Blog Sitem
  Tarihi Hikayeler Kisa kisa
 

 
Ahde Vefa
Hz. Ömer arkadaşlarıyla sohbet ederken, huzura üç genç girerler. Derler ki:
-Ey halife, bu aramızdaki arkadaş bizim babamızı öldürdü. Ne gerekiyorsa lütfen yerine getirin.
Bu söz üzerine Hz.Ömer suçlanan gence dönerek:
-Söyledikleri doğu mu diye sorar.
Suçlanan genç der ki:
-Evet doğru.
Bu söz üzerine Hz Ömer anlat bakalım nasıl oldu diye sorar:
Bunun üzerine genç anlatmaya başlar:
-Ben bulunduğum kasabada hali vakti yerinde olan bir insanım, ailemle beraber gezmeye çıktık, kader bizi arkadaşların bulunduğu yere getirdi. Affedersiniz hayvanlarımın arasında bir güzel atım var ki gören bir defa daha bakıyor. Hayvana ne yaptıysam bu arkadaşların bahçesinden meyve koparmasına engel olamadım; arkadaşların babası içerden hışımla çıktı atıma bir taş attı, atım oracıkta öldü. Nefsime bu durum ağır geldi, ben
de bir taş attım, babası öldü. Kaçmak istedim fakat arkadaşlar beni yakaladı, durum bundan ibaret.
Bu söz üzerine Hz Ömer:
-Söyleyecek bir şey yok, bu suçun cezası idam. Madem suçunu da kabul ettin, dedi.
Bu sözden sonra delikanlı söz alarak:
-Efendim bir özrüm var, diyerek konuşmaya başladı.
-Ben memleketinde zengin bir insanım, babam rahmetli olmadan bana epey bir altın bıraktı. Gelirken kardeşim küçük olduğu için saklamak zorunda kaldım. Şimdi siz bu cezayı infaz ederseniz yetimin hakkını zayi ettiğiniz için Allah indinde sorumlu olursunuz. Bana üç gün izin
verirseniz ben emaneti kardeşime teslim eder gelirim. Bu üç gün için de yerime birini bulurum, der.
Hz. Ömer dayanamaz der ki:
-Bu topluluğa yabancı birisin, senin yerine kim kalır ki?!
Sözün burasında genç adam ortama bir göz atar, der ki:
-Bu zat benim yerime kalır.
O zat Hz. Peygamber Efendimizin en iyi arkadaşlarından, Amr İbni As'dan başkası değildir.
Hz.Ömer Amr'a dönerek:
-Ey Amr, delikanlıyı duydun, der.
O yüce sahabi:
-Evet, ben kefilim" der ve genç adam serbest bırakılır. 
Üçüncü günün sonunda vakit dolmak üzere ama gençten bir haber yoktur.
Medine'nin ileri gelenleri Hz. Ömer'e çıkarak gencin gelmeyeceği, dolayısıyla Amr İbni As'a verilecek idam yerine maktulün diyetini vermeyi teklif ederler. Fakat gençler razı olmaz ve babamızın kanı yerde kalsın istemiyoruz derler.
Hz. Ömer kendinden beklenen cevabı verir der ki:
-Bu kefil babam olsa fark etmez, cezayı infaz ederim.
Amr İbni As ise tam bir teslimiyet içerisinde der ki:
-Biz de sözümün arkasındayız.
Bu arada kalabalıkta bir dalgalanma olur ve insanların arasından genç görünür. Hz. Ömer gence dönerek der ki:
-Evladım gelmeme gibi önemli bir nedenin vardı neden geldin?
Genç vakurla başını kaldırır ve (günümüz insanı için pek de önemli olmayan):
-AHDE VEFASIZLIK ETTİ, demeyesiniz diye geldim der.
Hz.Ömer başını bu defa çevirir ve Amr İbni As'a der ki:
-Ey Amr, sen bu delikanlıyı tanımıyorsun nasıl oldu onun yerine kefil oldun.
Amr İbni As, vakurla kanımızı donduracak bir cevap verir:
-Bu kadar insanin içerisinden beni seçti. İNSANLIK ÖLDÜ, dedirtmemek için kabul ettim, der.
Sıra gençlere gelir, derler ki:
-Biz bu davadan vazgeçiyoruz.
Bu sözün üzerine Hz Ömer:
-Ne oldu, biraz evvel babamızın kanı yerde kalmasın diyordunuz, ne oldu da vazgeçiyorsunuz?,der.
Gençlerin cevabı da dehşetlidir:
-MERHAMETLİ İNSAN KALMADI, demeyesiniz diye..
 
Albert Einstein'in Atatürk'e yazdığı mektup
 
Ülkemiz tarihi boyunca işçi göçü ve beyin göçü vermiştir. Hala da vermektedir. Ancak ülkemizin tarihinde öyle bir dönem var ki o dönem beyin göçü almışız. Almanya'da, Hitler karşıtı bilim adamları, Hitler’in iktidara gelişiyle birlikte görevlerinden alınmaya başlanmışlardır.
Bu bilim adamları başlıca iki ülkeyi tercih etmişlerdir.
1-ABD
2-Türkiye Cumhuriyeti...

Einstein o dönem Atatürk'e 40 bilim adamının ismini önermiş ve Atatürk çok başarılı bu bilim adamlarını Türkiye'ye davet etmiştir. Ve bu 40 bilim adamı İstanbul Üniversitesi ve Ankara DTCF'de görev alarak, ülkemizde modern bilimin ve üniversitenin başlamasına diğer Türk bilim adamları ile birlikte öncülük etmişlerdir. İşte ülkemizin tarihte aldığı en büyük beyin göçünün hikayesi... Aşağıda Einstein'in Atatürk'e bu konu ile ilgili olarak yazdığı mektup vardır. Bu mektup bugün, Başbakanlığa bağlı Cumhuriyet Arşivi’nde bulunmaktadır. Dönemin Başbakanı İsmet İnönü ve Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip Bey'in imzalarıyla...

Ekselansları Atatürk

OSE Dünya Birliği'nin şeref başkanı olarak, Almanya'dan 40 profesörle doktorun bilimsel ve tıbbi çalışmalarına Türkiye'de devam etmelerine müsaade vermeniz için başvuruda bulunmayı ekselanslarından rica ediyorum. Sözü edilen kişiler, Almanya'da halen yürürlükte olan yasalar nedeni ile mesleklerini icra edememektedirler. Çoğu geniş tecrübe, bilgi ve ilmi liyakat sahibi bulunan bu kişiler, yeni bir ülkede yaşadıkları takdirde son derece faydalı olacaklarını ispat edebilirler.
Ekselanslarından ülkenizde yerleşmeleri ve çalışmalarına devam etmeleri için izin vermeniz konusunda başvuruda bulunduğumuz tecrübe sahibi uzman ve seçkin akademisyen olan bu 40 kişi, birliğimize yapılan çok sayıda müracaat arasından seçilmişlerdir. Bu ilim adamları, hükümetinizin talimatları doğrultusunda kurumlarınızın herhangi birinde bir yıl boyunca hiçbir karşılık beklemeden çalışmayı arzu etmektedirler.
Ekselanslarının sadık hizmetkarı olmaktan şeref duyan
Prof. Albert Einstein

