseler gidemiyormuş yoluna,
Bu sel geçilmez diyerek.
Bir tek yolcu geçmiş seli,
O da neden?
Peşinde eşkıya varmış da ondan.
O geçince eşkıyalar da geçmiş,
Çok derin sandığı yer,
Hiç de değilmiş meğer.
Derken bir ırmak çıkmış karşısına,
Seli geçen, ırmaktan korkar mı?
Hele ardında, eşkıya da olursa.
Yolcu bakmış, uslu akıllı bir ırmak,
Ne uçurum, ne kaya,
Uyuyor sanki mübarek,
Yatmış tertemiz kumlara.
Yolcu hiç korkmadan sürmüş atını;
Seli geçti ya,
359
Bu ırmağı haydi haydi geçerim sanmış. Meğer sel ırmağın yanında sudanmış. Karşıya geçecek yerde zavallı, Öyle bir yere gitmiş ki atıyla, Eşkıyalar kanatlı da olsalar nafile!
Gürültü edenlere kulak asma pek: Korkacaksan, sesi çıkmayanlardan kork.
EĞİTİM
Laridonİa Sezar kardeşlerin ataları Ünlü, güzel, sağlam, yiğit köpeklermiş. İki kardeş iki ayrı efendiye düşmüş: Biri ormanda dolaşmış, öteki mutfakta. Eski adları başkaymış her ikisinin de Ama apayrı iki eğitim ve besin, Birini Sezarlığa doğru götürürken Ötekini bir yağ tulumuna döndürmüş; Bundan ötürü de aşçı yamağının biri Laridon adını takmış ona. Kardeşiyse büyük serüvenler yaşamış; Dize getirmiş nice domuzları, geyikleri; Köpek soyunun ilk Sezan olmuş sonunda. Yakışıksız kancıklara kapılmaması Çocuklarında cinsin bozulmasını önlemiş. Laridonsa her önüne gelenle Mercimeği fırına vere vere Piçleriyle doldurmuş her yeri, Onun soyundan gelir derler Fransa'nın şiş çeviren mutfak köpekleri. Ayrı bir soydur bunlar, korkak olur hepsi, Sezar'ların tam tersi.
360
361
Hep atasına babasına çekmez insan; Bakımsızlıkla, zamanla her şey bozulur; Yaradılışı geliştirmemek yüzünden Nice Sezar'lar birer yağ tulumu olur.
362
İKİ KÖPEKLE BİR ÖLMÜŞ EŞEK
Kötü huylar bir araya gelir de
İyileri gelmez nedense.
İçimize bir kötülük girmeye görsün
Hepsi sökün eder peşinden.
Kardeş gibidir kâfirler;
Bir dam altında yaşayabilirler.
İyilikler öyle mi ya?
Hepsi gelir mi bir araya
Bir tek insanda?
Gelse de binde bir;
Zor kaynaşırlar nedense.
Kimi adam yiğittir, ama akılsızca;
Kimi de akıllıdır, ama pısırıkça.
Hayvanlar da öyledir;
Köpeği alın mesela:
Efendisine bağlıdır, işini bilir;
Gel gelelim budala ve açgözlüdür.
Bu tarafıyla girmiş masala
İki köpek varmış,
Bir göl kıyısında geziyorlarmış.
Bir eşek ölüsü görmüşler suda
Yüzüp gidiyormuş uzağa.
— Dostum, demiş köpeğin biri;
363
Senin gözlerin daha iyi görür:
Bir dikiz etsene şu suları.
Bir şeyler görünüyor gözüme,
At ölüsü mü, öküz ölüsü mü ne?
— Ne ölüsü var mı? demiş öteki;
Yenir bir şey ya, sen ona bak.
Ama yanına nasıl gitmeli,
Kör olası bir hayli uzak.
Üstelik rüzgâr da var,
Yüzemeyiz oraya kadar.
İyisi mi gel şu suyu içelim biz:
Susamışız da zaten,
Bir giriştik mi seninle, içer bitiririz.
At mı eşek mi neyse,
O da iner dibe.
Bir haftalık et kemik çıkar:
Ye babam ye.
Ve iki köpek başlamış gölü içmeye.
Soluk soluğa
Ha biraz daha, ha biraz daha
Derken çatlatıp mideyi,
Boylamışlar tahtalı köyü.
İnsan da böyle değil midir?
Bir şeye tutuldu mu engel dinlemez;
Olmayacak şey olacak bilir.
Mal peşinde olsun, ün peşinde olsun
Ne hayaller kurmaz,
Ne potlar-kırmaz.
Ah çiftliklerim, sömürgelerim olsa!
Ah sandıklarım altın dolsa!
Latince, Yunanca öğrensem!
Bütün bilimleri, tarihleri bilsem!
Göl içmekle bitmez de bunlar biter mi?
Ama insan yine de ister hepsini.
Bir canın istediklerini yapmaya
364
Dört beden yetmez; Tükenir hepsi yarı yolda. Nuh'un dört misli de yaşasa İnsanın isteği bitmez.
365
DEMOKRİTOS VE HEMŞERİLERİ
Cahil halk kafası ne kötü şey! Ne saygısız, ne haksız yollara gider, Kendini bilmeden ne sersemlikler eder. Perdeli gözlerle bakar dünyaya, Kendi ölçüsüne sokar herkesi. Demokritos bu kafadan payını almış; Hemşerileri diye çıkarmış adını. Zaten kim peygamber olmuş Kendi memleketinde?
Beyinsizlerin yediği naneye bakın:
Koca Demokritos aklını yitirmiş de
Onlar bulmuş.
Olmaz demeyin, öyle olmuş.
Aklı evvel Abderialılar
Acıyıp deli bilgine,
Mektuplar, elçilerle
Hippokrates hekime haber salmışlar.
Gelip akıl hastasını görsün diye.
— Ah sormayın, demişler ağlaşarak;
Zavallı aklını kaçırdı kaçıracak,
Hep okumaktan oldu böyle.
Hiç okumaz olaydı biçare.
Neler söylüyor bilseniz:
366
Sayısız dünyalar varmış; Hem bu sayısız dünyalar belki de Sayısız Demokritosİarla doluymuş. Bu saçma yetmiyormuş gibi, bir de Atomlar diye bir şey tutturmuş, Göze görünmez acayip bir şeyler, Bozuk kafası neler uyduruyor, neler! Oturduğu yerden gökleri ölçer biçermiş. Böylece de bütün evreni bilirmiş, Kendini bilecek yerde. Önceleri konuşur, çekişirdi herkesle, Şimdi kendi kendine konuşur oldu. Gel, yüce hekim, gel kurtar dostunu.
Hippokrates pek aldırmamış bu sözlere
Ama kalkmış gitmiş yine de.
Talihin cilvesine bakın ki,
Hippokrates geldiği zaman yanına,
Aklını kaçırmış sanılan kişi,
Aklın yerini arıyormuş
İnsanda, hayvanda;
Yüreği, kafayı inceliyormuş.
Bir beynin kıvrımlarına bakıyormuş
Dere kıyısında, gölgelikte;
Ayakucunda bir sürü yazı, çizi.
Öyle dalmış ki işine,
Görmemiş bile dostunun geldiğini.
Bilgelerin boşuna harcayacak
Sözleri, vakitleri yoktur pek:
Kısa bir hoşbeşten sonra,
Boşverip bütün dedikodulara,
İnsan ve düşüncesi üstüne
Bir hayli konuşmuşlar.
Ahlak üstünde de durmuşlar.
Neler söylemiş iki bilge?
Anlatmak istediğim bu değil benim.
367
Anlattığım kadarı yeter sanırım
Halkın nasıl yanıldığını göstermeye.
Ama, kimine göre, öyle değilmiş,
Bir yerde okudum geçenlerde:
Halkın sesi Tann'nın sesiymiş.
Bir doğruluk var mı dersiniz bu sözde de?
368
KURTLA AVCI
Biriktirme azgınlığı bir dev gibidir:
En büyük nimet gözüne küçük gelir.
Kitabında bu devle az mı cenkleştim;
Boşa mı gidecek bütün emeklerim?
Ne aklı dinliyor insanoğlu ne beni:
Yeter artık yiyelim! diyecek mi bir gün?
Acele et, dostum; pek uzun değil ömrün.
Boyuna söylüyorum sana bunu;
Tek bir söz bütün bir kitaba değer çünkü.
Hadi kazancını ye. — Peki. — Ne zaman? — Yarın.
Etme, dostum, yarın bakalım var mısın?
Varlığının tadını bugünden çıkarsana!
Yoksa, korkarım, sen de bu masalımdaki
Avcıyla kurdun kaderini paylaşırsın.
Bir avcı yayılla bir alageyik vurmuş. Bakmış bir karaca yavrusu geçiyor Onu da sermiş yeşil çayırlar üstüne. Az av mı bu: Bir alageyik, bir karaca. Tokgözlü bir avcıya çok bile. Ama bizim okçu düşmüş ardına Kocaman, görkemli bir yabandomuzunun. Böyle parçalara pek düşkünmüş, ne yapsın. O da yemiş oku, ama ölüm makası
369
Bir türlü kesip alamıyormuş canını.
Koca hayvan birkaç kez ölmüş dirilmiş
Aldığı yara ağır, yere serilmiş.
Bundan fazlası can sağlığı değil mi artık?
Hayır! Sonsuz iştahları doymak bilir mi?
Talan peşinde koşanların?
Yabandomuzu bir kez daha dirilirken
Avcı bir keklik görmüş yerde yürüyen.
Bunca avdan sonra değer mi?
Yine de germiş yayını bizimki.
Ama domuz son gücünü dişine takarak
Yürümüş üstüne karnını yarmış.
Öcünü alır almaz da canını vermiş.
Masalın buraya kadarı açgözlülere;
Bundan sonrası cimriler için.
Bir kurt geçmiş ordan, görmüş bu kanlı sahneyi.
Ey cömert talihim benim, demiş;
Sana bir tapınak yaptırmalıyım,
Dört kurban serilmiş yatıyor yerde!
Her biri ayrı bir hazine!
Ama yooo! Bunları çarçur etmemelisin;
Bir daha böyle parsayı nerde bulursun?
(Bütün cimriler bu mantıkla cimri olur)
En azından bir aylık yiyecek demiş kurt;
Bir, iki, üç, dört;
Her birini bir hafta yedik mi tamam!
Ama hesabın yuvarlak olması için
Yemeğe iki gün sonra başlamalısın,
Şu yayın telini yiyelim şimdilik;
Kokusundan anladığıma göre
Bağırsaktan yapılmış olsa gerek.
Böyle deyip gergin yaya saldırınca kurt,
Bir ölü daha katılmış ötekilere:
Delmiş barsaklarını yaydan fırlayan ok.
Dönelim sözümüze: Kazancını yemeye bak.
Gördün ne kazandı bizim bu iki salak:
Biri açgözlülüğünden Öteki cimriliğinden.
370
371
DOKUZUNCU KİTAP
DEMİR KEMİREN SIÇAN
Uyup kafamın cinlerine Hayvan masalları yazdım. Başka kahramanlarla belki de Bu kadar ün kazanamazdım. Benim şiirlerimde kurt, köpek Tanrıların diliyle konuşur; Her hayvan bir kılığa girerek Türlü adamlar olur. Kimi akıllı, kimi deli; Ama delilerim daha çoktur, Onlar nedense daha bereketli. Haydutlar, dolandırıcılar da Çıkarırım ortaya; Zorbalar, vicdansızlar; Kafasız, beyinsizler; Serseriler, kopuklar, Yüzsüzler, dalkavuklar. Hele yalancılarım? İstesem ordularla çıkarırım. Her insan yalan söyler, der bilge. Yalnız aşağılık insanlar dese, Kimsede hoş görülmezdi yalan; Kötü sayılırdı her söyleyen. İnsan dediğin herkes, hepimiz,
375
Büyük küçük hep yalan söylermişiz.
Başkası söylese inanmazdım;
Bilge söylüyor bunu.
Hem bir adam çıkar da
Ezop, Homeros gibi yalan söylerse,
Gerçekten yalancı olur mu?
Neler uydurmamış bu ustalar,
Ama insan doyamaz dinlemeye.
Yalan kılığı altında
Gerçeği söylemişler bize.
Öyle birer kitap bırakmışlar ki
Dünya durdukça sevilseler,
Ondan sonraya da kalsalar, değer.
Onlar gibi yalan söyleyen nerde!
Bir onların yalanına bakın
Bir de şu ahmağın,
Şu yüzsüz bakkalınkine.
Attığı yalanla
Kendini vurmuş budala.
Bakın nasıl olmuş:
İran'da bir karaborsacı varmış,
Mal almaya giderken Arabistan'a
Bir yığın demir bırakmış komşusuna.
Gel zaman git zaman dönüp gelmiş;
Bakkaldan demirleri istemiş.
— Demirler mi? Sizlere ömür, demiş bakkal.
Sıçan kemirdi bitirdi hepsini.
Kızdım, çok bağırdım adamlarıma.
Ama ambar bu, deliksiz olmuyor ki.
Karaborsacı pes demiş bu kadarına.
Ama inanır görünmüş, olur ya demiş.
Gitmiş para vermiş bir eşkıyaya
Bakkalın oğlunu kaldırtmış dağa.
Sonra da gelmiş, nazikâne,
Yemeğe çağırmış komşuyu evine.
— Ah, ne yemeği, demiş bakkal; Bana dünyalarım haram oldu. Oğlumu kaybettim, biricik oğlumu! Canım, ciğerim, her şeyimdi; Kaçırdılar, evlatsız kodular beni.
— Evet, demiş tüccar; dün akşam gördüm. Bir baykuş kaldırdı oğlunuzu.
Şu eski konağa doğru gidiyordu.
— Kim inanır buna, demiş baba; Oğlum baykuşu kaldırdı desen neyse.
— Nasıl kaldırır bilmem, demiş tüccar; Ama gözümle gördüm, kaldırdı işte. Hem bunda şaşacak ne var?
Bir sıçanın koca demirleri Kıtır kıtır yediği bir memlekette Baykuşun çocuk kaldırması bir şey mi? Bakkalda şafak atmış; Hemen verip tüccara demirleri Almış yumurcağını geri.
Buna benzer bir şey de
İki yolcu arasında olmuş.
Bu iki yolcudan biri
Her şeyi dev aynasında görürmüş.
Hani vardır ya öyleleri
Deve yaparlar pireyi;
Ne kadar canavar varsa Afrika'da
Kaldırır getirirler Avrupa'ya.
Bizimki de böyle atarmış:
— Bir lahana gördüm, evden büyük, demiş;
— O da bir şey mi, demiş arkadaşı; Ben bir tencere gördüm, kilise kadardı. Öteki başlayınca gülmeye:
— Ne gülüyorsun be, demiş; Senin lahanaya böyle tencere gerek. Tencereli yolcu işin alayında,
I
376
377
Baykuşlu tüccar hinoğluhin;
Ama tencere de yerinde, baykuş da.
Saçma söyleyenle akıl yürütmeyin; Değmez kendinizi yormaya; Siz daha beterini söyleyin, Şıp diye gelir aklı başına.
