Blog Sitem
  Turk Tarihi Ansiklopedisi
 

ABAZA HASAN PAŞA (?-1659)
IV.Mehmet döneminde Osmanlı İmparatorluğu'nda çöküşü hızlandıran iç ayaklanmaların ünlü simalarından bir vezirdir.

Anadolu'daki Türkmen aşiretlerinin ağası bulunduğu sırada Yeniçeri ileri gelenlerinin etkisiyle azledildiği için Kastamonu'da ayaklanarak o sırada kendisi gibi asi İbşir Paşa ile birleşmiştir. İbşir Paşa'nın sadrazamlığında ise yeniden Türkmen aşireti reisliğine atanmıştır. Fakat İbşir Paşa İstanbul'da öldürülünce onun hıncını almak üzere yine ayaklanmış ve 1656'da kendisine vezirlik rütbesi ile Diyarbakır valiliği verilmiş, daha sonra Halep valiliğine gönderilmiştir.

Köprülü Mehmet Paşa sadrazam olunca Abaza Hasan Paşa'yı Erdel (Transilvanya) seferine çağırmış, Köprülü Mehmet Paşa'nın samimiyetine güvenmeyen Hasan Paşa, sadrazamın şiddet hareketlerini öne sürerek yeniden ayaklanmıştır. İçlerinde vezirler de bulunan 15 kadar vali ve bey de bu ayaklanmayı desteklemişlerdir. Anadolu'daki bu kargaşalıktan padişahın telaşlanması üzerine Köprülü Mehmet Paşa, Erdel'den İstanbul'a dönmek zorunda kalmıştır.

Abaza Hasan Paşa, Anadolu serdarı sıfatıyla üzerine gönderilen Diyarbakır valisi Murtaza Paşa'yı bozguna uğratmıştır.

Kış mevsimiyle gelen güçlükler üzerine, Murtaza Paşa ile Halep valisi Tutsak Ali Paşa, Abaza Hasan Paşa'nın maiyetindeki Yeniçeri ve levent reislerini kandırıp uzaklaştırdılar. Sonra da Hasan Paşa'yı padişaha affettirecekleri vaadiyle kandırarak Halep'e getirdiler, ani bir gece baskınıyla maiyetindekileri ve Abaza Hasan Paşa'yı öldürdüler. Paşa'nın kesilen başı İstanbul'a gönderildi.
ABAZA MEHMET PAŞA (7-1634)
Yeniçeri Ocağı'nın bozulduğunu ve ortadan kaldırılması gerektiğini ilk defa görmüş ve bu yolda uğraşmış, savaş ve ayaklanmalarıyla ünlü bir vezirdir.

Canbulatoğlu Ali Paşa'nın hazinedarı idi. 1607'de Koca Murat Paşa tarafından esir edilmiş, Yeniçeri ağası Halil Ağa'nın şefaatiyle ölümden kurtulmuş

ve hizmetine girmiştir. Halil Paşa'nın Kaptan-ı Deryalığı sırasında Derya Beyliği’ne tayin edildi. 1620'de Halil Paşa Sadrazam ve Serdar-ı Ekrem sıfatiyle İran seferine giderken Abaza Mehmet'i de birlikte götürmüş ve Maraş Eyaleti'ne tayin etmiştir.

Padişah II. Osman ile Hotin seferine katılan Abaza Mehmet Paşa, savaş sırasında Yeniçeri Ocağı'nın bozulduğunu ve gayesinden saptığını çok yakından görmüştür.

Hotin seferinden dönüşünde Erzurum valiliğine gönderilmiştir. II. Osman'ın Yeniçeriler tarafından öldürülmesi üzerine Yeniçerilerin amansız bir düşmanı haline gelmiş ve Erzurum'da ocak mensuplarını bir bir ortadan kaldırmaya başlamıştır.

Abaza Mehmet Paşa'nın Yeniçerilere karşı olan bu aşırı düşmanlığında "Abaza şeyhi" lakabıyla anılan mürşidi ve şeyhi, Kayserili Abdürrahim Efendi'nin etkisi olduğu bilinmektedir. Bu hareketlerinde Sivas, Ankara ve Maraş valileri de Abaza Mehmet Paşa ile birleşince gelişen hareket İstanbul'ca bir ayaklanma sayılmış ve Abaza Mehmet Paşa'ya karşı önce Cağalzade Mehmet Paşa ve Anadolu beylerbeyi İlyas Paşa gönderilmişse de bir şey yapamayarak geri döndükleri için Çerkez Mehmet Paşa sadrazam ve serdar-ı ekrem sıfatıyle ayaklanmayı bastırmaya memur edilmiştir. Kayseri civarındaki savaşta Abaza Mehmet Paşa yenilerek Erzurum'a çekilmiş, Erzurum'un iç kalesine Yeniçerileri koymak şartıyle kendisine tekrar Erzurum valiliği verilerek işin kapatılması İstanbul'ca uygun görülmüştür. Fakat Abaza Paşa çok geçmeden iç kaledeki Yeniçerileri öldürtüp tekrar ayaklandığı ve üzerine gelen eski efendisi Halil Paşa'yı da Erzurum'da topla karşıladığı için Padişah IV. Murat, Hüsrev Paşa'yı ordu ile Abaza Mehmet Paşa üzerine göndermiştir. Hüsrev Paşa ordusu 1628'de Erzurum'u birdenbire kuşatınca Abaza Mehmet Paşa savaşmadan teslim olmayı uygun bulmuş ve Hüsrev Paşa onu alarak İstanbul’a getirmiştir.

IV. Murat, Abaza Mehmet Paşa'nın, hareketleri hakkındaki açıklama ve cevaplarından, özellikle mert tavırlarından hoşlanarak suçunu bağışlayıp, Bosna valiliğine göndermiştir.

Abaza Mehmet Paşa Bosna, sonra Belgrat, daha sonra Vidin valiliklerinde iken yapılan savaşlarda yararlık göstermiştir. Lehistan seferi hakkında kararlar verilmek üzere İstanbul'a çağrıldığı zaman bir müddet IV. Murat'ın maiyetinde bulunmuştur. Padişaha karşı tekrar ayaklanması şüphesiyle birlikte Müftü Yahya Efendi, Silahtar Ağa ile muhasiplerden bazılarının telkinleri, o aralık Rumlarla Ermeniler arasındaki anlaşmazlıkta Abaza Mehmet Paşa'nın Ermenilere yardım için rüşvet almasının padişaha haber verilmiş olması, idamına tesir eden sebeplerdir.

Abaza Mehmet Paşa, cesur ve savaşlarda yararlık göstermiş bir askerdi, zamanında şanlı bir vezir olarak tanınmıştır. En büyük özelliği de, Yeniçeri Oca-ğı'nın bozulduğunu görmüş ve Osmanlı ordusunun yenileşmesi, düzeltilmesi için uğraşmış olmasıdır.
 
ABBAS HİLMİ PAŞA (1874-1944)
Osmanlı İmparatorluğu'nun fermanıyla Mısır Hidivliği'ne getirilenlerin üçüncüsü ve sonuncusudur. Mısır'ı idare etmiş bulunanların ise, Mehmed Ali Paşa dahil olmak üzere, yedincisidir.

Babası Hidiv Tevfik Pasa’dır. Abbas Hilmi Paşa hayatının büyük bir kısmını İstanbul'da geçirdi. Hidivliği 1892'den 1914 yılına kadar sürdü, İngilizlerle işbirliği yapmadığı için hidivlikten düşürüldü; fakat Türkiye Cumhuriyeti Abbas Hilmi Paşa'nın hidivliğini 1923 Lozan Antlaşması'na kadar tanıdı.

İlk Mısır Hidivi olan dedesi İsmail Paşa, II. Abdülhamid tarafından azledilip yerine babası Tevfik Paşa getirildiğinde Abbas Hilmi, dört yaşındaydı. İlk öğrenimini Mısır'da yaptı. Sonra İsviçre'de, daha sonra küçük kardeşiyle birlikte Viyana'daki Theresianum lisesinde okudu. Henüz talebe bulunduğu sırada, 1892 yılının Ocak ayında babası ölünce eğitimini yarıda bırakarak Mısır'a döndü ve Kahire'de merasimle Hidiv ilan edildi. Babıali, bir süre sonra Hidivlik sınırında değişiklik yaparak Akabe Limanı'yla bu körfezin ağzında bulunan Tiran Adası'nın yönetimini Hicaz'a devretmek isteyince İngiltere, çıkarlarına ters düşen bu kararı tanımadı. Babıali de, anlaşmazlığın çözümlenmesini, kararından dönmekte buldu.

Abbas Hilmi Paşa, İngiliz idaresinde olmamak şartiyle Hidivliğini sürdürmek ve Arap Birliği'ni kurmak istiyordu. Hatta, Osmanlı İmparatorluğu'nun sürekli desteğini sağlamak amacıyla II. Abdülhamid'e damad bile olmak istemişti. Sık sık İstanbul'a geliyor, yaz aylarını da Boğaziçi'nde geçiriyordu. II. Abdülhamid, ona ve annesine karşı çok iyi davranmıştır. Hatta Osmanoğulları hanedanından başka hiç kimseye vermediği "Hanedan-ı Al-i Osman" nişanını Abbas Hilmi Paşa'ya vermiştir.

Bazı tarihçiler, Abbas Hilmi Paşa'nın Osmanlılara bağlı görünmekle beraber, Suriye'de bazı gizli girişimleri olduğunu ileri sürerler. II. Abdülhamid bile bu konuda çok şüphe duymuştur. Abbas Hilmi Paşa, II. Abdülhamid'e karşı hiç değilse görünüşte pek uysal ve saygılı davranmış, hatta Jön Türklerle padişahın arasını bulmaya çalışmıştır. Bununla beraber, Abbas Hilmi Paşa, Osmanlı askerinin Akabe ve Sina Yarımadası'm işgal ettiği sıralarda, İngiltere' nin Osmanlı Devleti'ni savaşla tehdit ederek geri çekilmeye zorlaması karşısında tam bir seyirci durumunda kaldı ve Mısır'da milliyetçilik hareketlerini destekledi.

Abbas Hilmi Paşa, Osmanlı İmparatorluğu'na karşı durumunu II. Abdülhamid'in hal'inden sonra da değiştirmemiş, her yaz İstanbul'a gelmiştir. Ne var ki İkinci Meşrutiyet'in ilanından sonra II. Abdülhamid devrinde cesaret edemediği bir takım hazırlıklara girişmiş ve gösterişli bir Mekke seyahati ile hacı olmuştur. Abbas Hilmi Paşa'nın Bingazi'yle Trablusgarb savunmasında gerek maddi, gerekse manevi yardımları olduğu da bir gerçektir.
 
ABDURRAHMAN GAZİ
Osmanlı Devleti'nin kuruluşunda büyük hizmetleri görülen kumandan.

Osman ve Orhan Gazi zamanında birçok savaşlara katıldı. Yalova'yı fethetti. Akçakoca Bey ile Kocaeli'nin Osmanlı topraklarına katılmasında önemli rol oynadı. Kartal civarındaki Aydos Kalesi'nin zaptında büyük yararlılık gösterdi. Kalenin kuşatması sırasında Rum tekfurunun kızı kendisine aşık oldu. Bazı tarihçiler Rum kızının, sevgilisi Abdurrahman Gazi'ye kaleden iple anahtar sarkıtarak gizlice onu içeri aldığını ve böylece kale kapısının Türklere açıldığını yazarlar.
 
ABDURRAHMAN ŞEREF BEY (1853-1925)
 
Maarif, Evkaf, Posta ve Telgraf Nazırı, Ayan üyesi, son vak'anüvis, tarihçi, yazar, milletvekili.

İstanbul'da doğdu. İlk öğrenimini Eyüp mahalle okulunda, orta öğrenimini Eyüp Rüştiyesi'nde ve Galatasaray Sultanisi'nde yaptı. 1873 yılında okuldan mezun olduktan sonra tarih ve coğrafya öğretmenliği ile göreve başladı. Mahreç-i Aklâm memur okuluna genel tarih, 1875 yılında Mekteb-i Sultani'ye (Galatasaray Lisesi) gramer ve imla öğretmenliğine, 1877 yılında Darülmuallimine genel tarih öğretmenliğine, 1878 yılında Mülkiye Okulu müdürlüğüne tayin edildi. 1882'de Galatasaray Lisesi'ne İslam ve Osmanlı Tarihleri öğretmeni, 1887 yılında Mülkiye Okulu Osmanlı Tarihi, umran-ı coğrafya, istatistik öğretmeni, 1894 yılında 16 yıllık Mülkiye Okulu müdürlüğünden sonra Mekteb-i Sultani'ye müdür oldu. 1894-1908 yıllan arasında 14 yıl süre ile müdürlüğü devam etmiştir. Ayrıca, Darülfünun'da Devletler Tarihi hocalığı yaptı.

II. Meşrutiyet (1908)'te Defter-i Hakani Nazırı, altı ay sonra da ayan üyesi 1909, 1911, 1912 ve 1920 yılları arasında Maarif Nazırı, 1909-1922 yılları arasında 13 yıl süre ile Osmanlı İmparatorluğu'nun son vak'anüvisi, I. Dünya Savaşı yıllarında Ayan Meclisi ikinci reisi, 1925 yılına kadar Tarih-i Osmani Encümeni Reisi oldu. Son Osmanlı kabinelerinden İzzet Paşa Kabinesi'nde Posta ve Telgraf Nazırlığı yaptı. 1923 yılında Cumhuriyet'in ilk Meclisi'nde İstanbul milletvekili seçildi. En yaşlı üye olarak bu ikinci seçim dönemi Meclis'te oturuma başkanlık etti. Ayrıca Kızılay başkanlığı da yaptı.

18 Şubat 1925 tarihinde 72 yaşında iken İstanbul'da öldü.

Eserleri:

"Tarih-i Devlet-i Osmaniye" (2 cild, 1893-1899); "Tarih Musahabeleri" (Makaleler, 1917, 1926, 1978); "Fezleke-i Tarih-i Düvel-i İslamiye" (1885-1893); "Fezleke-i Tarih-i Devlet-i Aliye-i Osmaniye" (Lise ders kitabı, 1884, 1899); "Tarih-i Asr-ı Hazır" (1897); "Zübdetü'l-Kısas" (Lise ders kitabı, 2 cild, 1899); "Harb-i Hazırın Menşe'i" (1918); "Lütfi Tarihi" (8. cilt yayını, 1911); "Sultan Abdülhamid-i Saniye Dair" (A. Refik Altınay ile 1918); "Topkapı Saray-ı Hümayunu", (Tarih-i Osmani Encümeni Mecmuası'nda tefrika); "Coğrafya-yı Umrani" (1894); "İlm-i Ahlak" (1889); "İstatistik" (1890).
ABDÜLAZİZ (1830-1876)
Osmanlı hanedanından otuzikinci padişahtır.

II. Mahmud ile Pertevniyal Sultan'ın oğludur. Şubat 1830'da (15 Şaban 1245) doğdu.

Basit bir Şark eğitimiyle yetişmiş; veliahtlığında güreş, av, cirit gibi sporlara merakı ile tanınmıştır. 25 Haziran 1861'de (17 Zilhicce 1277) tahta çıktı. Ancak kısıtlı eğitimi bir yana pehlivan vücutlu ve muhafazakar mizaçlı bulunması, halk arasında iyi karşılanmasına sebep olmuştu.

Abdülaziz Babıâli'ye gönderdiği "Hatt-ı Hümayun"da "vükelayı yerlerinde ibka ve Abdülmecid zamanında ilan edilmiş olan Tanzimat Kanunu'nu tekid ve mali güçlüklere çare bulunacağını" ilan etmekle işe başladı.

Sultan Abdülaziz, tahta çıktığı zaman imparatorlukta çeşitli mühim meseleler ile karşılaşmış ve bunları giderme tedbirlerine başvurmuştur, önce sarayda ve hükümet dairelerinde bazı tasarruf tedbirleri alınmışsa da karşılıksız çıkarılmış olan kağıt paraların ortadan kaldırılması ve mali buhranın azaltılmasına çare bulunamamış; 1862'de İngiltere'den yeni bir istikraz yapılmıştır. Diğer taraftan tersanenin kuvvetlendirilmesi, gemiler ve silahlar alınması için yapılan masraflar ile Karadağ ve Hersek ayaklanmalarının bastırılması için lazım olan paralar, zaman geçtikçe mali dengeyi bozmakta devam etmiştir. Bir başka önemli mesele Balkanlar'da ve Adalarda milliyetçi akımlar ile Mısır'da bağımsızlık isteğinden kaynaklanan olaylardır. Paris Antlaşması’ndan hemen sonra Osmanlı hakimiyetine karşı direnmeler birbirini izlemiştir.

Devlet yönetimindeki değişiklikler de ayrı bir önem taşır. Kıbrıslı Mehmed Paşa azledilmiş; sadrazamlığa Ali Paşa sonra da Fuad Paşa getirilmiştir. Cemiyet-i Tıbbiye bu sıralarda kurulmuş, yalnız şekilde kalmış olmakla beraber devlet hazinesinde bütçe yapmak usulü yine bu yıllarda kabul edilmiş, bir de Divan-ı Muhasebat kurulmuştur.

Yunanistan'da Bavyeralı Kral Othan'ın düşürülmesi ve yerine Danimarka kralının oğlu Georges'un getirilmesiye sonuçlanan ayaklanma, Girit meselesinin meydana çıkmasını hazırlamıştır. Hersek'teki ayaklanmadan ve çarlığın körüklediği panslavizm cereyanlarından cesaret alan Karadağ prenslerinden Mirko Petroviç de başkaldırmıştır. Bunun üzerine Serdar-ı ekrem Ömer Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu Karadağ'ı ezerek kımıldayamayacak hale getirmiştir. Rusya, Avusturya ve Fransa'nın işe karışmaları yüzünden elde edilen başarı sürekli olamamıştır. Karadağ'a karşı girişilen hareket, Hersek

ayaklanmasının durulmasına sebeb olmuştur Ancak panslavizm taşkınlıkları durmaksızın körüklendiği için bu defa Sırbistan'da da bazı hareketler başlamıştır. Belgrat'ta Sırpların Osmanlı karakollarına hücum ve askerin de Sırplara ateş etmeleri üzerine çıkan olaylara Avrupa devletleri de karışmışlardır.

1862'de yapılan protokol ile Osmanlı askerinin şehirden çekilmesi ve yalnız kalede kalması gibi şartlarla mesele yine Osmanlı hakimiyetini zayıflatacak şekilde sonuçlanmıştır.

Sultan Abdülaziz 1863 Ağustos'unda Mısır'a seyahat etmiştir. O sırada Mısır'da vali Said Paşa'nın ölümüyle yerine İsmail Paşa yeni geçmiş bulunuyordu. Bu seyahatten önce Fuad Paşa'nın yerine sadrazamlığa Yusuf Kamil Paşa getirilmiştir.

Fuad Paşa Abdülaziz'e Mısır seyahatinde serasker sıfatıyla katılmış, dönüşte ikinci defa sadrazam olmuştur. Bu sıralarda Cemiyet-i Tedrisiye-i İslami-ye kurulmuş, Maarif Nezareti'nde bazı değişiklikler ve yenilikler yapılmış ve Darülfünun’da umum için fizik, geometri gibi dersler açılmış, Londra'dan Şişhaneli denen tüfekler getirilerek benzerlerinin Tophane'de yapılmasına başlanmıştır.

Midhat Paşa'nın Niş Eyaleti'ndeki başarıları üzerine Silistre, Vidin ve Niş eyaletleri birleştirilerek Tuna vilayeti teşkil olunmuş ve eyalet teşkilatının vilayetlere çevrilmesi ve vilayetlerde medeni tesislerin meydana getirilmesi faaliyeti başlamıştır.


1866'da Fuad Paşa'nın yerine önce Mütercim Rüştü Paşa, bir müddet sonra Ali Paşa sadrazam olmuş ve o sıralarda İstanbul'a gelen Mısır valisi İsmail Paşa Mısır vergisine zam yapmak, Girit ayaklanmasını bastırmaya yardım için asker göndermek ve sarayla bazı vükelaya birçok hediyeler vermek pahasına Mısır valiliğindeki veraset usulünü değiştiren ve Mısır valilerine Hidivlik unvanını veren fermanları Sultan Abdülaziz'den almıştır. Veraset usulünün değişmesi yüzünden vali olmak hakkını kaybeden Mısırlı Mustafa Fazıl Paşa, Abdülaziz aleyhinde çalışmak üzere Paris'e kaçmıştır. Hür fikirler etrafında toplanmış onlanların kurduğu Yeni Osmanlılar Cemiyeti'ne katılacak olan Ziya Paşa, Namık Kemal, Ali Suavi gibi gençler de bu sıralarda Avrupa'ya kaçarak Mustafa Fazıl Paşa'mn himayesi altında Paris ve Londra'da gazeteler çıkarmaya başladılar.

Romanya'daki ayaklanma sonucunda Prens Couza çekilmeye mecbur olmuş ve yerine Prusya krallık hanedanından Prens Carol geçirilmişti. Osmanlı hükümeti, Carol'un prensliğini protesto etmiş olmakla beraber, Avrupa devletlerinin tesiriyle kabule mecbur kalmış ve evvelce Prens Couza'ya yapıldığı gibi Carol da İstanbul'a gelince Göksu Kasrı'nda misafir edilip uhdesine Memleketeyn voyvodalığı tevcih edilerek nişanlarla ve hediye edilen atlarla Romanya'ya dönmüştü.

Romanya meselesi yeni yatıştığı sıralarda Girit ayaklanması başladı. Eski sadrazamlardan Mustafa Naili Paşa, Serdar-ı Ekrem Ömer Paşa, sonra da Ali Paşa Girit'e gittiler. Adadaki ayaklanma yatışır gibi olduğu sırada Yunanistan, Osmanlı Devleti'yle münasebetini kesti. Paris'te toplanan konferans sonucunda savaşın önüne geçildiyse de Girit meselesinde kesin bir durum ortaya konamadı.

Sultan Abdülaziz, İmparator II. Napoleon'un daveti üzerine 1867 Mayıs'ında deniz yoluyla Fransa'ya gitmiş, oradan Londra'ya geçerek dönüşte Prusya ve Avusturya'ya uğrayıp seyahatinin 47. günü Varna yoluyla İstanbul'a dönmüştü ki bu yolculukta veliaht Murad, şehzade Abdülhamid ve Yusuf İzzeddin ile o zaman Hariciye Nazın olan Fuad Paşa birlikte bulunmuştur.

Galatasaray Lisesi, Mekteb-i Sultani adıyla bu sırada, 1868'de açılmış, Tıbbiye-i Mülkiye ve Cemiyet-i Tedrisiye-i İslamiye tarafından Sultanselim'de Darüş-şafaka kurulmuş ve 1848'de rüştiyelere öğretmen hazırlamak üzere Fatih'te açılmış olan Darülmuallimin’in Sıbyan mektepleri’ne öğretmen yetiştirmeye mahsus olan kısmı 1872'de Süleymaniye civarında eğitime başlamıştır.

Hastalanarak Niş'e gitmiş olan Fuad Paşa'nın orada ölmesi üzerine Abdülaziz saltanatının ilk devrinde memleketi ayakta tutan, Tanzimat'ın kudretli devlet adamlarından biri kaybolmuş, yani Ali Paşa yalnız kalmış oluyordu. Yeni teşkil edilmiş bulunan Şura-yı Devlet'in reisliğine Midhat Paşa getirilmiştir ki oradan 1868'de Bağdad valiliğine gönderildi. Midhat Paşa Bağdad'da da büyük başarılar göstermiştir. Dicle üzerinde, Tuna'da olduğu gibi, gemiler işletilmesine teşebbüs olunmuştur. Bundan başka İdare-i Aziziye adıyla bir deniz yolları idaresi kurulduğu gibi Boğaziçi hizmetlerinde de Şirket-i Hayriye meydana getirilmiştir. Fransa İmparatoriçesi Eugenie, Süveyş kanalının açılmasında hazır bulunduktan sonra III. Napoleon namına Sultan Abdülaziz'in ziyaretini iade için İstanbul'a gelmiş ve Avusturya İmparatoru Franz-Joseph de yine bu sıralarda Sultan Abdülaziz'in Viyana ziyaretini iade etmiştir. Mecelle Cemiyeti Cevdet Paşa'nın reisliği altında bu sıralarda kurulmuştur.

1871 savaşında Fransa'nın yenilmesi üzerine Rusya, Paris Antlaşması kararlarının hükümsüz olduğunu ve Karadeniz'deki hükümranlık haklarından faydalanılmaya karar verildiğini ilan etmiştir. Bunun üzerine Londra'da toplanan konferans Osmanlı Devleti 'nin boğazları açıp kapamak hususundaki hakkını kabul ve tasdik etmekle beraber Karadeniz'in tarafsızlığını sağlayamamıştır. 1856 Paris Antlaşması evvelce Romanya, Sırbistan ve Karadağ muhtariyetleriyle zedelenmiş olduğu gibi bu defa Londra konferansıyla büsbütün bozulmuş oluyordu.

Fransa'nın yengilisi panslavizmin yayılmasına fırsat vermişti ve zaten bu propagandanın başında olan General İgnatiev o zamanlar Rus elçisi sıfatıyla İstanbul'a gelmiş bulunuyordu. Sadrazam Ali Paşa, bir taraftan Mısır Valisi İsmail Paşa'nın israflarına ve fermanlarla elde ettiği imtiyazlara sığmayan işlerine engel olmaya çalışıyor, öte taraftan Sultan Abdülaziz'in istibdadını ve lüzumsuz masraflarını önlemeye çalışıyordu. 1871'de Ali Paşa'nın ölümü ile Tanzimat devrinin son temsilcisi de gitmiş, Mahmud Nedim Paşa sadarete geçmiştir. Bu suretle Sultan Abdülaziz saltanatının kötü yılları da başlamış oldu. Mahmud Nedim Paşa, yolsuz işlerine bazı vükela ile valileri değiştirmekle başladı. İmparatorlukta merkezde ve vilayetlerde büyük memurları durmadan değiştirmek yüzünden kararsızlık da büsbütün arttı. Tanzimat fermanı ile muhakemesiz hapis ve sürgünlük usulü kaldırılmış olduğu halde Sultan Abdülaziz, Mahmud Nedim Paşa ile istibdadın bu vasıtasını kullanmaya başlamış ve birçok tanınmış adamları sürdürmüştü. Mahmud Nedim Paşa, devletin içinde bocaladığı para darlığına rağmen Galata sarraflarından yüksek faizlerle borç alarak saraya para yetiştiriyor, Ali Paşa zamanında türlü güçlüklerle Babıali'ye alınmış olan hükümet kudretini Sultan Abdülaziz'in düşüncesiz idaresine teslim ediyordu. Sultan Abdülaziz, Mahmud Nedim Paşa'nın halk arasında artan itibarsızlığını sezdiği için, yerine Midhat Paşa'yi sadrazamlığa getirdi.

Midhat Paşa'nın Meşrutiyet esaslarını, yani hükümdarlık işlerinde halk kontrolünü tesis etmek istemesi ve idaresi Sultan Abdülaziz'e uygun gelmemiş, ikibuçuk ay sonra Mütercim Rüştü Paşa'yı, ondan sonra Serasker Esad Paşa'yı, daha sonra Şirvanizade Rüştü Paşa'yi ve tekrar Esad Paşa'yı sadrazam yaptıktan sonra 1875'de Mahmud Nedim Paşa'yı ikinci defa olarak hükümetin başına getirmiştir.

Saltanatının ilk yıllarında ancak yirmibeş milyon kadar olan Osmanlı borçları hemen her yıl tekrarlanan yeni borçlarla ikiyüz elli milyona varmış ve Mahmud Nedim Paşa'nm güya ıslah ve tasfiye maksadıyla giriştiği tedbirler yüzünden hazinenin iflası hem memleket içinde, hem dışarıda meydana çıkmıştır.

Hersek'teki ayaklanma Bosna'ya da sıçramış, Bulgaristan'da başlayan komitecilik ve haydutluk hareketleri, Rusya'nın engel olması yüzünden asker kuvvetiyle bastırılamadığı için halk arasında vuruşmalar ve "Otlukköy" olayı gibi facialar meydana getirilmiştir.

Bulgarlar Osmanlı memur ve halkına türlü işkenceler yaptıkları halde bu durumları ters ve yalan bir biçimde Avrupa'ya aksettiriyorlardı. Çarlık Rusyası da Bulgarları korumak bahanesiyle Osmanlı İmparatorluğu'na son darbeyi vurmaya hazırlanıyordu.

İstanbul'da softalarla halk tarafından yapılan nümayişler üzerine, Sultan Abdülaziz, Mahmud Nedim Paşa'yı fedaya mecbur kalarak sadrazamlığa tekrar Mütercim Rüştü Paşa'yı getirmiştir. Sadrazam, Meclis-i Vükela'ya memur Midhat Paşa, Serasker Hüseyin Avni Paşa ve Bahriye Nazırı Kayserili Ahmed paşalar ve Şeyhülislam Hayrullah Efendi, devletin vahim durumunu bir dereceye kadar düzeltebilmek için Sultan Abdülaziz'i tahttan indirmeye karar verdiler.

29—30 Mayıs 1876'da Sultan Abdülaziz tahtından indirilerek yerine V. Murad tahta çıkarıldı.

Abdülaziz önce Topkapı Sarayı'na götürülmüş ve dört gün sonra kendi isteğiyle Feriye Sarayı'na naklolunmuştur. Abdülaziz'in padişah olarak istediğini yaptırmaya alışan ve esasen kibirli, taşkın olan mizacı, tahttan indirilip hapsolunmaya dayanamamış, sakalını düzeltmek için annesinden aldığı sivri uçlu bir makasla kol damarlarım kesmiştir. İntihar olayı, o zaman muayenede hazır bulunan türlü tabiyet ve milliyetteki yirmi kadar doktorun raporlarıyla ve ayrıca uzun incelemeler yaparak etraflı bir rapor vermiş olan İngiliz elçiliği hekiminin şahitliğiyle tesbit edilmiştir. Fakat bir süre sonra Abdülaziz'in taraftarları onun öldürülmüş olduğu rivayetini ileri sürmüşlerdir. II. Abdülhamid iradesiyle olaydan üç yıl sonra Yıldız'da kurulan mahkemede Midhat, Damat Mahmud Celaleddin ve Nuri paşalar mahkum olmuşlardır.

Sultan Abdülaziz'in ölümü olayı intihar mı, katl mi? O zamandan beri her iki ihtimal hakkında ortaya deliller sürenler ve bunları münakaşa edenler vardır ve mesele belki de tarihin aydınlatamadığı şüpheli olaylardan biri olarak kalacaktır.

Abdülaziz saltanatının ilk devresinde Ali Paşa, sarayın keyfi hareketlerine bir dereceye kadar direnmiş ve Babıali'nin nüfuzunu korumaya muvaffak olmuştur, ölümünden sonra ve Mahmud Nedim Paşa'nın ilk sadrazamlığından itibaren başlayan ikinci devrede Sultan'ın karakteri büsbütün meydana çıkmıştır.

Tanzimat Fermanı'nm temin ettiği hürriyet ve masuniyet prensiplerini ihlal ederek başta bazı vükela olmak üzere bir takım kimseleri ve bu arada Namık Kemal gibi şahsiyetleri sürgüne göndermesi, İsmail Paşa'ya Mısır'ın imparatorluktan büsbütün ayrılmasına sebep olacak imtiyazlar vermesi, korkunç bir hadde varan israfları ve nihayet Hersek'te başlayan ayaklanmayı bastırmaktaki aczi Abdülaziz'in tahttan indirilmesine sebep olmuştur.

Bununla beraber Sultan Abdülaziz, imparatorluk donanmasını o zamanki en kuvvetli devletlerin donanmaları derecesine yükseltmek için gayret göstermiş, Arabistan Yarımadası'nda sürüp giden karışıklıklar onun zamanında önlenmiştir. Midhat Paşa Bağdat valisiyken Osmanlı Hükûmeti'ni Necid'e kadar götürdüğü gibi o zamana kadar tamamıyle Mekke emirlerinin idaresi altında bulunan Hicaz bölgesinde de bir vilayet teşkil edilmiş ve Osmanlı hakimiyeti yüzyıllardan beri Yemen'in Hüdeyde sahiline münhasırken Redif Paşa komutasında gönderilen orduyla bütün Yemen kıtası alınıp Yemen vilayeti yeniden kurulmuştur.

Sultan Abdülaziz ney çalardı, yazısı da güzeldi. Sarayına çağırıp tablolar yaptırdığı yabancı ressamlara istediği konuları anlatmak üzere çizdiği taslaklar resimdeki kabiliyetini göstermektedir.
 
ABDÜLHAMİD I (1725-1789)
Osmanlı hanedanından yirmiyedinci padişahtır.

III. Ahmed'in Şermî Rabia Sultan'dan doğma oğludur. 28 Mart 1725 (5 Recep 1789)'de doğdu.

Şehzade Bayezid'in 1770'te ölümü ile veliaht oldu ve 21 Ocak 1774 (8 Zilkade 1187)'de tahta çıktı. I. Abdülhamid tahta çıktığı zaman devlet buhranlı bir vaziyette idi. Rusya ile yapılmakta olan savaş devam ediyor ve ülkenin bir çok yerinde ayaklanmalar başgöstermiş bulunuyordu. Mali sıkmtı da büyük etkisini sürdürüyordu. Savaşa devam edilmek istenildiyse de Osmanlı ordusunun Kozluca'da mağlup olması ve serdar Muhsinzade Mehmed Paşa'nın karargahı olan Şumnu'da ancak 12.000 kişi ile kalması üzerine Ruslarla barış görüşmelerine girişilerek 21 Temmuz 1774'te Küçük Kaynarca Antlaşması imzalandı. Barıştan sonra Avusturya, Osmanlı Devleti'nin zayıflığından istifade ederek Bukovina'yı işgal etti.

I. Abdülhamid, savaş esnasında memleketin çeşitli yerlerinde çıkan ayaklanmaları bastırmak ve bazı askeri ıslahat yapmak zorunda kalmış, Kaptan-ı derya Cezayirli Hasan Paşa ile Sadrazam Halil Hamid Paşa'nın bu hususlarda değerli hizmetleri görülmüştür. Hasan Paşa, Suriye, Mısır ve Mora'daki karışıklıkları yatıştırdığı gibi Halil Hamid Paşa'nın gayretiyle Rumeli'deki kaleler ve Kafkas sahilleri tahkim olunmuş, sürat topçuları çoğaltılmış, topçu, lağımcı ve humbaracıların ıslahı için Fransa'dan mühendisler getirilmiştir. Mühendishane-i Berri-i Hümayun da açılmıştır.

Bu hükümdar zamanının önemli işlerinden biri de yerli malı kullanılmasının mecburi tutulması ve terkedilmiş bir halde bulunan İbrahim Müteferrika matbaasının ihyasıdır.

Irak'ta kurulmuş olan Kölemen idaresini kaldırmak düşüncesinde olan Osmanlı Hükümeti, İran saldırısı karşısında Irak ahvalini büsbütün karıştırmamak için bu fikrinden vazgeçmiş ve Zend Kerim Han'ın ölümünden sonra yerine geçen Zeki Han zamanında İran gailesi sona erdiğinden Bağdat ve Basra eyaletleri Kölemenlerden Süleyman Ağa'ya vezaretle tevcih edilmiştir. Bu arada bahriye işlerinin bozulması ve levendlerin halka zulüm ile ortalığı kasıp kavurmaya başlamaları sonucu 1776'da Levend Teşkilatı kaldırılmıştır.

Küçük Kaynarca Antlaşması ile istiklali kabul edilen Kırım'da Rusya'nın tahrikiyle karışıklık eksik olmamış ve onun himayesiyle hanlığa Şahin Giray seçilmişti. Bu müdahaleler yüzünden yeni bir Osmanlı-Rus savaşı ihtimalleri başgösterdiği sıralarda Fransa'nm tavsiyesiyle Haliç'te Aynalıkavak kenarında bir anlaşma imzalandı (10 Mart 1779).

I. Abdülhamid'in gittikçe artan Rus tehlikesi karşısında imparatorluk hudutlarını korumak üzere Kafkasya'da bazı tedbirler aldırdığını, Soğucak ve Anapa'yı imardan başka, Çerkez kabilelerini medeniyete sokmak için Soğucak muhafızlığına Ferruh Ali Paşa'yı gönderdiğini ve paşanın bu hususta pek büyük gayretler sarfettiğini söylemek lazımdır. Ruslar, Gürcistan kralını himaye ederlerken, Babıali de buna karşılık olmak üzere Dağıstan'ı kendi tarafına çekmeye uğraşmış, Kafkasya'da bu yüzden çıkan mücadeleler, esasen Şahin Giray meselesinin ihlal ettiği Osmanlı-Rus münasebetlerini bozmuştur.

Şahin Giray'in şuursuz Rus taraftarlığı, Kırım'da ayaklanma çıkması ile sonuçlanmış ve Rusya'nın müdahalesiyle Kırım ilhak edilmişti (1784). I. Abdülhamid bu olaydan çok etkilenmesine rağmen Osmanlı ordusunun kafi derecede hazırlıklı olmadığını bildiğinden harbe girmek istemedi. Fakat sadarete geçen Koca Yusuf Paşa, Rusya ile savaşı elzem görüyordu. Öte taraftan, Avusturya ile müttefik bulunan Rusya, Osmanlı Devleti'ni yıkmak üzere açıktan açığa hazırlık yapıyordu ve Rusya İmparatoriçesi II. Katerina Avusturya İmparatoru II. Josef ile "Rum projesi" adını verdikleri bir proje hazırlamışlardı. İki hükümdarın olaylı bir şekilde Kırım'da buluşmaları üzerine Babıali daha fazla dayanamadı, Rusya'ya savaş ilan etti (1778).

I. Abdülhamid sulh taraftarlığına rağmen olup biteni kabul etmek zorunda kalmıştı. Bu 1778-1792 savaşının başında, Rus ordusu, Özi muhafızının Kılburun'a saldırısını durdurdu ve sonra da bu kaleyi kuşattı. Ruslarla müttefik olarak harbe giren Avusturya ise, Belgrad ve Sırbistan üzerine kalkıştığı hareketlerde başarı kazanamadı. İsveç'in, Osmanlı Devleti'yle birlikte Rusya'ya sefer açmasından ise önemli bir sonuç çıkmadı. Sadrazam Koca Yusuf Paşa, evvela Avusturya üzerine yürüyerek düşman topraklarına girmiş, Banat bölgesini vurmuş, II. Josef güçlükle Viyana'ya dönebilmişti. Buna karşı savaş, Rus cephesinde iyi gitmiyordu, Özi kalesini kuşatmadan kurtarmak için harcanan emekler boşa çıkmış, gönderilen donanma kaleye gerekli yardımı yapamamıştı.

İşte bu sırada, yaşı ilerlemiş ve geçirdiği saltanat devrinin felaketleriyle sıhhati bozulmuş olan I. Abdülhamid, savaşların kötüye gitmesinden büsbütün bitkin bir hale geldi. Nihayet, Özi'nin düşman eline geçtiğini bildiren sadrazam kaimesini okurken, aşırı üzüntüye kapılarak şiddetli bir felç geçirdi ve ertesi sabaha karşı öldü (28 Mart 1789).

I. Abdülhamid devrinde, göze çarpan başarısızlıklara rağmen, iyi niyet sahibi, gayretli ve dindar bir padişah olarak tanınmıştır. Şehzadeliğinde hayatı sarayda kapalı geçtiğinden tahta, yaşlı ve tecrübesiz olarak çıkmıştı. Bununla beraber, devlet işlerine yakından ilgi gösterir, her meseleyle uğraşarak fikrini vezirlerine bildirirdi. Değerli sadrazam seçmeye ve onlara selahiyet vermek suretiyle icabeden ıslahatın yapılmasına uğraşırdı. Devrinin en mühim sadrazamı Halil Hamid Paşa olduğu gibi, üzerinde en fazla nüfuz sahibi olanlar da Kara Vezir Mehmed Paşa ve şehzadeliğinde dünyaya gelen Dürrü Şehvar Hanım'ın kocası Nazif Efendi'dir.

I.Abdülhamid, saf kalpli bir kişi olduğu için şunun bunun sözlerine kapılmaktan kurtulamamış, kendisini tahttan indirmek teşebbüsünde bulunduğu hakkındaki rivayetlere inanarak Halil Hamid Paşa'yı öldürtmüştür. Kendisinin bir çok çocuğu dünyaya gelmişse de içlerinde uzun yaşayanlar azdır. Bunlar arasında tahta çıkanlar IV. Mustafa ile II. Mahmud’dur.

IAbdülhamid hayır işlerine de önem vermiştir. Beylerbeyi'nde annesi adına bir cami, mektep vb.,kadınlarından Hümaşah'la oğlu Mehmed için de bir cami ile çeşme, Bahçekapısı'nda imaret, medrese, sebil, kütüphane ve türbe, Medine'de bir medrese yaptırmıştır. I. Abdülhamid şimdi yerinde Dördüncü Vakıf Hanı bulunan imaretinin karşısındaki türbede gömülüdür.
 
ABDÜLHAMİD II (1842-1918)
Osmanlı hanedanından otuzdördüncü padişahtır.

Sultan Abdülmecid ile Tirimüjgan Kadın'ın oğludur. 21 Eylül 1842 (16 Şaban 1258)'de doğdu.

Annesinin ölümü üzerine Sultan Abdülmecid'in çocuksuz kadınlarından Piristu Hanım tarafından büyütülmüştür. İyi bir eğitim görmemesine rağmen kuvvetli şahsiyeti ve zekası, şehzadeliğinden beri etrafındakilerin dikkatini çekmiştir. Amcası Sultan Abdülaziz ile birlikte Avrupa seyahatinde bulundu. Kabiliyeti sayesinde zamanın siyasi, sosyal ve iktisadi akımlarını az çok kavramak imkanını elde etti. Sultan Abdülaziz'in 1876 Mayıs'ında tahttan indirilmesi üzerine veliaht Murad Efendi, Meşrutiyet'e taraftar tanınmasından dolayı emniyetle tahta geçirilmiş ve Abdülhamid veliaht olmuştu.

V. Murad padişah olduktan sonra hastalığı ortaya çıkınca devlet adamları, Abdülhamid'e pek güvenemediklerinden birdenbire yeni padişahı değiştirmeye karar verememişlerdir. Fakat Abdülhamid ile görüşmek için görevlendirilen Midhat Paşa veliahtı meşrutiyete taraftar görmüş ve teminatı üzerine V. Murad hal' edilerek 31 Ağustos 1876'da II. Abdülhamid tahta çıkarılmıştır.

II.Abdülhamid'in tahtaçıktığı sıralarda devletin iç ve dış vaziyeti pek karışık ve tehlikeliydi. Bosna-Hersek ve Bulgaristan'da ayaklanmalar oluyor ve

Sırbistan ve Karadağ savaşları sürüyordu. Osmanlı ordusu Sırbistan'da önemli başarılar kazanmasına rağmen Sırplarla hemen anlaşma yapılması hususunda Ruslar ısrar ediyorlardı. Bu arada Şark meselesinin yeniden incelenmesi için

İstanbul'da bir konferans toplanması yolundaki İngiliz teklifi kabul olundu. II. Abdülhamid, büyük devletlerin baskısını azaltmak maksadıyla İstanbul

Konferansı devam ederken Kanun-ı Esasi'yi ilan etti (23 Aralık 1876).

II. Abdülhamid Kanun-ı Esasi'nin ilanı konusunda müteredditli tahta çıktığından üç buçuk ay sonra meşrutiyetçilerin başında görülen Midhat Paşa'yı sadrazam yaptı. Midhat Paşa, devletlerin teklifini devletin bağımsızlığı esasile telif edemiyor ve onlara karşı mukavemet ediyordu. Bu durumda İstanbul Konferansı'na iştirak eden yabancı devlet murahhaslarının hazırladık

ları teklifler, yüksek hükümet adamlarından toplanan fevkalade bir mecliste kabul edilmeyince konferans dağıldı.

Abdülhamid, Midhat Paşa'nın takib ettiği meşrutiyet ve hürriyet politikasını, tahtı için tehlikeli gördüğünden onu azletti ve memleket dışına çıkardı. Meşrutiyetin mümessili sayılan bir zata karşı yaptığı şiddetli harekete rağmen II. Abdülhamid, Kanun-ı Esasi'yi birdenbire ortadan kaldırmaktan çekinmiş, seçimi yaptırarak Meb'usan Meclisi'ni açtırmıştır (20 Mart 1877).

Rusya'nın savaş ilanını önlemek için İngiltere'nin davetiyle Londra'da toplanan konferansın kararları ve Rus teklifleri Meb'usan Meclisi tarafından reddedilince Ruslar savaş ilan ettiler. Romanyalılarla Bulgarların ve Sırplıların da karıştıkları bu harpte, Osmanlı ordusu gerek Balkanlar'da ve gerek Anadolu'nun batısında yer yer başarılar ve parlak kahramanlıklar göstermekle beraber, mali sıkıntı, cephe gerisindeki yolların yetersizliği, iaşe ve levazım işlerinin bozukluğu, yetişmiş subay noksanı, komutanların anlaşamaması ve hele askeri hareketlerin saraydan idaresine kalkışılması gibi sebeplerle bozgun başgöstermiş ve Rus ordusu Tuna'yı geçip perişan muhacir kafilelerini önüne katarak İstanbul önlerine kadar gelmiştir. II. Abdülhamid, bu durum karşısında bir taraftan Rus çarına müracaatla sulh isterken, öte taraftan da şimdiye kadar pek uysal davranma-yarak memleket işlerindeki hassasiyetiyle saltanatın rahatını kaçırmış olan Meb'usan Meclisi'ni bir daha açılmamak üzere kapatmıştır (13 Şubat 1878).

II. Abdülhamid, bu hareketiyle, kendisince hem felaketlerin mesuliyetini meclise ve meşrutiyete yükletmiş, hem de keyfi idareye dönmek için bir sebep bulmuş oluyordu. Bundan sonra II. Abdülhamid, ülkenin dış ve iç siyasetinde tek söz sahibi olmuştur. 19 Mayıs 1878'de Ali Suavi Sultan Murad'ı kapatılmış olduğu Çırağan Sarayı'ndan zorla çıkarıp yeniden tahta oturttmak için teşebbüste bulunmuştur. İyileşmiş olduğu hakkında tam bir delil bulunmayan bir akıl hastasını tekrar padişah yapmak uğrunda, hele düşman ordusunun payitaht

kapısında bulunduğu sırada pek akıllıca olmayan bu cüretli teşebbüs, Suavi ile birlikte seksen kişinin ölümüne sebep olmuş; II. Abdülhamid'in vehim ve istibdadını arttıran hadiselerden birini teşkil etmiştir.

Rusların ileri sürdükleri şartlarla yapılan mütarekeden sonra İngiliz donanmasının Marmara'ya girmesine rağmen Rus karargahı Ayastefanos'a (Yeşilköy) gelmiş ve burada (3 Mart 1878)'de antlaşma yapılmıştır. Bu antlaşmaya İngiltere'nin itirazı, Avusturya'nın katılması ve Almanya'nın da aracılığı ile Berlin'de Alman Başvekili Bismarck'ın reisliğinde Osmanlı ve Rus murahhaslarından başka İngiltere, Fransa, Avusturya, Macaristan ve İtalya murahhaslarının iştirakiyle bir kongre toplanarak Ayastefanos Antlaşması'nı değiştiren BerlinAntlaşması imzalanmıştır (12 Temmuz 1878).

Bu arada Avusturya, Bosna-Hersek'i geçici kaydıyle işgal etmek hakkını, Yunanistan da Tesalya'nın büyük bir kısmını hatta İran bile hudutta bir takım araziyi elde etmek imkanını sağlıyordu. İngiltere ise Berlin Kongresi başlamadan birkaç gün önce Osmanlı hükümetine Kıbrıs Adası'nın işgali şaftıyle tedafüi (savunmaya dayalı) bir ittifak muahedesi imza ettirmeye muvaffak olmuş ve bu ittifak muahedesine sonradan katılan bir zeyille Rusya, Batum, Kars ve Ardahan'ı geri verirse kendi de Kıbrıs'ı bırakmayı taahhüd etmiştir.

Berlin Antlaşması’ndan sonra II. Abdülhamid yabancı devletlere karşı fazla ihtiyatlı ve uysal bir siyaset gütmeye, memleket içindeyse hakimiyet ve istibdadını arttıracak tedbirlere başvurmuştur.

II. Abdülhamid, Sultan Abdülaziz'in intihar etmeyip öldürülmüş olduğunu ileri sürerek Yıldız'da özel bir mahkeme kurdurmuştur. Padişahın daveti üzerine memlekete dönerek Suriye, sonra da Aydın valiliklerine tayin edilmiş olan Midhat Paşa ile Damad Mahmud ve Nuri paşalar cinayeti tertip etmekle itham edilerek bu mahkemede ölüme mahkum edilmişlerdir. Önce cezaların uygulanmasından çeki-nilerek Midhat ve Mahmud paşalar müebbet hapis ile Taif’e sürülmüş ve hapsedilmişler, 1883'te boğdurulmuşlardır.

Rus savaşından parçalanmış bir halde çıkan Osmanlı Devleti, daha sonra topraklarından başka parçaları da, karşı koyamadığı emrivakilerle elden çıkarmıştır. Fransızlar Tunus'u (1881), İngilizler de Mısır'ı (1882) işgal ettiler. Bulgaristan da 1885'te Şarki Rumeli ile birleşti ve bu mesele için İstanbul'da başlıca Avrupa devletlerinin temsilcileri ile toplanan konferans bu emrivaki aşağı yukarı kabul etti. Ancak, II. Abdülhamid, Girit'te çıkan ayaklanmaya yardımlarından dolayı Yunanistan'a savaş açmış, savaş kazanıldığı halde, Avrupa devletlerinin müdahalesi ve işgali ile Girit'in bağımsızlığını Osmanlı Devleti'ne kabul ettirmişlerdir.

II. Abdülhamid önceleri basın ve eğitime karşı fazla baskı kullanmamıştır. Ancak, siyasi alandaki başarısızlıklarını sürdürmesi, hürriyetçi akımın gittikçe yayılması, baskı tedbirlerini arttırmıştı. Buna ek olarak Namık Kemal, Ziya Paşa gibi yurtsever ediplerin ve padişahın zulmüne uğramış yazarların yazıları özellikle yüksek okullarda gençleri harekete geçirmiştir. Sultan Abdülaziz döneminde başlamış olan Yeni Osmanlılar hareketinin devamı olarak Askeri Tıbbiye öğrencilerinden bazıları arasında İttihat ve Terakki adı ile bir cemiyet kurulmasını sonuçlandırmıştır (Mayıs 1889). Bu türlü gizli cemiyetlerin meydana çıkması II. Abdülhamid'in dikkatini yüksek okullara ve basına çekmiş ve bunların üzerinde gittikçe artan bir baskı kurulmasına sebep olmuştur. Daha sonraları bir kısım uyanık gençlerin ya samimi olarak, yahut saraydan bir şey koparmak ümidiyle Avrupa'ya kaçmaları ve oralarda padişah aleyhine gazete ve dergiler çıkarmaları, denetim, sansür ve hafiye teşkilatının arttırılmasına vesile olmuştur. Ayrılık gayeleri güden bir kısım azınlıkların faaliyetleri de, bu sıralarda artmaya başlamıştır.

Makedonya'da Bulgar komitesi kurulmuş ve değişik adlarla bir takım Ermeni komiteleri de meydana gelmiştir. Ermeni ihtilalcilerinin özellikle Doğu Anadolu'daki faaliyetlerini karşılamak üzere II. Abdülhamid de o bölgedeki aşiretler arasında Hamidiye alayları teşkilatını meydana getirmiş ve sonraları bu alayların subaylarını yetiştirmek üzere İstanbul'da Aşiret Mektebi'ni kurmuştur. Ermeni komitecilerinin 1894-1895'te Doğu vilayetlerinde ve 1896'da Osmanlı Bankası'nı basmak suretiyle İstanbul'da çıkardıkları olaylar II. Abdülhamid devrinin önemli meselelerini teşkil ettiği gibi Makedonya'daki Bulgar çeteleriyle çarpışmalar ve Yemen'deki ayaklanmaları bastırmak gayretleri de her zaman birbirini takib etmiş ve Osmanlı ordularının daima harb halinde bulunmalarına sebep olmuştur. Girit Adası'ndaki ayaklanmalar 1896'da şiddetlenmiş ve büyük devletlerin baskısı altında II. Abdülhamid'in verdiği ıslahat iradesi ile adanın idaresi Osmanlı Hükümeti elinden hemen büsbütün çıkmıştır. Ancak adayı bir an evvel ilhak etmek hırsında bulunan Yunanistan Girit'e asker çıkarmakla kalmayarak, Tesalya'dan da Osmanlı hududunu geçince 1897 Nisan'ında Osmanlı-Yunan savaşı başlamıştır. Edhem Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu Yunanlıları üç hafta içinde tamamiyle ezmiştir. Fakat ordunun kazandığı zaferden, Avrupa devletlerinin haksız müdahaleleriyle gerekli yarar sağlanamamıştır. Bu durumdan küçük sınır düzeltmelerinden başka dört milyon lira savaş tazminatı ile kurtulunmuştur. Uğrunda yeniden kan dökülen Girit, büyük devletler tarafından işgal edilerek muhtar bir hale getirilmiştir. Yunanistan karşısında kazanılan bu zafer, imparatorluktaki çöküntü hızını biraz yavaşlatmaktan başka bir şeye yaramamıştır. Makedonya'da muhtelif unsurların çarpışmalarından meydana gelen zaruretle 1902'de Selanik, Manastır ve Kosova vilayetlerinde Rumeli Vilayet-i Selalesi Umumi Müfettişliği adı altında özel bir idare kurulmuş ve bu idarede büyük devletlerin kontrolleriyle ecnebi jandarmasının bulunması da kabul edilmiştir.

II. Abdülhamid, gerek memleket içindeki nüfuzunu kuvvetlendirmek, gerek dış siyasette bir tutanak olarak kullanmak için halife unvanına önem vermiştir. Bu sebeple Hicaz demiryolunu toplattığı ianelerle yaptırmaya büyük gayretler harcamış, bütün güçlüklere rağmen bu işte hayli muvaffak olmuştur.

II. Abdülhamid dış siyasetinde devletlerin birbirlerine rakip olma durumlarından faydalanarak saltanatının bekası için, denge bulmaya uğraştığı gibi iç siyasetinde de muhtelif unsurların ve müesseselerin birlik halinde bulunmamalarına daima dikkat etmiştir. Sultan Abdülaziz'in tahttan indirilmesinde, vükela ile bir kısım ulemanın ve İstanbul'daki kara ve deniz kuvvetlerinin birleşmiş olduklarını düşünen II. Abdülhamid, nazırlarını, çok defa birbirleriyle pek anlaşamayacak adamlardan seçmiş ve Yıldız'daki sarayını

muhafaza eden kuvvetleri hemen daima Türk’ün gayrı ve biribirleriyle geçinemez unsurlardan teşkil etmiştir.

II. Abdülhamid devri, bütün dünyanın ilerlemesine karşılık ilim, teknik ve imar yönünden büyük bir durgunluk devresidir. Ancak ülkede imarın ve eğitimin yayılmasını sağlayacak bazı tedbirler alınmıştır. Bu arada zayıf devlet bütçesinin elverdiği ölçüde ve bazı valilerin şahsi gayretleri oranında bir kısım yollar, köprüler, okul binaları yapılmıştır. Yabancı sermayesi ile Rumeli ve Anadolu'da, bir kısmı kilometre teminatı ile bir kısmı da teminatsız olarak demiryolları meydana getirilmiştir.

Saltanat merkezinde padişahın nüfuzunu arttıracak aydın memurlar yetiştirmek üzere Mülkiye Mektebi, Hukuk Mektebi ve Darülfünun (üniversite) yeniden açılmıştır. Rüştiye ve İdadi teşkilatı da sıbyan okullarının üstünde orta öğretimin kuvvetlenmesine yardım etmiştir. Bunlardan başka Avrupa kanunlarından alınan birtakım kanunlar da yayınlanmış ve uygulanmıştır.

II. Abdülhamid dış siyasette komşuların saldırmaları ihtimaline karşı önce İngiltere ve Fransa'nın yardımlarını gözetmiştir. Fakat bu devletlerin de imparatorluktan toprak ve imtiyaz kopartmaktan başka bir şey düşünmedikleri apaçıktı. Bu durumdan endişelenen padişah, Avrupa'da gittikçe ehemmiyet ve nüfuzu artan Almanya'ya meyil göstermiştir. Buna karşılık Almanya da iktisadi gelişme dolayısı ile kendine yeni iş bölgeleri aradığından Abdülhamid'e karşı bir dostluk çehresi göstermeyi uygun bulmuştur. İmparator II. Wilhelm'in 1898'de İstanbul'a, Suriye ve Filistin'e yaptığı seyahat de bu hesaplara dayanır. Sonuçta Almanya bazı imtiyazlar ve özellikle o zaman devletler arasında birçok çıkar çatışmalarına yol açan Bağdat demiryolu imtiyazını elde etmiştir. Fakat bu imtiyaz müzakereleri Rusya'nın da yeni isteklerini ileri sürmesine vesile olmuş, Karadeniz bölgesinde demiryolu yapmak hakkını da bu devlet almıştır.

II. Abdülhamid kendinden önceki padişahların israfları yüzünden çekilen para sıkıntısının getirdiği sonuçları bildiği için bu hususta bir dereceye kadar ihtiyatlı ve tasarrufa riayetli davranmakla beraber mali güçlüklerin önüne geçmeye muvaffak olamamış ve evvelkiler derecesinde değilse bile yine hariçten borçlanma yoluna gitmiştir. Osmanlı borçlarının, alacaklıları zarardan korumak meselesi, Berlin Kongresi'nde de düşünülmüş ve bu hususta açılan görüşmeler neticelendirilerek 1882 yılında "Düyun-ı Umumiye İdaresi" kurulmuştur. Bu idare, yabancı alacaklılara verdiği emniyet dolayısı ile, yeni borçlanmalar yapılmasına imkan vermekle beraber, devletin hakimiyeti üzerinde bir çeşit vasilik kurmuş demektir. Düyun-ı Umumiye idaresine benzeyen Tütün Rejisi ile Osmanlı Bankası, Anadolu Demiryolları Direktörlüğü gibi yabancı idareler de büyük devletlerin elçilikleri yanında adeta "hariç ez memleket" haklarına sahip ve mali, siyasi bütün devlet işlerinde birer vasi ve murakıp vaziyetindeydiler.

Saray etrafında olmayan ve imtiyazlılar sınıfına girmemiş bulunan memurlar, maaşlarını belirsiz zamanlarda ve ancak yılda altı aylık alabilirlerdi. Kendinden önce iki padişahın tahttan indirilmiş olması, V. Murad zamanındaki Çerkez Hasan cinayeti, ondan sonraki Çırağan Olayı, Türk aydınlarının zaman

zaman Avrupa'ya kaçmaları ve aleyhinde neşriyatta bulunmaları, Bulgar ve Ermeni komitelerinin faaliyetleri, Ermeni ihtilalleri II. Abdülhamid'in vehimlerini beslemiş olan sebeplerdendir.

1905 Temmuz'unun 21'inde Ermeniler tarafından Cuma selamlığında birçok kişinin ölümüne ve yaralanmasına sebep olan bombayla yapılmış suikastten bir tesadüf sonucunda kurtulmuştu. Son zamanlarda iç ve dış zorlukların artması, halkın hürriyetten mahrum ve baskı altında tutulması memnuniyetsizlikleri son haddine getirmiş ve yabancı devletlerin yeni bir taksim teşebbüsüne hazırlandıklarının sanılışı bir inkilap zaruretini ortaya koymuştur. Avrupa'daki yurtseverlerle Makedonya 'daki aydın subaylar, durumun düzelebilmesi ve devletin kurtulabilmesi için Kanun-ı Esasi hükümlerinin yürürlüğe konmasını tek çare olarak düşünmekteydiler. Büyük devletlerin yeni müdahalelerini hissettiren hareketleri, inkilap gayretlerinin hızlanmasına sebep oldu. Rumeli 'de inkilap taraftarlarının süratle çoğalması gizli İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne mensup subaylar tarafından Manastır'da I. Ferik Şemsi Paşa'nın öldürülmesi, Müşir Tatar Osman Paşa'nın dağa kaldırılması ve bazı subayların da çetelerle dağlara çıkması gibi hadiseler cemiyetin Manastır ve Selanik merkezlerinden telgrafla saraya bildirilince, Abdülhamid Kanun-ı Esasi'nin yürürlüğe girdiğini ilana mecbur oldu (23 Temmuz 1908). Böylece Osmanlı İmparatorluğu'nda İkinci Meşrutiyet dönemi başladı. Ne yazık hürriyetin ölçüsüz bir şekilde taşması, hükümet otoritesinin büsbütün kırılması ve muhtelif unsurların ayrılma meyillerini dışarıya vurmaları devleti eskisinden daha buhranlı bir vaziyete düşürdü. Bu sırada Selanik'ten İstanbul'a getirilmiş olan avcı taburlarının önayak olduğu bir irtica hareketi patlak verdi (31 Mart 1325-13 Nisan 1909). Bunun üzerine Rumeli'de bulunan Meşrutiyet taraftarları subaylarla İstanbul'dan kaçıp onlara ilhak edenlerin "Hareket Ordusu" adı ile teşkil ettikleri kuvvet, İstanbul'a yürüyen irticaı bastırdı. Abdülhamid ihtiyatla hareket etmiş olmakla beraber, irtica hareketlerinden istifade ettiği öne sürülerek Birinci Meşrutiyet'tekine benzer bir akıbete meydan vermemek maksadıyla Ayastefanos'ta (Yeşilköy) Umumi Meclis halinde toplanmakta olan Mebusan ve Ayan'ın kararıyla tahttan indirildi.

Bundan sonra II. Abdülhamid Selanik'e gönderilmiş ve orada Alatini Köşkü’nde gözaltına tutulmuştur. Balkan Harbi çıkınca da İstanbul'a getirilerek, Beylerbeyi Sarayı'nda oturmuş ve 10 Şubat 1918'de ölmüştür.
 
ABDÜLMECİD (1823-1861)
Osmanlı hanedanından otuz birinci padişahtır.

II. Mahmud ile Bezmialem Sultan'ın oğludur. 23 Nisan 1823 (11 Şaban 1238)'de doğdu. 3 Temmuz 1839 (19 Rebiyülahır 1255)'da Osmanlı tahtına çıktı.

Bu sırada devlet türlü tehlikeler içinde bulunuyordu. II. Mahmud'un son zamanlarında Osmanlı orduları Mısır valisi Mehmed Ali Paşa kuvvetlerine üstüste yenilmiş ve imparatorluğun yaşaması ancak Avrupa devletlerinin rekabetinden ileri gelen, yardımlarına bağlı kalmıştır. Genç padişah sadrazamlığa getirdiği Husrev Paşa'nın yaptıklarını unutacağını ve affettiğini söyleyerek Mısır meselesini yumuşaklıkla yatıştırmak istemiştir. Oysa Nizip bozgununun haberi, İstanbul'a, cülustan dört gün sonra gelmiş ve Kaptan-ı derya Ahmed Fevzi Paşa, rakibi olan Husrev Paşa'nın düşmanlığından korkarak Mısır'a kaçıp donanmayı Mehmed Ali'ye teslim etmiştir. Devletin ordusuz ve donanmasız kaldığı ve Babıali bir karar ve hareket için yabancı devlet elçilerinin ağızlarına baktığı sırada Londra elçiliğinde bulunan Mustafa Reşid Paşa'nın cülusu tebrik vesilesiyle İstanbul'a dönmesi ve padişahı Tanzimat Fermanı'nın ilanına razı etmesi Abdülmecid'in ilk saltanat yıllarında gerçekleşmiştir.

Tanzimat Fermanı 3 Kasım 1839 günü ilan edilmiştir. Mustafa Reşid Paşa fermanı Sultan Abdülmecid ile vükela, ulema, yabancı elçilerle halk huzurunda ve Gülhane Meydanı'ndaki kasırda okunmuştur. Fermanda şahsi hürriyetler yani can, mal ve namus emniyetinin yeni kanunlarla teminat altına alınacağı vaad ediliyordu. Yeni kanunların yeni kurulan meclisler tarafından hazırlanarak padişah tarafından onaylanacağı belirtiliyor, böylece hükümdarın temsil ettiği siyasi iktidara bu meclisler de iştirak ettiriliyordu. İnsancıl esasları kapsayan bu ferman, Batı'da iyi tesir yapmış ve Mısır meselesinin de hallini kolaylaştırmıştır. Mehmed Ali'yi tutan Fransa'nın müzakere dışı bırakılması suretiyle İngiltere, Avusturya, Rusya ve Prusya arasında Londra Mukavelesi (15 Temmuz 1840) imzalandı. Antlaşmamn imzalanmasından sonra Osmanlı İmparatorluğu ile birlikte hareket eden devletler, Mehmed Ali Paşa'nın Osmanlı hakimiyetine bağlanmasını sağladılar.

Bundan sonra Fransa'nın da katılmasıyla Londra'da imzalanan Boğazlar Antlaşması da (1841) Boğazlar üzerinde Osmanlı hakimiyetini tasdik etmiştir.

Avusturya'ya karşı 1848'de ayaklanıp Rus kuvvetlerinin yardımıyla mağlup olan Macar ihtilalcilerinin bir kısmı Osmanlı topraklarına sığınmışlardı. Mültecilerin teslimi için Avusturya ve Rusya Babıali'yi tazyik ettikleri halde Reşid Paşa'nın himmetiyle Macar ihtilalcileri teslim edilmedi. Sultan Abdülmecid devrinin önemli olaylarından biri olan bu mukavemet, İngiltere ve Fransa'da Osmanlı Devleti lehine pek iyi bir tesir yaptığı gibi Macarlar arasında Türklere karşı derin bir sevginin uyanmasına da sebep olmuştur.

Macar ihtilalinin akisleriyle ve Rusya'nın da teşvikiyle Eflak ve Boğdan'da Osmanlı İmparatorluğu aleyhine ayaklanmalar oldu. Ayaklanmayı bastırmak üzere Serdar-ı ekrem Ömer Paşa kuvvetleri harekete geçince Ruslar da Boğdan'a girdiler. Fakat zamanın şartlarını savaş açmaya elverişli görmeyen Ruslar daha ileri gidemediler ve Babıali ile 1849'da Baltalimanı Mukavelenamesi'ni imzaladılar ki bu mukavele Eflak ile Boğdan'da Osmanlı Devleti'yle Rusya'ya müşterek bir işgal hakkı veriyordu.

Sultan Abdülmecid devrinin en önemli olayları arasında Kırım Savaşı'yla ondan sonra yapılan Paris Antlaşması'nı kaydetmek gerektir. Kudüs ve civarında Hıristiyanlarca kutsal sayılan ve Katolikler ile Ortodokslar arasında bir türlü paylaşılamayan imtiyazlar meselesi tekrar canlanmıştır. Fransız Cumhurbaşkanı Louis-Napoleon, Katoliklere hoş görünmek için bazı taleplerde bulunduğu gibi Osmanlı tabiiyetindeki Ortodoksların koruyucusu kesilen Rusya da bu işe karışmıştır. İstanbul'a gönderilen Rus fevkalade elçisi Prens Mençikof'un istedikleri reddolunduğundan Rusya, Eflak ve Boğdan'ı işgale kalkıştı. Babiali’de Rusya'ya savaş ilan etti (1853). Serdar-ı ekrem Ömer Paşa'nın Tuna cephesinde başarılı hareketlere girişmesiyle başlayan savaş, Rusların Silistre kuşatmasında yenilmeleriyle devam etti. Fakat Ruslar Sinop Limanı'nda bulunan Osmanlı donanmasını birdenbire basarak yakmayı başardılar. Bunun üzerine İngiltere ve Fransa Osmanlı Devleti 'yle tedafüi ve tecavüzi (müdafaada ve saldırıda birlik) bir ittifak anlaşması imzalayarak (12 Mart 1852) savaşa girdiler. Daha sonra Sardunya Krallığı da Rusya aleyhine olarak bu savaşa karıştı. Müttefikler bir yıla yakın kuşattıkları Sivastopol'u zaptetmeye muvaffak oldukları sırada Ruslar da Anadolu'da Kars'ı ele geçirmişlerdi. Savaş sırasında Avusturya'nın da katılmasıyla yapılan görüşmeler sonucunda barışın esas şartları belirlenerek Ruslara kabul ettirildi.

Bunun üzerine Paris Kongresi toplandı. Avrupa büyük devletleri delegelerinin bulunduğu bu genel kongrede hazırlanan anlaşma metni 20 Mart 1856'da imzalandı.

Paris kongresinden biraz evvel Sultan Abdülmecid Gülhane Fermanı'nı tamamlayan ve teyid eden bir Islahat Fermanı neşretti (18 Şubat 1856). Bu ferman, Hıristiyan tebaanın şahıs ve mal emniyetini, onların mezhep ve tedrisat hürriyetlerini teyid ediyor, bütün tebaanın eşitliği kabul edildiği gibi Türk ve Müslüman olmayanların dahi memurluklara ve askerlik hizmetlerine girebileceklerini bildiriyordu. Sultan Abdülmecid, cülusundan itibaren siyasi güçlüklerden fırsat buldukça ıslahata ve özellikle eğitim alanında yeniliklere girişmekten geri durmamıştır. 1841'de Sultanahmed Camii içinde "Mekteb-i Maarif-i Adli" adıyla ilk rüştiye açılmış, daha sonra İstanbul'un beş yerinde rüştiye kurulmuş ve 1852 'de de 25 il merkezinde rüştiyeler açılmıştır.

Rüştiyelerin üstünde olmak üzere Bezmialem Valide Sultan'ın yaptırdığı şimdiki İstanbul Kız Lisesi binasında "Darü'l-Maarif" adıyla lise derecesinde bir okul kurulmuştur. Sultan Abdülmecid hemen bütün okulların açılmalarında, imtihanlarda diploma dağıtılması, cami derslerinde icazet verilmesi gibi merasimde hazır bulunur ve okutanlarla okuyanları teşvik ederdi.

1845'de Darülfünun (üniversite) binası yapılmasına başlandı ve açılacak üniversitenin öğretmenlerini yetiştirmek üzere Avrupa'ya öğrenci gönderildiği gibi kitaplarını hazırlamak üzere bir Encümen-i Daniş (İlim Akademisi) kuruldu (1851). Paris'te tahsilde bulunan gerek sivil, gerek askeri öğrenciler için "Mekteb-i Osmani" adıyla bir okul da kurulmuştur. Yine bu zamanlarda Harbiye Mektebi için Fransa'dan öğretmenler getirildi. 1848'de ilk Darü'l-Muallimin ve 1858'de orta derecede olmak üzere ilk Mülkiye Mektebi kuruldu. İzmit Kağıt Fabrikası da 1847'de yapılmış, üzerinde "eser-i cedid" damgası bulunan kağıtları imal etmeye başlamıştır.

1846'da Mehmed Ali Paşa'nm padişah idaresine güven duyarak İstanbul'a gelişi, Osmanlı Devleti 'nin içte ve dışta itibarını ve nüfuzunu arttırmıştır. Bu olay, hariciye nazırlığından sadrazamlığa yükselen Mustafa Reşid Paşa için bir mükafat sayılmaktadır.

Paris Antlaşması’ndan sonra Adliye ve Maarif Nezareti kurulmuş, yeni kanunlar yapılmış, Avrupa ile ticari ve mali münasebetler artmıştır. Avrupa'dan yapılan borçlanmaların bir kısmıyla faydalı eserler meydana getirilmişse de büyük bir kısmı da saraylar ve kasırlar yapılmasına harcanmıştır. Yenibahçe'deki Gura-ba Hastanesi'yle Haseki Kadın Hastanesi bu dönemin eserlerindendir. Hırka-i Şerif'te ve Ortaköy'de yapılan iki minareli camilerle Yahya Efendi civarında ve Teşvikiye'de meydana getirilen birer minareli camiler, Harbiye ve Bahriye mektepleri, Mecidiye adını taşıyan kışlalar, Dolmabahçe Sarayı gibi istanbul'un başlıca binaları, Sultan Abdülmecid zamanının eserleridir. Saraylar, kasırlar, düğün ve eğlenceler için yapılan harcamalar, halk arasında kötü söylentilere sebep olduğu gibi memleketin bir çok yerinde karışıklıklar da başgöstermiştir.

Bunlar arasında 1860'da Suriye'de Dürziler ile Maruniler arasında çıkan çarpışmaya Fransızlar müdahale etmiş ve bu kargaşalığı Fuad Paşa'nm şiddetli icraatı yatıştırmıştır. Eflak ve Boğdan'la Karadağ'da da bazı ayaklanmalar olmuştur. Meşhur Cizre Emiri Bedirhan Bey 1846'da İstanbul'a getirilmiş ve Kürdistan'daki isyanın bastırılmasına hizmet edenlere mahsus bir de nişan ihdas olunmuştur.

Abdülmecid'in ölümünden biraz önce özellikle mali buhranların tesiriyle onun tahtından indirilmesi için gizli bir teşebbüs yapılması (Kuleli Vakası) bu padişaha karşı ilk zamanlarda duyulan sevgi ve güvenin gittikçe azaldığını gösterir.

Sultan Abdülmecid, 25 Haziran 1861'de tutulduğu veremden ölmüş ve Sultan Selim Türbesi'ne gömülmüştür.

Sultan Abdülmecid nazik, yumuşak ve zeki olmakla beraber zayıf ve gevşek bir hükümdardı. Islahata samimi taraftar olmakla beraber bunları kendi başına ilerletecek kudrete sahip değildi. Fakat saltanatında Mustafa Reşid, Ali ve Fuad paşalar gibi kıymetli devlet adamlarının bulunması talihini ve onları iş başına getirmesi de dirayetini ispat eder.

Bazı kusurlu ve zayıf taraflarına rağmen uyanık ve hamiyetli devlet adamlarını kullanmak hususundaki dirayeti sayesinde Abdülmecid'in saltanatı XIX. yüzyılda Osmanlı Devleti'nin nispeten itibarlı bir dönemidir. Abdülmecid'in oğullarından V. Murad, II. Abdülhamid, V. Mehmed (Reşad) ve VI. Mehmed (Vahdeddin) sıra ile tahta çıkmışlardır.
 
ABDÜLMECİD EFENDİ (1868-1944)
Osmanlı saltanatının son veliahdı ve son halifesidir.

Sultan Abdülaziz ile Hayranıdil Kadın'ın oğludur.

Muntazam bir eğitimi olmamakla beraber aydın ve ressamlığa hevesli olarak tanınmıştır. 1918'de Vahdeddin'in VI. Mehmed unvanıyle tahta çıkması üzerine veliaht olmuştur. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nce 1 Kasım 1922 'de saltanatın kaldırılması üzerine veliahtlık sıfatını kaybetmiş oldu. Ancak 18 Kasım 1922'de halifeliğe seçildi. Cumhuriyet'in ilanından dört ay sonra, 3 Mart 1924'te Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin hilafetin kaldırılmasına ve Osmanlı hanedanının Türkiye hudutları dışına çıkarılmasına karar vermiş ve bu karar ile Abdülmecid Efendi de yurt dışına çıkarılmıştır.

1944'te Paris'te ölen Abdülmecid Efendi'nin ailesi naşını Türkiye'ye göndermek için yaptıkları müracaatlar sonuçsuz kalınca, 30 Mart 1954'te Medine, Harem-i Şerif’te gömülmüştür.
 
ACEMİ OCAĞI
Orhan Bey zamanında kurulan Yaya ve Müsellem ordusu.

Sınırları genişleyen devletin ihtiyacına yetmez hale geldiğinden, esirlerden istifade yoluna gidilerek yeni maaşlı bir askeri teşkilat kurulması düşünülmüştür.

Bu düşünce ile I. Murad zamanında (XIV. yüzyılın son çeyreği), Çandarlı Kara Halil ile Molla Rüstem'in çalışmaları sonucunda, Gelibolu'da Acemi Ocağı kuruldu.

Savaş esirlerinin 1 akçe gündelikle Lapseki, Çardak ve Gelibolu arasında işleyen at gemilerinde 5-10 yıl çalıştırıldıktan sonra 2 akçe gündelikle Yeniçeri olmaları kararlaştırıldı. Ayrıca bazı esirlerin Anadolu'da Türk çiftçilerinin yanlarına verilerek, Türkleştirilmeleri de düşünülmüş ve teşkilat genişletilmiştir.

Acemi Oğlanı iki şekilde sağlanmıştır: 1) Savaş esirlerinin beşte birinden seçilerek; 2) Osmanlı sınırları içindeki Hıristiyan çocuklarından derlenerek.

Devletin, kanun hükmüne göre aldığı beşte bir hissenin dışında kalan esirler için, sahibinden Pencik adlı bir vergi alınırdı. Bu sebeple ordu için alınan esir oğlanlara Pencik Oğlanları adı verilmiştir.

İlk zamanlarda, ordu için alınan esirlerin yaşlarına dikkat edilmemiş, savaşa yaramak şartıyla kısa bir talimden sonra ocağa kabul olunmuşlardır. Bu usul, giderek değiştirilmiş, 10 ile 20 yaş arasındaki esir erkek çocukların Acemi Ocağı için alınmaları hükme bağlanmıştır. Bir başka durum da Acemi Oğlanların 1 akçe ile sürekli gemi hizmetleri görmeleri sakıncalı bulunmuş ve bunların belirli bir ödeme karşılığında Osmanlı hudutları içindeki çiftçilerin hizmetlerine verilmeleri kararlaştırılmıştır. Bu suretle Türkleşecek olan Acemi Oğlanların orduda daha iyi hizmet görecekleri düşünülmüştür. Bu hal Sırpsındığı Savaşı'ndan sonra uygulanmaya başlanmıştır. Bu oğlanlar Türkleştirildikten sonra 1 akçe ile Gelibolu'daki gemi hizmetlerine veya kapuya çıkma, bedergâh adları ile Yeniçeri Ocağı'na kaydedilmişlerdir.

