Blog Sitem
  Soylev bize ne soyler
 

SÖYLEV, BİZE NE SÖYLER?

Mustafa Kemal Atatürk, 1927 yılında Cumhuriyet Halk Fırkası’nın İkinci Kongresi’nde altı gün süren uzun bir konuşma yaptı. 15 Ekim’de başlayıp 20 Ekim’e kadar süren ve Ulusal Bağımsızlık Savaşı ile Türk Devrimi’nin nasıl yapıldığını, bu süreçte ne tür güçlüklere göğüs gerildiğini, hangi aşamalardan geçilerek Cumhuriyet’in kurulduğunu ve o günlere ulaşıldığını içeren bu uzun konuşma, Nutuk (Söylev) olarak bilinir. Bu yıl Söylev’in 85. yıldönümüdür. 

Cumhuriyet’e ve Atatürk’e karşı düşünce ve eylemlerin artmasının da etkisiyle olsa gerek, bazı “Atatürkçüler”, bir önlem olabileceğini sanarak Söylev’in okullarda ders kitabı olarak okutulmasını istiyorlar. Yine Söylev’in 85. yıldönümü nedeniyle, “Cumhuriyet Halk Partisi’nin tüm yurt yüzeyindeki örgütüyle, konferanslarla, şenliklerle, TV/radyo programlarıyla, okuma oturumlarıyla, söylev seçkilerini bastırıp dağıtarak” kutlamalar yapması talep ediliyor. 

Bu tür önerilerin gerçekleşmesi gibi bir olasılığın sözkonusu olmadığı açıktır. AKP iktidarının da Milli Eğitim Bakanlığı’nın da Atatürk’e ve eserlerine karşı nasıl bir yaklaşım içinde olduğu ortadayken, okullarda Söylev’in ders olarak okutulmasını talep etmenin duvara konuşmaktan farkı yoktur. Yine Atatürk’ü “katliamcı” olarak gören birini milletvekili yapmakta sakınca görmeyen bugünkü CHP yönetiminin Söylev’in 85. yıldönümü dolayısıyla etkinler yapmasını beklemek de hayalciliktir. 

Ne var ki asıl sorgulanması gereken, hükümetten ve CHP’den bu tür isteklerde bulunmanın yerinde olup olmadığıdır. Bu tür talepler, günlük siyasal gelişmeler karşısında hiçbir anlam ifade etmeyen ve etki taşımayan gereksiz çıkışlardır. 

Öncelikle şu sorular üzerinde biraz düşünelim: 

Günümüzün sorunları için Söylev bize ne söyler? Söylev’i okuduğumuzda bugünlere nasıl geldiğimizi anlayabilir miyiz? Türkiye’nin, özellikle 1945’ten sonra bağımsızlığını nasıl yitirdiğini, Cumhuriyet karşıtı güçlerin nasıl adım adım iktidara tırmandığını, ordunun ve her işi orduya devrederek Cumhuriyeti güvence içinde tuttuklarını sanan “tören Atatürkçülerinin” nasıl gaflet içinde hareket ettiklerini Söylev’den öğrenebilir miyiz? Türkiye’nin askeri, mali, siyasi ve kültürel alanda Batı emperyalizmin kucağına nasıl düştüğünün hikâyesi Söylev’de var mı? Şeyh sakalı sıvazlayan ikiyüzlü politikacıların bir yandan Atatürkçülüğü dillerinden düşürmezken, diğer yandan Mustafa Kemal’in kurduğu Cumhuriyet’e nasıl ihanet etiklerini Söylev’i okuyarak anlayabilir miyiz? ABD, AB, IMF, Dünya Bankası, NATO, özelleştirmeler yoluyla ulusal devletin ve ulusal ekonominin tasfiye edilmesi, kültür emperyalizmi sonucu işbirlikçi bir kesim yetiştirilmesi, liberal ekonomi politikalarıyla milli kaynakların talan edilmesinin öyküsü, demokrasi adı altında bir liderler oligarşisinin egemen kılınması, “din ve vicdan özgürlüğü” diye diye laikliğin tepelenmesi… Söylev, bütün bunların nasıl gerçekleştiğini anlatır mı bize? 

Genç kuşaklara Söylev okutarak, okullarda Söylev’i bir ders haline getirerek, bütün bu bahsettiğim soruların yanıtını verebilir miyiz? 

Bu tür öneriler günümüzün yakıcı sorunlarına yanıt vermeyen, kolaycı ve ezberci bir yaklaşımı yansıtan sözde “çözümlerdir”, dogmatik bir anlayışın dışavurumudur. 