Atatürk Hakkında Bilmedikleriniz...
*Atatürk`ün dünyada `başöğretmen' sıfatlı tek lider olduğunu,
*Bir geometri kitabı yazdığını,
*Üçgen, açı, dikdörtgen gibi ve 48 tane geometri teriminin (Türkçe) isim babasının bizzat Mustafa Kemal olduğunu,
*Norveççe`de `Atatürk gibi olmak` diye bir deyim olduğunu.
''Atatürk'' çiçeği'nin adını, çiçeği bulan Wanderbit Üniversitesi profesörlerinden doktor Kirk Landın`in koyduğunu ve bu çiçeğin tüm dünyada bu isimle üretilip satıldığını,
*Yunan başkomutanı Trikopis`in, hiçbir zorlama ve baskı olmadan her Cumhuriyet bayramında Atina'daki Türk büyükelçiliğine giderek, Atatürk`ün resminin önüne geçtiğini ve saygı duruşunda bulunduğunu,
*''Mimber'' adında bir gazete çıkarttığını ve 52 sayı yayımlanan gazetede ilk defa sansür kelimesi geçtiğini,
*Kurtuluş Savaşı’nda rütbe alan bir çok kadın askerlerimizin olduğu, dünya tarihine geçen tek bir üsteğmenimizin olduğunu, Üst teğmen Kara Fatma'nın 700 erkek, 43 kadından oluşan bir müfrezenin reisliğine bizzat Atatürk tarafından atanmış olduğunu,
*Bir röportajda Birleşmiş Milletlere üye olmayı düşünüyor musunuz?" diye sorulduğunda "Şartlarımızı koyarız, kabullerine bağlı. Biz müracaat etmeyiz üye olmak için, davet gelirse düşünürüz" dediğini ve bunun üzerine BM yasasının değiştirildiğini ve üyeliğe davet edilen ilk ülkenin Türkiye Cumhuriyeti olduğunu,
*1938'de, General McArthur'un en zor, en problemli, en buhranlı döneminde, danışman, senatör ve bakanlarından oluşan yüz yirmiden fazla kişiye; "Şu anda hiçbirinizi değil, büyük istidadı ile Mustafa Kemal'i görmek için neler vermezdim" dediğini,
*1938'de Ata`nın ölümünde Tahran gazetesinde yayınlanan bir şiirde;
"Allah bir ülkeye yardım etmek isterse onun elinden tutmak isterse başına Mustafa Kemal gibi lider getirir" denildiğini,
*1996'da Haiti Cumhurbaşkanının vasiyetinde, mezar taşına yazılmasını istediği metinde; "Bütün ömrüm boyunca Türkiye'nin lideri Mustafa Kemal Atatürk'ü anlamış ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm" yazdığını,
*2000'de ABD Başkanı'nın milenyum mesajında; '' Milenyumun hiç şüphe yoktur ki tek devlet adamı Mustafa Kemal Atatürk'tür. Çünkü o yılın değil asrın lideri olabilmeyi başarmış tek liderdir" denildiğini,
*2005'de Amerika'nın en ünlü ekonomistlerinden birisi olan Mr. Johns`un önerisinin "Türkiye ekonomiyle savaşta bir tek Atatürk'ü örnek alsın yeter" olduğunu,
*2006'da ise AB Uyum yasaları gereğince devlet dairelerinden Atatürk resimlerinin kaldırılmasının istendiğini,

BİLİYOR MUYDUNUZ!!!

Bol Yumurtalı Cami
Dönemin padişahı Sultan II. Selim Mimar Sinan'a şanına yakışır bir camii inşa etmesini buyurmuş. Sinan hemen kolları sıvamış Selimiye Cami’ini yapmaya başlamış. Temeller kazılmış iskeleler kurulmuş. Çalışmalar sürerken Mimar Sinan bir gün elinde bir yumurtayla çıkagelmiş. Kendi kendine bir şeyler mırıldanıyormuş, aklından hesap yapıyormuş gibi bir hali varmış. Sonra eğilmiş ve yumurtayı inşaat kumuna kırmış ve başlamış karıştırmaya...Görenler şaşırmış tabii.
Bir müddet sonra:
-Tüm inşaatta bu harcı kullanacağız.
Diye buyurmuş. Sırf bu harç olayı için Edirne Karaağaç'ta bir çiftlik kurdurtmuş. 30.000 tavuğun her gün düzenli olarak yumurtaları toplanıp kumla ve kille karıştırılıp camide kullanılmış.
İnşaat hızla ilerliyormuş. Ama Mimar Sinan bir gün ortadan kaybolmuş. Her yeri aramışlar ama Mimar Sinan'ı kimse bulamamış. Tam 8 yıl sonra Mimar Sinan çıkagelmiş. Caminin kaldığı yerden devam etmesini buyurmuş.
Sultan Selim inşaatın 8 yıl beklemesine çok sinirlenmiş:
-Tez getirin Sinan'ı
diye buyruk çıkartmış.
Sultan Selim bu tüm saray efradı korkudan tir tir titriyor, Selim'in gazabından korkuyorlarmış. Mimar Sinan gayet sakin huzura çıkmış. Selim:
-Anlat.
Demiş sadece. Gözlerinden şimşekler çakıyormuş. Hazır olmasını buyurduğu celladın eli kılıcının kabzasına gitmiş. Sinan kendinden emin temelin sağlam olması için zaman gerektiğini söylemiş ve eklemiş:
-Hesaplarıma göre 8 yıl gerekiyordu.
Demiş.
Sultan Selim eliyle cellada dur işareti vermiş ve Mimar Sinan'ın dehası karşısında diyecek bir şey bulamamış.
Bre Doğan! Bre Doğn!
Kosova Meydan Savaşı'nda büyük bir bozguna uğrayan Haçlı orduları Macar Kralı Sigismund'un liderliğinde büyük bir birlik oluşturdular. Bu birliğe Avrupa devletlerinin hemen hepsi katılmıştı. 130 bin kişilik bir ordu ile Bulgaristan'a girdiler ve Doğan Bey tarafından korunan Niğbolu Kalesi'ni kuşattılar.
Durumu haber alan Yıldırım Bayezid harekete geçerek yardıma koştu. Kalenin çevresi tamamen kuşatıldığı için herkes merak içindeydi. Her ne olursa içerden bir haber alınmalı ve ona göre hareket edilmeliydi.
Bunun için kafa yoran Yıldırım Bayezid, hiç kimseye haber vermeden bu görevi kendisi yapmaya karar verdi. Gecenin karanlığından faydalanarak atını sürdü ve gitti.
Niğbolu Kalesi'nin çevresi karanlıklar içindeydi. Kaleyi kuşatan Haçlı askerlerinin yer yer yaktıkları ateşler havadaki esrarengizliği bir kat daha arttırıyordu. Yıldırım Bayezid, içki içe içe sarhoş olan devriyeler arasından geçerek kale duvarının yanına kadar geldi ve gecenin sessizliğinden yankılanan bir sesle haykırdı:

-Bre Doğan! Bre Doğan!..

Haçlıların teslim olma reddeden Doğan Bey her an tetikteydi ve meraklı bir bekleyiş içindeydi. Duyduğu bu ses merakını büsbütün arttırdı. Evet, yanılmıyordu; bu ses Sultan'ın sesiydi ama nasıl olabilirdi ki?
O ses kale duvarlarında bir defa daha yankılanınca heyecan ve sevinç içinde karşılık verdi:
-Buyur saadetlü hünkarım!
-Bre Doğan, halin nicedir?
-Halimiz gördüğün gibi Sultanım. Elimizden geleni yapar, kaleyi düşmana vermeyiz!
-Hele dayanın! İşte biz dahi geldik!..
Yıldırım Bayezid geldiği gibi geri dönerken kale içinde adeta bayram vardı. Artık moraller yerine gelmiş, düşmana karşı olan dayanma güçleri artabileceği kadar artmıştı. Ya düşman?
İçlerinde Yıldırım Bayezid'in kale duvarlarında yankılanan sesini duyanlar olmuş ama ne olduğunu anlayamamışlardı. Onlar o sırada, "Osmanlı Padişahı'nın kaçtığını" iddia ediyorlardı. İşi daha da ileri götürerek, "Mısır'daki Memluk Sultanı'na sığındığını" söyleyenler bile vardı. Durumu anladıklarında ise iş işten geçmişti. Ertesi gün Türk Ordusu, Niğbolu önlerinde dünyanın en büyük zaferlerinden birini daha kazandı.
Dört T Planı

İşin ucunu insanların canına kastetmeye kadar götüren Ermeni terörünün amacı, sözde Ermeni soykırımı iddialarını ve Ermenilerin taleplerini dünya kamuoyuna duyurmaktır. Nihai hedef ise, "Büyük Ermenistan" rüyasıdır. Büyük Ermenistan'a giden yolda atılması gereken en önemli adım, sözde iddialar konusunda kamuoyu oluşturmak ve Türkiye'ye yönelik emelleri gerçekleştirmektir.
Bunun için uygulamaya konan ve "Dört T" şeklinde adlandırılabilecek olan plan şu dört kavrama dayanmaktadır: Tanıtım, Tanınma, Tazminat ve Toprak... Yani, sözde Ermeni sorunu tüm dünyada terör yoluyla "tanıtılacak", sözde iddialar dünya kamuoyunca kabul edilip Türkiyece "tanınacak", sözde soykırımdan dolayı Türkiye'den "tazminat" alınacak ve "Büyük Ermenistan" rüyasını gerçekleştirmek için gerekli olan "toprak" Türkiye'den koparılacaktır!...
"Dört T" planına dayanak oluşturan Ermeni iddiaları ise şunlardır:
1. Türkler, Ermenistan'ı işgal ederek Ermenilerin topraklarını ellerinden almışlardır.
2. Türkler, 1877-78 savaşından itibaren Ermenileri sistemli olarak katliama tabi tutmuşlardır.
3. Türkler, 1915 yılından itibaren Ermenileri planlı şekilde soykırıma tabi tutmuşlardır.
4. Talat Paşa'nın, Ermenilerin soykırıma tabi tutulması konusunda gizli emirleri vardır.
5. Soykırımda hayatlarını kaybeden Ermenilerin sayısı 1,5 milyondur.