Fütuhatın artması, ordunun da genişletilmesine sebep olmuştur. Bu sebepten Pencik oğlanından başka Devşirme ismiyle, Osmanlıların Rumeli'deki topraklannda yaşayan Hıristiyan tebaadan ocağa Yeniçeri yetiştirilmek üzere er alınması kararlaştırıldı. Hıristiyan tebaanın yaşları kanunen yeterli çocuklarından yalnız bir tanesinin orduya alınması kanunlaştırıldı. İhtiyaca göre 3-5 senede bir Hıristiyan çocuklardan 8, 10, 15, 18, 20 yaşlarındakilerden sıhhatli olanları, Acemi Oğlanı olarak alınmaya başlandı. Önce Rumeli'de tatbik edilen devşirme kanunu daha sonraları Arnavutluk, Yunanistan, Adalar, Bulgaristan, Sırbistan, Bosna-Hersek ve Macaristan'da da uygulanmaya başlandı.

Devşirme işiyle Yeniçeri Ağası meşgul olur, bu iş için çeşitli yerlere memurlar yollayarak Acemi toplattırırdı. Devşirme içinde, her hangi bir yolsuzluğa meydan vermemek için çok dikkat edilmiştir. Devşirme ile ilgili görevliler gittikleri bölgelerde 8-10-20 yaş arasındaki çocuklardan kırkhanede bir oğlan hesabıyla devşirme yapmışlardır. Bu hesap ihtiyaca göre değişirdi. Devşirme görevlileri bu oğlanları alırlarken kadılar, sipahiler veya vekilleri ve köy kethüdaları da hazır bulunarak bir yolsuzluk olmamasına dikkat gösterirlerdi. Kanun hükmüne göre Hıristiyan çocukların asili, sıhhatlisi ve güzeli seçilirdi. Or-

du için alınacak çocukların orta boylu olmasına dikkat edilir; uzun boylu ve güzel olanlar da saray için ayrılırlardı. Yahudiler, ticaretle uğraştıklarından çocukları devşirilmezdi.

Devşirilenler 100-200 kişilik kafileler halinde merkeze sevk olunurlardı. İlk dönemlerde merkeze sevkin masrafı, çocuğun devşirildiği yerden hilat baha (kaput bedeli) veya kaput akçesi adıyla ve her çocuk başına 90-100 akçe toplanmak suretiyle karşılanırdı. Kul akçesi, XVII. yüzyılda 600 akçeye kadar yükseltilmiştir. Anası-babası olmayan çocuk, terbiyesi noksan ve açgözlü olabileceği gerekçesi ile devşirilmediği gibi köy kethüdasının oğlu, çoban oğulları, kel, fodul, köse, doğuştan sünnetli olanlar da devşirilmezdi.

Kanun, Bosnalı çocukların saray ve Bostancı Ocağı için devşirilmesine müsaade ediyordu. Bunlara Poturoğulları adı verilmiştir. Kanun daha sonra Bosna'daki Boşnak çocuklarının da ordu için devşirilmesine izin verdi ve bunlara sünnetli oğlan denildi.

Trabzon Hıristiyanlarından çocuk devşirilmesine Sultan Yavuz Selim zamanında başlanmıştır. Ancak bunlar ocağın düzenini bozduklarından XVI. yüzyıl sonlarında Trabzon'dan çocuk devşirilmesi kaldırıldı. İlk zamanlarda İstanbul ve Bursa'dan sanat sahibi ve yüzleri gözleri açılmış olduğundan çocuk devşirilmesine karşı çıkılmışsa da daha sonra kabul edilmiştir. Ayrıca Karaman'dan Erzurum'a kadar olan bölgelerden Türk, Gürcü ve Kürd ailelerden çocuk devşirilmez, devşirilirse de çok dikkat edilirdi. Kayseri'den çocuk devşirilmesine Sultan Yavuz Selim zamanında başlandı. Mimar Sinan, Kayseri'den ilk devşirilen çocuklar arasındadır.

Kafileler halinde devlet merkezine nakledilen çocuklar, 2-3 gün dinlendirilirler ve Müslüman olmaları için Kelime-i Şehadet getirirlerdi. Bu kafileler, Acemi Ocağı'nın da yöneticisi olan Yeniçeri Ağası'nın denetiminden geçerdi. Ayrıca bunlar Yeniçeri Ağası huzurunda muayene edilirler ve sünnetsiz olanlar sünnet ettirilirdi. Çocukların güzel olanları saraya ayrılır, gürbüz olanları Bostancı Ocağı'na, geri kalanları da Anadolu Rumeli Ağaları vasıtasıyla Anadolu ve Rumeli'deki Türklere geçici bir zaman için verilirdi. Çiftçilerden alınan para ağalar ve katipleri arasında bölüştürülürdü. Acemiler, zenaatkarlara, şehir halkına, kadı ile danışmendlere ve İstanbul'a kesinlikle satılmazdı. Bu çocukların normal hayata alışacakları için askerliğin zor şartlarına uyamayacakları düşüncesiyle verilmedikleri kaydolunmaktadır.

Devşirilip çiftçiye satılan oğlanlar, her yıl Anadolu ve Rumeli ağaları tarafından gönderilen ve kethüda denilen görevliler aracılığıyla yoklanırdı; bir de kethüdaların maiyeti, çiftliklerden kaçan oğlanları yakalayıp yine çiftçiye teslim ederlerdi.

Bütün bu kanunlar XVI. yüzyıl sonlarına doğru bozularak Hıristiyan çocukları muayene edilmeden, rüşvetle devşirilmişlerdir. Bu karışıklıklar sırasında ocağa Müslüman çocuklar da kaydedilmiştir. Ayrıca Yeniçeri Ağası'nın himmetiyle de oğlan devşirilmiştir. Bu yolsuzluklar sebebiyle devşirmeler bozulmuş, iş göremez hale gelmişlerdir.

Gelibolu Acemi Ocağı: Acemi Ocağı, önce de belirtildiği gibi ilk defa Gelibolu'da kuruldu. Kuruluşta bu ocağa Acemi Ocağı Ağası unvanı ile bir görevli tayin edildi. İstanbul Acemi Ocağı kurulunca da Gelibolu Ocağı'na Gelibolu Ağası denilen bir başağa tayin edildi. Gelibolu Ağası bir yolsuzluğu görülmediği sürece, hayatının sonuna kadar bu görevde kalırdı. Ağanın ölümüyle yerine Acemi

Ocağı'nın Baş Yayabaşısı olan Birinci Çorbacı Gelibolu ağası olurdu. İstanbul devlet merkezi olduktan sonra Yeniçeri Ocağı'ndan ihtiyar bir Yaya Başı'nın da Gelibolu ağalığına tayini kanun olmuştur. İlk zamanlarda ağanın gündeliği 25 akçe idi ve Gelibolu Acemi Ocağı mevcudu da 400 kadardı. Daha sonra bu miktar 500'e çıktı. Bu ocak acemileri Rumeli ve Anadolu arasında işleyip, hükümete ait her türlü nakliyatı yapan gemilerde hizmet görürlerdi.

İstanbul Acemi Ocağı: Sultan Fatih Mehmed zamanında Gelibolu Acemi Ocağı'ndan ayrı olarak kurulmuştur. Acemi Ocağı efradına Torba oğlanları ve Şadiler denilirdi. Bunların Oda denilen kışlaları Şehzadebaşı ile Vezneciler arasında idi. Acemi Ocağı Kethüda dairesi (16 oda) ve Çavuş dairesi (15 oda) olmak üzere 31 oda (koğuş) idi. Acemi Ortasının hepsi cemaat ismiyle anılmaktadır.

Acemilerin Hizmetleri: Saray acemilerine celep denildiği gibi Acemi Ocağı ferdlerine de şadi denirdi.

31 oda ferdleri çeşitli hizmetlerde kullanılırlar, en küçükleri ise oda hizmeti görürlerdi. Acemiler, imalathanelerde, miri gemilerde, odun ambarlarında, hasta odalarında, sultan hanım dairelerinde hizmet ederlerdi. Ayrıca hükümdar için yaptırılan cami, çeşme, köprü, medrese gibi binalarda da çalıştırılırlardı. Sarayın ve saray mutfağının odununu taşımak da bunların görevleri arasındaydı.

Vezir-i azamın sarayında da Teberdar adı verilen Acemi oğlanları çalıştırılırdı. Gürbüz ve kuvvetli olanlar, padişahın inşaatlarında taş taşımak için ayrılırlardı. Acemiler İstanbul dışındaki bir başka yerde çalışıp, kışlalarından uzak kaldıkları zaman gündeliklerinden başka yemeklik olarak para alırlardı (Günde 2 akçe).

Acemi Ocağı Zabitleri: Acemi Ocağı, esas itibarıyla Yeniçeri Ağası'nın yönetiminde idi; Ocağın idaresinden de İstanbul Ağası sorumluydu. Acemilerin gidecekleri yerleri ve görecekleri hizmetleri İstanbul Ağası belirlerdi. Acemilerin terbiyeleri, ocağa girmeleri, odalara taksimleri, gemi hizmetlerine verilmeleri, odun taşımaları İstanbul Ağası'nın emri ile olurdu. Divanda yemek yenirken İstanbul Ağası Sekbanbaşı ile bir sofrada yemek yerdi ve onun alt tarafında otururdu. İstanbul Ağası ocaktan ayrılırsa, Yayabeyliği zeameti kendisine verilirdi. Ayrıca ağaya üç senede bir padişah devir atı olarak adlandırılan bir at hediye ederdi. İstanbul Ağası'ndan sonra sırada Anadolu Ağası ve Rumeli Ağası geliyordu. Devşirilen çocukların çiftçilere verilmesine bakan bu ağalar, çocukların yetişmesinden sonra onları ocağa kaydederlerdi. Mevcut Acemi odalarının yarısı Anadolu Ağası'nın, yarısı da Rumeli Ağası'nın emrine verilmişti. Rumeli Ağası terfi ederse Anadolu Ağası olurdu. Bu ağaların gündeliği Sultan Kanunî Süleyman devrinde 14'er akçe idi. Daha sonra bu maaş 30 akçeye yükseltildi. Ağaların maiyetinde yeniçerilerden katipler vardı. Anadolu Ağası'nın katibi 10 akçe, Rumeli Ağası'nm katibi 8 akçe gündelik alırdı. Acemilerin ceza işleri Meydan Kethüdası veya Meydanbaşı denilen zabit tarafından görülürdü. Meydanbaşı, suç işleyen acemileri cezasına göre deynekten geçirir veya zindana koyardı.

Kethüdalardan sonra acemilerin en büyük zabitleri Çavuş'du. Sonra sırasıyla Aşçıbaşı ve Ariyeti Çavuş yani Çavuş Vekili gelirdi. Çavuş ve Aşçıbaşı kol gezerek hizmetlileri denetlerlerdi. Acemi Ocağı 'nın büyük ağalarından başka her bölüğün Çorbacı yani Yayabaşı denilen büyük kumandanları vardı. Her bölükteki en kıdemli acemiye Bölükbaşı denirdi. Bundan başka dokuz bölüğün hepsine birden kumanda eden bir de Baş Bölükbaşı vardı. İkinci bölükten itibaren 31. bölüğe kadar her bölüğün yöneticisine Yayabaşı denirdi. Yayabaşılar terfi ederlerse Yeniçeri Yayabaşısı veya Sipahi olurlardı. Hizmetlerin yerine getirilip getirilmediğine Yayabaşı bakardı. Acemi Ocağı'nın 31. bölük çorbacısı aynı zamanda ocağın katibiydi. Acemi Ocağı dışında bulunan acemilere hizmet gördükleri evden yemek verilirdi.

Maaş dağıtımı yapılırken önce köçek adı verilen yaşları küçük acemilerin maaşları dağıtılır ve bu dağıtım üç gün sürerdi. Önceleri 1, 2 akçe olan maaş daha sonra 7 akçeye kadar çıkmıştır. Acemilerin maaşlarından başka adem-i zerpul ve pabuç akçesi adı verilen gelirleri de vardı. Adem-i zerpul ayda 5 akçe olarak dağıtılırdı. Acemi Ocağı'nın maaş defteri Edirnekapısı denilen Yeniçeri Katibi Dairesi'nde saklanırdı. Acemi oğlanlarına yılda iki kat elbise verilirdi. XVIII. yüzyıl sonunda bazı acemilere iki kat elbiseyi karşılayabilecek para da verilmiştir. Bundan başka çuhaya dikilmek üzere iç astarı ve 11'er akçe yaka akçesi, sarık için bir bez ve 30'ar akçe kemanbaba denilen yay akçesi verilirdi.

Sultan Fatih Mehmed zamanında Şehzade Camii karşısındaki eski odalar ile Vezneciler arasındaki sahada yaptırılmış olan Acemi oğlanları kışlasında 31 oda, bu odalardan başka Acemilerin namaz kılması için bir de orta mescidi vardı. Sultan Yavuz Selim zamanında ocağa bir de hamam yaptırılmıştır. Acemi kışlasının meydanı oldukça genişti; maaşlar (ulufeler) bu meydanda dağıtılırdı. Yine bu meydanda cezalı acemilerin hapsedilmeleri için bir zindan vardı.

Acemi kışlalarına her yıl vergi karşılığı olarak Manyas Ovası'nda yetişen sazlardan hasır verilirdi. Bu sazlardan hasır yapmak için hasırcıyan denilen bir Acemi sınıfı vardı.

Acemilerin ilk zamanlarda evlenmeleri yasaklanmıştır; ancak XVI. yüzyılın son çeyreğinde evlenmelerine izin verilmiştir.

Acemi oğlanlarının kapuya çıkmaları: Acemilerin Yeniçeri Ocağı'na kayıt ve kabullerine çıkma veya kapuya çıkma denildiği gibi bedergah adı da verilirdi.

Acemilerin kapuya çıkma sürelerinin 7-8 yılda bir olduğu kaidesi varsa da bu kaide her zaman uygulanamamıştır. Savaşlar sebebiyle Acemiler sık sık kapuya çıkarılmışlardır. Yeniçeri Ocağı'na Acemi verilmesinin padişah tarafından emrolunmasına kapu ferman olmak denirdi. Yeni kapu olmak ve yeni kapulanmak tabirleri de ocağa yeni kabul edilmek demektir.

Acemi oğlanlarından kapuya yeni çıkmış olanlara düzen akçesi adıyla ikişer altın ödenirdi. Bu yeni askerler mensup oldukları odalarda karakullukçuluk ederler, yani oda hizmetlerine bakarlardı. Acemi ocağı'ndan Yeniçeri Ocağı'na geçecek olanlar odalara ayrıldıktan sonra her oda fertleri bir sıra yapılıp hep birden kendi odalarına doğru koşturulur, kim en önce odaya girerse o diğer arkadaşlarına göre eski olurdu. Bostancılara kapuya çıkışlarında silahbaba ismiyle biner akçe verilmesi kanun hükmüydü.

İstanbul Acemi Ocağı, Yeniçeri Ocağı'nın kaldırıldığı 1826 tarihine kadar devam etmiştir. Devşirme uygulamasının kalkması ise XVIII. yüzyıldan sonradır.
 
ADLİYE NEZARETİ
Osmanlı İmparatorluğu'nda XIX. yüzyılda kurulan Adliye teşkilatının bağlı olduğu makam.

Avrupa usulüne göre kurulmuştur. Önce 1837'de Meclis-i Vala-yı Ahkam-ı Adliye meydana getirildi. 1868'de bu teşkilatın yerine Şura-yı Devlet ve Divan-ı Ahkam-ı Adliye adlarıyla iki ayrı teşkilat kuruldu. Bir müddet sonra Divan-ı Ahkam-ı Adliye kaldırılarak yerine 1878'de Adliye Nezaretia teşkil edildi.

Müslüman olmayan azınlıkların mezhep işleri o zamana kadar "Hariciye Nezareti" tarafından yürütülürken, 1880'de "Adliye Nezareti" tarafından yürütülmeye başlandı. 1881'de çıkarılan bir nizamname ile nezaretin adı Adliye ve Mezahib Nezareti" olarak değiştirildi. Bu nezaret 1880'den itibaren Ceride-i Mehakim" adlı haftalık ve 1909'dan itibaren de Ceride-i Adliye adlı on beş günlük iki dergi çıkarmıştır.

Adliye Nazırları:

1-Ahmed Cevdet Paşa (1868, 1875-1876, 1876-1877, 1879-1883, 1886-1890)

2-Mustafa Fazıl Paşa (1868-1870, 1871-1872)

3-İbrahim Edhem Paşa (1870-1871)

4-Şirvanizade M.Rüşdü Paşa (1871)

5-Mütercim M. Rüşdü Paşa (1871)

6-Yusuf Kamil Paşa(1872)

7-M.Esad Safvet Paşa (1872-1873, 1876, 1877, 1878)

8-Mehmed Hurşid Paşa (1873-1874, 1878)

9-Mehmet Akif Paşa (1874-1875)

10-Ahmed Arifi Paşa (1875-1876)

11-Halil Şerif Paşa (1876)

12-Asım Mehmed Paşa (1877)

13-Mahmud Celaleddin Paşa (1878)

14-Mehmed Said Paşa (1878-1879)

15-Hasan Fehmi Paşa (1883-1885, 1908-1909)

16-M.Server Paşa (1885-1886)

17-Hüseyin Rıza Paşa (1890-1895)

18-Abdurrahman Nureddin Paşa (1895-1908)

19-Manyasizade Refik Bey (1908-1909)

20-Mustafa Nazım Paşa (1909)

21-M.Necmeddin Molla (Kocataş) (1909-1911)

22-Mustafa Hayri Efendi (1911, 1918)

23-Memduh Paşa (1911-1912)

24-Hüseyin Hilmi Paşa (1912)

25-Samipaşazade Halim Bey (1912, 1915, 1918)

26-Arif Hikmet Paşa (1912-1913, 1919-1921)

27-İbrahim Hayrullah Bey (1913-1915)

28-Ali Haydar Molla (Arsebük) (1918-1919)

29-Üryanizade Cemil Molla (1919)

30-Sıtkı Bey (1919)

31-Vasfi Efendi (1919-1920)

32-Mustafa Sıtkı Efendi (1920)

33-Hüseyin Kazım Bey (1920, 1921)

34-Mahmud Celaleddin Bey (1920)

35-Ali Rüşdü Efendi (1920)

36-Rumbeyoğlu Fahreddin Bey (1920)

37- Mustafa Nuri Bey (1922)
 
AGÂH EFENDİ ÇAPANOĞLU (1832-1885)
İlk Türk gazetecisi.

İstanbul'da doğdu. Yozgatlı Çapanoğlu Ömer Hulusi Efendi'nin oğludur.

İlk ve orta öğreniminden sonra tıbbiyeye kaydoldu, ancak bitiremedi. Eğitimi için gerekli olan Fransızca'yı iyi bildiği için Babıali Tercüme Odası'na girdi. Elçilik katipliği görevi ile Paris'e gitti. Dönüşünde çeşitli devlet hizmetlerinde bulundu.

Tercüman-ı Ahval adlı gazeteyi çıkardı. Tercüman-ı Ahval, ilk özel Türk gazetesidir. Gazetenin tek yazarı olarak altı ay büyük çaba gösterdi; sonra gazeteyi bıraktı.

Agâh Efendi, 1861'de Posta Nazırı oldu. İlk posta pulu onun zamanında kullanılmıştır. Divan-ı Muhasebat üyeliğine getirildi. Yeni Osmanlılar ile ilgisi olduğu için Âli Paşa (Mehmet Emin) tarafından görevinden alındı. Bunun üzerine Agâh Efendi, Paris'e kaçarak Yeni Osmanlılar’a katıldı. 4 yıl yurt dışında kaldı.

1871'de istanbul'a dönerek İzmit mutasarrıflığına getirildi. II. Abdülhamid döneminde önce Bursa'ya sonra da Ankara'ya sürgün edildi (1877). Yedi yıllık sürgün hayatından sonra affedildi ve Rodos mutasarrıflığına gönderildi. Ancak Namık Kemal ile yerleri değiştirilmiş ve Midilli mutasarrıfı olmuştur.

1885'de Atina Elçiliği'ne atanmış; aynı yıl içinde Atina'da ölmüştür. Cenazesi İstanbul'a getirilmiş ve Sultan Mahmud Türbesi'nin bahçesine gömülmüştür.
 
AĞA BÖLÜĞÜ
İstanbul Ağası'nın odasına verilen addır.

Acemi oğlanları için Sultan Fatih Mehmed tarafından yaptırılan odaların otuz birincisi İstanbul Ağası'nın odasıydı. Ağa bölüğü önceleri bir bölükken, Acemilerin çoğalmasıyla dokuz bölüğe çıkarılmıştır.
 
AĞA KAPISI
1826 yılına kadar Yeniçeri Ağası'nın resmi makamı olan binadır.

Süleymaniye'de İstanbul Müftülüğü ile İstanbul Üniversitesi'nin Botanik Enstitüsü olarak kullanılan yerinde idi. Ağa Kapısı evvelce Çarşıkapı'da iken XVII. yüzyıl ortalarında buraya taşındı.

1826 yılında Yeniçeri Ocağı'nm kaldırılışına kadar yeniçerilerin en büyük subayı olan Yeniçeri Ağası burada çalışırdı. Burası, Yeniçeri Ağası'nın komutanlık makamı idi. Yanında ağanın lojmanı ve haremlik kısmı da vardır. Osmanlılarda "kapı" sözcüğü resmi daire anlamına geldiği için buraya Ağa Kapısı, Ağa Dairesi de denmiştir.

II. Osman, ayaklanan zorbalardan kaçarak 1622 yılında Ağa Kapısı’na sığınmıştır.

Birçok defa yanan bu bina her seferinde yeniden selamlık ve haremlik kısımları ile bir saray gibi yapıldı. 1659 yılında İstanbul'un dörtte üçünü yakan yangında Ağa Kapısı harabeye döndü. 1749'da Küçükpazar yangınından sonra da yanan Ağa Sarayı yeniden inşa edilirken kargir kule yerine bir ahşap yangın kulesi yapıldı. Fakat 1774 yılındaki Cibali yangınında saray ve kule yine yandı. Emiri Efendi Kütüphanesi'nde, Ali Emiri Efendi'nin kitapları arasındaki bir yazma risalede, H. 1196 (M.1774) Cibali yangınına dair geniş bilgi vardır. İstanbul'u kasıp kavuran bu yangının Ağa Kapısı bölümüne de değinilmiştir.

Ağa Kapısı binası Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılmasından sonra yeniden yapılırcasına tamir edildi. Tamirden sonra binanın Bab-ı Meşihat (Şeyhülislam Kapısı) olarak kullanılmasına karar verildi. Şeyhülislamlık buraya taşınacağı zaman Hocapaşa yangını çıktı. Serasker Bahçesi’nde çadırlarda bulunan sadrazam ve maiyeti, Babıali yangını dolayısıyla Babıali'ye taşınamadıkları için bu binaya yerleştiler. Buranın adı bir süre Serasker Kapısı oldu.

Serasker Dairesi, şimdiki İstanbul Üniversitesi binasının yerinde bulunan Eski Saray’a geçince de buraya Meşihat Dairesi taşındı. Bahçedeki yanmış olan ahşap yangın kulesi 1849 yılında kargir olarak (Bayezid Kulesi) yeniden yapıldı. Saltanatın kaldırılışına kadar bina Şeyhülislam Dairesi olarak kullanıldı.

Cumhuriyet döneminde bina bir süre İstanbul Kız Lisesi’ne verildi. Kız Lisesi iken çıkan bir yangın sonunda bina tamamen yandı. Sadece, şimdiki müftülük binası olarak kullanılmakta olan Fetvahane binası kurtarılabildi. Yanan yere de son yıllarda Botanik Enstitüsü için bir bina yapılmıştır.

Tarihte Ağa Kapısı olayları pek çoktur. Bunların en önemlileri, Asakir-i Mansure'ye mensup olanların isyanlarıdır. Bunlar Yeniçerilik gayretiyle yangın kulesinin altında toplanarak başkaldırmışlar ve kuleyi ateşe vermişlerdir. Serasker paşayı katletmek isteyen zorbalar, bütün çabalarına rağmen başanya ulaşamadılar ve elebaşları Üsküdar'a geçerken yakalanarak idam edildi. Ağa Kapısı'ndaki diğer önemli olay, Patrona Halil'in başlattığı ayaklanmanın hızla büyüyerek İstanbul'u korku ve heyecana vermesinden sonra bir kısım Yeniçerilerin Et Meydanı'na kazan koymaları, Bostan kapısında arkadaşlarından ayrılan Patrona Halil'in Ağa Kapısı'na gelerek oradaki mahkumlan salıverip peşine takması ve oradan Cebehane'ye gitmesi, beşinci bölüğün kazanını zorla çıkartması, Bitpazarı ve Sipahi çarşısını yağma ettirmiş olmasıdır.
 
AHİDNAME
Osmanlılar döneminde iki devlet arasında ya da iki kumandan arasında yapılan antlaşmalara verilen addır.

Bunlar şu yedi ana ilkeye göre düzenlenirdi:

1-Cenab-ı Hakk'a hamd-ü sena

2-Hazret-i Peygamber'e selat ü selam.

3-Ahdü peymanın büyüklüğü

4-Muahedeye aykırı davranıştan çekilme

5-Antlaşmanın muhtevatını, önemini ayrıntılarıyla açıklama

6-Sözde durmanın gereği ve bunun aksinden çekinme

7-Allah'dan, antlaşmaya sadakatte sebat etme dileği.

Ahidnameler çeşitli dillerde kaleme alınırlardı.
 
AHİDNAME-İ HÜMAYUN
Osmanlılarda padişahlar tarafından verilen hat, ferman anlamına kullanılan de-yimdir.

Menşei Abbasi ve Selçuklulara kadar dayanan ahidname geleneği Osmanlılarda da devam etmiş ve ahidname-i hümayun adıyla anılmıştır.
 
AHİLİK
XIII. yüzyılda doğarak Osmanlı Devleti'nin kuruluşunda büyük rolü olan bir teşkilattır.

Sıkı bir ahlak disiplini içinde oldukları için bir tarikat, ilk önce esnaf teşkilatı arasında yayıldıkları için de bir esnaf teşkilatı zannedilmiştir,

İstanbul'un fethine kadar kuvvetli bir teşkilat olarak yaşadı. Yerini XV. yüzyılda Lonca teşkilatına bıraktı. Ahi başkanları zaviye (küçük tekke)yi yaptırarak içerisini halı, kilim ve başka eşya ile döşerler ve kandiller asarlardı. Zaviyelerde imamlar, müderrisler, ketipler, vaizler, sileh talimcileri, hattatlar, şairler, şarkıcı ve rakkaslar bulunurdu.

Ahi zaviyelerine kabul olunanlar, Ahe terbiyesini okuyarak, dinleyerek ve birlikte yaşayarak alıyorlardı. Zaviyede öğretmen ve pirler önünde şarkılar ve ilahiler okunur, oyunlar oynanırdı. Ahi teşkilatına ilk giren adayın başı traş edilir, tövbe ve telkin verilirdi. Taç, hırka ve şalvar giyerlerdi. Bu adaylar uzun bir denemeye tabi tutulurdu. Tuğ ve bayrak verilir, kuşak kuşatılır, seccadeye geçirilir, helva pişirilir, birbirlerine lokma sunulur, diğer bir şehre helva gönderilirdi. Böylelikle uzun yıllar süren bir eğitimden sonra törenlerden geçirilerek olgun bir Ahi olunurdu.

Kafirler, münafıklar, iftiracılar, dedikoducular, müneccimler, şarap içenler, dellaklar, dellallar, çulhalar, kasaplar, cerrahlar, avcılar, madrabazlar ve amel-darlar Ahi teşkilatına alınmazlardı. Ahiliğe giren talip, nimtarıyk ve sahib-i tarıyk adlarım sıra ile alırdı.

Her sanat grubu için, kutsal kitaplarda peygamberlerden kendi sanatını yapan, sanatlarının piri sayılmıştır. Çiftçiler için Adem, hallaçlar için Şit, terziler ve yazıcılar için İdris, marangozlar için Nuh, tüccarlar için Hud, deveciler için Salih, sütçüler ve dülgerler için İbrahim, avcılar için İsmail, çobanlar için İshak ve saatçiler için Yusuf, Musa, ekmekçiler için Zülküf, tarihçiler için Lut, bağcılar için Uzeyir, çulhalar için İlyas, zırhçılar için Davut, hekimler için Lokman, balıkçılar için Yunus, gezginler için İsa ve tüccarlar için Muhammed adlı peygamberler birer pir addedilmiştir.

Ahiliğe girene, kuşak ve peştemal bağlama işine şedd denirdi. İlk defa Cebrail'in Hazret-i Adem'e kuşattığı kabul edilmiştir. Bu kuşak bağlamadaki şedd'e vefa şeddi denir. "Beline kuşatıyorum ta ki sözünde durasın. Şeytana uymayasın daima ona düşman olasın. Dünyaya muhabbet etmeyesin. Tanrı'nın kaza ve kaderine sabredesin. Nereye gidersen bu tuğ yanında olsun. Tanrı'nın bunda hikmeti vardır" denirdi.

Çıraklarla ustaları ve şeyhleri arasında aracılık yapanlara nakib denirdi. Nakipler Ahiliğin en çok sorumlu olan rütbe ve mertebesidir. Nakibler, Nakibü'n-nukabaların emrinde idiler. Nakibü'n-nukaba olmak için, hükümdar, emir, vezir ve kalem sahiplerine, bilginlere (kadı, müftü, müderris, vaiz gibi) şeyhlere, yedirip içirmek, zenginlere, zengin çiftlik ağalarına, ticaret sahiplerine, esnaf ve sanatkarlara hizmet etmek şart idi. Nakibü'n-nukaba üstündeki rütbe Ahi, Ahi'nin üstündeki rütbe şeyh idi. Şeyhler seccade sahibiydiler. Şeyhler de şeyhlerin şeyhine bağlı idiler.

Ahilerin kurallarında şu üçer şey açık ve kapalı idi. Eli, kapısı ve sofrası açık olmak, cömert, misafirsever ve aç olanı doyurucu olmak demekti. Gözü, dili ve beli kapalı olmak ise kötü bakmamalı, kötü söylememeli ve ırza göz dikmemeli anlamına geliyordu.

Ahilik kelimesi İstanbul'un birçok yerindeki mescid, tekke, zaviye, çeşme ve sokak adlarında yer almıştır.
 
AHKAM DEFTERİ
Kanunnamelerle hükümlerin ve kanun mahiyetinde olan kararların kaydedildiği defterdir.

Kalemlerin hepsinde ahkam defteri bulunur, her sene için ayrı bir defter tutulurdu. Defterin dolması ile bir sene içinde ikinci deftere geçildiği de olurdu. Önemsiz kalemlerde defterin dolmaması halinde aynı deftere devam edilirdi.
 
AHMED CEVDET PAŞA (1822-1895)
Ahmed Cevdet Paşa 1822'de (26/27 Mart Salı gecesi) Lofça'da doğdu. Adı Ahmed'dir. Mahlası Cevdet 'dir.

1839 yılının ilk aylarında İstanbul'a geldiği anlaşılmaktadır. Cevdet Efendi ilk derslerine İstanbul'da, Fatih Camii'nde başladı. Hem akli hem de nakli bilimleri öğrenmek için çalışmıştır.

1848'de kürsüde ders verebilecek bir iktidara sahip oldu. O sıralarda Mustafa Reşid Paşa sadrazam olmuştu. Tanzimat Fermanı'nın gerektirdiği yeni kanunları hazırlamak ve yürürlüğe koymak azminde idi. Bu hususta yardımcı olacak aydın düşünceli, çağın şartlarının gerektirdiği düzeltmeleri benimseyen gerçek ilim adamlarıyle ilişki kurmak istiyordu. Şeyhülislam Dairesi'nden Cevdet Efendi tavsiye edildi.

Büyük Reşid Paşa, Cevdet Efendi ile görüştükten sonra onun değerli bir ilim adamı olduğunu anladı. Bu ilk görüşmede bulunanlardan biri durumu şöyle anlatır:

"Cevdet Paşa'yı o ilk görüşüm hiç hatırımdan çıkmaz. Öyle önemli bir mesele için gönderilmiş olan bir efendinin pek genç, olduğunu gördüm. Hayret ettim. Bununla birlikte gözümün önünden gitmeyen parlak mavi gözlerinden zeka kıvılcımları bize onun kudretini anlatmıştı."

Cevdet Efendi, Reşid Paşa'nın yanına sık sık girerek onun sevgisini kazanmıştı. Bir süre sonra Reşid Paşa'nın çocuklarına ders vermeye başladı. Paşa'nın konağına yerleşen Cevdet Efendi, on beş yıl Koca Reşid Paşa'nın dostluğunu sürdürdü. Bu ilişkiden Cevdet Efendi'nin edindiği en büyük yarar, sade ve açık yazma yeteneğini kazanmasıdır. Reşid Paşa, Cevdet Efendi'nin İran tarzındaki yazı üslubunu terketmesini, seci'den uzak kalmasını telkin ediyordu. Cevdet Efendi'nin kitaplarında görülen belagat ve sadelikte, Koca Reşid Paşa'nın tesiri büyük olmuştur. Ayrıca siyaset alanında da görgüsü ve bilgisi artmıştır. Reşid Paşa'nın konağına devam eden Ali ve Fuad paşalarla da dostluk sağlaması, onun yalnız tarih ve edebiyattaki vukufiyle kalmayarak siyaset alanında da bilgi sahibi olmasını sağladı.

Reşid Paşa çevresinde yetişenlerden Fuad Efendi (eski sadrazam Fuad Paşa) ile aralarında yakın bir arkadaşlık kurulmuştu. Birlikte çalışarak Türkçe'nin dil kurallara le ilgili Kavavid-i Osmaniye kitabını yazdılar. Ayrıca Osmanlı memleketinde ilk anonim şirket sayılan Şirket-i Hayriye'nin nizamnamesini kaleme aldılar.

Mustafa Reşid Paşa, eğitim işlerine özel bir önem verdiğinden bu alanda düzenlemeyi sağlayacak nizamnamelerin yazılması görevini de Cevdet Efendi'ye verdi. Bu konuda da bilgisini arttıran Cevdet Efendi, "Meclis-i Maarif-i Umumiye" azalığı ve Darülmuallimin (Muallim Mektebi) müdürlüğüne tayin olundu. Cevdet Efendi'nin Türk ilmine katkısını tesbit eden çalışmalarının başında Encümen-i Daniş'in kurulması gelir. Bu encümen, Fransa akademisi tarzında olacaktı. İç azası kırk, dış azası da sayısız olarak teşekkül edecekti. Encümen, memleketin başta gelen ilmi müessesesi olacaktı.

Mustafa Reşid Paşa'nın teşviki ve Cevdet Efendi'nin çalışmalarıyle vücude gelen Encümen-i Daniş'in ilk üyelerinden biri de Cevdet Efendi'dir. Bu görev dolayısıyle Cevdet Efendi, tarih ile uğraşmaya başlamış ve on iki ciltlik ünlü Tarih-i Cevdet 'i yazmıştır. Bu eser, ihtiva ettiği belgeler ve tenkitler bakımından bugün de değerini muhafaza etmektedir. Cevdet Efendi'nin bu çalışmalara devam ettiğini Mukadime-i İbn Haldun Tercümesi 'ni de yazması, onun değerli hizmetleri arasında sayılır.

Cevdet Paşa Tarih-i Cevdet'in yazılmasıyle ilgili olarak Sultan II. Abdülhamid'in emriyle kaleme aldığı Maruzat'ta şunları yazmaktadır:

"Encümende tarih ilmi, bölüm bölüm ayrılarak her bölüm encümen üyelerinden birine havale olunduğu sırada Kaynarca Muahedesi'nden başlayarak Vak'a-i Hayriye'ye (Yeniçeriliğin kaldırılması) ait olan bölümünün yazılması kullarına ihale kılınmıştı. O sıralarda meydana gelen değişiklikler, inkılaplar dolayısıyla encümen üyelerinden bir bölümü bir şey yazmaya başlayamadılar. Bazıları başladı da yarım kaldı. Yalnız kulları Tarih-i Cevdet'in yazılmasına aralıksız devam etti."

Cevdet Paşa'nın tarih alanındaki çalışmaları devam ederken kanunların kaleme alınması yolundaki rehberlik görevi de sürüyordu. Arazi Kanunu- Toprak Kanunu ve Tapu Nizamnamesi Cevdet Paşa'nın unutulmaz eserlerinden sayılır.

Cevdet Paşa'nın adını unutturmayan çalışmalarından biri de medeni ilişkileri düzenleyecek olan bir "Mecelle" meydana getirilmesi için çalışmalarıdır. O dönemde kişiler arasındaki medeni ilişkilerin düzenlenmesi için mesuliyet kabul eden kurulun başında yıllarca çalışmış ve o günlerin şartlarına göre hazırlanmış olan ve "Mecelle" adıyla ün kazanan eseri tamamlamıştır.

Cevdet Paşa'nın hukuk sahasındaki hizmetlerinden biri de İstanbul'da, Ayasofya'da yanan Adilye Nezareti binasının müştemilatından olan bahçede Hukuk Mektebi'ni kurmasıdır. Bu mektep, bugünkü İstanbul Hukuk Fakültesi'nin başlangıcıdır.

Cevdet Paşa'nın hukuk ve tarih alanında yaptığı ilmi hizmetlerin yanında çeşitli bakanlıklarda ve valiliklerdeki hizmetleri de hürmetle anılmaktadır.

Özellikle adliyemize bir hukuk dili vermiştir. Fıkıhı resmen Türkçe'leştirmiştir. Tanzimat'ın kültür cephesinde onun unutulmaz çalışmaları vardır.

Cevdet Paşa, memlekete yaptığı değerli hizmetlerin sonunda 1895 yılı Mayıs'ının yirmi yedisine rastlayan gece az süren bir hastalıktan sonra rahmete kavuşmuştur.
BAB-I ALİ
Osmanlı İmparatorluğu'nda sadrazamlık dairesine verilen ad.

XIX. yüzyılın başlarında kullanılan bu ad, giderek resmi bir şekilde, Osmanlı hükumetini ifade etmiştir.

Farsça der ve Arapça bab kelimeleri Osmanlılar’da kapı anlamına kullanılarak saray veya sadrazam kapısı, devlet ve hükumet merkezini ifade etmiştir: Der aliyye, Der saadet, Bab-ı saadet, Bab-ı asafi, Bab-ı ali gibi.

Sadrazamın başkanlığı altında ve sarayda toplanan divan, XVIII. yüzyıl sonlarında önemini kaybederek, işler paşa kapısına geçince, vezir-i azamların "asaf" sıfatı ile anılmalarından dolayı, "Bab-ı asafi" daha sonra, "Bab-ı ali" gibi deyimler kullanılmıştır. "Bab-ı ali" deyimi ise, XIX. yüzyıl başında iyice yerleşmiştir.

Paşa kapısı, XVII. yüzyıla kadar sadrazamların oturduğu semte göre değişik yerlerde bulunuyordu. IV. Mehmed dönemi sadrazamlanndan Mehmed Paşa'ya padişah tarafından hediye edilen ve şimdiki Bab-ı ali'nin yerinde bulunan konak, paşanın ölümünden sonra sadrazamlık görevine gelenler tarafından da, devamlı olarak kullanılmış ve böylece "Bab-ı ali" sarayın yakınında yer almıştır. Böyle olmakla birlikte zaman zaman, sadrazamlardan bazıları, ya kendi istekleriyle ya da 1755, 1808, 1826 ve 1829 yangınları gibi imkansızlıklarla, başka başka yerlerde oturmuşlardır. Bina, 1844'de kagir olarak yeniden yapılmıştır.

Kalınca bir sur ile çevrilmiş olan Bab-ı ali'de, önceleri harem ve selamlık daireleri vardı. Binaya ek olarak büyük mutfaklar, ahırlar, muhafız askerlerin koğuşları da bulunuyordu. İki katlı olan binanın alt katını kalemler ve büyük memurların odaları, üst katını da sadrazamların daireleri ile ailelerinin oturmalarına mahsus bölümler teşkil ederdi. Binanın etrafındaki sur, Tanzimat devrinde yıkılmış, harem dairesi de kaldırılmış, sadrazamların ailelerine oturmaları için, başka bir konak ayrılmıştır.

Bab-ı ali'de görevli olan hükümet adamları, sırasıyla tevkii, reisü'l-küttap, sonra kethüda-i sadr-ı ali ile çavuşbaşıdan ibaretti. Kahya bey diye de anılan

kethüda-i sadr-ı ali, sadrazamın yardımcısı ve müsteşarı sayılır, içişleri ve askerlik meseleleri ile uğraşırdı.

Reisü'l-küttap dış işlerine bakar, sadrazam tarafından padişaha arz olunacak önemli işler hakkındaki yazılan da hazırlardı. Maiyetinde divan-ı hümayun tercümanı amedçi, beylikçi gibi, Bab-ı ali'nin ileri gelen memurları bulunurdu. Reisü'l-küttapların yardımcısı durumunda olan tercümanların, yabancı elçilerle münasebetlerde önemleri büyüktü. Tercümanlar, elçilerin sadrazamlar ve reisü'l-küttap ile yaptıkları görüşmelerde bulunurlar, padişah tarafından kabullerinde tercümanlık ederlerdi. Çavuşbaşı, halkın sadrazama verdiği dilekçeleri inceler, şikayetçileri dinler ve suçlu olanları mahkemeye verirdi. Aynı zamanda zaptiye nazırı durumunda idi.

Bab-ı ali'de memur ve hademelerinin sayısı 300 ile 500 arasında değiştiği gibi sadrazamların özel hizmetleri için görevlendirilen 1000'e ulaşan kapıkulu da vardı.

"Vaka-i Hayriyye"ye kadar Bab-ı ali'de devlet işleri başlıca iki yolda yürütülmüştür: Dış işleri ile diğer önemli hususlar için sadrazam, kaptan paşa, şeyhülislam, kethüda, defterdar, reis efendinin bulunduğu hususi bir meclis kurulurdu. Adi davalar ile diğer işler ise İstanbul kadısının da bulunduğu Sadreyn'in sadrazam huzurunda toplandığı arz odasında görülürdü.

Bab-ı ali teşkilatında 1836'da esaslı değişiklikler yapılarak nezaretler kurulmuştur. Kahya bey, reisü'l-küttap, defterdar ve çavuşbaşı gibi sadrazamın maiyetinde bulunan Bab-ı ali'nin yüksek görevlileri bu defa, dahiliye, hariciye, maliye ve zaptiye nazırları sıfatıyla sorumlu birer devlet adamı haline gelmişlerdir.

II. Mahmud devrinde, 1838'de teşkil olunan "Dar-ı Şura-yı Bab-ı ali" meclisi Bab-ı ali'de göreve başladığı gibi, "Meclis-i vala-yı ahkam-ı adliye" de bir müddet sonra, buraya nakledilmiştir.

Tanzimat'tan sonra 1854'de Bab-ı ali'de bir de "Meclis-i ali-i Tanzimat" kurulmuştur. 1868'de "Meclis-i vala-yı ahkam-ı adliye" ikiye bölünmüş, bir bölümü Şura-yı devlet haline gelerek Bab-ı ali'de kalmış, diğer bölümü de sonradan adliye nezaretine dönüşecek meclis olarak Bab-ı ali'den ayrılmıştır.

Abdülmecid devri ile Abdülaziz'in ilk zamanlan, Osmanlı İmparatorluğu'nun temsil edildiği, idari ve siyasi kuvvet ve yetkinin tamamen saraydan Bab-ı

ali'ye geçtiği devirdir. II. Abdülhamid döneminde, bütün idare yine sarayda toplanmış ve Bab-ı ali etkisiz kalmıştır. Bu hal II. Meşrutiyet'e kadar sürmüştür.

Bab-ı ali 1878'de, kısmen yanmış, yeniden yaptırılmış, 1911'deki yangında ise sadaret ve hariciye nezareti bölümleri kurtularak, ortadaki Şura-yı Devlet ve dahiliye nezareti kısımları yanmış, bir daha yapılamamıştır.

Bab-ı ali'nin bulunduğu bina, önce Büyük Millet Meclisi Hükumeti'nin İstanbul Temsilciliğine verilmiş ve sonradan sadaret kısmı, İstanbul Vilayet Konağı ve hariciye nezareti kısmı da Defterdarlık olmuştur. Defterdarlık binası da yanmıştır.
BAB-I ALİ BASKINI
Balkan Savaşı Osmanlı Devleti'nin birbiri peşisıra uğradığı yenilgiler ile sona ermiş; ordu Çatalca'ya kadar çekilmek zorunda kalmıştır. Kötü hava şartları, ulaştırma güçlükleri, politikaya bulaşan birliklerin birbiriyle olan bağlantılarının kaybolması yanında, o sıralarda ortaya çıkan kolera hastalığı da toparlanmaya çalışan ordunun gücünü zayıflatmıştır. Bu durum karşısında sadrazam Gazi Ahmed Muhtar Paşa, uğranılan felaketlerin sorumlusu olarak, görevinden istifa etti; yerine Kamil Paşa sadarete geçti.


Kamil Paşa, devletin düştüğü bu kötü durumu düzeltmek yolunda, büyük devletlerle işbirliğini sağlayarak yeni bir anlaşmanın esaslarını hazırlamaya çalışıyordu. Londra'da yapılan konferansta, büyük devletler, Osmanlı sınırının Enez-Midye hattına çekilmesini teklif etmişlerdi. Bu müzakereler sürerken,

İttihat ve Terakki Cemiyeti de, karşılaşılan bu felaketlerde beceriksiz iktidarların büyük sorumlulukları bulunduğunu; Kamil Paşa hükumetinin de Edirne'yi Bulgarlara terkederek Enez-Midye hattına çekilmeyi kabul ettiği söylentilerini yayıyordu. Edirne'nin terki, halk üzerinde derin bir üzüntü yaratmıştı.

İttihat ve Terakki Cemiyeti bu uygun ortamdan yararlanmak ve kaybettirilen iktidarı yeniden kazanmak için hazırlıklara girişti. Gaye, sadrazam Kamil Paşa'nın istifa ettirilerek kabinenin düşürülmesi; siyasi iktidara sahip olunmasıydı. Kararın uygulanmasında Enver Bey ve Talat Bey'in gayretleri büyük olmuştur.

Enver ve Talat beyler, İttihat ve Terakki mensupları, muhafız birliğinin müdahalesi olmaksızın Sadaret dairesindeki küçük sofaya girmişlerdir. Gürültüler üzerine oraya gelen Nazım Paşa, vurulmuştur. Kamil Paşa, bu sırada Başkatip Ali Fuad Beyle (Türkgeldi) görüşmekteydi. Talat ve Enver beyler Sadrazam Kamil Paşa'nın yanına gelerek istifasını istemişlerdir. Kamil Paşa'nın yazdığı istifa dilekçesindeki "Cihet-i askeriye" tabirine "ve ahali" kelimesini de ilave ettirerek aldıkları istifa dilekçesi bizzat Enver Bey tarafından saraya götürülerek padişaha arzedilmiştir.

İstifa kabul olunarak İttihat ve Terakki'nin adayı Mahmud Şevket Paşa Sadarete geçmiştir. Böylece, yakın tarihimizde "Bab-ı ali Baskını" diye adlandırılan olay sonucunda İttihat ve Terakki'nin yeniden iktidarı sağlanmıştır.
 
BAB-I DEFTERDARİ
Osmanlı İmparatorluğu'nda Defterdarlık dairesidir.

Defterdar Kapısı da denirdi. Bab-ı Defteri olarak da adlandırılmıştır. Defterdarlık dairesi teşkilatı kuruluşundan, Maliye Nezareti adını alıncaya kadar ihtiyaca göre değiştirilmek suretiyle genişletilmiştir.

M. Z. Pakalın, D'Ohssan'dan aktardığı bilgilere göre "Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, (c.1,140-141), Bab-ı Defterdari'de, XIX. yüzyılın başlangıcında 32 kalem ve burada görevli 700 kişinin bulunduğunu belirterek aşağıdaki listeyi vermektedir:

1-Büyük Ruznamçe Kalemi

2-Başmuhasebe Kalemi

3-Anadolu Hesabi Kalemi

4-Süvari Mukabelesi Kalemi

5-6-Sipahi ve Silahtarlar Mukabele Kalemi

7-Haremeyn Hesabat Kalemi

8-Cizye Muhasebe Kalemi

9-Mevkufat Kalemi

10-Evamir-i Maliye Kalemi

11-Küçük Ruznamçe Kalemi

12-Piyade Mukabelesi Kalemi

13-Küçük Evkaf Muhasebe Kalemi

14-Küçük Kale Kalemi

15-Büyük Kale Kalemi

16-Maadin Mukataa Kalemi

17-Saliyane Mukataa Kalemi

18-Haslar Mukataa Kalemi

19-Başmukataa Kalemi

20-Haremeyn Mukataası Kalemi

21-Dersaadet Mukataası Kalemi

22-Bursa Mukataa Kalemi

23-Avlonya Mukataaları Kalemi

24-Kefe Mukataa Kalemi

25-Tarihçilik Kalemi

Bu 25 kaleme 7 kalem daha ilave edilmişti:

1-Defterdarlığın muhtelif kalemlerine dağıtılmış bütün malikanelerin umumi defterini tutan malikane kalemi

2-Beytülmale ait borçları kaydeden zimmet kalemi

3-Gerek mahluliyet, gerek müsadere dolayısıyla Hazine'ye intikal eden emlake ait işleri niyet eden muhallefat kalemi

4-Malikaneler üzerine kurulmuş olan % 10 kalemiye-i cibayet ile mükellef kalem.

5-Posta işleriyle uğraşan menzil kalemi

6-Koyun ve keçilere konulan resme ait adet-i ağnam kalemi

7-Episkopos kalemi ki devlet bu kalem vasıtasıyla Müslüman olmayan tebaanın resimleri ile münasebette bulunurdu.

Bu yedi kalemden ilk üçü başmuhasebe kalemine, diğer üçü mevkufat kalemine ve sonuncusu ise onuncu kaleme bağlı idi.

II. Mahmud Yeniçeri Ocağı'nı kaldırdıktan ve tımar usulünü lağvettikten sonra biri askeri hesaplara bakmak üzere Masarifat Nezareti, diğeri de iltizama verilmesi usulü kaldırılmış olan mukataaların idaresi için Mukataat Nezareti olmak üzere iki yeni teşekkül kuruldu. 1250 (1834) tarihinde Masarifat Nezareti kaldırılarak Şıkk-ı Evvel Defterdarlığı, Hazine-i Amire ve Mansure Defterdarlığı adlarıyle iki kısma ayrıldı. Nihayet Tanzimat Fermanı'ndan evvel yazılan 3 Zilhicce 1253 (1838) tarihli ferman ile muhtelif devair birleştirilerek ve defterdarlık tabiri kaldırılarak Maliye Nezareti 1255 (1838) Cumade'l-ula'da Hazine-i mukataat ve Hazine-i amire unvanıyla ikiye ayrılarak defterdarlık unvanı, yeniden ihdas edilmiş, 1255 Recebinde de (Haziran 1839) Hazine-i mukataat defterdarına yirie Maliye Nazırı unvanı verilmiş ve diğeri Hazine-i Amire Defterdan olarak bırakılmıştı. Fakat 1257 (1841) yılında, bu iki Hazine Umur-ı Maliye Nezareti adı altında yeniden birleştirildi.
 
BAB-I HÜMAYUN
Topkapı Sarayı'nın Ayasofya'ya bakan büyük kapısıdır.

Sultan Fatih Mehmed tarafından yaptırılmıştır (1478). Bab-ı Hümayun, Saray'ın saltanat kapısı olması yönünden önem taşır. Osmanlı dönemindeki büyük törenlerde, alaylarda bu kapı kullanılmıştır.
 
BAB-I MEŞİHAT
Osmanlı imparatorluğu döneminde Şeyhülislamlık makamıdır.

Şeyhülislam'ın vazife gördüğü bu yere, fetvaların burada verilmesinden dolayı Bab-ı Fetva da denirdi. Şeyhülislamlık kapısı olarak da adlandırılmıştır.
 
BAB-I SERASKERİ
Osmanlı İmparatorluğu'nda II. Meşrutiyet'den (1908) önceki Harbiye Nezareti, Serasker kapısı adı ile de anılmıştır.
 
BABÜ'S-SAADE
Topkapı Sarayı'nda 3. kapıdır.

Akağalar Kapısı, Enderun Kapısı olarak da adlandırılır.

Enderun denilen üçüncü avluya geçiş bu kapıdan olur; cülus ve bayram tebrikleri merasimi bu kapı önünde yapılırdı. Kapının her iki tarafında akağalara ait koğuşlar bulunurdu. Son şeklini III. Selim döneminde almıştır.
 
BABÜS-SAADE AĞASI
Osmanlı sarayında Akağaların başı ve sarayın en büyük yetkilisidir.

Bu görev, II. Murad zamanında kurulmuştur. Babü's-saade ağaları XVI. yüzyıl sonlarına kadar, harem de dahil olmak üzere sarayın en büyük amiri sayılırlardı, Darü's-saade ağalığı da ilave olarak Babü's-saade ağalarının üzerinde idi.

Fatih kanunnamesi hükmüne göre Babü's-saade ağası, padişaha doğrudan doğruya söz söyleyebilecek dört arz ağasından birincisidir. 1587'de Darü's-saade ağalığı görevi Babü's-saade ağalarından alınmış, sonra tekrar birleştirilmiş ve 1594'ten sonra görevler tekrar ayrılmıştır.

Babü's-saade ağaları, seferde ve barış zamanlarında veya camiye çıkışlarda padişahla birlikte bulunurlardı; padişah göçte ve avda bulunduğu zamanlar ise sarayda kalırlardı. Saraydaki görevlerinden ayrılanlar, vezirlik rütbesiyle Mısır valiliğine gönderilirdi. XVI. yüzyıl sonlannda doksan akçe gündelikleri, her yıl onbeş zira tülbent ve onaltı endaze atlas hakları, üçbin akçe kuşak bedelleri ile on-sekiz bin akçe de para olarak ayrıca yıllık ödenekleri vardı.

Babü's-saade ağaları, Babü's-saade kapısının yanındaki odada otururlardı. Maiyetinde yine ak hadımlardan miftah, peşkir, ibrik ve şerbet gulamları bulunurdu. Sarayda padişahlann mutlak vekilleri olan Babü's-saade ağalarının bu yetkileri sonradan kısılmış, Darü's-saade ağaları (Kızlar Ağası) bağımsız olarak sarayın harem kısmının nazırı olmuşlardır.

Babü's-saade ağaları, XVIII. yüzyıla kadar yine saray hizmetlerinin baş amiri olarak kalmışlardır, sonraları ise diğer saray ağaları bunların idaresinden çıkmışlar, böylece önemleri azalmış, saraydaki beyaz hadımların (akağaların) amiri durumuna düşmüşlerdir.
 
BABÜ'S-SELAM
Topkapı Sarayı'nın orta kapısıdır. Bab-ı Hümayun'dan girilen ve birinci avlu denilen Alay Meydanı'nın sonunda, çifte kulesi olan ikinci kapıdır.

 
BAC-I UBUR
Osmanlı İmparatorluğu'nda, yabancı bir ülkeden getirilerek başka bir ülkeye giden imparatorluk yollarından geçirilen emtiadan alınan vergidir. "Müruriyye" olarak da adlandırılırdı.

 
BAĞDAT KÖŞKÜ
Topkapı Sarayı'nda ve 1638 yılında Bağdat'ın zaptı hatırasını ebedileştirmek üzere yapılan ve "Bağdat Köşkü" adı verilen köşk.

Mimarı kesin olarak bilinmemekle beraber, biçim araştırması yönünden zamanın mimarbaşısı Kasım'ın eseri olduğu sanılmaktadır.

Bağdat Köşkü, Topkapı Sarayı'nda, dördüncü avluda Hırka-i Saadet dairesi önünde yapılmış setler üzerine kurulmuştur. Köşkten Boğaz ve Eyüp'e kadar Haliç görülmektedir. Köşk, sekiz köşeli geniş bir plan üzerine yapılmıştır. İçeride dört köşeye sedir eyvanları yerleştirilmiştir. Duvarlarda altlı-üstlü iki sıra halinde 32 pencere vardır. İki pencere katı arasında uzanan dar ve uzun kısımları, üzerinde beyaz yazılarla işlenmiş ayetler taşıyan mavi çinilerle süslenmiştir. Bu yazılar Enderun'dan Tophaneli Mahmud Çelebi hattıdır.

Köşkün kapıları, pencereleri ve dolaplarının kanatları fildişi, sedef ve bağa ile; iç duvar ve kemerleri ise kubbeye kadar emsalsiz çinilerle bezenmiştir. Bronz ocak da başlıbaşına bir sanat şaheseridir.
 
BAHRİYE NEZARETİ
 XIX. yüzyıldan saltanatın kaldırılmasına kadar deniz kuvvetlerinin bağlı olduğu nezaret.

Osmanlı Devleti'nde deniz kuvvetlerinin yönetimi Kaptan-ı Derya veya Kaptan paşalara verilmiş ve kalyonlar filosu kurulunca (1682), denizcilik önem kazanmıştır. Baş muhasebeci Mustafa Efendi Şıkk-ı Salis defterdarlığı rütbesiyle kalyonlar defterdarlığına getirilmiş; bu göreve bir süre sonra Tersane Emirliği adı verilmiştir.

III. Selim döneminde, donanmanın yeniden düzenlenmesi ile (1804) bu göreve Moralı Seyid Ali Efendi getirilmiş; bunun yanısıra Şıkk-ı Salis ve Tersane-i Amire defterdarlığından başka "Umur-ı Bahriye Nazırı" unvanı da verilmiştir. III. Selim'in tahttan indirilmesinden sonra Bahriye Nazırı Kethüda İbrahim Efendi'nin öldürülmesi üzerine kaldırılmıştır.

II. Mahmud döneminde, deniz kuvvetlerinin ayrı bir önem kazanması ve tersane işlerinin çoğalması üzerine mali konularla ilgilenmek üzere "Bahriye Müsteşarlığı" kurulmuş (1 Temmuz 1837) ve bu göreve o tarihte Evkaf Nazırı bulunan Saffeti Musa Efendi getirilmiştir.

1867'de donanma komutanlığı Kaptan-ı Derya'ya bırakılarak deniz işlerinin mali konuları için Bahriye Nezareti yeniden kurulmuştur. O dönemde Kaptan-ı Derya bulunan Mehmed Ali Paşa, bu karardan gücenerek istifa edince, kaptan paşalık kaldırılmış ve donanmanın idaresi yeni kurulan "Kumanda Meclisi"ne verilerek başkanlığa Vesim Paşa getirilmiştir. Böylelikle, deniz kuvvetleriyle ilgili bütün idari işler Bahriye Nezareti'nde toplanmış ve bu göreve Hazine-i Hassa Nazırı Hakkı İsmail Paşa getirilmiştir.

1876'de Bahriye Nezareti kaldırılarak yeniden Kaptan-ı Deryalık olmuş, bir yıl sonra tekrar Bahriye Nezareti'ne çevrilmiştir.

23 Nisan 1920'de Büyük Millet Meclisi Hükumeti kurulunca, Milli Savunma Bakanlığı'na ayrı bir daire şeklinde bağlanmışsa da 31 Aralık 1924'de ayrıca "Bahriye Vekaleti" kurulmuş ve 2 Kasım 1927'de bu bakanlık kaldırılarak deniz kuvvetleri yeniden Milli Savunma'ya bağlanmıştır.

 
BALIKESİR KONGRESİ (26 TEMMUZ 1919 - 31 TEMMUZ 1919)
Osmanlı Devleti'nin Almanya ve Avusturya- Macaristan ile birlikte katıldığı Birinci Dünya Savaşı'ndan yenik çıkması üzerine, 30 Ekim 1918'de galipler adına İngilizlerle Mondros Mütarekesi'ni imzalandı. Mütareke hükümlerine göre, galipler, imparatorluk topraklarının önemli gördükleri yerlerini işgal hakkına sahip olmuşlardı. İstanbul hükumetinin çaresizliği vatan topraklarının yer yer elden çıkması ile esaret karşısında Müdafaa-i Hukuk ve Redd-i İlhak gibi cemiyetler, karşı koymaya çaba gösterdiler. Küçük kuruluşların biraraya getirilmesi, bir kuvvet alarak işgale ve esarete karşı koyacak gücün sağlanması yönünden gerekliydi. Bu amaçla, Ege bölgesinde, Ayvalık, Soma, Kırkağaç, Akhisar, Sındırgı, Bandırma, Gönen, Edremit ve Burhaniye'den seçilen delegeler, Balıkesir Müdafaa-i Hukuk'un öncülüğünde Balıkesir'de biraraya geldiler.

Balıkesir Kongresi, 26 Temmuz 1919'da açıldı ve Kongre başkanlığına eski Balıkesir mutasarrıfı Hacim Muhiddin Bey (Çarıklı) seçildi. 31 Temmuz 1919 gününe kadar süren kongrede şu kararlar alındı:

1-Kongrenin gayesi vatanın kurtuluşudur.

2-İşgalci Yunan'a karşı mücadele açılacak ve bu mücadele sürdüğü müddetçe seferberlik şartları uygulanacaktır.

3-Gayeye ulaşmak için hareketi yönetecek bir merkezi heyet kurulacaktır.

4-Mevzii olan çetecilik terkedilerek düzenli birlikler ile işgalci düşman vatan topraklarından atılacaktır.

Kurulan merkezi heyet başkanlığına Hacim Muhiddin Bey'i seçen Kongre, ikinci toplantısını 15 gün sonra Alaşehir'de yaptı. 16 Ağustos 1919'da başlayan Alaşehir Kongresi, Manisa, Alaşehir, Gördes, Demirci, Uşak, ödemiş, Bozdağ ve İnegöl delegelerinin de katılması ile Balıkesir Kongresi'nde alınan kararlar kabul edildiği gibi Yunan vahşeti ve işgal olaylarını incelemek için kurulmuş olan galip devletlerin araştırma komisyonu başkanı General Milne'ye bildirilmesine de karar verilmiştir. Kongre'de ayrıca Sivas'da toplanacak Kongre'ye delege göndermek ve diğer bölgelerin de katılmasını sağlamak gibi hususlar vardır.

Balıkesir Kongresi 13-17 Eylül, 19-29 Kasım ve 10-23 Mart tarihlerinde, üç toplantı yapmıştır. Bu toplantılarda varılan sonuç, işgale karşı koymak gayesiyle düzenli kuvvetler teşkili ile mali kaynakların sağlanmasıdır.

Balıkesir Kongresi, gerek Batı Anadolu'da gerek bütün memlekette milli kurtuluş ruhunu pekiştirmiş, düzenli milis kuvvetleriyle işgale karşı koymak fikrini kabul ettirmiştir.

 
BALIKHANE KÖŞKÜ
Topkapı Sarayı'nın Marmara'ya açılan kapılarından en batısındakine Balıkhane Kapısı adı verilmiştir.

Bu kapının yanında Balıkhane Ocağı mensuplarının oturmasına mahsus Balıkhane Köşkü adı verilen bir yapı vardı.

Tanzimat'tan önceki dönemlerde, padişahların gazabına uğrayan sadrazamlar Saray'dan Balıkhane Kapısı'na indirilir ve oradan gemiye bindirilerek, kararlaştırılan yerlere sürülürlerdi. Ancak, Bostancı-başı Balıkhane Kapısı'na daha önceden gönderilmişse, kapıya indirilen kişi sürgün edilmeyerek, cellada teslim edilir ve boğdurulurdu.

Balıkhane Kapısı'na indirilen son sadrazam, vezirliği üstünden alınarak Gelibolu'ya sürgün edilen, ancak tekrar vezirlikle Erzurum valiliğine ve Şark seraskerliğine atanan Mehmed Said Galip Paşa'dır (1824).
 
BALİ BEY (MALKOÇOĞLU)
II. Bayezid devri komutanlarından. Çok cesur bir akıncı beyi olarak tanınmıştır. Uzun süre Silistre Sancakbeyliği yapan Bali Bey, ayaklanan Eflak Voyvodasının tenkiline memur edilen askere komuta etti. Daha sonra Macaristan'a gönderilen orduya katılarak Varadin Kalesi'ni aldı ve Boğdan voyvodasını bozguna uğrattı. 1499'da 40.000 kişilik bir orduyla Lehistan üzerine akın yapmış, Varşova'yı tahrib ederek, 10.000 kadar esir ve değerli ganimetlerle dönmüştür. Bali Bey, Çaldıran seferinde şehit düşmüştür (1514).
 
BALKAN BİRLİĞİ (İTTİFAKI)
Balkan devletleri arasında kurulan birlik.

Balkan Yarımadası üzerinde yaşayan Sırplar, Karadağlılar, Bulgarlar, Ulahlar, Rumenler, Arnavutlar ve Rumlar çeşitli tehlikelere karşı zaman zaman birleşmek zorunda kaldılar.

Balkan Birliği fikri 1789 Fransız İhtilali'nden sonra milli duyguların Balkanlara da sıçramasıyla gelişmeye başladı. Bu sırada Balkan Yarımadası'na Osmanlı ve Habsburg imparatorlukları hakimdi. Bu iki imparatorluğun tebaaları arasında ilk defa birlik akımları belirmeye başladı ve bağımsızlık hareketlerine giriştiler.

Siyasi ve askeri anlamda tam bir Balkan Birliği fikri 1911-1913 yıllarında ve Osmanlı İmparatorluğu'na karşı doğdu. Önce Bulgaristan, Sırbistan ile (13 Mart 1912); daha sonra da yine Bulgaristan, Yunanistan ve Karadağ ile (29 Mayıs 1912) anlaştı. Bu anlaşmanın amacı Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlar'daki hakimiyetini yok etmek ve Balkanlardan uzaklaştırmaya yönelik olmuştur.

Ancak bu birlik uzun süre devam etmedi. 1912 yılında başlayan Balkan Savaşlarının ilk safhasında Osmanlı İmparatorluğu yenilince, galipler kendi aralarında savaşa tutuştular. Bu defa Bulgarlara karşı Rumenler, Sırplar ve Yunanlılar bir antlaşma yaptılar.


Aşırı milliyetçilik duyguları Balkan milletleri arasında esasta gevşek olan bağları daha çok zayıflattı. Bulgaristan, II. Balkan ve I. Dünya Savaşlarında yenildi ve toprak kaybetmeye başladığı gibi kendisine Dobruca ve Makedonya verilmedikçe işbirliğine yanaşmadı.

Balkanlar'da ikinci defa birliğin kurulması 1930 yılından sonra tekrar canlandı.
 
BALKAN SAVAŞLARI (EKİM 1912 VE EYLÜL 1913)
Balkan ülkeleri (Yunanistan, Sırbistan, Karadağ ve Bulgaristan) ile Osmanlı İmparatorluğu arasında meydana gelen ve iki ayrı safhaya ayrılan savaş.

Çarlık Rusyası, kendi himayesi altında, Osmanlı İmparatorluğu'nu da içine alan bir Balkan Birliği vücude getirerek Osmanlı Devleti üzerinde hakimiyet sağlamak hevesine kapılmış, başarılı olamayınca da, Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu Trablus Savaşı'ndan faydalanarak Boğazlar'dan serbestçe geçmeyi Babıali'ye kabul ettirmek için Balkan devletlerini bu imparatorluk üzerine saldırmaya teşvik etmek yolunu tutmuştur. Bir yandan İtalya ile girişmiş bulunduğu Trablus Savaşı'nın, öte yandan memleket içinde baş gösteren İttihatçı-İtilafçı, mücadelesinin Osmanlı Devleti'nin başına açtığı gaileleri bulunmaz bir fırsat sayan Çarlık Rusyası 1908'de Bosna-Hersek'i topraklarına katarak Güney-Doğu'ya doğru genişlemiş bulunan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun baskısı karşısında kendilerini tehdit altında gören Balkan devletlerini Türkler aleyhine kışkırtmıştır. Bu sıralarda Balkan devletleri arasında başlıca anlaşmazlık konusu Makedonya meselesi olmuştur. Gerek Bulgarlar, gerek Sırplar ve Yunanlılar o zamanlarda Osmanlı İmparatorluğu'na ait bulunan Makedonya üzerinde hak iddia ettiklerinden, Balkan devletleri arasında bir anlaşma sağlanması için önce Makedonya meselesinin halledilmesi gerektiği inancında olan Çarlık Rusyası, ilk önce Bulgaristan ile Sırbistan'ın aralarında uyuşmalarını sağlamıştır. Buna göre Makedonya'nın Bulgaristan tarafına düşen parçası Bulgarlara Sırbistan'a yakın olan tarafları Sırplara, güneyi ise, Bulgaristan ve Sırbistan ile birlikte Osmanlı İmparatorluğu'na saldırmak amacı ile yapılacak bir antlaşmaya girdiği takdirde Yunanistan'a kalacaktır. Orta yerde kalan küçük bir toprak parçası üzerinde şimdilik durulmamış, ileride bir anlaşmazlık çıkması halinde Rusya'nın hakemliğine başvurulacağı kararlaştırılmıştır.

Osmanlı topraklarına karşı 13 Mart 1912'de Bulgaristan ile Sırbistan arasında imzalanan antlaşmaya göre Balkanlar'ın başka yerlerinde statüko korunacak; eğer bu bozulursa iki müttefik devlet işbirliği yaparak hareket edeceklerdir. Yunanistan 29 Mayıs 1912'de bu antlaşmaya katılmış, 2 Temmuz 1912'de Bulgar ve Sırp, 25 Eylül'de de Bulgar ve Yunan askeri antlaşmaları yapılmıştır. Bu sıralarda, Sırplar, o zaman ayaklanmış bulunan Arnavutların da yardımlarını sağlamıştır.

Osmanlı İmparatorluğu’nu paylaşmak için yapılan bu hazırlıklardan, iç ve dış gailelerle uğraşan Bab-ı ali'nin hiç haberi olmamış, hatta Rumeli'de yapılan büyük bir manevradan sonra, ordu terhis edilmiştir.

Vergi vermeyi reddederek dağlara çıkan Arnavut çetelerine karşı Osmanlı hükumetinin gönderdiği kuvvet karşısında çetecilerin Karadağ'a kaçması üzerine bunları teşvik ve himaye eden Karadağ, bu kadar kalabalık mülteciyi besleyecek durumda olmadığını ileri sürerek büyük devletlere başvurmuş, Bulgaristan ve Sırbistan hükumetleri de bu hale bir son verilmesini istemişlerdir. Savaşı önlenmeyi ister görünen büyük devletler, hangi taraf yenilirse yenilsin, Balkanlar'da statükonun muhafaza edileceğini ilan etmişlerdir. Osmanlı sınırına saldıran Karadağ'a karşı Bab-ı ali asker göndermeye başlayınca Bulgaristan, Sırbistan, Yunanistan ve Karadağ hükumetleri, 3 Ekim'de bir nota vererek Osmanlı hükumetinden üç gün içinde eski Sırbistan, Makedonya, Arnavutluk ve Girit'e bağımsızlık verilmesini istemişlerdir. Bu mühlet bitince aynı istekleri tekrarlamışlar ve büyük devletlere de yine müşterek bir nota vererek, ikinci defa belirlenen üç gün içinde Bab-ı ali muvafakat etmediği takdirde isteklerini silah kuvveti ile kabul ettireceklerini bildirmişlerdir. 8 Ekim 1912'de Karadağ, Osmanlı İmparatorluğu'na savaş ilan etmiştir.

Balkan devletlerinin bu hareketlerini kendi içişlerine müdahale sayan Osmanlı hükumeti de, 18 Ekimde bu devletlere savaş ilan etmiş ve böylece Balkan Savaşı başlamıştır.

Bütün bunlar olurken Balkan devletleri seferberliklerini tamamlayıp her türlü hazırlıklarını bitirmiş bulundukları halde ordusunu bile terhis etmiş olan Osmanlı İmparatorluğu, tamamıyla gafil avlanmıştır. Rumeli'de Osmanlı askeri kuvvetleri, Doğu-Trakya'da Şark Ordusu ve Makedonya'da Garp Ordusu adı altında iki bölüm halinde idi. Genel karargah İstanbul'da olup Başkomutan vekili Nazım Paşa harekatı buradan idare ediyordu. Şark Ordusu'na Abdullah Paşa, Garp Ordusu'na da Ali Rıza Paşa komuta etmekte idiler.


Kırklareli-Hasköy hattında toplanmakta olan Osmanlı Şark ordusu 23 Ekim 1912 günü kendisinden üç kat üstün Bulgar ordusu tarafından saldırıya uğramış, 24 Ekime kadar devam eden savaşlardan sonra yenilmiştir. Bulgar ordusunun baskısı karşısında Lüleburgaz-Karaağaç hattında da tutunamayan Osmanlı kuvvetleri ancak Çatalca hattında ve yeni takviye birlikleri aldıktan sonra, süratle İstanbul'a doğru ilerleyen Bulgar ordusunun saldırısını kırmış ve 17-22 Kasım savaşlarında düşmanı yenmiştir.

Makedonya'da bulunan Garp ordusu ise 23-24 Ekimde Komanova'da Sırplara karşı yenilgiye uğrayarak Arnavutluk istikametinde dağılmıştır. Selanik'te bulunan Tahsin Paşa 35.000 kişilik ordusunu savaşmadan Yunanlılara teslim etmiştir. Ege Denizi'nde egemenlik de Yunanlılarda kalmıştır. Balkanlılar istila ettikleri yerlerde oturan bütün İslam ahaliye karşı tüyler ürpertici, insanlık adına yüz kızartıcı bir vahşetle hareket etmişlerdir.

Osmanlı ordusunun bu yenilgileri üzerine hükumet değişmiş ve sadarete Kamil Paşa geçmiştir (29 Ekim). Bab-ı ali 3 Kasımda mütareke ve barış görüşmelerine başlamak için büyük devletlere baş vurmak zorunda kalmış ve gerçekten de 3 Aralık 1912 tarihinde Yunanistan katılmamak üzere bir mütareke imzalanmıştır.

Bu tarihe kadar yapılan savaşlarda Osmanlı ordusu hemen her yerde yenilmiş, Avrupa'da Osmanlı İmparatorluğu tasfiye edilmiş bir duruma düşmüştür. İmparatorluk, Edirne, Yanya ve İşkodra savunmaları ile "Hamidiye" kruvazörünün Ege Denizi'ndeki kahramanca hareketlerinden başka askeri bir başarı gösterememiştir.

Çatalca savunması, İstanbul'un Bulgarlar eline geçmesinden kuşkulanan İngiltere ile Rusya'nın endişelerini gidermekle beraber, Sırpların Adriyatik Denizi’ne inmek üzere Arnavutluk topraklarını işgale başlaması, Avusturya ile İtalya'yı harekete getirmiş, Berat Mebusu İsmail Kemal Bey'i teşvik ederek Arnavutluk'a bağımsızlık ilan ettirdikten sonra bu yeni devletin tarafsızlığını tanımak suretiyle Sırpların ilerlemelerine bir set çekmişlerdir.

Karadağlıların Arnavutluk'a ait İşkodra' yi işgal etmeleri yüzünden çıkan buhran da Avusturya'nın silahla müdahale etmek tehdidi karşısında Karadağlıların çekilmesi ile halledilmiştir.

Mütarekeden kısa bir zaman sonra 23 Ocak 1913'te başlayan barış görüşmelerinde, Kamil Paşa kabinesini devirip Mahmud Şevket Paşa kabinesini kurmak suretiyle İstanbul'da iktidara geçen İttihat ve Terakki'nin aşırı Bulgar isteklerini kabul etmemeleri özellikle Edirne gibi birçok bakımlardan önemli bir şehrin elden çıkmasına razı olmamaları yüzünden bir anlaşmaya varılamamıştır. Bunun üzerine 3 Şubatta yeniden savaşa başlamıştır. 6 Martta Yunanlılar, kuşatmış bulundukları Yanya Kalesi'ni düşürmeğe 26 Martta Bulgarlar Edirne'yi hücum ile işgal etmeğe; 23 Nisanda Karadağlılar, Arnavutluk'un bağımsızlığı için çalışanlardan Esat Paşa (Toptani)'nın ihaneti yüzünden İşkodra'yı ele geçirmeye muvaffak olmuşlardır. Ancak Karadağlılar, Avusturya'nın baskısı karşısında bu şehri 5 Mayısta boşaltarak büyük devletlerin meydana getirdiği bir askeri birliğe teslim etmek zorunda bırakılmışlardır. Böylece Balkanlar'da kendilerini kahramanca savunan son Türk kaleleri de elden çıkmıştır.

Bu arada büyük devletlerin temsilcilerinden oluşan Londra Konferansı'ndaki görüşmeler sonunda hazırlanan bir banş antlaşması, Osmanlılar ve Balkan devletleri tarafından kabul edilerek, 30 Mayısta imzalanmıştır. Buna göre Osmanlı İmparatorluğu ile Bulgaristan arasında sınır olarak Midye-Enez hattı tesbit olunmakta; Selanik, Güney Makedonya ve Girid Yunanistan'a; Kuzey ve Orta Makedonya Sırbistan'a; Trakya, Edirne ve Dedeağaç Bulgaristan'a; Silistre de, bütün bu olaylar sırasında tarafsız kalmış olmasının bir mükafatı olarak Romanya'ya verilmekteydi. Böylece Birinci Balkan Savaşı bitmiş ve Osmanlı hükumeti Edirne'nin de kaybına boyun eğmek zorunda kalmıştır.

