Blog Sitem
  bozkurtlarin olumu 1
 
ROMANIN HİKAYESİ
 
 
            Gökte ay bu donanma gecesinin parlaklığını bile geride bırakacak kadar olgun ışıldıyor, ortalığı gün ortasında olduğu gibi apaydın seçilecek bir hale getiriyordu. Ana caddeye açılan dar sokaklardan birisi üzerinde bulunan bu öğrenci pansiyonu tatil yüzünden çok tenha idi. Sokağa bakan seddin üzerindeki tahta sıralarda altı yedi genç ciddi yüzlerle oturuyor, herkesin gülüp eğlendiği, hiç değilse aile ocağında bulunduğu bu mutlu anda uzak yurt köşelerindeki evlerinde bulunmamanın verdiği keder, dalgın bakışlardan okunuyordu. Yemekten yeni dönmüşler, gelişi güzel sıralara ilişmişlerdi. İçlerinden bir tanesi güzel yüzlü, kumral, ince bir kızdı. Yumuşak ve sessiz duruşunda bir şiir ahengi sezilmesine rağmen fen talebesiydi. Belki de bu sebeple çok az konuşuyor, zaten tükenmiş gibi duran konuşmayı canlandırmaya teşebbüs etmiyordu. Hepsinden biraz ayrı oturan uzunca boylu, oldukça iri bir genç arkadaşlarından bir şey, biraz canlılık, biraz konuşma bekler gibi bir müddet sessiz oturup da onların konuşmadıklarını görünce ceketinin cebinde ikiye katlanmış ve elde taşınmaktan yıpranmış bir kitap çıkararak tâ gözlerinin içine kadar sokup okumağa başladı. Bu hareketi, o andaki durumla o kadar yakışıksız düşmüştü ki gençler istemeksizin gülüştüler. İçlerinden en ufak tefek görünen ve sesi de bir tuhaf çıkanı bağırdı.
 
-          İşte tam bir edebiyatçıya yaraşan poz! Yahu! Şu güzel tabiatı seyretmek, hiç değilse seyreder görünmek dururken insan gözlerini ziyan etmek pahasına kitap mı okur?
 
Edebiyatçı olduğu söylenen genç önce cevap vermeğe niyetli görünmedi. Fakat sonra umumi bir neşenin doğmak üzere olduğunu görünce bunu körüklemek isteğine kapılmış olacak ki
 
-          Ya sen, dedi, şu güzel tabiatı seyreder görünürken acaba kafanda neler kuruyorsun? Kim bilir kaçıncı defadır ki ihtiyar dünyayı seyretmek için göğün en yüksek noktasına kurulan aydedenin en şairane manzaralarla beraber nice biftek gibi kanlı meydan savaşları gördüğünü, nice süngülerin kendi ışığı sayesinde nice çelik yüreklileri acımadan delişini seyrettiğini ve buna rağmen hâlâ o canlı gülümseyişini nasıl koruyabildiğinin hikmetini mi, arziyatçı beğimiz?
 
Tabiyeci genç hemen cevabını bastırdı:
 
-          Bu benim değil, romancıların konusudur azizim. Ben bu en muhteşem gecede bile göğe bakarken ayın yalnız kendisini düşünürüm. Yoksa onun kocamış, buruşuk yüzündeki gülümseyişini değil. Hattâ, bir edebiyatçı muhayyelesiyle konuşayım, bu gülümseme günün birinde bir kahkahaya dönse bile beni yine ilgilendirmez.
 
Aynı pansiyonda yaşıyan  bütün öğrencilerin, en eski Türk tarihçisini kastederek hep birden “Tonyukuk” diye adlandırdıkları bir diğeri, bir tarih talebesi heyecanla atıldı:
 
-          Ya günün birinde ayın gök yüzünde üç yerde birden gözüktüğünü görürsen yine ilgilenmezmisin?
 
Ufak yapılı genç yavaşça bu konuşana dönerek:
 
-          “Sen akşamki pilavı fazlaca kaçırmış değilsen muhakkak ki tarihçiliği bırakıp da roman konuları kurmağa başladın. Yoksa bu saçma suali sormazdın” dedi.
 
Tonyukuk gülümsedi:
 
-          Tarihçiliği bırakmadım. Ama sen de maddeciliğine rağmen kehanetler savurmağa başladın. Çünkü hakikaten bir roman yazmak üzereyim. Hem de öyle bir roman ki hayatın bizzat kendisini aksettirecek. İçinde hem romantizme, hem de realizme yer olmakla beraber bizzat hayatın akışından ayrılmıyacağım ve buna olduğu kadar tarihe de sadık kalacağım. Bir roman ki size 1300 yıl öncesini yaşatacak ve birbiri ardınca sahneye çıkan kahramanlar günümüze kadar gelecek. Bir roman ki içinde yalnız bir tek kahraman bulunmıyacak. İçindeki her şahıs, tıpkı hayatta olduğu gibi başlıbaşına bir kahraman olacak. Romantiklerin de, realistlerin de eserlerinde daima bir tek iskelet var: Romanın kadın ve erkek iki kahramanı arasındaki aşk macerası, halbuki benim kitabımda yüzyılların akışı bulunacağı için bir tek  maceraya, hele on binlerce romanda tekrar edile edile  artık pek bayağılaşan, müptezel olan aşk hikâyelerine saplanıp kalmama imkân yok. Bu, yepyeni bir tip roman olacak. Başarabilirsem sana, ey aydede mütehassısı, koca bir teleskop hediye edeceğim.
 
O zaman kadar sessizce konuşmayı takip etmiş olan genç kız karıştı:
 
-          İyi ya. Bu anlattıklarına göre senin romanın tamamiyle realist bir eser olacak.
 
Müstakbel muharrir bu sefer ona döndü:
 
-          Hayır! Benim kitabım, realitedir diye insanların fizyolojik bütün hareketlerini en ince teferruatına kadar îmâdan, hattâ teşhirden çekinmiyen eserlerden olmıyacak. Maddî hayattan ayrılmayacağım. Ama son günlerin bazı telif eserlerinde moda olduğu üzere en basit ve tabiî, fakat nezih olmıyan konuları kitabıma yüklemiyeceğim. Bir psikolog nasıl her meselenin hangi ruhî âmille işlendiğini düşünür, bir hekim nasıl bir hastalığın hangi sebeple başladığını bulmağa çalışırsa, ben de  tarihle çok uğraştığım için olacak milletlerin hareket hatlarının neye dayandığını aramakla çok vakit geçirdim. Şu muhakkak ki bir milletin münevverleri de, halk tabakası da işlenmeğe çok elverişli. Bunun için de en iyi şey, yani en iyi araç eserler olabiliyor. Bir aralık Almanya’da intihar edenlerin birçoğunun cebinde Verter’in bulunduğunu bilmiyor musunuz? Bizdeki hamâsetin yüzyıllarca sürüp gitmesine de Köroğlu, Danişmend Gazi, Battal Gazi gibi ilk müellifleri meçhul kahramanlık destanları sebep olmadı mı? Ben üslûpçu ve yazıcı olmadığım için bu işin ne dereceye kadar üstesinden geleceğimi bilemem. Nasıl basit bir köy hekimin sessiz çalışmaları, kimse farkına varmadan, sağlık istatistiklerinde bir yekûn tutarsa, nasıl bir piyade bölüğünün savaşı kesin sonucu hazırlıyan sebepler arasında yer alırsa, ben de eserimle milli terbiyemiz için kendimce faydalı saydığım bir hamle yapacağım. İşte o kadar…
 
O zaman, az önce ayın ışığından faydalanarak okumağa çalışan genç atıldı:
 
-     Kaç  gündür şu dâhiyane klâsikleri okumaktan ve anlamağa çalışmaktan öyle bir
       dımağ yorgunluğuna tutuldum ki, eğer eserine başladınsa ve hele hareketli bir   
       başlangıcı varsa, kuzum biraz anlat da kendime geleyim.
 
 
Bu teklif oradakilerin hepsine birden hoş geldi. Halkayı biraz daha daraltarak bu düşünceye iştirak ettiklerini gösterdiler. Aydede bile iyi işitebilmek için biraz daha alçalmıştı. O sırada sanki birdenbire  her şey değişti: Öğrenciler pansiyonu olan evin yerinde şimdi 1300 yıllık bir Türk çadırı vardı. İnce yapılı kız gürbüz, sağlam, çekik gözlü bir bozkır kızı olmuştu. Erkeklerin saçları uzıyarak omuzlarına dökülmüş, başlarında birer börk peyda olmuştu. Ceketleri kaftan, iskarpinleri çizme haline gelmişti. Edebiyatçının elindeki klâsik eser şimdi bir kopuz, fencinin dolma kalemi bel kemerine asılı bir bıçaktı. Hepsi çimenlere bağdaş kurmuşlar, kılıç yaralarıyla çentilmiş sert yüzlerine başka bir anlam veren ala ve yeşil gözleriyle Tonyukuk’a bakıyorlardı. Müstakbel romancı da belindeki kılıçla heybetli bir er olmuştu. Hiç nazlanmadı ve ağır bir sesle şöylece anlatmağa başladı:
 
 
Birinci Bölüm
 
- I -
 
621 YILINDA BİR YAZ GECESİ
 
Atlılar geniş çayırlığa dağılmışlar, dinleniyorlardı. Atından inmemiş olan Yüzbaşı Işbara Alp buyruklar veriyor, atını öteye beriye sürüyordu. Gece basıp ortalık iyice kararınca o da atından indi. Çerilerinin yaktıkları ateşe doğru yürüdü. At uşağı Çalık onun atını almış gezdiriyordu.
 
Bu gece yüzbaşının gönlünde bir sıkıntı vardı. Bilmeden iş görüyordu. Ateşe doğru ısınmak için yürümüştü. Ateşe yaklaşınca yaz olduğunu, ısınmak gerekmediğini hatırladı. Çeriler et kızartıyorlardı. Ateşe varınca erlerden birisi diz yere vurarak yüzbaşıya bir çamçak kımız sundu. Işbara  Alp kımızı dikti. İsteksizce içti. İkinci bir erin sunduğu et kızartmasını almıyarak yanlarından ayrıldı. Biraz ilerideki büyük ağacın dibine geldi. Bir oyuğa oturdu. Baktı, dalakaldı…
 
Onbaşı Yamtar ateşin biraz uzağında oturmuş, hem pusatlarını gözden geçiriyor, hem de kızarmış bir et parçasını yiyordu. Savaş günlerinde onbaşı kendisini iyi kullanır, çürük tahtaya basmazdı. Üç günlük yemeği bir günde yer, sonra da üç gün ağzına bir lokma koymadan dayanır, gücünü de kaybetmezdi. Savaştan önce de kılıcını biler, oklarının ucunu keskinleştirirdi.
 
Onbaşı, kılıcını iyice biledikten sonra bir de denemek istedi.yerden bir ot kopararak kılıcın keskin kıyısına değdirdi. Ot bu dokunuşla kesiliverdi. Aynı zmanda arkadan bir ses duyuldu: “Kılıcın keskin ama usun da keskin mi?” Yamtar başını çevirmeden cevap verdi: “Sırasında o da keskindir”
 
-          Öyleyse bil bakalım, bu gece yüzbaşı neden bunlu (Kederli)
 
Bu sözleri söyliyen kişi Onbaşı Yamtar’ın yanına çöktü. Bu; Onbaşı Pars’tı.
-          İki gün önce Çuluk Kağan’ın önünde yapılan kılıç oyunlarında Yüzbaşı Işbara Alp yenildi. Onun için sıkıntılı duruyor.
-          Yüzbaşı kime yenildi?
-          Tunga Tigin’e
-          Yüzbaşı bunun için neden üzülsün? Tunga Tigin’i kılıçta kimse yenemez ki yüzbaşı yensin. Hem yüzbaşı yenilse de gene bahadırlıkta Tunga Tigin’e denk sayılır. Kılıç oyununda Tunga Tigin, Işbara Alp’ı yendiyse at yarışında, ok atmada da Işbara Alp, Tunga Tigin’e üstün geldi.
-          Peki öyle ise neden sıkılıyor?
 
Onbaşı Pars birak yudum kımız içtikten sonra cevap verdi:
 
-          Binbaşı olacaktı, olamadı.
 
Yamtar biraz düşündü. Bu sebep onu kandıramamıştı.
 
-          Işbara Alp, binbaşı olmadım diye bunalacak kişilerden değildir… dedi
-          Ben de binbaşı olmadığı için sıkılıyor demiyorum.
-          Ya ne diyorsun?
-          Işbara Alp Binbaşı olamadı. Buna da İ-çing Katun sebep oldu. Yüzbaşı buna kızıyor diyorum.
-          Yüzbaşı buna nasıl kızar? İ-çing Katun, Çulluk Kağan’ın karısıdır.
-          Karısıdır ama Çinlidir.
 
İki onbaşı uzun zaman sustular. Dalmış gibi idiler. Onbaşı Pars söze başladı:
 
-          Gözümle gördüm: Kağan’ın otağı yanında yüzbaşı Katun’u selamlamadı. Görmemiş gibi yaptı.
-          Doğrusunu istersen yüzbaşı haklıdır. Katun neyse ama bizim elimizde tutsak olan Çinliler de artık işlere karışmağa başladılar.
-          Işbara Alp da bunun için Çinlilerden tiksinir. Katun’u selamlamadığı için binbaşı olamadı. Öfkeden uykusu kaçmıştır.
-          Bizim Çulluk Kağan, bahadır, iyi Kağandır ama şu Çinli karıyı almasaydı daha iyi olurdu.
-          Bu Çinli karı bizim başımıza kötü işler açacak diye korkuyorum
-          Çinde eskiden Sui kağan ailesi vardı. Şimdi Tang kağan ailesi çıktı. Bu kadın eski ailedendir. Çinde gene kendi ailesinin hâkim olması için Çuluk Kağan’ı kışkırtıyor diyorlar.
-          Kışkırtsa ne çıkar? Bizce hepsi bir değil mi?
-          Oranın yüzbaşısı bilir. Bana kalırsa susup uyumak iyi. Sıkıntılı nesneler konuşup boşboğazlık etmekten terlemiş, sırılsıklam olmuşum.
 
                                                                           ***
 
Işbara Alp, karşı yatan kara dağa bakarken, yarın o dağın ardında toplanıp Çin’e akın edecek orduyu düşünüyor, akın olduğu halde neden içinin sıkıldığını anlıyamıyordu. Koca çayırlıkta çıt kalmamıştı. Rüzgar üflemiyordu bile… Işbara  Alp büsbütün sıkıldı. Börkünü başından, sadağını sırtından çıkardı. Genişlemek, sıkıntısını gidermek istedi. Boşuna… Dönüp ardından baktı. Bütün atlar başları yukarda, kulakları dikilmiş duruyordu. Yüzbaşı: “Sıkılan yalnız ben değilmişim” diye mırıldandı. Uyuyan çerilerin arasını gezmek için börkünü giyip, sadağını takındı. Şaşılacak şey! Uyumuş, dalmış gibi gözüken, çıt çıkarmayan çerilerin hepsi uyanıktı. Yattıkları yerde yıldızları seyrediyorlar, çevreleriyle, terlerini siliyorlardı. Geceleyin böyle bir sıcaklık şimdiye dek görülmemişti.
Yüzbaşı yeniden eski yerine geldi. Gökyüzüne baktı. Gözleri gökte dikili kaldı. Batı yanından kara bulut hızla geliyordu.
 
Bu bulut bir Çin atlısına benziyordu. Yeryüzünde bir ot bile kıpırdamazken gökyüzünde bulutun bu kadar hızlı dolaşmasını yüzbaşı iyi bulmadı. Kendi kendine, bir uğursuzluk olacak diye düşündü. Tam o sırada yanından yıldırım gibi bir şeyin fırladığını gördü. Bir hayvan, belki bir tilki idi. Nereden çıkıp nereye gittiği belli değildi. Canı sıkılan yüzbaşı tilkiye benziyen hayvanı görünce birdenbire sadağına el attı. Yıldırım hızı ile yayına bir ok yerleştirdi. Düz çayırlıkta kaçan hayvanı gezleyip(nişanlamak) oku fırlattı. Yüzbaşının oku boşa gitmişti. Işbara Alp otuz beş yıllık ömründe ilk defa attığını vuramamıştı. Birdenbire yüzünde bir soğukluk duydu. Sonra hızlı geriye dönerek bağırdı:
 
-          Çalık!
 
Sert bir sesle cevap verdi:
 
-          Buyur!
-          Toplan borusunu çal!
 
Fakat Çalık daha boruyu dudaklarına götürmeden ışıklı gece birdenbire  karardı. Ay
görünmez oldu. Bir boradır koptu. Yıldırımlar ortalığı inletmeğe, yağmur bardaktan boşanırcasına yağmağa başladı. Çalık’ın, keskin borusu öterken çeriler yıldırım hızı ile fırlıyarak atlarına koşutsular. Yüzbaşı bir sıçrayışla atına atladı. “Ardımdan gelin. Tez davranın!” diye haykırdı. Korkunç yıldırımlar sağda solda çatlarken, dolu yüzlerini acıtırken yüz atlı karşıki dağa doğru dolu dizgin at sürdüler. Yüzbaşı, karşı yatan dağın eteklerindeki sığınaklara erişmek istiyor, atlılar ardı sıra yarışıyordu. Fakat bu yarışma uzun sürmedi. Rüzgar kendilerine doğru yaman bir uğultu ile esiyor, atların ve erlerin soluğunu tıkıyordu. Yüzbaşı durmadan, olduğu yerde atını şahlandırarak yüz geri etti: “Geri dön! Dört nala!” diye bağırdı. Atlar kamçılandı. Atlılar şimdi öncekinin tam aksine koşuyorlardı. Fakat rüzgar karmakarışık esiyor, gidilecek yolu şaşırtıyordu. Atlar kesiliyordu. İliklerine kadar ıslanmışlardı. O güzel çayırlık batak olmuş, atların yolunu kesiyordu.
 
Şimdi, yarım günde geldikleri yere doğru kaçıyorlardı. Dayanaklı atları ile oraya pek çabuk varabilirlerdi. Fakat rüzgar onları yoruyor, karanlık ve yağmur, yollarını şaşırtıyordu. Böylece bir iki saat koştular.
 
Yağmur kuduruyor, rüzgar deliriyordu. Artık atlar da, erlere kulak asmaz olmuştu. Bir aralık yolları bir inişe geldi.. karanlıkta bu inişe saldırdılar. Burası ağaçlık bir yerdi. Buraya gelmek onlar için çok kötü oldu. Yağmurlar bu inişte sert akan bir dere yapmışlardı. Yıldırımlar ise ağaçlığı kasıp kavuruyordu. Korkunç takırtılarla düşen iki yıldırım bütün atları çileden çıkardı. Kişniyerek dereye atıldılar. Çalığ’ı üzerinden atan at deli gibi boşluğa doğru koşarken üzerine düşen bir yıldırımla yanıverdi. Çalık talihli çıkmıştı. Birkaç atlı dereye kapılmışlar, bağrıyorlardı. Kimse kimseye yardım edecek halde değildi. Atından düşmemiş bir Işbara Alp kalmıştı. Atsız kalan erler ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Kimi atını tutmaya savaşıyor, kimi sığınacak bir yer bulmaya çabalıyordu. Bir onbaşı kılıcını çekmiş kendi buyruğundaki erleri düzene koymaya çalışıyordu. Yıldırımlar sıklaşmıştı. Yüzbaşı bir an durdu: “Türk Tanrısı bizden yüz mü çevirdi?” diye düşündü sonra sert, gür sesiyle şöyle haykırdı:
 
-          “Hepiniz buraya gelin,yanımda toplanın!” Erler bu buyruğa baş eğerek toplandılar. Işbara Alp bağırdı: “Tanrı ya bizden yüz çevirdi, yahut kılıçlarımızı keskinleştirmek istiyor. Tez olun. Kılıçlarınızı çıkarıp şuraya yoğın!”…
 
Ortalığı bir an, kılıç şakırtısı bürüdü. Çeriler kılıçlarını üst üste yere fırlattılar.Yüzbaşı
da en üste kendi kılıcını attıktan sonra “Ardımdan gelin!” diye bağırdı. Çerileri biraz ilerde, ağaçlıktan uzaktaki kayaların yanına getirdi. Artık geri dönmenin de imkanı kalmamıştı. Sular yukardan inip aşağıdaki dereye karışıyor, dere de boyuna kabarıyordu. Işbara Alp bağırdı:
 
-          Kayalara sıkı yapışın. Dayanan kurtulur. Gücü kalmıyanı sular alıp götürür!
 
Çeriler dizlerine yaklaşan suyun içinde kayaların çıkıntılı, sivri yerlerine tutundular. Sular yükseliyor, yıldırımlar  biraz ilerdeki kılıç yığının üstüne düşüyordu. Onbaşı Yamtar, tutunduğu kayanın yukarıya doğru sivri ve ince olduğunu görünce tek eliyle hemen kemerini çıkardı. Yanındaki iki çeriye buyurdu.
 
-          Daha bütün gücümüz tükenmemiştir. Beni sıkı tutup şu kayışımı kayanın sivriliğine bağlamama yardım ederseniz üçümüzde kurtuluruz. Daha birkaç kişi de kurtulur. Sıkı tutamazsanız üçümüz birden suya kapılır, gideriz. Haydi bakalım sen suya sırtını verip yaslan bizi koru, sen de beni tut, sulara kapılmadan şu kayışı düğümleyim!
 
 
Onbaşı Yamtar, kemerini ortasından iyice düğümledi. Sarkan iki ucunu aşağıya uzattı. Bu uçlardan birini kendisi tuttu. Birine de diğer çerilerden biri yapıştı. Öteki çeri onbaşıya asılmıştı. Su bellerine yaklaşıyordu. Artık yıldırımlara aldıran yoktu. Güçleri kesiliyordu. Soluyorlar, ellerini kayalara sıkıca kenetliyerek sulara kapılmamaya uğraşıyorlardı.
           
Işbara Alp hala atının üstünde idi. Yayının kirişini kayanın sivriliğine takmış, demirini de eliyle tutuyor, böylece sulara karşı kendini de , atını da koruyordu. Onbaşı Yamtar şimdi kayaya ilmiklediği kemerine daha sıkı sarılmaya mecburdu. Çünkü artık onbaşıya asılan çeri tek değildi. Bunlar birbirine  sarılarak uzayan belki yirmi kişi olmuşlardı. Fakat Yamtar itiraz etmiyor, irkilmiyor, yalnız kemere daha sıkı sarılmaya uğraşıyordu. Bu ara yıldırımdan daha keskin, gök gürültüsünden daha güçlü bir ses yükseldi.
 
-          Kurt Kaya, elini çöz!..
 
Ve ondan sonra ortalığı gene yıldırımların sesi bürüdü. Işbara Alp tam zamanında
gürlemişti. Herkesten daha yukarı tutunan yüzbaşı çakınların(Şimşek) zaman zaan ışımaları arasında Yamtar2ın bütün yaptıklarını görmüş, sonra da birbirine tutunarak uzıyan bu insan zincirini hiç seslenmeden gözleriyle kovalamıştı. Gönlü daima Tanrının kendilerinden niçin yüz çevirdiğini aramakla uğraşıyordu. İşte durmadan Çin’e akıyorlar, yağıdan bir an uzak kalmıyorlar, kılıçlarının kında uyuduğu, yayların gerilmediği, okların sadaklardan çıkmadığı bir tek gün geçirmiyorlardı. Fakat Tanrı gene niçin kızmıştı? Yüzbaşı bir yandan bunu düşünüyor, bir yandan da Yamtar’ı gözlüyordu. Birden parlıyan bir çakının kısa ışığında sivri kayanın bu bir alay çeriye güç dayanan eski kayışı her an artan bir çabuklukla kemirip eğelediğini gördü. Ne yapacağını bir çakın hızıyla kararlaştırdı ve haykırdı: “Kurt Kaya elini çöz!.. Kurt Kaya Yamtar’ın ardına yapışan erlerin arkadan onuncusuydu. Yüzbaşının buyruğunu alınca bir an tereddüt etmedi ve kara, azgın sular bu on eri bir anda yuttu. Yüzbaşının ikinci defa gürliyen sesi Yamtar’a tehlikeyi bildirdi:
 
-          Yamtar; tek dur, kayış kopacak…
 
Genç onbaşı biraz daha gayret etti. Kendini arkasındaki bütün ağırlığa rağmen insan
gücünün son gayretiyle ileriye almaya muvaffak oldu. Diğer eliyle de kayanın bir çıkıntısını yakaladı. Şimdi daha fazla emniyette idiler. Yukarıdan aşağı akan sular hızını saklamakla beraber yağmur  dinmiş, rüzgar kesilmişti. Her biri, bir yere ilişen çeriler birer birer toplanmaya başlamışlardı. Üzerlerine yapışan sırılsıklam giyimleri altında her biri  biraz daha uzun görünüyordu. Işıyan günün altında yüzbaşının buyruklarını yapmak için öteye beriye koşuyor, yardım gereken arkadaşlarına el uzatıyorlardı. Kargaşalık daha bir müddet sürdü. Gün yerden bir ok boyu yükseldiği zaman her şeyi sükûna kavuşmuş buldu.
Yüzbaşı Işbara Alp işlerin yoluna girdiğini görünce çerilerine bağırdı: “Haydi, kılıç yığınına varın. Herkes öz kılıcını bulsun!” Çeriler davrandılar. Yıldırım, kılıçların bazılarını parçalamıştı. Işbara Alp’ın kılıcı en üstte, eskisinden daha parlak, daha keskin duruyordu. Atlarını yitirmiş olanlar arıyorlar, hayvanları adlarıyla, ıslıklarla çağırıyorlardı. Uzaktan kişnemeler işitiliyor, ölmiyen atlar birer ikişer ortaya çıkıyorlardı. Bazılarının atları dönmüyor, bazen gelen atların da atlıları artık yaşamıyordu. Işbara Alp kılıcına bakıyor, yıldırımlarla eskisinden daha çok keskinleşen kılıcını Tanrının kendisini yargılaması diye algılıyordu. Fakat bu fırtına, bu dolu?.. Bu  sular, bu ölen çeriler?... Tanrı hem yargılıyor, hem de kızıyor muydu?
 
Yüzbaşı, kaç kişinin öldüğünü anlamak isteyince onbaşılara bağırdı:
-          Onbaşılar! Hepiniz kendi çerilerinizi sayın!
 
Onbaşılar kendi çerilerinde toplanan erleri saymaya başladılar. Işbara Alp birer birer sordu:
 
-          Onbaşı Yamtar!
-          Buyur.
-          Erlerin tamam mı?
-          Bir eksik var…
-          Onbaşı Sülemiş!
-          Buyur.
-          Erlerin tamam mı?
-          Bir eksik var…
-          Onbaşı Sançar!
-          Buyur.
-          Erlerin tamam mı?
-          Bir eksik var.
-          Onbaşı Pars!
-          Buyur.
-          Erlerin tamam mı?
-          Tamam
-          Onbaşı Gök Börü!
-          Buyur.
-          Erlerin tamam mı?
-          Tamam
-          Onbaşı Arık Buka!
-          Buyur.
-          Erlerin tamam mı?
-          Beş eksik var.
-          Onbaşı Buğra!
 
Yüzbaşı Işbara Alp, bu soruya cevap alamadı. Yeniden bağırdı:
 
-          Onbaşı Buğra!
 
Tok bir ses cevap verdi:
 
-          Onbaşı Buğra uçmağa varmıştır.
-          Erleri tamam mı?
-          Tamamdır.
-          Onbaşı Kara Budak!
-          Buyur.
-          Erlerin tamam mı?
-          Üç eksik var.
-          Onbaşı Üç Oğul!
-          Buyur.
-          Erlerin tamam mı?
-          Bir eksik var.
 
Işbara Alp, onbaşılara eksikleri sorarken elindeki bir çeteleye bıçağı ile eksikleri çiziyordu. Sorgu bitince hepsini saydı. On üç er ve Onbaşı Buğra ölmüşlerdi.
 
Güneş ortalığı ısıtıyordu. Gökte koyun tüyüne benziyen ak bulutlar vardı. Geceleyin sırılsıklam olup üşüyen çeriler, şimdi yavaş yavaş kuruyup  ısınıyorlardı. Daha biraz öncei atlıların toplandığı inişte göğüslere kadar yükselen su, önüne geleni aparan, Gök Türk ordusunun on dört yiğitini yutan su şimdi neredeydi? Türk ellerinin, her şeyi bağrında eriten toprağı, yüzyıllarca durmadan kanla beslenen bozkırlarının toprağı sanki bu suları bir anda içmişti. Topraktan ince bir buğu yükseliyor, yükseklerde iri kuşlar uçuyordu.
 
Işbara Alp yeni bir buyrukla çerilerini dün gece konakladıkları yere doğru götürmeğe başladı. Daha düzlüğe yeni çıkmışlardı ki karşıdan bir atlının kendilerine doğru dolu dizgin geldiğini gördüler. Kır bir ata binmiş olan bir çeri otuz adım önlerinde durarak bağırdı:
 
-          Yüzbaşı Işbara Alp kimdir?
 
Işbara Alp at sürüp cevap verdi:
 
-          Benim! Sen kimsin? Ne istiyorsun?
 
Atlı yere atlıyarak diz yere vurup yüzbaşıyı selamladı:
 
-          Ben Bağatur Şad’ın  at uşağıyım. Bağatur Şad, tez kendi ordusuna dönmenizi buyurdu. Çin’e akın yapılmıyacak. Çuluk Kağan ağulanıp uçmağa varmıştır.
 
Atlı bir sıçrayışta atına bindi. Dumanlı bozkırda atını yıldırım gibi sürmeğe başladı. Bozkırda atlının uzaklaşan nal seslerinden başka bir şey işitilmiyordu. Işbara Alp’ın erleri arasında bir ölüm sessizliği vardı. Donmuş kalmışlardı. Kimse bir söz söylemiyor, soluk almaktan çekiniyorlardı. Işbara Alp başını göğe kaldırdı. Dün geceki uğursuz bulutu aradı. Boşa attığı oku düşündü. Geceki borayı, fırtınayı, doluyu göz önünden geçirdi: “Tanrı Ulu Kağanımızı alarak bizden yüz çevirdi” dedi. Sonra sararmış, fakat sessiz, kendisine bakan çerilerine buyruk verdi:
 
-          Ardımdan tez gelin! Erken varmalıyız!
 
 Sonsuz bozkırda 86 atlı uçuyordu. Çuluk Kağan’ın inisi (Küçük erkek kardeş) Bağatur Şad’ın buyruğu altında olan Yüzbaşı Alp onun ordusuna gidiyordu. Dakikalar geçtikçe atların hızı artıyor, kaşlar çatılıyordu. Atların yeleleri, çerilerin uzun kumral saçları havada dalgalanıyordu
 
- II -
 
BAĞATUR ŞAD
 
            Dört yana salınan uluklarla bütün çeriler Bağatur Şad’ın ordusunda toplanmışlardı. Artık geriye dönülüyordu. Çuluk Kağan’ın öz ordusuna, oradan da yurda göç olacaktı. Yirmi bin atlı kuzeye doğru ağır ağır gidiyorlardı. Yüzbaşı Işabara Alp 85 çerisiyle birlikte bu kümenin ortalarında bulunuyordu. Bütün ordunun ağzını bıçak açmıyordu. Çünkü Çuluk Kağan’ın İ-çing Katun tarafından ağulanarak öldüğünü öğrenmişlerdi.
 
Onbaşı Yamtar’la Onbaşı Pasr dizinin arkasında idiler. Yavaş sesle konuşuyorlardı. Pars diyordu ki:
 
-          Çinli Katun’un yaptığını gördün mü? Çin2in altını üstüne getireceğimizi anlayınca Kağan’ı ağuladı.
 
Yamtar şöyle cevap veriyordu:
 
-     Anlıyamıyorum. Bu Katun kendi ailesinin gene Çin’de Kağan olmasını istemiyor mu? Çuluk Kağan Çinlileri tepeliyerek   onun istediğini yapacaktı. Öyleyse neden Kağan’ı ağuladı? Bana kalırsa başka sebepler olsa gerek
 
-          Başka sebep ne olabilir ki?
-          Ne olacağını bilmem. Elbette bu kadın sorguya çekilecek. O zaman sebebin ne olduğunu biz de öğreneceğiz.
-          Bu kadının ölmesi gerek. Elbette yay kirişle onun soluğunu  tıkıyacaklardır.
-          Kağan’ı ağulayan kim olursa olsun yay kirişle öldürülemez. Onun kılıçla başını uçurmalı, yahut okla göğsünü delmeli.
-          Bağatur Şad’ın otağına bakan Çinli uşakları gördün mü? Belli etmek istemiyorlar ama içleri içlerine sığmıyor.
-          Bağatur Şad, ağası Çuluk Kağan’ı ağulıyan bu karıyı sağ bırakmaz.
-          Zaten bu Çinli karılar hep kısır oluyorlar. En soylusu beş tane doğurabiliyor. İnekler buzağılar. Kısraklar tay doğurur Kancık itten yavru çıkar. Çinlinin dişisi ise hiç işe yaramaz. Üstelik Kağan’ımızı  ağular.
-          İşe yaramıyan yalnız dişisi mi? Erkeği ne işe yarar?
-          Erkeği hiç olmazsa tarla sürüp kumaş dokuyor. Biz akın edince yağma için bize mal hazırlıyor.
 
Sular kararırken ordu konakladı. Yaz olduğu için çadırlar yoktu. Bir gece önceki fırtına pahalıya oturmuştu ama artık onun bir daha gelmiyeceğini biliyorlardı. Tanrı Çuluk Kağan’ı alarak kızgınlığını gidermişti. Bu gece ortalık güzeldi. Serin rüzgar esiyor, gökte ince bulutlar geziyor, yandaki ormandan sesler geliyordu. Bu gece atlar tımar edilmiyor, pusatlar bilenmiyordu. Bu gece kımızlar içilmiyor, kızarmış etler, kurutlar yenilmiyordu. Bu gece her şey içinden pazarlıklı idi. Bu gece buyruklar sert verilmiyor, sözler keskin konuşulmuyordu.
 
Gece buçuğundan sonra ay battı. Karangu (çok karanlık) ortalığa çöktü. Gönüllere de karanlık indi. Çerilerin azı uyuyor, çoğu düşünüyordu. Bir Türk’ün ne düşündüğü yüzünden bilinmez ki. Birden bire bir ses uyuklıyan, düşünen çerileri dalgınlıktan uyandırdı. Bu bir kopuzun sesiydi. Otlara uzanmış olanlar doğruldular, oturmakta olanlar ayağa kalktı. Ses büyüyordu. Çeriler birer ikişer sese doğru yürür oldular. Onbaşı Pars, Onbaşı Yamtar’a bakarak:
 
-          Kara Ozan olacak, gene coştu, dedi. Yamtar karşılık verdi:
-          Coştu. Bizi de coşturacak!
 
İki onbaşı ağır adımlarla yürüdüler. Karanlıkta birbirlerini tanımıyan birçok çeriler sese doğru gidiyorlardı. Bunların arasında onbaşılar, yüzbaşılar da vardı. Hattâ bunların arasında binbaşılar, tümenbaşılar da vardı. Bunların arasında Tarkanlar, buyruklar, tiginler de vardı. Hattâ Bağatur Şad da bunların arasında idi. Sesi duyan kalkıyor, yürüyordu.
 
Kara Ozan yere bağdaş kurmuş, kopuzunu söyletiyordu. Çevresinde bir yığının toplanmakta olduğunu sezmiyecek kadar dalmıştı. Karşısında çok genç bir çeri oturmuş, Kara Ozan’a bakıyordu. Kara Ozan önce çaldı, sonra da coştu, söylemeğe başladı. Söylüyor ve çalıyordu. Çevresinde çıt çıkmıyordu. Bu yüzlerce çerinin, beğlerin yüreği sanki Kara Ozan’ın kopuzundaki tellerde titriyordu. Kara Ozan’ın parlak sesi bir çığ gibi bozkıra ve gönüllere iniyordu. Kara Ozan deyiş söylüyordu:
 
Çuluk Kağan öldü mü?
Türkler başsız kaldı mı?
Korkak Çinli güldü mü?
Parçalanır yürekler!
 