Kim bu Hrisostomos!!!
Rum Başpiskoposu, II. Hrisostomos. Ne diyor bu arkadaş:
-Ankara düşmanımızdır... Türkiye işgalcidir... Vatan topraklarımızı istila ettiler..."
Böyle diyor.
Bu, II. Hrisostomos...
Bundan önceki neydi?
I. Hrisostomos'tu... Yani takmışlar Hrisostomos'a.
Aslında, gerçek isimleri değil bu... Lakapları.
Hani nasıl Ratzinger, papa olunca Benediktus ismini aldı...
Onun gibi.
Dini bir sıfatı nesilden nesile yaşatmaya çalışıyorlar...
O halde soru şudur:
Kimdir o yaşatmaya çalıştıkları "asıl Hrisostomos”?

Tarih, 15 Mayıs 1919...
Yunan ordusu, İzmir'e çıkar.
Türklerin kara günü.
İzmir'deki Rumların dini lideri, yani İzmir Metropoliti olan papaz, etekleri uçuşa uçuşa gelir... Diz çöker. Önce işgal
komutanının çizmesini öper, sonra Yunan bayrağını...
İzmir doğumludur papaz.
Babası celep.
Ama o hayvanlarla uğraşmak istememiş, Atina'ya gitmiş, dini eğitim almış, papaz cübbesi giymiş, sonra İzmir'e dönmüş, kademe kademe yükselerek, İzmir Metropoliti olmuştur.
Etekleri zil çalmaktadır o gün...
Elindeki haçı havaya kaldırır, Yunan işgal ordusunu takdis eder... Sonra da, askerlere hitaben o meşhur vaazını verir:
-Evlatlarım... Elen çocukları... Bugün, İsa'nın en büyük mucizesini göstermiş oluyorsunuz. Bu uğurda, ne kadar Türk kanı döküp içerseniz, o kadar sevaba girmiş olacaksınız... Ben de bir bardak Türk kanı içmekle, onlara olan kin ve nefretimi teskin etmiş olacağım... Bütün azizler arkanızda... Hadi buyrun!
Sonra?
Sonrası malum...
Türk kıyımı başlar.
Zaten, hep bunu istemişti o papaz... Kral Konstantin'e başvurmuş, Yunan Ordusu'nu İzmir'e çağırmıştı... İtilaf Devletleri'ne yalvarmıştı, İzmir'in Yunan'a verilmesi için... Bir gün geleceklerini bildiği için de, Aya Fotini Kilisesi'nin bodrumunu silah ve cephane ile doldurmuştu... Silah ve cephane, insani yardım adı altında geliyordu sandıklarla...
Yunan Ordusu İzmir'e çıkınca, İzmir'deki Rum gençleri cesaretlendi. Gittiler Aya Fotini'ye, giydiler Yunan Ordusu'nun üniformalarını, aldılar silahlarını, daldılar Türk köylerine, yaşlısına, kadınına, çocuğuna...
Üç yıl geçti böyle.
Ve, Allah bize o günü gösterdi...
9 Eylül
O papaz, bedelini çok ağır ödedi. Linç edildi... Konak Meydanı'nda başladı hadise, Mezarlıkbaşı'nda bitti... (İzmirli
olmayanlar için belirtelim: Üç kilometre falandır o papazın parça parça edilerek, sürüklendiği mesafe.)
Hanımlar beyler...
Neydi o papazın ismi?
Hrisostomos!
Evet, bugün Kıbrıslı Rum başpiskoposların nesilden nesile yaşatmaya çalıştıkları isim işte bu...
Hrisostomos!

Bitmedi...
Gazi geldi İzmir'e. Batarya kuruldu... Hrisostomos'un Aya Fotini Kilisesi top ateşiyle yerle bir edildi... Çünkü ibadethane falan değildi orası... Resmen, Türk kanı içmeye yeminli, teşkilat merkeziydi. (İzmirliler için belirtelim: İkiçeşmelik'ten Çankaya'ya doğru in, Basmane'ye dönerken, tam köşe... Orasıydı Aya Fotini Kilisesi.)

Bitmedi...
Atina'nın kuzeyinde bir semt var, Nea Smyrna... Yani, Yeni İzmir... Yunanistan, Aya Fotini Kilisesi'nin birebir kopyasını yaptı oraya... İsmini, Aya Fotini Kilisesi koydu. Önüne de bir heykel dikti.
Bilin bakalım kimin heykeli?
Hrisostomos'un...
Altına da şu ibareyi yazdılar:
"İzmir şehidi..."

Bitmedi...
İzmir'de Montrö Kapısı'na yakın, Çocuk Hastanesi'nin karşısında küçük bir kilise var. Protestan Kilisesi'ydi... İzmir'de Hollandalı kalmadığı için, bu kilise, Rum cemaatine verildi... Sivri ve üçgen çatısıyla "Ben protestan kilisesiyim" diye bağırır... Ama Rum Ortodoks kilisesidir şu anda.
Bilin bakalım ismi ne?
Aya Fotini Kilisesi...
(Şunun altını önemle çizeyim... İzmir'de yaşayan üç beş tane Rum vatandaşımız kaldı. Bu memleketi en az benim kadar severler. Biliyorum ki, birçok Türk ve Müslüman'dan daha hayırlı yurttaşlardır. Bu vatan ne kadar benimse, en az onların da, o kadardır. Bu bilgileri vermekteki amacım, onları rencide etmek değil.)
Demem o ki.

Bu topraklarda gözü olanlar...
Hrisostomos'u unutmuyorlar.
Asla.
Yaşatmaya çalışıyorlar.
Hem ismini, hem ideallerini.

Peki biz ne yapıyoruz?
Unuttuk gitti bile.
Çanakkale’de, İzmir’de, Kıbrıs’ta kanları ile topraklarımızı sulayanları

Nemelazım!
Osmanlı’nın yıkılış sebeplerine dair çok şey söylenip yazıldı.
“Yeniçeri’nin yozlaşması” dendi,
“Sanayi Devrimi’nden geri kalması” dendi.
Belki de söylenegelen sebeplerin hepsinde birer hakikat payı vardı. Fakat yıkılışın önemli bir sebebi var ki, Osmanlı’nın hem de en zirvede olduğu zamanda dile getirilmişti:
Nemelazımcılık.
Bu sosyal kara delik tarih boyunca, nice fert, topluluk, cemaat, devlet ve imparatorluğu yutmuştu.

