Blog Sitem
  Tum iller Tanitim
 

Türkiye A'dan Z'e Kadar Tüm İller

 




 
Finike ile Kaş arasında Finike’ye 25 Kaş’a 48 km. uzaklıktadır. Eski çağ Likya’sının en önemli 5 kentinden birisi olup kuruluşu M.Ö V. yüzyıla kadar uzanır. Eskiden bir kıyı kenti iken Demre çayının getirdiği alüvyonlarla günümüzde denizden içeride kalmıştır. M.S IX. yüzyılda Arap akınları sonucu terk edilmiştir. Kaya Mezarları Tiyatro ve St. Nicholas Kilisesi varlığını günümüze değin sürdürebilmiş yapılardan bazılarıdır.
 

Kaş Antalya ilinin en batısında yer alan turistik ilçe.
 Kaş

Kaş Tarihi
Kaş’ın etrafında adı bilinen Istlada Apollonia İsinda Kyaenai gibi antik kentler yanında ismi bilinmeyen birçok harabe yeri vardır. Bunlar irili ufaklı antik yerleşimlerdir. Örneğin Tüse Köyü’nün yakınındaki alçak bir tepe üzerinde Tysse adında küçük bir yerleşme bulunur.
Kaş Coğrafyası
Yüzölçümü 2.231 km²’dir. Batıda Eşen Çayı ile Muğla’nın Fethiye ilçesinden ayrılır. Doğuda Kale (Demre)’ye kuzeyde ise Elmalı ilçelerine komşudur. Akdeniz’de tam karşısında 1.300 m mesafede Yunanistan’a bağlı Meis Adası bulunur. Antalya il merkezine 168 km mesafede yer alan Kaş’ın sahil uzunluğu 70 km civarındadır.
Kaş’ta Akdeniz İklimi hüküm sürer. Yazları sıcak ve kurak kışları ılık ve yağışlıdır. Deniz seviyesinden 700 m. yüksekliğe kadar Akdeniz iklimi etkisi görülür. Yüksek kesimler ise Karasal İklim etkisindedir.
Kaş Ekonomi
Kaş halkı geçimini yaz aylarında turizm amaçlı pansiyon otel ve motel işletmeciliği yaparak sağlamaktadır. İlçe halkının çoğunun yayla köylerinde toprakları mevcuttur. Ova ve yaylalarda yurdumuzun önemli yaş sebze meyve ve çiçek üretimi yapılmaktadır. Kış aylarında da üretim seralarda yapılarak içte ve dışta pazarlanmaktadır. Yine yüksek ve dağlık yerlerde elma üretiminde önemli bir tarım girdisidir. Aynı zamanda balıkçılık da önde gelen geçim kaynaklarındandır.
Kaş Nüfus
İlçenin nüfusu 2000 genel nüfus sayımına göre 47.589′dur. Bunun 7.800′ü ilçe merkezinde 41.158′i ise kasaba ve köylerde yaşamaktadır.
Kaş Meis Adası arka planda önde Likya lahti


Kaş Turizm
İlçe merkezi Kalkan ve Gelemiş Köyü’nde son yıllarda turizm hızlı bir şekilde gelişmektedir. Bu nedenle turistik tesislerin sayısı hızla artmaktadır. Kaş özellikle dalgıç turizmi bakımında ülkemizin önde gelen merkezlerinden biridir.
Meis Adası’na en yakın noktayı oluşturan Kaş’ta tarihi eserleri ve doğa güzellikleriyle önemli turizm potansiyeli vardır. Bir dil gibi denize uzanan Çukurbağ Yarımadası üzerinde yakın zamanda yapılan oteller bulunur. Kaş’ın içinde Büyük Çakıl Plajı Küçük Çakıl Plajı ve Akçagerme Plajı’nda denize girmek mümkündür. Ayrıca kayıkla Limanağzı plajı’na gidilebilir.
 Myra Antik Kenti Anfi Tiyatro

Kaş’ın etrafında yer alan 6 adet mağaradan Kaş’a 18 km. uzaklıktaki Mavi Mağara Aşırlı Adası Deniz Mağarası güvercinleri ile ünlü Güvercinlik Mağarası en ünlü olanlardır.
Kaş’ta artan turizm faaliyetleriyle birlikte trekking dağcılık rafting gibi doğa sporları da gelişmektedir. Gömbe’deki Yeşilgöl ve Uçarsu Şelalesi turist çeken doğa alanlarındandır. Akdağ’ın dibinde bulunan Gömbe Kaş’tan 70 km uzaklıktadır. Akdağ ise Batı Toroslar’da Kızlar Sivrisi’nden sonra en yüksek zirvesidir.
Gömbe’de Komba antik kenti ve buradan 13 km. uzaklıkta Nisa antik kenti vardır. Ayrıca Kaş içinde Kandyba antik kenti vardır. Kaş’a 12 km uzaklıkta Phellos antik kenti bulunur.
Turistik açıdan önemli olan Kekova’daki batık şehre Kaş’tan tekne ile gidildiği gibi karadan Üçağız’a gidilip kayıkla da gezilebilir. .
İlçede dalgıçlık ve yamaç paraşütü başta gelen sporlar arasındadır. Türkiye’nin en iyi dalgıçlık bölgesi olarak kabul edilir.


ST. NICHOLAUS – NOEL BABA M.S. 300 yıllarda Patara’da doğan St. Nicholaus Myra şehrinde psikoposluk yapmış ve burada ölmüştür. Yaşadığı dönemde çeşitli mucizeler yarattığına inanılan St. Nicholous’un denizcilerin tüccarların fakirlerin düşkünlerin ve en önemlisi çocukların en büyük koruyucusu ve kollayıcısı olduğu kabul edilmiştir. Bugün bile her yılbaşında tüm Hristiyanlık dünyasınca çocuklara hediyeler getirdiğine inanılmaktadır. Batı dünyasında o ülkenin coğrafi yapı özelliklerine göre benimsenen Noel Baba Skandinav ülkelerinden Ren Geyiklerinin çektiği bir kızakla çocuklara hediye getirirken Akdeniz ülkelerinde ise kırmızı kurdelalı elbisesi ile kapıdan ve bacadan girerek hediye getirir şekillerde tasvir edilmektedir. Aslında 25 Aralıkta yapılagelen bu Noel kutlamalarının kökeni çok eksik zamanlara ait olup “Görülmeyen Güneş’in /Amon-Ra’nın Doğuşunu kutlayan bir putperest bayramı olduğunu belirtmeliyiz. Nitekim Latince “Natalis İnvecni Soli” adı altında kış başlangıcı ayinleri M.S. 3.yy’la kadar bu nitelikte sürmüş ve bu çağdan sonra Hıristiyan dinine mal edilmiştir. Özünde hümanist bir piskopos olan ve insan sevgisini ön plana çıkaran bir yaşam biçimini benimsediği anlaşılan St. Nicholaus zengin bir ailenin çocuğu olarak Patarada doğmuştur. Annesi ve babası kentin en zengin ve en kuvvetli dini inanca sahip bir aile idi. Bebekken küvette yıkandığında dik olarak duran St. Nicholaus annesinin sütünü sadece Çarşamba ve Cuma günleri emmiştir. Gençliğinde arkadaşları gibi sokakta aynamak yerine düzenli olarak kiliseye gitmiş ve kutsal yazıyı öğrenmiştir. Daha sonra ise Xanthos’daki manastırda teoloji öğrenimi görmüştür. Annesi ve babasının ölümünden sonra tanrı adına insanlara ne gibi iyilikler yapacağını düşünerek hayatını bu yola adamıştır. Bir gün Myra’da komşusunun evinin önünden geçerken duydukları kendisini etkilemiş ve ilk iyiliğini dini bütün yoksul aileye yapmıştır. Anlatılanlara göre ailenin üç kızı çeyizsiz evlenemeyeceği için yoksul baba çaresiz bir durumdadır. Bu durumun kendi günahından kaynaklandığını düşünen ve gece gündüz Tanrı’ya dua eden babaya kızlarından herbiri kendisini esir pazarında satıp diğer kardeşlerine bu yolla çeyiz parası temin etmeyi öneriyordu. Bu tartışmayı duyan St. Nicholaus pencereden bir kese altın atmış ve böylece yoksul aileye yardım etmiştir. Ertesi akşam yine pencereden ikinci bir kese altını daha atan St. Nicholaus arkasından koşarak kendisini gören ve hemen ayaklarına kapanan yoksul komşusuna bundan kimseye bahsetmemesini istemiştir. Bu arada Myra’daki kilisede piskoposluk seçiminde fazla aday olduğu için bir karar verilememektedir. Kilise heyetinin en yaşlı temsilcisi bir gece gaipten bir ses duymuş ve bu ses kendisine sabahki ayine kilise kapısından girecek ilk kişinin adının St. Nicholaus olduğunu ve bu kişinin piskoposluk makamına getirilmesi gerektiğini söylemiştir. Nitekim sabahki ayine ilk St. Nicholaus gelmiş ve piskoposluk koltuğuna oturmuştur. Piskoposluğu sırasında insanlar arasında bir ayrım gözetmemiş ve herkese eşit davranmıştır. Tavsiyeleri ikna edici çabuk ve yumuşak bir ses tonuyla söylemiş hayatını gece gündüz ibadetle geçirmiş ve kadın topluluklarından uzak durmuştur. M.S. 325’deki İznik Konsülüne Myra piskoposu olarak katılan St. Nichalous kendisini hiç görmemiş fakat ününü duymuş denizcilerin fırtınaya yakalanması ve batma tehlikesi geçirmesi esnasında St.Nicholaus ’tan ağlayıp dua ederek yardım istemişlerdir. Bunun üzerine orada St. Nicholaus’un hayaleti belirmiş ve denizcilere “bakın ben buradayımbeni çağırdınız size yardım edeceğim” deyip fırtınayı durdurmuştur. St. Nicholaus kırılan gemi direği ve yırtılan yelkenin tamir etmiş ve denizciler Tanrıya dua ederek kurtularak Myra’da karaya çıkmışlardır. Hemen Kiliseye gidip St. Nicholaus ’un elini öpmek isteyen denizcilere St. Nicholaus “ben size yardım etmedim bu olay sizin Tanrı’ya olan inancınızdan kaynaklanmış sizlere Tanrı’nın bir bağışıdır” demiştir. Bir gün Myra’da büyük bir
kıtlık ortaya çıkınca halk kırılmak üzere iken Myra limanına uğrayıpİskenderiye’ye giden bir gemide ambarların ağzına kadar buğday dolu olduğu duyulmuştur. Bunun üzerine gemicilerden kent halkı için buğday isteyen St. Nicholaus buğdayların imparatora ait olduğunu ve verme yetkilerinin olmadığını söyleyen denizcilere korkmalarına gerek olmadığını onlar için duacı olacağını söylemiştir. Bunun üzerine buğdayları alıp kıtlık çeken halka dağıtmış ve bunlar kent halkına iki sene yetmiştir. Bu arada Myra’dan ayrılarak İskenderiye’ye varan geminin ambarları açıldığında buğdayın eksik olmadığı tıka basa dolu olduğu görülmüştür. Bu ve buna benzer efsaneler ve mucizeler nedeniyle St. Nicholaus ’un ünü tüm dünyaya yayılmış ve kendisi sevgi ve iyiliğin babası olarak kalplere yerleşmiştir. Avrupa’da bazı kentlerin koruyucusu olarak en yüksek azizlik mertebesine ulaşmıştır. Bugün her yıl Myra’daki St. Nicholaus törenleri 6 Aralık günü kutlanmaktadır. 1955 yılında Türkiye’de adına posta pulu çıkartılan Noel Baba için 1981 yılından itibaren ise Turizm Bakanlığı tarafından uluslar arası bir sempozyum yapılmaktadır. Doğu ve batı dünyası arasında hümanist nitelikli bir köprü kurulmasını sağlayan bu kutlamaların dünya barışına katkıda bulunacağına inanılmaktadır. Bu nedenle 1993 yılında Demre’de bir barış parkı inşa edilmiştir. St. Nicholaus Kilisesi Anadolunun Ana Tanrıçası Kyble’nin ardılı Artemis Elothea adına yapıldığı sanılan Tapınağın M.S. 2.yy’da yaşanan büyük depremle yok olmasından sonratapınağın kalıntıları üzerine Bizans döneminde bir Ortodaks Kilisesinin yapıldığı sanılmaktadır. M.S.343’de 6 Aralık günü ölen St. Nicholaus ’un Roma döneminden kalan bir mermer lahit içine konarak kilisenin güney yönündeki orta apsisin içine yerleştirildiği bilinmektedir. M.S. 7 ve 9.yy’lar arası tüm Güney Akdeniz’i kapsayan Arap akın ve yağmalarına bu kilise de maruz kalmış ve yıkılmıştır. Bizansın karışıklıklar içerisindeki Anadoluda son dönemlerinde 1087 yılında yöreye gelen Bari’li İtalyan tacirler lahiti kırarak St. Nicholaus ’un kemiklerini çalıp İtalya’ya kaçırmışlardır. Fakat aceleyle yapılan bu hırsızlıkta utulan azizin birkaç parça kemiği bugün Antalya Müzesinde sergilenmektedir. Sonraki yıllarda Rus Çariçesi Kilisenin bulunduğu araziyi satın almış ve daha sonraları kilise ve kubbeli çatısı yine Ruslar tarafından tamir ettirilmiştir. Güney yönündeki orta apsisin içinde yer alan ve çeşitli bitki rölyefleriyle ve ornamentlerle süslü beyaz mermer bir sarkopag dikkati çeker ki bunun Aziz St. Nicholaus ’a ait olduğu anlaşılmaktadır. Kilise esas olarak Ortodoks haçlı bazilika şeklinde inşa edilmiş olup ortada kubbeli büyük bir ana bölüm yanlarında iki yan salon güneyde küçük dörtgen bir oda ile iki küçük odadan oluşmaktadır. Ana bölüm üzeri yanlarda yarım kubbelerin desteklediği ortada büyük bir kubbe ile kapalı olup dış taraftan polygonal sistemle yapılmış ve odasına düz kemerli pencere açılmıştır. İçinde kemerli bir dehliz üzerine 9 cavealı bir Synthranon inşa edilmiştir. Kemerli bir kapıdan yan odalara ve buradan da diğer yan bölümlere geçilmektedir. Bu yan odaların tabanları renkli mozaiklerle ve taşlarla döşenmiştir. Duvarlarda çeşitli dini olayların sembolize edildiği fresk kalıntıları görülür. Doğu tarafta ise iki küçük şapelin yarım daire şeklinde küçük apsisleri dikkati çeker. Bizans döneminde yapılmış olan ek odacıklar kuzey yönde bulunmakta olup buraların çeşitli amaçlarla kullanıldığı sanılmaktadır. Odacıkların bitiminde bulunan ve yüksek duvarlarla çevrili bahçede çeşitli Bizans sütün başlıkları mermer rölyef parçacıkları ve lahitler bulunmaktadır. Bahçenin köşesinde dörtgen şeklinde bir kurna dikkati çekmektedir kibunun kutsal su kurnası olduğu tahmin edilmektedir. Kilise uzun yıllar alüvyonlar altında kalmasına rağmen sıkça restore edilerek bugüne ulaşmıştır. Yöreye gelen Türkler Kiliseye dokunmamışlar ve St. Nicholaus ’un kişiliğine saygı göstermişlerdir.




Yenikapı İstanbul'un Fatih ilçesi sınırları içinde Marmara Denizi sahilinde yer alan bir semttir. Ayrıca İstanbul Surları'nın kapılarından biridir. Semt Kennedy Caddesi ve Mustafa Kemal Caddesi'nin kesiştiği noktanın etrafında gelişmiştir. Batıda Samatyadoğuda Kumkapı kuzeyinde ise Aksaray semtlerine komuşudur.
Yenikapı semti Marmara Denizi kıyısında bulunan diğer semtler gibi Rum ve Ermeni vatandaşlarının yoğunlukta bulunduğu bir semtti. 20. yüzyılda gazino taverna lunapark ve çay bahçelerinin yoğunlaştığı bir yer haline geldi. İstanbul'un Avrupa yakasına hizmet veren Banliyö trenlerinin bir istasyonu Yenikapı'da bulunmaktadır. Günümüzde Marmara Denizi'ndeki çeşitli noktalara giden deniz otobüsleri ve feribotlar Yenikapı'dan kalkmaktadır. Marmaray projesi tamamlandığı zaman Yenikapı'da yeni bir yeraltı istasyonu hizmete açılacaktır

 

Yenikapı Mevlevihânesi

Yenikapı Mevlevihanesi Topkapı surları dışında Merkez Efendi Caddesi ile Mevlevi Tekkesi Sokağı arasındaki parselde bulunmaktadır.

İstanbul’daki Mevleviliğin merkezi konumundaki bu Mevlevihane semahanesi selamlığı haremi türbesi somathanesi muvakkithanesi hünkâr mahfili matbah-ı şerifi sarnıçları ve müştemilât bölümleri ile tam bir yapı topluluğudur.

Yenikapı Mevlevihanesi’nin kurucusu Kâtip Kocayazıcı Yeniçeri Efendisi unvanları ile tanınmış Yeniçeri Ocağı Başhalifesi Malkoç Mehmet Efendi’dir. Malkoç Mehmet Efendi’nin bu Mevlevihane’yi kurmasını atlatmış olduğu bir ölüm tehlikesine bağlayanlar olmuştur. Hafız Paşa’nın yanında Bağdat ve Revan seferlerine (1635) katılmış dönüşte Yeniçerilerle aralarında anlaşmazlık çıkmış ve öldürülmek istenmiştir. Bu badireyi atlattıktan sonra dönüşte Konya Mevlâna Dergâhı’nı ziyaret etmiş “İstanbul’a sağ salim gitmek nasip olursa orada bir Mevlevi dergâhı yaptıracağım” diye dua etmiştir.İstanbul’a dönüşünde de dergâhın yapımını başlatmış1597’de Mevlevihane’yi açarak Sinan Mevlevi’nin oğlu Kemal Ahmet Dede’yi şeyh yapmıştır.

Yenikapı Mevlevihanesi kuruluşundan tekke ve zaviyelerin kapanışına kadar geçen 350 yıl içerisinde 20 Mevlevi büyüğü burada şeyhlik yapmıştır.

