Blog Sitem
  bozkurtlarin olumu 2
 
İkinci Bölüm
 
- I -
 
KIRAÇ ATA
 
            Selenge ırmağı sessiz akıyordu. Ortalıkta bir ölüm sessizliği vardı. Karşıki tepede seyrek çam ağaçları görünüyor, üstte güneş parlıyordu. Burası Selenge’nin Baykal gölüne yaklaştığı bir yerdi.
 
Selenge’nin aktığı yola yönelmiş yorgun bir atlı yavaş yavaş ilerliyor, gözleriyle durmaksızın ileriyi kolluyordu. Bu, Ötüken’den gelen bir yolcu idi. Üstünde kılıç, yay ve sadağından başka bir şey yoktu. Durumundan, gidişinden yüce bir bahadır olduğunu anlaşılıyordu. Fakat kendi de, atı da o kadar yorgundu ki gün batımına kadar yürüyebilecekleri şüpheliydi.
 
Irmağın bir dirseğini aşınca birdenbire atlının gözleri parladı. İlerde, solda yalın bir tepe görünüyor, tepenin üstünde üç sivri kaya sıralanıyordu. Yorgun yolcu atını mahmuzladı. Üç Kayalar’a doğru dizgin boşalttı. Biraz sonra tepenin eteğine varmıştı. Burası hiç de uzaktan göründüğü gibi değildi. Pek sarp olduğu yaklaşınca anlaşılıyordu. Yolcu atından atlıyarak kayaların arasından sızan billur suya eğildi. Kana kana içtikten sonra başını kayalara kaldırdı. Bir zaman gözleriyle bir şeyler aradıktan sonra tırmanmağa başladı. Yorgun yolcunun yorgun atı ağır ağır yürüyerek sıska otlarla karnını doyurmağa çalışıyordu.
 
Yolcu epey tırmanıp yükseldikten sonra bir düzlüğe vardı. Burada, nereye gideceğini bilemiyerek durdu. Çünkü bu düzlüğün kenarında mağara gibi dört oyukbulunuyor ve oyuklardan bir tanesinin de içerde kule gibi yükseldiği görülüyordu. Yolcu bir müddet klaşınca anlaşılıyordu. Yolcu atından atlıyarak kayaların arasından sızan billur suya eğildi. Kana kana içtikten sonra başını kayalara kaldırdı. Bir zaman gözleriyle bir şeyler aradıktan sonra tırmanmağa başladı. Yorgun yolcunun yorgun atı ağır ağır yürüyerek sıska otlarla karnını doyurmağa çalışıyordu.
 
Yolcu epey tırmanıp yükseldikten sonra bir düzlüğe vardı. Burada, nereye gideceğini bilemiyerek durdu. Çünkü bu düzlüğün kenarında mağara gibi dört oyuk bulunuyor ve oyuklardan bir tanesinin de içerde kule gibi yükseldiği görülüyordu. Yolcu bir müddet oyuklara baktıktan sonra kendisine en yakın olan sağdakine doğru ilerledi. Bir insanın eğilmeden girebileceği büyüklükteki kapıdan adımını attı. Fakat öylece kaldı. İçerde, yüksekçe bir yerde çok iri dört doğan atılmağa hazır bir halde kendisine bakıyorlardı. Zaten buraya girmekte de bir fayda yoktu. Çünkü bu dört doğanın durduğu yer kapalı bir taş odadan başka bir şey değildi.
 
Yolcu geri çekilerek yine düzlüğe çıktı. Aşağıdaki kaynağın okşayıcı şırıltısından, kayalara çarpan ince rüzgârın üfleyişinden ve kendi ayak seslerinden başka hiçbir şey işitilmiyordu. Acaba yanlış mı gelmişti?
 
Bu sefer yine aynı yavaş adımlarla oyuğa doğru ilerledi. Bu oyuk kapkaranlık bir delikti. Adımını içeri atıp biraz durdu. Sessiz ve karanlıktı. Birdenbire ilerde iki kor peyda oldu. Sonra bunların yanına iki kor daha geldi. Korlar büyümeğe başladılar. Yolcunun keskin gözleri de karanlığı delmek ister gibi bakıyordu. Korlar adım adım kendisine yaklaşırken o da gözlerini karanlığa alıştırmış, içerdekilerin ne olduğunu anlamıştı: Bunlar büyük iki kurttu. Yolcu gözlerini oyuktan ayırmıyarak adım adım geriledi ve “ Doğanlarla kurtlar birlikte yaşadığına göre burası olacak, yanılmamışım” dedi. Şimdi ne yapmalıydı? Geriye kalan iki kovuktan iri bir ayı çıkarak homurtularla kendisine doğru yürümeğe başlamıştı. Ayı ağır ağır yürüyor, yolcu da düzlükte ağır ağır geriliyordu. Bu yolcunun belinde kılıcı, bıçağı; sırtında da yayı ve sadağı olduğu halde pusata davranmayıp ayıyı böyle oyalaması tuhaftı. Üstünde bulundukları düzlüğün aşağıya inilecek yalnız bir tek yeri vardı. Yolcu o tek yerden düzlüğe çıkmış, şimdi ise oradan oldukça uzaklaşmıştı. Hem de kendisinde,  bu aşağı inilecek biricik yere doğru gitmek için bir teşebbüs yoktu. Bilakis dik kayalara doğru geriliyordu. Biraz sonra kayaların sırtına dokunduğunu duydu. Artık gerileyerek yer kalmamış, ayıyla yüz yüze gelmişti. Ayağa kalkan ayı bir buçuk insan boyunda idi. Yolcu ile aralarında iki adım ya var ya yoktu. Fakat yolcuda hiçbir telâş yahut korku görülmüyordu. Kendisine atılmak üzere olan ayıya sessiz ve hareketsiz bakıyordu.
 
Ayı, kendisinden hiç umulmıyan bir hızla bu iki adımlık yoldan yolcunun üzerine atıldı. Fakat atılmasıyla yaylanmış gibi itilerek geri fırlayıp yere düşmesi bir oldu. Sırtını kayalara veren yolcu ayının karnına vurduğu tekme ile onu top gibi geriye atmıştı. Bu yorgun yolcunun yaman bir bahadır olduğu anlaşılıyordu.
 
Yere düşen ayı acı acı böğürdü yolcu hiç istifini bozmadı. Ayıya:
 
-          “Canın yaktımsa bağışla. Yoksa sen benim canımı çıkaracaktın” dedi.
 
Bu sırada, üstünde bir kule olan dördüncü kovuktan ak saçlı, ak sakallı bir ihtiyar çıkarak ayıyı deviren yolcuya baktı. Sonra, ayağa kalkarak yine atılmak istiyen ayıya bağırdı:
 
-          Evine gir, sesini kes!
 
Yolcunun şaşkınlıktan açılan gözleri önünde koca ayı bu sözleri anlıyarak ve homurtusunu keserek çıktığı kovuğa girince bahadır yolcu, ihtiyara dönerek:
 
-          “Üç günlük yoldan geliyorum. Kıraç Ata sen misin?” diye sordu.
 
İhtiyar başıyla evet işareti yaptı. O zaman yabancı elini göğsüne basarak baş eğip onu selâmladı ve bir iki adım atarak kendisini tanıttı:
 
-          Bana Yüzbaşı Böğü Alp derler. Kara Kağan ordusundanım. Senden bahtımı okumanı dilemek için geldim. Okur musun? Yoksa şimdiye dek olduğu gibi kendi bildiğim gibi mi iş göreyim?
 
İhtiyar, gözlerini Böğü Alp’ın gözlerine dikti. Sonra onun elini tuttu. Gözlerini hiç kırpmadan ağır ağır şunları söyledi:
 
-          Yüzbaşı Böğü Alp! Otuz iki yaşındasın. Yüce birisini öldürmek istiyorsun... Dokuz yıla kalmaz, olan olur... Dokuz yıl daha geçer, katı kılıç kullanmak günü gelir... Ondan ötesini de Gök Tanrı bilir...
 
İhtiyar, gözlerini Böğü Alp’tan ayırınca genç yüzbaşı bir irkildi. Bir şey söylemek istiyordu. Fakat ona söz bırakmadan beriki şöyle dedi:
 
-          Bu gece bende konuk kal. Gece yarısı bahtına bakar, sana öğüt veririm. Şimdi biraz dinlen. Aşağıdaki atını da düşünme, yiyecek bulur. Kimse de ona ilişmez.
 
Sonra belindeki örme kemerden bir düdük çıkararak dört defa üfledi. Bu keskin sese içeriden dört doğan karşılık verdi. Oyuklardan birer birer çıkan doğanlar Kıraç ata’nın tam karşısında durarak kanatlarını açtılar. Böğü Alp bu kuşlara beğenerek bakıyordu. Kam, sol kolunu ufkî tutunca doğanlardan bir tanesi sıçradı. İhtiyar “konuğa av kuşları getir” diyerek onu uçurdu. Öteki üç doğanı da öyle yaptı. Kuşlar ok gibi fırlayıp uzaklaştıktan sonra ikisi, üstü kuleli kovuğa doğru ilerlediler. Burası öteki kovuklar gibi karanlık değildi. Kulenin üstünde birkaç delik olduğu için ışık alıyor, merdiven biçiminde olan kıyısındaki taşlarla da üstüne kadar çıkılıyordu. Kovuğa girince Böğü Alp’ın ilk gözüne çarpan şey yerdeki büyük bir post ve yığın hayvan kemiği oldu. Bunlar hep kürek ve aşık kemikleri idi. Kıraç Ata kemiklerin yanındaki çamçağı göstererek:
 
-          “Kımız doludur. İçebildiğin kadar iç” dedi.
 
Buradaki her şeye şaşan yüzbaşı çamçaktaki kımızı da şimdiye değin tatmadığı bir biçimde tadına şaşarak dikti. Yarısını içtikten sonra bırakarak:
 
-          “Bu kımız Tanrı kısraklarının sütüyle yapılmış olmalı” dedi.
 
Bu sırada kamın doğanları birer birer dönüyor, avladıkları kuşları kovuğun önüne bırakarak çekiliyorlardı.
- II -
 
YÜZBAŞI BÖGÜ ALP
 
            Gün batarken Kıraç Ata kulenin en üstüne çıkıp Tanrı’ya yakarışını yapmış, sonra doğanların getirdiği kuşları, yaktığı ateşte kızartarak Böğü Alp’ı ağırlamıştı. Kendisini pek az yiyordu. Yüzbaşı gece yarısına kadar vaktin nasıl geçeceğini bilemiyordu. Görünüşte bir şey  olmamakla beraber içinden sabırsızlanıyordu. Bir şey söylemiş olmak için:
 
-          “Kıraç ata! Bu kurtlarla ayı bir şey yemezler mi” diye sordu.
-          Her gece kurtlardan biri gidip bir geyik avlar. Onu bölüştürürüm, yerler. Bana da pay çıkar.
-          Demek ayı burada boşuna duruyor.
-          Hayır, boşuna değildir. Geceleyin burasını bekler.
-          Ya kurtlar? Onlar beklemez mi?
-          Kurtla doğan soy hayvanlarıdır. Onlar herkesle dövüşmezler. Gerektiğinde dövüşürler ama iyi dövüşürler.
-          Kıraç Ata! Sen bu hayvanları nasıl alıştırıp adamcıl yaptın?
-          Tanrı sırrıdır oğul, sorulmaz.
-          Bilemedim. Bağışla!
 
Yarımay ufka doğru yaklaşıyordu. Rüzgâr sivri kayalara çarptıkça korkunç sesler çıkarıyordu. Böğü Alp sadağını, yayını çıkarak posta uzanmıştı. İşte şu karşısındaki adam, biraz sonra ona bahtını okuyacak, ilerisini söyliyecekti. Yüzbaşı, şu anda, şimdiye kadar hiç düşünmediği şeyleri düşünüyordu. O kendini bildi bileli savaştan, ordudan, kağandan, yağıdan, çadırdan, attan başka bir şey düşünmemişti. Şimdi, aklından öyle şeyler geçiyordu ki kendisi bile aydın olarak anlıyamıyordu. Hattâ onu buraya getiren duygu bile belli belirsiz bir şeydi. Buraya nasıl gelmiş, Kıraç Ata’yı nasıl bulmuştu? Şimdi sırasıyla bunları hatırlamağa uğraşıyordu:
 
Babasını hiç tanımamıştı. Ne olduğunu bilmiyordu. Sormağa da lüzum görmemişti. Ya savaşta ölmüş, ya tutsak olmuş olmalıydı. Hangi savaşta ölmüş olmasının da fazla bir değeri yoktu. Savaşın ve yağının hepsi bir değil miydi?
 
Kendisini dedesi büyütmüştü. Dedesi seksenlik bir koca idi. Öyle olduğu halde genç yiğitlerden bile onun sırtını yere getirecek kimse pek bulunmazdı. Elli altmış yıl önce Gök Türklerin büyük kağanı olan İstemi Kağan’ın karşısında ak Dağ’da bütün güreşçileri yenerek İstemi Kağan’dan altın kakmalı bir kılıç aldığını kendisine anlatmıştı. İşte o kılıç şimdi torunu Böğü Alp’ın belinde idi. Koca dedesi ona daha ilk binicilik dersleri verirken:
 
-          “Türk ata bindi mi, gözü öz atasını bile görmemeli. Oğul! Gerektiğinde kişi canını bile verir. Ama at, avrat, pusat; bu üçü verilmez” demişti.
 
Böğü Alp, Ötüken’in temiz havası içinde büyürken dedesi ona eski kağanları, yabguları anlatır, öğütler verirdi. Dedesinin çok bilgiç kişi olduğunu şimdi şimdi anlıyordu. O kadar uzun yaşıyan, bu kadar kişi tanıyan, bu denlü dünya kavgası gören kimse elbet bilgiç olurdu.
 
Dedesi ona Tanrı’yı, onun gökte çok uzak ve çok yüksek bir yerde oturduğunu anlatırken yeryüzünde de Tanrı ile konuşan Tanrı erenleri olduğunu söylemiş ve bir gün:
 
-          Oğul! Başın darda kalırsa Tanrı erenlerinden Kıraç Ata’ya başvur. Yukarda, Selenge sonlarında, Üç Kayalar’dadır.
 
Böğü Alp on dört yaşında iken dedesi öldüğü zaman artık kimsesiz kalmıştı. Kızkardeşleri evlenip gitmişler, dayıları savaşta ölmüşlerdi. Dedesi ona ok atmasını, kılıç ve kargı kullanmasını, ata binmesini, güreşmesini öğretmişti. Kişi oğlunun bu acuna vuruşmak, savaşmak için geldiğini de biliyordu. Türk Eline, Türk budununa kötülük eden kim olursa olsun tepelemeği de yine dede öğüt etmişti. Kişilerin en alçağı Çinli olduğunu da bir çok hikâyelerle örnek göstererek anlatmıştı. Artık bu bilgilerle Böğü Alp için orduya katılarak savaşa atılmaktan başka iş kalmamıştı. O da kılıç yediği, gövdesine ok battığı halde ölmemişti. Ama yine bahtı kapalı idi. Kapalı olmasa şimdiye dek üç defa evlendiği halde üç karısı da ölür müydü? Böğü Alp’ın çocukları da yaşamamıştı. Kim bilir, belki de yer yüzünde bir oğul bırakmadan göçecekti.
 
O, bu güne kadar hiç böyle uzun düşünmemişti. Şimdi kavgasız bir yerde, bir Tanrı erenin konuğu olarak kendisi de her zamankinden çok Tanrı’ya yakın  duruyor, bu uzun düşüncelerin ondan geldiğini sanıyordu. Kıraç Ata daha ilk bakışta kendi gönlünü okuyuvermişti. Dedesi galiba Kıraç Ata ile akraba olduklarını da söylemişti. Yanılmıyorsa üçüncü veya dördüncü göbek babaları birleşiyordu. Ne iyi etmişti de buraya gelmişti. Vaktiyle İstemi Kağan’ın da neler yapacağını önceden bildiren Kıraç Ata’yı bu gün bütün Türkler arasında pek az kişi biliyordu. Onun oturduğu yeri bilenler ancak ölürken oğullarına söylerlerdi. Oğullarına söyliyemeden ölenler çok olur, böylelikle Kıraç Ata’yı bilenler azalırdı. O, Gök Türk devletinin kurulduğu yıllardan kalan biricik yadiğârdı. Bütün eski kağanları, savaşları, her şeyi bildiğini, dedesi Böğü Alp’a söylemişti. Düşündükçe dedesinin söyledikleri aklına geliyor, bir çok şeyler hatırlıyordu.
 
Yüzbaşı böyle düşüne dururken ufuktaki yarımay battı. Yeryüzü karanlığa gömüldü. Yıldızlar parlayıp sönüyor, rüzgâr hafifliyordu. Böğü Alp dirliğinde ilk defa olarak yaşamanın tatlı olduğunu duydu.
 
***
 
Bu güzelliğin ortasında dal uyluya dalan yüzbaşı, kamın:
 
-          “Konuk kalk! Gece yarısındayız” diyen sesiyle uyandı. Başka zamanda ve başka yerde olsaydı böyle apansız uyanışlarda kılıca el atarak fırladı. Halbuki şimdi Tanrı ereninin evinde  güvenerek yattığı için güvenerek uyanıyor, sonra da yıldırım gibi hızla değil, yavaş yavaş kalkıyordu. Kıraç Ata çakmak taşıyla taeşi yakmış, bir kürek kemiği seçiyordu. Böğü Alp sadağını takarken o da bir kıyıdan uzun, yassı bir taş getirmiş, ateşin aydınlığında bu taşın üstündeki yazıları okuyordu. Okumasını bitirdikten sonra taşı, aldığı yere dikkatle koydu. Yüzbaşı ateşin karşısına geçmesini işaret ederek kürek kemiği ateşe tuttu. Onun bahtını okumağa başladı:
-          Böğü Alp! Sıkıntın nedir? Buraya neden geldin?
-          Ben yüce arı soydan gelmişim. Kağan benim başıma binbaşı olarak Şen-king’i dikti. Ötüken’de bu Şen-king ile İ-çing Katun yüzünden Türkle Çimli farksız oldu. Kara Kağan bunlara göz yumuyor. Kağanı öldürürsem işler düzene girer mi, girmez mi? sana bunu sormağa geldim!
 
Kamın bakışları değişmişti. Ateşe islenen, yanan kürek kemiğine bakıyor, ağır ağır söylüyordu.
 
-          Büyük günler geliyor... Kıtlık olunca ay paralanacak... Kara Kağan’ı öldürmiyeceksin... Onu tasa öldürecek... Bir ulu şehirde toplanmış kırk er görüyorum... Aralarında sen de varsın... Yağmur yağıyor... Irmağın kıyısında dövüşüyorsunuz... Budun kurtuluyor... Bin üç yüz yıllık ölümden sonra dirileceksiniz... Acunun batımına dek adınız gönüllerde kalacak...
 
Kam heyecanlanmıştı. Ağzı köpürüyor, sert hareketler yapıyordu. Birdenbire elindeki kürek kemiğini fırlatarak yere düştü. Ellerini göğe kaldırarak Tanrı, Tanrı d,ye inlemeğe başladı. Karşıki kovukta kurtlar uluyor, doğanlar haykırıyordu. Kamın bütün sözlerini ezber eden Böğü Alp ayakta kaskatı kalmıştı. Bin üç yüz yıl sonra dirilmek?...  Kara Kağan’ı öldürmeden işler nasıl düzelecekti? Şen-king yine kendisine buyruk verecek olduktan sonra kendisi nasıl yaşıyacaktı? Ay nasıl parçalanacaktı? İçinde bir isyan duygusu kabarıyor gibi idi. Fakat yine bu anda dedesinin bir sözünü hatırlamıştı: Dedesi ona Tanrı erenleri hiç yanılmazlar, onların sözlerinden çıkmak doğru değil, diye öğretmişti... Kim bilir, belki bu işlerde de bir hikmet vardı.
 
Böğü Alp’ın beyninde düşünceler birbirini kovalarken birdenbire aklına Şen-king gelmişti. Çin’e yapılan son akında beceriksizliği yüzünden kendi erlerine hiçbir şey kazandıramayınca Kür Şad onlara bir kısım mal ayırtmış, yağmalayın diye de Şen-king’e buyruk vermişti. Böğü Alp o gün Şen-king’e o kadar kızgındı ki yağmaya iştirak etmemiş, hattâ Şen-king kendisine niçin mal yağmalamadığını sorduğu zaman: “Yağma kılıç hakkı olmalıdır” diye cevap vermişti.  O gün Şen-king’le çok kötü bakışmışlar ve içlerinden yağılık duymuşlardı. Koca ordu Ötüken’e dönerken malsız, akından memnun olmıyarak dönen bir Böğü Alp vardı. Bereket versin dünyada tek başına yaşıyordu. Yoksa çoluk çocuğu aç kalacaktı.
 
İşte şimdi de bu ünlü kam, iki dokuz yıl daha bekledikten sonra yavuz işler olacağını haber veriyordu. Çaresiz bekliyecekti. Yarın tan atıncaya kadar Kıraç Ata’nın konuğu olduğu için artık yapacak iş kalmamıştı. Kuleye doğru yürüyüp postun üzerine uzandı.
- III -
 
DÖNÜŞ
 
            Böğü Alp, Ötüken’e yorgun argın dönüyordu. Karnı toktu. Yaralı da değildi. Fakat içinde bir eziklik, yüreğinde isteksizlik duyuyordu. Kıraç Ata’nın sözlerinden sonra geceleyin uyuduğu zaman düşünde hep korkunç şeyler görmüştü. Şimdi neler gördüğünü pek iyi hatırlıyamıyordu. Fakat içindeki duygu artık gökten belaların yağacağını ona söylüyor gibiydi. Tan atarken uyandığı zaman Tanrı’ya ısmarladık demek için Kıraç Ata’yı aramış, fakat bulamamıştı.
 
Üç sivri kayadan aşağı inince ıslıkla atını çağırmış, at diri bir halde koşarak gelmişti. Yüzbaşı atına atlayınca dört nala kalkmış, ardına bakmadan Sivri Kayalar’dan uzaklaşmıştı. İşte artık öğle oluyordu. Selenge’nin kıyısındaki şu ağaçlığın altında dinlenmek ne kadar hoş olurdu.
 
Atını ağaçlığa çevirdi. Ağaçların sıklaştığı bir yere gelip indi. Selenge’den su içip gölgeliğe uzandı. Yorgun at da bir iki ot yolduktan sonra ağaçların arasında yere çöktü. Yüzbaşı hayretle atına baktı. Demek ki at fena halde yorgundu. Başını toprağa dayıyor, halsiz gözlerle Böğü Alp’a bakıyordu. Güneş tepeye çıktığı zaman sıcaklık dayanılmaz bir hal almıştı. Yüzbaşı, güneş batmadan yola çıkmam diye düşündü. Elinde kala kala bir tek atı kalmıştı. Ona da bir şey olursa yeryüzünde sipsivri kalacaktı. Nasıl olsa acelesi yoktu. Geceleyin yola çıkar, ay batıncaya kadar yol alabilir, böylelikle atını yormamış olurdu. Bu kararı verince uyumanın iyi bir şey olacağı aklına geldi ve uyumağa çalıştı. Uyuyor mu idi? Dalgın mı, yoksa baygın mı idi, belli değildi. Uzaktan duyulan takırdılarla gözlerini açtı.  Akşam oluyordu. Birkaç atlının geldiği takırdılardan anlaşılıyordu. Kulağını yere dayadı. Bir ara dinlendikten sonra “Buraya doğru geliyorlar” dedi. Atı da başını kaldırmış, kulaklarını dikmişti. Kalkacak gibi bir durumu vardı. Böğü Alp bir iki ıslıkla atına rahat durmasını anlatınca başını yere uzattı, öylece kaldı.
 
Nal sesleri yaklaşıyordu.
 
Biraz sonra dört atlı Böğü Alp’ın ilerisine kadar gelerek durdular. Yüzbaşı bunları uzanmış olduğu yerden, yapraklar, otlar arasından görüyordu. Onlar kendisini görmüyorlardı. Görmeleri için önüne kadar gelmeleri gerekti. İçlerinden birinin bir yüzbaşı yahut binbaşı olduğu anlaşılıyordu. Bir tanesi de Çinli idi. Başları olduğu anlaşılan yüzbaşı yahut binbaşı dördüncüsüne dönerek: “Sen burada bizden ayrılacaksın” dedi. Sonra birbirlerine yaklaşarak bir şeyler konuştular. Bu gizli konuşma Böğü Alp’ın gözlerini açtı. Bu sonsuz, ıssız bozkırda bu dört kişi neden gizli konuşuyorlardı? Hele içlerinde bir de Çinli olunca konuşmadan Yüzbaşı Böğü Alp büsbütün işkillenmişti. Konuşmaz kızışıyordu. Hepsinden çok söyliyen de Çinli idi. Başkanları olan adamın sert bir işaretinden sonra Çinlinin de sinirli sinirli “Olmaz, Tulu Han kızar” diye bağırması Böğü Alp’ın beyninde bir ışık gibi çaktı: Bu dört kişi Tulu Han’ın adamlarıydı. Fakat aralarındaki Çinliye ne oluyordu? Burada neye böyle konuşuyorlardı?
 
Birdenbire dört atlıdan üçü atlarını sürdüler. Güneye doğru gitmeğe başladılar. Sonra yine birdenbire başkaları durup döndü. Böğü Alp’ın biraz ilerisinde atı üstünde durarak atının yelesini okşıyan atlıya bağırdı:
 
-          Onbaşı Pars! Biz ufukta kaybolmadan yola çıkmıyacak ve dört ayı geçirmeden de hanın yanına dönmüş olacaksın!
 
Adının Onbaşı Pars olduğu anlaşılan atlı yere zıpladı. Diz yere vurarak: “Buyruk senindir” diye cevap verdi. Öteki üçü dört nala kalkarak uzaklaştılar. Böğü Alp yattığı yerden onbaşıya ve atına baktı. Onbaşı iyi giyimli, iyi pusatlı, atı da güzel ve besili idi. Gülümsedi:
 
-          “Tulu Han ordusu Kara Kağan ordusundan daha giyimli” diye mırıldandı. Onbaşının torbasında da iyi yiyecek olduğu şişkinliğinden belli idi. Böğü Alp bu şişkin torbayı görünce acıkır gibi oldu, imrendi. Peki ama bu adamlar ne diye birbirlerinden ayrılmışlardı? Kötü bir dilekleri mi vardı? Yüzbaşı ufka baktı. Güneş batıyordu. Tam bu sırada Onbaşı Pars da atını mahmuzlamış, güneye uçuyordu. Böğü Alp yerinden kalkmadan baktı: Onbaşı dörtnal gidiyor, yiyecek torbası da eskisinden daha büyüymüş gibi görünüyordu. Yine gülümsedi : “Aç buzağı ak bulutu ana memesi sanır” dedi.
 
***
 
Gece, Böğü Alp dört nala yol alıyordu. İnce ay bozkırı oldukça aydınlatıyor, yolu gösteriyordu. Rüzgâr da onun yardımcısı idi. Yüzbaşı keskin gözleriyle hep ilerisini kollıyarak uçuyor, bir yandan da şu Onbaşı Pars’tan biraz yiyecek istemediği için, kendi kendisine için için yanıyordu. Sonra aklına Kıraç Ata’nın sözleri geldi: Kıtlık olunca ay parçalanacak dememiş miydi? Öyle ise en iyisi kendini şimdiden açlığa alıştırmaktı. Açlığa alışırsa kıtlıkta fazla sıkıntı çekmezdi. Fakat sonra yine güldü: “Bizim budunun boğazı tok olduğu zaman var mı? Biz hep böyle açız, hep böyle yoksuluz” diye düşündü. Sonra yine aklına akşam gördüğü dört atlı geldi. Aralarındaki Çinli içini bulandırdı. “Sakın Tulu Han Çin’e Kara Kağan’dan elçi göndermesin” diye söylendi. Bütün Türkler biliyorlardı. Kağan da onlardan kuşkulanıyor, İ-çing Katun’a bağlı bulunuyordu. Acaba Tulu Han, kağan olmayı mı tasarlıyordu? Bu dört atlının yanında bir de Çinli olmasaydı Böğü Alp bu işe hiç aldırış etmiyecekti. Fakat ara yerde Çinli olunca işte muhakkak dalavere ver demekti. Onun için üç atlının gidişini, Onbaşı Pars’ın geride kalışını hiç beğenmemişti.
- IV -
 
BÖGÜ ALP’IN YENİ YUMUŞU (VAZİFESİ)
 
            Yüzbaşı Böğü Alp çadırından içeri girip de kalın bir keçeden ibaret olan yatağına kendini attığı zaman son lokma yemeğini yiyeli epey olmuş ve yeniden acıkmıştı. Nasıl edip de biraz yiyecek bulmak gerektiğini düşünürken aklına Onbaşı Pars’ın dolu torbası geldi. Derken o dört atlıyı hatırladı. Bu işte buduna gelecek bir kötülük olsa gerek diye düşündü. Sonra bunu kağana duyurmayı tasarladı. Tabiî, önce binbaşısına gitmeliydi. Böğü Alp birdenbire yatağından fırladı. Sanki baskına uğramış gibi dikildi ve kılıcına el attı. Binbaşısının Şen-king olduğu aklına gelmiş ve yüzbaşı kudurur gibi öfkelenmişti. Sonra birdenbire duraksadı: “Binbaşım Çinli Şen-king’se  tümenbaşım Kür Şad sağ olsun” diye düşündü. Fakat yine birdenbire yüzünü buruşturdu. Gördüklerini Kür Şad’a anlatırken Tulu Han’ın adını da söyliyecekti. O zaman Tulu Han’dan şüphelendiğini de anlatmalıydı. Fakat Kür Şad’a kardeşini şikayet etmek doğru olur muydu? Yüzbaşı, kararsızlıkla yine yatağına uzanıp uzun uzun düşündü.
 
Kapısı açlıp da içeriye bir ulak girdiği zaman zihninde Kıraç Ata’nın sözlerini tekrarlıyordu. Ulak, yüzbaşıyı selâmladıktan sonra :
 
- “Yüzbaşı Böğü Alp! Kağan semni hemen otağında görmek diler” diye aldığı buyruğu bildirdi. Yüzbaşı saygı durumu aldı:
 
-          Buyruk kağanındır.
 
Sonra birlikte çadırdan çıktılar. Atlarını kağanın otağına doğru koşturdular. Otağın çevresi kalabalıktı. İki kapısı ardına kadar açılmıştı. Nöbetçiler ortalığa başka bir manzara veriyordu. Ulak, otağın kapısında Yüzbaşı Böğü Alp’ı ulaklar başı olan Börü Tarkan’a tanıttı. Börü Tarkan, kağana doğru yürüdü. Biraz gerisinde Böğü Alp yürüyordu. Tarkan ve yüzbaşı yere diz vurarak kağanı selâmladılar. Yüzbaşı Böğü Alp kağana ve sağında, solunda olanlara bakarken Tunga Tigin’in, Kür Şad’ın ve öteki tiginlerle beğlerin yanında Şen-king’i de görerek kan tepesine çıkmıştı. İ-çing Katun bugün kağanın yanında pek güzel ve sevinçli görünüyordu. Böğü Alp kağanın işaretiyle ayağa kalkınca Tarkan onu kağana tanıttı:
 
-          Kür Şad tümeni yüzbaşılarından Yüzbaşı Böğü Alp!
 
Kara Kağan, Kür Şad ve Şen-king gözlerini Böğü Alp’a diktiler. Şen-king, Çin akınında kendi buyruklarına kulak asmıyan sonra yağmağa iştirak etmiyen dikbaşlı yüzbaşıyı tanıdı:
 
Kağanın gir sesi ortalıkta yükseldi:
 
-          Yüzbaşı Böğü Alp!
 
Yüzbaşı yine yere diz vurdu:
 
-          Buyur Kağan!
-          Seni Batı Kağanı’na üçüncü elçi seçtim. Yarın Tunga Tigin’in buyruğunda yola çıkacaksınız. Gereken at, giyim, azık çadırına gönderilecektir.
-          Buyruk senindir!
-          Bir diyeceğin, diliyeceğin var mı?
-          Dileğim sağlığındır!
-          Yarın güneş doğarken otağın önünde hazır bulunacaksınız. Şimdi git, hazırlan!
 
 
Böğü Alp yere diz vurarak dokuz adım geriledi. Sonra, kağanı bir daha selâmlıyarak geri dönüp hızlı adımlarla otağdan çıktı.
 
Kendi çadırına girdikten biraz sonra da kapısının önünde at sesleri işitildi. Bir ulak, Yüzbaşı Böğü Alp’ı selâmlıyor ve kağanın kendisine gönderdiği üç atlı sırmalı giyimleri, bir torba azığı ve bir kese akçayı kendisine veriyordu.
 
Ulak, kağanın gönderdiklerini verince son buyruklarını bildirdi:
 
-          Yarın gün doğmadan takımların ve erlerinle otağın önünde bulunacaksın. Kağan hepinizi gözden geçirecek.
-          Buyruk kağanındır!
  V -
 
YUMRU
 
            Yüzbaşı Böğü Alp ilk önce kağanın gönderdiği üç ata baktı. İkisi yük, biri binek atı idi. Kesenin içinde epey akça  vardı. Bunlarla her şeyden önce kendisini ve  atları doyurmak gerekti.  Böğü Alp çadıra girip birkaç pusatla bir iki keçeden ibaret eşyasına baktıktan sonra kararını verdi. İki binek atından birine çadırını, birine eşyalarını yükliyecek, kağanın gönderdiği binek atını da yedek olarak kullanacaktı. Yanına da yalnız at uşağı Yumru’yu alacaktı. Üçüncü elçi bile olsa buyruğunda yalnız bir tek er götürmek o kadar yakışık almıyacaktı ama bu yoksullukta bundan daha ilerisi de yapılamazdı.
 
Yüzbaşı kararını verince atına atladı. Yumru’nun çadırına vardı. Yumru,  çadırın önünde atını tımar ediyordu:
 
-          Yumru!
-          Buyur!
-          Yarın batı kağanına doğru yola çıkıyoruz. Benimle geleceksin!
-          Yedek çadırın var mı?
-          Yok.
 
Böğü Alp, kağandan gelen keseyi açtı. Aşağı yukarı dörtte birini çıkararak Yumru’ya uzattı:
 
-          Yarına kadar kendine bir çadır, bir yük atı, bir de iyi giyim al. Kalanını da eve bırak. Yarın tan atmadan gelip benim atları tımar et. Dört at tımar edeceksin. Ona göre davran.
-          Buyruk senindir!
 
Atını mahmuzlıyan Böğü Alp’ın arkasından Yumru ilk önce avucundaki akçalara baktı. Yüzbaşı, Çin kağanının hazinesini mi yağma etmişti? Etmemişse bu kadar bol akçayı nereden bulmuştu? Fakat vakit geçirmeğe gelemezdi. Bir sıçrayışla atına atlayarak alış veriş evine doğru sürdü.
 
Yük atını kolayca buldu. Çadır bulmak için biraz sıkıntı çekti. Kendisine güzel bir giyim ile yepyeni bir de börk aldı. Geriye beş gümüş kaça kalmıştı. Onu da anasına vererek kendisi dönünceye kadar başının çaresine bakmasını söyledikten sonra çekip gitti.
 
Yumru, altı kardeşin en büyüğü idi. 17 yaşında idi. Fakat bütün Ötüken’de ondan daha iri ancak Yamtar vardı. Doğduğu zaman üç aylık bir çocuk kadar büyük olduğu için Yumru adını takmışlardı. Babası, Çuluk Kağan zamanında savaşta ölmüştü.  Anası, Çalığın karısının kızkardeşiydi. Güleç yüzlü bir yiğit olan Yumru, anasıyla birlikte kardeşlerine bakmak için çalışır, kardeşlerinin  iki büyüğü de de kendisine yardım ederdi. Böyle olduğu halde aç yattığı akşamlar çok olurdu. Ama o hiç şikâyet etmezdi. Yüzüne bakanlar onu hep gülümsüyor sanırlardı. Yaşına göre çok güçlü idi. Ama Yamtar gibi usata bir güreşçi değildi. Çok gür sesli idi. Bunun için Yüzbaşı Böğü Alp onu at uşağı seçmiş, boru çalmasını da öğretmişti.
 
Kendisine pek büyük gözüken serveti, Böğü Alp’tan alıp işini bitirdikten sonra akrabalarıyla vedalaşmağa gitti. Önce amcasına gitti. Sonra teyzesine uğradı. Teyzesinin büyük oğlu Gümüş de orada hazırlıkla uğraşıyordu. Yumru daha ağzını açmadan teyzesi Yumru’ya izahat verdi.
 
-          Binbaşı Işbara Alp yarın batı kağanına ikinci elçilikle gidiyor. Babasından sonra Gümüş’ü at uşağı aldı. Gümüş de gidecek.
-          Ben de Yüzbaşı Böğü Alp’la gidiyorum.
-          Böğü Alp’ın buyruğunda başka kimler gelecek?
 
Bunu Gümüş soruyordu. Yumru’nun bir şeyden haberi yoktu. Sustu. Gümüş:
 
-          “Binbaşı Işbara Alp ikinci elçi olduğu için benden başka iki onbaşı ile beş er daha götürüyor” dedi.
 
Vedalaşıp çadırına geldiği zaman ortalık kararmıştı. Bu gece hepsi birden karınlarını iyice doyuracak kadar yiyecek bulmuşlardı. Yumru hiçbir zaman bu kadar tatlı bir uyku isteği duymamıştı. Tokluk insanları galiba uyutuyordu. Gideceği yerlerde de karnını iyice doyuracağını düşünerek tatlı bir uykuya daldı.
 