Öncelikle şu iyice anlaşılmalıdır ki Söylev, bir ders kitabı olsun diye kaleme alınmamıştır. Daha 18 yaşına bile gelmemiş gencecik çocuklara, oldukça teknik bir içeriğe sahip olan bu kitabı okullarda ders olarak okutmak, tam tersi yönde etkiler yaratacaktır. On yıllardır, Devrim Tarihi derslerini kalıplaşmış ve bıktırıcı bir şekilde vermenin, aslında hiç de Cumhuriyet’e ve devrimlere sahip çıkacak bir gençlik yetişmesine yaramadığı bugün apaçık bir şekilde ortaya çıkmışken, hâlâ Söylev’in bir ders olarak okutulmasını istemenin gösteriş yapmaktan öte bir anlamı yoktur. 

1927 yılında yapılan CHF Kongresi'nde okunan Söylev, Ulusal Bağımsız Savaşı’nın, onun lideri tarafından yapılan kapsamlı bir değerlendirmesidir. Ana hatlarıyla 1919 ile 1927 arası dönemi kapsar. Hatta 1927’ye bile ulaşmaz tam anlamıyla… Ama bu değerlendirmenin 1923'de ya da hemen sonraki bir tarihte değil de, 1927'de yapılmış olması anlamlıdır. Zira 1927 tarihi, İzmir suikastının sonrası bir dönemi işaret etmektedir. Kemalist harekete karşı eski İttihatçılardan ve bizzat Kemalist önder kadronun içinden gelişen “muhalefet” hareketi, bu tarihte ve bahsettiğim suikast girişimi sonrasında tasfiye edilmiştir. Söylev, bir anlamda bu gelişmelerin hemen sonrasında Mustafa Kemal'in verdiği bir çeşit "hesap", bugünlere nasıl ve kimlerle mücadele edilerek gelindiğinin değerlendirmesidir, o kadar… 

Peki, 1927 sonrası dönemle ilgili ne vardır Söylev’de? Oysa biz Cumhuriyetimizi 1927’den sonra kaybettik! Daha doğrusu, Atatürk öldükten sonra, özellikle de 1945’i izleyen dönemde… Öğrenmemiz ve öğretmemiz gereken asıl bu dönemdir. Ve onu da Söylev’de bulamazsınız! 

Kuşkusuz İstiklal Savaşı ve sonrasında Türk Devrimine direnen güçlerle bugünün işbirlikçileri arasında bir paralellik kurulabilir. Mustafa Kemal’in, Söylev’in her satırında parlayan bağımsızlıkçı ruhu ve Aydınlanmacı bakışı bugün için de yol göstericidir. Ama daha sonraki süreç içinde, bugünlere hangi alçaklıklarla geldiğimizi, kimlerin Cumhuriyet’e nasıl ihanet ettiğini ortaya koymak için Söylev’in sayfalarında dolaşmak dolaylı ve oldukça sıkıcı bir yoldur. Karşıdevrimin öyküsü, Türk Devrimi’nin hikâyesinden farklıdır. Çünkü 1920’li yılların koşullarıyla bugünün koşulları çok farklıdır. 

Dogmatizm, salt dine özgü bir kavram değildir. Ama en açık şekilde din alanında gözlemlendiği için, “dogmatizm=din” gibi bir yanlış düşünce oluşmuştur. Dogmatizm, içinde bulunulan koşulları, bir olayı ya da olguyu yaratan şartları dikkate almadan, o olay ya da olguya özgü yanları göz ardı ederek, ezberlenmiş belli kalıplar içinde düşünmek ve hareket etmektir. 

Türkiye, 20. yüzyılın başında bir ulusal bağımsızlık savaşı ve onu izleyen bir “devrim” ile kuruldu. Bu sürecin tarihini ve o tarihin dönüm noktalarını hepimiz biliyoruz, yinelemeye gerek yok. Mustafa Kemal ve arkadaşları, bu işe soyunurken neyi taklit ettiler peki? Geçmişe bakarak kendilerine neyi örnek aldılar? Fransız İhtilali’nin ve Aydınlanmanın kimi değerlerini benimseyip yaşama geçirmeye çalıştıklarını biliyoruz, ama pratik eylem alanında model aldıkları bir süreç var mıydı? Örneğin Sivas Kongresi'ni toplamadan önce, tarihe bakıp bu girişimin bir benzerini mi aradılar? Ya da basacak bir Bastille mi aradılar Türkiye’de mesela? 