Yenikapı Mevlevihanesi başlangıçta semahane mescit harem sebil türbe ve 18 derviş hücresinden meydana gelmişse de kısa sürede gelişmiştir. Sonraki yıllarda bu yapılar yıkılmış ve yerlerini daha büyükleri almıştır. Sultan II.Mahmut 1818’de 33.474 kuruş vererek semahane türbe harem ve müştemilat binalarını yenilemiştir. Ayrıca bunlara hünkâr mahfili sarnıçtürbedar odası matbah ve taamhane eklemiştir. Abdurrahman Nafiz Paşa buraya bir kütüphaneyanına da kendi türbesini yaptırmıştır. Bu yenilemeler yapılırken semahane kapısına da İzzet Molla 1816 tarihli kitabeyi kubbe çevresine de Nuri Dede talik yazı ile bazı beyitler eklemiştir.AyrıcaSultan IV.Murat Mihrişah Sultan Sultan Abdülmecit Maliye Nazırı Abdurrahman Nafiz PaşaDevlet Kethüdası Halet Efendi ve Mısır Valisi Zuval Paşa da buraya bağışlarda bulunmuştur.

Ne yazık ki Mevlevihane’nin kütüphanesi altındaki mahzende bulunan odunlar 1903 yılında tutuşarak kütüphaneyi yakmıştır. Bunun üzerine Sultan Mehmet Reşat 1910’da Mevlevihane’yi yeni baştan onarmıştır. Bu onarım işlerini Mimar Kemalettin Bey üstlenmiş ve bu kez dergâh neo-klasik üslupta yapılırken yanına bir de minare eklenmiştir.

Yenikapı Mevlevihanesinin bazı bölümleri bilinmeyen bir nedenle 1961 yılında yeniden yanmış arta kalan yapılara Mevlânakapı Çocuk Yetiştirme Yurdu taşınmıştır. Yakın tarihlerde Mevlevihane bir kez daha yanmış mezarlar ve yapının duvarları dışında ortada hiçbir şey kalmamıştır.







Çatalhöyük

Kayseri’nın birkaç kilometre doğusundaki Kültepe’de yapılan kazı çalışmaları sırasında gün ışığına çıkarılan ve Asur kolonilerine ait olduğu varsayılan yazılı tabletlerAnadolu’nun tarih-öncesine son veren ve yazılı tarihinin başlangıç noktası sayılan buluntuları oluşturuyor. Böylece Anadolu’nun tarihi de M.Ö 2000’den başlar. Akdeniz’le Karadeniz ve Mezopotamya ile Ege arasındaki önemli bir geçiş noktası olduğu anlaşılan bu bölge tarihin bilinen en eski kentsel yerleşimlerinden biri olarak kabul edilen Çatalhöyük’e yaklaşık olarak 100 km uzaklıkta.

Çatalhöyük’ün öyküsü ise yaklaşık 9000 yıl öncesine kadar gidiyor. Duvar resimlerinden bu bölgede Neolitik çağ boyunca aralıksız 800 yıl süren bir yerleşimin var olduğu tahmin ediliyor. 1960’larda James Mellart tarafından keşfedilen ve kazılan Çatalhöyükyaklaşık 30 yıllık bir aradan sonra 1993 yılından itibaren çok farklı teknikler kullanılarak Prof. Ian Hodder’ın başkanlığındaki uluslararası bir ekip tarafından tekrar kazılıyor. Yerli ve yabancı çeşitli üniversitelerden gelen 70 dolayındaki akademisyen ve öğrenci tarafından 11 yıldır sürdürülen kazı çalışmaları M.Ö. 7000 yılına ait olan bölge haricinde M.Ö. 5 binli yıllara ait olduğu sanılan ve Batı Çatalhöyük olarak adlandırılan bir başka yerleşimi de ortaya çıkardı.

İlk yerleşmelerden birisi olması nedeniyle insanlık tarihi açısından büyük önem taşıyan Çatalhöyük’te gün ışığına çıkarılanlar bununla sınırlı değil. Yıllar süren kazılar sonunda insanlığın ilk barınma biçimleri ev mimarisi ve toplumsal ritüellerine dair bir hazine çıkıyor ortaya adeta. Ortaya çıkarılan ve genellikle 2 oda depo mutfak ve kilerden oluşan Çatalhöyük evleri bugün hala kullanılan evlere benzemekle kalmıyor kullanılan malzeme de aradan geçen binlerce yıla karşın neredeyse hala aynı: Kerpiç. Üstelik günlük ‘maişet derdi’de pek değişmemiş. Çatalhöyük’ün on bin yıl önceki sakinleri de buğday ve mercimek yetiştirip birbiriyle akraba 2’si ya da 4’ü yetişkin yaklaşık 10 nüfuslu evlerde yaşarlarmış!

SOKAKSIZ ŞEHRİN KAPISIZ EVLERİ!
Höyük farklı yükseklikte iki tepe düzü olan bir tepe şeklinde olması nedeniyle çatal sıfatını almış. Yerleşimin yani şehirciliğin en iyi bilinen dönemi 7. ve 11. katlarda ortaya çıkarılmış. Dörtgen duvarlı evlerin duvarları birbirine bitişik ama ortak duvar yok yani her evin kendi duvarı var. Evler ayrı ayrı planlanmış ve ihtiyaç duyulunca yanına başka bir ev yapılmış izlenimi veriyor. Bu bitişik duvarlar nedeniyle şehirde sokak yok. Ulaşım düz damlar üzerinden sağlanıyor. Şehri sınırlayan ve koruyan sur duvarları niteliğinde herhangi bir buluntuya da rastlanmamış. Bina yapımında kullanılan malzeme kerpiç ağaç ve kamış. Evlerin temel derinlikleri yüksek değil. Duvarlar arasında ağaç dikmeler bulunuyor. Bu dikmeler üzerine gelen kirişler ise düz tavanı taşıyor. Tavan üst örtüsü kamış üzerine sıkıştırılmış kil toprak. Evler tek katlı ve kapısız eve giriş-çıkışın damda açılan bir delikten merdivenle olduğu tahmin ediliyor. Her ev bir oda ve bir depodan oluşuyor. Odaların içinde dörtgen ocaklar duvarların ön kısımlarında taban döşemesinden yüksekliği 10-30 cm. arasında değişen sekiler ve duvar içinde dörtgen nişler var. Duvarlar sıvalı sıva üzeri beyaza boyandıktan sonra sarı kırmızı ve siyah tonlarda resimler yapılmış. Kutsal odalar diğer odalara nazaran daha büyük. Bu evlerin içindeki duvar resimlerinin yanında orijinal boğa başı koç başı ve geyik başlarının sıkıştırılmış kil ile konserve edilmiş trofeleri duvarlara aplike edilmiş. Bunların yanında rölyef halinde insan figürleri ile hayvan figürleri de görünüyor. Duvarlara resmedilmiş olan akbabalar tarafından parçalanan başsız insan figürlerinin ise ölü gömme adetleri ile ilgili olduğu sanılıyor. Akbabalar tarafından et kısmı yenerek temizlenen kemikler toparlanarak hasırlardan yapılmış bir örtüye sarılır ve ev içindeki şekillerin altına gömülürmüş. Şekiller altında yapılan araştırmalarda çok sayıda iskelet ortaya çıkarılmış. Ölü hediyesi olarak kemikten yapılmış aletler renkli taşlar kesici aletlerden taştan baltalar deniz kabuğundan yapılmış boncuklar konmuş.

ANA TANRIÇA KÜLTÜ
Çatalhöyük kazısında ele geçen heykelcikler bize ana tanrıça kültürünün (tapınma) başlangıcı ve zamanın inançları hakkında özgün bilgiler veriyor. Pişmiş toprak ve taştan yapılmış bu heykelcikler 5 ila 15 cm. arasında değişen büyüklükte. Şişman iri göğüslü büyük kalçalı ve zaman zaman doğum yapar vaziyette tasvir edilmişler. Bu özelliklerinin bolluk ve bereketi temsil ettiği düşünülüyor. Çatalhöyük’te ele geçen alet ve malzemelerin hemen hepsi taş pişmiş toprak baltalar sığ tabaklar yüksek kabartma bereket tanrıçası motifleri ile süs eşyası olarak kullanılan bilezik ve kolyeler. Pişmiş topraktan iri taneli hamura sahip çarksız siyah ve kiremit renkli kaplar ve çanaklar bulunmuş. Ayrıca ana tanrıça ve mukaddes hayvan figürü de pişmiş topraktan yapılmış. Kemikten yapılmış kesici ve delici aletler ile obsidyenden yapılmış mızrak ve ok uçları Çatalhöyük’te kullanılan en önemli malzemeler.

BOĞAZKÖY – HATTUŞA
Çorum Boğazkale ilçesinde yer alan Boğazköy’ün (Hattuşa) Ankara’ya uzaklığı 208 km. Çorum’a ise 82 km. Anadolu’da ilk organize devleti kuran Hititlerin başkenti olan Hattuşa’ın Anadolu arkeolojisinde de önemli bir yeri var. Bugün Tarihi Milli Park olarak ilan edilen Boğazköy’de görülecek başlıca yerler Büyük Hitit İmparatorluğu’nun geç dönemlerine ait yol güzergahına göre gezerseniz; Aşağı Sevir’deki Büyük Mabedi (1 nolu mabed) şehir surları ve üzerindeki anıtsal kapıları (Arslanlı Kapı Poterni ile Yer Kapı Kral kapısı) Yukarı Sevir’de sayıları 31 ‘e ulaşan tapınakları Nisan tepeyi Krallık sarayı ve diğer yapılar ile Büyük Kale’yi göreceksiniz. Frig Çağı’na ait en önemli yapılar ise Bastionu ile Güney Kale. AyrıcaBoğazköy’deki yerel müzede ören yerinin önemli buluntuları sergileniyor.

Kral Kapısı Boğazköy
YAZILIKAYA

Hitit İmparatorluk Dönemi’nin benzersiz bir kalıntısı olan Yazılıkaya Açıkhava Mabedi Boğazköy’ün 2 km kuzeydoğusunda yer alıyor. Yerli kayaların doğal durumlarına uygun olarak düzenlenmiş olan büyük ve küçük galeri iki mekandan oluşmakta. Büyük galerinin sağ duvarında tanrıçalar sol duvarında ise tanrı kabartmaları yer alıyor ve her iki grupana sahnedeki Hava Tanrısı Teşup ile karısı Tanrıça Hepatu’nun karşılaşma sahnesine doğru hareket halinde betimlenmiş. Galerinin en büyük kabartması olan Kral IV. Tuthaliya’nın kabartması doğu duvarında yer alıyor. Bu odada bahar bayramlarının kutlanışı tasvir ediliyor. Küçük galeriye giriş dar bir koridorla sağlanmakta. Girişin her iki yanında koruyucu kanatlı aslan tasvirleri yer alıyor. Burada sağa doğru ilerleyen On iki Tanrı Meç Tanrısı ve tanrı Sarumma’nın himayesinde IV. Tuthaliya kabartmaları bulunuyor. Bu kült alanı önüne daha sonraki çağlarda mabet yapılar inşa edilmiş.
Hattuşa’nın 2 km kuzeydoğusunda yer alan Yazılıkaya Tapınağı Hitit mimari özelliklerinin yansıtıldığı iki kaya odadan oluşuyor.

AŞIKLI HÖYÜK
Aksaray’da Ihlara Vadi yerleşiminin bir uzantısı olan Aşıklı Höyük’te yapılan arkeolojik çalışmalar Kapadokya Bölgesi’nin kerpiçten yapılmış ilk mahallelerini ortaya çıkarmış. Yerleşik yaşamın en güzel ve en karmaşık mimari örnekleri olan bu evlerin duvar ve tabanlarında sarı pembe kil duvar sıvaları kullanılmış. Ölülerini evlerinin tabanlarına hocker tarzında yani dizleri karınlarına çekik olarak gömmüşler. Höyük’te ele geçen yüz bine yakın obsidiyenden yapılmış çeşitli aletlerin Anadolu’da benzerleri yok.

ALACAHÖYÜK
Çorum’a 45 km. uzaklıkta Alaca İlçesi Höyük Köyü yerleşim alanı içerisinde yer alan Alacahöyük; görkemli sfenksli kapısı ilginç mimarlık eserleri ve mahalli müzesiyleBoğazköy ve Yazılıkaya’yı ziyaret edenler için aynı gün gezilebilecek önemli bir arkeolojik ören yeri. Günümüze ulaşan kalıntılar Hitit imparatorluk Çağı’na tarihlendiriliyor. Görkemli sfenksli kapısımabet-saray kompleksi gibi dini ve resmi yapıları ve diğer mimari kalıntıları ile Alacahöyük bir açık hava müzesi niteliğini taşıyor.


Tanrılar Geçidi Yazılkaya

Yazılıkaya Tapınağı’nın kayalığa yapılmış olan odaları “Büyük Galeri” (A odası) ve “Küçük Galeri” (B Odası) adıyla anılmakta. Büyük Galeri’nin (A odası) batı duvarı tanrı kabartmalarıyla doğu duvarı ise tanrıça kabartmalarıyla süslü. Her iki duvardaki figürler doğu ve batı duvarlarının kuzey duvarı ile birleştiği ana sahnenin yer aldığı kısma doğru yöneliyor. Tanrıların genel olarak sivri bir külâhı belden kuşaklı kısa bir elbisesi kalkık burunlu papuçları ile küpeleri var. Çoğu zaman kıvrık bir kılıç ya da topuz taşırlar. Tanrıçaların hepsi uzun bir etek giyerbaşlarında silindir biçimli bir başlık bulunuyor. Doğu ve batı duvarının birleştiği kuzey duvarında ana sahneyi oluşturan baş tanrılar yer almakta. Burada dağ tanrıları üzerinde duran Hava tanrısı Teşup ve karısı tanrıça Hepatu ile arkasında oğulları Şarruma ve çift başlı kartal yer alıyor. Doğu duvarında yer alan Kral IV. Tuthalia’nın kabartması ise galerinin en büyük kabartması. Ayrı bir girişi bulunan Küçük Galeri’yi (B odası) girişin iki yanında bulunan aslan başlı insan gövdeli kanatlı cinler koruyor. B odasının batı duvarında sağa doğru sıralanan on iki tanrı doğu duvarında ise Kılıç Tanrısı ile Tanrı Şarruma ve himayesindeki kral IV. Tuthalia yer alıyor. Bu kısımda iyi korunmuş kabartmalar dışında kayaya oyulmuş üç adet niş yer alıyor bu nişlere bir takım hediyelerin veya Hitit kral ailesinin ölü küllerinin saklandığı kapların konulduğu sanılıyor.


 

Yaşam Döngüsü’den Oidipus’a
 
M.Gül ÖZGEÇ

 
 
 
Yaşam döngüsü:

 
İlkseller ilkbaharda toprağın canlanmasının yazın hasat ve sonrasında bitkilerin kavrularak kurumaya başlamasınınsonbahardan sonra da yapraklarını dökerek uykuya dalmasının ayırtına varmış bunu bir döngü olarak açıklamışlar. Yağmur olarak yeryüzüne düşen suyun (yağış) karın/buzun eriyip buharlaşarak yeniden gökyüzüne çıktığının (ağış) ayırtına da varmışlar ya da sezgisel olarak kabullenmişler. Ayrıca suyun dirimsel önemini çok önceleri ayrımsayıp suyucanlılığı yani bereket getiren canlılığı kutsamışlar [Bu noktada suyaratıcı tasar olarak önceleri dişil ilke iken sonraları eril ilke olarak evrilir. Yaratıcı yanın dişil ilke olduğu ve tüm yaratılanların bu ilkeden doğduğu saptamasından yola çıkarak suyun dişil ilke olduğu söylenir. Daha sonraları dişil ilke olarak toprak karşımıza çıkacak ve tasar böyle kalacaktır. Ör. Gaia (toprak/toprak ana) kendi kendine Uranos (gök)Pontos (deniz) ve dağları doğurur. Sonra Uranos’la birleşir titan (bu titanlar on iki tanedir) Poseidon ile Tethys’i doğurur. Tüm ırmaklar Tethys ile Poseidon’dan doğmuş eril tanrılardır. Ama bu ırmak-tanrıların hep kızları vardır.].

Bu süremsel döngüyü kışın yeraltında saklananbaharla birlik yeryüzüne dönen ve fışkırıp gelişen bitkisel varlığı Adonis ile simgelemişler. Adonis söylencesi Hitit ve Sumer kaynaklarından (Dumuzi) gelmedir. Dumuzi giderek Sami dilinde "efendi" anlamına gelen Tammuz olur. Tammuz da Phrygia’da Attis’e ve Hellas’ta Hellenceleştirilerek Adonis’e dönüşür. Bu tasar bitkilerin ölen ve yeniden dirilen tanrı tasarıdır. Bu tanrılar doğada da olduğu gibi sonbaharda ölürilkbaharda yeniden dirilirler. Yılın en verimli ayı olan hasat ayı Temmuz adını bu tanrıdan almaktadır (ay takvimi). Tanrının sevgili ya da karısının adı Sumerlerde İanna İnanna ya da İnanas adlarıyla anılmaktadır. İnanna Samilerde İştar Aştart ya da Aştoret’e dönüşür. Hellenler Aştoret’i Astarte biçiminde kullanmışlar. Buradan da starte>star’a evrilmiş. Bugün Anadolulu Kupapa/Kybele’nin kazıbilimsel bilgilerle toplayıcılık-avcılık (paleolitik/yontma taş çağı) dönemine kaynaklandırıldığı bu adın savaşlar vb. nedeniyle yurtlarını bırakmak zorunda kalanların göç haritası yoluyla güneye giderek Kepat/Hepat’a daha sonraları kökenbilimsel incelemelerle Hepat>Hepa>Hebe>Heve>Havva’ya dönüştüğü aktarımları vardır. Kybele Hellas ve Roma’ya (Cibeles/Cibylla) da geçmiş Hellas’ta da Aphrodite olarak evrilmiştir
.
 