Kim bize kurdu tuzak?
Tanrı Türklerden uzak!
Kağandır yurda bezek,
Parçalanır yürekler!
 
Çuluk Kağan yiğitti,
Şimdi uçmağa gitti.
Bunu bize kim etti?
Parçalanır yürekler!
 
Yıldızımız sönmüştür,
Yağılar sevinmiştir,
Kağan ağulanmıştır,
Parçalanır yürekler!
 
Ordu, Kara Ozan’ın deyişindeki ezgiyi kavramıştı. Dörtlüklerin sonunu hep birden gür sesle söylüyorlar, ağlıyorlardı. Bu her biri kanlı savaş günleri görmüş, ölümden birkaç yol yakayı sıyırmış savaş erleri, 15 yaşındaki çocuklardan 60 yaşındaki kocalara kadar bu binlerce kişi, titrek seslerle:
 
-          Parçalanır yürekler!...
 
Diye inledikçe binlerce Bozkurt uluyormuş gibi bozkır inliyor, karşıki ormanın içindeki Bozkurtlar bu soydaşlara kendi sesleriyle cevap veriyorlardı. Kara Ozan söylüyordu:
 
Şimdi bunludur budun,
Kağan bizi tek kodun,
Bunu sen ettin Katun!
Parçalanır yürekler.
 
Katun, seni asmalı,
Öz yurdunu basmalı,
Yüz bin Çinli kesmeli,
Parçalanır yürekler.
 
Şimdi gönül sayrıdır,
Kağanından ayrıdır,
Çinli Katun eğridir,
Parçalanır yürekler.
 
Sayrıya em var deme,
Yaramız gelmez eme,
Kara Ozan inleme,
Parçalanır yürekler…
 
Kara Ozan kopuz çalıp ezgisini okurken birdenbire karanlıkta bir ses haykırdı:
 
-          Ozan kes! Gönülleri dağlıyorsun!...
 
Herkes sağa sola dönerek haykıranın kim olduğunu anlamak istedi. Karanlıkta bir şey görünmüyordu ki… O zaman Kara Ozan, dört yanında çevrelenen yığının farkına vardı. Ağır ağır kalktı. Yığının arasına karışarak kayboldu.
 
Tan atıyordu. Bozkır ağarırken gönüllerdeki karanlığı da alıyor gibi idi. Bağatur Şad, bütün gece uyumamıştı. Çinli uşakları da uyumamak mecburiyetinde kalmışlardı. Bu uşaklardan ikisi bir kıyıya çekilmişler, Çince konuşuyorlardı. Birisi:
 
-          Çuluk Kağan’nın ağulandığı iyi oldu. Yoksa Çin’i altüst edecekti… diyor Öteki:
-          Şu İ-çing Katun’un heykelini yapıp tapıncaklara koymalı… diye karşılık veriyordu.
 
Sonra yeni Kağan’ın kim olacağını münakaşaya başladılar. Biri dedi ki:
 
-          Çuluk Kağan’ın oğulları iki tanedir: Yaşar Şad’la Şu Tigin. Şu Tigin, daha on sekiz  yaşında, çocuk sayılır. Yaşar Şadi yirmi iki yaşındadır ama benzi sarı, arık, donuk bir kişidir. Tabii büyük oğul olduğu için o Kağan olacak. O Kağan olunca da Çin’e gün doğacak. Çünkü o, savaşacak erlerden değildir.
 
Çinli uşaklar böyle gevezelik ederken biraz beride kendilerini dinliyen birisi olduğu sezmemişlerdi. Dinlemek için oraya uzanmış olduğu anlaşılan bu çerinin alaca karanlıkta kim olduğu belli olmuyordu. Çinlileri dinlerken bir aralık doğrulup kılıcına davranacak oldu. Sonra bundan vazgeçmiş olmalı ki yavaşça oradan çekildi. Çinliler hâlâ konuşuyorlardı.
 
Bu sırada uzaktan iki atlı yavaşça yaklaştılar. İki yüz adım ilerde durdular. Biri eliyle ötekine Çinlileri gösterdi. Karanlıkta iki yüz adım uzaktan bu iki Çinli ancak birer yuvarlak gibi görünüyordu. İkinci atlı sadağından iki ok çekti. İnanılmaz bir çabuklukla ikisini de atarak iki Çinliyi devirdi. Sonra iki atlı uzaklaştılar. Bu işler o denlü çabul olmuştu ki, kimse görmemişti.
 
Ortalık ışıyınca ölü Çinlileri buldular. Bağatur Şad, at uşaklarından ikisinin öldürüldüğünü görünce kaşlarını çattı. Toplan borusu çalmış, Bağatur Şad’ın tuğu kalkmış, Şad ata binmişti. Çıkarttığı ulaklar iki at uşağını öldüreni gören olup olmadığını haykırarak soruyorlardı. Birkaç dakikada 20,000 kişi Bağatur Şad’ın iki at uşağının öldürüldüğünü öğrenmişti. Ulaklar bağırıp yerlerine dönünce Işbara Alp atını dört nala sürerek BAğatur Şad’ın önüne geldi. Atından atlayıp diz yere vurarak selamladı. Bağatur Şad sordu:
 
-          Yüzbaşı Işbara Alp! İki at uşağını kim öldürdü biliyor musun?
-          Biliyorum Şad.
-          De bakalım kimdir?
-          Ben!
 
Bağatur Şad’ın yüzü değişti.
 
-          Bunu niçin yaptın?
 
Işbara Alp ağır, tok ve soğuk konuşuyordu:
 
-          Çuluk Kağan öldü diye seviniyorlardı.
 
Bağatur Şad başını eğdi. Biraz düşündü. Sonra Işbara Alp’a sordu:
 
-          Sevindiklerini nereden anladın? Sen Çin dili bilir misin?
-          Çin dili bilmem. At uşağı Çalık bilir. Çin’de üç yıl tutsak kalıp öğrenmiştir. Konuştuklarını bana o deyiverdi.
-          Işbara Alp! Bunun sonu nedir bilir misin?
-          Çuluk Kağan’a sövenleri yok ettiğim için binbaşı olmak. Senin adamlarını öldürdüğüm için birkaç sopa yemektir.
 
Bağatur Şad’la Işbara Alp’ın konuşmasını dinliyenler bu ikisine öyle bir dalmışlardı ki çok genç bir atlının yavaş yavaş yaklaşıp bu konuşmaları pek yakından özenerek dinlediğini görmüyorlardı. Bağatur Şad gene söyledi.
 
Dedi ki:
 
-          Işbara Alp! Yanılıyorsun. Çinli at uşaklarını bana sormadan öldürmek için sana buyruk veren oldu mu?
 
Işbara Alp bu sorguya karşılık vermeden, yavaş yavaş oraya sokulup konuşmaları dinliyen genç atlı söze karıştı:
 
-          Belki olmuştur Bağatur Şad!
 
Bağatur Şad, Işbara Alp, beğler ve çeriler başlarını çevirdiler. Bu sözleri söyliyen, Çuluk Kağan’ın küçük oğlu Şu Tigin’di. Orada hemen bir canlanma oldu. Beğler ve çeriler Tigin’i diz vurarak selamladılar. Bağatur Şad atından inerek Tigin’e doğru yürüdü. O da bir sıçrayışta atından inerek Şad’a doğru ilerledi. Bağatur Şad gülümsiyerek:
 
-          Hoş geldin yiğenim! Dedi.
 
Herkes Işbara Alp’a Çinlileri öldürmek buyruğunu verenin Şu Tigin olduğunu sanmıştı. Çuluk Kağan’ın ordusundan Bağatur Şad’a gelen Şu Tigin önce etrafına bakındı. Işbara Alp’ı süzdü, beğlere baktı. Bir ara gözleri Bağatur Şad’ın Çinli uşaklarına değdi. Bakışları sertti. Daha on sekiz yaşında olduğu halde iri yarı, güçlü, yaman bir yiğitti. Sonra Bağatur Şad’a yöneldi..
 
-          Şad, kutlu olsun. Kurultay seni seçti, Kağan oldun, dedi.
 
Bu söz ortaya yıldırım gibi düştü. Sevindiler mi, yerindiler mi, şaşırdılar mı  belli değildi. Bağatur Şad’ın yüzü birden ciddileşti. Yanındakilerden birkaçı belli belirsiz gülümser gibi oldu. Şu Tigin ile Işbara Alp birbirlerin gönüllerini gözlerinden okumak ister gibi göz göze gelmişler bakışıyorlardı. Sonra Şu Tigin’in buyruğu ortalığı kımıldattı:
 
-          Davullar çalsın, Bağatur Şad, Kağan olmuştur!
 
Bu sözler ağızdan ağza yenilenerek bütün orduya yayıldı. Birkaç dakikada yirmi bin atlı Bağatur Şad’ın kağan seçildiğini öğrenmişlerdi.
- III -
 
KARA KAĞAN
 
On gün sonra Ötüken’de Bağatur Şad’ın kağanlığı kutlanıyordu. Bağatur Şad artık Kara Kağan adını almıştı. Yüce otağı bezenmiş, süslü bir taht kurulmuştu. Davullar çalınıyor, borular ötüyor, kımızlar sunuluyordu. Kara Kağan’ın derme otağı o kadar büyüktü ki, içine yüzlerce kişi alabilirdi. Kağan tahtın üstünde kutlu yön olan solda oturmuştu. Sağında bir katun oturuyordu. Tahtın biraz aşağısında solda, sağda şadlar, tiginler, buyruklar, tarkanlar duruyordu. Daha uzakta alplar, binbaşılar, yüzbaşılar, onbaşılar sıralanıyor, uşaklar durmadan kımız taşıyordu.
 
Çuluk Kağan’ın büyük oğlu olan Yaşar Şad’a Kara Kağan tarafından Tulu Han adı verilmişti. Şu Tigin’e de Kür Şad denilmişti. Bununla beraber Tulu Han’ın solgun yüzünde sonsuz bir iç sıkıntısının izleri vardı. Çünkü eçisi (amcası) Kara Kağan’ın yanında oturan Katun, babası Çuluk Kağan’ı ağulıyan, kendi üvey anası İ-çing Katun’du. Kara Kağan, kardeşini ağulıyan bu kadını sorguya çekeceğine, kimsenin anlıyamadığı bir sebeple onunla evlenmişti.
 
Otağın oldukça uzağında, Onbaşı Yamtar kimbilir kaçıncı kımızı içerken yanına Onbaşı Pars yaklaştı:
 
-          Yamtar, bu işlere ne dersin? Dedi.
 
Yamtar cevap verdi:
 
-          Bende sana onu soracaktım. Sen ne dersin?
-          Kurultay, Yaşar Tigin’i arıktır (Sıska)  diye Kağan seçmemiş. Beğler Yaşar Tigin’in usunu da beğenmiyorlarmış.
-          Bunu anladık ama Kara Kağan ne diye ağasını ağulıyan katunla evlendi.
-          Benim işittiğime göre Türk türesince ağa ölünce karısını ini alır diye.
-          Türk türesince Kağan’ı ağulıyan cezasız bırakılır mı?
 
Onbaşıların sözü burada kesildi. Çinli bir uşak kımız sunuyordu. Yamtar, Çinliye yukarıdan aşağı bir baktıktan sonra:
 
-          Ulan Çinli! Sakın şu sunduğun kımızda da ağu olmasın? dedi. Sonra kendisine yılık yılık bakan Çinliye boşalttığı çamçağı geri verirken ilave etti. “Yirmi çamçak içtim. Yirmi defa ölmem gerek. Bir yol ölmeğe benzemez!..
 
Çinli uşak çekilip gitti. Pars, Yamtar’ı dürterek yavaşça dedi:
 
-          “Bak bak! İyi bak!. Çuluk Kağan’ın oğulları Katun’a nasıl sert bakıyorlar!” Yamtar başını otağa çevirdi.
-          Kara Kağan usluluk etti. Çuluk Kağan’ın büyük oğlu Yaşar Tigin’i Tulu Han yaptı. Onu da doğuda Tunguzlarla Tatarların üstüne Han gönderecek.
-          Böylelikle onu başından mı savmak istiyor?
-          Kim bilir.
-          Ya küçük oğlu?
-          O daha küçüktür. Hem Kağan onun da gönlünü aldı. Onu Kür Şad yaptı.
-          Peki bizim Yüzbaşı neden bunlu?
-          İyi bilmiyorum ama dün yeni bir kızı doğdu. Yüzbaşının şimdiye dek dört çocuğu oldu, hepsi kız. Belki bundan bunludur.
 
Yamtar’ın bu sözleri üzerine Onbaşı Pars birden bire durgunlaştı, sustu.
 
Yeni Kağan’ın otağı önünde toplanan bu binlerce kişi bol bol kımız içip esridikleri (şarhoş olmak) halde büyük bir sessizlik içinde idiler. Kağan’dan en uzakta olanlar bile yavaş sesle konuşuyorlardı. Yalnız davulların, boruların, zillerin sesleri Ötüken’i dolduruyordu. Gün kararıncaya değin eğlenti yapılacaktı. Bugün güreşçiler güreşecek, bahadırlar dövüşecek, nişancılar ok atacak, biniciler yarışacaktı.
 
Kağan’ın işareti üzerine davullar, borular durdu. Kağan solundaki beğlere dönerek, Tunga Tigin’e şöyle dedi:
 
-          Tunga Tigin! Bugün sen kılıç oyunu yapacaksın! Bakalım senden özge bahadırlar var mı? Bu alpların içinde sana denk bir er çıkarsa onu yüceltirim. Hepsini yenersen sana kendi elimle seçeceğim en iyi atlarımdan dokuzunu vereceğim.
 
Tunga Tigin, yere diz vurup “Buyruk Kağanındır” dedi. Kara Kağan, bu sefer karşıya baktı. Gülümsedi. Haykırdı:
 
-          Ötüken’in yenilmez yiğidi, Bozkurt ailesinin kolu bükülmez bahadırı, Gök Türkler’in yüce beği Tunga Tigin’le boy ölçüşmek istiyen varsa beri gelsin!
 
Bir an ortalıkta çıt çıkmadı. Tunga Tigin’e kıyışamadıkları belli idi. Sonra dört kişi çıkarak Kağan’a doğru yürüdüler. Otağa yaklaşınca diz yere vurup kendilerini tanıttılar.
 
-          Ben Çuluk Kağan’ın savaşta yoldaşı, bilgide eşi Apa Tarkan’ım!
-          Ben kılıcı çakından keskin, svaşta yağıya baskın ağaç söken Kül Çur’um!
-          Ben, kırk defa Çin’e akın etmiş, üç kardeşi savaşta, dört eçisi uğraşta, ataları dövüşte, dedeleri kırışta ölmüş Binbaşı Makaraç Alp’ım!
-          Ben yüzbaşı Işbara Alp’ım!
 
İ-çing Katun, Işbara alp’ın kendisini pek kısa tanıttığını görünce Kara Kağan’a eğildi: “Bu Alp niçin kendini daha uzun tanıtmıyor?” diye sordu. Kağan Işbara alp’a döndü:
 
-          “Yüce Katun, senin de öteki erler gibi kendini uzun tanıtmanı istiyor” dedi.
 
Işbara Alp yere diz vurup kalktı. Sonra Katun’a dönerek kendini şöyle tanıttı:
 
-          Ben, attığı ok şaşmıyan, attan yere düşmiyen, Çin’e akın ettikte on tümen mal taşıyan, Çuluk Kağan öldü diye sevinen iki Çinliyi iki okte deviren Yüzbaşı Işbara Alp’ım!
 
Bu sözler yıldırım gibi indi. Kür Şad ve Tulu Han Katun’a baktılar. Katun kızarmış, dudaklarını ısırıyor, kendisini tutmağa çalışıyordu. Kara Kağan’ın yüzünde hiçbir değişiklik yoktu. Tunga Tigin’e döndü: “Bu erlerin hangisi ile boy ölçüşmek istersin?” diye sordu. Tunga Tigin baş eğip diz vurdu. “Buyruk senindir” dedi. Kara Kağan keskin bakışlarını dört erin üzerinde gezdirdi. Ortalık soluk almıyordu. Ağır ağır şöyle söyledi:
 
-          Tunga Tigin Işabara Alp’la vuruşacaksın!..
Aynı zamanda uzakta Onbaşı Pars, Onbaşı Yamtar’ın omzuna el atıp:
 
-          Korkarım bizim yüzbaşıya bir iş olmasın, dedi.
 
Tunga Tigin, ilerleyip Işbara Alp’ın karşısına durdu. Üstünde yeni güzel bir zırh göğüslük vardı. Tulgasında gümüşten bir ay parlıyordu. Işbara Alp’tan daha uzun, daha iri idi. Çekik yeşil gözleri tatlı sert bakıyordu. Kağan “Hazır mısınız?” diye sordu. Sonra üç defa el çırptı. Birbirinden on adım uzakta bulunan iki yiğit yıldırım gibi kılıç çekerek  birbirine saldırdılar. Bütün gözler onlara çevrilmişti. Arkalarda kalanlar atlara binip bakınıyorlardı. İki bahadır büyük bir ustalıkla kılıç kullanıyorlardı. İndirilen kılıçları ya kendi kılıçları ile çeliyorlar ya kalkanla durduruyorlardı.
 
Ortalıkta kılıç şakırtısından başka bir şey işitilmiyordu. Katun buşkulanmıştı (heyecanlanmak). Işbara Alp’ın yenilmesini hatta ölmesini istiyordu. Tulu Han’la Kür Şad akrabaları olan Tunga Tigin’in kazanmasını istemekle beraber Işbara Alp’ın yenilmesine de bir  türlü razı olamıyorlardı. Işbara Alp’ın buyruğundaki onbaşılar göz kırpmadan bu çarpışmaya bakıyorlar, Kağan ise donukluğunu muhafaza ediyordu. Ortada sava hızlanıyor, sertleşiyor, çevik adımlarla sıçrayan iki bahadır Kağan’ın önündeki alanda geri giderek dövüşüyorlardı.
 
Bir aralık ikisi de birbirine sağlarını dönerek sol elleriyle tuttukları kalkanları geri aldılar ve korkunç  fakat o kadar da güzel ve tatlı bir kılıç oyununa koyuldular ki ikisi de bir adım ilerleyip gerilemeden havada kılıç çarpıştırıyordu. Onlar bu yaman inişleri birbirlerinin tulgalarına doğru yapıyorlar, fakat öteki bunu hemen çeldiği için iki yiğit havada kılıç döndürüyormuş gibi oluyordu. Kür Şad, göz kesilmiş, bu oyuna bakıyordu. Bu döğüşe doğrusu doyum olmazdı. Kara Kağan dövüşecek iki yiğiti iyi seçmişti. Birden ikisi de birer adım atarak birbirlerine yaklaştılar. Kılıçları birbirine takılı kalmıştı. Göz göze geldiler. Tunga Tigin:
 
-          “Işbara Alp! Seninle dövüştüğüm için övünürüm” dedi. “Sağ ol Tigin” diye karşılık verdi. Sonra ikisi de birer adım geriye fırlayarak kalkanlarını öne aldılar. Dövüş yine eski hızı ile sürdü. Daha hiç birisinde yorgunluk gözükmüyordu, İ-çing Katun sinirlenmeğe başlamıştı. Kağan’a eğilere:
 
-          “Artık  yetişmez mi?” diye sordu, Kağan başını çevirmeden cevap verdi:
 
-          “Böyle güzel vuruşan erleri bu kadar çabuk ayırmak yazık değil mi? İyi bak! Böyle yahşı dövüşü ömründe bir daha göremezsin. Çin’de böyle şeyler yoktur!” Katun sustu.
 
Başını yine çevirdi. Tam bu sırada Tunga Tigin’in dayanılmaz bir saldırış yaptığı, Işbara Alp’a ardu ardınca üç kılıç savurduğu, Işbara Alp’ın bu kılıçları kalkanıyla karşıladığı  fakat kalkanın bu yaman vuruşlara dayanamıyarak ikiye ayrılıp yere düştüğü görüldü. Bir anda Katun’un gözleri parladı. Işbara Alp’ın onbaşıları dudaklarını ısırdılar. Kür Şad’ın gözleri merakla açıldı. Kağan gülümsedi. Işbara Alp hemen karşısındakine sağını dönerek kılıcı siper aldı. Herkes Tunga tigin’in yeni ve son bir saldırışını beklerken onunda kalkanını yere fırlattığını ve “Davran Işbara Alp!” diye bağırdığını gördüler. O demin ki, herkesi bayıltan kılıç oyunu yine başlamıştı. İki yiğit yaman dürtüşler de yapmağa başlamışlardı. Bu sefer artık kılıçlar ara sıra hedefi buluyor fakat tulgalar ve zırhlar buna dayanıyordu. Şimdi Işbara Alp gerilemeğe başlamıştı. Tunga Tigin durmadan saldırıyor, Işbara Alp boyuna korunuyordu. Biri ilerliyor, öbürü geriliyordu. Işbara Alp biraz yorulmuş gibiydi. Çekilen çekile sonunda seyircilerin önüne kadar geldi. Bir adım daha gerilerse yenileceğini anladı. Tunga Tigin’in son saldırışını çeldikten sonra yaman bir saldırış yaptı. Tunga Tigin bundan ancak bir adım geri fırlamakla korunabilmişti. Yüzbaşının ikinci saldırışı daha yaman oldu. Kılıcı dayanılmaz bir inişle Tunga Tigin’in tulgasını bulmuş, tulga bağları koparak yere düşmüştü. Tunga Tigin’in burnundan kan geliyordu. Bunu görünce Katun’un gözleri bulandı. İşte Işbara Alp oyunu kazanıyordu. Bir kılıç vuruşu daha başı açık kalmış olan Tunga Tigin’i öldürebilirdi. Fakat Katun yanıldı. Işbara Alp bir adım geri çekildi. Bir hamlede tulgasını başından çıkarıp yere attı ve “Davran Tunga Tigin!” diye saldırdı. Savaş sanki yeni başlamıştı. Uzun saçları uçuşuyor, yüzlerinde, alınlarında ince çizgiler beliriyor, bu çizgilerden kan sızıyordu.
 
Kağan’ın Çinli uşaklarından dört tanesi otağın arkasında idiler. Otağın önünde olan kılıç oyununu göremiyorlar, görmek için bir yol arıyorlardı. Bu dört uşaktan biri tutsak bir Çin subayı idi. O hepsinden çok görmeğe istekli bulunuyor, sağa sola gidip geliyordu. Çinlilerden biri arkadaşlarına dedi ki:
 
-          Otağın şuradan eteğini kaldırıp baksak nasıl olur? Önümüz hep düzgün olduğu, dövüşenler yerde savaştığı için görebiliriz.
 
Bu teklif kabul olundu. Dört Çinli birden yere uzandılar. Bir iki uğraşmadan sonra otağın eteklerinden bir yeri kaldırmışlar, bir iki yüz adım ilerdeki dövüşü görüyorlardı. Eski Çin subayı dövüşenleri tenkit ediyor, yanındakilere öte beri öğretiyordu:
 
-          Boşuna gelmişiz. İkisi de acemi. Hiçbir şey bilmiyorlar. Bu kadar dangalaklık olur mu? Karşısındakinin tulgası düşünce kendi tulgasını da başından çıkarıp attı. Türkler buna yiğitlik derler ama bu düpedüz hımbıllıktır. O kılıç bende olsaydı gösterirdim.
 
Savaş öyle uzamış, o denlü kızışmıştı ki bütün seyircilerin yürekleri davul gibi vurmağa başlamıştı. Savaşı göremiyenler bin türlü yol arıyorlardı. Birkaç kişi bir kağnı getirip üzerine at çıkarmışlar, kendileri de atın üzerine binmişlerdi. Birkaç kişi bir devenin üstüne çıkmışlar, savaşa bakıyorlardı. At uşağı Çalık ise öteye beriye gidiyor, bir delik bulup kılıç oyununu göremiyordu. Fakat, o bıkıp bezmeden, usanıp yorulmadan koşuyor, gidiyor, geliyor yer arıyordu. Yer ararken otağın arkasına değin sokulduğunu sezmemişti. Oraya varıp da dört kişinin yere yatarak bir yere baktıklarını görünce bunların savaşı seyrettiklerini anladı. Yürüdü. Yatıp bakanların Çinli olduğunu anlamadan o da yattı.
 
Yaşasın! Otağın kapısı boydan boya açık olduğu için buradan dövüş görünüyordu. Biraz uzakta idiler amma olanları görüyorlardı ya... Çinliler o kadar dalmışlardı ki yanlarına birisi mi geldi, yoksa içlerinden biri yer mi değiştirdi, anlıyamadılar. Dövüş uzayıp gidiyordu. Işbara Alp’ın alnında, Tunga Tigin’in şakağında birer büyücek yara vardı. Öteki ince yaralardan artık hiç birinin beti benzi gözükmüyordu.
 
Çinlilerden biri eski subaya sordu: “Bu herifler kudurdular mı? Hala dövüşüyorlar!” Çince söylenen bu sözleri işitince Çalığın yüzü bir değişiş değişti ki. Fakat seyrettiği dövüşen tadı onu karşı koymaktan alı koydu. Eski Çin subayı cevap verdi :
 
-          Bu Türkler ussuz kişilerdir. Yaban domuzu gibi dövüşürler amma ustalık yoktur. Ben olsaydım şimdiye dek şu Işbara Alp adındaki şu dangalağı yere sererdim!
 
Çalık, yılan sokmuş gibi yerden fırladı. Eski Çin subayının beline bir tekme indirerek haykırdı:
 
-          Ulan itoğlu it1 ne dedin, bir daha söyle!
 
Dört Çinli birden ayağa kalktılar. Çince konuştuklarını anlıyan bu Türk’ün nereden çıktığını anlıyamamışlar, şaşırmışlardı. Çinli, işin sarpa sardığını görünce kurnazlık yapmak istedi:
 
-          Bana bak! Senin bayağı bir çeri olduğun anlaşılıyor. Biz Kara Kağan’ın at uşaklarıyız. Haydi var çekil buradan! Dedi.
-          Kara Kağan’ın at uşağı değil, eniştesi olsan gene Çinlisin. Sen Gök Türkler’e nice söver, yüce Işbara Alp için kötü söz söylersin?
 
Çinli şaşırmıştı. Bununla beraber dört kişi oldukları için pek korkmuyordu. Yalnız gözü Çalığın kılıcına ilişince içi bulandı:
 
-          Kabadayı! Kılıcım var diye güveniyorsun. Benim de kılıcım olsaydı sana bu sözleri söyletmezdim.
 
Çalık bir davranışta kılıcını kılıç kayışıyla çıkarıp yere attı.:
 
-          Haydi bakalım, bende kılıçsızım, ama kancıklık yok. Ercesine iş pişireceğiz, dedi ve Çinliler saldırdı.
 
Otağın önünde binlerce gözün gördüğü bir  dövüş olurken otağın ardında da Tanrı’dan başka kimsenin görmediği başka bir dövüş başladı. Beş kişi alt alta , üst üste boğuşup dövüşüyorlardı. Çinliler dövüşmek isteğinde değildiler. Fakat işte bu azgın çeri onları zorla dövüşe sürüklemiş, artık ok yaydan çıkmıştı. Çalık, karşısında yalnız eski Çin subayı varmış gibi durmadan onu pataklıyor, öteki üçü de Çalığı yumrukluyordu.
 
Tunga Tigin’le Işbara Alp artık yorulmuşlardı. Fakat hiç biri yüz döndürmüyordu. İ-çing Katun artık yerinde duramaz olmuştu. Dövüşçülerden çok başkalarına bakıyordu. Bir aralık nedense başını arkaya çevirerek otağın içine göz gezdirdi. Gözleri şaşkınlıkla açıldı. İkide bir gözlerini İ-çing Katun’a Tulu Han onun bu şaşkınlığını görünce o da otağın arkasına baktı. Burada bir şeyler oluyordu. Otağın eteği bir yerinden kaldırılmış, onun üstü ara sıra sallanıyordu. Yakışıksız bir iş oluyor, bunu da İ-çing Katun yaptırıyor diye düşündü. Kür Şad’a eğilerek:
 
-          Otağın ardında yakışıksız bir iş oluyor. Kimseye belli etmeden git, anla dedi. Kür Şad biraz daha durduktan sonra çıktı. Kendisine yol veren seyircilerin arasından geçerek otağın ardına geldi. Burada yakışıksız bir iş değil, yakışıklı bir iş oluyordu: Ağzı burnu kan içinde bir Çinli yuvarlanmış, toparlanmağa uğraşıyor, üç çinli at uşağı da bir çeriyle dövüşüyorlardı. Kür Şad bu dövüşü ötekinden daha seyre değer buldu. Yaklaşırsa dövüşü bırakırlar diye de yaklaşmadı. Çünkü dövüşün sonu da yaklaşıyordu. Çinliler güzel birer kötek yiyorlardı. Bir aralık yere yuvarlanan Çinlilerden birinin gözleri Çalığın kılıcına takıldı. Yılan gibi sürünerek kılıcı aldı. Kınından çıkararak kendileriyle dövüşen Türk çerisinin başına vurmak için kaldırıp yürüdü. Kür Şad bunların hepsini görüyordu. İşe kancıklık karıştığını görünce  karışmak çağının geldiğini anladı. Yayına bir ok sürüp gezledi. Çinli kılıcı indirirken oku fırlattı. Ok Çinlinin eline saplanmış, Çinli yaygarayı basmıştı. Bu ok ve Çinlinin bağırması döğüşü durdurdu. Çalık Kür Şad’ı görünce selamladı. Çinliler de onu Türk göreneğince diz yere vurarak selamlamak istediler. Fakat o kadar yorulmuşlardı ve öyle beceriksizdiler ki yere düşer gibi gülünç hareketler yaptılar. Asıl dayağı yiyen Çinli yani eski subay, Kür Şad’a dert yanacak oldu. Kür Şad sözünü kesti.
-          Siz erce dövüşmeyi bilmiyorsunuz.  Erce dövüş teke tek olur. Haydi diyelim dördünüz bir adama bedel olduğunuz için hep birden geldiniz. Peki kılıçsız bir ere neden kılıç çekiyorsunuz? Görülüyor ki, bu er sizinle savaşmak için kılıcını çıkarmış. Onun çıkardığı kılıcı ona  çekerek kancıklık etmek ne gerek?
 
Sonra Çalığa dönerek sordu:
 
-          Sen kimsin?
 
Çalık cevap verdi:
 
-          Bana Çalık derler. Yüzbaşı Işbara Alp’ın at uşağıyım.
 
Kür Şad, Işbara Alp adını işitince geri döndü. Seyrini yarıda bıraktığı dövüşü görmeğe gitti. Çinliler hemen uzaklaşmağa baktılar. Çünkü Çalık kılıcını takmış, dövüşe yeniden hazır bir durum almıştı. Fakat Çalık artık onlara bakmıyor, Kür Şad’ın ardına koyularak dövüşleri seyredecek yer aramağa gidiyordu. Kür Şad eski yerine gelince Tulu Han’a kısaca olanı biteni anlattı. Sonra Kara Kağan’ın önünde diz yere vurarak şöyle dedi:
 
-          Kağan! Bu iki er denktir. Buyruk ver ayrılsınlar. Yoksa öteki oyunları yapamıyacağız.
 
Kağan gözlerini dövüşçülere dikerek cevap verdi:
 
-          Doğru söylüyorsun Kür Şad, onları ayır!
 
Kür Şad kılıcını çekerek ikisinin arasına girdi.Kılıcıyla kılıçlarını ayırarak:
 
-          Kağan buyurdu. “Savaş bitmiştir. Denksiniz”. Dedi.
 
İki er Kağan’ ı selamladılar. Kağan Işbara Alp’ a baktı:
 
-          Işbara Alp! Gök Türkler’in yenilmez bahadırı Tunga Tigin’le denk kaldın. Seni Binbaşı yapıyorum. Dedi. Ortalıkta çıt çıkmıyordu. Bu sözler üzerine Işbara Alp’ın onbaşıları gülümsediler.
 
Kür Şad sevinçliydi. Çünkü Işbara Alp uzaktan akrabaları idi. Şimdi güreşler başlıyordu. Gür sesli ulak bağırdı:
 
-          Güreşecek sayılı erler kimler gelsinler!
 
Sekiz yerden sekiz er birden çıkarak otağa doğru yürüdüler. Kağanı selamlayıp kendilerini tanıttılar.
 
-          Ben Ötüken’in buğrası, katı demir bilekli, kara aslan yürekli, sırtına yer değmiyen, kimseye baş eğmiyen İnal Tarkan’ım!
-          Ben barış olsa erdemli, yoksul görse yardımlı, vursa buğa deviren, göğe ağaç savuran Tinesi Oğlu’yum!
-          Ben taşı sıksa tuz eden, az iş edip öz eden, güçlü erler arısı, Kara Kağan’ın çerisi, yüce Karluk beğiyim. Adıma Ay Doğmuş derler!
-          Ben, Kırgızların arslanı, Gökmen Eli kaplanı, tipi olsa at süren, yer deprense dik duran, kılıç vursa taş yaran Alp Bamsı’yım!
-          Ben, Dokuz Oğuz güçlüsü, yetmiş yağı öçlüsü, yedi kızın dileği, Selenge’nin ulağı, kara yelle yarışan, boz ayıyla vuruşan, dokuz alpla güreşen Bilge Tudun’um!
-          Ben, Işbara Alp yoldaşı, on dört erin kardeşi, tok kayaya yaslanan çılgın suda ıslanan, yirmi eri taşıyan Onbaşı Yamtar’ım!
-          Ben, Basmıl Eli Doğan’ı, yüce erler yamanı, fiske vursa kan döken, haykırdıkta dağ çöken, kayaların kayası, yenilmez güç eyesi (sahibi) Saçlı Beğ’im!
 
İ-çing Katun, Yamtar’ın sözlerini duysaydı gene kızacaktı. Fakat bunu işitmemiş Bilge tudun’a bakıyordu. Yedi kızın dileği olan Dokuz Oğuz Beği İ-çing Katun’un şimdiye dek gördüğü erlerin en yakışıklısı idi.
 
Bu sırada gerilerde bir kaynaşıp kıpırdanma oldu. Kara Kağan’ın beğlerinden birisi öne geçerek Kağan’ın karşısına geldi. Eğilerek bir şeyler söyledi. Kağan, Katun’a dönerek onunla biraz konuştu. İ-çing Katun’un yüzü gülüyordu. Kağan karşısındaki beğe buyruk verdi. Beğ çabucak geri dönerek halkı yardı, geldiği yere gitti. Pek az sonra arkasında birkaç Çinli olduğu halde aynı yoldan geri döndü. Bunlardan biri ötekilerin önünde yürüyor ve kılığından bir Çin beği olduğu anlaşılıyordu. Çin beği Kağan’ın karşısına gelince diz çöküp onu selamladı. Sonra Katun’u selamladı. Katun, yerinden kalkarak elinden tutup onu kaldırdı. Yanına oturttu. Kara Kağan ise hiç kıpırdamamış, yüzünde bir çizgi bile değişmemişti. Biraz sonra ulaklar, Kara Kağan’ın yüce konuğu, İ-çing Katun’un kardeşi Şen-king geldiği için güreşlerin yarına kaldığını bildiriyordu.
 