Kanuni Sultan Süleyman, devletini olabilecek en yüksek seviyelere çıkarır; ama, “Günün birinde Osmanoğulları da inişe geçer, çökmeye yüz tutar mı?” diye de zaman zaman düşünür…
Birçok meselede olduğu gibi, bu endişe edilecek düşüncesini süt kardeşi meşhur alim Yahya Efendi’ye açmaya karar verir. Keşfine, kerametine inandığı
Yahya Efendi’ye el yazısıyla bir mektup gönderir:
“Sen ilahi sırlara vakıfsın. Kerem eyle de, bizi aydınlat. Bir devlet hangi halde çöker? Osmanoğulları’nın akıbeti nasıl olur? Bir gün olur da izmihlale
uğrar mı?” diye özetler endişesini.
Devrin kudretli sultanı Muhteşem Süleyman’dan gelen bu mektubu okuyan Yahya Efendi’nin cevabı ise gayet kısadır:
“Nemelâzım be Sultanım!”
Topkapı Sarayı’nda bu cevabı hayretle okuyan Sultan, bu söze bir mana veremez, endişesi daha da artar. Zira Yahya Efendi gibi bir zat, ciddi bir meseleye böylesine basit bir cevap vermezdi, vermemeliydi…
Söylenmeye başlar:
“Acaba bilmediğimiz bir mana mı vardır bu cevapta?”
Kalkar, Yahya Efendi’nin Beşiktaş’taki dergahına gider. Bu sefer sitem dolu bir şekilde:
“Ağabey ne olur mektubuma cevap ver. Bizi geçiştirme, soruyu ciddiye al!” diyerek, sorusunu tekrar sorar.
Yahya Efendi duraklar:
“Sultanım, sizin sorunuzu ciddiye almamak kabil mi? Ben sorunuzun üzerine iyice düşündüm ve kanaatimi de açıkça arz etmiştim.”
“İyi ama bu cevaptan bir şey anlamadım. Sadece “nemelazım be sultanım!” demişsiniz. Sanki ‘beni böyle işlere karıştırma’ der gibi bir mana çıkarıyorum.”
Yahya Efendi bunun üzerine, ibret dolu şu sözleri tarih gergefine nakşeder:
“Sultanım! Bir devlette zulüm yayılsa, haksızlıklar ayyuka çıksa... İşitenler de nemelazım, deyip uzaklaşsalar, sonra koyunları kurtlar değil de, çobanlar yese, bilenler bunu söylemeyip sussa, gizleseler, fakirlerin, muhtaçların, yoksulların, kimsesizlerin, feryadı göklere çıksa da, bunu da taşlardan başkası işitmese,işte o zaman devletin sonu görünür. Böyle durumlardan sonra devletin hazinesi boşalır, halkın itimat ve hürmeti sarsılır. Asayiş ve emniyete vesile olan, itaat hissi gider, halkta hürmet duygusu yok olur. Çöküş ve izmihlal de böylece mukadder hale gelir…”
Söyleneni dinlerken ağlamaya başlayan koca Sultan, başını sallayarak da bunları tasdik eder. Söz bitince ikazlarının devamı için tembihte bulunur süt kardeşine. Sonra da memleketinde kendisini ikaz eden böyle bir alim
olduğu için Allah’a şükrederek oradan ayrılır…

***
Devletlerini yükseltenler, fetihler yapanlar "nemelazım” demediler.
"Ne güzel kumandan..!” iltifatına mazhar olan Fatih Sultan Mehmed Han Hazretleri, Trabzon dağlarını aşarken yanında Karamanoğlu’nun kızı olan halası bulunmakta idi…
“Sultanım” dedi halası, “bunca zahmete değer mi bir kefere için?”
O koca sultanın ayağında gut hastalığı vardı o zaman ve sarp dağlarda, karların üzerinde atıyla giderken büyük acılar ve zahmetler çekiyordu. İşte hala yüreği buna dayanamamıştı…
Fatih, döndü ve halasına şöyle dedi:
“Bibi (hala), bizim zahmetimiz din-ü devlet içindir, i’la-yı kelimetullah içindir, şahsımız için değildir. Eğer bu zahmeti çekmezsek bize ‘gazi’ demek yalan olur!”

***

Evet, imparatorlukları “nemelazımcılık” yıkar, ama onları, bir vazife doğduğunda:
“Bunu kim yapar?” sorusunu duyar duymaz, sağına soluna bakmadan:
“Ben varım!” diyenler kurar ve yaşatır.
 
Osmanlı Korkusu
 
1534 yılında Viyana'daki St. Stephen Katedrali'nde Osmanlı Akıncılarını gözlemesi ve Akıncıları görünce çan çalarak haber vermesi için bir memuriyet kuruldu.
Bu memuriyet Viyana Belediye Meclisi'nce:
"Artık bir Osmanlı tehlikesi kalmadığından böyle bir memuriyete gerek yoktur."
denilerek ancak 1956 yılında (tam 422 yıl sonra) iptal edilmiştir
 
Somuncu Baba
Türkistan'daki Buhara şehrinden yola çıkarak Mekke - Medine'yi dolaştıktan sonra 1389 yılında Bursa'ya yerleşen Muhammed Şemseddin, gösterdiği kerametlerle bir anda halkın sevgisini ve saygısını topladı.
Yıldırım Bayezid'in kızı Hundi Hatun'la evlenen Muhammed Şemseddin halk arasında Emir Sultan adıyla anılır oldu. O, halkı din yoluna çağırırken Padişah'ı da bazı konularda uyarıyor, O'na yardımcı oluyordu.
Bu arada, Emir Sultan'dan önce Bursa'ya gelip yerleşen ve her gün çarşıya gelip:
-Somun var müminler, somun var!
diye ekmek satan bir ulu kişi daha vardı ama halk, "Somuncu Baba" dediği bu zatın kerametlerinden habersizdi.
Günlerden bir gün, Yıldırım Bayezid'in damadı Emir Sultan hazretleri, elindeki çömlekle birlikte bu zatın fırınına çıkageldi! Ekmeklerle birlikte çömlekteki yemeğin de pişirilmesini istiyordu.
Somuncu Baba, küreğin üzerine koyduğu çömleği fırına sürmeye çalıştı ama, nafile! O küçük çömlek fırına bir türlü girmiyordu!..
Somuncu Baba, geride durup seyreden Emir Sultan'ın yüzüne baktı ve yüzünde beliren tatlı bir tebessümle konuştu: "
-Anladım... Bu işi ancak sen başarabilirsin!
Emir Sultan küreği aldı ve kolayca içeri sürmeyi başardı. Ama fırının içinde ateş yoktu ve soğuktu. Soran gözlerle ama tatlı bir tebessümle Somuncu Baba'ya baktı. Somuncu Baba yine aynı eda ile konuştu:
-Bekle... Az sonra pişer!
Karşılıklı gösterilen kerametlerden sonra iki ulu kişi birbirlerini tanıyıp dost olmuşlardı.
Niğbolu zaferinin anısına Bursa Ulu Cami'yi yaptıran Yıldırım Bayezid, açılışı damadının yapmasının uygun olacağını düşünmüştü. Cuma günü, kalabalık cemaatin önünde seslendi:
-Ya Emir! Kapıları sen aç ve cemaata vaaz edip namaz kıldır. Veli kişi olduğun için bu şeref sana aittir!
Emir Sultan cevap verdi:
-Hayır Sultanım! Bu şerefi Şeyh Ebu Hamideddin-i Aksarayi hazretlerine vermelisiniz!
-Bu zat kim ola ki?
-Belki duymuşsunuzdur Sultanım... Somuncu Baba derler bir ekmekçi koca vardır. Ulu Cami işçilerine de ekmek satmıştır. İşte bu zat O'dur!

Somuncu Baba:
-Ne ettin Emirim, bizi ele verdin!
diyerek bütün alçakgönüllülüğüyle camiyi açtı, kürsüye çıkıp vaaz ve nasihatlerde bulundu. Herkes O'na hayran olmuştu.

Rivayete göre Somuncu Baba camiin her kapısından aynı anda çıkmıştı

Tavla
Eski zamanlarda Hint imparatoru, satranç oyununu yanında bir mektup ile hediye olarak Pers imparatoruna göndermiştir. Mektubunda oyunla ilgili hiç bir açıklama yapmazken şöyle bir mesaj yazmıştır:

"Kim daha çok düşünüyor,
Kim daha iyi biliyor,
Kim daha ileriyi görüyorsa
O kazanır.
İşte hayat budur...”

Pers imparatoru dönemin en alim veziri olan Buzur Mehir ile bu mesajı paylaşarak, ondan oyunu çözmesi ve kendisinin de karşılık olarak Hint imparatoruna hediye edilmek üzere başka bir oyun icat etmesini ister.
Vezir haftalarca çalıştıktan sonra gönderilen satrancın her taş hareketini ve oyunu çözer, daha sonra da on günde tavlayı icat eder ve imparatora sunar.
Pers imparatorunun baş veziri Buzur Mehir tarafından 1400 yıl önce tasarlanan tavla oyunu; dünyanın en popüler oyunlarından biridir.