 
Anadolu'da bulunan küçük taş putlar. Paris'teLouvre Müzesi’nde bulunan bu heykelciklerde görülen birbirine yapışık ikişer gözlü iki başın biri ana tanrıça Kibele’yi öteki de sevgilisi Attis'i simgelemektedir. Bu idoller insanoğlunun yaptığı ilk putlardandır. Halikarnas Balıkçısı/Sonsuzluk Sessiz Büyür/sayfa71

Yaban domuzu ana tanrıça tapıncındaki kutsal hayvanlardan biridir. Yani ana tanrıçanın yüzlerinden biridir. Bir batında çok yavruladığından bereketle özleştirilmiştir. Yalnız yaban domuzu tarlalara zarar verir. Belki bu nedenle Dumuzi’yi -giderek Tammuz ve Adonis’i- yani ekinlere zarar vereni kurban etme tasarı yerleşmiş olabilir. Sonraları yaban domuzuna kutsallık yüklenerek eski tasar unutulmuş -İslamiyet ve Yahudilikte yani Sami/Hami kökenlilerde- ve etinin yenmemesine dönüşmüştür. Bu bereket simgeselliğinin bir diğer hayvanı da bıldırcındır. Bıldırcın da aynı tasar çerçevesinde tapım görmüş ilk sunaklar bıldırcınların yaşadığı sık çalılıklı orman/korulara yapılmış ve bu sunaklardan giderek atlarlara daha sonra da tapınaklara geçilmiştir. Önceleri yerleşimlerden uzak olan bu sunaklartoplumsal düzenlemelere koşut kentlere getirilip yerleştirilmiştir.

Ana tanrıça yani yaratılışın dişil yanı ile yaratılışın eril yanını betimleyen her bir dönem sonunda ölüp yeniden dirilen tanrı inancı Anadolu Mezopotamya Kafkasya Asya’nın bir kısmında etkin biçimde vardır. Ana tanrıça aynı zamanda toprağı simgeleryani toprak dişi ilkedir (rahmi tarlaya/toprağa benzeten adlandırma). Toprağı dölleyen yağmurdur yani yağmur/su erkek ilkedir (er suyu).

Yaratılış yaşam-ölüm döngüsü ile süremsel ve göksel değişimler arasındaki bağlantı önemlidir. Ana tanrıça evrenin yaratıcısı ve doğurma gücüne iye yaşam veren imge olarak kutsaldır. İlkbaharla birlikte canlanan doğanın simgeselliğiyle betimlenen tanrıyla birleşmesi ve verimlilik sürecini başlatması gerekmektedir.

 
 
Eril yan hem sevgili/koca hem de oğul içeriği taşımaktadır.


İlkbaharın gelişiyle başlayan doğadaki canlanış tanrının genç kral olarak yeryüzüne çıkışı anlamını taşımaktadır. Bitki tiniyle özdeş eril tanrının yeryüzüne çıkışı simgeselliğinin altında bitkilerin büyümesi ve toprağın yenilenmesi anlamı çıkarılmalıdır.


Animizm:

İnsanoğlu çevresindeki bütün şeylerin/varlıkların bir tini olduğuna inanmış. İlksellerin çevrelerindeki hayvan bitki ağaçtaş toprak vb. gibi bütün doğa nesnelerini ve belirtilerini tinli sayma inancını animizm dile getirir. Bu tin kavramına inancına nasıl varıldığınıbundan da cin ve peri inançlarına nasıl geçildiğini giderek din inancının nasıl gerçekleştiğini araştıran bazı kişilere göre insanlar uyku düş ateşli sağrılıklar esrime delilik ve ölüm gibi psiko-fizyolojik olgulardan animizme varmışlar. Bazı araştırmacılara göre de“ilkseller öz duyuş ve dileyişlerini çevrelerindeki dünyada etki gösteren güçlere yüklemişler” diye açıklanmaktadır. Dünyada işbaşında olan bir sürü tinin kendilerine iyi davranmasını sağlamak için bu tinlere tapmak zorunda kalmışlar.


Kuttören:

Toplayıcı-avcı dönemlerinde yapılan avlanmaların bir kuttören çerçevesinde yapıla geldiği aktarılmaktadır. Topluluk hayvanı yakaladıktan sonra etini yer ve kanını içer. Hatta kanı tenine sürer. Böylelikle hayvanın erkinin/tininin kendisine geçmesine olanak sağlar. Yüzdüğü deriyi başına ya da omuzlarına koyarak bu başarısını kutlarcasına devinir. Önceleri gelişi güzel olan devinimin daha sonraları belirli ölçülerle doğudan-batıya doğru yapılan beden devinimlerine hatta oradan da halk oyunlarına evrildiği aktarılmaktadır. Omuzlara alınan yüzülmüş deri zamanla yerini “post”a bırakır. Anadolu’da Kafkasya Balkanlar’da yaygınlaşan “kutsal-post”un ilk örneklerinin böyle ortaya çıktığı sanılmaktadır (Post nişin). Hatta zeybeklerin cepkenlerinin arkalarında omuzlardan aşağı inen işlevsiz ince-uzun bez parçalarının bir zamanlar postlarıyla devindikleri için sağa sola savrulan postun ayakları olduğunu ifade eder Balıkçı.

Bu eylemelerden sonra avcılar avladıkları hayvanla birlikte inlerine döner. İn duvarlarına ellerinin ve avlanmanın resmini yapmalarıyla kuttören sona erer. Topluluk erkekleri bu avlanmayı yapmak zorundadır. Bu bir bakıma erkeğin gücünü kanıtlaması aynı zamanda doğada var saydığı güçleri kendinde özdeşleştirmesidir. Zamanla erkeklerin söylencelerde Gılgameş İlyada Odysseus vb. destanlarda Kalidon Avı Argonautlar-Altın Post’u ele geçirmek sonraki soyun Troia Seferi vb.de de bu uğurda uğraş verdiklerini görürüz.


Lascaux Fransa'da bulunan mağara duvarındaki bu resim M.Ö. 13.000 yıl önce yapılmış.

Ana tanrıça-verimlilik törenleri:

“Ana tanrıça evrenin yaratıcısı ve doğurma gücüne iye yaşam veren imge olarak kutsaldır. İlkbaharla birlikte canlanan doğanın simgeselliğiyle betimlenen tanrıyla birleşmesi ve verimlilik sürecini başlatması gerekmektedir.”

Bu törenler daha sonraları kutsal evlilik (hieros gamos) adını alır. Önceleri seçilmiş bir rahibe ile yaz bitiminde kurban edilecek topluluktan bir erkek tarafından gerçekleştirilir. Bu kuttörende doğum ve yaşam döngüsünün eril ilkesi/tasarıyeniden yaşam vermek/bulmak üzere kendini kurban etmek ve yeraltına çekilmek zorundadır. Bu törenler on üç ay çeken ay takviminin on üçüncü ayının son artık gününde yapıldığından “13” rakamının uğursuzluğu tasarıyla evrilerek günümüze ulaşmıştır. Bu artık günde ana tanrıça putunun önünde yapılan törenler sırasında coşkuyla kendini kaybeden erkek erkeklik örgenini kökünden keser. Kesilen örgen putun dibinde toprağa gömülür (toprağı/dişi ilkeyi döllemek). Ayrıca örgenle birlikte kesikten akan kan da “toprağı/dişi ilke”yi döller. Bugün Anadolu’da sünnet derilerinin toprağa gömülmesindeki tasar da buradan gelmektedir. Ayrıca cinsel örgenin kökünden kesilme tasarının yumuşatılarak “sünnet” olgusuna dönüştüğü aktarımları da vardır.

Bu törenler daha sonraları rahip-kral (Bu kral boynuzlu betimlendiği gibi geyik boğa gibi hayvanlarla da betimlenmiştir.) ve tapınaktaki kutsal rahibe tarafından yapıla gelir. Verimlilik sürecini başlatmak için yapılan bu birleşmelerin günümüz/çağımız düşüncesiyle değil içinde bulundukları çağın tiniyle değerlendirilmesi gerektir. Fahişelik adlandırması anaerkil kültte cinsel eyleme verilen kutsallık açısından doğru saptayıcı değildir. Bunu o zamanların tinine göre değerlendirdiğimizde kutsal bir tören olarak cinsel eylemde bulunan tarafların hem inançları gereği tanrıçayı onurlandırdıkları hem de verimlilikle ilgili içsel deneyimi birebir yaşadıkları varsayılmalıdır.

Kutsal fahişenin ilk örneği aslen erkeğinevlenmemiş kız-eş-ana (Ana tanrıçanın üçlekliği: kız kadın ana. Ay ile betimlenmesi bu nedenledir. Ayça kız oğlan kızlığı dolunay evlenmiş cinsel ilişkiye girmiş yani erkek tanımış kadını sondördün ise çocuklu kadını simgeler. Bu simgesellik Anadolu’da “üçetek” olarak günümüze ulaşır.) görüntüsü arasındaki çarpıtılmış yansımasından etkilenmiştir ve korkutucu olarak görülür. Oysa bu tasarda kendi cinselliğinin gücünü bağımsız olarak ele almış dişil imge bulunmaktadır. Ana ya da kutsallığın dayattırıldığı soylu kız oğlan kızda değil canlılığı ve yaşamsallığı simgelemede etkin bir rolü vardır: Meryem ve Maria Magdalena'da olduğu gibi. Birinde doğurganlıktan yoksun bırakılmış ulaşılamaz “kız oğlan kız” diğerinde yaşam erkesinin yani canlılığının simgesi çekici ve baştan çıkarıcı imge arasında gerçeklemeyi sürdürür.

Söylencesel söylemde geçen ölüm ve yeraltına iniş sahneleri simgecilik bakımından oldukça zengindir. Birçok kültürde bu betiye rastlanır (İsis-Osiris Kybele-Attis Aphrodite-Adonis gibi). Yeraltına çekilen ve ölen tanrı kimi anlatımda tanrıçanın onu yeraltından kurtarışıyla yeniden dirilir ya da tanrıçanın rahminden tekrar doğar.

Suriye'de özellikle kadınlar tapınırlar yılda bir bahar bayramı yaparlar.
Tammuz-Adonis söylencesiyle Hitit bereket tanrısı Telepinu söylencesi arasında ilişki ve benzerlik göze çarpmaktadır. Adonisöyküsü değişik bir biçimde Phrygia (Frigya) kralı Attis için de anlatılmıştır. Anadolu Söylencelerinde de yine aynı özelliklerle Hızır peygamber olarak anılır. Hıdrellez ve Nevruz’un kökeninde de bu tasar vardır.

 
 

 
Ana tanrıça betisinin değişimleri. Halikarnas Balıkçısı/Düşün Yazıları

İlk tapınanlar bilinmeyen nedenlerden ötürü tanrılarını dağlara yakıştırmışlar onlara ev ya da bulunmaları gereken en uygun yer olarak dağların doruklarını tasarlamışlar [alt sıra sağdan birinci resim (3)]. Böylelikle bu tasar “tanrı dağın üstünde oturur”a evrilmiş. Engebeli olmayan düz alanlarda bu gereksinimlerini karşılayabilmek için tanrılarına zigguratlar yaptıkları giderek bu tasarın evrilmesiyle dağların üstüne tapınaklar saraylar kurmaya başladıkları aktarılır (Olympos ve Nemrut Dağları).

Ana tanrıçanın bereketle simgeleşen cinsel örgeninin üçgen tasarından da bereket bakımından zengin akarsu çatalağızlarını (delta) betimlemişler. “Delta” ile ifade edilen bu beti zamanla tepetaklak olmuş [alt sıra sağdan üçüncü resim (3)].

 


 
Ziggurat/Asur

Krallığın/kralın toplum tarafından onaylanması:

Tanrının genç kral olarak yeryüzüne çıkış tasarı zamanla insan-krala dönüşür. İlkin çiftçi krallar vardır yaşamları diğer insanların yaşamlarından farklı değildir. Herodotos Tarihi’nde yanında çalıştırdığı üç erkek kardeşin parasını ödeyemeyecek denli yoksul bir kraldan söz edilir. Kral kardeşlere öğüt vermeyi önerir. Kardeşlerden ikisi bunu kabul etmez evde işe yarayacak ne varsa (pek de bir şey yoktur) alırlar ve oradan ayrılırlar. En küçük kardeş ise bu konuşmanın geçtiği an ışıyan güneşi muştu addederek öğüdü alır.

Erkek doğumda kendinin rol oynadığının bilgisine de ulaşmıştır. Zaten birçok budun tarih sahnesine eril güçle yani ataerkillikle çıkar. Bunlara örnek olarak Dorları/Akhaları verebiliriz. Ataerkil yapılanmada bir anaerkil düzeni tarihte göremiyoruz. Görebildiğimizce eşitlikçi ya da görevlerin bölüşüldüğü bir düzenden söz edilebilir.

Egemenliği ele geçirmek için bireylerin ya kral soyuna ya tanrı soyuna bağlanmaları gerekmektedir. Bu daha çok o bölgeye sonradan gelenlerin uygulamak zorunda kaldıkları bir yöntemdir. Eğer her iki durum da yok ise tansıkları (mucize) olması gerektir. Savaşla bölgeyi ele geçirseler de yerleşik halkın kabullenirliğini sağlamak için bu uygulamaya başvurmuşlardır. En yaygını elli çocuk öyküsüdür. Dağlara ormanlara ve en önemlisi de suya bırakılan çocuklardır (bu çocuklar hep oğuldur). Priamos’un elli çocuğu vardır Niobe’nin de… Aigyptos ile Danaos’un da… Bunlar tarihsel ardışıklığı göz önüne aldığımızdasöylencelerden etkilenerek daha sonra ortaya çıkan söylencelerdir.

Bu “ellİ çocuk” tasarının Hitit İmparatorluğu’nun kuruluşundaki öyküsünü anlatalım:
Kral ve kraliçenin elli oğlu olur. Tansık yaratılacaktır ya bu elli çocuk sepetlere konularak Halys (Kızılırmak)’e bırakılır. Sepetler Karadeniz kıyısındaki Amazon yurtlarına ulaşır. Çocuklar orada insanlar tarafından kurtarılır ve büyütülürler. Kraliçe oğullarını sepetle Halys’e bıraktığı için çok üzgündür. Ardından yine gebe kalır bu kez elli kız doğurur. Kızlarının varlığıyla oğullarının acısı böylelikle azıcık yeğnileşir. Bir zaman sonra oğullar büyür ve kim olduklarını nereden geldiklerini sorgulamaya sormaya başlarlar. O zaman öğrenirler ki sepetle Haly’in yukarı çığırlarından gelmişlerdir. Dönmeye ana-babalarını bulmaya karar verirler ve yola çıkarlar. Gide gide bir kente varırlar. O gün o kentin kralı saray adı verilen kentteki diğer evlerden azıcık büyücek evinin kapısı önünde halkın şikâyetlerini dinlemekte varsa suçluları yargılamaktadır. Bu çocuklar da krala dertlerini anlatmaya karar verirler ve anlatırlar. Kralın yanında kraliçe de durmaktadır. Ellinci doğan çocuk en son doğduğu için anasını tanır. Çocukların öyküsü kral ve kraliçenin yıllar önce Halys’e bıraktıkları oğullarının öyküsüyle çakışmıştır. Çocukları bağırlarına basarlar ve kızlarıyla evlendirirler. Hitit krallığının kuruluşundaki tansık da böylelikle gerçekleşmiş olur.

Kralın evinin/sarayının kapısı önünde halkın şikâyetlerini dinleme tasarı da “devlet kapısı” olarak bu topraklarda bugün de hala canlıdır.

 
 

 
Çatalhöyük varyapımı


Krallıkların kuruluşunda tansıklar ve söylenceler bu topraklarda çok yaygındır. Musa’nın suya bırakılışı vb. gibi ve sonraları Yunan Mitolojisi’nde de aynı betiler/tasarlar karşımıza çıkacaktır. Suya bırakılanlar oğullardır. Hatta evden uzaklaştırılandağa ormana bırakılan çocuklar da oğullardır. Burada sanki güçlerini kanıtlamak için bir maceraları bir öyküleri olma gerekliliği geleneksel bilinçlerinde bulunmaktadır. Yukarıda aktarmaya/anlatmaya çalıştığım avcılık-toplayıcılık dönemlerinde avlanmaya çıktıkları gibi… Daha sonraları yapılan av seferleri gibi… Kalydon avı Argonautlar seferi aklımıza gelebilir… Eril yan/ilke hem dişil yana/ilkeye gücünü ispatlamak kendini ona kabul ettirmek saydırmak içgüdüsündedir hem de doğada varsayılan tinlerle özdeşleşerek erk kazanmaktadır. Bir bakıma dişil ilkeye sunulan sunumların kabul edilmesi tasarına gönderme yapılabilir. Sonraları bu oğlun ere dönüşmesi biçiminde geleneklerde ve kültürlerde yerini alacaktır. Oğlun “güçlülük” göstererek “ad” alması gibi... Erkeklerin çeşitli oyunlarla güçlerini deneyimlemeleri gibi...

Dişil yanın krallıkların kuruluşundaki rolü de etkindir. Kadın dört yönü simgeler. Hatta bazı kültürlerde yönlerle belirlenen kadın tiplemeleri vardır. Bunlar biraz da kadının yani dişil yanın doğumdan yaşlılığa değin geçirdiği evreleri de yansıtır. İlkönce batıdır ele avuca sığmaz. Sonra güneydir ağırbaşlılığı öğrenmiştir. Kuzeyde ise şefkatli sabırlı ve bağışlayıcıdır. Son durak doğuda kendiyle bütünleşir. Birden çok kadına iye olmak erkeğin cinsel haz gücünün iktidarının aşkınlığı anlamına değil dişil yana yani berekete iye olarak gücünü arttırdığı anlamına gelir. Bu dört yanlılık aynı zamanda süremsel döngünün bir anlamda yaşam döngüsünün simgesi ya da tasarıdır (aynı zamanda dört elementin: toprak su havaateş). Bu tasar dört kollu olarak betimlenmiştir.