Geceleyin, birbirinden ayrılmaz iki can yoldaşı, Onbaşı Pars’la Onbaşı Yamtar oturmuş konuşuyorlardı. Söz o günkü güreşlere gelince Yamtar şöyle dedi:
 
-          Çin beği geldi diye güreşler yarına bırakıldı. Çin beği demi güreşecek? Dinlensin diye mi böyle yapıldı? O güreşirse ben onunla tutuşmak isterim.
-          Çin beğleri güreşmez. Katun kardeşiyle konuşup, Kağan’a dilmaçlık(tercümanlık) etsin diye güreşler bırakıldı. Çünkü Çin beği Şen-king Çin’den kaçıp da gelmiştir. Kağan Çin işlerini ondan öğrenmek ister. Amma Tanrı vere de onlar Kağan’ı kötü yola sürükliyemeseler.
-          Çin beğinin yanında üç kişi daha vardı. Onlar at uşağı mı?
-          Onlar Çin beğinin yoldaşları olan Çin subaylarıdır. Çinliler yılana benzer ama şu Çin beği’nin yüzü hiç hoşuma gitmedi.
-          Öyleyse herifin yüzüne iyi bak. İştahın eksilir de az yersin. Koyunumuz, davarımız azalırken en doğru yol az yemektir. Benim yirmi tane koyunum kaldı. Kısraklarımın ikisini kurt parçaladı. Bir ineğim vardı, yardan yuvarlandı. Yakında akın olmazsa işimiz bitiktir!...
- IV -
 
ÖTÜKEN’İN KESKİN NİŞANCISI
 
Ertesi gün öğleden sonra ok atıcılığı yapılıyordu. Öğleden önce güreşler bitmiş, İnal Tarkan ile Dokuz Oğuz beği Bilge Tudun öteki güreşçilerin hepsini yenerek birbiriyle tutuşmuşlar, yenişemeyip denk kalmışlardı. Onbaşı Yamtar ise ilk güreşte Kırgız pehlivanı Alp Bamsı’yı yenmiş, ikinci güreşte Bilge Tudun’a yenilmişti. Bilge Tudun pek yavuz pehlivandı amma Onbaşı Yamtar’ın ona çabucak yenilivermesi Onbaşı Pars’ın canınu sıkmıştı. Güreşten sonra Yamtar’a sordu:
 
-          Sen onu yenemesen bile bu kadar tez yenilmezdin. Sana ne oldu? Bir yerin mi ağrıyor? Sayrı mısın?
-          Sayrı değilim. Ağrıyan yerim de yok. Senin anlıyacağın doymuyorum. Kişi savaşa, güreşe, çıkmadan önce üç günlük azığını birden yemezse onun kolunda güç mü kalır? Gün doğarken yalnız bir çamçak kımız içtim. Boş kursakla yapılan güreş bu kadar olur. Sonra Dokuz Oğuz beği, bizim Ötüken buğrası (Erkek deve) İnal Tarkan'ı da yenmesin diye korkmuştum.
 
Bu sırada davullar çalınıp borular ötmeğe başladı. Nişancılık başlıyordu. Herkes yerini almak için yürürken gür sesli bir ulak şöyle bağırıyordu:
 
-          Ötüken’in erleri ok atacaklar. Gök Türk Kağan’ına bakan bunca budunların sayılı erleri ok atacaklar. Gök Türk erleri Tölis, Tarduş çerileri, Dokuz Oğuz yiğitleri, Karluk bahadırları, Kırgızlar, Bayırkular, Kurıkanlar, Basmıllar, Kıtaylar, Tabatılar, Otuz Tatarlar, bütün Tiginler, Şadlar, Yabgular, İlteberler, beğler, buyruklar, tarkanlar, çeriler ok atacaklar! Kara Kağan’ın yüce konuğu Çin beği Şen-king de ok atacak! Herkes yerine gelsin!...
 
Aradan çok kısa bir zaman geçti. Koca alan binlerce çeriler ve bahadırlarla dolmuştu. Ortalıkta bir uğultu vardı. Kağan’ın otağı gene her zamanki gibi bu uğultudan uzak duruyor, çevresinde hiçbir şey işitilmiyordu. Çerilerin toplanması bitince Kara Kağan, sağında Katun ve solunda konuk Çin beği Şen-king olduğu halde göründü. O anda da her yer sustu, herkes diz yere vurdu. Biraz sonra da beğler, Kağan’ın soluna ve sağına dizildiler. Yerler alındıktan sonra ulağın gür sesi ortalığı kapladı:
 
-          Ulu Kağan, Ötüken’in erlerini deneşmeğe çağırıyor! Kolunun gücüne, gözünün keskinliğine güvenen, er meydanına!
 
Bu gün ortadaki genişlik her günkünden daha büyüktü. Çeriler halkayı biraz daha geniş tutmuşlardı. Kağan’ın oturduğu yerin sol açığında gez tahtası yükseliyor, üstünde karaya boyanmış yuvarlaklar çok iyi seçiliyordu. Bu yuvarlakların sayısı dörttü. İlk atıcılık bu dört yuvarlağı da yukarıdan aşağı sıra ile vurmakla başlıyacak, beceremiyenler alandan çekileceklerdi. Kağan’ın sağ açığında atıcılar buyruğun hemen ardınca toplanmışlardı. Yalnız Kağan’ın sol açığında, uzakta olan seyirciler okların gez tahtasına nasıl düştüğünü göremiyeceklerdi.  Ulak onlara bağıracaktı ama bu, gözle görmek kadar tatlı olmıyacaktı.
 
Türk türesince konuk kutlu olduğu için Kağan bu deneçlere girmeği dilemiş olan Şen-king'in ilk oku atmasını buyur etti. Çinli beğ yerinden kalktı. Kendisine yol açan bahadırların arasından yürüyerek meydana çıktı. Salınışında bir yelteniş, koluna ve nişancılığına güvenen bir hal vardı. Yerine varınca durdu. Bir çerinin uzattığı yayla oku aldı. Okunu yerleştirip yayı gererek gezledi. Ortalıkta çıt yoktu. Vızlıyarak kayan okun sesini ez uzaklarda kalmış olanlar bile işitiyordu. Birinci ok tahtaya vardı. Fakat üstteki yuvarlağı bulmadı. Onun biraz açığına saplandı, kaldı. Ulak, okun yuvarlaktan dört parmak açığa saplandığını haykırırken sanki ortalık biraz daha sessizleşti. Gözler ikinci okun yola çıkmasını kolladı. Şen-king aldırış etmiyordu. Bu hal ona pek tabii görünmüştü. İkinci olarak çerinin uzattığı oku aldı. Yayına yerleştirip fırlattı. Ok gene tahtaya fakat ikinci yuvarlağa değil, üçüncüye saplandı. Ortalıkta gene çıt yoktu. Yalnız Çin beği biraz sararmıştı. Üçüncü ok birinci yuvarlağın bir karış yukarısına değdi. O ana değin, kıpırdamıyan, soluk almıyan erlerin arasında gene ses çıkarmadan onları gözliyen Kür Şad yerinden fırladı. Kağan’ın önüne dinelerek sordu:
 
-          Çinli konuk bizimle niçin eğleniyor?
 
Katun’un önünde sorulan bu soruya Kağan’ın yerinde bir cevap vermesi gerekiyordu. Fakat o, daha ağzını açmadan çeriler arasında bir kahkahadır koptu. Hele arka taraflarda erler dalgalanıyor ve uğultu artıyordu. Kür Şad hızla döndü. Fakat hali görünce onun da dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme yayıldı. Kağan’a baktı. O da galiba yavaşça gülümsüyordu.
 
Çerilerin böyle taşmasına sebep Onbaşı Sançar olmuştu. Genç onbaşının güldüğü hemen hemen yılda bir kere o da hiç umulmadık haller karşısında görülürdü. Onbaşının heybetli yüzü daima asık, düşünceli duru, erlerinden ve pusatlarından başka şeyler onu ilgilendirmezdi. Bugün de gene asık yüzle alana yaklaştı. Geride kalmış olduğu için atından inmiyerek bekledi. Şen-king’in çıkışını ve yayını germesini yüreği titriyerek seyretti. Acaba bu yabancı kişi ne denlü usta nişancı idi? Onbaşı Sançar bunu öğrenmeği pek istiyordu. Birinci okun amacını bulamaması Onbaşının durumunu hiç değiştirmedi. Yalnız göğsünün içindeki kuşkunun azaldığını gösteren geniş bir soluk aldı. İkinci, üçüncü okların uçuşunu gözledi. Fakat Kür Şad bu acemiliği alay sanıp da Kağan’a sorarken atından dördüncü ok, gidip de gez tahtasının dışından geçerek bir Türk çerisinin börkünü havaya uçurunca Onbaşı artık kendini salıverdi. Kahkahalarla bayılacak, katılacak gibi gülüyor, atının üzerinden sola doğru eğiliyordu. Çevresindekiler ve uzaktakiler bir an şaşırmış gözlerle baktılar. Fakat az sonra Onbaşı Sançar’ın kahkahasını alt eden birçok kahkahalar daha yükseldi. Koca alanı derin bir uğultu kapladı. Şen-king geri döndü. Bu sefer saygı ile değil, fakat gülmeden katılmamak için ellerini böğürlerine basarak son derece eğilen erlerin arasından geçerek yerine vardı. Oturdu. Katun, uzun zamandır Türkler arasında yaşadığı için onların nasıl ok atıcılar olduğunu biliyordu. Fakat gene kardeşinin bu işi başaramamasına içerlemiş, dudaklarını ısırıyordu. Kargaşalık uzun sürmedi. Davulun bir iki gümleyişinden sonra yükselen ulağın sesi atışlara devam edileceğini bildirdi. Ortadaki erlerin sayısı kırk kadar vardı. Ve kırk erin attığı 160 ok Şen-king’in şaşkınlıktan açılan gözleri önünde hiç şaşmadan gitti, amacı buldu. Bu deneç elli adımdan yapılmıştı. AlandaN çekilen sadece Çin beği olmuştu.  Erler bu sefer yüzer adımdam gerileyerek aynı denemeyi yapmağa çağrıldılar. Atışlar sessizlikle yapıldı. İsabetler gene fazlaydı. Fakat bir kere bile amacı tutturamıyan dışarıda kalmağa mecbur olduğundan bu denemeden arta kalanların sayısı ancak 22 idi. Bundan sonra sınama daha sıkı yapılmak gerekti: iki er karşılıklı geçerek uzunca bir sopayı birer ucundan tuttular. Bu sopanın ortasından bir ip sarkıtılmış. İpin ucuna bir yumurta bağlanmıştı. Sopayı tutan iki er onu biraz kıpırdatıyorlardı, böylece de yumurta sallanıyordu. Denemeye girenler elli adımdan bu yumurtayı vurmak zorunda idiler. Yumurta vuruldukça yenisi bağlanıyordu. Şimdi Şen-king adeta yerinde duramaz olmuştu. Yanında  getirdiği, bu oyunları seyretmeleri için kendilerine ön sıralarda yer verilmiş olan Çin subaylarının yüzüne haklı olarak bakamıyor, çok sinirli görünüyordu. Katun da aynı durumda idi. Hem onun, kardeşinin yenilmesinden başka bir kederi daha vardı. İşte Işbara Alp, her fırsatta kendisine saygısızlık gösteren Tunga Tigin’le baş başa çarpışarak erliğinin herkese bir daha tanıtan ve bu yüzden binbaşı olan genç kahraman şimdi atışlarda da büyük bir fütursuzluk göstererek yayını geriyor, okunu fırlatıyordu. Fakat bu ok hiç şaşmadan istenilen yere gidiyor, saplandığı tahtayla birlikte her defasında Katun’un yüreğini de deliyordu. Şen-king bir çocuk acemiliği gösterdiği zaman Işbara Alp herkes gibi gülmemiş, hatta Kağan ve Kür Şad gibi dudaklarında bir gülümseme bile belirmemişti. Yalnız gözlerinin ucuyla Katun’a bir bakmış sonra ululukla başını çevirmişti. Bu Katun’u kızdırmış, köpürtmüştü. Ama bir yolunu beklemek gerekti. Şimdi gözleriyle atıcıları kovalıyor, Işbara Alp sadağından ne zaman bir ok çekse onun şaşması için Tanrı’ya yalvarıyordu. Faka işte meydanda yalnız iki kişi kalmıştı: sallanmakta ve uzaklaşmakta olan yumurtaları aynı soğukkanlılık ve öğünmemezlikle vuran Kür Şad ve Işbara Alp...
 
Erlerin ikisi de aynı ustalıkta olduğu için başka bir deneme yapıldı. Bu defa havaya atılan yumurtaları inmeğe başlamadan önce vuracaklardı. Oklar vınladı. Yumurtalar beraberce delindi. İki yiğit de sanki bundan kıvanç duyuyorlardı. Birbirlerinin kazanmasını aynı yürekten istek ve hoş görüyorlardı. En sonunda kenarları birer arşın kadar görünen iki büyük tahta getirildi. Kür Şad ve Işbara Alp ellişer okla bu tahtalara “TÜRK” sözünü yazacaklardı. Yazıyı kim daha önce bitirirse birinci olarak o kutlanacaktı. Kimsede ses yoktu. Çeriler artık soluklarını bile tutmuş gibiydiler. Davulun gümliyen sesiyle birlikte yarış başladı. İki yiğidin sadaklarından okları çekmeleri yaya yerleştirmeleri ve amacı gezleyip oku bırakmaları o kadar çabuklukla oluyordu ki, onların bu hareketlerini birer birer takip etmek adeta mümkün değildi. Saniyeler geçiyor, her iki tahtada kelime şekillenmeğe başlıyor, fakat kimin kazanacağı bir türlü anlaşılmıyordu. Şen-king artık oturmuyordu. Ayağa kalkmış, yumrukları sıkılı, soluğu kesik, öylece bakıyordu. Çalık bulunduğu yerden zeki gözlerinin keskin bakışlarını bir Işbara Alp’a, bir Kür Şad’a bir de Şen-king’e götürüyor, en heyecanlı anlarda bile onun bu halini görünce gülmekten kendisini alamıyordu. Birden ortalığı keskin haykırışlar kapladı. İki üç gündür süren şenliklerde her kazananı aynı sessizlikle karşılıyan ve yalnız içlerinde kutlıyan çeriler, çok kısa bir farkla üstün gelen Kür Şad’ı çılgınca alkışlıyor, “Yaşa!” diye haykırıyorlardı. Onun Işbara Alp’a karşı da olsa üstün gelmesi, Çuluk Kağan’ın öcünü alacak bir yiğidin aralarında yaşadığını gösteriyor ve yüreklerinden gelen bu taşkın sevinci saklıyamamalarına sebep oluyordu. Kür Şad’a elini uzatan  Işbara Alp’ın gözlerinde de bir zafer parıltısı vardı. O da sanki kendi kazanmış gibi sevinçli idi. Ötüken’in bu kendisinden üst gelen keskin nişancısını yanık yüzünde ışıldıyan sert bakışlarını yumuşatan bir sevinç içinde kutluyor, Kağan’ın buyruğuyla bir çerinin koşup getirdiği kımız çamçağını ona kendi eliyle sunuyordu
 
***
 
Gün kararıyordu. Bütün yarışlar, koşular, oyunlar bitmişti. Şimdi söz ozanlarındı. Kara Ozan’la Çuçu karşılıklı kopuz çalıp deyiş söyliyeceklerdi. Kağan’ın otağını çevreliyen halka daralmıştı. Önce Kara Ozan geldi. Kağan’ı selamlayıp bağdaş kurdu. Arkasından Çuçu geldi O da Kağan’ı selamlayıp Kara Ozan’ın karşısına oturdu. Sonra ağır ağır, yavaş yavaş kopuzlar inlemeğe başladı. Bütün Türk budunu saygılı bir sessizlik içinde dinliyorlardı. İlk deyişi Kara Ozan söylüyordu:
 
Ötüken’in erleri
Bilir benim gücümü.
Kopuzumun mızrabı
Aratmaz kılıcımı.
Kara Ozan! Seninle
Aşık atan Çuçu mu?
 
Çuçu bu meydan okuyuşa hiç irkilmeden hemen cevap verdi:
 
Seni böyle söyleten
Kımız mıdır, sücü mü?
Böyle yaman söylersen
Sende komam öcümü.
Deyişin kılıcımdan
Daha öldürücü mü?
Seni basan şaşkınlık
Ağu gibi acı mı?
 
Kara Ozan öfkelenir gibi oldu:
 
Ötüken erlerinin
Acunda çıkmaz eşi.
Ötüken’in kızları
Gökte ayın on beşi.
Yürekleri kan eder
Gözlerinin ateşi.
O şaşkınlık dediğin
Çinli konuğun işi...
 
İ-çing  Katun’dan Kara Ozan’ın sözlerini Çince olarak dinliyen Şen-king iğnelenmiş hibi yerinden sıçradı. Fakat Kağan’ın ve bütün Türkler’in taş gibi sessizliğini görünce durdu. Katun da öfkelenmişti. İşte bir ozan yüce bir beğ olan kardeşi ile açıkça alay ediyordu. Kağan’a eğilerek:
 
-          Bu bayağı kişinin yüce konuğu kınamasına göz yumacak mısın? Dedi
 
Kağan aynı taş hareketsizliği içinde cevap verdi:
 
-          Ozanların sözü kutludur, kesilmez!...
 
Kara Kağan o kadar soğuk söylüyordu ki Katun ileriye gitmekten çekindi. Zaten şimdi Çuçu almış, bakalım neler söylüyordu:
 
Çinli beğin attığı
Boşa gittiyse nola?
Çinli bu... Sağa atsa
Ok gider, düşer sola.
Neylesin Ulu Tanrı
Güç vermeyince kola.
Kavuşsun Kara Kağan
Kür Şad gibi oğula.
 
Kür Şad’ın adı geçince budun arasında bir çalkalanma oldu. Çinli beğ ise üzerine yağdırılan bu kınamaların altında kendinden geçmiş gibi idi. İ-çing Katun bu deyişleri Çinceye çevirerek kendisine anlattıkça kuduruyordu. O denlü köpürmüştü ki istemiyerek kılıcına el attı. Kara Ozan onun elini kılıcına attığını görmüştü. Şimdi kopuzla cevap veriyordu:
 
Kılıcına el atma,
Şimdi deyiş çağıdır.
Ortalıkta dolaşan
Ak kımız çamçağıdır.
Yad elde oturanlar
Bil ki yurt kaçağıdır.
Senin kılıç dediğin
Türk’ün oyuncağıdır.
 
Çinli beğe yılgınlık gelmişti. Katun öçlü gözlerle bakıyordu. Fakat onlara aldıran yoktu. Şimdi söz gene Çuçu’ya gelmişti:
 
Ötüken kızlarının
Gözleri gönül yarar.
Onları gündüz güneş,
Gece ay sarar.
Çinli meydan okusa
Bunda şaşılacak ne var?
Keçi esrik olunca
Dövüşmağa kurt arar.
 
Çinli beğ, içine baygınlık geldiğini anlıyor, fakat yerinden kıpırdıyamıyordu. Gece olmuştu. Artık İ-çing  Katun da kendisine dilmaçlık etmediği için söylenenleri anlamıyordu. Fakat her sözde kınandığını sanıyor, içi öç duygularıyla dolup taşıyordu. Halbuki şimdi Kara Ozan’la Çuçu karşılıklı Kür Şad’ı övüyorlardı. Biri bir dört söylüyor, öteki başka bir dörtlükle buna cevap veriyordu:
 
Ötüken’de arslanlar var.
Kür Şad onlardan biridir.
Çok yiğitler vardır ama
Kür Şad erlerin eridir.
 
Kür Şad’ı doğuran ana,
Ne emzirmiş acap ona?
Erlik, ululuktan yana
Tanrı Kür Şad’dan geridir.
 
Acunda var nice çeri
Kimi üstün, kimi geri
Kür Şad adlı Gök Türk eri
Anadan doğma çeridir.
 
Kılıcı yıldırım çeler,
Attığı ok demir deler,
Ölüm gelse Kür Şad  güler
On sekiz yıldan beridir.
 
Yiğitlik en ileri,
Kalacak on bin yıl diri
Gök Türkler’in gönülleri
Şimdi Kür Şad’ın yeridir.
 
***
 
 
Davullar eğlencenin bittiğini bildiriyordu. Herkes yerli yerine, çadırına gidiyordu. Şen-king ve Katun öfkeyle düşünüyor gibiydiler. Çin beği ablasının yanına sokularak Çince:
 
-          Onlara göstereceğim. Bir Çin beği ile eğlenmenin ne demek olduğunu anlıyacaklak, dedi. Katun albız (şeytan) gibi gülümsedi:
-          Tez canlı olma! Her işin bir çağı vardır, diye karşılık verdi.
 
Sonra Çin beği üç subayı ile birlikte kendisine ayrılan çadırlara yöneldi.
 
***
 
Geceleyin Kür Şad’ın çadırının kapısı açılarak Tulu Han girdi
 
-          Kür Şad, dedi. Yarın çok erkenden yola çıkacağım. Kağan Tatarlarla Tunduzlar’ı idare etmenin güç olduğunu söyledi. Çok çabuk varmam gerek. Bana bir diyeceğin var mı?
 
Kür Şad ayağa kalktı. Yavaş yavaş Tulu Han’a doğru yürüdü:
 
-          Benim sana bir diyeceğim yok. Senin bana diyeceğin var mı?
 
Tulu Han solgun yüzüne başka bir anlam veren gözleriyle Kür Şad’a derin derin bakıyordu. Yüreğinde bir sızısı olduğu belliydi. Yavaş yavaş şunları söyledi:
 
-          Çinli Katun Kağan’ı kendisine uydurmasın diye korkuyorum. Çinli beğ de geldikten sonra Kağan’ı kandırıp aldamağa (iğfal etmek) uğraşacaklardır. Eçim Kağan umduğum kadar uslu çıkmadı. Sana şunu dmeek isterim ki yurdumuzdaki bütün Çinlilere göz kulak ol.
 
Kür Şad irkildi:
 
-          Ben bütün Çinlilerin çaşıt (ajan) olduğunu bilirim. Bana güven! İşin olursa tezden ulak göndermeği unutma.
 
İki kardeş birbirlerine bakıştılar. Daha söylenmemiş sözler var gibiydi. Sonra Tulu Han birdenbire:
 
-          Hoşça kal, ben gidiyorum diyerek döndü. Kür Şad:
-          Yolun, uğurun açık olsun! Diye karşılık verdi.
V -
 
TÜNG  YABGU KAĞAN’IN ELÇİLERİ
 
            Güz gelmişti. Türk Ellerinin yaman yüzü Çin beği Şen-king’i bayağı sayrı etmişti. Bu Türk ülkesini hem beğeniyor, hem de yadırgıyordu. Burada açık ve temiz bir hava, insanı sağlamlaştıran kımız ve gürbüz, sağlam kızlar olduğu için Türk Ellerini seviyordu. Fakat güneşinin keskin, soğuğunun sert, kişilerin çetin ve kızların sarp olmasını hiç beğenmiyordu. Şimdi Çin’de olsaydı, hoşuna giden bir kızı çoktan elde etmiş olurdu. Halnuki kendisi ünlü bir beğ olduğu halde burada her hangi bir kızı elde etmek şöyle dursun, onunla arkadaşlık bile edememişti.
 
Şen-king’in yaman bir iç sıkıntısı vardı. Bunu gidermek için her gün, yoldaşları olan üç Çin subayını çağırıyor, onlarla konuşuyor, kumar oynuyor, kımız yahut sücü içiyordu. Bugün ise artık hiçbir şey kendisini eğlendirmez olmuştu. Çin subaylarından birisi Şen-king’e bir teklifte bulundu:
 
-          Acaba beğimiz atla bir gezinti yapsalar, Ötüken’in güzelliğini görseler içlerinin sıkıntısı geçmez mi?
-          Yaban güzelliklerini ne yapayım? Bana Ötüken’de güzel saray, güzel kumaş, güzel kadın gösterebilir misin?
 
Çin subayı kötü kötü güldü:
 
-          Beğimiz aldatmış olmamak için kesin bir söz etmeyim amma belki güzel kadınlar, hatta genç kızlar görmemiz kabil olur.
-          Güzel kızları ben de her gün senin kadar görüyorum ama görmekten bir şey çıkmıyor ki...
 
Şen-king’in öfkeli konuşması üzerine karşısındaki sustu. Şen-king bir ara düşündü. Sonra birdenbire sordu:
 
-          Yoksa senin bildiğin bir nesne mi var?
-          Ben çok nesne bilmiyorum. Yalnız buradan epey ilerde, Orkun ırmağına varınca orada güzel  bir koru var. Türkler orada kısrak besliyorlar. Her gün oraya bir çok genç Türk kızları gidip kımız yapıyorlar.
-          Kızların yanında erkek bulunmuyor mu?
-          Hayır.
-          Tuhaf şey! Çin’de olsa genç kız evinin kapısından dışarı adım atmaz. Bu Türk kızları korkmuyorlar mı?
 
Şen-king durmadan sücü içiyordu. Bu Türk sücüsü de hiç Çin’dekine benzemiyordu. Şimdi acunu güzel ve sevimi bulmağa başlamıştı. Yoldaşının teklifi de hiç yabana atılır gibi değildi. Bir sağrak (bardak) sücü daha içtikten sonra arkadaşlarına:
 
-          Haydi, şöyle bir at gezintisi yapalım, dedi.
 
Biraz sonra dört Çinli yola çıkmışlar, Orkun ırmağı kıyısında kızların kımız yaptıkları yere doğru gidiyorlardı. Şen-king’in esrikliği aşırı derecedeydi. Çin subaylarına gevezelik etmeğe başlamıştı:
 
-          Çin’de gene Suiler başa geçse ben bilirim yapacağımı!... İ-çing Katun boyuna Kara Kağan’ı kışkırtıyor, önümüzdeki yazda Çine akın edilecek. Tanglar dürüşürülecek. O zaman belki ben Çin Kağanı olacağım. Hepinizi birer başbuğ yaparım. Sonra gelir, burasını da alırız!...
 
Bu son söz üzerine üç Çin subayı sıçrayarak arkalarına, yanlarına baktılar. Açık bozkırda gidiyorlardı ama birisi duyacak diye ödleri patlamıştı. Bununla beraber inanmadıkları sözleri dinlemek  bile pek hoşlarına gidiyordu.
 
Böylece epey gittiler. Soğuk, Şen-king’in esrikliğini geçirmişti. Artık istedikleri yere varmışlardı. Buarad güzel bir koru yanında küçük mağaralar vardı. Bu mağaralar kara, kışa, yağmura karşı sığınaklık ediyordu. Buralarda bir çok Türk kızları çalışıp duruyordu. Buralarda bir çok Türk kızları çalışıp duruyordu. Ksırakların ara sıra kişnemelerinden başka bir ses duyulmuyordu. Buraya yaklaşırken Şen-king arkadaşlarına dönüp:
 
-          Hele bakın, dedi. Şu kızların hepsinde de yayla sadak var. Bir de kılıçları olsa çeri olup çıkacaklar. Ne dersin Van-zin-şan, sen bu kızların böyle savaşçı olduklarını da biliyor mu idin?
 
Van-zin-şan, Çin beğine burasını salık veren Çin subayı idi. Bu soruya şöyle cevap verdi:
 
-          Biliyordum beğimiz. Hem de buyurduğunuz gibi kılıçları yoksa da yarım kılıç demek olan bıçakları var.
 
Şen-king’in gözleri şaşkınlıkla açıldı:
 
-          Doğru be! Böyle çeriye başbuğ olmak isterdim.
 
Çinliler böyle konuşa konuşa kızların yanına yaklaştılar,Van-zin-şan, Çin beğine yaklaşarak şöyle dedi:
 
-          Beğimiz şu ilerde, üç doru kısrağın yanındaki kızı görüyorlar mı? Buradaki kızların en güzeli odur. Şimdiye dek bir defa bile güldüğünü görmedim.
-          Zaten bu Türk kızları gülmek nedir bilmiyorlar ki...
-          Hatta erkekleri de...
 
Fakat Van-zin-şan sözünü bitiremedi. Çünkü Ötüken’e geldiklerinin ertesi gününde ok atılırken Türkler’in Şen-king’e nasıl güldükleri aklına gelmişti. Şen-king atını yavaş yavaş o güzel kızın yanına sürdü. Kendine çeki düzen vererek kıza:
 
-          Bana biraz kımız verir misin? Dedi
 
Kız başını kaldırıp Şen-king’in yüzüne baktı. Çin beği az kalsın atından düşecekti. Bütün dirliğinde böyle güzel bir kız görmemişti. Çekik yeşil gözleri ışık gibi parlıyor, yüzünden esenlik ve kan fışkırıyordu. Boylu poslu kızdı. Uzun kumral saçları iki örgü halinde börkünün altından beline doğru uzanıyordu. Ayaklarında çizmeler vardı. Kemerinde uzun bir bıçak sallanıyor, kızıl elbisesi ona korkunç bir güzellik veriyordu. Şen-king kendisini toparlıyarak gene sordu:
 
-          Bana biraz kımız verir misin?
 
Kız hiç söz etmeden Şen-king’e bakıyordu. Öteki kızlar ise başlarını bile  kaldırmamışlar, işleriyle uğraşıyorlardı. Van-zin-şan Çin beğine yaklaşarak:
 
-          Beğimiz Çince söylediğiniz için kız anlamıyor, dedi. Şen-king bu kızın alımlı güzelliği karşısında o kadar kendinden geçmişti ki, Türkçeyi, Çinceyi ayırdedecek durumda değildi. Van-zin-şan’ın kendisini ayması üzerine iki üç ayda öğrendiği yarım yamalak Türkçe ile kıza gene sordu:
-          Bana biraz kımız verir misin?
 
Kız gene cevap vermedi. Yalnız dolu bir çamçağı  Çin beğine sundu. Şen-king nedense bu kımızın tadını pek güzel bulmuştu. İçtikten sonra çamçağı geri verirken üç arkadaşını göstererek:
 
-          Bunlara da verir misin? Dedi.
 
Kız gene hiç söz etmeden üç Çinliye birer çamçak kımız uzattı. Şen-king başarısından kıvanç duyuyordu. Kesesini çıkararak kıza bir Çin altını uzattı:
 
-          Al bakalım, bu kadarı yeter mi? Diye sordu. Kız parayı almadı:
-          Ben kımızı satmadım, dedi.
-          Ya ne diye verdin?
-          İstediğin için verdim.
-          Benim kim olduğumu biliyor musun?
-          İ-çing Katun’un kardeşi olacaksın.
-          Nereden anladın?
-          Ötüken’deki Çinliler Türkçe bilir. Sen daha öğrenememişsin.
-          Peki! Siz burada korkmuyor musunuz?
-          Kimden korkacakmışız?
 
Çin beği güzel kızın her sorulana sıkılmadan cevap verdiğini görünce umutlanmıştı. Artık yılışmanın çağı geldiğine hükmetti ve kızın gözlerinin içine bakarak:
 
-          Kimden mi korkacaksınız? Mesela benden.
-          Çinliden korkulur mu?
 
Çin beği kızın sıkılıp kırıtmasını beklerken onun taş gibi karşılık verdiğini görünce hopladı. Fakat bozulduğunu belli etmek istemiyerek gene sordu:
 
-          Öyleyse neden böyle pusatlı geziyorsun?
-          Yolda bir hayvan saldırırsa korunmak için
 
Şen-king sustu. Kızmıştı. Çok kötü şeyler düşünüyordu. Fakat tam bu sırada ta karşıdan, tümseğin ardından bir atlı çıktı, arkasından bir daha çıktı derken atlılar çoğaldı. Biraz sonra 200 kadar atlı kızların ve Çinlilerin olduğu yere doğru at sürdüler. Çinliler şaşırmışlardı. Kızlardan  bir takım bunlara daldı, bir takımı ise başlarını bile kaldırmamışlar, işleri güçleriyle uğraşıyorlardı. Bunlar giyimli, pusatlı Türk atlıları idi. Öndeki atlı dolu dizgin sürerek kızların olduğu yere yaklaşıp bağırdı:
 
-          Kızlar! Batı Kağan’ı Tüng Yabgu Kağan’ın elçisi Kül Er Tigin’e yol gösterecek kimse yok mu?
 
Bu sözün üzerine bütün kızlar başlarını kaldırdılar, hepsi birden Çin beğinin karşısındaki güzel kıza baktılar. Güzel kız atlıya doğru gitti:
 
-          Sizi Kara Kağan’ın otağına götüreceğim, dedi. Sonra bir kıza seslendi.
-          Gün Yaruk! Kısraklara sen bakıver!
 
Bunu söyliyerek atına bindi. Bu sırada atlılar da yetişmişlerdi. Önlerinde Kül Er Tigin olduğu anlaşılan bir beğ duruyordu. Zırhlı giyimler giymişti. Yanındaki çerilerin çoğu da öyle idi. Bu yiğitlerin arasında hiç Türk’e benzemiyen uzun sakallılar da vardı. Güzel kız “Haydi gidelim” diyerek atını dört nala sürdü. Elçi heyeti de onun yolundan gitti. Şen-king bakakalmıştı.
 
-          Van-zin-şan! Bu kız kırk yıllık binici gibi ata biniyor, dedi
-          Evet beğimiz.
-          Türkler at üzerinde doğup, at üzerinde ölüyorlar. Onun için ata binmek onlara yürümekten kolay geliyor.
 
Şen-king’in canı sıkılmıştı. Kendisine en yakın olan bir kıza yaklaşarak sordu:
 
-          Bu giden kız kimdir?
-          Işbara Alp’ın büyük kızıdır.
-          Adı ne?
-          Almıla!
-          Neden elçileri o götürdü?
-          İçimizde en arı soylu odur.
 
Şen-king daha beklemedi. Atını sürerek geldiği yere doğru gitmeğe başladı. Çin subayları ses çıkarmadan izinden geliyorlardı.
 
Geceye doğru, Batı Kağan’ından elçi geldiğini duymıyan kalmamıştı. Kara Kağan’ın buyruğu ile elçiler ve onlarla gelenler konuk otağlarına yerleştirilmişlerdi. O gece bütün Ötükenliler hep Kül Er Tigin’i konuşuyorlardı. Sebebini anlamamakla beraber, herkes bu elçilerin geldiğine seviniyordu. Yamtar, pek kavrıyamadığı bu işler üzerinde bilgi edinmek için gene arkadaşı Pars’a koşmuştu. Acun işlerini daha iyi bilen Onbaşı Pars, her zaman Yamtar’ın güçlüklerini çözer, anlıyamadığı şeyleri anlatırdı. Onbaşı Yamtar’ın ilk sorgusu şu oldu:
 
-          Batı kağanı mı daha ulu, yoksa Kara Kağan mı?
-          İkisi de denktir.
-          İkisi de denk nice olur? Bir Türk Elinde iki denk Kağan olur mu? İki Kağan olunca biri ötekinin buyruğunda demektir.
-          On iki yıl öncesine değin Türk Eli’nde bir tek büyük kağan vardı. O zaman küçük kağanlar büyüklerini tanırlardı. On iki yıldan beri Ötüken’de de ayrı bir kağan var. Artık iki kağan birbirini tanımıyor.
-          Ne dedin? On iki yıldır, Ötükende de ayrı kağan mı var? Eskiden Ötüken Kağanları Batı Kağanlarının buyruğunda mı idi?
-          Evet!
 
Onbaşı Yamtar sustu. Düşünmeğe başladı. O şimdiye kadar böyle şeyleri düşünmemişti. Şimdi hatırlıyordu. 12 yıl önce babası bir gece konukları ile uzun uzun konuşmuş, iki kağandan, bunun yanlışlığından, kötülüğünden bahsetmişti. Yamtar o zaman 10 yaşlarında bir çocuktu. Bu işi şimdi anlamağa başlıyordu. Peki, öyleyse batı kağanından niçin elçi gelmişti? Yamtar bunu da anlamak için arkadaşına sordu:
 
-          Öyleyse Batı Kağanı niçin elçi gönderdi dersin?
-          Batı Kağanı Tüng Yabgu Kağan’ın çok uslu, bilgili, düşünceli kişi olduğunu söylüyorlar. Türk Elinin ikiye bölünmesinin doğurduğu kötülükleri anlamış olacaktır. Belki birleşmek için elçi göndermiştir.
-          İki kağan nasıl birleşir? Biri ötekinin buyruğuna girmek gerek. Bunu hangisi ister?
-          Birbirinin buyruğuna girmeden de birleşebilirler. Birbirine yağılık etmezler, akınları birlikte yaparlarsa hem onlar kazanır hem de biz kazanırız. Bu Çinliler it sürüsü gibi çokluk budun? Öldürmekle bitmiyorlar. Dokuz ordularını yensek onuncusunu çıkarıyorlar. Onlardan on öldürüp bir ölsek bile gene biz daha çabuk tükeniriz. Tüng Yabgu çerisi de bizimle birlik gelse işler başkalaşır.
 