Zaman kavramından alınan ilhamla tasarlanan oyunun zamana
böylesine direnmesi son derece etkileyici.
Senenin birliği olarak tavla bir tanedir.
4 köşesi 4 mevsimi,
tavlanın içindeki karşılıklı 6'şar hane 12 ayı,
pulların toplamı ayın 30 gününü,
siyah-beyaz pullar gece ve gündüzü,
karşılıklı 12'şer hane günün 24 saatini simgeler...

Hint imparatoruna satranca karşılık olmak üzere tasarlanan tavla oyunuyla birlikte gönderilmek üzere şöyle bir mesaj hazırlanır :

"Evet,
Kim daha çok düşünüyor,
Kim daha iyi biliyor,
Kim daha ileriyi görüyorsa
O kazanır.
AMA BIRAZ DA ŞANS GEREKİR.
İşte hayat budur

Timur ve Karınca
Meşhur Türk Hükümdarı Timurlenk'e:
-Seni erlikten başbuğluğa yükselten nedir?..diye sordular.
Timurlenk şu cevabı verdi :
-Asla ümitsizliğe düşmedim... O kadar zorlukla karşılaştığım halde hiç birisinden yılmadım ve bir maksadıma erişmek için bir karınca bana örnek oldu: Bir gün düşmanlarımdan kaçmış bir harabeye sığınmıştım. Her yerden ümidi kesmek üzere olduğum bir anda gözüm bir karıncaya ilişti. Karınca kendinden büyük bir buğday danesini almış bir yıkıntının üzerinden aşırmak için uğraşıyor; fakat taşıdığı şey kendisinden büyük olduğu için sonuna kadar götüremiyor, düşürüyordu. Dane yuvarlanarak duvarın dibine düşüyor, karınca tekrar inip rızkını alıp götürmeye uğraşıyordu. Bu hal elliden fazla oldu; ama karınca da nihayet maksadına erişti. Karıncanın bu azmini gördükten sonra bende bir ümit peyda oldu. Kendi kendime:”Ben bu karınca kadar da mı olamayacağım.” dedim ve maksadıma erinceye kadar hiç bir zorluktan yılmadım

Yavuz Sultan Selim'in Büyük İdeali
Yeniçerilerin saygısız bazı davranışları, en olmadık zamanda yaptıkları taşkınlıklar Yavuz'u bunaltıyor, canını sıkıyor ve zor durumda bırakıyordu..
Aldığı sert tedbirlerle suçluları derhal cezalandırmak onun gönlünü sakinleştirmiyordu.
Yavuz Padişah, kendi buyruklarına kayıtsız - şartsız bağlı bir orduyla İslam’ı cihana yaymak istiyordu.
Nihayet bir gün yeniçeri ileri gelenlerini huzura çağırarak şunları söyledi:
-Muradınız bu itaatsizlikte devam etmekse haber verin, şimdi nefsimi hükümetten men edeyim. Ben bu saltanatı mücerret İslam'a hizmet için babamın elinden aldım ve İslah-ı alem uğruna birader ve birader zadelerimi feda eyledim. Biat teklif ettim, kabul ettiniz. Ben uykularımı, rahat ve huzurumu terk ile din-i mübinin teyidine uğraşıyorum. Eğer İslam'ı ihya etmek maksadınız değilse, benim de nefsü'l-emir de saltanata kat'a hevesim yoktur.

(Osmanlı Asırları-S.Ayverdi.)

Yavuz ve Zembilli
Heybetiyle cihan Padişahlarını ürküten, dünyayı iki hükümdara dar bulan, fermanlarıyla yürekleri titreten Yavuz Sultan Selim, bir İslam alimi önünde boyun bükmüş, Allah huzurunda hesap verememe endişesiyle kendi fermanını yırtmış ve bu olayın ders olması için dilden dile aktarılmıştır…
Bu ibret alınacak hadisenin içeriği şöyle hikayeleştirilir…
Yavuz Sultan Selim Edirne'ye gidiyordu.
Belli bir yere kadar padişahı yolcu ettikten sonra geri dönerken, devrin müftüsü Zembilli Ali Efendi, elleri arkasına bağlanmış 400 kişiye rastladı.
Bunlar padişahın ipek ticaretini yasaklamasına rağmen ferman dinlemeyen tüccarlar olup, hepsi de idama mahkum edilmişti. Bunu duyan müftü efendi atını geri çevirip sürdü.
Padişahın arkasından yetişti, her ikisi de at üzerindeydi.
Zembilli söze başlayıp dedi ki:
-Padişahım! Gördüm ki bazı adamlar bağlamışlar… Eğer muradınız katl ise indallah helal değildir.
Yavuz Selim Han işine müdahale edilmesine çok sinirlendi, beti - benzi attı.
-Mevlana! Nizam-ı Alem için insanların üçte birini katletmek helal değil midir? diye sordu.
Müftü efendi:
-Helaldir amma, cihanın işleri bozulup, fitneler çıktığı zaman helaldir. diye karşılık verdi.
Yavuz daha çok öfkelenerek, kendi emrine muhalefet etmenin en büyük fitne olduğunu söylediyse de şeyhülislam, meselenin hiç de öyle olmadığını izaha çalıştı.
Bu ısrar Yavuz'u sakinleştireceği yerde büsbütün celallendirdi ve:
-Ben sana dedim ya, saltanat işlerine karışmak senin vazifen değildir! diye çıkıştı.
Zembilli Ali efendi de asabileşmişti:
-Sultanım, bu ahiret işidir. Buna karışmak benim vazifemdir. Eğer affederseniz, kurtulursunuz. Aksi halde büyük bir ilahi cezaya müstahak olursunuz, diyerek selam bile vermeden padişahın huzurundan ayrıldı.
Sultan Selim bir müddet olduğu yerde kalıp, düşünceye daldı.
Devlet erkanı, atlarının üstünde hayret ve dehşet içinde bekleşiyordu.
Yavuz Sultan, suçluların hepsini bağışladı.
Sonrada şeyhülislam Zembilli’ye bir mektup göndererek:
-Anadolu ve Rumeli kazaskerliğini birleştirip, sana verdim. Bildim ki cümle sözünde hak üzeresin, dedi.
(Osmanlı Asırları-S.Ayverdi.)