***

 
 Erkenden  gözlerini açınca hemen fırladı. Böğü Alp’ın dört atını tımara gidecekti. Atına binerek yüzbaşısının çadırına vardığı zaman onu da uyanmış gördü. Yüzbaşı çadırını yıkmış, yük atına yüklemek için dürüyordu. Yumru tımara başladı. Ustalık ve çabuklukla dört atın da tımarını bitirdikten sonra yüzbaşıya işin bittiğini bildirdi. Böğü Alp, Yumru’nun yardımıyla çadırını bir ata, eşyalarını öteki ata yükledikten sonra Yumru’ya buyruk verdi:
 
-          Sen de gidip yeni giyimlerini giy. Çadırını yükleyip tezden buraya gel!
 
Ortalık ışırken Yüzbaşı Böğü Alp ve at uşağı Yumru hazırlanmışlardı. Kağanın buyruğu gereğince otağın önünde bulunmaktan başka iş kalmamıştı.
- VI -
 
ELÇİLER
 
            Böğü Alp, Yumru ve atlarla kağanın otağına yaklaştığı sırada çevresinde bir canlılık olduğunu sezdi. Gözleriyle ulaklar başı Börü Tarkan’ı arıyordu. Aksi gibi gözlerine Börü Tarkan’dan başka herkes ilişiyordu. Biraz ilerde Tunga Tigin’i görür gibi oldu. Sonra yine ileriye doğru bakınırken Börü Tarkan’ın kendi önünde dikildiğini gördü:
 
-          Böğü Alp! Şurada duracaksınız. Işbara Alp’ın yanında… Kağan sizi gözden geçirecek.
 
Binbaşı Işbara Alp atının üstünde kımıldamadan duruyordu. Ardında, yine at üstünde, eski at uşağı Çalığın oğlu olan, şimdiki at uşağı Gümüş vardı. Gümüş’ün ardında Onbaşı Yamtar’la Onbaşı Sançar duruyorlardı. Beş er, onbaşıların arkasında yer almışlardı. Bunların gerisinde de yüklü atlar sıralanmıştı. Işbara Alp’ın ilerisinde, kağan otağına daha yakın olan bir yerde Tunga Tigin at üzerinde duruyordu. Ardında iki at uşağı, onların arkasında da dört onbaşı ile on er vardı. Yedek atları da epey çoktu. Yüzbaşı Böğü Alp daha beride, Tunga Tigin ve Işbara Alp’la aynı hizada durdu. Yumru atlarla arkasında yer almıştı.
 
Üç elçinin karşısında kağanın çerilerinden kırk kadar er yer almışlardı. Çok beklemediler. Keskin bir boru sesi havayı çınlatırken kağan otağının kapıları açıldı. Kağan gözüktü. O anda elçiler ve erleri ile karşılarında duran çeriler atlarından inerek yere diz vurup kağanı selâmladılar.
 
Kağanın ardından Kür Şad ile bir beğ ve Şen-king geliyordu. Otağın kapısına en yakın Tunga Tigin olduğu için kağan ilk önce onun önünde durdu. Keskin bakışlarla Tegin’i ve ardındaki erleri süzdü, Tunga Tigin’i zaten Ötüken’de herkes biliyordu. Ardındaki erlerin de durumunu ve kılığını beğenmişti. Bunlar batı kağanının katında kendi yüzünü ak edecek kişilerdi. Birinci elçiye söz etti:
 
-          Tunga Tigin!
-          Buyur kağan!
-          Bu bitiği batı kağanına vereceksin. Sana söylediğim şeyleri de onunla konuşup dediklerimi yapacaksın.
-          Buyruk senindir.
 
Tunga Tigin, kağanının uzattığı bitği aldı.
 
-          Batı kağanına verecek ne armağanın var?
 
Bu soru üzerine birdenbire Böğü Alp’ın kaşları çatıldı. Fakat hemen yüzü düzelerek gözlerinin sevinçle parladığı görüldü. Tunga Tigin batı kağanına vereceği armağanları sayıyordu:
 
-          Altın kakmalı bir kılıçla dört avcı doğan götürüyorum. İki top da Çin ipeği var.
-          İyi. Bir dileğin var mı?
-          Dileği sağlığındır!
 
Kağan biraz yürüyerek Işbara Alp’ın önünde durdu. Onu ve erlerini gözden geçirdi:
 
-          Işbara Alp!
-          Buyur Kağan!
-          Batı kağanına götürecek ne armağanın var?
-          Altın işlemeli bir kemerle gümüş kakmalı bir bıçak, bir de ak doğan götürüyorum.
-          İyi. Erlerin arasında iyi kılıççı, keskin nişancı, yavuz binici, güçlü güreşçi var mı?
-          Var kağan.
 
Kağan gerideki erlere ve onbaşılara bakıyordu. Gözleri Yamtar’a takılmıştı. Eliyle onu gösterip yine söze başladı:
 
-          Şu onbaşıyı gözüm ısırıyor. Güreşçi midir?
-          Evet Kağan!
-          Kağanlık şenliğinde yenilmişti. Batı kağanının önünde de yenilmesin.
-          O zaman açlıktan yenilmişti. Şimdi aç değildir.
-          Bir dileğin var mı?
-          Dileğim sağlığındır.
 
Kağan, birkaç adım daha atarak Yüzbaşı Böğü alp’ı bir tek at uşağı ile görünce kaşlarını çattı:
 
-          Yüzbaşı Böğü Alp! Bir erle mi gidiyorsun?
-          Evet Kağan!
 
Kağanın sesi dikleşti:
 
-          Batı kağanının yanında doğu kağanının ününü böyle mi koruyacaksın?
-          Kağanın ününü yüceltmek için böyle gidiyorum.
 
Kağan öfkeyle baktı:
 
-          Bunu anlamadım!
-          Yanıma başka erler de alsaydım doyurup giydiremezdim.
-          Sana bir kese yollamıştım. Almadın mı?
-          Aldım kağan! Bütün bu hazırlıklar o kese ile yapıldı, çünkü hiçbir şeyimiz yoktu.
-          Hiçbir şeyin neden yoktu? Çin akınından yeni döndük. Sen bir şey yağmalamadın mı?
-          Hayır kağan!
 
Kağan bir duraksadı. Öfkesini yenmeğe çalışıyordu. Sordu:
 
-          Neden yağmalamadın?
-          Biz geride kalmıştık. Yağmaya yetişemedik.
-          Nasıl olur? Sen kimin buyruğunda idin?
-          Çinli konuğun buyruğunda idim.
-          Konuk mu? O artık konuk değil. Onun tümenbaşı olduğunu bilmiyor musun?
-          Bilmiyordum kağan!
 
Kağan, Şen-king’e döndü:
 
-          Sen bir şey yağmalamadın mı?
 
Şen-king Böğü Alp’a kötü kötü bakarak cevap verdi:
 
-          Bu yüzbaşı yağma için buyruk verdiğim halde yağmalamadı. O zaman da böyle dikbaşlılık etti.
-          Öyle mi Böğü Alp?
-          Yalandır kağan! Yağma kılıç hakkı olur. Kür Şad yağmaladığı malın bir takımını acıyarak bize bırakmıştı. Biz kendimiz kimseyi vurup malını almadık. Biz bu akında yağının yüzünü görmedik.
 
“Yalan” sözü Şen-king’in yüzünde tokat gibi patlamıştı. Kür Şad, kağana “ Bu yüzbaşı doğru söylüyor” diyince bu tokat bir kırbaç olmuştu. Şimdi kendisi de Kür Şad gibi bir tümenbaşı idi. Fakat susmayı daha doğru buldu.
 
Kağan öfkesini yenmeğe uğraşarak Böğü Alp’a sordu:
 
-          Batı kağanının katında ok atılsa kim atacak?
-          Ben atacağım.
-          Kılıç oyunu olsa?
-          Ben oynıyacağım.
-          At yarıştırılsa?
-          Ben yarışacağım.
-          Güreş yapılsa?
-          Ben güreşeceğim.
-          Böyle yavuz bahadırsın da neden senin adını şimdiye değin işitmedim?
-          Taş yerinde ağırdır kağan!
-          Batı kağanına götürecek armağanın var mı?
-          Var kağan!
-          Nedir?
-          Bir ok!
-          Batı kağanına götürmek için bu yaman bir ok olmalı.
-          Evet kağan! Bu okla bir Çinli beni gezlemişti. Tulgamın alnına vurup bana değmedi. Sonra ben bu okla on dört Çinliyi okladım. Hepsinin de tulgası delindi, ok alınlarından içeri girdi; beyinleri patladı.
-          Armağan olmak için bu kadarı yeter mi?
-          Yetmez kağan. Bu ok Çin’de yapılmıştır. Üzerine yapıldığı yılın, günün tarihini atmışlar. Yüz yıllık bir ok. Bu kadar eski bir ok görülmemiştir.
-          Peki. Bir dileğin var mı?
-          Dileğim sağlığındır.
 
Elçileri gözden geçirme işi bitince kağan geriye döndü. Otağının kapısı önünde atına bindi. Kür Şad ve ötekiler de atlanarak kağanın ardında durdular. Borular, davullar çalmağa başlamıştı.
 
Elçiler artık yola çıkıyorlardı. İlk önce birinci elçi Tunga Tigin, arkasında kendi erleri olduğu halde geçti. Kılıçlarını çekmişlerdi. Kağanın önünden geçerken kılıçlarını eğerek onu selâmlıyorlardı. Sonra ikinci elçi Işbara Alp ve erleri geçti. En geride de üçüncü elçi Böğü Alp ve at uşağı Yumru geliyordu. Yumru’nun sevimli ve güleç yüzü kağanı yumuşattı. Elçi alayı, kağanın önünden birkaç yüz adım açıldıktan sonra atlar mahmuzlandı. Hızlanan atların nallarından kalkan tozlar havaya yükseldi. Atlılar ufukta küçüldüler. Biraz sonra görünmez oldular.
- VII -
 
YOLDA
 
            Ötüken’den uzaklaştıktan sonra yürüyüş düzeni değişti. Savaş yürüyüşlerinde olduğu gibi en önde iki öncü bulunuyor, bunlar kafileden birkaç yüz adım ileride gidiyorlardı. Kafilenin en önünde, iki yanında Işbara Alp ve Böğü Alp olduğu halde Tunga Tigin yer alıyor, bunların ardından Işbara Alp’ın ve Tunga Tigin’in onbaşıları geliyordu. At uşakları, yedeklerindeki atlarla birlikte onbaşıların arkasında idiler. En geride erler vardı. Arada bir, onbaşılardan biri kafileden ayrılıyor, dört nala sağa, yahut sola giderek ufukları gözetledikten sonra yine kafileye yetişip sırasına giriyordu.
 
Üç elçi de pek az konuşuyorlardı. Tunga Tigin’le Işbara Alp eskiden biraz tanışıyorlardı. Böğü Alp’ı ise  yalnız orduda görmüşlükleri vardı. Zaten o da konuşmağa pek niyetli değildi. Birinci, ikinci elçilerin aklında hep Böğü Alp’ın kapanla konuşması vardı. Üçüncü elçi ise  kağanla konuşurken ne diye bir sırasını getirip şu Onbaşı Pars’ı anlatmadım diye yazıklanıyordu.
 
Tunga Tigin’in dört onbaşısı iyi giyimli, iyi yapılı, iyi durumlu yiğitlerdi. Bunlardan ikisi, Onbaşı Karpak’la Onbaşı Burguçan kardeştiler. Kardeşlikleri benzeyişlerinden de belliydi. Uzun boylu, yeşil gözlü, kumral saçlı bahadırlardı. Karpak, alnındaki ve yanağındaki kılıç yarası izleriyle çok savaşlara girip çıkmış olduğunu gösteriyordu. Burguçan ise sol gözünden şakağına doğru uzıyan çizgi ile ölümcül bir ok yemiş olduğunu anlatıyordu. Burguçan’ın sol gözü iyi görmezdi.
 
Onun için eskiden keskin nişancı olan onbaşı şimdi herkes kadar ok atabilirse Tanrı’ya şükrediyordu.
 
Onbaşı Alka, bir noktaya diktiği çakır gözleriyle daima bir şey düşünüyormuş duygusu veren bir yiğitti. Anası Uygurdu. Onun için onu Ötüken’de çok defa Uygur Alka diye çağırırlardı. Çok çevikti. At üzerinde yapmadığı ustalık bağlı olduğu halde bir sıçrayışta bir ata binmiş, Ötüken’e kadar aç ve susuz olduğu halde elleri bağlı, bu atla gelebilmişti.
 
Daha yeni onbaşı olan Yağmur ise ötekilere benzemiyordu. Esmer yuvarlak yüzünün ortasında kara gözleri hep gülümsüyordu. On yedi yaşında idi. Dolgun yanakları vardı. Bu yüzden, ona ilk bakanlar karşılarındaki çok şişman sanırlardı. Halbuki Onbaşı Yağmur şişman değildi. Orta boylu, ağır hareketli idi. Fakat umulmadık zamanlarda çok çevik ve sert hareketler yapar, mesela okunu yaya yerleştirdikten çok ağır davranır da sonra yayı çekip gezliyerek ok salarken pek çevik olur, bunları da hep gülümsiyerek yapardı.
 
Işbara Alp’ın onbaşılarından Yamtar’la Sançar hep yan yana gidiyorlardı. Sançar asık yüzü ile ileriye bakarak susuyor, hattâ arada bir Yamtar’ın söylediği sözlere de ya tek sözle cevap veriyor, yahut bunu da yapmıyordu.
 
At uşaklarından Gümüş’le Yumru da yan yana gidiyorlar ve galiba bütün kafile arasında da en çok bunlar konuşuyorlardı. Gümüş, tıpkı babası Çalığ’a benziyordu. Yumru ise anasına bıraktığı dört gümüş akçanın onları uzun zaman daha doyuracağından emin olduğu için her zamankinden daha güler yüzlü idi. İki teyze oğlu, ömürlerinin en kaygısız günlerinde idiler. Konakladıkları yerlerde çadır kurmak, ateş yakmak, at tımar etmek, gün doğmadan kalkıp çadır sökmek onlar için işten bile değildi. Hele evlerine pek büyük bir servet bırakmış olmaları gönüllerini sevinçle dolduruyordu.
 
Gün batarken bir su başında konakladılar. Çadırlar kuruldu. Ateşler yakıldı. Tunga Tigin’in buyruğu ile iki er nöbete durdular. Gece ortasına doğru nöbetçiler değişecek, onbaşılardan biri de nöbetçileri kontrol edecekti.
 
***
 
            O gece,  gün doğumuna doğru nöbette bulunan Gümüş, uzaktan atlı bir gölgenin çok yavaş ve sessizce yaklaştığını görünce yayına bir ok yerleştirerek atını sürdü. Yirmi otuz adım yaklaşınca yayını gererek bağırdı:
 
-          Dur bakalım! Kimsin?
 
Atlı gölge, Gümüş’e tanış gelen bir sesle cevap verdi:
 
-          Yabancı değil, Ötüken’den geliyorum.
 
Gümüş atını sürerek yanaşınca sırtındaki sadak, belindeki kılıçtan başka; atın terkisine asılmış kopuzu ile Ötüken’in ünlü ozanı Çuçu’yu tanıdı. İkisi arasında otuz adımdan yapılan sert konuşma konak yerindekilerin hepsini uyandırmıştı. Çünkü hepsi tetikte idiler. Gelen yabancı olmadığı için de yeniden uykuya dalabilirlerdi.  Fakat gelenin Çuçu olması hepsini kaldıracak kadar kuvvetli bir tesir yapmıştı. Tunga Tigin ona doğru yürüyerek gülümsedi:
 
 
-          De bakalım Çuçu! Seni ardımızdan buraya atan şey nedir? Yoksa kağan seni de dördüncü elçi mi seçti?
 
Çuçu atından atlıyarak Tunga Tigin’i selâmladı:
 
-          Hayır Tigin! Atamın, anamın öz yurdunu özledim. Batı kağanının eline gidersem doğduğum yerleri, kocamış anamı bir daha görürüm diye geldim. Umarım ki beni aranızda çok görmezsiniz.
-          Seni aramızda görmekle kıvanır, övünürüz. İçimizde ozan yok. Batı kağanının katında ozanlar karşılaşması olursa sen de Doğu Türkleri için çıkar mısın?
-          Buyruk senindir Tigin! Batı elinde doğdum ama günümün çoğu doğuda geçti. Doğulu da sayılırım. Zaten benim için Türk’ün doğulusu, batılısı olmaz. Türkleri doğulu, batılı diye ayırmak kağanların, tiginlerin işidir. Ozanların değil…
 
Tunga Tigin yeniden gülümsedi:
 
-          Yorulmuş olacaksın!
 
Sonra at uşaklarından birine seslendi:
 
-          “Çuçu’ya kımız sunup et verin!”
 
Çuçu geldikden  sonra kimse yeniden uyumak isteğini duymamıştı. Zaten tan yeri de ağarıyordu. Yürüyüş düzeni kurulduğu zaman Tunga Tigin, Çuçu’ya seslendi:
 
-          Çuçu! Yürüyüşte dilediğin yerde bulunabilirsin.
 
Böylece, elçi alayı günleri gece, geceleri gün ederek yola koyuldu. Her iş düzeninde gidiyor, ara sıra av avlanmasından başka bir değişiklik görülmüyordu.
- VIII -
 
BATI KAĞANI
 
            Bir ulak, otağın kapısını çarak: “Doğu kağanının elçileri kağanı selâmlar” diye bağırdı zaman, en önde Tunga Tigin, sonra Işbara Alp ve Böğü Alp, en geride de birkaç onbaşı olduğu halde Kara Kağan’ın elçileri içeriye girdiler. Batı Türklerinin kağanı olan Tüng Yabgu Kağan altından bir taht üzerinde oturuyordu. Yanınsa Yarkın Katun, sağ ve solda da tiginler, Tarkanlar, beğler vardı. Tarkanlar arasında ak sakalı Dede Korkut göze çarpıyordu. Doğu kağanından gelen elçiler bu batı beğlerinin kendilerinden çok üstün baylığını daha ilk görüşte kılıklarından anlamışlardı.
 
Üç elçi ve onbaşılar tahta kadar yaklaşarak yere diz vurup kağanı ve katunu selâmladılar. Aynı zamanda üç elçinin birden yüreklerinde acı bir şey sızladı. Çünkü üçü de hediye getirirken yalnız kağanı düşünmüşler, katunu hesaba katmamışlardı. Kendi kağanlarının katunu,  hiç sevmedikleri Çinli İ-çing Katun olduğu için batıda Türk kanından gelme bir Yarkın Katun bulacakları nedense hiç birinin aklına gelmemişti. Yalan söyliyemezlerdi. Çaresiz bu ilk acemiliği bağırlarına çekeceklerdi.
 
Tüng Yabgu Kağan ayağa kalktı:
 
-          “Doğu Türkleri kağanı, soydaşım Kara Kağan’ın elçileri bize ün verip otağımızı şenlendirdiler” dedi.
 
Elçiler ve onbaşılar kalktılar. Tunga Tigin söze başladı:
 
-          Doğu Türkleri Kağanı Kara Kağan’ın birinci elçisi Tunga Tigin’im. Kağanımdan yüce batı kağanına bir bitik getirdim. Ayrıva söyliyeceklerim de var. Yüce kağana armağanlarımı sunuyorum.
 
Tunga Tigin arkasına dönerek Onbaşı Karpağın taşıdığı altın kakmalı kılıcı aldı ve:
 
-          “Nice şanlı savaşlar görmüş olan bu kılıcın yüze kağana uğur getirmesini dilerim” diyerek ulaklardan birine uzattı.
 
Sonra Onbaşı Burguçan’la Alka’nın kollarında duran dört avcı doğanını birer birer alarak ulaklara verirken:
 
-          “Yüce kağanın yavuz avcı olduğunu işittiğimizden bu avcı doğanları da sunuyoruz” dedi.
 
En sonra Onbaşı Yağmur’un tuttuğu iki top Çin kumaşını verirken:
 
-          “Son akınımızda Çin’den aldığımız kumaşlardır. Yüce kağan da pek yavuz bir bahadırlar olduğunu bildiğimiz çerilerini bizimle birlikte Çin’e saldırtırsa daha pek çok ulcalar bulabileceğimizden emin olabilir” diyerek elçilik yumuşunun gereklerini daha şimdiden yapmağa başladı.
 
Tunga Tigin sözlerini bitirince Işbara Alp kendisini tanıttı:
 
-          Kara Kağan’ın ikinci elçisi Binbaşı Işbara Alp’ım. Yüce kağana altın işlemeli bir kemerle gümüş kakmalı bir bıçak, bir de ak doğan getirdim.
 
Işbara Alp’ın arkasında duran Yamtar’la Sançar’dan hediyeleri alarak kağanın ulaklarına verdi.
 
Son olarak Böğü Alp ilerleyip yere diz vurdu:
 
-          Kara Kağan’ın üçüncü elçisi Yüzbaşı Böğü Alp’ım! Yüce kağana bir hatıra olarak şu yüz yıllık oku sunuyorum.
 
Tüng Yabgu’nun otağında derin bir sessizlik oldu. Kağan, katun ve bütün beğler gözlerini dikkatle Böğü Alp’a dikerlerken tunga Tigin’le Işbara Alp kızararak başlarını öne eğdiler. Böğü Alp otağda esen havayı sezmişti. Durumunu hiç bozmadan sözlerine devam etti:
 
-          “Yüce Kağan! Senin gibi ulu bir kağana bu kadarcık bir armağanla gelmekteki yakışıksızlığı biliyorum. Doğu Türk Elinde, aramıza iş karıştırıcı Çinliler katılmasaydı, ülkemizde uğursuzluk olup kıtlık olmasaydı sana yarar armağanlar getirebilirdik. Yoksulluğumuz için bizi bağışla!”
 
Tüng Yabgu  Kağan bu açık yüreklilikten hoşlanmıştı. Üçüncü elçiye söz etti:
 
-          Yüzbaşı Böğü Alp! Yoksulluk iyi bir şey değildir. Ama korkulacak yoksulluk gönül ve yürek yoksulluğudur. En büyük baylık pek yürekli, katı kollu, yılmaz gözlü olmaktır. Doğu Türklerinde senin gibi açık sözlü yiğitler varken onlara yoksul denemez. Doğu Türk’ü, batı Türk’ü bir ağacın iki dalıdır. Kökümüz birdir. Birimizin baylığı hepimizin baylığı, birimizin yoksulluğu hepimizin yoksulluğudur.
 
Böğü Alp bu sözlere şöyle karşılık verdi:
 
-          Yüce Kağan! Senin ordun da bizimle birlikte Çin’e akın ettiği gün Ötüken’den yoksulluk kalkacaktır!
 
Tunga Tigin ve Işbara Alp başlarını kaldırdılar. Bu sözü beğenmişlerdi.
- IX -
 
TÜNG YABU’NUN ÇERİLERİYLE KARŞILAŞMA
 
            Kara Kağan’ın elçileri ertesi gün Tüng Yabgu tarafından yapılacak bir teftişte bulunmağa çağrılmışlardı. Kağan, ordusunu gözden geçirecek ve elçilere de bunu gösterecekti.
 
İlk önce yaya olarak kılıç talimi yapan bahadırları gördüler. Karşılıklı onar kişi bir davulcunun davula vurduğu ahenkli tokmak sesine uyarak kılıçla vuruşuyorlardı. Tokmağın bir inişinde bir taraf karşıkilere kılıç indiriyor, karşıkiler de  hep birden kalkanla siper  alıyorlardı. Tokmağın ikinci vuruşunda berikiler saldırışa geçiyor, öncekiler siper alıyordu. İyi giyimli, çelik zırhlı olan bu çeriler iyi kılıç vuruyorlardı. Tüng Yabgu Kağan, vuruşan bu yirmi bahadırı elçilere tanıttı:
 
-          Bu on kişi Türgiş bahadırlarıdır. Karşılarındakiler de Oğuzlardır. Hepsi de yüzbaşı ve onbaşılardır. Savaşta sınanmış seçme çerilerdir.
 
Kara Kağan’ın üç elçisi bu kılıç talimine zevkle bakıyorlardı. Davul “güm! güm! güm!” diye öttükçe kılıçlarla kalkanlardan  “şırak! şırak! şırak!” diye ahenkli ve hoş bir ses çıkıyordu.
 
Bu güzel vuruştan sonra elli kadar atlının iki takım halinde yaptığı kargı talimini seyrettiler. Bunlar da büyük bir ustalıkla karşılıklı kullanan Çigil ve Yağma çerileriydi. Daha ötede birbirlerinin rakibi olan Argu ve Tuhsı nişancıları ok talimi yapıyorlardı. Tüng Yabgu Kağanın ordusunda bütün uruklarda, boylardan çeriler vardı, Tunga Tigin çevresine bir daha bakındıktan sonra kağana sordu:
 
-          Yüce Kağan! Ordunda iyi çeriler olduğu görülüyor. Her boyun bahadırları burada toplanmış. Yalnız aralarında Suğdakları göremiyorum.
 
Kağan gülümsedi:
 
-          Suğdaklar çerilik etmez. Onlar yalnız alış veriş etmesini bilirler. Suğdaklar Türk değildir.
 
Sonra üç elçinin yüzlerindeki sorguyu görerek ilave etti:
 
-          Batı Türk Elindeki Suğdaklar, Doğu  Türk Elindeki Çinliler gibi zararlı değildir. Hem sayıları azdır; hem de ayrı devletleri yoktur.
 
Tüng Yabgu Kağan elçilere kendi ordusunu gösteriyor, bir çok şeyler anlatıyordu. Bir aralık durarak sordu:
 
-          Tunga Tigin! Benim çerilerimle kılıç oynamak, ok atmak, güreşmek, yarışmak ister misiniz? Çin’e  yaptığınız akını Kül Er Tigin’den dinledim Yüce bahadır kişiler olduğunuz anlaşılıyor.
 
Tunga Tigin yere diz vurdu:
 
-          “Buyruk senindir kağan!”
 
***
 
            Ertesi günü, Tüng Yabgu Kağan’ın otağı önünde iki kağanın bahadırları karşılaştılar. Dede Korkut, Tanrı’ya yakarış yaptıktan sonra oyunlara başlandı. Batı Türklerinden üç bahadıra karşı Tunga Tigin, Işbara Alp ve Bögü Alp çıkarak kılıçla vuruştular.
 
Tunga Tigin’e karşı, Tüng Yabgu Kağan’ın yeğeni Börü Tigin görülmemiş bir hızla kılıç kullanıyordu. Uzun bir çarpışmadan sonra Tunga Tigin ile yenişemediler.
 
Işbara Alp’a karşı Tümenbaşı Bugaç Beğ çıktı. Onlarda yenişemediler.
 
Bögü Alp’a karşı Arslan Tarkan çıktı. Yalnız Tüng Yabgu ile beğlerin değil, doğu kağanı elçilerinin de şaşırmış gözleri önünde Yüzbaşı Bögü Alp, hiç umulmıyan bir ustalıkla çarpışarak Arslan Tarkan’ı yendi. Hiçbir yerden ses çıkmamış, kimse bir söz söylememişti. Yalnız Yumru kendi kendine: “Taş yerinde ağırdır” dedi.
 
Sıra ok atmağa gelmişti. Kara Kağan ordusundan Işbara Alp, Bögü Alp, Yamtar, Gümüş ve başka iki er ok atacaklardı. Batılılardan on kişi çıkmıştı. Yakından başlıyarak uzak hedeflere doğru ok atılıyor, biraz  aksıyanlar karşılaşmadan çıkarılıyordu. Doğuluların umudu Işbara Alp’ta idi. Batı Türklerini bu kadar keskin bulacaklarını hiç ummamışlardı. Tunga Tigin’in aklından hep Kür Şad geçiyordu. Zaman geçip atışmalar güçleştikçe nişancılar birer birer meydandan ayrılıyordu. Doğululardan yalnız Işbara Alp’la Bögü Alp kalmıştı.batılılardan altı kişi vardı. Bu sekiz kişi her hedefe her oku şaşmadan değdiriyorlardı. Nihayet kıpırdıyan hedeflere ok atmağa başlamışlardı. Batılılar her hedefi vuruyor ve nişancılığı kazanacağa benziyordu. Nitekim öyle oldu. Uzun atışlardan sonra ancak bir tanesi ortadan çekilerek beş kişi kaldılar ve bu beş kişi nişancıyla Işbara Alp ve Bögü Alp bir türlü yenişemediklerinden atıcılığa son verildi.
 
Bu sefer “taş yerinde ağırdır” diyen yalnız Yumru değildi. Tunga Tigin de aynı şeyi mırıldanıyordu.
 
Şimdi güreşler yapılıyordu. Doğululardan Bögü Alp, Yamtar ve Gümüş çıktılar. Batılılardan bir çok güreşçi çıkmıştı. Fakat kağanın buyruğuyla en usta olan üç tanesi kalarak öbürleri çekildiler. Doğuluların umudu Yamtar’da idi. Fakat Yamtar bütün gücüne ve ustalığına rağmen uzun bir güreş sonra yenilince Doğuluların canı sıkıldı. Hele Işbara Alp çok üzüldü. Çünkü karnı tok olan Yamtar’ın bu sefer yenilmeyeceğini Kara Kağan’a söylemişti. Gümüş pek çabuk yenildi. Fakat Yamtar’ı yenen ve ondan daha iri olan Karluk güreşçisi ile tutuşmak hiç de kolay olmadı. Tuttuğu yeri koparan bu Karluk  yiğidi yalnız güçle değil, ustalıkla da iş görüyordu. Koca Yamtar’ın bileğini inciten bu korkunç güreşçi Bögü Alp’ın bir yerini kırar diye Doğuluların içine ürküntü girmişti. Fakat yüzbaşı onun boyuna, ağırlığına, gücüne hiç aldırmadan başa baş çetin bir güreş yapıyordu. Herkes Bögü Alp’ı beğenmişti. Onun  eşsiz, yavuz bir güreşçi olduğunu herkes anlamıştı. İri Karluk bir defa Bögü Alp’ı belinden kavradığı halde kaldırıp yere çalamamış, aksine bir defa Bögü Alp onu yere çarpmıştı. Güreş uzadıkça hızlanıyordu, hızlandıkça sertleşiyordu. Yamtar, bileğinin acısını unutmuştu. Şimdiye dek Ötüken’de Yüzbaşı Bögü Alp ne diye güreşlere çıkmazdı diye düşünüyordu. Tunga Tigin’le Işbara Alp yan yana durmuşlar, içlerinden heyecan duyarak seyrediyorlardı. Umulmadık bir anda Bögü Alp’ın, koca Karluk güreşçisini kavrayarak yere attığını ve omuzlarını yere değdirerek güreşi kazandığını gören Binbaşı Işbara Alp, Tunga Tigin’e döndü. Gözlerinin içi gülerek ona:
 
-          “Taş yerinde ağırdır tigin”dedi.
 
Sıra at yarışlarına gelmişti. Kağanın otağı önünden kalkacak olan atlılar dört beş bin adım ilerde dikilmiş olan tuğları kaparak yeniden otağa gelecekleri. Batılılardan yirmi kişi atlı yarışa giriyordu. Doğululardan en önde Bögü Alp çıkmış, ardından Onbaşı Sançar, Onbaşı Alka, Onbaşı Yağmur ve üç er gelmişti. Tunga Tigin, Batılıların ünlü atlarına karşı yarışı kaybedeceklerini sanıyor, yalnız Onbaşı Alka’dan bir şeyler umuyordu. Yumru ise Yüzbaşı Bögü Alp’ın bu yarışı kazanacağına emindi.
 
Atlılar dizildiler. Davulun tokmağı üç defa kalkıp indi. Üçüncü gümleyişten sonra 27 atlı kamçılarını şaklattılar. 27 at yıldırım gibi fırladı. Bir müddet, talim yapıyormuş gibi hepsi aynı hızda koştular. Sonra yavaş yavaş geride kalanlar oldu. Batılılar arasında Tüng Yabgu Kağan’ın oğlu Türe Tigin de vardı. Önce Onbaşı Sançar’la Onbaşı Alka ve Batılılardan dört kişi en önde gidiyorlar, bunların  biraz ardından da Türe Tigin’le Onbaşı Yağmur geliyordu. En geride Batılılardan bir binbaşı yarışıyor, Yüzbaşı Bögü Alp bunun bir at boyu ilerinde bulunuyordu. Yolun yarısına doğru Alka hepsini geçti.
 
Sançar kendisi ile birlikte koşan dört Batılı’yı geçirmemek için uğraşıyor, fakat başaramıyordu. Dört Batı atlısı yavaş yavaş kendisini geçiyorlardı. Türe Tigin’le Onbaşı Yağmur at başı beraber koşuyorlar ve Sançar’a yetişiyorlardı. Bögü Alp âdeta yırtınıyor ve birer birer önündekileri geçiyor, ardındaki Batılı binbaşı da onu kovalıyordu. Şimdi Doğuluların üç erinden ikisi arkada kalmışlardı.
 
Tuğlara yaklaşırken Onbaşı Alka en önde idi. Alka, tuğlardan birini kaparken bir uğursuzluk oldu: Kavradığı tuğu yere düşürdü. Ötüken’in en iyi binicisi olduğu için hemen atından yere sıçrıyarak düşürdüğü tuğu kaptı. Fakat bu sırada ikinci olarak gelen batılı bahadırın atı ile çarpışarak yere düştü. Başı hızla bir taşa vurdu, bayıldı.
 
Atlılar birer birer tuğları kapıp döndüler. Son gelen yarışçı Doğulu idi. Kendi umutları olan Onbaşı Alka’yı yerde görünce atından atladı. Ayıltmak için yüzüne kamçısıyla yavaşça vurduktan sonra onu kucaklayıp atına bindirdi. Eline tuğu ve kamçıyı vererek haykırdı:
 
-          Onbaşı! Yarışı kaybediyoruz. Yarışı kazandıktan sonra istersen öl ama şimdi bayılma!
 
Ve Alka’nın atına kırbaçla sert bir vuruş yaptı. Yarı ayılmış olan Alka dolu dizgin koşmağa başlarken kendisi de hiç umudu olmadığı halde atına binerek yarışa devam etti.
 
Dönüşte yarış kızışmıştı. Şimdi en önde Batılı atlı koşuyor, bunların ardından da Onbaşı Yağmur’la Sançar ve Türe Tigin geliyordu. Daha geride Bögü Alp beş Batılı ile çekişiyor, bunların hemen arkasından da Onbaşı Alka canını dişine takarak yarı baygın bir halde uçuyordu. En geride Alka’yı ata bindiren yiğit at koşturuyordu. Yolun yarısına varırken Yüzbaşı Bögü Alp ve Alka ötekilerini birer birer geçmeğe başladılar. Bögü Alp korkunç bir hal almıştı. Yağmur’la Türe Tigin de Sançar’ı geride bırakmışlardı. Biraz sonra Onbaşı Yağmur’un Tigin’i ve önündekilerin hepsini geride bırakarak başa geçtiği görüldü. Yüzbaşı Bögü Alp da ötekileri geçiyor, Onbaşı Alka ise onun hemen ardından geliyordu. Bunların ardında Batılılar hemen hemen bir hizada koşuyorlardı. Sançar çok geride kalmıştı. Doğulu üç er en geride kalmamak için birbirleriyle sıkı bir yarışa tutuşmuşlardı. Birdenbire Yüzbaşı Bögü Alp’ın atı ile birlikte yuvarlandığı görüldü: At çatlamıştı.
 
Alka yavaş yavaş Yağmur’a yetişiyordu. İki Doğulu onbaşı en önde at başı beraber gidiyorlar, arkalarından Tigin’le öteki Batılıları geçirmemeğe uğraşıyorlardı. Bir aralık Yağmur, Alka’nın kamçısını düşürdüğünü ve atının yelesine doğru kapandığını gördü. Alka’nın atına sert bir kamçı vururken bağırdı:
 
-          Alka! Tuğu sıkı kavra! Bayılmamağa çalış!
 
Alka’nın atı, sahibi idare etmediği halde yıldırım gibi koşuyordu. Alka başını atın yelesinden kaldıramıyor, fakat tuğu sımsıkı tutuyordu. Tüng Yabgu Kağan’ın oğlu çok yaklaşmıştı. Fakat bir türlü arayı kapatamıyordu. Tigin’in ardından 19 Batılı geliyordu. Bütün Doğulular arkada kalmışlardı. Bögü Alp ise yalnız geride kalmış değil, yaya kalmıştı. Sançar, geride kalmış olan Doğuluların en önünde idi. Hiç olmazsa bir Batılıyı geçmek için atını kamçılıyor, her şeyi  yapıyor, fakat geçmek şöyle dursun, aradaki açıklığı bile koruyamıyordu. Yarışın bitmesine üç dört yüz adım kalmıştı. Yağmur’la Alka hâlâ at başı gidiyorlardı. Tigin hemen arkalarında idi. Yağmur yorulmuş, bunalmıştı. Fakat yüzü her zaman olduğu gibi gülümsüyordu. Bir aralık Alka’nın yana doğru kaykıldığını gördü. O ne? Alka, Ötüken’in en iyi binicisi olan Alka, kolları arkadan bağlı olduğu halde Çin’den Ötüken’e kadar attan düşmeden kaçan Alka şimdi atından mı düşüyordu? Onbaşı Yağmur, at üstünde yıldırım gibi gittikleri halde Alka’yı omzundan kuvvetle tutarak kaldırıp atının yelesine bıraktı. Alka’nın çakır gözleri kapanmıştı. Bayılmış olduğu anlaşılıyordu. Yağmur yeniden haykırdı:
 
-          Tuğu sıkı kavra!
 