Ertesi gün Kül Er Tigin öteki elçilerle birlikte Kara Kağan tarafından kabul olundu. Kara Kağan, sağında Katun olduğu halde tahtına oturmuştu. Solunda Kür Şad, Tunga Tigin ve başka beğler vardı. Sağında daha küçük beğler bulunuyordu. Şen-king de bunların arasında idi. Davullarla borular selam havası çaldıktan sonra Kül Er Tigin ardında dört beğ daha olduğu halde Kara Kağan’ın karşısına geldi. Elçiler hep birden Kağanı selamladıktan sonra Kül Er Tigin söze başladı.
 
-          On Ok Kağanı Tüng Yabgu Kağan’ın elçisi Kül Er Tigin’im! Yüce Kara Kağan’a kağanın selamlarını, bitiğini (mektup) ve hediyelerini getirdim. Tüng Yabgu Kağan, Kara Kağan’ın sağ esen olmasını diliyor, çerilerinin keskin kılıçlı, katı yaylı, demir yürekli olmaları için Gök Tanrı’ya yalvarıyor.
 
Sonra eğilerek Kara Kağan’a, Tüng Yabgu Kağan’ın bitiğini uzattı. Bu bitik, ipekten işlemeli bir torbaya sarılmış, büyük ve kalın bir kağıttı. Bitiği verince arkasında duran dört kişiye döndü, işaret verdi. Bu dört beğden önce biri ilerledi. Yere diz vurarak Kağan’ı selamladıktan sonra elinde taşıdığı deriden yapılmış büyücek bir kutuyu Kağan’ın önüne koydu
 
-          “Ben Türgiş Beği Oğulçak Buğra Beğim! Tüng Yabgu Kağan’ın ikinci elçisiyim. Bunları Kağanımız yüce Kara Kağan’a  yolladı” dedi. Deriden yapma kutunun içi altın dolu idi. Oğulçak Buğra yerine dönünce ikinci beğ ilerleyip Kağan’ı selamladı:
-          “Ben Oğuz beği Kül Erkin’im! Tüng Yabgu Kağan’ın üçüncü elçisiyim. Bunu Tüng Yabgu Kağan sana yolladı. Savaşta uğurun açık olmasını diledi” dedi. Kül Erkin elinde çok güzel ve değerli bir kılıç tutuyordu.
 
Üçüncü beğin sol kolunda kızıl gözlü bir ak doğan vardı. Kağan’a doğru ilerleyip selamladı:
 
-          “Ben Binbaşı Alp Kutluğum! Tüng Yabgu Kağan’ın dördüncü elçisiyim. Bu ak doğanı  Tüng Yabgu Kağan sana yolladı. Bu yeryüzünde az bulunur pek soylu bir doğandır. Kartallarla dövüşür. Pençesinden kuş kurtulmaz. Ok gibi uçar. Tüng Yabgu Kağan bu doğan kuşları nasıl tutuyorsa senin de yağılarını öylece tutmanı diledi” dedi
 
dördüncü beğin elinde altın kakmalı bir eyer takımı vardı. Kara Kağan’a şunları söyledi:
 
-          “Ben Yüzbaşı Alp Çavlı’ım! Tüng Yabgu Kağan’ın beşinci elçisiyim. Kağanımız sana gönderdiği dokuz bidevi (soylu, hızlı) at , uşaklarımızdadır. Bu eyeri Tüng Yabgu Kağan sana yolladı. Bu eyerin koşulduğu at ile yapacağın sonsuz ulcalar (ganimet), mallar almanı diledi” dedi
 
Kara Kağan’ın erleri, buyruk üzerine hediyeleri ve ak doğanı aldılar. Sonra Kara Kağan, baş elçi Kül Er Tigin’e şunları söyledi:
 
-          Yüce kardeşim Tüng Yabgu Kağan’ın beni unutmamasından çok kıvandım. Hele gönderdiği eşsiz hediyelerle beni yargılamasına pek sevindim. Onun keskin uslu, yüksek bilgili, katı kollu, sert kılıçlı Kağan olduğunu işitiyoıum. Ben de onun gibi olmak isterim. Bozkurt ailesinin oğulları olduğumuzdan aramızda ayrılık, aykırılık yoktur. Seni de Kül Er Tigin, kendi erlerimden Tiginlerimden ayrı tutmuyorum. Siz hepiniz burada benim öz beğlerim, çerilerim ne ise osunuz. Tüng Yabgu Kağan’ın bitiğini okuduktan sonra sizinle gene görüşeceğim. Şimdilik çadırlarınızda dinlenin. İstediğiniz bir şey olursa Tunga Tigin’le Işbara Alp’a söyleyin. Onlar her dileğinizi yerine getireceklerdir.
 
Kara Kağan ayağa kalkınca budun tarafından selamlandı. Elçiler çekildiler.
 
Kara Kağan, öz çadırına çekilip yalnız kalınca: Tüng Yabgu Kağan’ın bitiğini açtı. Bitik şöyle idi:
 
            “Ben Tüng Yabgu Kağan, bunu Kara Kağan’a yazdım. Senin sağ, esen olmanı Tanrı’dan dilerim. Bir gövdede bir can, bir başta bir beyin olduğu gibi bir Elde de bir kağan olur. Biz, Türk Eli’nde iki kağan olduğumuz için Türklerimiz yoksul kalıyor, azalıyor. Bir Elde baş çoğalırsa budun azalır. Eskiden Türk Eli’nde bir kağan varken işler yolunda idi. Yürütülen çeri ile ülkeye mal, davar getiriliyordu. Şimdi Türk, ikiye ayrıldı. Birbirinden kuşkulanıyor. Seninle ikimiz dış yağılarımıza karşı birleşirsek budun da kazanır, biz de güçleniriz. Baş elçim Kül Er Tigin ile sana beş bin altın, yüce dedemiz İstemi Kağan tarafından Acemlerden alınmış değerli bir kılıç, bir ak doğan, bir eyer takımı, dokuz da bidevi at gönderiyorum”
 
Kara Kağan, bitiği okuyunca çadırda gezinmeğe başladı. Çok düşünceli olduğu yüzünden belli idi. Kağan olalıdan beri Türkler’in gönlünü kazanamamıştı. Budunu biraz bay (zengin) kılmak, karnını doyurmak gerekti. Acaba şimdi bu fırsat ele giriyor mu idi? Kağan bunu düşünüyor, bir türlü karar veremiyordu. Kineşmekten (Müzakere etmek) başka yol yoktu. Kapıyı açtı, nöbetçi erlerden birine buyruklar vererek Katun’un otağına doğru yürüdü.
Katun zaten Kara Kağan’ı bekliyordu. Batı Kağanı’nın neler yazdığını merakla öğrenmek istiyordu. Az konuşan sert Kağan’a doğrudan doğruya soru sormakla bir şey öğrenilmeyeceğini bildiği için kurnazlıkla söze başlamak gerektiğini anlıyordu. Kağan’ın asık yüzünü görünce sordu:
 
-          Kara Kağan! Canını sıkacak bir şey mi oldu?
-          Hayır!
-          Düşünceli duruyorsun. Batı Kağan’ı kötü şeyler mi yazmış?
-          Hayır!
-          Cevap verecek misin?
-          Evet!
-          Seninle birleşmek mi istiyor?
-          Evet!
-          Birleşecek misin?
-          Bunu kurultayda konuşacağız.
 
İ-çing Katun, Kağan’ın gözüktüğü kadar öfkeli olmadığını anlamıştı. Kendisine daha bir çok şeyler sormanın çağı idi:
 
-          Kağan senin bana bir adağın vardı.
-          Nedir?
-          Çin’e akın edip Tang’ları düşürecek, benim ailemi Çin’e kağan yapacaktın
-          Bendan caymış değilim.
-          Ne zaman yapacaksın?
-          Çağı gelince...
-          Çağı ne zaman gelecek?
-          Geldi gibi. Batı Kağan’ı ile uzlaşıp o yandan kuşkusuz olursak Çin’e saldıracağız.
-          Tangları devirecek misin?
-          Bu işe o kadar kolay değil.
-          Neden?
-          Çok kan dökmek ister.
-          Kan dökmekten çekiniyor musun?
-          Çinli kanı dökmekten çekinmiyorum. Ancak bu dökülecek kan yalnız Çinli kanı olmadığı için çekiniyorum.
 
İ-çing Katun işin sarpa sardığını görüyordu. Kağan’ı kışkırtmak için şöyle dedi:
 
-          Bir Türk Kağan’ı Türkler’in savaşta akacak kanını düşünür mü?
-          Yurt korumak için olursa düşünmez. Asığsız (faydasız) işler için olursa düşünür.
-          Benim ailemin Çin’de kağan olması asığsız mı buluyorsun? Yanılıyorsun yüce Kağan! Benim ailem Çin’de kağan olursa bir kere Çin’den toprak alacaksınız. Sonra Çin şehirlerinde Türkler  ticaret yapacaklar. Sonra da Çin her yıl sana buğday, darı, kumaş yollıyacaktır.
-          Sizin vereceğiniz kadar toprağı biz öz kılıcımız ile de alırız. Ticaret ise bize bir şey kazandırmıyor. Ne zaman alış veriş olsa Çinliler Türkleri kandırıp aldatıyorlar. Onun için bu işin olmaması olmasından yektir. Azıkla kumaşa gelince; bunu biz zaten her akında Çin’den kendi gücümüzle alıyoruz. Savaştan dilek, buduna kazanç getirmektir. Kazanç olmıyan yerde Türk budunun kanı akmamalıdır.
-          Öyle ise bütün Çin’i alıp bu servetin hepsine birden konmak daha iyi değil mi?
-          Biz bütün Çin’i alamayız.
-          Neden alamazsınız? Çerileriniz bu denlü korkmaz, yılaz kişilerken, attıkları ok şaşmazken, atları yıldırım gibi koşarken siz niçin Çin’i alamıyasınız?
 
Kara Kağan sert bir  kıpırdanışla Katun’a baktı. Sesini biraz daha yülselterek sordu:
 
-          Çin’de kaç kişi vardır?
-          4.000 tümen!
-          Ya bizde kaç kişi var?
-          Bilmiyorum.
-          Ben sana diyivereyim: 200 tümen. Batı Kağan’ında da bir o kadar kişi olduğunu saysak bütün Türk Elinde 400 tümen kişi var demektir. Demek ki ben Batı Kağanı ile birleşsem on Çinli’ye karşı ancak bir çeri çıkarabileceğim. Halbuki Batı Kağan’ı bana çerisini veremez. Onun yapacağı iş bana yağılık etmemektir. O yağılık etmeyince ben de batı sınırındaki bütün çerimi gönül rahatlığı ile oradan çekebilirim. Demek ki 20 Çinli’ye karşı ben tek çeri çıkarabileceğim. Bu kadar çeriyle Çin alınır mı? Alınır, alınır ama meydan savaşında alınır. Çin’de kaleler, duvarlar olmasa Çin’in bir ucundan girip öte ucundan çıkmak kolaydır. Fakat Çinliler yalnız meydan savaşı yapmıyorlar ki. Kalelere girip saklanıyorlar. Sonra tutalım Çin’i aldık sonu ne olacak? Çin’in her köyüne şehrine birkaç Türk çerisi koysam iki göbek sonra yeryüzünde Türk kalmaz.
-          Peki ama sen bana söz vermiştin.
-          Ben sana Çin’e akın yapmak için söz vermiştim. Bu sözümü tutacağım!
- VI -
 
ONBAŞI SANÇAR
 
            Onbaşı Sançar tarlasını ekiyordu. Toprak ıslak olduğu için kolayca kazmıştı. Yüzü, her zaman olduğu gibi asıktı. Bununla beraber Binbaşı Işbara Alp’ın onbaşıları arasında en iyi hallisi o idi. Hiç kimsesi yoktu. Kimsesi olmadığı için birkaç koyunla kısrağı kendisini bol bol geçindiriyordu. Çadırında tek başına sessiz bir hayat sürer, çok konuşmasını sevmediği için de bundan sıkılmazdı. Onbaşı Kara Budak, onun dayısın oğlu idi. Koyunlarının yünlerini Kara Budağın anasına verir, o da bunu eğirdikten sonra Sançar’a yetecek kadar kumaş yapar, kalanını kendi alırdı. Sançar az konuştuğu gibi az da yerdi. Yamtar onun bu haline şaşar, Sançar’ın nasıl yaşadığına akıl erdiremezdi. Onbaşı Sançar oldukça zengindi de… Çadırında bir koç kılıçlar, yaylar, bıçaklar, sadaklar dururdu. Bunların bir kısmı babasından kalmış, bir kısmını da kendisi savaşlarda ele geçirmişti. Şimdiye kadar başı dara gelmediği için evinin eşyasından hiç birini satmamıştı. Hele kürkler o kadar çoktu ki, belki Kara Kağan’da bile bu kadar kürk yoktu. Ama genç onbaşının kaygısızlığı bundan mı ileri geliyordu? Hayır! Onun çadırında 20 kadar değerli kürk, altın kakmalı bir kılıç, gümüşten bir çamçak, bir çok değerli pusatlar olmasa da o gene böyle olacaktı. Onca on kılıçla tek kılıç birdi. Sançar arada bir kendi erlerini toplar, onlara savaş idmanları yaptırırdı. Bu idmanlarda da, savaşta olduğu gibi, yalnız kumanda ederdi. Beğendiğini öğüp beğenmediğine sövmezdi. Onbaşının beğendiği nedir, hangi şeyi yadırgar, sevinir mi, yerinir mi, yüksünür mü, bunlar belli olmazdı. Bu gün akşama kadar tarlası ile uğraşmıştı. İşini bitirip tarlaya şöyle bir göz attı. Yarına pek az iş kalmıştı. Dönecekti. Bu sırada Fu-lin göründü. Fu-lin Çinli bir kadındı. Çin beğlerinden birinin kızı olduğunu herkese söylerdi. Onun beğ kızı olduğunu, Ötüken’de Sançar’dan başka duymayan kalmamıştı. Kocası zengin bir Çin tüccarı idi. İşini o kadar biliyordu ki bir akında çıplak denilecek bir halde tutsak olup Ötüken’e geldiği halde bile birkaç yılda burada zengin olmuştu. Ötüken Türkleri onun adını bilmezlerdi.ona yalnızca Bay Çinli derlerdi. Bay Çinli  yalnız ticaretle Türkleri değil, kumarda da Çinlileri soyuyordu. Türkler alış verişte yutulduklarını pek anlamıyorlardı ama kumarda yutulan Çinliler ona diş biliyorlardı. İşte Onbaşı Sançar işini gücünü bitirip de tarlasına baktığı sırada oraya yanaşan Fu-lin bu Bay Çinlinin karısıydı. Onbaşı Sançar’ın asık yüzü Çinlileri pek korktuğu halde Fu-lin hiç çekinmeden yaklaştı. Gülerek:
 
-          Kolay gelsin Onbaşı Sançar, ne yapıyorsun?, dedi.
 
Toparlama bir sayışla günde on sözden çok konuşmıyan Sançar yirmi yıllık hayatında şimdiye kadar bir Çinliye bir tek söz etmiş değildi. Pek az olmakla beraber, ara sıra kendisine söz söyliyen yahut selam veren Çinlilere de karşılık vermezdi. Onun için Fu-lin’e aldırış etmedi. Fakat kadın kolay kolay gideceğe benzemiyordu: sözünü tekrarladı:
 
-          Kolay gelsin Onbaşı Sançar, ne yapıyorsun?
 
Sançar buna da cevap vermedi. Kadın, Sançar’ın oldukça yakın komşularından olduğu için onun huyunu suyunu iyice  biliyordu. Onbaşı “Kolay gelsin” demesine kızmış olmalıydı. Çünkü ona göre kolay olmıyan iş yoktu. Bundan dolayı Fu-lin sözünü şöylece bir daha tekrarladı:
 
-          Onbaşı Sançar, ne yapıyorsun?
-          Görmüyor musun? Tarlaya bakıyorum.
 
Bu sert cevap kadını sevindirdi. Çünkü tılsım bozulmuştu. Sert de olsa cevap almıştı. Nihayet, Sançar’dan  da daha yumuşak bir karşılık bekliyemezdi ya… Kadın bu sırada tarlaya girmişti. Kırıtarak yeni bir soru daha sordu:
 
-          Tarlada ne var?
-          Toprak, taş, otlar, solucanlar, bir de sen!
 
Fu-lin hiç oralı olmadı. Onbaşıya biraz daha yaklaştı:
 
-          Sana bir şey söyliyeceğim.
-          Söylemesen iyi olur.
-          Neden?
-          Çinli sözünden tiksinirim.
 
Kadın çok pişkin davranıyordu. Bu sözlerden alınmıyor, Onbaşı Sançar’a yaklaşıyor, sokuluyor, kırıtıp kannış(cilve) yapıyordu. Bu kadın bir Çin güzeli idi. İnce ve solgun bir yüzü vardı. Güzel kokular sürünmüştü.
 
-          Onbaşı Sançar! Sana olan sözüm önemlidir.
 
Onbaşı aldırmadı. Kadın gülümsiyerek ta yanına kadar sokuldu.
 
-          Onbaşı Sançar! Sana çok önemli bir şey söyliyeceğim. Hiç ummadığın bir şey…
 
Birdenbire Sançar’ın gözleri açıldı.
 
-          Ne! Yoksa benim erlerden biri attan mı düştü?
-          Yok canım! Bunda ne var ki? Daha önemli bir şey…
-          Kara Kağan mı öldü?
-          Hayır daha önemli!
-          Ne ise tez söyle! Bana bir aylık sözü bir günde konuşturdun!
 
Fu-lin oynak bir hal aldı. Şaşkınlıktan taş gibi duran Onbaşının boynuna kollarını dolıyarak:
 
-          Ben sana vuruldum! Dedi.
 
Onbaşı büsbütün şaşırdı:
 
-          Bundan bana ne be!.. Sen şu diyeceğin önemli nesneyi söyle!...
 
Kadın sarsılarak gülüyor, başını Onbaşının göğsüne yaslıyordu:
 
-          Söyledim ya, seni seviyorum!
-          Söyliyeceğin bu muydu?
-          Buydu, sevinmedin mi?..
 
Sançar, kendisinden sevinç bekliyen kadını bir itiş itti ki.. Fu-lin, birkaç adım geri fırlıyarak yumuşak tarlaya düştü. Düşüşten sersemlemişti.
 
Sançar bağırdı:
 
-          Sen usunu mu kaçırdın be? Bir Türk çerisinin attan düşmesi, Kara Kağan’ın ölmesi önemli değil de senin bana gönül vermen önemli öyle mi? Çıldırmışsın! Çin’e akın edip atanı, ananı, soyunu, sopunu kestiğim, malını, yurdunu yağma ettiğim için mi bana vuruldun?
 
Sançar geri döndü. Çadırına yöneldi. Artık gün batmıştı. Fu-lin olduğu yerde doğruldu. Kızgın yüzü yavaş yavaş değişti. Gülümser oldu. Sona dudaklarının arasından şunları mırıldandı:
 
-          Sen de yola gelirsin Onbaşı Sançar. Ötekiler de önce senin gibiydiler, görüşürüz
- VII -
 
KİNEŞ
 
Kurultay kurulmuştu. Kağan, Batı Kağanından gelen bitiği, okuması için Kür Şad’a uzattı. Kür Şad bitiği okuduktan sonra Kağan söze başladı:
 
-          Türk beğleri! Ustan üstün us vardır. Ne düşünüyorsanız, gereken ne ise ortaya atın. Kinişelim. Ola ki en doğru yolu bulur ona göre iş ederiz.
 
Beğlerden biri söz istedi:
 
-          Kara Kağan! Buyruk ver, söz edeyim. Diyeceklerim var, dedi.
 
Bu yaşlı bir beğdi. Saçına, sakalına kır düşmüştü. Alnında, yüzünde kılıç yaralarının izleri vardı. Düşünmeden söz ediyor gibi idi. Fakat yakışıklı söz söylüyor, sözünü dinletiyordu:
 
-          Ben Batı Türk Elini iyi bilirim. Karım da oralıdır. Batılılar bizden güçlüdür. En iyi atlar orada çıkar. Batı Eli’nde açlık olmaz. Türlü güzel yemişler vardır. Onların tarlaları verimli, ormanları çoktur. Tüng Yabgu Kağan’ın sözlerini olduğu gibi kabul etmeliyiz. Eskiden Türk Elinde tek Kağan varken budunun boğazı tok, sırtı pek, yağısı azdı. El ikiye bölününce ilk iş olarak birbirine yan bakmağa başladılar. Çin’e giden Türkler daha Türklüklerini unutmadan nasıl kılıç çekmeğe başladılarsa Doğu Türk Eli ve Batı Türk Eli de, böyle giderse, birbirlerini Çinli gibi göreceklerdir. Bana kalırsa hemen Tüng Yabgu Kağan’a elçi gönderelim. Bir andlaşma yapalım. İki kağan birbirine yağılık etmiyeceklerine and içsinler. Onlar bize at ve iyi pusat yollasınlar. Biz de onlara Çin’den aldığımız kumaşlardan yollıyalım. Olabilecek gibi ise, iki kağan savaşlarda çeri vermeğe de söz versinler.
 
Kara Kağan öteki beğlere baktı. Tunga Tigin söz aldı. Dedi ki:
 
-          Tüng Yabgu Kağan bizden güçlü imiş. Güçlüler güçlülerle bağdaşmak ister. Biz de ona gücümüzü gösterelim. Elçilerini bu kış nasıl olsa burada alıkoyacağız. Yaz gelince Çin’e akın edelim. Elçiler çerimizi, gücümüzü görsünler. Ondan sonra biz de oraya kendi elçilerimizi gönderelim. Tüng Yabgu Kağan bizim de güçlü olduğumuzu görürse andlaşmayı daha çok ister. Bize güvenir. Bize asığlar gösterir.
 
Bu sözlerden sonra kurultaydaki beğlerin en genci olan Kür Şad söz aldı:
 
-          Yahşı söz ediyorsunuz. Elçilere gücümüzü gösterelim. Sonra andlaşma yapalım. İki Kağan yardımlaşsınlar. Yalnız bir nesneyi unutuyorsunuz!
 
Herkes birbirine bakıştı. Anlamamışlardı. Kür Şad devam etti:
 
-          Ötüken’de Türklerin yarısı kadar Çinli olduğunu elçiler görmiyecek midir?
 
Kür Şad bu sorguyu sorunca ortalığa sessizlik çöktü. Ne demek istediğini gene anlamamışlardı. Kağan cevap verdi:
 
-          Görürlerse ne çıkar? Çok tutsağımız olduğunu anlarlar.
-          Hayır bunu anlamazlar. Bunlara tutsak demezler.
 
Bir beğ sordu:
 
-          Ne diyorsun Kür Şad? Bu Çinliler bizim tutsaklarımız, kölelerimiz değil mi?
-          Tutsaklarımızdır ama Ötüken’de aşağı yukarı Türklerle denk gibidirler. Tutsağa benzer halleri yoktur.
 
Kağan gene sordu:
 
-          Kür Şad! Demek istediğini açık de. İyi anlamıyoruz.
-          Demek istediğim şu: Burada Çinlilerin borusu da bizim ki kadar ötüyor. Kara Kağan tahta oturduğu gün otağının ardında döğüş oluyordu. Çinli at uşakları bir Türk çerisi ile dövüşüyorlardı. Eskiden Çinliler buna kıyışabilirler miydi?  Çinliler bu gücü nereden, kimden alıyorlar? Şu Çin beği Şen-king nedir? İkide bir Katunun hatta Kağanın otağına girer, Türk beğlerine denkmiş gibi konuşur?
-          Şen-king tutsak değil, konuktur.
-          Konuktur ama Çinlidir. Çinli tutsakken de konukken de hep o Çinlidir. Konuk olsa bize biz çağırmadık ya. Kendi budununa yaramıyan bizim işimize yarar mı? Sonra onun yoldaşı Van-zin-şan Ötüken’in her yerini dolaşıyor. Her yere girip çıkıyor. Ondan sonra da Şen-king’ke baş başa verip konuşuyor.
-          O da konuktur. Gezerse ne çıkar?
-          Konuksa ne diye tutsak Çinlilerle düşüp kalkıyor? Onlarla ne konuştuklarını biliyor musunuz?
-          Bilip de ne olacak? Çinliler ne konuşur ki? Ya çalgı, ya kadın, ya para…
-          Yalnız bu kadar değil. Bir de dalavere… Bu Çinlilerin çaşıtlık edip etmediklerini düşündünüz mü?
 
Beğlerle Kağan doğruldular. Hepsinin kaşları çatıldı. Kağan sordu:
 
-          Çin beği çaşıt mı? Nasıl olur? Çin’de kendi ailesi kağan değil ki?
-          Bundan ne çıkar? Ötüken’de Bozkurtlar bitip de yerine Dokuz Oğuzlar, Karluklar kağan olsa ben gene Çin’e yağı kalırdım. Benim yapacak  olduğumu  Çin beği neden yapmasın?
 
Birden ölüm sessizliği yayıldı. Kağan Kür Şad’la beğlere birer birer bakıyor, beğler gözlerini Kür Şad’dan ayırmıyorlardı. Kür Şad başını yere eğmişti. Sessizliği Tunga Tigin bozdu:
 
-          Çinli beğ çaşıtlık ederse ne çıkar? Kılıçlarımız keskinliğini mi yitirir? Yaylarımız mı gevşer.
-          Hayır bunlardan biri olmaz. Bizim sayımızı öğrenirler. Akın edeceğimiz zaman haberleri olur. Ona göre davranır, pusu kurarlar. İçimizde Çin için en korkulu kimse onu bir kolayına getirip öldürürler.
-          Kür Şad! Sen bizi çocuk yerine koyuyorsun. Bu tutsaklar bizden birini nasıl öldürür? Çinli tutsağın elindeki kılıç bir Türk beğini öldürebilir mi? Ötüken’de bir Türk bağini öldürmek için bütün Çin pusata sarılmalıdır.
-          Ben size Çinliler bahadırlıkla öldürürler demiyorum. Savaş alanında bir Türk beği öldürmek Çinlilere güç gelir. Ama barışta bir Türk Kağanını bile nasıl öldürdüklerini hepiniz gördünüz. Ben size kılıcı anlatmıyorum. Ağudan bahsediyorum.
 
Kür Şad yıldırım gibi konuşuyordu. Kağan bu sözlerden alınmıştı. Kür Şad’a soğukkanlılıkla sordu:
 
-          Peki Kür Şad! Tüng Yabgu Kağan’a elçi göndermeden önce ne yapalım diyorsun?
-          Ne mi yapalım? Bu Çinlilerin tutsak olduğunu onlara gösterelim. Çinlilerin öz başlarına tarlası olmasın. Onların koyunlarının yarısını alıp Türklere verelim. Biz gidip akında, savaşta kan döküyor, ölüyoruz. Onlar tutsak diye Ötüken’de oturup tarla sürüyor, koyun üretiyorlar. Sonra bizim Türklerle alış ve iş edip, bir koyuna on tane tilki derisi alıyorlar. Sonra da bu tilki derilerini Çin’e satıp zengin oluyorlar.
-          Bunların önünü almak kolaydır.
-          Kolaydır ama iş bu kadarla bitmiyor. Bu Çinliler Türklerin ahlakını da bozuyor. Tutsak Çin karıları bin türlü kannış yapıp Türk erlerini kandırıyorlar. Bizim kızlarımız böyle kannış bilmez. Çin erkekleri nasıl kötü malları bize iyi mal diye sürüp bizi aldatıyorlarsa, Çin kadınları da kendilerini boya ile, kannış ile sürüp türk erlerine satıyorlar. Erkekler çabuk kanar, Çin kızlarını bir şey sanıyorlar. Elma gibi al yanaklı, kumral saçlı, ışık gibi yeşil ala gözlü, suna boylu Türk kızları dururken sarı benizli, karanlık bakışlı, sıska Çin avratlarına gönül kaptırıyorlar. Evli kadına kötü gözle bakılır mı? Türk türesinde evli kadına ilişmek ölümle biter. Biter ama artık türe de suya düştü. Çünkü evli kadınlar artık buna razı oluyorlar.
 
Kurultay yaman bir heyecana düştü. Kağan ve beğler ayağa fırladılar. Kağan bağırdı:
 
-          Ne diyorsun? Evli kadınlara saldıran var da duymuyor muyuz?
-          Duymuyoruz. Duyurmuyorlar. Düşümüze girse usumuzu kaçırırdık değil mi? Evet ya!... Çinli tutsakların karıları Türk erlerini avlıyorlar. Çinliler karılarının yaptığını bilmiyor mu? Biliyor… Biliyor ama sesini çıkarmıyor. Bilakis karısını kışkırtıyor. Çünkü böylelikle akınlarda aldığımız ne kadar altın, gümüş, mal varsa hepsi Türk çadırlarından Çinli tutsakların çadırlarına taşınıyor. Çinli bu… Yabancı. Yapmaz mı? Deyin bakalım; buna ne yapacağız? Bizim türemizde bir kişi evli kadına ilişirse kadın şikayet eder, saldıran, ilişen yok edilirdi. Ya bu kadın şikayet etmezse… Türk türesi bunun için bir şey söylemiyor.
 
Kurultay  heyecanlanmıştı. Bir beğ bağırdı:
 
-          Kadın şikayet etmez olur mu? Böyle kadın görülmüş müdür? Ya o kadının kocası durur mu?
 
Kür Şad yıldırım gibi gürlüyor, fakat heyecanlanmıyordu:
 
-          Türk kadını olursa böylesi bulunmaz. Ama Çinli karılardan çıkıyor işte!... Çünkü Çinli erkelere para, mal gerek. Onun kesesi akça ile dolmalıdır. Akçayı almak için de malını verir, her şeyini verir, daha ileri gider karısını da verir. Çin karıları Türkleri böyle soyup kocalarını zengin ediyorlar. Çinlilerin nasıl bayıdığını anladınız mı? Bakın Ötüken’de doğan Çinli çocuklar o kadar Çinli’ye benzemiyorlar. Bunu Ötüken’in havasından, suyundan mı sanıyorsunuz? Çin’deki köpek Ötüken’e gelmekle kurt olmuyor da Çinli Ötüken’e gelmekle nasıl Türk’e benziyor? Çünkü ona Türk kanı aşlanıyor. Yalnız Çinliye aşlansa iyi. Belki ilerde Çin’de daha iyi çeri çıkar da daha tatlı savaşırız. Halbuki şimdi Türkler de Çin karısı almağa başladılar. Bizim bildiğimiz Çinli karı almak kağanlar içindir. Bunun da sebepleri vardır. Ya bu Türk erlerinin hepsi şimdi kağan mı oldular? Çinliler Türk kanıyla aşlanarak canlanır, bahadırlaşırken biz de kanımıza Çin kanı katarak soysuzlaşacak mıyız? Bu günden tezi yok. Türk erlerini baştan çıkaran Çinli avratlara sopa çekilmeli. Çinli avradın kocası bu işi biliyorsa  gebertilmeli. Çinlilerin malı davarı nesi varsa yarısı alınıp Türklere verilmeli. Çinlilerin öz başlarına tarla eyesi (sahibi) olmamalı. Türk erleri Çinli karılarla evlenmemeli. Bütün Çinlilere de göz kulak olmalı. Yoksa yayda (ilkbahar) Çine yapacağımız akını Çin sarayı şimdiden duyar.
 
Kağan beğlere baktı. O zamana kadar söze karışmamış olan bir beğ söz aldı.
 
-          Kür Şad doğru söylüyor. Türk türesi yabana atılmaz. Bizim budunun da suçu yok değil. Bir kişi pusuya düşerse suç yalnız kuranın değil, biraz da pusuya düşenindir. Türk erleri Çinli avratlara aldanıp baştan çıkıyorlarsa yalnız Çin karılarına sopa atıp Çin erkeklerini öldürmekle iş bitmez. Türk türesinin tam yerine gelemsi için evli kadına ilişen bir erlerinin de başı uçurulmalı. Bizim türemiz evli kadına evli kadına ilişen bir erin başını kesmek için o kadının Türk, Çinli yahut tutsak olup olmadığına bakmıyor.
 
Tunga Tigin söze karışıp “Doğrudur” dedi. Kür Şad itiraz etti.
 
-          Olmaz. O zaman Türkle Çinli bir olur. Türk türesi Türkler için yapılmıştır. Hem de bizim türemizde kadına zorla saldıranın başı kesilir. Türk erleri Çinli kadınlara zorla saldırmıyorlar ki…
 
Kineş uzıyacaktı. Gün batıyordu. Kağan beğlere birer birer düşüncelerini sordu. On iki beğden yarısı Kür Şad’ı tutmuştu. Kağan hangi yana geçerse sözü onlar kazanacaklardı. Kağan son sözü söyledi:
 
- Yay gelince Çin’e akın edip gücümüzü elçilere göstereceğiz. Çinlilerin öz başlarına tarlası olmıyacak, mallarının yarısı Türklere dağıtılacak, Türkler Çin karılarıyla evlenmeyecekler. Türk erlerini ayartan Çin kadınlarına sopa atılacak, kocalarının bu işten bilgisi varsa onlar da yok edilecek… Türk türesi evli kadının budununa bakmadığı için bu kadınlara ilişen Türk erlerin de başı kesilecek.
- VIII -
 
YARGU
 
            Bütün yasavullar(polis) Kağan’dan buyruk almışlardı. Geceleri Çinliler’in çadırlarına iyice göz kulak olacaklar, bu geceden işe başlıyacaklardı. Evli bir Çinlinin çadırına giren Türk yakalanacak, çadırdaki Çinli kadın da onunla birlikte deliğe tıkılacaktı. Kadının kocası varsa deliğe tıkılmadan önce yasavullardan elli sopa yiyecekti. Yasavulbaşı Bağa Tarkan da bu gece vazife başında bulunacaktı.
 
Bağa Tarkan, yanında biri Çince bilen iki yasavul olduğu halde dolaşıyor, ara sıra Çinli çadırlarının önünde duruyordu. En ufak sese kulak veriyordu. Kağan’ın buyruğu kesin ve sertti. Zaten Bağa Tarkan da çoktandır böyle bir buyruk bekliyordu. Ötüken’de işlerin tatsız gitmesinden en çok üzülenlerin başında kendisi vardı. Onun için, her gece gün ışıncaya kadar ortalığı gezmeği, beklemeği göze almıştı.
 
Gece yarısına doğru ortalık soğudu. Bağa Tarkan durmaksızın gezmekten acıkmıştı. Yasavullardan birini kımız getirmeğe gönderdi. Kendisi de öteki yasavulla bir ağacın dibinde bekledi.
 
Uzaktan ağır adımlarla birisi geliyordu. Bağa Tarkan yasavula yavaşça:
 
-          İyi bak bakalım. Tanıyacak mısın? Dedi.
 
Gelen, onların oldukça yakınlarından geçti. Sağa sola baktığı yoktu. Yürüyüp kayboldu. Bağa Tarkan sordu:
 
-          Tanıdın mı?
-          Evet! Binbaşı Işbara Alp’ın onbaşılarından Sançar’dır.
-          Bu zaman burada ne arıyor?
-          Sançar’ın işlerine akıl ermez.
 
Kımız gelmişti. Dikip canlandılar. Gene gezmeğe koyuldular. Bu böylece sürüp gidiyordu. Bir aralık yasavullardan biri durdu.
 
-          İşitiyor musun Tarkan? Dedi.
 
Bağa Tarkan da işitmişti. Yakınlarından bir mırıltı geliyordu. Ses etmeden, gürültü çıkarmadan sesin geldiği yana doğru yürüdüler. Bu ses bir Çinlinin çadırından geliyordu. Bir kadınla bir erkek sertlikle konuşuyorlardı. Bağa Tarkan Çince bilen yasavula dinlemesi için işaret etti. Yasavul diz çöküp kulağını çadıra dayadı. Dinledi. İçerde bir kadınla bir erkek ağız kavgasına tutuşmuşlardı.
 
Çinli erkek soluk almadan söyleniyor, kadın ara sıra kesik sözlerle cevap veriyordu. Bağa Tarkan, yasavulu dürterek yavaşça sordu:
 
-          Ne diyor?
-          Kadına sen beceriksizsin diyor. Şu onbaşıyı kandıramadın, diyor.
 
Bağa Tarkan hopladı:
 
-          Bu onbaşı da kim? Sakın Sançar olmasın?
 