I Ki GÜVERCİN
I
İki güvercin varmış, canciğer; Bir arada doğmuş büyümüşler. Günün birinde iki dosttan biri Bıkmış görmekten hep aynı yeri, Uzak memleketlere gitmeye kalkmış. Otur oturduğun yerde, değil mi? Hayır, ille gidecek, delilik işte. — Ne zorun var kardeş, demiş Öteki güvercin; gel etme; Beni yalnız bırakıp gitme. Ayrılık en kötü şey bu dünyada. Sana göre hava hoş belki. Hiç mi aramazsın oralarda beni. Hem yolculuk kolay mı geliyor sana? Neler gelebilir başına, düşünsene. Mevsim de fena, daha çok erken. Bekle bari, ılık yeller essin. Acelen ne? Yaz gelince gidersin. Hem karga pek acı bağırdı bu sabah: Bir kuşun başına gelecek var. Hep kötü şeyler kuracağım gidersen: Ökseler, şahinler, atmacalar... Yağmur yağdı mı artık dışarda, Ben içerde arpacı kumrusu:
378
379
Acaba benimki ne halde şimdi? Yiyecek şey, yatacak yer buldu mu?
Bu sözler sarsmış ne de olsa
Başında yeller esen güvercini.
Ama içine kurt düşmüş bir kez,
Gitmese olmaz:
— Üzülme, demiş; tez dönerim;
En çok üç gün gezer, kurtlarımı dökerim.
Gelir anlatırım sana,
Neler gördüm, geçirdimse.
Senin de için açılır biraz.
Dünya görmeyenin anlatacak şeyi olmaz.
Ne hoşuna gidecek görürsün,
Beni dinlemek bütün gün.
Kim bilir neler anlatacağım sana?
Şuraya gittim, buraya gittim...
Bir yerde şu geldi başıma...
Kendin de görmüş gibi olacaksın.
Böyle demiş ayrılmışlar ağlaşarak.
Yolcu güvercin yolunda gerek:
Süzülüp gitmiş engine.
Bir de bakmış, önünde bir kara bulut;
Hemen bir sığınak aramış kendine.
Bir ağaç bulup konar konmaz,
Sağanak yaprak maprak dinlememiş,
Hırpalamış güvercini biraz.
Hava açmış, havalanmış yine,
Islak kanatlarını kuruta kuruta.
Bir tarla görmüş ıssız ovada,
Buğday serpilmiş bir yerine,
Bakmış bir güvercin de var, heveslenmiş
Gelip konar konmaz yakalanmış.
Tuzak ilmikleri varmış meğer,
Buğday tanelerinin altında.
Bereket eskiymiş sicimler,
380
Koparmış çoğunu pençesi, gagasıyla,
Bir hayli tüy pahasına.
Bununla kalsa iyi;
Pençesine takılı kalmış sicimlerle
Bir kürek mahkûmu gibi kaçarken,
Bir şahin görmez mi zavallıyı?
Tam inerken güvercinin üstüne
Amansız pençeleriyle,
Bir kartal süzülüvermiş bulutlardan.
İki haydut pençeleşe dursun,
Yel yepelek tüymüş güvercin.
Gitmiş bir kulübenin yanına konmuş.
Hele şükür demesine kalmadan,
Bir piç kurusu, elinde sapan,
Her çocuk gibi de katı yürekli,
Vurmuş kanadından biçareyi.
Güvercin bezmiş artık canından,
Yola çıktığına bin pişman,
Kol kanat yara bere içinde,
Takıp canını dişine,
Dar atmış kendini eve,
Başka belaya çatmadan yolda;
Yarı ölü yarı diri bir halde.
Düşünün ne sevinmiş iki güverci-n;
Bir daha ayrılmak mı? Allah göstermesin.
Sevenlere bir dünya olmalı sevdikleri!
Ayrılıp yad ellere gitmeyin.
Canınız gezmek isterse
Yanı başınızda gezecek yer mi yok?
Sevenlere bir dünya olmalı sevdikLeri,
Her gün yeni, her gün bir başka güzel!
Sevdiniz mi her şey sizde,
Ne ararsınız gayrı başka yerde?
Bir zamanlar ben de sevdim.
O zamanlar bir şeylere değişmezdim:
381
Ne gümüşlü Louvre saraylarına, Ne göğe, ne yıldızlarına Sevdiğim çoban kızının gezdiği yeri, Ayağının değdiği bahçeleri, Gözleriyle aydınlanan ormanları. Vurgundum ona, kulu kölesiydim; Onaydı koşmalarım, ilk yeminlerim. Bir daha gelir mi o günler, nerde! Serseri gönül, ne diye çeker gider, O canım, o güzelim yerleri bırakır da. Ah ne olur, yüreğim yeniden coşsa! Büyü mü kalmadı saracak beni, Sevme zamanlarım geçti mi yoksa?
382
MAYMUNLA PARS
Maymunla pars,
Para kazanıyorlarmış bir panayırda,
Her biri kendi hesabına.
— Baylar, diyormuş pars; Benim adım yüksek yerlerde geçer; Büyükler bilir kadrimi, değerimi.. Dün kral görmek istedi beni. Ölürsem kürk yaptıracak kendine Alaca bulaca postumdan.
Şu renklerime bakın bir kere, Şu nakışlara, şu beneklere.
Cafcafa bayılır insan milleti, Pars'a da bayılmışlar; Ama buymuş bütün marifeti, Biraz bakmış, sonra çekip gitmişler. Öte yanda maymun:
— Buyurun baylar, diyormuş, buyurun; Değişik numaralar bende.
Komşum parsınkiler sırtında yalnız, Benimkiler şu kafanın içinde. Ben, Zümbüllü kulunuz, Cümbüllü'nün yeğeni ve damadı, Merhum papanın başsoytarısı,
383
 
Yeni geldim şehrinize,
Üç gemimle dünyayı geze geze;
Bir konuşma yapayım burada dedim;
Evet, bir konuşma; sazlı sözlü.
Dans etmesini de bilirim,
Göbekli, baleli maleli.
Türlü perendeler bende,
Çember döner, ben içinde.
Altmış lira verilmez mi bunlara?
Benim istediğimse altı lira.
Gelin, görün, beğenmezsiniz bu fakiri,
Gişeden alın paranızı geri.
Maymunun hakkı var:
Kürkün zengin olmuş ne çıkar,
Kafa zengin olmalı.
Birine bir bakar, iki bakar bıkarsın;
Ötekinin tükenmez hoşlukları.
Ah, ben nice sayın baylar görmüşümdür,
Panayırdaki parsa tıpa tıp uyan:
Bütün marifetleri bitiverir
Postu çıkardınız mı sırtlarından.
384
PALAMUTLA BALKABAĞI
Tanrı ne yaparsa iyi yapar. Kanıt ararsanız buna, Uzağa gitmeye ne lüzum var, İyi bakın balkabaklarına.
Köylünün biri derin düşüncelere dalmış
Balkabağı üstüne:
— Bu koskoca meyvenin, demiş;
İncecik dalda işi ne?
Yaradan ne düşündü bilmem,
Bunu böyle yaparken.
Yanlış yere koymuş, belli,
Allah diye eyvallah dememeli.
Ben olsam meşelere asardım,
Böylesi meyveye öylesi ağaç lazım.
Vallahi, demiş, Tanrı bilmeliydi de
Beni almalıydı hizmetine.
Öyle güzel yerleştirirdim ki her şeyi.
Papaz efendi duymasın ama,
Çok daha iyi olurdu vallahi.
Palamuta bak mesela,
Küçük parmağım kadar yok bile,
Yerinde mi sanki meşe de?
Allah bal gibi aldanmış işte.
385
Palamutun yeri orası, Balkabağının yeri burası. Ulan be; Tanrı alay mı etmiş bizimle?
Bu kadar düşünmek yormuş köylüyü:
— İnsan bu kadar kafalı oldu mu, Uykularından oluyor, demiş;
Ve gitmiş,
Bir meşenin dibinde çekmiş uykuyu. Derken bir palamut düşüvermiş tepeden Tam adamın burnuna. Uyanıp yüzüne götürünce elini Bakmış bir palamut duruyor sakalında. Burnundaki acı ve palamut Şimşeği çaktırmış kafasında:
— Vay, vay! demiş köylü; Ufacık şeyin yaptığını gördün mü? Ya daha ağır olaymış, maazallah! Balkabağı mesela!
Allaha şükür! Hakkı varmış: Meşeye yakışan palamutlarmış.
ÖĞRENCİ, UKALA ÖĞRETMEN VE BAHÇE SAHİBİ
386
Öğrenci olduğu belli çocuğun biri
Bir yandan yaşının küçüklüğü gereği,
Öte yandan ukala hocaların da,
Çocukların akıllarını bozmakta
Birebir olmalarından ötürü,
İki katlı sersem, iki katlı haşarı,
Girip bir komşunun bahçesine
Çiçekleri, meyveleri yolar dururmuş.
Bu komşuya, sonbaharda, Pomona Tanrıça
En güzellerini verirmiş meyvelerin.
Her mevsimi ayrı güzelmiş bahçenin;
İlkbaharda da Flora
En güzel renklerini dökermiş oraya.
Adam öğrenciyi görmüş bahçede bir gün.
Seninki çıkmış bir meyve ağacına hoyratça,
Yoluyormuş tomurcuklan bile
O canım, o nazlı umutlarını
O bolluk müjdecilerini bahçenin.
Dalları da kırmaya başlayınca
Bahçe sahibi bir adam yollamış okula
Gelsin de görsün diye öğretmen.
Hazret bir sürü çocukla gelmez mi!
İlkinden beterleriyle dolmuş bahçe.
Ukalâ işi ciddiye almış aklınca;
387
Zararı büsbütün artırmış getirmekle İyi eğitilmemiş bir haylaz sürüsünü. Neden mi yapmış bunu? Çünkü Vereceği cezanın bir ibret olması gerekirmiş, Bütün öğrencilerin ömürleri boyunca Hatırlamalıymış verecek olduğu dersi Bunun üzerine Vergilius'tan, Cicero'dan Bir şeyler okumuş bilgiçlik sata sata. Çektiği nutuk o kadar uzun sürmüş ki Bahçenin altı üstüne gelmiş bu arada.
Nefret ederim nutuklardan
Yersiz ve tükenmez oldukları zaman.
Öğrencilerden beter bir şey varsa dünyada
O da ukala öğretmendir bence.
Hiç komşum olmasın daha iyi
Bu ikisinden biri komşum olacaksa.
388
HELKECİYLE ZEUS HEYKELİ
Bir mermer parçası öyle güzelmiş ki Hemen satın almış bir heykelci. Ne yapmalı bundan demiş; Bir tanrı mı, bir masa mı, iskemle mi?
Tanrı olacak, demiş, hem de Elinde bir şimşek tutacak. Dünyanın ev sahibi önünde İnsanlar korkup yere yatacak.
Sanatçı o kadar iyi yontmuş ki Bütün heybetiyle tanrıyı Hiçbir eksik bulamamış görenler, Bir konuşmuyor o kadar demişler.
Hatta anlattıklarına göre Heykeli yapıp bitirince İlk ürperen heykelci olmuş, Kendi yaptığı tanrıdan korkmuş.
Bu korkusunu heykelcinin Şairler de duyarmış eskiden. Kendi uydurdukları tanrıların Korkarlarmış öfkesinden.
389
Çocuk gibiymiş o şairler Çocuklar da cansızı canlı bilirler. Nedir kaygıları bütün gün: Aman bebeğim bana darılmasın.
Yüreği kolay sürükler kafa Ve aslında budur işte Paganların düştükleri hata: Bunca put yapılmış bunca millete.
Canla başla nasıl uyarlarmış Kendi uydurmalarının her isteğine Pigmalion düpedüz âşık olmuş Kendi yonttuğu Venüs heykeline.
Herkes gördüğü güzel düşleri Gerçeğe çevirme çabasında Doğrular karşısında buz gibiyiz de Yalanlar ateş alev coşturur bizi.
390
FARE KILIĞINA GİREN KIZ
Bir fare düşüvermiş
Bir puhukuşunun gagasından.
Ben olsam kaldırmazdım düştüğü yerden,
Ama bir Brahman kaldırmış.
İnanırım, çünkü her memleketin
Bir düşündüğü var kendine göre.
Bir hayli hırpalanmış durumdaymış
Bu sözünü ettiğim fare.
Bizler aldırış etmeyiz pek
Bu türlü küçük dünyalılara;
Ama Brahman kardeş bilir onları.
Ona sorarsanız, bir kraldan çıkan can
Gider en minnacık kurdun
Ya da kaderin dilediği
Başka bir canlının bedenine girer.
Budur temellerinden biri
Hindistan'da beslenen inancın.
Buna dayanır düşüncesi Pitagoras'ın.
İşte bu inançla bizim Brahman,
Gitmiş yalvarmış bir büyücüye
Bu yaralı fareyi
Eskiden girmiş olduğu bir bedene
Yeniden soksun diye.
Büyücü, bir kıza çevirivermiş onu.
391
 
On beşinde, dünya güzeli bir kıza.
O kadar güzel, o kadar güzelmiş ki bu kız,
Priamos'un oğlu Paris,
Helena için yaptıklarından daha çoğunu
Yapabilirmiş onun için.
Brahman şaşakalmış ve demiş ki kıza:
Dilediğin kocayı seçebilirsin;
Yüzünü gören tutulur sana.
— Öyleyse, demiş kız; Kocaların en güçlüsünü isterim ben.
— Ey Güneş, demiş Brahman; Demek sen olacaksın damadımız.
— Hayır, demiş güneş; benden güçlüsü var: Bulut diledi mi yüzümü kapar. Brahman gitmiş buluta:
— Sen misin, demiş; kızıma lâyık koca? -— Ne yazık ki hayır, demiş bulut: Rüzgâr bir üfürdü mü dağıtır beni: Benden daha güçlüdür poyraz. Brahman kızmış artık biraz:
Ey rüzgâr, demiş, en zorlusu senmişin madem,
Gel gir şu güzelin koynuna.
Rüzgâr bir koşu gelirken
Bir dağ çıkıvermiş karşısına.
Kız dağa gelin gidecekken
Dağ düşünmüş taşınmış: Olmaz, demiş;
Sıçanı kızdırmak işime gelmez:
Delik deşik eder beni,
Daha güçlü olduğunu göstermek için.
Bu arada dünyanın paylaşamadığı kız
Sıçan sözünü duyar duymaz,
Kulak kabartmış hemen:
Ve sıçan, evet, sıçan
Girmiş gerdeğe en güzel kızıyla dünyanın.
Aşk budur işte, ve söz aramızda,
Budur gelen birçoğumuzun başına.
Herkes çıkıp geldiği yere
Bağlı kalır ister istemez.
Bu masal çok iyi anlatıyor bunu;
Ama biraz durursak üstünde,
Safsata karışmıyor değil
Bu işin içine.
Neden derseniz, bu tutumla
Hangi koca baskın çıkmaz güneşten?