Yarış bitiyordu. Türe Tigin iki Doğulu onbaşıyı geçememişti. İkisi birden aynı hizda birinci olarak yarışı bitirmişlerdi. Onbaşı Yağmur hemen atından atlıyarak kağanın karşısında yere diz vurdu. Birincilik tuğunu dikti. Tigin de atından atlamıştı. Üçüncülük tuğunu dikmek için Alka’nın gelip ikincilik tuğunu dikmesi bekleniyordu. Dördüncü, beşinci ve sonrakiler de hep gelmişlerdi. Fakat Alka hâlâ atından inmemiş, başını da kaldırmamıştı. Tuğu sıkı sıkı tutuyordu. Tunga Tigin’le Işbara Alp yanına gidip attan inmesi buyruğunu verdikleri zaman hiçbir cevap alamadılar. Yolda düşüp yaralandığını en son atlıdan öğrenince tuğunu dikmek üzere elinden almak istediler. Fakat Alka o kadar sıkı tutuyordu ki, alamadılar. Tunga Tigin ayıltmak, kımız vermek için başını kaldırmak istedi. Yarışı kazanan Alka’nın daima dalgın bakan çakır gözleri şimdi eskisinden daha dalgın bakıyordu. Akla’nın gözleri artık Tunga Tigin’i görmüyordu. Onbaşı Alka yarışı kazandığını da bilmiyordu.
 
Onbaşı Alka Doğulular ün kazansın diye ölmüştü.
- X -
 
YAMTAR’IN TARTIŞMASI
 
            Doğu kağanının elçileriyle elçilerin maiyetine çok konukseverlik gösteriliyordu. Her gün toya çağırılıyorlar, arada bir Tüng Yabgu Kağan şölen veriyordu. Hatta bir şölenin sonunda Binbaşı Işbara Alp Batı binbaşılarından Barman Beğ’le and içerek kan kardeşi olmuştu. Barman Beğ, Tüng Yabgu Kağan’ın eniştesi olduğu için Batıda sözü geçen, sayılan bir bahadırdı.
 
Batılıların konukseverliğinden en çok sevinen ve faydalanan Onbaşı Yamtar’dı. “Kırk gün böyle doyduktan sonra güreş tutsaydım sırtım yere gelmezdi ama neyleyim ki güreşler erken yapıldı” diye kendi kendine söyleniyordu. Burada en yakın arkadaşı ve andası Onbaşı Sançar olduğu için ondan hiç ayrılmıyor, toylarda onunla yan yana oturuyor, tok gözlü olan Sançar’ın payına düşenin yarısını da kendisi yiyordu. Kımızın, ayranın, etin, kurutun, yemişin sayısı yoktu. Doğrusu bu Batı Türkler bay kişilerdi.
 
***
 
            Bir sabah Yamtar’la Sançar kendilerini konuklayan Onbaşı Derse ve gezerken ulu bir ağacın altında bir kalabalık gördüler. Aksakallı iki koca bozuk bir Türkçe ile çevrelerinde toplanmış olanlara bir şeyler anlatıyorlardı. Yamtar, Derse’nin yüzüne baktı. Bozuk dille konuşan bu garip kılıklı adamlardan bir şey anlamamıştı. Onbaşı Derse:
 
-          “Bunlar Rum ülkesinden gelmiş papazlardır” dedi.
 
Ne Yamtari ne de Sançar bir şey anlamamışlardı:
 
-          Rum ülkesi mi? Şimdiye dek böyle bir ülke duymamıştım.
-          Rum ülkesi batıda büyük bir ülkedir. Çevresinde büyük denizler varmış. Bizans diye bir şehirleri varmış ki içindeki kişilerin sayısını kimse bilmezmiş.
-          Papaz ne demek?
-          Papaz onların saygı gören kişilerine derler. Bizim kamlar gibidir. Kendi Tanrılarının buyruğunu bildirir.
 
Onbaşı Yamtar çok ilgilenmişti. Papazlara yaklaştılar.
 
Onlar çevrelerindeki Türkler’e Tanrı’dan, İsa Yalavaç’tan (peygamberden), Meryemden bahsediyorlar, Türkler de hiç ses çıkarmadan merakla bu sözleri dinliyorlardı. Yamtar bir müddet dinlendikten sonra merakı büsbütün artmış olduğu halde papazlardan birine sordu:
 
-          Bana bak koca! Yalavaç diyip duruyorsun. Yalavacın ne demek olduğunu bana söylesene…
-          Yalavaç, Tanrının elçisidir.
 
Yamtar’ın şaşkınlıktan gözleri açıldı:
 
-          Ne? Tanrımın elçisi mi? Tanrı, kağan mı ki elçisi olsun?
-          Tanrı bütün yerlerin, göklerin, insanların, hayvanların kağanıdır!
 
Yamtar biraz daha şaşırdı:
 
-          “Bizim Tanrımızın elçi gönderdiğini hiç işitmedim” dedi. Sançar’a dönerek sordu:
-          Sen işittin mi?
-          Hayır!
 
Rum papaz ağır ve yavaş bir sesle cevap verdi:
 
-          Sizin Tanrınız, bizim Tanrımız diye ayrı ayrı Tanrılar yoktur. Tanrı birdir. O da bütün insanların Tanrısıdır.
 
Yamtar büsbütün şaşırarak sordu:
 
-          Tanrı bir midir? Bizim Tanrımızla Çinlilerin Tanrısı bir midir?
 
Papaz gülümsiyerek “evet” cevabını verdi. Yamtar’ın aklı bu işlere bir türlü yatmıyordu:
 
-          Öyle ise biz Çinlilerle savaşırken bu Tanrı hangimize yardım eder?
-          Tanrı savaşanlara yardım etmez. Çünkü bütün insanlar kardeştir. Kardeşini öldüreni Tanrı sevmez.
-          Ne dedin? İt sürüsü kadar Çinlilerin hepsi benim kardeşim mi? Ulan sen delirdin mi? Bu kadar kardeşi hangi ana doğurabilir?
-          İnsanlar kardeştir. İsa öyle söylüyor.
-          İsa da kim oluyor?
-          Tanrının elçisi ve oğlu!
 
Yamtar az kalsın yere yuvarlanacaktı. Bir müddet söyliyecek söz bulamıyarak yanağını kaşıdı. Sonra papaza sordu:
 
-          Bu İsa senin yalavaç dediğin adam mı?
-          Evet!
-          Tanrının oğlu olduğuna göre çok ulu kişi olsa gerek.
-          Elbette.
-          Boyu elli kulaç var mıydı?
-          Hayır! İsa yalavaç da senin gibi benim gibi bir kişidir.
 
Yamtar, papaza keskin keskin baktı. Bu ak sakalı koca doğru mu söylüyordu? Bunu bir türlü anlıyamıyordu. Yeniden sordu:
 
-          Tanrı hangi katunla evlendi de bu İsa Yalavaç doğdu?
-          Tanrı hiçbir katunla evlenmez.
 
Artık Yamtar’ın canı sıkılmıştı. Bu bön koca neler söylüyordu? Bağırarak sordu:
 
-          Bana bak koca! Benimle doğru konuş. Tanrı evlenmediyse bu yalavaç anasız mı doğdu?
-          Hayır anası vardı. Onu Meryem doğurdu.
-          Bu Meryem, Tanırının katunu değil miydi?
-          Değildi.
-          Ama İsa’yı doğurdu, değil mi?
-          Doğurdu.
-          İsa da Tanrının oğlu…
-          Evet!
 
Yamtar yüzünü göğe kaldırıp söylenmeğe başladı: “İsa Tanrının oğlu. İsa’yı Meryem doğurdu. Ama Meryem, Tanrının katunu değil. Tanrı, İsa’nın babası… İsa’nın anası, babası var. Babası Tanrı… Anası Meryem… ama Meryem, Tanrının katunu değil… İsa….”
 
Onbaşı Yamtar sözlerini bitiremedi. Gık demeden tartışmayı dinliyen Onbaşı Sançar, bu mantıksızlıkla sinirleri bozularak meşhur kahkahasını savurmuştu. Papazlarla çevrelerindeki Türklerin gözleri birden Sançar’a çevrildi. O, her zaman yaptığı gibi böğürlerini tutarak, gözlerinden yaşlar akarak katılıyor, kahkaha arasında da kesik kesik şöyle bağırıyordu:
 
-          Tanrı ile Meryem evlenmeden bu yalavaç nasıl doğar be? Herhalde bu bunağın Tanrısı Meryem’in otağına gizlice girdi de Kara Kağan duymasın diye bizden saklıyor. Yoksa onun sonucu da Karabudağ’ın sonucuna benzerdi…
 
Yamtar, bu gürliyen kahkahalar arasında yine yere düşmüş olan Sançar’ı, Onbaşı Derse’nin yardımıyla bir ata bindirip bağlamağa çalışırken bağırdı:
 
-          Bana bak, koca papaz! Türk Tanrısı, Türk Türesine aykırı iş yapmaz. Sizin Tanrınız Ötüken’e gelirse işi yamandır.
- XI -
 
ÖTÜKEN YOLUNDA
 
            Kara Kağanın elçileri, Batı Elinde iki ay kaldıktan sonra Ötüken’e dönüyorlardı. Tunga Tigin, batı kağanıyla üç defa gizli görüşme yapmış, kendi kağanına götürmek üzere bir de bitik almıştı. Batı Elinde çok büyük konukseverlik görmüşler, Batı Türkleriyle kaynaşmışlardı. Gerek kağan, gerek katun, gerekse beğler hem Kara Kağan’la İ-çing Katun’a hem de kendilerine çok büyük hediyeler vermişlerdi. Batıdan Ötüken’e, bir çok atlara yüklenmiş değerli hediyeler götürüyorlardı. Fakat Onbaşı Alka’yı, dalgın bakışlı Uygur Alka’yı orada bırakmışlardı.
 
Kılıçta, güreşte, yüzlerini ak eden Yüzbaşı Bögü Alp’ın değeri aralarında değeri artmıştı. Tunga Tigin de yarışı kazanan Onbaşı Yağmur’a iyi koşumlu güzel bir at bağışlamıştı. At uşağı Yumru, yine yan yana gittiği Gümüş’e at çatlatmamış olsaydı Bögü Alp’ın mutlaka yarışı da kazanacak olduğunu söylüyor, Gümüş ise Alka ile Yağmur’a yetişmesine imkân olmadığını, ancak üçüncü gelebileceğini ileri sürüyordu.
 
Aylı bir gecede, konaklamış oldukları su başında dinleniyorlardı. Tunga Tigin, Işbara Alp otlara bağdaş kurmuşlar, konuşuyorlardı. Konu Ötüken’le Batı Elinin ölçüştürülmesi, iki Türk kağanının birleşmesi ve Ötüken’in bu yıllarda çekmekte olduğu sıkıntı ve yoksukluktu.  Söz döne dolaşa kendi evlerine geldi. Sonra bir aralık, Tunga Tigin’in bir sorusu üzerine Işbara Alp kendi onbaşılarını anlatmağa koyuldu. Onların erdemlerini birer birer saydıktan sonra: “Ben Onbaşı Pars’ı ötekilerden üstün görürüm. Uslu erdir. İyi düşünür” dedi. Tunga Tigin’le Bögü Alp aynı zamanda “Onbaşı Pars mı” diye sordular.
 
Onbaşı Pars adı Tunga Tigin’i de, Bögü  Alp’ı da çok ilgilendirmişti. Tunga Tigin, Şen-king’le vuruşan Pars’ın adını işitmişti. Bögü Alp ise, Kıraç Ata’nın yanından dönerken gördüğü dört atlıyı ve onların arasındaki Onbaşı Pars’ı hatırlamıştı. Tulu Han’ın yanından gelen bu dört kişiden birinin Çinli olduğunu yüzbaşının aklına gelince, yeniden, içini bir kurdun kemirmekte olduğunu duydu. Beyninden yıldırım hızıyla düşünceler geçiyordu. Şu işi Tunga Tigin’le Işbara Alp’a açmalı mı, açmamalı mı? Buna karar veremiyordu. Açmanın doğru olacağını bildiği halde içinden gelen bir ses ona açmamasını buyuruyor, bundan da Bögü Alp bunlanıyordu:
 
-          Binbaşı! Bu Onbaşı Pars’a güvenin çok mudur?” diye sordu.
 
Işbara Alp böyle bir soru ile karşılaşacağını hiç düşünmemişti:
 
-          “Güvenim çoktur. Ötüken’e dönünceye kadar evimi Onbaşı Pars’a ısmarladım” diye cevap verdi.
 
Arada bir sessizlik oldu. Sonra Işbara Alp birdenbire aklına bir şey gelmiş gibi sordu:
 
-          Onbaşı Pars’ı tanır mısın?
-          Bir defa uzaktan gördüm.
 
Bögü Alp düşünüyordu: Acaba Tulu Han, Kara Kağan’a karşı bir isyan mı hazırlıyordu? Onbaşı Pars, Işbara Alp’ın buyruğunda olduğuna göre acaba Işbara Alp da bu işin içinde mi idi? Tulu Han böylece tuğ kaldırırsa acaba iyi mi olurdu, kötü mü? Şu Çinli İ-çing Katun’la Şen-king, Kara Kağan’ı yanlış yola doğru yürüttükleri için acaba Tulu Han tarafını tutmak Ötüken için yerinde olmaz mıydı?
 
Sonra  birdenbire Kıraç Ata’nın sözlerini hatırladı. Kıraç Ata “Kara Kağan’ı tasa öldürecek” demişti. Bögü Alp başını göğe kaldırdı. Kıraç Ata’yı yeniden görüyor gibiydi. 1300 yıl sonra dirileceksiniz demişti. Adınız dünya batıncaya kadar unutulmıyacak demişti. Bir ırmağın kıyısında dövüşeceksiniz demişti. Büyük günler yaklaşıyor demişti.
 
Bu sözler aklına gelince yüzbaşı heyecanlanır gibi oldu. Sonra birdenbire ötekilere : “Kıraç Ata adını işittiniz mi” diye sordu. Bu sorguya Tunga Tigin evet, Işbara Alp hayır diye cevap verdiler
 
Sonra, pek uzun bir susma oldu. Üç elçi birbirinden başka şeyler düşünüyorlardı. Üçünün de düşündüğü şeyler kötü şeylerdi. Ayrı yollardan aynı sonuca varıyorlardı. Üçünün de bilmediği tek şey şuydu: Hepsi bu kara düşüncelerde kendisini yalnız sanıyor, arkadaşlarının da beyninden korkunç şeylerin geçtiğini bilmiyordu. Susuyorlardı. Güzel aya, parlak yıldızlara hiç bakmıyorlardı. İleriye dalmış olan gözlerinin de bir şey gördüğü yoktu. Yalnız düşünüyorlardı. Nöbetçi olan onbaşı ve erlerden başkaları ise otlara uzanmışlar, uyuyorlardı. Yan yana uzanmış olan Yumru ve Gümüş, batı kağanı önünde yapılan oyunlar için uzun uzun konuşmuşlar, yorularak dalmışlardı. Bir aralık Yumru gözlerini yarı açarak Gümüş’e döndü:
 
-          “At çatlamasaydı Yüzbaşı Bögü Alp birinci gelecekti” dedi.
 
Gümüş hafif uykusu arasında bu sözleri duymuştu. Gözlerini açmadan cevap verdi:
 
-          Hayır! Atı çatlamasaydı Yağmur’la Alka’dan sonra üçüncü gelirdi…
- XII -
 
ALMILA
 
            Ötüken’in en güzel kızı olan Almıla bir çok gönülleri kendisine bağlamıştı. Hele Onbaşı Pars’la birlikte Çinlilerle çarpışarak bir Çinliyi öldürdüğü duyulalıdan beri ünü artmış, gönülleri çoğalmıştı. Artık tümenbaşı olan Şen-king de gönlünü ona kaptıranlar arasında idi. İ-çing Katun’a dayanarak Ötüken’de borusunu öttüren bu Çinliyi Türklerden kimse sevmediği halde kağan, anlaşılmaz bir direnme ile onu tutmakta devam ediyordu. Şen-king, Almıla ile evlenmeği aklına koymuştu. Işbara Alp’ın Ötüken’de çok sevildiğini, hatta uzaktan kağan ailesine mensup olduğunu öğrenmiş, Almıla’ya karşı duyduğu sevgi artmıştı. Fakat Ötüken’deki işler Çin’de olduğu gibi yürümüyordu. Almıla soylu bir aileden olmasa bile onu evlenmek için razı etmek gerekiyordu. Kaldı ki hem Binbaşı Işbara Alp’ın kızı kolay kolay erkek beğenmiyecek olan yiğit bir kızdı. Şen-king’in yanında, Çin’den getirdiği  üç subaydan ancak bir tanesi kalmıştı. Şen-king kendisini Türklere ısındırmak için yanına bir iki Türk subayı almak istemiş ise de, başaramamıştı. Bütün bu işler Almıla’nın gözüne girmek için yapılıyordu. Fakat Almıla’nın gülmez yüzü Şen-king’e bakmıyor, yalnız Onbaşı Pars’ı gördüğü zaman biraz gülümsüyordu. Şen-king gönlünü öyle kaptırmıştı ki neredeyse kendinden geçecekti.
 
Sonunda bu işin kendisini bitireceğini anlıyarak kızkardeşi İ-çing Katuna başvurup yol göstermesini diledi. İ-çing Katun her şeyden önce bu evlenmeden kendi ailesine bir fayda gelir mi, ailesi yine Çin’de kağanlık tahtına çıkar mı diye düşündü. Şen-king, Almıla ile evlenirse Işbara Alp’ın da yardımını elde edecekleri muhakkaktı. İ-çing Katun Türk göreneğince Şen-king’in üç gece üst üste Almıla’nın çadırına girerek onunla konuşmasını, kendisiyle evlenmeğe kandırmasını öğütledi. Şen-king böyle bir Türk göreneği olduğunu bilmiyordu.
 
-          “Çadırına girersem bana bir şey demezler mi?” diye sordu.
-          Demezler. Zaten geç vakit gireceksin.
-          Almıla beni istemiyor. Çadırına alır mı?
-          Türk göreneği böyledir. Kız seni istemese de bir şey demez. Sen tatlı dille kızın gönlünü kazanmağa çalışacaksın.
-          Ya kazanamazsam?
-          Üç gece üst üste gidip kazanmağa uğraşırsın. Kazanamazsan artık dördüncü gece gidemezsin.
-          Bu Türkler çok tuhaf!
-          Şunu da sakın unutma: Geceleyin karanlıkta çok ciddi olacaksın. Sakın albıza uyup taşkınlık etmeğe kalkma, öldürürler.
 
Şen-king’in benzi attı. Türklerin işine bir türlü akıl erdiremiyordu.
 
Böyle olduğu halde o gece korkarak, yüreği çarparak Almıla’nın çadırına girdi. Anası ve kardeşleriyle birlikte Almıla’nın yattığı çadıra girmek Şen-king’in sinirlerini bozmuştu. Karanlıkta Almıla’nın nerede olduğunu göremiyor, zangır zangır titriyordu. Gözleri karanlığa alıştıktan sonra Almıla’yı seçti. Kalın bir keçenin üzerinde yatıyordu. Baş ucunda bir bıçak vardı. Bu bıçak Şen-king’in subayını öldüren bıçaktı. Onu görünce Şen-king’in bacakları titremeğe başladı. Dikkatle Almıla’nın yüzüne bakınca onun da uyanmış olup kendisine bakmakta olduğunu gördü. Yavaşça “Almıla” diyebildi. Almıla yerinden kalkmadan “Ne istiyorsun” diye sordu. Şen-king heyecanla Almıla’nın yanına diz çökmüştü. Gözleri karanlığa büsbütün alışmış olduğu için onun ışıl ışıl gözlerini görüyor, ne diyeceğini şaşırıyordu. Çadırdakilerin hepsi uyanıp durumu gördükten sonra yeniden gözlerini kapamışlardı.
 
Şen-king tan atıncaya kadar Almıla’ya yalvardı. Fakat yumuşamak bilmiyordu. Kendisi için bir tehlike olmadığını gördükten sonra Şen-king’e biraz güven gelmiş olduğu halde Almıla’nın gözleri kendisine baktıkça şaşıyor, yeniden titremeğe başlıyordu. İ-çing Katun, güzel sözler söyliyerek kızın gönlünü almasını söylemişti. Halbuki o ne söyliyeceğini bilmiyor, yalnız yalvarıyor, yalvarıyor, sonra ağlıyor, fakat yanındaki kız bir dünya güzeli olduğu için Şen-king bundan da büyük bir bahtıyarlık duyuyordu.
 
Almıla hep yatıyordu. Çin beği yalvardıkça “Sende gönlüm yok” diye kestirip atıyor, “Seni almak için ne yapayım” diye sordukça  Boşuna uğraşma” diye cevap veriyordu. Şen-king’in gönlü umutsuzlukla dolmuştu: Almıla’nın kendisinden tiksindiğini anlamıştı. Katunun kardeşi, bir Çin tigini ve Türk ordusunda tümanbaşı olduğu halde bu kız kendisini istemiyordu. Fakat Türk göreneğine uyarak onu çadırından kovmuyor, onunla konuşuyordu.
 
Sabah oluyordu. Oratalık ağarmağa başlamıştı. Şimdi Almıla’yı daha iyi görebiliyordu. Hey ulu Tanrı! Bu ne güzellik, ne göz kamaştırıcı yakışıklılıktı! İnsan onun gözlerine bakamıyor, yanında bulunmaktan heyecana düşerek titriyordu! Şen-king ona baktıkça eriyeceğini sanıyordu. Beynine gelen bir şüpheyi açığa vurmaktan kendisi alıkoyamadı:
 
-          Yoksa başka birinde gönlün mü var?
 
Almıla bu soruya cevap vermiyerek sert sert baktı. Çin beğinin yüreği titremişti. Kendisini toplıyarak ilave etti:
 
-          Söyle de her kimse onun hakkından geleyim!
 
Şen-king bu sözleri ta gönlünden duyarak, içinden gelerek söylüyordu. Almıla yine başını çevirerek baktı.  Fakat bu sefer keskin değil, gülümsiyerek bakıyordu. Bu gülümseyiş Şen-king’i bitirdi. Ağlamaklı oldu. Ne söyliyeceğini şaşırdı. Almıla’nın gülümseyişi geçmişti. Fakat gözlerinin içinde hâlâ bir gülümseme var gibiydi. Yavaşça: “Tanyer ağardı” dedi. Şen-king anlamıştı. Bitkin bir halde çadırdan çıktı.
 
Bundan sonra üst üstte iki gece daha Almıla’nın çadırına girdi. Fakat gönlünü edemedi. Büyük bir umutsuzluk içinde İ-çing Katun’a giderek olanı biteni anlatıp ondan yardım istedi. Şen-king derin bir aşka tutulduğunu anlıyor, gözü Almıla’dan başka bir şey görmüyordu. Onun uğrunda her şeye katlanabilecekti. Tümenbaşılıktan, günün birinde Çin kağanı olmak hülyasından vazgeçecekti. Ama Almıla’dan dünya yıkılsa vazgeçemeyeceğini İ-çing Katun’a anlatıyordu. Katun ise bu işi başka bakımdan görüyordu. Ona göre, kendi kardeşinin Almıla ile evlenmesi kurduğu planların gerçekleşmesine yardım edecekti. Çünkü Işbara Alp ile akraba olacaklar, kağan soyundan olan Işbara Alp’ın bahadırlığından, nüfuzundan faydalanacaklardı.
 
İ-çing Katun kendi nüfuzunu kullanmağa karar verdi: Bir gün bir ulak Işbara Alp’ın çadırına gelerek Katun’un Almıla’yı kendi katına çağırdığını bildirdi. Almıla niçin çağrıldığını aşağı yukarı anlamıştı. Katun’un otağına gidip yere diz vurduğu zaman İ-çing Katun onu gülerek karşıladı. Fakat isteğe girmeden önce bir çok sorular sordu. Sonra Almıla’nın güzelliğini övdükten sonra birdenbire ciddileşerek kendisini, kardeşi Şen-king’e almak istediğini söyledi. Güzel Almıla hiç tereddütsüz: “Ben onu istemiyorum” diye cevap verdi. Bu sert cevap üzerine Katun biraz duraksadı:
 
-          “Katunun kardeşi olan bir beğ, bir tümenbaşı reddolunur mu?” diye sordu.
 
Katun kendi mevkiinin ağırlığı ile Almıla’yı alt edeceğini sanıyordu. Halbuki o:
 
-          “Ben de Işbara Alp’ın kızıyım” diye cevap verdi.
 
İ-çing Katun’un kaşları çatıldı. Kardeşinin maiyetindeki Çinli subaylardan birini öldüren bu kıza bir ders vermek gerekiyordu:
 
-          “Ben sana buyruk veriyorum. Şen-king ile evleneceksin” dedi.
 
Almıla yere diz vurdu:
 
-          Buyruk senindir. Ama benim de şartım var. Ben, benden oğlak kapan, yarışta beni geçen erle evleneceğim. Türk Türesine göre bir kız böyle bir şart koşabilir.
 
İ-çing Katun öfke ile baktı. Işbara Alp’ın kızı kendisine akıl öğretiyordu. Ortaya Tür Türesini atmakla kendini kıskıvrak bağladığını anlamıştı. Katun  türeye aykırı söz söyliyemez, buyruk veremezdi. Fakat ne de olsa katunluk gücü örselenmişti. Çuluk Kağan’ı ağulayıp öldüren, Kara Kağan üzerinde bu kadar sözü olan kendisine karşı şu genç kızın kafa tutması onu öfkelendiriyordu. Neylesin ki yapacak başka bir şey de yoktu:
 
-“Peki! At yarıştırıp oğlak kapışırsınız” diye sözünü bitirdi.
 
İ-çing Katun, oğlak kapmacada Şen-king’in Türklerle boy ölçüşemiyeceğini biliyordu. Bu oyunda bir erkeğin, kendisini istemiyen kızın elinden oğlağı kapmasının çok güç olduğunu da biliyordu. Çünkü kız istemediği erkeğin yüzüne kırbaçla vurabilirdi. Almıla gibi güçlü ve bahadır bir kızı bu yarışta, daha doğrusu vuruşta elde etmek her ere nasip olur işlerden değildi. Katun bunu önlemek için Ötüken’de korkunç bir söylenti yayıyordu: Almıla Şen-king’le evlenecek, başka birisi oğlağı kaparsa katun tarafından öldürülecek diye… Bu söylentiyi en çok Çinliler yayıyor, gizli gizli herkese fısıldıyor, Almıla’nın da gönlü olanlar her şeyi işitmişlerdi.  Gözleri yılmak şöyle dursun, Şen-king’in adını işitince kan beyinlerine sıçramıştı. Onbaşı Pars’tan başkası bunun yalan olduğunu bilmiyordu. Yalnız Pars, Işbara Alp’ın buyruğu ile onun otağına bakmağa memur olduğundan olup biteni öğrenmiş, Şen-king’e olan yağılığı artmıştı.
 
Oğlak kapma günü Ötüken için sayılı bir gün olmuştu. Almıla ile evlenmek istiyenler yüz kişiden çoktular. Bir kızı isteyenlerin bu kadar kalabalık olduğu şimdiye dek görülmemişti. Almıla’yı almak istiyenlerin çoğu yüzbaşı ve   onbaşılardı. İçlerinde en büyük rütbelisi tümenbaşı Şen-king’di. Fakat o da bu kadar Türk atlısı arasında ne yapacağını şaşırmış, heyecandan benzi sararmıştı. Yalnız rütbesine ve katunun kardeşi olmasına güveniyordu. Fakat İ-çing Katun’un ortaya attığı korkunç söylentiye rağmen bunca yiğidin Almıla’yı istemekten çekinmeyişi onun umutlarını kırmıştı.
 
Atlılar saf halinde alana dizildiler. Diziliş rütbe sırasına göre olduğundan Şen-king en başta bulunuyordu. Yanında iki binbaşı vardı. Sonra yüzbaşılarla onbaşılar geliyordu. Onbaşı Pars sonlara doğru idi. Şen-king’in atı kağan ahırından çıkmış iyi bir at olduğu için Almıla’ya çabuk yetişeceğini umuyordu. Fakat mesele oğlağı onun elinden almakta idi. Şen-king bu işe girişirken karşısındakini bir kız olarak görüyor, kız diyince de aklına çelimsiz ve nazik Çin kızları geliyordu. Türk kızlarının, hele Almıla gibi boylu boslu, güçlü kuvvetli ve yılmaz bir kızın elinden oğlak kapmak, hele bunu Almıla istemediği halde yapmak… Bunları düşündükçe Şen-king’in içine baygınlık geliyordu. Alanda çıt çıkmıyordu. Şen-king’e öyle geliyordu ki bu sessizliği bozan şey yalnız kendi yüreğinin çarpıntısıdır.
 
Biraz sonra güzel Almıla gözüktü. Kır bir ata binmiş kucağına kesilmiş bir oğlak almış olduğu halde alana doğru at sürüyordu. Bütün bakışlar ona çevrildi. Bu bakışlarda anlatılmaz acayip bir sertlik, korkunç bir anlam vardı. Almıla’yı sevenlerin bakışlarındaki bu sertlik ona değil, onu haksızlıkla kendilerinden koparmak istiyen değersiz Şen-king’e ve Şen-king ablası, yani İ-çing Katuna’a karşı idi.
 
Almıla, atlıların önünden geçerek bir aşağı bir yukarı dolaşıyor, kendisini bekliyenlere dikkatle bakıyordu. Şen-king’den başka herkes bırakmış, dünya güzeline bakarken Çinli beğ dizginleri sıkı kavramış olduğu halde tetikte duruyordu. Almıla, atlıların önünden, onlarla yirmi otuz adım aralığı olarak yeniden geçiyordu. Onbaşı Pars’ın önünden geçerken gözlerinin içinden gülümsemesi, bu gülümsemeyi görenlerin içini sızlatıp yakmıştı. Onlar Onbaşı Pars’ın beğenildiğini, istendiğini anlamışlardı. Fakat sonuna kadar çekişmekten caymıyacaklardı.
 
Bu aralık kimsenin beklemediği bir şey oldu: Almıla at sürerek dizinin başına geldiği zaman bir davul gümledi ve tetikte duran Şen-king’in, Almıla’ya doğru hızla at koşturduğu görüldü. Davul vakitsiz gümlemişti. Almıla, atlıların önünden dokuz defa geçmeden ve kaçmağa başlamadan önce davul vuramaz, atlılar onu kovalıyamazdı. Almıla’nın Şen-king’e yakın olduğu bir anda davulun gümlemesinde bir düzenbazlık olduğu muhakkaktı. Nitekim davula bakanlar, onun başında kağanın at uşaklarından bir Çinlinin bulunduğunu görmüşler, bu işin içinde katun tarafından hazırlanmış bir kurnazlık olduğunu anlamışlardı.
 
Almıla da şaşıranlar arasında idi. Fakat Şen-king’in kendisine doğru hızla yaklaştığını görünce atını yüz geri ettirip dört nala kaçmağa başladı. Artık düzen, türe, yasa kalmamıştı. Göz göre göre Almıla’yı Çinli’ye kaptıracak değillerdi ya… Hepsi birden atlarını mahmuzlayarak fırladılar. Koca alanı bir at takırtısıdır kapladı. Bütün atlılar birden aynı hedefe doğru koştukları için biraz sonra sıkışıp daraldılar. Bunun önüne geçmek için bazıları öteki atlıların dışından büyük bir kavis çizmeğe başladılar. Onbaşı Pars ise önündeki atlıları sürüp yararak doğru Almıla’ya koşuyordu.
 
Almıla, kucağındaki oğlaklahızını alamamış olduğu için önceleri çok hızlı gidemedi. En iyi ata binip herkesten önce fırlamış olan Şen-king ise ona epey yaklaştı. Almıla ile aralarında sekiz on adımlık bir açıklık kalmıştı. Bu da yavaş yavaş kapanıyordu. Almıla ardına baktı: Çinli beğ kendisine yaklaşırken ötekiler de ona yaklaşıyorlardı. Gözleriyle arkasını bir süzdü: Onbaşı Pars’ı görmüştü. Göz göze geldikleri zaman sanki ikisinin gözlerinden birer gizli ışık çıktı ve bu ışıklar ok gibi giderek ötekinin yüreğine yerleşti.
 
Almıla telâş etmiyordu. Şen-king yetişmiş, sağ gerisinden kendisiyle aynı hizaya girmeğe çalışıyordu. Sonunda bu işi başardı. Şimdi sıra oğlağı kapmağa gelmişti. Geridekilerin en önde olanları ise daha onlardan on beş adım kadar uzakta idiler. Onbaşı Pars, gözlerini keskin bakışlarla ikisine dikmiş, ha bire at koşturuyordu. Nihayet heyecanlı an geldi: Şen-king oğlağı kapmak için Almıla’nın atına doğru eğildi. Fakat eğilmesiyle geriye çekilip kendi atına kapanması bir oldu. Almıla kırbacıyla onun yüzüne sert bir vuruş vurmuş, neye uğradığını bilmiyen Şen-king de can acısıyla atının yelesine kapanmıştı. Bununla Almıla’yı kaybetmiş oluyordu. Çünkü hiç idare edemediği atı onu yarış alanından dışarı çıkarmış, meydanı öbürlerine bırakmıştı.
 
Binbaşı Ay Beğle, Onbaşı Pars, Almıla’ya çok yakındılar. Ay Beğ Almıla ile Pasr’ın arasında bulunuyor, Pars’ı yanaştırmamağa çalışıyordu. Diğer bütün atlılar sağa, sola geçerek Almıla’nın önüne çıkmağa çalışıyorlardı. Çok çevik olan Ay Bağ, Almıla’ya yaklaşarak oğlağa el attı. Şimdi ikisi yan yana koşuyorlar, oğlağı çekiştiriyorlardı. Ay Beğ, yavaş yavaş oğlağı alır gibi oluyordu. Fakat Almıla bırakmadı. Kırbacıyla onun eline vurmağa başladı. Birinci vuruşta oğlak Almıla’nın elinden kağılmaktan kurtuldu. İkinci vuruşta Ay Beğ’in eli kan içinde kalarak baskısını gevşetti. Üçüncü, dördüncü vuruşlardan sonra oğlağı bıraktı. Pars bir iki adım geride ve yine Ay Beğ’in solunda idi. Almıla çevresini çabuk bir bakışla süzdükten sonra birdenbire atını şahlandırarak geri dönüp dört nala sürdü. Bütün atlılar da aynı şeyi yaptılar. Şimdi geldikleri yere doğru bir koşu başlamıştı. Almıla’nın biraz sağ gerisinden Ay Beğ gidiyor, Pars da onu sağ gerisinden kovalıyordu. Almıla’nın solundakiler biraz daha geride kalmışlardı. Bu yüzden Almıla atını sola doğru çarkettiriyordu. Onbaşı Pars artık öfkelenmeğe başlamıştı. Kaşları çatıktı. Çünkü tehlikeli kararını vermişti. Bunun için emektar atına güveniyordu. Atını delice mahmuzlıyarak son hızını verdi ve Ay Beğ’in atına yaklaşırken onu birdenbire sıçrattı. Bu yaman bir sıçrayıştı. At inanılmaz bir şekilde hoplıyarak Ay Beğ’in üzerinden aştı ve Almıla’nın yanına düşerek koşuya devam etti. Şimdi Almıla ile yan yana gidiyorlardı. Pars oğlağa el attı. Almıla hiç aldırmıyor, yalnız atını daha çok hızlandırıyordu. Biraz sonra oğlak Onbaşı Pars’ın kucağında idi. Koşuya başladıkları yere kadar yan yana geldiler. Bütün atlılar artlarında idi. Yalnız Şen-king ortadan kaybolmuştu.
 
Almıla ile bütün atlılar atlarından indiler. Pars, Almıla’yı iki omzundan tutarak kendine doğru çekti. Yanaklarından öperek:
 
-          “Nişanımız kutlu olsun, Işbara Alp’ın kızı” dedi.
 
Binbaşı Ay Beğ gülümsüyordu. Kanıyan elini göstererek:
 
-          “Almıla! Beni elsiz koyacaktın” dedi.
 
Şakacı bir yüzbaşı söze karıştı:
 
-          Almıla’yı alamadığım için yerinsem bile, onun kamçısını yemediğim için sevinirim. Onbaşı Pars’ın çekeceği var!
 
Sonra hepsi birden Almıla’nın, Onbaşı Pars’ın şerefine haykırdılar, uğur ve kut dilediler.
XIII -
 
İ-ÇİNG KATUN
 
            Katun, yapılan hileye rağmen kardeşinin kazanamadığını işitince içerlemişti. Almıla’nın Pars’la evlenmesine mutlaka engel olmalıydı. Yoksa kurduğu planlar suya düşecek, Işbara Alp gibi büyük bir kozu kaybedecekti. Yakında elçiler batıdan gelince Işbara Alp’ın tümenbaşı olacağını biliyordu. Işbara Alp gibi bir tümenbaşının yardımından uzak kalmak ödenmez bir kayıp olacaktı. Bundan dolayı İ-çing Katun her çareye başvurarak Almıla’yı kendi kardeşine almaın yollarını bulmak istiyordu. Kağanın at uşağı olup kendisine çaşıtlık eden Çinliler Onbaşı Pars’la Almıla’yı takip ediyorlar, gittikleri yeri, yaptıkları işi günü gününe İ-çing Katun’a bildiriyorlardı.
 
Bir gün katun at uşaklarına buyruk vererek bir gezintiye çıkacağını bildirdi. Kendisine çok süslü ve güzel bir at hazırlandı. Yanında bir binbaşı ile yedi sekiz çeri olduğu halde gezmeğe çıktı. Kimse nereye gideceğini bilmiyordu. Katun ağır ağır at sürüyor, ardından gelen binbaşıyı ara sıra yanına çağırarak bir şeyler konuşuyordu. Bugün Katun’un dudaklarında albızca bir gülümseme vardı. Kafasından neler geçtiğini kimse bilmiyordu. Böylece gide gide bir ağaçlığ vardılar. İki nişanlı atlarını bırakmış, konuşuyorlardı Katunu görünce yere diz vurarak onu selâmladılar. Katun doğrudan doğruya Pars’a söz söyledi:
 
-          Onbaşı Pars sen misin?
-          Evet Katun!
-          Almıla ile evlenecek misin?
-          Evet Katun!
-          Almıla’dan vazgeçmek için benden ne dilersin?
 