İçerde ağız kavgası büyüyordu. Şimdi erkek susmuş, boyuna kadın söylüyordu. Yasavul kadının sözlerini Tarkan’a anlattı:
 
-          Ben onbaşıyı çadıra kadar getirdim; daha artığını yapamadımsa suç bende mi? Diyor. Bu kadar akçayı, malı biriktirip ne yapacaksın? Diyor.
 
Yasavul birdenbire sustu. Kulağını çadıra daha iyi dayadı. Şimdi erkek haykırırcasına söylüyordu. Bağa Tarkan gene dürterek sordu:
 
-          Neler söylüyor?
-          Bu akçalarla malları alıp Çin’e kaçarak beğ gibi yaşıyacağım. Sen istersen burada Onbaşı Sançar’ınla kal, diyor.
 
Bağa Tarkan daha beklemedi. Çadırın kapısını açarak içeriye daldı. İki yasavul da ardınca girdiler. Çinlinin benzi sapsarı oldu. Bu, Ötüken’de herkesi kumarla, ticaretle soyan bay Çinli idi. Karısı güzel Fu-lin ise şaşkınlıkla Tarkan’a ve yasavullara bakıyordu. Bağa Tarkan’ın sesi gürledi:
 
-          Ulan it Çinli! Karını öne sürüp Türkler’i soyuyorsun değil mi?
 
Çinli: “Beğimiz…” diye söze başlayacak oldu. Fakat Bağa Tarkan onun sözünü kesti:
 
-          Sus!... Sonra da Çin’e kaçacaktın, öyle mi?
 
Çinli titremeğe başladı. Yasavulbaşı bir daha gürledi:
 
-          Ben senin kötü canını tamuya (cehennem)  yollatayım da ondan sonra sen istersen gene Çin’e kaç!
 
Sonra yasavullara dönerek bağırdı:
 
-          Yıkın şunu yere…
 
Çinli zaten yıkılmak üzere idi. Yasavulun biri dokunur dokunmaz yuvarlandı. Bağa Tarkan buyurdu:
 
-          Elli değnek vurun!
 
İki yasavulun kamçıları kalkıp inmeğe, Çinli bangır bangır bağırmağa başladı. Fakat bu bağırtı uzun sürmedi. Belki yirminci, belki otuzuncu sopadan sonra, yar da korku yüzünden, bay Çinli beline inen sert bir vuruşa dayanamıyarak öldü gitti. Fu-lin pek çabuk olup biten bu işlerden o kadar şaşırmıştı ki dili tutulmuştu. Bağa Tarkan öfke ile sordu:
 
-          Sen de Onbaşı Sançar’ı mı baştan çıkardın?
-         
-          Neden  susuyorsun? Ama Sançar’ı bir yol daha baştan çıkaramazsın. Ona pek gönül verdinse sen de öteki dünyaya gidinceye kadar bekliyeceksin.
 
Sonra ölü Çinliye bakarak şöyle söyledi:
 
-          Sanki kocan acunu soydu da ne oldu? Bu akçalar ötede geçer mi, hiç ummam. Ama kocan kurnazmış. Tez geberdi de hem sopa yemekten, hem de idam olunmaktan kurtuldu.
 
Sonra yasavula buyurdu:
 
-          Şu akça, altın, gümüş dolu sandıkları sırtlayın, sen de düş önüme bakalım.
 
Tan ağarıyordu. Bay Çinlinin biriktirdiği bütün parayı, iki yasavul omuzlayıp sırtlamışlar, götürüyorlardı. Fu-lin de Bağa Tarkan’ın ardına düşmüş, yürümekte idi. Zangır zangır titriyordu. Çünkü nereye ve ne için gittiğini bilmiyordu.
 
Yasavulbaşı, sandıkları bir emin yere yerleştirip Fu-lin’i deliğe tıktıktan sonra iki yasavulu aldı. Onbaşı Sançar’ın çadırına yöneldi. Sançar çok erkenden kalkardı. O gün, erlerine savaş idamanı yaptıracaktı. Kımızı dikmiş kılıcını kuşanmıştı. Birdenbire dışarıda ayak sesleri duyuldu. Sonra kapı açılarak bir yasavul gözüktü:
 
-          Onbaşı Sançar, dışarı gel! Dedi
 
Sançar zaten  çıkıyordu. Çıkıp da Bağa Tarkan’ın asık yüzünü görünce hiç irkilmedi. Diz yere vurarak Tarkan’ı selâmladı.
 
Bağa Tarkan sordu:
 
-          Onbaşı Sançar! Bu gece nerede idin?
 
Sançar her zamanki asık yüzü ile Tarkan’a baktı. Cevap vermedi. Bağa Tarkan, Onbaşı Sançar’ın huyunu hiç bilmiyordu, kızarak bağırdı:
 
-          Sana soruyorum! Bu gece nerede idin?
-          Sana ne be! Ne diye soruyorsun?
-          Ben yasavulbaşıyım. Yasak olan yerlere gidip gitmediğini anlamak için sorarım.
-          Ötüken’de yasak yer olur mu be?
-          Olur.
-          Ben bilmiyorum.
-          Söylemiyecek misin?
-          Hayır!
-          Yıkın şunu yere. Elli değnek vurun!
 
İki yasavul Sançar’ı yere yıktılar. Kamçılarını hızla kaldırıp indirmeğe başladılar. Sançar hiç oralı değildi. Neden dayak yediğini anlamıyor, zahmet edip sormağa da lüzum görmüyor, yalnız karşısında Yasavulbaşıyı gördüğü için sesini çıkarmıyordu. Elli değnek bitince Sançar ayağa kalktı:
 
-          “Bu günkü idman için iyi tımar oldu” dedi.
 
Bağa Tarkan’ın öfkesi artıyordu. Sançar’ı şaşırtmak için bağırdı:
 
-          Sen istediğin kadar sakla. Ben senin bu gece nerede olduğunu biliyorum.
-          Biliyorsan ne diye soruyorsun?
-          Sen bu gece Bay Çinlinin çadırında değil miydin?
 
Sançar’ın gözleri açıldı:
 
-          Ne? Ne? Ulan sen çıldırdın mı? Düş mü göürüyorsun?
 
Bağa Tarkan yasavullara bağırdı:
 
-          Söylemek istemiyor. Tutun şunu. Fu-lin’in yanına tıkın!
 
Yasavullar davrandılar. Fakar Fu-lin sözünü işitince çılgına dönen onbaşı, kılıcını çekerek bağırdı:
 
-          Davranmayın! Deşerim ha!
-          Karşı mı geliyorsun?
 
Artık iş işten geçmişti. İki yasavul ve Bağa Tarkan kılıç çekerek Sançar’a yürüyorlardı. Dövüş pek kanlı olacaktı. Fakat olmadı. Çünkü yıldırım gibi bir ses:
 
-          “Onbaşı Sançar!” diye bağırmış, Sançar da kılıç indirerek ve dikleşerek:
-          “Buyur!” diye cevap vermişti. Bu Binbaşı Işvara Alp’tı.
 
Işbara Alp bağırdı:
 
-          Onbaşı Sançar! Kılıcını kınına sok!
 
Bir şakırtı işitildi. Kılıç kınına girmişti. Sonra Işbara Alp, Bağa Tarkan’a dönerek sordu:
 
-          Bağa Tarkan! Onbaşıyı alıp götürmek mi dilersin?
-          Evet.
 
Binbaşı, yeniden Sançar’a buyurdu:
 
-          Onbaşı Sançar! Kılıcını çadırına koy. Bağa Tarkan’la git!
 
Sançar diz yere vurarak cevap verdi:
 
-          Buyruk senindir!
 
***
 
            Gün doğduktan biraz sonra yargu kuruldu. Dokuz yargucu, kalın keçelerle süslenen yerlerine oturdular. Yasavulbaşı Bağa Tarkan iki yasavulu ile birlikte yargucuların karşısına geçti. Budun, bu gün yargu olacağını duyduğundan alanı çepeçevre kuşatmışlardı. Baş yargucu, Bağa Tarkan’a yüz çevirerek söze başladı:
 
-          Bağa Tarkan! Gördüklerini, yaptıklarını anlat!
 
Yasavulbaşı, gece olup biteni kısaca anlattı. Baş yargucu buyurdu:
 
-          Çinli kadını getirin!
 
İki yasavuldan biri koşarak gitti. Fu-lin’i yargucuların karşısına getirdi. Fu-lin bu birikmiş insanları, çatık yüzlü yargucuları görünce korktu, titremeğe başladı. Baş yargucu hemen sorguyu açtı:
 
-          Adın ne?
-          Fu-lin.
-          Evli olduğun halde bir Türk onbaşısını ne diye ayarttın?
 
Yüzlerce Ötükenlinin yakıcı bakışları Fu-lin’in üstünde toplanmıştı. Kendisini hemen orada öldürecekler sanıyor, ayakta güçlükle durabiliyordu. Yargucuların cevap bekliyen korkunç bakışları karşısında titriyerek:
 
-          “Kocam öyle söylemişti” diyebildi.
-          Senin kocan bu denlü namussuz kişi mi idi?
-          Hayır! Namuslu idi amma…
-          Ne? Namuslu idi de seni ne diye kötü yola kışkırtıyordu?
-          Kocam çok para biriktirmek istiyordu. Akçası olanlara beni saldırıyordu. Onlar da kanıp akçalarını veriyorlardı.
-          Kocanın ne kadar akçası vardı?
-          Bilmiyorum.
-          Bağa Tarkan! Bu kadının kocasında ne kadar akça buldunuz?
-          İki yasavulla yalnız altınları sayabildik. Altı bin akça çıktı. Gümüşler dahi bir o kadar var.
-          Bu kadar akça kağanda bile yoktur. Kocan bu akçaları niçin topluyordu?
-          Çin’e kaçıp beğ gibi yaşamak için.
-          Çin’e nasıl kaçacaktınız?
-          Bilmiyorum.
-          Onbaşıdan önce kaç kişi ayarttın?
-          Beş…
-          Kimdir bunlar? Adları nedir?
-          Bilmiyorum.
-          Adını bilmeden nice ayartıyordun?
-          Kocam bana onları gösteriyordu. Ben de artlarına düşüyordum.
-          Bak bakalım şu yığına, içinde onlardan kimse var mı?
 
Fu-lin alanı çevreliyen yığına baktı. Kendisine sert sert bakan bir çok kimselerin hepsi birbirine benziyor gibi idi. Zaten bu kargaşalıkta, bu kötü anda bildiklerini tanımayacak bir durumda idi. Baş yargucu sordu:
 
-          Bunların arasında ayarttığın kişilerden kimse var mı?
-          Yok.
 
Baş yargucu dördü sağında, dördü solunda oturan öteki yarguculara bakarak sordu:
 
-          Bunun cezasını verelim. Bağa Tarkan buna elli değnek vursub.
 
Yarguculardan biri itiraz etti:
 
-          Elli değnek bu arık karıya çoktur. Elli değneğe bunun kocası dayanamamış. Kocasının dayanamadığına karısı nice dayansın? Buna on değnek yetişir.
-          Doğru!
-          Doğru!
-          Doğru!
-          On değnek buna azdır. On değnek şimdi vurulsun. Değneklerin acısı geçince birkaç gün sonra yeniden on değnek vurulsun.
-          Bu daha doğru.
-          Evet!
 
Bu düşünce kabul olundu. Baş yargucu, Fu-lin’e bakarak son sözlerini söyledi:
 
-          Sana on değnek vurulacak. Bununla usun başına gelir. On günde değneklerin beresi geçer, o zaman on değnek daha yiyeceksin. Bu da kulağına küpe olur. Bundan sonra kimseyi ayartmağa kalkmazsın. Bir daha karşımıza gelirsen göreceğin ceza ölümdür.
 
Bağa Tarkan’ın iki işareti üzerine iki yasavul Fu-lin’i götürüp Onbaşı Sançar’ı getirdiler. Baş yargucu sordu:
 
-          Onbaşı Sançar! Türk türesince evli kadına ilişilemiyeceğini bilir misin?
-          Bilirim.
-          Bilirsin de ne diye ilişirsin?
-          Ben kimseye ilişmedim.
-          Saklıyor musun?
-          Hayır!
-          Öyleyse doruyu söyle.
-          Doğrusu bu: Çinli karıya ilişmedim.
-          Bağa Tarkan geceleyin seni dışarıda görmüş.
-          Bundan Bağa Tarkan’a ne? Ben geceleyin istediğim yerde gezerim.
-          Ama Çinlinin çadırı yakınından geliyormuşsun.
-          Çinlinin çadırı nerede bilmiyorum ki, uzak mı, yakın mı geçtiğimi bileyim.
-          Gece yarısı dışarıda ne arıyordun?
-          Tarlada bıçağımı düşürmüştüm. Onu almağa gittim.
-          Gece yarısı bıçağını ne diye almağa gittin? Gün doğunca gidemez miydin?
-          Geceleyin uykum kaçmıştı.
-          Uykun neden kaçtı?
-          Öfkeden…
-          Kime öfkelendin?
-          Çinli karıya…
-          Neden öfkelendin?
-          Akşam bana sırnaştı, öfkelendirdi.
-          Anlat, nasıl oldu?
-          Gün batarken tarlaya geldi. Sana çok önemli sözüm var dedi. Ben de meraklandım. Kara Kağan öldü sandım. Tez söyle nedir, dedim. Geldi, bana sarmaş dolaş oldu. Sana vuruldum, dedi. İttim yuvarlandı. Bana sürünürken bıçak kınından çıkıp düşmüş. Gece uykum kaşınca onu almağa gittim.
 
Onbaşı Sançar’ın bu sözleri üzerine baş yargucu duraksadı. Sançar’ın sözlerine inanmış gibi idi. Sağındaki, solundaki yarguculara baktı. Onlardan biri Sançar’a sordu:
 
-          Bu sırada Çinlinin çadırına girmedin mi?
-          Ne söz anlamaz kişilersiniz be! Girmedim diyorum.
-          Onbaşı! Dikbaşlılık etme. Yasavullar çadırda konuşan Çinli ile karısını dinlemişler. Bunlar çadıra giren onbaşıdan bahsediyorlarmış.
-          Ötüken’de Sançar’dan başka onbaşı yok mu?
 
Bu cevap üzerine bütün yargucuların içine kuşku girdi. Baş yargucu, Bağa Tarkan’a sordu:
 
-          Bağa Tarkan! Çinliler, çadıra giren onbaşının Sançar olduğunu söylüyorlar mıydı?
-          Çadıra giren onbaşının adını söylemiyorlardı ama bay Çinli karısına Çin’e kaçacağını söylüyordu. Sen gelmezsen Onbaşı Sançar’ınla kal diyordu. Bu sözlerden ben çadırına girenin Sançar olduğunu kestirdim.
 
Baş yargucu, Sançar’a sordu:
 
-          Gördün mü?
-          Benim bir şey gördüğüm yok. Çadıra giren onbaşının kim olduğunu bir yol da Çinli karıya sorsanıza…
-          Bağa Tarkan! Çinli kadını getirin.
 
Yasavulun biri seğirtti. Çinli güzelini getirdi. Baş yargucu sordu:
 
-          Fu-lin! Yasavullar dün gece kocanın sana “Çin’e gelmezsen Sançarınla burada kal” dediğini işitmişler. Onbaşı Sançar senin çadırına girmediğini söylüyor. Bu, Onbaşı Sançar mıydı? Yoksa başka bir onbaşı mıydı?
 
Fu-lin yargucuların önüne getirilirken yine titremeğe başlamıştı. Kendisine : “Bir daha karşımıza çıkarsan göreceğin ceza ölüm olur” dememişler miydi? Aradan pek az zaman geçtiği, Fu-lin bu müddet içinde delikte kapalı olup hiçbir suç işlemediği halde yargucuların karşısına yine çıkmaktan ödü patlamıştı. Baş yargucunun sorusu onu canlandırdı. Kendisine ölüm olmadığını anlayınca titremesi geçti. Onbaşı Sançar’ın yüzüne baktı. Asık yüzlü Sançar da ona bakıyor, hem de iğrenerek bakıyordu.
 
Fu-lin bir ara düşünür gibi oldu. Yargucular susuyorlardı. Budunda çıt yoktu. Çin güzeli bu işin sonucu kendi sözlerinde olduğunu anlamıştı. Sançar, Fu-lin’in sustuğunu görünce kızarak bağırdı:
 
-          Alçak karı söylesene! Dün gece senin çadırına giren kimdi?
 
Fu-lin’in gözleri süzüldü. Demin korkudan titrerken sararan benzi şimdi öfke ile kızarmıştı. Yarguculara döndü:
 
-          “Dün gece çadırıma gelen Sançar’dı” dedi.
 
Sançar, öfkeyle kaldırdığı yumruğunu, iri bir topuz gibi Çinli kadının yüzüne indirerek bağırdı:
 
-          Yalan!
 
Fu-lin, bir çok dişi ağzına dökülmüş, yüzü gözü kan içinde kalmış bir durumda yere yuvarlanmış, bayılmıştı.
 
Baş yargucu, Sançar’ın bu işine kızmıştı:
 
-          Neden yalan olsun?
-          Ne bileyim? Onu sen bil!
-          Onbaşı Sançar! Başın gidecek, doğrusunu söyle de Tanrı’ya yalanla varma!
-          Yalan diyorum be! Onbaşı Sançar’a inanmayıp da bu Çinli karıya mı inanıyorsun?
 
Tam bu sırada alanı çevreleyen budun arasında bir dalgalanma oldu. Koca börklü, uzun boylu, yoksul giyimli bir genç budunu yararak yargucuların karşısına dikildi:
 
-          “Sançar doğru söylüyor. Dün gece bu Çinli karının yanında olan bendim” dedi. Bütün Ötükenlilerin gözleri bu bahadırda birleşti. Tanıyanlar adını mırıldandılar:
 
-          Karabudak!
 
Baş yargucu sordu:
 
-          Sen kimsin?
-          Binbaşı Işbara Alp’ın onbaşılarından Karabudağ’ım.
-          Bu kadının evli olduğunu biliyor mu idin?
-          Biliyordum.
-          Ne diye çadırına girdin?
-          Beni çağırdı.
-          Girmeseydin.
-          Kannış yapıp beni aldadı.
-          Çadırda kocası yok mu idi?
-          Yoktu.
-          Seni çadırına almasına karşılık senden ne aldı?
-          Benden akça istedi. Bir gümüş akçam vardı. Verdim.
-          Sana başka bir şey dedi mi?
-          Dedi: “yarın gece gene gel” dedi.
-          Gene verecek akçayı nerden bulacaktın?
-          Çin’den yağmaladığım bir gümüş bıçağım var; onu verecektim.
-          Sen evli misin?
-          Hayır.
-          Kaç yaşındasın?
-          Yirmi.
-          Yaşın geçmiş. Ne diye evlenmedin?
-          Binbaşı Işbara Alp’ın büyük kızı Almıla’yı istedim. Sende gönlüm yok, dedi. Onbaşı Sülemiş’in singilini ( kız kardeş) istedim. Sen yoksulsun dedi.
-          Doğru mu? Yoksul musun?
-          Evet.
-          Acunda kimin, neyin var?
-          Karımış (ihtiyarlamış) bir anam var. Yedi kardeşim var. Dört kısrağımla iki koyunum var.
-          Tarlan yok mu?
-          Vardı sattım.
-          Kime sattın?
-          Çinlinin birine.
-          Neden sattın?
-          Singilimi gelin ettim. Ona kalın (çeyiz) yaptım.
-          Cezan nedir biliyor musun?
-          Biliyorum.
-          Evli bir kadına iliştiğin için Türk türesince, Kara Kağan buyruğunca idam edileceksin.
-          Tasa değil! Tanrı beni bağışlar.
-          Bir diyeceğin var mı?
-          Var; anama, kardeşlerime Sançar baksın.
-          İşittin mi Sançar?
-          Sağır değilim, işittim.
 
Baş yargucu yerinden kalktı:
 
-          “Bunu Kara Kağan’a bildirmeğe gidiyorum. Son söz yine onundur” dedi.
 
Ortalığa bir sıkıntı çöktü. Baş yargucu Kağanın otağına girmişti. Kağan ve beğler orada idi. Yargucu yere diz vurdu:
 
-          “Yüce Kağan! Suçlu anlaşıldı; bu Onbaşı Karabudak’tır. Kadının yanına gittiğini, evli olduğunu bildiğini söyledi. Türelerimizce idam kararı verdik. Son söz gene senindir” dedi.
-          Bu Onbaşı Karabudak kimdir?
-          Binbaşı Işbara Alp’ın onbaşılarından yağız bir erdir.
 
Kağan düşündü. Kür Şad bu düşünüşü kolluyormuş gibi söze başladı:
 
-          Yüce Kağan! Buyruk ver, bu onbaşıya başka bir ceza kessinler.
-          Olur mu? Türeye baş eğmek gerek değil mi?
-          Onbaşının ölümü türeye uygun olmıyacaktır.
-          Niçin?
 
Kür Şad baş yargucuya döndü:
 
-          Yargucu, Onbaşı Karabudak Çinli karıya zorla mı ilişmiş?
-          Hayır, kadın kendisi çağırmış!
 
Kür Şad, Kağan’a döndü:
 
-          Yüce Kağan! Görüyorsun ki ortada bizim türemize uyar nesne yok. Onbaşı, kadına saldırsaydı o zaman cezası ölümdü.
-          Onbaşının yaptığı bu iş türenin başka hiçbir yerine uymuyor.
-          Biz şu kötü Çinliler için bir onbaşımızı öldürürsek budun bize kızar, bizden soğur.
-          Türe önünde budun düşünülmez.
 
Kağan beğlere döndü:
 
-          Beğler! Yargucunun verdiği karar doğru mudur?
 
Beğler: “Doğrudur” diyerek karara iştirak ettiler. Kür şad tek kalmıştı.
 
***
 
            Baş yargucu yerine geldiği zaman alandaki ölüm sessizliği bozulmamıştı. Baş yargucu, Karabudağ’a son sözlerini söyledi:
 
-          Onbaşı Karabudak! Kağan yarguyu doğru buldu. Türk türesini bozduğun için öleceksin.
 
Karabudak’la Sançar bakıştılar. Sonra yüzlerini yere eğdiler. Yasavulbaşı, Onbaşı Karabudağ’ın karşısına gelip durdu:
 
-          Onbaşı Karabudak! Kılıç mı, ok mu?
-          Ok.
 
Genç onbaşı okla ölmek istediğini bildiriyordu. Yasavullar iki yanına girerek  Karabudağ’ı götürdüler. Beride, bir ağacın dibinde Karabudak oka tutulacaktı. Binbaşı Işbara Alp’ın bütün onbaşıları, Karabudağ’ın savaş yoldaşları koşarak çıkagelmişlerdi. İlk gelen Pars oldu:
 
-          Karabudak! Seni yitiriyor muyuz?
-          Görünmez belâ. Bir suç işledim.
 
Arkadan Onbaşı Sülemiş yetişti:
 
-          “Karabudak! Kızkardeşim seninle evlenmeğe razı olmuştu. Yazık!” diye bağırdı. Karabudak acı acı güldü.
 
Onbaşı Yamtar, Karabudağ’ın boynuna sarıldı:
 
-          “Yazık yiğidim sana! Şu acunda daha kaç çamçak kımız içmiştin ki…” diye ağladı.
 
Onbaşı Üç Oğul, Karabudağ’ın omzuna vurdu:
 
-          “Yoldaşım! Kızkardeşini bana verir misin? Ona baktıkça seni anarım. Oğlum olursa adını Karabudak koyarım” dedi.
-          Veririm. Anama söyle. Artık kalın isteme. Yoksulluğumu bilirsin.
 
Onbaşı Arık Buka hiçbir şey söylemedi. Yalnız Karabudağ’ın boynuna sarıldı.
 
Onbaşı Gök Börü Ötüken’in bu en öfkeli, deli onbaşısı bağırdı:
 
-          Söyle Karabudak! Kim sebep oldu? Tanrı tanık olsun onu tepelemeden kılıcımı kınına sokmam.
-          Sebep olan yok arkadaş! Sebep ben kendimim…
 
Sançar biraz kıyıda duruyordu. Arkadaşına yaklaşmamıştı. Hem de akraba idiler. Karabudak çağırdı:
 
-          Sançar! Bana bir avunç (teselli) vermiyecek misin? Senin diyecek sözün yok mu?
 
Sançar ağır ağır yaklaştı:
 
-          “Karabudak! Beni kendine borçlu bırakarak gidiyorsun. Benim kimseye borcum yoktu. Bu kötü!” dedi.
 
Biraz sonra yasavul okçular geldi. Bağa Tarkan:
 
-          “Haydi yiğitler. Çağ geldi. Savulun” dedi. Onbaşılar geri çekilirken Karabudak seslendi:
-          Binbaşıya söyleyin: Dirliğimce başka suç işlemedim.
 
Yasavulbaşı sordu:
 
-          Onbaşı Karabudak! Gözlerini bağlıyalım mı?
-          Onbaşı Karabudağ’ı göğsüne  saplanacak on oktan korkar mı sandın?
 
Yasavullar Karabudak’tan yirmi adım uzakta idiler. Beşi diz çökmüştü. Beşi onların ardında ayakta duruyordu. Bağa Tarkan buyurdu:
 
-          Ok çek!
 
On yasavul sadaklarından birer ok çekerek kirişlere yerleştirdiler. Bağa Tarkan gene buyurdu:
 
-          Gezle!
 
Yaylar gerildi ve Karabudağ’ın göğsüne çevrildi.
 
Son kumanda ymandı:
 
-          Okla!...
 
Keskin, vınlayıcı bir ses, bir rüzgar sesi işitildi. On ok uçarak Karabudağ’ın göğsünü buldu.  Genç onbaşının göğsü oklarla yalaşarak kardeş olmuştu.
 
Karabudak ilk önce sarsıldı. Sonra öne doğru sendeliyerek üç adım attı. Yavaş yavaş dizleri üstüne çöktü. Yüzünü, Tanrı ile konuşmak ister gibi, göğe çevirdi. Bir şey söyliyecekmiş gibi ellerini yukarı kaldırdı. Sonra iri bir ağaç gibi yere devrilip kaldı. Toprak bir anda kızıl kana boyandı. Tam bu sırada doludizgin bir atlının geldiği görüldü. Binbaşı Işbara Alp dörtnala gelmiş, fakat yetişememişti. Karabudağ’ı yerde görünce kaşlarını çattı. Yere atlayıp yanına koştu. Onbaşının başını koluna yaslıyarak kaldırdı. Alnından öptü:
 
-          “Yiğit onbaşıydı. Tanrı yargılasın” dedi. Diz yere vurup kendisini selâmlıyan onbaşılarına bakmadan gene atına atlıyarak dörtnala uzaklaştı.
 
O zaman onbaşılar Karabudağ’ın ölüsüne yaklaştılar. Göğsündeki oklardan birer tane çektiler. Çekilen okların yerinden genç onbaşının kanı şurluyordu (fışkırıyordu). Pars, kımız çamçağını çıkardı. Karabudağ’ın kanından içine biraz akıttı. Sonra bıçağını çıkararak kendi bileğini kesti. Kendi kanından da damlattı. Öteki onbaşılar da öyle yaptılar. Yalnız Üç Oğul yanaşmadı. Pars sordu:
 
-          Sen gelmiyor musun?
-          Ben sizinle kan kardeşi olamam. Karabudağ’ın singilini alacağım.
 
Onbaşılar kımızdan birer yudum içtikten sonra kalanını toprağa serptiler:
 
-          “Gök tanık olsun. Yer tanık olsun. Ağaç tanık olsun. Su tanık olsun. And içtik. Anda (kankardeş) olduk. Kankardeşiyiz” dediler.
 
Onbaşı Üç Oğul onlara baktı. Kanı kaynamış, onlarla birlik bulunmak istemişti. Fakat Karabudak’la kan kardeşi olursa Karabudağ’ın kızkardeşini alamazdı. Halbuki Karabudağ’a söz vermişti: Onun kızkardeşini alacaktı. Altı onbaşı, ölen arkadaşlarıyla ve birbirleriyle kan kardeşliği antlaşması yaparken, onbaşı Üç Oğul elinde Karabudağ’ın bağrından çekilip çıkarılmış kanlı ok olduğu halde, gözleri yaşlı, bağrı yanık, içi bunlu obasına doğru gidiyordu
- IX -
 
ÇALIK
 
“Açın üzerine dokuz yorgan örtseler uyuyamaz” sözünü Çalık çok iyi anlamıştı. Son yiyeceklerini anasıyla karısına ve üç çocuğuna verip kendi aç yattığı için bütün gece üşümüş, uyuyamamıştı. Bir gün önceden de ağzına bir şey koymamıştı. Bu kış işler düzeninde gitmiyordu.
 
Çalık, erken davranıp da bir geyik, hiç olmazsa bir tavşan avlamazsa işin nereye varacağını bildiği için çok erkenden kalkarak dağa yöneldi. Bir tavşan avlıyabilmek için sadağındaki otuz oku harcamağa razı idi. Atını sürerken karanlıklar arasında bazı gölgeler görür gibi oldu. Bakışlarını keskinleştirdi: Kendisi gibi bir çok atlılar da avlanmak için dağa, ormana gidiyorlardı. Canı sıkıldı. Atını mahmuzladı. Dağa vardığı sırada gün ışımıştı.  Çalık bir de bakıp dağda yüzlerce atlıyı görünce apıştı: “Burada tavşandan çok kişi var” dedi. Demek ki dün gece aç yatan yalnız kendisi değildi. Bunu düşününce sevindi. Elle gelen düğün bayram, diye düşündü. Av aramağa koyuldu.
 
Dağda birleşip sürek avı yapanlar vardı. Bağırıp tavşanları, sığınları ürkütüyorlar, sonra ardından dört nala at sürerek okluyorlardı. Bir geyik vuranlar daha çok durmuyorlar, geyiği paylaşarak dönüyorlardı. Fakat burası o kadar kalabalıktı bir tavşan, hele bir geyik avlamak her kulun başına konan devlet değildi.
 
Çalık üç defa ok fırlattığı halde bir şey vuramamıştı. Açlıktan elleri titreyip gözü karardığı için iyi gezleyemiyordu.
 
Vakit öğleye yaklaştığı halde daha iyi bir av yakalamıyan Çalığın birden gözleri parladı. İşte birkaç yüz adım ilerde iri bir tavşan, karşıki düzlüğün bittiği yere doğru kaçıyordu. Çalık da, düzlük bitmeden hayvanı vurmazsa elden kaçıracağını anladığı için yaman bir hızla at sürüyordu. Tavşan düzlüğün sonuna yaklaşmış, arada yüz adım kadar bir açıklık kalmıştı ki, Çalık okunu fırlattı. Bir anda tavşanın tepetaklak sıçrayıp düştüğünü gördü. Almak için yaklaştı. Fakat hayvanın yanına varınca o kadar şaşırdı ki, az kalsın atından aşağı yuvarlanacaktı. Çünkü tavşanın gövdesine iki ok saplanmıştı. Çalık, attığı okun tavşana nasıl iki ok olarak saplandığını düşünürken biri soldan, biri de karşıdan, düzlüğün bittiği yerden olmak üzere iki atlının çıkageldiğini gördü. Üç atlı tavşanın önünde karşı karşıya durarak bakıştılar. Çalık işi kavramıştı. İki atlıya sordu:
 
-          Okun birini ben attım. Ötekini hanginiz attınız?
 
Atlılardan biri cevap verdi:
 
-          Okun birini ben attım.
-          Öyleyse tavşan ikimizindir. Bölüşürüz.
 
Fakat üçüncü atlı Çalığa şöyle dedi:
 
-          Tavşanda senin payın yoktur. Tavşan ikimizin.
-          Neden?
-          Tavşana değen ikinci ok benimdir.
 
Çalık duraksadı:
 
-          Tavşanı ben de vurdum. Benim payımda olmalı.
-          Tavşanda iki ok var. Tavşan vuranlarındır.
 
Anlaşılıyordu ki tavşana üç atlı da ok atmışlardı. Fakat bu oklardan ikisi tavşana değmişti. Vuranların bu üç kişiden hangisi olduğu belli değildi.
 
Atlılardan biri sadağından birkaç ok çıkardı. Çalığa ve ötekine göstererek şöyle dedi:
 
-          Benim oklarımda ikişer çentik vardı. Tavşanda iki çentikli ok varsa yarısı benimdir.
 
Çalık da sadağından oklarını çıkararak gösterdi:
 
-          Benim damgam çatışmış iki çizgidir.
 
Öteki atlı ok çıkarmadı:
 
-          “Benim oklarımda damga yoktur” dedi.
 
Üçü de atlarından indiler. Tavşana saplanan iki oku çıkardılar. Birisi:
 
-          “İşten benim okum. Üstünde iki çentik var” diye gösterdi.
 
İkinci oku eline almış olan Çalık kendi damgasını arıyordu. Çalığın gözleri kararmağa başlamıştı. Oku öteki atlıya uzattı:
 
-          Bak şuna hele, iyi bak, dedi; benim açlıktan gözlerim kararıyor da göremiyorum. Benim damgamı görüyormusun?
 
Atlı oka iyice baktı:
 
-          “Bunda senin damgan yok. Bu benim okumdur” diye cevap verdi.
 
İki atlı tavşanı kesip yüzüp paylaştılar. Sonra atlarına atlıyarak uzaklaştılar.
 
***
 
            Çalık afallamıştı. Tavşanı kendisi vurduğunu sanıyordu. Bu iki atlı da nereden çıkmışlardı? Gözleri tavşanın vurulduğu yere takılı beklerken bir atlı sökün etti. Çalığa seslendi:
 
-          Okunu mu arıyorsun? Şurada...
 
Çalık atlının gösterdiği yere bakınca utancından kızardı. Çünkü kendi oku tavşandan yirmi adım beriye düşmüştü. Toprağa saplanmış olan oku çekip çıkardı. Üzerinde kendi damgasını gördü.
 
Durmağa gelmezdi. Atına atladı. Gene av  gözlemeğe başladı. Bir aralık gözleri ileri çevrildi. Baktı: Uzakta iki kişi at üzerinde kılıçla vuruşuyorlardı. Çalık vuruşu görünce avı, açlığı unuttu. Dövüşenlere doğru atı mahmuzladı. İki er yalnız kılıçla çarpışıp duruyordu. Çalık bunlardan birini tanır gibi oluyordu. Kendi kendine:
 
-          “Belki benim tanışlardan biridir. Ona bir kötülük gelmesin. Şunları ayırayım” diye düşündü. Kılıcını çekerek ikisinin arasına girdi. Atını şahlandırarak bağırdı:
-          Ulan alık mısınız be? Ne dövüşüp duruyorsunuz? Galiba toksunuz da av avlıyacak yerde buraya gelmiş keyfediyorsunuz!
 
Atlılar ayrıldılar. İkisi de yaralıydı. Biri cevap verdi:
 
-          Tavşan benimdi. Bu, ben vurdum diye almak diliyor. Kor muyum?
 
Öteki atlı haykırdı:
 
-          Hayır! Tavşan benimdir ben vurdum.
 
İkisi de yerdeki tavşanı önce kendilerinin vurduğunu öne sürerek almak istiyorlardı. Bu yüzden iş dövüşe varmıştı. Çalık araya girdi:
 
-          Tanrı böyle istemiş. İkinizin oku da vurmuş. Ne dövüşüyorsunuz? Ben demin alığın birini gördüm. Attığı ok tavşandan yirmi adım uzağa düşmüştü. Gene tavşanı almak istiyordu. Siz ise uslu kişilersiniz. Bu size yakışmaz. Ben size tavşanı üleştirivereyim!
 
Çalık yere sıçradı. Tavşanı yüzdü. İki denk parçaya ayırarak atlılara verdi. Atlılar birer “sağ ol” dedikten sonra çekip uzaklaştılar. Çalık bir zaman arkalarından baktı. Sonra elini dizine vurarak bağırdı:
 
-          Tuuh! Albız alsın. Ben bunlardan kendime biraz et istiyecektim.
 