 
 
 

 
Hindu Swastika


Bu dört kollu betinin Asya’da kullanıldığı oradan çeşitli bölgelere ulaştığı/taşındığı aktarılmaktadır. Zamanla “haç”a dönüşen bu beti doğum-ölüm sürekliliğindeki doğal yaşam döngüsünün tasarıdır. Doğu Anadolu ve Göller Bölgesi’ndeki inlerde 17 000 yıllık “yaşam döngüsü” resimlerine rastlanmıştır. Bunlar önceleriHıristiyanlıkla ilişkilendirilmiş daha sonra yapılan karbonlama testiyle 17 000 yıllık oldukları ortaya çıkarılmıştır. İlginç olan şudur: Birbirinden uzak bu iki bölgede aynı külte/kültüre değgin oldukları düşünülen bu resimleri yapanların bu yolları nasıl aştıklarıdır. Bugün için bu soru da çözümlenmez değildir. İlksellerin “yaşamak” için sezgi ya da bilgiyle hayvan sürülerini izledikleri bilinmektedir. Burada öncelikle “geyik” izlediklerini ve kullandıklarını söyleyebiliriz. Herhangi bir nedenle yurtluklarını bırakmak zorunda kalıp göç etmekte ve yeni bölgelerde yerleşmenin kuralı olarak geyik avlayıp hayvanın karaciğerine bakmaktadırlar. Birkaç hayvanın karaciğerinin sağlıklı olup olmaması -deneme-yanılma ile ulaştıkları bu bilgi- onlar için olumlu sonuç verirse oraya yerleşmektedirler (Ör. Etrüskler]. Sonraları özellikle geyik avının ve söylencelerde rastladığımız geyik öykülerinin/öykünmelerinin bu tasardan yola çıktığı düşünülmektedir. Ayrıca Sumerlerde (onlar artık yerleşik düzene geçmiştir) “karaciğer falı” bulunduğu bilinmektedir. Bu fal genellikle kümes hayvanları kullanılarak yapılmaktadır. Edim değişim geçirerek özünü yitirse de varlığını böylelikle sürdürmüştür.


Doğu kültünün (ana tanrıça) değişim ve dönüşümü:

Avrupalı tarihçilerin hemen hepsi de Akhaların Zeus'unu Hindo-Avrupasal sayarlar.
Buğdayın Sanskritçe adı “day”dır. Sankritçe'deki bu “day” sözcüğünden (Dei Dio) Zeus ve Theos yani Tanrı sözcüğünün çıktığını ileri sürerler. Bu konularda derin incelemeleri ile yetkili insanlardan biri sayılan Sir Frazer'dir. (Asıl tuhaf bu “day” sözü bizim “buğday” sözcüğümüzde de vardır. H. B.) Frazer'e göre ana tanrıça SumerlidirZeus bir Hitit tanrısıdır ve ana tanrıça gibi İzmir ve Efes yoluyla Yunanistan'a geçmiştir (Günümüzde Frazer’in birçok kuramına yönelik eleştiriler gelmiştir. Ör. Ana tanrıça kültünün/adının güneye yolculuğunu tanıtlayan kazıbilim bulguları.).

Akhalar geldiği zaman ana tanrıça Kybele’ye ya da diğer adlarından biri ile Rhea’ya Zeus oğul olarak kabul ettirilmiş. Bu kabul işi de enikonu kan dökülerek gerçekleşir.

Bu kabul ettiriliş Hıristiyanlıkta da gündeme gelir. Ana tanrıça tapıncının hala sürdüğü İonya’da Hıristiyanlar kan dökerek İsa’yı kabul ettirmek isterler. İonyalılar ise kabul etmezler ne İsa’yı ne Meryem’i benimsemezler. Kabul ediş ancak Meryem’e tanrı anası sanını aldırmalarıyla gerçekleşir (431 Efes Konsülü). Üçleklik ise baba / oğul / Ruh-ül Kudüs olarak dönüşüm geçirir.

Akhalar üçlek tanrıça inancının ne kadar yerleşik olduğunu ve onu bütünüyle ortadan kaldıramayacaklarını anlarlar. Üçlek tanrıçayı niteliğinden yararlanarak üçe ayırırlar: İlk parça Aphrodite’tir. (Hesiodos’o göre denizin köpüklü dalgalarından doğmuştur adı köpük yavrusu anlamına gelir. Uranos Gaia’nın çocuklarını toprağa soktuğu için Toprak Ana giderek şişmekte ve korkunç sancılar çekmektedir. Bu yüzden Gaia son oğlu Khronos’a bir tırpan verir. O da Uranos’un erbezlerini keser ve denize atar. Denize dökülen ersuyundan –Uranos genital- Aphrodite doğar. Homeros’a göre de Zeus ile Okeanos kızı Dione’den doğmuştur.) Güzellik tanrıçası sayılmasına karşın topal ve çirkin Hephaistos'la evlendirilir. Aphrodite'in çirkin Hephaistos'la evlendirilmesi azımsayan baba tanrıcılar ona savaş-tanrı Ares'le zina işlettirirler ve bir de suçüstü yaparlar. Hephaistosher şeyi gören güneş-tanrı Helios ispiyonuyla onların sevişeceğini öğrendiği için önceden bir ağ hazırlar yatağa serer ve gizlenerek bekler. Suçüstü yaptığında da onları bu ağın içine kapatır ve ağı alır Olympos’a götürür. Bu görüntü karşısında tanrı-tanrıçaların kahkahaları günlerce yankılanmış. Böylelikle Aphrodite’i Olympos'ta bir skandalın suçlusu kılarak gözden düşürürler.

Ana tanrıçanın ikinci kısmı yani tam ay/dolunay yanını (erkek tanımış kadın niteliği) da Hera tasarı ile simgeleştirerekZeus'a karı diye verirler. Geriye ana tanrıçanın üç niteliğinden biri kalmaktadır. Yani ayça ya da kız oğlan kız niteliği. Bu niteliği de Artemis diye simgeleştirip tanrılaştırırlar. Artemis (Grekçe/Hellence değildir)ana tanrıçanın Pelazj dilindeki adıdır. Artemis ana tanrıçanın Ege’de özellikle de İonya’daki adıdır. Ephasos Artemis’i dünyaca ünlü bir yontudur (Resim 8 soldan birinci). Ephasos’un kuruluşu cilalı taş devrine indirilmektedir. Artemis Anadolu’da köklü ana tanrıça tasarının en güçlü imgesidir. Ana tanrıça bölümünde de söz ettiğimiz gibi evrenin yaratıcısı ve doğurma gücüne iye yaşam veren imge olarak kutsaldır. Bu bölünmeyle Artemis yaşam erkesinin ve canlılığının simgesiçekici ve baştan çıkarıcı imgeden çıkarılarak doğurganlıktan yoksun bırakılmış “kız oğlan kız” imgesine dönüştürülür. Zamanla avcı kız oğlan kız Diana’ya (Roma’da- Resim 8 sağdan birinci) dönüşen bu imge için Artemis’in seçilmesi çok önemlidir.

 
 
 
 
Knidos Aphrodite’si (Praksiteles/M. Ö. 4. yy.) ile kız oğlan kız avcı Diana (Louvre Müzesi)Knidos Aphrodite’si çıplaktır çünkü güzellik örtülmez. Elinin incelikli devinimiyle cinsel örgenini de örtmüştür.


Akhalarla başta İonyalılar olmak üzere doğu yani Batı Ege kültür ve sosyallikleri arasında büyük farklar vardır. Bu farkların en belirgini yaşam düzenlemelerinde “kadın”a verdikleri roldür. Hellas anakarasında “kadın” eve kapatılmıştır. Atina sokaklarında görülebilecek herhangi bir kadın yani dişil imge ya çocuktur ya da yaşlıdır. Evlerde “haremlik” selamlık” bendeşi uygulamalar vardır. Kadın erkeklerle birlikte sofraya oturamaz. Buna karşılık İonya’nın parlayan ışığında kadın kendi kocasını kendisi seçebildiği gibi jimnazyumlarda da eğitim alabilmektedir.

[Lesbos Adası’nda şair Sapho’nun kız öğrencilerinin olması bu uygulamaya alışkın olmayanlarda ters tepki yaratmış bu tepkilerini Sapho’yu “lezbiyen”likle suçlamaya vardırmışlardır. Kaldı ki lezbiyen de olabilir. Bu lezbiyenlik Zeus başta olmak üzere Olymposluların bi-seksüel olmaları yanında değerlendirilebilir. Bilindiği gibi en güzel örnek Ganymedes’tir (bugün Türkçe’de “ganimet”). Ganymedes İlyon/Troas kral soyunda Dardanos’un torunu olan Tros’un oğullarından biridir. Güzelliğiyle ünlü bir delikanlıdır ve ona âşık olan Zeus tarafından kaçırılır. Olympos’ta tanrı-tanrıçalara içki sunar. Daha başka neler sunar ya da sundurulur ötesini siz düşünün.]

Balıkçı Ephasos’ta “aşk evi” ile “hükümet binası”nın çok yakın olduğunu aktarır. Kadının bu konumlamaları aslen Halikarnassoslu olan Herodotos’u bile şaşırtmış. “Görebildiğim kadarıyla kocalarını kendileri seçiyor” diye ifade etmiştir. Herodotos Alyattes Tümülüsü aktarımında da şu ifadeleri kullanır: “Lydia toprağı öbürlerinde olduğu gibi öyle pek adı anılacak olağanüstü şeylere sahip değildir yalnız Tmolas’tan akıp giden altın kumu vardır. Ama Mısır ve Babil’deki anıtlar bir yana öyle bir anıt vardır ki bilinen bütün öbürlerini aşar. BuKroisos (Karun)’un babası Alyattes’in mezarıdır etekleri büyük taşlarla örülmüş bir toprak yığınıdır. Küçük esnafın el işçilerinin ve aşk satıcısı küçük kızların topladıkları paralarla yükseltilmiş bu anıt. En yüksek yerindeben oradan geçtiğim zamanda da beş tane taş blok vardı üzerine kazılı olan yazıtlarda buna katılan her meslek dalının ne kadar verdiği yazılıydıbu rakamlara göre en çoğunu bu küçük kızcağızlar vermiş oluyorlardı. Bu mezar çepeçevre altı stat ve iki plethrondur; genişliği on üç plethrondur. Yanında bir büyük göl vardır ki Lydialılar hiç kurumaz derler; adı Gyges Gölü’dür.”

Kamu düzeni olarak da yine “doğu” (kuşkusuz doğa bilginlerinin de katkısıyla) batıdan gelişmiş durumdadır. İki tekerlekli savaş arabasını ve kullanmayı Hellenler Hititlerden öğrenir (tekerlek Sumer bulgusudur). Hatta “atı” binek hayvanı olarak kullanmayı da... Kent ürbanizmi yine Anadolu’dan dünyaya yayılır. Kirli/temiz su sistemleri de burada kullanılmaktadır. Sumerler tarih sahnesinde görüldüklerinde kentleşmeleri tarımsal yenilikleri bataklıkları kurutmadan ekilebilir alanlar durumuna getirmeleri vb.yle insanoğluna büyük katkılar sağlamış bir ulustur. Mezopotamya’ya bu verilerle geldiklerini göz önüne alırsak geldikleri topraklarda da bu kültürlerinin olduğunu var sayabiliriz.

İonya’nın parlayan ışığı Pergamon’da yontuya “duygu” katılmasına dek ulaşır. Bu noktada batıdan yani Hellas’tan öğrencilerin gelip Anadolu’da eğitim aldıklarını görürüz. Bunun ardından da “çırak ustayı geçer” ve ünlü Helenistik dönem başlar. Sanat ve uygarlıkulusların budunların bireysel/tikel katkılarından çok ardışık/birbiri üstüne binmiş kültür ve geleneklerinin sürekliliği olarak tüm toplumların değerleriyle biçimlenmiş bir yapıdır. Bu noktada sanatın doğusu-batısından çok yapısı içinde kendi varlığını sürdürmesi ve bu varlığın kabul edilmesi beklenmelidir. Ne var ki dünya bundan çok uzak bir yerdedir...


Doğu kültlerinin ilençleri:

Tragedyalara konu olan kişilerin çoğu ilençlidir. Bu ilencin nedeni toplum düzenindeki değişikliktir. Anaerkil kültün zamanla ataerkil toplum yapısına dönüştürülmesi sırasında oluşturulmuştur.

Ana tanrıçanın bölünmesiyle başlayan süreç anaerkil inanç ve kültten gelenleri ilençle ortadan kaldırmakla sürdürülür. Bunların başında Tantalos vardır dolayısıyla Pelopsoğulları ve ünlü Agamemnon’un soyu... Bu ilençler ileriye dönük devinirler. Ta ki soy bir biçimde eriyip gidene dek. Burada anaerkilliğin “doğu”yu simgelediğini de söyleyebiliriz. Doğu ile batı arasındaki bitip tükenmeyen kakışmanın altından bunları çekip çıkarmak önümüzdeki görüntünün netleşmesine katkı sağlayacaktır. Batı doğu kültünün ve kültürünün üstünde yükselmektedir. Bundan doğal bir şey kuşkusuz yoktur. Nedense bu konuda Batının bir hazımsızlığı bir isteksizliği göze çarpmaktadır.

 
Tantalos
 
Joseph Heintz the elder 1533 www mythman.com

Tantalos “Tanrılar yedikleri etin insan/hayvan eti olup/olmadığını anlayabiliyorlar mı?” diyerekten oğlu Pelops’u keserpişirir ve Zeus’un önüne koyar. Zeus sunulan yemekten bir lokma alır almaz insan eti olduğunu anlar ve çok kızar. Pelops’u yeniden birleştirir. Ne var ki omzunun bir parçasını yutmuştur orayı da plastik cerrahi ile onarır. Tantalos ünlü Tantalos işkencesine çarptırılır. Konu yemek olduğu için herhalde bir suda durmaktadır. Su neredeyse çenesine dek gelmektedir. Susayıp bir yudum su içmek istediğinde su aşağı çekilir. Çok yakınında ağaçlar vardır dalları ve meyveleri yüzüne değdi değecek uzaklıktadır. Ne zaman ısırmaya kalksa ağaçların dalları geri çekilir.

Pelops Pelopennessos Yarımadası’na adını veren Anadolulu yani anaerkil kültten gelen söylencesel bir kahramandır. Ayrıca Niobe adında bir de kız kardeşi vardır ki o da tanrılardan nasibini almış bir kadıncağızdır. Dilini tutamamış demiş ki: “Leto tanrıça doğura doğura iki çocuk doğurmuş. Benim elli çocuğum var.” Leto bu söze çok kızmış çocukları Artemis ve Apollon’u görevlendirmiş. Niobe’nin kızlarını Artemis oğullarını Apollon öldürmüş. Niobe öylesine üzülmüş öylesine üzülmüş ki Zeus ona acımış ve onu bir taşa çevirmiş. Hani acıyla katıldı içim deriz ya acep buradan mı gelmektedir? NiobeManisa’da Sypilos Dağı’ndaki “ağlayan kaya”da (bir derenin üstünden sarkan ve göz diye betimlenen oyuklarından su sızdıran kaya) ağlayarak hala çocuklarının yasını tutmaktaymış. Niobe böylece “evrensel” bir yas simgesi olur çıkar.

Pelops Hellas’ta Hippodameia ile evlenmek ister. Önce kızın babasının koşul olarak koyduğu araba yarışını kazanması gerekmektedir (erkeğin gücünü kanıtlaması). Bu yarışta Hippodameia’nın babası Dinomaos’un seyisi Myrtilos tanımadığı bir yabancı (belki tanıyordur durduk yerde günah almayalım) olsa da Pelops’a yardım eder. Seyis Myrtilos Dinomaos’un arabasının cıvatalarını gevşetir. Pelops bu yardımla yarışı kazanır kızı alır. Sonra seyis ve kızla birlikte yurduna döner. Ama bu suçun tek tanığı olan seyis Myrtilos’u denize atar. O da Pelops’a ve soyuna ilenerek ölür gider.

Pelops’un kaynaklara göre birçok çocuğu vardır. Ama biz Atreus Thyestes ile ilgilenelim. Thyestes’in bir karısı vardır: Aeropa. Aeropa Girit kralı Katreus’un kızıdır (doğulu/anaerkil kült). Her ne hikmetse bu kadını daha sonra Atreus’un karısı olarak görürüz. Söylenceye göre Thyestes Aeropa’dan kolay kolay tersinmemiş ve onu ayartmaya kalkışmış. Bunun üzerine AtreusTheyestes’in üç oğlunu boğazlayıp ateşte pişirerek kendisine yedirmiş (Soydur çeker mi demek gerekir?). Yediklerinin oğulları olduğunu sonradan fark eden Theyestes de bu nedenle Atreus’a ilenir.

Sonuçta Atreus kraldır Theyestes de ne yapsın gider kızı Pelopeia’nın koynuna girer. Kızı Pelopeia’dan bir oğlu olur: Aigysthos. Pelopeia’yı Atreus’un karısı olarak da görürüz söylencelerde. Bu ilenmeler daha da genişletilmiştir. Şöyle ki: Atreus ile Theyestes’in anaları Hippodameia Pelops’un bir başka kadından olan oğlunu istememekte belki de kıskanmaktadır. Oğullarını ayartarak hep birlikte bu çocuğu öldürürler. Pelops bunu öğrendiğinde kendi oğullarına ilenir. Tantalos soyu/Pelopsoğulları ve daha sonra Atreusoğulları diye anılan bu soyda ilençli öyküler taht çekişmeleri ve kıyımlar böylece sürer gider. Ayrıca Pelops’un bir tanrı olduğu Zeus’tan önce Anadolu’da kendisine tapıldığı Zeus’un ortaya çıkmasıyla onun torunu olarak kahramanlaştırıldığı aktarımları da vardır.

Atreus’un oğlu Agamemnon bilindiği gibi karısı Klytaimestra ve Klytaimestra’yı ayartarak sevgilisi olan Aigysthos tarafından öldürülür. Klytaimestra kocasını kızı İphigeneia’yı boğazladığından bir de Troia dönüşü Priamos’un bilici kızı Kassandra’yla çıkıp gelmesinden dolayı öldürür. Öldürdüğü kişi kocası değildir onun içinkızını öldüren adamı öldürmüştür. Onlar da yani Klytaimestra ile Aigysthos da Agamemnon ile Klytaimestra’nın oğlu Orestes tarafından öldürülür. Anasını öldürür öldürmez öç perileri Erinysler Orestes’in peşine düşer. Orestes çıldırır onlardan kurtulmak için kendini oradan oraya atar. Sonunda Atina’nın Areopagos Mahkemesi onu suçundan arındırmış. Mahkemeden sonra Orestes Apollon tanrıya ne yapması gerektiğini sormuş. Pythia (tanrı adına yorum yapan öngörücü) Tauris’e (Tauris bir anlamda Tebriz’i bir diğer anlamda da çok uzakları ifade eder) gitmesini ve oradaki Artemis yontusunu almasını buyurmuş [Tapınaklarda Pythia (tanrı adına yorum yapan öngörücü)’ya danışma tasarı daHıristiyanlıktaki günah çıkarmaya evrilmiş olmasın sakın?]. Orestes de oraya gider. Ama orda onu yakalarlar ve ana tanrıçaya kurban etmek için tapınağa götürürler. Tapınaktaki rahibe de İphigeneia’dır. Meğer Artemis İphigeneia’yı tam boğazlanacağı sırada bir hayvanla değiştirerek kaçırmış. İki kardeş birbirini tanır. Bir plan yaparak yontuyla birlikte oradan kaçarlar. Söylencenin bu kısmında Artemis yontusunun Hellas’a tam da bu olayların üzerine getirilmesi önemlidir. Orestes ile döngü kapanır ve artık bu soy tarihin karanlıklarına gömülür gider.