Bir pire bir devi ısırsa
Daha güçlü mü olur devden?
Üstelik bizim güzeli, sıçanın
Kediye yollaması gerekirdi;
Kedinin köpeğe, köpeğin kurda;
Ve böylece döne dolaşa,
Yeniden güneşe çıkabilirdi
Bu masalı anlatan Pilpay;
Güneş olurdu o zaman
Genç dilberle murada eren.
Şimdi dönelim, isterseniz,
Şu kılık değiştirme işine.
Büyücü sıçanı kıza çevirmekle
İspatlamıyor, çürütüyor bu işi.
Bu yaptığının ta kendisine dayanarak
Çıkacağız Brahmanın karşısına.
Çünkü onun dünya görüşünde
İnsan, sıçan, kurt, böcek, hepsi,
Canını ortak bir hazineden alır.
Birdir hepsinin mayası,
Ama davranışları ayrılır
Beden yapılarına göre;
Kimi uçar, kimi sürünür yerde.
Peki nasıl oluyor da
Bin bir kılığa giren bu yaman maya
Zorlayamıyor bizim güzeli
Sıçana değil de güneşe gönül vermeye?
Ne dersek diyelim, su götürür mü
392
393
Güzellerin canıyla sıçanlarınkinin
Birbirinden pek ayrı olduğu?
Ne var ki, önünde sonunda her canlı
Dönüyor kendi kaderine:
Yani Tanrı'nın koyduğu düzene.
Büyüye de, şeytana da başvursan
Hiçbir varlığı ayıramazsın bahtından.
AKIL SATAN DELİ
Delilere hiç yanaşma daha iyi;
Sözümü dinlersen iyi edersin,
Akılsızdan kaçmaktır aklın işi,
Boş kafadan ne düşünce beklersin?
Nesi var ki sana versin?-
Çarşıda pazarda deliler vardır,
Kral bile konuşmaktan hoşlanır;
Neden derseniz, deliler
Sağ sol dinlemez veriştirirler;
Kepaze ederler bizden iyi,
Kötüleri, ahmakları, gülünç züppeleri.
Delinin biri, köşe başlarında
Akıl satıyormuş bağıra çağıra.
Saf insan mı ararsın,
Millet koşuyormuş akın akın,
Deliden akıl satın almaya.
Soytarılık moytarılık derken,
Parayı veren
Bir değnek, iki kulaç da sicim alıyormuş.
Çoğu kızıyormuş deliye
Akıl bunun neresinde diye.
Kızmakla da büsbütün gülünç oluyormuş.
En iyisi gülmek,
II
394
395
Ya da değnekle sicimi alıp gitmek.
Bu ne demek diye sorunca,
Gülerler elbet adama.
Akıl aranır mı artık
Delinin yaptığında?
Herifin kafası bozuk;
Kim bilir nereden ne esmiş!
Aldığı değnekle sicimi
Ne yapacağını bilmeyen biri,
Aklı başında bir adama sormaya gitmiş:
— Nedir bunların hikmeti? diye.
Adam bir bakmış, hemen hak vermiş deliye:
— Bunlar bir çeşit hiyeroglif, demiş; Sicimle şunu demek istemiş deli: Aklı olan, deliden iki kulaç açılmalı. Açılmazsa hödüktür,
Hödüğe yakışan da kötektir. Aldığı parayı hak etmiş deli, Aklı olan deliden akıl beklememeli.
İSTİRİDYE VE DAVACILAR
Bir gün iki yolcu bir kumsalda Karaya vurmuş bir istiridye görürler. İştahla bakıp birbirine gösterirler; Gel gelelim kim konacak bu ziyafete? Mübarek ikiye de bölünmez ki! Biri eğilip alacakken, öteki:
— Kimin hakkı bunu yemek, anlaşalım, der: Bence ilk gören kim ise o yemeli
Ötekine sadece seyretmek düşer.
— İş ona kalsın, der arkadaşı; Gözlerim iyi görür benim, Allah'a şükür.
— Benimkiler kötü mü görür? der öteki: Senden önce ben gördüm, yemin ederim.
— Evet, ama elini ilk değdiren benim. Tartışma böylece uzayıp giderken Molla Dandin çıkagelir karşıdan:
— İşte yargıç, derler; ne derse eyvallah. Dandin istiridyeyi açar ciddi ciddi
Ve bir solukta yutar içindekini. Bizimkiler aval aval bakışadursun Yargıç ağzını siler ve kararı okur:
— Gereği düşünüldü: Her iki tarafın Ücretsiz birer kabuk almaları
Ve barışıp evlerine dönmeleri Uygun görüldü.
396
397
Zamanımızda davacı olmanın Neye mal olduğunu düşünürseniz Ve hesaplarsanız birçok ailenin Ne kazanıp ne yitirdiğini sonunda Görürsünüz ki hep Dandin'e gitmiş para, Davacılara dosyalar kalmış yalnız.
398
KURTLA CILIZ KÖPEK
Bir masalımızda sazan balığı yavrusu Balıkçıya boşuna diller dökmüş Küçük müçük yine de tavaya konmuştu. Demek istemiştim ki akılsızlıktır Büyük kazanç hayallerine kapılarak Avucundakini bırakmak... Balıkçı da haklıymış, sazan yavrusu da: Kime haksız denir canını savunuyorsa? O masalda söylediğimi Destekleyecek bu şimdiki:
Balıkçı ne kadar akıllıysa
O ölçüde enayi kurdun biri
Bir köpeğe rastlamış köyün dışında
Kapıp götürecekken, zavallı köpek,
Cılızlığını öne sürerek:
— Aman etmeyin efendimiz, demiş;
Bu halimle ne yapacaksınız beni?
Bırakın, bizim evin beyi
Biricik kızını evlendirmek üzere.
Şişmanlarım düğünde yiyeceklerimle
Bekleyin de biraz bari
Dişe dokunur bir köpek yeyin.
Kurt inanmış, bırakmış köpeği.
399
Birkaç gün sonra gelmiş görmeye
Eti budu yerine geldi mi diye.
Ama serseri köpek bu sefer
Kendi evinde karşılamış kurdu.
Bir çit aralığından uzatıp burnunu:
— Dur dostum, demiş, çıkıyorum, biraz bekle
Kapıcıyı getireyim de, onu da ye.
Kapıcı dediği bir zebelle köpekmiş
Kurtları kuzuya çevirenlerden.
Bizimki çakmış dalgayı;
Kapıcıya saygılar, deyip hemen
Çekmiş oralardan arabayı.
Bu kurt hızlı olmasına hızlı
Ama bön olmasına bönmüş:
Henüz kurtluk nedir bilmiyormuş.
AŞIRI GİTME YOK
İnsan, hayvan,
Kimse görmedim dünyada
Ölçüyü kaçırmayan.
Evreni yaratan Büyük Usta
Her şeyin ortasında dur demiş;
Ama hiç duran yok galiba.
İster iyilikten yana olsun,
İster kötülükten yana,
Ölçüyü kaçıran kaçırana.
Buğday, toprağın o altın oğlu bile
Öylesine azıtır ki bazen
Tarlayı tüketir bereketiyle.
Aşırı büyüdü mü
Başaktan çok samana gider gücü.
Ağaç da ondan aşağı kalmaz:
Aşırı bolluk tutkusuna
Hangi yaratık kapılmaz?
Tanrı bu düşkünlüğü önlemek istemiş:
Buğdaya koyunları musallat etmiş,
Fazlasını yesinler diye.
Bu sefer koyunlar aşırı gitmiş:
Buğday başlamış tükenmeye.
O zaman Tanrı kurtlara başvurmuş,
Şu koyunları biraz azaltın, buyurmuş,
400
401
Gel gelelim kurtlar da azgın Öyle hoşlanmışlar ki bu işten Koyun kalmayacakmış dünyada Tanrı bir boş bulunsa. Bakmış olacak gibi değil, Gel oğlum, demiş insana Tanrı, Sindir şu canavarları. İnsanoğlu durur mu artık: Astığı astık, kestiği kestik.
Bütün canlılar arasında
İnsandan beteri var mı ölçüyü kaçırmakta?
Küçük büyük hepimizi
Bu bakımdan sorguya çekmeli.
Tek kişi bulunur mu, sanmam
Aşın gitmemiş hayatında.
Söylemesi kolay, hep söyleriz:
Ne az, ne çok,
Aşırı gitme yok, deriz.
Deriz, ama bir yoklayın kendinizi:
Çok söyler az tutarız bu sözü.
402
MUM
Anlar tanrı ülkesinden gelmiş derler.
İlk arılar gökten inince
Hymetos Dağı'na yerleşmişler.
Orada seher yelleri gizlice
Görülmedik hazineler biriktirmişler.
Göğün kızları arılar, toplayıp bunları
Kendi saraylarına getirmişler,
Küçük küçük odalara gizlemişler.
Tanrılar duymuş,
Odalarda ne var, ne yok aldırmışlar,
Ki tanrıların yediği ambrosia buymuş işte;
Odalar boşalınca
Arıların sarayında...
Ama durun, böyle anlatmayalım;
Kendi dilimizle konuşalım:
Arılar bal doldurmuş peteğe,
Bal gidince petek boşalmış,
Petekse mumdanmış.
İşte o zaman
Bu mumdan
Bir sürü mum yapmışlar
Kimi küçük, kimi kocaman.
İşte bu koca mumlardan biri
Sert olmaya imrenmiş tuğla gibi:
403
Madem, demiş kendi kendine, Çamur taş kesiliyor ateşe girince Yıllar yılı da yaşıyor, keyfince, Ben de girer, onun gibi olurum. Ve tıpki Empedokles gibi, mum, Kendi çılgın düşüncesiyle Atmış kendini ateşe.
Mum düşünmesine düşünmüş, filozofça; Ama yanlış düşünmüş, kötü filozofça. Her şey, her durumda başka başkadır: Seni eriten başkasını katılaştırır. Mum sertleşirim diye fırına girmiş; Girince de eriyivermiş...
Ya Empedokles ne yapmış?
Volkanın içine girince
Volkanı anlarım sanmış.
Mum da deli, Empedokles de deli,
İkisini de dinlememeli.
404
ZEUS VE BİR DENİZ YOLCUSU
Tanrılar ne zengin olurdu unutmasak
Bela karşısında adadıklarımızı.
Kurtulduk mu unuturuz çabucak
Yeminlerle verdiğimiz sözü.
Tann'ya borcu olmak çok daha rahattır
İnsanlara borcu olmaktan.
Ne demiş bir Atinalı:
Şu Zeus ne iyi bir alacaklı:
Ne haciz koydurur, ne sıkıştırır!
Evet, ama Zeus niçin gürletir gökleri?
Alacağını hatırlatmak için değil mi?
Bir deniz yolcusu fırtına sırasında
Yüz öküz adamış tanrılar Tanrısına.
Oysa bir tek öküzü bile yokmuş:
Yüz fil de adaşa ne kaybedermiş!
Birkaç kemik yakmış kıyıya çıkınca
Salmış kokusunu Zeus'un burnuna:
— Bak, demiş unutmadım sana adadığımı;
Mis gibi öküz kokusu bu kokladığın.
Duman değil mi istediğin senin?
Al sana duman; ödemiş oldum borcumu.
Zeus güler gibi yapmış
Ama birkaç gün sonra öcünü almış.
405
Bir düş yollamış uykusuna
Sözde bir hazine yeri göstertmiş ona.
Hemen uyanıp hazineye koşmuş bizimki
Hırsız yangına koşar gibi.
Yanına aldığı eli bıçaklı yardımcılara
Yüz kese altın vaat etmiş
Metelik olmadığı halde cebinde.
— Tam yüz kese, demiş, hazineyi çıkarınca;
Hazine falan kasabanın falan yerinde.
Hiç de hazindik bir yer değilmiş orası.
Hırsızlardan biri çekmiş bıçağı:
Bizimle alay edersin ha, demiş; haydi geber;
Yüz kese altını götür Plüton'a ver.
406
KEDİ İLE TİLKİ
Kediyle tilki
İki evliya gibi,
Hac yolunu tutmuşlar.
İkisi de serseri, hinoğluhin,
Cennet mennet umrunda değil hiçbirinin.
Maksat yol harçlığı almak Tanrı'dan,
Horoz tavuk aşırmışlar şuradan buradan;
Çeşit çeşit de peynir.
Hac yolu bu, git git bitmez,
Konuş konuş laf yetişmez.
Sıkılmış bizim erenler.
Dövüşelim de vakit geçsin demişler.
Kavga iyi şeydir, kızıştırır,
Kavga olmadı mı uyku bastırır.
İki hacı bağrışa bağrışa,
Ses kalmamış gırtlaklarında.
Bırakmışlar sövüşmeyi,
Başlamışlar konu komşuyu çekiştirmeye.
O da bitince tilki demiş ki:
— Sen pek akıllı sanıyorsun kendini, Ama bendeki kurnazlık var mı sende? Ben yüz oyun çıkarırım sıkışınca.
— Ha bak, demiş kedi, bende oyun bir tek; Bir tek ama, senin yüz oyununa denk.
407
Sen tilki ol da dayan bu söze
Yeniden girmişler birbirlerine:
Sen şöyle, ben böyle derken,
Bir sürü köpek sökün etmiş karşıdan.
— Haydi bakalım, demiş kedi;
Göster şimdi marifetlerini!
Bak, benimki şu kadarcık:
Fırt demiş bir ağaca çıkmış.
Tilkiyse takmış köpekleri peşine
Türlü dolaplar çevirmiş boşuna.
Her girdiği delikten çıkarmış köpekler,
Hangi birini atlatsın?
Kiminde bacak kuvvetli, kiminde burun.
Tam arayı açmışken bir yerde
İki tazı çullanmış üstüne.
Çok tarakta bezin oldu mu, O mu, bu mu derken kaçırırsın ipin ucunu. Marifet bin bir oyun bilmekte değil; Bir oyun bil, ama iyi bil!
KARI KOCA VE HIRSIZ
Bir koca kör kütük aşıkmış
Ama karısına âşık, orası kötü:
Yâri koynunda, yine de mutsuzmuş.
Kadın bir kapalı kutu:
Ne kaş göz oynatırmış,
Ne bir tatlı söz edermiş;
Ne olur bir yakınlık gösterse,
Adamcağızı birazcık pöhpöhlese.
Hayır! Sen gel de böyle bir kadınla
Sevilip sevilmediğini anla.
Adam haklı dertlenmekte;
Nikâhla, düğün dernekle
Murada erilmez ki her zaman;
Sevişmekten zevk mi alır insan
Sevgisine karşılık görmeyince?
Olmaz olsun böyle gelin güveylik.
Bizim mutsuz güvey bir gece
Yine boşuna yakınıp dururken
Bir kez boynuna sarılmayan bu gelinden
Bir hırsız gelmiş son vermiş sızlanmasına:
Öyle korkmuş, öyle korkmuş ki kadın,
Ne de olsa bir sığınaktır diye
Atılmış kocasının kolları arasına.