Onbaşı Pars’ın kaşları çatıldı. Gözleri yalazlandı. Sesi toklaştı:
 
-          Katun! Bana Çin kağanlığını versen yine Almıla’dan vazgeçmem!
 
Öfkelenmek sırası İ-çing Katuna gelmişti:
 
-          Onbaşı! Katun’un buyruğuna karşı mı geliyorsun? Ben sana buyruk veriyorum: Almıla’yı bırakacaksın!
-          Hayır Katun! Almıla’yı bırakmayacağım!
-          Buyruğuma karşı mı geliyorsun?
-          Evet!
 
İ-çing Katun’un istediği olmuştu. Binbaşıya dönerek: “Bunu tutun” diye son buyruğunu verdi. Binbaşısan Pars’ın yakalanması için buyruk alan çeriler atlarından inerek onu tutmak için üstüne yürürken onbaşı kılıcını çekerek: “Davranmayın” diye haykırdı. Erler kılıç çekmek için bir an duraksarken Almıla bir sıçrayışta atına atladı. Kamçısını şaklatarak, sahipleri inmiş olan atların üzerine saldırarak onları kırbaçlamağa, kovalamağa başladı. Pars durumu kavramıştı. O da büyük bir çeviklikle atına sıçrıyarak yaya kalmış olan çerilere daldı. Bir iki kılıç vuruşuyla onları dağıttı. Birkaçını yaraladı. O zaman Binbaşı, Pars’la vuruşmanın kendisine düştüğünü görerek Pars’a doğru at sürdü. At üstünde çarpışmağa başladılar. Almıla, erlerin atlarını sürüp dağıttıktan sonra yeniden dövüş yerine gelmişti.
 
Yaya erlerin üzerine at sürüyor, onların Pars’a saldırmalarına engel oluyordu. İ-çing Katun, gözünün önünde yapılan, fakat hiç de kendi isteğince olmıyan vuruşmayı öfke, kin ve korku ile seyrediyordu. Ah şu karganmış (Mel’un) Almıla! Bu işe o karışmasaydı şimdiye kadar Pars yakalanmış olacaktı. Katun, bu çok güzel, çok becerikli kahraman kıza karşı içinden hem öfke, hem kıskançlık duyuyor, bu iki aykırı duygu onu adamakıllı üzüyordu.
 
Pars da, binbaşı da yaralanmıştı. Katun, durumun kötü olduğunu görünce buyruk vererek vuruşu durdurmasını binbaşıya bildirdi. Ayrıldılar. Pars soluyor ve katuna sert sert bakıyordu. Katun:
 
-          “Katunun buyruğuna baş eğmemenin sonucunu göreceksin” diye haykırdı.
 
Pars gülümsedi:
 
-          Bütün sonuçlar yağız yere girmektir. Ha bir gün önce, ha bir gün sonra…
 
Katun bir işaretiyle binbaşıyı ardına takarak dönerken yaya kalan erler ıslıkla atlarını çağırmağa başladılar. Pars’da Almıla’yı yanına alarak yola koyuldu.
 
***
 
            Bu haber Ötüken’e yayılmadan önce Batı kağanına giden elçilerin döndüğü haberi yayılmış, gün batımına doğru da elçiler dönmüşerdi. Almıla, bugün olup bitenleri babasına anlatmış, Işbara Alp da Onbaşı Pars’ı çağırarak bir şeyler konuşmuştu. Elçilerin gelmesinden doğan hareket arasında , ortalık kararırken, kağan Onbaşı Pars’ın yakalanması için buyruk verdiği zaman yasavullar onu bulamamışlardı. Çünkü Pars’la Almıla yanlarına iyi pusatlarla iki yedek at almış oldukları halde Batı kağanının ülkesine, Işbara Alp’ın andası Binbaşı Barman beğin yanına kaçıyorlardı.
 
Pars’ın kaçışı, Yüzbaşı Bögü Alp’ın kafasındaki düğümün biraz daha sıklaşmasına sebep olmuştu. Çünkü Ötüken’e geldiklerinin ertesi günü, Bögü Alp, Binbaşı Işbara Alp’ın çadırına gelerek Almıla’yı istediği zaman, Onbaşı Pars’la nişanlandığı cevabını almış, Onbaşı Pars’ın adını işitince de Kıraç Ata’dan dönerken gördüğü Onbaşı Pars aklına gelmişti. Birdenbire bütün eski şüpheleri yeniden canlanınca binbaşıya sordu:
 
-          Onbaşı Pars nerede? Kendisini hemen göremez miyim?
-          Onbaşı Pars Almıla ile kaçmıştır.
 
Bögü Alp aylardan beri Almıla’yı düşünüyordu. Batı kağanının önünde yapılan oyunlardan sonra Işbara Alp’ın kendisine kızını vereceğini, Almıla’nın da kendisini reddetmiyeceğini umuyordu. Fakat şimdi?... Bütün umutları bir anda kırılmış, üstelik şu Onbaşı Pars’ı da bir iyice görememişti. Bögü Alp kendinde şimdiye kadar duymadığı bir yorgunluk duydu. Sonra Işbara Alp’la bir şeyler konuşarak çadırdan çıktı.
 
***
 
Birkaç gün sonra Yüzbaşı Bögü Alp, Işbara Alp’ın ikinci kızı Gün Yaruk’la evlenmişti…
- XIV -
 
BOZKIR YASASI
 
            Güz gelmişti. Ötüken’de serin, hatta sert rüzgârlar esiyordu. Dört andalar, yani Yamtar, Sançar, Sülemiş ve Gök Börü, Onbaşı Sülemiş’in çadırında  toplanmışlar, kımız içiyorlardı. Artık aralarında  bulunmıyan arkadaşlarını, selde boğulan Onbaşı Buğra’yı, idam olunan Onbaşı Karabudağ’ı, Çin seddinde ölen Onbaşı Arık Buka’yı, kaçan Onbaşı Pars’ı anıyorlardı. Hele Pars’ın eksikliği kendini çok belli ediyordu. Nereye gittiğini kesin olarak bilmiyorlardı. Yamtar, Binbaşı Işbara Alp batıda Binbaşı Barman Beğ’le anda olduğu için oaraya gitmiş olacağını mümkün görüyordu.
 
Sülemiş:
 
-          “Pars’ın Almıla ile kaçışı korkarım bizim binbaşının tümenbaşı olmasına engel olmasın” dedi. Onbaşı Gök Börü her zamanki öfkeli durumu ile:
-          “Olabilir. Dizginler İ-çing Katun’un elinde” diye cevap verdi.
 
Onbaşı Yamter, bu kış da Ötüken’de kıtlık olur mu diye düşünüyordu. Ham de bu yıl Ötüken’de güreş tutup yenilerek tavşanını Yamtar’a verecek bir Çalık da yoktu. Batı elinde yediği bol ve tatlı yemeklerin hayali zavallı Yamtar’ı daha şimdiden perişan ediyordu. Sançar ise âdeti olduğu üzere asık yüzle oturuyor, söze karışmıyor, pek az kımız içiyordu. Bu sırada bir atın ayak sesleri işitildi. Sülemiş kim olduğunu anlamak için dışarı fırladı. Biraz sonra Onbaşı Burguçan’la birlikte içeri girdi. Burgaçan gülümsüyordu:
 
-          “Size sevineceğiniz bir haber getirdim. Bilin bakalım nedir?” dedi.
 
Sülemiş atıldı:
 
-          Çin’e akın mı var?
-          Değil.
 
Yamtar sordu:
 
-          Çin kağanından yiyecek hediye mi geldi?
-          Değil.
 
Gök Börü söze karıştı:
 
-          Yoksa İ-çing Katun mu öldü?
-          Bilemedin.
 
Sançar yine susuyordu. Yamtar ona döndü:
 
-          “Sançar! Biz bielmedik. Sen bil bakalım” dedi.
 
Sançar ters ters cevap verdi:
 
-          Banan ne be!
 
Burguçan meraklarını giderdi:
 
-          Işbara Alp tümenbaşı oldu. Bundan sonra kendisine Işbara Han denecek.
 
Bu söz üzerine Sançar’dan başka hepsinin yüzleri hülümserken Burguçan devam etti:
 
-          Yüzbaşı Bögü Alp binbaşı oldu. Onbaşı Yağmur da yüzbaşı oldu.
 
Yamtar bir çamçak kımızı daha bir dikişte içtikten sonra düşüncesini söyledi:
 
-          Hepsi yerinde. Üçü de bunu hak etmişlerdi. Yalnız eksik bir şey kalıyor.
-          Eksik kalan nedir?
-          Bende bir tok onbaşı olmak isterdim.
-          Tokluk rütbe değil ki kağan sana versin.
-          Kağan bana tokluk vermezsa bir sürü “toklu” (kuzu) da veremez mi? Bu kış açlıktan kurtulurdum.
 
Bu haber gerçekten hoşlarına gitmişti. Kımızlar boyuna içiliyordu. Burguçan bir çamçaktan arık içmemiş, onların yanından çıkarak atına atladığı gibi kuzeye doğru sürmüştü. Bu sürüş sebepsiz değildi. İki yıldır gönül çektiği bir kızı almağa gidiyordu.
 
Onbaşı Burguçan atını dört nala sürdü. Sonra tırısladı. Varacağı yere gece olurken erişecekti.
 
Yolun yarısında mola  vermek için ilerde gözüken ağaçlığı elverişli bulup oraya doğru at sürerken ağaçlığın boş olmadığını orada gördüğü atlardan anladı. Genç bir kadınla bir erkek atlarından inmiş, galiba dinleniyorlardı. Epey uzakta da yine birkaç kişi daha gözüküyordu. Burguçan yanlarına varınca erkek güvensiz gözlerle ona baktı. Be gelişten hoşlanmadığı anlaşılıyordu. Burguçan atından inerken yabancı dik bir sesle sordu:
 
-          Kimsin? Burada işin ne?
-          Bana Burguçan derler. Sen kimsin?
-          Onbaşı Pars!
 
Burguçan sözü kısa kesip dinlenmek üzere yere uzanmak istiyordu. Fakat beriki, işi uzatıyordu:
 
-          Buraya neye geldin?
-          Kız almağa…
-          Adama kolay kolay kız vermezler.
 
Burguçan gülümsedi:
 
-          Ben almasını bilirim.
 
Bunun üzerine Onbaşı Pars birdenbire kükredi:
 
-          Çaşıtsın değil mi? Nice gündür ardımda olduğunu bilmiyor değilim. Onbaşı Pars’ı kovalamanın ne demek olduğunu sana göstereceğim. Çabuk davran, yoksa geberirsin!
 
Pars, yıldırım hızıyla kılıç çekti. Burguçan da öyle yaptı. Kılıçlar birbirine değdi. Genç kadın kıyıya çekilmiş vuruşu seyrediyordu.
 
Bu sonsuz bozkırda şimdi bir ölüm dirim savaşı oluyordu. Bozkırın değişmez yasasına göre iki er burada bir ülkü, bir düşünce, bir eğlence yahut bir hiç için savaşıp vuruşacaklar, sonunda biri, belki her ikisi, bir daha kalkmamak üzere düşecek, doymaz bozkır düşenin gövdesini kendisine gıda yaparak sessiz yaşayışına devam edecekti.
 
Kılıçlar birbirine çarptık şimşek çakıyor, vuruşçular saldırış yaparken savaş uranı bağırıyor, genç kadın dövüşenlere korku ile bakıyordu. Burguçan, karşısındakinin bir saldırışını önledikten sonra sert bir kılıç savurdu. Kılıç bu sefer yerini bulmuş, Pars’ın sağ şakağından çenesine kadar derin bir yara çizmişti. Kanlar giyimine akıyor, fakat o hiç aldırış etmeden dövüşe  daha büyük hızla devam ediyordu. Burguçan dövüşe yorgun argın başladığı için kesilmeğe, solumağa başlamıştı. Pars’ın bir vuruşu göğsüne değip kanlar sızmağa başladıktan sonra daha çok yoruldu. Bir aralık soluk aldılar. Sonra yeniden birbirlerine saldırarak vuruşmağa devam ettiler. Geniş alanda sere serpe çarpışıyorlar, ileri geri sıçrıyorlardı. Vuruşun en sert anında Burguçan’ın elinden kılıcının düştüğü, Burguçan’ın bir adım geriye hoplıyarak bıçağa el attığı görüldü. Bıçak sert bir çekişle kınından sıyrıldı ve üç adım ilerdeki Pars’a fırladı. Pars bıçağı göğsüne yiyerek diz üstü çökmüştü. Fakat büyük yiğitlikle sol elini bıçağın sapına getirdiç kavrayıp çıkardıktan sonra Burguçan’a fırlattı. Omzuna saplanmış olan bıçağın acısıyla sendeliyen Burguçan’ın üzerine saldırarak kılıçla yaman bir dürtüş yaptı. Onbaşı Burguçan kütük gibi bir yıkılışla toprağa serildi. İki eliyle göğsünü tutarak inledi.
 
Onbaşı Pars ayakta güç duruyor, sendeliyordu. Kanlı kılıcını kınına güçlükle soktuktan sonra atına doğru yürüdü. Ses çıkarmadan dövüşü seyretmiş olan genç kadını saygı ile ata bindirdikten sonra kendisi de atına atladı. Kan içinde olduğu halde, ilerde gözüken adamlara doğru yol aldı. Bir zaman sonra hepsi birden ufukta kayboldular.
 
Akşam oluyordu. Bir atlı, Burguçan’ın yattığı yere doğru geliyordu. Uzaktan keskin gözlerle bakarak bir atın binicisiz durduğunu, biraz yaklaşınca da yerde birisinin yattığını görmüştü. O zaman dört nala ilerlemiş, Burguçan’ın yanında yere atlamıştı. Bu gelen atlı, Binbaşı Bögü Alp’tı. Baygın yatan yaralıya bakınca Onbaşı Burguçan’ı tanıdı. Yaralının başını eliyle tutup kaldırarak seslendi:
 
-          Onbaşı! Onbaşı! Ne oldun?
 
Burguçan inliyerek gözlerini açtı. Bögü Alp’ı tanımıştı:
 
-          Bozkırın yasasına uydum Tanrı’ya gidiyorum binbaşı.
-          Burada ne işin vardı?
-          Sevdiğim kıza gidiyordum.
-          Neden vuruştun?
-          Bilmiyorum…
 
Bögü Alp’ın kaşları çatıldı. Burguçan galiba sayıklıyordu. Yeniden sordu:
 
-          Seni kim yaraladı?
-          Onbaşı Pars.
-          Ne? Onbaşı Pars mı?
-          Evet.
-          Şu onbaşıyı bana tarif edebilir misin?
 
Burguçan sararıyordu. Kan, damarlarından çekiliyordu. Gözlerini kapadı. Bögü Alp sorusunu tekrarladı. Onbaşı gözlerini güçlükle açabildi:
 
-          Yüzüne uzun bir kılıç yarası açtım. Şakağından çenesine kadar…
 
Onbaşının gözleri tekrar kapandı. Sesi yavaşlıyarak: “Sevdiğim kız artık beni beklemesin” dedi, Bögü Alp, kolundaki yaralının gülümsediğini, bir şeyler mırıldandığını gördü. İşitebildiği biricik söz “ bozkır yasası” olsu…
 
***
 
            Yasa, yasaya baş eğen oğullarından Burguçan’ı almıştı.
 
 
- XV -
 
TULU HAN
 
            Tulu Han otağından oturmuş, düşünüyordu. Karşısında bir beğ ayakta duruyor, Tulu Han’ın soluk ve kederli yüzüne bakıyordu. İki yıldır Doğu Türkeli’nin kuzey bölgelerini idare eden Tulu Han’da amcası Kara Kağan’a karşı bir kin başlamış, büyümüş, dayanılmaz bir hal almıştı. Babasını öldüren İ-çing Katun ceza görmemişti. Üstelik amcası bu kadını alarak tahta geçmiş, kendi kağanlık hakkını gaspetmişti. Tulu Han bunu bir türlü bağışlıyamıyordu. Kağanlık tahtını elde etmeğe karar vermiş, yapacağı işleri tasarlamıştı.
 
Bir aralık gözlerini yerden kaldırarak karşısındaki beğe “Geç kaldılar” dedi. Beğ, bir saygı durumu aldıktan sonra: “Biraz önce ulak daha gönderdim. Neredeyse haber alırız” diye karşılık verdi. Sonra sıkı bir sessizlik içinde uzun bir zaman geçti.
 
Tulu Han şimdi otağın içinde geziniyordu. Canının çok sıkıldığı anlaşılıyordu. Yanındaki beğe hiç bakmadan onunla konuşuyordu:
 
-          Ötüken’den haber var mı?
-          Var. Elçiler batı kağanının yanından döndüler.
-          İki kağan anlaşmışlar mı?
-          Bunu kimse bilmiyor.
 
Bu sırada dışardan at sesleri işitildi. Tulu Han başını kaldırarak baktı. Beğin gözleri parladı:
 
-          Geldiler.
 
İçeriye bir ulak girerek yere diz vurdu:
 
-          Çinli hanım geldi Han!
 
Tulu Han yanındaki beğe buyruk verdi:
 
-          Hanımı kendisi için hazırlanan otağa al. Çamur beğle Çang-su buraya gelsin.
 
Binbaşı Çamur Beğ, Çuluk Kağan’ın en gözde beğlerindendi. O öldükten sonra oğlu Tulu Han’a sadık kalmış. Tulu Han kağan olamadı diye adamakıllı içerlemişti.
 
Biraz sonra Çamur Beğ’le Çinli Çang-su, Han’ın karşısında idiler. Han’ın soluk yüzünde bir ışıltı vardı. Aylardır ilk defa gülümsüyordu:
 
-          “Anlat bakalım Çamur Beğ, nice oldu?” dedi.
 
Binbaşı, koynundan bir bitik çıkarıp Han’a sunduktan sonra anlattı:
 
-          Her şey buyruğunca oldu Han! Çin veliahdiyle konuştuk. Sana akrabasından bir hanımı konçuy (Zevce/Eş) olarak gönderdi. Ötüken kağanı olman için yardım edeceğini bildirdi. O da gerektiğinde senden yardım isteyecek.
 
Han, Çinliye döndü:
 
-          Sen de söyle bakalım!
 
Çang-su sırıtarak eğildi:
 
-          Çin veliahdi Şemin size 10 kese akça gönderdi. Ağırlık olup göze çarpmasın diye başka hediye yollamadı.
-          Yolculuk nasıl geçti?
-          Birkaç tehlike atlattık. Çinli uşaklardan ikisi öldü.
-          Nasıl?
-          Baskına uğradık.
 
Tulu Han, Çamur Beğ’in yüzüne baktı. Binbaşı yüzünü buruşturdu:
 
-          Çinli uşakların öldüğü bir şey değil. Bizim erlerimizden birisi öldü. Hemen hepimiz yaralandık.
 
Tulu Han hayret etti:
 
-          Büyük bir savaş mı yaptınız?
-          Hayır Han! Yavuz bir bahadıra çattık. Geceleyin vuruştuk.
-          Bu kadar işi bir tek bahadır mı yaptı?
-          Evet Han!
-          Kimmiş bu yavuz bahadır?
-          Öğrenemedik. Geceleyin bize saldırdı. Okla, kılıçla vuruştuk. Aramızdan üçünü öldürdü; bir çoğumuzu yaraladı. Güçlükle püskürttük.
-          Sizden ne istiyordu?
-          Bilmiyoruz.
 
Tulu Han biraz düşündükten sonra:
 
-          Bir dileğiniz var mı?
 
Çamur Beğ yere diz vurdu:
 
-          Dileğim sağlığındır.
 
Çang-su da yere diz vurdu:
 
-          Tulu Han! Konçuyu getirmek için yardım edenlere akça adamıştım. Bana bu akçayı vermeni dilerim.
 
Tulu Han, Çinliye bir kese fırlattı.
 
***
 
Tulu Han Çamur Beğ’i oatağına çağırttı:
 
-          Binbaşı! Babam kağana yaptığın gibi bana da çok hizmet ettin. Elbet günün birinde bunu öderim. Şimdi senden yeni bir hizmet daha bekliyorum.
-          Buyruk senindir.
-          Ötüken’e giderek kardeşim Kür Şad’la görüşecek ve bu bitiği ona vereceksin.
 
Tulu Han, elindeki bitiği Çamur Beğ’e uzattı:
 
-          Ötüken tahtı için savaşa gireceğimi, kendisinden yardım istediğimi de söyliyeceksin.
-          Buyruk senindir.
-          Her şeyin hazırlandığını, Çinli bir konçuyla evlendiğimi, Çin veliahdi Şemin’den yardım göreceğimi de anlatacaksın. Sonra ondan aldığın cevabı bana en çabuk bir zamanda ulaştıracaksın.
-          Buyruk senindir.
-          Bu işi başarmak için yanına, konçuyu getirmeğe giderken aldığın adamlardan en iyilerini al. Bu kese de gereken yerde harcaman içindir.
 
Tulu Han, dolu keseyi Çamur Beğ’e uzattı. Binbaşı keseyi aldıktan sonra yere diz vurdu:
 
-          “Buyruğun yerine gelecektir” diyerek otağdan çıktı.
 
***
 
 
Biraz  sonra üç atlı Ötüken yolunda dört nala uçuyorlardı.
 
- XVI -
 
ÇÖZÜLEN BİLMECE
 
            Binbaşı Bögü Alp, Tunga Tigin’in verdiği toydan dönerken alış veriş evine uğramıştı. Tunga Tigin toy sonunda konuklarına beşer gümüş akça vermiş olduğundan Bögü Alp bu akça ile karısı Gün Yaruk’a bir şeyler almak istiyordu. Fakat bir türlü yarar bir nesne bulamamıştı. Bögü Alp alacak bir şey bulamdığı için alış veriş evinden çıkmak üzere idi ki, gözleri ilerde birisine takıldı. Onu tanıyor gibi oldu. Fakat tanıyamadı. Bahadır kişi olduğu kılığından anlaşılan o adam da kendisinden önce alış veriş evinden çıkmıştı. Bögü Alp da dalgın dalgın oradan çıkıp kendi çadırına yürüdü. Tam çadırına yaklaşırken karşılaştığı birisi Bögü Alp’ın şiddetle dikkatini çekti. Bu adamda hiçbir olağanüstülük yoktu. Yalnız sağ şakağından çenesine kadar yeni açılmış bir yaranın göze çarpan izleri vardı. Bögü Alp birdenbire Onbaşı Burguçan’ın sözlerini hatırladı: Burguçan, Onbaşı Pars’la vuruştuğunu ve Pars’ın yüzünde, şakağından çenesine kadar derin bir yara açmış olduğunu söylemişti. Pars’ın adı zihninden geçince Bögü Alp dikkatini onun üzerine yığdı ve Kıraç Ata’dan dönerken gördüğü Onbaşı Pars’ı hatırladı. Ta kendisiydi. Yalnız biraz arıklamış ve yorulmuştu. Fakat Onbaşı Pars burada ne arıyordu? Onun katuna karşı geldikten sonra Ötüken’den kaçtığını herkes duymuştu. O halde?...
 
Bögü Alp, çadırının önüne gelmişti. Hızla içeri girerek Gün Yaruk’u çağırdı:
 
-          Gün Yaruk! Enişten Onbaşı Pars’ı tanırsın değil mi?
-          Tanırım.
-          Bak çadırın önünden geçiyor. Yüzünde büyük bir kılıç yarası var.
 
Gün Yaruk seğirtti. Çadırın keçesini aralayıp baktı. Yüzü yaralı adamı görmüştü:
 
-          “ Bu benim eniştem Pars değil” dedi.
 
Bögü Alp şaşırmıştı; sordu:
 
-          İyi gördün mü?
-          Gördüm.
 
Çadırından fırlıyarak yüzü yaralı adamın arkasından ilerledi, yetişti:
 
-          “Sen Onbaşı Pars değil misin?” diye sordu.
 
Yüzü yaralı adam birdenbire duraksadı.  Şüpheli gözlerle Bögü Alp’a baktıktan sonra : “Evet” diye cevap verdi.
 
-          Biz bacanağız.
-          Benim bacanağım yok.
-          Sen Işbara Han’ın onbaşılarından değil misin? Karın Almıla değil mi?
-          Hayır!
 
Bögü Alp şaşırmıştı. Bir müddet bakıştılar. Söze yine Bögü Alp başladı:
 
-          Öyle ise söyle bakalım: Onbaşı Burguçan’ı neye öldürdün?
-          Onbaşı Burguçan mı?
-          Evet.
-          Tanımıyorum.
-          Nasıl tanımazsın? Senin yüzüne şu yarayı açan Burguçan’ı tanımaz olur musun?
 
Yüzü yaralı adam irkilir gibi oldu. Sertleşerek:
 
-          “Sen kimsin? Bana niçin soru sorup duruyorsun?
-          Ben binbaşı Alp’ım.  Senden şüpheleniyorum. Sen Tulu Han’ın adamı değil misin? Selenge boyunda, sivri kayalar yanında iki Türk ve bir Çinli ile geçen Onbaşı Pars sen değil misin?
 
Onbaşı Pars kılıcına el attı. Tam bu sırada ilerden dört nala bir ulağın geldiği görüldü. Ulak yol açıyordu. Çünkü arkasından kağanla maiyeti hızla geliyorlardı. Bögü Alp’la Pars acele yol açmak mecburiyetinde kaldılar. Fakat biri bir yanda, öteki öbür yanda kalarak birbirlerinden ayrılmışlardı.
 
Kağan, arkasında birkaç beğ ve ulak olduğu halde geçiyordu. Yolda olanlar yere diz vurarak onu selâmladılar. Kağan çekildikten sonra Bögü Alp karşı yana baktı: Onbaşı Pars ortadan kaybolmuştu.
 
***
 
 
O gece üç atlı Selenge boyundan kuzeye doğru gidiyordu. Bunlardan biri Binbaşı Çamur Beğ’di. Yanında bulunan Onbaşı Pars’la konuşuyordu:
 
-          Onbaşı! Ardımıza kimsenin düşmediğini iyi biliyor musun?
-          Biliyorum Binbaşı!
-          Ardımıza düşerler de savaşmak gerekirse durumumuz iyi olmaz. Geçen sefer biz o kadar kalabalık olduğumuz halde bir tek Bögü Alp içimizden üçünü öldürmüştü.
-          Doğrudur. Selenge kıyısındaki ağaçlıkta beni nasıl gördüğüne de aklım ermiyor.
-          Bögü Alp Kür Şad’ın adamı olmasa ondan işkilleneceğim ama değil. Kür Şad, Tulu Han’ın teklifini kabul etmedi.
-          Kür Şad, Tulu Han’ın teklifini kabul etmese bile bunu kağana söylemiyecektir. Kağanı o da sevmiyor.
 
Üşütücü bir geceydi. Rüzgâr sert esiyordu. Binbaşı Çamur Beğ gülümsiyerek Pars’a baktı:
 
-          Bögü Alp’ın seninle neden bu kadar ilgilendiğini biliyor musun?
-          Hayır.
-          Seni bacanağı olan Onbaşı Pars’la karıştırıyordu. Işbara Han’ın onbaşılarından bir Pars var ki, Işbara Han’ın büyük kızı Almıla ile evlenmiş, sonra da batıya kaçmıştır. Bögü Alp bu Pars’ı hiç görmemiştir. Senin adını nereden duyduysa duymuş, seni kendi bacanağı sanmıştır. Böyle sanmasaydı işin bitikti.
-          Bögü Alp şimdi gerçek durumu öğrenmiş midir?
-          Öğrenmiştir ama artık iş işten geçmiştir.
-          Neden?
-          Çünkü şimdi yaralı olarak otağında yatmaktadır!
 
Pars bir şey anlamıyarak Çamur Beği’in yüzüne baktı. Binbaşı bilmeceyi çözdü:
 
-          Seni kaybettikten sonra aramağa başlayıp izine düştü. O zaman benimle karşılaştı. Beni de tanıyacaktı. O gece birbirimize kılıç savururken yüzyüze gelmiştik. Beni  tanımak ister gibi yüzüme bakarken hemen bir ok çekip gezledim. Devrildiğini görünce de artık beklemeden sizi bulmağa geldim.
- XVII -
 
ŞÜPHE
 
            Aradan iki yıl daha geçti. Ötükenliler yoksullukla pençeleşerek iki yaz, iki kış geçirdiler. Bir şeyler olacak gibiydi. Fakat bir şey olmuyordu. Ötükenlilerde, düşünde koşmak istediği halde koşamıyan kimselerin durumu vardı.
 
624 yılında bir gün, beğlerden biri Kara Kağan’ın otağına girerek yere diz vurdu. Kocamış Çin kağanının Türk akınlarından yıldığını, Türkler saldırmasın diye başkenti olan Siganfu’yu yıkmayı düşündüğünü, Çin kağanının oğlu Şemin’in bu düşünceye karşı geldiğini bildirdi.
 
Kara Kağan, tahta geçtiğinden beri kendisini yalnız bırakmıyan tereddütler içinde düşünüyordu. O, her şeyden önce İ-çing Katun’un tesirinde kaldığını biliyor, fakat bu tesiri silkip atamıyordu. Şen-king’in Ötüken’de kovuculuk (iftira) ve karıştırıcılık yaptığını da anlıyor, katunun hatırını kırmamak için buna da göz yumuyordu. Ötükenlilerin öfkesinin önüne geçmek için ara sıra Çin’e akınlar yapıyor, fakat bu akınlar umulduğu kadar doyum ve ulca getirmiyordu.
 
Bu tereddüt ve kararsızlık içinde bir ay geçti. Bir gün Tunga Tigin, kağan otağına girerek doyum için mutlaka Çin’e bir akın yapılması gerektiğini bildirdi. Kağan sordu:
 
-          Tulu Han da bizimle birlikte akına gelir mi?
-          Kağan buyurduktan sonra elbet gelecektir.
-          Tulu Han’a haber salın. Beş güne kadar akına çıkacağız.
 
***
 
            Bundan sonra üç günde kağan, beğleri üç defa beğleri otağına kabul ederek uzun boylu konuştu. Bu konuşmalarda İ-çing Katun ve tümenbaşı Şen-king de bulunuyordu. Aralarında neler konuşulduğunu kimse bilmedi. Fakat Kağan Çin’e akın yapılacağını açığa bütün Türklerin gözleri parladı.
 
Birkaç gün sonra Türk ordusu güneye doğru hızla ilerliyordu. Kür Şad, Tunga Tigin, Işbara Han ve Şen-king birer tümenin başında oldukları halde Kağanın buyruğunda idiler. Tulu Ham da öz çerisi ile geliyordu.
 
Bu ordu Çin’e korku ve ölüm saçarak Çin duvarına dayandı. Duvarı aşaral birkaç kola ayrılıp güneye doğru aktı. Sonra yine toplanarak Çin başkentine yöneldi. Çin halkı bucak bucak kaçıyor, Çin çerileri de kalelere sığınarak ölümden, tutsaklıktan kurtulmağa çabalıyordu.
 
Çin başkentinde korkunun doğurduğu bir karışıklık başlamıştı. Kimse ne yaptığını, ne yapacağını bilmiyordu. Sarayda da bir telâş baş göstermişti.  Çin subaylarından soğukkanlığını kaybetmiyen yalnız Çin kağanının oğlu Şemin kalmıştı.
 
Kara Kağan, çerisinin en seçmelerinden ayırdığı 10.000 kişi ile Şemin’in  üzerine yürüyordu. Bu seçme orduda hemen hemen bütün tümenbaşılar, binbaşılar, yüzbaşılar, onbaşılar bulunuyordu. Tulu Han da birlikte idi. Fakat o kadar çok yağmur yağıyordu ki hep sırılsıklam olmuşlardı. Yağmur bir türlü kesilmiyor, iliklerine işliyor, en kötüsü yaylarını gevşeterek kullanılmaz bir duruma getiriyordu.
 
Ordunun öncüsü olan 100 atlı “Yedi Ejder Tepesi”ne vardığı zaman Çin ordusunun bir bölümünü orada buldular. Türklerden o denlü yılmışlardı ki Türk öncüsünün gözükmesi Çin ordusunun sarmağa, kargaşalık uyandırmağa  yetti.
 
Şemin, kendi çerisinin kaçacağını anladı. Bunu önlemek için olağanüstü bir şey yapmak gerekiyordu. Uzun uzadıya düşünecek zamanı olmadığı için yaverini çağırarak hemen birkaç yiğit subayla yüz kadar çeri ayırmasını buyurdu. Başka bir subayı da gerideki asıl Çin ordusuna koşturarak bu ordunun savaş dizi haline girmesini ve ağır ağır ilerlemesini söyledi.
 
Kendi ardına taktığı yüz kadar çerisiyle Kara Kağan’a doğru at sürdü. Üç tuğun dikilmiş olduğu yerde kağan yaklaştı. Türk ordusunda yüz elli adım kadar yaklaştı. Türk ordusunda çıt bile çıkmıyordu. Şemin yüz elli adımda bağırdı:
 
-          Kara Kağan orada mı?
 
Dilmaç, bu sözleri yüksek sesle Türkçeye çevirdikten sonra kağanın buyruğu ile cevap verdi.
 
-          Kara Kağan buradadır.
-          Ben Çin kağanının oğlu ve Tsin beğlerbeği Şemin’im! Size hiçbir borcumuz yok. Neden ülkemizi yağma ediyorsunuz?
 
Susutu. Sözlerinin nasıl bir tepki yaptığını görmek istiyordu. Fakat dilmaç bu sözleri Türkçeye çevirirken başta kağan olmak üzere bütün Türklerin taş gibi durduklarını gördü. Aralarında hiçbir kıpırdanma olmamıştı. Atları bile sessiz ve hareketsiz duruyordu.
 
Şemin atının üstünden kalkarak geriye baktı. Büyük Çin ordusunu yavaş yavaş yaklaşıyordu. O zaman yeniden bağırdı:
 
-          Savaşırsak çeriler ölecektir. Bu kadar suçsuzun kanını dökmekte ne fayda var? Bunun için karşınıza yüz atlıyla çıktım. Kağanla teke tek vuruşmağa geldim. Kim alt olursa o taraf yenilmiş olur!
 
Dilmaç bu sözleri de Türkçe’ye çevirdikten sonra kağanın yüzü değişti. Bir tuhaflaştı. Gülümsedi. Kara Kağan dirliğinde ilk defa gülümsüyordu.  Kağan’ın kendisine cevap vermeğe tenezzül etmeyerek gülümsemesi Şemin’i öfkelendirmişti. Türk Kağanı kendisini aşağılıyor, ona gülüyordu. Fakat öfkeye kapılacak zaman değildi. Palavra ile davayı kazanamazsa Çin devleti yıkılabilirdi. Uzaktan tuğunu gördüğü Tulu Han tarafına doğru at sürdü. Şöyle bağırdı:
 
-          Tulu Han! Sizinle ittifak etmiştik. Size yardım etmiştim. Yaptığınız andı unuttunuz mu? Benimle baş başa vuruşarak yenmek veya yenilmeği bu vuruşa bağlamak ister misiniz?
 
Tulu Han hiç cevap vermedi. Başını önüne eğdi. Kara Kağan’ın dirliğindeki ilk gülümseyişi son olmuş, şimdi kaşları çatılarak Tulu Han’a yönelmişti. Kara Kağan’ın yanındaki bütün beğler Tulu Han’a bakıyorlardı. Hele Kür Şad… Onun gözlerinden şimşekler çıkıyor, beyninde yıldırımlar çakıyordu. Demek ki kardeşi kendisine haber gönderdiği zaman doğru söylemiş, bu aşağılığı yapmıştı. Tulu Han susuyor, kimseye bakmıyordu. Niçin susuyordu? Kara Kağan’ın içine şüphe girmişti. Demek Tulu Han Çin kağanının oğluyla anlaşmıştı.
 
Beğlerin hiç biri bundan bir şey anlamamıştı. Yalnız Binbaşı Bögü Alp’ın kafasındaki bir düğüm çözülmüştü. O, Tulu Han’a yakın bir yerde bulunduğu için gözlerini ona dikmiş, inceliyordu. Yavaş yavaş beynindeki karanlık bir nokta aydınlanmağa başlamıştı. Dikkatle bakınca Tulu Han’ın gerisindeki bir binbaşıya gözleri takıldı. Bu, Kıraç Ata’nın yanından dönerken gördüğü, Onbaşı Burguçan’ın öldürülmesinden sonra karanlıkta çarpıştığı binbaşıydı. Bu alış veriş evinde gördüğü, daha sonra kendisini okla yaralıyan binbaşıydı. Demek Tulu Han’ın adamı olan binbaşı Çin kağanının oğluyla Tulu Han’ı birleştirmiş, arada elçilik, aracılık yapmıştı. Bu kötü işleri gizli gizli yaptığı için de önüne çıkanları yok etmeği tasarlamıştı.
 
Bögü Alp biraz daha geriye bakınca Onbaşı Pars’ı tanıdı. İşte artık karanlık nokta kalmamıştı. Daha çok emin olmak için gözleriyle  Işbara Han’ı aradı. Işbara Lap kendisinden elli adım kadar ilerde duruyordu. Bögü Alp gürültü etmeden ona yaklaştı. İlerde, Tulu Han’ın arkasında duran beği göstererek tanıyıp tanımadığını sordu. Işbara Han bunun Binbaşı Çamur Beğ olduğunu söyledi. Daha geride duran, yüzü kılıç yaralı Onbaşı Pars’ı ise tanımadı.
 