Başka aktarımlarda da ana kıyıcısı Orestes’inanasını öldürmesini tanrı Apollon (Apollon Tapınağı’ndaki bilicilere danışmış) salık verdiği için bu suçu Apollon’un üstlendiği aktarılır. Ardından gelen korkunç görünümlü öç perileri Erinyslerle il il dolaşıp yurduna döndüğünde uzun yıllar geçmiş. Her günahtan kurtulabilineceğini anasını ördürenin bile arınıp yeniden tertemiz olabileceğini öğrenmiş. Apollon da onu Athena'ya yollamış. Athena Orestes’in yakarışlarını dinlemiş. Apollon da delikanlıdan yana tavır alarak bu suçu kendi üstlenmiş. Orestes'in ardından gelen korkunç görünümlü Erinysler Orestes suçlu demiş. Orestes onların suçlamalarını dinlemişdönüştürülmüş imge olarak suçu kendi iradesiyle işlediğini her türlü yaptırıma katlanacağını önceden kabullenmiş ve cezamı çektim demiş.

Atreus soyundan gelen hiç kimse böyle sözler söylememişmiş. Athena Orestes'in dileğini kabul etmiş. Öçten yana olan Erinysleri de öyle bir kandırmış ki bu bağışlama sonucunda onlar da değişmiş yakarıları koruyan iyiliksever Eumenldler oluvermiş. Delikanlı günahlarından kurtulunca uzun bir süredir aileyi kasıp kavuran uğursuzluk da yok olmuş. Athena Tapınağı (Burada Athena imgesi de çok önemlidir: Zeus’un alnından doğma sapına dek ataerkil düşünceyle oldurulmuş batısal dişil imgedir.)’ndan arınmış olarak çıkmış Orestes. Artık ne o ne de ondan sonrakiler geçmişin dayanılmaz gücünün etkisiyle kötü yola sapmayacaklarmış. Atreus soyunu saran ilencin sonu gelmiş.

Burada Agamemnon’un karısı Klytaimestra ile onun kız kardeşi Helena’yı da biraz analım. Bu iki kadın ana bir baba ayrı kardeşlerdir. Klytaimestra’nın babası bir ölümlüdür Helena’nınki ise tanrılar tanrısı Zeus’tur. Troia Savaşı dönüşü Helena ile Menelaos’un mutlu yaşadıkları aktarımları vardır. Paris’in peşinden giden on yıl boyunca onun koynuna giren ve ondan çocukları olan Helena’nın herhangi bir yaptırıma uğramadığını görürüz. Doğuştan ezik Klytaimestra ise oğul Orestes tarafından hem Agamemnon’u öldürdüğü hem de babasının sarayında uygunsuz yaşadığı yani babasının anılarını bir başka adamla kirlettiği için öldürülür. Bu hiç de adil değildir. Bir başka olgu da birini öldüren tüm kahramanların peşine “suçlarından arınana” dek Erinyslerin takıldığıdır. Söylenceler sanırız ki Klytaimestra ile Aigysthos’a bir ayrıcalık tanımışlar. Güzeller güzeli Helena ise bütünüyle ayrıcalıklıdır. Hoş öç perileri Erinynslerin bir kadının peşine takıldığı söylencelerde yoktur. Varsa yoksa erkeklerin peşindedirler. Agamemnon’u belki bu nedenle Klytaimestra’ya öldürtmüştür söylenceler.

 
Kadmos
 
Cadmus and SerpentJohann Martin Bauer

Kadmos doğu kültürünün yani anaerkil kültün söylencesel kahramanı Fenike kralı Agenor’un oğludur. Agenor’un kızı Europa (Avrupa anakarasına adını veren söylencesel kişi) Zeus tarafından kaçırılır. Agenor oğullarını kızının peşinden yollar. Ama oğullar geri dönmezler gittikleri yerlerde yerleşirler. Europa’nın Zeus’tan çocukları olur. Minos bunlardan biridir ve Girit’in Minos soyu böylelikle Zeus’a bağlanır.

Kadmos Hellas’ta Boiotia’ya yerleşir ve orada Kadmeia kentini kurar. Hellenlere uygarlığı getirdiğine inanılırmış. Öldürdüğü bir canavarın/devin dişlerini toprağa ekip bunlardan silahlı adamlar üretmekle ünlenmiş. Önce kızlarını görürüz söylencelerde:

Autonoe’nin Aktaion adında bir oğlu vardır. Avcıdır. Bir gün köpekleriyle (elli tanedir) avlanırken yorulur ve gözüne kestirdiği bir ine su içmek yatıp biraz dinlenmek için girer. Bir de ne görsün. Evrenin yaratıcısı ve doğurma gücüne iye yaşam veren imgeden çıkarılarak doğurganlıktan yoksun bırakılmış ulaşılamaz “kız oğlan kız” imgeselliğine indirilmiş/dönüştürülmüş “Avcı Artemis” indeki bir gölette çırılçıplak yıkanmaktadır. Artemis çok kızar erkek gözü değmiştir bir kere tenine. Aktaion’u çevire çevire bir geyiğe (!) çevirir. Köpekler onu tanıyamadıklarından geyiğe saldırır ve parçalar.

Agaue ise yine tanrıların yaptırımıyla kendi çocuğunu öldüren bir diğer kızıdır Kadmos’un. Agaue’nin krallık yapan oğlu Pentheus söylenceye göre Boiotio’da Dionysos’un yaban/ilksellikten kalma kültünü tapıncını kaldırmak istemiş. Bu inanışta insanlar belirli zamanlarda dağlara bayırlara çıkar yakaladıkları hayvanları paralayarak çiğ çiğ yerlermiş. Pentheus işte bunu yasaklamak istemiş. Yine böyle bir şenlikte Dionysos’un esritmesiyle çıldıran/kendini kaybeden Agaue oğlunu geyik sanarak bir güzel yemiş (Oğul da hani koskoca kral oğul anacığım buyrun buradan yiyin diye beklemiş belli ki.). Başka söylenceye göre de Agaue bu şenlikleri küçümsüyormuş da bu nedenle Dionysos tanrı tarafından böyle bir yaptırıma çarptırılmış.

Semele Zeus ile birleşir ve ondan Dionysos’u doğurur. Semele seviştiği tanrını gücüne inanmayıp onu tüm araç ve gereçleriyle görmek isteyince Zeus tarafından yıldırımla öldürülür. Semele’nin karnındaki yedi aylık çocuğu Zeus alıp baldırına koyar. Athena’nın Zeus’un kafasından doğması gibi bir diğer tasar daha vardıranımsanacağı gibi. Bu iki doğum arasında şu ayrım okunmaktadır: Hellenlerin baş tanrısı Zeus’tur dışardan gelen bir tanrısal varlığı ne yapıp edip onun buyruğuna sokmak ondan çıkmış gibi göstermek gerekmektedir. Söylencenin çıktığı yer de çok önemlidir: BoitoiaHellas’ın en gerici ve tutucu bölgesidir.

Burada biraz Dionysos hakkında bilgi verelim. Zeus gibi o da bir dağda doğmuştur (tanrı dağda otururu anımsayınız). Dionysos’un doğduğu dağ olarak gösterilen birçok dağ vardır. Bu dağlar Makedonya’dan Arabistan’a dek yayılan bir coğrafyadadır. Dionysos doğayla karışan doğayı simgeleyen bir tasar olarak karşımıza çıkar. Bu nedenle çok adlı Dionysos tanrının adlarının çokluğu (Dionysos Bakkhos Bromios Euhios İakkhosİobakkhos) ardında ya da kaynağında insan düşüncesiyle ya da mantığıyla kurulmuş kavramsal bir sözcük aramak boşunadır. İnsanlar Dionysos coşkusuyla şarap içerek yasal düzenlemelerin baskılarından kurtuldukları içindir ki Dionysos’a Hellence “özgür özgürlük veren” önadı takılmıştır.

Dionysos tanrı her ne kadar Semele’den doğmuş gösterilse de aslı Lydia/Phrygya’dan gelmektedir. Euripides’in Bakkhalar’ında “Vatanım Lydia’dır der”. Ayrıca bu tasarın simgeleri arasında davul dümbelek def ve flüt Asya (Eskiden Anadolu’ya Asya dendiğinisonra tüm anakaranın bu adı aldığını Anadolu’ya ise “Küçük Asya” “Asia Minör” dendiğini anımsayınız. Asya yani Asia ise Okeanos ile Tethys’in sayısız kızlarından biridir.) denilen bölgenin törelerindendir (Hitit taş kabartmalarında davulun çok yaygın olarak kullanıldığını görürüz). Dionysos cümbüşleriyle Kybele’ninkiler arasında bir koşutluk göze çarpmaktadır. Bu dinlerin/tapınmaların özünde bulunan coşkunun kendinden geçmenin oluşturulmasının aynı araç ve gereçlere başvurularak gerçekleştirildiği görülmektedir. Dionysos tanrı bir doğa tanrısıdır topraktan fışkıran bitkileri ve bu bitkiler arasında insanı etkileyenleri yaşamına yön verenleri simgeler. Kybele gibi tanrılarla birlikte doğayı en belirgin biçimde yansıtan dağlarda/ormanlarda buralarda bulunan tüm yabanıl varlıklarla bir arada yaşar gösterilir. Hatta Osiris Attis Adonis gibi doğanın süremsel döngüsü tasarlarını kişiliğinde simgeler. Gerçekte onun en büyük gücü insanla doğa arasındaki ilişkide insanı doğanın sırlarına erdiren büyülü gücüdür. Dionysos tanrı bu güce ulaşmanın yolununşarap ve esrimekle olabileceğini söyler. Asma kütüğü buğdaydan sonra uygarlığın ikinci aşaması olarak kabul edilir ve insanoğlunun yaratıcılığın kökeninde bulunan değiştirme gücüne “asma kütüğü” yani şarabı bulduktan sonra ulaştığı söylenmektedir.

Pentheus’un yasaklamak istediği bu dindir. Pentheus “kaba aklı” simgelemektedir ve Bakkhaların şenliklerde yaptıkları çılgınlıkları bir ayıp törelere ve etiğe karşı işlenmiş suç saymaktadır.

İno iki kişiliklidir. Athamas’ın ikinci karısıPhriksos’la Helle’nin üvey anasıdır. Kendisinin de iki çocuğu vardır ama söylence bu ya ilk karıdan olan çocukları kıskanır. Ülkedeki kıtlığa son verebilmek için kocasını üvey oğlu Phriksos’u kurban etmeye zorlar. Çocukların anası bunu öğrenir öğrenmez çocuklarını altın postlu kanatlı bir koç üzerinde Karadeniz’deki Kholkis illerine yollar. ÇocuklarÇanakkale Boğazı üstünden geçerken Helle denize düşer boğulur bu nedenle bu denize Hellespontos adı verilir. İno’nun bir söylencesi daha vardır: Hera Athamas’a karşı hınç beslemekteymiş. Bu nedenle onu delirtmiş. Çocuklarını ve karısını kovalamaya başlamış. İno kaçarak deniz kıyısına ulaşmış ve çocuklarıyla birlikte suya atlamış. Sulara karışan İno başkalaşım geçirerek ikinci kişiliğine dönüşmüş. O artık gemicilere yol gösteren “ak tanrıça” olmuş. Kholkis illerinde Aia (büyü ülkesi) da bu söylence sürer. Daha sonra “altın postu” bulmak için “Argonautlar” adı verilen maceracılar bu postun peşine düşeceklerdir. Kuşkusuz bu post tasarının “toplayıcılık-avcılık” dönemlerinden kalma “kuttören”in dönüşümü ve toplumlarda yaşayan bu simgeselliğin kırıntıları olarak bakmalıyız.


Oidipus:

Kadmos ile Harmonia’da kaynaklanan bu soyu bir tanrı yetiştirir. Kadmos soyu da Pelops soyu gibi Hellas dışından kaynaklanmaktadır [biri Anadolu (Ege Bölgesi) diğeri Fenike]. Bu kaynaklanmalar Hellas’a uygarlığın başka bölgelerden gittiğinin kanıtlarıdır. Dionysos’a karşı konulmuş gibi gösterilerek bu soyda görülen ilençlerakıl almayacak yıkım kıyım ve acıların birbirini izlemesiyle söylencelerde yer almıştır.

Kadmos’un “dört” kızdan [Dört kollu yaşam döngüsüdört yön dört sürem dört element gibi dört kızdır bunlar. Düş gücümüzü azıcık zorlayalım: Semele yıldırımla ölür (ateş) İno ak tanrıça olur (su). Agaue Dionysos yüzünden oğlunu yitirir (asma/toprak) geriye Autonoe kalır. Artemis’in öldüren kimliği/imgesi insanları okla öldürmektedir. Ok da pekâlâ havayı simgeleyebilir.] sonra Polydoros adında bir oğlu ve bu oğuldan da Labdakos adında torunu olur. Bunların söylencelerde adları pek geçmez. Yalnız Labdakos bu soya adını vermiştir: Labdakosoğulları... Labdakos’tan da Laios olur. Oidipus ise Laios’un oğludur. Bu demektir ki beşinci soy Boitoio’da doğmuş artık bazı değerlerin değişme zamanı gelmiş de geçmiş.

Oidipus bilindiği gibi bilmeden anasıyla evlenen“oidipus sendromu”na adını veren söylencesel bir kahramandır. Bilicinin yorumları doğrultusunda doğar doğmaz delinen ayak bileklerinden kayış geçirilerek dağa bırakılır. Bu nedenle ayakları şişer ve çocuğa “ayağı şiş” anlamında “Oidipus” adı konulur. Daha önce dağlaraakarsu/denizlere bırakılan oğul tasarlarına değinmiştik. Bu tasarlarda çocuklar ölmez. Çocuğu dağa götüren (bunlar da genellikle sığırtmaç ve çobanlardır) onu ya başka sığırtmaçlara verir ya bir çoban ya da yaban hayvanlar tarafından bulunarak büyütülür. Oidipus da bu tasar çerçevesinde dağda bir çoban tarafından bulunur ya da onu dağa götüren sığırtmaç/çoban ona acır ve onu başka sığırtmaç/çobana verir. Çoban/sığırtmaç da çocuğu götürür Korinthos kralına verir. Çocuğu olmamış bu kral/kraliçe çocuğu alır ve kendi çocuklarıymış gibi büyütür. Oidipus hakkındaki öngörüyü büyüdüğünde öğrenecektir. O zamana dek her şey yolundadır. Ne zaman evlenecek bir kahramanlık yapabilecek yaşa gelmiştir işte o zaman bili yine gündeme gelir ya da hortlar. Kentte bir dedikodu başlar: “Kralın oğlu değil debulunmuş bir çocukmuş” diye (Hani küçükken analarımız-babalarımız sen bizim çocuğumuz değilsin biz seni sokakta bulduk işte şundan aldık diye bizi üzüm üzüm üzerlerdi. Yoksa bu işkencenin kökeninde de bu mu yatmaktadır?)... Delikanlı Oidipus Apollon Tapınağı’na gidip gerçeği öğrenmek ister. Bir söylenceye göre giderken diğerine göre de dönerken dar bir geçitte onu kızdıran arabalı adamı ve arabacısını öldürür. Kral oğlu değil midir? Buyruk alamaz kuşkusuz. Üstelik kafası da karışmıştır delikanlının çok çabuk sinirlenir. Bu geçitteki öykü olayı bir köprünün üstündeki “iki keçi” olayına benzer. İkisi de birbirine yol vermez. Biri kraldır diğeri kral oğlu. Oidipus bir de arabacıdan kırbaç yiyince büsbütün dellenir.

Başka bir yer kalmamış gibi gide gide Thebai’ye gider. Kentin kapısındaki sphinksin bilmecesini çözüp onun ölmesini sağladığında kent halkı rahatça soluklanır. Bu soluklanma yetmezOidipus’u kurtarıcı bilerek dul kalan kraliçelerini hemen bu “kahraman”a verirler (Sphinksin ölmesini sağlayarak gücünü kanıtlayan erkek.). Oidipus öz babası sandığı adamı öldürmemek öz anası sandığı kadınla evlenmemek için bir daha Korinthos’a dönmemeye karar vermiştir. Kendisine sunulan cabadan krallığı kabul eder. Ayrıca bu tür kahramanlarla evlendirme söylencelerinde kişiyi tanıma gereksinimi duyulmaz ve kraliçe prenses kim hazırdaysa hemen evlendirilir (Ne de olsa dağlara/ormanlara bırakılan yurdundan sürülen oğullar kral soyludur ve bu geleneksel/toplumsal belleklerde bulunmaktadır.). Bu da tamam... Oidipus’un anasından dört çocuğu olur. Bu süre içinde de bili/görü bu kente uğramayı savsaklamıştır. Çocuklar büyüyüp evlenecek/kahramanlık yapacak yaşa gelmişlerdir ki bu kez kentte veba salgını başlar ve bili/görü yine hortlar: Laios’un katili bulunmalı ve bu kentten sürülmelidir... Oidipus suçlunun bulunmasını buyurur. Bunca yıl söylenmemiş sözler birer birer söylenir. İokaste ile Oidipus sonunda gerçeği tüm çıplaklığıyla öğrenirler. İokasteOidipus’un anası/karısı canına kıyar. Oidipus da onun nakış iğnesiyle gözlerini kör eder. Oidipus Thebai’den sürülür. Oidipus bu arada onu sürgüne yollayan oğullarına ilenmeyi de savsamaz. Bu noktada söylencelerde Antigone ortaya çıkar.