Çalık, dövüşü seyrederken  unuttuğu açlığını gene hatırladı. Atını sürdü. Ormanın kıyı dönemecini dönünce durdu. Yerde okla vurulmuş bir tavşan yatıyordu. Çalık vurulup da eyesi çıkmıyan avı görünce şaşaladı. Deminki dövüşe göre bu tok gözlünün kim olabileceğini düşündü. Fakat bu düşüncesi uzun sürmedi. Çalık, Onbaşı Sançar’ı tanıdı:
 
-          “Onbaşı Sançar! Bu tavşanı sen mi vurdun?” diye sordu. Onbaşı azarlar gibi cevap verdi:
-          Ben vurdum. İstersen al!
 
Çalık, onbaşının bu hediyeyi nereden aklına eserek verdiğini düşünmedi. Bir sıçrayışla yere atladı. Tavşanı aldı. Sonra onbaşıya dönerek:
 
-          “Sağ ol onbaşı. İki gündür bir nesne yemedim. Bu da olmasaydı açlıktan geberecektim” dedi. Onbaşı asık yüzü ile sordu:
-          İki gündür nesne yemedin mi?
-          Yemedim ya.
-          Neden yemedin?
-          Yiyecek bulamadım.
-          Yiyecek bulunmaz olur mu be? Al şunu iç!
 
Onbaşı Sançar kımız çamçağını Çalığa uzattı. Çalık yarım çamçak kımızı bir dikişte bitirerek çamçağı geri verirken:
 
-          “Sağ ol onbaşı!” diye bağırdı. Çalığın gücü yerine gelmişti. Onbaşı Sançar atını sürerek uzaklaştı. Çalık, sevinçten bayağı esrik olmuştu. Artık eve giderek bu tavşanı kızartıp yemekten özge yol kalmıyordu.
 
Bayıra gelirken birdenbire durdu. Onbaşı Yamtar’la karşılaşmıştı. Yamtar’ın da elinde iri bir tavşan vardı. Çalık:
 
-          “Onbaşı! İyi av avlamışsın” dedi. Yamtar somurtarak cevap verdi:
-          neresi iyi be? Bu tavşan benim dişimin kovuğunu doldurmaz. Ya evdeki kalabalık ne yiyecek?
 
Yamtar, Çalığın tavşanına gözlerini dikerek sordu:
 
-          Senin tavşanın yarısını bana satar mısın?
-          Ne verirsin?
-          Yazın Çin’e akın ettiğimiz zaman sana bir dana yahut üç koyun veririm.
-          Verirsin ama beni o zaman bulamazsın.
-          Neden?
-          O zamana değin ben açlıktan ölürüm.
 
Yamtar’ın canı sıkıldı. Birdenbire Çalığa şöyle dedi:
 
-          Tavşanına benimle güreş tutar mısın?
 
Çalık bir düşündü. Eve bir tavşan yerine iki tavşanla dönmek çok güzel olacaktı. Sevinerek cevap verdi:
 
-          Tutuşalım!
 
Yamtar’la Çalık attan inerek kılıç ve sadaklarını çıkardılar. Tutuştular. Vakit öğle idi. Yamtar daha iriyarı idi ama Çalık biraz önce içtiği yarım çamçak kımıza güveniyordu.
 
Tavşanlar yerde yatıyor, iki güreşçinin de kendilerinden daha tok olmıyan atları gezinerek otluyorlardı.
 
Çalık, güreş başlar başlamaz saldırarak Yamtar’ı yere vurmak istedi. İstedi ama çam kütüğüne benziyen Yamtar öyle kolay kolay devrilmiyordu. Çalığın attığı yaman bir çelme boşa gitmişti. Çalık bir ağaca çelme atmış gibi bacağı acıyarak kendisini sırtüstü düşmekten güç kurtarmıştı.
 
Çalık, uzun zaman uğraşınca yoruldu ve yeniden acıktı. Bu kadar didinmeye Onbaşı Sançar’ın yarım çamçak kımızı dayanamamıştı. Şimdi saldırmak sırası Yamtar’a geliyordu. Artık ayakta güreşemiyorlardı. Yamtar, Çalığı belinden kavrıyarak yere çalmıştı. Öyle yaman çalmıştı ki kendisi de yere yuvarlanmıştı. Birbirlerine sarmaş dolaş olmuşlardı. Kimin altta, kimin üstte olduğu belli olmuyordu. Çalık kalkamazsa yenileceğini anladı. Silkindi, kalktı. İki güreşçi karşılıklı bakıştılar. Girişmeğe kıyışamıyarak birbirlerinin çevresinde döndüler. Sonra birdenbire kızışarak gene kapıştılar. Yorgun oldukları için oyunla güreş kazanmak istiyorlardı. Yorgun oldukları için oyunla güreş kazanmak istiyorlardı. İki usta güreşçi şimdi pek güzel bir güreş yapıyorlardı. Çalığın güreşte yaman bir oyunu vardı. Karşısındakini ellerinden yakalıyarak kendisi birdenbire fırlıyarak havadan yere düşen ötekinin üstüne çullanır, sırtını yere getirirdi. Çalık bir eliyle Yamtar’ın ensesini tutmuş olduğu halde, öeteki eliyle onun bileğinden yakaladı. Kendisini sırt üstü yere attı. Yamtar da onun üzerine düştü. Fakat Çalık bir ayağını kaldırmıştı. Yamtar, Çalığın ayağının üstüne düşerken, o ayağıyla Yamtar’ın ağır gövdesini kaldırarak kendi başına doğru attı. Yamtar havada bir taklak atarken Çalığın başı sırasında düşerken  Çalık fırladı. Yamtar’ın üzerine çullandı. İşte Yamtar’ın iki omuzu birden yere gelmek üzere idi. Fakat Yamtar kolay kolay yenilir mi? Üzerine abanmış olan koca Çalık sanki bir yorganmış gibi, Yamtar bir kımıldadı, kalkındı. Çalık da onu kaldırmamak için yapıştı. Bu kakışma kötü oldu. Çünkü uzun zamandır süren bu güreşte iki güreşçi bayırın kıyısına geldiklerini sezmemişlerdi. Bu kıpırdayış üzerine ikisi de birbirlerine sarılmış oldukları halde bayırdan aşağı yuvarlanmağa başladılar. Bayır, aşağı yukarı yüz adım kadar vardı. İki Gök Türk çerisi yuvarlana yuvarlana düzlüğe indiler. Birbirlerine sıkı sıkıya yapışmışlardı. Eğer düştükleri yer bir su birikintisi olmasaydı ayrılacakları da yoktu. İyice kızışmış olan güreşçileri bu soğuk su üşütmedi. Bilakis terlemiş oldukları için, bu onlara serinlik verdi. Sudan çıkarak yeniden  güreşe başladılar.
 
Güreş o kadar uzun sürmüştü ki artık akşam olmuştu. Ortalık kararmağa başlıyordu. Bir aralık nasıl oldu bilinemez, Çalığının ayağı bir taşa takıldı ve Çalık kendini sırt üstü yerde buldu.
 
Güreş bitmiş, Çalık yenilmişti. Yamtar soluyarak şöyle dedi:
 
-          Yenildiğin iyi oldu. Bak akşam olmuş.
 
Çalık cevap verdi:
 
-          İyi olmadı. Tavşan gitti.
-          İyi oldu. Yoksa bu gece aç kalacaktık.
-          İyi olmadı. Bu gece aç kalacağız.
 
İkisi de demin yuvarlandıkları bayıra tırmandılar. Atlar hâlâ otluyor, tavşanlar yerde yatıyordu. İki yorgun çeri bayırı çaıkınca büsbütün yoruldular. Geniş geniş soluyorlardı. Çalık yere çöktü. Yamtar da öyle yaptı. Çalık artık tavşanı da yitirdikten sonra burada daha çok durmak istemiyordu. Soluyarak kalktı. Atına atladı. Yamtar’a hoşça kal diyerek sürdü. Yamtar onun ardından bağırdı:
 
-          Hey! Buraya gel!
 
Çalık döndü. Yamtar elini yere uzatarak:
 
-          Sadağınla kılıcını almadan mı gidiyorsun?
 
Çalık can sıkıntısı ile ne yaptığını bilmiyordu. Atından yere indi. Yorgun hareketlerle kılıcını kuşandı. Bu sırada Yamtar atına atlamıştı. Sürdü. Çalık bir ona bir de yere baktıktan sonra bağırdı:
 
-          Hey! Onbaşı! Buraya gel!
 
Yamtar döndü. Çalık sordu:
 
-          Tavşanları almadan mı gidiyorsun?
 
İkisi de yorgunluktan ne yaptıklarını bilmiyorlardı. Çalık öğleden akşama kadar canla başla güreştikten sonra tavşanı kaptırmış, evine eli boş dönüyordu. Yolda Onbaşı Sançar’a rasladı. Sançar, onu tavşansız görünce sordu:
 
-          Tavşanı ne yaptın? Yedin mi?
 
Çalık bir yandan atını sürdü. Bir yandan da mırıldandı:
 
-          Tavşanı yemedim ama bir halt yedim ki sorma Onbaşı!
 
Çalık, çadırına girince şaşkınlıktan gözleri açıldı: Karısı bir geyiği parçalamış, kızartıyordu. Bir anda iştihası açılan at uşağı, kendi eli boş döndüğünü unutarak: “Bunu nereden buldun?” diye sordu. Karısı biraz dargınlığa benzer bir sesle: “Avladım!” diye cevap verdi. Çalık, içinden karısını beğenmiş, fakat ses çıkarmamıştı. Anası ise açlıktan ayalta duracak gücü kalmamış oğluna yardım edecek yere ona çıkıştı.
 
-          Baban sığını diri tutar, kısrağın kemiğinden kımız çıkarırdı. Sen hiç ona çekmemişsin.
 
Çalık anasına sert sert baktı. Keskin bir söz edecekti ama karısı daha önce davrandı:
 
-          Çin’de üç yıl tutsak kalıp beceriksizleşmiş!
 
Karısı söze karışınca Çalık sustu. Çünkü onun ne yaman kadın olduğunu biliyordu. O, karısını hem çok sever, hem de ondan çekinirdi. Karısıyla evlendiğinin ilk ayında bir gün onunla ağız dalaşı etmiş, sonra iş kızışmış, yumruğa binmiş, Çalıkla karısı iki pehlivan gibi dövüşmüşlerdi. Çalık bu dövüşte karısını bastıramamış, hatta eline kırbacı geçiren karısından yaman iki kırbaç yiyerek yüzü kan içinde kalmıştı. İşte mal meydanda idi: Çalık kendisine verilen tavşanı bile kaptırdığı halde karısı koca geyik yakalamıştı.
 
Fakat anası işi yine kızıştırdı:
 
-          Çalık, sen artık erlikten de mi çıktın? Attığın ok tutmuyor mu?
 
Çalık Çin’de tutsak kaldığı yıllarda yalan söylemesini öğrenmişti. Kurtulmak için başka çıkar yol bulamıyordu:
 
-          Beni av vuramadı diye sana kim dedi?
-          Hani nerede?
-          Nerede olacak, Yamtar’da!
-          Neden Yamtar’da?
-          Ben verdim!
-          Niçin?
-          Yamtar kolay kolay doyar mı? Evi kalabalık!
-          Kişi önce kendi evini düşünür. Karın geyiği vurmasa ne olacaktı?
-          Vuracağını bilmesem avı Yamtar’a verir miydim?
 
Eti kızarmıştı. Çalığın karısı önce kaynanasına, sonra çocuklara, daha sonra da Çalığa birer parça kesip verdi. En sonra da kendisi aldı. Konuşmuyorlar, iştahla yiyorlardı.
 
Çalık o gece rahat bir uyku uyudu. Düşünde hep iyi şeyler görüyor, her attığı okta bir sığın, bir geyik vurarak kimini Yamtar’a, kimini Sançar’a veriyor, hatta Binbaşı Işbara Alp’a da diri yakaladığı bir geyiği götürüyordu.
- X -
 
ÇALIK İŞ ARDINDA
 
            Ertesi gün Çalık yine erkenden kalktı. Bugün tok olduğu için gücü yerinde idi. Artık ok atarken kolu titreyip gözü kararmazdı. Torbasına iri bir et parçası koyduktan sonra çadırdan çıktı. Ortalık karlarla örtülmüştü. Dün gece epey kar yağmış, bu da atlar için kötü olmuştu. Çalık tokken iyi düşünürdü. Bir gün önceki sınama onun kulağına küpe olmuştu. O artık bugün, tavşan yahut geyik vurmağa değil, kuş avlamağa gidecekti. Çalık eskiden beri bu ormanda küçük kuşlar avlar, bunun için de ağaç dallarından yaptığı ince okları kullanırdı. bU kuşlar küçük, fakat çok tatlı olurlardı. Nasıl olsa evde birkaç günlük et olduğu için aceleye de lüzum yoktu.
 
Ağaçlara tırmanmak gerektiği için Çalık ata binmemiş, karları eşerek ot bulsun diye atını ovaya bırakmıştı. Çok kuş yakalarsa bunları kımızla bile değişebileceğini
düşünüyordu. Şöyle bir çamçak kımız bulsa artık anasının ağız açıp dil uzatmağa yüzü olmıyacak, karısı da sevinecekti.
 
Çalık ormana varınca gözüne kestirdiği bir çam ağacına tırmandı. Rüzgâr esmiyor, kuşbaşı kar yağıyordu. Kendini bir dala iyice yerleştikten sonra bıçağı ile dalları keserek yontmağa başladı. Çam ağacından yapılan oklar küçük kuşları vurmada daha çok işe yarıyordu. Dallardan yaptığı okları sadağına yerleştirirken birdenbire gözleri ileriye takıldı. Karşıdan iki yaya konuşarak yavaş yavaş geliyorlardı. Çalık bunları görünce düşündü:
 
-          “Bunlar da av için gelseler böyle yürümezlerdi” dedi. Gelenler biraz daha  yaklaşınca Çalık onların iki Çinli olduğunu anladı. İki Çinli, Çalığın  ağacına doğru geliyorlardı. Dikkatle bakan Çalık bunlardan birinin Van-zin-şan olduğunu tanıdı. Ötekine gelince: Bu yoksul kılıklı, çirkin yüzlü herifi tanır gibi oluyordu ama kim olduğunu hatırlamıyordu. Çalık, gerek Şen-king’in, gerekse Van-zin-şan’ın pek kurumlu olduklarını işittiği için bu kılıksız Çinli ile ne konuştuğuna şaşıyordu.
 
Bu sırada iki Çinli, Çalığın bulunduğu ağacın pek yakınından geçiyorlardı. Oldukça yavaş sesle konuşuyorlardı. Böyle olduğu halde Van-zin-şan’ın Çince “Şen-king kuşkulanır” dediğini işitebilmişti.
 
At uşağı Çalık, uzaklaşan Çinlilerin ardından baktıktan sonra:
 
-          “Ben bu herifi nerede görmüştüm?”  diye söylendi. Sonra kendine kızmış gibi birdenbire:
-          “Albız alsın! Nerede görmüş olursam göreyim. Ben şimdi kuş avlamağa bakmalıyım” dedi ve ilk okunu fırlatarak karşıki ağaçların birinden bir kuş vurdu.
 
***
 
            Çalık her vurduğu kuş için inip yine ağaca çıkarak öğleyi buldu. 20 kuş vurmuştu. Bu, az bir şey değildi. Şimdi gidip bunları vererek kımız almağa bakmak gerekti. Çalık durmadan, alış veriş yapılan yere gitmeğe başladı. Kağan, kış günleri alış veriş yapılsın diye ağaçtan, üstü örtülü büyük bir ev yaptırmıştı. Çin tüccarları, çok eski çağlardan beri, bazan Ötüken’de kalırlar, sonra yaz olunca Çin’e dönerlerdi: Onlar alış veriş yaptıkça kağanlar onlardan vergi alırlar, böylece bu alış veriş iki tarafa da yarardı. Çalık bu büyük eve girince duraksadı. Şimdiye dek buraya birkaç yol gelmiş, fakat hiç birinde bu kadar kalabalık görmemişti.
 
Sağa sola bakınırken gözüne Onbaşı Yamtar’la Onbaşı Pars ilişti. İki onbaşı, Batı Kağanının elçileriyle birlikte konuşuyorlardı. Çalık yavaş yavaş onlara yanaştı. Bu adamlar bozuk bir Türkçe ile ve ağır ağır söz söylüyorlardı. Yamtar, Çalığı görünce:
 
-          “Bunlar Suğdak!” dedi. Çalık bu sözü hiç işitmemişti. Sordu:
-          suğdak ne demek?
-          Suğdaklar batı çevresinde küçük bir budundur. Batı kağanının buyruğundadırlar. Bunlar Türk değildir ama Türk dilini bilirler. Bunlar sart (tüccar) kişilerdir. Buraya da alış veriş için gelmişlerdir.
 
Çalık Suğdakları bir süzdü. O halde alış verişe bunlarla başlayabilirdi. Torbasını açarak kuşları gösterdi:
 
-          “Bunları alır mısınız?” diye sordu.
 
Suğdaklar bir ara, birbirleriyle kendi dillerince konuştular. Sonra bir tanesi Çalığa şöyle söyledi:
 
-          Bu kuşların küçüklerine birer akça, büyüklerine ikişer akça veririm.
 
Çalık somurttu:
 
-          Akçayı ne yapayım? Bana kımız ver. Akça karın doyurur mu?
 
Onbaşı Pars söze karıştı:
 
-          Sen akçaları al. Bu akçalarla da gidip kımız alırsın. Bak, evin öte bucağında Çinliler var. Demin kımız da satıyorlardı. Bitmediyse sen de al.
 
Pars bu sözleri söyliyerek eliyle evin öte  köşesini gösteriyordu. Çalık kalabalığın arasında, gösterilen yere baktı. Çinlileri gördü. Hem de bu Çinlilerin arasında sabahleyin ormanda gördüğü kılıksız ve suratsız herifi de tanıdı. Kımızın bitmesinden korkarak Sudağa bağırdı:
 
-          Çabuk, akçaları ver. Kuşları da al!
 
Çalık bir davranışta kuşları torbasından boşalttı.  Suğdağın verdiği akçaları alarak Çinlilere doğru yürüdü. Arada sekiz on adımlık yer kalmıştı. Kılıksız Çinli ile göz göze gelen Çalık haykırdı:
 
-          Ulan Çinli! Beni tanıdın mı?
 
Fakat Çinli bu soruya cevap vermedi. Gülünç bir şaşkınlık ve acele ile yerinden fırladı. Kalabalığı yararak, ötekine berikine çarparak kapıya koştu. Ardına bakmadan kaçtı. Çalığın ağzı açık kaldı. Çinliler de şaşmışlardı. Olup biteni görenler de hep Çalığa bakıyorlardı. At uşağı, bu herifin neden kaçtığını Çinliler’e tam soracaktı ki, sert, gevrek bir kahkaha evin içinde çınladı. Suğdaklar ise bundan bir şey anlamıyarak alık alık birbirlerine bakıştılar. Sançar hem gülmekten kırılıyor, hem de kesik kesik Çalığa şöyle diyordu:
 
-          Çalık hâlâ adam olmadın. Hiç Çinlinin üstüne hızlı hızlı gidilir mi? İşte böyle ödü patlayıp kaçar. Belli ki canını almağa geliyorsun sandı...
 
Genç onbaşının bu sözlerinden sonra bütün evi dolduran ve dışarda da uğultular yapan bütünleme bir kahkaha koptu. Bütün Türkler gülüyorlar, Çinlilerden de ya korkudan, yahut da bu gülünç gerçeğin açığa vurulmasından buna iştirak ediyorlardı. Suğdaklara gelince, onlar pek az gülen Türkler’in yanında gülmek ihtiyaçlarını doyuramadıkları için bu fırsattan istifadeye çalışıyorlardı. Yoksa onlar olup biteni görmemişler ve kıt Türkçeleriyle Onbaşı Sançar’ın katılarak söylediği sözleri anlıyamamışlardı.
 
Sançar’la Çalık o kadar gülüyorlardı ki ikisi de yere yuvarlanmışlardı. Katılmamak için ellerini böğürlerine bastırıyorlar, arada bir söz söylemek istedikleri halde gülmekten söyliyemiyorlardı. Onbaşı Sançar gülmeğe başladı mı, hele yere yuvarlandı mı artık bunun arkası kesilmezdi. Halbuki onun kahkahasının Ötükenliler üzerinde öyle bir tesiri vardı ki, Sançar gülmeğe başlayınca hepsi gülerler, o susmadan susmak bilmezlerdi. İşte Sançar yere yuvarlanmış, bayılacak gibi gülüyordu. Susmazsa oradakilerin hali nice olurdu? Sançar bu gülmeğe belki dayanırdı ama ötekiler kendilerine pek güvenemiyorlardı. Geçen yıl Sançar’la birlikte gülerken katılıp ölen bir çeri hepsinin aklında idi. Pars’la Yamtar bu tehlikenin önüne geçecek yolu buldular. Yerde kırılan, kahkahalar atan Sançar’ı omuzlayınca evden dışarı çıkardılar. Atına bindirdiler. Atın yelesine yaslanan Sançar’ı hafifçe bağladılar. Ondan sonra atını kırbaçlıyarak sürdüler. 
 
At dört nala giderken Sançar hâlâ kahkahalar atıyor ve bu kahkahalar ovada çınlıyor, çınlıyor değil kükrüyordu.
 
Çalık yerden kalkınca hemen Çinli sartlara yöneldi. Akçaları önlerine koyarak:
 
-          “Bana bunların değerince kımız verin!” dedi.
 
Çinlilerden biri akçaları saydı:
 
-          On dokuz akça var. Sana bir çamçak kımız vereyim! Diye cevap verdi.
 
Çalık, çamçağını uzattı. Sonra Çinlinin doldurduğu çamçağı dikti. Sonuna kadar içti. Bir çamçak kımızı içtiği için kıvançlı olduğu yüzünden anlaşılıyordu. Fakat yavaş yavaş yüzünün neşeli hali geçti. Mırıldanır gibi:
 
-          “Hay albız alsın. Ben bu kımızı eve götürecektim. Sançar bana her şeyi unutturdu” diye söylendi. Sonra birdenbire kaşlarını çattı. Çinliye dönerek sordu:
-          Ne  dedin, benden on dokuz akça mı aldın?
-          Evet beğimiz!
-          Bana beğ deme, gözünü patlatırım! Ben at uşağıyım.
 
Çalık hemen Sudağın yanına koştu:
 
-          Sen bana kaç akça verdin be?
-          Otuz akça verdim.
-          Otuz akça verdin de neden Çinlinin önünde 19 akça çıktı?
-          Nasıl olur? Ben sana 30 akça verdimdi.
 
Çalık gene Çinlinin karşısına koştu, bağırdı:
 
-          Ulan Çinli! Beni kızdırma. Bak Suğdak bana 30 akça verdiğini söylüyor. Ben ondan aldığım bütün akçayı sana verdim. Doğru söyle. Yoksa...
 
Çinli bin türlü yemin ediyordu. Çalık gene Sudağa koştu. Kolundan tutunca herifi âdeta sürükler gibi Çinli sartın karşısına geldi. Sudağa sordu:
 
-          Bana kaç akça verdin?
-          Otuz!
-          Sen benden kaç akça aldın?
-          On dokuz!
-          Ualan hanginiz yalan söylüyorsa bildirsin de gözünü patlatayım.
 
Çinli kurnaz kurnaz gülümsemeğe çalışarak şöyle dedi:
 
-          Acaba akçaların yarısı beğimizin kesesinde kalmış olmasın?
-          Ulan çıldırdın mı? Benim akçam sizin beğinizin kesesine girer mi?
-          Hayır, hayır! Yani sizin kesenizde kalmış olmasın?
-          Ne kesesi be? Benim ok sadağımla et torbamdan başka kesem olur mu?
 
Bu sırada suğdak söze karıştı:
 
-          Sakın akçaları demin gülerken düşürmüş olmayasın?
 
Çalık düşündü. Acaba diye mırıldandı. Bu düşünce doğru idi. Fakat Çalık paraları düşürmediğini pek iyi biliyordu. Biliyordu ama bu heriflerin hangisinin kendisini aldattığını kestiremediği için sustu. Zaten çok duracak vakti yoktu. Yeniden ormana giderek kuş avlamalıydı. Hiç olmazsa bir çamçak kımız daha bulup eve götürmeliydi. Bu düşünce Çinli ile Sudağı kurtardı.
 
***
 
            Gün batımına az kalmıştı. Çalık yeniden torbasını doldurduğu 20 kuşla hızlı hızlı dönüyordu. Çinli sartlar gitmeden yetişip bir çamçak kımız daha almazsa anasının dilinden, karısının dargın bakışlarından kurtulamıyacaktı. Bir ara ormanın çok sıklaştığı bir yere geldi. Ağaçlar burada o kadar sık idiler ki, kar bu sık ve karışık dalları tamamen yarıp yeri dolduramamıştı. Çalık adımlarını yavaşlattı. Başını yukarı kaldırarak ve adımlarıyla az gürültü yapmağa  çalışarak ilerlemeğe başladı. Bu sık dalların arasında bir çok kuş saklanmış olmalıydı. Onları ürkütmeden görmek, sonra birden oklamak gerekti. Böylelikle alacağı kımız biraz daha çoğalırsa evdeki yeri o kadar sağlamlaşacaktı.
 
Çalık böyle sessiz ve tetik adımlarla yürürken sol yanında bir gürültü duydu. Buna homurdanma ve solumalar da karışıyordu. Çalık bir anda kuşları, evi, kımızı unuttu ve sola doğru yöneldi. Bu sık ağaçlar burayı epeyce karartıyordu. Daha birkaç adım atmadan işittiği Çince bir küfür Çalığı dikleştirdi. Aynı zamanda durarak olduğu yerde mıhlandı. Ağaçların ancak birer kulaç seyreldiği bu yerde hemen iki adam boyu yüksekliğinde bir ayı, üstü başı paralanmış üzere ayağa kalkmıştı. Çinli ile ayının arasındaki mesafe o kadar azdı ki Çinli sırtındaki sadaktan bir ok çekemiyor, yalnız elindeki iri bıçakla kendini korumağa çalışıyordu. Çalık, Çinlinin sırtındaki sadağın, Ötüken’de pek görülmedik bir şey olduğunu düşünecek zamanda değildi. Ancak ufak kuşları vurmak için hazırladığı tahta okunu ayının gözüne doğru gezleyerek fırlattı. Ok ayının gözüne girmiş, fakat aynı zamanda ayı da korkunç bir saldırışla ve yaman bir haykırışla Çinliye saldırmıştı. Çalık daha çok durmadı. Bıçağını çekerek atıldı. Ayının sırtına üç defa sapladı. Bu korkunç ayı, yeni düşmanının daha güçlü olduğunu görünce birden Çinliyi bırakarak Çalığa yöneldi.
 
Ayı ve Çalık üç dört adım aralıkla durup bir bakıştılar. Çalığın attığı ok demirden olsaydı bu ayı çoktan gebermişti. Fakat tahta ok yalnız onun gözünü kör etmiş, bu ise ayıyı çileden çıkarmıştı. Çalık canı yanan ayının ne yaman bir canavar kesildiğini biliyor, ona göre davranıyordu. Işbara Alp’ın at uşağı, b,nbaşının bir sözünü hatırladı. Işbara Alp “Korunmak için en iyi yol saldırıştır” derdi. Ayı ile Çalık aynı zamanda birbirlerine saldırdılar. İlk düşen Çalık oldu. Fakat koca pehlivan iki ayağıyla birden ayının göbeğine yaman bir tekma vurarak onu da sırt üstü oturttu.
 
Çalık daha önce kalktı. Bu düşüşten içi sarsılmış, kafası da iyice kızmıştı. Ayı daha kalkmadan fırlıyarak bıçağını ayıya bir daha saplıyabildi.
 
Ayı da ayağa kalkmıştı. Yaralarından oluk gibi kan akıyordu. Çalık ayıya bağırdı:
 
-          Ulan koca oğlan! Kendini Yamtar mı sandın? Nasıl, güreşi kazanıp kuşları da alır, gider misin?
 
Ayı bir daha saldırdı. Bu sefer Çalığın bıçağı sapına kadar ayının boğazına saplanmıştı. İri canavar olduğu yere yıkıldı, bir iki debelenmeden sonra hareketsiz kaldı.
 
Bütün bunları ağzı açık, gözleri korkudan fırlamış olarak seyreden Çinli ayı yere yuvarlandıktan sonra Çalığın kendisine doğru soluyarak yürüdüğünü görünce hemen eğildi. Yere düşmüş olan küçük takkesini aldı.
 
Üstünü başını düzeltmeden, Çalığa bir tek teşekkür kelimesi mırıldanmadan bir tilki gibi ağaçların arasına seğirtti; gözden kayboldu. Fakat bütün bunların pek kısa bir anda olup bitmesi bile Çalığa Çinlinin yüzünü iyice ve yakından görmesi için kâfi gelmişti. Bu, sabahleyin Van-zin-şan’la birlikte ormandan geçen, biraz önce de kendisini görünce kaçarak Onbaşı Sançar’ı güldüren kılıksız Çinli idi.
 
Çalığın kafası, tanıyor gibi olduğu bu yüzü hatırlamak için bir kere daha karıştı. Kendi kendine: “Vay canına....” diye söylendi. Gözleri sevinçle parladı. Sonra “Vay canına...” diye bir daha söylendi. Bu sefer gözleri şaşkınlıkla açıldı. Çalık etrafta korkunç işler dönüyormuş gibi sağa sola baktı. Çalık etrafta korkunç işler dönüyormuş gibi sağa sola baktı. Sonra koşarak ilerlemeğe başladı.
 
***
 
            Gün batalı epeyce olmuştu ki Çalık soluyarak evinin kapısını açtı. Kendisine bakan anasına, karısına bir şey söylemeden kuşları yere attı. Çabucak pusatlarını kuşandı. Sonra fırlıyarak kapıdan çıktı. Koşup atına atladı. Dört nala sürüp uzaklaştı.
- XI -
 
ONBAŞI PARS
 
            Onbaşı Pars bir çam ağacına dayanmış, düşünüyordu. Yamtar, onun karşısında duruyor, büyücek bir tahta parçasına bıçağı ile bir şey kazıyordu. Hava karlı, fakat Ötükenliler için güzeldi. Yamtar başını kaldırdı.
 
-          Biliyor musun?  Şu acunda çok salak kişiler var” dedi.
-          Neden bildin?
-          Suğdaklarla konuştum da anladım.
-          Suğdaklar sana ne dediler?
-          Yer yüzünde en tatlı işin  alış veriş yapıp akça kazanmak olduğunu söylediler.
 
Pars yüzünü ekşitti:
 
-          “Bu onların salaklığını değil, korkaklığını gösterir” dedi.
 
Yamtar anlatıyordu:
 
-          Ben onlara savaş mı tatlıdır, alış veriş mi? diye sordum, güldüler. Kendi aralarında, kendi dillerince konuştular. Dilleri de hiç insan diline benzemiyor.
-          Sana ne cevap verdiler?
-          Savaşta kişiler ölür. Tat bunun neresinde dediler.
-          Hay salak kötü kişiler hay! Demek savaşın tadını almamışlar. Öküze kımız versen tadını alır mı? Bunlar da öyle...
 
Yamtar da öfkelenmeğe başlıyordu:
 
-          Şu Çinlilerle Suğdakları hangi Tanrı yaratmış? Böyle budun yaratmaktansa yek!...
-          İşleri güçleri yalan dolan.
-          Alçak, korkunç kişiler...
-          İşte uzaktan Çinli’ler geliyor.
 
Onbaşı Pars’ın keskin gözleri çok uzaktan gelen Şen-king’le üç Çin subayını seçmişti. Çinliler oldukça hızlı at sürüyorlardı. İki onbaşıya yaklaşınca yavaşladılar. Birbirleriyle konuşuyorlardı. Yamtar’la Pars hiç sevmedikleri Çinlilerin yüzlerini görmemek için onlara arkalarını döndüler. Bu sırada Şen-king, Van-zin-şan’a eğilerek bir şeyler söyledi. O da gülümsiyerek atını döndürdü ve iki onbaşının yanına geldi:
 
-          “Sizi selâmlarım yiğitler!” dedi.
 
Pars aldırmadı. Yamtar ters ters baktı. Van-zin-şan gülerek sordu:
 
-          Yüce beğimiz Şen-king’den izin aldım. Sizinle at yarıştırmak istiyorum. Kendinize güveniyor musunuz?
 
Yamtar şaşırdı:
 
-          Anlamadım. Sen mi yarışacaksın? Kim,nle yarışacaksın?
-          Sizinle...
 
Pars cevap verdi:
 
-          Ötüken’de çocuk mu yok? Sen onlarla yarış!
 
Çinli gülüyordu:
 
-          Yüce beğimiz bana bir altın akça verdi. Yarışı kazanan akçayı alacak.
-          Yüce beğinin canı bize bir altın akça vermek mi istiyor?
 
Çin subayı meydan okuyordu:
 
-          Kendine güvenen er alanına çıkar.
 
İki onbaşı bakıştılar. Çinli onları yarışa kandırmak için uğraşıyordu:
 
-          Türk çerileri yarıştan çekinir mi? şimdi üçümüz atları mahmuzlar, süreriz. Şu geldiğimiz yerde, yüce beğimizin otağına varmadan önceki tümseğe dek gider, sonra gene buraya geliriz. Birinci gelen altını alır.
 
Pars, Çinliye dik dik baktı:
 
-          “Öyleyse altını bize ver. Biz sonra Yamtar’la yarışırız. Kazanan altını alır” dedi.
-          Beğimiz ikinci için de bir gümüş akça verdi.
-          Onu da bize ver. Üçüncü için bir şey verdiyse onu kendine ayır.
-          Yiğit! Sen pek yüksek konuşuyorsun ama korkarım yarı yolda kalmıyasın!
 
Pars bu güzel, karlı havada Şen-king’in de yarışı girmesini teklif edecekti. Bunun için başını ondan tarafa çevirdi. Amma da tuhaf! Şen-king yanındaki iki Çinli birlikte bozkırda atını sürüp uzaklaşmıştı. Yarışı seyretmiyecek olduktan sonra ne diye akça sunuyordu? Pars’ın beyninde bir çakın çaktı. Sonra Çinliye dönerek:
 
-          Sen Yamtar’la yarış. Ben burada sizi beklerim, dedi.
 
Yamtar, biraz ileride otlıyan atına sıçradı. Çinliye:
 
-          “Sen yüz adım ileriye git. Senin atın yorgun. Pars kırbacını kaldırıp indirince yarışa başlarız” dedi.
 
Van-zin-şan yüz adım ileriye gitti. Başını çevirerek işareti bekledi. Pars kamçısını yukarı kaldırmıştı. Birdenbire hızla indirdi. İki at fırladılar.
 
Pars bir müddet iki atın ardından baktı. Sonra koşarak kendi atına bindi. Çinli ile Yamtar’ın gittiklerinin tam aksine olarak dört nala sürdü. Çin beği ile yoldaşlarının izlerini kovalıyordu.
 
Onbaşı kar üzerinden atını alabildiğine sürerken gözleriyle ufku kolluyordu. Onun bozkırda, böyle yıldırım gibi uçmasına Çinliler sebep olmuştu. Pars, şu Çinlinin gelip yarış teklif etmesinden nedense kuşkulanmış, hele yarışın bu yana doğru değil de öte yana oluşu onu büsbütün işkillendirmişti. Pars iyice biliyordu ki ucunda bir iş olmadan Çinli para vermezdi. Hele bu yarışta Van-zin-şan’ın yenileceği yüzde yüzken Çin beğinin bir altın gözden çıkarmasının elbette kötü bir sebebi vardı. Pars bunları düşündüğü için yarışa girmemiş, Çinlilerin ardına düşmüştü. O doludizgin koşarken yalnız Çinlilerin arkasından gitmeği düşünmüyordu. Onca en büyük iş Çinlilerin ardından gitmek değil, Çinlilerin gittiği yere yetişmekti.
 
Onbaşı, uzaktan atlıları görünce atını kamçıladı. Yıldırım gibi inerek Çinlilerin yanına geldi. Üç Çinli kır bir ata binmiş olan Almıla’nın karşısında duruyorlardı. Güzel Almıla her zamanki durgun ve aldırış etmiyen haliyle onlara bakıyordu. Pars’ın yetiştiğini görünce gülümsedi.
 