Bir Çanakkale Sargı Yeri Hikayesi
Kocadere köyünde büyük bir sargı yeri kuruluyor. Kimi Urfalı, kimi Bosnalı, kimi Adıyamanlı, kimi Gürünlü, kimi Halepli çok sayıda yaralı getiriliyor...
Bunlardan biri Lapseki’in Beybaş Köyü’dendir ve yarası oldukça ağırdır. Zor nefes alıp vermektedir.Alçalıp yükselen göğsünü biraz daha tutabilmek için komutanının elbisesine yapışır. Nefes alıp vermesi oldukça zorlaşır ama tane tane kelimeler dökülür dudaklarından.
-Ölme ihtimalim çok fazla... Ben bir pusula yazdım...Arkadaşıma ulaştırın...
Tekrar derin nefes alıp, defalarca yutkunur:
-Ben... Ben köylüm Lapsekili İbrahim onbaşından 1 Mecit borç aldıydım... Kendisini
göremedim. Belki ölürüm. Ölürsem söyleyin hakkını helal etsin.
-Sen merak etme evladım, der komutanı, kanıyla kırmızıya boyanmış alnını eliyle okşar. Ve az sonra komutanının kollarında şehit olur ve son sözüde:
-Söyleyin hakkını helal etsin, olur...
Aradan fazla zaman geçmez. Oraya sürekli yaralılar getirilir. Bunlardan çoğu daha sargı yerine ulaştırılmadan şehit düşer. Şehitlerin üzerinden çıkan eşyalar, künyeler komutana ulaştırılır.
İşte yine bir künye ve yine bir pusula. Komutan göz yaşlarını silmeye daha fırsat bulamamıştır. Pusulayı açar, hıçkırarak okur ve olduğu yere yığılır kalır. Ellerini yüzüne kapatır, ne titremesine nede göz yaşlarına engel olamaz:
-Ben Beybaş Köyü’nden arkadaşım Halil'e 1 Mecit borç verdiydim. Kendisi beni göremedi. Biraz sonra taarruza kalkacağız. Belki ben dönemem. Arkadaşıma söyleyin ben hakkımı helal ettim
İlimsiz Amelin Sonu
Bersisa isminde bir zat, inzivaya çekilmiş, gece-gündüz vakti Allah'a ibadetle geçer ve hiçbir kötülükte bulunmazdı. Bu zatı şeytan kandırmak için türlü hilelere başvurdu. Fakat bir türlü kandıramadı. En sonunda şeytan işin kolayını bulmuştu. Çünkü Şeyh Bersisa, amil, züht ü takva sahibi bir zattı ama, alim değildi. Yani ilm-i zahiri yoktu. Ondan dolayı onu kandırmak kolay olacaktı.
Planını şöyle tatbik etti:
Şeytan, sırtında cübbesi, elinde asası, başında sarığı, elinde tesbihi olduğu halde bembeyaz sakalıyla Şeyh Bersisa'nın ibadet ettiği yere varıp kapısını çaldı. Şeyh Bersisa kapıyı açtıktan sonra, kim olup, nereden geldiğini ve niçin geldiğini sordu.
Şeytan ona şu, cevabı verdi:
- Ben dünya nimetlerinden uzak, ömrünü Allah'a ibadetle geçirmek isteyen bir kimseyim. Bir Allah dostu bulup kendime arkadaş edinmek için çok yer dolaştım, fakat sizden başka bir kimseye rastlamadım. Memleketine yaklaştığımda, sizin isminizi duydum. Sizin de bütün gayretiniz Allah'ın rızasını kazanmak olduğuna göre, beni de kabul buyur da, beraber ibadete devam edelim, dedi.
Şeyh Bersisa, onun şeytan olduğunu ve kendisinin ayağını kaydırmak için geldiğini nereden bilecekti. Arkadaşlığı kabul etti... Beraber ibadete başladılar. Aradan zaman geçiyor, Şeyh Bersisa ibadet ediyor, yiyor içiyor ve diğer insanlar gibi yaşıyor, lakin Şeytan Allah'a öyle ibadet eder gözüküyor ki yemiyor - içmiyor, yatıp uyumuyor ve bütün zamanını ibadet ederek geçiriyordu.
Şeyh Bersisa, yeni dostuna hayran kalmıştı. Aradan- çok zaman geçmeden dayanamayarak:
- Ey Allah'ın salih kulu, sen bu mertebeye nasıl yetiştin. Ben senelerden beri ibadet ederim, yiyip içmekten kurtulamadım. Sense bütün zamanını ibadete ayırabiliyorsun. Ne olur, bunun sırrını bana da öğret de, ben de senin gibi olayım, dedi.
Şeytanın istediği doğmuştu...
- Bunun kolayı var! Evvela bir büyük günah işleyecek, sonra da -ona samimiyetle tövbe edeceksin. Büyük bir günah işlemiş olduğundan Allah'tan daha fazla korkmaya başlayacak ve böylece de benim gibi, sen de her türlü insani kötü hasletlerden kurtulmuş olacaksın, dedi.
Şeyh, mesela ne gibi bir günah işlemesi lazım geldiğini sordu. Şeytan, artık bayram ediyordu. Çünkü avını kandırmıştı.
- Zina edebilirsin, dedi. Şeyh:
- Yapamam, dedi.
Bu sefer Şeytan:
- Adam öldür! dedi.
Bersisa, yine:
- Onu da yapamam, dedi.
Şeytan:
- İçki içersin, dedi...
Bersisa, düşündü taşındı, onu biraz hafif görmüştü:
- O olur, yapabilirim, dedi.
Şeytan artık sevincinden havalarda uçuyordu. Bersisa doğru kasabadaki meyhanelerden birine gidip bir miktar içki istedi, içkiyi sunan saki kadındı, içtikçe içti ve sonunda sarhoş olup kadına zina etmeyi düşünmeye başladı. Şeytan tabii ki boş durmuyor, adamın gözüne gözükmeden nefs yoluyla durma, böyle fırsat ele geçmez, hemen bu kadınla münasebet kur, diyordu.
Bersisa, tamamen sarhoş olduktan sonra, meyhaneci kadınla orada zina etti. Bu onun için çok kötü bir şeydi... Duyulursa ne derlerdi. En iyisi o kadını öldürüp gömmekti ve öyle yaptı. Kadını öldürüp meyhanenin arkasında bir yere gömdü. Fakat hadise duyulmakta ve yayılmakta gecikmedi. Bersisa'yı yakalayıp mahkemeye çıkardılar. Katil olduğu için kısasa kısas, ölümüne hükm olundu.
Bersisa idam sehpasına çıkmış, artık ip boğazına geçirildikten sonra onu kurtaracak hiçbir kimse yoktu. Şeytan karşıda görüldü.
- Bu hal nedir ey dostum, dedi. Bersisa:
- Görüyorsun ey Allah'ın sevgili kulu beni kurtar, diye yalvarmaya başladı. Şeytan:
- Bir şartla seni kurtarırım. O da bana secde edeceksin, dedi. Bersisa:
- Görüyorsun ip boğazıma geçirilmiş nasıl secde edebilirim, deyince de:
- İşaretle secde edebilirsin, dedi.
Bersisa başıyla işaret ederek secde etti ve sandalye ayağının altından çekilince imansız olarak göçüp gitti.
İlimsiz amelin, insanı nereye kadar götüreceğine güzel bir misal değil mi?