Canım hırsız, demiş adam; sen olmasaydın
408
409
Bu zevki tatmayacaktım dünyada. Neyi istersen al götür evimden, Evim de senin olsun istersen. Hırsızlar ne utanır, ne nazlanırlar: Bizimki de alabildiğini almış götürmüş.
Bu masaldan anlaşılıyor ki
En güçlü tutkudur korku.
Tiksinme duygusunu yener;
Aşkı bile yendiği olur.
Ama korkuyu da yenen aşk vardır;
Örnek isterseniz, bir âşık, İspanya'da,
Evini yakmış, sevgilisi kucağında,
Alevler arasından çıkmak için.
Bu taşkınlık hoşuma gitmedi desem yalan
Hikâyeyi bir kitapta okuduğum zaman.
İspanyol ruhu tam budur işte:
Çılgınlık da var içinde yiğitlik de.
HAZİNEYE İKİ İNSAN
Adamın biri umudu kesmiş dünyadan Bıkmış kesesinde seyretmekten Cinlerin cirit oynamasını. İyisi mi, demiş asayım kendimi de Öcümü alayım bu züğürtlükten Nasıl olsa açlıktan ölecek zaten. Kimi insan sevmez ölümün adım adım Üstüne geldiğini görmeyi. Kesin kararını vermiş adam, Yıkık dökük bir kulübeymiş seçtiğin yer Bu dramı koymak için sahneye. Bir iple bir çivi götürmüş kulübeye İlmiği hazırlamak için bir duvarda. Öyle çürükmüş ki bu duvar Yarısı yıkılmış yere bir vuruşta İçindeki hazineyle beraber. Bizim ölüm yolcusu bırakıp ilmiği Altınları doldurmuş cebine saymadan Bundan çoğunu dileyemezmiş Tann'dan. Bizimki hoplaya zıplaya gidedursun, Hazinenin sahibi gelmiş, ne görsün: Yeller esiyor yerinde! Yoo, demiş, bunca altınım gider de Ben nasıl kalırım artık bu dünyada!
<«S8Ç*3
410
411
Asmıyorsam kendimi hemen Buralarda bir ip yok da ondan. Bakmış ip hazır, ilmiğiyle hem de, Bir insan eksik yalnız içinde. Takıverip boynuna asmış kendini; Ölürken de tek avuntusu cimrinin İp parası vermemek olmuş. Böylece ilmik de, hazine de Kendilerine yaraşır adamı bulmuş.
Dertli ölmeyen cimri yok gibidir;
Parasından en az yararlanan kendisidir:
Cimri toplar toplar,
Ya hırsız, ya akraba yer,
Ya da toprakta kalır.
Bu masaldaysa yaman bir değiş tokuş
Kader Tanrıça'nın oynadığı oyun.
Cilveleridir bunlar onun; eğlenmeyi sever:
En beklenmedik şeyler en çok hoşuna gider.
Bu ele avuca sığmaz Tanrıçanın
Şu yaptığı işe bakın:
Kendini asan bir insan
Görmek istemiş canı, keyif bu ya.
Ama kim asmış kendini sonunda
İlmiği hiç de kendine hazırlamayan.
412
MAYMUNLA KEDİ
Bertran'la Raton, biri maymun biri kedi;
Evleri bir, efendileri aynı efendi,
Birbirinden betermişler kötülükten yana.
Bir şey kayboldu mu ortadan,
Kimse kuşkulanmıyormuş konu komşudan:
Hep maymunmuş bahçeyi talan eden.
Kedi de farelerden çok
Peynirlerin peşindeymiş.
Bir gün, bizim iki azılı kopuk
Bakmışlar kestane kızartılıyor mangalda.
Aşırmaya can atıyormuş ikisi de;
Bir taşla iki kuş vuracaklar çünkü:
Kendilerine çıkar sağlamak bir
Başkalarına zarar vermek iki.
Bertran Raton'a demiş ki:
— Bak kardeş, bu iş senin işin:
Bütün dehanı göstermelisin-
Tanrı külkedisi yaratsaydı beni
Tek kestane bırakmazdım şu mangalda.
Maymun böyle der de durur mu kedi;
Uzatmış usturupluca pençeyi,
Biraz kül savurup çekivermiş geri:
Gelsin bir kestane, bir daha, bir daha:
Bertran yutuyormuş hepsini bir kapışta.
413
Ama hizmetçi çıkagelince birden
Kestaneleri yiyen değil
Külden çıkaran olmuş dayağı yiyen.
Budur çok kez başına gelen Ufak tefek kralların: Onlar yer zapartayı Büyük kral vurur parsayı.
414
ÇAYLAKLA BÜLBÜL
Bir çaylak varmış, Hırsızlığı dillere destan; Köyün üstünden geçtiği zaman Çocuklar bağırırlarmış Eşkıya geliyor diye. Günün birinde bir bülbül Düşmüş bu çaylağın pençesine. Baharın müjdecisi kuş Çaylaktan aman dileyecek olmuş:
— Seni doyurmaz ki, demiş, benim etim: Bütün servetim sesimdir benim.
Beni yemektense türkümü dinlesenize: Bırakın da Tereus'un başına gelenleri Anlatayım size!
— Kimmiş o Tereus? diye sormuş çaylak; Eti budu seninkinden daha mı toparlak?
— Hayır, demiş bülbül; tam tersine, Bir deri bir kemik kaldı aşkı yüzünden. Bir türküsünü söyleyeyim de dinleyin: Kim dinlese doyamıyor dinlemeye.
— Ya öyle mi? demiş çaylak;
Benim derdim sadece karnımı doyurmak. Senin müziğin benim neme gerek?
— Ama beni krallar dinliyor, demiş bülbül.
415
— Derdini krallara anlat demiş çaylak; Karnım zil çalarken benim Umurumda mı senin türkülerin!
416
ÇOBAN VE SÜRÜSÜ
— Nedir çektiğim, demiş çoban; Bu sersem koyun milletinden? Kurt geldi mi hepsi kuzu, İstediğin kadar say, boşuna, Sürü eksiliyor boyuna.
Dün saydım, bin koyundular,
Bir tek kurdun hakkından gelemediler.
Bir mor koyunum vardı,
Hep peşimde gezerdi;
Bir parçacık ekmekle,
Cehenneme gitsem gelirdi.
Kaval çaldım mı hele,
Karşı dağdan gelir, beni bulurdu.
Canım, mor koyunum nerede şimdi?
Zavallıyı kurt geldi yedi,
Koca sürü ne yaptı kurda? Hiç!
Bu ağıttan sonra çoban,
Sürüye bir nutuk çekmiş;
Büyüğüne, küçüğüne, topuna birden
Güzel öğütler vermiş:
— Birlik olur, sıkı durursanız, demiş. Kurt giremez aranıza!
Koyun milleti yeminler etmiş çobana:
— Kurdu yanaştırırsak, demişler.
417
Yuf olsun bize.
Kahrolsun sırtımızdan geçinen,
Mor koyunu çiy çiy yiyen!
Ölmek var, kurda koyun yok!
Çoban inanmış, aferin demiş sürüye.
Ama daha o gece,
Uzaktan bir kurt görününce,
Darmadağın olmuş koca sürü.
Üstelik de gördükleri
Kurdun gölgesiymiş sadece.
Kötü askere istediğin kadar nutuk çek, Yemin ettir ölürüz de dönmeyiz diye, İlk ateşte hepsi kaçar yel yepelek, Ağzınla kuş tutsan nafile.
418
MADAME DE LA SABLİERE'E SÖYLEV
İris, sizi övmekten daha kolay ne var? Ama kaç kez istemem dediniz bana. Kimselere benzemiyorsunuz bunda. Başkaları hep övülmek istiyorlar. Hoşlanmayanı yok pöhpöhlenmekten. Kınamıyorum onları, hoş görüyorum; Tanrıların, kralların, güzellerin Ortak bir huylan bu deyip geçiyorum. Nektar dedikleri bir içki var hani Şairlerin övdüğü Zeus'un sevdiği Dünya tanrılarının başını döndüren; Övgüdür işte o, İris; Ama ondan hoşlanmıyorsunuz siz. Başka sözler istiyorsunuz övgü yerine: Tatlı söyleşiler, karşılıklı düşünmeler, Ne rastgelirse, her şey üzerine; O kadar ki sizin konuşmalarınızda Boş söz oyunlarının bile yeri var. İnanmıyorlar buna, inanmasınlar. Oyun, bilim, hayal, boş söz, hepsi güzeldir; Bence söyleşilerde hepsi gereklidir. Baharın donattığı bir bahçedir bu: Arı türlü çiçeklere konar orada Bala çevrilir her üstünde durduğu.
419
Bunu söyledikten sonra izin verin de
Masallara biraz filozofi de girsin:
Bir çeşit, bir başka filozofi,
İnce, meraklı, cüretli bir yanı düşüncenin.
Yeni filozofi diyor buna kimi,
Bilmem kulağınıza geldi mi?
Bu filozofiye göre hayvan bir makinedir;
Her yaptığı kendi isteğiyle değil
İçindeki zembereklerin etkisiyledir.
Ne duygusu, ne ruhu, yalnız bedeni vardır:
Tıpkı bir saat gibi hep eşit adımlarla
Körü körüne, bir amacı olmadan yürür.
Açın kapağını, bakın içine:
Bir sürü çarktır düşüncenin yerini tutan.
Bir çark bir başka çarkı iter,
O çark ötekini ve saat çalar.
Hayvan da tıpatıp böyledir diyorlar.
Gördüğü şey bir yerine çarparmış,
Bu çarptığı şey dosdoğru gider bu haberi
Komşusuna verirmiş, bizim anlayacağımız.
Ondan ona çarçabuk giderek duyum
Kavrama oluverirmiş; ama neden olurmuş;
Gereksinmeden olur diyorlar:
Duygulanmadan ve ister istemez.
Hayvanlarda bu türlü oluyormuş halkın
Üzüntü, sevinç, sevgi, haz, acı
Diye adlandırdığı türlü haller.
Hiç yokmuş böyle duygular meğer.
Hayvan neymiş? Bir saat. Ya biz? Bir başka!
Descartes böyle düşünüyor işte.
O Descartes ki tanrı denirdi kendisine
Paganlar arasında yaşamış olsaydı;
O Descartes ki insanla ruhu arası bir yerdedir
Nasıl hayvan gibi çalışan bir uşak
İstiridyeyle insan arasındaysa.
İşte, diyorum, böyle düşünüyor Descartes.
420
Evet, bende bir düşünme gücü var, Düşündüğümü de biliyorum üstelik. Oysa, İris, bir sezgiyle bilirsiniz ki Hayvanda düşünce olsa bile Dünyası, düşüncesi üstüne düşünemez. Descartes daha ileri giderek Kesip atıyor hiç düşünmez diye. Siz de ben de inandık diyelim buna. Ama ne deriz o zaman şu gerçeğe:
Boynuzları onu bulmuş yaşlı geyik Ormanda boru ve insan seslerinin Ardını bırakmadığını anlayınca, İzini, geçitlerini kaybettirmek için Türlü oyunlara başvurduktan sonra, Kendinden genç bir geyiği koyup yerine Zorla sürer onu köpeklerin önüne. Şu akıl yormalara bakın yaşamak için! Geri dönmeler, kurnazlıklar, aldatmacalar, Ve bu değiştirmece, daha neler, neler. Büyük komutanlara lâyık tabiyeler. Bunlarla şanlar, nişanlar kazanır insan, Oysa paramparça ederler geyiği Bu şereftir zavallının görüp göreceği.
Keklik tehlikede gördü mü Kanatları yeni çıkan yavrularını, Bilir uçup kurtulamayacaklarını; Yaralanmış gibi kanadını sürte sürte Avcıyı, köpekleri takar peşine, Uzaklaştırır tehlikeyi yuvasından. Ve köpek kıstırdı kekliği sanırken avcı Bizimki uçar gider pırrr diye gülerekten Avcı şaşkın şaşkın bakakalır ardından.
421
Kuzey kutbuna yakın bir ülke var; İnsanlar orada, duymuşsunuzdur, İlk çağlardaki gibi yaşarlar, Kapkara bir bilgisizlik içinde. İnsanlar dedim; hayvanlara gelince Onlar azgın selleri bile durduran Nice sağlam yapılar kurarlar; Bir kıyıdan ötekine tünel kazarlar. Olduğu gibi kalır bütün yaptıkları. Her kunduz çalışır; hepsi ortaktır işte. Yaşlılar durmadan çalıştırır gençleri. İşçibaşları koşuşur, sopa elde. Platon'un devletine hocalık eder Bu karada ve denizde düzen kuranlar. Kışlık evleri vardır buzlar içinde; Köprüleri vardır göller üstünde Elleriyle ustaca yaptıkları. İnsanlar bakmış bakmış da ne öğrenmiş? Suyu yüzerek geçmesini sadece.
Bu kunduzlar kafasız bir beden olacak ha?
Zor inandırırlar beni buna.
Ama bakın dahası var, dinleyin şunu:
Şanlı bir kraldan öğrendim bunu;
Kuzeyi savunan beni de savunacak:
Zaferin sevgilisi bir kral konuşacak;
Adı Osmanlılara karşı bir duvar olmuş
Polonya kralı bu; bir kral yalan söylemez.
Diyor ki bu kral yurdunun sınırlarında
Hayvanlar birbiriyle savaşırmış zaman zaman;
Babalardan oğullara gelen kan
Besler sürdürürmüş bu savaşları.
Tilki soyuna yakın hayvanlarmış bunlar:
Bobaklar ve can düşmanları korsaklar.
İnsanlar arasında hiçbir savaş
Onlarınki kadar ustalıkla yapılmamış,
W
Bu yaşadığımız yüzyılda bile.
İleri karakollar, gözcüler, casuslar,
Pusu kurmalar, ikiye bölünmeler;
Cehennem kızı ve kahramanlar anası
Olmaz olası bir bilimin türlü buluşları
Bu hayvanlara sağduyu ve görgü kazandırmış.
Savaşlarının destanını yazmak için
Homeros öbür dünyadan geri gelmeliymiş.
Ah gelse keşke; Descartes da gelse de bari
Görsek nasıl açıklar bu örnekleri.
Demin dediklerimi söyler herhalde:
Doğa yalnız birtakım zembereklerle
Hayvanlara bütün bunları yaptırabilir.
Bellek bedensel bir şeydir
Ve yalnız ondan yararlanır hayvanlar
Benim burada anlattığım bütün hallerde.
Görülen şey tekrar görüldü mü,
Aynı yoldan kendi bölümüne gider
Önce çizilmiş izi bulur ve aynı yoldan,
Düşüncenin aracılığı olmadan,
Hayvanın aynı işi yapmasını sağlar.
Bizim davranışımızsa başka türlü:
Bize istemimiz yaptırır her şeyi,
Dışımızdaki nesne, ya da içgüdü değil.
Ben ister konuşurum, ister yürürüm;
Bir güç duyarım içimde beni iten.
Beden makinem emrindedir
Bu düşünce dediğimiz ilkenin.
Bedenden ayrıdır bu ilke;
Açıkça kavrarız onu,
Bedenden daha iyi kavrarız hem de.