Türk ordusunda derin bir sessizlik vardı. Kara Kağan düşünüyordu. Geriden gelen büyük Çin ordusunu görmüştü. Kendi büyük ordusu epey geride kalmıştı. Nice zamandır yağan yağmurlar yay kirişlerini gevşetmişti. Bu yaylarla ok atılmazdı. Ya Şemin’in sözleri?... Demek ki Tulu Han onunla anlaşmıştı. Tam bu sırada Tulu Han’ın yanındaki beğlere bir şeyler söylediği, biraz sonra da Tulu Han çerilerinin 200 adım kadar geriye çekilerek durdukları görüldü. Kara Kağan’ın hiç şüphesi kalmamıştı. Kendisi savaşa başlasa ağabeyle Tulu Han yardım etmiyecekti. Ötüken’den bu kadar uzakta, Çin’in içinde, ok atmıyan kirişlerle ve kalabalık Çin ordusuyla savaşmak… Kağan buna kıyışamadı. Tunga Tigin’e buyruk vererek Tulu Han’a gönderdi. Tulu Han, kağan tarafından elçi seçilerek Çin ordusuna yollanıyordu. Biraz sonra Tulu Han barış için Çin sarayına giderken Türk ordusu hızla kuzeye doğru çekiliyordu.
 
Çerilerin ağzını bıçak açmıyordu. Bu kadar yorgunluktan bu kadar emekten sonra yurtlarına eli boş dönüyorlardı. Beğlerin kaşları çatıktı. Kağanın kararsızlığına içerliyorlardı. Binbaşı Bögü Alp göğe bakarak boyuna ıslık çalıyor, “Tanrı galiba kağanın gözlerini kapadı. En önemli işini can düşmanına ısmarladı” diye düşünüyordu.
 
Çin kurtulmuştu…
- XVIII -
 
ONBAŞI SÜLEMİŞ
 
            Ötüken’de işler yine ters gitmeğe başlamıştı. Açlık yüz göstermişti. Bu kış en çok sıkıntı çekenlerden biri Onbaşı Sülemiş’ti. İki küçük kardeşi, anası, karısı, üç küçük çocuğuyla genç onbaşı hayli dertte idi. Bir türlü işleri yoluna girmiyor, açlıktan kurtulamıyordu. Çin yağmalarında eline geçen ne kadar değerli eşya varsa birer birer satıyor, karşılığında et, kımız, kurut bulup evini açlıktan öldürmemeğe çalışıyor, ara sıra da ava çıkıyordu. Evdeki son kırıntının bitmiş olduğu bir günde Onbaşı Sülemiş çadırından fırlıyarak yiyecek bulmak üzere ormana yöneldi. Talihsiz bir gündü. Akşama kadar ancak bir tavşan avlıyabilmişti. Bunu evine götürmek üzere dalgın dalgın dönerken birdenbire karşısına birisi çıktı. Boynunda asılı olan torbasında yiyecek dolu olduğu anlaşılıyordu:
 
-          “Sen Onbaşı Sülemişsin, değil mi?” diye sordu.
-          Evet!
-          Evinde yiyeceğin yok, değil mi?
-          Yok ya.
-          Torbam yiyecek dolu. Sana söyliyeceklerimi yaparsan bu yiyecekleri sana veririm.
 
Onbaşı Sülemiş bıçağını okşıyarak gülümsedi:
 
-          De bakalım. Bunlar nice iştir.
-          Kolay işlerdir. Bu yiyeceklerden başka akça da alacaksın.
 
Onbaşı Sülemiş’le karşısındaki adam bakıştılar. İyi giyimli, iyi pusatlı bir bahadırdı.
 
-          Akça senin olsun Ötüken’de mal yok ki akça geçsin. Şu torbada neler var?
-          Kurutla kızarmış et dolu. Küçük bir çamçak da kımız var.
-          İyi. Anlat bakalım, neymiş bu yapacağım iş.
 
İyi giyimli bahadır, Onbaşı Sülemiş’e biraz yaklaşarak sesini kıstı:
 
-          Sen Işbara Han tümenindensin değil mi?
-          Evet.
-          Senden istediğim şu: Işbara Han tümeninde kaç çeri, kaç onbaşı, kaç yüzbaşı olduğunu öğrenip bana diyeceksin.
 
Sülemiş’in gözleri açıldı:
 
-          Bu kadar er sayılır mı be?
-          Sen teker teker sayacak değilsin.
-          Ya nasıl sayacağım?
-          Onbaşılardan, yüzbaşılardan kendi buyruğundaki erlerin sayısını öğrenceksin.
 
Sülemiş elini alnına attı. Bir şeyler düşündü. Sonra karşısındaki adama sordu:
 
-          Sen kimsin? Neden kendin saymıyorsun da bana saydırmak istiyorsun?
 
Beriki güldü:
 
-          Kim olduğumu sorma. Bu bilgiyi niçin istediğimi öğrenmeğe de kalkma. Yalnız bana söyle: Dediğimi kabul ediyor musun, etmiyor musun?
 
Sülemiş düşünmeğe başladı. Karşısındaki adamın niçin bunları öğrenmek istediğini, niçin kendisine bol keseden yiyecek ve akça vermeğe kalktığını anlıyamıyordu.
 
Onun bu kararsızlığını gören karşısındaki adam yeniden söze girişti:
 
-          Onbaşı Sülemiş! Yüzbaşı olmak ister misin?
-          İsterim.
-          Öyleyse dediğimi yap.
 
Sülemiş şaşırdı:
 
-          Bana bak! Işbara Han yahut Kür Şad gibi konuşuyorsun. Beni yüzbaşı yapmak senin elinde mi? Hem sen benim adımı nereden biliyorsun? Ben seni tanımıyorum…
-          Ben seni tanıyorum. Kür Şad yahut Işbara Han değilim ama seni yüzbaşı yaptırabilirim…
-          Nasıl yaptırabilirsin?
-          Tulu Han’ın buyruğuna girersen hemen yüzbaşı olursun. Ama dediğim gibi Işbara Han tümeninin sayısını bana bildireceksin.
 
Sülemiş, durumu kavramıştı. Birden yüzü değişti:
 
-          Sen Tulu Han’ın buyruğundasın değil mi?
-          Evet!
 
Bir ara ikisi de sustular. Yabancı adam gülümsüyordu:
 
-          Onbaşı Sülemiş dedi, Tulu Han yakında Türk kağanı olacak. Barış yapmak için Çin’e gittiği zaman Çin kağanı onu kendi tahtına oturtarak yan yana konuştu. Onu Kara Kağan’la denk tuttuğunu söyledi. Onbaşı Sülemiş! Gözlerini dört aç! Kara Kağan Türk budununu uçuruma götürüyor. Hem kağanlık Çuluk Kağan’dan  sonra Tulu Han’ın hakkı idi. Kara Kağan katunun elinde oyuncaktır. Bizi ancak Tulu Han kurtarabilir.
-          Dediklerini kabul ediyorum. Üç gün sonra sana istediğin bilgiyi getireceğim.
-          İyi. Ondan sonra birlikte Tulu Han’ın ordusuna gideceğiz. Üç gün sonra seni yine burada, bu vakit bekliyeceğim. Atlar hazır olacak. Çoluk çocuğunu da birlikte getir…
-          Olur.
 
Bilinmiyen adam yiyecek dolu torbasını Sülemiş’e uzattı. Bir kese de akça verdi. Ayrıldılar.
 
***
 
            Üç gün sonra Onbaşı Sülemiş ormanın kıyısında buluşacakları yere gidiyordu. Onda kavşıta giden değil, yağıyı gözliyen adamın durumu vardı. Bakışlarıyla ileriyi ve yanları kolluyordu. Ormana yaklaşırken çok uzaktan birkaç atlı gözüne ilişti. Sülemiş, savaş uranı bağırmak üzere idi ki bir ok vızlıyarak kulağının dibinden geçti. O zaman genç onbaşı atı üstünde dikilerek geriye baktı ve savaş uranıyla haykırdı. Aynı anda aynı bağırışların işitilmesinden sonra öteden beriden atlılar dört nala saldırdılar. İkinci ve üçüncü oklar da onbaşının yanına düştü. O da sadağa el atmış, karşıya ok çekmeğe başlamıştı. Çok uzaktan oklaşıyorlardı. Geriden gelenler yaklaştıktan sonra Sülemiş onlarla birlikte ormana doğru saldırdı. Ormandakiler kalabalık saldırışı görünce artlarına ok çekerek kaçmağa başlamışlardı. Orman onları  koruyordu. Akşamın basmağa başlıyan karanlığı da kaçanların işlerine yarıyordu. Tek tük oklar atılıyor, fakat uzaklık ve karanlık bunların hedefe varmasına engel oluyordu.
 
Nihayet kaçanlar kurtuldu. Kovalıyanlar yalnız bir at yakalıyabilmişlerdi. Işbara Han bu atın iyi koşumlu ve bakımlı durumuna bakarak:
 
-          “Bu at Çin  kağanının ahırından çıkmışa benziyor” dedi. Bögü Alp cevap verdi:
-          “Tulu Han’ın da Çin kağanından farkı yok. Çerileri Çin beğleri gibi doyumlu ve giyimlidir”
 
Yamtar, atın üzerine bir göz attı. Atın üzerinde bir torba, torbanın içinde de yiyecek var mı diye bakıyordu.
 
Karanlıkta dönerlerken Bögü Alp , Kıraç Ata’nın kendisine söylediği hatırlıyordu. Dokuz yıla kalmaz, olan olur; Dokuz yıl daha geçer, katı kılıç kullanmak günü gelir. Kıtlık olunca ay parçalanacak. Bir ulu şehirde toplanmış kırk er görüyorum. Aralarında sen de varsın. Yağmur yağıyor. Irmağın kıyısında dövüşüyorsunuz. Budun kurtuluyor. Adınız unutulmıyacak. 1300 yıllık ölümden sonra dirileceksiniz. Acunun batımına dek adınız gönüllerde kalacak…
- XIV -
 
ONBAŞI ÜÇOĞUL
 
            Işbara Han’ın onbaşılarından Üçoğul, açıkgöz bir onbaşıydı. Çinle barış olduğu zaman sınıra gidip alış veriş yapar, hattâ daha içerlere bile giderek kendisine kazanç sağlardı. Tulu Han elçi olarak Çin’e gidip Kara Kağan adına barış yaptıktan sonra sınırda alış veriş başlamış, bir çok Türkler, teker teker, yahut küme küme sınıra giderek alış verişe başlamışlardı. Ati sığır, koyun, kürk satıyorlar, pirinç, darı, kumaş alıyorlardı. Üçoğul birkaç kere Çin’e gidip geldiği için biraz Çince de biliyordu.
 
Arkadaşı Karabudak’ın kızkardeşiyle evlendikten sonra bir oğlu olmuş, verdiği söz gereğince adını Karabudak koymuştu. Başında çok kalabalık olmadığı için geçim darlığı çekmiyordu. Çinle barış yapılıp sınır açılınca satılacak iki atla beş koyunu önüne katarak sınıra ulaşmıştı.
 
Burada yer yer pazarlar kurulmuştu. Hararetli bir alış veriş yapılıyordu. Satılık malı olan Türkler mallarını dizip bekliyorlar, bir Çinli kendilerine yaklaşıp alış veriş teklif bekliyorlar, bir Çinli kendilerine yaklaşıp alış veriş teklif edince pazarlığa başlıyorlardı. Üçoğul atlarıyla koyunlarını bir arada serbest bırakıp önlerine biraz kuru ot verdikten sonra kendisi at üzerinde yemeğini yemeğe başladı. Alıcı Çinliler yavaş yavaş onbaşının yanına gelerek koyunlarını, atlarını gözden geçirmeğe başladılar. Birbirleriyle çabuk çabuk bir şeyler konuşuyorlardı. Üçoğul bu konuşmalardan pek bir şey anlamıyordu.
 
Epey bekledikten sonra koyunlara bir laıcı çıktı. Bir Çinli beş koyuna beş gümüş akça verdi. Üçoğul beş koyun için üç torba pirinç istiyordu. Çinli direniyor, pirinç olmadığı için akça verdiğini, bu akça ile dört torba pirinç bile alabileceğini söylüyordu. Onbaşının akça yerine pirinç istemekten şaşmadığını görünce yanına iyice sokularak arsız arsız sırıttı:
 
-          “Sen uslu bir Türk’e benziyorsun. Sözümü iyi dinle: Bu akçaları alarak koyunları bana sat. Sonra doğru Siganfu’ya giderek iki atını da orada sat. İstediğin kadar pirinç alıp yurduna dön” dedi.
 
Bu düşünce Üçoğul’a pek yumuşak geldi:
 
-          “Peki Çinli! Senin dediğin olsun” diyerek koyunları Çinliye verip beş gümüş akçayı aldı. Bu satıştan pek sevinçli olan Çinli göz kırparak:
-          “Şimdi doğru Siganfu’ya… Ama kılıcını burada bir yere bırak. Seni kılıçla içeri bırakmazlar” dedi. Sonra da yılışarak: “Çünkü Türkler yaramaz olur” diye ekledi.
 
Artık Onbaşı Üçoğul için Çin’in başkentine yönelmekten başka iş kalmıyordu. İki atı yedeğine alarak atını yorgaya kaldırdı.
 
***
 
            Ertesi akşam Üçoğul Siganfu’ya giriyordu. Keçeye sardığı kılıcını satılık atlardan birinin sırtına yerleştirmişti. Şehir kapısından girerken Çin karakolu kendisini kısa bir sorguya çekmiş, iki tanı satmak için geldiğini öğrenince bir akça toprak bastı vergisi alarak onu içeri koyuvermişti. Üçoğul önce kendisine bir konuk evi arayıp bulmuş, atlarını ahıra çekerek sırtındaki keçeyi alıp odasına getirmişti. Açık havaya alışmış olan onbaşıyla atlarına bu dar sokaklı Çin şehri ve ahır sıkıntı veriyordu ama yapılacak başka bir şey yoktu.
 
Akşam karanlığında Üçoğul, konuk evinin geniş avlusunda tahta bir sedire oturup kendisine yiyecek ısmarladı. Birkaç konuk daha vardı. Herkes birbiriyle konuşarak yemek yiyordu. Biraz sonra içeriye, kılığından  subay olduğu anlaşılan biri, arkasından iki kişi olduğu halde girip konuk evi sahibine buyruklar verdi. O içeri girince Üçoğuldan başka herkes ayağa kalkıp onu Çin göreneğince selâmladı. Ev sahibi bu yeni gelene çok saygı gösteriyor, onunla hep “beğimiz” diye konuşuyordu. Bu Çin beği, Üçoğul’a şöyle bir baktıktan sonra beride bir yere oturup yanındakilerle  birlikte yemek yemeğe başladı. Üçoğul ısmarladığı yemeği bekliyor, fakat bu yemek bir türlü gelmiyordu. Çünkü konuk evi sahibi ile iki yamağı boyuna yeni gelen Çin beğine hizmet ediyordu. Onbaşının canı sıkılmıştı. Yanından geçen yamağı kolundan yakalıyarak kendine çekti:
 
-          “Bana bak yamak! Benden sonra gelenlerin yemeğini getirdin. Benimki ne oldu?” diye sert bir sesle sordu.
 
Üçoğul’un demir bilekle yakalayıp kendisine çektiği yamak korkudan titremeğe başlamıştı. Yavaş sesle: Bu yüce beğ, Çin veliahdi Kien-çing’in yaveridir” dedi. Onbaşı sesini yükseltti:
 
-          Yaverse bana ne! Ben daha önce gelip yemek ısmarladım. Bu yemek hemen gelecek, anladın mı?
 
Bu sözleri söyledikten sonra hızla ittiği yamak birkaç adım fırladıktan sonra yere kapaklandı. Çinli yaver, Üçoğul’un pürüzlü bir Çince ile söylediği sözleri işitip onun Türk olduğunu anlamıştı. Yaverin kendisi de Çinli anadan doğmuş bir Türk’tü. Pek küçük yaşta Çin’e gelmiş olduğu için Türkçe’yi konuşamaz olmuştu. Yalnız biraz anlardı. Türlüğünü de unutmuş değildi. Karşısındakini görüp güçlü bir bahadır olduğunu anlayınca hoşuna gitmişti. Onbaşıya dönerek:
 
-          “Yiğit! Sen kimsin?” diye sordu.
-          Işbara Han tümeninden Onbaşı Üçoğul!
 
Işbara Han adı üzerine yaver doğruldu. Işbara Han’ı Çinliler bilirlerdi.
 
-          Burada ne arıyorsun?
-          At satmağa geldim.
-          Kaç atın var?
-          İki.
 
Yaver ilgilenmişti. Türk atlarına Çin’e herkes alıcı çıkardı:
 
-          Şu atları getir de bir görelim.
 
Üçoğul ahura seğirtti. Satılık atlarını çözüp çıkarmak üzere iken demin yere savurduğu yamak telâşla ahırın kapısında gözüktü. Soluk soluğa “Aman bahadır! Sakın buradan çıkma! Şimdi Prens Şemin’in adamları da konuk evine geldiler. Her halde bir dövüş çıkar” dedi.
 
Onbaşı pek de bir şey anlamamıştı:
 
-          “Ulan, ne diyorsun? Dövüş olan yerden kaçılır mı?” diye cevap verdi. Yamak ellerini ovuşturuyordu:
-          Ah bahadır ah! Sen bilmezsin. Çin kağanının üç oğlu birbirine öyle düşmandır ki, adamları birbirlerini her gördükleri yerde öldürürler.
 
Üçoğul dinlemeden atlarıyla birlikte avluya geldi. Yine subay kılıklı birisiyle arkasında üç adamı demin kendisiyle konuşan yaverin karşısında duruyorlardı. Üçoğul bir Türk onbaşısı olduğu için burada bir dövüşün başlamak üzere olduğunu anlamıştı. Hiç şüphesiz bu dövüşte seyirci kalamazdı. İki taraftan birini tutmak gerekti. Tutmak gerekince de az önce konuştuğu yaverin yanını tutmak doğru olurdu. Hem onlar dörde karşı üç kişiydiler. Üstelik yaver kendisiyle arkadaşça konuşmuştu. Üçoğul fazla düşünmeğe lüzum görmeden odasına seğirtti. Keçesini hızla açarak kılıcını çıkaraıp kuşandı. Sonra valuya koştu. Savaş başlamıştı. Şemin’in subayı ile üç çerisi saldırmışlardı. Üçoğul yirmi adımlık yolu koşuncaya kadar Kien-çing’in yaveri, iki çerisi yıkıldığı için tek başına kalmıştı. Üçoğul, yaverin yanına gelince durum değişti. Birkaç denemeden sonra ilk vuruşuyla birini, biraz sonra ikincisini devirdi. Çin veliahdının yaveri bu beklenmedik yardımdan çok sevindiği için savaş naraları atarak vuruşuyordu. Avludakiler darmadağın olmuşlardı. Kimi kaçmış, kimi bir kıyıya ilişmiş, dövüşü seyrediyordu. Fakat bu çarpışma uzun sürmedi. Üçoğul, acemi bir çeri olan karşısındaki Çinli birkaç kılıç tokuşturduktan sonra Türkvari bir kılıç savurdu. Bu savuruşla Çinlinin başı gövdesinden ayrılıp yere düşmüştü. Karşı tarafta tek başına kalan ve Çin veliahdının yaveriyle vuruşan Çin subayı, Üçoğul’un da kendi karşısına geldiğini görünce kaçmaktan başka çıkar yol bulamadı. Büyük bir hzıla koşarak avlunun kapısından kayboldu.
 
Çin veliahdının yaveri, güler yüzle Üçoğul’a döndü:
 
-          Yiğit! Artık Türk değilim desen de inanmam. Adın nedir?
-          Üçoğul!
-          Benim adım da Karakulan’dır ben de Türk’üm. Ama yıllardır konuşmaya konuşmaya Türkçe’yi unuttum. Anlıyorum da konuşamıyorum. Şimdi benim konuğumsun. Artık bu geceyi burada geçirmene razı olamam. Benim evime gideceğiz. Atlarını da Çin veliahdına satıp iyi akça alırsın. Buralarda satarsan seni aldatırlar…
 
***
 
            Biraz sonra Üçoğul, Karakulan’ın evinde, atlarını onun ahırına çekmiş ve dirliğinde görmediği, göremeyeceği bir yemek yemiş olduğu halde, güzel bir yatakta uyuyor, Ötüken’de durup dinlenmeden geçen yirmi beş yıllık bir dirliğin yirmi beş yıllık yorgunluğunu çıkarıyordu.
- XX -
 
KARAKULAN
 
            Onbaşı Üçoğul bir aydır Karakulan’ın evinde konuk bulunuyordu. Karakulan onun atlarını iyi bir değerle Çin veliahdına satıp akçasını Üçoğul’a vermişti. Artık Üçoğul’la Türkçe konuşuyordu. Önce epey güçlük çekmiş, birkaç gün sonra alışmıştı. Yalnız ara sıra bazı kelimeleri hatırlamıyor, o zaman bunların yerine Çincesini söylüyordu.
 
Karakulan, konuk evinin avlusundaki dövüşte Üçoğul’un kendisine yaptığı yardımı unutamıyor, bunu ödemek için elinden geleni yapıyordu. Üçoğul olmasaydı Karakulan şimdi ölmüş bulunacaktı. Karakulan, Üçoğul’u Çin veiahdinin maiyetine almak için uğraşmış, fakat red cevabı almıştı. Çin veliahdı, Üçoğul’u kendi katına kabul etmiş, yaverini kurtardığı için teşekkürler ona güzel bir kılıç, bir gümüş kakmalı kemer ve bir kese altın akça vermişti. Bu kadar ağırlamadan sonra da Üçoğul hemen çekip gitmeğe utanıyor, Karakulan ısrar ettiği için onun evindeki konukluğunu uzatıyordu. Anası Çinli olduğu için Karakulan Türk’ten çok Çinli’ye benziyordu. Fakat kılıç kullanmakta, ata binmekte, yiğitlikte Çinliye değil Türk’e yakındı. Gün geçtikçe arkadaşlıkları, yakınlıkları artıyor, Üçoğul’a Çin sarayındaki dalavereleri anlatıyordu: Çin  kağanın üç oğlu vardı. Biri veliaht Kien-çing idi ki Karakulan bunun yaveriydi. Biri en yiğitleri olan Şemin’di.  Biri de Yüen-kie idi. Üçü de birbirini çekemiyor, fakat Şemin’e karşı öteki ikisi birlikte hareket ediyorlardı. Hattâ bir defa Şemin’i ağulamışlar, fakat o kurtulmuştu.
 
Karakulan bunları anlattıktan sonra Üçoğul’la birlikte şehir dışında ava çıkıyor, onu sıkmamağa çalışıyordu. Yine bir gün avdan dönerken Üçoğul’a büsbütün açıldı:
 
-          Onbaşı! Bu kışı Siganfu’da geçirmeni çok istiyorum. Çünkü Çin kağanının üç oğlu birden birbirlerine karşı gizlice hazırlanıyorlar. Yakında mutlaka aralarındaki kozu kılıçla paylaşacaklardır. Bu işte senin gibi bir yiğidin yardımdan faydalanmak istiyorum. Sen aramızda olursan biz onları yeneriz.
 
Kendisinden yardım istedikleri için Üçoğul “Hayır kalamam” diyemiyordu. Fakat gönlü de, burada kalmağa hiç razı değildi:
 
-          “Ötüken’de evim yurdum var. Beni beklerler” diye itiraz etmek istedi. Karakulan bunun da cevabını buldu.
-          Ben Ötüken’e haber salıp senin yurduna bildiririm. Akça da gönderirim.
 
Bu parlak teklif karşısında Üçoğul direnemedi. Ötüken’e gidip gelmiş olduğu için orasını bilen bir Çinli, yanında iki pusatlı arkadaşı, bir kese akça, bir at yükü pirinç ve darı olduğu halde Üçoğul’un evine doğru yola çıkarken Üçoğul da Çin başkentinde bir kış geçirmek üzere Karakulan’ın evine iyice yerleşti.
 
Karakulan evli değildi. Fakat evinde bir çok genç kadınlar verdı. Üçoğul merak edip de bunların kim olduğunu o zamana kadar araştırmamıştı. Şimdi bazı akşamlar, Üçoğul Karakulan’la birlikte yemek yerken bu genç ve güzel Çin kızları çalgı çalıp şarkı söylüyorlar, oyun oynuyorlardı. Hattâ bu kızların giyimleri de bir tuhaftı. Kolları, göğüsleri oldukça çıplaktı. Üçoğul şimdiye kadar hiç böyle şey görmemişti. Karakulan’ın sofrasında kızıl renkli sücü bulunuyor, bunu içince Üçoğul dünyayı bir tuhaf görüyordu. Hattâ bu kansız cansız, çelimsiz Çin kızları bile hoşuna gidiyordu. Hele bu kızların bir güzel kokuları vardı ki yanına yaklaştıkça Üçoğul’un usunu başından alıyordu.
 
Geceler geçtikçe kızlar Üçoğul’a daha çok yaklaşıyorlar, kendi elleriyle sücü sunuyorlar yanına oturuyorlar, hattâ onu öpüyorlardı. Bir gün, yine başının dumanlı olduğu bir çağda Üçoğul da dayanamıyarak kızlardan en güzelini öptü. Sonra birdenbire aklına bir şey gelmiş gibi kaşları çatıldı. Karakulan’a sert bir sesle ve Türkçe olarak sordu:
 
-          Karakulan! Bu kızlar kim? Bunlar evli mi?
-          Hayır, niçin sordun?
-          Niçin mi? bunalr evliyse Ötüken’de beni öldürürler be!
-          Öldürürler mi? neden?
-          Türk Türesini bilmiyor musun? evli kadına ilişen öldürülür.
 
Karakulan gülümsedi:
 
-          Ötüken’den pek küçükken çıktım için Türk Türesini bilmiyorum. Ama bu kadınlara sen güçle bir şey yapmıyorsun ki... Onlar kendileri seni öpüyorlar.
 
Üçoğul acı acı gülümsedi:
 
-          Onbaşı Karabudak’a öyle yapmışlardı. Ama yargucular dinlemediler.
 
Sustular... Üçoğul’un gözleri bunlandı. Belirsiz bir yere bakarak:
 
-          “Zavallı Karabudak! Hem de bayağı kişiler gibi oka tutularak öldürüldü” dedi.
-          Ya nasıl öldürülecekti?
-          Bilmiyor musun? öyle ya... Elbette bilmezsin. Türk Türesince soy kişiler öldürülürken kanları toprağa akıtılmaz. Yay kirişiyle boğularak öldürülür. Karabudak’ı böyle öldürmediler. O benim kayın eçemdir. Oğlumun adı da Karabudak...
 
Çin kızları saz çalıp şarkı okurken Üçoğul bir tas sücü daha içip bir yemiş daha yedi:
 
-          Karakulan! Bu kızlar nedir?
-          Bunların hepsi kırnaktır. (Cariye)
 
Üçoğul kırnağın ne olduğunu eskiden işitmişti. Daha çok düşünmeğe lüzum görmedi. İşte Çin şehrinde, onlar gibi sücü içinde başı dönmüş, kendisinden geçmişti. Yanında kendisine kannış yapan ince yüzlü kızı tutup kendisine doğru çekti. Karakulan kahkahalarla gülüyordu. Türkçe olarak:
 
-          “Üçoğul! Yalnız Türk kağanları bu Çin güzellerinden zevk alacak değiller ya. Biz de kendimize göre birer kağanız” dedi. Onun da kucağında bir Çin güzeli vardı.
 
Üçoğul’un sevgiyle kendisine doğru çektiği Çin güzeli yaman bir Çin güzeliydi. Onbaşı ertesi sabah ayılıp uyandığı zaman onu kendi odasında bulmuştu. Oraya ne zaman, nasıl geldiğini hiç hatırlamıyordu. Bu işe böylece devam ediyor ve Çin güzeli Onbaşı Üçoğul’a sahip çıkıyordu. Sanki onun karısıydı. Artık her gece onunla beraber kalıyor, ona bakıyor, bir kadının kocasına gösterdiği bütün özeni ona gösteriyordu. Üçoğul da ondan hoşlanmağa başlamıştı. Ötüken’deki karısını düşünüyordu. Karabudağ’ın bu güz elması yanaklı, ala gözlü, bouyly, çevik, pars bakışlı singili yanında bu Çin güzeli pek sönük kalıyordu. Ama bunda da anlaşılmaz, çekici bir şey vardı ki Üçoğul’u büyülüyordu. Ya hele o kokusu... En güzel çiçeklerde bile olmıyan  bu kokuyu duydukça Üçoğul’un hep başı dönüyordu. Sonra onun çelimsiz, arık, güçsüz oluşu da Üçoğul’a bir tuhaf geliyordu. Ötüken’deki, o taşı sıksa suyunu çıkaracak olan kadın nerde, buradaki nazik, korkak kadın nerde idi? Fakat bütün bunlara rağmen bundan hoşlanıyor, ayrılmak istemiyordu. Karakulan’a nereden de söz vermişti? Kışı burada geçirmek için söz vermese şimdi Ötüken’de olacak; başına bu Çinli güzel belâ kesilmiyecekti.
 
Karakulan çok sevinçli gözküyordu: “Çin kadınları Türk kadınlarına benzemez ama bunların da kendilerine göre güzelliği vardır” diyor, sonra gülmekten katılarak : “Kişi her gün en güzel yemekleri yese bıkar, tatsız yemeklere can atar” diye sözünü bitiriyordu.
 
Karakulan hiç de kötü kişi değildi ama ahlâkı değişmişti. Ötüken yasasını hiç bilmiyordu. Bu Çin’de de başka türlü yapmak galiba kabil değildi.
 
Bazan Üçoğul’a Çin veliahdinin sarayında kalacağını söyliyerek eve gelmiyor, o zaman Üçoğul evin sahibi oluyordu. Çinli uşakların başı kendisine büyük saygı göstererek yine çalgı düzenini hazırlıyor, aşçıya güzel yemekler yaptırıyor, onun gününü gün ediyordu.  Üçoğul’un sevgilisi artık onu öteki kızlardan kıskanmağa başlamıştı. Üçoğul ı-onlardan birine gülümsiyerek baksa ağlıyordu. Onbaşı kendi kendine “Bu yere batası Çin benim de ahlâkımı bozdu” diye söyleniyor, bir iki ay sonra Ötüken’e gidince bunlardan kurtulacağını düşünerek kendisini avutuyordu.
 
***
 
Kış geçip bahar gelmişti. Üçoğul nerdeyse Ötüken’e dönecekti. Bir gün Karakulan kendisine yaklaştı:
 
-          Üçoğul! Çin kağanı üç oğlu arasındaki çekememezliğe bir son vermek üzere üçünü de yarın için saraya çağırdı. Yarın sarayda kan gövdeyi götürecek. Belki de veliaht Çin tahtına geçecek. Bu dövüşte bize yardım edeceksin, değil mi?” diye sordu.
 
Üçoğul zaten bu dövüşe karışmak için burada bekliyordu. “Elbet” diye cevap verdi. Karakulan sevincinden onun boynuna sarıldı. Yapılacak işleri anlattı. O gece saz faslını yapmadan erken yattılar.
 
Ertesi günü her şey hazırdı. Karakulan, Üçoğul’a bir yayla sadak vermiş, Üçoğul’u aralarına karışmıştı. Üç yüz savaşçı veliahtle birlikte sarayın avlusuna gelip durmuşlar, sonra veliaht yanıan yaverini alarak içeri girmişti.
 
Üçoğul bekliyordu. Yaya dövüşmek pek tatlı olmıyacaktı ama hiç yoktan yine iyi idi.
 
Çin kağanının öteki oğulları da saraya kendi çerileriyle gelmişlerdi. Neredeyse burada kavga şenliği başlıyacaktı.
 
Onbaşı Üçoğul birdenbire Karakulan’ın koşarak geldiğini gördü. Yaver, yaklaşınca Türkçe olarak : “Üçoğul ardımdan gel” diye haykırdı. Ok gibi fırlıyan Üçoğul ona yetişirken, Karakulan, koşu arasında durumu anlattı:
 
-          Şemin tetik davrandı. Veliahdi de, Yüen-kie’yi de uzaktan okla öldürdü.
 
Üçoğul, yaveri omuzundan tutarak durdurdu:
 
-          Nereye gidiyorsun? Öyleyse vuruşalım.
-          Veliaht öldükten sonra vuruşmak para etmez. Bizim çeriler artık vuruşmaz.
-          Biz ikimiz gidip vuramaz mıyız? Veliahdin öcünü alamaz mıyız?
 
Karakulan, Üçoğul’un kolundan çekerek yeniden koşmağa başladı:
 
-          Sarayda binlerce çeri var. İkimiz ne yapabiliriz?
 
Karakulan’ın yanında koşmakta olan Üçoğul sordu:
 
-          Şimdi nereye gidiyoruz?
-          Canımızı kurtarmağa...
-          Avluda bıraktığımız çeriler nolacak?
-          Onlara bir şey olmaz. Onlar hemen Şemin’in çerileri olup ardımıza düşecekler.
 
Üçoğul sert bir küfür savurarak koşmakta devam etti. Yaverin evine gidiyorlardı. Sarayda olup bitenden kimsenin haberi olmadığı için herkes yavere saygı ile yol açıyordu.
 
Nihayet Karakulan’ın evine vardılar. Uşaklara buyruk vererek Üçoğul’la Karakulan’ın binek atları, iki de yedek at hazırlandı. Büyük bir çabuklukla pusat ve azıklarını aldılar. Karakulan birkaç kese altını da yanına almayı unutmadı. Şaşkınlıkla kendisine bakan baş uşağa birkaç güne kadar geleceklerini, kendisi gelinceye kadar evi bildiği gibi çevirmesini söyliyerek atına atladı. Üçoğul da öyle yaptı. Şehrin sokaklarından dört nala geçerek kapısına geldiler. Veliahdin yaveri burada tanındığı için bir şey sorulmadı. Kapıdan çıktılar. Kurtulmuşlardı.
 
O zaman Üçoğul’un aklına yaverin evinde bıraktığı Çinli sevgilisi geldi. Karakulan’a onların ne olacağını sordu. Beriki büyük bir kayıtsızlıkla:
 
-          Evimi zaptedecekler. İçindekiler ya Şemin’in sarayına, yahut onun yaverinin evine gidecek...
 
Üçoğul az kalsın ağlıyacaktı:
 
-          O kız beni seviyordu. Onu ne diye birlikte almadık?
 
Karabudak güldü:
 
-          Siganfu kızını Ötüken kızı mı sandın? O seni unuttu bile. Belki şimdi yeni sevgilisiyle baş başadır.
 
Üçoğul bir küfür daha savurarak atını mahmuzladı. Sonra birdenbire aklına bir şey gelmiş gibi sordu:
 
-          Sen nereye gidiyorsun?
-          Ötüken’e... Anayurduma... toprak ana vefasız oğullarını da bağrına basmaktan çekinmez...
- XXI -
 
KITLIK
 
            Üç mevsim daha geçti. Kocalar öldü. Yeni bebekler doğdu. Bebekler yürümeğe, küçük çocuklar koça binmeğe alıştı. Kısraklar taylandı; inekler buzağıladı. Ormanda boz kurtların enikleri ava çıkmağa başladı. Yamtar, Sançar ve Üçoğul yüzbaşı oldu. Başlangıçsız, sonsuz zaman yürüdü. 627 yılının kış ayları geldi. Karakulan, Tunga Tigin’in buyruğunda bir yüzbaşı olmuştu. Çin’in iç yüzünü iyi bildiği için bilgisinden Kara Kağan faydalanıyordu. Karakulan’la Üçoğul Çin başkentinden kaçarken Çin kağanı olan Şemin “Tay-tsong” adını almış, Türklere sert davranmağa başlamıştı.
 
O yıl pek sert bastırmıştı. Kişi boyu kar yağıyor, fırtınalar Ötüken’i inletiyordu.
 
***
 
            Üç günden beri ağzına bir lokma koymamış olan Yüzbaşı Yamtar, gün doğmadan ava çıkıp gün batımına kadar çabaladıktan sonra elleri boş olarak evinde döndüğü zaman gördüğü şey çok acıklıydı: Karısı açlıktan yatağa serilmiş, bir yaşındaki oğlu ölüm halinde idi. Ötekiler de perişandılar. Fakat küçük çocuk açlığa dayanamamıştı.
 
Yamtar dışarı fırladı. Ne yapıp  yiyecek bir şey bulmalıydı. Birkaç adım atmıştı ki andası Gök Börü ile karşılaştı.
 
Onbaşı Gök Börü bu sefer öfkeli değil, kızgın hatta delirmiş gibiydi. Yamtar’a bağırdı:
 
-          Yüzbaşı Yamtar! Bu kepazelik nedir? Bir tek atım, bir tek koyunum kalmadı. Hepsi öldü. Şimdi de eve küçük kızım açlıktan ölüyor. Sen ne yapıyorsun?
-          Yapacak bir şey yok. Bir tek atım kaldı. Onu kesip yiyeceğiz. Gel sana da bir parça vereyim.
 
İki anda hızlı adımlarla Yamtar’ın ahırına yöneldiler. Albız alsın! Yamtar’ın son atı da dün gece ölmüştü. Çare yoktu. Ölü atı parçaladılar. Hemen orda ateş yakıp kızartmağa koyuldular. Ateş söndükten sonra paylaştıkları kızarmış etleri yiye yiye çadırlarının yolunu tuttular.  Geç kalmışlardı. Çünkü evlerine girdikleri zaman Yamtar’ın oğlu, Gök Börü’nün kızı ölmüş bulunuyordu.
 
Yamtar, güçsüz, arık kalmış karısına et yedirerek onu kurtarmağa çabalıyordu. Üç gündür bir şey yemiyen, ondan önce de uzun zaman ağzına bir iki lokma atan bu zavallı genç kadının midesi ölmüş at etini kabul etmiyordu. Taze et, kımız istiyordu. Bu durum karşısında Yamtar çok düşünmedi. Çadırdan fırlıyarak Gök Börü’ye koştu, “ardımdan gel” dedi.
 