Oidipus kızı Antigone ile il il dolaşır. Kimse anasıyla evlenen bu adamı kentine almak istemez. Antigone içten bağlılıkla babaya saygılıdır ve bu sevgili çocuk ölene dek onun yanındadır. Antigone’nin bu davranışının bugün bile çözümlenemediğini ansıtmak isteriz. Bu bir toplum sorunudur. Çağdaş insanı de derinden etkilemektedir. Oidipus ne yapmışsa yapmıştır ama sonuçta Antigone’nin babasıdır. Oidipus Kolonos’ta ölür ama anaerkil kültün ilençleri bitmemiştir. Bu ilençlerin ileriye dönük devindiğini söylemiştik. Bu kez sahneye Oidipus’un oğulları Eteokles ile Polynikes çıkar. Taht kavgası başlar. Söylencelere “Yediler” olarak geçen bu kavga/savaşın sonunda bu iki kardeş birbirlerini öldürür. Burada bir ayrıntı daha vardır:

Oidipusoğullarından Eteokles kardeşi Polyneikes’i Thebai’den sürünce Polyneikes gider Argos kralı Adrastos’a sığınır. Adrastos kızlarından Argie’yi Polyneikes’e verir. Sığınmacı kahramanlara kız vermek geleneklerdendir. Polyneikes’in aklına uyan Adrastos Thebai’ye Yediler adı verilen savaşı açar. Yorucu ve öngörücü Amphiaraos savaşta bütün önderlerin öleceğini bir Adrastos’un sağ kalacağını öngörür. Amphiaraos ile Adrastos aynı soydan gelmektedir ve Argos ilinde ortaklaşa egemendirler. Bu nedenle Amphiaroas’ın da bu savaşı desteklemesi gerekmektedir. Herkesin hatta kendinin de öleceğini öngören Amphiaroas kaçar gizlenir. Onu bulunduğu yerden karısı çıkaracaktır. Polyneikes gelirken yanında bir peplos (giysi) ve gerdanlık (Harmonia’nındır bunlar) getirmiştir (Her olasılığa karşı mı acep?). Polyneikes Eriphyle'nin aklını çeler ve gerdanlığı susmalık olarak armağan eder. Kadın büsbütün Polyneikes'le Adrastos'tan yana döner kocasının gizlendiği yeri söyler.

Yediler seferi/savaşının komutanları AdrastosPolynikes Tydeus Amphiaraos Kapaneus Hippomedon ve Parthenopaeus’tur. Gerçekten de Amphiaraos’ın dediği olur önderler ölür ve büyük yenilgiden sonra Adrastos ölümsüz atı Areion’na binerek Argos’a kaçar. İşte bu savaşta Eteokles ve Polyneikes birbirlerini öldürür. Bu noktada Antigone yine devreye girer. Karşı saflara geçtiğini öne süren dayı Kreon tarafından vatan satkını ilan edilerek ölüsü kurtlara kuşlara yem olmak için bırakılan Polyneikes’i elleriyle gömer. Gömdüğü ve erke karşı çıktığı için Kreon tarafından ölümle cezalandırılır. Bir ine kapatılır. Antigone ölümü beklemeden kendini öldürür. Dayıoğlu Haimon ile nişanlıdır yani Kreon’un oğluyla. Haimonkızı kurtarmaya gelir ama ölüsüyle karşılaşır o da kendini öldürür.

Burada olayların nedeniymiş gibi duran gizli/örtülü etken Harmonia’nın gerdanlığı kiminde peplosu yani giysisi kiminde de her ikisidir. Bu giysi ve gerdanlık tanrılar tarafından düğün armağanı olarak Harmonia’ya verilmiştir. Harmonia Zeus ile Elektra’nın kızıdır. Dardanos (İlyon soyu) ve İasion diye kardeşleri vardır. Yani düşüncelerimize göre örtülü bir karşı duruş simgesi olarak bu peplos ve gerdanlık olayı çıkmaktadır. Ayrıca Harmonia’nın Ares ile Aphrodite’nin kızı olduğu da geçmektedir söylencelerde. Böyle de olsa sonuç değişmemektedir. Aphrodite’yi yaşam erkesinin ve canlılığının simgesi çekici ve baştan çıkarıcı imge olarak kabul ettiğimizde olay dönüp dolaşıp ana tanrıça kültüne dayanmaktadır.

Sonuç olarak doğu kültürlerinden anaerkil kültten gelen kahramanların soylarına evrim geçirtilerek tasar başka imgelere yönlendirilmiştir:
 
 
Eril yan hem sevgili/koca hem de oğul içeriği artık taşımamaktadır.

Azra Erhat Mitoloji Sözlüğü
Orhan Hançerlioğlu İnanç Sözlüğü
Halikarnas Balıkçısı Merhaba Anadolu/Altıncı Kıta Akdeniz/Hey Koca Yurt
Euripides Bakkhalar
C. W. Cerem Tanrıların Vatanı Anadolu
kitaplarından
Anadolu Uygarlıkları Ansiklopedisi ve
S. Bisi aktarımlarından
yararlanılarak yazılmıştır.
 
 
İnsanoğlunun bilinen en eski toplu yerleşim yerlerinden olan ve Neolitik dönemde sanat eseri sayılan duvar resimlerinin bulunduğu Çatalhöyük’te bu yıl çalışmalar elde edilen bulguların laboratuvar ortamında incelenmesiyle başlayacak.

Neolitik dönem yerleşim yeri olan ve 9 bin yıllık geçmişi bulunan Konya’nın Çumra ilçesindeki Çatalhöyük’te İngiliz arkeolog Profesör Ian Hodder başkanlığında 1993 yılından bu yana süren kazı çalışmalarında bu yıl Neolitik dönemle ilgili arkeolojik çevrelerce büyük merak uyandıran bilgilere ulaşılması planlanıyor.

Kazı başkan yardımcısı Shahina Farid bugüne kadar kazı çalışmalarından elde edilen bulguların kitap haline getirildiğini belirtti. Kazı alanında ortaya çıkarılan kemikheykelcikler ve çömlek gibi bulguların kabaca incelendiğini ifade eden Farid şunları kaydetti:

"Türkiye ABD ve İngiltere başta olmak üzere farklı ülkelerin üniversitelerinden 40 kadar görevli bu yılki çalışmalarda görev alacak. Çalışmalar önümüzdeki haftadan itibaren başlıyor. İlk olarak 6 hafta boyunca bugüne kadar elde edilen bulgular laboratuvar ortamında detaylı şekilde incelenecek. Sonraki 6 haftada ise kazı çalışmaları başlayacak ve yeni ip uçları bulmak için çaba harcayacağız. Çatalhöyük dünya arkeoloji çevrelerinde büyük merak uyandırıyorbüyük ilgi görüyor. Laboratuvar çalışmalarında özellikle çene kemiklerindeki dişler üzerinde yoğunlaşılacak o dönem insanlarının daha çok ne tür yiyecekler tükettikleri ve yaşam koşulları hakkında daha ayrıntılı bilgiler ortaya çıkacak. Çatalhöyük insanının çeşitli hayvanların etleri ve tarımsal ürünlerle beslendiklerini biliyoruz ancak bu yıl yapacağımız çalışmalarla yeni bilgilere ulaşmayı umuyoruz."

Farid Çatalhöyük’teki insanların tarlalarda çalıştıklarını bildiklerini vurgulayarak "Kazı alanındaki binamızda Boing ve Shell firmasının desteğiyle çok detaylı analizler yapılabilen laboratuvarlar kuruldu. Bu laboratuvarlarda buluntu kemiklerin kalınlıklarını ölçerekbölgede yaşayan insanların boylarını iriliklerini ne kadar zor şartlarda çalıştıklarını belirlemeye çalışacağız. Ayrıca barındıkları yerin yakınındaki tarlalarda mı yoksa uzaktaki bir tarlada mı çalıştıklarını tespitine yöneleceğiz" diye konuştu.

Bu yıl Çatalhöyük’ün üzerindeki sis perdesinin biraz daha aralanacağını anlatan Farid çalışmalarda Çatalhöyük insanıyla ilgili hemen her konuda araştırmaların yanı sıra kazı çalışmalarının da süreceğini vurguladı. Kazı ekibinin Konya’ya gelmeye başladığını belirten Farid 22 Haziran Pazartesi günü çalışmaların bu yılki bölümünün başlayacağınıancak yaz döneminde gerçekleştirilen kazının yaklaşık 3 ay boyunca devam edeceğini sözlerine ekledi.

 
CNN Türk

Neolitik dönem yerleşim yeri olan Çatalhöyük'te devam eden kazılardadaha önce mühür ve kap kaçaklarda rastlanan spiral motiflere ilk kez duvarda rastlandı.

Dünyada insanoğlunun ilk toplu yerleşime geçtiği koyun ve keçi gibi hayvanların evcilleştirilip buğday tarımının yapılmaya başladığı Konya'daki Neolitik çağ yerleşim yeri Çatalhöyük'te kazı çalışmaları sürüyor.

9 bin yıl önce yaklaşık 2 bin kişinin yaşadığı ortalama insan ömrünün 30-40 yıl olduğu Çatalhöyük'te Süreç Sonrası Arkeoloji Akımı'nın kurucusu İngiliz Profesör Ian Hodder başkanlığındaki kazı çalışmaları 15'inci yılına girdi.

Kazı alanı ile yanında oluşturulan laboratuvarlarda ABD İngilterePolonya ve Türkiye başta olmak üzere dünyanın çeşitli ülkelerinin üniversitelerinden 100'den fazla arkeolog ve farklı bilim dallarından uzmanlar birarada çalışıyor.

Duvar kabartmaları ve resimler
Çatalhöyük Kazı Projesi Asistanı Arkeolog Buna Aydınoğlugil dünyadaki diğer Neolitik dönem yerleşim yerlerinden Çatalhöyük'ün en önemli farkının duvar kabartmaları ve resimler gibi sanat eserlerine rastlanması olduğunu belirtti.

Birbirlerine bitişik çatılarındaki kapı bölümlerinden girilen kerpiç evlerin bulunduğu Çatalhöyük'ün kentsel bir plana da sahip olduğunu anlatan Aydınoğlugil Çatalhöyük'te hiç bir evin diğerinden üstün olmadığını bu insanların eşitlikçi bir toplum yapısına sahip olduğunulidersiz bir şekilde barışçıl bir şekilde yaşadıklarını söyledi.

Bugüne kadar sadece yüzde 5'lik bir kısmı açılan Çatalhöyük'ün farklı noktalarında çalışan ekiplerden biri olan Polonya Poznan Üniversitesi arkeolog grubu dört gün önce Çatalhöyük'te ilk kez bir mezar odasıyla karşılaştı.

Polonya kazı ekibi arkeologlarından Dr. Arek Marciniak Çatalhöyük'te bugüne kadar evlerde odanın zeminine gömülen ve üzeri toprakla örtülmüş iskeletlerle karşılaşıldığını belirtti.

Özel dizayn edilmiş mezar odası
Marciniak ilk kez özel dizayn edilmiş ve başka amaçla kullanılmayan bir mezar odasına rastladıklarını bu yeni durumun kendilerini çok sevindirdiğini anlattı:

"Bu odanın duvar sıvalarında yine ilk kez bir kemik yardımıyla oyulduğunu sandığımız motiflere rastladık. Çatalhöyük'te daha öncekilden yapılmış mühür ve kap kaçaklarda görülen spiral motifler ilk kez duvarda karşımıza çıktı.

Mülkiyetlerin belirlenmesinde hububatçuvalları koyunların üzerine işaret koymaya yarayan mühürlerdeki desenlerin duvarda karşımıza çıkması çok önemli. Bu motiflerin sonraki zamanlarda kap kacak gibi taşınabilir eşyada kullanılan motiflerin kaynağı olduğunu tahmin ediyoruz."

Göç yolları tespit edilebilecek
Motiflere çevredeki ve İç Anadolu Bölgesi'ndeki höyüklerde de bulunan mühürlerde ve taşınabilir kilden yapılma eşyada rastlandığının altını çizen Marciniak "Daha da önemlisi bu işareti taşıyan eşyanın bulunduğu yerler incelenerek burayı terk eden Çatalhöyük insanının binlerce yıl önceki göç yollarını tespit edebiliriz. Bu durum insanoğlunun dünyadaki serüvenini ortaya çıkarmak adına önemli bir adım olabilir" dedi
 


Çatalhöyük: Ölüler akbabaların!
Çatalhöyüklüler’in ölen yakınlarını evlerinin zeminine gömdüklerini belirleyen arkeologlar bu işlemden önce ölülerin etlerinin akbabalara yedirildiğini de ortaya çıkardı.

 
Perge (Aksu)

Antik Şehirler

PERGE

Pamphylia’nın önde gelen şehirlerinden biri olan Perge Kestros (Aksu) Nehri’nin 4 kilometre batısında iki tepe arasındaki geniş bir ovanın üzerinde kurulmuştur.


M.Ö. dördüncü yüzyılda yaşayan ve Perge’den söz eden ilk yazar olan Skylax şehrin Pamphylia’da olduğunu ifade eder. Yeni Ahit’de Havarilerin Faaliyetleri bölümünde “... Paul ve yoldaşları Paphos’tan ayrıldığı zaman Pamphylia’daki Perge’ye geldiler” cümlesi eski çağlarda Perge’ye denizden ulaşılabiliyor olduğunu gösterir. Tıpkı Kestros’un bugün uygun iletişim sağlaması gibi eski çağlarda da dalgıçlar bölgeyi daha üretken kılıp Perge’de deniz ticaretine olanak sağlayarak önemli rol oynarlardı. Perge denizden 12 kilometre içerde olmasına rağmenKestros sayesinde bir kıyı şehri gibi denizin avantajlarından yararlanabiliyordu. Üstelik içerde olmasından dolayı denizden gelen korsan saldırılarından da korunmuş oluyordu.
Üçüncü ya da dördüncü yüzyıl dünya haritasının geç dönem kopyalarında Perge Pergamum’da başlayan ve Side’de biten ana yolun yanında gösterilir.
Strabo’ya göre şehir Truva Savaşı’ndan sonra Mopsos ve Kalkhas isimli kahramanların liderliğinde Argos’tan gelen koloniciler tarafından keşfedilmiştir. Dilbilimsel araştırmalar Achaean’ların Pamphylia’ya M.Ö. ikinci bin yılın sonlarına doğru girdiğini doğrular. Bu çalışmalara ek olarak 1953’te Perge şehrinin Helenistik giriş kapısının avlusunda yapılan kazılarda bulunan M.S. 120 – 121 yıllarına ait yazıtlar da bu kolonileşmeye tanıklık eder; heykellerin altlarındaki yazılarda şehrin efsanevi kurucularından Mopsos Kalkhas Riksos Labos Machaon Leonteus ve Minyasas adlı yedi kahramandan söz edilir.
Dördüncü yüzyılın ortalarına kadar Perge ile ilgili daha fazla yazılı kayıt yoktur. Bununla birlikte Büyük İskender’in gelişine kadar Perge’nin Perslerin yönetiminde bulunduğu su götürmez bir gerçektir.


M.Ö. 333’te Perge hiç direnmeden İskender’e teslim olmuştur. Perge’nin bu teslimci davranışı olumlu politikasının yanı sıra o dönemde şehrin henüz koruyucu surlarla çevrilmemiş olması ile de açıklanabilir.
İskender’in ölümünden sonra Perge kısa bir süre Antigonos’un nüfuz alanına ve daha sonra Seleucid egemenliği altına girmiştir. Seleucidler ve Pergamum kralı arasındaki sınır anlaşmazlığı Apamea Antlaşması’ndan sonra da devam edince Roma Konsolosu Manlius Vulso M.S. 188’de arabulucu olarak Roma’ya gönderilmiştir. Manlius Vulso III Antiochos’un Perge’de bir garnizona sahip olduğu öğrenince Pergamum Kralı’nın ısrarı ile şehri kuşatmıştır. Bu noktada garnizon komutanı konsolosu Antiochos’un izni olmadan şehri teslim edemeyeceği konusunda bilgilendirmiş ve bunun için otuz güne ihtiyacı olduğunu söylemiştir. Bu sürenin sonunda da Perge Pergamum’un eline geçmiştir.
Yaklaşık olarak M.Ö. 133’te Pergamum Krallığı Roma’ya devredildiğinde Perge tam bağımsız olmuştur.
M.Ö. 79’da Romalı devlet adamı Cicero bazı davalarda savcılık görevi yürüten konsey yardımcısı Kilikyalı Gaius Verres’in kanunsuz davranışlarını senatoya şu ifadelerle anlatmıştır: “Bildiğiniz gibi Diana’nın Perge’de çok eski ve kutsal bir tapınağı var. Şunu iddia ediyorum ki bu tapınak da Verres tarafından soyulmuş yağmalanmıştır ve Diana’nın heykelinden altın koparılmış ve çalınmıştır.”
Perge’de kutsal sayılan tanrı ve tanrıçalar arasında Artemis’in önemli bir yeri vardır. Pamphylia lehçesinde Vanassa Preiia denilen bu eski Anadolu tanrıçası Helenistik dönem madeni paralarının üzerinde bu adla görülür ve Yunan kolonileşmesinden sonra Artemis Pergaia adını alır. Madeni paraların üzerine kült heykel ya da kadın avcı olarak basılmasının yanı sıra Perge’nin Artemis’i kazılarda bulunan bir çok heykel ve rölyefin de konusudur. Kare taş blok üzerinde kült heykel biçimindeki bir rölyef özellikle ilginçtir. Artemis Pergaia kültü daha birçok şehirde hatta Akdeniz çevresindeki ülkelerde bile görülür.
Eski dünyada Artemis Pergaia’nın bu kadar ünlü olmasına rağmen ona ait tapınağın izleri henüz bulunamamıştır. Şimdilik Artemis’in altınla bezeli heykelini koruyan ve boyutları güzelliği ve mimarisi antik yazarlar tarafından göklere çıkarılan bu ünlü anıtın madeni paralardaki şematik betimlemelerinden edinebildiğimiz bilgilerle yetinmeliyiz.
M.S. 46’da  Perge Hıristiyan dünyası için önemli bir olaya ev sahipliği yapmıştır. Yeni Ahit Havarilerin Faaliyetleri bölümünde St. Paul’ün Kıbrıs’tan Perge’ye oradan da Pisidia’daki Antiocheia’ya gittiği ve sonra Perge’ye dönerek bir vaaz verdiği anlatılır. St. Paul daha sonra şehirden ayrılarak Attaleia’ya gitmiştir.