Fakat çok geçmeden durum birdenbire değişmiştir. Osmanlı İmparatorluğu'nun Balkanlardaki topraklarının paylaşılması sırasında en büyük payı alan Bulgarlara karşı Sırplar ve Yunanlılar, aralarında anlaşmışlardır. Bunu anlayan Bulgaristan hemen saldırıya geçince (26 Haziran) Romanya da Bulgaristan'a saldırmış, Osmanlı hükumeti de Bulgaristan'a karşı girişilen bu hareketlere katılarak Edirne'yi geri almıştır (21 Temmuz).

İkinci Balkan Savaşı ancak kırk gün sürmüş, her tarafta yenilen Bulgaristan barış isteğinde bulunarak 10 Ağustos 1913'te Bükreş Barış Antlaşması'nı imzalamak zorunda kalmıştır.

Bükreş barışından sonra 29 Eylül 1913'te Bulgaristan ile Osmanlı İmparatorluğu arasında İstanbul Barış Antlaşması imzalanmıştır. Bulgaristan ile Türkiye arasında sınır olarak, Ege kıyısında Dedeagaç Bulgarlarda kalmak üzere, Meriç hattı kabul olunmuştur. 14 Kasım 1913'de imzalanan Atina Antlaşması Yunanistan ve 14 Mart 1914 tarihli İstanbul Antlaşması da Sırbistan ile Osmanlı Devleti'nin Balkan savaşlarından sonraki karşılıklı münasebetlerini düzenlemiş bulunmaktadır.
 
BALTA LİMANI ANTLAŞMALARI
XIX. yüzyılın ilk yarısında Boğaziçi'nin Rumeli kıyısında, Balta Burnu ile Boyacıköy arasındaki Balta Limanı adını taşıyan yerde, devlet büyükleri yalılar yaptırmışlardı. Bu yalıların en önemlisi Mustafa Reşit Paşa'nın yaptırdığı kagir yalıdır. Balta Limanı antlaşmaları adı verilen antlaşmaların, yabancı devletlerle yapılan siyasi müzakereleri, bu yalıda cereyan etmiştir. Bu çok önemli siyasi müzakerelerin sonunda da antlaşmaların imzalanması yine Balta Limanı Yalısı'nda gerçekleşmiştir.

Bu antlaşmaların içinde en önemlisi ve üzerinde en çok konuşulanı 1838'de Mustafa Reşid Paşa Hariciye Nazırı iken imzalanan 16 Ağustos 1838 tarihli İngiltere ile yapılan ticaret antlaşmasıdır. Reşid Paşa'nın bu antlaşma ile ilgili bir yazısında, "İlk defa hücuma uğradığım ve siyasi düşmanlarımın en ağır tenkitlerine maruz kaldığım antlaşma budur" diye yazılıdır.

O dönemde dışişlerinin yürütülmesinde Reşid Paşa'ya yardımcılık yapmak üzere, Kani Bey ve Nuri Efendi hizmet ediyorlardı. Böylece Osmanlı Hariciye Nazırı'nın yanında oluşan bu heyete karşı, İngilizler, İngiltere Büyükelçiliği Başkatibi Bulver ve Başkonsolos Kartwitght'i siyasi müzakerelere memur ettiler.

Büyükelçi Ponsonley ile Reşid Paşa'nın antlaşmayı imzalamaları bu heyetlerin sürekli çalışmaları ile gerçekleşmiş ve bu ünlü ticaret antlaşması Balta Limanı Yalısı'nda imzalanmıştır.

Bu antlaşmanın imzalanmasından sonra diğer Avrupa devletleri de Balta Limanı Yalısı'nda siyasi müzakereler yaparak çeşitli ticaret antlaşmaları imzalamışlardır.

İngiltere ile imzalanan bu ticaret antlaşmasının, İngiltere'nin ekonomik çıkarlarına uygun olarak düzenlendiği ve Osmanlı ekonomisini tahrip ettiği ileri sürülmektedir.

Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa'nın isyanı yüzünden, Osmanlı Devleti'nin uğradığı mağlubiyetleri önlemek için İngiltere'nin yardımı sağlanmak istenmiş ve Osmanlı ekonomisinin büyük zararlara uğramasına göz yumulmuştur.
 
BALTACI OCAĞI
Osmanlı sarayında iç hizmetleri görmekle vazifeli bir sınıfın bağlı olduğu ocak.

Baltacı Ocağı, II. Murad devrinde kurulmuştur. Baltacılar başlangıçta bir çeşit nakliye ve istihkam sınıfı idiler. Haremin muhafazası ile birlikte hareme ait işleri görmeleri sebebiyle Darüssaade Ağası'nın emri altındaydılar. Sultan Fatih Mehmed devrinde Eski Saray Baltacıları (Teberdaran-ı Saray-ı Atik) adlarıyla ve Yeni Saray Baltacıları veya Zülüflü Baltacılar (Teberdaran-ı Saray-ı Cedid, Teberdaran-ı Hassa) adlarıyla ikiye ayrılmıştır.

Eski Saray Baltacıları, Mercan Kapısı yakınındaki özel kışlalarda otururlardı. XVIII. yüzyılda sayıları 300- 400 kadardı. Baltacılara Bayezid Camii'nde ders okutulurdu. Bu derslerde başarı gösterenlerden biri yazıcı, 6'sı halife (kalfa) olmak üzere 7 kişi seçilir ve Haremeyn Evkafı işlerini görmek üzere Yeni Saray'daki özel dairelerde çalıştırılırlardı. Yazıcı Efendi, Darüssaade ağasının divanına da katılırdı. Yazıcı Efendi terfi ederek Hacegan snıfına geçince veya saraydan ayrılınca yerine en kıdemli halife yazıcı olurdu.

Baltacılar sarayın orta hizmeti olan suyunu ve odununu taşırlar, avlu ve odaları süpürürlerdi. Hergün 70 kadar Baltacı Harem kapısına gelir, harem ağalarının kadınlardan aldıkları emirleri yerine getirirlerdi. Saray kadınları dışarı çıktıkları zaman Baltacılar muhafızlık görevini üstlenirlerdi

Zülüflü Baltacı adı, bunların başlıklarında gözlerinin hizasında iki örgü sallanması sebebiyle verilmiştir. Bu örgülerle ve kalkık yakaları ile sarayda iş yaparken etrafı görmemeleri sağlanırdı. Zülüflü Baltacıların sayıları 120 kadardı. Bunlar Ayasofya Camii'nde ders görür, kabiliyetli olanlardan 12'si halife seçilirdi. Halifelerden en kabiliyetlileri harem ağalarının eğitimi ile uğraşır, 2 kişi de sıra ile imamlık yaparlardı. Saray odabaşılarının emrinde birer, Darüssaade ağasının emrinde bir, padişahın özel mutfağında iki Baltacı hizmet ederdi. Bayramlarda padişahın tahtının kapıya getirilmesi de Baltacıların görevlerindendi. Seferlere 30 kadar Baltacı katılır ve Sancak-ı Şerif'in altında Kur'an okurlardı.

Padişah, şehzade, sultan ve saray kadınlarının cenazelerini, Zülüflü Baltacılar taşırlardı. Padişahın verdiği emirleri sadrazama götürmek de baltacıların işiydi.

Zülüflü Baltacıların en kıdemli subayı Baltacı Kethüdası idi.

Baltacılar en yüksek devlet memurluklarına kadar yükselebiliyorlardı. Zülüflü Baltacılardan Nasuh Paşa, Baltacı Mehmed Paşa, Kalaylıkoz Ahmed

Paşa; eski saray Baltacılarından Tabanıyassı Mehmed Paşa ve Nevşehirli İbrahim Paşa, Osmanlı Devleti'nde üstün görevlerde bulunmuş olanlardandır.
 
BALTAOĞLU SÜLEYMAN BEY (XV.YY.)
Osmanlı Devleti'nin ilk donanma kumandanlanndandır.

II. Mehmed'in (Fatih) İstanbul'u fethi sırasında, dört yüz parçalık donanma ile Gelibolu'dan gelerek Boğaziçi'ne, bugünkü Baltalimanı denilen yere demirledi. 18 Nisan 1453'de Prens Adaları'nı (Kınalı, Burgaz, Heybeli ve Büyük Ada) aldı. İstanbul kıyılarını sararak Bizans'a yardımı engelledi; ancak yardım malzemeleri getiren Cenevizlilerle yaptığı savaşta yenilince düşman gemileri Halic'e girdi.

Sultan II. Mehmed'in (Fatih) bu yenilgiyi kıyıdan izlediğini, yenilgi üzerine atını denize sürdüğünü bazı kaynaklar yazmıştır. Önceki hizmetleri gözönüne alınarak sadece görevinden azledildi.

Baltalimanı, bu adı kaptan-ı deryalıkta iki yıl hizmet gören Baltaoğlu Süleyman Bey'den almıştır.
 
BALYOS
Balyos, genel olarak Venedik Cumhuriyeti'nin Osmanlı hükumetinde bulundurduğu elçiye verilen addır.

Balyos'un başka Hıristiyan devletlerinin elçileri ve hatta konsolosları için de kullanıldığı görülmüştür.

Aslı Latince olan Balyos, Doğu Roma İmparatorluğu'nda genç prenslerin öğretim ve eğitimine memur edilen kimselere de denmiştir . Balyos kelimesi Venediklilere de geçmiş. Ortaçağ'da Venedik ticaret kolonileri kurulurken bunların başına getirilen başkanlarına "Bailo" ve "Bailus" denilmiştir.

Venedik hükumeti, İstanbul'un fethinden sonra padişaha Bartolommeo Macello adında birisini göndermişti. Bu diplomat büyük gayretle bir ticaret antlaşması yapmıştır (18 Nisan 1454). Venediklilerin Osmanlı ülkesinde Balyos bulundurma hakkı bu antlaşma ile başlamıştır.
 
BARON FRANCOİS DE TOTT (1733-1793)
Topçu mühendisliği eğitimi gördü. Fransa'da yerleşmiş soylu bir Macar aile-sindendir. 1733 yılında Champagne'de doğdu. 1755'te Fransa elçisine tercüman olarak İstanbul'a geldi. 1767-1769 yıllarında Kırım Hanının 1769 yılında başlattığı saldırıda gözlemci olarak bulundu.

İstanbul'da Rus donanmasına karşı Boğaz'ı tahkim ile görevlendirildi (1770). Sonra Fransa'ya döndü. Yeniden İstanbul'a gelerek topçu ve mühendislik okullarının kurulmasında önemli çalışmalar yaptı (1775).

Sultan III. Mustafa'nın ölümünden sonra Fransa'ya döndü ve Fransız hükumeti tarafından Doğu Akdeniz limanlarının teftişiyle görevlendirildi. Bu görevi sırasında Dürzilerin tarihi üzerine araştırmalarda bulundu (1776). 1781'de tümgeneral oldu; Donai valiliğinde bulundu (1787).

1790'da Macaristan'a döndü ve 1793'te öldü
 
BARUTHANE-İ AMİRE
Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılmasından önce ordu ve donanma ihtiyacı için barut hazırlanan yerlere verilan ad.

Baruthane'nin ilki, II. Bayezid tarafından Kağıthane'de yaptırılmıştır. XVII. yüzyılda İstanbul'da, Et Meydanı'nda (Aksaray'da), Unkapanı'nda Ayasofya'da Cebehane içinde, Şehremini ve Tophane'de altı baruthane ile Tersane'de bir baruthane kulesi, Selanik, Belgrad, Bağdat, Mısır, Bor'da da baruthanelerin bulunduğu bilinmektedir.
Saraylardaki cücelerin amirlerine verilen addır.

Zarif ve nüktedan olanlardan padişahlara muhasiplik edenler de olmuştur. Başbakanlık Arşivi'nde II. Mustafa'ya ait dosyadaki 8911 numaralı belgeye göre, bu padişah zamanında; Has Oda'da bir, hazine koğuşunda bir baş olmak üzere üç, seferli koğuşunda da bir "başcüce" vardı.
BAŞIBOZUK

Savaş sırasında orduya gönüllü olarak katılanlara verilen addır.

Bunlar düzenli ordunun asıl kuvveti ile karıştırılmaz, süvari veya piyade olarak katıldıklarına göre, ayrı silah ve teçhizat ile ayrı kumandanlar idaresinde olarak teşkil edilen kıtalar halinde ve yardımcı asker suretinde görev yaptırılırdı. 1854 Osmanlı-Rus savaşı sıralarında disiplinli bir hale getirilmelerine çalışıldı ve bu iş ile özellikle Fransız generali Joussouf ile İngiliz generali Biston görevlendirildi ise de bir sonuç alınamadı.

Başıbozukların düzensizliği özellikle 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nda kendini göstermiş ve bu usul o zamandan sonra bütünüyle terkedilmiştir.

Eskiden taşradan İstanbul'a gelip, yersiz-yurtsuz dolaşanlara da başıbozuk denilirdi. Sonraları, askeri sınıfa dahil olmayan bütün sivil halka başıbozuk denilmiştir.
BAŞKOMUTANLIK MEYDAN SAVAŞI (30 Ağustos 1922)

Türk milletinin gücünü dünyaya ispatlayan ve Başkomutan Mustafa Kemal Paşa'nın idare ettiği savaş.

Hazırlık dönemi olan 10 aylık süre içinde Türk milleti, bütün varlığını ortaya koyarak ordusuna destek olmuştur.

Batı Cephesi Komutanlığı'nın bu saldırı için yaptığı hazırlığa göre asıl saldırı birliğini oluşturan I. Ordu, 1. ve 4. Kolordular (Her kolordu 4 tümenli) 5. Süvari Kolordusu (üç tümenli) ve bağımsız 6. Piyade Tümeni'nden kurulu olarak, Akarçay batısından kuvvet çoğunluğu Kalecik Sivrisi-Çiğiltepe arasında olmak üzere Afyon-Toklu Sivrisi hattına hücum edecek ve düşmanın İzmir ile olan bağlantısını kesecek, 5. Süvari Kolordusu, Çiğiltepe-Toklu Sivrisi arasından, düşmanı sarp bulduğu için boş bıraktığı, Ahır dağlarını aşarak, düşmanın batı bölümü ve arkasını saracak, düşman ihtiyat kuvvetlerinin cepheye yardım etmelerini engelleyecek ve İzmir yöresinden yeni bir kuvvetin cepheye müdahalesini önleyecek, 2. Ordu, 3 ve 6. Kolordulara bağlı beş piyade tümeni ve müstakil süvari tümeni ile kuzey Sakarya ve Afyon arasında, cephede bulunan Yunan kuvvetlerine saldırarak 1. Ordu karşısına kuvvet kaydırılmasına engel olacak, Eskişehir-Afyon bağlantısını kesecek ve Afyon'u kuzeyden kuşatacak. 2. Kolordu (üç tümenli) Sandıklı-Aksultan-Şuhut bölgesinde Cephe ihtiyatı olacak ve 1. Ordu Kumandanlığı emrine hazır bulunacak. Kocaeli ve Menderes Grupları, karşılarındaki Yunan kuvvetlerini tesbit edeceklerdi. Yunan Ordusu, Gemlik Körfezi'nden başlayarak Menderes Vadisi kuzey yamaçlarını takiple Ege Denizi'ne dayanan genel hat ve gerisinde stratejik savunma için hazırlanmıştı.

İngilizlerin devamlı desteği sayesinde, Yunan ordusunda cephane durumu çok elverişliydi. Buna karşılık Türk ordusu cephanesini idareli kullanmak zorundaydı.

Saldırıyı yakından izleyen Başkomutan, Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Reisi ve Batı Cephesi Komutanı, 26 Ağustos 1922 sabahı günün doğusuyla birlikte 1. Ordu'nun gözetleme yerinin bulunduğu Kocatepe'de hazır bulunuyorlardı. Saldırı Türk topçusunun ateşiyle saat 4.30'da başladı. Bu etkili ateş eşliğinde piyade birliklerimiz cephe boyunca ilerleyerek bir saat içerisinde düşman mevzilerine girmeyi başarmışlardı. Kocaeli Grubu ve Menderes bölgesindeki Türk birlikleri kendilerine verilmiş olan görevi başarıyla yerine getirdiler.

27 Ağustos 1922 günü Türk birliklerinin saldırıları daha da gelişti. Kilit noktaları özelliğinde olan Erkmentepe'nin alınması, düşmanın dağılarak çekilmesini sağladı. İki günlük savaş sonunda bozguna uğratılan düşman, beş tümen kadardı.

28 Ağustos 1922 günü 1. Ordu Çalköy üzerinden Dumlupınar'a girmek isteyen 5. Yunan tümenini yakaladı ve güneyden Dumlupınar yolunu kapattı. Bu harekatta düşmanın beş tümenini Dumlupınar ve Kütahya istikametlerinde çekilmeleri önlenmişti. Çok sarp olan Murad Dağı kuzeyinde bulunan Kızıltaş Deresi hariç düşman birlikleri her yönden sarılmış bulunuyordu.

30 Ağustos 1922 günü yapılan harekatta kesin sonuca süratle ulaşabilmek için Başkomutan, bütün topçuların mümkün olduğu kadar yakından ateş etmelerini emretti. Düşman, ateş çemberinin ve ümitsizliğin yarattığı şaşkınlıkla, her yöne başvuruyor, her yönden ateşle karşılanıyordu.

30 Ağustos 1922 günü düşmanın beş tümeninin yok edilmesi, bir kısmının esir alınmasını sağlayan Dumlupınar Meydan Savaşı'nı Başkomutan Mustafa Kemal Paşa bizzat ve çok yakından sevk ve idare ettiğinden bu savaş tarihe 30 Ağustos Başkomutanlık Meydan Savaşı olarak geçmiştir. Türk ordusu, bu savaş ile Dünya Savaş tarihinde en başarlı örneklerinden birini vermiş, Türk milletinin gücünün büyüklüğünü bir kere daha ortaya koymuştur.
BAŞTARDA

Buharlı gemilerin icadından önce Osmanlıların kullandıkları savaş gemilerinden birinin adı.

Bastarda, bir cins küçük gemi, kadırganın küçüğüdür.

Yelkenle ve kürekle hareket eden gemilerde oturak "birim"di. Oturak sayısı çoğaldıkça gemilerin adı da değişiyordu. İşte bunlardan 26-36 oturaklı gemilere baştarda denilirdi. Bu gemilerin büyüklük itibariyle birbirinden farklı olmak üzere birkaç çeşidi vardı.

En büyüğü olan 36 oturaklısı "paşa bastardası" adını alıyordu. Bu gemilerin uzunlukları 210'dan 216 Osmanlı kademidir (yarım arşın uzunluğunda bir ölçü olup, 34 cm).

Bastardaların kadırgalarda olduğu gibi baş taraflarına üçer top konulduktan başka çıkmaları üzerine de dörder beşer top yerleştirilirdi. Paşa gemisi olduğuna işaret olmak üzere kıç kamaraları üzerinde üçer fener yakılırdı.

Paşa baştardasına 84'ü gemici ve topçu, 216'sı savaşçı ve 500'ü de kürekçi olmak üzere 800 mürettebat bulunurdu.

Orta baştardada, 26 oturak olup, uzunluğu 171 kademdir. Bir çeşit daha baştarda vardır ki, buna "hünkar gemisi" adı verilir. Bunda da alamet olarak üç fener yakılırdı.

Bir baştarda, 6 mavna, 40 da kadırga bir donanmayı teşkil ediyordu.
BATI CEPHESİ


Türk Kurtuluş, Savaşı'nda Eşme-Ulubey'den başlayarak Afyon, Eskişehir, Bilecik hattıyla İznik'e kadar uzanan alan.

Türk milletinin başarılı direnişi karşısında istedikleri barış şartlarını kabul ettiremeyen galip devletler, Milne hattını tutan Yunan kuvvetlerinin Anadolu'yu işgal etmesine karar verdiler (17 Mayıs 1920).

Bursa-Uşak hattından saldırıya geçen (22 Haziran 1920) Yunan kuvvetlerinin 1. kolordusu Türklerin İzmir-Doğu ve Güney cephelerine saldırarak Uşak doğrultusunda ilerleyecekti, İzmir kolordusu ise, İzmir-Kuzey cephesine saldırarak, Bursa istikametine ilerleyip Uşak-Bursa bölgesini ele geçirecekti. Bu tarihte Batı cephesi, belli bir askeri düzen içinde olmadığı gibi düşmana karşı koyan sivil birliklerin başında bulunanlar bölgesel bağımsızlık çabası içinde idiler. Ayrıca bölgedeki kuvvetlerin sağlam bir savunma planları da yoktu. Bu olumsuz şartlar, düşmanın kısa zamanda büyük arazi ve başarı kazanmasına sebep oldu.

Hızla gelişen Yunan saldırısı karşısında çabuk ve köklü tedbirler alınması gerekiyordu. İlk iş olarak Batı Anadolu'daki bütün kuvvetlerin tek komuta altında birleştirilmesi meselesi, hükumetin bir kararıyla halledildi (24-25 Haziran 1920). Cephe Komutanlığı'na Ali Fuat Cebesoy getirildi. Bu arada ileri harekatına devam eden Yunan kuvvetleri, Nazilli'yi (3 Temmuz 1920), Bursa'yı (8 Temmuz 1920), Uşak’ı (29 Ağustos 1920) işgal etmişlerdi. Yunan harekatı hakkında TBMM'de bir önergeyi cevaplandıran Mustafa Kemal Paşa "Kuvvet yetersizliği sebebiyle, Yunanlıları bir süre için gerilla muharebeleri ile oyalamak gerektiğini ve bu yolda harekata girişildiğini" belirterek Avrupa devletleri tarafından silahlandırılmış ve donatılmış bulunan düzenli Yunan tümenlerine sadece gönüllü kuvvetlerle karşı koymanın güçlüğü üzerinde durmuş ve "düzenli bir milli ordu kurulması, bunun için, belirli doğumluların silah altına alınması" meselesini Meclis'e kabul ettirmiştir.

Bu karardan sonra yeni Türk devletinin düzenli ordusunun kurulması çalışması başlamıştır. Bu arada Kuva-yı Milliye'nin ordu kadroları içine katılarak askeri disiplin altına girmesi için çaba harcanmıştır (9 Kasım 1920).

Bu sıralarda Bursa-Dumlupınar hattına çekilmiş bulunan Batı cephesi kuvvetleri, cephenin çok geniş olmasından, sevk ve idareyi kolaylaştırmak üzere Batı Cephesi ve Güney Cephesi olmak üzere ikiye bölündü. Batı Cephesi Komu-tanlığı'na Albay İsmet (İnönü) Bey, Güney Cephesi Komutanlığı'na da Albay Refet (Bele) Bey getirildiler. Milli Kuvvetler kendi bölgelerine isabet eden Batı ve Güney Cephesi'ne bağlandılar.

Bu arada iki önemli tepkiyle karşılaşıldı. İlk tepki Demirci Mehmed Efe'den gelmiştir. İstiklal Savaşı'nda yararlı hizmetler görmüş olan Demirci Efe, Güney Cephesi Komutanı'nın verdiği emirleri önceleri kabul etmiş gözükmüşse de, çevresinin özellikle Çerkez Ethem'in kışkırtmasıyla emir-komuta zincirine girmeyi reddetmiştir. Bu asi harekat 30 Aralık 1920 de bertaraf edilmiştir.

İkinci tepki Çerkez Ethem'den geldi. Çerkez Ethem, Batı Cephesi Komutanı'nın emirlerine karşı koyup bağımsız hareketlerini sürdürdü. Milli Ordu'nun kurulması yerine, Kuva-yı Milliye'nin birleşmesiyle bir ordu kurularak düşmanla mücadele fikrini TBMM'ye kadar yaymayı başardı. Bunun üzerine Çerkez Ethem'e karşı bütün birlikler harekete geçirildi (27 Aralık 1920). I. İnönü Muharebesi dolayısıyla bir süre ara verilen bu hareket asi kuvvetlerin tamamen yenilenmesiyle sona erdi (23 Ocak 1921).

Daha önce Batı ve Güney Komutanlıklarına ayrılan kuvvetler, gücün biraraya toplanması düşüncesiyle Güney Cephesi Komutanlığı kaldırılarak kuvvetleri Batı Cephesi Komutanlığı'na bağlandı (Haziran 1921). Böylece çok genişleyen Batı Cephesi'nde sevk ve idareyi kolaylaştırmak üzere, bu cephedeki kuvvetler dört gruba ayrıldı. Kuzey grubu (I. Grup) İnönü bölgesinde, Güney Grubu (II. Ve III. gruplar) büyük kısmıyla Kütahya bölgesinde küçük kısmıyla ise Afyon Karahisar kesiminde bulunacaktı.
BAYEZİD I. (YILDIRIM) (1360-1403)

Osmanlı hanedanından dördüncü padişahtır.

Babası I. Murad (Hüdavendigar) annesi Gülçiçek Hatun'dur.

Bayezid, şehzadeliğinde Germiyanoğlu Süleyman Şah'ın kızı Devlet Hatun ile evlenmiş (1381), çeyiz olarak Germiyanoğlu tarafından Osmanlılara Simav, Tavşanlı, Emet gibi yerler verilmiş, Sultanönü ile bu yerlerin idaresi Bayezid'e bırakılmıştır.

Kardeşi Savcı Bey'in Bizans İmparatoru İoannes’in oğlu Andronikos'un yardımını sağlayarak babasına karşı ayaklanmasını (1385) bastırma hareketinde Bayezid'in büyük hizmetleri görülmüştür.

I.Murad'ın 1386'da Karamanoğlu Ali Bey'e karşı açtığı seferde sürati ve yiğitliği dolayısıyla da "Yıldırım" lakabı ile anılmıştır. 1389'da Haçlı ordularıyla yapılan ve zaferle sonuçlanan Kosova Meydan Savaşı'nda Yıldırım Bayezid, sağ kanaddaki Rumeli askerlerinin başında kahramanca savaşmıştır.

I.Murad'ın savaş meydanında şehit edilmesi üzerine hükümdarlığa getirilen I. Bayezid, kardeşi Yakub Çelebi'yi devlet erkanının kararıyla boğdurmuş; fakat Yakub Bey'in öldürülmesi olayı, Karamanoğlu'nun da kışkırtması ile Kosova Meydan Savaşı'na kuvvet sağlayan Candar, Germiyan, Saruhan, Menteşe, Aydın ve Hamideli beylerinin Yıldırım Bayezid'in emirlerine karşı gelmelerine sebeb olmuştur. Bu durum üzerine Yıldırım Bayezid, önce Rumeli'yi güvenlik altına almış, Sırpları kendisine bağımlı kılan bir anlaşma yapmıştır. Ayrıca, Sırp kralı Stefan'ın kız kardeşi Maria Despina ile evlenmiş, böylece de Sırplarla dostluğu kuvvetlendirmiştir.

Venediklilerle ticaretlerini himaye suretiyle anlaşmış, sonra Bizans'taki taht çekişmelerini isteğine göre ayarlamıştır. Yıldırım Bayezid İmparator İoan-nes'in fesat çıkardığı için hapsedilmiş bulunan oğlu Andronikos ile onun oğlu İoannes'in kendisine başvurmaları üzerine bir miktar askerle İstanbul üzerine yürümüştür. İmparator İoannes'i ve saltanat ortağı Manuel'i tahttan indirip hapse attırmış ve hapis bulunan prensi imparator ilan ettirerek kendilerinden vergi almağa başlamıştır. Kısa bir süre sonra eski imparator ile ortağı hapisten kaçarak Bayezid'e sığınmış; vergiden başka bir miktar askerle kendisine yardımda bulunmayı kabul ettiklerine dair bir antlaşma imzalamışlardır. Bu sebeple de Yıldırım Bayezid onların yeniden imparator olmalarını sağlamıştır. Andronikos'a ve oğluna da Bizans ülkesinden Silivri, Ereğli, Selanik gibi bazı yerlerin hakimiyetini verdirmiştir (1390).

Daha sonra Karamanoğlu'ndan gizli Anadolu'ya geçerek, Batı beylikleri üzerine yürümüştür. Bu sefere Bizans İmparatoru İoannes'in oğlu II. Manuel ve Sırp kralı da kuvvetleriyle birlikte katılmışlardır. İlk olarak Aydınoğlu Umur Bey'in nüfuzu altına girdiği halde sonradan Bizans'a bağlanmış olan Alaşehir, II. Manuel'in yardımıyla Rum tekfurundan alınmıştır (1390). Bu arada Aydınoğlu İsa Bey, Bayezid'e bağlandığından ölünceye kadar yalnız Tire kendisine bırakılmak üzere, Aydıneli ue Osmanlı ülkesine katılmıştır. Bu tarihlerde Yıldırım Bayezid, İsa Bey'in kızı Hafsa Hatun ile evlenmiştir. Saruhanoğulları, karşı koymadan memleketlerini Bayezide bırakmışlar; sonra da Germiyanoğlu II. Yakub Bey üzerine yürümüştür. Menteşe ve Hamid beylikleri de -Antalya dahil- Osmanlı idaresine alınmış ve Kütahya merkez olmak üzere, Anadolu Beylerbeyliği kurularak teşkilatın başına Kara Timurtaş Paşa geçirilmiştir.

Aynı yılın sonbaharında Yakub Bey büyük kuvvetlerle Konya üzerine yürümüş, eniştesi ve Karaman Bey’i Alaeddin Ali Bey ona karşı koyamayarak Taşeli taraflarına çekilmiş, Konya kuşatılmıştır. Karamanoğlu Alaeddin Bey, Sivas hükümdarı Kadı Burhaneddin ile Kastamonu emiri Candaroğlu II. Süleyman Paşa'dan yardım istemiş beklediği yardımı göremeyince de barış istemek zorunda kalmıştır. Böylece, Beyşehir ve Akşehir yöresi Osmanlılara bırakılarak Çarşamba nehri iki taraf arasında sınır kabul edilmiş ve bir anlaşma yapılmıştır (1391).

Yıldırım Bayezid'in Anadolu'daki bu uğraşmalarından faydalanmak isteyen Bizans İmparatoru İoannes, İstanbul surlarını onartmaya kalkmışsa da Yıldırım'ın sert ihtarı üzerine yaptıklarını yıktırmış, daha sonra da ölmüştür. II. Manuel ise babasının ölümü üzerine gizlice İstanbul'a gitmiştir (1391).

Manuel'in bir olup-bitti halinde imparatorluk tahtına geçmesini kabul etmeyen Yıldırım Bayezid, İstanbul'un kuşatılmasına karar vermiştir. Osmanlıların vezir-i azam Candarlı Ali Paşa idaresindeki kuvvetleri İstanbul'u yedi ay kadar kuşatmıştır. Sonuçta imparator, kendisine teklif edilen şartları kabule mecbur kalmıştır. Bu şartlara göre her yıl Osmanlılara verilen verginin miktarı artırılacak, İstanbul'da bir Türk mahallesi ile bir cami yaptırılacak, bir de kadı bulundurulacaktı.

Yıldırım Bayezid, Karamanoğlu ile bir antlaşma yapmış olan Kastamonu emiri üzerine yürümüş, yapılan savaşta Candaroğlu II. Süleyman Paşa yenilmiş ve öldürülmüş; arazisi de Osmanlılara geçmiştir (1392). II. Süleyman Paşa'nın kardeşi Sinop valisi İsfendiyar Bey, Yıldırım'a bağlılık gösterdiğinden

endisine dokunulmamıştır. Sivas emiri Kadı Burhaneddin Ahmed'le Çorum civarında yapılan savaşta Osmanlılann öncü kuvvetleri bozguna uğramış ve Şehzade Ertuğrul ölmüştür. Bundan cesaretlenen Kadı Burhaneddin, Osmanlı arazisine saldırmış, bu sırada Macar kralı Sigismond ile Eflak Beyi Mircea birleşerek Bulgaristan işlerine karışmışlar (1392) ve Niğbolu'yu ele geçirmişlerdir. Yıldırım Bayezid, Kadı Burhaneddin meselesini sonraya bırakarak Rumeli'ye geçti. Osmanlı ordusu karşısında Sigismond ve Mircea'nın birlikleri geri çekilmeye mecbur kaldılar.

Kadı Burhaneddin'e bağlı oldukları halde onun sürekli tazyiklerinden bıkarak 1393 başlarında kendisinden yüz çeviren Amasya, Osmancık ve Maden çevresindeki beyler Osmanlı himayesine girmişlerdir. Bu sırada Amasya'yı kuşatan Kadı Burhaneddin, Yıldırım Bayezid kuvvetlerinin geldiğini öğrenince geri çekilmiştir.

Venedik Senatosu 1393 Nisanında Macarlarla birleşerek Osmanlılar üzerine yürüme kararını almıştı. Bulgar kralı Şişman'ın Macarlarla gizli anlaşmalara giriştiği duyulunca Şehzade Süleyman Çelebi meselenin halline memur edilmiş, sonuçta Bulgarların başşehri olan Tırnova alınmıştır. Savaşta kral Şişman ölmüş oğlu Aleksandr Müslüman olarak Bayezid'e katılmıştır (1393).

Bu arada Osmanlı tehlikesinin varlığını anlayan Macar kiralı Sigismond, Papa'ya bir Haçlı seferi için. ısrar ediyor; Bizans imparatoru II. Manuel de Osmanlı baskısının arttığından yakınarak Hıristiyan devletlerinden yardım istiyordu. Papa IV. Bonifacius, 1394 Haziranı'nda Osmanlılara karşı bir Haçlı seferi düzenlenmesini emretmiş ve Niğbolu Savaşı'nın hazırlıkları da bu suretle başlamıştır.

Doğuda İran'ı nüuzu altına aldıktan sonra Azerbaycan'ı ve Irak'ı işgal eden Timur, Anadolu ve Suriye için de tehlike olmaya başlamıştı. Bağdat hakimi Ahmed Celayir ile Karakoyunlu Türkmen aşireti reisi Kara Yusuf'un Memluk hükümdarı Berkuk'a sığınmaları (1393), Mısır sultanını Yıldırım Bayezid'den ve Sivas emirinden yardım istemeğe mecbur etmişti. 1394 başlarında Timur'un Kars yolu ile Azerbaycan'a geçmesi, Sivas emiri Kadı Burhaneddin'i de Sultan Berkuk'a ve Yıldırım Bayezid'e elçiler göndererek yardım istemek zorunda bırakmıştır. Yıldırım Bayezid ile Berkuk arasındaki güven tam olmakla beraber Sivas emirine karşı olan durum böyle değildi; ancak tehlikenin büyüklüğü karşısında her üçü de anlaşmak zorunda kaldılar. Berkuk, Altınordu hükümdarı Toktamış'ı da anlaşmaya çağırdı ve Ahmed Celayir'e kuvvetler vererek Bağdat'ı geri aldırdı.

Yıldırım Bayezid, imparator II. Manuel'in bazı hazırlıklara giriştiğini öğrenmiş, İstanbul'u tekrar denetimi altına aldıktan başka (1395) Selanik'le birlikte Kuzey Yunanistan'ı zaptedip Mora'ya kadar akıncılar göndermişti.

Bu sıralarda Timur, Yıldırım Bayezid'i müttefiklerinden ayırmaya çalışıyor ve yazdığı mektuplarda iyi niyet göstererek onu diğerlerinden üstün tuttuğunu ve büyük bir gazi ve mücahit saydığını, Berkuk'la Burhaneddin'in yakında hadlerini bildireceğini söylüyordu. Yıldırım Bayezid ise Mısır ile olan anlaşmasına dayanarak Batı'da başgösteren tehlikeyi karşılamaya girişti. Gelişen olaylar Batı Hıristiyanlığının Osmanlılar aleyhine, harekete geçtiğini gösteriyordu.

Yeni hazırlanan Haçlı ordusuna, Macarlar başta olmak üzere Fransızlar, Almanlar, Belçikalılar, Felemenkliler, İsviçreliler, İngilizler, İskoçyalılar, Lombardiyalılar, Rodos Şövalyeleri, Ulah, Leh, İspanyol ve Bohemya gönüllüleri katılmışlardı.

Yıldırım Bayezid, Niğbolu'da Haçlıları büyük bir yenilgiye uğrattı (25 Eylül 1396). Bu zafer Osmanlıların Rumeli'deki üstünlüğünü ve büyük bir güç kazanmalarını sağladı. Osmanlılar, Haçlıları teşvik eden Bizans imparatoruna karşı Anadoluhisarı'nı yaptırarak İstanbul'u kuşattılar (1397).

Yıldırım Bayezid, Bizans imparatorunu İstanbul'u teslime zorladı, ancak Fransızlardan yardım gören imparator, İstanbul halkının teslim olma arzularına rağmen, teklifi reddetti. Bu durum üzerine Yıldırım Bayezid, İstanbul'u üçüncü defa kuşattı. Venedik ve Cenevizliler de deniz yolu ile Bizans'ın yardımına koştular. Kuşatmadan kesin bir sonuç alınamadı. Bu sırada bir kısım Osmanlı kuvvetleri, Mora'ya girdiler; Koron ve Modon'a kadar ilerlediler. Argos alındı ve bu şehirlerin halkı Anadolu'ya yerleştirildiler.

Bu sırada Karamanoğlu Ali Bey Anadolu beylerbeyi Timurtaş Paşa'yı yenmiş ve esir etmişti. Bunu öğrenen Yıldırım Bayezid, süratle Anadolu'ya geçti. Konya Savaşı'nda Karamanoğlu'nu esir ederek Timurtaş Paşa'ya teslim etti. Karamanoğlu toprakları da Osmanlılara katıldı (1397).

Bayezid, bundan sonra Karadeniz kıyılarına doğru ilerleyerek Samsun ve havalisini Giresun'a kadar ele geçirdi (1398). Trabzon Rum İmparatorluğu’ndan haraç istedi (1398). Nihayet Sivas emiri Kadı Burhaneddin'in Akkoyunlu hükümdarı Kara Yülük Osman Bey tarafından öldürülmesi üzerine oğulları memleketi Osmanlılara bırakmayı kabul ettiklerinden Sivas, Tokat, Şarki Karahisar, Kayseri, Kırşehir ve Aksaray da Osmanlı idaresine geçti (1399). Bu suretle Orta Anadolu'ya sahip olan Yıldırım Bayezid, Bursa'ya dönüşünde İstanbul'u kesin olarak almak için hazırlıklara girişti. Ancak ileri sürdüğü şartların imparator tarafından aynen yerine getirilmesi ve egemenliğinin kabulü üzerine doğudaki olaylarla uğraşmayı daha uygun buldu.

Timur'un Hindistan fethiyle uğraşması ve Mısır'da da Sultan Berkuk'un ölümünden (1399) faydalanmak isteyen Yıldırım Bayezid, Malatya'yı Memluk-lerden aldı. Bu olay ile iki ülke arasındaki anlaşma artık ortadan kalkmış oluyordu. Yıldırım Bayezid bundan sonra Erzincan üzerine yürüdü. Erzincan emiri Mutahharten Azerbaycan'a gelmiş olan Timur'a sığındı.

Timur, Bağdat üzerine yürüyerek burasını ele geçirdi. Ahmed Celayir ile ona bağlı olan Kara Yusuf Bey de Osmanlı hükümdarı Yıldırım Bayezid'e sığındılar. Timur ile Yıldırım arasındaki anlaşmazlığın başlangıcı, sığınanların teslim edilip edilmemesi meselesidir. Diğer taraftan Yıldırım Bayezid'den kaçan Germiyan, Aydın, Menteşe, Saruhan, İsfendiyar beyleri ile Erzincan emiri de kendi çıkarları doğrultusunda Timur'u sürekli kışkırtıyorlardı. Timur, Gürcülere karşı kazandığı zaferden sonra - Osmanlı- Mısır anlaşmazlığından faydalanarak- Erzurum yolu ile Sivas üzerine yürüdü ve bu şehri yaktı-yıktı (Ağustos 1400). Malatya'yı da alarak Suriye'yi işgale girişti (1401). Sonra Bağdat'a, oradan da Tebriz'e geldi. Yıldırım Bayezid ise ordusuyla Kemah ve Erzincan'a gelerek Timur'un kendisine bıraktığı bu yerlerden Kemah'ı Mutahharten'in elinden aldı ve ailesini de rehine olarak Bursa'ya götürdü. Bu olay Yıldırım Bayezid ile Timur'un arasında aşırı gerginliğe sebep oldu. Karşılıklı ağır mektuplar birbirini izledi; artık savaş, kaçınılmaz bir hal aldı.

Sonunda Yıldınm Bayezid ile Timur, Ankara'da Çubuk Ovası'nda karşılaştılar. Osmanlı ordusundan bir kısım askerlerin, eski beylerinin bulunduğu Timur tarafına geçmeleri savaşın sonucu üzerinde büyük etki yaptı. Bayezid, sonuna kadar kahramanca savaştı; fakat üstün kuvvetler karşısında esir düştü (25 Temmuz 1402).

Timur, Yıldınm Bayezid'i yanına alarak ve kaçırılması için yapılan bir girişimden sonra onu, demir bir kafes içinde taşıtarak, Batı Anadolu'ya yürüdü. Kütahya'da uzunca bir süre kaldıktan sonra Denizli üzerinden Aydın iline geldi ve Tire'de kışladı. Bayezid hastalığı dolayısıyla Akşehir'de bırakılmıştı.

Timur, 2 Aralık 1402'de sahil İzmir'ine vararak burasını zaptetti; Foça ve Sakız'ı da haraca bağladı. Timur, her yeri yine eski beylerine, hatta bazılarının topraklannı daha da genişletmek suretiyle vererek Semerkand'a döndü. Hastalığı gittikçe artan Yıldırım Bayezid ise bu durumu gururuna bir türlü yediremediğinden Akşehir'de öldü (8 Mart 1403).

Timur, Yıldınm Bayezid için büyük bir defin töreni yaptırmış ve geçici olarak Akşehir'deki Şeyh Mahmud-i Hayranı türbesine koydurmuştur. Yıldırım Bayezid ile birlikte esir aldığı oğullanndan Mustafa Çelebi'yi yanında alıkoymuş, Musa Çelebi'ye de Bursa ve havalisini vererek babasının cenazesini Bursa'ya götürmesini istemiştir. Yıldınm Bayezid, kazandığı zaferlerden ve elde ettiği memleketlerden sağladığı ganimetlerle devlet hazinesini zenginleştirmiş ve ülkesinde cami, medrese, imaret, zaviye, han, kervansaray, köprü ve darüşşifa gibi birçok hayır müesseseleri meydana getirmiştir. Bunlardan Bursa, Kütahya ve Bolu'daki Ulucamilerle Edirne'deki Yıldınm Külliyesi başta gelir.

Son derece cesur, azim ve irade sahibi, nefsine güvenen değerli bir komutan ve büyük bir padişah olan Yıldınm Bayezid, memleket idaresinde müsbet ve realist bir politika takip etmiştir. İdaresine geçen toprakları için önceden verilmiş beratları kendi tuğrasıyla yenilemiştir. Böylece eskiden beri düzenlenmiş olan tahrir defterlerini, örfleri, mahalli kanunları esas tutarak reayanın yeni idareye kolaylıkla alışmasını sağlamıştır. Aynı zamanda Anadolu beyliklerindeki bütün vakıf müesseselerini vakfiyeleriyle beraber tanıdığı için fikir hayatı sarsıntıya uğramadan sürmüş ve hükümdarlığı sırasında adına bir takım dini ve ilmi eserler telif ve tercüme edilmiştir. O devirde "Kadiyü'l-kuzat" unvanı ile Başkadı olan Bursa kadısı Şemseddin Fenari'yi cemaatle namaz kılmayı terkettiğini ileri sürerek, mahkemede, padişahın şahitliğini kabul etmemiş olmasına rağmen, azletmemesi, hatta ona daha çok saygı göstermesi, buna karşılık hile yapanları diri diri yakmak istemesi, şahsiyetinin sağlamlığını belirtir. Emir Buhari'ye kızını vermesi ilim ve din adamlarına karşı gösterdiği saygı ve takdirin delilidir.

Yıldırım Bayezid küçük yaşlarından başlayarak ömrünün sonuna kadar savaştan savaşa koşmuş, her yana süratle yetişerek Doğu'da ve Batı'da devamlı zaferler kazanmıştır. Yıldınm Bayezid devrinde Osmanlı sınırları, Doğu'da Fırat'a, Batı'da Tuna'ya kadar genişlemiştir. Ancak Ankara Savaşı sonunda bir yandan Anadolu'nun siyasi birliği yıkılmış bir yandan da Yıldırım Bayezid'in oğulları arasındaki saltanat kavgaları memleketin huzurunu bozmuştur.

BAYEZİD II. (1447-1512)


Osmanlı hanedanından sekizinci padişah.

Babası Sultan Fatih Mehmed, annesi Gülbahar Hatun'dur.

Sarayda iyi bir eğitim görmüş, şehzadelik hayatını geçirdiği Amasya sancakbeyliğinde de birçok bilginler ve sanatkarlar arasında bilgisini geliştirmiştir.

Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'la yapılan Otlukbeli Savaşı'nda, Osmanlı ordusunun sağ kanadına komuta etmiştir.

Fatih Sultan Mehmed, kanunnamesine veraset hakkında bir kayıt koydurmamıştır. Bu sebeple Gebze'de öldüğü zaman (3 Mayıs 1481), Bayezid'den başka hayatta bulunan diğer oğlu Cem de Konya sancakbeyi bulunuyordu. Vezir-i azam Karamanlı Mehmed Paşa, Cem'in padişah olmasını istemekle beraber devlet büyüklerinin ve yeniçerilerin isteklerine uyarak Bayezid'e babasının ölümünü bildirip onu resmen tahta davet etmiştir. Diğer taraftan Cem'e de İstanbul'a gelmesi için gizlice haber göndermişti. Ancak Cem'e gönderilen haberci, yolda Anadolu beylerbeyi Sinan Paşa tarafından yakalanarak öldürülmüş, Mehmed Paşa'nın niyetini anlayan yeniçeriler de ayaklanıp onu öldürmüşlerdir. İstanbul'da başgösteren kargaşalığı yatıştırmak için Fatih'in sarayında rehin olarak bulunan Bayezid'in oğlu Korkut, babası Amasya'dan gelinceye kadar vekili sayılmış ve kendisine biat edilmiştir. Nihayet Bayezid İstanbul'a gelerek tahta çıkmış (20 Mayıs 1481), kendi lehine çalışmış olan İshak Paşa'yi da vezir-i azam yapmıştır.

Cem'in tahta çıkma girişimleri sonuç vermediği gibi Fatih kanunnamesi de padişaha, kardeşlerini öldürme hakkını veriyordu. Cem, Osmanlı tahtına geçebilmek için, Anadolu'da uyandırdığı sevgiye ve Karaman halkının yardımına güvenerek Bayezid'e karşı mücadeleye girişti. Bursa'yı ele geçirip burada adına hutbe okutmuş ve para bastırmıştır. Cem, Anadolu'nun kendisine bırakılmasını öne sürerek Bayezid ile anlaşmak istemiş, Bayezid, devletin bütünlüğüne zarar verecek olan bu teklifi kabul etmemiş ve Cem'in üzerine yürümüştür. Yenişehir civarındaki çarpışma Bayezid'in galibiyeti ile sonuçlanmış, Cem, Konya'ya kaçmış, orada da tutunamayarak Mısır Kölemen Sultanı Kayıtbay'a sığınmıştır (28 Haziran 1481). Böylece bir saltanat kavgası olan Bayezid-Cem ihtilali, yabancı çıkarlarının önem kazandığı siyasi mesele halini almıştır. Bu arada Karamanoğlu Kasım Bey durumdan faydalanarak beyliğini yeniden kurmak istemiş ve bu hususta Cem'le anlaşmıştır. Cem, bu anlaşma üzerine tekrar Anadolu'ya gelmişse de karşısında ordusu ile bizzat çıkan Bayezid'e yenilmiş ve kendisine yapılan Kudüs'te oturma ve Bayezid tarafından yollanacak bol para ile yaşama teklifini kabul etmeyerek Rodos şövalyelerine sığınmıştır (Temmuz 1482). Bayezid, her yıl vereceği para karşılığında Cem'in serbest bırakılmaması için şövalyeler ile anlaşmış; şövalyeler Cem'i Nice'e götürmüşlerdir. Bir çok memleket gezdirilen Cem, nihayet Papa VIII. İnnocentius'a teslim edilmiştir. Papa, Cem'i Osmanlılara karşı bir koz olarak kullanmak istemiş, Hıristiyanlığı kabulü şartıyla Bayezid'in yerine saltanata geçmesine yardım edileceğini vaadetmiştir. Ancak Cem, bu teklifleri kabul etmemiştir. Bu arada Fransa Kralı VIII. Charles, Haçlıların Kudüs Krallığı'nı diriltmek gayesiyle Osmanlı İmparatorluğu'na karşı düzenleyeceği seferde Cem'den faydalanmak istemiş ve onu Papa'nın elinden almıştır. Fakat Cem'in zehirlenerek ölmesi (Mart 1495) bu düşüncenin uygulanmasına imkan bırakmamıştır.

Bayezid, Cem'in ölümüne kadar büyük bir endişe içinde yaşamıştır. Cem'e karşı koymak üzere, vezir-i azam İshak Paşa'nın teşviki ile Otranto'dan geri çağırdığı Gedik Ahmed Paşa gibi ünlü bir devlet adamını bir müddet sonra Cem taraftarıdır diye öldürtmüş, Cem'in, Saray'da rehin olarak bulunan oğlu Oğuz Han'ı boğdurmuştur. Bundan başka, Rodos şövalyelerine yılda 45.000 duka vermiş, Papa'ya ve Fransa kralına kıymetli hediyeler göndermiştir.

Cem olayının daha başlangıcında, Gedik Ahmed Paşa'nın Otranto'dan geri çağrılmasıyla, Fatih döneminde girişilmiş olan İtalya seferinden vazgeçilmiş, İspanya hükümdarı Katolik Fernando ile karısı İsabella'nın hücumlarına karşı kendisinden yardım isteyen Gıranata'daki son Müslüman Beni Nasr Devleti'ne de, Kemal Reis'i yollamakla beraber, Papa'yı gücendirmemek düşüncesiyle yardım etmekten çekinmiştir.

Bayezid zamanı Osmanlı İmparatorluğu için durgun bir devredir. Böyle olmakla beraber, sınırların korunması ve Balkan Yarımadası'nın tamamen hakimiyet altına alınması yönünden önemli olan bazı savaşlardan da kaçınılmamıştır.

Bayezid, 1483'teki ilk seferinde Hersek'i ele geçirdikten sonra Boğdan üzerine yürümüş ve Tuna'nın kuzey ağzı üzerinde bulunan Kili Kalesi ile daha kuzeydeki Akkerman Kalesi'ni almıştır (1484). Böylece Besarabya sahilleri de Osmanlı ülkesine katıldığından Karadeniz'in batısındaki bütün sahiller ele geçirilerek Kırım'la karadan bağlantı sağlanmış ve Tuna sınırı emniyet altına alınmıştır.

Lehlilerin ve Macarların Bağdan'ı ele geçirmek için giriştikleri hareketler (1498) bir sonuç vermemiş, bilakis Malkoçoğlu Bali Bey'in akıncıları Polonya içlerine kadar giderek Varşova'yı tahrib etmişlerdir. Böylece Boğdan kesin olarak Osmanlı hakimiyeti altına alınmıştır.

Mısır Kölemen Devleti ile yapılan savaşlar Bayezid devrinin en önemli olaylarını teşkil eder. Hindistan'daki Behmeni hükümdarı II. Mahmud'un Baye-zid'e gönderdiği hediyelerin Cidde valisi tarafından alınarak Kölemen hükümdarı Kayıtbay'a gönderilmesi, Fatih'in ölümüyle tavsamış olan Osmanlı- Kölemen anlaşmazlığını, yeniden ortaya çıkarmıştır. Bu hediyeler sonradan Bayezid'e gönderilmiş ancak savaşın önüne geçilememiştir. Çünkü Kayıtbay, Cem'i bir hükümdar gibi karşılamış, ona her türlü yardımı sağlamış ve Karamanoğlu Kasım Bey'in eski beyliğini ele geçirme isteğine taraftar olmuştu. Bundan başka Adana-Tarsus bölgesindeki Ramazanoğullan Beyliği'nin iç işlerine karışmış, bu yüzden Ramazanoglu Mahmud Bey, Bayezid'e sığınarak ülkesini Osmanlılara bıraktığını bildirmiş ve Kölemenlere karşı yardım istemiştir. Böylece başlayan Osmanlı- Mısır savaşları altı yıl sürmüş (1485-1491), kesin bir sonuç elde edilememiştir. Tunus Beyi'nin arabuluculuğu ile İstanbul'da varılan anlaşmaya göre Ramazanoğulları ülkesi Osmanlılarda kalmış, yalnız Haremeyn evkafından olan Çukurova'deki 3 kasaba Kölemenlere verilmiştir.

Fatih döneminde yapılan Osmanlı-Venedik savaşları Osmanlıların lehine sonuçlanmış ve Venediklilerin elinde yalnız Mora'da İnebahtı ile Modon ve Koron kaleleri kalmıştır.

Venediklilerin Karadağlılara saldırmaları üzerine savaş başlamış; Bayezid'in komutasındaki Osmanlı ordusu Mora üzerine yürürken (1499) denizden de ablukaya girişilmiş ve Bosna sancakbeyi İskender Paşa'ya Venedik taraflarına akın etmesi emrolunmuştur. 4 yıl süren bu savaş esnasında (1489-1502) İnebahtı, Modon, Koron ve Draç kaleleri alınmış, Venediklilerin yardımına koşan Papalık, Fransa ve İspanya donanmaları da bir başarı sağlayamayınca Venedik Devleti barış istemek zorunda kalmış ve bundan sonra Mora'da, Arnavutluk'ta ve Bosna'da hiçbir iddiada bulunmamak şartıyla barış imzalanmıştır (Ocak 1502).

Bu sırada Doğu'da Safevi tehlikesi başgöstermiştir. Şii-Safevi Devleti'nin kurucusu olan Şah İsmail, Şiiliği siyasetine alet etmiş ve bu yolda yürüyerek Anadolu'yu Sünni Osmanlı padişahının elinden almayı düşünmüştür. İsmail'in Anadolu'daki tahriklerini gören Trabzon sancakbeyi Şehzade Selim, padişaha tehlikenin büyüklüğünü bildirince Şiilerden bir bölümü yeni alınmış olan Modon ve Koron şehirlerine sürülmüş, kalanların da İran'a göçmeleri yasak edilmiştir. Bu durum karşısında İsmail, Bayezid'e elçi göndererek kendi taraftarlarının göçlerine mani olunmamasını istemiş, bu arzusu reddedilmiştir. Bununla beraber Bayezid'in Safevi tehlikesini kavramadığı ve kendisine "Pederim" diye hitabeden Şah İsmail'in iltifatlarına aldanarak hareketsiz kaldığı görülmektedir.

Şah İsmail, Dulkadiroğlu Alaüddevle üzerine yürümek için ordusuyla Osmanlı topraklarından geçerken (1507) Bayezid, bu olaya seyirci kalmış, yalnız sınırı korumak için Ankara'ya asker göndermekle yetinmiştir. Fakat Anadolu'daki Şiiler gün geçtikçe düşmanca hareketlerini arttırmışlar, kendisine Şahkulu unvanını veren Karabıyıkoğlu adındaki bir Şii halifenin başkanlığı altında çeteler kurarak ayaklanmışlardır. Bu çeteler, Antalya sancakbeyi Şehzade Korkut'u bile soymuşlardır. Şahkulu, Anadolu beylerbeyi Karagöz Ahmed Paşa’yı yenerek öldürdüğü gibi Kütahya'yı da ele geçirip yakmış ve vezir-i azam Hadım Ali Paşa'nın, Amasya'da bulunan Şehzade Ahmed kuvvetleriyle desteklenen ordusu bu ayaklanmayı güçlükle bastırabilmiştir. Yapılan savaşta vezir-i azam ve Şahkulu ölmüşler, başsız kalan Şiiler de dağınık bir halde İran'a çekilmişlerdir (1511).

Bununla beraber Bayezid'in Safeviler meselesini politika yolu ile çözmek istediği ve Maveraünnehir Osmanlı hükümdarı Şibak Han'ı teşvik ederek Şah İsmail'i iki ateş arasında bırakmak istediği bilinmektedir.

Bayezid, ihtiyarlığında yalnızlığı, ibadetle uğraşmayı her şeyin üstünde tutmuş, devlet idaresini vezirlerine bırakmıştır. Bu sebepledir ki, oğulları arasında saltanatı ele geçirmek için hareketler başlamıştır. Bayezid'in dört oğlundan Ahmed Amasya'da, Selim Trabzon'da, Korkut Antalya'da, Şehinşah ise Cem'in yerine Karaman'da sancakbeyi idiler. Korkut, İstanbul'a daha yakın bulunan babasının ölümünde kardeşlerinden önce yetişerek tahtı ele geçirmek gayesiyle Saruhan'a naklini istemiş, isteği yerine getirilmeyince Mısır'a kaçmış, fakat bir müddet sonra yine Antalya'ya dönmüştür (1509). Bayezid, en büyük oğlu olan Ahmed'i diğer oğullarına tercih etmekte idi. Vezir-i azam Hadım Ali Paşa da padişahı bu tercihinde destekliyordu; hatta şehzade Ahmed'e teveccühünü sağlamak için Şahkulu üzerine yürünürken onu komutan tayin ettirmiştir. Fakat bu savaşta şehzade Ahmed cesaretsizliği ve beceriksizliği yüzünden bir başarı sağlayamamıştır. Buna karşılık, Şii tehlikesini sezen ve ona şiddetle karşı konulmasını isteyen Selim'in taraftarları gittikçe çoğalmıştır. Şehzade Selim, İstanbul'a yakın bulunmak için oğlu Süleyman'a (Kanuni) Bolu sancakbeyliğini sağlamışsa da Ahmed'in itirazı üzerine Süleyman derhal Kefe sancakbeyliğine nakledilmiştir. Bu durum karşısında Selim, topladığı askerlerle Kefe'ye, oğlunun yanına gitmiş (1510), Kırım hanı bulunan kayınpederi Mengli Giray'ın da yardımıyla Balkanlar'a inmiş (1511) ye Trabzon Sancağı 'nın kendisine az geldiğini ileri sürerek Rumeli'de de bir sancak verilmesini istemiştir.

Selim, Edirne üzerine yürürken Bayezid, kendisi hayatta iken şehzadelerden hiçbirini veliaht yapmayacağını ve Semendre Sancağı'nın Selim'e verildiğini bildirmek zorunda kalmış, bunun üzerine Selim Semendre'ye çekilmiştir. Fakat Bayezid, şehzade Ahmed'i Şahkulu isyanında komutan tayin edince Anadolu askerinin meşguliyetinden de faydalanmak isteyen Selim, yeniden İstanbul üzerine yürümüştür. Şehzade Selim, Çorlu civarında Bayezid'in kuvvetlerine yenilerek Kırım'a kaçmıştır. Selim'in bu yenilgisi üzerine saltanatı Ahmed'e bırakmakta bir engel kalmadığını düşünen Bayezid, onu İstanbul'a çağırmış, fakat yeniçeriler Selim'den başkasını istemediklerini bildirerek ayaklanınca Maltepe'ye kadar gelmiş olan Ahmed, Amasya'ya dönmek zorunda kalmıştır. Durumundan faydalanarak saltanatı ele geçirmek ümidi ile İstanbul'a gelmiş olan Korkut da, hayatına dokunmayacaklarına söz veren yeniçerilere sığınmaktan başka birşey yapamamıştır. Böylece kardeşleri arasındaki saltanat çekişmesi, yeniçerilere dayanan Selim'in lehine sonuçlanmış, Selim de İstanbul'a gelerek saltanatı kendisine bırakmak zorunda kalan babasının yerine Osmanlı tahtına geçmiştir (25 Nisan 1512).

Bayezid, bundan bir ay sonra Dimetoka'ya giderken yolda ölmüş ve cenazesi İstanbul'a getirilerek kendi adını taşıyan camiin yanında oğlu tarafından yaptırılan türbeye gömülmüştür.

Bayezid, alim ve şair Osmanlı padişahlarından biridir. Felsefe ve din ilimleriyle uğraşmış, şiirde "Adli" mahlasını kullanmıştır. Şiirlerinin bir bölümünü ihtiva eden divanı basılmıştır (İstanbul, 1890). Devrinin birçok alimlerini yanına toplamış, birçok alim ye şaire maaş bağlamıştır. Bayezid'in saltanatında İstanbul, İslam aleminin ilim merkezi haline gelmiştir. İbn-i Kemal ve İdris-i Bitlisi gibi alimler tarihlerini onun adına yazmışlardır.

Bayezid, geniş düşünceli ve serbest fikirli olmadığından, mutaassıp ulemanın etkisiyle Tokatlı Molla Lutfi gibi devrinin en seçkin bir fikir adamını itikatsızlıkla itham ettirerek öldürtmüştür. Bu tutum, Fatih devrinde başlamış olan Batı sanat ve kültürü ile münasebetlere son vermiştir.

Bayezid, hattatlığa da merak sarmış ve Şeyh Hamdullah gibi ünlü bir hattattan dersler almıştır.

Bayezid saltanatının son yıllarındaki sakin hali ve dine karşı gösterdiği bağlılık yüzünden “Bayezid-i Veli" diye anılmağa başlanmıştır.

İstanbul'da kendi adını taşıyan cami (yapılış tarihi: 1501- 1505) ile imaret, medrese ve kervansaraydan başka Edirne'de Tunca kenarında cami, imaret, okul, medrese ve bir akıl hastanesi; Amasya'da da cami, okul, medrese ve zaviyeler yaptırmıştır.

Zamanında Yeniçeri Ocağı genişletilerek Ağa bölükleri (61 bölük) kurulmuş, donanmaya gereken ehemmiyet verilerek ilk Osmanlı kalyonu inşa edilmiştir. Timar teşkilatında da değişiklik yapılarak yıllık 5000 akçe dirliği olan bir timarlı sipahinin 1 silahlı süvari (cebelü) ile harbe katılması yerine, 3000 akçe karşılığında 1 silahlı süvari vermesi usulü konmuştur.

BAYEZİD PAŞA (?-1421)

Osmanlı vezir ve komutanı. Yıldırım Bayezid'in en güvendiği komutanı olan Bayezid Paşa, Ankara Savaşı (1402)'nda Yıldırım yenilerek Timur'a esir düşünce, Sultan Çelebi Mehmed'i büyük güçlüklerle kurtarmış ve Amasya Kalesi'ne götürmüştür.

Sultan Çelebi Mehmed padişah olunca, Bayezid Paşa'yı vezirliğe getirmiş, devletin en önemli işlerini ona gördürmüştür. Bayezid Paşa, Karamanoğulları ve İzmiroğlu Cüneyd Bey ile yapılan savaşlarda büyük başarı göstermiştir. Şeyh Bedreddin-i Simavi Vakası'nda, Şeyh'in en önemli müridlerinden Börklüce Mustafa'yı Karaburun'da, Torlak Kemal'i de Manisa'da bozguna uğratmıştır.

Sultan Çelebi Mehmed'in ölümünden sonra tahta çıkan II. Murad da Bayezid Paşa'ya saygı ve güven göstererek 1421'de Düzmece Mustafa Vakası'nı bastırması için Selanik'e göndermiştir. Bayezid Paşa, Edirne yakınlarındaki Sazlıdere'de Düzmece Mustafa'nın ordusuyla çarpışmış ve esir düşmüştür. Düzmece Mustafa, Bayezid Paşa'yı Aydınoğlu Cüneyd Bey'e teslim etmiş, o da Paşa'yı öldürtmüştür.

BAYRAKTAR

Yeniçeri birliklerinin bayraklarını taşımakla görevli subay.

Bayraktara Bayrakçı ve Alemdar da denilmiştir. Yeniçeri Ocağı'nı teşkil eden yaya, sekban ve ağa bölüklerinin veya ortaların herbirinde bir bayraktar bulunur ve derece sırasına göre bayraktar, ortaların subayları arasında beşinci gelirdi. Yeniçeri Ağası'nın maiyetini teşkil eden ve Ağa Gediklileri denilen 19 kişilik maiyetin içinde de ocağın en büyük bayrağını taşımakla görevli bir Baş Bayraktar vardı. Diğer Kapıkulu ocaklarının herbirinde de bir bayraktar bulunurdu. Yeniçeri ortalarında birliğin en kıdemlisi olan Başeski ve subay derecesinde tutulan kişiler de bayrak taşıma işinde bayraktarın yardımcısı idiler.

Yeniçeri Ocağı'nda İmam-ı Azam Bayrağı, Ağa Sancağı, Alay Bayrağı, Kethüda Bayrağı ve Çatal bayrakları vardı. Seferde İmam-ı Azam bayrağı Yeniçeri Ocağı Ağası'nın çadırının önüne dikilir, bölük ve ortaların bayrakları da kendi komutanlarının çadırları önüne konurdu.

Yeniçerilerden biri meydan dayağıyla cezalandırılırken, törende vekilharç ile birlikte mum tutmak bayraktarların göreviydi.

Yeniçeri Ocağı kaldırıldıktan sonra (1826) kurulan Asakir-i Mansure-ı Muhammediyye birliklerinde Bayraktar görevini yapan subaylara Sancaktar adı verilmiş ve bu tabir günümüze kadar gelmiştir.

BEKİR AĞA BÖLÜĞÜ


Osmanlı Devleti'nin sonuna kadar Harbiye Nezareti olan bina bahçesi içinde, bugün İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi olarak kullanılan binaya verilen addır.

Bu bina Osmanlı Devleti'nde askeri cezaevi olarak kullanılmıştır.

Meşrutiyet'ten önce (1908) cezaevi memurluğu yapan Bekir Ağa'nın adına nisbetle bu adı almıştır. Meşrutiyet döneminde, iktidara karşı olan siyasi mahkumlar burada hapsedilmişlerdir. Mondros Mütarekesi (30 Ekim 1918)'nden sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti ileri gelenleri ve eski nazırlar Bekir Ağa Bölüğü'nde hapsedilmişler ve oradan Malta'ya sürülmüşlerdir.
BEKTAŞİLİK

Hacı Bektaş Veli'yi pir tanıyanların yolu, on iki esas tarikattan biri.

Bektaşiler tarikate girdikleri zaman aynı zamanda Caferi mezhebine de girmiş olurlardı. Onlara göre Hz. Ali Tanrı'nın zuhuru, Miraç Hz. Muhammed'in Ali'ye intisabıdır. Ayin-i Cemlerde bulunmak, Ehl-i Beyt'i sevmek, sabah akşam on iki imama salavat getirip okumak, Muharremlerde on gün su içmemek, Muharremlerden sonra babaya baş okutmak yani bir yıllık günahtan arınıp, kendini affettirerek biatini yenilemek, Hz. Ali'nin doğum günü saydıkları Nevruz’u kutlamak ve üç gün süt içmek, kardeşlerle yani Bektaşilerle sohbet etmek, demli muhabbet sofralarında nefes okumak, saz çalmak veya dinlemek, dini ibadetler yerine geçer.

Bektaşilerde ahlak şu söze dayanır: Elin tek, dilin pek, belin berk tut. Bektaşilik belli başlı iki kola ayrılmıştır: Çelebiler Kolu, Babagan Kolu. Bektaşiliğin İstanbul'da ve Arnavutluk'ta meşhur olan kolu Babagan Kolu'dur.

Bektaşilik, Yeniçeriler tarafından benimsendiği ve son Yeniçeri ayaklanmasında Bektaşiler Yeniçerilere yardım ettiği için II. Mahmud, Yeniçeriliği kaldırdığı zaman Bektaşiliği de kaldırmış, ileri gelen Bektaşi babaları asılmış, bir kısmı şeriat alimlerinin çok bulunduğu yerlere sürülmüş, tekkelerin sonradan yaptırılanları yıktırılmış, eski tekkelere Nakşi Şeyhleri tayin edilmiştir (1826). II. Mahmud devrinden sonra bu uygulama tavsamıştır.

Türkiye'de tekkelerin kapanmasından ve tarikatlerin ilgasından sonra (4 Eylül 1925) Suriye'de de aynı durum uygulanmış ve Bektaşilik sadece Mısır ve Arnavutluk'ta resmi mahiyette kalmıştır.
BELGRAD ANTLAŞMALARI (1739)

Osmanlı Devleti-Avusturya-Rusya arasında imzalanan antlaşmalardır.

1733’te Lehistan Kralı II. August'un ölümü üzerine tahta geçecek kral meselesi yüzünden Fransa, Osmanlı Devleti, Avusturya ve Rusya arasında anlaşmazlık çıkmıştır. Fransa, Stanislav Leszcynsk'nin, Rusya ise III. August'un kral olmasını istiyorlardı. Osmanlı Devleti Fransa'yı, Avusturya da Rusya'yı destekliyordu. Sonuçta Stanislav kral oldu. Ancak Rusya Lehistan'a ordu yollayarak III. August'u zorla kral ilan ettirdi. Bunun üzerine Fransa, Rusya'ya savaş ilan etti ve Avusturya da Rusya'nın müttefiki olarak savaşa katıldı (1733).

Fransa, Osmanlı Devleti'ni kendi yanında savaşa katılması için teşvik ediyordu. Savaş sırasında Rusya'nın Osmanlı Devleti'ne ait Azak Kalesi'ni istilası üzerine Osmanlılar bu olayı ilk defa Avrupa devletleri nezdinde protesto etti ve kısa süre sonra da Rusya'ya savaş açtı. Osmanlı ordusu Bosna, Sırbistan, Kuzey Bulgaristan'da Avusturya ile Kırım bölgesinde de Ruslarla çarpışıyordu, iki cephede de başarı kazanıldı, Avusturya ve Rus orduları geri çekildiler. 1738'de tekrar başlayan çatışmalarda Osmanlı orduları, Avusturya ve Rus ordularını yeniden mağlup etti. Osmanlı ordusu Belgrad'ı almadan savaşı bitirmek istemiyordu. Nihayet Belgrad kuşatıldı ve kale önündeki Avusturya ordusu perişan edildi. Bunun üzerine Avusturya barış istemek zorunda kaldı.

Avusturya generali Neipperg, Belgrad'a gelerek önce Sırbistan'ı sonra Küçük Eflak'ı, daha sonra da Belgrad'ı bırakmaya razı olunduğunu bildirdi. Kazasker Esad Efendi, Reisülküttab Mustafa Efendi ve Mektubi Ragıp Mehmed Efendi ile Avusturya elçisi arasında yapılan uzun müzakerelerden sonra, eski istihkamların olduğu gibi bırakılması ve yeni yapılanların yıkılması kabul edilmiştir.

Barışın başlangıcı sayılan şartlar 1 Eylül 1739'da tesbit edilmiş, esas antlaşma 18 Eylül 1739'da İvaz Mehmed Paşa ile Neipperg tarafından imzalanmıştır. 23 maddelik bu antlaşma ile Avusturya (27 yıl süreli) Belgrad'ı ve Küçük Eflak'ı Osmanlı Devleti'ne bırakıyor, Tuna, Sava ve Temeşvar Eyaleti dağları iki devlet arasında sınır oluyordu.

Antlaşmanın imzasından birkaç gün sonra Rusya'nın Boğdan'ın önemli bir kısmını işgal etmesi üzerine Avusturya imparatoru antlaşmayı bozmak istemiştir. Ancak Rusya tek başına savaşa devam edememiş ve Osmanlı Devleti'yle barış imzalamak zorunda kalmıştır.

18 Eylül 1739'da imzalanan antlaşmayla, Osmanlı Devleti Rus çariçesine imparatoriçe unvanının verilmesini kabul edecek, Azak Kalesi Rusya'da kalacak, ancak kale yıktırılıp, kalenin bulunduğu bölge iki devlet arasında sınır olacaktı. Ayrıca Rusya, Dinyeper ve Dinyester nehirleri arasındaki bir parça topraktan başka, bütün işgal ettiği yerleri Osmanlılara geri verecekti. Yine bu antlaşmayla Karadeniz'e Rus bayrağı taşıyan ticaret ve savaş gemilerinin girmesi yasaklanmıştı.

Antlaşma 6 Ekim 1739'da çariçe Anna tarafından tasdik edilmiştir.

Belgrad antlaşmalarıyla Osmanlı Devleti kaybettiği toprakları yeniden kazandığı gibi iki kuvvetli düşmana birden karşı koyabilecek güçte olduğunu da göstermiştir.
BELGRAD KUŞATMALARI VE FETİHLERİ

Belgrad, Osmanlılar tarafından ilk defa II. Murad tarafından 1441'de kuşatıldı.

Evrenosoğlu Bali Bey idaresindeki Osmanlı kuvvetleri şehri altı ay kuşattılar. II. Murad'ın da katıldığı bu kuşatma başarılı olamadı.

Belgrad ikinci defa Sultan Fatih Mehmed tarafından kuşatıldı. Fatih 13 Haziran 1459'da, 150.000 kişilik bir ordu ve 200 gemi ile Belgrad önüne geldi. Bu sırada Macaristan'ın başkumandanı Hunyadi Janos topladığı 60.000 kişi ile Belgrad'ın yardımına yetişti. Çok şiddetli olan bu kuşatma sonunda şehre girildi. Fakat yapılan savaşın Osmanlılar lehine netice vermesi beklenirken, askerin erken yağmaya başlaması ve önce Osmanlı kuvvetlerine yenilen Haçlı kuvvetlerinin üstün gelmesi üzerine kuşatma kaldırıldı.

Belgrad Kalesi, Kanuni'nin şehri fethetmesine kadar Macarların elinde kaldı ve Osmanlılara karşı bir üs olarak kullanıldı. Sultan Kanuni Süleyman, Macar kralı II. Lajos'a elçi olarak gönderdiği Behram Çavuş'a fena davranılması sebebiyle Belgrad üzerine büyük bir sefer düzenledi (1520). Semendire beyi Hüsrev Bey'i şehrin ablukasına, Rumeli beylerbeyi Ahmed Paşa'yi Sabacz'ın zaptına ve sadrazam Piri Mehmed Paşa'yi da şehrin zorlanmasına memur etti. Belgrad, karadan ve nehirden kuşatıldı. Ahmed Paşa Sabacz'ı, Piri Paşa da Zemun'u zaptetti. Osmanlı kuvvetleri 8 Ağustos 1520'de içkaleye kadar ilerlediler. 29 Ağustosda şehir tamamen elegeçirildi.

Kanuni, ertesi gün şehre girerek, Cuma namazını kıldı. Belgrad halkından Macaristan'a gitmek isteyenlere izin verdi, cizyeyi kabul edenleri yerlerinde bıraktı; bir kısmını da İstanbul'a gönderdi. İstanbul'a gelenler Büyükdere'nin üstündeki ormanlık yerde bir köy kurarak yerleştiler. Daha sonra bu köy ve ormana Belgrad adı verildi. Bir kısmı da Yedikule ile Silivrikapı arasında şimdi Belgrad Kapısı denilen bölgeye yerleştirildiler.

18 Eylüle kadar Belgrad'da kalan Kanuni, şehrin imarını, cami, mescit ve imaretlerin yapılmasını emrettiği gibi burada muhafız kuvvetleri bırakarak İstanbul'a döndü.

Belgrad, Osmanlıların en parlak ve kuvvetli devirlerinde, XVI. ve XVII. yüzyıllarda, Avrupa seferleri için büyük bir üs vazifesini gördü; çok gelişti ve mamur bir şehir oldu.

Sultan Kanuni Süleyman Zigetvar Kalesi önünde vefat edince cenazesi Belgrad'a getirilerek Hünkar Tepesi denilen yerde cenaze namazı kılındı ve oğlu II. Selim burada tahta çıktı.

Osmanlı Devleti bundan sonra da Macaristan ve Avusturya'ya seferler yaparak Belgrad'a uğramışlardır. Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Avusturya'ya savaş ilan ederek Viyana'yı kuşattığı sırada (1683) IV. Mehmed de, Haseki Sultan ve şehzadeleri ile Belgrad'a gelerek buradan sadrazama liva-yı şerifi göndermiştir. Osmanlı ordusunun Viyana'da yenilgisi üzerine padişah Edirne'ye dönmüş; Kara Mustafa Paşa da Belgrad'da idam edilmiştir. Bu tarihten sonra Osmanlıların Belgrad'daki ihtişamlı günleri sona ermiştir. Viyana yenilgisinden sonra savaş, Osmanlıların aleyhine dönünce Avusturya ordusu 1688'de Belgrad'a kadar ilerlemiştir. O sırada serasker olan Yeğen Osman Paşa Belgrad muhafızlığına İbrahim Paşa'yi, serdarlığına da Öküzöldüren Ahmed Paşa'yı tayin ettikten sonra Niş'e çekilmiştir. Avusturya ordusu Belgrad'a 29 günlük kuşatmadan sonra girebilmiş ve Ahmed Paşa esir edilmiştir (8 Ağustos 1688). Bundan sonra Sırbistan içlerine kadar giren Avusturya ordusunu, sadarete geçen Fazıl Mustafa Paşa durdurmuş ve Belgrad önlerine kadar geri püskürtmüştür. Fazıl Mustafa Paşa 1 Ekim 1690'da başladığı kuşatma sonunda Belgrad'ı geri almıştır. Fakat 1693'de Duc de Croy komutasındaki Avusturya ordusu yeniden Belgrad'a karşı saldırıya girişmiştir. Belgrad komutanı Cafer Paşa, sadrazam Bo-zoklu Mustafa Paşa'nın ve Kırım Hanı Saadet Giray'ın da imdada gelmesi üzerine, bu saldırıyı önlemiştir.