İstanbul'un Paşaları
Osmanlı döneminde İstanbul'da bir semte adını veren ilk paşa sanırım Mahmut Paşa oluyor. Fetihten dokuz yıl sonra Kapalıçarşı'nın alt kısımlarında 265 dükkanlı bir çarşı kuruyor. Cami, hamam, han, medrese, mahkeme, tekke, çeşme yaptırıyor. Mahmut Paşa, devşirme bir Rum; II. Murat döneminde Edirne Sarayı'nda yetişiyor. II. Mehmet 'in yanında İstanbul'un fethine katılıyor. Fetihten hemen sonra başı vurulan Çandarlı Halil Paşa 'nın yerine sadrazam oluyor. Dört yıl sonra azlediliyor, Zağanos Paşa 'nın kızlarıyla evlendikleri için II. Mehmet'le Mahmut Paşa bacanak oluyor. 1473'te tekrar sadrazamlığa getiriliyor ve bir yıl sonra da bacanağı tarafından başı vurduruluyor... Fatih Sultan Mehmet 'in kaptanı deryası ve Mahmut Paşa'nın yerine sadrazam yaptığı Gedik Ahmet Paşa 'nın adı Eminönü'ndeki Gedikpaşa'da kalıyor.
II. Beyazıt 'ın sadrazamlarından Davut Paşa, 1498'de uçsuz bucaksız bir arazi içine yaptırdığı ''taş köşk'' ile Davutpaşa'ya adını veriyor. Davutpaşa Sahrası olarak bilinen bölge, II. Mahmut'un 1832'de Asakir-i Mansure-i Muhammediye askerleri için yaptırdığı kışla ile askeri bir kimlik kazanıyor. Sahradan kışlaya Davutpaşa günümüzde Yıldız Teknik Üniversitesi'nin kampuslarından biri oluyor...
II. Beyazıt'ın başka bir sadrazamı, 1511'de öldürülen Atik Ali Paşa da Fatih'in Atikalipaşa semtine adını veriyor...
Fatih'in büyük mahallelerinden Kocamustafapaşa'nın adı, II. Beyazıt'ın son sadrazamı Koca Mustafa Paşa 'dan geliyor. Paşa, 1511'de sadrazam oluyor, 1512'de II. Beyazıt ölüyor; Paşa, Yavuz Sultan Selim 'in gözünden düşüyor ve Bursa'ya sürülüp idam ediliyor...
Cibali ile Fener arasındaki Küçükmustafapaşa ise ''daltaban'' olarak da anılan Bozoklu Küçük Mustafa Paşa ... 17. yüzyılda yaşayan Paşa, II. Mustafa'ya ancak dört ay sadrazamlık yapabiliyor.
Kanuni Sltan Süleyman'ın sadrazamı Ayas Mehmet Paşa , Taksim'deki Ayaspaşa'ya adını veren kişi. 1539'da makamında eceliyle ölen Mehmet, Yeniçeri ocağından yetişiyor..
Otogara ad olan Ferhat Paşa , Kanuni'nin şehzadesi Mehmet 'in kızı Hümaşah 'la evlenip saraya damat oluyor. Macaristan'dan devşiriliyor; hat sanatçısı olarak tanınıyor...
Kanuni'nin bölgenin imarıyla görevlendirdiği Anadolu ve Rumeli Beylerbeyi Güzelce Kasım Paşa, görevinde başarılı oluyor ki onca kaptanı derya arasında adını Kasımpaşa'ya bırakıyor...
Kanuni, Selim'den torunu Gevher ile evlendirip saraya damat olarak aldığı Piyale Paşa 'ya da Kasımpaşa ile Okmeydanı arasındaki bölgenin imara açılmasını buyuruyor; Piyalepaşa semti, sonradan II. Selim'in kaptanı deryası olan Piyale Paşa'nın yaptırdığı külliye ile ortaya çıkıyor...
Beşiktaş'taki Sinanpaşa adı, Kanuni'nin sadrazamlarından Rüstem Paşa 'nın kardeşi kaptanı derya Sinan Paşa 'dan;
Eminönü'ndeki Siyavuşpaşa da II. Selim'in kızı Fatma Sultan 'la evlenip önce saraya damat sonra da III. Murat 'a üç kez sadrazam olan Hırvat veya Macar asıllı devşirme Siyavuş Paşa 'dan geliyor.
Paşabahçe'ye adını veren paşa, Deli İbrahim 'in sadrazamı Ahmet Paşa. Ahmet Paşa, Boğaz'ın bir ucunda, geniş bir arazinin içinde kendine bir kasır yaptırıyor. Çevresi bağ, bahçe... Yöre, ''Paşanın Bahçesi'' diye anılıyor ve sonradan Paşabahçe oluyor. Ahmet Paşa, Hezarpare Ahmet Paşa adıyla tarihe geçiyor. Hezarpare, bin bir parça anlamına geliyor. Paşa'yı, isyancılar 7 Ağustos 1648'te parçalayarak öldürdükten sonra cesedini parçalara ayırıyor...
Üsküdar'daki Fethipaşa Korusu adını, II. Mahmut ile Abdülmecit döneminin vali ve elçilerinden Fethi Paşa 'dan alıyor. Rodosizade Damat Fethi Ahmet Paşa, Abdülmecit'in kız kardeşi Atiye Sultan'la evleniyor. Tophane müşiri iken, Aya İrini'yi eski silahların kaldırıldığı bir ambar olmaktan çıkarıp çeşitli illerden toplattığı asar-ı atikalarla, yani arkeolojik eserlerle donatarak müzeye dönüştürüyor.
İstanbul'da ilk müzenin temellerini atan Paşa, 1847'de de Sultanahmet Meydanı'nda ilk arkeolojik kazıları başlatıyor.
Kadıköy'deki Hasanpaşa mahallesi, 17. yüzyılda Kızlarağası Mısırlı Osman Ağa' nın mülkü olarak geçiyor ve herhangi bir paşanın adını taşımıyor. 1882'de II. Abdülhamit'in Bahriye Nazırı Bozcaadalı Hasan Hüsnü Paşa, burada yanan bir caminin yerine yenisini yaptırıyor. Bölge yine herhangi bir kişinin adını taşımıyor. 1930 yılında bölgede yeni bir mahalle kurulurken caminin kitabesindeki bahriye nazırından ''Hasanpaşa'' adı veriliyor.
Hastanesi ve tıp fakültesi ile ünlü Cerrahpaşa'nın adı III. Mehmet 'in sadrazamı Cerrah Mehmet Paşa 'dan geliyor. Mehmet Paşa'nın cerrahlığı ise III. Mehmet'i şehzadeliği sırasında sünnet etmesinden. Paşa'nın sadrazamlığı dokuz ay sürüyor ve azlediliyor. Cerrahi ya da idari bir başarısı olmamasına karşın yaptırdığı külliye ile semte adını veriyor. Bayrampaşa'ya adını veren Bayram Paşa , IV. Murat 'ın sadrazamlarından oluyor...
Gaziosmanpaşa'ya adını veren Gazi Osman Paşa ise 1878 Rus Savaşı'nda Ruslara esir düşmesine karşın Plevne savunması ile kahraman olan komutan. Ancak Gazi Osman Paşa'nın Gaziosmanpaşa ile bir ilgisi bulunmuyor. Taşlıtarla adıyla anılan bölge 20. yüzyılın ikinci yarısında gecekondularla doluyor ve 1963'te ilçe yapılmasına karar verildiğinde Gaziosmanpaşa'nın adını alıyor.
Heybeliada'daki Abbaspaşa, Kavalalı Mehmet Ali Paşa' nın torunu Prens Abbas Hilmi Paşa 'dan;
Beykoz'daki Abrahampaşa Korusu, II. Abdülhamit'in Şura-yı Devlet üyesi yaptığı Ermeni asıllı diplomat Abraham Eramyan 'dan geliyor; Abraham Paşa'nın koruyu, II. Abdülhamit'le oynadığı bir tavla partisinde kazandığı söyleniyor.
Unkapanı'ndan Fener'e giden Abdülezelpaşa caddesinin adı Osmanlı ordusuna 1853 Kırım Savaşı'nda nefer olarak girip 1897 Yunan Savaşı'nda paşa olarak katılan fakat şehit düşen Abdülezel 'den geliyor.
Fatih'te 17. yüzyıl sonundan kalma külliyesi, Anadoluhisarı'nda yalısı ve korusu olan Amcazade Hüseyin Paşa , II. Mustafa'nın sadrazamlarından Köprülü Mehmet Paşa 'nın biraderinin oğlu oluyor.
Haydarpaşa'nın kimliği tam bilinmiyor. Ancak, Kanuni döneminde Mimar Ağa Ocağı'nda yetişmiş ve Kanuni'ye Üsküdar'daki Kavak Sarayı'nı yapmış Mimar Koca Haydar Paşa 'nın adı ağır basıyor.
Kadıköy'de bir zamanlar plajı ile ünlü Süreyyapaşa, II. Abdülhamit'in Harbiye Nazırı Rıza Paşa'nın oğlu Süreyya Paşa oluyor. Süreyya Paşa, Birinci Dünya Savaşı çıkmadan askeriyeden istifa edip ticarete atılıyor. Kurtuluş Savaşı sırasında Kadıköy'de Türk okullarına yardım toplamak amacıyla müsamere düzenlemek istediğinde Rumlar, tek sinema Apollon'u vermeyince Süreyya Sineması'nı kuruyor.
Yine Kadıköy'de Fenerbahçe Stadı'nın karşısındaki Zühtüpaşa mahallesine adını veren paşa ise II. Abdülhamit'in Maliye ve Maarif Nazırı Ahmet Zühtü Paşa. 50 dönüm arazi içinde 40 odalı bir köşk yaptırıp Kızıltoprak'a yerleşiyor. Rivayet o ki, okullar olmasa maarifi ne güzel idare edeceğini söyleyen paşa, Zühtü Paşa
Bu Ulusla Neler Yapılmaz!
Erzurum: 3 Temmuz 1919...
Konukların önemli kimseler olduğunu anlayan ihtiyarın zeki gözleri parladı. İri ve ak tüylerle örtülü elini geniş göğsünün üzerine koyarak selamladı. Mustafa Kemal Paşa, ta yanı başına kadar geldiği halde heykel gibi duran bu ihtiyarın hatırını soruyor, o da gövdesine yaraşan derin ve gür sesiyle teşekkür ediyordu. Mustafa Kemal’in sohbete başladığı ihtiyar, Ruslar gelince göçmek zorunda kalıp Çukurova’ya indiklerini, şimdi köyüne döndüğünü kısaca anlattı. Mustafa Kemal, o günlerin bu dönüşe pek uygun olmadığını işaretle:
- Ağa, yoksa oralarda geçinemedin mi, diye sordu.
İhtiyar hemen karşılık verdi.
- Hayır Paşam, Çukurova cennet gibi bir yer, bir eken yüz biçiyor. Bize tarla verdiler, çayır da... Geçimimiz padişahta bile yoktu. Çok rahattık. Yalnız son günlerde işittim ki İstanbul’daki “ırzı kırık”lar bizim Erzurum’u Ermenilere vereceklermiş. Geldim ki göreyim, bu “namertler” kimin malını kime veriyorlar?
Tunç çehreli, ak sakallı, gün görmüş ihtiyarın iman dolu göğsünden gelen bu ses yine O’nun gibi tunç çehreli kahraman askerin gözlerini yaşarttı. Bu eski Türk kalesine, ulus işi için, ulusla birlikte çalışmağa gelen bu büyük devlet adamı yaşlı gözlerle arkadaşlarına döndü:
- Bu ulusla neler yapılmaz!