İmparatorluk döneminin başlangıcından itibaren Perge’de iş projeleri hayata geçirilmiş ve M.S. ikinci ve üçüncü yüzyıllarda şehir yalnızca Pamphylia’nın değil tüm Anadolu’nun en güzel şehirlerinden biri haline gelmiştir.
Dördüncü yüzyılın ilk yarısında Büyük Konstantin (324 - 337) krallığı sırasında Hıristiyanlığın Roma İmparatorluğu’nun resmi dini olmasıyla birlikte Perge Hıristiyanlığın önemli merkezlerinden biri olmuştur. Şehir beşinci ve altıncı yüzyıllarda da bir Hıristiyanlık merkezi olmayı sürdürmüştür. Sık görülen isyan ve akınlara karşı kendilerini yalnızca akropolisin içinde savunabilen vatandaşlar şehir surlarının içine çekilmişlerdir. Perge yedinci yüzyılın ortalarında baş gösteren Arap akınlarıyla kalan gücünü kaybetmiştir. Bu dönemde şehrin bir kısmı Antalya’ya göç etmiştir.
Şehre giren bir kişinin karşılaştığı ilk bina Kocabelen Tepesi’nin güney eteklerine inşa edilmiş Yunan-Roma tipi tiyatrodur. Yarım daireden biraz daha büyük olan cavea (seyirci oturma yerlerinin bulunduğu alan) ortasından geçen geniş bir diazomayla (yatay geniş basamak) ikiye ayrılmıştır. Toplam 13000 kişilik tiyatro diazomanın altında 19 yukarısında 23 oturma sırasından oluşur. Roma tiyatrosu mimari kurallarına uygun olarak giriş ve çıkış yolu olarak kullanılan tiyatro galerilerinde izleyiciler diazomaya her iki uçtan kemerli geçitlerden ve merdivenlerden geçerek her iki tarafta da bulunan paradoslardan (yan çıkış kapıları) ulaşırlar ve buradan da oturacakları yerlere dağılırlardı.
Cavea ve sahne arasında orkestraya ayrılan alan yarım daireden biraz daha geniştir. Orkestra alanı üçüncü yüzyıl ortalarında gladyatör ve vahşi hayvan dövüşlerinin popüler olduğu zamanlarda arena olarak kullanılmıştır. Bu alanın etrafı hayvanların kaçmasını engellemek için Herme formunda yapılmış mermer toplar arasından geçen oyma panellerle çevrilmiştir.
Kısmen ayakta duran iki katlı sahne harabesi sütunlu mimarisi ve heykel süslemeleriyle M.S. ikinci yüzyılın ortalarına tarihlendirilebilir. Harabenin cephesinde sanatçıların girişlerini ve çıkışlarını sağlayan beş kapı arasındaki sütunlar yukarıdaki dar bir podyumu destekler. Tiyatronun en belirleyici özelliği podyumun bu yüzünü süsleyen mitolojik konulu rölyeflerdir. Sağdaki ilk rölyef mitolojide nymph (su dağ ve ormanlarda yaşayan periler) olarak bilinen kadınlardan biri ile Perge’nin can damarı Kestros (Aksu) Nehri’ni kişileştiren yerel bir tanrıyı betimler. Buradan itibaren rölyefler sırasıyla şarap tanrısı ve tiyatroların kurucusu ve koruyucusu olan Dionysos’un tüm hayatını anlatır. Dionysos Zeus’un ve bir kralın kızı olan ve baharla karşılaştırılan güzelliği dillere destan Semele’nin oğludur. Kocasını sürekli kıskanan Tanrıça Hera oğlu ile birlikte Semele’den kurtulmak ister. Tanrıça Semele’yi kandırmak için kızın annesinin kılığına girer ve Semele’den Zeus’u tüm ihtişamı ve gücüyle görmesine izin vermesi konusunda ikna etmesini ister. Her şeye inanan Semele oyuna gelir ve Zeus’a razı olması için yalvarır. Sevgilisinin yalvarışlarına dayanamayan Zeus iki tekerlekli at arabasıyla Olympos’tan iner ve onlara görünür ancakölümlü Semele Zeus’un parlaklığına dayanamaz ve alevler içinde kül olur. Ölürken doğmasına henüz zaman olan aşkının meyvesine hayat verir ve onu alevlerin dışına fırlatır. Zeus bu erkek bebeği alır kendi kalçasını yararak bebeği yerleştirir ve yarayı diker ve bebeği normal doğum zamanı gelene kadar orada saklar. Bu nedenle önce annesinin rahminden daha sonra da ikince kez babasının kalçasından dünyaya gelen çocuğa Dionysos-born (çifte doğan) adı verilir. Böylecebebek Hera’nın kötülüklerinden korunabilmesi beslenebilmesi ve yetişkinlik çağlarına erişebilmesi için Hermes tarafından Nysa Dağı’ndaki nymph’lere götürülür. Nymphler burada çocuğu özel ilgi ve sevgiyle büyütürler. En sonunda genç bir adam olan Dionysos bir gün mağaranın duvarlarında yetiştirilen asmalardaki tüm üzümlerin suyunu içer. Şarap böylece keşfedilir. Yeni içkisini dünyanın her köşesine tanıtmak ve asma kültürünü yaygınlaştırmak için şarap tanrısıiki panterin çektiği iki tekerlekli arabasıyla dünya turuna çıkar.

 
Ne yazık ki bu güzel kabartmaların önemli bir bölümü sahnenin çökmesi sonucu hasara uğramıştır. 1985’de başlayan kazılar süresince bulunan bu parçalar orijinalinde yapının değişik konulardaki daha fazla frizle süslendiğinin kanıtıdır. Yapının hangi bölümüne ait olduğu hala anlaşılamayan 5 metre uzunluğundaki bir frizin konusu özellikle ilginçtir. Bu frizde Tyche sol elinde bir bereket boynuzu ve sağ elinde bir kült heykel taşır. Bunun her iki tarafında tanrıçalarına kurban etmek için boğalar getiren bir yaşlı adam ve iki gencin figürleri vardır.
Tiyatrodan şehre giden asfalt yolun sağında eski çağlardan günümüze kalan en iyi korunmuş stadyumlardan biri vardır. 34x334 metre ölçülerindeki bu büyük dikdörtgen yapı kuzey ucunda at nalı şeklindedir ve güneyi açıktır. Binaya büyük olasılıkla bu noktadan anıtsal ahşap bir kapıdan geçilerek girilmekteydi. Stadyumun altında uzun kenarlarının her birinde otuzar ve kuzey ucundaki kısa kenarında on tane olmak üzere toplam yetmiş kemerli oda bulunmaktadır. Bu odalar birbirlerine bağlıdır ve her üç bölmede bir tiyatroya giriş vardır. Bu bölmelerin günümüze kadar ulaşabilenlerinin üzerindeki sahiplerinin adının yazılı olduğu ve çeşitli malların listelendiği yazıtlardan bu yerlerin dükkan olarak kullanıldığı anlaşılmaktadır. Kemerli odaların üzerinde bulunan oturma sıraları 12000 kişilik oturma kapasitesi sağlar. Üçüncü yüzyılın ortalarında gladyatör vahşi hayvan dövüşleri popüler olunca stadyumun kuzey ucu koruyucu kafeslerle çevrilmiş ve arenaya dönüştürülmüştür. Mimarisi ve taş işçiliği bu büyük yapının M.S. 2. yüzyıla ait olduğunu kanıtlar.
Şehir surlarının dışında kalan dikkate değer bir başka kalıntı da Bithynia Valisi Plancius Verus’un kızı Plancia Magna’nın lâhdidir. Şehrin anıtlarla ve heykellerle bezeli birçok yerine sahip olan ve Perge’deki kamusal işlerin başını çeken Plancia Magna varlıklı ve yurttaşlık bilincine sahip bir kadındı. Topluma yaptığı hizmetlerden ötürü halk meclis ve senato Plancia’nın heykellerini dikmiştir. Çeşitli yazıtlarda Plancia’nın adı şehrin idaresindeki en üst düzey memurluk olan “demiurgos” sıfatı ile birlikte yazılır. Buna ek olarak Plancia Magna ömür boyu tanrıların anası rahibesi Artemis Pergaia rahibesi ve imparatorluk kültü baş rahibesi idi.
Perge’nin büyük bir kısmı bazı bölümlerinin tarihi Helenistik döneme kadar uzanan surlarla çevrilidir. İstihkam duvarlarının üzerine 12 – 13 metre yüksekliğinde kuleler inşa edilmiştir. Ancak sürekli barışın ve sükunetin sağlandığı Pax Romana döneminde surlar önemini yitirmiş ve duvarların ötesinde tiyatro ve stadyum gibi yapılar hiç korkmadan inşa edilmiştir. Dördüncü yüzyılda yapılan surlardaki geç döneme ait kapıların birinden geçerek şehre giren biridaha sonraki dönemlerde yapılan duvarlarla çevrili 40 metre uzunluğunda küçük dikdörtgen bir avluya gelir. Bu avludan zafer takı formunda ve oldukça süslü ikinci bir kapıya güney kapısına geçilir. Bu kapı 92 metre uzunluğunda ve 46 metre genişliğinde trapezoid biçimli avluya çıkar. İmparator Septimus Severus ( M.S. 193 - 211) hükümdarlığı süresince tören alanı olarak kullanılan bu avlunun batı duvarında anıt çeşme ya da nymphaeum vardır. Yapı geniş bir havuzun arkasında iki katlı zengin süslemeli bir bina cephesinden oluşmaktadır. Yazıtından yapının Artemis PergaiaSeptimius Severus ve karısı Julia Domna ve oğullarına ithaf edildiği açıktır. Nymphaeum kazılarında bulunan binanın cephesine ait bir yazıt bina cephesinin parçaları ve Semptimius Severus’un ve karısının mermer heykelleri şimdi Antalya Müzesi’ndedir.
Nymphaeum’un tam kuzeyindeki anıtsal koridor Pamphylia’daki en geniş ve en muhteşem hamama açılır. 13x20 metre ölçülerindeki geniş havuz (natacia) kamuya açık büyük spor alanının (palaestra) güney portico’sunda (sütunlu giriş) yarım daire formunda bir odanın içini kaplar. Palaestra ön tarafta bir portico ile sınırlandırılır. Pergeliler palaestra’da spor yaptıktan sonra bu havuzda temizlenirlerdi. Ön cephenin dinamik mimarisinden cephede kullanılan renkli mermerlerden ve dekor olarak kullanılan Genius Heracles Hygiea Asklepios ve Nemesis heykellerindenbu alanın göz kamaştırıcı bir güzelliğe sahip olduğu açıktır. Buradan bir başka kapı gene havuzlu bir alan olan frigidarium’a (soğuk su odası) çıkar. Hamama girecek insanlar bu havuza girmeden önce havuzun kuzey kenarı boyunca sığ bir kanaldan akan suda ayaklarını yıkarlardı.
 
Varolan kanıtlar frigidariumun Muse (Zeus ve Mnemosyne’nin dokuz kızının dokuz sanat dalı tanrıçası kız kardeşin her birine verilen genel ad) heykelleriyle bezendiğini gösterir. Buradan sonra birbirine bağlantılı tepidarium ve caldarium vardır. Bu odaların altında kazan dairesinden gelen sıcak havanın dolaşımını sağlayan ısıtma sistemine ait tuğla dizileri görülür. Roma hamamında yıkanmak çok aşamalı bir işlemdi. Hamama giren kişi ilk olarak apodyterium denilen bir odada giysilerini çıkartır ve bundan sonra spor yaptığı palaestra’ya girerdi. Gösterdiği fiziksel efor sonucu oluşan terinden ve kirinden arınmak için havuza girer ya da caldrium’daki sıcak suyla yıkanırdı. Buradan sonra soğuk su banyosu için tepidarium’a ya da frigidarium’a giderdi. Roma döneminde hamam sadece yıkanmak için kullanılan bir yer değil aynı zamanda erkeklerin günlerini geçirmek için buluştukları ya da çeşitli önemli konuları tartıştıkları bir yerdi. Frigidarium’un kuzeyindeki uzun dikdörtgen bölüm muhtemelen hamama gelenlerin gezindiği ve sohbet ettiği bir yerdi. Bu odanın batı duvarlarında uzun mermer bir sıra vardır. Kazılar süresince birçok sütun tabanında bulunan yazıtlar sütunların üzerinde bulunan heykellerin Claudius Peison isimli biri tarafından bağışlandığını gösterir.
İçerdeki avlunun kuzey ucunda Perge’nin en görkemli yapısı olan Helenistik giriş kapısı vardır. Tarihi M.Ö. üçüncü yüzyıla uzanan ve arkasında at nalı şeklinde bir avlu olan iki kuleden oluşan bu kapı çağın savunma stratejisine uygun olarak akıllıca tasarlanmıştır. Kuleler üç katlıdır ve koni şeklindeki çatılarla örtülmüştür. Plancia Magna’nın yardımıyla M.S. 120 ve 122 yılları arasında bu avlunun dekorasyonunda çeşitli değişiklikler yapılmış ve savunma için kullanılan bu yapı şeref avlusuna dönüştürülmüştür. Bina cephesini oluşturmak için kat kat renkli mermerler döşenmiş birkaç yeni niş açılmış ve korinth tarzı sütunlar ilave edilmiştir. Alt kısımlardaki nişlerde Afrodit Hermes Pan ve Dioskouroi gibi tanrı ve tanrıçaların figürleri yer almaktaydı. Avluda yapılan kazılarda dokuz heykelin yazılı kaideleri bulunmuştur ancak heykellere henüz ulaşılamamıştır. Yazıtlara göre muhtemelen yukarıdaki nişlerin içinde yer alan bu heykeller tarihi belgelerde de anlatıldığı gibi Truva Savaşı’ndan sonra Perge’yi kuran efsanevi kahramanları temsil etmekteydi. İki heykel kaidesi üzerindeki yazıtta M. Plancius Varus ve oğlu C. Plancius Varus’un isimleri Perge’ye karşı olan cömertliklerinden ve yüceliklerinden dolayı “kurucu” sıfatıyla yer almaktadır kendilerine bu şeref uygun görülmüş ve Perge’nin ikinci kurucuları olarak kabul edilmişlerdir.


At nalı şeklindeki avlu kuzeyde Plancia Magna tarafından yaptırılan zafer takı şeklindeki anıtsal giriş kapısı ile sınırlandırılmıştır. Kazılarda ortaya çıkartılan heykel kaidelerindeki yazılar giriş kapılarındaki nişlerde Nerva’dan Hadrian’a kadar olan süreçte hükümdarlık süren imparatorların ve karılarının heykellerinin durduğunu göstermektedir.
65 metrekarelik agora Helenistik giriş kapısının doğusunda yer alır. Geniş bir stoa (kenarları sütunlu gezinti caddesi) dört bir kenardan dükkanlar dizili bir merkezi çevreler. Bu dükkanların zeminleri renkli mozaiklerle döşenmiştir. Kuzey portico’daki bir dükkanın önünde eski oyunlarda kullanılan ilginç bir taş görülebilir. Kişi başına altı taş ile oynanan ve bu taşların zar gibi atıldığı oyunun benzer taşlara komşu şehirlerde de rastlanmasından dolayı o dönemlerde bölgede popüler olduğu sanılmaktadır. Avlunun ortasında Side’deki agora’da (çarsı) olduğu gibi yuvarlak bir yapı vardır; bu yapının kesin özellikleri henüz bilinmemektedir.
Kuzeyden güneye şehir merkezi boyunca restorasyon çalışmaları halen süren sütunlu bir cadde acropolis’in (hisar) yakınında bulunan Demetrios-Apollonios Zafer Takının altından geçerek uzanmaktadır. Bu cadde doğudan güneye inen bir başka cadde ile kesişir. 250 metre uzunluğundaki bu caddenin iki kenarında arkalarında sıra sıra dükkanlar bulunan geniş portico’lar vardır. Bu şekilde iki tarafı sütunlu mimari Romalıların perspektif anlayışlarını yansıtan çeşitli örnekler sunar. Ayrıca bu portico’lar insanlara kışın şiddetli yağışlardan ve yazın Perge’nin kavurucu sıcaklarından korunabilecekleri yer sağlardı. İklim koşullarına uygun olmasından dolayı bu tip caddelere güney ve batı Anadolu şehirlerinde sık sık rastlanırdı. Perge’nin sütunlu caddesinin en ilgi çekici yanı yolu ortadan bölen havuzumsu su kanallarıdır. Nehir tanrısı Kestros tarafından akıtılan bu temiz ve berrak su caddenin kuzey ucundaki anıt çeşmeden (nymphaeum) çıkar oradan da durgun bir şekilde kanallara akar ve Pamphylia’nın kavurucu sıcaklarında Pergelileri bir nebze serinletirdi. Hemen hemen caddenin tam ortasında portico’ya ait rölyeflerle bezeli dört sütun göze çarpar. İlk sütunda dört atın çektiği bir savaş arabasına binen Apollo; ikinci sütunda avcı kadın Artemis; üçüncü sütunda şehrin mitolojik kurucularından Calchas ve son olarak dördüncü sütunda şans tanrıçası Tyche (Şans) betimlenmiştir.


 
Ana yol akropolisin ayağında M.S. ikinci yüzyılda inşa edilen bir başka nymphaeumda (anıt çeşme) son bulur. İki katlı yapının zengin cephe mimarisi ve sayısız heykelleriyapıyı Perge’nin en dikkat çekici anıtlarından biri yapar. Kaynaktan getirilen sular çeşmenin tam ortasındaki nehir tanrısı Kestros heykelinin altından aşağıdaki havuza boşalır ve buradan kanallar yoluyla caddelere akardı.
Caddelerin kesiştiği Apollonios Zafer Takından sola dönüp Helenistik kapıdan geçince Perge’nin en eski binası olarak bilinen palaestra ile karşılaşılır. Burada öğretmenleri denetiminde şehrin gençleri güreş antrenmanı ve beden eğitimi yaparlardı. Bir yazıta göre odalarla çevrilmiş olan açık alandan oluşan bu büyük kare yapı C. Julius Cornutus tarafından M.S. 41 – 54 yılları arasında hüküm süren İmparator Claudius anısına yaptırılmıştır.
Sanatçılar tarafından mermer bir kente dönüştürülen Perge modern şehir planlamacılarını kıskandıracak kusursuz şehir planıyla gerçekten muhteşemdi.
Birinin şehrin görkemini tam olarak anlayabilmesi için Antalya Müzesi’ni ziyaret ederek Perge’den çıkarılıp burada sergilenen yüzlerce heykeli görmesi gerekir.
Perge’nin yetiştirdiği ünlü adamlar arasında Fizikçi Asklepiades’denfelsefeci Varus’tan ve matematikçi Apollonios’tan söz edilebilir.
Perge’de kazı çalışmaları Türk arkeologlar tarafından 1946’dan beri devam etmektedir.
Bu sayfalar Keskin Color A.Ş. tarafından bastırılmış Kayhan Dörtlük’ün “Antique Cities Guide – Antalya” adlı kitabındaki bilgilerden derlenmiştir.