Belgrad bundan sonra II. Mustafa zamanında Avusturyalılar ile yapılan savaşlarda üç defa üs olarak kullanılmıştır. Bu olaylar ve savaşlar Belgrad'ı harap etmiş ve Osmanlı Devleti, 1699 yılında Belgrad ve çevresinden vergi almamıştır. III. Ahmed zamanında ise sadrazam Şehid Ali Paşa'nın Venedik Devleti'ne savaş ilan etmesi ve Venedik kuvvetlerini yenmesi üzerine Avusturya Devleti, bu hareketi Karlofça Antlaşması'na; aykırı saymış ve bu yüzden Osmanlı-Avusturya savaşı başlamıştır. Bu savaşta Şehit Ali Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu Petervaradin'de, yenilmiş ve sadrazam da şehit olmuştur. Avusturya komutanı Prens Eugene de Savoie ordusu ile Belgrad üzerine yürümüş ve şehri kuşatmıştır. Fakat Belgrad muhafızlarının kuvvetli savunmaları karşısında şehre yaklaşamamıştır. Belgrad'ın yardımına Halil Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu ve Kırım Hanı Saadet Giray da gelmiştir. Prens Eugene'nin Ağustos 1717'de Osmanlı ordusuna ani hücumu karşısında Osmanlı ordusu Niş'e çekilmiştir.

Bu savaşlardan sonra Avusturya ile Osmanlı Devleti arasında yapılan Pasarofça Antlaşması ile Belgrad Avusturyalılara geçmiştir.

I.Mahmud zamanında Osmanlılar ile Ruslar ve Avusturyalılar arasında başlayıp Belgrad Antlaşması ile son bulan savaşlarda da Belgrad, Abdi Paşazade Ali Yeğen Mehmed ve İvaz Mehmed paşalar tarafından idare edilen Osmanlı orduları tarafından sarılmış, şehri kurtarmak isteyen Avusturya orduları arka arkaya bozguna uğratılmış ve sonunda Osmanlılar tarafından geri alınmıştır (7 Eylül 1739).

Belgrad bundan sonra, I. Abdülhamid'in son zamanlarında yapılan Osmanlı- Rus ve Osmanlı-Avusturya savaşı sırasında General Laudon kuvvetleri tarafından tekrar alınmış (8 Ekim 1789), fakat Ziştovi Antlaşması ile yine Osmanlılara verilmiştir (1791).

Belgrad, 1878 Berlin Antlaşması'na kadar Osmanlı Devleti'nde kalmıştır.

1878 Berlin Antlaşması ile biten Osmanlı- Rus savaşına katılan Sırbistan, bu antlaşma ile tam bir bağımsızlığa kavuşunca Belgrad da yeni kurulan bu devlete merkez olmuştur.
 
BELLİNİ, GENTİLE (1426?-1507)
 Venedikli ressam.

Venedik'te doğmuş ve orada ölmüştür. Jacopo Bellini'nin büyük oğludur. Babasının yanında çalışmış, Girolamo Mattini'den perspektif dersleri alarak kendisini yetiştirmiştir. Çeşitli işler üzerinde çalışma imkanı da bulan Bellini, babasından aslına benzer bir gerçeklik içinde portre yapmak ustalığını elde etmiştir.

İlk imzalı resmi 1465 tarihini taşır.

II.Mehmed (Fatih) 1479 yılında Venedik Cumhuriyeti ile barış antlaşması imzalayarak usta bir ressamın gönderilmesini isteyince "Hükumetimizin

emriyle ve hükumetimize hizmet" şartıyle Bellini seçilmiş ve bu görev kendisine büyük bir törenle verilmiştir.

Bellini İstanbul'a geldiğinde çok iyi kabul görmüş ve II. Mehmed (Fatih)'in portresini yapmıştır.

Önce Venedik'te Sir Henry Layard koleksiyonuna, daha sonra da Londra Milli Galerisi'ne nakledilmiş olan bu portre, Bellini'nin İstanbul'dan ayrıldığı tarih kabul edilen 25 Kasım 1480 tarihini taşır. Bu portrede ince, zeki bir yüz ifadesi ve tavırdaki asalet çok ustaca belirtilmiştir.

Bellini'nin yaptığı portreler arasında Doç Marco Barbarico (1487), Agostino Barbarico'nun uzun doçluk dönemine ait bir portresi, Kraliçe Caterina Cornaro'nun portresi vardır.
BENDER FACİASI
Besarabya bölgesi 1492 yılında Osmanlı hakimiyeti altına girmiş ve Boğdan voyvodası Osmanlı hakimiyetini tanımak zorunda kalmıştır. Sultan Kanuni Süleyman Boğdan voyvodası Petru Rareş'in itaatsizlik göstermesi üzerine düzenlediği sefer sonunda, Bender'de bir kale inşa ettirmiştir. 1540'ta Voyvodalar ve Lehliler Akkerman ve Bender üzerine yürümüşler ve Bender büyük tahribata uğramıştır. Ayrıca 1768-1774 Osmanlı-Rus savaşında, bölge savaş sahası içinde kalmış ve yeniden büyük bir tahribe uğramıştır. Bu savaşın sonunda imzalanan Yaş Antlaşması ile Bender Osmanlılarda kalmıştı.

1806'da Rusya, kendisine taraftar olan Eflak ve Boğdan beylerinin azledilmeleri üzerine, sınırı geçince yeniden savaş başlamıştır. İsmail Kalesi önünde mağlup edilen Rus kuvvetleri dönüşlerinde Bender'i kuşatmışlardır. Kuşatma sırasında Rus orduları başkumandanı Potemkin, kale muhafızıyla kale zabitlerine ve kale halkına hitaben Rusça bir mektup göndererek kalenin teslimini istemiştir. Bender muhafızı Gümrükçü İsmail Paşa kaleyi müdafaa etmek istemişse de halk müdafaadan kaçınmış ve 20 maddelik bir antlaşma ile kale, Ruslara teslim edilmiştir.

Bunun üzerine serdar-ı ekrem Gazi Hasan Paşa, halkın kaleyi teslim etmesine başeğen eski Yeniçeri Ağası vezir Ahmed Paşa ile Rizelizade Abdullah Paşa ve Benderlilerden bazılarını idam ettirmiştir. Ayrıca Bender muhafızı Gümrükçü İsmail Paşa'nın mallarına el koydurmuş, kendisini de Tekirdağ'a sürdürmüştür. Bender'i elde eden Potemkin burasını kendisine karargah yapmıştır. Bu olay ile Bender, Osmanlı hakimiyetinden çıkmıştır.

 

 
BERLİN ANTLAŞMASI (13 TEMMUZ 1878)

Osmanlı Devleti ile Rusya, Almanya, Avusturya, Macaristan, İngiltere ve Fransa arasında 13 Temmuz 1878'de Berlin'de imzalanan antlaşma.

Avrupa devletleri 1871 Alman-Fransız savaşı ile ilgilendikleri sırada Rusya'da Balkanlar'da karışıklıklar çıkarak Osmanlı İmparatorluğu'nun içişlerinde kargaşalıklar yaratmaya uğraşıyordu. Bu gaye ile, Girit Rumlarını ayaklanmaya kışkırtmış, Karadağ halkına silah sağlamış, Romanya'da, Bulgaristan'da çeteler kurulması için uğraşmıştır. Sırbistan'da da karışıklık çıkarmaya çalışmıştır. Bu sıralarda Anadolu'ya göç eden Çerkez göçmenlerini, dirlik vee düzeni bozmaları için kullanmıştır. İşte bütün bu olaylar ve özellikle 1875'de Hersek'te çıkıp Balkan Yarımadası’nın ortalarına doğru yayılan ayaklanmalar, 1877 yılında başlayıp Berlin Antlaşması'yla son bulan Osmanlı-Rus savaşının başlıca sebepleri olmuşlardır.

Rusya'nın 1875 yılından başlayarak Balkanlar'da yaydığı ayaklanmalarının gayesi Panslavizm idi.


Andrassy Notası:

Hersek ayaklanmasının Bosna havalisine yayılması üzerine Avusturya, Rusya ve Almanya devletleri Babıali'ye başvurarak Bosna-Hersek için bazı imtiyazlar istemeye karar verdiler (30 Ocak 1876). Avusturya başvekili Kont Andrassy bu notanın yazılmasına memur edildiği için buna Andrassy Notası denildi. Bu notada Osmanlı Devleti'nden Hersek'te bazı reformlar, özellikle vergi usullerinde değişiklikler yapılması isteniyordu.

1-Bosna-Hersek'te Hıristiyan halka din ve mezhep serbestliği verilmesi,

2-İltizam usulünün kaldırılması,

3-Çiftçilerin araziye sahip olma usullerinin düzenlenmesi,

4-Bosna-Hersek'te girişilecek ıslahata nezaret etmek üzere yerli Müslüman ve Hıristiyanlar arasından seçilecek bir komisyonun kurulması,

5-Bosna-Hersek'ten alınacak vergilerin mahalli ihtiyaçlara harcanması.

Osmanlı Devleti bu notayı kabul etti ve Sultan Abdülaziz bir ferman yayınladı. Ancak Rusya ve Avusturya'dan her türlü yardımı gören Bosna-Her-sek'teki ayaklanma yatıştırılamadı. Üstelik Karadağlılar da bu ayaklananlara katıldılar.

Ayaklanma Bulgaristan'ın her tarafına yayıldı. 1876 Mayısında Filibe'de büyük bir ayaklanma daha çıktı. Bunu Selanik'teki olaylar izledi. Bu ayaklanmada Alman ve Fransız konsolosları öldürüldüler.


Berlin Memorandumu (Mayıs 1876):

Selanik'teki bu olay üzerine Avusturya Başbakanı Andrassy, Berlin'de bir toplantı düzenledi ve bir memorandum kaleme alındı.

1-Asilerle Osmanlı kuvvetleri arasında iki aylık, bir ateşkes yapılması,

2-Yapılacak reformlar konusunda Osmanlı Devleti'nin asilerle görüşmesi,

3-Ayaklanma sebebiyle halkın uğradığı zararların ödenmesi ve memleketine dönen asilerin affedilmesi,

4-Reformların tamamen uygulanışına kadar Hıristiyanların silah taşımalarına izin verilmesi,

5-Islahatın Avrupa devletleri konsoloslarının gözetimi altında yürütülmesi.

Fransa ve İtalya devletleri Berlin Memorandumu'nu kabul ettilerse de İngiltere buna razı olmadığından memorandum hükümsüz kaldı.

Bu olaylar, Osmanlı Devleti içinde "Yeni Osmanlılar" hareketini kuvvetlendirdi ve Namık Kemal, Ziya Paşa, Midhat Paşa gibi vatanseverler, halk tarafından çok sevilmeye başlandı. İstanbul medreselerindeki talebe-i ulum da devletin ve memleketin hukuk ve istiklali tehlikede bulunduğu ve Müslümanların her tarafta Hıristiyanlar tarafından tehdit edildiği bir sırada derslerle uğraşmanın doğru olmadığını ileri sürerek ayaklandılar. Sadrazamı istemiyorlardı. Abdülaziz, Mahmud Nedim Paşa'yi azledip yerine Metercim Rüştü Paşa'yı sadarete, Hüseyin Avni Paşa'yı seraskerliğe ve Midhat Paşa'yı da

Meclis-i Vükala'ya tayin ederek bu ayaklanmayı yatıştırdı. Fakat, Hüseyin Avni ve Mithat paşalar, padişahın Mahmud Nedim Paşa'yı tekrar sadarete getirmesinden korkarak, 1876 Mayıs sonunda Abdülaziz i tahttan indirip yerine V. Murad'ı getirdiler.

Osmanlı Devleti'ndeki bu iç karışıklıklar Balkan buhranını daha da genişletti. 1876 Temmuzunda Karadağ ve Sırbistan Osmanlı Devleti'ne savaş açtılar. Osmanlı Devleti, Sırpların Ruslardan para ve asker yardımı gibi destek görmesine rağmen duruma hakim oldu.

Bu sırada V. Murad'ın akıl hastalığı arttığı için hal ile yerine II. Abdülhamid tahta çıkarıldı. Slavların yenilmesi üzerine Rusya, müdahale ederek barış yapılmasını istedi.

İngiltere ise Şark Meselesi'nin Rusya'nın emellerine göre halledilmesini istemediğinden İstanbul'da devletlerarası bir konferans toplanmasını teklif etti (23 Aralık 1876). Osmanlı Devleti konferansta yapılan teklifleri kabul etmeyince Osmanlı- Rus savaşı kaçınılmaz oldu. 24 Nisan 1877'de de Rusya Osmanlı Devleti'ne savaş açtı.

1877- 1878 Osmanlı- Rus savaşı Osmanlıların aleyhine olarak Ayastefanos Antlaşması ile sona erdi. Ruslar Çatalca önlerine kadar gelmişlerdi.

Osmanlı Devleti, Ayastefanos Antlaşması'nın bazı maddelerinin değiştirilmesi ve bilhassa savaş tazminatının azaltılması için Rusya'ya serasker Rauf Paşa'nın başkanlığında bir heyet gönderdiyse de Rusya red cevabı verdi. Bunun üzerine İngiltere, Osmanlı Devleti’nin bu zayıf durumundan faydalanmak isteyerek devlete bir ittifak teklif etti ve Kıbrıs Adası kendisine verildiği takdirde Balkanlar'daki Osmanlı memleketlerine Rusya tarafından yapılacak bir saldırıyı karşılamada yardım vaad etti. Bu suretle Osmanlı-İngiltere devletleri arasında tedafüi bir ittifak antlaşması imzalandı.


Berlin Kongresi

Osmanlı Devleti'nin parçalanmasını o zamanki durumuna ve dış siyasetine uygun bulmayan İngiltere ve Osmanlı- Rus savaşlarından bir fayda sağlayamayan Avusturya- Macaristan devletleri, Ayastefanos Antlaşması'nı kabul etmediler.

Almanya'nın yardımı ile Ayastefanos Antlaşması’nın Rusya, İngiltere ve Avusturya arasında incelenmesine ve antlaşmada bazı değişiklikler yapılmasına karar verildi. Rusya, bu devletlerle savaşacak durumda olmadığından kararı kabul etmek zorunda kaldı. Berlin Kongresi, Alman Başbakanı Bismarck'ın başkanlığı altında açıldı (13 Haziran-13 Temmuz 1878).

Kongreye, 1856 Paris Antlaşması'yla 1871 Londra Antlaşması'nı imzalayan devletler temsilci gönderdiler. Berlin Kongresi'ne Osmanlı Devleti tarafından Müşir Mehmed Ali Paşa, Almanya büyükelçisi Sadullah Bey, Nafia Nazırı Aleksandr Karatodori Paşa; Almanya'dan Prens Bismarck, Avusturya-Macaristan'dan Kont Andrassy, Kont Karolyi, Baron Haymerle; İngiltere'den Lord Beaconsfield, Lord Salisbury, Lord Odo Russell; İtalya'dan Kont Corti, Conte de Launay; Fransa'dan W. H. Waddington, Comte de Saint Vallier, F. Desprez; Rusya'dan Prens Gorçakov Kont Şuvalov, Baron d'Ubril temsilci olarak gönderildiler.

Berlin Kongresi'ne katılan devletlerin karşılıklı istekleri şiddetle çarpışmıştır. Avusturya- Macaristan Devleti Bosna-Hersek'i işgal etmek, Sırbistan ve Karadağ üzerinde Rusya'nın Bulgaristan üzerinde kurduğu himayeye benzer bir himaye kurmak, Selanik'e ve Akdeniz adalarına giden yolların durumunu korumak, yani Balkanlar'da Rusya'nın nüfuz ve mevkiine denk bir yer tutmak ve burada dengeyi sağlamak istiyordu. Avusturya'nın bu eyaletleri işgal etmek teklifinin İngiltere temsilcileri tarafından kabul edilmesi ve teşvik görmesi, Osmanlı temsilcilerini elim bir hayret içinde bıraktı ve buna şiddetle itiraz ettiler. Osmanlı Devleti ile tedafüi bir antlaşma imzalamış bulunan İngiltere'nin kongrede Rusya'ya karşı sert davranması bekleniyordu.

Başkan Bismarck, kongrenin Osmanlı Devleti'nin hususi menfaatlerini değil, Avrupa'nın menfaatini sağlamak üzere kurulduğunu ve Rumeli, devlete iade edildiğinden Osmanlıların şikayete hakları olmadığını soğuk bir lisanla söylemiştir.

Rusya 1871 Alman- Fransız savaşında Avusturya'yı oyalamış olduğunu ileri sürerek bu sefer de Almanya'nın Avusturya'yı oyalamasını istemiş, fakat Bismarck, Almanya'nın Fransa'yı gözetlemek, durumunda olduğunu ve Fransa sınırlarından kuvvet çekmesine imkan olmadığım bildirerek bunu kabul etmemiştir. Rusya da bundan sonra Ayastefanos Antlaşması'nın Berlin Kongresi'nde yeniden görüşülmesine ve değiştirilmesine razı olmuştur. Bismarck, Avusturya'nın Balkanlar'da Rusya'nınki kadar nüfuz ve kuvvet sahibi olmasını Almanya menfaatine uygun buluyordu.

Berlin Kongresi'nde Rus temsilcileri Ayastefanos Antlaşması'nın hükümlerinin korunması için çok çalışmışlarsa da başarılı olamamışlardır. Berlin Antlaşması, Ayastefanos Antlaşması hükümlerinde birçok değişiklikler yapmış ve Şark meselesini Rusya'nın yalnız kendi çıkarma halletmesine meydan bırakmamıştır.

Antlaşma, Osmanlı Devleti için kar sağlamadığı gibi, Osmanlı Devleti'nin terketmek mecburiyetinde kaldığı arazi, büyük devletler arasında bir anlaşmazlık konusu olmuştur. Avusturya'nın Bosna- Hersek'te asayişi sağlamak için buraları sonu belli olmayan müddetle işgal etmesine ve münasip gördüğü takdirde Yeni-Pazar Sancağı'nda muhafız askerler bulundurmasına karar verilince, İngiltere, Osmanlı Devleti ile yaptığı antlaşmayı ileri sürerek, Osmanlı Devleti'nin Asya'daki topraklarının denetlenmesinin kendisine ait olduğunu ve buralarda ıslahat yapacağını vaad ettiğini ileri sürmüştür. Bu suretle İngiltere buralarda Rusya'yı kontrol edecek duruma giriyor ve Osmanlı Devleti'ni resmen himaye ederek Hindistan'daki çok kalabalık Müslüman tebaası üzerinde de bir nüfuz sağlamış oluyordu.

İtalya ile Fransa da bu fırsattan faydalanmak istemişlerdir. İtalya, Arnavutluk ve Trablus üzerinde boş iddialarda bulunmuş, Fransa da ileride Tunus Eyaleti'ni işgal etmek için müsaade sağlamıştır.

Berlin Kongresi’nde yalnız Almanya, Osmanlı Devleti'nden bir şey istememiştir. Bismarck'ın politikası Almanya'nın Osmanlı Devleti'nde büyük bir nüfuz kazanmasını sağlamış ve bu tesir zamanla artmıştır. Kongrede büyük devletler bu şekilde çalışırlarken Balkan devletleri de işe karışmışlar ve Yunanistan bir müracaat yaparak Rum milleti adına Girit'in, Epir ve Tesalya'nın ve Makedonya'nın bir kısmının kendisine verilmesini istemiştir. Balkanlar'daki Slavların hamisi rolünü oynayan Rusya, Yunanistan'ın bu teklifinin kabul edilmesine engel olmuştur. Fransa'nın müdahalesiyle Yunanistan'ın teklifi incelenmiş ve Kalamas ve Salambirya ile belirtilen bir hat boyunca sınırlarda düzeltme yapılmasını sağlamak üzere müzakere yapmak hakkı Yunanistan'a verilmiştir. Osmanlı ve Yunanistan devletleri bu konuda anlaşamadıkları takdirde büyük devletlerin aracılık edecekleri vaad edilmiş ve Girit, Osmanlı Devleti'ne bırakılarak adada 1868 Fermanı'nın tatbik edilmesine karar verilmiştir.

Kongrede en çetin mesele Bulgaristan meselesi olmuştur. Bu konuşmalarda Rusya temsilcileri ile Avusturya- Macaristan ve İngiltere temsilcileri arasında çok çetin münakaşalar geçmiştir. Bir ay süren çetin görüşme ve münakaşalardan sonra Berlin Antlaşması'mn esasları 64 madde halinde tesbit edilmiştir. Bu maddelerin en önemlileri şunlardır:

1-Ayastefanos Antlaşması ile yaratılan Büyük Bulgaristan üçe bölünüyordu:

a)Balkanların kuzeyinde bir Bulgaristan Prensliği kuruluyordu. Bu prensliğin, iç işlerine bağımsız bir Hıristiyan hükumeti ile milli askeri olacak ve Osmanlı Devleti'ne vergi verecekti. Prens, Ayastefanos Antlaşması'nda kararlaştırıldığı gibi seçilecek ve önce Tırnova'da Bulgar müteberan meclisi toplanacak ve Bulgaristan'ın esas tüzüğünü yapacaktır. Bulgaristan'da anayasa yapılıncaya kadar, Bulgaristan Prensliği bir Rus komiseri tarafından idare edilecek, bu idare dokuz aydan fazla sürmeyecek ve bu komisere Osmanlı komiseri ile Berlin Antlaşması'nı imzalamış olan devletlerin konsolosları yardım edeceklerdir. Osmanlı- Rus komiserleri arasında anlaşmazlık çıkarsa, Berlin Antlaşması'nı imzalayan devletlerin İstanbul elçileri aracılık edeceklerdir.

Berlin Antlaşması'ndan önce Osmanlı Devleti'nin diğer devletlerle yapmış olduğu ticaret ve seyrüsefer antlaşmaları aynen Bulgaristan'da da yürürlükte kalacak ve bunlar tek taraflı olarak bozulmayacaktır. Bulgaristan Osmanlı Devleti'nin genel borçlarından ayrılacak bir miktarı ödeyecek ve bu prensliğin Osmanlı Devleti'ne ödeyeceği vergiyi yeni teşkilatın tatbik edildiği yıl sonunda, Berlin Antlaşması'nı imzalayan devletler ittifakla belirteceklerdir.

Osmanlı askeri Bulgaristan'dan çekilecek, kaleler, masrafı Bulgaristan tarafından ödenerek yıkılacak ve bir daha yapılmayacaktır. Osmanlı Devleti, mütareke gereğince boşalttığı Varna ve Şumnu kalelerindeki savaş malzemesini alıp dilediği gibi kullanacaktır.

b)Ayastefanos Antlaşması ile kurulmuş olan Büyük Bulgaristan'ın Balkanlar'ın güneyinde kalan topraklarından merkezi Filibe olmak üzere "Doğu

Rumeli Vilayeti" adıyla Osmanlı Devleti'nin idaresinde imtiyazlı bir muhtar eyalet kuruluyordu. Bu imtiyazlı eyaletin, devletlerin reyi alınarak beş yıl müddetle Babıali tarafından tayin edilen bir Hıristiyan valisi olacak ve düzenliği yerli jandarma ve gerekirse yerli milis kuvvetlerle sağlanacaktır. Milis kuvvetlerin subayları Osmanlı Devleti tarafından tayin edilecektir. Bu imtiyazlı eyalet bir tehlikeye uğrarsa Osmanlı ordusundan yardım isteyecektir.

Bulgaristan Prensliği'nde ve Doğu Rumeli imtiyazlı vilayetinde barış antlaşmasından dokuz ay sonraya kadar kalacak olan Rus askerinin sayısı 50.000'i geçmeyecektir.

c)Ayastefanos Antlaşması ile kurulmuş olan Büyük Bulgaristan'a bırakılan Makedonya, ıslahat yapılmak kaydı ve şartı ile Osmanlı Devleti'ne bırakılmıştır. Ayastefanos Antlaşması ile 163.000 km2'lik bir prenslik oluyor ve nüfusu dört milyondan bir buçuk milyona indiriliyordu. Rusya'nın bu suretle Adalar Denizi ile irtibatı kesiliyor ve Osmanlı Devleti'nin Balkanlar'daki arazisi bölünmekten kurtuluyordu.

2-Sırbistan ve Karadağ prensliklerinin bağımsızlıklarını, Osmanlı Devleti ve antlaşmayı imzalayan devletler kabul edeceklerdir.

Sırbistan'a Niş ve Prut verilecektir. Buraların halkı Sırbistan dışında oturmak isterlerse bu vilayetlerdeki mallarını diledikleri gibi kiraya vermek veya işletmek haklarına sahip olacaklardır. Osmanlı Devleti ile Sırbistan arasında bir antlaşma yapılıncaya kadar Osmanlı Devleti arazisinde seyahat edecek Sırbistan ve Karadağ tebaası, milletlerarası haklardan faydalanacaktır.

Dulçino ile Antivaril Limanı Karadağ'a veriliyor ve Karadağ'dan Ispiça alınarak Avusturya'ya katılıyordu. Buraların halkı hakkında Sırbistan ve Bulgaristan'a yeniden verilen arazideki halka tanınan haklar aynen kabul edilecektir. Karadağ'ın harp gemisi ve harb bayrağı olmayacaktır. Karadağ müstakil olmakla beraber 15.000 km2 yüzölçümündeki arazisinin 7.000 km2 kuzeyini kaybediyordu.

Sırbistan ve Karadağ'a bırakılan yeni arazi dolayısıyla bu iki devlet Osmanlı umumi borçlarından birer hisse alacaklardır.

3-Romanya'nın bağımsızlığı, antlaşmayı imzalayan devletler tarafından kabul edilmiştir. 1856 Paris Antlaşması ile Romanya'ya bırakılmış olan Besarab-

ya'nın büyük bir kısmı Rusya'ya verilmiştir. Tuna deltasındaki adalarla Tolçi Sancağı ve Dobruca Romanya'ya bırakılıyordu. Osmanlı Devleti ile Romanya arasında bir antlaşma yapılıncaya kadar, iki devletin tebaaları birbirlerinin arazisinde Avrupa devletlerinin tebaasına gösterilen haklardan faydalanacaktır. Tuna'da ticaret gemilerinin serbestçe dolaşmalarını sağlamak için Demirkapılardan Tuna deltasına kadar nehir boyundaki kaleler bir daha yapılmamak üzere yıktırılacaktır. Demirkapılardan Tuna deltasına kadar nehirde hiçbir milletin harb gemisi bulunmayacaktır. Yalnız karakol gemileri delta ile Kalas arasında işleyebilecektir.

4-Bosna-Hersek'i belirsiz bir zaman için askeri işgal altında bulunduracak olan Avusturya- Macaristan Devleti ile Osmanlı Devleti arasında Avusturya'nın icabında Yeni-Pazar sancağında asker bulundurması hususu ve sair meseleleri halletmek için antlaşmalar yapılacaktır.

5-Osmanlı Devleti Rusya'ya Asya'da Kars, Ardahan ve Batum topraklarını bırakıyordu. Ayastefanos Antlaşması ile Rusya'ya bırakılmış olan Eleşgird

vadisi ve Doğu Bayezid, Osmanlı Devleti'nde kalıyordu. Rusya Batum limanını tahkim etmeyeceğini ve serbest liman haline koyacağını vaad ve kabul ediyordu.

6-Kutur kasabası ve dolayları da İran'a bırakılıyordu.

7-Osmanlı Devleti, bütün tebaasına din ve mezhep serbestliği ve bu hususta eşit muamele yapmayı kabul ediyordu. Mahkemelerde din ve mezhep farkına bakılmaksızın bütün Osmanlı tebaasının şahitlikleri kabul edilecekti. Osmanlı ülkesinde seyahat edecekler ve rahipler, hangi milletten ve dinden olurlarsa olsunlar, aynı muameleyi göreceklerdi.

8-Osmanlı Devleti'nin Rusya'ya 802.500.000 frank savaş tazminatı vermesi ve bu tazminatı yıllık 350.000 liralık taksitler halinde ödemesi kabul edildi. Bu borç verilmediği takdirde Rusya'nın buna karşılık arazi istemesi ve Osmanlı hükumetinin bu borcu diğer borçlarını ödedikten sonra vermesi kararlaştırıldı.

9-Osmanlı Devleti Makedonya'da olduğu gibi Ermenilerin oturmakta olduğu vilayetlerde de ıslahat yapmayı vaad ve kabul ediyordu.

10-Rusya'nın Osmanlı Devleti arazisinde oturan Hıristiyanların hamisi rolünü kendi inhisarına almak isteyen politikası, Berlin Antlaşması'nda reddedilmiş ve diğer büyük devletlerle aynı hak ve hudut içinde bu hak tanınmıştır. Aynaroz rahiplerinin imtiyazları olduğu gibi bırakılmış ve kutsal görevlerdeki statüko ve Fransa'nın hakları da bozulmamıştır.

11-Karadeniz ve Çanakkale boğazlarının 1856 Paris ve 1871 Lozan antlaşmaları ile kurulan serbestliği teyit olunmuştur.

Berlin Antlaşması'nın sonuçları: Berlin Antlaşması genel barışı sağlayamamış, aksine büyük devletler ile küçük devletlerin aralarını açmıştır. Büyük devletler bu antlaşmanın Osmanlı Devleti'nin durumunu sağlama bağladığını savundukları halde Osmanlı Devleti sonuçtan memnun olmamıştır. Çünkü bütün devletler bu antlaşma ile Osmanlı Devleti zararına arazi ve menfaat sağlamışlardır.

Berlin Antlaşmasından sonra, bu antlaşmanın bazı maddeleri bozulmuş, bazıları da uygulanamamış, fakat otuz yıl müddetle Avrupa'da savaş olmamıştır. Büyük devletler birbirlerine bakarak iyice silahlanmışlardır. Berlin Antlaşması’ndan sonra Osmanlı Devleti bakımından en önemli olaylar Tunus ve Mısır meseleleri ile Düyûn-ı Umumiye idaresinin kurulmasıdır.

 
BEŞİK ALAYI

Osmanlılarda padişah çocukları için yapılan törendir.

Şehzade dünyaya gelince saray kethüdası tarafından Darphaneye süslü bir beşik ısmarlanırdı. Beşik, kethüda, baş efendi, başkullukçu, çantacı, kaftancı, enderum ağaları ve diğer saray mensupları tarafından harem dairesinin divan yerine bitişik olan kapısına getirilir, beşiği orada darüssaade ağası, hazinedar ağa, başkapı gulamı, hazine vekili ve nöbetçi ağalar teslim alırlar, harem dairesine götürürlerdi. Emeği geçenlere bu iş için saraydan hediyeler verilirdi.

 
BEYLERBEYİ (MİR-İ MİRAN)

Osmanlı Devleti'nde büyük eyaletlerin yönetimine memur edilen idari görevlidir.

Beylerbeyi, eyaletlerin daha çok askeri idaresiyle meşgul olurdu. Osmanlı tarihinde önemli yeri olan Beylerbeyliğin kuruluş tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber, ilk Beylerbeyi'nin bazı kaynaklarda Lala Şahin Paşa, bazılarında ise Timurtaş Paşa'nın olduğu yazılmaktadır. Avrupalı tarihçilere göre, İstanbul'un fethinden sonra Bizans'ın doğuya ve batıya ait iki (demostikos lön Skbolön) ordu komutanı teşkilatı örnek alındığı iddia ediliyorsa da fetihten önce Rumeli ve Anadolu'da bu görevlilerin bulunduğu bilinmektedir.

Bu teşkilatı Osmanlılar, Selçuklulardan almışlar, yetkilerini kendi idari sistemlerine göre uygulamışlardır. Beylerbeylerin emirleri altında sancakların mülki idaresine bakan sancakbeyi kazaların güvenliğine bakan subaşı, adalet işlerine bakan kadılar vardı. Bunlar bölgelerini geniş yetki ile idare ederlerdi. Divan-ı Hümayun'un küçük bir örneği olarak, başkanlıkları altında divan kurulurdu.

Beylerbeylerinin iki tuğu ve değişik dirlikleri olurdu. En az dirlik 400.000 akçe idi. Eyalet merkezinde maiyetiyle birlikte otururlar, sefere çıkarken de maiyetleri yanlarında bulunurdu.

Sultan Fatih Mehmed tarafından hazırlatılan kanunnamede belirtildiğine göre Beylerbeyliği Divan-ı alide, vüzera, defterdar ve kazasker altında sırası olan önemli bir görevdi. Yine aynı kanunnameye göre, Beylerbeyi vüzeradan bir tabaka alttadır ve kadıların başındadır.

Beylerbeyi yalnız idareci değil aynı zamanda askeri komutandır. Savaş zamanında askeri ile dövüşür, savaş bittikten sonra tekrar eyaleti başına dönerdi.

Beylerbeyiler arasında derece farkı bulunur, rütbe farkı hariç, işgal ettikleri eyaletlerin fetih bakımından eskiliği gözönüne alınarak sıra takip ederlerdi. Yine aynı kanunnamenin esaslarına göre, Rumeli beylerbeyi, teşrifatta diğer beylerbeyinden farklıydı. Divan-ı Hümayun'da iskemlede oturma hakkına sahiptiler. Diğer bir farkı da ahkamda kendisine "Paşa" lafzı ve "damatmealihu" ibaresi yazılırdı.

1864 yılında yapılan vilayet teşkilatı üzerine, vilayetlere gönderilen idarecilere vali adı verilmiştir

 
BEYLERBEYİ SARAYI
Boğaziçi kıyılarında, Beylerbeyi köyünün güneyindedir.

II. Mahmud tarafından, III. Murad dönemi beylerbeylerinden Mehmed Paşa'nın sarayının yerinde, II. Mahmud tarafından yaptırılmıştır (1827-1828). Abdülmecid döneminde çıkan bir yangm sonucu tamamen yandığından, 1865 yılında Abdülaziz tarafından yeniden yaptırılmıştır.

Sarayın dışı ve içi çok gösterişlidir. Özellikle havuzları, üst katında bulunan hamamı ile çok güzel bir mimari örneği verir. Setler halinde çok büyük olan bahçesinde eskiden çeşitli hayvan beslenirdi. Beylerbeyi Sarayı'nda Abdülaziz, sık sık oturduğu gibi Türkiye'ye gelen yabancı devlet başkanlarına da burası tahsis edilirdi.

Balkan Savaşı'nda II. Abdülhamid Selanik'ten İstanbul'a getirilmiş ve ölümüne kadar bu sarayda kalmıştır.
 
BEYLİKÇİ

Osmanlı Devleti'nde Divan-ı Hümayun'a gelen iradeleri ve fermanları kaydetmekle görevli memurdur.

Beylikçi, sadrazam tarafından sorulan sorulara da cevap yazar, Divan-ı Hümayun'da kabul edilen kararlar hakkında bilgi verirdi. Hariciye Nezareti kuruluncaya kadar Babıali'nin dış siyasete ait kayıtlarını Beylikçi tutar, yapılan antlaşmaları inceler ve bunlar hakkında istenince bilgi verirdi. Fermanlar ve beratlar Beylikçi Kalemi'nde yazılır, harçları alındıktan sonra sahiplerine verilirdi. Beylikçi Kalemi'ne ait evrakları hazırlayıp Beylikçi'ye veren memura Beylikçi Kesedarı adı verilmiştir.

Tanzimat'a kadar (1839) Reisülküttapların yardımcısı sayılan Beylikçiler, II. Mahmud zamanında hariciye nezaretinin kurulması ve Reisülküttaplığın kaldırılması üzerine sadaret makamına bağlanmışlar ve Osmanlı Devleti'nin son yıllarına kadar Babıali'nin büyük memurlarından biri olarak vazife yapmışlardır.
 
BİRUN
Osmanlı Devleti'nin idari teşkilatında Tanzimat dönemine kadar kullanılmış bir tabirdir.

Osmanlı Devleti'nin yükselme döneminde devletin işlerini yürütmekle görevli olanlar bir hayli artmıştır. Bunlardan sarayda görev alanlara Enderun, devlet yönetiminde göre alanlara da Birun denilmiştir.

Birunlann en büyüğü sadrazamdır ve alt kademeye kadar bu sıra devam eder. Birunların tayinleri, terfileri için özel ve belli bir düzenleri vardı. Birun büyüklerinin görev yaptığı binaya Babıali denilirdi.
 
BOSTANCI-BOSTANCI OCAĞI
Bostancılar, Osmanlı saray teşkilatında, sarayın dâhilinde ve haricinde bulunan padişahlara ait bahçe ve bostanlarla padişah ve saray hizmetindeki kayıklarda görev yapan hizmetlilerdir.

Marmara ve Boğaziçi sahillerinin muhafazası ile de bostancılar ilgilenirdi. Devşirme döneminde Bostancı Ocağı'na Anadolu ve Rumeli'den toplanan acemiler alınırdı. Devşirmeler Bostancı Ocağı'na alınırken Bostancıbaşı da hazır bulunur ve Bostancıbaşı'nın nezareti altında acemi oğlanı ayrılırdı.

Acemi ocaklarında hizmet edip yetişen bostancılar, XVII. yüzyılın sonlarına kadar, zaman zaman hizmet derecelerine göre kapıcılığa, tersane ocağına ve bahçe ustaları ve kıdemli bostancılar süvari bölüklerine çıkarılırlardı. Bunların çıkışlarında kendilerine biner akçe silah baha adı ile silah parası ve süvari bölüklerine çıkanlara da bu paradan başka saray ahırlarından birer at verilirdi. Daha sonraki tarihlerde bostancıların Yeniçeri Ocağı'na verilmeyip Kapıkulu süvariliğine alınmaları kanun olmuştur.

Bostancı Ocağı'na ayrılanlar ya sarayın has bahçesinde veya saray haricindeki diğer bahçe ve bostanlarda, yahut da kayıkhane ve kayıklarda ve bos-tancıbaşıya bağlı diğer ocaklarda görev yaparlardı.

Bostancılar, dokuz dereceye ayrılırlardı. Dokuzuncu derecenin kıdemlisi hamlacılığa geçerek padişah ve diğer saray erkanının kayıklarında baş kürekçilik ederdi. Hamlacı terfi ederse hasekiliğe ve sonra da kethüdalığa çıkardı. Bu sıra sonradan bozulmuştur.

Bostancılar arasında itibarlı dört baltacı vardı; bunlar yükseldikleri zaman Kapıkulu süvarisi olurlardı; diğerlerinin ise süvari olmaları kanundu.

Bahçe ve bostan işleriyle uğraşan bostancılar, hasbahçe ve hassa bostanları efradı olarak ikiye ayrılırdı: Hasbahçe bostancıları yirmi bölüktü ve saraydaki hasbahçeye bakarlardı. Saray haricindeki bahçe ve bostanlarda çalışan bostancılar ise Usta denilen amirlerinin nezareti altında, ayrı ayrı cemaat halinde idiler; her cemaat yerine ve işine göre 15 ile 100 nefer arasında idi.

İstanbul bostancıbaşısı her yıl idaresi altındaki gerek has bahçe ve gerek diğer bahçelerde yetişerek satılan mahsullerin defterini vakit ve zamanında padişaha takdim ederdi. Bu defterde mahsulün sağlanan geliri, buna karşı yapılan harcamalar bostancıların bahşişleri ve herhangi bir yere muhassas meblağ ayrı ayrı gösterilir, kalanını hükümdar alırdı. Padişahların gittikleri bazı bahçelerin mahsulleri kesime tabi olmayıp sebzehaneye giderdi; bu sebzeciler muayyen olup miktarları iki yüz kadardı. Sebzelere ait defteri ocak emekdarlarından Bostaniyan-ı hassa sebze katibi tutardı. Çiçekler ise on yedi çiçekçi dükkanına verilir ve ıspanaklar da otuz kadar olan ıspanakçı dükkanlarına yollanırdı; mahsulün geri kalanı kesim olarak satılırdı. Bostancıların bahçelerinden XVII. yüzyıl sonlarında vasati olarak bir yılda sekiz buçuk veya dokuz yüz akçe yani sekiz yüzelli veya dokuz yüzbin akçe varidat alınmakta idi.

Bostancıbaşı mahsulden alınan parayı Kasımdan Kasıma takdim ederdi. Bu hizmetlerinden dolayı her yıl Kasımda bostancılardan on veya oniki kişi bir zaman Yeniçeri Ocağı'na ve sonraları da Divan-ı Hümayun çavuşluğuna ve Kapıkulu süvari bölüklerine çıkarılırlardı. Bundan başka paranın bir kesesi bostancılara ihsan olunur ve bir kese de Davut Paşa Camii'nin maaş ve harcamalarına ayrılırdı.

Bostancı Ocağı efradının bir kısmı yeşillikçi Yalı Köşkü, Sepetçiler Köşkü, Kayıkhane, Balıkhane, Otluk Kapı'da, bazıları da Soğuk Çeşme, Heybeci, Bamyacı, Kuşhane, Gülhane, İncili Köşk, dolap, doğurmen, mezbelekeşan (çöpçü), tulumbacı ve sair ocaklarda ve köşklerde istihdam edilmişlerdir.

Bostancıların asıl kışlaları Hasbahçe tarafından olup orada bir de orta camileri vardı.

Bostancılar arasındaki kayıkçı bölükleri padişahla saray erkanının, valide sultan ve sultanların kayıklarını çekerlerdi. Kayıklar Sarayburnu tarafındaki kayıkhanede dururdu. Padişahlar her ne zaman kayıkla bir yere gitseler, her defasında kürekçilere bahşiş verirlerdi. Saraya mahsus kayıkların yapım ve tamirleri için her üç yılda bir İzmit ormanlarından kereste kesilirdi.

Seferlerin devamı ve askere olan ihtiyaç sebebiyle bostancılardan icabında asker ayrılarak bunlar ordu kadrosuna alınırlardı; bu usul ilk önce 1695 yılında tatbik edilmiş ve bunlardan, her biri biner kişilik üç alay teşkil olunmuştu.

Bostancıların yevmiyelerinden başka yıldan yıla Selanik çuhasından birer kaput hakları vardı veya bunun bedelini alırlardı. Bunların başlarına giydikleri serpuşa barata denilirdi.

Bostancılar arasında haseki ismiyle anılan ve XVII. yüzyılın son yarısında mevcudu üç yüzü bulan küçük zabit rütbeli bir bostancı hasekileri sınıfı vardı ve bunlar bostancılar arasından seçilirlerdi.

Hasekilerden altmış tanesi padişahın bir yere gidişinde muhafızlık ederlerdi. Hasekiler, bir hizmet çıktığı zaman Bostancıbaşı tarafından sık sık vilayetlere gönderilirlerdi. 1725 tarihinde bu hasekilerle mülazımlarının miktarları tahdit edilmiş ve bunların seksen haseki ile yirmi mülazım olması kabul edilmişti.

Hasekilerin başlıca ağaları baş haseki ile kireç imalathanelerinin mültezimi olan kireççi başı, İstanbul ve civarı limanlarındaki dalyanların mültezimi olan balık emini ve İstanbul'da şarap imali ve satışı ile alakadar olan şarap emini bu cümledendi. Hasekilerden on ikisi tebdil hasekisi olup padişahın tebdil gezmelerinde beraberinde bulunurlardı; lüzumu halinde bunlar kıyafet değiştirerek İstanbul'da dolaşırlar ve gizli emirlerle valilere ve sair yerlere gönderilirlerdi. Hasekiler Nisan 1829'da rikab solakları ve peyklerle beraber kaldırılmışlardır.

Bostancı Ocağı'nın en büyük zabiti Bostancıbaşı'dır. Sarayda sakal salıvermesine müsaade edilen ondan başka kimse yoktu; İstanbul etrafındaki Marmara ve Karadeniz, Haliç sahillerinin muhafazası ve inzibatı buna aitti; sahillerde yaptırılacak yalılar ve saire bunun müsaadesi olmadan yaptırılamazdı; Bostancıbaşı sahillerdeki bina ve yalıların mevkileriyle kimlerin olduğuna dair mükemmel bir defter tutardı; sahilde yaptırılan binalardan resim alırdı.

Bu ocağın kaldırıldığı tarihe kadar bostancılardan bir zümre hükümdarın kayığını çekip Bostancıbaşı da bu dümeni tutmuştur.

Bostancıbaşı'nın bu suretle padişaha bağlılığından ve muhatap olmasından dolayı vezirler ve devlet adamları kendisinden çekinirler ve kendi aleyhlerinde hükümdara bir şey söylememesi için Bostancıbaşı'ya hürmet ederlerdi; padişah saray bahçesinde gezerken de Bostancıbaşı yanında bulunurdu.

İstanbul civarındaki suların ve ormanların teftişi, kara avları ile deniz avlarının kahyalığı da ona aitti ki deniz avları bostancı hasekilerinden ikisinin iltizamından olan kireç ve şarap eminliklerinden de aidatı vardı.

Devlet ricalinden biri saray dahilinde idam edilecek olursa bunun idamına Bostancıbaşı memur olurdu. Sadr-ı azamın, vezirlerin azl, sürgün ve katillerinde de Bostancıbaşı'nın vazifesi vardı.

Bostancıbaşıların mutlaka kendi ocaklarından gelmeleri; Bostancı Ocağı'ndan yetişerek yükselmeleri kanundu.

Bostancıbaşılar dairesi Sarayburnu ile Sirkeci arasında bulunup burada Hamlacı koğuşları da vardı.

Bostancıbaşı terfi veya azledilecek olursa yerine XVII. yüzyılın sonlarına ve XVIII. yüzyılın başlarına kadar bostancılar kethüdası Bostancıbaşı olurdu. Fakat sonraları bu silsile değişmiş ve kethüdanın yerine haseki ağa denilen başhasekinin Bostancıbaşı olması kanun olmuştu. Bir aralık başhasekinin yerine bostancılar kayıtlara göre bostancıbaşından sonra bostancılar kethüdası, haseki ağa, hamlacı başı, oda başı, bostancı karakulağı, vezir karakulağı ile dört baltacı bu ocağın zabitlerindendi.

Hamlacı Başı, hükümdar kayığının en önünde kürek çeken ve sol hamlacılardan birincisi olup Bostancı Ocağı'nın kayıkhane kısmının amiri ve ocağın büyük zabitlerindendi. Odabaşı da Bostancı Ocağı'nın ileri gelen zabitlerinden biri olup, Bostancıbaşı'nın hükümet nezdinde kapı çuhadarı idi ve Babıali'de bulunurdu. Karakulak ile Vezir karakulağı hükümdar ile sadr-ı azam bostancılardan, ağa karakulağı olup Yeniçeri ağası kapısında bulunur ve bir yangın çıktığı zaman bunu öğrenerek saraya koşup kızlar ağası vasıtası ile hükümdarı haberdar ederdi.

Bu büyük ocak zabitlerinden başka padişahlara ait muhtelif bahçe ve bostanlarda mahsul yetiştiren Usta denilen ve bulunduğu mıntıkanın inzibatı ile alakadar olan bostancı zabitleri vardı.

Asakir-i Mansure teşkilatını müteakip ustaların idare ettikleri karakolların inzibatının temini yeni askerle yapılacağından bostancıların vazifeleri yalnız bahçelerin bekçilikleri ve saray dahilindeki bahçeler matbah-ı amire sebzevatına tahsisen idaresi bostancılardan alınmış ve hariçteki bahçelerin de bu yeni tarzda idaresi uygun görülmüştür.

1826 Ağustos'undan itibaren Bostancı Ocağı yeni nizam üzerice teşkilata tabi tutulmuş ve 1500 kadar bostancı Asakir-i hassa ismiyle ve yeni bir nizamname ile bir binbaşının kumandasına verilip, idaresi Bostancıbaşı'ya bırakılmıştır.

Devletin işe yarar askeri haline getirilen Bostancı Ocağı efradı saray dahilinde tahsis edilecek kışlada oturup yine orada Ağa bahçesi denilen mahalde her gün kuru ve ateşli talim yapacaklardı. Saray kapılarını ve bilhassa bab-ı hümayun ve orta kapıyı bunlar bekleyeceklerdi. Bundan başka Dolmabahçe, Beşiktaş, Çırağan ve Ortaköy'e kadar olan mahalleri de bunlar muhafaza edeceklerdi.

Edirne Osmanlı Devleti'nin merkezi iken oradaki saraylara ait bahçe ve bostanların hizmetine bakmak üzere İstanbul'daki gibi devşirmelerden meydana gelen bir Bostancı Ocağı kurulmuştu. Daha sonra İstanbul devlet merkezi olunca padişahların buraya sık sık gidip gelmelerinden dolayı bilhassa XVII. ve XVIII. yüzyıl başlarında burası tamamen terkedilmediği için Edirne Bostancı Ocağı ehemmiyetini muhafaza etmiştir.

Edirne Bostancı Ocağı İstanbul'dan tamamen ayrı olup Edirne'nin de bostancıbaşısı, kethüda ve hasekisi ve diğer zabitleri vardı. Edirne şehrinin inzibatı bostancılara ait olup Rumeli valileri şehrin inzibatı ile alakadar olmazlardı ve mesulü Edirne Bostancıbaşı'sı idi.

Edirne'deki saray bahçe ve bostanların hasılatı bedeli her yıl mahsul-ı hümayun namı ile Bostancıbaşı'nın tertip ettiği defterle ve bir usta vasıtası ile İstanbul'a getirilerek saray hazinesine teslim olunur ve bu defterin üstüne hatt-ı hümayun çekilerek sadr-ı azam tarafından defterdarlığa havale edilirdi. Edirne Bostancı Ocağı 1826 senesinde lağv edilmiştir.
 
BUCAŞ ANTLAŞMASI (18 Ekim 1672)
Osmanlı Devleti ile Lehistan arasında imzalanan antlaşma.

Ukrayna'da yaşayan Sarıkamış Kazakları Osmanlı himayesini kabul etmişlerdi. Bu Kazakların hatmanı Doroşenko’ya sancak beyliği payesi verilmişti. Osmanlı Devleti, Lehistan'ın Kazaklara saldırması üzerine, bu devlete karşı savaş açtı. Köprülü Fazıl Ahmed Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu Lehistan'a girdi ve Podolya'nın merkezi Kamaniçe'yi aldı (1672). Padişah IV. Mehmed'in de katıldığı Osmanlı ordusu Galiçya'ya da girip Lemberg ve Lublin şehirlerini zabtetti. Os-, manlı Devleti'nin bu ilerlemesi karşısında Lehistan barış istemek zorunda kaldı.

Barış 18 Ekim 1672'de Bucaş'ta yapıldı.

Antlaşmaya göre: Galiçya yıllık 22.000 Lira vergi karşılığında Lehistan'a bırakılacak, Podolya Osmanlı Devleti'ne katılacak, Ukrayna Osmanlı himayesini kabul etmiş olan Sarıkamış Kazaklarının elinde kalacaktı.

Bucaş Antlaşması'nın imzalanmasından bir süre sonra Lehistan kralı öldü ve Jan Sobieski kral seçildi. Sobieski, bu antlaşmanın vergi ile ilgili maddesini kabul etmeyerek, antlaşmayı tanımadı. Bu sebeple iki devlet arasında savaş yeniden başladı. Dört yıl süren savaş sonunda Bucaş Antlaşması’nın vergi maddesinden vazgeçilerek 16 Ekim 1676'da Zuravna'da antlaşmanın diğer maddeleri yeniden imzalandı.
 
BÜKREŞ BARIŞ ANTLAŞMASI (28 Mayıs 1812)
Osmanlı Devleti ile Rusya arasında imzalanan antlaşma (28 Mayıs 1812).

XVIII. yüzyılın sonlarında Napoleon Bonaparte'ın Mısır'ı işgal etmesi üzerine Osmanlı Devleti, Rusya ve İngiltere ile bir antlaşma yaptı. Rusya Fransızları, Yunan adalarından İngiltere de Mısır'dan çıkarmak istediğinden Osmanlı Devleti ile anlaştılar. Bunun üzerine İngiltere ve Osmanlı donanmaları Mısır sahillerini sardı. Osmanlı-Rus kuvvetleri de Yunan adalarında Fransızlarla çarpıştı. Yunan adalarında Rusya'nın nezareti altında Osmanlı Devleti'ne bağlı "Yedi Ada Cumhuriyeti" kuruldu. Osmanlı-Rus İngiltere devletleri arasındaki antlaşma, Fransızların Mısır'ı boşaltmalarından sonra da devam etti, fakat arada anlaşma bulunduğu halde Rusya'nın Osmanlı Devleti aleyhindeki politikası değişmedi. Rusya, Sırpları ve Karadağlıları Osmanlı Devleti aleyhine kışkırttığı gibi Tiflis ve dolaylarını işgal etti. Osmanlı Devleti bu durumu antlaşma hükümlerine aykırı bulunduysa da antlaşmayı yeniledi.

Ancak Eflak ve Boğdan beylerinin Rusya ile işbirliği yaptığını anlayan Osmanlı Devleti, bunları azlederek yerlerine başkalarını tayin etti ve Boğazları Rus donanmasına kapadı. Bu olay Rusya'nın Osmanlı Devleti'ne savaş açmasına sebep oldu. Diğer taraftan Fransa, Rusya'nın müttefiki olarak İngiltere ile savaş halinde bulunuyordu. Osmanlı Devleti'nin Rusya ile savaşa girmesini istemeyen İngiltere, azledilen Eflak-Boğdan beylerinin yerlerine iadelerini ve Boğazların Rus donanmasına açılmasını Osmanlı Devleti'nden istedi. Teklifi kabul edilmezse İngiltere donanmasının Çanakkale'ye geleceğini de bildirdi. Osmanlı Devleti, İngiltere ve Rusya'nın bu tehditlerine boyun eğmedi ve Rusya'ya savaş ilan etti. Yapılan şiddetli savaşlar sonunda Hotin, Bender, Kili, Akkerman kalelerini aldı. Osmanlı ordusu ise Rusları hem Bükreş civarında hem de İsmail Kalesi önünde yendi. Bu sırada İngiliz donanmasının Çanakkale Boğazı'ndan geçmesi, İstanbul halkını heyecana düşürdü. İngiliz elçisi Arbuthnot, İngiltere'nin tekliflerinin kabul edilmesini ve Fransız sefiri Sebastiani'nin İstanbul'dan çıkarılmasını istedi. Osmanlı Devleti İngiltere'nin teklifini geri çevirdi ve bu devlete savaş ilan etti.

Diğer taraftan Osmanlı-Rus savaşı da bütün şiddetiyle devam ediyordu.

Sadrazam Ağa İbrahim Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu Silistre'de Rusçuk ayanı Alemdar Mustafa Paşa da Ruscuk cephesinde savaşıyorlardı. Bu sırada İstanbul'da Kabakçı Mustafa ayaklanması çıktı ve III. Selim tahttan indirilerek IV. Mustafa padişah ilan edildi (1807). Bu olay Tuna'da savaşan Yeniçerilerin ayaklanarak dağılmalarına sebep oldu. Bunu fırsat bilen Rus ordularına İstanbul yolu açılıyordu. Bu sırada önce Prusya'yı ve Rusya'yı yenen Napoleon Ruslarla Tilsit'te bir antlaşma imzalamış, bu antlaşmaya Osmanlı-Rus savaşına son verilmesi ve derhal barış yapılması şartı da konmuştu. Osmanlı Devleti ile Rusya arasındaki mütareke imzalandıktan bir ay sonra Ruslar Eflak-Boğdan'ı boşaltacaklar, barış antlaşması imzalanmadan Osmanlı Devleti Memle-keteyn (Eflak-Boğdan)'e giremeyecek, Fransa, Osmanlı Devleti ile Rusya arasında yapılacak barış işine aracılık edecekti. Ancak Tilsit Antlaşması'ndan sonra Yedi Ada'dan Rus askerleri çekilmiş, Fransız askerleri burasını işgal etmiştir. Bu adaların Fransa'ya ait olduğu ve Rağusa'nın İtalya'ya bağlanmış bulunduğu ilan edildi. Bu olayla Tilsit Antlaşması'nda gizli maddeler bulunduğunu anlayan Osmanlı Devleti, Fransa'dan yüz çevirdi. Rusya'da mütareke şartlarına saygı göstermedi ve Memleketeyn'den askerlerini çekmediği gibi yeni kuvvetler de gönderdi.

Bu sırada Erfurt'ta Fransa ve Rusya imparatorları Osmanlı Devleti'nin paylaşılması işini uygun bir zamana bırakıp, Rusya'nın Eflak-Boğdan'ı almasına, Fransa'nın bu iş için Osmanlı Devleti'ni zorlamasına karar verdiler. Bunu haber alan Osmanlı Devleti İngiltere ile bir antlaşma yaptı. Rusya'nın Eflak Boğdan'ın kendisine verilmesini ve Sırbistan'ın iki devlet kefaleti altında müstakil olmasını istemesiyle, Osmanlı-Rus savaşı yeniden başladı. Osmanlı ordusu intizamsız ve inzibatsız olduğu halde Silistre savaşında Rusları yendi ve Ruslar Tuna'nın karşı kıyısına çekildiler. Diğer taraftan, Rusya, Napoleon ile arası bozulduğundan Osmanlıları barışa razı etmek istedi. Osmanlı sadrazamı da ordusuna güvenemediğinden daha fazla dayanamadı ve yapılan barış teklifini kabul etti.

Barış şartları şunlardı:

1-Prut nehri Boğdan eyaletine girdiği yerden Tuna ya döküldüğü yere kadar ve ondan sonra Tuna nehri son sahili Kili Boğazı ile denize kadar Osmanlı Devleti ile Rusya'nın sınırı olacaktır.

2-Prut nehrinin orta kısmı iki devlet arasında sınır olacaktır. Her iki tarafa da ait olan Kili Boğazı ve Tuna sularında iki devletin ticaret gemileri gezebilecekti.

Rusya'nın savaş gemileri bu boğazdan Prut nehrinin Tuna'yla birleştiği yere kadar gidebilecektir.

3-Rusya, Prut'un sağ kıyısında işgal ettiği yerleri, Eflak-Boğdan arazisini ve Tuna adalarını Osmanlı Devleti'ne bırakacaktır.

4-0smanlı Devleti iki sene müddetle Eflak-Boğdan halkından vergi almayacaktır.

5-Rusya'ya bırakılan memleketlerin Türk ve Müslüman halkı isterlerse Osmanlı ülkesine göç edebileceklerdir. Mallarını satıp bedelini beraberinde rahatça getirebileceklerdir. Aynı durum Osmanlılarda kalan arazideki Hıristiyanlar için de kabul edilmiştir.

6-Sırbistan'daki kaleler ve mühimmat eskiden olduğu gibi Osmanlı Devleti'nin elinde bulunacak, Sırplar içişlerini ve vergilerini kendileri düzenleyeceklerdir.

7-Anadolu tarafında sınırlar eskisi gibi kalacaktır. Rusya işgal ettiği yerleri boşaltıp Osmanlı Devleti'ne geri verecektir.
CABER KALESİ
Kuzey Suriye'de, Fırat ırmağının sol kıyısında, eski bir kale harabesi ve Rakka'dan Balis'e uzanan yol üzerindeki konak yeri.

Caber Kalesi bugünkü Rakka şehrinin batısında, Fırat'ın sağ yakasındaki Sıffin'in karşısında ve Halep'in güneydoğusunda bulunur. Kalenin Osmanlılar açısından önemi, Osman Bey'in büyük babası Süleyman Şah'ın mezarının burada bulunmasındandır.

İslamlıktan önce ve İslamlığın başlangıcı sırasında buraya Davsara, Arap coğrafyacılarınca da Devser adı verilmiştir.

Osmanlı vaka nüvislerine göre Caber Kalesi Osmanlı Devleti'nin kurucusu Osman Bey'in büyük babası olan ve Fırat nehrini geçerken boğulan Süleyman Şah'ın gömüldüğü yerdir. Burada Süleyman Şah'a ait olduğu söylenen türbe II. Abdülhamid tarafından yeniden yaptırılmıştır. Osmanlı Devleti zamanında Caber Kalesi Rakka kazasına bağlı bir bucak merkezi idi.

Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı Devleti'nin yenilmesi üzerine önce 1918 yılında İngiliz kuvvetleri tarafından işgal edilmiş, sonra Fransız mandası altına giren Suriye Devleti sınırları içinde kalmıştı.

20 Kasım 1921 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi hükumeti ile Fransız hükumeti, arasında imzalanan antlaşma gereğince Sultan Osman'ın büyük babası Süleyman Şah'ın Caber Kalesi'nde bulunan ve Türk mezarı adı ile tanınan kabri müştemilatı ile beraber Türkiye'ye verilmiş ve "orada muhafızlar bulundurmak ve bayrağını çekmek hakkı" tanınmıştır.
CANDAROĞULLARI
XIII. yüzyıl sonlarında Anadolu Selçuklu Devleti parçalanırken, Kastamonu, Sinop ve çevresinde kurulan Türk beyliği.

Beyliğin bu unvanla anılmasına, hanedanın kurucusu olan Şemseddin Yaman’ın, Kastamonu valisi Muzaffereddin Yavlak Arslan'ın "candar"ı olarak gösterilmesi sebep olmuştur. Aynı zamanda bu beylik, hanedanın 8. hükümdarı İs-fendiyar Bey'e izafeten Osmanlı tarihlerinde "İsfendiyaroğulları'' ve hatta son hükümdar Kızıl Ahmed Bey'e izafeten "Kızıl Ahmedlu" (Kızıl Ahmedli) diye de anılmaktadır.

Anadolu Selçuklu Sultanı II. Gıyaseddin Mesud ile kardeşi IV. Rükneddin Kılıç Arslan arasındaki saltanat mücadelesinde Muzaffereddin Yavlak Arslan öldürüldüğünden, İlhanlı hükümdarı Keyhatu, ondan boşalan Kastamonu valiliğini Şemseddin Yaman Candar'a vermiştir (1292). Ancak, Şemseddin Yaman, Yavlak Arslan'ın oğlu Mahmud'un elinde bulunan Kastamonu'yu alamamıştır.

Şemseddin Yaman'dan sonra yerine geçen oğlu I. Süleyman 1320'de Kastamonu'yu ele geçirerek beylik merkezini buraya nakletmiş, Sinop ve Safranbolu'yu da alarak beyliğin sınırlarını genişletmiştir. Babası gibi İlhanlılara bağlı kalarak onlar adına para bastırmış, İlhanlı Devleti'nin yıkılmasından sonra bağımsızlığını elde etmiştir.

Candaroğulları ile Osmanlılar arasında münasebet, Osmanlı tarihlerinde '"Kötürüm" lakabıyla anılan Celaleddin Bayezid zamanında (1366-1385) başladı. Bu hükümdarın son yıllarında, oğulları Süleyman ile İskender arasında baş gösteren bir anlaşmazlıkta Süleyman, kardeşini öldürterek, I. Murad'a sığındı ve Osmanlı kuvvetlerinin yardımıyla Kastamonu'yu ele geçirdi. Bu sırada Kötürüm Bayezid'in ölümüyle yerine Sinop'ta diğer oğlu İsfendiyar Bey geçtiğinden, Candaroğulları Beyliği, Sinop ve Kastamonu şubeleri olmak üzere ikiye ayrıldı. Kastamonu Emiri II. Süleyman, I. Murad'ın yeğeni ile yani Süleyman Paşa'nın kızı ile de evlendi ve ilk zamanlar Osmanlılarla dost geçindi. Hatta Birinci Kosova Savaşı ile Yıldırım Bayezid'in Anadolu savaşları sırasında bir miktar yardımcı kuvvet bile gönderdi. Fakat Yıldırım Bayezid'in Anadolu beyliklerini bir hamlede ortadan kaldırdığını görünce sıranın kendisine de geleceğini sezerek Kadı Burhaneddin ile Osmanlılar aleyhine anlaştı. Bunun üzerine Yıldırım Bayezid, süratle Kastamonu üzerine yürüyerek burayı ele geçirip Süleyman'ı öldürdü ve böylece Candaroğulları Beyliği'nin Kastamonu şubesine son verdi (1392).

Sinop şubesinde hüküm süren İsfendiyar Bey ise Ankara Savaşı'ndan (1402) sonra Timur'a bağlılığını bildirdi. Anadolu beyliklerini diriltmek siyasetini güden Timur, Sinop bölgesinden başka Kastamonu ve Çankırı'yı da İsfendiyar'a verdi. Bundan sonra İsfendiyar Bey, Safranbolu, Kalecik, Müslüman Samsun ve Bafra'yı da zaptederek beyliği en geniş sınırlarına ulaştırdı. Bu sırada Çelebi Mehmed'le dostça geçindi. Musa Çelebi'nin Rumeli'ye geçmesine yardım ettiği gibi, Karaman ve Eflak seferlerine de oğlu Kasım kumandasında bir miktar kuvvet gönderdi (1415). Fakat sonradan Kasım, babası ile bozuşup Osmanlı sarayında kalınca, Çelebi Mehmed, Tosya, Çankırı, Kalecik, Kastamonu ve Bakırküre'nin Kasım'a verilmesini istedi.

Ancak, İsfendiyar Bey, Kastamonu ve Bakırküre'nin kendisine bırakılmasını rica ile diğer yerleri doğrudan doğruya Osmanlılara terkettiğinden Tosya ve Kalecik Osmanlı topraklarına katılarak Çankırı Kasım Bey'e verildi. Bundan başka Çelebi Mehmed, 1419'da İsfendiyar'ın diğer oğlu Hızır Bey'in elinde bulunan Samsun'u da aldı. Çelebi Mehmed'in ölümünden sonra Osmanlı şehzadelerinin mücadelelerini fırsat bilen İsfendiyar, evvelce terketmiş olduğu yerlere saldırarak Kasım'ı kaçırdı. Fakat sonunda, II. Murad'a mağlup olup Sinop'a kaçtı. Barış istemek zorunda kalınca, Kastamonu ve Bakırküre'nin kendisine bırakılmasına karşılık, Bakırküre hasılatından bir kısmını Osmanlılara vergi olarak ödemeyi ve gerektiğinde seferlere yardımcı kuvvet göndermeyi kabul etti. Ayrıca oğlu İbrahim'in kızı Hatice'yi (Şehzade Orhan'ın annesi) II. Murad'a verdi (1424).

Bu anlaşma Fatih dönemine kadar sürdü. Esasen Candaroğulları Beyliği'ni ortadan kaldırmaya karar vermiş olan Fatih, Trabzon seferi sırasında dönemin yöneticisi Candaroğlu İsmail Bey'e mektup yazarak, bu sefer için yardımcı kuvvet göndermesini ve Sinop limanına gelecek Osmanlı donanmasının ihtiyaçlarını karşılamasını bildirdi. Bunun üzerine İsmail, oğlu Hasan'a bir miktar kuvvet verip hediyelerle Ankara'ya padişahın ordugahına gönderdi. Fakat, Fatih, Hasan'ı hapsettirdi ve İsmail'in kardeşi Kızıl Ahmed Bey'e Bolu sancağını vererek onu Mahmud Paşa ile birlikte Kastamonu üzerine gönderdi. İsmail Bey önce Kastamonu'dan Sinop'a kaçtı, fakat Osmanlı donanmasının da limana girdiğini görünce şehirden çıkıp teslim olmak zorunda kaldı (1461). Fatih, İsmail Bey'e hürmet göstererek, Bursa civarında Yenişehir, İnegöl ve Yarhisar’ı kendisine tımar olarak tayin edip, Candaroğulları arazisini Kızıl Ahmed'e verdi.

Trabzon'un zaptından sonra Fatih, Kızıl Ahmed'i Mora Sancağı'na tayin ederek, Candaroğulları Beyliği'ne tamamıyla son verdi ve buraları Osmanlı ülkelerine kattı (1416).
 
CARİYE
Savaş sonunda esir edilen ya da para ile satın alınan erkeklere "Köle" denildiği gibi, kadın ve kızlara da "Cariye" adı verilmiştir. Bunlara "Halayık" da denirdi.

Cariyeler Osmanlı Haremi'ne çeşitli yollarla geliyordu:

1-Savaş sonunda alınan esirlerin beşte biri padişahındı.

2-Gümrük Emini tarafından saray adına satın alınıyordu.

3-Büyük devlet adamları ve komutanlar küçük yaşta cariyeleri satın alıyor, gerekli, terbiyeyi verdikten sonra padişaha sunuyorlardı.

4-Kırım'dan gemilerle getiriliyordu.

5-Komşu devlet hükümdarları hediye ediyordu.

Harem'e bu şekilde giren cariyeler üç bölüme ayrılırdı:

1-Harem'de türlü hizmetleri gören cariyeler: Bunlar en ucuza alınan cariyelerdir, yaşları büyüktür ve normal güzelliktedirler. Sarayda çeşitli hizmetlerde çalıştırılırlar ve yaptıkları iş karşısında para alırlardı.

2-Satılmak ya da hediye edilmek için alınan cariyeler: Bunlar 5-7 yaş arasındaki, ileride güzel olacağı umulan kızlar arasından seçilirdi. Bunlara nezaket kuralları, nakış, dikiş, ud, kanun çalmak öğretilirdi. Büyüdükleri zaman da uygun bir fiyatla satılır ya da komşu devletlerin hükümdarlarına hediye edilirlerdi.

3-Odalıklar (Müstefreşeler): Bunlar 15-20 yaş arasındaki çok güzel kızlardan seçilirdi. Bu cariyelerin fiyatları çok yüksek olup, yüksek devlet memurları, padişah kızları tarafından satın alınırlardı.

Cariyeler her bölümde de acemiler, kalfalar ve ustalar diye kendi içlerinde ayrıma tabi tutulurlardı.

Harem'e alınan cariyeler kalfalar tarafından terbiye edilirdi. Nezaket kuralları, büyüklerine karşı saygılı olma hakkında bilgiler verilirdi, ister odalık, isterse gelecekte güzel olacağı düşünülerek Harem'e alınan cariyeler geleceğin ikballeri, Kadın efendileri ya da valide sultanları olacağından okuma-yazma ve saray adetlerini iyi öğrenmelerine son derece dikkat edilirdi. Özellikle padişah zevcesi olabilecek kapasitedeki kızlar "Hazinedar Usta" tarafından özel bir eğitime tabi tutulurdu.
CEBECİ
Savaş araç ve gereçleri yapan, bunları muhafaza eden ve savaşta mevzilere ve tabyalara sevkeden ordu görevlilerine verilen addır.

Cebe zırh demektir. Cebeci bugünkü tabire göre tüfekçi ustası anlamına gelir. Cebeciler ok, yay, kılıç, kalkan, cirit, cebe, cevş, tüfek, tabanca, barut, kurşun gibi dönemlerinin savaş malzemelerini yaparlardı.
 
CEBELU
Tımar ve zeamet sahiplerinin sefer sırasında kendilerinden başka götürmeye mecbur oldukları savaşçılara verilen addır.

Cebelu silahlı asker demektir.

Lehçe-i Osmani'de Cebelu "Tımar sahiplerinin yedek götürdükleri silahlı adamlar, kafileyi muhafaza için verilen yerli süvari" diye tarif olunmaktadır. Cebelu ismi, zırh giydikleri için verilmiştir. Savaşlarda kahramanlık gösteren cebelulara tımar verilirdi.
 
CEBESOY, ALİ FUAD (1883-1968)
İstanbul'da doğdu. Ferik İsmail Fazıl Paşa'nın oğludur.

22 Mart 1899'da girdiği Harp Okulu'ndan 9 Ocak 1902'de teğmen olarak mezun oldu. Ocak 1902 ile 11 Ocak 1905 tarihleri arasında Harp Akademisi'ni bitirdi. Ocak 1905-28 Haziran 1907'de Kurmay stajı için Şam'da 5. Ordu emrinde (Ordu Karargahı Beyrut'taki 3. Nişancı Taburu, 28. Süvari Alayı ve Selanik'teki 15. Topçu Alayı'nda) görev aldı. 13 Mart 1908-9 Ocak 1909'da 3. Süvari Tümen Kurmay Başkanı, 9 Ocak 1909-1 Ekim 1911'de Roma Ataşemiliteri, 1 Ekim 1911-20 Şubat 1912'de Garp Ordusu 1. Şube Müdürü, 20 Şubat 1912-24 Haziran 1912'de muvakkaten 1. Kolordu Kurmaylığı'nda İpek ve Yakova'nın asilerden kurtulması için 7. kolorduca teşkil edilen müfrezenin komutanı, 24 Haziran 1912'de Trablusgarp'a yapılacak silah ve cephane nakliyatı için görevli olarak Avrupa'ya gönderildi. 29 Eylül-10 Kasım 1912'de İşkodro Kolordusu ve sonra Yanya Kolordusu Kurmay Başkanı, 10 Kasım 1912-Mart 1913'te Yanya'da 23. Tümen Komutan Vekili, 15 Ocak-19 Eylül 1914'de Şam'da 8. Kolordu Kurmay Başkanlığı sırasında yarbay oldu.

19 Eylül 1914-20 Ocak 1916'da 25. Tümen Komutanı (Sina ve Çanakkale Cephesi'nde) bu görevi sırasında albaylığa yükseldi (1915). 20 Ocak-30 Eylül 1916'da 14. Tümen Komutanı (Kafkas Cephesi'nde), 30 Eylül 1916-12 Ocak 1917'de 5. Tümen Komutanı (Kafkas Cephesi'nde), 12 Ocak-Nisan 1917'de 2. Ordu Kurmay Başkanlığı'nda bulunurken (Sina-Filistin Cephesi'nde Mirliva (tuğgeneral) oldu.

Nisan-30 Haziran 1917'de Sina-Filistin Cephesi Komutan Yardımcısı, 30 Haziran 1917-9 Eylül 1919'da Ankara'da 20. Kolordu Komutanı ve aynı zamanda bir süre 7. Ordu Komutan Vekili, Eylül 1919-Haziran 1920'de 20. Kolordu Komutanlığı görevi saklı kalmak üzere Batı Anadolu Kuva-yı Milliye Genel Komutanı, 26 Haziran-10 Kasım 1920'de Batı Cephesi Komutanı ve aynı zamanda TBMM üyesi (milletvekili), 20 Kasım 1920-Nisan 1922'de TBMM hükumetinin Moskova Büyükelçisi, Nisan-21 Ekim 1922'de TBMM üyesi, Meclis ikinci Başkanı, 21 Ekim 1923-31 Ekim 1924'de Meclis'teki görevleri saklı kalmak üzere 2. Ordu Müfettişi oldu (Meclis kararıyla süresiz izinli sayıldı). Bu arada 1923'de ferikliğe yükseldi (korgeneral).

31 Ekim 1924'de ordu müfettişliğinden istifa ederek Meclis'teki görevine devam etti. 1 Ekim 1927'de yasama görev süresi sona erdiğinde, açığa alındı. 5 Aralık 1927'de emekliye ayrıldı.

Cebesoy, sivil hayatında, Büyük Millet Meclisi VIII. devrelerinde Konya milletvekili, IX. devresinde Eskişehir milletvekili (bağımsız), X. ve XI. devrelerinde İstanbul milletvekili (bağımsız), 3 Nisan 1939-9 Mart 1943'de Bayındırlık Bakanı, 9 Mart 1943- 5 Ağustos 1946'da Ulaştırma Bakanı, 20 Ocak 1948-1 Kasım 1948'de TBMM Başkanı olarak görev yaptı.

10 Ocak 1968'de İstanbul'da öldü. Geyve civarındaki Alifuadpaşa İstasyonu'nda, aynı adı taşıyan camiin avlusunda gömülüdür.

Fransızca ve Almanca dillerini bilen Ali Fuad Cebesoy'un Milli Mücadele Hatıratı, Moskova Hatıraları, Birüssebi-Gazze Meydan Muharebesi ve 20. Kolordu, Mektep Arkadaşım Atatürk, Siyasi Hatıralar, Mustafa Kemal -Milli Lider adlı eserleri vardır.
 
CELALİ İSYANLARI
Osmanlı tarihinde "Celalî İsyanları" diye anılan, uzun yıllar süren olaylar dizisi.

XVI. yüzyıldan evvelki belgelerde imparatorlukta herhangi bir bölgede, Müslüman halk arasında görülen ayaklanmaya özellik farkı gözetmeksizin Celali adı verilmiştir. Karayazıcı'nın ortaya çıkmasıyla (1598) artık Anadolu'da görülen belli karakterdeki isyanlara Celali isyanları demek adet olmuştur.

XVI. yüzyılda Şeyh Celal, Baba Zinun gibi tarikat ehli oldukları sanılan şahısların çıkarmış oldukları isyanlar, devlet kurucularının ve hanedanın yıkılmasını amaçlıyordu. Kanuni devrinin sonlarında doğan Celali isyanları ise devletin kurucularını ve siyasi kadroyu yıkmak değil, birtakım zorunluluklar karşısında yeni bir gelişmeye sürüklemek çabasını güdüyordu. Bu isyanlara katılanlar ne mezhep, ne devlet görüşü ile birbirlerinden ayrılmış değillerdi. Bu isyanlara katılanlar; altı ayrı başlıkta toplanabilir:

1-Şah kulu ve Celali 'den sonra birtakım baba şeyhler Anadolu'daki kızılbaşları tahrik ve teşvik ederek ayaklanmaya sebep oldular ve Celalilere katıldılar.

2-Kanuni Sultan Süleyman'ın oğlu Bayezid, Amasya valisi iken, meşhur eşkıya Celal'in oğlu onun maiyetine girmiş ve daha sonra Celalilere katılmış ve isyan etmiştir.

3-Köylerden şehirlere gelen delikanlılar bir kapıya bağlanıyorlar, bağlı bulundukları ağa veya paşanın azli, isyan veya ölümünde bir başka kapıya bağlanıncaya kadar bölük başılarının kumandasında köy köy gezip, eşkıyalık yaparak isyan çıkarıyorlardı. Celalilerin büyük bir kısmını bunlar meydana getiriyordu.

4-Anadolu'da bulunan yörük ve Türkmenler, yaylak ve kışlaklara giderken kendilerine ait olmayan boş ve ekili tarlaları çiğniyor ve karışıklıklara sebep oluyorlardı.

5-Sipahiler ve devlet memurları geniş çapta bu isyanları teşvik ediyor ve bu isyanlara katılıyorlardı.

Celali isyanlarının ana sebebi devletin idare mekanizmasının ve toplum düzeninin bozulmasıdır. Değişen dünya gerçeklerine uygun tavır alamamak, askeri seferlerin sıklaşmaya ve uzamaya başlaması ve Osmanlı ordularının çoğu defa yenilmeleri halkın huzursuzluğunu arttıran şartlardı. Bu dönem savaşlarında ganimet elde edilemiyor ve savaş masrafları halka yüklenen yeni vergilerle karşılanıyordu, Celali isyanları halkın bu duruma bir tepkisi olarak düşünülmelidir.