Odur her yaptığımızın yüce hakemi;
Ama beden nasıl duyar, anlar onu?
Bütün sorun burada işte:
Görüyorum, aracı yönetiyor elim,
Ama elimi yöneten kim?
422
423
Kim yönetiyor gökleri, yıldızları?
Her gezegenle bir melek mi görevli yoksa?
Bir ruh yaşıyor içimizde,
O kımıldatıyor zembereklerimizi
Ve kavrıyoruz. Nasıl? Bilemem onu.
Tanrı'ya kavuşmadan bilinemez bu.
Doğrusunu söylemek gerekirse
Descartes da bilmiyordu ölmezden önce.
Bu konuda o da, biz de eşit durumdayız.
Benim bildiğim bir şey varsa, İris,
Örnek verdiğim hayvanlarda o ruh yok:
O ruhun tapınağı insandır yalnız.
Ama hakkını yememek gerek hayvanın da
Bitkide olmayan bir şey var onda.
Hoş bitki de soluk alıyor ya neyse.
Şu anlatacağıma ne buyurulur,
Sorarım herkese:
İKİ SIÇAN,
TİLKİ VE YUMURTA
İki sıçan yiyecek ararken
Bir yumurta bulmuşlar;
Yeter onlara, daha ne bulsunlar,
Bir öküz bulacak değillerdi ya!
Tam yumurtayı bölüşüp yiyeceklerken,
Büyük bir iştah ve sevinçle,
Biri gözükmüş uzaktan, hem de kim? Tilki.
Tam da gelecek zamanı bulmuş mübarek:
Yumurtayı nasıl kurtarmalı şimdi?
İyice sarıp sarmalayarak
Ön ayaklarıyla mı taşısınlar?
Yuvarlasınlar ya da çeksinler mi yoksa?
Olacak iş değil, hem ya kınlırsa?
Zorda kalan yaratır;
Onlar da bir kolayını bulmuşlar.
Yuvalarına yakın bir yerdeymişler,
Eşkıyaysa henüz yarım fersah ötede.
Sıçanların biri sırtüstü yatmış
Kolları arasına almış yumurtayı,
Öteki çekmiş olun kuyruğundan;
Birkaç çarpma sürçmeyle atlatmışlar vartayı.
Bunu dinledikten sonra çıksınlar da Hayvanlarda düşünce yok desinler bana.
424
425
Çocuklarda nasıl varsa
Onlarda da var derim ben.
Çocuklar en küçük yaşta düşünmüyorlar mı?
Demek kendini bilmeden düşünmek mümkün.
Buna dayanarak, hayvanlarda
Bizimkisi gibi bir akıl değilse bile
Kör bir zemberekten çok daha fazlasını
Görmekten yanayım ben.
Bir maddeyi incelttikçe incelttin, diyelim.
O kadar incelsin ki kolay kavranamasın.
Atomun, ışığın özü gibi bir şey olsun.
Ateşten daha diri, daha kıvrak bir şey.
Neden olmasın? Odundan alev çıkmıyor mu?
Alevi daha da arıtacak olursak
Ruh üstüne bir fikir veremez mi bize?
Kurşunun bağrından da altın çıkmıyor mu?
Bu incelttiğim madde yalnız
Duysun ve duyduğunu yargılasın, o kadar.
Yargı dediğin ham bir yargı elbette.
Maymundan mantık oyunları bekleyecek değiliz.
Biz insanlara gelince çok daha zengin
Bir pay ayırırım kendimize.
İki hazinemiz olur bizim:
Biri can, ki eşittir hepimizde,
Akıllıda, delide, çocukta, sersemde,
Dünyanın misafiri bütün canlılarda.
Öteki ruh, ki bölüşülür az çok
Meleklerle insanlar arasında.
Ayrıca yaratılmış olan bu hazine
Çıkar gider gök katlarına,
Bir noktanın içine bile rahatça girer,
Başlangıcı var sonu yoktur onun;
Bunlar aklın almadığı gerçekler.
İşte bu ruh, bu göklerin kızı,
Çocuk olduğumuz sürece,
Nazlı, hafif bir ışık gibidir yalnız,
426
Ama beden gürbüzleşince
Akıl deler karanlıklarını maddenin,
Öteki kaba saba ruhu saran maddenin.
427
o
 n
c
İNSAN VE YILAN
Bir yılan görmüş, insanlardan bir insan:
— Dur, hain, demiş; geberteyim de seni, Kurtulsun şerrinden dünya.
Bu sözler üzerine kötü hayvan, -Kötü hayvan dediğim, yılan: İnsan da olabilirdi pekâlâ.-Evet, bu sözler üzerine yılan Neye uğradığını bilemeden Bir çuval içinde bulmuş kendini, Anlamış idam kararı giydiğini İdamlık suçu olsun olmasın. Haklı olduğunu belirtmek için İnsanoğlu bir nutuk çekmiş yılana:
— Sen, demiş, nankörlüğün ta kendisisin. Kötülere iyilik etmek budalalıktır. Geber ki öfken ve zehirli dişlerin Kimsenin canına kıyamaz olsun.
Yılan savunmak istemiş kendini Dilinin döndüğü kadar:
— Öldürmek gerekseydi, demiş; Dünyadaki bütün nankörleri, Kimler sağ kalırdı acaba?
Kendi ağzınla kendini suçluyorsun; Doğruysa bütün söylediklerin
431
Çevir gözlerini kendine bak biraz da:
Canım elinde: Asarsın da kesersin de,
Adalet dediğin nedir?
Senin çıkarın, keyfin, esintin değil mi?
Bu yasana dayanıp öldür beni;
Ama ölürken bırak da hiç olmazsa
Ben de şunu söyleleyim sana:
İnsandır, insan, yılan değil
Nankörlüğün ta kendisi, bunu böylece bil.
— Bu laflar saçma olmasına saçma, Haklı olmak yalnız bana özgüdür, ama Başkalarına da soralım istersen.
— Soralım, demiş yılan.
Bir inek varmış orada, çağırmışlar; Anlatmışlar durumu, inek şaşakalmış:
— Bunun için mi çağırdınız beni, demiş; Yılan haklı elbet, sorulacak şey mi bu? Yıllardır beslerim şu insanoğlunu
Her gün türlü iyilikler görür benden; Her şeyim onun, yalnız onun içindir: Sütümü, çocuklarımı yer içer satar, Sayemde kesesi dolu döner pazardan. Yaşlandıkça bozulan sağlığını Hekimler değil, benim düzelten. Benim bütün emeklerim, çektiklerim Yalnız ona kâr ve keyif sağlar. Hizmetinde ihtiyarladım, tükendim, Ne ot verir, ne otlakta rahat bırakır Bağlar unutur beni bir köşede. Bir yılan olsaydı efendim, Bundan daha nankör olabilir miydi? Daha fazla söyletmeyin beni.
— Bunun lafına bakılır mı? demiş insan; Bilmiyor ne dediğini, bunamış.
Şu öküze soralım. — Soralım, demiş yılan. Ağır adımlarla yaklaşmış öküz
432
Sorunu geviştirdikten sonra kafasında Anlatmış bütün yıl gördüğü işlerin Ne kadar ağır olduğunu; Her yıl yeniden ekip üretmek için Toprağın insanlara bol bol Hayvanlara cimrice verdiği nimetleri, Nasıl çiftten çifte koşulduğunu; Bunlara karşılık ne sopalar yediğini; Yaşlanınca da nasıl kurban edildiğini İnsan günahlarının kanlarıyla yıkanmasını Öküzlerin şeref sayması gerektiğini. İnsanoğlu bu sözleri de beğenmemiş:
— Susturalım, demiş
Bu asık suratlı nutukçuyu. Büyük büyük laflar! Biz yargıç ol dedik. Savcı olup suçlamaya kalkıyor beni. Reddediyorum onu da. Ağaç yargıç olsun. Ağaç hepsinden dertliymiş meğer. Sıcağa, yağmura, rüzgârlara karşı O değil miymiş koruyan insanları? Bağları, bahçeleri bizim için donatır, Ne gölgeler, ne meyveler sunarmış bize. Bunlara karşılık hödüğün biri gelir Vurur baltayı yıkarmış ağacı yere. O ağaç ki bütün yıl nasıl cömertçe İlkbaharda çiçek, sonbaharda meyve, Yazın gölge, kışın ocak şenliğidir! Devirecek yerde budasalar olmaz mı? Dallarını yeniden büyütebilir.
Haksız çıkmak insanın işine gelir mi? Zorla da olsa kazanması gerek davayı:
— Benimkisi enayilik, demiş; Ne diye dinlerim sanki bunları! Kapmış torbayı çalmış duvardan duvara, İçindeki yılanın canı çıkasıya.
433
fi
Böyledir işte büyükler: Akıl, mantık güçlerine gider. Kafalarına komuşlardır bir kez Hayvan, yılan, her şey, herkes Onların keyfi için yaratılmıştır Buna karşı ağzını açan Sersemdir, aklını kaçırmıştır. Orası öyle; ama ne yapmalı: Ya uzaktan konuşmalı, ya susmalı.
434
BAYAN KAPLUMBAĞA İLE İKİ ÖRDEK
Kaplumbağanın biri,
Doğuştan biraz serseri,
Bıkmış yaşadığı delikten
Başka dünyalar görmek istemiş.
Yabancı ülkelere can atan çoktur:
Hele topallar arasında
Yurdunu seven pek yoktur.
Bizim kaplumbağa iki ördeğe
Dünyaya açılmak istediğini söyleyince:
— Sen bize bırak, demiş ördekler;
Bizim yolumuz şu gördüğün gökler;
Hiç üzme kendini,
Aldık mı yanımıza
Ta Amerikalara uçururuz seni.
Neler görürsün, neler!
Ne krallıklar, ne cumhuriyetler,
Ne görülmedik milletler!
Görgünü, bilgini arttırırsın.
Odysseus da öyle yapmamış mı?
Kaplumbağa Homeros'u okumamış ama,
Peki, demiş ördeklere kahramanca.
İki kuş bir uçak uydurmuş:
Bir değnek almışlar, ağızlarına
Hacı bayan futunsun diye:
435
— Haydi, demişler, bu değneği dişle; Ama yolda sakın,
Ağzını açmaya kalkmayasın! Üçü birden havalanmış böylece: İki uçta ördekler, ortada kaplumbağa. Görenlerdeki şaşkınlığı seyret: Mucize diye bağırmış millet.
— İster misin, demişler, bir yerde; Bu sırtı kabuklu kraliçe olsun, Gezdirtsin kendini göklerde! Kraliçe! Evet! demiş bizimki; Kraliçe ya! Siz ne sandınız beni! Mübarek hayvan, konuşmasan olmaz mı? Bırak söylesinler, sen yoluna git.
Dişleri kurtulunca değnekten, Kraliçe inmiş baş aşağı gökten. Seyircilerin önüne düşmüş: Dili yüzünden canından olmuş!
436
KARABATAK
Bir karabatak varmış, azılı;
Haraca kesmiş ortalığı.
Nerde göl, nerde balık seninki orda,
Boğaz işletmesi tıkırında.
Gel zaman git zaman karabatak yaşlanmış;
İşletme kötü gitmeye başlamış.
İnsan değil ki bu, karabatak;
Rızkını sulardan kendi çıkaracak.
Gözleri görmez olunca
Nasıl tutsun da yutsun balığı?
Açlıktan öldü ölecek zavallı.
Ama zorda kalanın kafası işler:
İhtiyaç yaman bir akıl vermiş karabatağa.
Gitmiş bir yengeç bulmuş kıyıda:
— Ahbap, demiş, hemen git, Balık milletine şu haberi ilet: Ölüme hazır olsun hepsi.
Neden dersen, tam sekiz gün sonra Ava çıkacak buraların efendisi. Yengeç yaymış haberi dört bir yana, Balıklarda bir telaş, bir telaş; Koşuşmuş, toplanmışlar, anlaşmışlar Ve karabatağa bir elçi yollamışlar.
— Sayın Karabatak, demiş elçi;
437
Nerden aldınız bu haberi?
Bir yanlışlık olmasın sakın?
Neyse bildiğinizi bize söyleyin.
Doğruysa, bir akıl öğretin bize:
Bu beladan nasıl kurtulsak, ne yapsak?
— Göç edin buradan, demiş karabatak.
— Nasıl, nereye göçelim? demiş elçi.
— Siz bana bırakın, demiş karabatak; Birer birer gelirseniz ardımdan
Öyle bir yere götürürüm ki sizi, Bir Allah bilir yolunu bir de ben. Böyle sığınak görülmemiş; Arasın bakalım buluyor mu Kalleş insanoğlu! Ancak orda bulur hürriyeti Balık cumhuriyeti.
İnanmış bu söze sessiz dünyalılar;
Düşüp karabatağın ardına,
Issız bir kayanan dibine dolmuşlar.
Daracık bir yer, ne derin, ne bulanık,
Tam karabatağın gözüne göre,
Her dalışta bir balık;
Bir gün uskumruya çıkmış, bir gün lüfere.
Cana kıyanlara güvenilir mi hiç?
Balıklar anlamış ama biraz geç.
Onu bunu yiyenin, seni beni de yiyeceğini.
GÖMÜCÜ VE AHBABI
438
Yemez içmez pintinin biri
Nereye yatıracağını bilemiyormuş
Yıllardır biriktirdiği paracıkları.
Cimrilik beynini kurutur insanın:
Kıvranıp duruyormuş adam
Kime versem, nereye koşam diye.
"Kendi evimde saklar mıyım, saklamam,"
Diyormuş kendi kendine;
"Para bu; ya şeytana uyar da
Bir metelik olsun alıvereyim dersem?
Bir gedik açılır yığınımda;
Kendi malımın hırsızı olurum."
Hırsızı ha? Malını yemek çalmak mı sence?
Vah zavallı dostum! Öyle aldanıyorsun ki!
Benden sana söylemesi:
Para harcanınca derde devadır,
Harcanmadı mı başımıza beladır.
Ne zamana saklamak istiyorsun paranı?
İşine yaramaz olacağı günlere mi?
Kazanılması dert, saklanması dert:
Harcanmayınca ne işe yarar bu meret?
Bizim pinti, aklı başında olsa,
Parasına emin bir yer bulurdu elbet.
Ama en iyisi toprağa gömmek demiş,
439
¦**
Bir ahbabının da yardımını istemiş.
Birlikte derince kazıp bir köşeyi
Bir güzel gömmüşler hazineyi.
Bir süre sonra bizim cimrinin
Altınlarını göreceği gelmiş, gelir a!..
Ama yattıkları yeri kazınca.
Bakmış bir teki yok sevgililerinin.
Ahbabından kuşkulanıp haklı olarak,
Gitmiş demiş ki hiç renk vermeyerek:
— Dostum, yarına hazır ol da,
Biriktirdiğim bir sürü altını daha
Götürüp koyalım ötekilerin yanına.
Ahbap hemen çaldığı gömüyü
Götürüp koymuş yerli yerine:
Sonra gider hepsini alırım diye.
Ama başına gelen pintiyi uyarmış meğer:
Evinde saklamış parasını.