Mustafa Kemal, "biz ilhamımızı gökten ve gaipten değil, yaşamın kendisinden alıyoruz" diyordu. Kısacası, nakilci değil akılcı insanlar oldukları için ulusal bağımsızlık savaşı zafere ulaştı, “devrim” başarılı oldu. O günkü koşulların elverdiği ölçüde tabii… Daha sonra o akılcılıktan uzaklaşıldığı oranda da Kemalist Cumhuriyet karaya oturdu, karşıdevrim başarı kazandı. 

Yaklaşık yüz yıl sonra bugün, “ikinci kurtuluş savaşı” verme iddiasında olanlar ne yapacak peki? Akılcı bir şekilde mi davranacaklar? Yoksa kendi tarihimiz bile olsa, taklide mi soyunacağız? Örneğin Mustafa Kemal Samsun'a çıktı diye biz de Samsun'a mı çıkacağız yine? Sivas'ta bir kongre toplandı diye biz de bir kongre mi toplayacağız yeniden? Örnekler çoğaltılabilir. Bu şekilde davranmak, açıktır ki dogmatizmdir ve başarısız olmaya mahkûmdur. 

Bugün yapılması gereken ilk şey, kurtuluş savaşı ve devrim yıllarına bakmak ve kimi benzerlikler bularak bugün de aynı şekilde hareket etmek değildir. Bugün yapılması gereken, bilimsel bir dünya görüşü ile Türkiye ve dünyayı doğru bir şekilde okuyabilmek, ona göre bir yön tayin etmektir. 1920'li yıllarda yapılanları yalınkat bir bakışla taklit etmek değil, Milli Mücadele'nin özünü oluşturan tam bağımsızlık anlayışını esas alarak günümüz dünyasını gerçekçi bir şekilde ele alabilmektir yapmamız gereken...

Örneğin 1920'lerde Türkiye toplumunda, belirgin ve siyasal süreci etkileyecek netlikte bir sınıflaşma yoktu. Bir ulusal bilinç hiç yoktu. Bir sanayi ve işçi sınıfı da yoktu. Burjuvazi de yoktu. Olanı da “gayri milli” idi. Aydın kesimi, bugünkü ile kıyaslanamayacak derecede sayı ve nitelik olarak zayıftı. İletişim ve ulaşım imkânları bugün ile karşılaştırılamayacak derecede ilkel düzeyde idi. Eğitim düzeyi hayal edilemeyecek derecede düşüktü. Milli gelir yerlerde sürünüyordu. Ordusu, polisi, bürokrasisi ile devlet gücü felç olmuş durumdaydı. 

Oysa şimdi, bunların hepsi var. Bütün eksikliklerine, kusurlarına, sakatlanmış hallerine rağmen var! Ve o günlerden bugüne, 90 yıllık bir siyasal deneyim birikimi, toplumsal gelişmişlik düzeyi de var. O zaman siyasal mücadeleye soyunacak kişilerin, bu somut koşulların durumunu, bu farklılığı ve gelişimi analiz etmesi ve yüz yıl sonrasıyla öncesi arasında, bu alanlardaki değişimi görmesi gerekir. 

Söylev okuyarak ve okutarak, ne bugünü anlayabilirsiniz ne de yaşananlara müdahale edebilirsiniz. Bu tür bir yaklaşım da dogmatizmin bir başka türüdür.  

Bundan birkaç yıl önce Org. Hilmi Özkök de “Sıkıntıya düşünce Nutuk’u okuyun” demişti. (Cumhuriyet, 29.8.2004) Bu tür sözde “Atatürkçülerin” Türkiye’yi nerelere getirdiğini yaşayarak gördük. Ama Söylev'i samimi bir şekilde okuyanların, Org. Özkök ve onunla aynı paralelde hareket edenler karşısında nasıl çaresiz kaldıklarını da yine yaşayarak gördük. Yani Söylev'i okumaları onları kurtarmadı. Çünkü Mehmet Akif’in de dediği gibi; 

Lafzı muhkem, yalnız anlaşılan, Kur’an’ın 
Çünkü kaydında değil, hiçbirimiz mânânın; 
Ya açar Nazm-ı Celil’in, bakarız yaprağına 
Yâhut üfler geçeriz bir ölünün toprağına. 
İnmemiştir hele Kur’an, bunu hakkıyla bilin 
Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için! 

Bu “Nutuk-severler”in Nutuk’a yaklaşımı da, Kuran’ı mezarlıkta okuyan ya da fal bakmak için eline alanlardan pek farklı değil ne yazık ki… Bu şekilci kafa yapısından kurtulamadıktan sonra, sadece Söylev’i değil, 30 ciltlik “Atatürk’ün Bütün Eserleri”ni okusan ne fayda?





Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Siteniz:
Mesajın:

 
  Bugün 6 ziyaretçikişi burdaydı!