Gece idi. Soğuk derilerini sızlatıyor, yüzlerini donduruyordu. Yüzbaşı Yamtar iri gövdesiyle karanlıkta bir dev gibi yürüyor, bir yandan da Gök Börü’ye “Biz Ötüken’in sahipleri açlıktan ölürken tutsak Çinliler bolluk içinde yaşasınlar... Bu olur mu? Elleirnden güçle yiyecek alacağız. İ-çing Katun’la Şen-king yetmiyormuş gibi her gün birkaç Çinli beğ yahut bilgin daha çıkıyor. Kara Kağan’a verdikleri öğütlerle Ötüken’i karmakarışık ediyorlar. Bizim kağan da onlara inanıyor. Bu olur mu? Ben yüzbaşıyım. Sen hâlâ onbaşısın. Sonra elli adımdan koca Onbaşı Pars’ı vuramıyan Şen-king tümenbaşı... Bu olur mu?” diyordu.
 
Çinlilerin toplu bir halde oturdukları evlere gelmişlerdi. Yamtar, yaptığını bilen bir adam durumuyla Çinli evlerinden birine girdi. Bu evde, Ötüken’de zengin olmuş Çinlilerden biri oturuyor, karısı ve Çinli uşağıyla birlikte bolluk içinde yaşıyordu. İri bir Türk yüzbaşısıyla bir onbaşının sert bir yüzle içeri girdiklerini gören Çinlilerin benzi attı. Yamtar kükredi:
 
-          Ulan Çinli tez davran! Ne kadar yiyecek varsa şuraya yığ!
 
Ev sahibinin şaşkınlığı geçmişti. Kafa tutmak istedi:
 
-          Sizi Kara Kağan’a şikayet ederim. Şen-king benim dostumdur. Sonra...
 
Çinli sözlerini bitiremedi. Bir şakırtı oldu. Yamtar şimşek gibi bir hızla kılıcını çekerek savurup Çinlinin başını uçurmuştu.
 
Karısı ayakta duramıyarak yere yığılmıştı. Uşak titriyerek koşuyor, kımızları, kurutları taze etleri getiriyordu. Yamtar hepsini sırtladıktan sonra:
 
-          “Haydi Gök Börü! Ardımdan gel” dedi.
 
Gök Börü biraz daha içerde kalmıştı. Sonra koşarak Yamtar’a yetişti:
 
-          “Kalanları da ben hakladım. Yoksa İ-çing Katun’a şikâyet edip anamızı ağlatırlardı” dedi.
 
Yolda yiyecekleri paylaştılar. Herkes kendi çadırına koştu.
 
Yamtar, karısını ölümden kurtarmağa çalışıyordu. Fakat evde herkes açtı. Ölmüş atın etini övütecek kadar sağlam bir işkembesi olan Yamtar’dan başka herkes iyi yiyecek istiyordu. Kocamış ninesine o kadar aldırmıyordu ama yarın birer yiğit olarak savaşa girecek olan oğullarına baktıkça içi sızlıyordu.  Küçük oğlu ölmüştü. Emzikli karısı da çok kötü durumda idi. Yamtar bunaldıkça Çinlilere düşman oluyor, “Tanrı bize Çinliler yüzünden öfkelendiği için böyle yapıyor” diye düşünüyordu.
 
Çinlinin evinden topladığı azık hemen hemen bitmişti. Yamtar için biraz bir şey kalmıştı. Yamtar bu güzelim yiyeceklere baktıkça acıkıyor, acıktıkça da ölmüş atın kızartmasından atıştırıyordu. Gözünü, ayrın için karısına ayırdığı çamçaktan bir türlü alamıyordu ki dışardan ayak sesleri işitildi. Kapı açılarak içeri Sülemiş girdi. Benzi sapsarı isi. Yanan çıranın ışığı yüzüne vurdukça büsbütün sarı gözüküyordu:
 
-          “Yamtar! Açlıktan ölüyoruz. Evde diri olarak bir karım kaldı. Onun için bana biraz azık veremez misin?” diye yalvardı. Yamtar düşünmeksizin kımız çamçağına el attı. Yarısını kendi karısına ayırıp kalanını da Sülemiş’e uzattı. Yumruk kadar da kurut parçası verdikten sonra:
-          “Al, bunları yengeme ver” dedi. Sonra ölmüş atın kızartmasından bir parça koparıp:
-          “Bunu da sen ye” diyerek uzattı.
 
***
 
            Ertesi sabah Yüzbaşı Sançar erkenden kalkarak elinde kalan son iki attan birini kesip güzelce kızarttı. Kendisine irice bir parça ayırdıktan sonra atına atlıyarak andalarının evlerine uğramağa başladı. Önce evi en kalabalık olan Yamtar’a uğradı. Koca Yamtar sülıyordu. Çünkü o gece hem ninesi, hem oğullarından biri, hem küçük kardeşi, hem de karısı ölmüşlerdi. “Gök başıma yıkıldı” diyip ah çekiyor, yanaklarından aşağıya yaşları boşanıyordu. Somurtkan ve söylemesini bilmiyen Sançar “Kalanları kurtarmağa bak” diyerek ona büyük bir parça et verdi. Ömrümde hemen hemen daima aç yaşamış olan Yamtar hayatında ilk defa olarak önünde bol yiyeceği varken aşa el sürmeden duruyordu. Dört yaşındaki kızıyla üç yaşındaki oğluna et vererek “yiyin” dedi. Sançar çıkıp gittiği zaman iştahla eti yiyen çocuklarına bakarak bağdaş kurmuş olduğu yerde duruyor, hiç ses etmiyor, fakat gözlerinden bol ve gür damlalar sanki yağıyordu.
 
Sançar ondan sonra Onbaşı Sülemiş’in evine uğradı. Sülemiş’in benzi sarı, gözleri kızarıktı. Acı acı gülümsüyordu. Sançar durumu kavradı: Sülemiş’in karısı ölmüştü. Sançar söyliyecek söz bulamadı. Oraya bir parça et bırakarak çıktı.
 
En sonra Gök Börü’nün evine girdi. Deli onbaşı evinde yoktu. Kocamış anası can çekişiyordu. Karısı halsiz, yatağında yatıyor, iki çocuğu açlıktan ağlaşıyordu. Sançar eti getirince iki küçük aç kurt gibi saldırdı.
 
Genç kadın gülerek doğruldu. İhtiyar nine de ise hiçbir hareket görülmedi.
 
Yüzbaşı Sançar kendi evine giderken birdenbire atını durdurdu: Yerde birisi yatıyordu. Yüzü görünmüyordu. Fakat Sançar yere atlayıp başını kaldırınca tanıdı. Bu Onbaşı Karpak’tı. Sançar ilkönce bunu donmuş sanarak yüzünü karla uvalamak istedi. Karpak donmuş değildi. Gözlerini açarak Sançar’a bakınca: “Boşuna uğraşma benim işim bitti” diyebildi.
 
-          Yaralı mısın?
 
Karpağ’ın bakışları değişti.
 
-          Yara da söz mü? Karımla dört çocuğum öldü. Ben dokuz gündür açım.
 
Sançar büyük bir emekle onu yerden kaldırarak atına yerleştirdi. Kendisi de güçlükle binerek evine doğru sürdü. Karpağ’ı yatağına yerleştirerek kendisine ayırdığı etten ince bir parça kesip ona verdi. Fakat Karpak almıyor, gözleri tuhaf bir şekilde parlıyordu:
 
-          “İ-çing Katun’a müjde ver. Bir Türk onbaşısı daha ölüyor” dedi. Biraz sonra Karpak yoktu.
- XXII -
 
İSYAN
 
            Korkunç kışı Kara Kağan’a göre daha iyi atlatan Tulu Han soğuk bir bahar gününde otağında otururken Binbaşı Çamur Beğ içeri girerek:
 
-          “Tulu Han! Kara Kağan’dan ulak geldi. Seni görmek istiyor” dedi.
 
Han buyruk verdi:
 
-          Gelsin!
 
Biraz sonra Kara Kağan’ın ulaklarbaşısı Börü Tarkan içeri girerek yere diz vurdu. Tulu Han kendisine gelenin Börü Tarkan olduğuna biraz şaşırmış gibiydi. İçinde öfkeli bir alay çınlaması bulunan sert bir sesle sordu:
 
-          De bakalım Börü Tarkan! Yüce kağan başulağı yollamakla beni yargılamak mı diler?
 
Çok sert bir adam olan Börü Tarkan tok bir sesle karşılık verdi:
 
-          Hayır Han! Kıtlık ve açlık Ötüken’de adam komadı. Sana yollıyacak başka ulak bulamadığı için beni gönderdi.
 
Tulu Han’ın yüzü sertleşti:
 
-          Kağanın buyruğu nedir?
-          Sırtarduşlar, Dokuz Oğuzlar, Bayırkular isyan ettiler.
-          Evet?
-          Yüce Kağan bu isyanı bastırmağa seni memur etti.
-          Yalnız kendi çerimle mi?
-          Hayır! Kür Şad ve Işbara Han tümenleri de senin buyruğunda olacak.
 
Börü Tarkan yancığından bir tahta çıkardı. Bu tahta Kara Kağan’ın yazdığı bitikti. Bunu saygı ile Tulu Han’a uzattı. Tulu Han bu ağır yumuştan hiç de kıvanmamıştı. Sırtarduşlar, hele Dokuz Oğuzlar gibi yiğit kişilerle çarpışmak, hem de hiç sevmediği amcası Kara Kağan’ın tahtı için çarpışmak hoşa gider şey değildi. Börü Tarkan’a keskin bakışlarla baktı:
 
-          Neye isyan etmişler?
-          Açlıktan. Kara Kağan Ötüken’i doyurmak için vergi istemişti.
-          Kağan şimdi de bizden kan vergisi istiyor.
 
Börü Tarkan sustu. O da Tulu Han’a keskin bakışlarla bakıyordu. Yaşının verdiği tecrübe ile Tulu Han’ın gönlünden geçenleri anlıyordu. Onun bakışlarının ve sözlerinin arkasında kaybedilmiş bir tahtın acısı ve özlemi gizliydi.
 
Tulu Han, Börü Tarkan’ın bakışlarından rahatsız olarak sordu:
 
-          Kür Şad ve Işbara Han tümenlerinin çerisi tamam mıdır?
-          Hayır!
-          Bu  kadar çeriyle Dokuz Oğuzlar, yanlarında Sırtarduşlar Bayırkular da olduktan sonra yenilir mi?
-          Bu kış Ötüken’de attan da kişiden de kırgın oldu. Kara Kağan’ın sana yollıyacağı çeriler yarı aç kişilerdir. Kendi çerini de katarak tepelemen kağanın buyruğudur.
 
Arada bir susuş daha oldu. Sonra Tulu Han’ın “Buyruk kağanındır” dediği işitildi. Fakat Tulu Han bu sözleri söylerken gülümsüyor, kağanı aşağılıyordu. Börü Tarkan öfkeden kıpkırmızı oldu.
 
***
 
            Aradan on beş gün geçmişti. Tunga Tigin, kağanın otağına girerek yere diz vurduktan sonra:
 
-          “İşler kötü kağan” dedi. Kara Kağan iki gündür zaten titizleniyordu. Beklediği haberin gecikmesini iyiye yormuyordu. “Tulu Han yenildi mi?” diye sordu. Tunga Tigin kederli bir sesle “evet” dedi. Sonra şu sözlerle haberi tamamladı:
-          Çerimiz darmadağın oldu. Dokuz Oğuzlar çoğunu kırdılar. Tulu Han pek az çeri ile dönüyor!
-          Kür Şad’la Işbara Han sağ mı?
-          Sağ ama sağlam değiller.
-          Gelince onları hemen buraya getir.
-          Buyruk senindir...
 
***
 
            Akşama doğru Tunga Tigin, Kağan’ın buyruğunu yerine getirerek Tulu Han’ı, Kür Şad’ı, Işbara Han’ı kağan otağına soktu. Üç başbuğ kağanı selâmladılar. Kara Kağan çok üzgündü. Sert bir ses sordu:
 
-          Tulu Han! Savaş nice oldu?
-          Kötü oldu kağan! Çünkü atlarımız arık, çerimiz yorgundu. Bize yiğit çeriler saldırmıştı.
-          Bu kadar büyük bir bozgun için arık at, yorgun çeri, yiğit yağı bahane olabilir mi?
 
Tulu Han sustu. Bozgun gerçekten büyüktü. Kağan şimdi omuzundan ve kolundan yaralı olan Kür Şad’la konuşuyordu:
 
-          Kür Şad! Bu bozgunun Gök Türk kağanlığını temelinden sarsacağını düşünmedin mi?
-          Gök Türk kağanlığı Dokuz Oğuzlar’a yenilmekle temelinden sarsılmaz kağan! Çünkü Dokuz Oğuz bizim kendi budunumuzdur. Sonunda yola geleceklerdir. Gök Türk Kağanlığını temelinden sarsan şey başka şeydir.
 
Kara Kağan öfkeyle bakarak sordu:
 
-          De bakalım: Kağanlığı temelinden sarsan şey nedir?
-          Ötüken’deki Çinlileridir. Hele bu Çinlilerin iş başına geçenleridir.
-          Ne demek istiyorsun? Şen-king’i mi anlatmak istiyorsun?
-          Şen-king ve onun gibileri...
-          Onu tümenbaşı yapan benim!
-          Buyruk senindir kağan! Ama buyruğun senden gelmesi kağanlığın yıkılmasına engel olmaz!
 
Bu sert karşılık kağanın yüzünü kızartmıştı. Tokatlar gibi acı bir sesle sordu:
 
-          Siz savaşta ödevinizi yaptınız mı?
-          Yaptık! Dokuz Oğuzlar bora gibi, ateş gibi saldırıyorlardı. Güçsüz erlerimizin yay geren bilekleri titrerken onların her oku bir Gök Türk’ü deviriyordu. Bozgunun önüne geçmeğe imkan yoktu. Yüzbaşı Yamtar’la yumru adındaki er olmasaydı çerimiz büsbütün yok olacaktı.
 
Kağan meraklanmıştı. Yüzbaşı Yamtar’ı tanıyordu. Yumru’yu da hatırlamıştı. Sordu:
 
-          Bunlar ne yaptılar da çeriyi kurtardılar?
-          Sert akan bir deredeki yıkılmış köprüyü omuzları üstünde tutarak çerimizi geçirdiler.
-          Bir tek köprüden çeri geçerken Dokuz Oğuzlar ne yaptılar?
-          Saldırdılar. Biz onları okla karşıladık.
-          Yanında kimler vardı?
-          Işbara Han, Bögü Alp ve birkaç yüzbaşı!
 
Kara Kağan dikkatle Işbara Han’a baktı. Yüzünden ve göğsünden yaralıydı. Dimdik duruyordu. Kara Kağan bilmediği bir sebeple Işbara Han’ı seviyordu. Ona sordu:
 
-          Işbara Han! Ok yağmuruyla dokuz Oğuzları geciktiren arkadaşlarınız kimlerdi?
-          Yanımızda Binbaşı Bögü Alp’tan başka Yüzbaşı Sançar, Yüzbaşı Üçoğul, Yüzbaşı Yağmur, Onbaşı Sülemiş vardı. Hepimiz, Kür Şad’ın tek başına yaptığını yapmış değiliz.
-          Yaraların derin mi?
-          Bu yaralar beni öldürmez kağan! Yalnız içime işliyen başka bir yara var: Onbaşı Sülemiş savaşta can verdi.
-          Işbara Han! Kişi evinde doğar, savaşta ölür. Bir Gök Türk onbaşısının ölümü sana neden bu kadar dokunuyordu?
-          Çünkü onun ölümü herkesin ölümüne benzemiyordu kağan!
 
Işbara Han, gözlerini otağın bir ucuna dikmişti. Savaşın o anını yeniden görüyordu. Bu öyle yiğitçe bir manzara idi ki kişi bunu ölünceye dek unutamazdı: Gök Türkler kimi atlı, kimi yayan köprüye doğru kaçıyorlar, koca Yamtar’la Yumru’nun göğüslerine kadar suya girerek insan gücü üstünde bir erlikle omuzlarında tuttukları köprüden geçerek karşı kıyıya ulaşıyorlardı. Köprüden ancak yan yana iki kişi geçebiliyor, karşı kıyıya varan ölümden kurtuluyordu. Kür Şad, Işbara Han, Bögü Alp, Sançar, Üçoğul, Yağmur, Sülemiş köprünün sağında, solunda durarak uzaktan saldıran Dokuz Oğuzlara ok yağdırıyorlardı. Kür Şad o gün bir yıldırım parçasıydı. Ona artık Ötüken’in keskin nişancısı denemezdi. O şimdi ok Tanrısı gibi bir şeydi. Biçimine getiriyor, bir okla iki kişiyi birden deviriyordu. Atsız kalmış iki üç yaralı er, Dokuz Oğuzların attığı okları yerden toplayıp bunlara getiriyordu. Fakat Dokuz Oğuzlar ölümü hiçe sayarak öyle bir saldırıyorlardı ki biraz daha durdurulmazlarsa Gök Türk ordusunu yok edebilirlerdi. O zaman Bögü Alp’ın yanaşan Dokuz Oğuzlara at saldığı ve tek başına onları durduğu görüldü. Onun yaptığı bir şaşırtmaca, bir oyalama idi. Fakat Gök Türklerin karşı kıyıya geçmesini sağlıyacak kadar uzun sürmemişti.  İşte o sırada oku biten Onbaşı Sülemiş atından atladı. Köprünün sol başındaki ince ağaca koşarak kemeriyle kendisini koltuklarının altından bu ağaca bağladı. Bu iş o kadar çabuk olmuştu ki Işbara Han’dan başka kimse görmemişti. Bögü Alp kan içinde yağının karşısından çekilirken Sülemiş kılıcını savurarak gür sesle Dokuz Oğuzlara bağırıyor. Onlara meydan okuyordu. Dokuz Oğuzlar onu görünce ok yağmuruna tuttular. Bir anda Sülemiş delik deşik olmuştu. Fakat bağlı olduğu için düşmüyor, hâlâ kılıcını savuruyordu. Yiğit Onbaşı Gök Türklere gereken zamanı kazandırmıştı. Sağ kalanların hepsi karşı kıyıya geçebilmişlerdi. Onun diriliğinde eğilmiyen başı sağa bükülmüş, tulgası başından düşmüş, yüzü gözü kan içinde kalmıştı. Gövdesinde kırk elli tane ok vardı. Onbaşı Sülemiş ölmüştü. Fakat kılıcını hâlâ sımsıkı tutuyor ve bu kadar ok yediği halde neden düşmediğini anlamıyan asi Dokuz Oğuzların dört nala saldırışı karşısında Gök Türk Kağanlığının kanlı sancağı gibi boynu bükük, bağrı deşik duruyordu.
 
Köprüden geçen son Gök Türk Işbara Han’dı. Sülemiş’in, toprağı bol bol sulıyan kanları Işbara Han’a “Ötüken’de Türk yasası yürüsün diye öldüm”  diyor gibi gelmişti. Sonra Yamtar’la Yumru köprüye bırakıp karşı kıyıya geçmişler, arkadaşları tarafından çıkarılarak ata bindirmişlerdi.
 
Işbara Han bütün bu savaşı, bu yiğitliği yeniden görür gibi olmuştu. Kara Kağan’a bunları anlatırken o da ürpererek dinliyor, heyecanlanıyordu.
 
***
 
            Konuşma bitmiş, üç başbuğ otağdan çıkmıştı. O gece bütün Ötükenlilerin içini karalar bürümüştü. Dokuz Oğuzlara yenilmek neyse ama Tulu Han’ın tevkif edilerek zincire vurulup hapsedilmesi yıldırım tesiri yapmış, Ötükenliler içlerinden kağana gücenmişlerdi
- XXIII -
 
YÜZBAŞI YAĞMUR
 
            Yüzbaşı Yağmur Beğ, yaralarını tımar ettirmek için utacıya uğradıktan sonra kendi çadırına dönmüştü. Yazın sonu geldiği halde, geçen Dokuz Oğuz savaşında aldığı yaralar iyileşmemişti. Utancı , yaraların tezden onarılması için iyi beslenmek gerktiğini söyleyip Yağmur ‘u güldürmüştü. Çünkü bütün Ötükenliler gibi Yüzbaşı Yağmur  da kıtlıktan sıkıntı çekiyor , çok geceler aç yatıyordu. Anası, karısı,kızkardeşi, küçük oğlu hep birlikte kıtlığa dayanıyorlardı.
 
 
Buna bir çare bulmak gerekti. İlk önce, buyruğunda bulunduğu Tunga Tigin’e başvurarak kendisine biraz yiyecek verip yardım etmesini diledi.  Tunga Tigin gülümsedi:
 
-          “Bizi ölümden kurtaracak kadar daha çok bir şey bulabilirsen al” diye cevap verdi. Bunun üzerine Yağmur atadan, dededen kalma birkaç bıçak, kamayı alarak atına atlayıp Çin sınırının yolunu tuttu. Bunları satıp biraz yiyecek getirmeğe karar vermişti.
 
Yola koyulduğunun akşamında kendisi gibi birçok Ötükenlilerin de Çin sınırına doğru akmakta olduklarını gördü. Tek giden azdı. Çoğu ikişer, üçer, dörder, beşer kişilik takımlar halinde gidiyorlardı. Ertesi gün Yağmur Beğ de üç kişiye katılarak dört kişilik bir takım yapmıştı. Yoldaşlarından biri Ötüken’in iyi bildiği Kara Ozan’dı. Kopuzu boynunda asılı idi. İkincisi Çalığ’ın oğlu Gümüş, üçüncüsü de  yüzünde uzun bir kılıç yarası olan Onbaşı Pars’tı. Kara Ozan molalarda, gece konaklamalarında kopuzunu ele alıyor, onu imil imil inleterek güzel ezgiler çalıyor, bazan koşmalar düzüyordu.
 
Çin sınırına varmadan bir önceki konakta oturmuşlar, ayı seyrediyorlardı. Hiçbir azıkları kalmadığı için bol bol su içerek yere uzanmışlardı. Bir zaman tellere dokunduktan sonra bulmak istediği ezgiyi kavramış olacak ki bir yandan söylemeğe, bir yandan da çalmağa başladı:
 
Türk, atına atladı;
Çinin ödü patladı.
Silinmez damağından
Kılıcın kanlı tadı.
 
Yağmur, Pars ve Gümüş bir taş sessizliği ile dinliyorlardı. Kara Ozan söylüyordu:
 
Açlık eş oldu, gitmez;
Yoksulluğumuz bitmez.
Ahımız göğe çıktı,
Kara Kağan işitmez.
 
Uza günlerim uza,
Tanrım güç ver kopuza
Aç bırakıp yendirdin
Bizi Dokuz Oğuz’a
 
Kara Ozan birdenbire sustu. Başını öne eğmişti. Niçin sustuğunu hiç biri anlamamıştı. Yeniden başlayıp kendi gönüllerini dağlamasını bekliyorlardı. Ozanların sözünde ve kopuzunda büğü mü vardı, bilinmez. Fakat onlar çalıp söylerken Ötüken tek yürek gibi çarpardı. Şimdi Ötüken’den uzakta, Çin sınırının ucundaki bu Ötükenliler de Kara Ozan’ın ezgilerinde Tanrı’dan gelme bir yanıklık buluyorlar, bu yanıklığın hiç geçmemesini, bitmemesini istiyorlardı. Fakat Kara Ozan hâlâ başını kaldırmamıştı. Ne oluyordu? Bir şeye mi dalmıştı? Yoksa sayrı mı idi? Kendisine en yakın olan Yüzbaşı Yağmur, omuzuna el attı:
 
-          “Ozan! Çalsana” dedi.
 
Genç yüzbaşı, ayın ışığı altında başını kaldıran Kara Ozan’ın yüzünü bunlu, gözlerini yaşlı gördü. Bu yaşlı gözlerde son kıtlığın yok ettiği bir ocağın üzüntüleri vardı. Ötüken’de her evden birkaç kişi alan kıtlık Kara Ozan’ın evini silip süpürmüş, karısı, baldızları, çocukları, kardeşleri, öksüz yiğenleri hep birden ölmüşlerdi. Kara Ozan’ın evinden on yedi kişi eksilmiş, yalnız kendisi kalmıştı.
 
O zaman Yağmur Beğ onun elinden kopuzunu çekip aldı. Teller üzerinde bir iki gidip geldikten sonra çalıp söylemeğe başladı:
 
Açlıktan inler obam,
Sırtımda yırtık abam.
Karım yaslı, oğlum aç;
Hey babam, aman babam!
 
Ötüken’in açları
Kemirir ağaçları.
Nerde Çin’in baçları?
Hey babam, aman babam!
 
Kılıç durur mu kında?
Tanrım bizi yakında
Bay kılıver akında.
Hey babam, aman babam!
 
Yağmur’un ozan olduğunu kimse bilmiyordu. O, kopuz çalıp deyiş söylemesini babasından öğrenmişti. Babası ona “hey oğul, aman oğul” diye deyişler söylerdi. O da şimdi, artık ölmüş olan babasını anarak hey babam, aman babam diye çalıyordu.
 
***
 
            Dört yoldaş Çin sınırındaki pazarların birinde bir gün kalıp mallarını satarak yiyecek aldıktan sonra Ötüken’e dönmeğe başlamışlardı. İlk günü olaysız geçti. İkinci günü öğleyin mola verdikleri bir tepecikte dinlenirken kuzeyden bir tozun kalktığını, bir karaltının büyümeğe başladığını gördüler. Gözlerini oraya diken Ötükenliler bir atlı yığınının yavaş yavaş kendilerine doğru ilerlediğini anlamışlardı. Fakat bunun ne olduğunu kestiremiyorlardı. Böyle bir kalabalığın alış veriş için Çin sınırına yöneldiği görülmüş şey değildi. Keskin gözlerini gelen kalabalığa dikmiş olan Gümüş: “Aralarında arabalar da var” diye bağırdı. Yüzbaşı Yağmur buna “Ötüken’den göç mü oluyor” diye karşılık verdi. Bu söz hepsinin içinde bir sızı uyandırdı. Çünkü şimdi Ötüken Dokuz Oğuzlarla Sırtarduşlar’ın elinde idi...
 
Hiçbir şey anlamadan bekliyorlardı. Kafile biraz daha yaklaşınca Kara Ozan: “Bunlar hep Çinliler” diye söylendi. O zaman hepsi birden ayağa kalktı. Onbaşı Pars kılıcını okşadı. Yağmur bir sıçrayışta atına bindi.
 
Bu gelenler çeri değildi. Aralarında kadınlar,çocuklar da vardı. Fakat nereye gidiyorlardı?
 
Kafile yavaş yavaş dört Ötükenliye yaklaştı. En önde çeri kılıklı iki kişi vardı. Bunların omuzlarında sadakları, bellerinde kılıçları asılıydı. Arabalara kadınlarla çocuklar binmiş, eşyalar yüklenmişti. Tektük yaya gidenler de vardı ama çoğu atlıydı. İşin tuhafı yanlarında bir çok da sığır ve koyun götürmeleriydi. Türkeli açlıktan kırılırken bu Çinliler bu kadar hayvanı nereden bulmuşlardı? Yüzbaşı Yağmur, kafilenin kolbaşısına buyruk verir gibi bağırdı:
 
-          Dur bakalım. Kimsiniz? Nereye gidiyorsunuz?
 
Kafilenin başındaki çeri kılıklı iki kişiden biri cevap verdi:
 
-          Kara Kağan’ın buyruğu ve izni ile Çin’e dönüyoruz.
-          Hepiniz Çinli misiniz?
-          Hepimiz Türkeli’ndeki Çinlileriz.
-          Çin’e niçin dönüyorsunuz?
-          Türkeli’ndeki kıtlıktan ölmemek için...
 
Yüzbaşı Yağmur’un yüzündeki gülümseme birdenbire silindi. Kıtlıktan kaçtıklarını söyliyen Çinlilerin yanında bütün Türkeli’ni doyuracak kadar mal, davar, yılkı, azık vardı. Dört arkadaş bir bu mallara baktılar, bir de kıtlıktan ölen yakınlarını düşündüler. Birden hepsinin bozkurtluk damarı kaynadı. Yüzbaşı Yağmur’un bir işaretine bakıyorlardı. Genç yüzbaşı burada Kara Kağan türesinin değil, bozkır yasasının yürürlükte olduğunu düşünerek sert bir sesle sordu:
 
-          Türkeli’nde kıtlık varsa siz bu kadar davarı nereden buldunuz?
 
Çinli sırıttı:
 
-          Beğ yiğit! Biz bunları alım satımla kazandık.
 
Bütün Türkler gibi Yağmur’un aklı da alım satımla zengin olmağa bir türlü ermiyordu. Hele Türkler açlıktan kırılırken tutsak Çinlilerin alım satımla zengin olması dünyadaki en büyük haksızlıktı. Kendi kendine çabuk bir hesap yaptı. Sonra daha dik bir sesle Çinliye bağırdı:
 
-          Yoldaşlarına söyle: Azık, mal, davar, at ne varsa dörtte birini bize ayırsınlar. Ondan sonra canınız sağ olup Çin’e gidebilirsiniz...
 
Çinlinin yüzü karmakarışık oldu. O da kendi kendisine bir hesap yapıyor ve dört kişiye karşı kendi çokluklarına güveniyordu:
 
-          Hangi hakla bizim malımızı istiyorsunuz?
-          Kılıcımız hakkı ile!
-          Beğ yiğit! Kılıç bizde de var. Tatlılıkla isterseniz dördünüze birer koyun verelim. Ama bütün malımızın dörtte birini isterseniz vermeyiz.
 
Yüzbaşının gözleri kararmıştı:
 
-          Şimdi senden malınızın dörtte birini istemiyorum. O biraz önceki isteğimdi. Şimdi yarısını istiyorum.
 
Çinli güldü:
 
-          “Ben de dört koyunu biraz önce veriyordum. Şimdi bir oğlak bile vermem” dedi.
 
Yağmur Beğ hızla sadağından bir ok çekti ve Çinli davranmadan gezliyerek onu göğsünden vurdu. Çinli inliyerek atından yere düştü., bir iki debelendikten sonra hareketsiz kaldı. Ortalığa derin bir sessizlik düştü. Çinliler çok kalabalıktılar. Fakat pek azında pusat vardı.  Karşılarındaki dört kişi ise tepeden tırnağa pusatlıydılar. İki taraf birbirine hırsla bakıştı. Sonra yüzbaşının buyruğu işitildi:
 
-          Tez davranın! Neyiniz var, neyiniz yoksa yarısını bu yana ayırın. Yeniden tartışmağa kalkarsanız malınızın hepsini alırım. Haydi, çabuk!
 
Çinliler işin sarpa sardığını, bütün mallarının tehlikede olduğunu görünce ellerinde olanın yarısını ayırmaktan başka çıkar yol olmadığını anladılar. Kafilenin gerilerinde olanlar da önden arkaya yapılan seslenmelerle durumu kavramışlardı.
 
Yüzbaşının buyruğu ile Gümüş ileri atılmış, Çinlilerden alınan hayvanları sıraya , düzüne sokuyor, bu işi tek başına büyük bir ustalıkla başarıyordu. Derken bir gürültü koptu. Bir Çinli at sürerek Gök Türklerin yanına geldi. Öfkeli bir sesle haykırdı:
 
-          Bana haksızlık oldu. İki koyun yerine üç koyun alındı.
 
Bu sözler Yağmur’a karşı söylenmişti. Sonra birdenbire Onbaşı Pars’ı gören Çinlinin gözleri parladı:
 
-          “Onbaşı Pars! Şu arkadaşına söyle de koyunun birini geri versin” dedi.
 
Yağmur’la Kara Ozan bu Çinlinin düzgün bir Türkçe ile söz söylemesine ve kırk yıllık tanış gibi Pars’la konuşmasına şaşmışlardı.
 
Pars cevap vermiyordu. Çinli durmadan söylüyor, elleriyle işaret yapıyordu. Yüzbaşı Yağmur sert bir sesle Çinliyi susturdu:
 
-          Yüzbaşı dururken onbaşıyla konuşulmaz!
-          Onbaşı Pars benim kapı yoldaşımdır.
-          Ulan Çinli! Kendini Türk beği mi sandın? Onbaşı Pars neden senin kapı yoldaşın oluyormuş? Sen kimsin?
 
Çinlinin hilekâr yüzünde kötü gülümsemeler dolaşıyordu. Bir Yağmur’a, bir Pars’a bakıyor, kötülük etmekten hoşlanan bir durum alıyordu:
 
-          Yüce beğ, Ben Türk beği değilim ama Türk beğlerinin otağına çok girmişim. Tulu Han’la şölende çok oturmuşum. Tulu Han’ın çok buyruğunu yerine getirmişim. Bu Onbaşı Pars da Tulu Han ordusunda idi. Onun için benim kapı yoldaşımdır. Adım Çang-su’dur.
 
Yağmur’la Kara Ozan bakıştılar. Çinli, araya fit soktuğundan pek keyifliydi. Hattâ kafasının içinden şu Türkleri hemen oracıkta dövüştürüp alınan mallarını kurtarmak gibi yaman bir düşünce bile geçiyordu. Karşısındakileri birbirine katmak için sözlerine devam etti:
 
-          Onunla çok yolculuk ettim. Yavuz bahadır olduğunu da bilirim. Hatta bir gün Ötüken’li bir yiğitle vuruşunu da uzaktan seyrettim. Kendisi yaralandığı halde karşısındakini öldürmüştü. Ölenin adını da söylemişti. Galiba Onbaşı Burguçan’dı...
-          Onbaşı Burguçan mı?
 
Bunu Yağmur sormuştu. Demek kendi arkadaşını öldüren adam şimdi yanında bulunan Pars'’ı. Yağmur kılıcına el attı. Fakat hemen kendini toplıyarak Çinliye haykırdı:
 
-          Susacak mısın? Yoksa susturayım mı?
 
Çinli susmuştu. Yüzbaşı son buyruğunu verdi:
 
-          Haydi bakalım, dırlanmayı kesip yola koyulun! Çabuk...
 
Çinliler güneye doğru akıp gittiler. Dört Türk’e elli kadar atla birkaç yüz sığır ve koyun, torbalar dolusu da azık kalmıştı. Yüzbaşı Yağmur üleştirmeden önce Onbaşı Pars’ı sorguya çekmek istiyordu:
 
-          “De bakalım Onbaşı! Benim yoldaşım Burguçan’ı öldüren sen misin?” diye dik bir sesle sordu. Pars olur olmaz şeylerden yıkılacak kişi değildi:
-          “Evet, ben öldürdüm” diye cevap verdi.
-          Er erle döğüşür ama senin şu suratsız Çinli ile yoldaşlığın iyi kişi olmadığını gösteriyor. Söyle bakalım, Burguçan’ı neden öldürdün?
-          İkimizde Tulu Han ordusunda olduğumuz için Çinliye yoldaştım. Burguçan’a gelince o bana engel olduğu içim öldürdüm.
 
Burguçan’ı Pars’ın öldürdüğünü anladıktan sonra Yağmur’un daha çok konuşmağa niyeti yoktu. Öteki de daha çok hesap vermeğe hiç istekli gözükmüyordu. Kartal bakışlarıyla birbirlerini kolluyorlardı. Birdenbire kılıç çekerek birbirlerine saldırdılar. At üzerinde  sert bir vuruş başladı.
- XXIV -
 
TANRI TÜRKLER’E KIZIYOR
 
            Güneş Türkeli’ne yeni bir yaz daha getirmişti. Fakat artık Ötüken Gök Türkler’in değildi. Sıtarduşlar oraya hakim olmuşlar, hanları da Çur Bilge Kağan adı ile Gök Türkler’e rakip bir durum almıştı. O korkunç kıtlık geçmiş, ölen ölüp kalan kalmıştı. Yamtar, Sançar ve Gök Börü kımız içiyorlardı. Yamtar’ın karnı tok, sırtı pek olduğu için keyfi yerinde idi. Söz dönüp dolaşıp Tulu Han’a geliyordu. Tulu Han hapisten çıktıktan sonra Kara Kağan’ı tanımamış, Çin’e elçi gönderip yardım dilemişti. Gök Türk Kağanlığının tahtını dava etmekten bir türlü caymıyordu. Yamtar:
 
-          “Çin kağanı bu kez Tulu Han’a yardım etmedi” dedi.
 
Gök Börü:
 
-          “Tulu Han en iyi elçilerini yitirdi de ondan” diye cevap verdi.
 
Yamtar sordu:
 
-          Bu iyi elçiler kim?
 
Gök Börü her zaman olduğu gibi sert sert ve öfkeli konuşuyordu:
 
-          Baş elçisi Binbaşı Çamur Beğ’di. Tulu Han hapiste iken onu buğa süstü (boynuzladı). Bağırsakları dışarı uğrayıp öldü. Bir de onun yardımcısı Onbaşı Pars vardı.
 
Yamtar’ın gözleri açıldı:
 
-          Ne Pars mı? Bizim Pars mı?
-          Bizim Pars olur mu? Başka Pars. Onu da Yüzbaşı Yağmur Beğ öldürdü.
 
Yamtar ferahlamıştı. Bu ferahlıkla bir çamçak kımız daha içti. Gök Börü tamamladı:
 
-          Bir de Çinli Çang-su vardı. Tulu Han Çin’e elçi gönderdikçe dilmaçlığı bu herif yapardı. Yüzbaşı Yağmur onu da, Gümüş’ü ardından gönderip temizletti.
-          İyi olmuş. Şu yüzbaşıyı görürsem ona iki çamçak kımız vereyim.
 
Yamtar’ın çadırında idiler. Bir yandan kızarmış et yiyorlar, durmadan da kımız içiyorlardı. Bir aralık Yamtar elini sırtına götürerek sıvazladı. Sonra:
 
-          Uykudan kalksam kış içindeyiz sanırdım. Soğuk mu var, nedir? Bu kadar kımız içtiğim halde üşüyorum. Yaz günü de böyle üşündüğünü kimseden işitmemişti.
 