Yapılan yeni araştırmalarla Celali isyanlarının çıkış tarihinin 1550'lere kadar indiği tesbit edilmiştir. 1596 yılı ise isyanların kesin bir şekil aldığı tarihtir. 1596'dan sonraki olaylara Celal-i Fetret yani Celali karışıklıkları adı verilmiş ve bu olaylar Anadolu'nun sosyal ve ekonomik hayatında yeni bir devir açmıştır.

Karışıklık (fetret) devrinin Celali olaylarında sekbanlar, köyleri talan ederek hemen hemen bütün çiftçi halkı da sekban haline geçirmişlerdir. Sekbanlar köy iktisadi hayatını bozduktan sonra büyük bir halk kitlesini de yaşadıkları yerlerden göçe zorlamışlardır. Kasabalara ve şehirlere saldırılar başlamıştır. Fetret devrine göre daha karanlık ve felaketli olan 1604'te başladığı kabul edilen devreye halk dilinde Büyük Kaçgunluk veya Büyük Firar

devri denilir.

Celali şefleri, resmen padişahın kendilerine verdiği sıfatları taşıyorlardı. Bu şeflerin tuğrası "Şahan-ı Pişi'' adı ile anılırdı ki bu da İstanbul Enderun Mektebi'nin Anadolu'daki devamı olarak görülmekteydi.

Celali isyanları çeşitli şeflerin başlarında uzun süre devam etti ve son şef Abaza Mehmed Paşa'dan sonra gittikçe yavaşladı. Abaza Mehmed Paşa Genç Osman'ın Yeniçeriler tarafından katli üzerine ayaklandı ve Yeniçerilere karşı cephe aldı. Bu isyan 7-8 yıl devam etti ve güçlükle bastırıldı.

Celalilerle başa çıkamayacağını anlayan devlet, Celalileri askeri hizmete aldı. Bir kısmı, Osmanlı Hassa ordusuna alındı, bir kısmı da beylerbeyi ve sancak beylerinin hizmetine girdiler.
 
CEM SULTAN (1459-1495)
Fatih Sultan Mehmed'in küçük oğlu.

Edirne Sarayı'nda doğmuş, Napoli'de ölmüştür. Beş yaşına basınca bir hocaya verilmiş, dokuz yaşına gelince Kastamonu sancak beyliğine gönderilmiş ve öğrenimine orada devam etmiştir. Kardeşi Mustafa'nın 1474 yılında ölümü üzerine onun yerine, Karaman valiliği görevi ile Konya'ya gönderildi. Konya'da kaldığı altı yıl içinde öğrenimine devam etmekle beraber, ata binmekte, avlanmakta ve başka sporlarda ustalık kazandı. Larende'de (Karaman) saray, bedesten çarşı yaptırdı. Adaletli idaresi ile halkın sevgisini kazandı. Cem Sultan'ın çevresinde lalası Gedik Ahmed Paşa'dan başka, Frenk Süleyman, Hatipzade Nasuh, Defterdar Ahmed, Sofu Hüseyin ve Çeşnigirbaşı İlyas Şirmerd Ağa gibi şahsiyetler ile bazı Rum ve İtalyan bilginler de vardı. Cem Sultan bu sırada dünyaya gelen oğluna Oğuz Han adını verdi ve onu İstanbul'a babasının sarayına gönderdi. Fatih Rodos seferinden önce Rodos şövalyeleri ile bir antlaşma yapmaya Cem Sultan ile Çelebi Sultan'ı memur etti. Büyük bir sefer için Fatih'in Üsküdar'a geçtiği sırada Cem Sultan, bir miktar kuvvetle Suriye sınırına gönderildi.

Amasya valisi bulunan Bayezid çok iyi yetişmiş olmasına rağmen, Cem Sultan daha cesur ve hareketli idi; daha çok seviliyordu. Fatih de onu, sefahata düşkün olan Bayezid'den daha çok severdi. Fatih'in ölümü üzerine, sadrazam Karamani Mehmed Paşa, Bayezid'e taraftar olan Yeniçerilerin isteklerine uyarak Amasya'ya bir haberci gönderdi. Diğer taraftan da kendi adamlarından birini bir mektupla gizlice şehzade Cem Sultan'a gönderdi. Amacı, Şehzade Bayezid gelmeden Cem Sultan'ı getirip tahta çıkarmaktı. Fakat gönderdiği ulak Anadolu Beylerbeyi Sinan Paşa tarafından yakalanarak öldürüldü. Yeniçeriler de ikili oynayan Mehmed Paşa'yı öldürdüler. Böylece Cem Sultan'ın tahta geçirilmesi planı uygulanamaz hale geldi.

Hükümdarlığı kaybeden Cem Sultan, tahtı zorla ele geçirmek kararı ile kardeşine, karşı ayaklandı. Konya'da toplandığı kuvvetlerle acele Bursa üzerine yürüdü. Yapılan savaşta II. Bayezid'in kuvvetlerini yendikten sonra şehri ele geçirdi. Cem Sultan, Bursa ve civarına hakim olup 18 gün saltanat sürdü, adına hutbe okutup para bastırdı.

Bu sırada II. Bayezid, bir taraftan Anadolu yakasında hazırlıklar yaparken bir taraftan da Cem Sultan'ın lalası Afşinoğlu Yakup Bey'i elde etti; ona yazdığı bir mektupta Cem Sultan'ı savaşmak üzere askeri ile birlikte Yenişehir ovasına gelmeye ikna etmiş olursa kendisine Anadolu Beylerbeyliği'ni ve yüz bin akçelik ürün veren köyler vereceğini bildirdi. Cem Sultan kardeşi Bayezid'in hazırlıklarını önlemek istedi. Halası Selçuk Hatun ile devrin bilginlerinden Mevlana Ayaş ve Şükrullahoğlu Ahmed Çelebi'yi II. Bayezid'e göndererek, Anadolu yakasının kendisinde Rumeli yakasının Bayezid'de kalmasını teklif etti. Bayezid bu teklifi kabul etmedi.

Cem Sultan Bursa'dan ayrıldı; Karaman'a çekilecek yerde Afşinoğlu Yakup Bey'in sözüne kanarak Bayezid taraflısı olan Yenişehir'e gitti. İki taraf orduları Yenişehir civarında karşılaştılar (20 Haziran 1481). Savaşın en tehlikeli zamanında Afşinoğlu Yakup Bey, yanındaki kuvvetlerle Bayezid tarafına geçti. Ordunun diğer yöneticileri de askerleri ile birlikte Cem'e ihanet ettiler, Bayezid tarafına geçtiler. Cem de zaferden ümidini kesti. Savaş alanını terk edip Eskişehir'e, oradan da yaralı olarak Konya'ya geldi. Kardeşinin bir baskın yapmasından korkarak Konya'da da üç günden fazla kalamadı. Ailesini alarak Suriye'ye gitmek üzere Konya'dan ayrıldı (28 Haziran 1481). Torosları geçen Cem Sultan Tarsus Bey'i tarafından saygıyla ağırlandı, sonra Adana'ya geldi. Burada Ramazanoğlu Halil Bey'den pek fazla itibar gördü ve arkasından yetişip kendisine katılanlarla çevresi 300 kişiyi buldu.

Mısır hükumetinden izin alarak Mısır'a gitmek üzere Adana'dan ayrıldı. Kahire'de bulunduğu sırada bir taraftan Mısır sultanı ile anlaşmaya çalışırken diğer taraftan da kardeşine mektup göndererek ona sıkıntısından bahsetti. Sultan Bayezid verdiği karşılıkta hükümdarlık iddiasından vazgeçmesi şartı ile kendisine yılda bir milyon akçe vereceğini bildirdi. Cem bunu kabul etmedi.

Cem 27 Mart 1482'te Anadolu'ya gitmek üzere Kahire'den ayrıldı. Halep'te Trabzonlu Mehmed Bey, Adana'da da Karamanoğlu Kasım Bey'le buluştu. Burada Karamanoğlu Kasım Bey'le bir anlaşma yaptı. Bu anlaşmaya göre Cem Sultan hükümdar olursa Karaman ilini Kasım Bey'e verecek, buna karşılık Kasım Bey de ömrü boyunca kendisine bağlı kalacaktı. Cem Sultan, bu antlaşmadan sonra Kasım Bey'le birlikte Konya üzerine yürüyerek şehri kuşattı. Fakat başarı sağlayamadı. Anadolu'da tutunmak için birçok şehri ele geçirmeye çalıştı. Hiçbirini başaramadı.

Sultan Bayezid anlaşmak için Cem Sultan'a elçi gönderdi. Ailesiyle Kudüs'te oturması şartı ile şehzadeliği zamanındaki gelirinin verileceğini bildirdi. Cem Sultan, ek teklifinden daha mütevazı bir saltanata razı oldu; ama Bayezid bunu kabul etmedi.

Cem Sultan Balkanlar'a geçerek Bayezid'i zor durumda bırakacak planlar yaptı. Bu amaçla, kendisini Balkanlar'a geçirmek için Rodos şövalyeleri ile anlaştı ve 18 Ağustosta Rodos'a geldi.

Cem Sultan'ın Rodos'a sığınmasında Hıristiyan dünyası için büyük faydalar uman şövalyelerin reisi Pierre d'Aubusson, Papa IV. Sixtus'a ve Avrupa hükümdarlarına gönderdiği mektuplarla bu olayı müjdeledi ve Hıristiyan hükümdarlarının birleşerek harekete geçmeleri, Cem Sultan'dan faydalanarak Türkleri Avrupa'dan atmaları zamanının geldiğini bildirdi. Cem Sultan Rodos'tan Fransa'ya gönderildi.

Cem Sultan 1 Eylül 1482'de otuz kişilik maiyeti ve Rodos'tan satın aldığı 20 kadar Müslüman esiri ile Fransa'ya ayak bastı. Fransa'da şatodan şatoya, şehirden şehre dolaştırıldı. II. Bayezid'in Fransa kralı XI. Louis'e bir elçi göndererek Cem Sultan'ın salıverilmemesi karşılığında bir hayli para vaad etti. XI. Louis, padişahın tekliflerini red ettiği gibi elçisini de kabul etmedi. Öte yandan, Bayezid, kardeşine yazdığı mektupta da, şövalyelerden kurtulursa eski teklifine sadık kalacağını bildirdi. XI. Louis'in ölümünden sonra Fransa'da çıkacak bir karışıklıkla da Cem Sultan'ın kaçırılmasından korkan şövalyeler, Cem Sultan'ı şatodan şatoya gezdirmeye başladılar.

Şövalyelerin reisi d'Aubusson Bayezid'den aldığı paranın yanısıra Cem Sultan'ın ağzından sahte mektuplar yazarak Kahire'de bulunan annesi Çiçek Ha-tun'dan ve karısından para alıyordu.

Bir süre sonra Fransa kralı VIII. Charles ile Papa VIII. İnnocentius arasında 5 Ekim 1488'de yapılan bir anlaşma ile Cem Sultan Papa hükumetine teslim oldu. Bunun üzerine Cem Sultan, önemli menfaatler karşılığında şövalyelerin elinden alınarak Roma'ya gönderilmek üzere yola çıkarıldı (11 Ekim 1488). Roma'da Papa ve kardinal hariç, bütün ileri gelenler tarafından parlak bir törenle karşılandı (13 Mart 1489) ve Vatikan'da hükümdarlara mahsus daireye yerleştirildi.

Cem Sultan'ın Roma'ya getirildiğini duyan II. Bayezid, papaya bir elçi göndererek Cem Sultan'ın muhafazası karşılığında her yıl 40 bin altın verileceği vaadinde bulundu. Papa, Osmanlı padişahına gönderdiği bir mektupta bu teklifi kabul ettiğini bildirdi.


Papa VIII. İnnocentius'un ölümü üzerine yerine geçen VI. Alexander Borgia zamanında Cem Sultan daha serbest bir hayat sürdü. Borgia, kendisine bir defada 300 bin altın verilmek şartı ile Cem Sultan'ı zehirleterek öldürmeyi Osmanlı padişahına teklif etti. Düzenleyeceği Haçlı seferinde Cem Sultan'dan yararlanmak isteyen Fransa kralı ise Cem'in ölümünü engellemek için Roma'ya girdi. Cem Sultan'ı papanın elinden aldı.

Cem Sultan bu sırada hastalandı (16 Ocak 1495). Hastalığı gittikçe ilerledi ve 25 Şubat 1495 Çarşamba günü sabaha karşı da öldü. VIII. Charles'in Fransa dönüşünden sonra Napoli kralı tarafından Ova Şatosu'na nakledilen ceset, 1499 yılında Lecce'den gemiye bindirilerek Mudanya yolu ile Bursa'ya getirildi. Muradiye Camisi'nde Fatih'in büyük oğlu şehzade Mustafa'nın yanına gömüldü.

Cem Sultan'ın eceli ile veya yılancık hastalığından öldüğü konusunda değişik görüşler vardır. Bunlardan en kuvvetlisi Fransa kralına teslim edilmeden önce, papa tarafından tesirini yavaş yavaş gösteren bir zehirle zehirletilmiş olanıdır.

Cem Sultan, aynı zamanda devrinin tanınmış şairlerindendi. O daha çocukluk çağında şiir söylemeye başlamıştı. Cem Sultan'ın Farsça ve Türkçe iki divanı vardır. Türkçe şiirlerinin çoğunda bilhassa Ahmed Paşa'nın etkisi görülür. Şeyhi ve Necati yolunda yazılmış şiirleri de vardır. Genel olarak taklitçi bir şair olmakla beraber, üzüntülü zamanlarında özellikle gurbet yıllarında yazdığı çok başarılı lirik şiirleri de vardır. "Cam-ı Cem nuş eyle, ey Cem, bu Frengistan'dır" mısraıyle başlayan ünlü kasidenin Cem tarafından yazılmayıp yanlışlıkla ona isnad edildiği hakkında bir söylenti vardır. Farsça şiirlerinin çoğu İran şairlerine nazire olarak yazılmış bulunan Cem Sultan'ın Farsça'yı çok iyi bildiği anlaşılmaktadır.

Bilim ve sanat adamlarını her zaman koruyan Cem Sultan'ın etrafında toplanan ve bir kısmı gurbet hayatında da onun yanından ayrılmayan Sadi Haydar, Sehai, La'li, Kandi, Şahidi adlı şairlere "Cem şairleri" adı verilmiştir. Bunların içinde en değerlisi, "Cem Sadisi" diye tanınan Sadi'dir.
 
CEMAL PAŞA, AHMED (1872-1922)
Osmanlı kumandanı ve devlet adamı.

İstanbul'da doğdu. Kurmay yüzbaşı olarak Osmanlı ordusunun Selanik'te bulunan üçüncü ordusunda göreve başladı ve kısa bir zaman içinde zeka ve çalışkanlığı sayesinde binbaşılığa yükseldi.

Üçüncü orduda kurmay başkanlığında çalışırken, Rumeli demiryolları müfettişliğini de üzerine aldı. Bu vazife, onun siyasi hayatına da tesir etti.

Böylelikle İttihat ve Terakki Cemiyeti teşkilatını, Rumeli'nin, mahallelerine kadar yaydı. Bu çalışmalar onu cemiyetin Merkez-i Umumi azalığına yükseltti. 10 Temmuz (23 Temmuz) 1908 tarihinde Meşrutiyet'in ilanından sonra, İttihat ve Terakki Merkez-i Umumisi'nce teşkil edilen temsil heyetinde, vazife alarak İstanbul'a geldi. Cemiyet, teşkilatla ilgili bir Islahat heyeti kurarak Cemal Bey'i de bu heyete seçti. Gebze'de bulunurken, 31 Mart ihtilali çıktı. İttihat ve Terakki'nin erkanından sayıldığı için Selanik'e kaçtı ve orada Hareket Ordusu'na katılarak İstanbul'a geldi, irtica hareketinin bastırılmasında önemli faaliyetler gösterdiğinden Üsküdar muhafızlığı (mutasarrıfı) vazifesine tayin edildi.

Üsküdar muhafızlığında çalışırken karşılaştığı hadiseleri şiddet göstererek halletti. Kısa bir süre sonra, Üsküdar ve çevresinde asayişi temin etti.

Bu durum dikkati çekerek iki ay geçmeden Adana'ya vali tayin edildi. Arkasından Bağdat valisi oldu.

Valilikleri sırasında şiddet hareketleri gösterdiğinden hakkında birçok şikayetler yapılmıştır. Merkez-i Umumi azalığını muhafaza ettiği için idari vazifelerini devam ettirebildi.

Balkan Savaşı başlayınca, Bağdat valiliğinden istifa etti. Orduda, Konya Redif fırkası kumandanlığına getirildi. Fakat Bulgarlara Pınar Hisar mevkiinde mağlup oldu ve Çatalca hattına çekildi. Bundan sonra Umumi menzil müfettişi oldu.

İttihatçılar Babıali baskınını başarı ile sonuçlandırınca, İstanbul muhafızlığı vazifesini aldı. Bir süre sonra Nafıa Nazırlığı'na getirildi.

Birinci Dünya Savaşı ilan edildiği sıralarda, Osmanlı İmparatorluğu'nun kaderi üzerine söz sahibi olan Talat-Enver paşaların yanında söz sahibi idi.

Savaşın ilk safhasında, Dördüncü Ordu Kumandanlığı'na tayin edilerek Mısır üzerine tertiplenen seferin yürütülmesi için Şam'a gönderildi.

"Kanal Harekatı" diye anılan bu harekat başarısızlığa uğradı. Cemal Paşa, Süveyş'i geçmesine rağmen, Süveyş'e ulaşan kuvvetlerin yanında 24 saatlik yiyecek ve içecekten başka bir şey kalmadığı için çekilmek mecburiyetinde kaldı.

Bir süre sonra Suriye valiliğini de idare eden Cemal Paşa, Osmanlı ordularının düşman karşısında hezimete uğramaları üzerine İstanbul'a dönerek İttihat ve Terakki'nin liderlerinden Enver ve Talat paşalarla birlikte Avrupa'ya kaçmak mecburiyetinde kaldı.

1920'de Türk askeri heyetinin başında Afgan ordusunun ıslahı için Afganistan'a gitti. Afgan ordusunun ıslahı hususunda ciddi faaliyetler gösteren Cemal Paşa 1922'de Afganistan'ı terketti.

Bir müddet sonra Rusya'ya gitti. 5 Temmuz 1922 tarihinde Tiflis'e geldi. 21 Temmuz 1922 gecesi oteline dönerken Ermeni komitecilerinin kurşunlarıyla öldürüldü.
 
CERBE DENİZ SAVAŞI
Osmanlı donanmasıyla, Almanya, İspanya, Papalık, Cenova, Napoli, Floransa, Malta, Sicilya ve Monako devletlerinin birleşik donanmaları arasında Cerbe

Adası civarında cereyan eden deniz savaşı (14 Mayıs 1560).

Savaş, İspanya Kralı Filippe'nin teşebbüsü ile meydana getirilen Haçlı donanması sayesinde, Osmanlıların elinde bulunan Trablusgarp'ı zaptetmek ve Batı Akdeniz'deki Osmanlı deniz hakimiyetine son vermek amacıyla açılmıştı. Sonuç elde edildiği takdirde İtalya, Sicilya, Malta zincirinin son halkası da Hıristiyan düşmanına katılmış olacak ve Batı Akdeniz tamamen kontrol altına alınacaktı.

1559 Ağustos ayından itibaren Sicilya Adası'nın Messina limanında toplanmaya başladı. Bu tarihlerde Osmanlı donanması Akdeniz'de bulunduğu için Trablusgarp'a doğru yola çıkılmıştır. Bu arada Trablusgarp'ta kuvvetli savunma ile karşılaşacağı düşünülerek Cerbe Adası'nı ele geçirmek üzere 2 Şubat 1560 tarihinde donanma, ada önünde demirlemek zorunda kalmıştır.

Bu durumu haber alan Osmanlı donanması Kaptan-ı Derya Piyale Paşa kumandasında Ege Denizi'ne açılmıştır. Çanakkale, Eğriboz, Midilli, Sakız, Rodos mevkilerinden gerekli takviyeler alınarak 14 Mayıs 1560’da sabah erkenden savaş nizamı alınarak adaya yaklaşılmaya başlanmıştır.

Osmanlı donanmasını ilk defa İspanyollar görmüş ve derhal Sicilya kıyılarına doğru çekilmeye başlamışlardır. Kötü bir organizasyon içinde bulunan Haçlı filosu, maneviyat bakamından da çökmüş olduklarından savaş konusundaki görüş ayrılıkları da giderilmediğinden ricat durumuna gelinmiştir.

Bu durum karşısında Osmanlı donanması adaya sığınmaya çalışanlarla geri çekilen ve kaçanlara iki koldan hücuma geçmiştir.

Denizde takip, 3 gün 3 gece aralıksız devam etmiştir. Başta İspanyol filosu olmak üzere müttefik donanmadan pek az gemi kendisini kurtarabilmiştir. Savaşın sonunda 20.000 haçlı askeri ölmüş, 19 parça gemi ve 1 kalyon zapt edilmiş, 11 nakliye gemisi, 28 kadırga, 1 kalyon da batırılmıştır.

Haçlı donanmasının imhası ile sonuçlanan Cerbe Deniz Savaşı'nın sonunda Cerbe Adası'na asker çıkarılmış ve 37 günlük bir kuşatmadan sonra ada tamamen zapt edilmiştir.

Adanın muhafazası Turgut Reis'e bırakılmış ve donanma İstanbul'a dönmüştür.
 
CEREHOR
Osmanlılar tarafından ordu hizmetlerinde kullanılan Hıristiyan ecirlere (ücretli esir) verilen addır.

Eldeki kuvvet kafi gelmediği zamanlarda, ücretle toplanmış olan askerlere de bu isim verilirdi. İsmail Hakkı Uzunçarşılı'ya göre bu askerler (Kapıkulu Ocakları, C.I) Orhan Gazi devrinde veya ondan az sonra Osmanlı ordusunda vardı.

Cera, vazife, nafaka ve kira anlamındadır. Bu kelime tarihlerde cerahor, cecrihor, cerihor, sarahor, şeklinde kullanılmış, Osmanlı kanunnamelerinde cerehor olarak geçmiştir.

Cerehorlar ücretli olup, ihtiyaç zamanında toplanırlardı. Cerahor veya serehor ordu mühimmatını, çadırları, savaş araçlarını develerle naklederlerdi. Cerehor kuvvetleri eyalet kuvvetlerinden sayılırdı. Cerehorlar daha sonraları inşaat ve amele hizmetlerinde istihdam edilmek üzere hudut Hıristiyanlarından alındı. Cerehor hizmetini arzularıyla görenler olduğu gibi cebri bir şekilde yapanlar, istemeyerek gördükleri işleri bırakıp kaçanlar da olurdu.
Beylerbeyi, sancakbeyi, kadı gibi büyük memurların, bir yere tayinlerinde sarf etmeleri gelenek olan bahşişlerdir.

Bu bahşişler harc-ı ferman, tebşiriyye-i mutade, harc-ı beha, kudumiye gibi isimler altında vergi olarak eyalet veya sancaktaki halktan toplanırdı..

Tanzimat Fermanı (1839) ile cevaiz kaldırılmıştır.
 
CİDDE VE SURİYE AYAKLANMALARI (1858-1860)
XIX. yüzyılda çıkan ve Osmanlı İmparatorluğu'nun geleceğini olumsuz yönde etkileyen ayaklanmaların bir kısmı din ve mezhebe dayanmıştır. Genellikle Osmanlı tebaasından ayrı dindeki topluluklar arasında çıkan ayaklanmalar, devlet yönetimine karşı olmamakla beraber devleti meşgul etmiş ve yıpratmıştır. Suriye'de yaşayan halkın çoğunluğu Müslümandı ve İslamlığın mezhepleri dışında Dürziler Suriye'de önemli bir cemaat oluşturuyorlardı. Cidde de bir kıyı şehri olarak bu tür özellikler gösteriyordu. Üstelik İngilizlerin ve Fransızların himayesinde önemli bir Hıristiyan kesim vardı. Suriye'de yaşayan Hıristiyan mezheplerinden biri olan Marunilerle Dürziler arasında zaman zaman çatışmalar oluyordu.

Dürziler Suriye'de Hasbeya, Raşeya, Cebel-i Havran, Cebel-i Lübnan ile Şam'ın çevresinde yaşıyorlardı. Marunilerin toplu olarak bulundukları yerler ise Beyrut, Sayda, Trablus ve Lübnan'ın bütün kuzey kısmıydı.

Ayaklanmaların Sebepleri:

Dürzi ağa ve şeyhlerinin Maruni köylerinde bulunan mukataaları, Dürziler ve Maruniler arasında zaman zaman sürüp giden ve dinden doğan anlaşmazlıkların artmasına sebep oluyordu. Bu durumda bir hal çaresi olarak 1844'de, Cebel-i Lübnan iki kaymakamlığa ayrıldı; Müslüman ve Hıristiyan iki kaymakam tayin edildi. Ancak 1854'de ölen Maruni kaymakamı yerine Şihap ailesinden Beşir Ahmed'in tayin edilmesi, özellikle Ortodoks halkın tepkisine yol açtı; durum Babıali'ye şikayet edilerek Katoliklerden ayrılmak veya ilçelerinden birine Müslüman bir kaymakamın getirilmesi istenildi.

İki mezhep arasındaki anlaşmazlığa 1856 Islahat Fermanı'na karşı gösterilen tepkiler de eklenince ayaklanmaların asıl sebepleri ortaya çıkmaktadır.

Osmanlı Devleti, esaslarını yabancı devletlerin tespit ettiği 1856 Islahat Fermanı'nı ilan edince Müslümanlarla hukuk açısından eşit hale gelen Maruniler hızla teşkilatlanmaya başladılar. Müslüman halk bu duruma karşı kayıtsız kalmadı ve Marunilerle mücadeleye girmek için hazırlandı.

Asıl amacı, çeşitli ırk ve mezhepten olan tebaa arasında eşitlik sağlamak olan bu ferman, Cidde ve Suriye'de Müslümanlarla Hıristiyanların birbirlerine karşı tavır almaları için zemin hazırladı.

Bütün bu sebepler yanında, İngiltere ve Fransa'nın Dürzilerle Maruniler arasındaki geçimsizliği kışkırtması da özellikle ayaklanmaların genişlemesi yolunda önemli bir sebep oldu.

Cidde Ayaklanması:

İlk tepki 15 Temmuz 1858'de Cidde'de ortaya çıktı. Büyük bir halk topluluğu, isyan çağrılarına uyarak Hıristiyan halk üzerine yürüdü. Bu karışıklıklar sırasında Fransız konsolosu ile İngiliz konsolos yardımcısı kendi tebaalarını savunmak isterlerken öldürüldüler. Devlet, Cidde olaylarının önüne geçemiyordu. Bu durumu fırsat bilen İngiltere ve Fransa, birlikte hareket ederek, Cidde'ye savaş gemilerini gönderdiler. Şehri topa tuttukları gibi, olaylardan suçlu saydıkları 10 kişiyi de idam ettiler.

İngiltere ve Fransa'nın intikam amacı ile şehri topa tutmaları ve adam asmaları, Müslüman halk ve bilhassa Dürziler arasında tepki yarattı. Bu durum Suriye'nin Müslüman halkı üzerinde de etkisini gösterdi.

Suriye Ayaklanmaları:

Suriye'de Dürzilerin Hıristiyanlar aleyhine hareketleri Mayıs 1860'da başladı. Halep'te cami duvarlarına Hıristiyanlar aleyhine nümayişler yapılması için bildiriler asıldı. Lübnan'da, Dürzilerin çoğunlukta olduğu bölgelerde cinayet ve yol kesme olayları baş gösterdi. Maruniler bu hareketlere karşı koyabilmek için hazırlığa başladıkları gibi vali Hurşit Paşa'ya da başvurdular. Diğer taraftan Beyrut'ta bulunan konsoloslar da gerekli tedbirlerin alınmasını istiyorlardı.

Mayıs ayının sonunda Sayda ve Matn bölgesinde, Said Canbolat ve Hattar Ahmed'e bağlı Dürziler, Marunilere karşı harekete geçtiler. Havran ve Cebel'de bulunan Dürziler de Hasbeya, Raşeye, Zahle ve Dayral Kamer'de soykırıma giriştiler.

Bu olayların Şam'da duyulması, buradaki Hıristiyanları endişelendirdi. Çünkü Şam'da yaşayan Müslümanlar sayıca Hıristiyanlardan fazlaydı. Dürzilerin, Marunilere karşı saldırılarının en şiddetlisi 9 Temmuzda oldu. Babıali Suriye'deki bu ayaklanmalara karşı sert tedbirler almadı ve durumu Şam valisi Ahmed Paşa'ya havale etti. Fakat Paşa'nın ayaklanmalar üstünde etkili olamaması ve olayların gittikçe genişlemesi, Babıali'yi harekete geçirdi. Diğer taraftan Fransa da Şam'daki olaylar sebebiyle Osmanlı Devleti'ne baskı yapıyordu. Nihayet Avrupa devletlerince de sevilen ve tanınan bir kişi olan Fuad Paşa, Beyrut'a gönderildi. Fuad Paşa, Dürzileri şiddetle cezalandırdı; adam öldürenlerden 56 kişiyi idam ve ayaklanmalara katılan 111 askeri kurşuna dizdirdi. Bu ayaklanmalardan zarar gören Marunilere tazminat verilmesi için de Dürzilerden ve ayaklanmaya katılan halktan özel bir vergi aldı.

Fuad Paşa Suriye'deki bu ayaklanmaları şiddetle bastırdığı halde Fransa, 8 Ağustos 1860'da Lübnan'a asker çıkardı ve Fuad Paşa'nın Dürzilere karşı kesin harekete geçmesini istedi. Durumun ciddiyetini bilen Fuad Paşa, Fransızların Marunilerin intikamını alacağını düşünerek, Dürzilere karşı harekete geçmedi. Diğer taraftan Dürzi reislerinin kendiliğinden teslim olmaları Fuad Paşa'yı zor durumdan kurtardı. Bütün bu olayların İngiltere, Fransa, Avusturya, Rusya ve Prusya temsilcileri ile Osmanlı Devleti'nin temsilcilerinden kurulu bir komisyonda görüşülmesine karar verildi. Komisyonda yapılan görüşmeler sonunda, Lübnan'da tek bir kaymakamlık kurulmasına ve kaymakamın Hıristiyanlardan seçilmesine karar verildi ve karar, 9 Haziran 1861 Lübnan Nizamnamesi adı altında imzalandı.
 
CİZYE
Osmanlı sınırları içinde yaşayan Müslüman olmayan tebadan can ve mal güvenliği sağlamak amacıyla alınan verginin adıdır.

Yani fethedilen arazi üzerinde yaşayan Müslüman olmayan tebadan kolektif olarak alınır. Bu verginin kaynağı Müslüman Araplardır. Araplar ele geçirdikleri topraklarda idare sistemini değiştirmez, halktan cizye adı altında vergi alırlardı.

Ödeme sorumluluğu akıl ve bedence sağlam ve ödemek kudretine haiz ve yetişkin erkeklerdir. Kadın ve çocuklar ile ihtiyar erkekler, savaşa gitmekle mükellef olmadıkları için, cizyeden muaf tutulurlardı. Körler, sakatlar içinde cizye ödeyenler yalnızca servet sahipleri idi. Fakirler ve dilenciler cizye ödemezlerdi. Yoksul rahipler de cizye ödemezken, zengin manastırlarda görev yapan rahipler ve baş rahipler cizye öderlerdi. Esirler de bu vergiden muaftı.

Cizye nakden ödenirdi. Bazen eşya ile de ödenebilirdi. Cizyesini ödemeyenlere hapis cezası verilirdi.

Osmanlı Devleti'nde cizye, Kırım Savaşı'na kadar yürürlükte kaldı. 10 Mayıs 1855 tarihli kanun ile dini bir vergi olan cizye kaldırıldı. Yerine askerlik hizmetinde muafiyet vergisi kabul edildi. Bu vergi de Hıristiyanların bilfiil askerlik hizmetine tabi tutuldukları 1908 tarihinde (II. Meşrutiyet) tamamen kaldırıldı ve Hıristiyanlar da her Müslüman Türk gibi askere alındılar.

Adam başına ödenen cizye 1 dinardı.
 
CUMA SELAMLIĞI
Cuma namazında padişahlar için yapılan merasime verilen addır.

Cuma selamlığına Cuma alayı, Selamlık resm-i alisi de denilirdi. Osmanlı padişahları aynı zamanda İslam halifesi olduğu için İslam dininin sosyal prensiplerinden olan Cuma toplanısı ve o gün hutbe adı altında verilen haftalık konferansı dinlemek onların pek ziyade önem verdikleri dini ve sosyal vazifelerden biri idi. Hutbe mutlaka kapısı herkese açık olan bir yerde okunmalıydı. Bu sebeple padişahlar Cuma günü mutlaka saraydan çıkıp, halkın da içine serbestçe girebileceği camilerden birinde namaz kılarlardı. Padişahlar II. Abdülhamid devrine kadar camilere ata binerek giderlerdi. Bu tarihten sonra padişahlar arabayla camiye gitmeye başladılar.

Selamlık merasiminde askeri, idari ve ilmiyeden birçok kişi bulunur, her sınıf askerden birkaç alay, tabur iştirak eder ve namazdan sonra camiin önünde, padişahın huzurunda bir geçit resmi yapılırdı. Bu askeri hareket şehirde bir canlılık uyandırır ve askerin geçtiği sokaklar insanla dolardı. Selamlıklarda bütün şehzadeler, yaverler, tüfekçiler ve hünkar çavuşlar bulunurdu. Selamlığın hangi camide yapılacağı önceden bilinmediği için bu merasimde bulunacaklar Yıldız'da Çit Kasrı'nda toplanırlar, nereye gidileceğine dair iradeyi orada beklerler ve irade çıkınca padişahla birlikte hareket ederlerdi. Cuma selamlığını seyretmeye yerli, yabancı birçok insan gelirdi.

II. Abdülhamid’e düzenlenen suikastten sonra yabancıların Cuma selamlığını seyretmeleri yasaklandı. Camiye namaz kılmaya gelen halk da sıkı bir şekilde kontrol edilir, üzerlerindeki silah vb. alınırdı. Cuma selamlığı imparatorluğun son devrine kadar devam etmiştir. Ancak eski güzelliğini kaybetmiş ve bir vazife halini almıştır.
 
CÜLUS BAHŞİŞİ
Padişahın ölümü veya tahttan indirilmesi üzerine tahta geçen yeni padişah tarafından askerler ve memurlara verilen hediyenin adıdır.

Osmanlılarda iki çeşit cülus bahşişi vardı. Birisi bir defaya mahsus olmak üzere verilir, diğeri ise askerlerin ulufelerine zam yapılmasıyla gerçekleştirilirdi.

Tahta çıkan padişahın "kullarımın bahşiş ve terakkileri makbulumdur" şeklindeki karar ve bu kararın açıklanmasını askerin işitmesi kural olmuştur. Cülus bahşişi her asker için aynı değildi. Yeniçeriler üçer bin, sipahiler biner, acemi oğlanları ikişer, cebeciler ve topçulara biner akçe verilmesi kanundu.

Memurlardan sadrazama otuz bin, müderrislere üç bin, defterdara yirmi bin, nişancıya otuz bin, reisülküttaba yedi bin akçe cülus bahşişi verilirdi.

Cülus bahşişi uygulamasına Yıldırım Bayezid devrinde başlandığı iddia edilmekte ise de kanun haline Fatih Sultan Mehmed zamanında getirilmiştir.

XVI. yüzyıl sonunda dönem dönem, cülus bahşişini yeterli bulmayan Yeniçeriler sık sık ayaklanmışlar, çeşitli olaylara sebep olmuşlardır. Bu olaylar Osmanlı maliyesini zor durumlara sokmuştur.
 
CÜNEYT BEY ( ?- 1425 ? )
Aydınoğullarından, İzmir beyi, Cüneyt’in bastırdığı paralardan babasının, Osmanlı hükümdarı I. Bayezid'in İzmir subaşısı İbrahim olduğu ve kendisinin de İzmir'de doğduğu anlaşılmaktadır.

Cüneyt Bey, Timur Anadolu'dan ayrıldıktan sonra, beyliklerine kavuşan Aydınoğlu İsa ve Ömer beylerle savaşmış ve Edirne'de bulunan Süleyman Çelebi'den sağladığı yardımlarla onları yenmiştir (1405).

1402-1413'te birbirleri ile çarpışan I. Bayezid'in çocukları arasındaki savaşlara da karışmış ve İsa Çelebi tarafını tutarak Mehmed Çelebi ile savaşmıştır. Bu savaşta yenilen Cüneyt Bey Mehmed Çelebi tarafından yerinde bırakılmıştır. Daha sonra Süleyman Çelebi ile arası açılmış, müttefikleri Karaman ve Germiyanoğullarından yardım göremeyen Cüneyt Bey yenilerek esir düşmüş, kendisi Edirne'ye oradan da vali olarak Ohri'ye gönderilmiştir. Fakat bu devirdeki iç karışıklıklardan faydalanarak Anadolu'ya geçerek İzmir'e gitmiş, eski taraflılarını toplayarak Süleyman Çelebi'nin Ayasluk emirini kovmuş ve kısa zamanda eski ülkesine sahip olmuştur (1413).

Mehmed Çelebi kardeşlerini yenerek duruma hakim olunca Cüneyt Bey'in üzerine yürümüş, Cüneyt Bey, teslim olduğundan Niğbolu valiliğine gönderilmiştir. Fakat biraz sonra Düzmece Mustafa ile birleşmiştir (1419). Çelebi Sultan Mehmed'in gönderdiği kuvvetlere yenilen Mustafa ile Cüneyt Bey Selanik'e kaçmışlar ve Bizans valisi tarafından korunmuşlardır. Osmanlı hükümdarının isteği üzerine Mustafa Limni'de Cüneyt Bey İstanbul'da hapsedilmişlerdir. II. Murad zamanında Bizans imparatoru tarafından serbest bırakılan Mustafa ile Cüneyt Bey Ulubat'ta II. Murad ile yaptıkları savaşı kaybetmişler ve Cüneyt Bey Mustafa'dan ayrılarak İzmir'e gitmiş, eski adamları tarafından iyi karşılanmıştır (1422).

Cüneyt Bey topladığı kuvvetle Aydınoğlu Mustafa'yı yenerek öldürmüş ve eski topraklarını tekrar eline geçirmiştir. Osmanlı Devleti'ne karşı yine Kara-manoğulları ile birleşen Cüneyt Bey üzerine ordu gönderilmiş, önce oğlu Kurt Hasan, Akhisar'da yenilip esir edilmiş, sonra da Cüneyt Bey Sisam Adası karşısındaki İpsili Kalesi'nde yakalanarak bütün ailesi ile birlikte öldürülmüştür.
 
ÇAKIRCIBAŞI
Osmanlı Devleti saray teşkilatında "Erkan-ı birun" denilen ve dış hizmetlerde görevlendirilenlerin ağalar arasında, teşrifatta (protokolde) önde gelenin adıdır.

Fatih Kanunnamesi hükümlerine göre, Çakırcıbaşı'nın teşrifattaki yeri sarayın ahır müdüründen (mirahur) sonra geliyordu.

Çakırcıbaşı'nın ulufesi yılda yüz altmış akçeydi. Çakırcılar, Çakırcıyan-ı Hass, Şahinciyan, Atmaciyan adıyla üçe ayrılmışlardı. Son ikisinin başına "Doğancıbaşı" ve "Atmacıbaşı" sıfatıyla iki subay tayin edilmiştir. Çakırcıbaşı, padişahın atının yanında yürüme imtiyazına sahip olan "Özengi ağaları" da denilen "rakip ağaları"ndan idi.
 
ÇAKMAK, MAREŞAL FEVZİ (1876-1950)
Kurtuluş Savaşımızın ünlü komutanlarındandır.

İstanbul'da Cihangir'de doğdu. Çakmakoğullarından Ali Sırrı Bey'in oğludur. Babası da topçu albayı idi. İlk öğrenimini Rumelikavağı mahalle okulunda yaptıktan sonra, sırasıyla Soğukçeşme Askeri Rüştiyesi'nde Kuleli İdadisi'nde okudu, sonra Harbiye'ye girdi. 1895'te mülazım (teğmen) rütbesiyle erkan-ı harbiye (kurmay) sınıfına ayrıldı. 1898'de kurmay yüzbaşı olarak orduya katıldı. Önce Erkan-ı Harbiye Reisliği Dördüncü Şubesinde bulundu. Sonra Rumeli'ye gönderilerek (1899) Sırp ve Arnavutların bulundukları bölgelerde gördüğü yüksek hizmetlerinden ötürü sekiz yılda albay oldu. Balkan Savaşı'nda, Çanakkale'de, Kafkasya'da, Suriye'de çeşitli savaşlara kurmay başkanı ve komutan olarak katıldı.

Orduda "Kavaklı Fevzi" diye anılırdı. 1908 Meşrutiyetinde Taşlıca mutasarrıfı ve 35. Tümen Komutanı bulunuyordu. 1910'da Kosova Ordusu Kurmay Başkanlığına, daha sonra da Batı Ordusu kolordusunda aynı göreve atandı. Balkan Savaşı'nda Vardar ordusu Erkan-ı Harbiye Kurmay Heyeti Harekat Şube Müdürlüğü'nde bulunduktan sonra, savaş sonunda Ankara Tümeni Komutanı oldu. Üç ay sonra da merkezi Ankara'da bulunan V. Kolordu komutanlığına tayin edildi ve 1914 yılında bu görevdeyken general oldu.

Fevzi Paşa I. Dünya Savaşı başladıktan sonra kolordusuyla Çanakkale savunmasına katıldı. Oradan, sırasıyla V. Kolordu, II. Kafkas Kolordusu (1916), bir yıl sonra da aynı cephedeki II. Kolordu Komutanlıklarına getirildi.

Bir süre sonra Suriye'de teşkilatlanan VII. Ordu'nun başına getirildi. Bu görevdeyken gösterdiği üstün başarı sebebiyle ferik (korgeneral)lige yükseldi (1918).

Fevzi Çakmak, Mütareke'den sonra bir süre İstanbul'da Erkan-ı Harbiye Reisliği'nde (Genelkurmay Başkanı), bir süre de Harbiye Nazırlığı'nda bulundu. Bu görevlerdeyken Anadolu'ya levazım ve teçhizat göndermek suretiyle Kurtuluş Savaşımıza önemli yardımlar yaptı. Türk milli hareketine karşı, şiddetli tedbirler almak amacıyla tekrar işbaşına getirilen Damat Ferid kabinesinin kurulmasından önce Harbiye Nazırlığı'ndan çekildi ve artık milli vazifesinin ancak Anadolu'da yapılabileceğini anlayarak 8 Nisan 1920'de Anadolu'ya geçti. Çeşitli cephelerde ordunun harekatını yönetti. 3.5.1920'de Milli Müdafaa Vekili (Milli Savunma Bakanı) oldu.

II. İnönü Zaferi üzerine (3 Nisan 1921) TBMM ona I. Ferik (Orgeneral) lik rütbesi verdi. Sakarya Savaşı'ndan bir süre önce Atatürk Başkomutanlığa getirilmiş ve Erkan-ı Harbiye Reisi Vekilliğine de Fevzi Çakmak tayin edilmişti (Ağustos 1921). Vekil olarak 1922 Temmuz'una kadar bu görevde ve Vekiller Heyeti Reisliğinde kalan Fevzi Paşa’ya, Sakarya zaferinden sonra TBMM tarafından bir takdirname verildi ve rütbesi Müşir (Mareşal)liğe yükseltildi. 1924 yılı Ekim ayı sonuna kadar Kozan milletvekili olarak parlamentoya katıldı, bir yıl sonra bu görevden ayrıldı (1925). Daha sonra Erkan-ı Harbiye Reisliği (Genelkurmay Başkanlığı)'ne tayin edilen Fevzi Çakmak, bu görevde 1944 yılına kadar kaldı. 12 Ocak 1944'te kanunda belirtilen yaş sınırına geldiği için emekliye ayrıldı.

Yurdumuzda, çok partili siyasi hayat başladıktan sonra Fevzi Çakmak da bu harekette, birinci planda yer almıştır. Yeni kurulmuş olan Demokrat Parti'yi desteklemiş ve partinin vücut bulmasına ön ayak olanlardan biri olmuştur. 1946 seçimlerinde, Demokrat Parti listesinden bağımsız olarak İstanbul'dan milletvekili seçildi, fakat Demokrat Parti'den 12 Temmuz 1947'de ayrıldı. Arkadaşlarıyla birlikte 19 Temmuz 1948'de Millet Partisi'ni kurdu.

10 Nisan 1950'de İstanbul'da öldü.

Eserleri:

Garbi Rumeli'nin Suret-i Ziyaı ve Balkan Harbi'nde Garb Cephesi Hakkında Konferanslar (1927), Büyük Harbde Şark Cephesi Hareketleri (1939).
 
ÇALDIRAN MEYDAN SAVAŞI (23 AĞUSTOS 1514)
Osmanlı hükümdarı Sultan Yavuz Selim ile İran hükümdarı Şah İsmail Safevi arasında Çaldıran ovasında yapılan meydan savaşı.

Bu savaşın sebebi, Selçuklu İmparatorluğu zamanında Anadolu'da yayılmaya başlayıp Osmanlılar devrinde hızlanan ve XVI. yüzyıl başında Şah İsmail'in sürekli çabalarıyla Osmanlı ülkesini içten yıkma tehlikesi gösteren Şiiliğin önüne geçilmesi, Orta ve Güney Anadolu'da o zamanki sakıncalı jeopolitik durumun düzeltilmesi ve Yavuz'un Batı yerine Doğu'da genişleme politikasını gütmesidir.

Yavuz daha şehzadeliğinde, Trabzon valisi iken İran'ı, Azerbaycan'ı, Orta ve Güney Anadolu'yu elinde bulunduran İsmail Safevi'nın Şiiliği yayma yolundaki çabalarım görmüş, bu arada 1511'de Antalya'da Şah Kulu Baba ayaklanmasının sebeplerini kavramıştı. Öte yandan Osmanlı egemenliğinin Orta ve Güney Anadolu'da yayılmamış olması, üstelik Sivas ve Kayseri'nin doğusunda Dulkadirlilerin Safevi egemenliğine girmesi Osmanlı güvenliğinin tehdit şartlarını oluşturmuştu. Yavuz, bütün bu sebepleri ortadan kaldırmak için doğu seferi düzenledi. Yavuz bu seferde Mısır ile İran arasındaki çelişkiden de yararlandı.

Yavuz tahta çıktığında, kendisini kutlamak için şahın yolladığı elçi Nur Ali Halife, Koyulhisar dolaylarında topladığı 3-4 bin kişiyle Türk kuvvetini yenerek Tokat'ı almış ve Şah adına hutbe okutmuş, böylece Şah İsmail'in niyeti belli olmuştu.

Mart 1514 başında Divan toplandı, durum görüşüldü. Önce Şah'a karşı savaş açılması, savaş sırasında da ayaklanabilecekleri düşünülen ve sayıları 40.000'e yaklaşan Kızıl başların hapsedilmesi, ileri gelenlerinin yok edilmesi kararlaştırıldı. Yığınak bölgesi olarak Eskişehir- Seyitgazi bölgesi seçildi.

Edirne'deki kuvvetler, İstanbul'da Kapıkulu askerine katılıp Yavuz'un komutasında Üsküdar'dan yürüyüşe geçti. Çanakkale Boğazı'nı geçen Rumeli askerleriyle yığınak bölgesinde birleşildi. Yavuz İzmit'ten Şah'a gönderdiği mektupta Şah'ın Müslümanlığa aykırı hareketlerini ortadan kaldırmak üzere hareket ettiğini, savaşta hazır bulunacağını, kendisini de karşısında görmek istediğini bildirdi. Daha sonra savaşı kaçınılmaz bir hale getirmek ve Şah'ı İran içlerine çekilmekten alıkoymak amacı ile onur kırıcı birkaç mektup daha gönderdi. Bu mektuplara Şah'tan aynı üslupta karşılıklar aldı.

1513 yılının kurak geçtiği gözönünde tutularak lojistik hazırlıklarına büyük önem verildi. Sınıra kadar günlük konak yerlerinde yiyecek depo edildi. Düşman topraklarında ihtiyacı karşılamak için Trabzon yolu ile Erzincan'a yiyecek gönderildi.

Ordu 7 Mayıs'ta yığınak bölgesinden Konya- Kayseri yolu ile yürüyüşe geçti. Dukakinoğlu Ahmed Paşa, 20.000 süvari ile öncü olarak ileri sürüldü. Sivas'a gelindiğinde ordu toplamı 140.000 asker, 500 top, 5.000 araba, 60.000 deve idi. Sivas ile Şah'la çatışılacağı tasarlanan Tebriz arası, 40 günlük konağa ayrıldı. Savaşa katılmak istemeyen Dulkadirlilere ve tarafsızlığını bildirmeyen Mısır'a karşı yan korunması için hasta ve zayıflardan 40.000 kişi ayrıldı. Yancı olarak küçük bir kuvvet Malatya- Diyarbakır-Muradiye yönüne gönderildi. Ordu Erzincan-Erzurum- Bayazit yoluyla yürüdü ve 20 Temmuzda Erzincan'a vardı. Sınırın geçilmesinden sonra varılan yerler Ustaçlıoğlu Mehmed Han tarafından baştan aşağı yakılıp yıkılmış bir bölge olarak ele geçiyordu. Dulkadirliler de yiyecek kollarını vuruyorlardı.

Yavuz, ordunun yiyecek bulmakta gittikçe güçlük çekeceği, Şah'ın ise henüz ortalarda görünmediği, bu yüzden seferden vazgeçilmesi yolunda ileri sürülen görüşleri kabul etmedi ve bunun sözcülüğünü yapan Hemdem Paşa'nın başını vurdurdu. Hasankale yakınlarında, Yeniçerilerin ayaklanmaya dönebilecek baş kaldırmalarını da, atını askerin arasına sürerek tarihin en dokunaklı savaş hitabelerinden biriyle önledi.

Bir süre sonra da Şah'ın, Osmanlı ordusunu Çaldıran'da karşılayacağı öğrenildi. 19 Ağustosta meydana gelen güneş tutulması, Osmanlılarca İran'ın yenileceği yolunda yorumlandı. 22 Ağustosta Çaldıran'a varıldı. Buraya bir hafta önce gelmiş bulunan Şah'ın ordusu karşısında, ovanın kuzeybatı ucundaki tepelere yerleşildi.

Osmanlı ordusuna zaman bırakmadan taarruz edilmesi için ileri sürülen görüşü Şah kabul etmedi. Bu yanılgı onun yanlışı oldu. Yavuz da, savaş kurulunda taarruzun 23 Ağustostan sonraya bırakılması yolundaki görüşleri uygun görmedi; eyalet askeri arasında bulunabilecek Kızılbaşlar üzerine düşmanın propaganda yapmasına yol açmamak amacı ile hemen savaşa girişilmesini savunan Rumeli defterdarı Piri Çelebi'nin düşüncesini uygun buldu.

23 Ağustos sabahı 100.000 kişilik Osmanlı ordusu, Osmanlıların savaş planı gereğince taarruza başladı.

Piyade zayıf, süvarice kuvvetli olup hiç topçusu bulunmayan 115.000 kişilik Safevi ordusu Osmanlı toplarının açtığı ateşle dağıldı.

Doğu kesiminde Şah'ın elde ettiği mevzi başarı savaşın sonucunu değiştirmedi. Şah kuvvetleri çekildi. Fakat kısa bir süre içinde düzenlenip yeniden taarruza geçerek Türk ordugahına kadar ilerlediler. Batı kanadından Hadım Sinan Paşa kuvvetleriyle azapların yetişip karşı taarruza geçmesi savaşın gidişini değiştirdi. Kolundan yaralanmış olan Şah güçlükle kurtularak Tebriz'e, oradan da Dergüzin'e kaçtı; ordusunun çoğu savaş alanında kaldı veya tutsak edildi, pek azı kaçabildi. Yavuz'un at üzerinde yönettiği kovuşturma sonucunda savaşın kesin olarak kazanıldığı, Şah'ın tahtı, hazinesi, bütün ağırlıkları, hatta eşi Taçlu Hatun'un da Osmanlıların eline geçtiği anlaşıldı.

Elde edilen kesin zafer Anadolu'da Osmanlı egemenliğini sağlamlaştırdı, mezhep ayrılığının yarattığı ikiliği ortadan kaldırdı. 2.500 km'lik uzun bir yolu aşıp zafere ulaşılan bu başarılı seferin, hemen aynı şartlar altında 1812'de Napoleon'un, 1941'de Hitler'in Moskova'ya yaptıkları başarısız seferler gözönün-de tutularsa, ne derece değer taşıdığı anlaşılır.
 
ÇEHRİN SEFERİ (1678)
 Sadrazam Kara Mustafa Paşa tarafından 1678'de yapılan ve Çehrin Kalesi’nin alınması ile sonuçlanan sefer.

XVII. yüzyılın başlarından beri, Osmanlılarla Lehliler arasında, Kırım'ın kuzeyindeki Kazak topraklan ile ilgili anlaşmazlık sürüyordu. Bu anlaşmazlığa XVII. yüzyılın ikinci yansından sonra Rusya'nın da katılması Osmanlı Devleti'ni huzursuz etti. Don Kazaklarının Rus Çarlığı’nın egemenliğine girmesi üzerine Osmanlı İmparatorluğu, kuzey sınırlarının güvenliği için bazı tedbirler aldı; Özi Suyu'nun (Dinyeper) iki yakasındaki Kazak topraklarında, bir tampon beylik meydana getirildi.

Doroşenko'ya, 1672 Bucaş Antlaşması'yla bütün Ukrayna topraklarının hakimiyeti verildi. Bu topraklar daha evvel Lehlilerin hakimiyetinde olduğundan, Jan Sobieski antlaşma şartlarını değiştirmek için girişimlerde bulundu; fakat 1676'da Bucaş Antlaşması pek az farklarla yenilendi. Ukrayna da Osmanlı İmparatorluğu’na bağlandı.

Ancak, Doroşenko'nun Rus Çarlığı'ndan gördüğü yakın ilgi ile askeri ve mali yardım sonucu olarak Osmanlı egemenliğini bırakıp Rus Çarlığı'na bağlanması, bu tampon beyliğin ortadan kalkmasına sebep oldu. Doroşenko hetmanlık merkezi olan Çehrin Kalesi'ni Rus ordularına teslim edince Osmanlı İmparatorluğu duruma müdahale etmek zorunda kaldı; Zaporoje Kazaklarının eski hetmanlarından olan Yorgi İhmilikçi'yi hapis bulunduğu Yedikule'den çıkartarak Kazak hetmanlığına atadı. 1677'de de Özi Beylerbeyi Şeytan İbrahim Paşa Kırım Hanı Selim Giray ile birlikte Çehrin Kalesi'ni almakla görevlendirildi.

Çehrin Kalesi Rus, Kazak ve Alman askeri tarafından savunuluyordu. Kuşatmanın 23. günü yardıma gelen Rus ordusuna karşı gönderilen Kırım ve Bosna kuvvetleri de bir başarı sağlayamayınca, İbrahim Paşa kuşatmayı kaldırıp çekilmek zorunda kaldı. Bu başarısızlık üzerine İbrahim Paşa ve Selim Giray görevlerinden alınarak, Kırım Hanlığına Adil Giray getirildi ve IV. Mehmed Çehrin Kalesi üzerine sefer düzenledi.

Bu sırada Rus Çarı barış teşebbüsünde bulunduysa da Osmanlı Devleti kendisine ait bir kalenin sebepsiz olarak alınması karşısında dostluktan bahse-dilemeyeceğini ve gerekli cevabın da Çehrin Kalesi önünde verileceğini bildirerek 11 Nisan 1678'de Rusya'ya savaş ilan etti.

Serdar-ı ekrem tayin edilen sadrazam Kara Mustafa Paşa, Çehrin Kalesi üzerine hareket etti. Kazakların yeni hetmanı İhmilikçi ve Kırım Hanı Murad Giray Han da orduya katıldılar. Kalede pek çok asker ve savaş malzemesi vardı. Ayrıca General G.G. Romodanovsky komutasında önemli Rus kuvvetlerinin kaleye yardıma geldiği de haber alınmıştı. Bunun üzerine Kırım Hanı ile Kara Mehmed Paşa Ruslara karşı gönderildiler. Bu arada kaleden yapılan çıkış hareketleri de durduruldu. Ruslara karşı gönderilen Han ile Kara Mehmed Paşa kuvvetleri Rusların birinci yürüyüşünü durdurabildilerse de, ikinci saldırı güçlükle önlenebildi. Fakat Ruslar yenilmemişti; durum Serdar-ı ekreme bildirilince zamanında gönderilen kuvvetlerle Rusların üçüncü saldırısı durduruldu. Ancak, Çehrin Kalesi önünde tehlike giderilemediği gibi daha kötü bir hal aldı. Çünkü savunma hattı geçilememişti. Bunun üzerine sadrazamın ordunun ileri gelenleri ile yaptığı görüşmede komutanlar, kuşatmanın şimdilik kaldırılmasını ileri sürdüler. Defterdar Mehmed Paşa ise kuşatmaya devam edilmesinde ısrar etti; bu fikir Kara Mustafa Paşa'ya da uygun geldiğinden, kuşatma kaldırılmaksızın savaşa devam edilmesine karar verildi.

Diğer taraftan gece karanlığından faydalanan Ruslar, Çehrin Kalesi'ne 20.000 kadar asker soktukları gibi Barabaş Kazakları da Rusların yardımına geldiler. Osmanlı ordusu bu durumda bir yandan Çehrin'i kuşatmakta devam ediyor, öte yandan yardıma gelmiş olan Rus ve Kazaklarla savaşıyordu. Kale kuşatmanın 33. günü genel bir hücumla alındı (12 Ağustos 1678).
Osmanlı döneminde, kürek ve yelkenle giden bir çeşit savaş gemisi.

Bunlar savaşlardaki görevlerine ve büyüklüklerine göre sınıflandırılırdı. Başlıcaları şunlardı:

Kadırga: 25 çift kürekli, ince uzun bir çekdiridir. Boyu 56 zira (75- 90 cm. arasında değişen eski bir uzunluk ölçüsü), baş yüksekliği 11, kıç yüksekliği 18 karıştı. Her kürek 4 kişi tarafından çekilirdi. Baş tarafında 12 okkalık gülle alan bir top ve bunun yanlarında biraz daha küçük kolonborna denilen iki top bulunurdu. Mürettebatın 35'i gemici, 196'sı kürekçi, 100'ü savaşçı, 331 kişi idi.

Kadırgalar, savaş gemileri olmasına rağmen bazen daha büyükleri de yapılırdı. Bunların 26 çift kürekli olanına mavna, 26-36 çift kürekli olanlarına baştarda denilirdi.

Mavnanın boyu 65 zira, baş yüksekliği 12,5, kıç yüksekliği 20 karış olurdu. Mavnanın mürettebatı 45'i gemici, 30'u topçu, 150'si muharip, 372'si kürekçi olmak üzere 597 kişiydi.

Baştarda: Boyu 56-72 zira idi. Diğer ölçüleri de o oranda yapılırdı. Küreklerini mavnada olduğu gibi yedişer kişi çekerdi. Bu sınıfın en büyük tipi olan 36 çift küreklisine, Kaptan Paşa'ya ait olduğu için "Paşa baştardası" denirdi.

Bu üç sınıf gemide birer filika bulunurdu. Kaptan Paşa'ya ait Paşa baştardası gibi aynı özenle yapılmış diğer bir baştarda daha kullanılırdı. Buna da "Hünkar Gemisi" denirdi. Bu gemi Serdar sıfatıyla donanmaya refakat eden vezire tahsis edilirdi.

 

 

 
ÇELEBİ
Batı-Oğuz lehçesinin hakim olduğu ülkelerde bilim ve erdem sahibi kişilere verilen unvan.

XIV. yüzyılda Anadolu'da Tanrı anlamına gelen Çalap kelimesinden Farsça kurala göre uygulanmış nispet bildiren bir türev olduğu ileri sürülmektedir.

Çelebi kelimesi uzun yıllar Osmanlı hanedanı üyelerine, tarikatların başında bulunan şeyhlere, tanınmış yazarlara unvan olarak verilmiştir.

Bu unvanı ilk olarak Mevlana'nın müridlerinden olan Hüsameddin almıştır. Mevlana'nın oğlu Sultan Veled'den sonra Mevlana tekkesine şeyh olanlara ve Mevlana soyundan gelenlere Çelebi denmesi gelenek olmuştur. XIV. ve XV. yüzyılda Anadolu'da bir çok bilgin ve şehzadeler bu unvanı kullanmışlardır. I. Bayezid'in bütün oğulları Çelebi unvanı ile anılmıştır.

 
ÇERKEZ HASAN OLAYI
Çerkez Hasan 1864'te Çerkezistan'dan İstanbul'a geldi. Bahriye Mektebi'ne kaydoldu. Bahriye ve Berriye idadilerinin birleşmeleri üzerine kara kısmı idadisini bitirdi. Daha sonra Harbiye Mektebi'ne geçip oradan mülazim rütbesiyle mezun oldu.

Mirat-ı Mekteb-i Harbiyye'de künyesi Hasan Efendi Cibali'dir.

Mülazim Çerkez Hasan yüzbaşılıkla 6. Ordu'ya memur edildi. Ancak himaye gördüğünden bu görevine gitmedi. Dar-ı Şura-yı Askeri Yaverliği'ne getirildi. Daha sonra da sağ kolağası rütbesiyle Şehzade Yusuf İzzettin Efendi'nin yaveri oldu. Abdülaziz'in kayınbiraderi kolağası Çerkez Hasan sultanın hal'inde birinci derecede rol olan serasker Hüseyin Avni Paşa'ya karşı dinmek bilmeyen intikam hisleriyle doldu.

Abdülaziz'in hal'inden birkaç gün sonra, serasker Hüseyin Avni Paşa Çerkez Hasan'ı çağırtarak bir an önce Bağdat'a gitmesini istedi. Bu durum Hüseyin Avni Paşa'ya olan hırsını biledi ve bir suikast hazırlamaya şevketti.

16 Haziran 1876 günü halasının kocası, eski kaptan-ı deryalardan Ateş Mehmed Paşa'nın Cibali'deki konağından serasker kapısına çağırılarak, görev yeri olan Bağdat'a gitmediğinden dolayı tevkif edildi. Çerkez Hasan, Hüseyin Avni Paşa ile Askeri Şura Başkanı Redif Paşa'ya Bağdat'a gideceğine söz verip serbest bırakıldı. Cibali'deki konağa dönen Çerkez Hasan iki Rövelver ile kamasını alıp, Hüseyin Avni Paşa'yı öldürmek üzere Paşa Limanı'ndaki yalıya geldi. Paşanın, Bayezid Soğanağa'da Midhat Paşa'nın konağında toplantıda olduğunu öğrenerek söz konusu yere gitti.

Konağın ikinci katındaki tütüncübaşının odasına çıkarak serasker paşa ile görüşmek istediğini bildirdi. Onu tanıyan paşanın adamları izin vermediler. Bunun üzerine sofaya çıkan Çerkez Hasan burada kimsenin bulunmamasından faydalanarak üçüncü kata çıktı ve paşaların toplanmış oldukları odaya daldı. Rövelverini ateşleyerek Hüseyin Avni Paşa'yla Raşid Paşa'yı vurdu.

Bu sırada Kayserili Ahmed Paşa, Çerkez Hasan'ı arkasından kollarını kavuşturarak yakaladı. Sedaret mektupçusu Memduh Bey, Midhat ve Rıza paşa

Larla, Şerif Hüseyin, Yusuf ve Cevdet paşalar, Sadrazam Rüştü Paşa ve Amedci

Mahmud Bey dışarıya kaçmışlardı.

Ahmed Paşa kendisiyle boğuşan ve elini yüzünü kamayla doğrayan Çerkez Hasan'ı sofaya kadar sürdü; fakat gücü de tükendi. Çerkez Hasan sofaya uğrayan, Hüseyin Avni Paşa'nın üzerine tekrar yürüdü. Vücudunu delik deşik ettikten sonra toplantı odasına girerek ilk kurşunda ölen Raşid Paşa'nın boynunu kesti. Oradan paşaların saklandığı odaya saldıran Çerkez Hasan Midhat Paşa'nın adamlarından Ahmed Ağa'yı da gözünden vurdu. Sandalye ile avizeye vurarak, yanmakta olan mumlarla odanın perdelerini tutuşturdu. Alt kattaki uşaklar, bir yandan Hasan Paşa Karakolu'na haber verirken bir yandan da Çerkez Hasan'ı ateş altına aldılar. Yetişen zaptiyeler de ateş açtılar. Bu çatışmada bir er öldü. Sonunda üst kata çekilen Çerkez Hasan "Ben askere ateş etmem" diyerek teslim oldu.

Aşağı indirilirken sadaret yaveri bahriye kolağası Şükrü Bey'in kılıçla vurması üzerine, çizmesinin koncundan çıkardığı başka bir tabancayla onu da boğazından yaralayarak öldürdü.

Böylece Hüseyin Avni Paşa, Raşid Paşa, Ahmed Ağa, kolağası Şükrü Bey ile bir eri öldürüp, iki kişiyi yaralayan Çerkez Hasan Süleymaniye Kışlası'na götürüldü. Sorguya çekildikten sonra Fırka Divan Harbi'nde başkan, süvari yarbayı, Cemil üyelerden, yüzbaşı Adil, sorgu yargıcı İsmail ve İsmet efendiler önünde yargılandı. Rütbesinin geri alınarak asılmasına karar verildi. 18 Haziran günü sabaha karşı Bayezid Meydanı'na açılan büyük kapı yanındaki dut ağacına asıldı. Cesedi iki gün halka gösterildikten sonra, kaldırılıp Edirnekapı Mezarlığı'na gömüldü.

Çerkez Hasan'ın bu suikast hareketi, Abdülaziz'e karşı duyduğu sevgiden kaynaklanmaktaydı. 26 yaşında gerçekleştirdiği bu olay İstanbul ve sarayı telaşlandırdı. Olay tarihe Çerkez Hasan Olayı olarak geçmiştir.
 
ÇERKEZ ETHEM (1880?-1950)
İstiklal Harbi'nde önce hizmetleriyle, sonra da milli davaya ihaneti ile tanınmış çetecilerden biri.

Bandırma'nın Manyas Ovası'ndaki Emre köyünde doğmuştur. Çerkez Sapsuğ boyundan Ali Bey'in en küçük oğludur. Ağabeyleri Reşit ve Tevfik beylerle birlikte, İstiklal Harbi'nin başından Birinci İnönü Savaşı'na kadar milli davaya fedakarca hizmet etmiştir.

Düzenli ordu kurulması isteklerine karşı çıkarak, Ankara hükumeti ile ters düşmüştür. Bu anlaşmazlık Çerkez Ethem'in Yunan güçlerine sığınıp, yurdu terk etmesiyle noktalanmıştır.

Çerkez Ethem, öğrenim görmemiştir. Birinci Dünya Savaşı'nda askere alındıktan sonra er olarak İstanbul'da serasker kapısında kalmış, bölük emirliğine kadar yükselmiştir. Bu arada İran'a gönderilecek olan "teşkilat-ı mahsusuya" alınmıştır. Burada Rauf Orbay ve teşkilat-ı mahsusa başkanı Eşref Bey tarafından gerillacı olarak eğitilmiştir. Savaşın sonunda yurda dönmüş, Batı Anadolu'nun düşman tarafından işgal edileceği tehlikesi belirdiğinden Ege bölgesini örgütlemek için Batı Anadolu'ya geçmiştir.

Çerkez Ethem Eşref Bey'in Salihli'deki çiftliğini çete kurmak için merkez yaparak; kısa zamanda Salihli cephesini meydana getirdi. Bundan sonra çevresindeki dağınık çeteleri de kendine bağlayarak bütün Batı Cephesi'ni tutan bir kuvvet haline geldi.

Başarıları sonunda, kendisine Umum Kuva-yı Seyyare ve Kütahya havalisi kumandanlığı verildi ve Batı Cephesi kumandanı Ali Fuad Cebesoy'a bağlandı. Fakat bu bağ yüksek komuta noktasında olmaktaydı. Çerkez Ethem hakim olduğu bölgede asayişi, inzibatı, savaşı kendi bildiğince yöneterek, halktan dilediği gibi para topladı ve istediği gibi adalet dağıttı.

Anzavur Ayaklanması'nın bastırılmasında, Yozgat- Yenihan- Düzce Ayaklanması'nın bastırılmasında, Süleyman Şefik Paşa'nın Hilafet Ordusu'nun dağıtılmasında, mutasarrıf İbrahim Bey'in Kuva-yı Ahmediye Ordusu'nun yok edilmesinde ve Demirci'de Yunanlılara ilk büyük vuruşu indirmede gösterdiği başarılardan dolayı TBMM tarafından hakkında "Münci-i Millet" (Milletin kurtarıcısı) olarak gösterilen bir karar alındı.

Çerkez Ethem'in bu başarıları birtakım politikacılarla sömürülmek istendi. Başta ağabeyi Manisa milletvekili Reşit Bey ve kardeşi Tevfik Bey olmak üzere onu hıyanete kadar götüren politika oyununun içine ittiler.

Yeşil Orducular, Çerkez Ethem'i arkasına alarak Rusya'da kurulan benzer bir hükumetinin başkanı yapmak vaadinde bulundular.

Bu sırada başarısız Gediz saldırısını yaptı. Çerkez Ethem, yenilgiyi Genelkurmay'a yüklemeye çalıştı. Böylece milli hükumetle arası açılmaya başladı.

Düzenli ordu, düşüncesini uygulamaya sokmak isteyen Ankara hükumeti bu yenilgiden yola çıkarak, Çerkez Ethem'i düzenli orduya sokmak istediler.

Böylece Batı Cephesi Komutanı olan İsmet İnönü, Çerkez Ethem'le karşı karşıya geldi. İsmet Bey ilk iş olarak Çerkez Ethem'in yetkilerini daralttı.

Duruma el koyan Mustafa Kemal Paşa, aradaki anlaşmazlığı gidermek üzere, kalabalık bir kurulla yanına Çerkez Ethem'i de alarak İsmet Paşa'yla buluşmak üzere Bilecik'e gitti. Yolda Eskişehir'e vardıklarında Mustafa Kemal Paşa'nın yanından gizlice ayrılan Çerkez Ethem, kuvvetlerinin başına döndü.

22 Aralıkta Ankara'da toplanan Bakanlar Kurulu son bir teşebbüste bulunarak Reşit Bey'le birlikte Celal Bayar, Kılıç Ali Vehbi Bey (Balıkesir milletvekili), Eyüp Sabri Bey'den oluşan bir kurulu Çerkez Ethem'e göndererek nasihatte bulundu. Çerkez Ethem düşüncelerinde ısrar etti ve Mustafa Kemal Paşa'yı da İsmet Bey'le Refet Paşa'yı tutmakla suçladı.

Hükumet Çerkez Ethem'i TBMM'e itaate çağırdı. Bu kesin emirleri dinlemeyen Çerkez Ethem üzerine 2 piyade ve 7 süvari alayı gönderildi. 29 Aralıkta Kütahya ele geçirilince Çerkez Ethem Gediz'e çekilmek zorunda kaldı. Bir yandan Yunan Başkomutanlığı ile anlaşmaya girişirken, öte yandan Sadrazam Damat Ferid'e başvurarak Osmanlı hükumetinden Büyük Millet Meclisi ordularına karşı harekete geçebilmesi için kendisine görev verilmesini istedi. Birinci İnönü Savaşı'nın en sıkıntılı günlerinde İzzettin Bey komutasındaki 61. tümen üzerine saldırmaya kalkışmasıyla da artık affedilmek imkanını kaybeden bir hain durumuna düştü.

Büyük zaferden sonra Türkiye'den ayrılmak zorunda kaldı ve Amman'da öldü.
 
ÇEŞME SAVAŞI (5-6 TEMMUZ 1770)
Rus filosunun tarihte ilk kez, Akdeniz sularına Cebelitarık'ı geçerek gelmesi ile meydana gelen deniz savaşı.

Leh meselesi ve Balkan halklarının Osmanlılara karşı ayaklandırılması, bu savaşın temelindeki sebepleri oluşturmaktadır.

İngilizlerin lojistik ve askeri desteği ile Akdeniz'e giren Rus filosu Mora'da Rum halkı ayaklandırdı. Osmanlı donanmasıyla ufak tefek çatışmalar olmuşsa da asıl çatışma Çeşme limanında destek kuvvet bekleyen Osmanlı donanması ile olmuştur.

Savunması zayıf ve küçük bir liman olan Çeşme'de bulunmanın sakıncalarını kavramayan, Donanma Komutanı Hüsamettin zamanında donanma güvenliğini sağlayamamıştır.

Bir Rum gemicisinden Osmanlı donanmasının yerini öğrenen Rus donanması, Koyun Adaları- Çeşme doğrultusunda yol alırken, Osmanlı donanması ile Çeşme limanının kuzeydoğusunda karşılaştı.

5 Temmuz 177O'te 9'u kalyon, 18 gemili Rus donanması Kayalı Burun ile Toprak Adası arasında 10'u kalyon, çoğu küçük 30 parçalık üstün Osmanlı donanmasına saldırdı. Savaş sırasında Orlov'un sancak gemisi ile Cezayirli Hasan Bey'in bindiği gemi arasında borda bordaya vuruşmada önce Rus, sonra Osmanlı gemileri tutuştu. Amiral Orlov filika ile canını kurtarırken, gemisinin güvertesinde en sona kalan Cezayirli Hasan Bey de kendini denize atarak kıyıya çıktı. Yanan Osmanlı gemisi rüzgarla limana doğru yol aldı. Akşam üstü donanmanın diğer gemileri de limana sığındılar. Böylece tehlikeli bir hedef meydana getirdiler.

Rus donanması üç ateş gemisi hazırlayıp sabah ateşe başladılar. Bu savaş sırasında Osmanlı donanmasında çıkan yangın kısa zamanda gemilerin yanmasına sebep oldu (6 Temmuz 1770). Kurtulan bir kalyon, birkaç küçük gemi de Sakız'a sığındı.

Sonraki günlerde Rus donanması Sakız'ı bombardıman etti. Amiral Elphinstone, Osmanlı donanmasının saf dışı edilmiş olmasından aldığı cesaretle Çanakkale Boğazı'ndan geçerek İstanbul'u bombardıman etmeyi teklif ettiyse de Orlov bunu kabul etmedi. Çeşme baskını, Osmanlı- Rus Savaşı'nın sonunda Küçük Kaynarca Antlaşması’nın imzalanmasında Ruslara büyük faydalar sağladı.
 
ÇETR, ÇETİR
1-XIV. ve XV. yüzyıllarda döşemecilikte kullanılan, bazen elbise yapımında da kullanılan ipek kumaş;

2-Bir tahtın, bir yatağın, bazen de bir katafalkın üzerine kurulan tavan;

3-Kilise mihrabının üst kısmını kaplayan tahta, mermer veya madenden yapılmış tavan.

4-Osmanlılar döneminde padişahların tahtları üzerine kurulan yüksek tepeli çadır biçiminde gölgelik.

Çetir bir tahtın veya yatağın başına şemsiyeye benzer şekilde yapılırdı; Çetir, Avrupa'ya geçtikten sonra şemsiye şeklinde çoğalmıştır.
 
ÇIKMA
Devşirmelerin Acemi Ocağı'na, ocak dışında hizmet görenlerin de Yeniçeri Ocağı'na kabul edilip kaydedilmelerinin adıdır.

Kısaca "Ocağa Çıkma", "Kapıya Çıkma" da denir. Ayrıca saray hizmetlilerinin saray dışında görevlendirilmelerinde de bu tabir kullanılır. Çıkma, saray mensuplarının bir görevden diğer göreve geçmelerine bir daireden diğer bir daireye taşınmalarında da kullanılırdı.

Yeniçeri Ocağı'nın asker ihtiyacını Yeniçeri Ağası Divan'a arz eder, bunun üzerine kanunen hangi bölümden acemi alınması gerekiyorsa, durum Yeniçeri Ağası'na bildirilirdi. Bazen Ağa'nın isteği olmadan Bostancı Ocağı'ndan veya Acemi Ocağı dışındaki topluluklardan, kapıkullarından kanun gereği çıkacakların miktarı Ağa'ya bildirilirdi. İstanbul'da çıkan yangınlarda hizmetleri görülen acemilerin kıdemlilerinin kapıya çıkmaları da kanundu.

Çıkma; iki şekilde gerçekleşirdi. Büyük çıkma, saltanat değişikliklerinde, küçük çıkma da olağan zamanlarda olurdu. Küçük çıkma nikah, sünnet gibi durumlarda da uygulanabilirdi. Büyük çıkmaya "Cülus Çıkması", "Umum Çıkması" da denirdi.

Devşirme usulünün terk edilmesi ve Acemi Oğlanları Kanunu ile ocak dışındaki toplulukların durumlarında değişme olduktan sonra, bu deyim yalnız saray görevlilerinin bir memuriyet tayini hakkında kullanılmıştır.
 
ÇILDIR ZAFERİ (1578)
Çıldır Savaşı, İran'la 12 yıl süren (1577-1589) savaşlarının ilkidir.

Ardahan'dan Gürcistan'a giren Lala Mustafa Paşa, komutasındaki Osmanlı ordusu İran serdarı Tokmak Han'ın kuvvetleriyle Çıldır'da karşılaşmıştır (1578). Tokmak Han, Osmanlı kuvvetlerini arkadan vurmak istemiştir. Ancak bunu başaramamıştır. Lala Mustafa Paşa, otuz bin kişilik İran ordusunu Çıldır'da yenilgiye uğratmıştır.