Yemeye de karar vermiş üstelik:
"Ne biriktiririm demiş, ne gömerim artık."
Zavallı hırsız beyninden vurulmuş
Gömüyü yerinde bulamayınca.
Tuzak kuran kolay düşer tuzağa.
440
KURTLA ÇOBANLAR
İyi yürekli bir kurt
-Öyle kurt da olmaz ya, neyse-
Bir gün köşesinde oturup
Başlamış derin derin düşünmeye,
Kurt neden kurttur diye.
Keyfinden mi sanki, değil; ama neden?
— Herkes bana düşman, demiş;
Dünya nefret ediyor benden,
Köpeği, avcısı, köylüsü
Canıma susamış hepsi.
İşleri güçleri kurda beddua:
Tanrı usanmış olmalı yukarda.
İngiltere'de kurt kalmamış bu yüzden:
Kellemize para koymuşlar;
Vurun kurtlan diye
Duvarlara fermanlar asmışlar.
Çocuğun biri ağzını açsa
Annesi korkutur hemen,
Kurt geliyor diyerekten.
Neden bütün bunlar? Ne yapmışız?
Bir uyuz eşek, bir mendebur koyun,
Ya da cırlak bir köpek yemişiz.
Yemesek de olur pisleri.
Haydi yemeyelim, onların olsun!
441
Tek canlı varlık girmesin kursağımıza. Ot mu yok? Otlayalım kuzu kuzu. Açlıktan ölsek de ne olur sanki? Dünyanın baş belası olmak daha mı iyi?
Kurt böylece kuzu olmuş gezerken, Çobanları görmüş bir çayırda, Kuzuyu kesmiş biçmişler, Şişte kızartıp geçmişler başına. — Oh, babam, oh! demiş kurt; Onlar keyfine bakarken sen tut, Kuzu yemeğe tövbe de. Kendi bekçileri yiyor be! Yooo! Öyle yağma yok! Vallahi enayi derler adama. Gelsin bakalım kuzu çelebi, Şiş miş de istemez benimki. Arkasından anası da, babası da, Buyursunlar mideme!
Gel de kurda hak verme.
Biz sofraları kurup keyfedelim,
Hayvanları boğazlayıp yiyelim;
Ya onlar? Onlar ne yapsın?
Melek olsun, cennet yemekleri yesinler;
Pençeleri, keskin dişleri olmasın;
Tencereye girmek için sıra beklesinler.
Kurda perhiz, çobana turşu.
Yoo, yoo, çoban kardeş; biraz da insaf! Kurdun haksız oluşu, Senin daha güçlü olmandan. Evliya mı olacaktı hayvan?
442
ÖRÜMCEKLE KIRLANGIÇ
— Ey Zeus, beyninden çıkartıverdiğin,
İltimaslı yarattığın Pallas Athena
Kıskanıp Lidya'da dokuduğum kilimleri
Örümceğe çevirdi bıraktı beni.
Ne olur, bir kez de benim derdimi dinle.
Bülbülün bacısı kırlangıç
Yiyecek bırakmıyor bana hiç.
Fırıl fırıl dönüp,
Havadan, su üstünden süzülüverip
Kapıyor sineklerimi ben kapmadan.
Sineklere benim diyebilirim,
Ağlarımı özene bezene
Onlar için germişim;
Dolacaklar sürüyle içine
Bu kör olası kuş olmasa.
Böyle saygısızca yakınmış örümcek,
Eskiden dokumacı, şimdi örücü Arahne:
İstediği de ne?
Bütün uçan böcekleri o avlayacak.
Bülbülün kız kardeşi, inadına, Gösterip en ince marifetlerini Kapmadık sinek bırakmıyormuş havada, Hem kendisi, hem yavruları için,
443
İnsafsız, amansız bir av sevinciyle. Obur yavruları yuvada, ağızlan açık, Yarım yamalak seslerle ciyak ciyak, Sinek bekliyorlar çünkü, ille de sinek. Bir deri bir kemik kalmış zavallı örümcek, Ve kendisi de gitmiş gürültüye: Kırlangıç bir saldırısında, Yürütmüş ağları mağları Örümceğin kendisiyle birlikte.
Zeus'un iki sofrası var her yerde: Birinde usta, uyanık, güçlü olanlar yer; Ötekinde küçükler artıkları bekler.
444
KEKLİKLE HOROZLAR
Bir kekliği getirmiş adamın biri, Horozlarla bir kümese koymuş. Kekliği düşünün, hanım hanımcık; Bir de o edepsiz, o saygısız herifleri. Car car bağırıp çıngar çıkarmak Bütün marifetleri. Ama keklik sevinmiş önce Kümeste tavuk görmeyince:
— Yaşadık, demiş; bunlar kadına düşkündür; Âşık oldular mı bana
Kraliçe olduğum gündür.
Gel gelelim azgın ibikliler
Hiç de saygı göstermemişler
Güzelim yabancı bayana.
Bütün gün gagalayan gagalayana.
Fena alınmış kınalı keklik,.
Bu ne biçim erkeklik, kadınseverlik!
Ama bakmış işin rengi başka,
Yalnız kendine değil bu kaba şaka;
Horozun horoza ettiği bin yeter;
Nerdeyse birbirlerini yiyecekler.
— Demek âdetleri bövle, demiş; Bunlara kızmak değil acımak gerek. Tanrı herkesi bir örnek yaratmıyor ki
445
Kimini horozca yaşatıyor,
Kimini keklikçe.
Elimde olsa durur muyum içlerinde?
Gider doğru dürüst,   •
Uslu akıllı erkekler bulurum kendime.
Bırakıyor mu buraların zorbası?
Tuzaklara düşürüyor bizi kör olası,
Atıyor horozların içine,
Kanatlarımızı da kesiyor üstelik.
İbiklilerin bunda suçu ne?
İnsanda bütün kötülük.
446
KULAKLARI KESİLEN KÖPEK
— Ben ne yaptım, ne kusur işledim ki
Kendi efendim budadı böyle beni?
Şu maskara halime bakın:
Ben böyle nasıl çıkarım
Öteki köpeklerin karşısına?
Ah hayvanların kralları,
Daha doğrusu baş belaları,
Size yapsalar ne derdiniz buna?
Genç çoban köpeği Karabaş
Böyle yakınıp duruyormuş.
Herkes kılı kıpırdamadan seyretmiş
Kulaklarının kesilmesini insafsızca. Karabaş çok şey yitirdiğini sanmış, Ama çok şey kazandığını görmüş zamanla. Dalaşmayı seven cinsten olduğu için Kim bilir kaç kez kırlardan Kulakları paramparça dönecekmiş eve. Kavgacı köpek yırttırır kulağı her zaman. Ne kadar az tutamak verirse o kadar iyi Başka azılıların dişlerine. Savunulacak bir tek yerin kaldı mı Saldırıya karşı beslerler orasını, Karabaşın boynundaki gibi bir gerdanlıkla. Dibinden kesik de oldu mu kulakların Kurt, kapacak yerini bulsun da kapsın.
447
ÇOBAN VE KRAL
Hayatımızı bölüşen iki şeytan var;
Aklın düşmanıdır bu şeytanlar.
Ben onları yenen yürek görmedim;
Kim bunlar, adları ne diye sorarsanız,
Biri sevgidir derim,
Öteki yükselme tutkusu.
Bu ikincisinin daha geniştir yurdu:
Sevgiyi de içine alır çünkü.
Örnek gösterirdim buna da,
Ama bugün anlatmak istediğim şey başka.
Bir kral, sarayına bir çobanı getirmiş. Yaşadığımız günlerde değil Eski güzel zamanlarda olmuş bir şey bu. Bir kral büyük bir sürü görmüş kırlarında, İyi otlayan, semizlenen ve her yıl, Yurduna bir hayli gelir sağlayan, Çobanın akıllıca bakımı sayesinde. Kralın gözüne girmiş işini bilen bu çoban. — Sen, demiş, insan çobanı olmaya layıksın; Bırak koyunları, gel insanları yönet; Yurdumun başyargıcı yapıyorum seni. Bizim çoban bırakmış değneğini Almış adalet terazisini eline.
Bu çobanın bütün gördüğü ömründe Bir keşiş, koyunlar, köpekler, Bir de kurtlarmış, hepsi o kadar. Ama sağduyusu varmış, daha ne olsun: Üst tarafı ardından gelmiş, Kısacası çoban iyi bir yargıç olmuş. Tek dostu keşiş bir koşu gelmiş yanına:
— Aman, demiş, gerçek mi düş mü Bu gördüklerim benim?
Sen kralın yanı başında, Sen büyükler arasında ha? Aman krallardan sakın, Kaypaktır sevgileri bunların; Aldatırlar insanı ve işin kötüsü Aldanışın pek pahalıya mal olur sana. Bilmezsin ne beladır bu tutulduğun büyü. Dostça söylüyorum sana, koru kendini. Çoban gülmüş, keşiş devam etmiş:
— Bak şimdiden saray aklını bozmuş. Yılanı kamçı sanmış bir kör vardır hani, Ona benzetiyorum seni:
Bu kör el yordamıyla dolaşırken
Soğuktan uyuşmuş bir yılana dokunmuş;
Kamçı sanıp almış zavallı,
Kuşağından düşürüp yitirdiği
Kendi kamçısı yerine.
Tanrı'ya şükürler edip yürürken
"Aman, nedir o elindeki?"
Demiş yanından geçen biri;
"At şu belalı hayvanı elinden:
Yılan o, yılan!" "Hayır, kamçı," demiş kör.
"Yılan diyorum sana; ne çıkarım olabilir
Nefes tüketmekte; at şu musibeti."
"Ne diye atayım? Benim kamçım eskimişti;
Bu çok daha sağlam. Kıskandın mı yoksa?"
Uzatmayalım, kör inanmamış,
448
449
Az sonra da öbür dünyayı boylamış: Uyuşukluğu geçen yılan Sokuvermiş körü kolundan. Sana gelince, inan bana, Bundan beteri gelecek senin başına.
— Ölümden beter ne olabilir? demiş çoban.
— Ne iğrenç şeyler, görürsün, demiş keşiş.
Dediği de çıkmış peygamber sözü gibi.
Aşağılık türlü saray dolaplarıyla
Kralda kuşku uyandırmışlar
Yargıcın ahlakı ve değeri üstüne.
Ne dedikodular, ne suçlamalar,
Ceza verdiği adamları kışkırtmalar.
Yargıç meğer ne mallara mülklere konmuş,
Ne konaklar, köşkler donatmış!
Kral görmek istemiş bu yaman zenginliği;
Bakmış hiçbir şey yok görünürde,
Yargıç hep o eski yargıç, yoksul, pejmürde:
Bütün sultanlığı buymuş adamın.
— Görünüşe aldanmayın, demişler; Kıymetli taşlara yatırdı parasını;
Koca bir sandığı var dört bir yanı kilitli.
Kendi eliyle açmış sandığı kral,
Yüzsüz curnalcılar bakakalmış aval aval:
Açılan sandıktan çıka çıka
Çoban partalları çıkmış birkaç parça:
Bir takke, bir gocuk, bir çanta, bir değnek.
Bir de kaval olsa gerek.
— Hazinelerim, eski dostlarım, demiş çoban; Yalan dolan, kıskançlık uğramaz semtimize. Kavuşup sarmaşalım yeniden;
Çıkalım bu zengin saraylardan Bir rüyadan çıkar gibi. Kralım, bu taşkınlığımı hoş görün. Düşeceğimi bilmiyor değildim,
450
Yükseklere çıkıverdiğim gün.
Fazla hoşlanıp burdan, kalkıp gidemedim.
Her insan gibi bende de
Yükselme tutkusu vardı bir nebze.
451
BALIKLAR VE
KAVAL ÇALAN ÇOBAN
Anet kıza vurgun Tirsis çoban
Öyle yanık türküler söyler
Öyle sesler çıkarırmış ki kavalından
Mezarlarında ürperirmiş ölüler.
Bir gün yine türküleri, kavalıyla
Yürüyormuş bir dere boyunca.
Kırlarda türlü çiçekler açmış
Tatlı yeller esiyormuş çayırda.
Tirsis çoban bir de bakmış
Sevgilisi balık avlıyor oltasıyla.
Ama şu sersem balıklara bak ki sen
Tutulmuyorlar hiçbiri çoban kızına.
İnsan, hayvan, yüreği taştan
Her yaratığı duygulandıran çoban
Balıkları da büyülerim sanmış,
Ama aldanmış;
Şöyle bir türkü döktürmüş onlara:
— Ey bu akarsuların yurttaşları;
Bırakın sizin o ünlü su perisi
Bekleye dursun derin mağarasında da
Bin kez daha güzelini gelin görün;
Tutsağı olmaktan korkmayın bu güzelin.
Onun zulmü bizleredir yalnız;
Sizler güler yüzlü karşılanırsınız.
Korkmayın, canınıza kıymak istemiyor ki,
Billur gibi bir havuzda besleyecek sizi.
Bir kaçınız bu arada can verirse de
Ne mutlu ölene Anet'in ellerinde.
Hiçbir etkisi olmamış bu söylevin,,
Sağır ve dilsizmiş hepsi dinleyenlerin.
Tirsis çoban ne diller dökse nafile;
Ya, demiş, demek tatlı söz kâr etmiyor size.
Gitmiş upuzun bir ağ getirmiş
Balıklar sürüyle dolmuş içine;
Hepsini Anet'in ayakucuna sermiş.
Ey krallar, koyun değil insan güdenler,
Kimi zaman beyinsiz bir sürüye
Akıl vermek için boşuna nefes tüketenler:
Tatlılıkla getiremezsiniz onları yola.
Laf anlamazlara başka türlü davranmak gerek
Gücünüzü kullanıp ağlarınızı gererek.
452
453
İKİ PAPAĞAN, KRAL VE OĞLU
Biri baba, biri oğlu iki papağan Kral sofrasından geçiniyorlarmış. İki yarıtanrı, onlar da baba oğul Bu papağanlarsız edemiyorlarmış. Dördü de yaşlarına başlarına göre Candan bağlıymışlar birbirine İki baba canciğermiş; Uçarı yürekli iki oğul da Bağdaşıyorlarmış nasılsa. Sofrada, okulda bir prensle olmak Ne şeref bir genç papağan için. Prens, zalim bir cilvesiyle kaderin, Başka kuşları da seviyormuş: Bir serçe, çapkın mı çapkın, Çevrenin en sevdalısı, Bağlamış kendine genç prensi. İki rakip kuş oynaşırken bir gün Bütün delikanlılar gibi Kavgaya çevirmişler oyunu. Serçe, boyuna bakmadan, Öyle gagalar yemiş papağandan, Sürtmüş kanadı yere can çekişir gibi, Kurtulmaz sanmışlar aldığı yaradan. Prens kızıp öldürmüş papağanı.
454
Haberi yetiştirmişler babasına;
Zavallı ihtiyar ciyak ciyak bağırmış;
Ama ne kadar yolunsa, yırtınsa boşuna:
Konuşkan yavrusu gitmiş öbür dünyaya,
Konuşmaz olmuş daha doğrusu;
Öyle olunca da bir kızmış ki babası
Saldırmış kralın oğluna,
Oymuş iki gözünü birden
Ve kaçmış bir çamın tepesine saklanmış.