Gök Börü ellerini uğuşturdu:
 
-          Yahşı söz ettin.  Benim de ellerim donmuş. Yoksa çok kımız içip esridik mi?
-          Esriyen kişiye dünya sıcak gelir. Biz ise neredeyse donacağız.
 
Hiç söze karışmıyan Sançar’da üşüdüğünü anlamıştı. Yazın bu en sıcak ayında böyle soğuk nasıl olurdu? Bu işte elbet bir yanlışlık vardı. Sançar bunu anlamak için kalkıp kapıya yöneldi. Gün batmak üzere idi. Sırtları kapıya dönük olan Yamtar’la Gök Börü arkalarına soğuk bir rüzgârın  değdiğini duyarak başlarını kapıya çevirilirlerken kapının dışındaki gürültüden Sançar’ın yere düştüğünü anladılar. Arkasından Sançar’ın o ünlü kahkahası ortalığı çınlattı. İki anda bir an için bakıştıktan sonra fırlayıp kapıdaki keçeyi araladılar. Aman ulu Tanrı!... Koca Yamtar’ın gözleri yuvasından uğrayıp ağzı açıldı. Yalnız “ vay, vay, vay!...” diye haykırabildi. Deli Gök Börü ise o kadar şaşırmıştı ki şaşkınlıktan yere yuvarlandı. Yazın ortasında kuşbaşı kar yağıyordu. Kapının önündeki kardan Sançar’ın ayağı kayarak yere düşmüştü. Bir yandan da katılıyor, bir yandan da:
 
-          “Bizim çadırda kımız içerken dört ay geçip kış gelmiş de haberimiz olmamış” diye söyleniyordu. Bu sırada Yamtar’ın beş yaşındaki kızıyla dört yaşındaki oğlu karların arasında düşe kalka koşarak geliyorlardı. Yamtar onları görünce biraz toparlanarak sordu:
-          Ulan, bu ne?
 
Sanki yazın ortasında kar yağmasından sorumlu olanlar küçük çocuklarmış gibi koca yüzbaşı onlara bakıyor, onları sorguya çekiyordu. Kız, korkulu ve şaşkın gözlerle babasına bakıyor, soğuktan titreyip dişleri birbirine vurarak söylüyordu:
 
-          Baba! Biz kırda oynarken birdenbire kar yağmağa başladı. Çok üşüyoruz baba…
 
Fakat Sançar’ın kahkahaları bütün sesleri bastırıyor, konuşmağa imkan vermiyordu. Yamtar ne yapacağını şaşırmıştı. Sançar’ı susturmak için onu atının sırtına bağlayıp koşturmaktan başka çıkar yol yoktu. Halbuki Sançar’ın atı şimdi burada değildi. Hem de Sançar’la uğraşırsa çocuklarla kendisi de donacaktı. Yere düşmüş olan Gök Börü’yü bir davranışta kaldırarak bağırdı:
 
-          Çabuk, Sançar’ı içeri getir!
 
Kendisi de çocukları yakalıyarak içeri girdi. Hemen onları bir keçeye sararak oturttu. Sırtına kışlık kürkünü geçirdi. Gök Börü’nün içeri getirip bıraktığı, katılmak üzere olan Sançar’ı kavrayınca Gök Börü’nün sırtına verdi. Savaşta buyruk veriyormuş gibi buyurdu:
 
-          Çadırın içinde Sançar’ı koştur. Hem sen ısınırsın, hem de o katılıp soluğu kesilmeden kurtulur.  Çabuk davran!
 
Sırtında Sançar olan Gök Börü çadırın içinde koşarken Yamtar hızla yedek çadır direklerini çıkarıp kırdı. Kavla tutuşturarak yaktı. Birdenbire gelen kıştan ölmemek için yapılacak başka iş yoktu. Çocukları ateşin başına getirdi. Sonra kürkünü çıkarıp yere atarak yorulmuş olan Gök Börü’nün sırtından Sançar’ı aldı. Ona kürkü giyip ateşin karşısına geçmesini söyledikten sonra kendisi çadırın içinde Sançar’ı koşturmağa başladı. Yamtar çok güçlü olduğu için çabuk yorulmıyacaktı ama çadır dar olduğu için döne döne koşmak mecburuiyeti başını döndürüyor, kpşarken sendeliyordu. Sançar ise gözlerinden yaşlar boşanarak kahkahaları atıyor, katılmak derecesine geliyor, bir yandan da: “Yamtar’a bak!... Kara Kağan’ın aygırlarından daha eşkin koşuyor” diye söyleniyordu. Böyle tuhaf bir şeyi ilk defa gören çocuklar da gülmeğe, kahkahalar savurmağa başlamışlardı. Deli Gök Börü ilk önce Sançar’a öfkeli öfkeli bakıyordu. Çocukların gülüşü ona gerçekten gülünecek bir şey olduğunu hatırlattı. Yamtar’ın kocaman kürkü içinde kendisinin bir çocuk kadar kalışı da tuhafına gitti. O da kahkahalarla gülmeğe başladı. Yamtar, hem sendeliyerek koşuyor, hem de alnından terler damlıyarak  şöyle diyordu:
 
-          İyi oldu. Kızıştım. Yoks asoğuktan donacaktım. Sizde amma gülüyorsunuz be!... Gülünecek ne var ki?.. Pek de yok değil ya…
 
Ve dayanamıyarak o da gülmeğe başladı. Kahkahalar atan Sançar sırtında olduğu halde o da gülüyor, kahkahalar savuruyor, bir yandan da çadırın içinde fır dolayı dönüyordu.
 
***
 
            Yazın en sıcak çağında beş gün, Türkeli karakış varmış gibi soğuktan donup bunaldı. Hazırlığı olmıyanlardan donup ölenler, sayrı düşenler vardı. Herkesi bir korku bürümüştü. Bu, herhalde Tanrı’nın bir öfkesi olmalıydı. Türkeli’nin en kocamışları bile yaz ortasında böyle  bir ne görmüşler, ne de kendi atalarından, dedelerinden işitmişlerdi. Evet, herhalde Tanrı öfkelenmiş, Türkler’e gücenmiş olacaktı. Herkes bunu düşünüyor, buna bir sebep arıyordu.
 
Tanrı elbette öfkelenirdi. Kara Kağan bir yerde durmuyor, oradan oraya göçüyordu. Türkler artık eskisi gibi ölülerini yakmıyorlar, gömüyorlardı. Kağan, Çinli İ-çing Katun’un szölerine kanmakla kalmıyor. Şen-king’i Türk beğleri gibi tümenbaşı yapıyordu. Tulu Han, durumu unutarak ayrı kağanlık kurmak davasının ardından koşuyordu. Çinlilerden gelen belâ yetmiyormuş gibi kağan şimdi de Çao-teyen adlı bir Çin bilgininin sözleriyle iş görür olmuştu.
 
Yamtar o geceyi nasıl atlattığına şaşıyordu. Hem Sançar’ı katılmaktan, hem de çocuklarla Gök Börü’yü donmaktan kurtarmıştı. Son kıtlıktan sonra kendilerini yeni yeni toparlamağa çalışırken bu beş günlük don yeniden bir çok hayvanları öldürmüş, kendilerini yine acınacak duruma sokmuştu. Soğuklar geçmişti ama budundaki ürküntü geçmemişti. İçlerinde anlaşılmaz bir acı, büyük bir korku vardı. Onlara gökten belâ yağacakmış gibi geliyordu.
 
Bir akşam Yüzbaşı Yamtar çocuklarıyla birlikte yemeğini yiyip kalkmıştı ki, birdenbire çadırın kapısı açıldı. Çıranın sönük ışığı altında Yamtar, Gök Börü’nün sapsarı benzini seçmekte güçlük çekmedi. Andasında bir olağanüstülük olduğunu anlıyan Yamtar, “Ne var Gök Börü” diye sorarken karşısındakinin titremekte olduğunu da gördü. Gök Börü söz söyliyemiyordu. Çeneleri birbirine çarpıyor ve kıpırdamadan Yamtar’a bakıyordu. Dirliğinde hiçbir şeyden korkmamış olan bu Ötüken delisini böyle titreden şey ne olabilirdi?
 
Bugünlerde Tanrı’nın öfkesi üzerlerine yağmakta olduğu için Gök Börü’nün korkusu yavaş yavaş Yamtar’a da bulaşıyordu. Omuzlarından tutarak onu sarstı: “Söylesene ne var” diye bağırdı. Gök Börü yine ağzını açmadı; yalnız Yamtar’ı kolundan tutarak onu çadırın kapısından dışarı çekti. Yine kar ve buz görecğini sanan, fakat böyle bir şey görmediği için ferahlıyan Yamtar’a göğü gösterdi. Yamtar bir irkildi; gözlerini uğalıyarak yine göğe baktı. Sonra Gök Börü’nün yakasına yapışarak ve korkudan titreyerek: “Bu da ne?” diye bağırdı. İki anda birbirlerine sarılarak titremeğe başlamışlardı. Çünkü gökte üç tane ay birden parlıyordu. Onlar böyle dururken birdenbire uzaktan bir haykırış işittiler. Sonra bir koşuşma, bir gürültü oldu. Biraz sonra bütün Türkeli ayakta idi. Bağrışıyorlar, kılıçlarıyla kalkanlarına vurarak gürültü yapıyorlar, göğe ok fırlatıyorlardı. Yamtar “Durmak olmaz” diyerek Gök Börü’yü çadıra çekip pusatların durduğu yere götürdü. Çabucak birer sadak takındılar. Birer kılıçla kalkan alıp dışarı fırladılar. Onlarda kılıçlarını kalkanlara vurmağa, göğe ok fırlatmağa başladılar. Kadın, erkek, çoluk, çocuk binlerce kişinin bağrışması korkunç bir gürültü yapıyor, köpekler uluyarak, atlar kişniyerek, inekler böğürerek bu gürültüyü arttırıyorlardı.
 
Üç ayın birleşmesini boşuna bekliyerek bağırıp yoruldular. Aylar, batıncaya kadar birleşmedi. Batıp ortalığı karanlığa bıraktıktan sonradır ki bu korkunç ve coşmuş insanların gönüllerine biraz su serpildi. Çadırlarına çekilip uyudular. Buna uyudular denemezdi. Yorgunluktan hepsi sızmışlardı.
 
***
 
            Fakat bütün Elde uyumıyan bir kişi vardı. Binbaşı Bögü Alp sabaha kadar Kıraç Ata’nın sözlerini düşünmüştü. Bögü Alp’ın  beynine işlenmiş olan bu sözler yavaş yavaş gerçekleşiyordu. Kıraç Ata demişti ki: “Büyük günler geliyor… Kıtlık olunca ay parçalanacak… Kara Kağan’ı öldürmiyeceksin… Onu tasa öldürecek… Bir ulu şehirde toplanmış kırk er görüyorum… Aralarında sen de varsın… Yağmur yağıyor… Irmağın kıyısında dövüşüyorsunuz… Budun kurtuluyor… Adınız unutulmıyacak… Bin üç yüz yıllık ölümden sonra dirileceksiniz… Acunun batımına dek adınız gönüllerde kalacak….”
 
İşte kıtlık olduktan sonra ay parçalanmıştı. Demek ki sıra Kara Kağan’ın tasadan ölmesine gelmişti. Bögü Alp, Kıraç Ata’nın sözlerini, o sözler söylendiği zaman bu kadar iyi kavrıyamamıştı. Şimdi, işler olduktan sonra, eskiden kavrıyamadığı o sözlerin ne büyük gerçekler olduğunu anlıyor, derin derin düşünüyordu. Bir ulu şehirde toplanmış olan kırk er caba kimlerdi? Bu ulu şehir neresi olabilirdi? Hele bin üç yüz yıllık ölümden sonra dirilmek?...
 
Bögü Alp’ın gönlünde anlaşılmaz bir sıkıntı vardı. Tan yeri ağarmadan çadırından çıkmış, kırda, bayırda gezinmeğe başlamıştı. Nereye gittiğini kendisi de pek bilmiyordu. Ne yaptığının da farkında dğeildi. Bir aralık kendisine geldiği zaman   bir tümseğe yaslanmış olduğunu, güneşin doğmak üzere bulunduğunu gördü. Birdenbire beyninde şimşek gibi bir düşünce çaktı: Acaba yine Kıraç Ata’ya gitse nasıl olurdu? Acaba Kıraç Ata sağ mıydı? Bögü Alp gitmeğe karar vermek üzere idi. Birdnebire gözleri ileriye takıldı. Tuhaf şey!... Topraktan kızıl duman çıkıyordu. Şimdiye kadar böyle bir şey görmemişti. Yazın kar yağdıktan, gökte üş ay görüldükten sonra şimdi de yerden kızıl bir buğunun fışkırması ne anlaşılmaz, ne inanılmaz şeydi.
 
Güneş yükselirken buğular da artıyor, dumanlaşıyordu. Adımları, Bögü Alp’ı evine doğru sürüklerken bir çok kişiler de şaşkınlık ve korku ile yeri kaplıyan kızıl dumana bakıyorlar, bir çokları da pusatlanarak çadırlarının kapısında bekleşiyorlardı. Hiç kimse olan işlerin iç yüzünü anlıyamıyordu. Ne kamlar, ne ozanlar, ne beğler, ne kocamışlar bu işlere bir kulp takamıyorlardı. Herkes başlarında bir felaketin dolaştığını sezip duruyor, buna karşı bir şey yapamamanın verdiği tevekkülle boynunu büküp susuyordu. Kış, kıtlık, açlık, sayrılık Türkeli’ni kasıp kavurmuş, çoğu ölmüş, kişiler ve atlar arık kalmıştı. Tanrı’nın öfkesi herhalde daha geçmemiş olacak ki şimdi de yaz ortasında don oluyor, ay üçe bölünüyor, yerden kızıl dumanlar fışkırıyordu.
 
***
 
            Tanrı’nın Türkler’e öfkesi daha geçmemişti…
- XXV -
 
BOZGUN
 
            Ertesi bahar, Türkeli’ne erkence geldi. Gökten inen türlü belâlarla bitkin hale gelen bu insanlar biraz  doyum olmak için Çin’e akın etmekten başka hiçbir şeyin fayda vermiyeceğini düşünmekte birliktiler. Kağan ne tasarlıyordu da akın buyruğunu vermiyor, bunu bir türlü anlıyamıyorlardı. Akın buyruğu geciktikçe söylentiler, dedikodular artıyor, açıktan açığa kağan aleyhinde söylenmekten çekinmiyenler çoğalıyordu.
 
i-çing Katun, Çinli adamları yoluyla kağan ve kendisi aleyhinde kimlerin konutluğunu haber alıyordu. Bunların arasınd ağabeynbaşı Bögü Alp’ın da bulunduğunu işitince bunu önlemek gerektiğini, önlenmezse kötü bir sonuca varabileceğini düşündü. Bögü Alp’ın gözünü daldan budaktan sakınmaz bir bahadır olduğunu işitmişti. Üstelik Işbara Han’ın damadı idi. İ-çing Katun, Kara Kağan’a en sadık beğ olan Uluğ Tarkan’ı çağırtarak buyruklarını vermekte gecikmedi. Bögü Alp’ı herkes tanıyordu. Hele Batı Kağanı’na elçi gittikten sonra ünü, sanı büsbütün yayılmıştı. Uluğ Tarkan, binbaşıyı bulduğu zaman sert bir sesle sordu:
 
-          Binbaşı Bögü Alp! Kağan ve Katun aleyhinde söz etmişsin, doğru mu?
-          Doğrudur Tarkan!
-          Öyleyse, kağanın buyruğunu beklemek üzere seni hapsedeceğim.
-          Peki, gidelim!
 
Tam bu sırada atlı bir ulak gelerek yarın çerinin toplanması için Kara Kağan’ın verdiği buyruğu bildirip dört nala uzaklaştı. O zaman Bögü Alp işte bir yanlışlık olacağınız sezerek:
 
-          “Uluğ Tarkan! Buraya gelmek için buyruğu kağandan mı aldın” diye sordu.
-          Hayır! Katundan aldım.
-          Öyleyse seninle beraber gelmem.
-          Neden?
-          Kara Kağan savaşa gitmek için beni orduya çağırırken İ-çing Katun beni deliğe tıkmak için sana buyruk veremez.
-          İ-çing Katun bana bu buyruğu verdi
-          Verse de değeri yok. Birazdan atıma bindikten sonra İ-çing Katun’un buyruğunu tanımam.
 
Uluğ Tarkan çok direnmedi. Çünkü Bögü Alp’ın haklı olduğunu görüyordu. Dirense de binbaşının dinlemiyeceğini anlıyor, onunla teke tek dövüşmek gerekeceğini görüyordu. Bögü Alp’la teke tek dövüştükten sonra da katunun buyruğunun yerine gelmesi ihtimali pek azdı.
 
Uluğ Tarkan geri döndü.
 
***
 
            Binbaşı bögü Alp bunun ne biçim bir akın olduğunu anlıyamıyordu. Işbara Han ordusu akına gelmemişti. Kür Şad tümeni de yoktu. Tulu Han’a gelince, O Kara Kağan’la birlikte akın etmek şöyle dursun, ona yağı olmuş, Çin’le dostluğa girişmişti. Kara Kağan ordusu Çin’e yürürken Tulu Han’ı kendisine çekerek Çin’in güçlendiğibir çağda  Kara Kağan iki tümenlik çeriyle akına çıkıyordu. Üstelik bu iki tümenden birinin başı da uygunsuz Çinli Şen-king’di.
 
Yürüyüşün ilk gecesinde, konakladıkları yerde Binbaşı Bögü Alp, Binbaşı Ay Beğ’le bunları konuşuyordu. Atlarını sonsuz bozkırda otlamağa bırakıp kendileri yere uzanmışlardı. At uşağı Yumru epey ilerde, borusu belinde olduğu halde bağdaş kurmuş, kılıcını biliyordu. Bögü Alp dedi ki:
 
-          Ay Beğ! Niçin iki tümenle akın yapıldığını biliyor musun? Işbara Han’la Kür Şad’ın niçin akında bulunmadığını biliyor musun? Bu akında ne kazanacağımızı, yahut ne kaybedeceğimizi biliyor musun?
 
Ay Beğ acı acı gülümsedi:
 
-          Bunu İ-çing Katun’la Şen-king’e sormalı. Bu kadar açlık çektikten sonra biz, kadınlarımız ve çocuklarımızla Çin’e yüklenmeliydik.
 
İki binbaşı kendilerine bir bilmece gibi gelen meseleyi konuşarak hararetli bir tartışmaya daldılar. İlk önce çok yavaş konuşuyorlardı. Sonra sesleri yükseldi. Yumru’nun işitebileceği kadar sertleşti. Yumru, basit bir çeri olduğu için akına giden çerilerin sayısı onu pek ilgilendirmiyordu. On tümenle saldırmak, yahut iki tümenle akın etmek arasında ayrıntı görmüyordu. O şimdiye kadar karşısında hep bir tek yağı görmeğe alışmıştı. O bir teki hakladıktan sonra başka tekler de çıkıyordu ama bundan Yumru’ya bir zarar gelmiyordu. Yağı, isterse yüz tümen olsun, yüz tümeni birden Yumru’nun karşısına çıkacak değildi ya… Bu yüz tümenin içindeki herhangi bir tümenden herhangi bir er kendisine gelecek, Yumru’da onu nasıl olsa tepeliyecekti. Onu tepeledikten sonra ötekiler de gelse aynı şeydi. Bu binbaşılar da ne diye oturup çeri sayısı yapıyorlardı? Yumru bunları düşünmeğe vakit bulmadı. Serin gece rüzgârının altında, toprağın üzerinde, yıldızlara bakarak tatlı ve rahat bir uykuya daldı.
 
Binbaşılar gece yarısını geçtiğini durmamışlardı. Hatta yavaş yavaş yaklaşıp arkalarında duran gölgeyi de sezinlememişlerdi. Daha doğrusu   bunun farkına varmışlardı ama, gelip geçecek olan bir gece nöbetçisine bakmağa lüzum görmemişlerdi.
 
Fakat gölgenin baş uçlarında dikilip kalması sonunda binbaşıların dikkatini çekti. Başlarını kaldırıp öfkeyle nöbetçiye bakmalarıyla yerden fırlamaları bir oldu. Deminden beri nöbetçi diye aldırmadıkları bu gölge Kara Kağan’ın ta kendisiydi.
 
İki binbaşı yere diz vurdular. Kağan bunlu bakışlarla onları süzerek “Yanlış düşünüyorsunuz binbaşılar” dedi. Sonra onların taş gibi sessiz ve hareketsiz durduklarını görerek sözlerini tamamladı:
 
-          Işbara Han’la Kür Şad’ın bütün çerisini toplasak bir tümen tutmaz. Bunun da yarısı atsızdır. Kendim de ancak iki tümen çeri çıkarabildim. Işbara Han’la Kür Şad bozuk düzen çerileri ve arık atlarıyla Türkeli’ni biz yokken herhangi bir saldırışa karşı koruyacaklardır. Son kıtlık ve açlıkta  ne kadar insan, ne kadar hayvan öldü biliyor musunuz? Bilemezsiniz… Ben, Türk Kağanı Kara Kağan, bu orduyu donatmak için, binlerce attan kalan bir iki yüz atımı da çerilere dağıttım. Bindiğim tek eşkin atımdan başka bir şeyim yok.
 
Kara Kağan bu sözleri söyledikten sonra çabuk ve sert adımlarla uzaklaştı. İki binbaşının bu işe canları çok sıkılmıştı. Bögü Alp sabaha kadar uyuyamadı.
 
***
 
İki gün sonra Gök Türk ordusu Uyang dağına vardığı zaman öncüler Çinlilerin göründüğünü bildirdiler. Öncülerle çaşıtların getirdiği bilgiye göre Çin ordusu iyi giyimli, iyi besili beş altı tümenden mürekkepti. Kara Kağan’ı en çok düşündüren şey Tulu Han’ın da karşı tarafta olup olmadığı idi. Tulu Han’ın ve çerilerinden kimsenin Çin ordusunda bulunmayışı Kara Kağan’ın biricik avuncu oluyordu. Yoksa yorgun ve arık iki tümenle üç kat üstün düşmana karşı çarpışmak o kadar kolay değildi.
 
Bögü Alp Türk ordusunun sağ kanadında geriye, yedek olarak konulmuştu. Oldukça yüksek yamaçtan bütün savaş alanına bakan bir yerde, binbaşı Çin ordusunun yürüyüş ve dizilişini dikkatle gözden geçiriyordu. Yağı üç sıra halinde sıkışık düzenle ilerliyordu. Öncü çıkarmamıştı. Kağan, tam orda üç tuğunu dikmiş ve Binbaşı Ay Beğ’i öncü olarak saldırışa yürütmüştü.
 
Ay Beğ, buyruğundaki bin kişiyle yorgaya kalktı. Sonra hızlandı. Yağıya beş yüz adım kala keskin bir boru alanda çınladı. O zaman dört nala kalktıkları görüldü. Savaş haykırışlarıyla Çinlilere doğru at teperlerken bir yandan da ok yağdırıyorlardı. İki yüz adım kalaya kadar böyle yarıştılar. Sonra bir boru daha öttü.  Ay Beğ bininin birden geriye dönerek kaçmağa başladığını Bögü Alp’ın gözüne çarptı. Bu yapmacıktan kaçış tam sırasında yapılıyordu. Çünkü ilk sıradaki iki Çin tümeni Ay Beğ’i sarmak üzere sağdan soldan ileri atılmıştı. Ay Beğ tuzağa düşmemişti. Boru ile bütün çerisini sağa çektikten sonra yeniden yüz geri edip Çin tümenlerinden birine saldırdı. Kağan bu manevrayı beğenmiş, soldan ilerliyen Çin tümenine karşı da başka bir bin çıkarmıştı.
 
Ay Beğ şimdi Bögü Alp’ın bin adım kadar yakında dövüşüyordu. Karga sürüsüne doğan girer gibi yağıya dalmış, onları darmadağın etmişti. Soğukkanlılıkla yüksek bir yerden savaşı seyreden Bögü Alp yavaşça: “Kağan haklı” diye mırıldandı. Çünkü Türk atları her zamanki yıldırım hızıyla koşamıyor, Türk okları her zamanki şaşmaz uçuşlarla Çinli göğüsleri delemiyordu. Bin adım uzaklıktan bile Türk atlarının Çin atlarına göre ne kadar arıklamış olduğu seçiliyordu.
 
Ay Beğ yeniden sıyrılmış, geriye doğru kaçıyor, arkaya atılan oklarla Çinlileri hırpalamağa çalışıyordu. Bu sırada Bögü Alp’ın gözleri yakındaki Ay Beğ’den ayrılarak kağan yönüne çevrildi. Kağanın üç tuğunun havaya kalkmış ve iki ordunun bütün varlıklarıyla birbirine girmiş olduğunu gördü.
 
Kendisi kağandan buyruk almadıkça buradan kımıldamıyacaktı. Fakat Çinlilerin beş tümenle kağana karşı saldırmaları, onun da buna karşı durması artık kendisine buyruk veremiyeceğini gösteriyordu. Tekrar Ay Beğ’e baktı. Albız alsın!... Ay Beğ kılıç çekip Çinli’ye saldırırken ok yiyip devrilmiş, yarıya inmiş olan bini hızla  çekilmeğe başlamıştı. Bögü Alp, biraz gerisinde duran Yumru’ya: “Saldır borusu çal!”  diye bağırdıktan sonra yayına el attı. Boru çınlarken Bögü Alp’ın bin atlısı yıldırım gibi fırladılar. Bögü Alp, Ay Beğ’in kalan atlılarını da kendisine katarak dolu dizgin saldırdı. Kararını vermişti. Yapsa da, yapmasa da kararından dönmiyecekti.
 
Çinlilere doğru at koştururken ilk önce ok  yağdırarak onların önde bulunanlarını sapır sapır yere döktü. Sonra boru ile çerisini toplıyarak yapabildikleri en hızlı  koşu ile Çin ordusunun ardına sürdü. Bunu yapmak için büyük bir kavis çizmek ve Çinlilerden daha çok yol almak gerekiyordu. Ne olacağını anlamıyan Çinlilerin kısa bir anlık şaşkınlığından faydalanarak yıldırım gibi ilerledi. Çinliler durumu kavramışlar, kısa yoldan Bögü Alp’ı önlemeğe girişmişlerdi. O zaman binbaşının sesi gürledi:
 
-          Yüzbaşı Yağlakar!...
 
Savaş ve at gürültüleri arasında yine o kadar sert bir ses karşılık verdi:
 
-          Buyur!
 
Bögü Alp, kendi arkalarından gelen ve kendisinin, Çin ordusu gerisine düşmesini çalışan Çin atlılarını kılıçla göstererek buyruğunu verdi:
 
-          Ben yağının ardına erişinceye kadar bu gelen Çinlileri oyala!
-          Buyruk senindir.
 
Yüzbaşı Yağlaklar üç yaşında Ötüken’e getirilmiş bir Kırgız’dı. Kaç yıldır, bir fırsat bulup Kögmen Dağı’nı aşarak atasının yurduna gitmeği, baba ocağını görmeği tasarlıyor, fakat her yıl bir engel  çıkıyordu. Bu buyruğu alınca artık Kögmen’i aşmak umutlarını bırakmak gerektiğini anladı. Çünkü kendi yüz atlısıyla bir tümen Çinliyi oyalamak pek yakında Uçmağa varmak demekti. Fakat pek yakında öleceğini düşünmek onu asla yüksündürmedi. Koca Kırgız yüzbaşı, içinde dirliğe veda etmenin garipliği de çınlıyan çok gür ve heybetli bir sesle erlerini çabucak çevresine topladıktan sonra yüz kişiyle on bin Çinliye daldı. Yağlakar, her kılıç vuruşta bir Çinli deviriyor ve : “Al! Kögmen Dağı aşkına...” diye bağırıyorduç erleri de coşmuşlardı. Onlar da Çinlileri ikiye biçen vuruşlarını “Ötüken aşkına”, “Kara Kağan aşkına”, “İ-çing Katun aşkına”, Şen-king aşkına” diye bağırarak yapıyorlar, bir yandan da güneş görmüş kar gibi eriyorlardı.
 
Yüzbaşı Yağlakar gerçekten Kögmen’e gidecekmiş gibi ilerliyor. Neredeyse Çin tümenini baştan başa yarıp geçecekti. Fakat atı vuruldu ve kendisini yerde buldu.  Pek yakından atılan bir ok böğrüne saplandı. Dünya âlem gözüne karanlık oldu. Yüzlerce at üzerinden geçti. Fakat yiğit Kırgız ve yüz eri Bögü Alp’a istediği zamanı kazandırmıştı. Binbaşı, koyun sürüsüne kurt girer gibi Çin ordusuna ardından dalmıştı. Pek tuhaf savaş oluyordu. Beş Çin tümeni Kara Kağan’ın iki tümenini geriye doğru sürerken Bögü Alp da bu beş tümeni kovalıyor, onun ardından da kendisini kovalıyan Çin tümeni geliyordu.
 
Bögü Alp o gün yırtınırcasına dövüştü. Ok ve kılıçla yaralar aldı. Çok Çinliyi tatlı canından ayırdı. Yiğit erlerinden yüzlercesini feda etti. Fakat bozgunun önüne geçemedi. Binbaşı, Çinlilere verdirdiği büyük kayıplar dolayısıyla bozgunun, yok olma derecesine gelmesini önlemiş olmakla avunabilirdi. Nitekim Çinliler Türk ordusunun ardından gelememişler, kendileri de rahatça büyük çölü geçebilmişlerdi. Fakat avunamıyordu. Yüzbaşılarının hepsi, onbaşılarının çoğu savaş alanında yatıyordu. Bögü Alp’ın bini, üç yüz kişi kalmış, Kara Kağan’ın iki tümeni de çölü geçtiği zaman yarıya inmişti.
- XXVI -
 
ALDATMACA
 
            Kür Şad, Gök Türkeli’nde kendi yerine börü Tarkan’ı bırakmış, güneye, kağan ordusuna doğru dört nala at sürüyordu. Ardında beş atlı daha vardı. Kağandan gelen ulak bozgun haberini getirdiği zaman öfkeyle kılıcına el atmış, fakat barış için Çin’e elçi yollanacağını işitince börkünü yere çalarak : “Barış mı?” diye deli gibi bağırmıştı. Kür Şad ne yapıp yapıp elçi gitmesine engel olmak için kağanın yanına koşmayı düşünmüş, gün görmüş Börü Tarkan’ı  kendi yerine bıraktıktan sonra ona çok tetik olmasını, çünkü Çinlilerin şimdi fırsattan faydalanarak Türkeli’ne doğu-güneyden saldırmaları ihtimali olduğunu söylemiş; yanına ulakla birlikte bir yüzbaşı, iki onbaşı, bir de at uşağı alarak yola çıkmıştı.
 
Keskin gözleriyle hep ileriye bakıyordu. Fakat baktığı yeri görümüyor, çünkü beyninden şimşek hızıyla bin bir türlü düşünce geçiyordu. Kür Şad, kağanın kararsızlığına öfkeleniyor, bir savaş, bir barış yapmakla Türkeli’nin bir şey kazanmıyacağını biliyordu. Açlık ve kıtlıkla kırılmış, azalmış, arıklamış olmalarına rağmen eldeki bütün kuvvetlerini toplıyarak Çin’le çarpışılırsa doyum olacaklarına, başka çıkar yol olmadığına inanıyordu. Çok eski çağlarda, yüzlerce yıl önce atalarının yaptığını işittikleri gibi, ağırlıklarla kadın ve çocukları kuzeye yollıyarak toplayabildikleri bütün atlılarla Çin’e yıldırım gibi bir saldırış yapmak, sonra çekilerek kuzeye dönmek, artlarına düşecek Çinlileri kendi yurtlarından uzaklaştırdıktan sonra onlarla bir ölüm-dirim savaşına girişmek en doğru işti. Kağan’ın, Işbara Han’ın, kendisinin bütün atlılarını toplamak, hatta tulu Han ordusunun artıklarını derlemek gerekti. Bu yetişmezse batı kağanından da çeri istenebilirdi. Yapılacak her şey yapılmadan Çin’e barış için elçi yollamak... Bunu Kür Şad’ın aklı almıyordu.
 
***
 
Kür Şad ve beş atlısı gün kararırken Kara Kağan ordusuna vardılar. Orduda derin bir sessizlik vardı. Yarısını savaş alanında bırakmış olan bu ordunun yorgun, yaralı erlerinde bir bezginlik göze çarpıyordu. Akın için yurtlarından çıkarlarken yanlarında çok azıkları yoktu. Çin’i  yağma edip mal ve azık bulacaklardı. Savaşı kaybettikten sonra bu umut suya düşmüş, yine açlık başlamıştı. Yurda dönüp ordaki az buçuk doymaktan özge yol yoktu. Kür Şad’ın gelişi birdenbire orduyu canlandırdı.
 
Kara Kağan, otağında yalnız başına oturmuş, üzüntülü bir yüzle düşünüyordu. Kür Şad’ın gelişi yüzündeki gerginliği dağıttı:
 
-          “Kür Şad! Savaşı kaybettik” dedi.
-          Birini kaybettikse ikincisini kazanabiliriz.
 
Kağan acı acı gülümsedi:
 
-          Elimde yorgun argın, çoğu yaralı on binli atlı kaldı. Beğlerin çoğu öldü. Bu kadarlık bir çeri ile savaş kazanılır mı?
 
Kür Şad’ın gözlerinde kıvılcımlar parlayıp söndü:
 
-          Buyruk verirsen şimdi yurda ve Işbara Han’a ulak salar, nice atlı varsa getirip bir daha talih deneriz.
 
Kara Kağan sert bakışlarla baktı. Sonra kendisinden umulmıyan yumuşak bir sesle sordu:
 
-          Gök Türk Kağanlığı’nın geleceğini bir talih denemesine mi bırakacağız?
 
Kür Şad sert sert şöyle cevap verdi:
 
-          Talih denemek barış yapmaktan yektir. Çünkü barışla geleceğimizin kararmış olmasını önceden kabul etmişiz demektir. Talih denersek kazanmak ihtimali vardır.
 
Kağan mütevekkil bir sesle: “Ben barış için Çin’e elçi yolladım” diye karşılık verdi.
 
Kür Şad’la bir bakıştılar. Kağanın bakışlarından keder sızıyordu. Ötekinde parlamak üzere olan bir ateşin kıvılcımları görülüyordu. Sesi gittikçe dikleşerek söylemeğe başladı:
 
-          Barış için elçi göndermekle kötü ettin kağan! Şimdi Çinliler bizden çok şey istiyeceklerdir. Onların isteğini kabul etmek Çin’e tutsak olmakla denktir. Buyruk ver: Yurda ulak salıp bütün çerilerimizi burada toplıyalım. Bizimle adam gibi konuşurlarsa hoş! Konuşmazlarsa yeniden akın edelim.  Burada bekleyip açlıktan ölecek miyiz? Ben gelirken Börü Tarkan’a hazır olmasını buyurdum. 2000 atlı yola çıkmak için buyruk bekliyor. Işbara Han da kendi çerisiyle gelirse Çinliler’e bir ders verebiliriz. Yenilirsek durumumuz şimdikinden daha kötü olacak değildir. Hiç olmazsa Türk kağanı baş eğdi diye övünç duyamazlar.
 
Kağan başını önüne eğmiş, düşünüyordu. Yine karasızlık içinde olduğu belliydi. Otağda derin bir sessizlik oldu. Sonra kağan başını kaldırdı. Kür Şad’ın gözlerinin içine bakarak: “Dilediğini yap” dedi. Kür Şad yere diz vurdu:
 
-          Buyruk senindir kağan!
 
Hemen dışarı fırladı. Yurttan getirdiği iki onbaşıya kısa bir buyruk verdikten sonra birini  Börü Tarkan’a, birini de Işbara Han’a yolladı. Bunlar onların bütün kuvvetleriyle gelmesini sağlamak için gidiyorlardı. Börü Tarkan’a giden onbaşı oradaki işini bitirdikten sonra daha kuzeye, Tulu Han’ın eline giderek oradan da çeri getirmeğe uğraşacaktı. Kür Şad bu iş olunca, yurttan getirdiği yüzbaşı ile kendi at uşağını çağırdı. Onlara gizlice bir buyruk verdi. Bu ikisi dört nala yola çıktıktan sonra ordunun arasına karışarak çerileri yakından görmek için yürüdü. Kür Şad delice bir iş görmüş, yüzbaşıyla at uşağını batı kağanına yollamıştı. Kara Kağan kendisine dilediğin gibi yap denememiş miydi? İşte o da dilediği işi görerek batı kağanına elçi göndermiş, en büyük hızla yardım dilemişti. Çok düşünecek, hazırlık yapacak zaman yoktu. Bu işin gizli kalmasını, kimsenin duymamasını istediği için yalnız bir yüzbaşıyı elçi diye yollamış, yanına da ancak kendi at uşağını verebilmişti. Elçinin yanına ne akça, ne azık, ne de yardımcı koşmuştu. Bunlar yapılırsa hem vakit kaybolur, hem de işitilip yayılırdı. Kısa sözlerle yüzbaşıya yapacağı işin büyüklüğünü ve ağırlığını anlatmış, yiyeceğini yolda bulmasını, çok hızlı gitmesini söylemiş ve batı kağanına varıncaya kadar aldıkları yumuş hakkında kimseye bir şey söylememesini buyurmuştu.
 