Çıldır zaferi, Osmanlıların Gürcistan fethini kolaylaştırmıştır. Ama Osmanlı- İran anlaşmazlığı daha uzun yıllar devam etmiştir.
 
ÇIRAĞAN OLAYI
Ali Suavi'nin önderliğinde bir grup insanın padişah V. Murad'ı tekrar tahta çıkarmak üzere, Çırağan Sarayı'nı basıp, ayaklanmasıdır (20 Mayıs 1878).

Ali Suavi, bu olayda Osmanlı- Rus Harbi yüzünden Balkanlar'dan kaçıp İstanbul'a sığınan göçmenlerden yararlanmıştır. Olaydan bir gün önce "Basiret" gazetesinde yayınladığı kısa bir açıklamada yapacağı işe dikkatleri çekmeye çalışmıştır.

İçlerinde Filibeli Ahmed Paşa'nın da bulunduğu beş yüzden fazla kişiden oluşan kalabalık, Çırağan Sarayı yakınındaki Mecidiye Camii önünde toplanmışlardı. Bu sırada Ali Suavi de bir kısım adamlarıyla Kuzguncuk'tan mavnalara binerek Çırağan Sarayı rıhtımına çıkmıştır. Ali Suavi, sarayın rıhtım tarafındaki muhafızların silahlarını toplayıp saraya girmeye çalışırken, Mecidiye Camii tarafındakiler de sarayın Paşa Dairesi ile Serdar Köşkü'nün önüne geldiler ve buradaki muhafızlarla çarpışarak onların silahlarını aldılar.

Ali Suavi V. Murad'ı dairesinde bulup kendisini yeniden hükümdar yapmak için geldiğini bildirdi ve aşağı indirdi. Bu sırada göçmenler sarayın alt katını doldurmuşlardı.

Burada II. Abdülhamid'in V. Murad'ın yanında gözcü olarak bulundurduğu Dilaver Ağa, haber göndererek asker ve zaptiye çağırmıştır. Dilaver Ağa ilk gelen askerleri divan kapısı önüne nöbetçi dikerek isyancıların dışarı çıkmalarını engellemiştir.
 
ÇIRAĞAN SARAYI
İstanbul'da Beşiktaş ile Ortaköy arasında, bugünkü şekli ile Abdülaziz'in yaptırdığı büyük saray.

Sarayın projesini saray mimarı Nigoğos Balyan çizmiş, yapılmasını oğulları Sarkis ve Agop Balyan gerçekleştirmişlerdir.

Lale Devri'nde bugünkü sarayın yerinde Sadrazam Nevşehirli Damad İbrahim Paşa'nın eşi Fatma Sultan'ın büyük bir yalısı bulunmaktaydı. Bu yalıda ziyafetler verilir, sabahlara kadar süren eğlenceler ve şenlikler yapılırdı. "Çırağan" kelimesi bu devirde "gece şenlikleri" ve "kandil donanması" anlamlarına kullanılmış, bu çeşit şenliklerin yapıldığı saraylara bu ad verilmiştir. Lale Devri'nin tanınmış hükümdarı III. Ahmed de bu eğlencelere ve toplantılara katılmıştır.

Çırağan Sarayı, Lale Devri'nden sonra da hükümdarlar ve sadrazamlar tarafından kullanılmıştır. I. Mahmud bu sarayı onartıp zaman zaman burada oturmuştur. Devrin sadrazamları da bu sarayda Fransa ve Avusturya elçilerine ziyafetler yermişlerdir. Çırağan Sarayı, sonraları, III. Selim'in kız kardeşi Beyhan Sultan'a, daha sonra da III. Selim'e geçmiştir.

III. Selim, burada yeni ve güzel bir saray yaptırmak istemişse de buna fırsat bulamamış, sadece sarayı onartabilmiştir. II. Mahmud da sarayın bahçesini genişletmiş ve bazı yeni ahşap yapılar katarak sarayı büyütmüştür.

Dolmabahçe Sarayı yapıldıktan sonra Abdülmecid, güzel ve kargir bir saray yaptırmak üzere Çırağan Sarayı'nı yıktırmıştır.

Abdülmecid bu isteğini gerçekleştirmeden ölmüş, onun yerine geçen Abdülaziz burada mermerden ve cepheleri çok süslü bir saray yaptırmıştır. 750 m.'lik kıyı boyunca uzanan bir alanda klasik üslupta yapılmış olan bu yeni Çırağan Sarayı'na Abdülaziz 1866'da taşınmıştır. Sarayın içi, dışına göre daha süslü ve gösterişliydi.

Çırağan Sarayı'nın yapımına bir buçuk milyon altın harcandığı gibi, Tophane, Tersane ve Hazine-i Hassa gelirleri ile Mısır'dan alınan paralar kullanılmıştır. Bu yüzden birçok dedikodular çıkmıştır. V. Murad kısa süren saltanatından sonra II. Abdülhamid tarafından Çırağan Sarayı'na hapsedilmiş ve 28 yıl burada yaşamıştır. V. Murad hapsedildikten bir süre sonra Ali Suavi Çırağan Sarayı'nı basarak V. Murad'ı tekrar padişah ilan etmek istemişti.

Çırağan Sarayı, 14 Kasım 1901'de Mebusan Meclisi'ne toplantı yeri olarak verilmiştir. Bu tarihlerde 5 milyon lira değeri olduğu tahmin edilen Çırağan Sarayı, 19 Ocak 1910 günü çıkan yangında yanmış, sadece dış duvarları ayakta kalmıştır.
 
ÇİFT BOZAN KANUNU
Osmanlı İmparatorluğu'nun değişik dönemlerinde büyük şehirlere göçü yasaklayan kanun.

Tarımla uğraşan köylü ve kasabalı, bol ürün alınan yıllarda bolluğu, kurak yıllarda kıtlığı gerekçe göstererek büyük şehirlere göçerlerdi. Kaynaklarda "Ev Göçü" olarak adlandırılan bu duruma, zaman zaman kanunlarla engel olunmak istenmiştir. "Ev Göçü" yapanlar, köydeki, çiftinden çubuğundan olurken, göçtüğü şehirlerde düzeni sıkıntıya sokarlardı. Boş gezenlerin çoğaldığı bu ortamda ev, taşıt, yiyecek, giyecek kıtlığı başlar ve genel bir sefalet ortaya çıkardı. Devlet bu durumun önünü almak için caydırıcı bir vergi koymak zorunda kalmıştır.

Çift Bozan Resmi adı verilen bu vergi caydırıcı olamadığı gibi, bir takım yeni düzensizlikleri de ortaya çıkarmıştır. Çift Bozan Resmi, çift bozanlardan yılda 300 akçe, yarım çift bozandan 75 akçe olarak alınırdı. Bu miktar çiftliğin yerine göre de değişirdi. Verimli yerlerden 70-80, orta verimlilerden 100, çorak yerlerden de 130 dönümlük yere bütün çiftlik "tam çiftlik denilirdi. Değişik dönemlerde çıkan kanunlara göre, ev göçü yapanlar yıllık bir ikametten sonra yerli halktan sayılabilirdi. İmparatorlukta köyden- şehre göçün tamamen yasaklandığı dönemler de olmuştur.
 
ÇİNİLİ KÖŞK
Fatih Sultan Mehmed tarafından İstanbul'da Topkapı Sarayı yakınında yaptırılan köşklerden biri.

İstanbul'daki sivil mimari eserlerinin en eskilerinden biri olması ve sahip bulunduğu değerli çinilerle Türk süsleme sanatının en güzel örneklerini taşıması bakımından ayrı bir önemi vardır. 1472'de bitirilen yapı, dış ve içini kaplayan firuze renkli çiniler ve mozaiklerden ötürü "Sırça Saray" ya da "Sırça Köşk" adları ile de tanınmaktadır. Mimarı bilinmemektedir. Çinilerinin Timur devri eserlerine benzemesi dolayısıyla İranlı ve Horasanlı sanatçılara mal edilmek istenmişse de, son araştırmalar, kullanılan çinilerin Anadolu Selçuklu sanatının devamını gösteren İstanbul'daki pek az örneklerden biri olduğunu meydana çıkarmıştır. Çinili Köşk haç biçiminde tonozlarla çevrili bir orta kubbe ve köşelerde yer alan diğer kubbeli kısımlardan ibarettir. Geniş ekseni üzerinde beş köşeli oda dışarı doğru çıkıntı yapar. Köşkün ön cephesinde on dört direkli bir galeri yer alır.

Yapıyı içten ve dıştan kaplayan çiniler zamanla bozulmuştur. Yeni Saray'ın bir parçası olan Çinili Köşk, kuzeyindeki bugün ortada olmayan III. Mehmed Köşkü ve çevresindeki Şehremini ve Hassa mimarları daireleri ile geniş bir meydana bakmakta idi. Abdüllatif Suphi Paşa ve Münif Paşa'nın gayretleri

ile 1875'te Osmanlı İmparatorluğu'nda toplanan eski eserlerin gösterildiği bir müze haline getirilmiş, 1924'te Yeni Saray'ın Topkapı Sarayı Müzesi adıyla açılması üzerine önemini kaybetmişti.

1939'dan sonra köşkün onarımını ele alan Millî Eğitim Bakanlığı burasını Fatih'le ilgili her çeşit değerli hatıraların sergilendiği bir müze haline getirmekle yapıya gerçek değerini kazandırmıştır.
 
ÇİRMEN SAVAŞI (SIRPSINDIĞI SAVAŞI) (1364)
Edirne ve Filibe'yi Osmanlılardan geri almak isteyen Sırplar ve Bulgarlar, Papa aracılığı ile Avrupa'yı harekete geçirdiler. Papa V. Urban'ın teşvikiyle Macar Kralı Layoş başta olmak üzere Bulgarlar, Sırplar, Eflak prensi ve Bosnalılar birleşip savaş için hazırlandılar.

Bu haçlı ordusu Edirne üzerine yürüdüğü zaman padişah I. Murad, Hacı İlbey kumandasındaki bir kısım keşif kuvvetini Edirne'ye yolladı. Hacı İlbey , Meriç'i geçen ve hiçbir karşı taarruzla karşılaşmadığı için ihtiyatsız hareket eden düşmanı gaflet halinde yakaladı. Düşmanın bir kısmını Meriç nehrinde boğdu. Macar Kralı Layoş güçlükle kurtulabildi.

Osmanlı tarihlerinin bir kısmına göre, Hacı İlbey'in az bir kuvvetle kazandığı bu zaferi Lala Şahin Paşa kıskanmış ve onu zehirleterek öldürtmüştür.

İsmail Hakkı Uzunçarşılı 1364'de yapılan bu savaşın "Çirmen veya Sırpsındığı Savaşı" adı altında verdiği gibi Meriç savaşı diye de bahseder ve Osmanlı tarihlerinde Sırpsındığı adı ile geçtiğini yazar.

Uzunçarşılı, 1371'de yapılan savaşı ise "İkinci Meriç (Çirmen) Savaşı" başlığında anlatmış ve "Osmanlıların Sırpsındığı adını verdikleri savaş belki bu İkinci Çirmen Savaşı'dır; çünkü bu savaş Makedonya Sırp Kralı Vukaşin ve kardeşleriyle yapılmıştır; fakat tarihlerde iki savaş bir gösterildiği için birbirine karıştırılmıştır." diye de açıklama yapmıştır.

1371'deki Çirmen Savaşı'nda, Makedonya ve Kuzey Sırbistan kralları Bizans imparatoruyla anlaşarak Edirne üzerine yürümüşlerdir. Osmanlı ordusuyla Meriç boyundaki Çirmen mevkiinde karşılaşan Sırp kuvvetleri, 26 Eylülde büyük bir bozguna uğramıştır. Bu zaferle Osmanlılara Makedonya kapılarını bütünüyle açılmıştır.
 
ÇORBACI
Osmanlı saray teşkilatında Acemi Ocağı ile Osmanlı ordusunun yaya

askerini teşkil eden bölük zabitlerine verilen addır.

Cemaat denilen yeniçeri ortası çorbacılarına "Yayabaşı veya "Serpiyadegan" denildiği gibi ağa bölükleri çorbacılarına "bölükbaşı", çorbacılara "Subaşı" unvanı da verilirdi. Kıdemlilerine cemaatlarda "yayabaşı", bölüklerde de "başbölükbaşı" denilirdi.

Çorbacıların atları vardı. Kırmızı çuhadan kollu cübbe, ince mintan, kırmızı şalvar, ayaklarına da sarı mest ayakkabı giyerler, başlarına "Çorbacı keçesi" denilen ve üzerine tüy sorguç takılan, kenarı sırmalı börk takarlardı. Yayabaşıların sorguçları daha değerli olan turna tüyünden ve sonradan koyulan bölüklerin sorguçtan ise balıkçıl tüyündendi.

Çorbacılar, bölüklerin bütün sorumluluğunu yüklenirler ve disiplini sağlarlardı. Ceraim-i azime (Büyük suçlar) için ceza vermez, Yeniçeri ağasının uygun gördüğü cezayı uygularlardı. II. Mahmud döneminde çorbacı unvanı, orta ağası olarak değiştirilmiştir. Çorbacı deyimi yakın tarihlerde zengin, Hıristiyan tüccarlar için de kullanılırdı.

Önceleri gemi tayfaları arasında gemi sahipleri hakkında da kullanılmıştır.

 
ÇUHADAR
Osmanlı saray teşkilatı ve devlet yönetiminde bir görev.

Genellikle maiyet memurları bu unvanla anılırlardı. Çuhadan yapılan elbise giydiklerinden veya yüksek rütbeli memurların kapılarında, çuha perde önünde hizmet gördükleri için bu adı almışlardır. Beşiktaş muhafızı Yedi Sekiz Hasan Paşa da, Çırağan Sarayı'na gelerek isyanın bastırılmasına katılmıştır. Hasan Paşa kapıcılardan aldığı bir sopayla elebaşı olduğunu anladığı Ali Suavi'nin kafasına şiddetli bir darbe ile vurmuş ve onu öldürmüştür. Şaşkınlıktan faydalanan paşanın adamları da ateş ederek ayaklananlardan çoğunu öldürüp, sağ kalanları teslim almışlardır. Bunlar başta Filibeli Ahmed Paşa olmak üzere çeşitli cezalara çarptırılmışlardır.
 
DAİMİ ELÇİLİKLER
Osmanlı İmparatorluğu kuruluşundan itibaren yabancı devletlerle siyasi münasebetlerde bulunmuştur. Padişahların tahta çıkış (cülus) ve doğumları, savaş ilanı, barış yapılması, dostluk teklifi gibi meseleler için yabancı devletlere elçiler gönderilmiştir.


Bu elçiler fevkalade elçi unvanını taşırlar ve vazifelerini bitirdikten sonra geri dönerlerdi. Bu elçiler gittikleri yerlerde edindikleri bilgileri "sefa-retnameler" halinde kaleme almışlardır. Bununla beraber Divan-ı Hümayun tercümanları vasıtası ile de yabancı devletlerin durumu öğrenilirdi.

İmparatorluğun kudretli devirlerinde bu durum bir problem teşkil etmiyordu. Bu devirlerde Hıristiyan hükümdarların kendi başkentlerinde ikamet etmek için elçi göndermeleri padişahlarca bir saygı ifadesi olarak kabul ediliyordu.

Osmanlı Devleti'nde Nizam-ı Cedid ıslahatını tasarlayan III. Selim, Avrupa'ya birer ikamet elçisi yollamayı uygun gördü. Bu elçilerin başlıca iki vazifesi olacaktı. Elçilik hizmetlerini görmek ve devlete yararlı adamlar yetiştirmek. Elçilik işleri arasında Osmanlı tüccarlarının haklarını korumak özel bir yer tutmaktaydı. İkamet elçileri Avrupa’da üç yıl kalacaklar, bu sürenin sonunda yurda dönünce yerlerine başkaları gidecekti. Bunlar beraberlerinde, Rum tercümanlarından başka, sır katibi ve maiyet memuru sıfatıyla Müslümanlar da götüreceklerdi.

Babıali Avrupa devletlerine elçi göndermek hususunda ihtiyatlı davranmayı ve ikamet elçiliklerini tedricen kurmayı kararlaştırmıştı. İlk akla gelen devlet Fransa oldu. III. Selim'in Fransa'ya karşı duyduğu sempatinin de bu tercihte büyük payı yardı. Ancak Fransız ihtilalinin şiddetlenmesi üzerine bu karardan vazgeçildi. Fransa yerine İngiltere'de ikamet elçilikleri kurmak Babıali için daha tehlikesiz görüldü. Reisülküttab Mehmed Raşid Efendi Osmanlı Devleti'nin İngiltere'ye bir ikamet elçisi göndermek istediğini İngiltere elçisine bildirdi ve bir mülakat yapıldı. Bu mülakatta Osmanlı elçisinin deniz yolunun uzunluğu ve tehlikesi sebebiyle karadan gitmesi kararlaştırıldı. Ayrıca Osmanlı elçisinin Rus ve Avusturyalı meslektaşları ile eşit düzeyde sayılabilmesi için büyük elçi olması isteniyordu. Ancak büyükelçilik masraflı olduğu için fevkalade orta elçilik ile büyükelçilik arasında bir rütbeyle gelmesi hatırlatılıyordu.

Londra'ya gidecek elçinin seçiminde Babıali İngiltere elçisinin uyarılarını gözönünde bulundurdu ve Kalyonlar eski katibi Yusuf Agah Efendi padişah tarafından bu vazifeye atandı. Yusuf Agah Efendi Ekim 1793'de maiyeti ile birlikte İstanbul'dan hareket etti ve 21 Aralık 1793'te Londra'ya geldi. Osmanlı padişahının İngiliz Kral ailesine gönderdiği hediyeler geciktiği için Agah Efendi ancak 29 Ocak 1795'te kralla tanışabildi ve elçilik vazifesine başladı. Yusuf Agah Efendi üç buçuk yıldan fazla İngiltere'de kaldı.

Avrupa'da üç yıl kalmak üzere yollanan elçilerin hizmet süreleri bitince Babıali onların yerine yeni elçiler göndermeye hazırlandı. Fransa ile savaş devam ettiğinden Fransa'ya elçi gönderilemezdi. Padişah III. Selim ikamet elçiliklerinden beklediği faydayı sağlayamamıştı. Ancak büyük elçilikleri birdenbire kaldırmayı da düşünmüyordu. Osmanlı elçilerinin Rum tercümanlarının maslahatgüzar olarak tayin olunması kabul edildi. 1821 yılına kadar durum böyle devam etti. Ancak Yunan ayaklanması başlayınca Rum tercümanların Babıali'ye yanlış bilgi verdikleri tespit edildi. Bu sebeple II. Mahmud bütün maslahatgüzarları azletti. Böylece Osmanlı ikamet elçilikleri geçici bir süre için kaldırılmış oldu. II. Mahmud'un saltanatının son yıllarında (1834) ikamet elçilikleri yeniden kurulmuş ve zamanımıza kadar aralıksız devam etmiştir.
DARPHANE
Osmanlı İmparatorluğu'nda para (sikke) basılan kurumun adı.

İmparatorluğun ilk devirlerinde İstanbul'da bulunan merkez darphane yanında illerde de darphanelerin açılmasına izin verilmişti. Bundan başka, ordu ile birlikte hareket eden gezici darphanelerin de bulunduğu, baskı yeri olarak orduyu gösteren paralardan anlaşılmaktadır. Osmanlı illerinde açılan darphaneler arasında, Mısır'da Kahire, Anadolu'da Gümüşhane ve Diyarbakır, Rumeli'de No-

vaborda ve Sidre darphaneleri en tanınmışlarıdır. Bütün bu darphanelerin özelliklerine göre ayrı kanunları ve hak ve yetkilerini belirten tüzükleri vardı.

XVII. yüzyılda devletin artan masrafları karşısında basılı paranın ayarının düşürülmesi üzerine hükumetin kontrolünden uzakta bulunan taşra darphanelerinin kapatılması gerekince, İstanbul darphanesinin önemi ve görevleri artmıştır İstanbul darphanesi fetihten sonra ilk önce Irgat Pazarı'nda bugünkü Çorlulu Ali Paşa Medresesi'nin bulunduğu yerde kurulmuştu. Buradan 1577'de Beyazıt'a, Koska'ya taşınmış, 1665 tarihine kadar Beyazıt semtinde Simkeşhane adını taşıyan ve II Ahmed devrinde Valide Emetullah Sultan'ın yaptırmış olduğu Valide Hanı'nın bulunduğu yerde çalışmaya başlamıştı. 1665'te darphane, güvenliği sebebiyle Yeni Saray surları içine alınarak, yeni yaptırılan binasında tekrar açılmıştır. Bugün de aynı yerde faaliyet göstermektedir. Buraya taşındıktan sonra 1714'te büyük bir yangın geçirmiş ve 1726'da Sadrazam Damad İbrahim Paşa tarafından esaslı olarak onarılmıştır.

Darphane ilk devirlerde, saray hizmetinde bulunan bir "emin" tarafından yönetilirdi. XVII. yüzyılda yeniden teşkilatlandırılarak defterdarlığa bağlanmıştı. Böylece eminleri Divan-ı Hümayun haceganından seçilmesine karar verilmiş ve atanma defterdara bırakılmıştı.

XVIII. yüzyılda darphane daha önemli bir kurum haline geldi. Hatta Osmanlı hazinesinin yedek akçesinin saklandığı bir çeşit banka kasası niteliğini

kazandı. Bunun üzerine darphane eminlerinin atanması defterdardan alınarak sadaret makamına bağlandı.

I.Mahmud devrinde eminlik unvanı darphane nazırlığı olarak değiştirildi ve Tanzimat'a kadar da sürdü (1839). Darphanede döküm, gündelik giriş, çıkış gibi kendi işlemlerine bakan bürolardan başka, ilgisinden ötürü imparatorluğun maden işlerine ait bürolar da bulunmakta idi. Darphanenin bakır, gümüş ve altın gibi maden ihtiyacı ise, bir yandan devlet eliyle işletilen madenlerden öte yandan, iltizam suretiyle arttırmaya çıkarılan ocaklardan kanunlarında yazılı olan usullere göre sağlanırdı.

XIX. yüzyılın başında 1835'te memleketin para durumundaki büyük karışıklık göz önünde tutularak Maliye hazinesiyle darphane nazırlığı birleştirilmiş ve Darphane-i Amire Defterdarlığı adı altında yeni bir örgüt meydana getirilmişse de bunun bir fayda vermediği görülünce darphane, 1838'de yeniden bağımsız hale getirilmişti. II. Mahmud darphaneye yeni makineler getirttiği gibi, binalarını da yeni baştan yaptırırcasına onartarak bir de hünkar dairesi eklemişti.

Darphaneden hazine için gereken para her ulufe dağıtımında kısım kısım çıkarılmakta idi. Ulufe dağıtımında yeniçerilere maaşlarından bir kısmının çil (yeni kesilmiş para) akçe olarak verilmesi kanun haline getirilmiş ve piyasadaki fazla para ihtiyacının da böylece karşılanmak yolu bulunmuştu. Bunun için defterdar sadrazama bir yazı ile başvurur ve onun onaylaması üzerine kanunda belirtilen miktarda yük akçe çil olarak darphane emini tarafından darphaneden çıkarılarak hazineye devredilir ve böylece yeni para piyasaya sürülmüş olurdu.

Piyasadan kullanılma sonucu silik hale gelmiş bulunan akçelerin toplanması görevi de darphane eminine ait idi.

Tanzimat'tan sonra bir müdürlük olarak örgütlenen ve Maliye Nazırlığı'na bağlanan, Cumhuriyet devrinde de bu yolda işleyen darphane, Osmanlı İmparatorluğu'nun son devrinde müdürlük, muhasebe, katiplik, encümen, çeşni, çarkhane, sikkehane, ağırtma, sikkekun, teksirhane, müze, kazan, tamirhane, kefçe ve dökümhane bölümlerine ayrılmıştı. Darphanede yaptırılacak bir iş, müdür, 2 müfettiş, muhasebe, çeşni ve çarkhane memurları ile başsikkekundan meydana gelen encümen kararı ile başlar, kefçe, çeşni, dökümhane, çarkhane ağırtma ve sikkehaneden geçtikten sonra maliye kasasına girerdi.

Darphanenin yönetimi ve para basılması hakkında 1882'de çıkarılan bir kararname ile bu kurum en son şeklini almıştı. 1841 tarihine kadar çekiçle dövme suretiyle yapılan para basma işi, 1842'de balansiye yani sarkaç usulüne, 1853'te pres usulüne, 1911'de ise makine presi usulüne çevrilmiş bulunmaktadır.
 
DARÜLFÜNUN
Bugünkü üniversitenin eski karşılığı.

Darülulum, Durülilm, Külliye, Camia diye de anılır.

XIX. yüzyıl başlarında kurulurken medreselerde öğretilmeyen konuları öğretmek gerekçesine dayanmıştı. Üniversiteden daha aşağı bugünkü liseler düzeyinde eğitim yapılırdı. Sıbyan (ilk) okullarının ıslahı ve rüştiye (orta) okullarının kurulması (1838)ndan sonra darülfünun teşebbüsüne de girişilmiştir. Aynı yıllarda açılan Mekteb-i Maarif-i Adliye ve Mekteb-i Fünun-ı Edebiye de rüştiyeler üstünde kurulan okullardandır. Ancak, sonraki yıllarda yurdun en yüksek okulu kavramını belirten bu ad, İstanbul Üniversitesi'nin kuruluşuna (1933) kadar Türkiye'de üniversite karşılığı bir terim olmuştur.

1845'te kurulan geçici maarif komisyonu, sıbyan ve rüştiye okullarının ıslahı ile ilgili düşünceler arasında, daha yüksek derecede bilgi veren, devlet dairelerine memur yetiştirecek, her çeşit bilgiyi öğretecek, herkese kapılarını açacak, öğrencilerini yatılı olarak yetiştirecek üçüncü derecede bir okulun kurulmasını öğütlemişti.

Darülfünun 3 yıl ilkokul, 2 yıl rüştiye öğreniminden sonra öğrenci alacaktı, ilkokulların son sınıf programları rüştiyelerde ve rüştiyelerin son sınıf programları da Darülfünun’un ilk sınıf dersleri arasında yer almıştı. Darülfünun için öğrenci yetiştirecek bir üst dereceli okula ihtiyaç duyuluyordu. Bu sebeple önce Darülmaarif, sonra da İdadiler kuruldu. Bu arada ilk Osmanlı Darülfünunu’nun açılması 1863 yılına kadar gecikti.

İlk Osmanlı Darülfünunu kendi adına yaptırılan binanın bazı odalarında 14 Ocak 1863 tarihinde serbest derslerle çalışmaya başladı. Devam edenlerin çoğu devlet memurları olduğundan bu eğitim kurumundan beklenen sonuçlar alınamadı. Kurumda çeşitli dillerde 4000 ciltlik bir kitaplık ve gerekli laboratuvarlar meydana getirilmişti. Kimyager Derviş Paşa, Ahmet Vefik Paşa, hekim Salih Efendi, Cevdet Paşa, Müneccimbaşı Osman Efendi, gibi zamanın Doğu ve Batı kültürünü tanıyan kişiler ilk öğretmenler olarak bu okulda görev yaptılar.

1865'te Darülfünun Çemberlitaş'a, tahta yapılı Nuri Efendi Konağı'na taşıttırıldı. Az sonra da kitaplık ve laboratuvarları ile birlikte yanarak kendiliğinden kapandı.

Maarif Nazırı Saffet Paşa'nın da teşvikiyle 1870'te Sultan Mahmud türbesi yanındaki ikinci Darülfünun binası yaptırıldı. Bu eğitim kurumunun kurulu-

şunda, orta dereceli bir eğitime dayanmış bulunması, kurumun hikmet, edebiyat, hukuk, ulum-i tıbbiye ve riyaziyat bölümlerine ayrılmış olması, yani fakülte tarzı eğitime yol açması, fakültelerde çeşitli yabancı dil filolojileri, Roma Hukuku, yüksek matematik, tefazuli ve tamam-i riyaziye, hendese-i resmiye gibi ilimlere yer verilmiş bulunmasa ; derslerin esasta Türkçe olmakla birlikte Fransızca ile de öğretilebileceğini kabul edilmesi bu Darülfünunun gerçek anlamı ile üniversite olarak düşünüldüğü ve ona göre düzenlendiğini gösterdiğinden bu kurumu ilk üniversite kabul etmek yerinde olur.

Darülfünun, imtihanla seçilmiş 450 öğrenci ile 21 Şubat 1870'te açıldı. Rektör Hoca Tahsin Efendi Türkçe, Afganlı Cemaleddin Efendi Arapça, Aristokli Efendi Fransızca birer konuşma yaptılar. Dersler başladıktan sonra öğrencilerin yetersiz oldukları görülmüş, programa yetiştirici dersler de konmuştu.

Darülfünun bir yandan kayıtlı öğrencilerini yetiştirirken bir yandan da halka pozitif ilimler fikrini aşılamak için açık konferanslar düzenliyordu. Bu konferanslardan birinde Afganlı Cemaleddin Efendi'nin "peygamberlik bir sanattır" anlamına gelen bir söz söylemesi, pozitif bilimler yolunda atılmış olan bu olumlu adımın baltalanmasına yol açtı. Böylece Darülfünuna karşı girişilen sert saldırılar sonunda Sultan Abdülaziz yönetimi, bu bilim kurumunu kapatmak ve Hoca Tahsin Efendi'yi uzaklaştırmak, Afganlı Cemaleddin'i de Türkiye dışına çıkarmak zorunda kaldı. Böylece ikinci ve gerçek üniversite kurma teşebbüsü de kırılmış oldu (1871).

Bunun üzerine Saffet Paşa, Darülfünun-ı Osmani'yi Darülfünun-ı Sultani adı ile Galatasaray'da, Hıristiyan bir müdür ve Avrupalı öğretim üyelerinin eliyle açmaya teşebbüs ederek 1874'te Galatasaray Sultanisi Müdürü Sava Efendi'yi bu işle görevlendirdi. Beş fakülteli olarak düşünülen bu Darülfünun, tıp fakültesinin görevini, Mekteb-i Tıbbiye, İlahiyat Fakültesi'nin görevini de medreseler gördüğünden bu iki eğitim dışındaki hukuk, turuk ve meabir, yani mühendislik ve fen ile edebiyat fakültelerinden meydana geldi. Ancak, Türkçe ders verecek öğretmen ve okutulacak kitap bulunmadığı gerekçesi ile fakültelerde Türkçe, Fransızca ve Arapça öğretim dili olarak kabul edildi. Buna göre Darülfünun fakültelerine ancak Galatasaray Sultanisi mezunlarının alınacağı üstü kapalı belirtilmiş oldu. Öte yandan Latin, Yunan, Arap dilleri ve edebiyatları ile arkeoloji öğretimine yer verildiği halde Türk (Osmanlı) tarih ve edebiyatına, sanat ve kültürüne yer verilmemiştir. Bu sebeple de Darülfünun bir üniversite olmaktan çok Galatasaray'ın yüksek bölümü olarak kalmıştır. Nitekim müdürü Sava Efendi de onu Mekatib-i Aliye-i Sultaniye olarak adlandırdığı gibi, devlet yıllıklarında da fakülteleri Edebiyat-ı Aliye Mektebi adı ile geçmektedir. Zaten fakültelere olan ilgisizlikten dolayı kısa sürede kapanmıştır. Ancak hukuk bölümü 1881'e kadar devam etmiştir.

1896'da Darülfünun’un açılması için yeni bir teşebbüse geçildi. Sadrazam Sait Paşa, II. Abdülhamid'e sunduğu bir raporda Darülfünun’un açılma gerekçesini geniş bir plan halinde belirtmişti. Bu arada Avrupa'ya yüksek öğrenime giden Türk gençlerinin hürriyet fikirlerini benimsemeleri karşısında Avrupa üniversitelerine doğru başlayan Türk öğrenci akımını durdurmak amacıyla Darülfünun’un yeniden açılması artık kaçınılmazdı. Bunun üzerine 8 Nisan 1896'da, Sadrazam Halil Rıfat Paşa'nın sunduğu mazbata üzerine yeniden hazırlıklara girişildi. Fakat Teselya Savaşı'nın başlaması Darülfünun’un açılmasını yine geciktirdi.

II.Abdülamid'in isteği üzerine Osmanlı Darülfünun’u Darülfünûn-ı Şahane adıyla Maarif Nazırı Zühtü Paşa tarafından 1 Eylül 1900 tarihinde Cağaloğlu'nda Mekteb-i Mülkiye binasında açıldı. Mekteb-i Mülkiye, Mekteb-i Hukuk, Mekteb-i Tıbbiye yüksek okullar halinde daha eski tarihlerden beri çalışmakta olduğundan Darülfünun-ı Şahane, ulum-ı riyaziye ve tabiiye şubeleriyle Türkçe, Arapça ve Farsça'dan başka, Fransız, Alman, İngiliz ve Rus dillerini toplayan bir filoloji şubesinden meydana gelmişti. İlk yıl 85 öğrenci ile öğretime başlayan Darülfünun’da Osep Yusufyan, Salih Zeki, Mehmed İzzet gibi Türk öğretmenler, Fransız ve Alman bilim adamları görev alarak bu eğitim ve öğretim kurumunun gelişmesine hizmet etmişlerdir. Esas bakımından iki yıl öğretim, bir yıl da doktora olmak üzere üç yıllık eğitim ve öğretime dayanan Darülfünun-ı Şahane de yalnız ilahiyat şubesi dört yıl olarak tespit edilmişti. İstanbul'da ve illerde 25 yıldan beri imkanlar ölçüsünde geliştirilen orta dereceli okullardan çıkan Türk gençlerine yüksek öğretim imkanı sağlayan Darülfünun-ı Şahane, bu kere büyük bir ilgi gördü.

1908'de Meşrutiyetin ilanından sonra ise daha büyük bir gelişme gösterdi. Meşrutiyetten biraz önce Çemberlitaş'a taşınan Darülfünun 21 Eylül 1908'de Bayezıd'da Zeynep Hanım Konağı'na (bugünkü Edebiyat ve Fen Fakültesi'nin bulunduğu yer) getirilmiş ve programları yeni baştan gözden geçirilerek ulum-ı edebiye, ulum-ı şeriye, ulum-ı riyaziye ve tabiiye bölümleri olarak teşkilatlandırılmış ve Mekteb-i Hukuk da Darülfünun içine alınarak bir fakülte haline getirilmişti.

1912'de Emrullah Efendi'nin maarif nazırlığı sırasında Darülfünun’un modern bir üniversite haline getirilmesi için bazı çalışmalar yapılmıştır. Ancak kısa bir müddet sonra Zeynep Hanım Konağı ihtiyaca yetmedi. Her yıl 2000 kadar öğrenciyi kabul etmek zorunda bulunduğundan Yerebatan'da, kimya, Vefa'da Feyzullah Efendi Konağı'nda jeoloji, İbrahim Paşa Konağı'nda Doğu Dilleri, Saffet Paşa Konağı'nda coğrafya enstitüleri kuruldu.

Birinci Dünya Savaşı başında ise Almanya'dan Edebiyat Fakültesi için 10, Fen Fakültesi için 6, Hukuk Fakültesi için 4 profesör getirilerek öğretim kadrosu kuvvetlendirildi. Savaştan sonra Darülfünun’da 15 Ekim 1919'da yeni bir yönetmelikle bazı değişiklikler yapıldı.

Cumhuriyetin kuruluşundan sonra eski Harbiye Nezareti binası (merkez binası) Darülfünun’a verildi.

İsmail Hakkı Baltacıoğlu Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk Darülfünun emini oldu. 14 Nisan 1925'te çıkarılan bir kanunla Darülfünun tüzel kişilik ve katma bütçe ile yönetilmek haklarını almış ve görünüşte Milli Eğitim Bakanlığı'ndan ayrılarak bilim alanında özerk bir hale getirilmiştir. Bu kanunla birlikte yayınlanan 52 maddelik yönetmelik ile Darülfünun Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile kaldırılmış bulunan Darü'l-hilafe medreselerinin yerini doldurmak üzere İlahiyat Fakültesi de yeniden Darülfünun’un içine alınmıştı. Böylece özerk Darülfünun kurulmuş, fakat bu kuruluş yeni Türk Cumhuriyetinin sosyal ve ekonomik alanlarda giriştiği büyük devrimlere karşı ağır ve geriden giden gelenekçi bir eğitim kurumu olarak kalmıştı.

Cumhuriyet hükumetleri, özerk bir kurum olan Darülfünun’a karışmak imkanını da bulamıyorlardı. Bu durum sonunda Darülfünun’u kaldırıp yerine tam anlamıyla Batılı bir üniversite kurulmasını gerektirdi. Bunun için 31 Mayıs 1933 tarihli ve 2252 sayılı kanunla İstanbul Üniversitesi'nin yeniden kurulması görevi Milli Eğitim Bakanlığı'na verilerek Osmanlı İmparatorluğu Darülfünun’u kaldırılmış yerine üniversiteler kurulmuştur.
DEFTER EMİNİ
Osmanlı Devleti'nde resmi kayıtların bulunduğu dairenin müdürü.

Tanzimat devrinden sonra Defter-i Hakani Nezareti tarafından yürütülen bu görev, günümüzde Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü olarak bilinmektedir.

Bazı kaynaklarda defter eminliğinin Osmanlı Devleti'nin kuruluş döneminde, Orhan Gazi tarafından koyulmuş kanunla yerleştiği kabul edilmektedir. Fatih Kanunnamesi'nde ise bu makamın yetkileri ve Divan'daki yeri kesin olarak belirlenmiş bulunmaktadır. Buna göre defter eminliği şehremininin, reisülküttabın ve bölük ağalarının önünde bulunmaktaydı. Defter emininin önünde bulunan makam defterdarlık idi.

Defter eminliğinin yetki ve görevleri tarih boyunca bazı değişikliklerle devam etmiştir. Defter eminleri genellikle, Divan-ı Hümayun'da her divandan sonra padişahın sadrazamda bulunan mührüyle mühürlenen ve toplantı günlerinde açılan havass-ı hümayun, havass-ı vüzera, zeamet, tımar kayıtları ile tevcihat ve beraatları, arazi tahrirlerini tespit eden belgeleri ve bunlar üzerindeki değişiklik kayıtlarını saklayan bazı büroları bulunan defterhane dairesinin amiri idiler.

XVII. yüzyıl sonlarına kadar Divan-ı Hümayun Nazırı durumunda olan nişancılara bağlı bulunuyorlardı. Daha sonra bağımsız olarak görev yaptılar.

Defter eminleri kendi dairelerinin memur ve görevlilerinin atamalarını kendileri yaparlardı. XV ve XVI. yüzyılda da defterhanenin sorumluluğu nişancı ile defter eminliği üzerinde iken son iki yüzyılda defter eminliği dairesinin bütün yetkilerini kendinde toplamıştı, önceleri, padişah veya sadrazam tarafından gelen fermanlara göre has, tımar, zeamet dağıtımındaki düzeltmeler, yeni beraatların kayıtları, tahrir defterlerindeki yanlışların düzeltilmesi, nişancılar tarafından yapılırdı. Bu işlem için nişancı defter eminine buyuruldunun kenarına "defteri gele" emrini yazar, defter emini de istenilen defteri hazineden çıkartarak kesedarı ile nişancıya gönderdi.

XVIII. yüzyıldan sonra nişancıların önemini kaybetmesiyle, kayıtlar konusundaki yetkileri de defter eminliğine devredilmiştir. Bu dönemde padişahların çıkmaları ile beraatların yenilenmesi görevi de defter eminlerine verilmiştir.

Defter eminleri, tımar, zeamet, has, tevcihlerinden duruşma ve mahkemeler için çıkartılan kayıtlardan ayda 200 kese akçe kadar bir gelir toplarlar ve bu geliri emrinde bulunan görevlilerle usulüne uygun bölüşerek geçimlerini sağlarlardı. Ayrıca katiplere ait zeametlerden boş olanlarına atamalar yapıldıkça bu zeametlerin ilk yıllık gelirleri de defter eminlerine verilirdi. Defter eminlerinin gelirleri tımar ve zeametler kaldırılıncaya kadar bu şekilde karşılanmıştır.

Defter eminleri, Osmanlı saray törenlerinde, bayram ve cülus tebriklerinde reisülküttaptan sonra padişahın elini öperek tebrik ederdi. Son yüzyıllarda protokolde reisülküttaptan sonra şehremininden önce idi.

Defter eminliği 1840 yılında kaldırılarak görev Maliye Nezareti'ne verilmişse de 1848'de yeniden kurularak görevlerine devam etmiştir. 1871 yılında ise adı Defter-i Hakani Nezareti olmuştur.
DEFTERDAR
Osmanlı Devleti'nde mali işlerin başında bulunan görevli.

Defter ile dar kelimelerinden meydana gelen bu unvan defter tutan anlamında kullanılmıştır. Bazı kaynaklarda tabirin Osmanlılara İlhanlılardan geçtiği anlaşılıyorsa da Osmanlıların ilk dönemlerinde mali işlerin nasıl ve kimler tarafından yönetildiği kesin olarak bilinmemektedir.

Sultan Fatih Mehmed döneminde düzenlenen kanunlarda defterdarların hak ve sorumluluğu ayrıntılı olarak belirtilmektedir. Başdefterdar bütün defterdarların sorumlusu idi. Hazine ile ilgili işlerin yönetimi Başdefterdara verilmiştir. Onun emri olmadan hazineye bir akçe dahi ne girebilir, ne de çıkarılabilirdi. Başdefterdarlığa, mal defterdarlığından gelinirdi. Başdefterdar, Rumeli beylerbeyi derecesinde olup bayram törenlerinde padişah ona da ayağa kalkardı. Hilat ve bağışlarda vezirler ve kazaskerlerle aynı derecede tutulur, Divan'da yeri kazaskerden sonra olurdu. Sadrazamın izniyle padişaha dilekte bulunmak yetkisi, vezirazam ile aynı sofradan yemek yeme hakkı vardı.

Defterdarlara has verildiğinde, 600.000 akçelik miktar tutarında idi. Hazineden yıllık maaş (salyane) bağlanırsa, bu 160 bin ile 240 bin akçe arasında olurdu.

III. Selim dönemine kadar büyük değişiklik göstermeyen defterdarlık kurumu bu döneminde Şıkk-ı rabi adıyla yeni bir kuruma yerini bıraktı. Ama kısa süre sonra da bu kurum kaldırıldı. Defterdarlığın geniş bir kuruluşu vardı ve ikinci derece şubeleriyle 30'u aşan daireye ayrılmıştı. Her dairenin başında hace (hoca) denilen bir müdür ve halife (kalfa) adı ile birkaç müdür yardımcısı, oldukça kalabalık katip bulunuyordu. Bu düzen bazı genişletme ve değişmelerle Maliye Nezareti'nin kuruluşuna kadar sürmüştür.

Defterdarlığın en önemli daireleri şunlardı: Büyük Ruzname Kalemi, Baş Muhasebe Kalemi, Anadolu Muhasebesi Kalemi, Haremeyn Muhasebesi Kalemi, Cizye Muhasebesi Kalemi, Maliye Kalemi, Sipah Muhasebesi Kalemi.

II. Mahmud döneminde yapılan düzenlemelerle Hazine üç bölüme ayrıldı.

1-Şıkk-ı evvel defterdarının idaresinde Hazine-i Amire

2-Defterdar idaresinde Mansure Hazinesi

3-Bir nazır idaresinde Darphane Hazinesi.

Daha sonra Hazine-i Amire kaldırılarak görevleri Darphane Nezareti ile birleştirilmiş ve Darphane-i Amire Defterdarlığı kurularak yönetimine Darphane Nazırı Ali Rıza Bey getirilmiştir (1835). Zamanla Mansure Defterdarlığı da Darphane Nezareti ile birleştirilerek Maliye Nezareti kurulmuş (1838) ve Maliye'nin tek elden yönetimi sağlanmıştır. Defterdarlık unvanı bırakılarak Mansure defterdarı Nafiz Efendi (Paşa) vezirlik rütbesiyle Maliye Nazırlığı'na getirilmiştir.

Abdülmecid'in saltanat döneminde bazı değişiklikler olmasına rağmen yeniden nezaret haline (Umur-ı Maliye Nezareti) getirilmiştir. Maliye Nazırlığı'na da Said Paşa atanmıştır (1841). 1867'de yapılan düzenlemelerde eyaletler illere çevrilmiş ve il muhasebecilikleri de defterdarlık olmuştur.
DENİZ HARP OKULU
Türk deniz kuvvetlerine subay yetiştiren okul.

I. Mahmud zamanında Humbarahane ile birlikte Üsküdar Mühendishanesi'nin (Topçu Okulu) kurulması ile deniz subayları yetiştirilmeye başlandı ise de (1734) Yeniçerilerin direnişi üzerine okul subay yetiştirmeden kapatıldı. Bu okulda mühendis yetiştirmekten çok, teknik bilgili subay çıkarılması düşünülmüştü.

Deniz Harp Okulu'nu Mühendishane-i Bahri adı ile I. Abdülhamid zamanında Kapdan-ı Derya Cezayirli Hasan Paşa kurdu ve Fransız uzman subaylarının katılmaları ile 18 Kasım 1776'da öğretime başlandı. Okul, biri gemi seyri (seyr-i sefain), öteki gemi yapımı (inşa-ı sefain) olmak üzere iki bölüme ayrılmıştı. Kasımpaşa'da küçük bir yapıda öğretim yapmakta olan bu okulun öğrencileri, Devlet Mühendis Okulu (Mühendishane-i Amire)'nun kurulması ile haftanın iki günü öğrenimlerini burada yaptılar.

Deniz Okulu'ndan başarı ile çıkan subaylar donanmaya katip yardımcısı unvanı ile katılırlardı. Bu ad, genç subayların hem seyir hesabı hem de muhasebe işlerini yapmalarından ileri gelmişti. Adı sonradan mühendis olan katip yardımcılığından katip, yüzbaşı, kolağası rütbelerini geçerek kuvvet kaptanı (binbaşı) olanlar ve sınavda başarı gösterenler güverte subayı sayılırlardı.

Mühendishane-i Amire'nin açılması ve Halıcıoğlu'ndaki okul yapısının bitmesi üzerine (1795), Bahriye Mühendis Okulu, kısa bir süre bu okulla birleştirildi.

Deniz subayı yetiştirme amacının yitirilmekte olduğunu gören Kapdan-ı Derya Küçük Hüseyin Paşa, Bahriye Mühendis Okulu'nu ayırmayı başardı (1796). Ancak, Mısır'ın alınması planını hazırlamakta olan Napoleon Bonaparte, subay vermeyerek bu programın gerçekleşmesine engel oldu. Kasımpaşa'daki okulun yanması ile okul Parmakkapı'daki Bıçakhane binasına taşındı. Bu güçlükle birlikte öğretmen ve öğrencilere verilen aylıkların azlığı yüzünden verimsiz bir halde varlığını devam ettirmeye çalıştı. Bu arada Vaka-i Hayriye meydana gelmiş, Mehmed Hüsrev Paşa'nın teklifiyle öğretimde önemli değişiklikler yapılmış, sonra şimdi Deniz Hastanesi olan Kasımpaşa'daki yeni yapısı ile okul düzene girmiştir (1838).

Tanzimat hareketleri sırasında adı Mekteb-i Bahriye olan okulun komutanı Patrona Mustafa Paşa'nın 1847'de kökten ıslah teklifiyle (öğrenci sayısının azaltılması, sınavların her yıl yapılması, Darülfünun'a giriş hakkı olan öğrencilerin alınması gibi şartlar konması ve ders programlarının düzeltilmesi) önemli bir gelişme görülmüştür. Bu yeniliklerin kabul edilmesi sonucunda öğrenci sağlamak için kara kuvvetlerindekine paralel olarak, dört sınıflı Bahriye İdadisi sınıfları, buna kaynak olmak üzere Bahriye Rüştiyesi açıldı. Bahriye Okulu'nun son iki sınıfının öğretimi de öğrenciler okul gemilerinde çalıştırılarak yaptırıldı.

Kasımpaşa'daki binasının Deniz Hastanesi haline getirilmesi üzerine Bahriye Okulu 1851'de Heybeliada'ya taşındı ve buradaki kuruluşları da geliştirildi.
 
 
DARÜSSAADE
İstanbul'da Topkapı Sarayı adı ile tanınmış bulunan Saray-ı Amire-i Cedide (Yeni Saray)’de Darüssaade Ağalarının görev yeri olan dairenin adı.

Sarayın üçüncü bölümüne açılan ikinci ve üçüncü kapılar arasında bir dairedir. Bu kapılardan Babüssaade, Alay Meydanı'na açılan kapı olup Akağalar Kapısı adı ile de anılmaktadır.

Darüssaade dairesi iki katlı ve taştan yapılmıştır. Kapıdan girilince sağ yanda Darüssaade Ağası dairesi bulunur. Sol yanında ise, ilk önceleri Akağalar koğuşu, daha sonra Darüssaade Ağası'nın yardımcısı olan Hazinedar Ağa Dairesi yerleştirilmişti.
 
DAYI
Tunus'un Osmanlılar yönetiminde bulunduğu dönemlerde memleketin başındaki yöneticiye verilen addır.

Tunus'ta Barbaros Hayreddin Paşa ile başlayan Osmanlı yönetimi Yemen fatihi adı ile bilinen Sinan Paşa ile tamamlanmıştır. Ülkenin Osmanlıya bağlılığı temin edildikten sonra yönetimi "divan" adıyla bilinen kurula bırakıldı. Bu meclis, kendi üyelerinden birini "Dayı" adıyla başkan seçip yönetime getirirdi.

İstanbul'dan gönderilen valilerin biçimsel bir görevi vardı. Bunlar sadece padişahın temsilcisi sıfatıyla konaklarında otururlardı. Dayılık eski Türklerdeki "Alp"lik gibi çok güç elde edilir bir sıfat ve bir şerefti. Alpler, okla gökteki kartalı düşürüp tüylerini börklerine takmak, kılıçla pars tepeleyip kuyruğunu bileğine dolamak gibi işler başardıktan sonra o sıfatı alabildikleri gibi dayılar da Akdeniz'in boralarını, fırtınalarını, ışıksız gecelerini kendi iradelerine boyun eğdirdikten ve adlarını o denizin dalgaları üzerinde yürüte yürüte İspanyollara, Venediklilere, Cenevizlilere, Maltalılara, Fransızlara, İngilizlere ve Felemenklilere tanıttıktan sonra bu lakabı alırlardı.

Yine onlar, döğüşecek düşman bulamayınca kendi aralarında boğuşmayı severlerdi. Bundan dolayı özellikle son zamanlarında devamlı bir kargaşa içinde yaşarlardı. Bununla beraber 1570 yılından 1720 yılma kadar Tunus Dayılar diyarı olarak Akdeniz siyaseti ve ticareti üzerinde etkili olmuştur.

Sonraları valiler, dayılara hakim olmak fırsatını buldular ve dayılığı ortadan kaldırdılar. Dayılarla mücadele yolunu açan vali Cezayirli Ramazan Bey'dir.

Dayılık tarihini kapayan da Ali Beyzade Hüseyin Paşa'dır. Hüseyin Paşa, valiliğin babadan oğula geçmesi usulünü de Tunus'ta tesis etmiştir. Dayılık, Tunus'ta olduğu gibi Cezayir'de de bir ihtilal sonunda meydana çıkmıştır. 1671 yılında ağaların keyfi idaresinden bıkan başkanlardan birini dayı adı ve hayat boyu yönetmek şartıyla yönetime geçirdiler.
 
DEVŞİRME
Osmanlı merkez ordusu için çeşitli kavimlerden asker alma.

Bazı tarihçiler bunu Osmanlı İmparatorluğu'nun Hıristiyan uyruklarından canlı olarak aldıkları askerlik vergisi olarak kabul ederler. Bilindiği gibi, bütün Türk devletlerinde hakan (sonraki yüzyıllarda sultan ya da padişah)ın otoritesini pekiştirmek aile ve boy kavgalarında, saltanat savaşlarında hükümdarın güvenini sağlamak, devletin iç ayrılışlarla çökmesini önlemek amacıyla doğrudan doğruya hükümdara bağlı bir merkez ordusu. Kapıkulu "Gulaman-ı saray" kurulması bir ihtiyaçtı. Bu ordu, bütün Türk devletlerinde, savaşlarda tutsak alınan kölelere ve hakanın yüksek otoritesine boyun eğen prens ve beylerin, hükümdarların gönderdikleri rehinelere dayatılmıştı. Osmanlı Devleti'nin kuruluşunda da aynı ihtiyaç, aynı ilkelerle sağlanmıştı.

Osmanlı Devleti'nin sınırlarının yüzyıl içinde bir yandan Tuna'ya, bir yandan da Bosna ve Mora'ya kadar yayılması, devletin güvenliği için gereken asker sayısının arttırılmasını zorunlu kılmıştı. Bu ihtiyacı karşılayan, Müslüman Türklerin Hıristiyan çoğunluk karşısındaki nüfus dengesini kısmen koruyan bir uygulama olarak devşirme sistemi, Osmanlı yöneticileri tarafından ortaya konulmuş ve 250 yıl başarı ile uygulanmış yepyeni bir buluştur.

Çelebi Mehmed tarafından başlatılan II. Murad zamanında ise kanunlaşan bu sistem, önceleri beylerbeyi, sancakbeyi ve kadıların sorumluluğu altında, çok çocuklu Hıristiyan ailelerden bir çocuğun alınması şeklinde basit bir işlerliğe sahipti. Sağlanan faydalar ve edinilen tecrübeler sonunda bu kuruluş, Fatih zamanında daha da geliştirildi. Kaç yılda nereden, ne şartlarla, ne kadar ve nasıl devşirme yapılacağı ayrı ayrı tespit edildi. XVII. yüzyılda da en olgun bir şeklini aldı.

Bu kurallara göre devşirme ihtiyaç oranında 3- 5- 7 yılda bir kez, 8-10-15-18- 20 ve çoğunlukla 14-18 yaşlar arasında Türk, Çingene, Kürt, Acem, Rus, Yahudi, Gürcü olmayan Hıristiyan ailelerden çok çocuklu, soylu kişilerin erkek evlatlarından gereğine göre, 2000 ile 10.000 kişi olarak toplanırdı. Devşirilenin büyük şehir uşağı olmaması, uşaklık gibi hizmetlerde bulunmamış olması, fiziki yapı bakımından tam ve yakışıklı olması temel ilkelerdendi.

Bazı bölgelere başka hizmetler yüklendiğinden, Bursa, Kartal, Kadıköy vb. devşirme bölgeleri dışında bırakılmıştı.

Devşirme sisteminin bozulması, onun en kusursuz bir kuruluş haline geldiği yıllara rastlar. 1582'de Şehzade Mehmed'in sünnet düğününde bazı hünerler gösteren Hıristiyan sanatçıların çocuklarını, acemi oğlanların arasına katmak istemeleri, yeniçeri ağası Ferhat Ağa (sonra sadrazam) direndiği ve görevinden çekildiği halde, III. Murad'ın ısrarı üzerine Yusuf Ağa tarafından "ağa çırağı" adı ile alınınca, bu yeni usul bir yol olmuş ve zamanla bu gedikten uygun olmayan pek çok kişi ocağa girmişti. Öte yandan yeniçerilerin evlenmelerine izin verildikten sonra bunların erkek çocuklarının kuloğlu adı ile ocağa alınmaları da kadroları doldurduğundan devşirme ihtiyacı azalmıştı. Böyle olmakla birlikte gittikçe seyrekleşe seyrekleşe XVIII. yüzyılın ilk çeyreğine kadar devşirme sistemi uygulanmıştır.
DIŞ AĞALAR
Osmanlı saray teşkilatı dışında, devlet işleri ile ilgili görevliler.

Bunlara Birun ağaları da denilirdi.

Dış Ağalar, başta Yeniçeri Ağası olmak üzere sırasıyla Azep, Sipahi, Silahtar, Ulufeci, Gureba ve Akıncı denilen asker ağaları (komutan) idiler. Bunların en önemlisi ise Yeniçeri Ağası idi ve Yeniçeri Ocağı'nın başında bulunurdu, içlerinde vezirliğe kadar yükselenler de olmuştur.

Yeniçeri Ağaları, bütün ağaların amiri olduğundan "ehemmiyet-i mahsusaları" vardı; 500 akçe gündelik aldıkları gibi yüzlerce at besledikleri için de arpalık denilen bir gelir alırlardı. Dış Ağaların ikinci sıradaki yetkilisi Azep Ağası idi. Fatih döneminde Azep askerlerinin miktarı otuz bine varmıştı. Sipahi, Silahtar ve Ulufecilerle Gureba Süvari sınıfı olup, Ulufecilerle Gurebalar yemin ve yesar bakımından dört, diğerleri iki alaydan oluşurlardı.

Bu birliklerin ağalarına gündelik yüz akçe, fazla olarak yıllık on altı veya on yedi bin akçe arpalık verilirdi.

Dış ağalarının ikinci sınıfı, Topçubaşı, Cebecibaşı, Arabacıbaşı, Mehterbaşı gibi dört ağadan meydana gelirdi; diğer ağalar ile birlikte sayıları on ikiyi buluyordu. Yeniçerilerin subayları olan Sekbanbaşı, Kul-kethüdası, Samsuncubaşı, Zağarcıbaşı, Turnacıbaşı, Muhzir Ağa, Haseki Ağa, Başçavuş, Kethüda ve ikinci derece zabitleri olan Çorbacı, Odabaşı, Vekil-harç, Bayraktar, Başhaseki, Aşçı usta, Sakabaşı Dış Ağalarından sayılırdı.
 
DİRLİK
Hayat, yaşayış; dirlik düzenlik, geçimin yerinde olması.

Eski İslam ve Türk devletlerinde, ikta (toprak verme) usulünün, Osmanlı İmparatorluğu'nda görülen şekli.

Devlete ait bir hizmeti yapmakla görevlendirilen kimselere ücret anlamında ayrılan geçim kaynağına verilen ad.

Osmanlı İmparatorluğu'nda, boy ve oymakların yerleşme alanları olan yurtluklar dışında kalan bütün topraklar ve mülk ile gelir getiren her çeşit mal, madenler, sulama kuruluşları, ormanlar, gümrükler vb. leri hükümdarın malıdır.

Arazi üzerinde iki türlü tasarruf şekli vardı; biri o topraklar üzerinde yaşayan kimsenin tarım ve işletme hakkı; ikincisi devlete ait olan, o toprakta yetişen mahsulün dini hükümlere göre öşürünün alınması. Devlet toprakları üzerindeki hakkını, bir görev ye yükümlülük karşılığında has, zeamet ve tımar sahiplerine vererek veya bazı dini ve sosyal kurumlara harcanmak üzere, vakıf olarak ayırarak kullanırdı. Bu türlü hak sahiplerine sahib-i arz, kendilerine ayrılan yaşama ve geçim vasıtasına da dirlik denirdi.

Dirliklerin en küçük birimi 3000 akçe gelir getiren "kılıç tımar"dır. Senelik geliri 3000 akçeden 20.000 akçeye kadar olan dirliğe "tımar" denirdi.

20.000 akçeden 100.000 akçeye kadar olan dirliğe "zeamet" 100.000 akçeden fazla geliri bulunan dirliğe de "has" denilirdi.

Osmanlı İmparatorluğu'nda fethedilen bir ülkenin arazi ve nüfus sayımı derhal yapılırdı. Öşür gelirleri tespit edilir, dirliğin her çeşidi uygulanırdı. Ayrıca Sultan, sık sık yaptırttığı sayımlarla dirlikleri kontrol ederdi. Her sayımda bir önceki sayıma göre Defter-i atik'te kayıtlı olan dirlikler kontrol edilir, iki sayım arasında geçen zaman içinde yeniden işlemeye açılan toprak, orman, maden ve kuruluşlar defter dışı tutulur, bu yeni kaynaklar Defterhaneye kaydedildikten sonra eski hizmetlerin dirliklerine katılır ya da yeniden kurulan hizmetler için dirlik olurdu.

Hükumet merkezinde dirliklerin kontrolüyle uğraşan büronun adı tahvil kalemi idi. Bu büro, boşalan ya da başka hizmetlere devredilen dirlikleri tespit eder, dirliklerin hizmetten dolayı birinden ötekine geçişlerini kaydeder ve Defterhanedeki kayıtlarla kendi kayıtlarını karşılaştırarak dirliklerin olduğu gibi korunmasını sağlamaya çalışırdı.

XVII. yüzyıldan başlayarak merkez ve saray masraflarının artması üzerine dirlikler kaldırılmaya ve dirlik gelirleri artırmayla satılmaya başlayınca, yeni bir mali sistem ile yeni bir toprak düzeni gelişme gösterdi. Tımar ve zeametlerin ortadan kaldırılmasıyla elde olunan bu gelir kaynağının yönetimi mukataa kalemi ve daha sonra mukataa hazinesine bırakıldı.

 
DİVAN-I HÜMAYUN
Osmanlı Devleti'nde bugünkü bakanlar kuruluna karşılık devlet işlerini yürütmek, gerekli kararları almak için yetkili kişilerden teşekkül eden yüksek kurul.

Birinci ve ikinci derecede önemli siyasi, idari askeri, şeri, her çeşit şikayet ve davalar burada görüşülür ve hükme bağlanırdı. Bütün devlet kuruluşlarının üzerinde ve ayrı bir özelliği vardı. Fatih Sultan Mehmed zamanında bir kanunname ile yetkileri, görevleri, kimlerden kurulacağı belirlendi. Divan-ı Hümayun, hangi din ve milletten olursa olsun, kadın, erkek her sınıftan halka açıktı. Ülkenin herhangi bir yerinde gerek kişiler, gerekse devlet kuruluşlarının bir haksızlığına, zulmüne uğrayan tebaa, idari ve askeri mercilerden şikayetlerini Divan'a bizzat başvurarak getirebilirlerdi. Divan bu davaları titizlik ve ciddiyetle görüşür, karara varırdı.

Divan'a Fatih Sultan Mehmed zamanına kadar bizzat sultan başkanlık ederdi. Sonradan bu gelenek bırakıldı. Sultan divan görüşmelerini konuşmaları dinleyecek mesafede ve yüksekçe bir oda olan perde veya kafes ile örtülü bir yerden dinlemeyi tercih etti.

Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman kafes arkasına geçmeden Divan'ı yönettiler. Sonra bundan da vazgeçildi.

Divan-ı Hümayun'un esas üyeleri şunlardı; Sadrazam, Kubbe Vezirleri, Rumeli ve Anadolu Kazaskerleri, Şıkk-ı Evvel, Sani ve Salis defterdarları, tevki veya nişancı, vezir rütbesinde ise Yeniçeri Ağası ve derya kaptanı (XVI. yüzyıldan önce). Bundan başka reisülküttab, çavuşbaşı, kapıcılar kethüdası, büyük ve küçük tezkereciler de bulunur, bunlar oturmayıp, ayakta dururlardı. Çavuşbaşı, maiyetindeki Divan-ı Hümayun çavuşları ile başvuru sahiplerine yol gösterirdi. Girip çıkmalarını tanzim ederdi. Kapıcılar kethüdası, vezir-i azam ile sultan arasında teması sağlardı. Küçük ve Büyük tezkereciler, Divan'a verilen istidaları yüksek sesle okur ve kararları kaydederlerdi. Zabıta görevini yürüten muhzır ağa, bostancılar odabaşısı, subaşı ve asesbaşı da hazır bulunup, tevkif, hapis, idam edilecekler hakkındaki emri icra ederlerdi.

Divan'ın gündemi en önemli madde ile başlardı. Elçilerin teklifleri, eyaletlerin ihtiyacı, sınırların durumu, halkın dava ve şikayetleri sıralanırdı. Davalarda herkes kendi savunmasını yapardı. Türkçe bilmeyenlerin savunmasını da tercümanlar üstlenirdi.

Divan toplantıları başlangıçta her gündü. Fatih'den sonra haftada dört güne indirildi. İki Divan gününde (pazar, salı) vezir-i azam ve vezirler padişahın huzuruna girdiklerinden bunlara “Arz günleri" denirdi. Yeniçeri vezir rütbesinde değilse, onlarla beraber arza girmez, daha evvel hükümdarın huzuruna kabul olunurdu.

Divan-ı Hümayun kararları sicillerde tutulurdu. Bunlar titizlikle saklanırdı. Divan, bir sefer dolayısıyla İstanbul dışına çıkınca, önemli bazı siciller Ordu-yu Hümayunla birlikte götürülürdü. Divan-ı Hümayun defter ve kayıtları, Osmanlı Arşivi'nin en önemli malzemesidir.

Normal Divan'dan başka Galebe Divanı ve Ayak Divanı da vardı.

Galebe Divanı, elçilerin kabulü ve Kapıkulu ocaklarına ulufe dağıtılması münasebetiyle toplanırdı. Ayak Divanı ise, fevkalade olaylar dolayısıyla, Babüssaade önünde padişahın kurulan tahta oturması ile olurdu. Bu Divan genellikle isyan ve ihtilal dönemlerinde olurdu.

Divan-ı Hümayun'da bitmeyen işler, öğleden sonra vezir-i azamın konağında tamamlanırdı. Buna "İkindi Divanı” denirdi. Divan toplantısından sonra Hazine ve Darphane, sadrazamın mührüyle mühürlenirdi.

Divan toplantıları, XVIII. yüzyılın ortalarına doğru gerilemiş, vezir-i azam veya sadrazamın İkindi Divanı ve Bab-ı ali giderek önem kazanmış ve devlet işlerinin yürütüldüğü yer, Bab-ı ali olmuştur.

Eyaletlerde, beylerbeyilerinin işleri tanzim ettikleri ve yürüttükleri, Divan-ı Hümayan modeline benzer, Eyalet veya Paşa Divanı mevcuttu.

 
DİZDAR
Osmanlı İmparatorluğu'nda kale ağası makamı için kullanılan ikinci dereceden öneme sahip askeri görevlerden biridir.

İmparatorluğun kuruluş yıllarından itibaren kullanılan dizdarlar, ilk zamanlarda kalenin savunma sorumluluğunu taşırlarken, sonraları askeri örgütün gelişmesiyle kalenin her türlü onarımı ve bakımından, topların korunmasından sorumlu oldular.

Kalelerin stratejik önemi, dizdarların yetki ve sorumluluklarını da değiştirdi. Cepheden içeride bulunan kaleler arasında İstanbul'da Rumeli Hisarı ve Yedikule dizdarlıkları birinci derecede öneme sahipti. Sınır boylarındaysa savaşların alacağı duruma göre önem kazanır ya da önemini kaybederdi.

Dizdarlar turnacı, zağarcı, sasuncu ortalarının dışındaki yeniçeri ortaları komutanlarından, yani yayabaşılardan seçilirdi.

Hükumet merkezinde dizdarlıkla ilgili kayıtlar ikinci derecede görevlerin toplandığı Rüus kaleminde görülürdü. Dizdarlar dirlik olarak tımar alırlar ve onun geliri ile yaşarlardı. Dizdarların tımarları, serbest tımar olduğundan, sancak beyleri onlara karışmazdı. Ayrıca bazı küçük vergilerin geliri dizdarlara bırakılmıştı. Kale ile ilgili konularda dizdarlara doğrudan doğruya hüküm gönderilmesi usuldendi.

Dizdar terimi 1826 yılında yeniçeriliğin kaldırılmasıyla kullanımdan düştü.
 
DOĞANCIBAŞI
Padişahların "Şikar Halkı" denilen avcılarından bir sınıfın başına verilen addır.

"Hane-i bazyan" denilen doğancı koğuşu kırk kişilik bir topluluktu. Doğancı-başı, Erkan-ı birun denilen Enderunluların hizmetlerinde ve av esnasında padişaha en yakın olan idi. Av getirdikçe bahşiş alır, Enderun'dan çıktığı zaman çok defa çakırcıbaşı veya şahincibaşılık ile çıkarılırdı. Bazen da kendilerine mirahurluk, sancak beyliği veya daha yüksek görevler de verilebilirdi.

Doğancıbaşı'nın günlük ücreti XVI. yüzyıl sonlarında 20 akçe, yıllık aidatı da Rikapdar Ağa'nın yıllığı kadardı. Doğancıbaşılar XVI. yüzyılın ortasında kanun üzerine 300 bin akçe ile sancak beyliğine tayin edilirken sonraki zamanlarda beylerbeyi ve vezir de olmuşlardır. XVII. yüzyılın başında, ortasında ve son yarısında Enderun doğancıları 30, 40 kişi olup bunların üçü has odada, yedisi hazine odasında ve yirmisi de seferli koğuşunda bulunuyorlardı. Doğancı teşkilatıyla beraber doğancıbaşılık da XVII. yüzyılda kaldırılmıştır.
 
DONANMA
Osmanlı eğlencesi ve şenliklerine verilen ad.

Osmanlı İmparatorluğu'nda deniz veya kara ordularının kazandıkları büyük zaferler, kale veya ülkelerin ele geçirilmesi, padişah çocuklarının doğuşları, padişah kızlarının veya kız kardeşlerinin düğünleri dolayısıyla yapılan şenliklere verilen ad.

Donanma buna sebep olan olayın padişah üzerinde veya halk üzerinde yarattığı etkiye göre 3 gün 3 geceden az olmamak, 40 gün ve geceyi de aşmamak üzere sürekli eğlenceler, top- tüfek atışları, deniz ve kare fener alayları, oyunlar, yarışlar vb. gösteriler şeklinde yapılırdı. Donanma başta padişah olmak üzere bütün vezirler, devlet memurları, halk, oyuncular, çalgıcılar, şarkıcılar, çeşitli sanatçılar katılmak zorundaydılar. Bazı büyük şenliklere yabancı devleti elçilikleri de katılırlardı.

Donanma padişah tarafından süresi belirtilmek suretiyle yayınlanan bir fermanla bütün imparatorluk şehir ve kadılıklarında uygulanır, kadılar donanma ile ilgili fermanı sicile geçirirlerdi.

Bu şenlikler, şehir ve deniz donanmaları olmak üzere iki bölümde düzenlenirdi. Donanmanın süresi donanma sebebi olan olayın önemine bağlı idi. Bu önem padişahtan padişaha değişiklik gösterirdi. Padişahın ilk erkek çocuğunun doğması, öteki erkek çocuklara göre daha uzun donanma ile kutlanırdı. Genellikle ilk erkek çocuklar için 7 gün 7 gece olan şehir ve deniz donanması, ikinci çocuklar için 3 gün 3 gece olarak değişmekteydi. Fakat bu sürelerde de tam bir kesinlik bulunmazdı. 30 yıl çocuğu olmayan III. Mustafa'nın ilk çocuğu Hibetullah Sultan doğunca kız olduğu halde 7 gün 7 gece donanma yapılması kararlaştırılmış iken, İstanbul halkının hanedan hakkında duyduğu endişe ortadan kalktığı için halkın arzusu üzerine donanma 3 gün 3 gece daha uzatılarak 10 güne çıkarılmıştı. Bazı padişahlar, donanmaları yüzünden yapılan ağır masrafları kısmak için bu eğlenceyi yasaklamışlardı.

I. Abdülhamid, ikinci çocuğu doğunca donanma yaptırmamış, sadece fukaraya sadaka dağıtılmasına tekke ve zaviyelere yardımda bulunulmasına izin vermişti. Bazı kere, İstanbul'da yabancıların kalabalık olarak bulunmaları gözönünde tutularak, şehirde yangın çıkması düşüncesiyle gece donanması yaptırılmazdı. Nitekim, 1700 yılında II. Mustafa'nın oğlu Selim doğunca padişah istediği halde devlet erkanının teklifi üzerine şehir donanması yapılmasından vazgeçilmişti.

Donanmalar, donanma muhtesibi tarafından düzenlenir, padişahın olaya verdiği değer oranında parlak bir biçimde kutlanması için gerekli tedbirler alınırdı. Fermana göre, bütün şehir, çarşı, camiler, pazar, han, ev ve konaklar, limandaki gemiler, donanma-yı hümayun, saraylar ve deniz üzerinde donatılmış sallar, baştan başa çeşitli, renkli ve değerli kumaşlar, bayraklar, landralar, fenerler ve mahyalarla süslenir, gündüz Sultan Ahmed Meydanı'nda, İbrahim Paşa Sarayı önünde, Bab-ı Hümayun'da Alay Köşkü önünde, Yalı Köşkü'nde, Aynalıkavak Köşkü'nde, Dolmabahçe Sarayı'nda, Vaniköy'nde vb. eğlence ve mesire yerlerinde yapılan eğlenceler, oyunlar, şenliklerle geçer, geceleri ise şehir baştan başa aydınlatılarak aralıklı aralıklı yapılan top ve tüfek atışları donanma süresince devam ederdi.

Şenlikler donanma yapılmasını gerektiren olayın olduğunu bildiren fermanın sadrazam otağına gelişi ile başlar, sadrazam otağı önünde çengiler bir saat kadar süren bir oyun gösterisi ile donanmayı açarlardı. Donanma süresince oyun ve eğlence yerlerinde düzeni korumak sıkışıklığı önlemek için meşin şeb-külah, cübbe ve şalvar giymiş, üzerine tulum gibi bir elbise geçirmiş olduğundan tutumcu adını taşıyan görevliler tarafından sağlanırdı.

Donanma masraflarını halk karşılardı. Bu gösteriler için İstanbullular büyük masraflara kalkışırlar, birbirleriyle yarışa girişirlerdi. Hibetullah Sultan donanmasında Sadrazam Ragıp Paşa sadece süslemeler için 20 bin esed: kuruş harcamış, donanma süresince de 5000 okka zeytinyağı yakılmıştı. Orta halli İstanbulluların ise, her birinin 1500 kuruşu aşan masrafları olmuştu. Padişah da bu donanma için 550 kese akçe vermişti .

Donanmaların bir özelliği de, halkın incelik ve zeka oyunları göstermelerine yol açması, devlet yönetimini, bazı kümeleri ve kişileri çeşitli şekil, söz, oyun vb. araçlarla eleştirmelerine fırsat vermesiydi. Bu eleştirmelere katlanmak gerekirdi. Nitekim yine Hibetullah Sultan donanmasında halkın İstanbul kadısını eleştirmesine katlanmayan bilginleri, Ragıp Paşa kendisinin de aynı şekilde alaya alındığını göstermek suretiyle yatıştırmıştır.

Donanma geleneği Meşrutiyet ve Cumhuriyet devrinde de devam etmiştir. Ancak, Meşrutiyet'ten sonra milli günler gittikçe önem kazanmış, Cumhuriyet'ten sonra milli bayramlar ile birlikte şehir ve kasabaların fetih veya kurtuluş günlerinde o şehir veya kasaba için donanma yapılması gelenek halini almıştır.
 
DÜYUN-I UMUMİYE
Genel borçlar anlamına gelen XX. yüzyıl tarihine ait bir kavram.

Osmanlı İmparatorluğu devrinde 24 Ağustos 1854'ten başlayarak ödenmesi 25 Mayıs 1954'e kadar süren dış borçlanmaların ve bunların ödenip kaldırılması için kurulan teşkilatın adı.

Osmanlı İmparatorluğu'nun yükselme devrinde başlayan mali dengesizlikler; XVII. yüzyıldan sonra yenilgilerle sonuçlanan savaş giderleri, rasyonel olmayan para siyaseti bütçe açıklarını büyüttü. XIX. yüzyılda askeri ve idari teşkilatta girişilen yenilik hareketleri, hazinenin durumunu daha da ağırlaştırdı.

Gerileme döneminde gelir kaynaklarında da hızlı bir azalma baş gösterdi. Gülhane Hatt-ı Hümuyunu ile başlayan vergi sisteminin merkezileştirilmesi yolundaki çalışmalar müspet sonuç sağlayamadı. Çünkü yürürlükteki vergiler ağır, sanayi gelişmemiş, vergilendirilebilecek tek kesim olan ithalat- ihracat ise

1838 İngiliz Ticaret Antlaşması gereğince gümrük muafiyeti ile korunmuştu. Bu sebeplerden dolayı Osmanlı Devleti önce iç, daha sonra da dış borçlanma yoluna gitmek zorunda kaldı.

Borçlar önceleri Galata'daki Ermeni, Yahudi, Rum asıllı bankerlerden sağlandı. Kırım Savaşı sırasında da Avrupa'da sermaye piyasalarına başvuruldu.

Osmanlı Devleti'nin bütçe açığı 1844'de önemli sayılmayacak bir açık gösterirken, 6 yıl sonra bütçe açığı 294.280.000 akçeye çıktı. Bu açık 1874 yılında 5.000.000 altın liraya, yani devletin bütün gelirinin % 25'ine vardı. Düyun-ı Umumiye'nin başlangıcı olan 5.000.000 İngiliz liralık bir borçlanmanın yapılmasında Osmanlı Rus Savaşı'nda etkili oldu. Osmanlı maliyesi İngiltere ve Fransa kamuoyunun Osmanlılar safında bulunmasından yararlanarak, karşılık olarak gösterdiği 60.000 keselik yani 300.000 liralık Mısır ili yıllık vergisiyle, Londra'da Palmer ve ortaklarından, Paris'te Goldschmid ve ortakları firmasından ilk borçlanmayı yaptı. İlk borç 5.000.000 üzerinden 2.000.000 İngiliz altını idi. Borç süresi 15 yıl olup, bunun Osmanlı hesabıyla tutarı 11 altın 10 İngiliz parası hesabıyla 3.300.000 lira ediyordu. Komisyon ve öteki giderler çıkınca hazineye giren para 2.286.285 lira oldu. Bu para Kırım Savaşı'nın giderlerine yetmediğinden 27 Haziran 1855'de 5.000.000 liralık ikinci borçlanma yapıldı. Bunları 5.000.OOO'lık 1858 ve 400.000.000 franklık Mires firması borçlanması takip etti. Bu sırada hükumetin iç borçları 18 000.000 altın liraya varmış bulunuyordu. Bu iç borçlarda dolaylı olarak Londra ve Paris bankerlerine dayanmaktaydı. Hükumet iç borçlarını ödeyemediği takdirde bunun etkisi Londra ve Paris borsalarında görülecekti. Bunun üzerine borçlanma hususunda İngiltere hükumetinin yardımı istendi. Buna karşılık olarak İngiltere hükumeti:

1-Yabancılara, Osmanlı hükumetine ait emlaki satın alma ve kiralama hakkının tanınmasını,

2-Bu emlakin rehin gösterilmek suretiyle tahvil çıkarılmasını,

3-Vakıfların kaldırılmasını,

4-Osmanlı maliyesinin milletlerarası bir kuruluşun denetimine bırakılmasını şart koştu.