Onbaşı, atını Şen-king’in tam karşısına getirerek durdu. Susarak bakıştılar. Sonra Pars, Almıla’ya sordu:
 
-          Sana bir şey dediler mi?
-          Çin beği nereye gittiğimi sordu.
-          Nesine gerekmiş?
-          Bilmem.
 
Pars, Çinliye dik dik baktı. Sonra onun yüzüne tükürür gibi şöyle söyledi:
 
-          Çinlisin ama kurnaz değilsin.
 
Şen-king gülüyor, bu Türkle alay etmek istiyordu. Yüksekten bakarak onbaşıya sordu:
 
-          Nerden bildin?
-          Yarışı öne sürüp bizi buradan uzaklaştırmak istedin ama olmadı.
-          Sen bu aklınla yüce bir Tarkan olsan gerekti.
-          Senin gibi bir beğ olmaktansa olmamak yek…
 
Şen-king alay edeyim derken hakarete uğrayınca kızardı. Bir an düşünür gibi durakladıktan sonra bağırdı:
 
-          İleri gitme! Sonra kan olur!
-          Fena mı? Kanının rengini görürüz.
-          Karşında üç kişi olduğunu unutma! Buradan sağ dönmezsin!
-          Üç kişi mi? Çok azsınız be!...
 
Şen-king öfke ile kılıcını çekti. Onu görünce iki Çin subayı da öyle yaptılar. Fakat onbaşı Pars oralı değildi. Çin beğine şöyle dedi:
 
-          Benim yerime üçünüzle Almıla döğüşse olmaz mı?
 
Büyük bir soğukkanlılık ve ciddiyetle sorulan bu soru Şen-king’i çileden çıkardı. Haykırarak onbaşının üzerine saldırdı. Pars atına çevik bir kıpırdanış yaptırarak onun bu saldırışını boşa çıkarırken kılıcını da çekti. Dört atlı birbirine karıştı. Döğüş başlamıştı.
 
Pars hiç telaş etmiyor, usta bir çeri olduğunu gösteren hareketlerle kılıç kullanıyordu. Çinliler bağrışıyorlar, saldırıyorlar, Pars’ı kuşatıyorlar, kılıç savuruyorlar, fakat değdiremiyorlardı. O yalnız savurlan kılıçları çeliyor, durmadan at döndürüyordu.
 
Almıla, atı üzerinden gülümsiyerek bu döğüşü seyrediyor, bu savaştan hoşlandığı anlaşılıyordu.
 
Bir aralık, döğüşçüler kendisine yaklaşınca seslendi:
 
-          Pars! Üçünü de tepeliyemezsen gözümden düşersin!
 
Pars, kılıç şakırtıları arasında cevap verdi:
 
-          Merak etme, yoruldular.
 
Biraz sonra Çinlilerden biri haykırarak atından düştü. Yarası büyük değildi. Çinli olduğu için korkmuştu. Onbaşı Pars’ın da yüzünde ince yaralar vardı ama aldırmıyordu. O, kendisinden çok atını korumağa çalışıyordu. Almıla yeniden seslendi:
 
-          Pars! İyi deviremedin!
 
Fakat Almıla’nın gözleri düşen Çinliye ilişince sözünü kesti. Çünkü yaralı Çinli ayağa kalkmış, yayını geriyordu. Fırlatacağı ok Pars’ı vurmasa bile atını yaralıyacak, Pars iki atlıya karşı yaya döğüşmeğe mecbur kalacaktı. Almıla bunu görünce kendisinden otuz adım uzakta bulunan Çinliye dört nala atını sürdü. Çinli kendisine yapılan bu saldırışı görünce hemen yarım bir dönüş yaptı ve okunu Almıla’ya fırlattı. Atın göğsüne saplanan ok onu yere devirirken Almıla da atın üzerinden karların üstüne fırladı. Bu fırlayış sert olmuş fakat yumuşak kar onu korumuştu. Çinlinin hemen yanı başında yere düşen Almıla büyük bir çeviklikle sıçrayarak ayağa kalktı ve Çinliye saldırdı. Beride üç kişi at üzerinde çarpışırken bu ikisi de yerde boğuşmağa başladı. Zaten sol koluna kılıç yemiş olan Çinliyi Almıla ilk saldırışta yatırarak altına aldı ve iki eliyle boğazına yapıştı. Beriki, elleriyle Almıla’nın bileklerine sarılarak kendini boğulmaktan kurtarmağa çabaladı. Beceremeyince son bir gayretle belindeki bıçağa el atarak Almıla’nın yüzüne doğru savurdu. Güzel Almıla’nın yanağı baştan başa çizilmiş, kanlar akmağa başlamıştı. Genç kız, yaralanınca Çinliyi bırakıp ayağa kalktı. Çinli de hemen fırladı. Almıla bıçağını çekmişti. Birbirlerinin çevresinde bir döndüler. Sonra Almıla’nın atılmasıyla gene göğüs göğse geldiler. Çevik bir çelme ile Çinliyi gene yere çalan Almıla sol eliyle onun bıçak tutan sağ elini yakalarken diziyle de öteki koluna bastı. Sonra hızla kaldırdığı bıçağını sapına kadar boğazına sapladı. Herif debelenip geberirken ayağa kalkan Almıla karşıdan bir atlının dört nala kendilerine doğru geldiğini gördü. Onbaşı Pars hâlâ iki Çinli ile uğraşıyordu. Karşıdan yıldırım gibi gelen atlı döğüşçülerin yanına gelince durup bağırdı:
 
-          Bu da ne demek? Kılıç indir!
 
Almıla yüzünden, Pars da sesinden bunun Kür Şad olduğunu tanıdılar. Hemen kılıç indiren Pars, Kür Şad’a dönmek istedi. Fakat bunu fırsat bilen Şen-king kılıcını indirmiş olan Pars’a bir kılıç savurarak onu kolundan yaraladı. Pars can acısıyla atının yelesine kapandı ve inledi.
 
Çin beğinin bu kancıklığını gören Kür Şad ona doğru at sürdü:
 
-          “Sen benim kılıç indir, diye buyruk verdiğimi işitmedin mi?” diye sordu.
 
Sonra onun cevap vermesini beklemeden kamçısıyla Şen-king’in yüzüne öyle bir vuruş vurdu ki Çin beği gık diyemeden attan düşerek karların üzerine serildi, kaldı. Öteki Çin subayı bunu görünce hemen atından yere atladı. Diz çökerek Kür Şad’ı selâmladı.
 
Kür Şad, çevresine balındı. Yüzünden kanlar aktığı halde kendisine bakan Almıla’yı yaralı kolunu tutarak toplanmağa çalışan Pars’ı, yerde ölü yatan Çinliyi gözden geçirdi. Dört nala at sürerken bu Çinliyi şu güzel kızın öldürdüğünü görmüştü. Sordu:
 
-          Kız, sen kimsin?
-          Binbaşı Işbara Alp kızı Almıla’yım.
-          Neden vuruştunuz?
 
Almıla olan biteni anlattı.
 
-          Işbara Alp’ın kızı olduğun belli. Nasıl döğüştüğünü gördüm. Çelik yürekli, bahadır kızmışsın. Seni beğendim!
 
Sonra Pars’a dönerek sordu:
 
-          Sen kimsin?
 
Kan içinde olan Pars atından atladı. Diz yere vurup Kür Şad’ı selâmlıyarak:
 
-          “Işbara Alp onbaşılarından Pars’ım” diye cevap verdi.
-          İlk saldıran kim oldu?
-          Onlar…
 
Kür Şad’dan yediği kırbaç ile bayılıp düşen Şen-king yavaş yavaş kendisine geliyordu. Kür Şad, tiksinti dolu bakışlarla ona bakarak şöyle dedi:
 
-          Bu senin kulağına küpe olsun. Burada sığıntı olduğunu unutma. Bir daha edepsizlik etmeğe kalkarsan senin kötü canını kızıl tamuya gönderirim.
 
Sonra Pars’la Almıla’ya döndü:
 
-          Almıla! Atını öldüren Çinlinin atı senindir. Ötekilerin atları da onbaşınındır. Ben yetişmeseydim Pars ikisini de haklıyacaktı. Atları vermekle borçlarının hepsini bile ödeyemiyorlar. Haydi gidin!
 
Almıla ile Pars, Kür Şad’ı selâmlıyarak atları alıp yola koyuldular. Şen-king arkadaşının yardımı ile ayağa kalkmıştı. Kür Şad ona sordu:
 
-          Çin beğleri teke tek vuruşmasını bilir mi? Bileğine güveniyorsan seninle kılıçlarımızı bir deniyelim!
 
Çinli ses etmedi. Kür Şad sesini daha sertleştirdi
 
-          Ben de yaya olacağım. İsterseniz ikiniz birden vuruşun. Yüreğiniz katı mı? Hoşunuza giderse kalkanımı da bırakıp yalın kılıç vuruşayım. Tulgamı da atayım.
 
Çinlilerden boşuna karşılık bekliyen Kür Şad onların bu susuşu karşısında yüzünü buruşturdu:
 
-          “Siz alçak, yüreksiz kişilersiniz. Ancak birkaçınız bir araya gelince bir kadının ardından gidebilirsiniz” dedi.
 
Sonra atını dolu dizgin sürerek uzaklaştı.
 
***
 
Van-zin-şam ile yaptığı yarışı kazanıp altını alan Yamtar’ın ilk işi Pars’ı aramak oldu. Onun yaralı olarak çadırında yattığını öğrenince bir şey anlamıyarak oraya seğirtti. Kapıdan içeri girince Pars’ın yattığını, çevresinde Almıla ile Sançar, Sülemiş, Arık Buka, Gök Börü ve Üç Oğul’un toplanmış olduğunu gördü. Pars’ın benzi sararmıştı. Ak sakallı bir utacı (doktor) onun yaralı kolunu dağlıyordu. Yamtar
 
-          “Ne oldun Pars?” diye bağırdı.
 
Pars yorgun bir sesle:
 
-          “Çok kanım aktı da yoruldum” diye cevap verdi.
 
Yamtar, çevresine bakındı. Almıla’nın yüzündeki yarayı görünce gözlerini açtı:
 
-          “Birbirinizle kılıç oyunu mu yaptınız?” diye sordu.
 
Onbaşı Üç Oğul, olanları kısaca Yamatar’a anlattı. Utacı işini bitirmişti. Bu sırada dışarıda bir gürültü, bir şakırtı işitildi. Onbaşılar yere diz vurdular. Utacı elini bağrına basarak baş indirdi. Işbara Alp, yatağından doğrulmağa çalışan Pars’a eliyle yatmasını işaret ederek utacıya sordu:
 
-          Nasıl? Yarsı derin mi?
-          Uzun yoldan geldiği için çok kanı akmış. Bu yara kapanır. Çok kımız içerse gövdesi güçlenir, ölmez.
 
Onbaşılar birbirlerine bakıştılar. Binbaşı, Almıla’ya dönerek:
 
-          “Git ne kadar kımız varsa hepsini getir” dedi. Almıla çıkarken, Işbara Alp, Yamtar’a baktı:
-          “Yamtar! Çalığı bul. Gün batmadan önce beni görsün” diye buyruk verdi. Sonra Pars’a dönerek bir diyeceği olup olmadığını sordu.
 
Pars:
 
-          “Bir diyeceğim yok. Kızınla övün! Bir Çinliyi öldürdü. Beni de buaraya sırtında taşıdı. Bayılmışım” diye cevap verdi.
 
Işbara Alp gittikten sonra Almıla geldi. Elinde küçük bir çamçak vardı. Pars’ın yanına koydu:
 
-          Bütün kımızımız bu, dedi.
 
O zaman onbaşılar hep birden çıktılar, Yamtar yarışta kazandığı altınını çıkararak Sançar’a verdi:
 
-          “Bununla bulabildiğin kadar kımız al. Ben çalığı bulmağa gidiyorum” dedi.
 
Onbaşılar birbirlerine, evlerinde kımız olup olmadığını sordular. Hiçbirinde kalmamıştı. Ayakta kısa bir konuşma oldu. Yedi koyunla iki at ortaya kondu. Sançar bunları her onbaşının obasından toplıyarak Çinlilere satacak, üstüne altını da katarak hepsiyle kımız alıp Pars’a getirecekti.
 
***
 
            Akşam, Onbaşı Sançar, başında hâlâ Almıla’nın beklediği baygın Pars’ın çadırına, yedi büyük çamçak dolusu kımızla girerken Yamtar da Işbara Alp’ın karşısına çıkıyor ve diz vurduktan sonra:
 
-          “Çalık ortalardan kaybolmuş. Karısı birkaç gündür Çalığın gözükmediğini, nereye gittiğini de bilmediğini söyledi” diyordu.
- XII -
 
ÇAŞIT
 
            Sançar, karakış ortalığı dondurduğu halde talimlerinden geri kalmıyordu. Kendi buyruğundaki erleri şimdi de dört günlük savaş talimine çıkarmıştı. İlk günü dört nala hep yol gitmişler, geceleyin de fırtına altında yürümüşlerdi. Üç tane yedek atları vardı. Bu yürüyüşle av bulacaklarını bildikleri için bu atları almışlar, avladıklarını atlara yüklemişlerdi. Onbaşı Sançar’ın adını Ötüken’de herkes bilirdi. Yaman savaşçı ve iyi çeri idi.
 
Bu, dört günlük savaş talimlerinde Ötüken’den o kadar uzaklaşmışlardı ki nerde ise, biraz daha gitseler Çin’e akın edebilirlerdi.
 
Dördüncü gün, talimler bitmiş, yedek atlar avla dolmuş olarak Ötüken’e dönüyorlardı; yorgundular. Bereket versin fırtına ve kar dinmişti. Gözün alabildiğine uzanan bu geniş alanda atla gitmek pek güzel oluyordu. Sançar ve çerileri yorgunluk çıkarıyor gibi idiler. Birdenbire erlerden biri:
 
-          “İleride bir at gidiyor” dedi.
 
İleride bir at ağır ağır Ötüken’e doğru gidiyordu. Sançar hemen sağa, sola, öne, arda bakarak erleri, atları saydı. Eksik yoktu. Gene gözlerini ileriki ata diken Sançar bir ara baktıktan sonra:
 
-          “Atın üzerinde bir de atlı var. Ardımdan tez gelin!” diyerek atını mahmuzladı. Hepsi birden dolu dizgin fırladılar.
 
Sançar’ın keskin gözleri yanılmamıştı. Atın yanına vardıkları zaman bunun üzerinde yaralı bir atlının bulunduğu, atın üstünde durabildiğini gördüler. At, sahibini düşürmemek için pek yavaş, sarsıntısız gidiyordu. Sançar yaralıya sordu:
 
-          Kimsin? Burada ne arıyorsun?
 
Cevap yoktu. O zaman atlılardan bir yere atladı. Yaralıya yaklaşarak eğilip yüzüne baktı ve Sançar’a dönerek:
 
-          “Işbara Alp’ın uşağı Çalık” dedi.
 
Erler birbirlerine bakıştılar.
 
Sançar’ın buyruğu ile yere indirilen Çalık konuşamıyordu. Ara sıra gözlerini açıyor, sonra gene kapıyordu. Galiba ölecekti. Sançar buyurdu:
 
-          “Çabuk, yaralarını tımar edin!”
 
Çalığın göğsünde bir ok yarası vardı. Ötesinde berisinde de birkaç kılıç yarası bulunuyordu. Ok yarası büyüktü. Çalığ’ı bitiren oydu.
 
Yaralar dağlanır ve Çalığa zorla kımız içirilirken Sançar iki atın arasına gerdirdiği keçe ile Çalık için bir yatak hazırlatmıştı. Çalık onun üzerine yatırıldı. Yola çıkıldı.
 
Sançar beynini çatlatacak kadar düşünüyordu: Çalık neden yaralanmıştı? Buralarda işi ne idi?
 
Sançar bu bilmeceyi çözmeden Ötüken’e vardılar. Çalığ’ı çadırına yatırdıktan sonra Onbaşı Sançar, Binbaşı Işbara Alp’a giderek olup biteni anlattı.
 
Işbara Alp geldiği zaman Çalık gözlerini açmıştı. Binbaşı:
 
-          “Çalık, nereye gitmiştin?” diye sorunca Çalık gözleriyle işaret ederek güneyi gösterdi. Sonra bayıldı.
 
Utacılar, Çalığ’ı kurtarmak için em veriyorlar, yaralarına türlü merhemler sürüyorlar, dualar okuyorlardı. Fakat yaralı bir türlü kendine gelemiyor, hatta kötüleşiyordu.
 
***
 
            Ötüken’e geldiğinin dördüncü günü Çalık biraz iyileşir gibi oldu. Onu her gün yoklıyan Işbara Alp, Çalığ’ı iyice görünce niçin ortadan kaybolmuş olduğunu yine sordu. Çalık pek güçlükle yalnızca:
 
-          “Çaşıt!...” diyebildi ve sustu.
 
Binbaşı kaşlarını çatmıştı. Bu çaşıt kimdi? Çalık her söz edişinde bayılacak gibi yorulmasa çok sorgu soracaktı. Fakat Çalık o kadar güçsüz düşmüştü ki ancak soluk alabiliyordu. Buna rağmen Işbara Alp bu önemli işi anlamadan da bırakamazdı. Sordu:
 
-          Bu çaşıt nerede?
-          Geberdi.
-          Sen mi geberttin?
-          Evet.
-          Seni o mu yaraladı?
 
Çalığın gücü kesilmişti. Gözleriyle evet işareti verip sustu. O kadar bitkindi ki artık sorgulara karşılık veremiyordu.
 
Binbaşı ile Çalık bunları konuşurken Onbaşı Sançar da Çalığ’ın çadırında idi. Birdenbire irkildi. Çalığ’a sordu:
 
-          “Sakın şu seni görünce kaçan Çinli herif olmasın?” diye bağırarak sordu.
 
Çalık gülümsedi. Gözleriyle evet işareti verdi. O zaman Sançar, alış veriş evindeki kılıksız Çinliyi ve Çinlinin Çalığ’ı görünce nasıl kaçtığını Işbara Alp’a anlattı.
 
Binbaşı başını eğerek düşündükten sonra Sançar’a sordu:
 
-          O Çinlinin çaşıt olduğunu nasıl anladın?
 
Sançar aynı sorguyu Çalığ’a sorunca at uşağı son bir gayrette bulundu. Kesik kesik:
 
-          “Çin’de tutsakken onu görmüştüm. Çin subayı idi. Bir de bitik yakaladım. Atımın eğeri altında... Torbanın içinde...” diyebildi ve yeniden bayıldı.
 
Işbara Alp Sançar’a baktı. Onbaşı anlamıştı:
 
-          Atına karısı binip ava gitmiştir. Şimdi bulurum!” dedi ve fırlıyarak atına atlayıp dört nala sürdü.
 
***
 
            Gün batımına pek az kala Sançar kan ter içinde Işbara Alp’ın çadırına girdi. Selâm verdikten sonra binbaşıya bir kâğıt uzatarak:
 
-          “Çalığın atının eğeri altında bunu buldum” dedi.
 
Işbara Alp kıvrılmış kâğıdı açarak baktı. Yüzünü buruşturarak:
 
-          “Bu Çince yazılmış. Zaten Ötüken’de böyle kâğıdın işi ne?” dedi. Sonra Sançar’a dönerek şunları söyledi:
-          Sen git. Bunu yarın okuruz. Kimseye bir söz etme!
-          Buyruk senindir!
 
Sançar çıkarak kendi çadırına yöneldi.
 
Işbara Alp ve Sançar, ağızlarını sıkı tuttukları halde “Çaşıt” haberi Ötüken’de yayılmıştı. Ötükenliler bunu kimseden işitmedikleri halde kendi duygularıyla sezip bulmuşlardı. Türlü türlü söylentiler dolaşıyordu:
 
-          Çalık bir çaşıt yakalamış.
-          Çalığ’ı çaşıtlar vurmuş.
-          Çalık baygın yattığı için çaşıtın adını söyliyemiyormuş.
 
Ötüken’deki Çinliler büsbütün pısırıklaşmışlardı. Nedense bu işten pek ürküyorlardı. Şen-king bile yüzündeki kamçı yarasının acısını unutup bu işin üstünde düşmüştü. Geceleyin Van-zin-şan’ı ve öteki Çinli subayı çadırına çekmiş, onlarla konuşuyordu. Şöyle diyordu:
 
-          Çin’den bir çaşıtın gelmesi bizim için iyidir. Çünkü Kağan’ı kışkırtmak için bir sebep olacaktır. Çin’de şimdiki aileyi yıkıp bizim ailemizi kağan yaparsa bir daha böyle çaşıt görmiyeceğini ona anlatmalı.
 
Van-zin-şan bu fikre itiraz etti.
 
-          Hayır beğimiz. Kağan çaşıtı duyarsa bizim için de kötü olur. Çünkü onca Çin’deki şu ve bu aileden önce Çin’den gelen çaşıt önemlidir. Bu çaşıt haberi doğru ise Kağan artı bize de iyi gözle bakmaz.
-          Neden bakmasın? Sen de amma tuhaf düşünüyorsun. Şu Işbara Alp’ın at uşağı bir kendine gelse de çaşıtın adını söylese...
-          Işbara Alp’ın at uşağı biliyor muymuş?
-          Orasını iyi bilmiyorum. Yalnız bu at uşağının iyi Çince bildiğini, çok açık göz olduğunu duydum. Her halde bir şeyler öğrenmiştir. Çaşıtın Çin kağanından geldiği açıkça ortaya çıksa Kara Kağan’dan Çin’e akın için izin istiyeceğim. Elbette bana kırk bin, elli bin atlı verir.
-          Hayır beğimiz! Kara Kağan size çeri vermez.
-          Neden?
-          Akında yağma olunacak malları yalnız Türkler’e vermek ister de ondan...
-          Ben malı ne yapayım? Ben aldığım malı yine kağana veririm. Bana Çin Kağanlığı gerek...
-          Öyle ama yine vermez!
-          Ulan, sen de bu gece amma dikine gidiyorsun. Yıkıl şuradan!...
 
Şen-king öyle öfkelenmişti ki hemen kılıcına davranmıştı. Bereket versin Van-zin-şan çabucak yerinden kalkmış, kapıdan dışarı kendini atmıştı. Yoksa öteki muhakkak bir şey yapardı. Şen-king öteki Çin subayına döndü:
 
-          Bu hımbıl herife de ne oldu be? Amma küstahlaşmış. Karşımda olduğunu unuttu.
-          Evet beğimiz! Onun halinde iki üç gündür bir değişiklik var.
 
***
 
            Gece yarısına doğru Ötüken’de yaman bir fırtına çıktı. Rüzgâr korkunç çığlıklarla uğulduyor, kar deli gibi yağıyordu. Ormandaki kurtların hep birden uluması işin korkunçluğunu arttırıyordu. Soğuk da artmıştı. Bora, tipi, fırtına, kar soğuk Ötüken’i yıllardır görülmemiş bir biçimde kasıp kavuruyordu.
 
Çalık yatağında inliyor, karısı bütün günün yorgunluğu içinde uyuyor, sonra fırtınadan uyanıyor, fakat davranamıyarak gene dalıyordu. Kaçıncı uyanıp dalışı idi? Bunu pek bilmiyordu. Bir aralık uyanışlarının birinde Çalığı’ın gölgesini ayakta gördü. Kadın yeniden gözlerini kapıyacaktı. Fakat o anda Çalığ’ın ne kadar sayrı olduğunu hatırladı. Gözlerini açtı. Çalık kapıya doğru yavaş adımlarla ilerliyordu. Karısı bu gizli gidişin sebebini anlıyamadı. Çalık kapıdan çıkarsa gene günlerce gelmiyecek ve belki başına daha büyük işler gelecek sandı. Birden seslendi:
 
-          Çalık!
 
Çalık bu sesi duyunca kapının önünde dimdik durdu. Kımıldamadı ve ses etmedi. Fakat karısı artık iyice uyanmıştı. Yeniden bağırdı:
 
-          Çalık, nereye gidiyorsun?
 
Bu sefer Çalık yavaşça cevap verdi:
 
-          “Şimdi gelirim” diyerek kapıyı açıp fırladı. Bu konuşmadan Çalığ’ın anası da uyanmıştı. Gelinine sordu:
-          Gelin, Çalık gitti mi?
-          Gitti.
-          Ayakta duramıyordu. Nasıl yürüyecek? Dışarısını tipi savuruyor.
 
Kadın bu sözlere cevap vermedi. Sonra telâşla kaynanasına bağırdı:
 
-          Çabuk! Çabuk çıra yak!
 
Çalığ’ın  anası yaşından umulmıyacak bir hızla fırladı.  Çabucak çırayı yaktı. Çadır aydınlanmıştı. Yaşlı kadın çırayı Çalığ’ın yattığı yere tutunca donakaldılar. Gitti sandıkları Çalık yatağında idi. Fakat göğsüne sapına kadar bir bıçak saplanmış ve Çalık ölmüştü.
 
***
 
            Işbara Alp, Sançar’a buyurdu:
 
-          Onbaşı Sançar! Çince iyi okuyan iki Çinli bulup tez bana getir.
-          Buyruk senindir.
 
Işbara Alp öfkeliydi. At uşağı Çalığ’ın öldürülmesi onu pek kızdırmıştı. Demek ki Çalığ’ın öldürdüğü Çin çaşıtı yalnız değildi ve arkadaşı öc almıştı. Sançar iki Çinliyi bulup getirinceye kadar binbaşı, çadırda bir aşağı, bir yukarı dolaştı.
 
Onbaşının getirdiği iki Çinliden biri durmdan sırıtan yaşlı ve kambur bir herifti. Öteki orta yaşlı ve düzgün kılıklı idi. Işbara Alp Çinlileri süzerek:
 
-          “Çinceyi iyi okur musunuz?” diye sordu. Kambur, geveze bir adamdı.
 
Söze başladı:
 
-          Elbette okurum beğimiz. Çin’de olsaydım şimdiye kadar...
 
Binbaşı onun sözünü kesti:
 
-          Sana bunları sormadım. İyi okur musun dedim.
-          Okurum beğimiz.
-          Ya sen.
-          Okurum.
-          Şimdi size Çince bir mektup okutacağım. Eğer biriniz yanlış okursa kendini yok bilsin.
 
Sonra orta yaşlı Çinliyi göstererek Sançar’a buyruk verdi:
 
-          Sen bunu al, dışarda beni bekle!
 
Sançar, Çinliyi alarak çıktı. Işbara Alp bitiği(mektubu) kambur Çinliye uzattı:
 
-          Şunu oku bakalım. Sonra Türkçeye çevir. Doğru çevirmezsen ne olacağını biliyorsun.
 
Çinli uzatılan mektubu ilk önce kendi kendine bir okudu. Fakat okuyunca benzi sarardı. Elleri titremeğe başladı.
 
-          Ne yazıyor?
-          Beğimiz... Kötü şeyler... Çok yaman...
-          Sen yahşılığına, yamanlığına karışma. Ne yazıyor?
 
Çinli biraz yutkundu. Kendini toparlamağa çalıştı. Sonra Türkçeye çevirmeğe başladı:
 
Yüce Çin Kağanına:
 
            Sadık kullarınızdan May-tu-çing buraya gelerek buyruklarınızı bildirdi. Buyruklarınız yapılacaktır. Türk ülkesinde şimdi biraz açlık vardır. Bu yüzden ilkbaharda Çin’e akın edeceklerdir. Şen-king ve İ-çing Katun hâlâ Türk kağanını kandırmağa uğraşıyorlar. Kendi ailelerinin gene Çin’e kağan olabileceğini umuyorlar. Burada Kür Şad, Çinliler’e çok düşmanlık gösteriyor. Amcaları Kara Kağan, İ-çing ile evlendi diye Kür Şad ve Tulu Han, kağana düşmandırlar. Fakat bunu belli etmiyorlar. Bu fırsattan yararlanarak aralarına yağılık sokmak, Türkler’i ikiye bölmek sonra hepsini ezmek kabildir. Şen-king artık eski hareketini kaybetmiştir. Güzel bir Türk kızına vurulmuştur. Şimdi hep onun ardındadır. Bu yüzden bir Türk onbaşısı ile dövüşmüş, Kür Şad’dan dayak yemiştir. Bu bitiği ben sadık köleniz Van-zin-şan size May-tu-çing ile gönderiyorum.
 
Işbara Alp’ın yüzü pek sertleşmişti. İkinci Çinliyi çağırarak bir de ona okuttu. İki Çinlinin sözleri birbirine uyunca çadırından çıktı. Kendisi gelinceye kadar iki Çinliyi bir yere bırakmamasını Sançar’a söyledikten sonra atına atladı.
 
Binbaşı Alp, diz yere vurarak Kür Şad’ı selâmladığı zaman o, kendisine yeni verilmiş katı bir yayın denemelerini yapıyordu. Binbaşının yüzüne baktıktan sonra:
 
-          “Işbara Alp! Sanırım kötü bir haber getirdin” dedi.
-          İyi bildin Şad. Ötüken’in içine kadar çaşıt girmiş de haberimiz yok.
-          Bu çaşıt Çinli, değil mi?
-          Evet.
-          Böyle olacağı belli idi. Kim imiş? Tuttunuz mu?
 
Işbara Alp, Çalığı’ın ortadan yok olmasından başlıyarak öldürmesine ve mektubun tercümesine kadar olan bütün işleri Kür Şad’a anlattı. Bitiği de kendisine verdi.
 
Kür Şad biraz düşündü. Sonra Işbara Alp’a şöyle dedi:
 
-          Biz işi bildiğimiz gibi bitireceğiz. Ondan sonra kağana bildireceğiz.
 
Sonra, kapıda nöbet bekliyen eri çağırarak yasavulbaşının hemen bulunmasını buyurdu.
 
Yasavulbaşı Bağa Tarkan çabuk geldi. Üçü birden atlanıp yola koyuldular. Kür Şad işi Bağa Tarkan’a söylediği zaman koca yasavulbaşı dişlerini gıcırdattı.:
 
-          “Bu yabancıların günün birinde Ötüken’i satacaklar da haberimiz olmayacak” diye mırıldandı.
 
Üç atlı Van-zin-şan’ın çadırına uğrayıp onun Şen-king’in yanında olduğunu öğrendikleri zaman gülümsediler. Oraya varmaları uzun sürmedi.
 
Kür Şad, arkadan Işbara Alp ve Bağa Tarkan çatık yüzlerle Şen-king’in çadırına girerek şaşkınlık ve telâşla ayağa kalktılar. Şen-king, Kür Şad’dan, Van-zin-şan da Işbara Alp’tan fena halde ürkmüşlerdi. Öteki Çin subayı ise kendilerinin de üç kişi olduğunu düşünerek bu üç Türk’ün kendileriyle dövüşmeğe geldiğini sanmış, yüreği çarpmıştı. Türkler’in uafak bir şeye kızdıkları zaman dövüşmeğe geldiklerini biliyordu.
 
Kür Şad, bitiği Şen-king’e fırlatarak:
 
-          Şunu oku, dedi.
 
Çin beği bir şey anlamadan mektubu yerden aldı. Açtı Van-zin-şan mektuba göz atıp tanıyınca büsbütün sarardı. Hatta biraz sendeledi. Şen-king ise mektubu okuyup bitince şaşkınlıkla elinden düşürdü. Sonra Van-zin-şan’a :
 
-          “Alçak!” diye haykırarak kılıcına davrandı. Kür Şad bir adım attı:
-          “Hemen pusata el atma. Bizim onunla daha konuşacaklarımız var” dedi. Sonra Van-zin-şan’a döndü:
-          Çaşıt başı! Foyan meydana çıktı. Şimdi bize doğru söyle. Işbara Alp’ın at uşağını sen öldürdün değil mi? bizi boşuna yorma. Sen öldürmedinse bir arkadaşın var, o öldürdü demektir. Yasavulbaşı seni kırbaçla söyletmeden önce kendin doğruyu söyle!
 
Van-zin-şan, Kür Şad’ın şakaya gelmez yiğit olduğunu biliyordu. Korku ve ter içinde:
 
-          “Ben öldürdüm!” diye bildi.
-          Bu kancıklığı neye yaptın? O yatakta yaralı yatıyordu.
-          Beni ele vermesin diye.
-          Senin çaşıt olduğunu biliyor mu idi?
-          Hayır, fakat May-tu-çing’i tanımış. Sonra onu öldürüp döndüğünü öğrendim. Belki May-tu-çing’den benim adımı duymuştur diye işkillendim.
-          Gebermeğe hak kazandın çaşıtbaşı! Fakat biz sizin gibi alçak değiliz. Sana kendini korumak hakkını veriyoruz. Çabuk ol. Kılıcını çek!
 
Kür Şad’ın son sözleri büyük bir sertlikte söylenmişti. Kür Şad kılıcını çekmişti. Çinlinin tereddüdünü görünce bağırdı:
 
-          Sana kılıcını çek diyorum. Kişi gibi ölmesini bil!
 
Van-zin-şan bir an ümitlendi. Hattâ kötü kötü gülümsedi. Sonra kılıcını çekti. Şen-king’in büyük otağının içinde bir kılıç döğüşü başladı. Çinli canını kurtarmak için canla başla çarpışıyor, hattâ bazan hücuma bile geçiyordu. Fakat döğüş uzun sürmedi. Koluna yaman bir dürtüş yiyen Van-zin-şan kılıcını düşürürken yıldırım hızıyla inen Kür Şad’ın kılıcı çaşıt Çinlinin başını gövdesinden ayırıverdi. Işbara Alp’la Tarkan aldırış etmiyen gözlerle bakarken Çinlileri yaman bir heyecan sarmıştı. Kür Şad kılıcını kınına soktuktan sonra Bağa Tarkan’a buyruk verdi:
 
-          Yasavulbaşı! Bu herifin malı, akçası, davarı, nesi varsa hepsini alıp Çalığ’ın evine götür, karısına, çocuklarına ver!
-          Buyruk senindir Şad!
-          Sana gelince Çin beği! Bu sana ders olsun. Bizim işlerimize karışmaktan vazgeçmezsen günün birinde işin neye varacağını unutma. Yoldaşlarını da özü doğru er kişilerden seç.
- XIII -
 
BUDUN KIZGIN
 
            Işbara Alp, Şad’dan ayrılınca alış veriş evine uğradı. Bugün burası çok kalabalıktı. Fakat bu kalabalık alış veriş yapmıyor, Çuçu’nun  kopuzunu dinliyordu. Çuçu hem çalıyor, hem okuyordu:
 
Çok kötü zaman oldu,
Acun ne yaman oldu.
İş başarmak dilerken
İşimiz duman oldu.
 
***
 
Yirmi değilken yaşı,
Işbara Alp yoldaşı,
Çinli yüzünden gitti
Karabudak onbaşı.
 
***
 
Albızın eli midir?
Beğler hep deli midir?
Burası Ötüken mi
Yoksa Çin Eli midir?
 
***
 
İ-çing katun kardaşı,
Çinli köpekler başı
Kılıcıyla vuruldu
Kahraman Pars Onbaşı
 
***
 
Çinli karın ağrısı
Kişilerin yarısı
Bizden artık ötüyor,
Çinlilerin borusu
 
***
 
Budur  gönül yarığı:
Öldürdüler Çalığ’ı
Hepimizi Aldattı
Çinlinin en alığı!
 
Dinleyiciler coşmuşlardı. Hep birden oynuyorlar, bağırıyorlardı. Oynarken kılıç çekip çarpıştıranlar da vardı. Sıçrayıp çökerek ve hep birden adım atarak coşuyorlar, âdeta kaynıyorlardı. Arada sövüp saymalar da işitiliyordu. Işbara Alp bu oyunu biraz  seyrettikten sonra çıktı ve yalnız kalıp düşünmek için ormana doğru at sürdü.
- XIV -
 
AKIN
 
            Aradan dört ay geçti. İlkbahar, Ötüken’i cennet gibi güzelleştirmişti. Bozkırlar yeşermiş, karların erimesiyle kabaran sular hızlanmıştı. Çin’e akın vardı. Yüz bin kişilik bir Türk ordusu hazırlanmış, Kara Kağan’ın buyruğunu bekliyordu. Tulu Hana yirmi bin kişilik ordusu ile gelip Kağanın buyruğuna girmişti. Kür Şad ve Tunga Tigin kendi tümenlerinin başına geçmişlerdi. Kağan da altmış bin kişilik öz çerisi ile geriden gelecekti. Binbaşı Işbara Alp, Kür Şad’ın tümeninde idi. Batı Kağanının elçileriyle Çin beği Şen-king, Kara Kağan’ın ordusunda bulunuyorlardı.
 