Orda, tanrıların kucağında,
Tadını çıkarıyormuş aldığı öcün,
Güvenlik içinde, kimseden korkmaksızın.
Kralın ta kendisi gitmiş çağırmış onu:
— Gel dostum, demiş ağlamak neye yarar?
Kin, öç, yas, bitsin artık bunlar.
Duyduğun acı ne kadar büyük de olsa
Haksızlığın bizden yana olduğunu
Söylemek zorundayım sana.
Oğlum sebeb oldu bütün bunlara.
Oğlum mu dedim? Hayır, kaderin işi bu:
Çoktan yazmış ki alınlarımıza,
Ölecek birimizden birinin çocuğu,
Bu yüzden de öteki kör olacak.
Ne olur gelsen de kafesine,
İki baba birbirimizi avutsak?
Papağan demiş ki efendisine:
—- Sayın kralım, nasıl güvenebilirim sana,
Bu benim yaptığımı yaptıktan sonra?
Kaderden söz ediyorsun;
Beni kandıracağını mı sanıyorsun
Senin inançlarına sığmaz uydurmalarla?
Ama ister Tanrı yürütsün ister kader
Bu dünyanın işlerini,
Benim ainıma yazılmış olan da şu ki,
Bu çamın tepesinde
Ya da karanlık bir ormanın köşesinde
455
Bitireceğim son günlerimi, Gözleri görmez olmuş oğlundan uzaklarda. Onu gördükçe kızacaksın elbet bana. Bilmez miyim, kral lokmasıdır öç almak, Tanrılar öç alır da krallar almaz mı? İnanmıyor değilim şu anda, Sana ettiğim kötülüğü Ama çok daha güvenli geliyor bana Senin elinden, gözünden uzak olmak. Canım kralım, git, uğraşma boşuna; Bana haram artık seninle yaşamak. Hem ayrılık azaltır öfkeyi, kini Sevdanın da merhemi olduğu gibi.
DİŞİ ASLANLA DİŞİ AYI
Ana aslan yavrusunu yitirmiş; Avcının biri almış götürmüş. Öyle kükrüyormuş ki mutsuz ana Rahatı kaçmış bütün ormanın. Ne karanlığı, ne sessizliği, Ne de başka büyüleri gecenin Dindirmiş yaygarasını kraliçenin. Hayvanların uyku girmez olmuş gözüne. Sonunda dişi ayı gitmiş yanına:
— Komşu, demiş, bir şey soracağım sana: Bu ormanda sen nice yavrular yedin, Anası babası yok muydu hiçbirinin?
— Vardı. — Vardı da, niçin onlar Kulaklarımızı rahat bıraktılar? Bunca ana susmuş, sen de sussana.
— Nasıl susarım? Var mı benden mutsuz ana? Ah! Oğlum gitti, oğlum!
Ben yaslar içinde ölmeye mahkûmum.
— Peki, ama seni buna mahkûm eden kim?
— Ah kaderim, bana kin besleyen kaderim!
Hep budur söylediği herkesin, her zaman. Mutsuz insanlar, sizin için bu masal. Nedir bunca yakınmalar boşu boşuna.
456
457
Her dertli, kaderi düşman bilir kendine. Tanrıların Hekuba'ya ettiklerine bakıp Kaderinize şükürler etsenize!
458
İKİ SERÜVENCİ VE TILSIM
Hiçbir zafere çiçekli yollardan gidilmez.
Herakles ne yollardan geçmiş, geçmeyen bilmez.
Bu tanrıdan daha zor işler görmüş birine
Ne masallarda rastladım, ne tarihlerde.
Ama alın size bir kahraman ki
Bulup eski zaman tılsımlarından birini
Kondurmuş başına devlet kuşunu
Masal ülkelerinin birinde.
Bir şövalye ve yol arkadaşı
Bir direk görmüşler bir gün
Ve üstünde şöyle bir yazı:
"Ey serüven arayan yolcu!
Hiçbir gezgin şövalyenin
Bulamadığını bulmaksa muradın
Geç şu önündeki selden öteye;
Taştan bir fil göreceksin yerde yatan
Al onu kucağına ve götür bir solukta
Başı göklere değen dağın karşı tepesine."
Şövalyelerden biri su koyvermiş:
— Ya sel azgınsa, demiş;
Ya sular derinse? Hadi geçtik diyelim:
O fili kucaklamak da ne oluyor?
Ne gülünç bir iş bu!
Bunu yazan sivri akıllı, diyelim ki
459
O biçim bir fil hazırlamıştır ki
Dört beş adım taşıyabilir insan;
Ama dağın ta tepesine çıkarmak.
Hem de soluk moluk almadan?
Ölümlülere göre bir iş değil bu.
Ha bak, bu fil eğer cüceler cücesiyse,
Erken doğmuş, minnacık bir filse,
Değnek ucunda taşinabilirse o başka!
O zaman da şerefi nerde bu işin?
Bu yazı alay ediyor gelen geçenle:
Bir çocuk bulmacası bu, bir martaval;
Ama sen istersen filinle kal.
Şövalyelerin fazla akıllısı gitmiş,
Fazla serüven meraklısı kalmış,
Körü körüne atılmış sele,
Akıntılara, derin sulara
Aldırmamış bile.
Ve yazıttaki fili görmüş öbür kıyıda.
Almış götürmüş dağın tepesine.
Bakmış dümdüz bir yer ve bir şehir var orda.
Kucağındaki fil bağırmış birdenbire
Ve silahına sarılan kopmuş gelmiş,
Başka kim olsa hemen bırakır kaçarmış,
Bizimki, kaçmak şöyle dursun,
Canını pahalıya satmak,
Kahramanca ölmek sevdasına düşmüş.
Ama bir de ne görsün bizim şövalye:
Ölmüş krallarının yerine
Taç giydirmek istiyorlar kendisine
İstemem yan cebime koyun demiş,
Nasıl kalkarım altından bu yükün? demiş.
Sixtus'un papa seçilince dediği gibi.
(Papa olmak, kral olmak,
Bir belaya uğramakmış sanki.)
Ama anlaşılmış çok geçmeden yeni kralın
Hiç de yürekten olmadığı nazlanmasının.
460
Kör talih kör atılganlığın ardından gider. Akıllı kişi kimi zaman iyi eder İşe atılmakla akla sormadan, Ya da aklı uzun boylu yormadan.
461
LA ROCHEFOUCAULD'YA
İnsanların davranışlarına bakıp da
Türlü durumlarda nasıl, ne kadar
Hayvanlara benzediklerini gördükçe
Çok kez şöyle demişimdir kendi kendime:
Hayvanların kralı geçinen insan
Daha az kusurlu değil uyruklarından.
Ruh denen hazineden her yaratığa
Bir şeycikler vermiştir doğa:
Bir mayadan yaratılmış bütün canlılar.
Bu sözümü destekleyen örnekler var:
Ben çok kez, av saatlerinde,
Ya güneş sular ülkesine dönerken
Ya da sabah tüllerine bürünürken
Geceyle gündüzün buluşma yerinde
Bir orman kıyısına gider
Tırmanırım bir ağacın doruğuna
Ve oradan, yeni bir Zeus gibi,
Kendi Olymposumun tepesinden,
Yıldırım yağdırırım birden
Gafil bir tavşanın başına.
Bütün ötekiler fundalık üstünde,
Göz tetikte, kulak kirişte,
Kekik kokulu otlara saldırırken,
Bakarım yok oluvermişler ortadan.
462
Tüfek sesini duymaz bütün sürü Yeraltı sığınaklarında alır soluğu. Ama tehlike unutulur; o büyük korku Dağılıverir çok geçmeden. Ve tavşanlar eskisinden daha şen Gelirler gene tüfeğimin önüne. İnsanlar da öyle değil midir sanki? Fırtına kopunca nasıl kaçışır Can derdine düşer de hepsi, Limana varır varmaz gemi Hazırlanırlar yeniden atılmaya Aynı rüzgârlarla aynı belalara. Tıpkı tavşanlar gibi çıkar Kader tüfeğinin önüne gelirler. Bir örnek verelim bu ortak yana: Yabancı köpekler, yurtlarından uzakta, Bir yerden geçmeye kalktılar mı Seyredin yerli köpeklerin bayramını. Kan dökme gayretiyle gözleri döner, Havlaya dişleye kovalarlar Yabancıları sınır dışına kadar. Yükselme, para pul, şan şeref kaygısı da Aynı şeyi yaptırıyor, pekâlâ, Nice davetlilere, nice dalkavuklara, Her meslekten nice insanlara. Hepimizin saldırdığı görülür bir yerde Dışarıdan gelenlerin üstüne. Yosmalarla yazarların ortak huyudur bu: Yeni bir yazar çıkageldi mi yandı! Çöreğin başında az kişi bulunacak: Düzen böyle kurulmuş: Çıkar korunacak. Başka örnekler verebilirim yüzlerce; Ama sözün en kısası en iyisi bence. Sanatın bütün ustalarından öyle gördüm. En güzel konularda bile, Bir şeyler bırakmalı derim
463
Bizi dinleyenlerin düşüncesine. Onun için burada bitirmeyelim sözü. Sağlam bir yanı varsa söylediklerimin Size borçluyumdur onu La Rochefoucauld. Siz ki, büyük olduğunuz ölçüde Alçakgönüllüsünüz, üstelik de Sıkılmadan dinleyemezsiniz bilirim, En yerinde, en hak edilmiş övgüleri; Siz ki, çoktan bilinen adınız sanınızla Şeref kazandırmışsınız Fransa'ya, Büyük adları en bol yetiştiren bu ülkeye, Haddim değil benim size övgüler sunmak Hor görülen masal kitaplarımda. Yalnız izin verin de bari herkes öğrensin Konusunu sizden aldığımı bu şiirin.
464
TÜCCAR, BEYZADE, ŞEHZADE VE ÇOBAN
Yeni dünyalar arayan dört ortak,
Batan bir gemiden kurtulmuşlar, yarıçıplak.
Biri tüccar, biri beyzade,
Biri şehzade, biri de çoban sadece...
Mutsuz kaptan Melissaire'in başına gelen
Onların başına da gelmiş:
Karın doyurmak için bu dört aylak
Para dilenir olmuşlar gelen geçenden.
Başka başka yerlerde doğmuş bu insanları
Hangi kader getirmiş bir araya
Orası çok uzun bir hikâye.
Bir gün bir çeşme başında oturmuşlar
Fakirlerarası bir danıştay kurmuşlar.
Şehzade başlamış kendisi gibi büyüklerin
Başlarına gelen belaları sayıp dökmeye.
Çoban demiş ki: — Durmayalım üstünde
Eski serüvenlerimizin.
Ne iş gelirse elimizden, koyalım ortaya;
Bulalım çaresini ortak derdimizin.
Yanmak yakınmak neye yarar,
Çalışalım, yollar yolunu bulur çalışan!
Bir çoban böyle konuşur mu diyeceksiniz;
Konuşur elbet, neden konuşmasın?
Sizce bütün aklı fikri
465
Yalnız taçlı kafalara mı verdi Tanrı? Her koyun gibi her çoban da Dünyadan habersiz kalacak değil ya! Üç dert ortağı hak vermişler çobana Tüccar demiş: — Ben aritmetik bilirim Ayda şu kadara ders veririm.
— Ben politika öğretirim, demiş şehzade. Beyzadeyse armaların dilinden anlarmış
— Bir okul açar, armaları anlatırım, demiş: Amerika'da kimsenin umrundaymış gibi Armaların o ahmakça kendini öven dili.
— Durun, demiş çoban, güzel konuştunuz Ama ayın otuz gün olduğunu unutuyorsunuz. Neyle geçineceğiz ay sonuna kadar? Bilgilerinize güvenip aç mı kalacağız?
Bana verdiğiniz umut güzel, ama uzak.
Karnım aç benim, yarın bizi kim doyuracak?
Tanrı'ya bıraksak bile yarınımızı,
Bu akşam nasıl doyurabiliriz karnımızı?
Onu düşünmemiz gerek hepsinden önce.
Yiyecekten haber vermiyor sizin bilimler,
Benim ellerim belki verir.
Bunları söylemiş ve sözü uzatmadan
Kalkmış bir ormana gitmiş çoban,
Demet demet çalılar toplayıp gelmiş.
Satılan çalıların parasıyla
O gün de karınları doymuş, ertesi gün de.
Yoksa bizim öğretmen adayları açlıktan
Bilgilerini öbür dünyaya götüreceklermiş.
Şu çıkıyor ki bu serüvenden
Pek o kadar bilgin olmadan da
Karnını doyurabilir insan
Sağlam, kestirme yardımı eldir sağlayan
Yararlanıp doğanın nimetlerinden.
466
ON BİRİNCİ KİTAP
ASLAN
Kaplan padişahmış bir yerde; Bütün hayvanlar emrine amade: Çayırlarında öküz, inek sürü sürü, Ormanlarında geyik tümen tümen: Koyun dersen ovalar dolusu. Derken bir aslan doğmuş komşu ormanda Ufacık, tombalak bir aslan yavrusu. Maşallah demeye gitmiş kaplan; Yavru da elini öpmüş amcasının: Büyükler arasında böyle gerek. Dönüşte kaplan çağırmış veziri tilkiyi Ve anlatmış mutlu olayı. Tilki kaçın kurası, sevinir mi böyle şeye? Tutmuş çenesini, başlamış düşünmeye.
— Ne o? demiş kaplan;
Korkuyor musun yoksa benim komşucuktan?
Babası ölmüş, anası iki büklüm,
Ne yapabilir zavallı yetim?
Acımak gerek böylesine;
Kendi başını kurtarsa yeter,
Başkasına saldırmak nesine?
Tilki başını sallamış:
— Bu türlü yetimlere acımam ben, demiş; Böylesine ya kendini sevdirecek, yaranacaksın,
469
Ya da erkenden icabına bakacaksın.
Dişi, pençesi bir büyüdü mü,
İş işten geçmiş ola.
Bir an kaybetmeye gelmez, Haşmetlim;
Ben bunu bilir, bunu derim.
Üstelik fala da baktım demin:
Kanlı savaş günleri yakın.
Bu aslan kasıp kavuracak ortalığı.
Ya dostluğunu kazanmaya bakmalı,
Ya şimdiden soluğunu kesmeye.
Tilki ne söylese boşuna;
Padişah yatmış gaflet uykusuna.
Yalnız o mu? Bütün millet, toptan.
Bu arada küçük aslan olmuş mu sâna koca aslan!
Başlamış imdat çanları çalmaya,
Korkudan herkeste şafak atmaya.
Ne yapmalı, ne etmeli?
Kimden yardım istemeli?
Vezire başvurulmuş gene,
Bir of çekip demiş ki tilki:
— Telaş edip aslanı kızdırmayın bari,
Olan oldu, ne yapsanız boşuna.
Şuradan buradan yardım gelip de ne olacak?