Osmanlı İmparatorluğu'nun mali bağımsızlığını sarsacak nitelikteki bu şartlar kabul edilmeyerek; Parisli banker Mirees ile 400.000.000 franklık bir borç antlaşması yapıldı. Ancak bankerin tutuklanması üzerine bu sözleşme feshedilmiş oldu.

Abdülaziz devrinde yapılan 200 'er milyon franklık 1862 ve 1863 borçlanmaları, kaimelerin ve iç dalgalı borçların ödenmesinde kullanıldığından olumlu bir değer taşır. Fakat bundan sonraki borçlanmalar daha önceki alınan borçların faizlerini ödeyebilmek için yapıldığından Osmanlı maliyesini bir kat daha kötü duruma soktu. Böylelikle 1865, 1865 I. tertip genel borçları 1869, 1870 Rumeli demiryolları borçlanması, 1871, 1872, 1873, II. tertip genel borçları, 1874 III. tertip genel borçları olmak üzere 12.712.020 lira safi bedel karşılığında 238.773.272 altın liralık borç yapılmış oldu. Bunlardan sadece 1870 Rumeli demiryolları istikrazı, bayındırlık hizmeti için alındığından değer taşırsa da, diğerlerinin bu anlamda bir özelliği de yoktu.

Böylece 1874 yılına kadar 20 yıl içinde 15 borçlanma yapıldı. Ve komisyon, faiz vb. masraflar çıktıktan sonra 239 milyon liraya yakın borca karşılık ele geçen 127 milyon lira oldu. 1874-1875 yılı Osmanlı bütçesi ise 13.200.000 dış borçlar mürettipleri, 17.000.000 dalgalı borçlara karşılık 25.104.958 lira idi.

Osmanlı hükumeti daha 1865'te borçlarının faizlerini ödeyemez duruma düşmüştü. Bir süre yeni kurulan Osmanlı Bankası'nın desteği, Osmanlı maliyesini iflastan kurtarmıştı.

1875 mali yılında programsız, plansız yapılan borçlanmalar yüzünden iflas kendini gösterdi. 1875 taksitleri yine Osmanlı Bankası'nın avanslarıyla kapatıldıysa da hükumet 10 Ekim kararnamesiyle bunu açıklayarak iflası kabul etti. Bu kararnameler Ramazan ayında yayınlanan bir kanunla onaylandığından bunlara " Ramazan Kararnameleri" denir. Hükumet dış ve iç borçlarında gerek ödemeyi gerek faizleri % 50 düşürdüğü halde, yine de sözleşmelerin gereğini karşılayamadı. Bunun sonucunda tahvillerin fiyatı düştü. Altının fiyatı 235 kuruştan 900 kuruşa fırladı. Öte yandan bankalarda büyük krizler kendini gösterdi. Credit Ottoman General, İstanbul Bankası, Kambiyo Osmanlı Şirketi ve Osmanlı Bankası büyük zararlara uğradı. Bir yandan paranın değeri düştüğünden Osmanlı bütçesindeki açık daha da büyüyordu.

Böylece Osmanlı Devleti'ni mali kontrol altına alacak ortam doğmuş oluyordu. Avrupa devletleri, vatandaşlarının haklarını güven altına almak için, genellikle mali kontrolü esas tutan çeşitli ödeme planları ileri sürdüler. Bu teklifler Osmanlı hükumetince reddedildi. Bununla birlikte 10-22 Kasım 1879 kararıyla pul, tütün, içki, ipek, av, tuz resimlerinin gelirleri 10 yıl süreyle Galata bankerlerine bırakılarak başına Fransız Hamilton Long'un getirildiği "Rüsum-ı Sitte" idaresi kuruldu. İstanbul bankerlerine verilen bu imtiyaz, dış borçların sahiplerini de harekete geçirdi. Fransız ve İngiliz hükumetleri protesto ettiler. İş siyasi bir müdahale şeklini alınca Osmanlı hükumeti 1880'de yayınladığı bir notayla kupon sahiplerine "Rüsum-ı Sitte" idaresi yerine seçecekleri bir bankayı kabul ediyor, bankanın altı geliri yönetmesini ve Osmanlı Düyun-ı Umumiye'sinin ödemesini uygun buluyor, sadece genel denetleme hakkını elinde bulundurduğunu bildiriyordu. Borçlar içinse % 8 olarak dondurulmuş bulunan gümrük resminin yükseltilmesi mümkün olduğu takdirde elde edilecek gelir fazlasıyla, temettü vergisinde görülecek gelir fazlasının, Doğu Rumeli eyaletinin gelirini, Kıbrıs Adası ile Bulgaristan emaretinin yıllık gelirlerini ve devlet gelirlerindeki artışları karşılık gösteriyordu.

Bu temel ilke üzerinde Server Paşa'nın başkanlığında başlayan görüşmeler Eylül- Aralık 1881 arasında devam etti. Kupon sahiplerinin ortaya attığı uluslararası komisyon reddedildiyse de, kupon sahiplerinin seçeceği temsilcilerden meydana gelen bir Düyun-ı Umumiye Meclisi kabul edildi. "Rüsum-ı Sitte" yeni meclise bırakıldı. Alacakların ana parasında da önemli indirimler yapıldı. Böylece Osmanlı borçlarının yönetimi yeni bir şekle sokuldu. Osmanlı hükumeti bu durumu 28 Muharrem 1299 tarihli kararnamesiyle onayladı. Bu kararnameyle Osmanlı maliyesi içerisinde ayırıcı ve özel bir yönetimin doğması kabul ediliyordu.

Düyun-ı Umumiye idaresi: Düyun-ı Umumiye-i Osmaniye Meclisi İdaresi, 7 üyeden oluştu. Bu üyelerden birisini İngiliz ve Hollandalı alacaklılar, birisini Fransız alacaklılar, birisini Alman alacaklılar, birisini İtalyan, birisini Osmanlılar ve öncelikli alacaklılar için de bir temsilci ayrıldı. Üyelik süresi 5 yıldı. Üyeler yılda 2000 İngiliz lirası maaş alıyorlardı. İstanbul'da oturanlara da 1200 İngiliz lirası maaş verildi, öncelikli alacaklılar temsilcisinin 500 İngiliz lirası huzur hakkı vardı. Başkanlık 5 yıl süreyle İngiliz, Fransız temsilcilere ait bulunuyordu. Onların yokluğunda en yaşlı üye başkanlık ederdi.

Meclisin görevi, idareye tahsis edilen gelirin toplanması ve idaresiydi. Yönetim giderleri çıktıktan sonra kalan para, borç taksitlerine dağıtılacaktı. Meclis, mali yıl başından iki ay önce gelir, masraf ve ödemeleri gösteren bütçesini Osmanlı Maliye Nezareti'ne teslim ederdi. Bu bütçe hükumetçe onaylandıktan sonra Osmanlı bütçesine katılırdı. Osmanlı hükumeti idareyi bir komiser ve sayıları belirsiz müfettişleriyle kontrol eder; meclis görüşmelerine katılan komiser istişari oy kullanırdı. Komiserin maaşını idare, müfettişlerinkini Maliye Nezareti karşılardı. Hükumetle idare arasındaki anlaşmazlıkları tarafların kabul edeceği 4 hakem giderirdi. Hakemlerin kararı kesindi.

Muharrem Kararnamesi'yle kurulan Düyun-ı Umumiye idaresinin bir devletler hukuku veya iç genel hukuk anlaşması olup olmadığı konusundaki tartışma kesin bir sonuca varmamıştır. Ancak bu kuruluşla Osmanlı genel borçları düzensizlikten kurtulmuş, faiz hadleri her ne kadar düşürülmüşse de, düzenli ve sağlam ödemelere bağlanmış olduğundan alacaklıları memnun etmişti. Öte yandan ayrılan gelirleri toplamak için özel teşkilat kurması, devletin güvenlik kuvvetlerinin bu teşkilat emrine girmesi, özel ve gizli müfettişler kullanabilmesi, memurlarının Osmanlı memurlarının özlük haklarına sahip olması, Osmanlı Devleti'nin bağımsızlığıyla güç bağdaşır bir durum ortaya koydu.

Osmanlı hükumeti Düyun-ı Umumiye İdaresi'nin kuruluşundan sonra da mali sıkıntısını geçiştirmek için borçlanmaya gitti. Ancak bu dönemdeki borçlanmaların önemli bir kısmının demiryolu, liman ve dok gibi yatırımlar için yapılmış olması birinci dönemdeki borçlanmalarla bunları ayıran başlıca özelliktir. Bunlar 1886 gümrükler, 1888, 1890, 1891, 1893, 1894 Şark şimendiferleri, 1896, 1902, 1903 Bağdat demiryolu, 1904,1905 Anadolu şimendiferleri, 1908 II. Bağdat borçlanmalarıdır.

II. Meşrutiyet döneminde de dış istikrazlar devam etti. Bunlar 1909, 1910 Soma-Bandırma demiryolu, 1911 Hüdeyde-San, 1913 Konya Ovası sulama, 1913 doklar, 1914 savaş borçlanmalarıdır. 1903 tarihinde Düyun-ı Umumiye, eski borçları tek bir kalemde toplayan bir tertibe alınmıştı. Osmanlı İmparatorluğu'nun çökmesi sırasında iç ve dış krizler devam ederken, ödemeler 1914 yılına kadar düzenle yürütüldü. Birinci Dünya Savaşı sırasında Düyun-ı Umumiye Meclisi İngiliz ve Fransız üyeler olmadığı halde göreve devam etti. Osmanlı Devleti savaşa katılınca İngiliz, Fransız, İtalyan, Rus ve bazı alacaklıların taksitlerinin ödenmesi durduruldu. 1920'de ödeme yasağı kaldırılınca toplanan gelirlere etkisi görülen para değeri düşmüş olduğu halde birikmiş taksitlerin ödenmesine bir dereceye kadar çalışıldı.

Ancak Anadolu'da kendini gösteren milli ayaklanma ve Atatürk'ün başkanlığında kurulan yeni Türk devletinin TBMM hükumeti, bütün gelir kaynaklarına bu arada Düyun-ı Umumiye idaresine bırakılan gelirlere de el koyunca, ödemeler yeniden durdu.

Kurtuluş Savaşı'nı bir kuruş borç almadan zafere ulaştıran TBMM hükumeti, Lozan barış masasına oturduğu zaman imparatorluğa ait borçlarla karşılaştı. Konferansta borçlar konusunda uzun tartışmalar oldu. Osmanlı genel borçlarının 1912-1913 Balkan Savaşı sonunda imparatorluk topraklarından pay alan Balkan devletleriyle Lozan Anlaşması’nın sonucu olarak Asya'da meydana gelen yeni devletler arasında bölüşülmesi kabul edildi. Böylece Osmanlı İmparatorluğu'nun borçları onun mirasına oturan bütün devletlere bir oran içinde bölünmüş oluyordu. Varılan anlaşmaya göre Osmanlı borçları:

1-7 Ekim 1912'den önce yapılan borçlar, Balkan Savaşı sonunda Osmanlı İmparatorluğu'ndan toprak kazanan devletler arasında,

2-1 Kasım 1914'e kadar yapılan borçlanmalarsa Lozan Antlaşması ile Asya'da doğan devletler arasında bölüşecekti. Böylece İtalya 17 Ekim 1922 tarihinden, Yunanistan 14 Kasım 1913 tarihinden başlayarak Osmanlı borçlarına katılmak zorunda kalıyordu. Asya'da kurulan devletler 1 Mart 1920'den sonra Düyun-ı Umumiye'ye katılmış oluyorlardı.

3-Borçları yüklenen devletler, Türkiye ile birlikte hisselerine düşen birikmiş borçları faizsiz olarak, anlaşmanın yürürlüğe girdiği tarihten başlamak üzere

20 yılda ödemeyi üzerlerine alıyorlardı. Türkiye'nin daha önce ödediği paralar ise, bu memleketin birikmiş müretteplerine mahsus edilecekti.

4-Bu anlaşmaya Kıbrıs Adası alınmamıştı. Buna sebep de bu adanın yıllık kira gelirinin fazlasının 1855 borçlanmasına ayrılmış bulunması idi. Mısır ise 1855, 1891 ve 1894 borçlanmalarını yalnız başına ödemekte olduğundan ve bu borçlar Mısır'ın kendi Düyun-ı Umumiye'ye katılmış bulunduğundan Osmanlı borçlarından ayrı tutulmuştu. Borçların bölünmesinde devletlerinden aldıkları toprakların gelir oranı göz önüne alındı. Buna göre her devlete düşen hisse şöyledir:

Türkiye 84.597.495

İtalya 243.200

Arnavutluk 1.633.233

Bulgaristan 1.776.354

Yunanistan 11.054.534

Yugoslavya 5.435.597

Suriye-Lübnan 11.108.858

Filistin 3.284.429

Ürdün 733.610

Irak 6.772.142

Necit 129.150

Hicaz 1.499.518

Yemen 1.182.104

1928 tarihinde yapılan anlaşma sonucu olarak eski Düyun-ı Umumiye-i Osmaniye Meclisi idaresi ortadan kaldırılarak, onun yerine Paris'te "Düyun-ı Muvahhede" ve "İkramiyeli Türk Tahvillerinden başka Eski Osmanlı İmparatorluğu'nun Taksime Uğrayan Düyun-ı Umumiyesi Borçlanmalarının Kupon Sahipleri Meclisi" kısaca "Hamiller Meclisi" adı altında 3 Fransız, 2 Alman, 1 Belçikalı üyeden meydana gelen yeni bir idare kuruldu. Bu meclis eski bütün memurları Türkiye Cumhuriyeti'ne devrettiği gibi, bunların zimmet ve matlupları ile ilgisini de kesecekti. Ayrıca Türkiye'deki bütün taşınır taşınmaz mallarını hükumete bırakacaktı. Meclis, Ouchi Antlaşması'yla Türkiye'ye verilecek olan 50.000.000 lireti, Trablusgarp Düyun-ı Umumiyesi'ni ve Muharrem Kararnamesi'yle meydana gelen sermayeden Türkiye hissesini paraya çevirerek Türkiye hesabına kaydedecekti. Yeni meclisle Türkiye hükumeti hiçbir aracı olmadan karşı karşıya bulunmak zorundaydı. Anlaşmazlıklar 1928 anlaşmasında kabul edilen esaslara göre çözümlenecekti. Bu anlaşma, TBMM tarafından 1 Aralık 1928 tarihinde onaylandı. Düyun-ı Umumiye idaresi böylece Türkiye maliyesinin bağımsızlığına gölge düşüren bir kuruluş olmaktan çıktı.

1933 yılında Osmanlı borçları yeniden gözden geçirildi ve Türkiye'ye düşen hisse, ayrı bir borç haline getirildi. Bu borç için ayrı tahvillerin çıkarılması kabul edildi ve 8.573.343 altın lira olarak tespit edildi. Bundan sonra T.C. hükumetleri Osmanlı borçlarını her yıl düzenli bir şekilde ödemeye devam etti. Erken ödemelerle ve satın almalarla 24 kalemdeki Osmanlı borçlarını 1944'ten sonra 10 yıllık dönemde, 25 Mayıs 1954 tarihinde büsbütün kapadı. Böylece genç Türkiye 1924, 1928 ve 1933 tarihlerinde kabul ettiği ilkeleri uygulayıp; verilen süreden 29 yıl önce ödemeleri tamamladı, İtalya 1926'da, Filistin 1928'de, Suriye ve Lübnan 1933'te, Irak 1934'te, Ürdün ve Maan 1945'te, Yugoslavya 1958-1960'te, Bulgaristan 1955'te borçlarını ödeyip hesaplarını kapattı. Buna karşılık Yunanistan, Suudi Arabistan (Hicaz, Necit, Asir) Arnavutluk ve Yemen devletleri borçlarından hiçbir ödemede bulunmadılar.
 
DÖMEKE MEYDAN SAVAŞI
Osmanlı-Yunan savaşı içerisinde, Dömeke dolaylarında yapılan meydan savaşı (18 Mayıs 1897).

Yunanlıların Girit'i ve bazı toprakları almaya kalkması üzerine, Osmanlı Devleti Yunanistan'a savaş açtı. Osmanlı ordusuna Müşir Edhem Paşa, Yunan ordusuna da Prens Konstantin komuta ediyordu. Çavuşboğazı, Dömeke. Ermiye hattında savunmaya geçen Yunan kuvvetlerine saldıran Osmanlı ordusu, Yunanlıları Dömeke'den çıkmaya zorladı. Geri çekilen Yunan kuvvetleri Lamya'nın kuzeyinde Otris dağlarında tutunmaya çalıştı. Osmanlı ordusu saldırısını sürdürerek, Yunanlıları Furka derbendini savunmaya zorladı. Ancak bu direnme çok sürmedi. Osmanlı ordusu bu kesimde tutunmaya çalışan Yunan kuvvetlerini mevzilerinden söktü. Yunanlılar, Lamya ovasından Termopil'e doğru üç koldan bozgun halinde çekilmeye başladılar. Yunan ordusu, Termopil geçidi önünde yenilgiyi kabul edince barış görüşmelerine başlandı. Ermiye harekatı ve Epir cephesindeki harekat da başarıyla sonuçlandığından Osmanlı-Yunan savaşı kesin olarak kazanılmış oldu.
 
DUACI ÇAVUŞU
Osmanlı saray teşkilatında divan çavuşlarından selam görevinde bulunanlar için kullanılan bir unvandır.

"Selam Çavuşu" da denilirdi. Görevi, alaylarda padişah ve sadrazam ata biner ve inerken alkışlamaktı.

Bu alkışa bütün çavuşlar hep birlikte hu diye mukabele ederlerdi. Duacı Çavuşu, yeniçerilere ulufe verildiğinde teşrifat işleri ile meşgul olur, selam taşı yanında durarak sadrazamla Yeniçeri Ağası ve diğer divan üyelerinin selamını alırdı.

Bayram münasebetiyle arife günü ikindi ezanından sonra başlayan törenin sonunda Duacı Çavuşu nazım ve nesri dua eder, çavuşlar amin derlerdi. Yaptığı dua için Duacı Çavuşa hediyeler verilirdi.
 
DÜZMECE MUSTAFA (MUSTAFA ÇELEBİ) OLAYI
Yıldınm Bayezid'in oğlu olan Mustafa Çelebi, babasının mirasından hak iddia ederek iktidardaki kardeşi Çelebi Mehmed ve yeğeni II. Murad'a karşı baş kaldırdığından Düzmece, Ca'li, Nabedid lakaplanyla anıldı.

Ankara Savaşı'na babasının yanında, Hamit ili ve Teke Sancağı kuvvetleriyle katılan Mustafa Çelebi, bozgundan sonra Timur'a esir düştü. Timur Anadolu'dan giderken, Mustafa Çelebi'yi de Semerkant'a götürdü. Timur'un 1405'te ölmesi üzerine burada toplanan hükümdarlarla birlikte serbest bırakıldı. Anadolu'ya dönen Mustafa Çelebi Karamanoğulları Beyliği'ne bağlı olan Niğde'ye geldi. Osmanlı Devleti'nin düşmanlarından İsfendiyar Bey'le ilişki kurup Kastamonu'ya geçti. Buradan Bizans'a, Macaristan'a, Sırbistan'a ve Venedik'e adamlar göndererek girişeceği ayaklanmada dostlar kazanmaya çalıştı.

1416'da Eflak'a giden Mustafa Çelebi, Rumeli'deki Osmanlı komutanlarıyla ilişki sağladı. Niğbolu muhafızı Cüneyt Bey'den her türlü yardım vaadini aldı. Gördüğü yardımlarla Edirne'yi ele geçirip; burada padişahlığını ilan etti. Çelebi Mehmed'in üzerine geldiğini haber alınca Teselya'ya çekildi. Kardeşi karşısında yenilince de Selanik'e sığındı. Edirne'de adına para bastırmayı da ihmal etmeyen Mustafa Çelebi, Bizans İmparatoru Manuel'in Çelebi Mehmed'le anlaşmasıyla Limni Adası'nda, Çelebi Mehmed ölünceye kadar salınmamak şartıyla muhafaza altına alındı.

Çelebi Mehmed'in ölümünden sonra II. Murad'ın tutumu sebebiyle Bizans Osmanlı ilişkileri bozulunca, Manuel Leontarios aracılığıyla Mustafa Çelebi'yi serbest bıraktırdı ve onun Gelibolu'ya çıkmasını sağladı. Çevredeki kasaba ve köyler Mustafa Çelebi'yi kabul ettilerse de, Gelibolu Muhafızı Şah Melik Bey kaleyi teslim etmedi. Öte yandan Mustafa Çelebi, özgürlüğüne karşılık olarak Gelibolu dahil olmak üzere Karadeniz ve Ege Denizi kıyılarını Bizans'a bırakmayı vaad etmişti. Ancak onunla birleşen Rumeli komutanları bu vaade katılmadılar. Böylece Mustafa Çelebi, İmparatorun desteğini kaybetti. Gelibolu kuşatmasını Cüneyt Bey'e bırakarak Aynaroz'a geçti. Burada Rumeli'nin akıncı beyleri; Turhan Beyoğlu, Evrenosoğlu, Gümlüoğlu'nu yanına aldı. Buradan Vardar Yenicesi'ne ve Serez'e gelen Mustafa Çelebi adına ikinci defa para bastırdı ve Edirne'ye erişmenin yollarını aramaya başladı. Öte yandan II. Murad'ın veziri Bayezid Paşa, imparatorun düşmanlığına önem vermeyerek; Anadolu Hisarı'nda boğazı geçerek Edirne'ye geldi. Rumeli kuvvetlerini toplayarak, Sazlıdere'de Mustafa Çelebi'yi beklemeye başladı. Osmanlı ordusu, beylerine karşı, onun kölelerinden biri olan Bayezid Paşa'nın emriyle savaşa girmeyi kabul etmedi. Ordu karşı tarafa geçince Bayezid Paşa da ona katılmak zorunda kaldı. Mustafa Çelebi Bayezid Paşa'yı öldürttü. Ve törenle Edirne'ye girdi. Mustafa Çelebi Gelibolu Kalesi'ni güçlendirdikten sonra, yeğeninin Cenovalılarla yaptığı antlaşmadan telaşlanarak 12.000 sipahi ve 5.000 yaya ile Anadolu'ya geçti. Cenevizlilerin karşı durmasına aldırmayarak Lapseki'ye geldi.

Mustafa Çelebi'nin ilerleyişini durdurmak üzere Ulubad köprüsü yıktırıldı. II. Murad üzerine yaptığı bir saldırıda Yeniçeriler tarafından durduruldu. II. Murad savaş yerine propagandayla başarıya ulaşmayı denedi. Musa Çelebi'nin beylerbeyi olduğu için Tokat Kalesi'ne hapsedilmiş olan Mihaloğlu Mehmed Bey Rumeli Beylerbeyliğine atandı ve onun Rumeli askeri üzerindeki etkisinden faydalanıldı. Cüneyt Bey de İzmir Beyliği verilerek tekrar elde edilince, Mustafa Çelebi yüzüstü kaldı. Biga üzerinden Gelibolu'ya geçti ve Boğazdaki geçişi durdurdu. Onu izlemekte olan II. Murad, Cenovalıların yardımıyla Rumeli kıyısına çıktı. Mustafa Çelebi onu da durdurmaya çalıştıysa da başarı sağlayamadı. Bu durum karşısında Bolayır üzerinden Edirne'ye çekildi.

Herkesin kendisinden yüz çevirdiğini görünce, hazinesini alarak Eflak'a kaçmak istedi. Ancak kendi adamları tarafından Kızılağaç Yenicesi'nde yakalandı. Edirne'ye getirilerek sözde Osmanlı ailesinden olmadığı için sıradan bir suçlu gibi Edirne Kalesi'nde bir burca asıldı(1422).
 
DOKSANÜÇ SAVAŞI (1877-1878)
Osmanlılarla Ruslar arasında Rumi 1293 yılında Balkanlar'da ve Kafkas cephesinde yapılan savaş (1877).

Rusya, Boğazları ele geçirerek, Akdeniz'e açılmak istiyordu. 1870-1871 Alman-Fransız savaşından faydalanarak Paris Antlaşması'nın Karadeniz hakkındaki maddelerini tanımadığını bildirdi. Hersek'te başlayan ayaklanma üzerine, Osmanlı Devleti’ne karşı diplomatik baskıya girişti. Sırp isyanına yardım etti.

Paris Antlaşması'nı imzalayan devletlerle İstanbul Konferansı toplandı (19 Aralık). Hızla hazırlanan anayasanın kabul edilmesi üzerine konferansa gerek

kalmadığı belirtilerek ileri sürülen ağır şartlar reddedildi. Meclis de kararı onayladı (18 Ocak 1877). Bu durumu kabullenmeyen Karadağ, Bosna, Hersek ve Bulgaristan'da üzerindeki taleplerini gerçekleştirmek için şartları uygun görüp, Balkanlar'dan ve Kafkasya'dan iki cephe halinde saldırıya geçti (24 Nisan 1877).

Osmanlı ordusunda 580 piyade taburu, 147 süvari bölüğü ve 143 batarya seferber edildi. Böylece asker sayısı 425.000, top adedi de 858'i buldu. Toprakların genişliği yüzünden Ruslara karşı Doğu cephesinde 83.000, batıda 116.500 kişi olmak üzere toplam olarak 200.000 kişilik bir kuvvet kullanılabildi. Savaş başladığı sırada ordu mevcudu; 490.000 kişiydi. Sayı bakımından büyük görünen Osmanlı ordusunun eğitimi zayıf, lojistik teşkilatı yetersizdi. Buna karşılık Rus ordusu, 27 piyade tümeni, 3 avcı tugayı, 10 süvari tümeni, 2 köprücü taburu ve 23 Kazak alayından kurulmuştu. Piyade tümenleri 12'şer taburlu süvari tümenleri de 18'er bölüktü. Piyade tümenlerinde 48'er süvari tümenlerindeyse 12'şer top bulunmaktaydı. Geniş bir bölgeye yayılmış olan bu ordunun Osmanlı Devleti'ne karşı ancak 160.000 kişi kullanıldı. Sonradan Romanya da 100.000 asker ve 180 toptan ibaret kuvvetleriyle Rusların yanında savaşa katıldı.

Balkan cephesi 24 Nisan sabahı sınırı aşarak ilerleyen Rus Tuna ordusu, Tuna Nehri'ne doğru ilerledi, Tuna'yı geçti.

İstanbul'da savaş meclisi kuruldu ve 7 Temmuz'da verilen emirle Batı Tuna Ordusu stratejik önemdeki Plevne'yi tuttu, Doğu Tuna ordusu da saldırmakla görevlendirildi.

General Gurko emrindeki merkez kolu öncüsü, Balkan dağlarını aşıp İstanbul'a yürümek üzere Tirnovo'dan Şipka geçidi doğrultusunda ilerledi. Bu geçide yaptığı saldırı başarı vermedi. Buna karşılık Hainköy geçidinin serbest olduğunu Bulgarlardan öğrenerek buradan Balkanlar'ı aştı (13 Temmuz) ve Şipka geçidini arkadan zorladı. 18 Temmuz'da da başarısızlığa uğrayan Gurko, eski Zağra ve yeni Zağra üzerine savaşmaya giderken, Hulusi Paşa'da Filibe doğrultusunda çekildi.

Dedeağaç'a inen Müşir Süleyman Paşa kuvvetleri, 26 Temmuz'da Karapınar'da toplandı. Balkan ordusu komutanı Rauf Paşa elindeki kuvvetlerle saldırarak, General Gurko kuvvetlerini eski Zağra'da yendi (31 Temmuz).

General Krodner emrindeki Rus sağ kanadı 35.000 kişilik kuvvetle Hasan Paşa'nın kurduğu Niğbolu kalesine saldırdı (15 Temmuz). İkinci günü Osmanlı ordusu savaşmadan 10.000 kişilik kuvvetle teslim oldu. Müşir Osman Paşa aldığı emirle 13 Temmuz'da, kuvvetleriyle Vidin'den Plevne'ye doğru hareket etti. 190 km.'yi 7 günde alarak, General Krodner'den önce Plevne'ye vardı. Aynı gün (19 Temmuz) öğleye doğru Ruslar da Plevne önüne geldiler. Rusların I. Plevne saldırısı ile başlayan bu harekat Rusları 5 ay yerinde tuttu.

Müşir Mehmed Ali Paşa'nın yönetimindeki orta az bir kuvvetle başarılı bir çıkış yaptı (22, 23, 30 Ağustos ve 5 Eylül) Rusları Yantra bölgesine çekilmeye zorladı. Bulundukları dört kale bölgesinde Ruslar telaşa düştüler. Rus cephe komutanı, üç Osmanlı ordusunun arasında bulunmaktan kaygılıydı. Bir yandan Ukrayna'dan yedek ordusunu getirtirken, bir yandan da Romanya prensinden yardım istedi. 3 piyade ve 1 süvari tümeninden meydana gelen Romen ordusu, Niğbolu'dan Tuna'yı geçip Plevne'ye çıktı. Ağustos ve Eylül ayları Müşir Mehmed Ali ve Süleyman paşalar arasında Ruslara ne yolda saldırabileceği konusundaki yazışmalarla geçti. Bu arada Süleyman Paşa, Hainköy geçidinin açık olmasından faydalanarak Şipka'ya saldırılar düzenledi (20, 26 Ağustos).

Tuna Cephesi Komutanlığı'na atanan Müşir Süleyman Paşa, 3 Ekim'de komutayı ele alarak 2 ay süren hazırlıklara girişti. Plevne'ye yardım için Aralık başında Tırnova doğrultusundan genel saldırı başlatıldı. Deli Fuad Paşa, Elena'da bir Rus müfrezesini yendiyse de bu başarıdan yararlanamadı. Çünkü Rauf ve Süleyman Paşalar hareketsiz kaldılar. Ruslar, Balkanlar'ı geçmek için gerekli kuvvetlerine sahip oldukları halde, direnen Plevne'yi arkalarında bırakarak ilerlemeye cesaret edemediler. 10 Aralıkta Plevne'nin düşmesiyle bu imkan doğdu. Mevsim kış olmasına rağmen Ruslar, Balkanlar'dan hızla ileri harekata başladılar.

Süleyman Paşa, kuvvetlerinden bir parçayı dört kalede bırakarak Balkan Dağları'nın güneyine geçti. Çerkez Rauf Paşa'nın sultana yaptığı etkiyle, savaş meclisi Süleyman Paşa kuvvetlerini Şipka, Edirne ve Sofya'ya dağıttı. Sırp ordusu Niş'ten Bulgar sınırına doğru ilerledi. Rusların Skobelev kolu orta Balkan dağlarını zorlarken Plevne'den serbest kalmış olan General Gurko, 3 Ocak'ta Sofya'yı aldı. Kapılı derbent geçidinden Batı Balkan Dağları'nı geçerek Sipka'ya geldi. Süleyman Paşa çekilme emrini verdiği halde Harbiye Nazın Rauf Paşa'nın direnmesiyle Veysel Paşa kolordusu Şipka geçidinde 25.000 kişilik kuvvetiyle teslim almak zorunda kaldı (10 Ocak 1878). Böylece Edirne'ye çıkan geri yol Ruslarca kesilmiş oldu. Süleyman Paşa 35.000 kişilik kuvvetleriyle Kavala'ya oradan da gemilerle İstanbul'a çekildi.

Filibe 17 Ocak 1878'de, Edirne 20 Ocak'ta Rusların eline geçti. Son savunmayı gerçekleştirmesi için Çatalca savunma hattı komutanlığına getirilen Müşir Gazi Ahmed Muhtar da bir şey yapamadı.

Kafkas Cephesi:

Bu cephenin harekat alanı, Erzurum ve Kars kaleleriyle, Van-Beyazıt, Ardahan ve Batum'u kapsıyordu.

Müşir Ahmed Muhtar Paşa, cephe komutanlığına getirildi. General Melikov komutasındaki Rus kuvvetleri Kutais, Ahıska, Gümrü ve Erivan'da toplanarak Kars ve Erzurum'a doğru ilerledi.

Ahıska grubu, Ardahan'a ilerledi. Kars'tan gelen yardımla Ardahan'ı aldı.. Ardından Kars, Sarıkamış, Beyazıt'ı alarak Hasankale doğrultusunda yürüdü.

Ahmed Muhtar Paşa, önce Rus güney grubu üzerine yönelerek, bu kuvveti Eşekilyas'ta yendi (25 Haziran). Ardından Rus orta kolu Zivin'de yenilgiye uğratıldı (28 Haziran), Kars Kalesi kurtarıldı (8 Temmuz), Gümrü'ye çekilen ve geri dönen Ruslar, Yahniler'de bir daha yenilgiye uğratıldı (26 Temmuz). Ruslar toparlanıp yeniden ilerleyince Gedikler meydan savaşı kazandırdı (24, 25 Ağustos). Bu zafer üzerine Müşir Ahmed Muhtar Paşa'ya gazilik şanı verildi.

Rus Kafkas Cephesi Komutanlığı'na atanan Prens Mihail Nikolaeviç, yeni kuvvetleriyle Kars'a doğru ilerlemeye başladı. Gazi Ahmed Muhtar Paşa 7000 esir vererek önce Kars'a oradan da Zivin bölgesine çekilmek zorunda kaldı.

Kars'ın 18 Kasım'da düşmesi üzerine, Erzurum Kalesi'ne çekilen Osmanlı kuvvetleri bu bölgede savaşın sonuna kadar savaştı. Söz konusu savaşlar, sonucu etkileyebilecek boyutlarda değildi. Avusturya'nın Rusya'ya karşı hazırlığa başlaması, İngiliz filosunun da Beşike Limanı'na gelmesi üzerine Edirne Antlaşması imzalandı (31 Ocak 1878). 9 ay 7 gün süren savaş noktalanmış oldu. Bu antlaşma gereğince Çatalca önlerine kadar gelen Ruslar, İngiliz filosunun İstanbul'a gelmesi üzerine Osmanlıları Yeşilköy'e inerek "Ayastefanos Antlaşması’nı imzalamaya zorladılar (3 Mart 1878). Antlaşma şartlarının ağırlığı yüzünden Avusturya ve İngiltere karşı çıktı. Romanya'da hoşnutsuzluğunu belirtti. Dolayısıyla bu antlaşma yürürlükten kaldırılarak Berlin Antlaşması imzalandı (13 Temmuz 1878).

Savaşın kaybedilmesiyle imzalanan antlaşma, Osmanlı İmparatorluğu'nun en ağır şartları taşıyan antlaşmalarından biridir. Önemli toprak kaybına sebep oldu. Ayrıca Rusların Doğu Anadolu'da genişleme isteğinde bulunabilecekleri düşüncesiyle, İngiltere'nin üs kurmak üzere, Kıbrıs Adası'na girmesine rıza gösterildi.
 
EBUSUUD EFENDİ (1490-1573)
Osmanlı şeyhülislamlarından olup İbni Kemal'den sonra Osmanlı düşünce ha-yatının en parlak kişisidir.

1490'da İskilip'te doğdu. Babası "hünkar şeyhi" diye tanınan Muhyiddin Muhammed el- İskilibi'dir. El-İmadi lakabını dedesi Mustafa el-İmadi'den almıştır. Ailesi ünlü bilgin Ali Kuşçu'nun soyundan olup, Fatih devrinde Türkistan'dan gelerek İskilip'e yerleşmiştir,

Ebussuud Efendi öğrenimini önce babasından sonra da Müeyyedzade Abdurrahman ve Mevlana Karamani'den yaptı. Daha öğrencilik yıllarında Sultan II. Bayezid'in dikkatini çekerek, kendisine günde 30 akça çelebi ulufesi verildi. Öğreniminin son devresinde öğretmeni Karamanlı Seyyidi Efendi'nin kızı Zeynep Hanım'la evlendi. İlk görevi, İnegöl'de İshakpaşa Medresesi müderrisliği oldu.

1520'de buradan ayrılarak Davutpaşa Medresesi'ne sonra Mahmutpaşa (1522) ve Gebze'de Çoban Mustafapaşa Medresesi'ne geçti (1525). 1526'da Bursa Sultaniyesine sonra Sahn-ı Seman'a (1528) müderris oldu. 1533'de Bursa ve İstanbul kadılıklarında ve 1537'de de Rumeli Kazaskerliği'nde bulunan Ebussuud Efendi 1545'de şeyhülislamlığa getirilerek ölünceye kadar bu görevde kaldı (18 yıl).

Ebussuud Efendi meslek hayatının her devresinde toplum düzenini koruyarak Osmanlı Devleti'nin temelini sarsacak her türlü ileri ya da geri akımlara karşı tavır alarak tüm bilgi ve otoritesini bu yolda kullanmıştır. Gelenek ve görenekleri şeriat hükümleriyle birleştirmeyi başararak devlet otoritesinin güçlenmesinde önemli rol oynamıştır. Kanuni devrinde hazırlanan yeni kanun-namelerde geleneğin şeriate uygulanmasının örneklerini vermiştir. Kazaskerliği sırasında eğitim ve öğretim sisteminde mülazemet düzenini yeni bir şekle koyarak paye sahiplerine verilecek mülazımların sayısını kesinleştirmiş, yeteneğe göre yedi yıllık bir nöbet usulü getirmiştir.

Eserleri arasında en önemlisi, 1566'da yazarak Kanuni Sultan Süleyman'a sunduğu İrşadü'l-Akl-ı Selim adlı eseridir. Bundan başka Hidaye'nin bey ve cihad bölümlerine iki haşiye, Telvih ve Menar'a ayrı ayrı ek olmak üzere fıkıh alanında da eserler yazmıştır. Arapça'yı daha çok şiirlerinde kullanırken, toplumun bütün katlarına hitab eden mektuplarını ve cevapnamelerini Türkçe yazmıştır.

Ebussuud Efendi uzun öğretim hayatında pek çok öğrenci yetiştirmiştir. Bunlar XVI. yüzyılın ikinci yansıyla XVII. yüzyıl Osmanlı ilim dünyasının önderleri olmuşlardır. Bunlar arasında Hoca Sadeddin, Bostanzade Mehmed, Sunullah, Kınalızade Hasan, Şair Baki, Aşık Çelebi, Hace-iSultani Ataullah, Şeyhi, Zenbillizade Fudeyl efendiler en tanınmışlarıdır.

Ebussuud Efendi 1573 yılında öldüğünde Haremeyn bilginleri onun gaip namazını kılmışlardır. Cenazesi Eyüp'te yaptırttığı okulun bahçesine gömülmüştür.
EDİRNE ANTLAŞMASI (1829)
Osmanlı-Rus Savaşı (1828) sonunda Edirne'de imzalanan antlaşma (14 Eylül 1829).

Fransa, İngiltere ve Rusya'nın Akdeniz'deki donanmaları 20 Ekim'de Navarin limanına saldırarak burada demirli bulunan Osmanlı-Mısır donanmasını yakmıştır (20 Ekim 1827)

Böylece başlayan 1828 Osmanlı Rus Savaşı, Rusların Edirne'ye girmesiyle, Osmanlılar aleyhine noktalanmıştır. Babıali, Prusya, Fransa ve İngiltere'nin araya girmesiyle, Londra Antlaşmaları temelinde bir barışa razı olmuştur.

Barış görüşmelerinde Osmanlı Devleti'ni Başdefterdar Mehmed Sadık Efendi ile Anadolu Kazaskeri Abdülkadir Bey temsil ederken, Rusya'yı Kont Di-biç, Kont Aleksey Orlov ve Kont Frederik Palen temsil etmişlerdir.

Antlaşma, bir esas, bir de Memleketeyn (Eflak ve Boğdan) konularını kapsayan ek bir protokol olmak üzere iki metin halinde düzenlenmiştir.

14 Eylül 1829 tarihinde Edirne'de imzalanan antlaşma hükümleri şöyledir:

1.Taraflar barışı gerçekleştirmek için samimi çaba sarf edecekler.

2.Ruslar, işgal ettikleri toprakları boşaltacaklar.

3.Prut nehri eskisi gibi iki devlet arasında sınır olacak: Tuna üzerinde sınır çizgisi, Hızır İlyas (St. Georges) koluna kadar uzayacak. Rusya'ya bırakılan Tuna adalarında ve delta üzerinde bayındırlık çalışmaları yapılmayacak, istihkam vb. tesisler kurulamayacak, karantina binaları kurulabilecektir. Rus savaş gemileri bu koldan Prut ırmağına kadar Tuna üzerinde hareket edebileceklerdir.

4.Rusya'nın İran'la yaptığı 1828 Türkmençay Antlaşması'nı Osmanlı Devleti kabul edecek.

5.Eflak ve Boğdan'ın savaştan önceki statüsü devam edecek.

6.Rus tüccarlarının sahip olduğu haklar, kabul edilecek. Rus ticaret gemileri Karadeniz ve Akdeniz'le Boğazlar'da dolaşabilecek.

7.Rusya ile 1806'dan beri süregelen anlaşmazlıklardan ötürü Rus tüccarlarının uğradığı zarar ve ziyanı kapatmak üzere 18 ayda ödenmek şartıyla, 1.500.000 Hollanda altını tazminat ödeyecek.

8.Savaş giderlerine karşılık Osmanlı Devleti Asya topraklarının bir miktarını Rusya'ya bırakacak.

9.Osmanlı Devleti Londra Antlaşması'nı onaylayacak, yani Yunanistan'ın bağımsızlığını kabul edecek.

Osmanlı Devleti, bu antlaşmayla Rumeli'de Mora ve Güney Yunanistan'ı, Ege Denizi'nde Cezayir-i Bahr-i Sefid takımadalarını, Sırbistan sınırı üzerinde altı kadılık merkezini, Tuna deltasının yarısına kadar olan Bucak topraklarını Kafkasya da Gürcistan Gur ve İmeret Prensliklerini ve daha sonra da savaş tazminatı olarak Ahıska eyaletini bırakmak zorunda kalmıştır.
EMİR-İ ALEM (MİR-İ ALEM)
Sancak muhafızı.

Emir-i alemlik Osmanlılarda, kuruluş ile birlikte başlayan bir müessesedir. Osmanlı saray teşkilatında ise emir-i alemlerin, padişahın sancaklarının bakımı, mehterhane-i tabl-ı alemin yönetimi, seferlerde ak alemin taşınması, san-

cakbeylerinin atanmalarındaki törenin yürütülmesi gibi hizmetleri yanında, bazı törenlere katılmaları da görevleri arasında idi. Sancağa çıkan şehzadelerin refakatinde bulunan hükumet merkezinin gönderdiği görevliler arasında bir de emir-i alem bulunurdu. Emir-i alemler ayrıca padişahların Cülus-ı hümayunlarında düzenlenen kılıç alaylarında kapıcıbaşılardan sonra yer alırlardı. Arife ve bayram tebriklerinde ise Kırım hanzadelerinden sonra nakibü'l-eşraf ve şehzadeler hocası huzurdan çıkınca emir-i alemler üzengi ağalarının önünde tebrike girerlerdi. Sefer sırasında emir-i alemlere hizmet etmek üzere yanlarına yedi Voynuk verilirdi.

Barışta, alay günlerinde hükümdarın atının dizginini tutmak, divan yemeklerinde sadrazama havlu (makrama) vermek, padişahın elçi kabullerinde nameyi elçiden alıp vezirlere vermek veya padişahın namesini vezirlerden alıp elçiye iletmek görevi idi. Emir-i alemlerin en önemli bir başka görevi de sancakbeylerinin atanma töreni idi. Bir sancakbeyliği boşaldığında sicillerini tutan emir-i alem, bu durumu ilgililere bildirir, boşalan sancağa biri atanır ve bu da emir-i aleme duyurulur, emir-i alem, sancakbeyi İstanbul'da ise onun evine bir mehter takımı gönderir, sancak beyliğini ilan ederlerdi. Yeni sancakbeyi ertesi günü emir-i alemden resmen yeni görevini öğrenir ve birlikte divanda sadrazamın huzuruna girerek, yemin eder, paşanın elini öper emir-i aleme hediye verirdi. Emir-i alemler tayin olunan beylerbeylerine vezirlere tuğ ve alemlerini gönderir, bunların ölümlerinde kendilerine verilmiş olan tuğ ve sancakları geri alarak hazineye teslim ederlerdi.

Emir-i alemler yaptıkları hizmetlere göre belli hediyeler alırlardı. Tuğ-i hümayunun sefere çıkarılışı törenlerinde hilat giyer, önemli eyaletlere tayin olunan vezirlerden 29.000, alt derecedeki beylerbeylerden 10.000, sancakbeylerinden ise 1000 akçe tuğ ve sancak bahası alırlardı.

Emir-i alemlik kapıcıbaşılık, çavuşbaşılık ve şikar ağalıkları için, yükselme kademelerinden biri olarak kabul edilmiştir. Ayrıca kendi kuruluşları içinde mehteran-ı alembaşılar da terfi ettiklerinden emir-i alem olurlardı. Emir-i alemlerin zamanla doğrudan doğruya vezirlik payesi olarak eyaletlere gönderildikleri de olmuştur. Hatta II. Bayezid ve Sultan Yavuz Selim dönemlerinden 1641 yılına kadar, yeniçeri ağalığına tayinlerde emir-i ahur, silahdar, kapıcıbaşı gibi birun ağaları arasında emir-i alemler de yer almışlardır.

Padişahların seferleri bırakmalarından sonra emir-i alemlerin seferlerde sancak taşıma görevi de kaldırılmıştır. Emir-i alemlik görevi ise 1832 yılında büyük emir-i ahura devredilmiştir.

 
 
EDİRNE OLAYI
Osmanlı İmparatorluğu'nda, ulema ve ordunun birlikte hareket ederek hazırladıkları, Sultan II. Mustafa'nın tahttan indirilerek, yerine III. Ahmed'in geçmesiyle sonuçlanan ayaklanma (18 Temmuz-26 Ağustos 1703).

Sultan II. Mustafa'nın Erzurum'dan getirterek, haksız şekilde şeyhülislamlığa yükselttiği hocası Feyzullah Efendi, ayaklanmanın sebebi olduğu için; kimi yerde olay, Feyzullah Efendi'nin ismiyle de anılmıştır.

Devrinin sadrazamlarını hiçe sayacak kadar etki kazanan ve en önemli mevkileri oğulları, akrabaları, adamları arasında paylaştıran Feyzullah Efendi, ulemanın hoşnutsuzluğuna sebep olmuştur.

Feyzullah Efendi, Erzurum'dan gelir gelmez, padişah üzerinde nüfuzunu kurmuştur. O tarihte sadaret makamında bulunan Elmas Mehmed, Amcazade Hüseyin ve Daltaban Mustafa paşaların yeni şeyhülislamla olan ilişkisini, ancak onun emrine girerek kurabilmişlerdir. Elmas Mehmed Paşa'nın ölünceye kadar şeyhülislamdan çekmediği kalmamış, Hüseyin Paşa söz konusu nüfuz yüzünden hastalanıp ölmüş, Daltaban Mustafa Paşa ise, Devlet Giray olayı bahane edilerek öldürülmüştür.

Edirne olayından önce sadarete getirilen Rami Mehmed Paşa Feyzullah Efendi'nin nüfuzunu bastırmak için her şeyi yapmaya hazırdı.

Sultan II. Mustafa ise, annesi Rabia Gülnuş Sultan ve eski hocasının etkisi altında hareminde sakin bir hayat sürmektedir. Feyzullah Efendi, işlere iyice sahip olabilmek için, padişahın İstanbul'dan Edirne'ye Eski Saray'a gitmesini sağladı.

Ancak devlet harcamalarının Edirne'ye geçmesi, İstanbul'da ticari faaliyetin daralmasına, dolayısıyla da İstanbul esnaf ve tüccarının hoşnutsuzluğuna sebep oldu. Ayrıca Kapıkulu Ocakları yılda birkaç kez değişik vesilelerle dağıtılan ulufelerden mahrum kaldı.

Böyle bir ortamda sadrazam Rami Mehmed Paşa, II. Vezir Damat Moralı Hasan Paşa'yla birlikte hazırladıkları planı uygulayarak, Edirne Olayı diye anılan ayaklanmayı gerçekleştirmişlerdir.

Başlangıçta, yalnızca Feyzullah Efendi ve adamlarına karşı geliştirilen hareket, kısa zamanda Edirne'deki iktidarı hedef aldı.

Boşnak İbrahim Ağa'nın teşvikiyle 18 Temmuz Sah gecesi, Cebeciler ulufelerini istemek için Cebehaneye kapandılar. Ertesi gün, Yeniçeriler ve Seyyitler de harekete katıldılar. Kısa zamanda bütün talebeler ve medrese mensupları, İstanbul tüccar ve esnafını da yanına alarak bütün İstanbul'a yayılan bir hareket başlattılar. Ayaklanmayı bastırmak isteyen Sekbanbaşı Murtaza Ağa öldürüldü. Bostancıbaşı Edirneli Mehmed Ağa, bir süre sonra isyancılara katılmak zorunda kaldı. Ayaklanmada yalnızca Kaymakam Abdullah Paşa'nın konağı yağma edildi. Feyzullah Efendi'nin oğullarının ve adamlarının konakları mühürlenerek, bunların bedesten ve cami kasalarında saklanan paralarına el konuldu.

Ayaklanma bu suretle gelişince, işleri yürütmek ve bu ayaklananları yönetmek üzere liderler arasında iş bölümü yapıldı. Buna göre, Parmakçızade Seyyit Ali Efendi, şeyhülislamlığa getirilmişse de, onun, hastalığını bahane ederek işe karışmak istememesi üzerine, İmam Mehmed Efendi, bu görevi kabul etmişti. Bunun dışında kalan bütün devlet görevlileri yeniden belirlendi.

Orta camii karargah haline getiren elebaşılar, isteklerini açıklayan bir dilekçeyi, eski Mısır kadısı Türk Hasan Efendi, eski Filibe kadısı Galat Şaban Efendi, Sultan Selim vaizi İsa, Şehzade vaizi Ömer ve Şeyh Taşçızade Abdullah efendilerden meydana gelen bir heyetle Edirne'ye yollandılar. Edirne'de ise, İstanbul'da bir ayaklanmanın baş gösterdiği perşembe günü haber alınmış, fakat bu haber Feyzullah Efendi'nin isteği üzerine padişahtan gizlenmişti, İstanbul'dan gelen heyet, Hafsa'da tevkif edilerek Eğridere'ye gönderilmişti. Sultan II. Mustafa ayaklanma haberinin mahiyet ve derecesini ancak İstanbul bostancıbaşısının gizlice gönderdiği rapor üzerine öğrenmiş, bir yandan Feyzullah Efendi'yi ve çocuklarını Varna yoluyla Karadeniz üzerinden Erzurum'a sürgüne gönderirken, öte yandan da küçük mir-i ahur Selim Ağa'yı İstanbul'a yollayarak uzlaşma çareleri aramaya başlamıştı. Sadrazam Rami Mehmed Paşa ise, planını alt üst eden bu gelişme karşısında, durumu kontrol altına alabilmek için önce Çevik Ali Ağa’yı, onun arkasından da tezkireci Mustafa Efendi'yi İstanbul'a göndermişse de ayaklananlar üzerinde bir otoritesi kalmadığı az zaman içinde belli olmuştu. II. Mustafa İstanbul'dan gelen heyete umutlarının üstünde ilgi gösterince bu heyettekiler yumuşamışlar ve o anlayışla İstanbul'a dönmüşlerse de ayaklananların Sultan Mustafa'yı tahttan indirmek ve etrafındakileri uzaklaştırmak kararı karşısında bir şey yapamamışlardır. Bu durum sonunda ayaklananlar 20 bayrak yeniçeri, 10 bayrak cebeci, 5 bayrak topçu, 5 bayrak bostancı ve İstanbul esnafının her loncasından seçilen 10 kişilik gruplarla 60.000 kişilik bir kuvvet meydana getirmişler, bu birliğin nüzul eminliğini Arnavut Küçük Hüseyin almış, öncülüğüne ise yeniçerilerin başı Durcan Ahmed atanmıştı. Bu ordu Edirne'ye doğru yola çıkarken II. Mustafa da Edirne'de savunma tedbirleri alıyordu. İlk ağızda şeyhülislamlığa Yekçeşm Hüseyin Efendi, Anadolu kazaskerliğine de Kavukçuzade Abdullah Efendi getirilmiş, padişahın etrafında yer alanlardan Çorlulu Ali Ağa ile Kıpti Ali Ağa'ya vezirlik verilmek suretiyle onların saraydan uzaklaştırılmaları sağlanmış, Rumeli kuvvetleriyle Çakırcı Hasan Paşa, Hazinedar İbrahim Paşa ve Hüdaverdi Paşa Edirne'ye çağırılmışlardı.

İstanbul'dan yürüyen birlikler Silivri'ye geldikleri zaman yeni bir padişahın seçilmesi konusu ortaya çıktı. Asker arasında öteden beri IV. Mehmed'e ve çocuklarına düşman olan bir grup, II. Ahmed'in oğlu şehzade İbrahim'i padişah yapmak istedilerse de, ulemanın ve özellikle IV. Mehmed'in imamlığında yetişme şeyhülislam İmam Mehmed Efendi'nin direnmesi karşısında ve Edirne'deki birlikleri de darıltmamak kaygısıyla veliaht olan IV. Mehmed'in oğlu Ahmed'in III. Ahmed unvanıyla padişahlığa getirilmesi kabul olundu.

Bu durum karşısında II. Mustafa kendisine bağlı olan birlikleri Çakırcı Hasan Paşa komutasında Çorlu üzerine şevketti. Ancak, Hasan Paşa İstanbul' dan gelenlerle çarpışmayı göze alamadığından geriye çekildi. Bunun üzerine Sadrazam Rami Mehmed Paşa Hafsa önünde İstanbul birliklerini durdurmak amacıyla siperler hazırlamaya koyuldu ve II. Mustafa da burada çağrıldı, ikiye bölünen Osmanlı ordusu karşı karşıya gelmiş bulunuyordu. Fakat o gece Sultan Mustafa'nın yanında bulunan kuvvetler siperlerini terk ederek karşı tarafa geçtiler. Böylece ordu arasındaki parçalanma ortadan kalkmış oldu. Bu durum sonunda II. Mustafa Edirne'ye dönerek gelişmeyi annesi Rabia Gülnuş Sultan'a açıkladı ve saltanatı ana bir kardeşi Ahmed'e terketmek zorunda kaldı. Sultan Mustafa'nın çevresindekiler o anda kaçarak gizlendiler. Edirne'de yalnız devlet otoritesini temsil etmek üzere Kaymakam Damat Hasan Paşa kalmıştı. Hasan Paşa kendi kendine sadrazam olan Söhraplı Ahmed Paşa ile temasa geçerek son gelişmeyi bildirdi. Bunun üzerine şehzade Ahmed'e biat edilmek suretiyle ayaklanmanın ikinci evresi kapanmış oldu.

Bundan sonra Feyzullah Efendi ve çocukları Çırpan civarında Salihler konağında yakalanarak Edirne'ye getirildi ve ağır hareketlerle öldürüldü. Oğullarından ise yalnız Fethullah Efendi öldürülmüş, ötekiler çeşitli yerlere sürgün edilmişlerdir.
 
EĞRİ SEFERİ
Osmanlı ordularının Sultan III. Mehmed komutasında, Macaristan'ın Eğri Kalesi'ne yaptığı sefer.

1594'te başlayan Osmanlı-Avusturya savaşları Aşağı Tuna'ya kadar yayılmıştı. Divan-ı Hümayn, durumu Osmanlı Devleti'nin lehine çevirmek için, padişahın da katıldığı bir sefer düzenlenmesi karan aldı. Padişah III. Murad'ın 4 Nisan 1596'da ölmesi üzerine tahta çıkan III. Mehmed söz konusu sefere katıldı.

III. Mehmed, Edirne Filibe, Belgrad yoluyla Macaristan sınırına geldi. Ordu Belgrad'da son hazırlıklarını yaptıktan sonra, Sava Irmağı'nı geçerek Sa-lankamen'e vardı. Burada sadrazam otağında savaş planı yapıldı. Cağalazade Sinan Paşa'nın Komaron teklifine karşı, Eğri Kalesi'nin stratejik ve ekonomik bakımından önemini ileri süren İbrahim Paşa'nın teklifi kabul edildi.

Ordu, Titel Varadin yoluyla Tuna kenarına inerek; Yeniçerilerin yaptığı köprüden Segadin yönüne geçti. Padişahın Segadin Kalesi'ne geldiği sırada Sokul-luzade Hasan Paşa da Vidin'den Tuna ve Tisa ırmakları yoluyla gönderilen topları getirmişti. Ordu 22 Eylül 1596'da Eğri önüne geldi. Kaleyi, Avusturyalı Macar, Çek, Alman subayları ile yerli birliklerden başka 1500 Avusturyalı ve Valan, 1000'den fazla da Macar askeri savunmaktaydı. Padişahın teslim teklifinin reddedilmesi üzerine kale kuşatıldı ve ağır bir topçu ateşi altına alındı.

4 Ekim'de kale kısmen ele geçirildi. Lağımcıların ve serdengeçtilerin gayretiyle iç kalede çökmeler oldu. Bu durum karşısında Avusturyalılar ve Valanlar teslim oldu. Hızlı çözülme sonucu, Osmanlı ordusu kaleyi teslim aldı (12 Ekim 1596).

Padişah, 17 Ekim Cuma günü kaleye gelerek cami haline getirilen büyük kilisede cuma namazını kıldı.

III. Mehmed, Gazi ve Eğri Fatihi unvanını aldı. Kale onarıldıktan sonra Sofu Sinan Paşa'nın komutasına verildi.
 
EMANAT-I MUKADDESE (MUKADDES EMANETLER)
Hazret-i Peygamber'le diğer büyüklere ait eşya ve malzemeler hakkında kullanılır bir tabirdir.

Osmanlı padişahlarından Yavuz Sultan Selim Mısır'ı fethettikten ve "Halife" unvanını aldıktan sonra, Osmanlılarla münasebet kurmayı Mekke Emiri Seyyid Berekat zorunlu ve uygun görmüş ve İslamiyet’e olan bağlılık ve hizmetleri dolayısıyla bir hatıra olarak emaret hazinesi saklı bulunan "Emanat-ı Mü-bareke"nin önemli bir kısmını oğlu (Şerif Ebu Nemi) ile Yavuz'a göndermiştir. Bu mukaddes eşyayı alan Sultan Selim pek çok memnun olarak kendisine "Sürre" göndermek suretiyle karşılık verdiği gibi emanetin muhafazası için sarayda özel bir daire yaptırdı. Ve bunları orada muhafaza ettirdi.

Emanetin en önemlisi Peygamber'in hırkası teşkil ettiği cihetle yapılan özel daireye "Hırka-i Saadet Dairesi" adı verilmiştir. Hırka-i Saadet gümüş sandık içinde olarak Enderun-ı Hümayun'da taht odasında muhafaza edildiği gibi diğer emanat-ı mukaddese de gümüş kutular içinde ve odanın raflarında muhafaza
edilmektedir. Her ramazanda ve özellikle ramazanın 15'inde ziyaret olunan Hırka-i Saadet budur. Bu hırka kendisine takdim ettiği kasideden dolayı Peygamber tarafından Kaab İbn-i Züheyr 'e hediye edilmişti.
 
EMİN
Osmanlı İmparatorluğu'nda, bazı devlet hizmetlerinde görevlendirilen sorumlu kişilere verilen ad.

Osmanlı saray teşkilatında dört eminlik vardı: Matbah-ı amire emini (saray mutfağı emini), şehremini (sonraları İstanbul Belediye Başkanlığı adını aldı), arpa emini ve darphane emini. İlmiye teşkilatındaki eminliklerin bir kısmı kadılıklara bağlı olarak çalışırdı. Bab-ı meşihata bağlı çalışan en önemli görevli, fetva emini idi. Yeniçeri Ocağı'nda da emin unvanlı bir memur bulunduğu gibi, geçici işler için de bu namda insanlar görevlendirilirdi. Ocağın çuha ihtiyacını çuha emini karşılardı. Çeşitli işlere bakan, devşirme emini, ambar emini adı altında görevliler vardı.

İmparatorlukta devlete ait kıymetli eşyanın korunmasından sorumlu olan memurun unvanı, hazine emini idi. Bağlı olduğu devlet dairesine ait para ve eşyayı dağıtmakla görevli olan memurun unvanı da sarf eminidir. İdari kuruluşlarla ilgili işlere bakan defter emini, hassa emini, beytülmal emini gibi görevliler vardı.

Osmanlı İmparatorluğu'nun tarihe karışmasıyla bu makamlar başka adlar altında başka kuruluşlara bağlanırken, bir kısmı da tamamen kayboldu.
EMİR-İ ALEM (MİR-İ ALEM)
Sancak muhafızı.

Emir-i alemlik Osmanlılarda, kuruluş ile birlikte başlayan bir müessesedir. Osmanlı saray teşkilatında ise emir-i alemlerin, padişahın sancaklarının bakımı, mehterhane-i tabl-ı alemin yönetimi, seferlerde ak alemin taşınması, san-

cakbeylerinin atanmalarındaki törenin yürütülmesi gibi hizmetleri yanında, bazı törenlere katılmaları da görevleri arasında idi. Sancağa çıkan şehzadelerin refakatinde bulunan hükumet merkezinin gönderdiği görevliler arasında bir de emir-i alem bulunurdu. Emir-i alemler ayrıca padişahların Cülus-ı hümayunlarında düzenlenen kılıç alaylarında kapıcıbaşılardan sonra yer alırlardı. Arife ve bayram tebriklerinde ise Kırım hanzadelerinden sonra nakibü'l-eşraf ve şehzadeler hocası huzurdan çıkınca emir-i alemler üzengi ağalarının önünde tebrike girerlerdi. Sefer sırasında emir-i alemlere hizmet etmek üzere yanlarına yedi Voynuk verilirdi.

Barışta, alay günlerinde hükümdarın atının dizginini tutmak, divan yemeklerinde sadrazama havlu (makrama) vermek, padişahın elçi kabullerinde nameyi elçiden alıp vezirlere vermek veya padişahın namesini vezirlerden alıp elçiye iletmek görevi idi. Emir-i alemlerin en önemli bir başka görevi de sancakbeylerinin atanma töreni idi. Bir sancakbeyliği boşaldığında sicillerini tutan emir-i alem, bu durumu ilgililere bildirir, boşalan sancağa biri atanır ve bu da emir-i aleme duyurulur, emir-i alem, sancakbeyi İstanbul'da ise onun evine bir mehter takımı gönderir, sancak beyliğini ilan ederlerdi. Yeni sancakbeyi ertesi günü emir-i alemden resmen yeni görevini öğrenir ve birlikte divanda sadrazamın huzuruna girerek, yemin eder, paşanın elini öper emir-i aleme hediye verirdi. Emir-i alemler tayin olunan beylerbeylerine vezirlere tuğ ve alemlerini gönderir, bunların ölümlerinde kendilerine verilmiş olan tuğ ve sancakları geri alarak hazineye teslim ederlerdi.

Emir-i alemler yaptıkları hizmetlere göre belli hediyeler alırlardı. Tuğ-i hümayunun sefere çıkarılışı törenlerinde hilat giyer, önemli eyaletlere tayin olunan vezirlerden 29.000, alt derecedeki beylerbeylerden 10.000, sancakbeylerinden ise 1000 akçe tuğ ve sancak bahası alırlardı.

Emir-i alemlik kapıcıbaşılık, çavuşbaşılık ve şikar ağalıkları için, yükselme kademelerinden biri olarak kabul edilmiştir. Ayrıca kendi kuruluşları içinde mehteran-ı alembaşılar da terfi ettiklerinden emir-i alem olurlardı. Emir-i alemlerin zamanla doğrudan doğruya vezirlik payesi olarak eyaletlere gönderildikleri de olmuştur. Hatta II. Bayezid ve Sultan Yavuz Selim dönemlerinden 1641 yılına kadar, yeniçeri ağalığına tayinlerde emir-i ahur, silahdar, kapıcıbaşı gibi birun ağaları arasında emir-i alemler de yer almışlardır.

Padişahların seferleri bırakmalarından sonra emir-i alemlerin seferlerde sancak taşıma görevi de kaldırılmıştır. Emir-i alemlik görevi ise 1832 yılında büyük emir-i ahura devredilmiştir.
 
ENCÜMEN-İ DANİŞ
Tanzimat'tan sonra, Fransız Akademisi örnek alınarak kurulan ilk Osmanlı Akademisi.

Tanzimat, Batı kurumlarının Osmanlı topraklarına sokulmasını istiyordu. Bu yolda bilim ve eğitim alanındaki çalışmaları bir düzene sokmak için, 1846'da Meclis-i Maarif-i Umumiye kuruldu. Fikir ve bilim adamlarını içine alan bu kuruluş, Encümen-i Daniş isimli bir akademinin kurulmasını kararlaştırdı. Meclis-i Maarif adına Ahmed Cevdet Paşa tarafından hazırlanan ve Encümen-i Daniş'in kurulma sebeplerini anlatan bir yazı, Sultan Abdülmecid'e sunuldu (26 Mayıs 1851).

Kuruluşunda Fransız Akademisi örnek alınan Encümen-i Daniş'in amacı; ilmi ve teknik eserleri telif ve tercüme ederek, Darülfünun'da izlenecek ders kitaplarını hazırlamaktı.

18 Temmuz 1851'de Sultan Abdülmecid'in yayınladığı İrade-i Seniye'yle, Encümen-i Daniş büyük bir tören yapılarak açıldı. Sadrazam Reşid Paşa, padişahın, devlet yetkililerinin ve bilim adamlarının önünde bir konuşma yaptı. Daha sonra İkinci Başkan Tarihçi Hayrullah Efendi, Ahmed Cevdet Paşa'nın hazırladığı uzun bir nutku okuyarak, hayatta en gerçek mutluluğun bilgi yolu, en büyük mürşidin de ilim olduğunu izaha çalıştı.

Encümenin iç ve dış olmak üzere iki çeşit üyesi vardı. İç üyelerin sayısı 40 kişiydi, bunların bir ilim dalında uzman olması, bir yabancı dil bilmesi; yani telif ve tercümesini yapacak nitelikte bulunması şarttı. Dış üyelerin Osmanlıca bilmesi şart değildi. Hangi dilde olursa olsun encümene bir konuda bilgi verecek uzmanlık üye olmak için yeterli sayılıyordu. Bunların üye sayıları da 30 olarak belirlenmişti.

Kuruluşun başkanlığına Şerif Mehmed getirildi. İç üyeliklere Sadrazam Reşid Paşa, Şeyhülislam Arif Hikmet Bey, Erkan-ı Harbiye Başkanı Mehmed Paşa, Hariciye Nazırı Ali Paşa, Ticaret Nazırı İsmail Paşa gibi devlet adamlarıyla beraber; Ahmed Vefik Paşa, Cevdet Paşa, Osman Saip, Ali Fetih, Recai Efendi gibi kişiler de üye oldular. Dış üyeliklere devletin tanınmış Rum, Ermeni bilginleriyle; İngiliz Şarkiyatçısı James W. Redhouse, tarihçi Hammer, Fransız doğu bilimcisi Bianchi gibi bilginler alındı.

Encümen ilk iş olarak, bir sözlükle beraber bir Osmanlıca gramer kitabı hazırlamayı kararlaştırdı. Bu çalışmayla ilgili, bazı imla özellikleri tespit edildi. Fakat daha ileriye gidilemedi. Tarih yazımı ise üyelerden bazılarına verildi. Ahmed Cevdet Paşa, Kaynarca Antlaşması'ndan (1774) başlayarak 1824'e kadar olan bölümün yazılmasını üstlendi. Böylece Cevdet Paşa 12 ciltlik tarihini yazmaya başladı. Bunun ilk üç cildini 1854'te tamamlayarak Sultan Abdülmecid'e sundu. Fuat Paşa ile Cevdet Paşa'nın birlikte yazdıkları Kavaid-i Osmaniye isimli Osmanlıca gramer kitabı da Sultan Abdülmecid'e sunuldu.

Encümen-i Daniş teşkilatı, devlet salnamelerini de (yıllıkları) 1862'ye kadar yazdı. Bu tarihten sonra yayınlanan yıllıklarda kuruluşun ismi geçmemektedir. Buna göre Emcürnen-i Daniş'in 12 yıl verimsiz kaldığı düşünülebilir. Üyeleri arasında değerli kişiler olmakla beraber bunlar, ekip çalışmasına eğilimi olan kişiler değildi. Zaten Encümen-i Daniş kurum olarak Batı özentisiyle doğmuş; Osmanlıların anlayışından farklı bir çalışma sistemine sahipti. Bu yüzden pek verimli olamadı. Kurumun lağvedildiğine dair bir belgeye rastlanmadığı gibi, Abdülmecid'in ölümüyle birlikte Encümen-i Daniş'in varlığı ve çalışmalarının sona erdiği tahmin olunmaktadır.
 
ENDERUN
Bir şeyin iç yüzü, büyük konakların iç kısmı; eski saraylarda harem ve hazine dairelerinin bulunduğu kısım.

Topkapı Sarayı'nda da Babüssaade veya Akağalar bölümünden sonra başlayan kısmın adı.

Padişahın günlük hayatını geçirdiği Enderun, Osmanlı siyasi tarihinin de bir anlamda sahnesidir. Enderun, ayrıca İmparatorluğu yönetecek elemanların yetiştirildiği bir okuldur. Bu özellikleri ile devlet yönetiminde hizmet alanı ve sarayın en önemli bölümüdür. Enderun Murad Hüdavendigar tarafından yaptır-tılan Edirne Sarayı'nda bu amaçla ayrılan bir bölümde kurulmuştu. Ancak kuruluşu gerçekleştiren kesin çizgileriyle ilk padişah Fatih oldu. Onun kanunnamesinde enderun halkının görev, hak ve yetkileri tek tek belirtildi. Sonraki hükümdarlar tarafından teşkilat geliştirildi. Töre, gelenek ve örfleri kesin çizgileriyle belirerek, imparatorluğun yıkılış tarihine kadar yaşadı.

Enderunda ilk okulu Sultan I. Murad saray hizmetlerinde çalışacak görevliler yetiştirmek üzere Edirne'deki eski sarayda kurdu. Üç sınıflı olan bu okulda birinci sınıfa seferli koğuşu, ikinci sınıfa Kiler koğuşu, üçüncü sınıfa da Hazine koğuşu denirdi. Okulda Kur'an, ilmihal, tecvid, akaid ve mesail-i diniye gibi dersler okutulurdu. Sultan II. Murad devrinde bu derslere tefsir, fıkıh, hadis, efraiz, şiir ve inşa, musiki, heyet hendese, coğrafya, ilmi kelam, siyer-i nebevi, mantık, belagat, felsefe dersleri eklendi. Ve bu dersleri okutmak için çeşitli İslam ülkelerinden bilginler getirtildi. Fatih İstanbul'u aldıktan sonra, Eski ve yeni saraylara bu mektebi taşıdı. Edirne'den seçilen bazı enderunlu gılmanlar, İstanbul'a getirtildi. II. Bayezid Galatasaray'da ikinci bir Enderun okulu açtırdı. Bu okulda ilk öğrenim yapılırdı. Okutulan dersler Kur'an, Arapça, Farsça, hüsnühat (güzel yazı) ve musiki idi. Galatasaray Enderun'unu bitirenler Yeni Saray'daki Enderun Mektebi'ne girerler ve öğrenimlerini burada tamamlarlardı.

1570 yılında Galatasaray Mektebi II. Selim tarafından kapatıldı ve gılmanlardan bir kısmı da Eski Saray'a gönderilerek Galatasaray, medrese haline getirildi.

Enderun teşkilatı, Enderun öğretmenleri, hocaları ve sarayın iç hizmet görevlilerinden oluşurdu. Teşkilatın bölümleri a-Küçük Oda b-Büyük Oda c-Doğancı Odası d-Seferli Odası e-Kiler Odası f-Hazine Odası g-Has Oda, olmak üzere yediye ayrılır.

Bu teşkilat II. Mahmud devrinde köklü değişiklikler geçirdi. Vaka-i Hayriye'den sonra orduda yapılan yeniliklere paralel olarak gelişme gösteren değişikliğin ilki, Enderun-ı Hümayun Nezareti'nin kurulması oldu. Daha sonra Mabeyn-i Hümayun Müşirliği kuruldu. Enderun ağalarının yerlerini mabeynciler aldı. 1839'da ise mabeyn müşirliği unvanı "serkurenalık" adıyla değiştirildi.

Enderun'a en ağır darbe, Sultan Abdülmecid'in Dolmabahçe Sarayı'nı yaptırmasından sonra indirildi. Topkapı Sarayı, Devlet'in merkezi olma niteliğini kaybedince, Enderun'da sönmeye ve unutulmaya mahkum oldu. Bunun bir sonucu olarak, Hırka-i Saadet ve Hazine-i Hümayun hizmetleri hazine kethüdalarına bırakıldı. II. Abdülhamid devrindeyse bütünüyle ihmal edildi. II. Abdülhamid ödüllendirmek istediği tüfekçi, kapıcı, ahçı oğullarını, akrabalarını buraya göndermekle, Enderun'un eski usul ve eğitimini bozacak derecede büyük bir kalabalıkla doldurdu. II. Meşrutiyet'in ilanından sonra, Enderun'da ayıklama yapıldı. Öğrenciler değişik okullara bir kısmı da Dolmabahçe Sarayı'nın hizmetlerine alındı.

XV. yüzyılda yakın tarihe kadar yönetim, bilim, askerlik, şiir, edebiyat, yazı ve çeşitli sanat konularında yüzlerce değerli adamın yetiştiği Enderunlular arasında, Nakkaş Hasan Paşa, Kemankeş Kara Mustafa Paşa, Hattat Hasan Paşa, Kavukçu Mustafa Paşa gibi hem sanatçı hem asker, hem de idareci olanlar Tırnakçı Hasan Paşa, Baltacı Mehmet Paşa, Sarıkçı Mustafa Paşa, Deli Hüseyin Paşa, Çorlulu Ali Paşa, Şehit Ali Paşa, Kanijeli İbrahim Paşa, Karavezir Mehmet Paşa, Silahtar Ali Paşa gibi yöneticiler vardı. Bunlardan 6O'ı sadrazam, 3'ü şeyhülislam, 23'ü de kaptan paşa olmuşlardır. Silahdar Fındıklı Mehmet Ağa gibi tarihçiler, Vasıf ve Fazıl gibi şairler Enderun'dan çıkan edebiyatçılara örnektir.

Enderun resmi olarak 3 Nisan 1924 tarihinde Topkapı Sarayı'nın (Yeni Saray) müze haline getirilmesi üzerine kaldırılmıştır.

 
ENDERUN AĞALARI
Osmanlı İmparatorluğu'nda, Topkapı Sarayı'nın Babüssaade'den sonra gelen kısımlarında hükümdarın hizmetiyle görevli kişilerin adı.

Darüssaade Ağası'nı da kontrolü altında bulunduran, Babüssaade Ağası, Enderun'un da yöneticisidir. Bundan sonra gelen hazinedarbaşı, kilerbaşı ve saray ağası da Enderun yönetiminden sorumludurlar, ikinci grup yöneticiler arz ağaları, hasodabaşları, silahdarlardır. Üçüncü grup yöneticiler ise tülbent ağası ve miftah gulamıdır. Bunlara kapıcılarbaşı, çavuşbaşı, bostancıbaşı, darüssaade ağası da katılabilir.

Enderun Ağaları, padişahın her türlü hizmetinde bulunur; ona arkadaşlık, yoldaşlık ederek eğlenmesini, rahatça çalışmasını, mutlu olmasını sağlarlardı. Zaman zaman padişahın müşavirliğini yapar, zaman zaman da zayıf mizaçlı hükümdarları kontrolleri altına alarak onları yönetirlerdi. Bunlar, padişahın Harem-i Hümayun dışındaki hayatından da sorumlu olduklarından birun (dışarı, harici) yetkilileri ile devamlı temas halinde bulunurlardı. XVII. yüzyıldan itibaren padişahların üstün kişi olma özellikleri kayboldukça, Enderun ağalarının padişahlar üzerinde etkileri giderek arttı. Bunun sonucu olarak da divan-ı hümayun sadrazamla veya kapıkulunun liderleri olan yeniçeri ağalarıyla saray oyunlarının çevrildiği bir ortam hazırlanmış oldu. Başarılı kişiler rakip görüldü. Ortadan kaldırıldı. Bunun için gerektiğinde şehirde halk arasında veya sarayda valide sultan ve kadın efendilerle işbirliği yapılarak karşılıklar, ayaklanmalar, çıkarıldı. Bazen de efendileri olan padişahların tahttan indirilmelerine, öldürülmelerine yol açarak; ülke siyasetinde görülmeyen el olarak rol aldılar.
 
ENVER PAŞA (1881-1922)
Osmanlı Devleti'nin son zamanlarında yetiştirdiği askeri devlet adamı.