622 yılının güzel bir gününde yürüyüş buyruğu verildi. Kür Şad’ın tümeni öncü idi. 100.000 atlı bir yol bile ardına bakmadan atlarını mahmuzladı. Akın oldu mu, savaş başladı mı, Türkler ata bindi mi artık onların gözleri yalnız ileriyi görür, geride bıraktıkları çocukları, karıları, anaları akıllarına gelmezdi.
 
Bu koca ordu dört nala yürüyüşlerle beş günde Çin sınırını aşmış, büyük Çin duvarının önüne gelmişti.
 
Çinliler hemen ateş yakarak Türk ordusunun geldiğini gerilere bildirmişler, Çin seddinin kapılarını iyice kapıyarak kulelerde toplanmışlardı.
 
Öncü tümenin başbuğu olan Kür Şad, Binbaşı Işbara Alp’ı çağırarak şöyle dedi:
 
-          Işbara Alp! Bu duvarı çabuk aşmalıyız. Bunun için de ben bir şey düşündüm. En keskin nişancılardan on kişi seçeceksin. Bizim ikimizle birlikte bu on kişi duvarın en uygun yerini oka tutarak oradaki Çinlileri devirirken yine en seçme bahadırlardan, iyi kılıç kullananlardan on kişi de merdivenle duvara tırmanıp aşağı inerek kapıyı bize açacaklar.
 
Işbara Alp söz etmedi. Yalnız “buyruk senindir” diyerek geri döndü. Pek az sonra yirmi kişiyle Kür Şad’ın karşısına dikildi. Bunların onu keskin nişancı, onu da yaman kılıççı idi. Onbaşılardan Yamtar, Pars, Sülemiş ve Sançar okçuların arasında idi. Arık Buka, Gök Börü ve Üç Oğul ise kılıççıların içindelerdi.
 
Kür Şad’ın seçtiği birkaç yüzbaşı kendi erleriyle birlikte Çin duvarının ötesine berisine yalandan saldırışlar yaparak Çinlileri oyalarken asıl tümen burada bekleyecek ve on fedai kapıyı açınca içeri saldıracaktı.
 
Kür Şad’ın buyruğu üzer,ne saldırış başladı. Kür Şad, Işbara Alp, Yamtar, Pars, Sançar, Sülemiş ve altı er at üzerinde ilerliyerek Çin duvarının hücum edilen kulesindeki Çinlileri oka tuttular.
 
Onbaşı Arık Buka, Gök Börü, Üç Oğul ile yedi er ise yaya olarak merdiveni sürüp duvara dayadılar.
 
Kür Şad’la yanındakiler öyle ok yağdırıyorlardı ki kuledekiler göz açamıyorlar, birer birer vurulup düşüyorlardı. Merdiven dayanmıştı. En önde Ötüken’in deli onbaşısı Gök Börü olmak üzere on fedai merdivene tırmanıyorlardı. Onbaşı, kalkanını siper etmiş çıkıyor, arkasından Üç Oğul geliyordu. Çinliler tehlikeyi anlamışlardı. Başlarını çıkarıp ok atamadıkları için içerden taşlar fırlatıyorlardı. Bu iri taşlardan kimisi Onbaşı Gök Börü’nün kalkanına geliyor, merdiveni sarsıyordu. Fakat aşağıdan  merdiveni iki tane pehlivan gibi Gök Türk eri tutuyor, Gök Börü’nün çelik kollarıyla tuttuğu kalkanına ise bir şey olmuyordu.
 
Kür Şad’la Işbara Alp’ın ve ötekilerin yağmur gibi yağdırdığı oklar Çinlileri sapır sapır yere sererken Onbaşı Gök  Börü bir adımını Çin seddinin üstüne atarak kılıcını sıyırdı ve havada yaman bir döndürüş döndürdü. Bu döndürüş sırasında Çinlilerin bir adım gerilemeleri Onbaşı Üç Oğul’un da duvara çıkması için kâfi gelmişti. İkisi kılıç savurmağa başlayınca öteki sekizi de içeri atladılar. Sert bir kılıç savaşı başladı. Burada on Türkler Çinliler göğüs göğüse gelince aşağıdakiler ok kesmeğe mecbur oldular. Kür Şad duvara çabuk bir göz gezdirdi. Duvarın üstünde bir ölüm dirim çarpışması başladığını, on Türk’ün bir çok Çinli tarafından sarıldığını, sağdan soldan da bir çok Çinlilerin koşarak yardıma geldiğini görünce fedailerin baskını tutturamadıklarını anladı. Bu sıkışık durumda işler çabuklukla çözülebilirdi. Kür Şad yanındakilere kılıçla duvarı göstererek “davranın!” diye haykırdı. Sonra atından atlıyarak merdivene seğirtti. Işbara Alp, onbaşılar ve erler de öyle yaptılar. Kür Şad bir solukta duvara çıkmıştı. İş tehlikeliydi. Ya bir yol bulup buradan aşağı inerek kapıyı açacaklar, yahut da 22 kişi burada öleceklerdi. Kendi yanından da bir o kadar Çinli daha koşarak geliyorlardı. Kür Şad, kulenin en yüksek yerine çıkarak Işbara Alp’ı yanına çekti ve ona buyurdu:
 
-          Işbara Alp! Ben buradan gelenleri okla durduracağım. Sen de öteden gelenleri durdur. Çerilerinden en iyilerine buyruk ver; Biz okla iş görürken kılıçla yağıyı yarıp mutlaka açsınlar!
 
Işbara Alp bağırdı:
 
-          Onbaşılar! Kılıçla Çinlileri yarıp aşağı inin. Hepiniz ölseniz bile kapıyı açın. Ordu içeri saldıracak. Çabuk!
 
Kür Şad sağa, Işbara Alp sola ok yağdırır ve 13 er karşılarındaki 50-60 Çinli ile kılıç tokuştururken Işbara Alp’ın yedi onbaşısı yani Yamtar, Pars, Sülemiş, Sançar, Gök Börü, Arık Buka ve Üç Oğul kılıçla Çinlilrin arasına daldılar. Işbara Alp soldan gelen 50-60 kadar Çinlinin her atışta en önde olanını vuruyor. Kür Şad daha çabuklukla sağda aynı işi yapıyordu. On üç er ise birer birer kırılıyor, fakat canlarını da pahalıya satarak bir yandan da Çinlileri kırıyordu.
 
Onbaşılar Çinlilere yaman dalmışlardı. En önde iri Yamtar koca kalkanıyla siper alarak yürüyor, kılıcını hiç kullanmıyordu. Koçların arasına dalmış buğa gibi yalnız yürüyüşüyle Çinlileri eziyordu. Tulgası ile demir göğüslüğüne gelen kılıçlara aldırış bile etmiyordu. Yamtar’ın sol gerisinde Pars kıvrak ve uslu oyunlarıyla adım adım yürüyor, etrafı da kolluyordu. Gök Börü’nün ardında Sülemiş, Pars’ın arkasında da Arık Buka vardı. Sançar en geride bulunuyor, böylelikle bu altı onbaşı bir daire teşkil ediyorlardı. Sançar Yamtar’la arka arkaya dönmüştü. Yamatar adım adım ilerledikçe o da adım adım gerileyerek bu dairenin gerisini koruyordu: Onbaşı Üç Oğul ise dairenin tam ortasında topaç gibi dönüyor, aksıyan, yadım istiyen arkadaşı hesabına bir iki kılıç dürtüşü yaparak durumu düzeltiyordu.
 
Onbaşıların işi yolunda gidiyordu. Çünkü Kür Şad’la Işbara Alp yardıma gelen Çinlileri uzaktan okla devirerek çevrelerindeki kalabalığın çoğalmasına engel oluyorlardı. Fakat bu iyi durum uzun sürmedi. Çünkü Kür Şad’la Işbara Alp ‘ın okları bitmiş, önlerinde çarpışan on üç erden de ayalta yalnız beş kişi kalmıştı.
 
Işbara Alp, erlerden birine buyruk vererek merdivenlerden gene aşağıya inerek ok getirmesini söyliyecekti. Fakat merdiven devrilmiş ve parçalanmıştı. Artık çıkar yol yoktu. İş burada bitirilecekti. Kür Şad’la Işbara Alp beş erin arasına karışarak kılıçlarını çektiler. Arkalarını duvarın burçlarına vermişler, kendilerinin on misli Çinli ile vuruşuyorlardı. Işbara Alp bu Çinlileri yarmak, onbaşıların yardımına koşmak için saldırış yaptı. Fakat Albız alsın! Bu gün işler dikine gidiyordu. Tam Çinlileri sağa sola yarıp birkaçını devirmişken kılıcı kırıldı ve Işbara Alp yaralı olarak gene Kür Şad’ın yanına geldi. O sırada binbaşının yanındaki bir er vurulmuş, düşünüyordu. Işbara Alp tam zamanında onun kılıcını elinden kaparak yarılmakta olan sıralarını gene düzeltebildi. Yoksa darma dağınık olacaklardı.
 
Kür Şad’la Işbara Alp’ın boşa gitmeyen okları kesilip de yol bulan Çinlilerden bir bölük yedi onbaşıya saldırınca ağır ağır ilerliyen onbaşılar neye uğradıklarını anlıyamadılar. İlk önce bir sarsılır gibi oldular. Sonra Yamtar küfürle karışık haykırdı:
 
-          Hay albız alsın! Bunlar Çinlilere para ile çerilik eden Kıtaylar... İt oğlu itler gelecek çağı buldular!...
 
İyi çeri olan bu Kıtaylar zaten yorgun ve kendilerinden çok yağı ile sarılmış olan onbaşılara çatınca iş değişmişti. Bununla beraber kapının önüne kadar da gelmişlerdi. İşte çekse kapı açılacak, Gök Türkler içeri dolacaktı. Bunu ilk gören deli onbaşı Gök Börü haykırdı:
 
-          Haydi kımıldanın! Karşımızda az kişi kaldı. Şu işi becerelim!
 
Gök Börü’nün az kişi dediği gene kendilerinin ik üç misli idi. Kılıçlar öyle bir sertlikle kalkıp iniyordu ki, biraz sonra hiç birinden hayır kalmadı.
 
Bu ne yaman bir çarpışma, ne korkunç vuruşma idi. Şu ufacık yerdeki birkaç kişi acunun en sert savaşını yapıyordu. Bu; er kişilerin, çelik kollu, demir yürekli çerilerin işiydi. Bunun için biraz sonra meydanda Çinlilerden kimse kalmamış, meydan Gök Türklerle Kıtaylara kalmıştı.
 
Yedi Gök Türk onbaşısı ile on beş Kıtay...
 
Savaşçılar yavaş yavaş yoruldu. Geniş geniş soluyorlardı. Yorgun kollarla vurulan  ve demir tulgalara , zırhlara inen kılıçlar kırılıp çentildikleri için bırakılmış, bıçaklara el atılmıştı. Kimisi bir, kimisi iki yağı ile uğraşıyordu. Yamtar ise tek başına dört Kıtayla boğuşuyordu. Kıtaylar onun çok güçlü pehlivan olduğunu anlamışlar, dördü birden üzer,ne çullanmışlardı. Artık yukarda neler olduğunu da bilmiyorlardı.
 
Yukarıya gelince: orada üç kişi kalmışlardı. Ortada bir çeri iki eliyle tuttuğu iki kalkanla savurlan kılıçlara karşı duruyor, onun sağında Kür Şad, solunda Işbara Alp on on beş Çinliye karşı dövüşüyordu.
 
Savaşın en can alacak yeri aşağıda idi. Bir aralık Onbaşı Üç Oğul bir yandan bir Kıtayla sarmaş dolaş yuvarlanırken, bir yandan da bağırdı:
 
-          Yazık bize be! Yalnız kendi kötü canımızı korumakla mı uğraşacağız? Haydi fırlıyalım. Birimiz şu mandalı çevirsin, binbaşının buyruğunu yapmadan mı gebereceğiz be?
 
Bu son söz üzerine onbaşılar bir silkinip davrandılar. Fakat boşuna... İşte artık yeniliyorlardı. Damarlarında güç kalmamıştı. Soluyorlar, çabalıyorlar, lâkin bir şey yapamıyorlardı. Her yerlerinden kan sızıyordu. Bıçaklar da kırılmıştı. Kendileri de, yağıları da zırhlı olduğu için bıçakların çoğu iş göremeden düşmüş, atılmıştı. Onbaşılar ölümün yaklaştığını seziyorlar, böyle olduğu halde kapının mandalını unutamıyorlardı. Hepsi bir an için karşılarındaki yağıdan kurtulup kapıya koşmak, mandalı açmaktan başka bir şey düşünmüyordu.
 
Bu işi ilk deniyen Yamtar oldu. Son bir gayretle kalkarak bir Kıtay’ı iki eliyle yakalayıp kaldırdı ve karşısındakilere fırlattı. Karşısındakiler sendeleyip düşerken kapıya doğru koştu. Fakat tam mandalı çevirirken vınlıyan ok küreğine saplanarak koca Yamtar’ı diz üstü çökertti. Yaralı Kıtaylardan biri okunu tam zamanında kullanarak bu işe engel olmuştu. Yamtar, canının yanıp yanmadığını anlıyamadan yeniden bir Kıtayın saldırışına uğradı; birlikte yere yuvarlandılar.
 
Bu sefer Pars fırladı. Fakat iri bir Kıtay hemen ardından koşarak onu belinden kavrayıp yere çaldı.
 
Üçüncü olarak Sançar saldırdı. Karşısındaki iki Kıtaydan birini çelme, birini de yumrukla devirdikten sonra mandala koştu. Fakat demin Yamtar’ı yaralıyan yaralı Kıtay çerisi bu sefer de Sançar’ı kolundan vurdu. O zamana kadar da Sançar’ın payına düşen iki yağı yetişerek üzerine atıldılar.
 
Yedi onbaşı ile on beş Kıtay artık yerde boğuşuyorlardı. Kalkanı, yaralı Kıtay okla vuruyordu. Bu Kıtay çerisi kendilerinden otuz kırk adım ilerde yere düşmüştü. Bacağına kılıç yemiş olduğu için kalkamıyor, fakat sağlam kollarıyla iyi iş görüyordu.
 
Onbaşı Arık Buka’nın payına bir yağı düşmüştü. Fakat bu iri yarı ve çok güçlü bir çeri olduğundan Arık Buka kendisini güçlükle koruyordu. Onbaşı birkaç defa kendisini boğuşmaktan güç kurtarmıştı. Arık Buka kan içinde kalmış olduğu halde mandala en yakın kendisi olduğunu biliyor ve biraz da ileride de yerde bir bıçak bulunduğunu görüyordu. Bu, kırılmamış uzun bir bıçaktı. Kıtaylardan birinin olacaktı. Elini ona değdirebilse işi bitirebileceklerdi. Arık Buka boğuşma arasında çevresine bir göz attı. Dört beş adım ileride Onbaşı Üç Oğul iki Kıtayla boğuşuyordu. Zavallı Üç Oğul alta düşmüştü. Âdeta can çekişiyordu. Arık Buka ona haykırdı:
 
-          Üç Oğul! Ayağının ucunda bıçak var. Tepip bana fırlatırsan kurtulacağız!
 
Üç Oğul, çevresini görmeden ayağıyla bir iki defa tepti. Bıçak Arık Buka’ya yanaşmış, o da son bir davranışla onu kavrayabilmişti. Onbaşı, bıçağı iri Kıtayın karnına saplarken Üç Oğul boğuk boğuk bağırdı:
 
-          Yetiş! Geberiyorum...
 
İki Kıtaydan birisi ona sarılarak kollarını yakalamış öteki de boğazını sıkıyordu.
 
Arık Buka, Üç Oğul’u düşünecek çağda değildi. Yalnız bir taşla iki kuş vurmak istedi. Kalkarak kapıya doğru fırlarken Üç Oğul’un boğazını sıkan Kıtay’ın yüzüne yaman bir tekme savurdu. Bu tekme Üç Oğul’un gırtlağındaki baskıyı gevşetmiş, ona soluk aldırmıştı. Aynı zamanda Arık Buka mandala el attı.
 
Fakat yaralı Kıtay ok kirişte bekliyordu. Hemen gezliyerek okunu fırlattı. Bu seferki hepsinden daha yaman oldu. Çünkü ok Arık Buka’nın tam ciğerini delerek göğsünden çıkmıştı. Koca Onbaşı sarsılarak yere düşerken kendini topladı. Gene kalkarak mandala sarıldı. Kendisine ok atanı görmüştü. Onbaşıyı vuran onun gene kalkabileceğini ummadığı için yayına yeniden ok koymakta acele etmemişti. Göğsü yarıldığı halde kalkıp son bir gayretle mandala yapıştığını görünce hızla yayına bir ok yerleştirdi. Fakat geç kalmıştı. Onbaşı mandalı çevirmiş, kapıyı açıyordu. Yaralı Kıtay’ın fırlattığı ikinci ok Arık Buka’nın göğsüne saplandı.
 
Koca onbaşı kapıyı açmaktan doğan sevinçle acı acı gülümsiyerek haykırdı:
 
-          Okla kancık oğlu okla!... Arık Buka’yı devirmekle iş biterse bir de benim için çek!...
 
Onbaşı sustu. Ayakta gözleri kapanıyordu. Dimdik yere düştü. Yiğit alnı toprağa kapanarak öylece kaldı.
 
Dışarıda kapının açılmasını bekliyen Gök Türk atlıları doludizgin haykırışlarla saldırırken, artık iş işten geçtiğini anlıyan Kıtaylar kaçmaktan başka çıkar yol bulamadılar. Hepsi birden; öldürmeğe, boğmağa çalıştıkları yorgun onbaşıları bırakarak kaçmağa davrandılar. Geç kalmışlardı. Yıldırım gibi içeri dalan atlılar bir saldırışta hepsini devirerek içeri doldular. Birkaçı da yukarı yönelerek Kür Şad’la Işbara Alp’ın yardımına koştular. Tam çağında yetişmişlerdi. Çünkü burada kırışa kırışa Kür Şad’la Işbara Alp yalnız kalmışlardı. Yere serdikleri Çinlilerden arta kalan sekiz on kişi iki kahramanın işini bitirmeğe uğraşıyorlardı.
 
Kür Şad son buyrukları vererk binbaşı ile birlikte kapının yanına indikleri zaman yiğit onbaşı Arık Buka’nın ölüsü çevresinde yorgun argın oturan altı onbaşıyı birbirlerinin yaralarını bağlarken buldular.
 
***
 
            Gün batarken Türk ordusu dört yerden Çin duvarını aşmış, kapıları tutmuş ve Çin sınırları içinde çadır kurmuştu.
 
Kara Kağan’ın otağında beğler toplanmışlardı. Batı Kağanının başelçisi Kül Er Tigin de konuşmaları dinliyordu. Kısa bir konuşmadan sonra kararlar verildi: Yarın, tan atmadan yürüyüşe geçilecek, Tulu Han en doğudan saldıracaktı. Onun batısında Kür Şad’ın tümeni bulunacak, daha da batıda da Kara Kağan’la Tunga Tigin yürüyeceklerdi. Yıldırım hızı ile Çin’e saldırılacak, yetişecek kadar ulca (ganimet) alınırsa Çin ordularının gelmesi beklenmeden dönülecekti. Yalnız Kür Şad’ın canını sıkan bir şey olmuştu. O da Kara Kağan’ın Şen-king’i binbaşı yaparak kendi buyruğuna vermesiydi. Fakat Kür Şad bunun da kolayını buldu: Geceleyin kendi buyruğundaki binbaşılara ulak yollıyarak gece yarısı yola çıkılacağını bildirdi. Yalnız Şen-king’e ulak gitmemişti. Uzun yürüyüşlerle yorulmuş olan Şen-king geceleyin çadırında derin derin uyurken Kür Şad tümenini almış, Çin’in  içine dalmıştı.
 
Kür Şad’ın öncüsü Işbara Alp’tı. O da onbaşı Pars’ı ileri çıkarmıştı. Pars dünkü boğuşmada ufak tefek yaralar, bereler almış olmakla beraber gene onbaşıların en sağlamı idi. Kendi buyruğundaki on erle karanlıkları kollıyarak, tetikte ilerliyordu. Gün ağarırken uzaktan Çinlileri gördüler. Pars’ın şimdilik yapacak başka işi yoktu. Geri dönerek, beş yüz adım geriden gelen Işbara Alp’a  Çinlilerin göründüğünü bildirdi. Binbaşı boru çaldırarak çerisini yayarken Çinliler de Gök Türkleri görmüşler, savaşa hazırlanmışlardı.
 
Işbara Alp’ın bin kişisi iki sıra halinde dizilmişti. Binbaşı ortada ve önde bulunuyordu. At uşağı boruyu öttürünce bin kişi birden korkunç savaş haykırışlarıyla Çinlilere doğru at saldılar. Daha üç yüz adımdan ok çekerek yaklaşan bu çeriler pek yaman geliyorlardı. Fakat birdenbire ne oldu, bilinmez... Çinlilere elli adım kala durdular. Biraz daha ok yağdırdıktan sonra hızla yüzgeri ettiler. O ne? Türkler kaçıyordu.
 
Çinlilerin başbuğu bu fırsatı kaçırmak istemedi. Verdiği buyrukla Gök Türklerin ardına düştü. Türkler hem kaçıyorlar, hem de artlarına ok çekiyorlardı. Bu ok çekişler o kadar düzgündü ki kendilerini kovalıyan Çinlileri yaban ördeği gibi vurup attan düşüyordu.
 
Birden, gene nasıl olduğunu anlaşılmadan keskin bir boru daha öttü. Borunun ötmesiyle Türklerin yüzgeri etmesi bir oldu. Çin başbuğu sağa sola bakınca sarıldıklarını anladı. Türkler kaçıyor gibi görünerek Çinlileri arkalarına düşürmüşler, ortaları fazla koşarak Çinlileri arkalarına düşürmüşler, ortaları fazla Çinlileri içeri almış, iki kıskacın iki ağzı gibi Çinlileri kıstıracak durumu hazırlamıştı. Şimdi Türkler yüzgeri edince Çinliler bu kıskacın işinde kalmış oluyorlardı. Çin başbuğu kuşatıldıklarını görünce “budalaca aldandık!” diye bağırdı. Sonra çerilerine kılıç çektirdi. Okla iş görseler Türklerin kendilerini bitireceklerini biliyordu. Belki kılıçla bu kuşağın bir yerini yarıp geçebilirlerdi.
 
Çinlilerin kılıç çektiğini görünce Işbara Alp bağırdı:
 
-          Kılıç çek!...
 
Bu buyruk Yüzbaşılar ve onbaşılar tarafından söylene söylene en uzaktaki çerilerin kulağına kadar gitti. Sonra buyruk vermeğe lüzum görmiyen Binbaşı dört nala Çinlilere at sürdü.
 
Yıldırım gibi kılıç çekmiş olan Gök Türk atlıları da onun gibi keyifli bir nesne idi. Çinliler de aşağı yukarı kendileri kadar olduğu için teke tek dövüşüyorlar ve bu çarpışmayı at üzerinde yapıyorlardı.
 
Savaş uzun sürmedi. Biraz sonra Çinlilerin hepsi yere serilmiş, başbuğları da yaralı olarak tutsak edilmişti.
 
Çinlilerin çabucak yok edildiğini gören Işbara Alp artık ulca toplamak çağı geldiğini anlıyarak kılıcı ile ilerdeki köyü gösterdi.
 
-          Haydi köyü yağma edeceğiz. Dolu dizgin!...
 
 
Gök Türk çerileri yıldırım gibi köye saldırdılar. Zaten beride savaş başlarken sonunun ne olacağını kestiren köydeki Çinliler atlara atlıyarak kaçmışlardı. Atı olmıyanlar da  tabana kuvvet koşuyorlardı. Gök Türkler köye girerken orada hemen hemen kimse kalmamıştı. Zaten çerilerin de onlara baktığı yoktu. Onlar koyun, davar, mal topluyorlardı
- XV -
 
ŞEN-KİNG’İN ÖFKESİ
 
            Şen-king sabahleyin uyanıp da Kür Şad’ın çoktan gittiğini öğrenince köpürdü. Çevresindeki erlere bağırıp çağırdı. Sonra kendi buyruğundaki bin eri alarak Kür Şad’ın izinden dört nala at sürdü. Fakat nedense başka zaman yıldırım gibi uçan bu atlılar bu gün aksıyorlardı.
 
Şen-king hem Kür Şad’a kızıp sövüyor, hem de korkuyordu. Niçin geç kaldın diye Kür Şad’ın kendisine bir oyun etmesinden çekiniyordu.
 
Çin beği böyle kuşku içinde at süre süre öğleyi etti. Güneş tepelerine çıktığı zaman Şen-king bir savaş alanına gelmiş bulunuyordu. Burada bir savaş olduğu, yerde yatan ölülerden belli idi. İşte yüzlerce Çinli serilmiş yatıyordu. Aralarında Türkler de bulunuyordu. Şen-king ilk önce alana şöyle bir baktı. Sonra gözüne yerde bir Türk yaralısı ilişti. Gözleri kapalı, kesik kesik alıyordu. Çin beği atından atlıyarak yaralıya yaklaştı. Yüksek sesle ona sordu:
 
-          Yaralı! Savaş nice oldu? Bizimkiler nerede?
 
Yaralı Türk yavaş yavaş gözlerini açtı. Şen-king’i görünce başını çevirdi. Sona gene ona bakarak şöyle dedi:
 
-          Biz sizi yendik. Sizinkiler hep kızıl tamuya gitti.
 
Çin beği kızardı. Yaralı Türk eri kendisini yağı Çinli sanmıştı. Şen-king bir şeyler söylemek gerektiğini seziyordu. Dik bir sesle:
 
-          Çeri! Beni tanımadın mı? Ben Kara Kağan binbaşılarından, İ-çing Katun kardeşi Şen-king beğim, diye bağırdı.
 
Yaralı yine gözlerini açarak fısıldadı:
 
-          Biz sizi yendik. Git yurdunu kurtar!
 
Çin beğinin eli kılıcına gitmişti. Başını kaldırıp çerilerine baktı. Kendisine dikilen bu gözlerde sert bir meydan okuma, bir sövme duyar gibi oldu. Ölmek üzere olan yaralıyı bırakarak atına atladı. Bin atlısının ardına takarak sürdü.
 
Köye vardıkları zaman Işbara Alp erleri köyü yağma ediyorlardı. Şen-king bir ara yağmaya baktı. Işbara Alp’ın çerileri evlere giriyorlar, bulduklarını alıp yedek atlara yüklüyorlardı. Bir takımı da öteden beriden koyunları topluyor, sürüp getiriyordu. Çin beği kendi erlerini de yağmadan istifade ettirmek için arkasına döndü. Düzgün sıralar halinde duran erlerine bağırdı:
 
-          Haydi, siz de yağma edin!
 
O, buyruk üzerine erlerin sevinçle dağılacaklarını sanmıştı. Kimsenin yerinden kıpırdamadığını görünce şaşırdı. Yeniden bağırdı:
 
-          Anlamadınız mı? Yağma edin diyorum!
 
Fakat ortalıkta en küçük bir kıpırdanış bile olmadı. Şen-king öfkelenmişti. Bu da ne demek oluyordu? Hangi cüretle kendi buyruğuna karşı geliyorlardı? Bu sefer öfkeden zangır zangır titriyerek yine bağırdı:
 
-          Size söylüyorum! Yağma edin!
 
Çin beği nerdeyse kuduracaktı. Yoksa kendisine isyan mı ediyorlardı? İşte beride, çok iyi tanıdığı Onbaşı Pars bir torbanın içine doldurduğu ulcaları alıp gelirken kendisinin buyruk verip bağırdığını, erlerinin de aldırış etmediğini görmüş, gülümsemişti. Şen-king daha çok rezil olmak istemedi. Sıraların en önünde bulunan yüzbaşılardan birini çağırdı:
 
-          Yüzbaşı, buraya gel!
 
Yüzbaşı at sürüp geldi.
 
-          Neden buyruğuma kulak asmıyorsunuz? Niçin yağma etmiyorsunuz?
-          Yağma hakkımız yok!
-          Neden?
-          Köyü Binbaşı Işbara Alp almıştır. Hak onundur.
-          Ben size buyruk veriyorum.
-          Olmaz; türeye uymaz.
 
Şen-king türe sözünü işitince durdu. Türk türesinin ne yaman şey olduğunu, ona baş eğmeyen kişi Kağan olsa ve büyük bir kahraman olup Türklere zaferler kazandırmış bulunsa bile gene ezeceklerini Şen-king iyi biliyordu. Onun için yüzbaşı “Türeye uymaz” deyince sözü kesmişti. Şimdi artık ne yapacağını pek bilmiyordu. Yüzbaşıya kendisi gelinceye kadar beklemelerini söyliyerek köye girdi.
 
Işbara Alp’ı arıyordu. Kür Şad kendisine buyruk vermeden çekildiği için ne yapması gerektiğini Işbara Alp’tan soaracaktı. Hem de durumu bilmiyordu. Kür Şad ortada görünmüyordu. Bunları öğrenecekti.
 
Köyün içinde atı ile yavaş gidiyordu. Evlere çeriler giriyorlar, işlerine yarıyan ne bulurlarsa alıp çıkıyorlardı. Burası büyücek ve oldukça zengin bir köy, hattâ bir kasaba idi.
 
Şen-king giderken küçük bir meydana rasladı. Burada birkaç çeri ayak üzerinde konuşuyorlardı. Bir ötekine yüksek sesle bir şeyler anlatıyor, öbürleri dinliyordu. Anlatan şöyle diyordu:
 
-          Herif açık gözün biri imiş. Bizim aldığımız köyü kendi çerilerine yağma ettirmek istiyordu. Daha Türk Türesini öğrenememiş. Çin aklı... Çeriliğe yatışmaz ama çaşıtlık olursa ona erer.
 
Şen-king kendisinden bahsolunduğunu anlamıştı. Arkası kendisine dönük olan çeriye doğru at sürdü. Kırbacı ile başına vuracaktı. Fakat bu çeri at sesini işitince geri döndü. O zaman Çin beği duraksadı. Çünkü bu, Onbaşı Pars’tı. Şen-king bağırdı:
 
-          Onbaşı! Çizmeden yukarı çıkma!
-          Çizmeyi aştığım yok. Senin beceriksizliğini söylüyorum.
-          İleri gitme...
-          Zaten gitmiyorum. Yerimde duruyorum.
-          Sana haddini bildiririm.
-          Kılıçla mı?
-          Neyle olduğunu sonra görürsün!
 
Şen-king bu sözü söyliyerek uzaklaştı. Pars’ın yanındakiler de gülerek birer birer gidiyorlardı. Pars, aklına bir şey gelmiş gibi birden dönerek gitmekle olan Çin beğine bağırdı:
 
-          Yoksa Kür Şad’ın kamçısı ile mi?
 
Şen-king bunu işitince atını durdurdu. Kan beynine sıçramıştı. Yayına bir ok yerleştirerek gezledi. Yeniden arkasına dönüp önündeki torba ile uğraşmakta olan Pars’a fırlattı. Ok vınlıyarak uçtu ve Onbaşının tam bir karış sağında toprağa saplandı. Pars ağır ağır başını çevirip oku kimin attığını aramağa koyulurken keskin, şakrak bir kahkaha köyü çınlattı. Bu kahkahayı işitince hemen evlerden bir çok çeriler fırlıyarak olanı biteni anlamak istediler. Sançar kıyıda, atının üstünde yana doğru eğiliyor, Şen-king’e bakarak katılacak gibi gülüyor, hem de söyleniyordu.
 
-          Ulan herif hâlâ ok atmasını öğrenememişsin be... Elli adımdan Pars’ı vuramadı. Acaba dokuz adımdan öküzü vurabilir mi?...
 
Bu sözler ve Pars’ın yanında saplı duran ok, elli adım ötede kudurmuş gibi bakarak atının üstünde duran Şen-king çerilere meseleyi anlatmıştı. Sançar’ın kahkahasını işittikleri her zamanda olduğu gibi hepsi birden katılarak gülmeğe başladılar.
 
Sançar atının yelesine kapanmış, gülüyor ara sıra başını kaldırarak çevresine bakıyor, gözlerinden şıpır şıpır yaş akıyor, sonra gene atın üzerine eğiliyordu.
 
Şen-king, Ötüken’de ok attığı gündekinden daha fena olmuştu. Çünkü o zaman ancak bir konuktu. Şimdi ise Gök Türk ordusunda binbaşı olduğu halde gene kendisini saymıyorlar, gülüyorlardı.
 
Dört çevreyi uğuldatan bu gülme birdenbire kesilince Çin beği başını kaldırdı. Işbara Alp’ın ortada görünüşü herkesi susturmuştu. Yalnız bir kişi, atından aşağı yuvarlanmış olan Sançar hâlâ kırılasıya gülüyordu. Binbaşı sağa sola bakındı. İki onbaşı koşarak bir kucaklayışta Sançar’ı atına bindirip yelesine bağladılar. Sonra atı kırbaçlıyarak koşturdular. Sançar gülmeğe başladı mı başka çaresi bulunmazdı. Her zaman böyle yaparlardı.
 
Şen-king, bu fırsattan istifade ederek Binbaşı Işbara Alp’a soracağı şeyleri sormak istedi. Atını ona doğru sürmek isterken bir şakırtıdır koptu. Köyün ilerisinden Kür Şad, arkasından birkaç binbaşı ve yüzbaşı olduğu halde gözüktü. Dolu dizgin geliyorlardı. O denlü hızlı geliyorlardı ki Çin beği kendisini çiğniyecekler sanarak korktu, kıyıya çekildi. Halbuki dört nala gelen o atlılar daha  kendisine varmadan, Işbara Alp’ın önünde zınk diye durdular. Kür Şad yüksek sesle şunları söyledi:
 
-          Işbara Alp! Çin Kağanından elçi geldi. Bizimle barış yapmak için birçok mal, darı, kumaş, akça, hayvan veriyor. Kara Kağan razı oldu. Geriye dönüyoruz.
 
Şen-king bu sözleri işitince başından aşağı kaynar su giymiş gibi oldu. O ne umuyordu, ne çıkmıştı? Demek ki Kara Kağan Çin’i alarak kendi ailesini Çin tahtına  geçirmeği hiç tasarlamamıştı. Çin beği bunları düşünürken Kür Şad ona döndü. Şöyle dedi:
 
-          Senin çerilerin bir şey yağma edemediler. Ötüken’e elleri boş dönecek değiller ya! Köyün dışında onlar için biraz mal bıraktırdım. Hemen yağmalat!
 
Şen-king kendi buyruğundaki çerilere bu yağma buyruğunu verdiği zaman onları pek isteksiz buldu. Hattâ yüzbaşılardan biri yerinden bile kıpırdamadı. Çin beği ona niçin gitmediğini sorunca şu cevabı verdi:
 
-          Yağma, kılıç hakkı olmalı. Biz kılıcımızla bir iş görmedik ki.
 
Yüzbaşı bu sözleri söyliyerek ıslık çalmağa, atını okşamağa başladı. Şen-king bu gün bütün aksiliklerin kendine geldiğini düşünerek dişlerini sıktı. Yüzbaşının yanından uzaklaştı.
 
***
 
 
            Ertesi günü bütün Gök Türk ordusu Çin’den aldıkları bol ulca ile karınları tok ve keyifleri yerinde olduğu halde Ötüken’e dönüyordu. Koca ordunun içinde halinden memnun olmıyan iki kişi vardı. Bunlardan biri Çin beği Şen-king’di. İkincisinin kim olduğunu okuyucular ilerde öğreneceklerdi.
 





Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Siteniz:
Mesajın:

 
  Bugün 223 ziyaretçikişi burdaydı!