SAGALASSOS

Pisidya bölgesinin Roma İmparatorluk döneminde kuşkusuz en önemli şehri olan Sagalassos Ağlasun İlçesinin 7 km. kuzeyinde bulunmaktadır. Sagalassos doğu batı yönünde 25 km. kuzey güney yönünde 15 km'’ik bir alanı kaplar. Sagalassos'un hemen güneyinde bulunan verimli ovalardan biri olan Çanaklı ovası. Sagalasso’a seramiği için toprak sağlamıştır. M.Ö 1. yy.’dan - M.S. 6.yy.’a kadar olan zaman içinde bu seramik yapımının Sagalassos ekonomisinde önemli bir yeri olduğu yapılan kazı çalışmalarından anlaşılmıştır.
Sagalassos’un ilk keşfi 1706 yılında Fransız gezgin Paual Lucas tarafından yapılmıştır. 1990’dan itibaren M.Walkens Başkanlığında ilk modern ve bilimsel kazı çalışmaları başlamıştır. Bu gün Ülkemizde ve Doğu Akdeniz Ülkelerinde yapılan en kapsamlı arkeolojik araştırma ve kazı olarak çalışmalar başarıyla yürütülmekte ve her yıl yeni özgün eserler ve yapılar ortaya çıkarılmaktadır
 
Sagalassos’un ismi tarihte ilk defa Büyük İskender’in M.Ö. 334’de burayı işgali ile görülür. İskender’den sonra bölgenin egemenliği Suriyeli Selevkidlere geçmişM.Ö.189’da Bergamalı Attalid’lerin himayesi altına girmiştir. Bu dönemde şu anda tamamıyla yıkık durumda bulunan Bouleterion (Şehir meclis binası) inşa edilmiştir.
 
Yüzeyde görülen kalıntılar Hellenistik ve Roma Dönemlerine aittir. 1990 yılında açığa çıkarılmaya başlanılan kentte kazı çalışmaları devam etmekte olup bir çok yapının açığa çıkarılması ve bu yapıların restorasyon çalışmaları sürdürülmektedir. Helenistik ÇeşmeKütüphane yapısı restorasyonu sona ermiştir. Kuzey batı Heroon yapısı ve Antoninler anıtsal çeşme yapısının restorasyon çalışmaları devam etmektedir. Kentte bugün ayakta kalabilenBouleuterionApollo Klarios Tapınağı Antonin Pius TapınağıDorik Tapınak aşağı ve yukarı Agora TiyatroHamamlar KütüphaneÇeşme yapıları ve Heroon gibi daha birçok yapı bulunmaktadır.

 
burdurun'un ağlasun İlçesinde Bulunan Sagalassos Antik Kenti'ndeki Yaklaşık 1800 Yıllık Antoninler Çeşmesi Restorasyonu Gelecek Yıl Tamamlanarak Aktif Hale Getirilecek.
burdurun'un ağlasun ilçesinde bulunan Sagalassos Antik Kenti'ndeki yaklaşık 1800 yıllık Antoninler Çeşmesi restorasyonu gelecek yıl tamamlanarak aktif hale getirilecek.

Tarihi milattan önce 6000'lere dayanan Sagalassos Antik Kenti gün ışığına çıkan tarihi eserleriyle tüm dünyanın dikkatlerini üzerine topluyor.
Antik kentteki çeşmenin onarımı gelecek kazı döneminde tamamlanarak ziyaretçilere açılacak. Çeşmenin Sagalassos Antik Kenti'nin en görkemli yapılarından olduğunu belirten mimari restorasyon uzmanı Semih Ercan tarihte yukarı agoraya sosyal ve estetik bir bütünlük kazandırması amacıyla inşa edildiğini belirlediklerini ifade etti.
Ercan 10 metre yükseklikte ve 30 metre genişlikteki çeşmenin milattan sonra 500 yıllarında meydana gelen büyük depremden sonra bazı değişiklikler yapılarak kısmen yeniden inşa edildiğinin sanıldığını söyledi.
Semih Ercan yapının podyumunun halen ayakta olması ve yapı taşlarınınkırılıp parça parça olmasına karşın büyük çoğunluğunun mevcut ve çok iyi korunmuş olmasının anıtsal çeşmenin anastilosis tekniği kullanılarak yeniden ayağa kaldırılmasının mümkün olduğunu anlattı.
Ercan "Depremde yıkılan anıtsal çeşmenin özgün elemanlarını kullanarak yapıyı ayağa kaldırmak istiyorduk. Bunun da büyük bölümünü gerçekleştirdik. Çevre düzenlemesi yapılarak anıtın çevresiyle uyumlu olmasını sağlayacağız Yukarı agora alanını suyu halen akan çeşmesi ve çevresindeki yapılarıyla yeniden canlandırmak projenin uzun vadedeki esas hedefidir." dedi.
Ercan projenin ikinci aşamasına 2001 yılında restorasyon ekibine taş ustalarının da katılımıyla başlandığını kaydetti.
Yapının tamamının ayağa kaldırılmasıyla projenin ikinci aşamasının gelecek yıl tamamlanmasının planlandığını aktaran Ercan şöyle devam etti: "Yapı bu haliyle sökülüp depreme karşı güçlendirilerek tekrar ayağa kaldırılacak. Gelecek yıl çeşmeden orijinaline uygun şekilde suda akacak."
Görkemli çeşmenin kalıntıları 1994-1995 yıllarında Belçika Leuven Katolik Üniversitesi'nden Kazı Başkanı Prof. Dr. Marc Waelkens tarafından yapılan kazılarla gün ışığına çıkartılmıştı.
(CİHAN)
 


 
Denizli ilinin 6 km. kuzeyinde yer alan antik Laodikeia kenti coğrafi bakımdan çok uygun bir noktada ve Lykos ırmağının güneyinde kurulmuştur. Kentin adı antik kaynaklarda daha çok “Lykos'un kıyısındaki Laodikeia” şeklinde geçmektedir. Diğer antik kaynaklara göre ise kent MÖ. 261-263 yılları arasında II. Antiokhos tarafından kurulmuş ve kente Antiokhos'un karısı Laodike'nin adı verilmiştir.

Kaunos

Köyceğiz Gölü'nü Akdeniz'e bağlayan Dalyan kanalı kıyısındaki Kaunos antik kenti limanın kuzeyinden başlar ve Dalyan köyünün üst kısmındaki kayalıklarda son bulur. Efsaneye göre Miletos'un oğlu olan Kaunos kız kardeşi Byblis kendisine aşık olunca onun bu aşkına cevap vermemiş ve Byblis kendini asmıştır. Bunun üzerine sürgüne gönderilen Kaunos Karya bölgesine gelerek kenti kurmuştur. O tarihten itibaren de bu tür acıyla biten aşklara Kaunos aşkı demek gelenekselleşmiştir.
Kaunos ilk kez İngiliz Rd. Hoskyn tarafından keşfedilmiştir. Hoskyn 1840 yılında yaptığı ziyareti sırasında bulduğu yazılı bir bloğun üzerindeki "Kaunos halkı ve meclisi" yazısından bu yörenin Kaunos kenti olduğu sonucuna varmıştır. Antik kentin en önemli özelliği günümüzde bile dimdik ayakta durak kaya mezarlarıdır. Amasyalı coğrafyacı Strabon'a göre Kaunos'ta tersaneler ve Akropolis'in (Kale ve Surlar Şehir merkezi) aşağısında (Şimdiki Sülüklü Göl) liman vardı. O zamanlar deniz Akropolis'e kadar geliyordu.
 
Kaunos antik kenti zaman içinde Pers Mısır Rodos Bergama krallığı ve Roma imparatorluğu yönetimine geçti. Deniz çekilip kaunos limanı kumla dolduktan sonra önemini kaybetti. Şehrin kuzey duvarları ortaçağdan kalıntılar şeklindedir. Kaunos şehir tiyatrosu Akropolis'in alt kısmındadır 33 sıralıdır. Şehirde ayrıca Roma hamamıTapınak Bazilika toplantı salonu ve bir çok heykel kaidesi vardır.
Kaunos keyfini Dalyan Hotel Palmyra konforu ile yaşayabilirsiniz..













 
Metropolis kazılarında M.Ö. 150 yılına ait bozulmamış bir mezar bulundu.
Sabancı Vakfı’nın desteği ile sürdürülen Metropolis kazılarında M.Ö. 150 yılına ait bozulmamış bir mezar içinden genç kadın iskeleti etrafında çok sayıdaki koku şişesiaynabir çift küpe ortaya çıkarıldı. İzmir Torbalı ilçesinde 20 yıldır devam eden Metropolis kazılarının bu yılki çalışmasında kadınların süslenme merakının yüz yıllar öncesine dayandığına ilişkin bulgular elde edildi.
Çalışmalar neticesinde ortaya çıkarılan binlerce yıllık yeni buluntularla Metropolis tarihe ışık tutmaya devam ediyor. Kazılara başlandığı günden bu yana ilk kez bozulmamış bir mezara ulaşan kazı ekibi mezarda bulunan ve 25 yaşlarında genç bir kadına ait olduğu belirlenen iskelet buldu. İskeletin etrafında bulunan ve M.Ö. 150′li yıllara ait 30′dan fazla koku şişesi takıiskeletin baş ve ayak ucundaki bronz aynalar kadınların yüzyıllar öncesinde de süslenmeye ne kadar önem verdiğini bir kez daha ortaya çıkardı. Metropolis’in tamamlanması zaman alacak…
Sabancı Vakfı desteğiyle sürdürülen kazılarda kent sınırlarının tam olarak tespit edilemediği için  Metropolis’in büyüklüğü konusunda bir tahmin yapılamıyor. Metropolis Kazıları Başkanı Yrd. Doç. Dr. Serdar Aybek kazıların sadece onda iki yada üçlük kısmında gerçekleştirildiğini çalışmaların zaman alacağını ve daha çok yolu olduklarını söyledi. Aybek sözlerine şu şekilde devam etti:
“Sondajımız çok olumlu sonuçlandı ve Palesta dediğimiz yapı ortaya çıkmaya başladı. Burası 40×40 metre kare planlı bir yapı. Dış tarafında 6 metre genişliğinde mozaik yürüyüş alanı var ve iç kısımlarda mermer döşemeler bulunuyor. Palesta denen yer genel olarak Roma döneminde Roma hamamının devamında yer alan sportif faaliyetlerin gerçekleştirildiği alan olarak kabul ediliyor. Biz bu genişlikte bir yapıya ulaşınca burada yoğunlaştık. Metropolis’in ölçeğini değiştirecek bir alan kazandırdığımızı düşünüyoruz. Çünkü Metropolis’in daha küçük ölçekli bir taşra kenti olarak anıldığını biliyoruz. Metropolis bu çalışmalarla bu yapıyla birlikte umulandan çok daha büyük bir kent kimliğine kavuşacak”
METROPOLİS
Geçmişi tarih öncesi çağlara dayanan fakat planlı bir kent olarak günümüzden yaklaşık 2 bin 300 yıl önce kurulan Metropolis varlığını Anadolu’daki ilk Türk Beyliklerine kadar sürdürdü. İzmir’in Torbalı ilçesinin Yeniköy ve Özbey köyleri arasında bir tepenin üzerinde yer alan Metropolis ”Ana Tanrıça Kenti” anlamına geliyor. Temmuz 2009 tarihi itibariyle kazının ilk yıllarından itibaren kaydedilen küçük eser sayısı 9 bin 559′a ulaştı. Eserler Efes Müzesi’ne ve İzmir Arkeoloji Müzesi’ne teslim edildi.
 


 
adresiyle sanal ortama taşındı.
Sitede akropol Bizans Kilisesi hamam-gymnasium meclis binası mozaikli salon stoa ve tiyatro hakkında geniş bilgiler bulunuyor.







Aynı zamanda Antik Çağ'daki çizimlerle anlatılan kazı alanları güncel fotoğraflarla destekleniyor.
2007'den bu yana Yrd. Doç. Dr. Serdar Aybek tarafından yürütülen kazının tüm ayrıntılarının yer aldığı sitede kentle ilgili Onursal Kazı Başkanı Prof. Dr. Recep Meriç tarafından yayımlanan kitap ve makalelerin listesi var. 







Efes Antik Kenti

Eski İyon kenti. Küçük Menderes’in Ege Denizi’ne döküldüğü yerde kurulmuş eski bir liman kentidir. Bugün deniz dolmuş kent öreni içerilerde kalmıştır. Fakat kent kalıntıları arasında Efes limanı ve iskele babaları hâlâ seçilmektedir. Efes’in kıyısında kurulduğu körfez çağında Ege’nin en elverişli körfezi bu yüzden de en işlek limanıydı. Sardes’ten geçerek Babil ve Mısır’a dek ulaşan ünlü “Kral Yolu” Efes’ten başlıyordu. Büyük Menderes (Maiandros) ve Gediz (Hermos) ırmakları vadilerinden Anadolu içlerine uzanan yolların da ortasındaydı. Ayrıca çağının Milet (Milas) İzmir Foça Bergama vb. gibi önemli kültür ve ticaret merkezleriyle doğrudan bağlantılıydı. Bu stratejik konumu Efes’in önemini her yönden artırdı. En eski çağlardan beri batıda Girit’ten doğuda Babil ülkesi ve Mısır’a kadar bütün uygarlık dünyasının zenginlikleri yenilikleri bilim kültür ve sanatı Efes’i bütün İlk Çağ uygarlıklarının karışıp kucaklaştığı bir merkez durumuna getirdi. Ayrıca dünyaca ünlü Artemis Tapınağı’nın da burada bulunması nedeniyle İlk Çağ boyunca en kutsal din merkezlerinden biri olarak kabul edildi. Hristiyanlık döneminde de Meryem Ana’nın mezarı ile bu niteliğini korudu. Kentiİsa’dan iki-üç bin yıl önce Fenikelilerin ya da Strabon’a göre Amazonların kurduğu tahmin edilmektedir. Tarih boyunca İyonyalıların Akaların Hititlerin Lidyalıların Kimmerlerin Med ve Perslerin egemenliklerini yaşamış sayısız ırk din ve uygarlığa kucak açan kent birçok kez yıkıldıyer değiştirdi söndü parladı fakat her zaman önemli bir uygarlık merkezi olarak kaldı. 7. yüzyıldan sonra Bizans gericiliği ve Arap yağmacılığı sonucu tamamen ortadan kalktı. 14. yüzyıl başlarında Türk egemenliğine geçti. Efes kalıntılarının yanıbaşında bugünkü Selçuk kasabası kuruldu. Efes kenti ile birlikte bir büyük uygarlık dünyası toprak altında kaldı. Efes öreninde ilk arkeolojik kazı ve araştırmaları 19. yüzyıl sonlarına doğru İngilizler (British Museum) başlattı Avusturyalılar sürdürdü. Kazı ve araştırmalar Efes’in tarihî önemi yanı sıra yapı değerlerini kültür ve sanat tarihinin değerli belgelerini ortaya çıkardı. Bugün Artemis tapınağı açık hava tiyatrosujimnazyum mermer yol ve alan kitaplık aşkevleri anıt mezarlar vb. göz kamaştırıcı kalıntılarhayranlıkla izlenmektedir. Antik Efes Türkiye turizminin vazgeçilmez bir ögesidir. İlk Çağda bilim ve felsefenin en büyük adlarından biri olan ırmakta aynı suyla iki kez yıkanılamayacağını söyleyen nice yüzyıllar sonra Hegel ve Marx’ın yasalaştıracağı diyalektiği ilk haber veren Heraklitos da Efeslidir.



İlk çağın en ünlü şehirlerinden biri olan Efes Antik Kenti Küçük Menderes nehrinin sularını boşalttığı körfezin yakınında kurulmuştur. Tarıma elverişli topraklarıDoğu’ya açılan büyük ticaret yolu oluşu gerek putperestlik gerekse Hıristiyanlık döneminde çok önemli bir dini merkez oluşu tarihe büyük bir kent olarak geçmesini sağlamıştır. İlim ve sanat dünyasında da adını duyurmuş ünlü kişiler yetiştirmiştir. Bunlar rüya tabircisi Ardemidotusşair Callinos ve Hipponax filozof Heraklitos Ressam Parrhasius gramer bilgini Zenodotos hekim Soranos ve Rufus’tur. Efes Antik Kenti’nin tarihi M.Ö.6000’lere uzanmaktadır ki bunu son yıllarda Arvalya ve Çukuriçi höyüklerinde ele geçen buluntular ortaya çıkarmıştır.


Efes Antik Kenti Yapıları
- Magnesia Kapısı
- Doğu Gymnasiomu
- Odeon
- Devlet Agorası
- Prytaneion (Belediye Sarayı)
- Memmius Anıtı
- Domitian Tapınağı
- Kuretler Caddesi
- Trajan Çeşmesi
- Skolastika Hamamları
- Latrina
- Hadrian Tapınağı
- Yamaç Evler
- Aşk Evi
- Celsus Kütüphanesi
- Mazeus-Mithridates Kapısı
- Ticaret Agorası
- Mermer Cadde
- Tiyatro
- Arkadiane Caddesi
- Tiyatro Gymnasiumu
- Liman Gymnasiumu ve Hamamları
- Çifte Kiliseleri (Konsül Kilisesi)
- Stadyum
- Vedius Gymnasiumu
- Yedi Uyuyanlar
- ST.Jean Kilisesi
- İsa Bey Camii
- Ayasuluk Kalesi

 





Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Siteniz:
Mesajın:

 
  Bugün 90 ziyaretçikişi burdaydı!