1881 yılında İstanbul'da doğdu. Surre Emini Ahmet Bey'in oğludur. Öğrenimine Soğukçeşme Askeri Rüştiyesi'nde başladı. 1889'da piyade teğmeni olarak, Harp Okulu'nu, 1903'te ise kurmay yüzbaşı rütbesiyle Harp Akademisi'ni bitirdi. Daha sonra, merkezi Selanik'te bulunan III. Ordu emrine verildi. Makedonya'da bir süre eşkıya takibi işlerinde çalıştı. 1906 senesinde binbaşı oldu. Bu tarihlerde siyasi faaliyetlere başlayan Enver Paşa İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin kurucuları arasında bulundu. II. Meşrutiyetin ilanı için baş kaldıran III. Ordu'nun subayları arasında görev aldı. Meşrutiyet'ten sonra Makedonya genel müfettişi oldu. Az zaman sonra Berlin Ataşemiliterliği'ne atandı. Berlin'deyken Nasyonal Sosyalist akımın etkisinde kalarak güçlü bir Türkçülük şuuru kazandı. 31 Mart Olayı üzerine, İstanbul'a dönerek Yeşilköy'de Hareket Ordusu'na katıldı. İtalyanların Trablusgarp saldırısında, Bingazi'ye gelerek mutasarrıflık ve cephe komutanlığını aldı. 1912 yılında yarbay oldu.

İç ve dış şartların aldığı olumsuz seyir üzerine, gittikçe güç bir duruma düşen İttihat ve Terakki hükumetinin iktidarı kaybetmesi üzerine, arkadaşı Talat Bey'le düzenlediği Babıali baskınıyla (24 Ocak 1913) İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni tekrar işbaşına getirdi. Trablusgarp'taki gayretleri ve Edirne'nin kurtuluşundaki hizmetlerine karşılık, önce albaylığa arkasından da tuğgeneralliğe yükseldi. Ocak 1914'te Sait Halim Paşa kabinesinde Ahmet İzzet Paşa'nın yerine Harbiye Nazırlığı'na getirildi. Arkasından da Şehzade Süleyman Efendi'nin kızı Naciye Sultan'la evlendi.

Ordu içerisinde çeşitli ıslahat girişimlerine ön ayak olan Enver Paşa, alaydan yetişen 1100 subayı emekliye ayırdı. Arap harflerini ayrı şekillerde yazma esasına dayanan bir alfabe sistemini uygulamaya koydurdu. Ancak bu girişiminden sonuç alamadı.

Alman hayranı olan Enver Paşa; Osmanlı ordusunun Almanya saflarında I. Dünya Savaşı'na girmesinde etkili oldu.

26 Nisan 1915'te Yaver-i Has unvanıyla, Padişah V.Mehmed Reşad adına başkomutan vekilliğini aldı. Eylül 1915'te, ferikliğe, Kasım 1917'de ise 1. ferik-ciliğe yükseltildi. Padişah Vahdeddin'in tahta çıkmasıyla, başkomutan vekilliği unvanı, Başkomutan Kurmay Başkanlığı'na çevrildi. I. Dünya Savaşı yenilgisi üzerine, ülkeyi terk etti.

Yurtdışında iken 1920'de Baku'da toplanan Doğu Milletleri Şurası'na katıldı. Ve Batum'da Türkiye Şuraları Partisi'ni kurdu. Arkadaşı Talat Paşa'nın öldürülmesi üzerine bu konudaki girişimlerinde yalnız kaldı. Sovyetlerin kendisine yeterince yardım vermediğini anlayınca Moskova'ya giderek Lenin'le görüştü. Sovyet devlet adamlarının memnun olmadıkları Batum Kongresi kararlarını düzeltmek üzere, Baku'da ikinci bir İslam Kongresi düzenlemek üzere Lenin'le görüş birliğine vardı.

Askerlik hayatında yaptığı yanlışlıklar ününü lekelemiştir. Bunlar: Bulgarları, Almanya-Avusturya-Osmanlı safına çekmek için, Edirne'yi hedef alan bir sınır değişikliğini, Osmanlı aleyhine olacak şekilde kabul etmek; ülke gerçekleri ile çelişen kararlarla cepheden cepheye kuvvet kaydırılması (Galiçya, Romanya ve Makedonya'dan) Osmanlı ordusu komutanlıklarını, Alman asıllı generallere bırakması ve Almanların Osmanlı ordusunu kontrol edebilmesine meydan vermesi sonucu şüpheli seferler düzenlemesidir (İran Kuvve-i Seferiyesi, Kanal Harekatı gibi).

Enver Paşa ile İttihat ve Terakki'nin ileri gelenleri, İstanbul'dan ayrıldıktan sonra Divan-ı Harb'e sevk edildiler (1918). Mahkemenin verdiği kararın 2. maddesi gereğince; Enver Paşa askerlikten tard edildi. Bir yıl kalebentlik ve medeni haklardan iskat cezasına çarptırıldı. Padişah Vahdeddin'in bu kararı kabul etmesiyle bu hüküm kesinlik kazandı.

4 Ağustos 1922'de Tacikistan'ın Belcivan yakınlarında, Kızılordu kuvvetlerine karşı topladığı Türk beylerinin kuvvetleriyle çarpışırken vurularak öldü (4 Ağustos 1922).

 
ERKAN-I HARP
Ordunun savaşta, nasıl davranacağı konusunda, teknik bilgileri de içine alarak görev yapan subaylara verilen addır.

Erkan-ı Harp subayı olabilmek için Harbiye'de başarılı bir öğrenci olmak gerekiyordu. Erkan-ı Harbiyeliğe ayrılanlar ayrıca Erkan-ı Harbiye tahsili görürlerdi. Erkan-ı Harbler diğer ordu mensuplarına göre daha çabuk terfi ederlerdi.

Erkan-ı Harbin bugünkü karşılığı "kurmay"lıktır.
 
ERZURUM KONGRESİ
Düşman işgaline karşı yurdun çeşitli bölgelerinde kurulan Redd-i İlhak ve Müdafaa-i Hukuk derneklerini birleştirmek, onlara siyasi ve hukuki bütünlük kazandırmak amacıyla, Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları tarafından düzenlenen ilk büyük teşkilattır.

Milli Kurtuluş Savaşı'mızın öncülerinin daha önce Amasya'da vardıkları kararların ilk aşaması olan bu kongrenin toplanacağı Temmuz (1919) ayının ilk günlerinde Mustafa Kemal Paşa, ordudaki bütün görevlerinden ayrılmıştır. 10 Temmuz günü toplanan "Şarki Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" Erzurum şubesi, Mustafa Kemal Paşa'nın "milli mücadeleye askerlikten istifa suretiyle iştirak edeceğine dair beyanlarını" dikkate alarak, toplanacak kongrenin başkanlığına seçilmesini kararlaştırmıştır.

23 Temmuz 1919 günü Doğu illerini temsil yetkisi olan 54 delegenin katıldığı kongre "Şarki Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin Erzurum şubesi reisi Raif Hoca'nın konuşmasıyla açılmış ve daha önce varılan karara uyularak Mustafa Kemal Paşa oybirliğiyle kongre başkanlığına seçilmiştir. 7 Ağustos'a kadar 14 gün süren bir çalışma ortamı içinde, Milli Kurtuluş Savaşı'mızda ortak kararlara ulaşabilmek ve tek bir merkezde toplamak için delegeler arasında sürüp giden tartışmalar başarıyla sonuçlanmıştır. 14 gün sonunda meydana getirilen tüzükle dünyaya ilan edilen ilkeler açıkça "milli iradenin hakimiyeti" gerçeğini ifade etmekte ve gene açıkça "hiçbir manda ve himayenin kabul olunmayacağı" esası bildirilmektedir.

Kongre'nin onayladığı tüzüğe göre seçilen "Temsil Heyeti"ne verilen görev ve yetkiler, hukuki anlamda hükumetlerin görev ve yetkileri sınırlarına girmektedir. Padişah vatanın bağımsızlığını korumakta yetersiz kaldığı takdirde, kongrenin geçici bir hükumet kurma yetkisini kendinde görerek ve kendisi toplanamadığı takdirde bu hükumetin seçimini de, bütün görevlerini üstlendiği "Temsil Heyeti"ne vekaletten vermesi, milli iradenin bir kavram olmaktan çıkıp hayata geçmesidir. Kurtuluş Savaşı bu kongreyle kendi kurmayını kendisi yaratmıştır.

Kongrece Temsil Heyeti'ne Mustafa Kemal Paşa (Başkan), eski Bahriye Nazırı Rauf Bey (Orbay), eski Erzurum Mebusu Raif (Dinç), eski Trabzon Mebusu İzzet ve Servet, Şeyh Fevzi, eski Beyrut Valisi Bekir Sami (Kunduh), Hacı Musa ve eski Bitlis Mebusu Sadullah beyler seçilmiştir.


ERZURUM KONGRESİ KARARLARI (23 Temmuz 1919)

Madde 1.

Milli sınırlar içinde vatan bir bütündür parçalanamaz

Madde 2.

Her türlü yabancı işgal ve müdahalesine karşı ve Osmanlı Hükumeti’nin iş yapamaz duruma gelmesi halinde, millet topyekün olarak kendisini savunacak ve direnecektir.

Madde 3.

Vatanı korumaya ve istiklali elde etmeye İstanbul Hükumeti muktedir olamadığı taktirde bu gayeyi gerçekleştirmek için geçici bir hükumet kurulacaktır. Bu hükumet üyeleri Milli Kongre tarafından seçilecektir (Sivas Kongresi ). Kongre toplantı halinde değilse, bu seçimi Heyet-i Temsiliye yapacaktır.

Madde 4.

Kuva-yı Milliye’yi tek kuvvet tanımak ve milli iradeyi hakim kılmak esastır.

Madde 5.

Hırıstiyan azınlıklara siyasi egemenlik ve sosyal dengemizi bozacak ayrıcalıklar verilemez.

Madde 6.

Manda ve himaye kabul olunamaz.

Madde 7.

Milli Meclis’in derhal toplanmasını ve hükumet işlerinin Meclis tarafından kontrol edilmesini sağlamak içine çalışılacaktır.
 
ESAME
İsimden çoğul; isimler, adlar anlamındadır.

Yeniçerilerin ana kütükte kayıtlı olan isimleri.

Bu kütükler yeniçeri katipleri tarafından yazılır, yeniçerilerin yoklaması bu defter üzerinden yapılırdı.

Siyakat yazıyla tutulan defterler, uzunlama ikişer sayfalık tabakalardan ibaretti. Her sayfaya 110 esame yazılırdı. Yalnızca Sekbanların defterlerine aldı-ğınca isim yazılabilirdi.

Defterin serlevhası (başlığı) şöyledir: "Ya Hasan Ya Ali Ya Hüseyn" "Cemaat" "Bölük" şeklindedir. Bu serlevhadan sonra ulufe alacakların isimleri gelirdi. Defterin arkasına da "Gülbang" yazılırdı.

Yeniçerilere, üzerinde künyeleri ve ulufe dereceleri yazılı Esame Kağıdı denilen birer belge verilirdi. Bu belgeler kütük kayıtlarına uygunluklarını göstermek için mühürlenirdi, buna Menhur da denirdi. Yeniçeri Ocağı'nın bozulmaya başlamasıyla bu belgeler alınıp, satılmaya başlandı. Bu yüzden yeniçerilikle ilgisi olmayanlar, kütüklere yeniçeri kaydolup, ulufe almaya hak kazandılar. Böylece devletin askerlik harcamaları için ayırdığı para haksız kazanç olarak farklı ellerde toplanmıştır. II. Mahmud döneminde, Alemdar Mustafa Paşa'nın girişimiyle yapılmak istenen düzenleme, Yeniçeri Ocağı'nı bütünüyle kaldırmayı düşünen padişah tarafından engellendi. Ancak Yeniçeri Ocağı'nın 1826'da lağv edilmesiyle esamenin de geçerliliği kalmamıştır.
 
ESKİ ODALAR
İstanbul'un fethinden sonra, şimdiki Şehzadebaşı Camii'nin bulunduğu yerin karşısında yeniçeriler için yapılan kışlalara verilen isim.

Yeniçeri Ocağı son devirlerde yüz doksan altı orta idi. Bu eski odaların da yüz doksan dokuz daire olduğu kaynaklarda belirtilmektedir. Buna göre her ortanın ayrı bir dairesi olduğu görülmektedir. Her daire mutfak, kiler, zabitan ve nefer koğuş ve odalarını içine alırdı. Bu kışlaların yüz kadarı cemaat, altmış biri bölük, otuz dördü sekban ve dördü de solak ortalarına aitti. Yirmi altı tanesi eski odalar denilen bölümde, yüz yetmiş üçü de yeni odalar kısmında idi.

II. Mahmud devrinde, 1826'da Yeniçeriliğin kaldırılması sırasında ilk önce yeni odalar yakıldı, bir süre sonra da eski odalar kaldırıldı.
 
ESKİ SARAY
Biri İstanbul'da, diğeri Edirne'de yaptırılan iki saray.

Eski Saray (İstanbul) İstanbul'da yaptırılan Eski Saray, bugünkü İstanbul Üniversitesi merkez binasının bulunduğu yerde Fatih Sultan Mehmed tarafından, 1454-1457 yılları arasında yaptırılan saraydır.

Bu saray geniş bir alanı kaplamakta idi. Yapılarının bir kısmı Süleymaniye Camii yapılırken yıkılmış ve yerine de 1866'da eski Seraskerlik Dairesi (bugünkü üniversite merkezi binası) yapılmıştır.

Kaynaklara göre sarayı çevreleyen surların üzerinde kule bulunmadığı dört kapısının olduğu bunlardan birinin haremağalarının kontrolü altında ve daima açık tutulduğu, diğer kapının ise kapalı bulunduğu bilinmektedir.

Yeni Saray yaptırıldıktan sonra bu saray ölen hükümdarların kızları, kadınları, anneleri, cariyeleri ve gözdelerine ayrılmış, bunların hizmetleri için de çok sayıda haremağası, kapıağası, kapıcı, baltacı gibi görevliler konulmuştu.

Hükümdarlar yılın belirli günlerinde Eski Saray'a gelir, buradakilerle bay-ramlaşır; bazı oyun ve eğlenceleri seyrederlerdi.

IV. Murad devrinde, 1625-1632 yılları arasında onarılan bu sarayın çeşitli tarihlerde birçok yangın geçirmiş olduğu anlaşılmaktadır. III. Selim devrinde harem ağaları bölümünde, 1793'de de saray için deki helvahane ve aşçı ocaklarında büyük yangınlar çıkmış ve saray kullanılamaz hale gelmiştir. Eski Saray'ın yapılarından bugün iz yoktur.


Eski Saray (Saray-ı Atik) (Edirne)

I. Murad tarafından Edirne'nin alınışından sonra, 1366 yılında, kale dışında yaptırıldı. Yeri kesin olarak bilinmeyen bu sarayın Selimhan Camii yakınında Kavak meydanında olduğu tahmin edilmektedir.

Musa Çelebi bu sarayı büyüterek yüksek duvarlarla çevirmişti. II. Murad, Edirne'de en çok oturan ve bu saraya en çok ilaveler yaptıran padişah olmuştur. Bu saraya Kanuni Sultan Süleyman da birçok yeni ekler yaptırmış; IV. Mehmed, Muhasip Mustafa Paşa ile evlendirdiği kızı Hatice Sultan'a Eski Saray'ı ayırmıştı. Bu zamandan sonra Hatice Sultan Sarayı olarak da söylenmiştir. 1870 yılında Askeri İdadi'nin yanması üzerine, saray hükumete hediye edilmiş ve böylece uzun süre Saray-ı Atik'in arsasında Askeri İdadi Mektebi olarak kullanılan bina yapılmıştır.
 
EŞKİNCİ
Osmanlı Devleti'nde sefer emri alan Yeniçeri, XIX. yüzyıl başında Sultan II. Mahmud tarafından Yeniçeri ordusunun bünyesinde yapılmak istenen ıslahatta meydana getirilen talimli askere verilen ad

Osmanlı İmparatorluğu'nda sefer açıldıkça, kapıkulu askerinin asıl gücünü meydana getiren Yeniçerilerden bir kısmı çeşitli kalelerde nöbetçi, bir kısmı da İstanbul ve Edirne kışlalarında korucu ve oturak, bir kısmı da kapılı sınıfında oldukları için, sefere katılmazlardı. Sefere katılacak Yeniçeriler, bu askeri teşkilatın asıl vurucu gücünü teşkil ederlerdi

Eşkinciler sefere çıktıklarında, orta veya bölük sandıklarına iki altın verirlerdi. Bu para ile sefer sırasındaki yiyecek ihtiyaçları karşılanırdı. "Kumanya-baha" denilen bu para, herhangi bir sebeple sefere katılmayan eşkincilerden de alınırdı. Eşkinciler arasında ocağa yeni kaydedilen acemiler de bulunabilirdi. Ancak eşkincilerin satışı kesin olarak yasaktı. Bu usul 1714 yılına kadar geçerli olmuştur. Bu tarihte Mora'da Anapoli kalesinin fethinde eşkincilerin gösterdikleri basarı üzerine onlara ulufeleri ile emekli olma hakkı tanınmıştı. Eşkincilerin zamanla azalması, bunların yerini taslakçı, mülazim, korucu ve oturak Yeniçerilerin doldurması, Osmanlı Devleti'nin bu büyük gücünün çökmesine sebep olmuştu.

1768 bozgunundan sonra III. Mustafa zamanından beri, Yeniçeri gücünü ıslah etmek için girişilen teşebbüslerden biri de, II. Mahmud devrinde, artık tamamen kaybolmuş bulunan eski eşkinci kadrolarını yeniden teşkilatlandırmak olmuştur. Ancak Yeniçerilerin özellikle Nizam-ı Cedid sisteminden beri girişilen her yenilik girişimine karşı takındıkları olumsuz davranış, padişah tarafından bilindiğinden, hele Alemdar Mustafa Paşa olayından sonra bunları yola getirmenin zor olduğunu gördükten sonra, padişah önce güvendiği kişileri, Yeniçeri Ağalığı'na getirmek suretiyle askeri ayaklandıracak güçte olan zorba başıları temizledi.

Osmanlı Devleti teşkilatında, bir de "eşkinci tımarı” deyimi vardır. Bu deyim, sefer halinde kesin olarak savaşa katılmak zorunda bulunan tımarlı sipahiyi ve onun tasarruf ettiği tımarı kapsar.
 
ET MEYDANI (MEYDAN-I LAHM)
İstanbul Aksaray'da Yusufpaşa Çeşmesi karşısında, Bayrampaşa deresi boyunca uzanan Ahmediye Caddesi'nin sağında bulunan alanın adı idi.

Et Meydanı'nın Kanuni Sultan Süleyman'ın sadrazamlarından Makbul İbrahim Paşa tarafından yeni odaların düzenlenmesi sırasında yaptırıldığı tahmin edilmektedir. Bu yıllarda, yeni odalar adı verilen kışlalar yapılırken Yeniçerilere getirilen et tayınlarının kışlaya özel bir kapıdan girmesi istenmiş ve yeni açılan yedi kapıdan biri, bu işe ayrılmıştı. Böylece, et kapısının karşısındaki bu alana "Et Meydanı" denilmişti.

Yedikule ve Edirnekapı salhanelerinde kesilen etler, Seğirdim Çavuş ve neferleri tarafından her sabah bu meydana getirilerek et tomruğuna teslim edilirdi. XVII. yüzyıldan sonra Yeniçerilerin sık sık ayaklanmaları, Et Meydanı'nın siyasi bir önem kazanmasına sebep olmuştu. İsyanın belirtisi olarak kaldırılan kazan, Et Meydanı'na konur, ayaklanmaya katılan Cebeci, Yeniçeri, Topçu, Top Arabacı ortalarının bayrakları bu meydana dikilirdi. İsyancılar, yığınaklarını burada tamamlar, isteklerini zorla kabul ettirmek için meydandan Ağa Kapısı, Babıali ve Saray-ı Hümayun'a doğru yürüyüşe başlarlardı. Ayaklanmanın ikinci kısmına da Et Meydanı'ndan geçilerek saray kuşatılırdı.

Et Meydanı'ndaki son ayaklanmalardan biri, 1826 yıllarında olmuştu. Eşkinciliğe karşı isyan eden Yeniçeri zorbaları, başta II. Mahmud olmak üzere, Benderli Selim Mehmed Paşa ve Ağa Hüseyin Paşa'nın kararlı davranışlarıyla bastırıldı. Bu isyanın sonucu bütün Yeniçeri Ocağı kaldırıldı.

Adı II. Mahmud tarafından "Talimhane Meydanı" olarak değiştirildi ve Et Meydanı eski siyasi önemini kaybetti.

 
ETHEM PAŞA (MÜŞİR, GAZİ) (1844-1909)
Osmanlı Müşiri.

İstanbul'da doğdu. Harp Okulu'ndan piyade teğmeni olarak mezun oldu. Rumeli'deki birliklerde, Sırbistan'da 1876'daki asayiş hareketlerinde, başarılı hizmetlerde bulundu. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'na Rumeli'de alay komutanı olarak katıldı. Ve savaşın ilk ayında albaylığa yükseltildi. Orhaniye grubu komutanlığında bulundu. Rus kuşatma birliklerini yararak, Plevne'ye erzak ve savaş levazımı kollarını sokmasıyla ve Grivitsa Tabyası Komutanlığı'nda gösterdiği başarılarla tuğgeneral rütbesine hak kazandı. 1895 yılında da müşir oldu. Osmanlı-Yunan Savaşı'nda cephe komutanlığına getirildi. Savaştan sonra getirildiği askeri teftiş komisyonu başkanlığını uzun yıllar sürdürdü.

II. Meşrutiyet'te Ayan Üyeliği'ne getirildi. 31 Mart olayında Harbiye Nazırı oldu. Kısa süre kaldığı bu görevden sonra, gittiği Kahire’de öldü. Cenazesi İstanbul'a getirilerek, Eyüp'te toprağa gömüldü.
 
ETNİK-İ ETERYA
Yunanca ethnos, millet ve etairos, arkadaş- ortak kelimelerinden yapılmış ve Osmanlı yönetimindeki Yunanlılara milliyetçi duygular aşılayan gizli bir Yunan derneğine verilen ad.

Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrılarak bağımsız bir Yunanistan kurmak için 1844 yılında Odessa'da kuruldu. Ksantos, Etniki Eterya'yı kurmadan önce Aya Mavna adasında Mason Locası'na girerek, gizli dernekler konusunda bilgi topladı. Yönetmenliğin, yemin ve gizli işaretlerini hazırlamayı bu dernekte öğrendi.

Etnik-i Eterya'nın temel amacı: Eski Doğu Roma İmparatorluğu'nu tekrar dirilterek, Ayasofya'yı kilise olarak açmaktı.

Kısa zamanda genişleyen teşkilat, üyeler arasında çeşitli dereceler oluşturdu. Başkanlara "çoban", ikincilere "papaz", "üçüncülere "tavsiyeli", dördüncülere de "zararsız" takma adlarını verdi. İstanbul'da "reis" ve "fedai" adıyla iki askeri derece meydana getirildi. Daha sonraları rütbe sayısı yediye yükseltildi. Bunlar tek bir amaca hizmet ettikleri halde, yetki, bilgi ve kapsam bakımından aralarında farklar oluştu. En aşağı derecelerde bulunanlara,

gerektiğinde kullanılmak üzere 50 deste fişek ve silah bulmak görevi, ikincilere yurt uğrunda dövüşmek üzere hazır olmak görevi, bunların üstündekilere, Etnik-i Eterya'nın görevinin Yunan kavminin isteklerini sağlamak olduğunu anlatmak görevi, Fedailer Başkanı'na bir kılıç vererek “bunu yurt yolunda kullanacaksın" telkininde bulunmak görevi ve yüksek derecelerde bulunanlara, başkanın sırrını açmak görevi verildi

İstanbul 1818'de Etnik-i Eterya'nın merkezi oldu. Yönetim yeriyse Ksantos'un Fener'deki eviydi. Ksantos'un 1821'de hazırladığı Yunan ihtilali başarısız oldu. Bunun üzerine bir süre gizli çalıştı. 1896 Girit ayaklanmasına yardım etti. Makedanyo'ya binlerce silah yollayıp, 1897 savaşının çıkmasına yol açtı. Yenilgiye uğradıktan sonra, Etnik-i Eterya teşkilatı savaş suçlusu sayıldı. Üyeleri için kovuşturma yapılmak istendiyse de, bundan vazgeçildi. Çünkü, en büyüğünden en küçüğüne kadar bütün Yunanlıları cezalandırmak gerekecekti. Etnik-i Eterya 1899'da silahlarını ve 300.000 drahmiyi bulan parasını Ethinikon Skopeutirion'a teslim ederek dağıldı.
 
EVLAD-I FATİHAN
Osmanlı Devleti'nde XVIII. yüzyılda meydana getirilen bir askeri teşkilatın adı.

XVII. yüzyılda akıncı ve yürük teşkilatında ortaya çıkan çözülme, Osmanlı Devleti'nin Rumeli'deki savaş gücünün azalmasına yol açmıştı. Yoklamalarda eşkinci veya yamak olarak kayıtlı bulunanların yerlerinde olmadıkları, sefer zamanlarında da bunlara bırakılan askeri görevlerin yapılmadığı görülmekte idi. İkinci Viyana kuşatmasından (1683) sonra sürekli savaşma durumu Rumeli yerli kulları arasındaki bu aksaklığın düzeltilmesini zorunlu kılıyordu. 1691 'de çıkarılan bir fermanla Rumeli'deki yürükler sağ, sol ve orta kolda yeniden yoklamaya tabii tutuldular. Evlad-ı Fatihan adı altında yeniden bir disiplin altına alındılar. Böylece eski yürük ve tatar göçebe toplulukları yerleşik hayata geçmiş olsalar dahi, yeni bir kuruluş halinde, yine askeri bir hizmetle Evlad-ı Fatihan'da görev aldılar. Bu göreve tayin edilen vezir veya beylerbeyleri ise "yürük hakimi" adiyle anıldılar.

1697'de yürük hakimi Çakırcı Hasan Paşa'nın yapmış olduğu yoklamaya göre, Evlad-ı Fatihan 1116 hane ve 16582 kişi olarak tespit olundu. Bunlardan her altısından biri kendi çeribaşlarının emri altında sefere gitmekle görevlendirildiler.

Evlad-ı Fatihan'ı Çeribaşıları (yürük teşkilütında serasker) yönetmekte idi. Kapıcıbaşı rütbesinde bulunan zabitleri ise İstanbul'da otururlardı.

Bu teşkilat kuruluş yıllarında sadece Rumeli'deki askeri faaliyetlere katılmakla yükümlü idi. Ancak yüzyılın sonlarına doğru imparatorluğun çeşitli yerlerinde görev almışlardır (Gürcistan ve İran seferleri gibi).

1826'da 24 grupta toplanarak, dört tabur haline getirildiler. Kaza müdürü derecesinde olan çeribaşıların yanına kolağaları, yüzbaşı ve mülazım rütbesinde subaylar da verildi. Bir süre sonra bu taburlar alay haline getirildi.
 
EVLİYA ÇELEBİ (1611-1682?)
Osmanlı gezgini.

İstanbul'da doğdu. Babası Derviş Mehmed Ağa, Saray-ı hümayun kuyumcubaşısı idi. İlk öğrenimini yaptıktan sonra Unkapanı'nda Fil Yokuşu'nda Hamit Efendi Medresesi'ne girmiş ve Cinci Hüseyin Efendi ile birlikte 7 yıl Ahfeş Efendi'den ders görmüştür. Bu arada Sadizade Darülkurra'sına giderek hafız olmak için çalışmıştır. Babası da hüsnü hat, hakkaklık vb. bazı sanatları öğretmiştir. 1635 yılında teyzezadesi Silahdar Melek Ahmed Ağa tarafından Ayasofya Camii'nde IV. Murad'a takdim edilen Evliya Çelebi, Enderun'a alınarak Kilerli Koğuşu'na verilmiştir. Burada Turşucubaşı Ahmed Ağa'nın nezaretinde yetiştirilen Evliya Çelebi, Güğümbaşı Mehmed Efendi'den yazı, Derviş Ömer Gülşeni'den musiki, Keçi Mehmed Efendi'den de Arapça öğrenmiştir. Enderun'da 4 yıl kaldıktan sonra 40 akçe ile sipahi zümresine katılarak ayrılmıştır.

Evliya Çelebi 1630 yılında yeryüzünü ve üzerinde yaşayan çeşitli toplulukları, kurulan şehirleri değişik yapıları tanımak hevesine düşmüştür. Evliya Çelebi tatlı üslubu ile anlattığına göre "1630 Muharremi'nin aşure gecesi, rüyasında Yemiş İskelesi'ndeki Ahi Çelebi Mescidi'nde kalabalık bir cemaat ortasında Hz. Peygamber'i görmüş huzuruna çıkarak ona "şefaat ya Resulallah" diyecek yerde, şaşkınlık ve heyecanı yüzünden dili dolaşıp "seyahat ya Resulallah" demiştir. Böylece seyahat etmeye başlayan Evliya Çelebi, ilk iş olarak İstanbul'u gezmeye başlamıştır. 10 yıl kadar süren bu geziler sonunda bir bakıma bir İstanbul tarihi sayılabilecek olan Seyahatnamesi'nin 1. cildini yazmıştır.

1640'ta Okçuzade Ahmed Çelebi ile birlikte gizlice Bursa'ya gitmiştir. Bursa çevresinde ise Trabzon valiliğine tayin olunan ve babasının manevi oğlu Ketenci Ömer Paşa ile Karadeniz seferidir. Bundan sonra Hüseyin Paşa ile Anapa seferine, Bahadır Giray Han'la Azak seferine katılarak 1645'e kadar Karadeniz çevresinde gezmiştir.

İstanbul'a döndükten sonra Yusuf Paşa ile Hanya seferine katılmış 1647'de Defterdarzade Mehmed Paşa ile Erzurum'a gitmiştir. Buradan Süveyş, Tiflis ile Baku'ya da uzanmıştır. Aynı yılda Vardar Ali Paşa isyanına karşı sevkedilen birlikler arasında bulunup, Şam beylerbeyi Mustafa Paşa ile Suriye'yi de görmüştür. Suriye ve Filistin'i daha iyice tanıyamadan Paşa'nın Sivas Beylerbeyliği'ne tayin edilmesiyle Doğu Anadolu'nun bir bölümünü görme fırsatını elde etmiştir. 1650'de Mustafa Paşa ile İstanbul'a dönmüştür. Melek Ahmed Paşa Ozi Beylerbeyliği'ne tayin edilince bu defa Rumeli topraklarını dolaşma imkanı elde etmiştir. Silistre, Babadağı çevrelerini inceleyip yazmıştır. Paşa'nın Rumeli Beylerbeyliği'ne tayin edilmesinden sonra Sofya ve çevresini tanımıştır. 1653'ten 1655'e kadar İstanbul'da kalmış ve bu süre içinde Konya'da İbşir Mustafa Paşa'nın yanına gidip Konya'yı görmüştür. Melek Ahmed Paşa'nın Van Beylerbeyliği'ne tayini üzerine tekrar doğuya gitmiştir. Paşa'nın Bitlis'te Abdal Han'a karşı açtığı sefere katılmış Yezidiler üzerine yapılan seferine de iştirak etmiş, Murtaza Paşa'nın tutsak olan kardeşini kurtarmak için İran'a ve oradan da Bağdad'a giderek Güneydoğu Anadolu'yu karış karış gezmiştir.

1657'de yine Melek Ahmed Paşa ile birlikte Bosna'ya gitmiştir. Bu arada Köse Ali Paşa'nın maiyetinde Rakoczi üzerine gitmiş, buradan Kırım Hanı IV. Mehmed Giray'ın yanında da Kazak seferine katılmıştır. Döndükten sonra IV. Mehmed'in Bursa, Gelibolu, Edirne, gezilerine katılmış, 1659'da Boğdan voyvodasını götüren kafile ile Yaş'a gitmiştir. Oradan Bosna'ya gelerek bu eyaletin serhat kalelerini bir bir gezmiş, Venedik ve Hırvat topraklarına yapılan akınlara katılmış, Paşanın tekrar Rumeli Beylerbeyi olması üzerine Sofya'ya dönmüş, Köse Ali Paşa'yı Temeşvar'da bularak onunla Erdel seferine gitmiştir. Arnavutluk topraklarını dolaştıktan sonra 1662'de İstanbul'a dönmüştür. Bu tarihte Fazıl Ahmed Paşa'nın Uyvar seferine iştirak ederek burada Kırım atlıları ile büyük bir akına çıkmış, kendi rivayetine göre Bohemya'dan İsveç ve Hollanda'ya kadar bütün Avrupa'yı talan eden bu akından başarılarla dönmüştür. Fakat bu arada Hersek'te Söhrap Mehmed Paşa'nın yanına gitmeye ve onunla birlikte Venedik topraklarına yapılan akınlara katılmaya da fırsat bulmuştur. Yine aynı günlerde Zerinvar'ın fethine ve Györ savaşına katılmıştır. Vaşvar Antlaşması'nı takip eden günlerde ise, elçi Kara Mehmed Paşa'nın maiyetinde Viyana'ya gitmiş ve bu arada İspanya, Danimarka, Hollanda, Brandeburg gibi ülkeleri gezdiğini, Dunkarkız'a kadar gittiğini hikaye etmişse de nedense bu gördüğü yerleri eserinde tanıtmamıştır.

Öte yandan Viyana dönüşünde bir süre Macaristan'da kalarak buradaki kaleleri gezmiş ve 1665'te Erdel, Eflak ve Boğdan'a oradan da Kırım'a giderek Kafkasya'ya geçmiştir. Dağıstan, Hazar Denizi, Volga boylarında dolaşmış Kazan, Başkurdistan ülkelerini gezmiştir. Üç yıl sonra İstanbul'dan yola çıkarak kara yoluyla Batı Trakya, Makedonya, Tesalya'dan Mora'ya inmiştir. Anaboli'den Girit'e geçerek Kandiye'nin fethinde bulunduktan sonra, Mayna isyanı üzerine Mora'ya gitmiş ve isyanı anlatmıştır. Adriya sahillerini gezip görmüştür. 1671'de ise Mekke'ye gitmiş hacı olmuştur. Hacdan sonra Süveyş yolu ile Mısır'a gelen Evliya Çelebi burada 8, 9 yıl kalmış. Musavva ve Sevakin'e kadar inerek Sudan ve Habeşistan hakkında bilgiler derlemiştir. Onun son gezisi Mısır valiliğine getirilen Abdurrahman Paşa'yı karşılamak üzere Salihiye'ye kadar gidişidir.

Bundan sonra Evliya Çelebi'nin hayatı hakkında bir bilgi elde etmek mümkün değildir, nerede ve hangi tarihte öldüğü de bilinmemektedir.

Evliya Çelebi, Türk edebiyatına ve tarih, etnolojik araştırmalarına 10 cildi bulan büyük bir hazine armağan etmiştir. Bu büyük eseri, seyahatlerinden döndükçe kaleme almış, sonra kısım kısım toplayarak bazı değişiklikler ekler yaparak olgunlaştırmaya çalışmıştır. Eserde, sonra doldurulmak üzere açık bırakılmış adlar, istatistik rakamları, yer adları, tarihler ve boş sahifeler bu çalışmanın tamamıyla bitmeden yazarın öldüğünü göstermektedir.

Evliya Çelebi Seyahatnamesi özellikle geçen yüzyıldan beri tarih ve etnografya araştırıcıları için gittikçe değeri artan bir ilgi görmüştür. Onun mübalağacı haberlerine rağmen başvurulması gerekli bir kaynak olduğu da bugün kabul edilmektedir.

Seyahatname'nin basımı, Pertev Paşa nüshası esas tutularak 1898'de başlamış ve 6 cildi tamamlanmıştır. 1928'de Türk Tarih Encümeni 7 ve 8. ciltleri, 1938'de Milli Eğitim Bakanlığı 9. cildi yayımlamıştır. Ancak bu basım da ilmi kaygılar giderilmediğinden bazı sakıncalar taşıdığı da belirtilmektedir.
 
EVRENOS BEY (GAZİ) (?-1417)
Rumeli ve Makedonya'nın Osmanlılara açılmasında büyük yararlılıkları görülen akıncı beyi.

Evrenos Bey, Karesi Beyliği'nin emiridir. Karesi Beyliği'nin toprakları Osmanlılara geçince, Evrenos Bey de Orhan Bey'in hizmetine girmiş ve Rumeli'de kurulan ilk uçlardan birinin idaresini üstüne almıştır. Hacı İlbey ile birlikte Doğu Trakya'yı korumuş, Keşan, Ferecik, İskeçe, Kavala, Karaferye, Drama ve Zihne'yi Osmanlı topraklarına katmıştır. 1385'te Vezir Çandarlı Hayreddin Paşa ile Makedonya'nın fethine katılıp, Ohri'nin fethinde de büyük başarı göstermiştir. Kosova zaferinden sonra Vodina ve Çitroz'u ele geçirince kendisine Arnavutluk serhaddi verilmiştir (1390). Yıldırım Bayezid'in Eflak ve Niğbolu seferlerine ve Ankara Savaşı'na katılıp, Yenice'de ölmüştür.

Evranos Bey, Vardar Yenicesi'nde cami, mescit, imaret ve medrese gibi kurumlar yaptırmıştır.
 
EYALET
Osmanlı Devleti, idari teşkilatında en büyük yönetim birimi.

İmparatorluk eyaletlere, eyaletler sancaklara, sancaklar kazalara, kazalar nahiyelere bölünürdü. Tanzimat döneminde birkaç kazanın birleşmesinden mutasarrıflık kurulmuştur. Eyaletler, beylerbeyiler ve XVI. yüzyıl ortalarından sonra vezirler tarafından idare olunmuştur. Beylerbeyi ve vezirlerin hem idari ve hem askeri salahiyetleri vardı. Kazai konularda kadılar hüküm verirlerdi. Her eyalette vezir ve beylerbeyinin nezareti altında, tıpkı başkent İstanbul'da Divan-ı Hümayun'un bir modeli gibi eyalet divanı tertip edilirdi. Buna "Paşa Divanı"da denirdi. Bu divanda eyalet paşasından başka, kadı, kenar defterdarı, tımar defterdarı, tezkereciler, subaşı, asesbaşı vb. bulunurlardı. Paşa divanında verilen kararlar, yörenin şer'i mahkeme sicillerine kaydedilirdi. Bir müracaat sahibi, eyalet divanında verilen karardan hoşnut olmazsa, merkezdeki "Divan-ı Hümayun'a başvurabilirdi. Bazı müracaatlar ise, eyaletlerde ve mahallinde halledilmesi merkezce uygun görülürse, "mahallinde şer'i ile hüküm buyuruldu'" kaydıyla Paşa Divanı'na tekrar sevkedilirdi.

Her eyalet paşasının emrinde, kapıkulu piyadesi ve süvarisinden oluşan eyalet askerleri mevcuttu. Ayrıca paşanın kapı halkı bulunurdu. Bu askerlerin bütünü eyaletin korunmasını sağlarlar, savaş esnasında ordu-yu hümayuna katılırlardı.

Eyaletin hukuki işlerini mevali denilen kadılar yürütürdü.

Osmanlı İmparatorluğu'nun en geniş olduğu devirde eyaletler, şunlardı: Rumeli, Bosna, Budin, Kanije, Eğri, Temeşvar, Anadolu, Karaman, Maraş, Sivas. Trabzon, Kefe, Diyarbekir, Şam, Halep, Çıldır, Erzurum, Kars, Van, Rakka, Şehrizor, Musul, Trablusşam, Girit, Cezayir-i Bahr-i Sefid (Kaptanpaşa), Mısır, Yemen, Habeş, Basra, Lahsa, Bağdad, Trablusgarp, Tunus, Cezayir-i Garb.

Osmanlı eyaletlerinin bazısı doğrudan merkeze bağlı olurdu. Buralarda tımar, zeamet, has sistemi mevcuttu. Bazıları ise, salyaneli (yıllıklı) idi. Adları sayılan son dokuz eyalet salyaneli idi. Bunlara, müstesna eyalet, havass-ı vüzera da denilirdi. İdari bakımdan ve vergi mükellefiyetleri açısından, devletin umumi hükümleri haricinde bırakılmış eyaletlerdi.

XVI. yüzyılda uzak eyalet beylerbeyinin sultan adına bazı hakları kullanmaları vardı. Bazı tevcihatı yaparlar, komşu devletlerle görüşmelerde bulunurlardı.

Ayrıca, "eyalet-i mümtaze" denilen özel imtiyaz anlaşmalarıyla idare olunanlar vardı.

Eyalet sözü, tapu defterlerinde bazen daha küçük idari bölgeler için de kullanılmıştır: Eyalet-i Turhal, Eyalet-i Kazabad, Eyalet-i Rum gibi.

Anadolu ve Rumeli eyaleti kendi bünyesinde sağ kol ve sol kol diye iki bölüme ayrılırdı. Beylerbeyinin oturduğu livaya, paşa sancağı denirdi.

Eyalet-i mümtaze, imtiyazlı eyalet anlamınadır. Osmanlı Devleti'nde özel bazı imtiyazları olan ve bunlara göre yönetilen idari birimlerdir. Bunlar, devlete yıllık maktu bir vergi verirler, bazı seferlere asker yardımı ile katılırlar, iç işlerinde serbest olurlardı. Ahalisinin bir kısmı Hıristiyan olan bölgelerin bazısı XIX. yüzyılda eyalet-i mümtaze halini aldı.

Osmanlı eyalet-i mümtazeleri şunlardı: Mekke Şerifliği, Mısır Hidivliği, Sisam Beyliği, Cebel-i Lübnan Mutasarrıflığı, Kıbrıs Adası, Bulgaristan Emareti, Bosna-Hersek, Kırım Hanlığı, Erdel Beyliği, Eflak-Boğdan Voyvodalığı, Aynaroz.

Eyalet-i mümtaze olan bölgelerden elde kalanların 1908'den sonra imtiyazları ilga olunarak, normal vilayet sekline kondu.
 
EYALET ASKERİ
Tanzimat'tan önceki dönemde Osmanlı askeri teşkilatında ordunun iki bölümünden birine verilen ad.

Diğerine "Kapı kulu" denirdi. Eyalet ve sancaklar gelirlerinin büyük bir bölümünü teşkil eden aşar, ferağ ve intikal harçları tımar, zeamet ve has adı ile vezirler ile diğer devlet büyüklerine bırakılmış ve bunların geliri ölçüsünde sefer zamanında gerektiği kadar asker çıkarmaları kanun ile belirlenmiştir. Bu bakımdan eyalet askerleri, kapıkulu askerinden fazla miktarda idiler. Beylerbeyi ve sancak beyleriyle, ümera, sulh zamanında "daire halkı" adı altında maiyetlerinde bir askeri kuvvet bulundururlardı. Ancak, bazı eyalet ve sancakların öşür ve diğer gelirleri doğrudan doğruya Devlet Hazinesi adına toplanır, memleketin muhafazası için gerekli askerlerin salyanesi de bu gelirden ödenirdi. Eyalet askerleri sulh zamanında silah altında bulunduğu gibi, sonraki redif ve mustahfız askeriyle birlikte sefer zamanında silah altına alınırlardı. Eyalet askeri, yerli kulu piyadesiyle serhat kulu ve topraklı adını taşıyan süvari askerinden meydana gelirdi. Yerli kulu piyadesi beylerbeyilerle sancakbeylerinin yönetiminde idiler. Zabitleri de bunlar tarafından tayin edilir, maaşları eyalet veya sancağın idare şekline göre kendileri veya Devlet Hazinesi tarafından dağıtılırdı. Bu piyadeler beş sınıftan meydana geliyordu. Azep, sekban, icareli, lağımcı, müsellem.

Büyük eyalet merkezlerindeki Yeniçeriler, kalelerde müstahdem yamakları adındaki mustahfız askerleri de bu kısma dahildi. Serhadkulu, serhadlerde müstahdem daimi süvari askeriydi. Bunlar önceleri üç sınıftı: Deli, gönüllü, beşli. Daha sonra levend ve hayta adıyla iki sınıf daha ilave edilmiştir. Topraklı süvariler, tımar, zeamet ve has sahipleriyle bunların sefer zamanında kanun gereği çıkarmak zorunda oldukları cebelilerden oluşurdu. Sulh zamanında devlet tarafından kendilerine verilen toprağın hasılatıyla geçimlerini sağladıklarından bunlara Topraklı adı verilmiştir.

Sancaklarda bulunan tımar ve zeamet sahibi ile cebeliler sefer zamanında sancakbeyinin bayrağı altında toplanırlar, sancakbeyleri de bağlı oldukları eyalet paşasının komutası altında sefere giderlerdi.

Sefere memur olarak tımarlıların onda biri memleket hizmetinde bulunmak, gidenlerin dirlik işlerini gidermek üzere sancaklarında kurucu adıyla kalırlardı. Süvari askerinin sefer zamanında iaşesi de tımar, zeamet ve has sahiplerine aitti.
FAZIL AHMED PAŞA (KÖPRÜLÜZADE) (1635-1676)
Osmanlı devlet adamı. Sadrazam.

1635 yılında Vezirköprü'de doğdu. Babası Köprülü Mehmed Paşa'dır. Yedi yaşında İstanbul'a gelerek Şeyhülislam Karaçelebizade'den ders aldı. 1651 yılında Şeyhülislam Abdülaziz Efendi'ye yardımcı oldu. 1657'de Sahn-ı Seman medresesine müderris oldu. Bu tarihte siyasete atılan Fazıl Ahmed Paşa, 1659'da mareşallik rütbesiyle Şam Beylerbeyi oldu. Erzurum ve Halep Beylerbeyliği'nde bulunduktan sonra Padişah IV. Mehmed tarafından Sadaret Kaymakamlığına getirildi.

30 Ekim 1661 tarihinde de 26 yaşında, Osmanlı tarihinin en genç sadrazamı oldu. Ölünceye kadar da bu görevde kaldı.

Sadrazamlığı sırasında Uyvar'ın (24 Eylül 1663), Kandiye'nin (27 Eylül 1669) ve Kamaniçe'nin (18-27 Ağustos 1672) alınması, Almanya (12 Nisan 1663), Girit (26 Mayıs 1667) ve Polonya (7 Ağustos 1673) savaşlarıyla bütün dünyada adını duyurdu.

Birçok camiler, su yolları, hanlar yaptıran Fazıl Ahmed Paşa, içkiye olan düşkünlüğü yüzünden 3 Kasım 1676da Kemerburgaz'da öldü.
FAZIL MUSTAFA PAŞA (KÖPRÜLÜZADE) (1638-1691)
Osmanlı devlet adamı. Sadrazam.

Köprülü Mehmed Paşa'nın oğlu, Fazıl Ahmed Paşa'nın küçük kardeşi.

1638 yılında, Vezirköprü'de doğdu. Dört yaşında ağabeyi Fazıl Ahmed Paşa'yla birlikte İstanbul'a geldi (1642). Medresenin bütün kademelerini tamamlayarak, ilmiyeden yetişti. Eniştesi Merzifonlu Kara Mustafa Paşa zamanında yedinci vezir oldu (1680). 1681 yılında altıncı vezir, 1683'te Edirne Sadaret kaymakamı, sonra Silistre Beylerbeyi ve serdarı oldu. 1684 Mart'ında Kubbe Veziri olarak İstanbul'a geldi. Aynı yıl Edirne'ye üçüncü vezir olarak gönderildi. 1685 tarihinde de bu görevinden istifa etti. Birkaç ay sonra Sakız muhafızı, 1686 Şubat'ında Çanakkale Boğazı Muhafızı oldu. 2 Ekim 1687'de eniştesi Siyavuş Paşa sadrazam olunca onu ikinci vezir olarak İstanbul'a getirdi. IV. Mehmed, cepheye giden sadrazam eniştesinin yerine kendisini sadaret kaymakamlığına getirdi. 8 Kasım 1687 sabahı bütün ulemayı ve ileri gelenleri Ayasofya Camii'nde topladı. Hayatını kurtarmak için IV. Mehmed'in tahttan indirilmesi kararı alındı.

10 Şubat 1688'de padişah hal'etmiş vezir sıfatıyla İstanbul'dan uzaklaştırılıp, sırasıyla Girit'te Hanya, Kandiye, Sakız muhafızı oldu. İstanbul'dan uzaklaştırılmakla yeni padişah II.Süleyman, Fazıl Mustafa Paşa'nın da hayatını kurtarmıştı. 1689 yılında sadaret makamına getirildi. Bu durum Viyana imparatorunun şu sözleriyle değerlendiriliyordu: "Tanrı soyunu kurutsun şu Köprülülerin, başımıza yine yeni bir Köprülü çıktı."

Sadareti bir yıl, dokuz ay, yirmi beş gün süren Fazıl Mustafa Paşa, 19 Ağustos 1691 günü, Salankamen Meydan Savaşı'nda öldürüldü. Divan Yolu'ndaki babasının ve ağabeyinin mezarının yanına gömüldü.
FENER RUM ORTODOKS PATRİKHANESİ
Dünya Ortodoks Hıristiyan Kiliselerinin "Ekumenik" (evrensel) merkezidir.

İstanbul'un "Fener" semtinde bulunduğundan "Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi" veya kısaca "Fener Patrikhanesi" diye bilinir. Fener'de Ali Paşa Caddesi'ndedir.

İstanbul, Hıristiyanlığın ilk yayılış yıllarında piskoposluk merkezi olmuştur.

Fatih, İstanbul'u fethettikten sonra Bizanslıların ve Doğu Kilisesi'ne inananların beklediği ve korktuğu gibi davranmadı. Patrikhane, hiç beklemediği değişik şartlarla karşılaştı. Fatih, Patrikhane'ye Bizans imparatorlarının bile tanımadığı ayrıcalıklar verdi Bizans'ın ilgi göstermediği Doğu Kilisesi'ne ilgi gösterdi. Yenik Rum cemaatinin dini hayatını düzenlemek için başlarında bir patriğin bulunmasını uygun gördü. Patrik seçimi yaptırdı. Georgios Kurtesios Skholarios yeni Patrik seçildi. Fatih, Doğu Kilisesi'ne bağlı ve çoğu kendi tebaası olan Hıristiyanları manen kendisini destekler duruma sokmak için Doğu Kilisesi'ni Batı Kilisesi'ne karşı yeniden kurdu. Başına da Batı Kilisesi'nin düşman ilan ettiği Kurtesios'un gelmesini sağladı. Böylece Hıristiyan Osmanlı tebaasını da kazanmış oldu.

Fatih Sultan Mehmed; seçilmesinden sonra kendisini ziyarete gelen Patrik Gennodios'u kabul etti ve ona Patriklik asası ile İmparatorluk sınırları içinde Müslümanlar arasında Hıristiyanlara hukuki teminat kurduğunu belirten ve Patrik'in "hukuki statüsü"nü gösteren bir berat ve kiliseye karşı saldırılar için güvence verdi. Kiliseyi vergiden muaf tuttu. Patriği protokolde vezirlerle eşit kıldı. Koruyucu olarak, yeniçeri çorbacılarından bir muhafız kadısı ayırdı. Rumların dini, hukuki, cezai işlerinden Patrikhane'yi muhatap aldı.

Patrikhane'nin 8000 metrekarelik bir alan da çevresi 3-4 metrelik duvarla kaplanmasını sağladı.

Patrikler, Ortodoks Hıristiyanların temsilci ve başkanı olarak Divan-ı Hümayun'da her zaman söz hakkına sahipti. Ancak, siyasete karışmaları, İmparatorluk içinde kötü davranışlarda bulunmaları, onların bu yetkilerinin zamanla kısılmasına sebep oldu. Devletin selameti için kardeşlerini, oğullarını dahi idam ettirmekten çekinmeyen Osmanlı padişahları daha sonra devlet aleyhine faaliyette bulunan iki patriğin idamına karar vermek zorunda kaldı.

IV. Mehmed devrinde Rum Patriği III. Parthenios'un Eflak voyvodası Costantin'i isyana teşvik ettiği, İstanbul yangınlarında şehirde yağma ve kargaşalıklar çıkardığı için 1657'de Parmakkapı'da asılarak idam olundu.

Bu tarihten sonra, patriklerin seçiminde ferman vermeleri kaldırıldı. Patrikhane'den Hazine-i Hassa'ya 100.000 akçe, dış hazineye de 140.000 akçe vermeleri karar altına alındı. Bundan sonra "İclas törenlerinin sadrazamın huzurunda yapılması uygun görüldü. Kilise tarihçileri bu konuda "Bu olayda sorumluluk Türklere ve Türk hükumetlerine düşmemektedir" diyerek Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi'ni eleştirdiler.

Mora isyanlarını el altından kışkırttığı, Yunanistan'ın istiklalini kazanması için silahlı Rum çetelerine maddi ve manevi yardımda bulunduğu ortaya çıkınca Patrik II. Gregorios idam edildi (1821).

İşte bu tarihten sonra Patrik'in eşiğinde idam edildiği "Ortakapı" hiç açılmadı. Patrikhane'ye "Ortakapı"nın sağındaki kapıdan girilip, solundakinden çıkıldı. Kilitli ve hiç açılmayan bu kapının arkasında Patrik II. Gregorios'un resmi asıldı. Gizli bir kararla bu tarihten sonra görev alan patrikler ve metropolitler, Patrik II. Gregorios'un asıldığı yerde bir Türk sultanı veya Türk devlet büyüğü idam edilmedikçe "Ortakapı"nın açılmamasına karar verdiler. Bu kapı halen kapalı bulunmaktadır.

Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi, tarih boyunca Osmanlı İmparatorluğu'ndan ve 1923'ten sonra Cumhuriyet hükumetlerinden daima destek gördü.

Patrikhane'nin yetkileri önce 1833'te Yunan Kilisesi'nin kurulmasıyla ordudan 1870'te Milli Bulgar, 1879'da Sırp ve 1885'te Romen kiliselerinin bağımsızlıklarını ilan etmesiyle daraldı. Fener sadece "Rum Ortodoks Cemaati"nin dini merkezi hüviyetini aldı. Fuad Paşa'nın 1844'te Fatih'in imtiyazlarını tekrar Patrikhane'ye vermesi de Patrikhane'nin eski nüfuz ve itibarını kazandırmadı.

Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi Yunanistan'ın istiklalinden sonra Bizanslı kisvesini attı. Yunanistan'ın ikinci bir elçiliği haline geldi. Hele 1904'den sonra Bizans'ı ihya etmek hülyası Yunanlı yöneticilere "milli bir siyaset" oldu. Patrikhane Yunan Hükumeti'nin emrine girdi. 1909'da Osmanlı topraklarındaki Rumları Yunanistan lehine isyan ettirmek için gizli çabalar gösterdi. Hükumet, 1910'da Patrikhane'yi askeri kordon altına aldı. Çünkü bu tarihten az önce sonradan Yunan Başvekili olan Venizelos gizlice İstanbul'a gelmiş, Patrikhane'de Patrik ve Patrikhane mensuplarıyla, ileri gelen Rumlarla toplantılar yapmıştı.

Patrikhane'nin Balkan ve I. Dünya Savaşları sırasında Osmanlılara karşı düşmanca davranışları arttı. Başta Patrik Malatayos olmak üzere bütün metropolitler savaş şartlarından yararlanmak için büyük bir çabaya giriştiler.

1918'de Patrikhane "Etnik-i Eterya Cemiyeti", "Rum Matbuat Cemiyeti", "Rum Müdafaa-i Milliye Cemiyeti", "Rum Trakya Cemiyeti" "Rum Muhacirin Cemiyeti", "Rum Tüccar Cemiyeti", "Rum Küçük Asya Cemiyeti", "Rum Edebi Cemiyeti", "Rum İzcilik Teşkilatı"nı kurdurdu. Bu Rum teşekküllerinin faaliyetleri hep Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi'nde yönlendiriliyordu. Bu sırada Patrikhane'ye yerli Rumlardan başka Yunanistan'dan üç milyon, Amerikalı Rumlardan da dört milyon drahmi para yardımı geldi. Patrikhane "Ruhani Meclisi"nin güçlenmesi için Kayseri, İnoz, Ankara, Vize, Amasya, Çanakkale, Trabzon metropolitleri İstanbul'a çağırılıp bilgi verildi.

Patrikhane'nin en büyük ihaneti, Doğu Karadeniz bölgesinde "Pontus Cemiyeti"ni kurdurarak, Türkleri Anadolu'da arkadan vurmak planı idi. Başında Trabzon Metropoliti Hrisantos'un bulunduğu "Pontus Cemiyeti" silahlı Rum çeteleri kurdurup Türklere karşı toplu cinayetlere girişti. Sinop, Samsun, Ordu, Giresun, Trabzon, Amasya vilayetlerinde etkili olan silahlı Rum çeteleri, Heybeliada Ruhban Okulu'nda yetiştirilen "İhtilalci papazlar" ile birlikte çalışıyorlardı.

1918'de Yunanistan'dan gelen talimatla Patrikhane, "Bizans Hülyası"nı gerçekleştirdi. Patrikhane'nin istiklalinin ilanı anlamına gelen "Çift Kartal'"lı Bizans Bayrağı dış kapıya çekildi. Bütün bunlara rağmen Karamanlı olan Patrik, siyasi işlerde "hafif ve pasif" bulunduğundan, Yunanistan Başbakanı Venizelos'un emriyle değiştirildi ve yerine Doroteos patrik oldu. Bu arada Patrikhane'ye Yunanistan'dan siyasi müşavir olarak Kanelopulos, askeri müşavir olarak da Albay Kanamakis geldiler.

Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi'nin Mütareke ve Türk milletinin İstiklal Savaşı yıllarında amaç dışı faaliyeti ve Türk milletine ihaneti 5 Mart 1921 günü Yunanistan Millet Meclisi'nde de belgelendi. Yunan hariciye nazırı Baltacis, yaptığı konuşmada, Fener Patrikhanesi'nin faaliyetlerini övgüyle anlattıktan sonra "Yunan milleti, Fener Patrikhanesi'ne teşekkür borçludur. Onun eski mücadeleleri Yunan milletini böyle büyük bir fetihe kavuşturdu" dedi.

Kurtuluş Savaşı'nın kazanılmasından sonra Fener Patrikhanesi'nin planları bozuldu. Doroteos'un yerini eski Patrik IV. Malatayos aldı. Lozan görüşmeleri başlamış, Ankara Hükumeti'nin Valisi Haydar Bey İstanbul'a vali olmuştu, işgal kuvvetleri daha İstanbul'dan çekilmemişlerdi. Kendilerini suçlu gören Rumlar ve Patrikhane mensupları geleceklerinden korkarak İstanbul'u terkettiler. Kaçanlar arasında eski Patrik Doroteos ile bazı militan metropolit ve papazlar da vardı. Bu durum İstanbul'da Rumların iki ayrı görüşe ayrılmalarına neden oldu. Panaya Kilisesi Patrikhane aleyhine kampanya açtı. 3 Haziran 1923 günü Patrik Malatayos taraftan 30-40 kadar papaz Panaya Kilisesi'ne saldırdı. Orada bulunan Damayonudu ile bazı Patrikhane aleyhtarlarını tartaklayıp dövdü. Ertesi günü Patrikhane aleyhtarları, Fener Patrikhanesi'ne giderek Patrik'in derhal istifasını ve olaylara bulaşmamış yeni bir patrik seçmesini istediler. Bu sırada imzalanan Lozan Antlaşması'nda Patrikhane'nin merkezinin İstanbul'da olması gerektiği belirlendi ve Patrikhane'nin Rum Ortodoks Cemiyeti'nin dini merkezi olma niteliği kabul edildi. Cumhuriyet yönetimi bu statüye uygun olarak Patrikhane ile ilişkilerini sürdürmektedir.
FERHAD PAŞA (?-1595)
Osmanlı sadrazamı.

Arnavutluk doğumlu. Enderun'da yetiştirildi. Kapıcıbaşı olarak buradan çıktı. Yeniçeriler ve sipahiler arasında çıkan bir kavgadan sonra Koca Sinan Paşa tarafından görevinden uzaklaştırıldı. 1583'te İran Serdarı oldu.

İran serdarlığı sırasında Erivan'a yürüdü. İranlılar ile başarılı bir antlaşma yaptı (1590). İstanbul'a dönünce Koca Sinan Paşa'nın yerine sadrazam oldu (1591). 8 ay bu görevde kaldı. III. Mehmed tahta çıkınca tekrar Sinan Paşa'nın azledilmesiyle sadrazamlığa getirildi. Eflak seferine gittiğinde Koca Sinan Paşa'nın iftirası üzerine görevinden alındı (1595). Ve Eflak Voyvodası Mihail'le işbirliği yaptığı gerekçesiyle idam cezasına çarptırıldı. Bu haberi Eflak dönüşünde öğrenen Ferhad Paşa, Litroz'da yakalanarak, Yedikule'ye götürülüp boğduruldu (1595).
FERHAD PAŞA ANTLAŞMASI (1590)
Osmanlı-İran seferi sonunda yapılan antlaşma.

Şah İsmail'in yerine tahta geçen Tahmasb oğullarından Mehmed Hüda-bende zamanında, asılsız gerekçelerle İran'a sefer açıldı. Serdar Lala Mustafa Paşa'nın başarıyla yönettiği sefer karşısında Şah Hüdabende barış istemek zorunda kaldı (1578). Ancak şahın ölümü üzerine yerine geçen oğlu Şah Abbas, barış isteğini reddederek, savaşı sürdürdü. Serdarlığa getirilen Ferhad Paşa, saldırıyı başarı ile sürdürürken, Özbek sultanı Abdullah Han'la da arası bozulan İran, iki taraflı savaşı sürdüremeyeceğini düşünerek Osmanlılarla barış yapmak zorunda kaldı.

Ferhad Paşa'nın Erdebil Hanı Medhi Kulu Han başkanlığında İstanbul'a gönderdiği heyet barış antlaşmasını imzaladı (1590).

Antlaşma hükümlerine göre, Osmanlılar başta Tebriz olmak üzere bütün Azerbaycan ile Şirvan, Gürcistan, Luristan ve Şehrizor taraflarını alıyorlardı. Ayrıca, İran Şahı İslam halifelerinden Ebu Bekir, Ömer, Osman hakkında ve Hz.Peygamber'in zevcesi Ayşe hakkında kötü söz söylememeyi taahhüt etmekteydi.

Bu antlaşma ile Osmanlılar doğudaki en geniş sınırlarına ulaştılar.
FERİD PAŞA (DAMAT) (1853-1923)
Osmanlı sadrazamı.

1853 yılında İstanbul'da doğdu. Arnavut asıllı Seyyit İzzet Efendi'nin oğludur. Tahsilini tamamladıktan sonra Paris, Berlin, Petersburg ve Londra elçilikleri katipliklerinde bulundu. Sultan Abdülmecid'in dul kızı Mediha Sultan'la evlenerek damat lakabını aldı. Bundan sonra Şura-yı Devlet üyeliğine tayin edildi. 1909 yılında Ayan Meclisi'ne giren Ferid Paşa, geniş kültürü olan, ancak ileri görüşten mahrum, devlet idaresi konusunda bilgisiz olmasına rağmen, Sultan VI. Mehmed tarafından beş defa sadarete getirildi. Devletin iç ve dış yönetiminde büyük hatalar yaptı. Sadareti zamanında Meclis-i Mebusan'ın kapatılması, Sevr Antlaşması'nın imzalanması, Kuva-yı Milliye'ye karşı Kuva-yı İnzibatiye ordusunun gönderilmesi gibi olaylar yaşandı.

Milli Mücadele'nin zafere ulaşması üzerine Avrupa'ya gitti. Bir süre sonra İstanbul'a gelip ailesini de yanına alarak Fransa'nın Nice şehrine döndü. 6 Ekim 1923 tarihinde, yerleştiği bu şehirde öldü.
FERMAN
Farşça emir, irade, buyruk anlamınadır.

İlhanlılar, Selçuklular yoluyla Osmanlılara geçmiştir. Padişahın herhangi bir meseleye ait resmi emri demektir. Memluklerde ferman tevki, Timurlular, Ka-rakoyunlu, Akkoyunlu, Altınordu ve Kırım hanlarında da yarlığ tabiri ferman yerine kullanılırdı. Selçuklularda pervane terimi ferman, menşur anlamınadır.

Karakoyunlu, Akkoyunlu, Safevi, Altınordu ve Kırım hanlarının yarlığlarında baş tarafta damgaları ile birlikte, yazılan hükümdar adının sonundaki sözümüz veya sözüm kelimesi fermanım veya fermanımız karşılığıdır. Fatih Sultan Mehmed de Otlukbeli galibiyetini bildirirken fetihnamede ferman yerine sözümüz tabirini kullanmıştır. Osmanlı divanında ferman yerine Biti, Hüküm, Misal, Tevki, Yarlığ , Nişan, Berat, Menşur terimleri de kullanılmıştır.

Ferman kelimesini tamamen benimseyen Osmanlılar, her fermanda padişahın alamet-i şerife denilen tuğrasını da koyuyorlardı.

Osmanlılarda ferman yedi esas üzerine yazılırdı. 1-Ferman kelimesinin zikri (bazen yukarıdaki sözlerden biri yazılabilirdi), 2-Fermanın gönderildiği kişinin adının, rütbesine ve derecesine göre dua ve sena ile zikri, 3-Fermanın gönderilme sebebi, 4-Ferman hükmünün emrolunması, 5-Yapılması istenen işin açıklanması, 6-Verilen işin bitirilmesi için tekid ve temenni, 7-Fermanın tarihi ve gönderildiği yerin adı.

Osmanlı devrinde fermanlar genellikle büyük boy kağıtlar üzerine seyrek aralıklarla divani hat denilen girift istifli ve keşideli yazı türü ile yazılırdı. Bazen bir sayfalık belgede 10 satır bulunabilirdi.

Fermanlar, ait olduğu konuya göre Divan-ı Hümayun kalemlerinden birinde yazılır, özeti sicillere kaydedilirdi. Sonra Tevkii veya Nişancı tarafından tuğralanırdı. Ferman, bittiği yerde kadı tarafından doğruluğu kontrol edildikten sonra, şer'i mahkeme siciline kaydedilir, bu kayıt fermana işaret edildikten sonra hükmü icra edilirdi. Bazı fermanlarda üstte kısa olarak sultanın hatt-ı hümayunu bulunurdu.

Tanzimat'tan sonra fermanlar muayyen nişan, tevcih konularına inhisar etti. Yerini irade aldı.
FETRET DEVRİ (1402-1413)
I.Bayezid'in Ankara Savaşı'nda Timur'a esir düşmesiyle Mehmed Çelebi'nin I. Mehmed olarak tahta çıkması arasında geçen 11 yıllık zamana tarihlerde "Fetret Devri" veya "Saltanat Fasılası" denilmiştir.

Yıldırım Bayezid Timur'a esir düştüğü zaman Emir Süleyman, İsa, Mehmed, Musa, Mustafa ve Kasım adlarında altı erkek çocuğu vardı. Bunlardan Kasım hariç diğerleri Ankara Savaşı'na katılmıştı.

Emir Süleyman, savaşın kaybedildiğini görünce veziriazam Çandarlızade Ali Paşa, Murad Paşa ve Yeniçeri Ağası Hasan Ağa ve diğer bazı devlet büyükleriyle birlikte savaş alanını terketti. İsa Çelebi savaştan kaçtıktan sonra Balıkesir'e, Mehmed Çelebi de Amasya'ya çekildi. Mustafa ve Musa Çelebi ise esir düştü.

Timur'un amacı, Osmanlı Devleti üzerinde ve kendi hakimiyetini tanıyan, birkaç Osmanlı beyliği meydana getirmekti. Bu sebeple Bayezid'in dört şehzadesini Osmanlı tahtına ortak etti. Mustafa Çelebi'yi ise beraberinde Semerkand'a götürdü. Bu suretle Edirne'de Emir Süleyman, Bursa'da Musa Çelebi, Balıkesir yöresinde İsa Çelebi ve Amasya'da Mehmed Çelebi hüküm sürmeye başladılar.

Timur'un, Osmanlı Devletini şehzadeler arasında paylaştırarak parçalaması, yeni bir devrin açılmasına, fetihlerin durmasına sebep oldu. Çünkü Timur Anadolu'dan çıktıktan sonra şehzadeler arasında 11 yıl saltanat mücadelesi başlamıştı.

Timur'un parçaladığı Anadolu Türk birliğini bir idare altında toplayan Çelebi Mehmed oldu. Ankara yenilgisinden sonra Rumeli'de, İstanbul'dan Silivri'ye kadar olan bölgeler, Karadeniz'in Rumeli sahilinin önemli bir kısmı ve sonra Selanik, Tesalya (Kuzey Yunanistan) ve Anadolu'da Kartal, Pendik, Gebze Bizanslılara terkedilmişti.

Timur Anadolu'da Kastamonu, Çankırı, Tosya ve batı Paflagonya'yı Candaroğullarına, Saruhan Aydın, Menteşe, Hamideli, Teke ili (Antalya hariç) Germiyan ve Karaman beyliklerini sahiplerine ve Osmanlıların asıl topraklarından olan Beypazarı, Sivrihisar ve Kayseri gibi şehirleri de Karamanoğullarına vermişti. Osmanlılara ait belli başlı yerler olarak Sivas, Tokat, Çorum, Amasya, Eskişehir, Ankara, Kocaeli, Bursa ve Balıkesir kalmıştı. Fakat Çelebi Mehmed kısa süren saltanatı zamanında Aydınoğulları Beyliği'nin bir kısmını, Saruhan Beyliği'nin tamamını aldı ve Menteşe Beyliği'ni hakimiyeti altına soktu. Osmanlı birliğini sağladı.
FETVA
Fetva, bir olay hakkındaki hükmü belirten, yargı koyan, güçlükleri çözen kuvvetli cevap anlamındadır, İslam dinine ait şer'i ve hukuki bir meseleye hüküm mahiyeti taşımamak üzere dini konularda uzmanları tarafından verilen cevaptır.

Fetvayı verene müftü, belirttiği delillere dayanarak hüküm verene de kadı denirdi. Fetva verebilecek bir müftünün beş özelliği olması gerekirdi: 1- İyi niyet, 2- İlim ve vekar, 3- Bilgide kuvvet, 4- Kimsenin etkisinde olmamak (istiğna) ve yeterlilik (kifayet), 5- Hak ile batılı kolayca ayırt edebilecek yetenek.

Abbasi, Emevi, Selçuklu devletlerinde var olan "fetva" Osmanlı Devleti'nde de yaşadı. Uygulamada Hanefi mezhebi esas olarak kabul edildi. Yalnız fıkıh hükümleri değil, ülkenin örfünden alınarak, vücuda getirilen hükümler de fetvaların konuları arasında yer almıştır.

Fetva Emini:

Şeyhülislamlık kalemi amiri.

Bu kalemde çuhadar, telhisçi, kethüda, müsevvit, mübeyyiz, mukabeleci, katip, mühürdar ve müvezzi gibi çeşitli görev yapanlar bulunurdu. Fetva eminleri, İslam hukukunu iyi bilenlerden seçilirdi. İstenilen fetvayı hazırlar, yönetiminde bulunan yirmi katip, fetvaları yazar, Şeyhülislam hazırlanan fetvaları inceledikten sonra talik kırması olarak adlandırılan bir yazı ile cevap bölümünü imzalardı.

Fetva isteyen kişiden yedi akçe harç alınır, fetva emini ile diğer görevliler arasında usulüne uygun olarak bölüşülürdü. Verilen fetvanın sorumluluğu Şeyhülislama aitti. XVI. yüzyıldan sonra fetvaların incelenmesi şeyhülislamlar tarafından fetva eminlerine bırakılmış, böylece fetva eminliği büyük bir önem kazanmıştır.

Fetvahane:

Şeyhülislam dairesinde, müftülerle, şer'iyye mahkemelerinin başvurmaları için hazırlanmış özel yer olmak üzere ayrı bir büronun adı.

Fetvahane, "Pusula Odası", "Fetva Odası", "İlamat Odası" olmak üzere üç kalemden meydana gelmişti.

Pusula Odası:

Müracaat sahiplerinin sorularını tespit eder, müracaat sahipleri bir pusula ile çözülmesini istedikleri olayın hükmünü fetva odasından sorarlardı.

Fetva Odası:

Sözlü veya yazılı sorulara cevap verirdi.

İlamat Odası:

Şer'iyye mahkemelerinin resen veya temyiz yoluyla gelen ilam ve ücretlerini incelemekle görevliydi.

 
FEYZULLAH EFENDİ (1638-1703)
Şeyhülislam.

Şemsi Tebrizi soyundan Erzurum Müftüsü Mehmed Emin Efendi'nin oğludur. 1638 yılında Erzurum'da doğdu. Medrese tahsilinden sonra İstanbul'a gelerek kayınpederi Vani Efendi vasıtasıyla Sultan IV. Mehmed'le tanıştırıldı. Önce şehzade Mustafa'ya sonra da şehzade Ahmed e hocalık yaptı. Müderrislik, Kazaskerlik ve Nakibüleşraflık görevlerinde bulundu.

1688'de Şeyhülislam oldu. 18 gün sonra Nişancı İsmail Paşa tarafından Erzurum'a sürüldü. II. Mustafa'nın tahta geçmesiyle yeniden şeyhülislamlığa getirildi. Bu defa 8,5 yıl bu görevde kalarak, oğullarını ailesinden birçok kişiyi devletin önemli mevkilerine getirdi. Bu durum ulema ve askerlerin Feyzullah Efendi'ye karşı hazırladıkları Edirne İsyanı'na sebep oldu. Naima Tarihi'nde bu olay, “Feyzullah Efendi” olayı diye isimlendirilmektedir.

Söz konusu olaydan sonra Kandiye Sancak Beyliğine, getirilen Feyzullah Efendi daha sonra öldürüldü (1703)

Hayatı boyunca Erzurum'da bir medrese ve camii, Şam'da bir Darülhadis, İstanbul'da bir medrese ve kütüphane (şimdiki Fatih, Millet Kütüphanesi) yaptırdı.

Eserleri:

Divan-ı Feyzullah Efendi, Nasayihü'l- Müluk, Kitabü'l- Ezkar, Mecmua-i Hikayat, Feteva-i Feyziye'dir.
FİLİSTİN

Yerli adı Pleşet; Yun. Palaistine; Lat. Palestina; Arp.Filastin; İng. Palestine; İbr. Erets Yisrael.

Ortadoğu'da bir bölge. Suriye Çölü ile Lübnan ve Akdeniz arasındadır, ilkçağ uygarlıkları içinde önemli bir yer tutan Fenikelilerin de yurdudur. Denizci bir kavim olan Fenikeliler Mezopotamya ve Mısır uygarlıklarını Batı Akdeniz'e taşıyarak önemli tarihi görevleri üstlenmişlerdir.

Yavuz Sultan Selim'in, Mercidabık Seferi'nden (1516) sonra, Osmanlı idaresine girdi. Şam'a bağlanarak sancak haline getirildi. Bir süre sonra, Gazze ve Nablus sancaklarıyla birlikte Kudüs'e bağlanarak, eyalet oldu. Çevredeki birtakım beylikler de muhtar idareleriyle bu eyalete bağlandı. Bunlar Osmanlı Devleti'nin zayıfladığı dönemlerde, bağımsız emirlikler şekline dönüştü. Bu dönemde görev yapan ünlü emirlerden bazıları: Fahreddin (1634), Zahirül Amr (1750) ve Cezzar Ahmed Paşa'dır. 1832'de Mısır valisi Mehmed Ali'nin oğlu İbrahim Paşa Filistin'in tamamını idaresi altına aldı. 1840'a kadar Mısır hakimiyetinde kaldıktan sonra, yeniden Osmanlıların eline geçti. Osmanlılar çağında, Filistin halkının dini inanç ve mezhep işlerine karışılmadı. Gerçi bu dönemde birçok ibadet yerleri cami mescid haline getirilmişse de, Museviliğin kutsal anıtlarına dokunulmadı. Yahudiler ibadetlerini istedikleri gibi yaptılar. Kendi dillerinde kitap, dergi yayınladılar.

XX. yüzyıl başında, bu bölgede siyasi olarak Osmanlı Devleti'ne bağlı, Kudüs-i Şerif adı altında müstakil bir sancak vardı. Sınırları: Şeria nehrinden Lut gölüne, Akdeniz kıyısıda el-Ariş'in doğusuyla Akabe körfezine kadar uzanmaktaydı.

I. Dünya Savaşı'nda Filistin, Mısır'daki İngilizlere karşı yapılan Sina Cephesi Harekatında Osmanlılar tarafından üs olarak kullanıldı. Burada yapılan 200 km.lik demiryolundan cephedeki birliklerin ihtiyaçları karşılandı. 1915'in Ocak ayında Kanal Bölgesine varan Osmanlı birlikleri İngilizlerin müdahalesi sonunda el-Ariş'e çekildi. İki taraf da Çanakkale Savaşı sebebiyle Sina Harekatına uzun bir ara verdiler. 1916 başlarında yeniden savaşa başladılar. İngilizler 20 Aralık'ta el-Ariş'i işgal ederek, 1917 Nisan'ında Gazze'ye kadar geldiler. 31 Ekim 1917'de Gazze-Lut cephesinden, el-Şaba doğrultusunda saldırıya geçen İngilizler Kudüs'ü alarak, 1918 Şubat'ında Şeria vadisine dayandılar. Şeria nehrinin karşı kıyısında mevzilenen Liman Von Sanders komutasındaki Yıldırım Ordularını yenerek Filistin'i Suriye içlerine kadar işgal ettiler (19 Eylül 1918),

Bunun üzerine daha önce Filistin'in güneyinde kurulan İngiliz askeri idaresi, 1920'de yüksek bir komiser tarafından idare edilerek mülki idareye çevrildi. 24 Temmuz 1922'de Filistin, Cemiyet-i Akvam tarafından İngiltere'nin idari vekaleti altına verildi. Bu karar 29 Eylül 1923'ten itibaren yürürlüğe girdi.

 
FUAD PAŞA (MEHMED, KEÇECİZADE) (1815-1869)
Tanzimat döneminin üç sadrazamından biri.

Kazasker Keçecizade Mehmed Salih Efendi'nin torunu ve Şair Keçecizade İzzet Molla'nın en büyük oğludur. 1815'de İstanbul'da doğdu. Keçeci lakabı, Konya'da büyük d