Gelenlerin karnı nereden doyacak?
Hem aslana koyun, hem bir sürü aç kurda.
İyisi mi doyurun aslanı, olsun bitsin;
Onun gücü bizim birleşiklerin topundan üstün,
Ne diye sırtımızdan geçinsinler boşuna?
Aslanın üç dostu var yalnız, hem de bedava:
Korkmazlığı bir, gürbüzlüğü iki, uyanıklığı üç.
Atın hemen önüne bir koyun, doymazsa bir daha.
O da yetmedi mi, bir öküz verin,
Hem de en beşlisini, esirgemeyin,
Yoksa bütün sürünün gittiğinin resmidir.
Tilkinin bu öğüdü tutulmamış,
Üzüntüden ölmüş zavallı.
Ama Kaplanıştan ve daha bir sürü İstan Bir şey kazanmamış dayatmaktan: Aslan hepsini haklayıp geçmiş başa
Ya aslandan yana olun,
Ya da bırakmayın aslan olsun!
470
471
ZEUS VE OĞLU
Zeus'un bir oğlu olmuş; Babasına çeken bu oğulun ruhu Alabildiğine tanrısalmış. Çocuk ruhu hiçbir şeyi sevmez Onunkiyse kendini çok tez Sevme sevilme kaygılarına salmış. Onda birleşen akıl ve sevgi Geride bırakmış zamanı, o zaman ki Her mevsimi ne çabuk getirir zaten. İlkin güler yüzlü otlar-çiçekler olmuş Olympos'lu gencin yüreğini çelen. Tutkunun bütün hallerini yaşamış: İnce duygular, tatlı ürperişler, Ahlar, vahlar, hepsini, hepsini tatmış. Zeusoğlu'nun doğuştan Bir başka iç zenginliği varmış Öteki tanrıların çocuklarından. Eskiden çok âşık olmuş da sanki Yeniden yaşıyor gibiymiş o günleri: Öylesine kusursuzmuş sevgi işlerinde. Ama Zeus öğrenim görmesini istemiş. Toplamış tanrıları, demiş: — Bugüne dek Tek başıma çektim çevirdim evreni. Ama o kadar değişik işler var ki
472
Bunları yeni tanrılara dağıtmam gerek. Bu sevgili oğlumu almalıyım ele Kanı benim kanım, üstelik de şimdiden Her yanda tapınaklar kurulmuş ona. Her şeyi bilmeli ki hak etsin Ölümsüzler katına yükselmeyi. Böyle demiş eli şimşekli tanrı. Ötekiler alkışlamış: — Bu üstün zekâ Her şeyi çabucak kavrar demişler. Savaş Tanrısı atılmış hemen:
— Ben sanatımı kendim öğretirim ona, Ne kahramanlar yetiştirdi bu sanat, demiş; Ne şanlar, ne ülkeler kazandırdı Olympos'a.
— Ben de çalgı öğretmeni olurum onun, Demiş sarışın ve bilgin Apollon.
— Ben de, demiş aslan postlu Herakles, Yenmesini öğretirim ona kötülükleri; Dizginlemesini zehir saçan azgınlıkları, Yüreklerde ölüp dirilen o ejderhaları. Yumuşak keyiflerin düşmanıyım ben, Çiğnenmemiş yeni yollar öğrenir benden Erdem adımlarıyla şereflere götüren. Sıra Sevgi Tanrısı'na gelince
— Benimle öğrenemeyeceği şey yoktur.
Sevginin dediği doğrudur; Neyin hakkından gelinmez Kafa istekle birleşir birleşmez.
473
ÇİFTÇİ, KÖPEK VE TİLKİ
Kurt da, tilki de belalı komşulardır: Ben olsam onlara yakın ev kurmam. Bir çiftçinin tavuklarını dikizliyormuş. Tilkinin biri sabah akşam. Kurnazların kurnazı olduğu halde Bir türlü gerçekleştirememiş nedense Tavuklar üstüne kuyduğu hayalleri. Açlık bir yandan, can korkusu bir yandan: Nasıl çıksın tilki işin içinden. — Hey Allahım, demiş; şu bir sürü enayi Korkusuzca hiçe mi sayacaklar beni? Nedir çektiğim: Git gel, çalış, didin, Bin bir türlü kurnazlık düşün. Bu arada şu kaba köylü yan yatsın. Keyfine baksın evinde; Horozu tavuğu satsın, para kazansın; Kesip, haşlayıp çengellere assın; Bense, usta geçinen ben, ben tilki, Fit olayım kart bir horoza bile! Sorarım öyleyse Sayın Zeus Baba'ya, Ne diye bu tilkilik işini verdi bana? Zeus'a da, Olympos'a da yemin: Duyacaklar nasıl öç aldığını tilkinin. Beklemiş, dünyayı afyonlamakta cömert
474
Sisli, puslu bir geceyi.
Bakmış horul horul uyuyor millet:
Ev sahibi, uşakları, köpekleri,
Horozları, tavukları, piliçleri.
Üstelik çiftçi, alay eder gibi tilkiyle,
Kümes kapısını açık bırakmış, budala.
Tilki bir tur atıp çevrede
Girmiş ne zamandır girmek istediği yere.
Kasmış kavurmuş, kana boyamış ortalığı.
Gün ağarınca serilmiş gözler önüne
Zalim tilkinin neler yaptığı:
Sürüyle ölü, kan revan içinde.
Güneş görmemek için bu korkunç sahneyi
Dönecekmiş nerdeyse çıktığı denize.
Böylesini güneş yalnız, Apollon'un
Mağrur Agamemnon'a kızıp da
Çevresine ölüm saçtığı zaman görmüş:
Bir gece içinde
Bütün Yunan ordusu kırılmış neredeyse.
Bir de azgın Aias, çıkıp çadırından
Koyunları, tekeleri kesip biçtiği zaman,
Köf öfkesiyle öldürdüğünü sanarak
Rakibi Odysseus'u ve ona haksız yere
Akhilleus'un silahlarını verenleri.
Tilki Aias kesilip tavukların başına,
Almış götürmüş götürebildiğini,
Üst tarafını bırakmış serili yerde.
Bütün yapabildiği çiftçinin,
Başına böyle işler gelen her çiftçi gibi,
Bağırıp çağırmak olmuş adamlarına
Ve en çok da köpeğine:
— Geberesi hayvan, demiş, boğmah seni; Haber verip önleyemez miydin bunu?
— Ya siz, demiş köpek, sizin aklınız neredeydi? Siz mal sahibi, siz horoz tavuk yiyen ağa,
Siz kümesi kapamadan uyuyacaksınız da,
475
Ben köpek, hiçbir çıkarım olmadan, Ben mi olacağım tatlı uykularımdan?
Doğru söylemiş köpek;
Hep beğenirdik bu sözleri
Bir efendi ağzından işitsek.
Ama söyleyen köpek olduğu için sadece,
Dinlememiş bile kimse.
Basmışlar zavallıya kırbacı.
Ey sen, herhangi bir aile babası,
(Bu şerefini hiç kıskanmadım doğrusu)
Sen uyurken başkasının gözüne güvenmek
Pek akıl kârı olmasa gerek.
En geç sen yat,
Kapıları da kendin kapat.
Önem verdiğin bir işte
Hiçbir aracıya güvenme.
476
BİRMOĞOLUN RÜYASI
Eskiden bir Moğol, Moğolistan'da, Bir veziri cennette görmüş, rüyasında. Cennette vezir olmaz, ama görmüş işte adam; Hem de hurili melekli bahçelerde. Aynı rüyada gördüğü bir dervişse Cehennem alevlerinde yanıyormuş; En mutsuzlar bile açıyormuş adama. Bunda bir iş var, demiş Moğol uyanınca: Cehennemlik cennette, Cennetlik cehennemde! Gitmiş rüyadan anlayan birini bulmuş; Böyle böyle, demiş, bu ne biçim düş? — Merak etmeyin, demiş rüyacıbaşı; Karanlık değil bu rüyanın anlamı. Bu işlerden biraz anlıyorsam, bence, Tanrılar bir öğüt vermek istemiş size: O vezir zaman zaman bırakıp sarayları, Tek başına bir köşeye çekilirmiş; O dervişse ikide bir bırakıp köşesini, Vezire yaranmaya gelirmiş.
Bu yoruma diyecek yok ama, Ben de bir çift söz etmek isterim Yalnızlık sevgisinden yana:
477
Neler neler bulur köşesinde insan
Başı belaya girmeden;
Ne temiz keyifler tadar, bedava;
Gökten rahmet yağar gibi üstüne.
Ne gizli tatlar bulmuşumdur yalnızlıkta!
Nerede o eskiden, herkesten uzakta,
Serin gölgeliklerinde yattığım yerler?
Bir gitsem, kim karışır orada keyfime?
Bir silinse kafamdan saraylar, şehirler;
Dokuz Kızlar seslense yine gökten,
İçimde uyuyan şaire.
Görmediklerimi gösterseler bana yukarıda,
Yıldızlarla kıpır kıpır karanlıklarda.
Öğrensem serseri gezegenlerden
İnsanoğlunun kaderini,
Geçmişini geleceğini.
Bu büyük düşünceler beni aşsa bile
Oturur seyrederdim dünyayı
Dere kıyısında, bir çimende.
Şiir yazardım allı morlu
Çiçek açar gibi kıyılarda.
Altını gümüşü eksik olsun dünyanın
Yaldızı, ceviz kaplaması neme gerek
Yattığım odanın?
Daha mı derin, daha mı tatlı sanki
Zengin yerde uyunan uyku?
Çekilir uyurum tenha köşemde.
Ölülere karışma vaktim gelince de
Gözüm arkada kalmadan,
Alır başımı giderim
Kalenderce yaşadığım dünyadan.
ASLAN, MAYMUN VE İKİ EŞEK
478
Aslan ahlak dersi almak istemiş Ülkesini daha iyi yönetmek için; Çağırtmış maymunu bir gün: Çünkü hayvanlar arasında maymun Bizde üniversite hocası neyse odur. Hocanın verdiği ilk ders şu olur:
— Yüce Kral, der, bilgece bir yönetim için Yurtseverliğin daha ağır basması şarttır Genel olarak özseverlik denilen
Bir çeşit duygudan, ki bu duygu Biz hayvanlarda görülen Bütün kusurların başlıca kaynağıdır. Bu duyguyu koparıp atmak Öyle bir günde başarılacak Küçük işlerden değildir. Ne mutlu bize eğer bu sevgiyi Biraz olsun dizginleyebilirsek, Bu yolu tutmakla yüce Sultanımız İki şeye düşmekten kurtulur: Gülünç olmak bir, haksız olmak iki. Yüce Sultan demiş ki:
— Sen bu iki şeyi iki örnekle anlat.
Her soy, her meslek, demiş hukuk doktoru. (En başa da bizimkini koyabilirim)
479
Kendini üstün sayar, hem de kat kat,
Başkalarının tümünden:
Bütün ötekiler görgüsüz, bilgisizdir
Hepsi akla karşı saygısızdır.
Bol keseden hep atar tutarız böyle.
Özseverlik bir başka oyun oynatır bize:
Kendimizi değil de benzerimizi yüceltiriz;
Benzerimizi çıkardık mı göklere
Biz de ardından yükseliriz.
Yukarıda bütün söylediklerimden şu çıkar ki
Bu dünyada nice üstünlükler sahtedir;
Bilgiçlik eden, ün sağlamayı becerenler
Bilginlerden çok bilgisizlerdir.
Geçen gün önümde yürüyen iki eşek
Sözü biri bırakıp biri alarak
Övdükçe övüyorlardı birbirini.
Biri şöyle diyordu meslektaşına:
"Aman bayım, ne haksız, ne budala, değil mi
İnsan denen o sözde kusursuz yaratık?
Neden dil uzatır bizim şanlı adımıza?
Nerede cahil, kaba, sersem birini görse
Eşek diyor hemen, bu ne küstahlık!
Bir söz daha ediyor böyle yersizce:
Anırmak diyor bizim söylevlerimize.
Gülünç oluyor doğrusu insanlar,
Bizi alçaltıp kendilerini yücelttikçe.
Ne demek? Siz konuştunuz mu örneğin,
Onların hatiplerine susmak düşer.
Anıran onlar asıl, ama ne derse desinler:
Siz beni anlıyorsunuz,
Ben de sizi anlıyorum ya, yeter.
Hele nedir o sizin, türkü söylerken
Çıkardığınız tanrısal sesler!
Bülbül acemi çaylak kalır yanınızda;
Ayağınıza su dökemez Tenor Lamber."
O bitirince aldı öteki:
480
"Aman Üstat, asıl güzel ses sizinki..."
Bu minval üzere pohpohlaşan bu iki eşek
Bununla yetinmeyerek
Gidip şehir şehir dolaşır dururlar
Birbirinin eşekliğini överek.
Her biri aklı sıra yükselecek
Benzerlerini çıkardığı göklere;
Verdiği değer dönüp kendine gelecek.
Böyle çoklarını tanırım ben,
Yalnız eşekler arasında değil,
Kaderin daha yüksek yerlere oturttuğu
Nice ağalar beyler arasında.
Korkmasalar haşmetli diyecekler birbirine
Sayın, soylu sözlerini küçümseyerek.
Belki gereğinden fazla ileri gittim,
Ama Haşmetli Efendimiz bunları
Bir sır olarak saklarlar sanırım.
Efendimizin benden istedikleri
Bir örnek vermekti sadece
Özseverliğin bizi nasıl gülünç edeceğine.
Haksızlığa nasıl düşürdüğüne gelince
O bahis daha uzundur,
Bir başka güne kalsa daha iyi olur.
Sözü böylece bitirmiş maymun. Kimselerden duymadım sayın doktorun Haksızlığa nasıl bir örnek verdiğini. Vermemiştir, çünkü o bahis netameli. Bizim yaman hocaysa elbet biliyordu Bu aslanın ne mene bir haşmetli olduğunu.
481
KURTLA TİLKİ
Ezop tilkiyi neden tutar eni konu? Kurnazlıktan yana eşi yoktur diye mi? Gerçekten öyle midir bilmem doğrusu: Canını kurtarmak ya da can almak gerekti mi Kurt daha az mı marifetlidir? Bana kalırsa o daha çok oyunlar bilir Ustamla tartışabilirim bu konuda. Ama şu anlatacağım olayda Tilkiye düşüyor bütün şeref payı.
Tilki bir gece sapsarı dolunayı
Issız bir kuyunun dibinde görmüş.
Bu yusyuvarlak ışıltılı nesne
Kocaman bir peynir gibi gelmiş kendisine.
Kuyuda asılı iki bakraç varmış
Biri inerken öteki çıkarmış.
Açlıktan gözü dönmüş tilki ne yapsın,
Atlamış kuyu dibindeki bakracın
Yukarıda tuttuğu bakraca
Ve hop inivermiş aşağıya.
Peyniri ara da bul suda!
Yukarı da çıkabilirsen çık:
İşte şimdi yandık, demiş bizimki.
Öyle ya nasıl çıkabilir?
482
Bir başka aç çıkagelecek de