Kaşgarlı Mahmut'un Oğluna Öğütleri
“Algıl öğüt mendin oğul, erdem tile,
Boyda uluğ bilge bolup, bilging ula.”
Ey oğul! Benden öğüt al! Edep ve terbiyeye çalış. Ta ki, ulusun büyüğü olasın. Onlar arasında edep ve hikmetin yayıla.
“Oğlum öğüt algıl bilgisizliğ kiter,
Talkang kikimg bolsa anğar pekmes katar.”
Ey oğul! Öğüt al, kendinden sefahati def et. Kavutu olan kimse, onu pekmeze katar, akıllı olan kimse öğüt kabul eder.
“Eşitip ata ananğnınğ sawlarını kadırma,
Nenğ kut bulup köwezlik kılnıp yana kuturma.”
Ananın babanın sözünü işittiğinde reddetme. Mal ve baht bulduğunda buldum delisi olma, seni şımarıklık almasın, haddini aşma.
“Bakmaz budun sevüksüz,
Yudki yudhi saranka,
Kazgan ulıç tüzünlük,
Kalsın çawınğ yarınka.”
Millet sevgisiz, yüzü ekşi, sıkı kişiye bakmaz. Yavrum, yumuşak huyluluk kazan. Hoşgörülü ol. Ünün yarına kalsın.
“Bilge eren savların algıl öğüt,
Edhgü çavınğ edhlese özge singer.”
Sözün özünü hep bilginler söyler. Bunları hep öğüt olarak al. İyi sözler sana çok şey öğretir, siner benliğine, seni yüceltir.
Oğlum sanğa kodhurmen erdem öğüt humaru,
Bilge eriğ bulup sen bakkıl anınğ tabaru.”
Oğlum! Sana fazilet ve edep bırakıyorum. Akıllı bir bilgin bulduğunda ona yaklaş, bilgi topla, erdem al, kişiliğini yücelt, ondan faydalan

Merkez Efendi
Merkez Efendi, tıp alanında çok faydaları olmuş, bilgin, ermiş bir kişidir. Onunla ilgili bir çok olağanüstü hikaye anlatılır. Onlardan birisi şudur:
Merkez Efendi bir gün namaz kılarken seccadededir. Birden yer altından bir ses işitir:
-Ben şurada, yedi bin yıldır bekleyen, kırmızı renkli, sudan lezzetli bir hayat pınarıyım. Beni yeryüzüne çıkar. Allah beni humma hastalığına ilaç yaptı. Beni bu hapisten mutlaka kurtar!
Merkez Efendi bu sözleri duyar duymaz yanındaki arkadaşlarına:
-Gelin dostlar, sizinle şu seccadenin olduğu yerde bir kuyu kazalım, der.
Besmele ile önce kendisi ayağını yere vurur. Ardından kazmalar, kürekler hazırlanır, bir çırpıda kuyu kazılıverir. Kuyudan kırmızı renkli, hoş bir su çıkar. Ve bu su, Merkez Efendi’nin duyduğu gibi istifadeli bir sudur. Kim sabahleyin aç karnına bu hoş lezzetli sudan üç yudum içerse, Allah’ın izni ile humma hastalığından kurtulurmuş

Nalinci Memi Dede

Nalıncı Memi Dede, Bergamalıdır. Unkapanı Araplar Camii karşısında bir dükkanda nalıncılık yapar. Ölümünden sonra da bu dükkan, nalıncılık işinden başka bir iş kullanılamaz. Abdi Çelebi, hayatında eline keser almadığı halde bu dükkana girince nasıl olduğunu anlayamadan usta bir nalıncı oluvermiştir. O tarihte Unkapanı’nda büyük bir yangın çıkar. Binalar ahşap olduğundan toptan yanar. Hatta benim evim de o yangında çok büyük zarar görmüştü. Ama Nalıncı Dede’nin dükkanı tahtadan yapılmış olduğu halde, ortada sapasağlam kalmış, herkesi şaşkına çevirmişti. Üstelik yangın sırasında Nalıncı Hüseyin dükkanda çalışmaktaydı.
-Her taraf yanıyor, kaç da canını kurtar! Dediklerinde:
-Burası, benim dedemin dükkanıdır. Beraber yanarım, yine çıkmam, diyerek ateş içinde kalır.
Gerçekten yangın biter ama bu dükkan yanmaz. Zamanla buranın değeri artar. Küpeli denilen bir Yahudi, dükkan sahibine birkaç akçe fazla vererek Hüseyin Çelebi’yi dükkandan attırır. Bir gün kepenkleri açarken dengesini kaybeder, başı üzerine düşerek ölür. Yani o dükkanı nalıncılık haricinde kullanmak hiç kimseye nasip olmaz.
Anlatılır ki: Memi Dede, öldüğü gece Sultan Üçüncü Murad’ın rüyasına girer ve şöyle seslenir:
-Cenazemi Fatih Camii’nde kılmaya hazırlan. Beni evimde toprağa ver. Üzerime bir türbe, yanıma bir tekke ve bir çeşme yaptır. Dünyadan elli sene su içtim.
Memi Dede, gerçekten evinin olduğu yere gömülür. Gereken yapılır.

Cebe Ali Hazretleri
Mısırlı Sultan Kalavun’un şeyhi olan ve İstanbul’un fethinde bulunmak için Bursa’ya kadar gelip, Zeyneddin Hafi’nin müritliğine geçen Cebe Ali Hazretleri Cibali kapısına sığınmıştır. Bu kapıya da yine Cebe Ali’den bozma olarak Cibali kapısı denilmiştir. At çulundan bir cebe (Hırka) giydiği için Cebe Ali unvanını alan bu kişi, orduda ekmekçi başı görevini yapmakta olup bütün orduya ekmek yetiştirirdi. Hiç kimse onun sırrını öğrenememişti. Bir fırından binlerce kişi pembe gül renginde has ekmek yerdi.
Bu Cebe Hazretleri, Okmeydanı’ndan inen gemilere binmeyip hemen Tersane bahçesinin önünde Zeyneddin Hafi’nin talebesi olan üç yüz kişi ile denizin üstüne postlarını döşemiş. Zikir yapıp def ve kudümler çalarak bayraklarını açınca, onların geldiklerini fark eden kafirler, akıllarını oynatmışlardır. Cebe Ali Hazretleri postları denizden alıp Cibali kapısından girmiş. Cebe Ali, keramet gösterdiği için fetihten sonra şehit olur. Kabri Gül Camii avlusundadır.
Zakiri Efendi
Zakiri Efendi, Mustafa Han devrinde hatip olur. Bir gün minarede öğle ezanı okurken bir çavlak kuşu sarığını kaptığı gibi minarenin tepesine, alemin üzerine bırakır. Sarık orada bir hafta kalır. Olayı Mustafa Han’a anlatır. O gece beraberce dua ederler. Sonra Mustafa Han bir kese altın verip:
-Al, şununla borcunu öde. Kalanı ile de ölüm hazırlıkları yap. Kefenini filan al, der.
O gece fırtına çıkar. Sarık yere düşer. Ama ertesi gün Zakiri Efendi dünyasını değiştirmiştir.
İstanbul’daki Büyülü Şeyler
Bir zamanlar Ayasofya’nın güney tarafında, dört mermer sütun üzerine dört büyük meleğin resmi yapılmış. Bunlar dört ayrı bölüme bakarmış. Yılda bir kere Cebrail’i gösteren resim kanat çırpıp bağırınca, doğu bölgelerinde bolluk olur, derlermiş. İsrafil resmi kanat çırparsa, batıda kıtlık olurmuş. Mikail resmi kanat çırparsa, kuzey bölgelerinde bir kahraman çıkarmış. Azrail resmi kanat çırparsa, dünyanın her yerinde veba hastalığının çıkacağına inanılırmış. Hz.Peygamber’in doğduğu gece bir mucize olarak meydana gelen depremde sütunlar yıkılıp yerle bir olmuş.

 






Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Siteniz:
Mesajın:

 
  Bugün 308 ziyaretçikişi burdaydı!