Kür Şad o gece hiç uyumadı. Ordunun durumu, sandığından daha acıklı görünüyordu. Yaralıların içinde ağır olanlar inliyor, bunların ağızlarına verecek bir yudum kımız bulunmuyordu. Nöbetçilerden biri yaralarından kan sıza sıza ölmüştü. Son savaşın kahramanı Bögü Alp yaralarını kızgın demirle dağladıktan sonra bayılmıştı. Orduda aşağı yukarı subay kalmamıştı. İki tümenbaşıdan biri olan Tunga Tigin er meydanında kalmıştı. Öteki tümenbaşı Şen-king’e bir şey olmamıştı. Kür Şad bu uğursuzluğu gördükçe kan beynine  sıçrıyor, onu öldürmemek için kendini güç tutuyordu. Binbaşılardan bir Bögü Alp kalmıştı. O da bitik halde idi. Kür Şad sabaha kadar uğraşarak, sağlam  kalmış olan üç onbaşıya bütün orduyu saydırdı. Çinli Şen-king’i adam yerine saymıyordu. Kağandan ve kendisinden başka 1 binbaşı, 4 yüzbaşı, 21 onbaşı, 9850 er kalmıştı. Bunların 600 tanesi savaşamıyacak kadar ağır yaralı idi. Börü Tarkan’la Işbara Han çerilerinden hangisi önce gelirse Kür Şad onların azığı ile bu 600 çeriyi doyurarak geriye yollayacaktı. Börü Tarkan’dan gelecek olan 2000 kişiyle, 11.300 e çıkacaklar, Işbara Han’ın çerisiyle daha da güçleneceklerdi. Fakat yazık!... Talih artık kendilerinden yüz çevirmiş olacaktı. Çünkü gün doğarken gelen onbaşı, Işbara Han çerisinin gelmekte olduğunu, fakat çok sayrı olduğu için Işbara Han’ın bu çerinin başında bulunmadığını bildiriyordu. Kür Şad kaşları çatılarak sordu:
 
-          Gelen çeri kaç kişi?
 
Sonra içi sızlıyarak şu cevabı aldı:
 
-          1400 kişi! Işbara Han kendi yanında işe yaramaz 20 er alıkoydu. Onların da atı yok.
 
Kür Şad hayal kırıklığı içindeydi. Işbara Han’dan bir tümen geleceğini sanarken 1400 kişiyle karşılaşmak onun umutlarını toprağa gömmekti. Fakat yiğit Kür Şad’ın iradesi sarsılmıyor, umutsuz olsa bile vazifeyi yapmaktan geri kalmıyordu. 600 ağır yaralıyı birkaç erin yanında geriye yollarken Börü Tarkan’ın yolladığı 2000 atlı da sökün etti. Bütün gece uyumamış ve çalışmış olduğu halde hiçbir yorgunluk duymadan orduyu düzene koymakla uğraştı. 12.700 kişilik bir ordu ile  büyük Çin kuvvetlerine karşı ne yapabileceğini düşünüyordu. Bütün yapabileceği şey biraz daha zaman kazanmaktan ibaretti. Belki Tulu Han ordusundan biraz çeri gelir, biraz daha zaman kazanılsa belki batı kağanı da yardıma koşardı. Bu düşünce ile orduyu düzene koyup birçok yüzbaşıları binbaşı, onbaşıları da yüzbaşı yaptı. Çinli Şen-king’e bir tek çeri vermeyip onu yanına çağırtarak sert bir sesle:
 
-          “Seni kağanın yaveri yaptım” dedi.
 
Şen-king hakarete uğramıştı. Çünkü kendisi gibi bir tümenbaşı olan Kür Şad onu çerisinin başından alıyor, kağan yaveri yapıyordu. Buna hakkı yoktu. Kağana şikâyet edecekti. Fakat Şen-king bu kararını tatbik edemeden orduda bir dalgalanma oldu, Çin kağanından elçi gelmişti.
 
***
 
            Kara Kağan, yanında Kür Şad, Şen-king ve Binbaşı Bögü Alp olduğu halde Çin elçisini otağına kabul etti. Elçinin yanında Türkçe bilen bir Çin subayı dilmaçlık yapmak için gelmişti. Elçi pek güler yüzlü bir adamdı. Kağana çok saygı gösteriyordu. İlkönce, uğradığı bozgundan dolayı kağanı avundurarak savaşın bir talih işi olduğunu, nice değerli kağanların ve başbuğların da bozgun acısını tatmış olduklarını söyledi ve bununla Kara Kağan’ın değerinin asla azalmıyacağını sözlerine ekledi. Sonra barış yapmak için kağanın şartlarını sordu. O zaman Kür Şad atılarak:
 
-          “Kağan! Buyruk verirsen bu işi daha önce kendi aramızda görüşelim” dedi. Kara Kağan, Çinlilerden çok ağır şartlar beklerken onların kendisine barış şartı sormalarından ferahlık duymuştu. Kür Şad’ın isteğini kabul ederek: “bunu yarın bildiririm” diye elçi ile olan konuşmaya son verdi.
 
Kür Şad da elçiden ağır şartlar bekliyordu. Fakat ağır bir şart görmeyince o, Kara Kağan gibi ferahlamamış aksine olarak içinde bir sıkıntı duymuştu. Bu sıkıntının nereden geldiğini bilmiyordu. Bir sezgi ile bu işte bir kötülük buluyor, yüreği bundan dolayı sıkılıyordu. Bögü Alp ise kansızlıktan sararmış yüzü ile hemen kağan otağından çıkmış, Çin elçisinin ardından bakakalmıştı.
 
Kür Şad da, Bögü Alp da bu konuşmada Şen-king’in bulunmasından kuşkulanmışlardı. Onu oldum olası kötü bildikleri için başlarına gelen her kötülükte, gelecek her belâda onun parmağını arıyorlardı. Çinli idi. Yalnız bu sebep onun kötü olması için yetip artardı bile.   İkisi yalnızca konuştuktan sonra Şen-king’i göz altında bulundurmağa karar verip güvendikleri bir onbaşıyı onu gözetlemekle ödevlendirdiler.
 
Çin elçisi çadırını, oranın en yüksek yerine dikmişti. Yanında dilmaç subaydan başka iki er, bir de aşçı vardı. Böyle savaş zamanında ve alanında bile aşçı ile gezmek Türkler’e pek gülünç gözüktüğünden tuhaf tuhaf bakıyorlardı. Aşçı akşama kadar iki defa aş pişirmiş, hatta oradaki yaralı iki Türk erine de biraz vermişti. Pek boşboğaz, pek konuşkan bir adamdı. Boyuna Çince bir şeyler söylüyor, Türkler de bunu anlamayınca dilmaçı çağırıyor, onun yardımı ile konuşmağa çalışıyordu.
 
-          Bunlar güzel yemeklerdir. Gövdeyi güçlendirir. Yaralarınızı çabuk onartır.
 
Türkler’in karnı çok açtı. Ses etmeden verileni yediler. Fakat boşboğaz aşçı susmuyordu.:
 
-          Yaralarınız derin mi?
 
Türk’ün biri cevap verdi:
 
-          Kılıç çiziği...
 
Ve kanlı kaftanını aralıyarak göğsündeki dağlanmış yarayı gösterdi. Aşçı tuhaf bir çığlık attı:
 
-          Ne çizgi? Oyuk, oyuk!... Bu yara bu kadar yemekle geçmez.
 
Bunu söyliyerek Türk’e biraz yiyecek daha getirdi. Çenesi yine işliyordu:
 
-          Bütün yaralılara da vermek isterdim ama bilmem ki yeter mi? Kaç yaralınız  var?
-          Yarasız er olur mu? Hemen hepimiz yaralıyız...
 
Aşçı acınıyordu:
 
-          Yazık!... Yazık... Ah bu savaş ne kötü şey! Bizim çeriden binlercesi öldü. Kalanı da bitik bir halde Çin’e döndü.
 
Türk bu sözleri garipsedi:
 
-          Bizim de yarımız öldü. Bunda şaşacak ne var?
 
Çinli acıyan gözlerle Türk’e bakıyor, bir yandan da türlü türlü aşlarla onu ağırlıyordu:
 
-          Siz de yarın yurdunuza dönüp dinlenirsiniz. Yaralarınız iyileşir.
 
Türk iyice kızmıştı:
 
-          Yurda dönecek olsaydık yurtta kalanlar da buraya gelmezdi. Kişi çadırda doğar, çayırda ölür.
 
***
 
            O gece Kür Şad’la Bögü Alp çeriler arasında gezinirken bir yandan da konuşuyorlardı. Şen-king’i gözliyen onbaşı onun kuşkulandırıcı bir hareketini görmemişti. Kür Şad uzun bir uykusuzluktan sonra yatmak için Bögü Alp’tan ayrılmak üzere idi. Birdenbire epey yakınlarında oldukça büyük bir ateş gördüler. Kür Şad od yakmağı yasak ettiği halde böyle büyük bir ateşin yakılması buyruğa karşı gelmekti. Hızla ateşe doğru yürüdüler. Çin elçisinin çadır kurduğu tümseğin önünde sert sesle konuşmalar oluyordu. Bir Türk nöbetçisi ateş yakmanın yasak olduğunu, hemen söndürmelerini ihtar ediyor, Çin elçisi de Çince bir şeyler  söyliyerek karşılık verirken aşçı yemeğini pişirmekte devam ediyordu. Bu geç vakitte yemek pişirmek garip bir oburluktu. Kür Şad’la Bögü Alp oraya varınca nöbetçi yere diz vurdu:
 
-          “Kür Şad! Bu herifler Türkçe anlamıyor” diye haykırdı. Kür Şad nöbetçiye buyruk verdi:
-          Södür!
 
Nöbetçi ateşe doğru yürüdü. Önüne geçmek istiyen aşçıyı kavrayınca yere çaldı. Sonra kendi sırtından çabucak kaftanını çıkararak ateşin üzerine kapatıp söndürdü. O zaman ileriden koşarak gelen dilmaç elçiyle konuştuktan sonra Kür Şad’a bu hareketin sebebini sordu. Kür Şad küçümsiyen gözlerle elçiyi ve dilmaçı süzdükten sonra:
 
-          “Sen çeri değil misin? Geceleyin orduda od yakılmayacağını bilmiyor musun” dedi.
 
Dilmaç yeniden elçiyle konuştu. Sonra çok saygılı bir durumla bağışlanmalarını diledikten sonra böyle bir buyruktan haberleri olmadığını söyledi.
 
***
 
            Biraz sonra Kür Şad yorgunluktan, Bögü Alp yaralarının ağırlığından ötürü kara toprak üzerinde, birer ince keçeye sarınarak sızmışlarken Çin elçisinin otağında elçi ile dilmaç yavaş sesle konuşuyorlardı. Dilmaç şöyle diyordu:
 
-          Yarıları öldüğüne göre demek buraya aşağı yukarı 10.000 kişi geldi. Gerideki kuvvetlerini de çağırdıklarına bakılırsa şimdi 15,000 kişi olmalıdır. Bizim aşçı görevini iyi başardı. Ateş işaretiyle Türklerin sayısını bizimkilere bildirdik. Yalnız, Kür Şad söndürtmeseydi çoğunun yaralı olduğunu da bildirecektik ama...
 
Elçi sözünü kesti:
 
-          Bu kadarı yeter. Bizimkiler 60.000 kişiyle gelecekler. Baskın yapılacağı için Türkler’in hakkından geliriz
- XXVII -
 
TUZAĞIN İÇİNDE
 
            Bir ulak, dal uykuya yatmış olan Kür Şad’ı uyandırarak kağanın kendisini beklemekte olduğunu söylediği zaman güneş doğmuştu. Fakat bütün orduda bir uyku halsizliği ve sessizliği vardı. Işbara Han ve Börü Tarkan çerilerinin bir gün önce getirdikleri azık bütün orduya üleştirilmiş, bu sabaha bir lokma yiyecek kalmamıştı.
 
Kür Şad otağa girince Bögü Alp’la Şen-king’in gelmiş olduğunu gördü. İşe yaramaz kalp Şen-king ‘i kağan otağında , Türk kağanlığının en özlü işlerinden konuşacak kimseler arasında görünce birdenbire tasarladı. Bunu uğursuzluk saydı.  
 
    Kara Kağan, Çin elçisine verilecek cevabı konuşmak için toplantıyı kurmuştu. Kür Şad söz alarak, son savaşı Çinliler kazanmışken, barış yapmanın şerefsizliğini ileri sürdü. Kağanın kendisine vermiş olduğu yetkiye dayanarak Tulu Han ordusuna ve batı kağanına haber salıp yardım gelinceye kadar Çin elçisini oyalamak gerektiğini, bu da kabil olmazsa ellerindeki ordu ile bir savaş daha yapmanın şart olduğunu keskin sözlerle anlattı.
 
   Batı kağanına haber salış kağan üzerinde bir yıldırım etkisi yaptı.
 
-          ‘’Ondan yardım geleceğini umar mısın’’ diye sordu.
-          Biz gereğini yapmaktan geri kalmıyalım da ondan sonrasını Tanrı’ ya bırakalım.
 
Kağan, bu düşünceye karşı koydu:
 
-          Çinliler barış için elçi yolladılar. Demek  ki savaşmağa niyetleri yok. Bu yorgun argın durumumuzda, uyuyan yılanın kuyruğuna basmakta ne kazancımız var?
-          Şerefimizi kazanacağız .
 
Otağda derin bir sessizlik oldu. Sonra Kür Şad sözlerini şöyle tamamladı:
 
-          Yarıya indiğimiz yetmiyormuş gibi bir de Çinliler’e yenilmişiz olarak yurda dönersek artık Türk ellerinde adımız, sanımız yok olur.Hiç bir boy bizi tanımaz. Gök Türk kağanlığı kalmaz.
 
Kağanın, sorucu gözlerle kendisine baktığını gören Böğü Alp da:                                                        
 
-          “Kür Şad doğru söylüyor... barış bir çoğumuzun canını kurtarır ama atalardan kalan ünümüzü öldürür’’diyerek Kür Şad’ ı destekledi.
 
Kara Kağan , Şen –king’e yöneldi:
 
-          ‘’Sen ne düşünüyorsun’’ diye sordu. Eğri özlü, eğri sözlü çinli gülümsedi:
-          ‘’Doğruyu sen bilirsin kağan’’ diye cevap verdi.           
 
Bu sırada dışarda bir at koşması, bir şakırtı işitildi. Sert sesle bir şeyler konuşuldu. Sonra otağın kapısındaki nöbetçilerden birinin içeri girerek yere diz vurduğu görüldü:
 
-          Yüce Kağan! Yüzbaşı Yamtar mutlaka seni görmek diliyor.
 
Kağan bu vakitsiz ziyarette kötü bir haberin saklı olduğunu sezmişti. “Gelsin” diye buyruk verdi. Biraz sonra koca Yamtar otağın içindeydi. Kağan, gök Türkler’in en iri gövdeli adamı olan yüzbaşıyı şöyle bir süzdükten sonra:
 
-          “Yüzbaşı Yamtar! Diyeceğin nedir” diye sordu.
 
Yamtar’ın cevabı otağın içinde bir şaşkınlık havası estirdi:
 
-          Çin elçisi yanındakilerle kaçtı.
 
Kür Şad’la Bögü Alp bakıştılar. Kağan yine sordu:
 
-          Nöbetçiler görmedi mi?
-          Nöbetçiler ağulanmış!
-          Sen bu işin nasıl farkına vardın?
-          Çok azıkları olduğunu işitmiştim. Biraz istemek için çadırlarına gittim. Kimse yoktu. Çevrede beş altı atlı Türk erinin yatmakta olduğunu gördüm. Hepsinin yanında türlü Çin yemekleri vardı. Ağuladıklarını anladım. Yiyecekler çok güzel olduğu halde ben de yemedim.
 
Yamtar sözünü bitirmeden dışarda bir at şakırtısı daha işitildi. Nöbetçiyi dinlemeden içeriye giren Yüzbaşı Yağmur, kağanı selâmladıktan sonra:
 
-          “Çin ordusu güneyden hızla yaklaşıyor” dedi.
 
Kağan sert bir dikilişle ayağa kalkarak:
 
-          “Tuğlar kalksın, borular savaş borusunu çalsın” buyruğunu verdi.
 
Yüzbaşı Yağmur otağdan dışarı fırlarken Yüzbaşı Selçik kağanın karşısında yere diz vurdu ve öfkeli bir sesle:
 
-          “ Çinliler doğudan da, batıdan da gerimize doğru sarkıyorlar!” dedi.
 
Kür Şad’la Bögü Alp bir daha bakıştılar. Binbaşı: “Dün geceki ateşin ne demek olduğu anlaşıldı” diye mırıldandı.
 
Kağan herkesin kendi yerien geçmesini söyledikten sonra otağdan fırlamıştı. Borular çalıyor, Gök Türkler koşuşarak atlarına atlıyorlardı. Kür Şad’ın yaptığı düzenle ordu savaş durumuna giriyordu. Fakat atlarına binecek zamanı ancak bulabilmişlerdi. Çin elçisinin gece ateşle verdiği işaret üzerine Çin ordusu hızla yğrğyerek kağanı sarmış, Çin elçisi Türk ordusunda bulunduğu için bir saldırışa ihtimal vermiyen kağanı gafil avlamıştı.
 
Kür Şad, Gök Türk ordusunun en sağlam ve yıpranmamış erleri olan Işbara Han ve Börü Tarkan çerisini kendi buyruğuna alarak güneyden gelen Çinliler’e saldırırken Bögü Alp da kendi bini ile geriden gelen Çin tümenine at tepti. Kuşatılmış oldukların için manevra yapacak zamanları yoktu. Çek geçmeden iki ordu göğüs göğüse geldi. Şimdi yalnız kılıçlarla kargılar işliyordu.
 
Yağı, kağanın üç tuğuna doğru saldırıyor, onu  tutsak etmek istiyordu. Kağan, çevresindeki at uşaklarıyla birlikte yaklaşan Çinliler’e ok yağdırıyor, Kür Şad ve Bögü Alp göğüs göğüse kılıç savaşı yapıyordu.
 
İlkönce Çinliler, Gök Türk ordusunu sarmış oldukları halde, başarılı bir iş göremediler. Öğleye kadar böylece boğuşuldu. Fakat öğleden sonra, Türkler büsbütün azalınca durum değişmeğe başladı. Kür Şad’la Bögü Alp yavaş yavaş gerileyip kağanın çevresine yaklaştılar. Yorgunluktan ölü gibiydiler. Zaten çoğu yaralı ve aç olan bu çeriler birer birer attan düşüyorlar, edebi bozkırı kanlarıyla süsliyerek can verip gidiyorlardı. Savaş alanında kılıçlarla kargıların kalkanlara, tulgalara çarparken, er gövdesine girerken çıkardığı sesler korkunç bir ahenk yapıyor, bu ahenge savaş uranları, sövmeler, yaralıların iniltisi de karışıyordu.
 
Binlerce Türk’le Çinli’nin yattığı alanda şimdi akşam oluyordu. Kılıçlarla bir çok yara alan, yüzü kan içinde kalan Kür Şad çevresine çabuk bir göz attı. Ancak iki üç bin kişi kalmışlardı. Kağan iyice kuşatılmış, kendini korumağa çalışıyordu. Dar bir yere sıkışmışlardı. Çevrelerini sarmış olan Çinliler kum gibi kaynaşıyordu. Kür Şad, kağanı kurtarmak gerektiğini düşündü. Bögü Alp’ı görmek için bakındı. Binbaşı görünürlerde yoktu. Çok düşünecek zaman kalmamıştı. Hızla kağana doğru at sürerek yaklaşırken gözüne Yumru ilişti. Ona “Toplan borusu çal!” buyruğunu verdi. Yumru toplan borusunu çalarken Kür Şad kağanın  yanına gelmiş, ona:
 
-          “Kağan! Biz yağıyı oyalarken sen de onları yarıp yurda ulaş. Çinlileri aldatmak için tuğların burada kalsın” diyordu.
 
Orada gözüne yüzbaşı Selçik’le Yamtar ilişmişti. Onlarla yanlarındaki birkaç çeriye buyruk verdi. Kağanı ortaya alarak Çin çerisini yarmağa, kağana yol açmaya başladılar. Kür Şad uzaktan onlara yardım ediyor, şaşmaz oklarıyla önleirne çıkan Çinlileri deviriyordu. Biraz sonra yardımını kesti. Çünkü yanında kalan birkaç yüz çeriyle Çinlileri tutmağa, oyalamağa mecbur olduğunu biliyordu.
 
Yumru da kağanın yanında idi. Gök Türkler’in en iri erleri olan Yamtar’la Yumru kılıçlarını yaman vuruşlarla Çinliler’in başına indiriyorlar, vurdukları Çinliler ses çıkarmadan cansız, düşüyorlardı. Yüzbaşı Selçik kargı kullanıyor, kağan da elinde yayı olduğu halde Selçik’e yardım ediyor, Çinlileri birer birer avlıyordu. Üç dört at uşağı kağanın arkasında bulunuyorlar, geriye ok çekerek yağıyı yaklaştırmamağa uğraşıyorlardı.
 
Güneş batmış, kağanla yanındakiler epey ilerlemişti. Çinliler kendilerini yarmağa uğraşan şu birkaç kişinin arasında kağanın da bulunduğunu bilselerdi başka türlü yaparlardı. Fakat Kür Şad, kağanın üç tuğunu kaldırarak savaştığı için onlar kağanı tutmak umudu ile asıl oraya saldırıyorlar, çeri harcamaktan çekinmiyorlardı.
 
Ortalık biraz daha karardı. Yumru ve at uşaklarından ikisi yaralanıp düştü. Kağanın oku bitmiş, kılıcı kırılmış, kargısı bir Çinli’nin göğsünde kalmıştı. Belindeki bıçaktan başka pusatı yoktu. Yamtar kan ter içinde bir Çinli’yi daha hakladıktan sonra Çinliler’in hemen hemen yarılmış olduğunu gördü ve : “Davran Kara Kağan” diye haykırdı. Bu haykırış çevrelerindeki Çinliler arasında bir dalgalanma yaptı. Herhalde içlerinde Türkçe bilenler vardı ki, bir şeyler bağırmağa, daha sert saldırmağa başladılar. Ne söyledikleri anlaşılmıyordu ama Yüzbaşı Selçik “Kieli Han! Kieli Han!” naralarından Çinlilerin, kağanın burada bulunduğunu sezdikten anladı. Çünkü şu it suratlı Çinliler, Kara Kağan demeğe dilleri dönmediği için kağana “Kieli Han” derlerdi. Yüzbaşı Selçik, kağanın tehlikede olduğunu görünce onu kurtarmak için başka yol da yoktu. Ah bu kötü yalan ah!... Dedesi yalan söylediği için Tanrının öfkesi uğrayıp ölmüş, babası da bütün dirliğinde bir yol yalan söylediği için Çuluk Kağan’ın buyruğuyla öldürülmüştü. Ne kötü talih ki şimdi de kendisi yalan söyliyecek ve yalan söylediği için Çinliler tarafından öldürecekti. Yüzbaşı Selçik:
 
-          “Evet, Kara Kağan benim! Tanımadınız mı it Çinliler?” diye bağırdı. Sonra atını yüzgeri ettirerek onlara daldı. Çinliler arasında yeniden bir kaynaşma ve haykırışma oldu. Yüzbaşının üzerine hırsla saldırdılar. Selçik, Yağma boyundan olduğu için çok yakışıklı idi. Çinliler bu yüzden kağanlığı ona yakıştırmış olacaklar ki yakalamak için saldırıyorlar, fakat başedemiyorlardı. Çinlilerin bu yanlışından faydalanan kağan, ardında Yüzbaşı Yamtar’la bir at uşağı olduğu halde onları yarmış, kuzeye doğru at sürüyordu. Arkalarına sekiz on Çinli düşmüştü ama kağan olduğunu bilmedikleri için işi sıkı tutmuyorlardı.
 
Yüzbaşı Selçik bir yandan Çinlilerle vuruşurken bir yandan da haykırıyor, Çinliler sövüyor, onlarla alay ediyordu. Fakat bu alay uzun sürmedi. Önce atı vuruldu. kendisini sağlam olarak ele geçirmek istiyen Çinliler onun yaya kaldığı halde dövüşe devam ettiğini ve sağlam denecek durumda bulunmayıp yaralar içinde kana bulanmış olduğunu görünce ölüsünü tutmak için saldırdılar. Selçik bitkin, kan içinde, gücü kesilmiş olarak toprağa düşerken aklına yurttaki oğlu geldi: ”Dedem, babam ve benim gibi acaba oğlum da yalan söyliyerek mi ölecek” diye düşündü. Bu düşünce Yüzbaşı Selçiğin son düşüncesiydi.
 
Kara Kağan, Selçiğin kazandırdığı zamanla Çinlileri yararak at sürerken Çinliler durumu kavramışlar, aldandıklarını anlıyarak ardından at koşturmağa başlamışlardı. Kağanın atı bütün Türkeli’nde eşi olmıyan yaman bir eşkin attı. Onunla hiçbir at yarışamazdı. Yamtar koşamıyacağını biliyordu. Sadağında ok kalmamıştı. Yanlarında yarışan at uşağına oku olup olmadığını sordu. Onda da yoktu. O zaman kağana şöyle dedi:
 
-          Kara Kağan! Biz yağıyı biraz daha oyalarken sen yurda ulaş, kağanı sağ oldukça Gök Türkeli yıkılmaz!...
 
Sonra at uşağına buyruk vererek geri döndü. Artık iyice kararan bozkırda ikisi birden, kendilerini kovalıyan Çinlilerin içine daldılar
- XXVIII -
 
SON GÜLÜŞ
 
            Bozkırdan sanki bir belâ kasırgası esip geçmişti. Kim bilir kaç bin yıldan beri doğup batan güneş, hiçbir zaman ışıklarını böyle acıklı bir görünüşün üzerine serpmemişti. Dünyanın talihi mi değişmişti? Yoksa yeni bir çağ mı başlıyordu?
 
Savaş alanında on bin Türk cansız yatıyordu. Bunlar Gök Türkeli’nin timsali olan kağan kurtulsun diye ölmüşler, bu uğurda bir o kadar Çinli’yi de tatlı canlarından ayırmışlardı. Acaba kağan kurtulup budunun başına geçebilmiş miydi? Bu tasalı düşünceyi artık bu ölüler düşünemiyordu. Bunu düşünenler, şimdi yaralı olarak Çinliler’e tutsak olan iki üç bin kişiydi.
 
Sekiz yerinden delik deşik olmuş olan Kür Şad, ateş dolu gözlerle savaş alanına bakıyordu. On bin Türkle on bin Çinlinin kanı bozkırı kızartmıştı. Yalancı Çinlinin tuzağına düşerek yenilmişler, yok olmuşlardı. Kaç yıldır sürüp giden uğursuzluklar yüzünden koca Gök Türk ordusu bitmiş, kala kala şu kan içindeki iki üç bin tutsaktan ibaret kalmıştı. Kür Şad’ın gönlünde sonsuz bir acı, onulmaz bir sızı yanıyordu. Kağan kurtulmuştu. Fakat acaba Gök Türkeli’nin başına geçip devleti de kurtulabilecek miydi? Çinliler kağan soyundan olduğu için Kür Şad’ın atını almamışlardı. Yüksekçe bir yerden savaş arkadaşlarına bakıyordu. Kahraman Bögü Alp, kanlı giyimleriyle, tulgasız kalmış başı ve sapsarı benziyle bir yiğitlik anıtı gibi duruyordu. Beri yanda bir yüzbaşı, yerde dişlerini sıkarak sallanıyor, yeniyle alnından akan kanları siliyordu. Bu yüzbaşının bir bacağı kopmuştu. Dağlanmış sarılmış olmasına rağmen kanı dinmiyor, yağının yanında inlememek için dişini sıkıyor, acıyla başını sallıyor, kişi gücünün üstünde emek sarfederek çırpınıp duruyordu.
 
Onun yanında somurtkan yüzlü Yüzbaşı Sançar kıpırdamadan ayakta duruyor, bir eliyle göğsüne basıyordu. Eli ve elini bastırdığı yer kan içindeydi.
 
Kür Şad bakışlarını biraz daha uzağa çevirdi; yanağındaki kılıç yarasından kan sızan Yüzbaşı Yağmur’un her zaman, hatta savaşta bile gülümsiyen gözleri artık gülümsemiyor, bunlu bakışlarla Yamtar’a bakıyordu. Yüzbaşı Yamtar koca gövdesiyle toprağın üstünde yatıyor, yüzünü buruşturuyor, ara sıra yavaşça inliyordu. Alnında ve yanağında derin birer kılıç yarası vardı. Bir kargı sağ kolunu delmiş, bir kılıç da bacağını parçalamıştı. Bunlar o kadar çok bir şey değildi. İlle şu göğsünü delip küreğinden çıkan ok olmasa... Ok, dağ yüzbaşının gövdesine saplı duruyordu.
 
Yamtar’ın yanında Yüzbaşı Üçoğul bağdaş kurmuş, başını önüne eğmiş, dirseklerini dizlerine dayıyarak başını elleri içine almış, öylece duruyordu. Omuzu kan içindeydi. Çenesinden aşağıya kan sızıyor, bu kana göz yaşları karışıyordu.
 
Kaftanı parça parça olmuş olan Onbaşı Gök Börü diz çökmüş, eki elini birden sol gözüne bastırmış, belli olmıyan birisine sövüyordu. Gök Börü’nün sol gözü bir okla kör olmuş, avuçlarına kan doluyordu. Paramparça kaftanının altından gövdesi görünüyordu. Görünen her yerinde bir yara, en aşağı bir çizik vardı. Ötüken delisi atından düştükten sonra da dövüşmüş, kılıcı düştükten sonra bıçağına el tamış, bıçak tutan eline kılıç yedikten sonra yumrukla saldırmış, yediği kılıca aldırmamış, kargı dürtüşü ona vız gelmiş, fakat yandan gelen bir ok gözünü çıkarınca dayanamıyarak devrilmişti. Geriye kalan tek gözüyle çevresini görecek hali yoktu. Ne olduğunu bilmiyordu. Gök Türk ordusunun bittiğini, kendisinin tutsak edildiğini de bilmiyordu. Büyük bir acı duyuyor, söverek acısını azaltmağa çalışıyordu.
 
Biraz daha ilerde, Bögü Alp’ın at uşağı Yumru, ölmüş bir yüzbaşının göğsüne başına dayamış, korkunç gözlerle göğe bakıyor, kesik kesik inliyordu. Onun yanında, yaralara yüzü tanınmaz bir hale gelmiş olan bir çeri, yere uzanmış, yaraları sızladıkça ıslık çalarak başını kaldırıyor, sonra yine sırt üstü yatıyordu.
 
Kür Şad’ın keskin bakışları yarasız bir er aradı. Yoktu. Hafif yaralılar ağırlara yardım edeceklerdi. Başka hiçbir çare yoktu. On bin ölüyü birer birer tanımağa imkân yoktu ama Şen-king’in ölmediği de muhakkaktı. Acı acı gülümsedi. Her halde bu kırgından sağ ve sağlam olarak kurtulan tek kişi Şen-king’di. Kendileri can pazarında iken o korkak Çinli kim bilir nasıl yolunu bulup sıvışmıştı.
 
Çevrelerini kargılı, yaylı Çin çerileri çevirmişti. Bunlar tetikte, yaralı Türkleri kolluyorlardı. Daha uzakta asıl büyük Çin ordusu düzene girmeğe çalışıyor, yaralılarını kaldırıyordu.
 
Kür Şad atından güçlükle indi. Güçlükle yürüyerek Yamtar’a yaklaştı. Hafif yaralı bir eri çağırarak onun yardımıyla Yamtar’ın göğsüne saplı oku güçlükle çıkardı. Soluğu kesilmiş, Yamtar ise bayılmıştı. Ağır yaralıların kimisi ölüyor, kanı dinmiyen bazıları ölüm haline geliyordu. Kür Şad bir iki sağlamca eri çağırarak ölülerin kaftanlarından yırttığı parçaları onlara kavla yaktırıp Yamtar'’n göğsünden çıkan oku kızdırdı. Bununla Yamtar’dan başlıyarak çevresindeki yaralıların yaralarını dağlamağa başladı.
 
***
 
            Gün batımına bir kargı boyu kalmıştı. Tutsaklar Çin atlılarının ortasında güneye doğru yürümeğe başladılar. Bekçilik eden Çin çerilerinin sağında, solunda asıl Çin ordusu yığın halinde gidiyordu. Kür Şad’ın dağlamalarıyla birçok yaralı ölümden kurtulmuş, verdiği buyruklarla da hafif yaralılar ağır yaralıların koluna girmişti. Kür Şad’dan başka hepsi yayan gidiyordu. Aç, susuz olarak; yaraları sızlıya sızlıya Çin’e kadar hep böyle yaya gideceklerdi. Çin ordusunun yarısı Türkeli’ne baskın vermek üzere ayrılmıştı. Kür Şad yurtta kalan kocamışlarla, kadınların, çocukların ne olacağını düşünüyor, içinden onları kurtarması için Türk Tanrısı’na yalvarıyordu.
 
Birdenbire gözleri Bögü Alp’a ilişti. Bitkin durumda olduğu halde sırtında birisini taşıyordu: Bu, bacağı kopmuş olan yüzbaşı idi. Kür Şad atından indi. Bögü Alp’la bakıştılar. Söz söylemiyorlar, bakışlarla konuşuyorlardı. Yüzbaşıyı ata bindirdiler. Kesik bacağından hâlâ kan akıyor, yüzü gitgide beyazlaşıyordu.
 
Sağlam kalan gözüyle de ortalığı iyi göremiyen Ötüken delisi, başka bir çerinin koluna tutunarak yürüyordu.
 
Koca Yamtar tek başına sürükleniyor, neler çektiğini de Tanrı ile kendisi biliyordu. Biraz geri kalanları Çinliler kargı ile saçıyorlardı. Yola çıkalı çok olmadığı halde aralarında sekiz on kişi böylece eksilmişti.
 
Bir aralık  Kür Şad irkildi. Fatih ve akıncı olarak gittikleri Çin’e şimdi tutsak olarak götürülmek birdenbire yüreğine bir ağırlık verdi. Az kalsın yeri göğü inleten bir haykırışla bağıracaktı. Yüzü kızardı. Bögü Alp söz söylemeseydi belki kendinden geçecekti. Binbaşı, at üstündeki yüzbaşıyı göstererek : “Öldü. Bunu bırakıp yaşıyan birisini bindirelim” diyordu. Bacağı kesilmiş olan yüzbaşıyı indirip yere uzattılar. Kür Şad ata binmeğe en çok muhtaç birisini aramak için başını arkaya çevirmişti ki ortalığı çınlatan bir kahkaha önce tutsakları, onların ardından da Çinliler’i durdurdu: Yüzbaşı Sançar o ünlü kahkahasını savuruyor, yaralı göğsüne bastıra bastıra kanlara bulanmış olan  ellerini böğürlerine dayıyarak sendeliyordu. Başka zamanda olsaydı Sançar’ın kahkahası bütün orduya da bulaşır, onları da kahkahalarla güldürürdü. Fakat şimdi gülmüyorlar, gülemiyorlar, içlerinde ince bir telin koptuğunu duyuyorlardı. Bütün tutsakların içine işliyen bu kahkaha iki kişiyi ürpertmişti. Sançar’ın nadası olan Yüzbaşı Yamtar’la Onbaşı Gök Börü o kahkaha atarken her zaman yaptıkları gibi artık onu atının sırtına bağlıyarak koşturamıyacaklarını anlayınca birdenbire içleri burkulmuştu. Gök Börü’nün tek gözü şimdi çevresini iyi görüyor, katılan Sançar’ı görüyor, yaya giden  savaş arkadaşlarını görüyordu. Çevrelerindeki pusatlı Çinliler onun bütün delilik damarlarını kabarmıştı. Bozkırda gürleyip yayılan bir sesle “Sançar! Sançar! “ diye bağırdı. Sançar aldırmıyor, gülmekten yere diz çökmüş olduğu halde en gür, en şakrak kahkahalarla gülerek haykırıyordu:
 
-          Tanrının işine bak. Tavşan sürüsü Bozkurtlar’ı tutsak etmiş götürüyor. Islak kargalar doğanları yendi be...
 
Yamtar, Kür Şad’ın boş atını gözüne kestirerek Sançar’ı bindirmek için izin almak için yaklaşırken kahkahalar arasında şu sözler tutsakların kulaklarında, beyinlerinde, yüreklerinde çınlıyordu:
 
-          Gök Türkler’e bak!... Hepsi atsız kalmış... Bir tek atta da bacağı kopuk yzübaşı gidiyordu... Türkeli’ni bırakıp Siganfu’ya devlet kurmağa gidiyoruz diyeceğim ama içimizde Kara Kağan yok...
 
Sançar’ın kahkahaları üzerine bütün tutsakların, bütün Çin ordusunun durması Çinliler arasında bir kaynaşma yapmıştı. Çin muhafızlarının başbuğu eliyle Sançar’ı göstererek bir şeyler söyledikten sonra birkaç Çinlinin Sançar’a doğru koştuğu görüldü. Fakat beriki hiç oralı değildi:
 
-          “Öküz kadar Yamtar’ı keçi kadar Çinli tutsak etmiş, götürüyor” diye katılarak bağırıyor, gözlerinden yaşlar akıyordu.
 
Çinliler’in Sançar’a doğru kötü bir istekle geldikleri belliydi. En öndeki, kargısıyla dürtüş yapmak üzereydi. Sançar’ın yanında duran Yumru kargıyı eliyle tutarak “Tekdur” diye bağırdı. Zavallı Yumru arkadan gelen ikinci Çinli’nin başına vurduğu bir vuruşla sendelerken öteki sert bir dürtüşle Sançar’ı kargılamıştı. Sançar yere kapaklandı. Fakat kahkahası kesilmedi:
 
-          Yüzbaşı Sançar’a bak! Uyuz Çinli kendisini sançıyor da koca Gök Türk bir şey yapamıyor...
 
Sançar bunları söylerken gülüyor, gülüyor, katılıyordu. Başka bir Çinli onun hâlâ susmadığını görünce kılıcını Sançar’ın başına çaldı. Sançar bir daha kapaklandıktan sonra dizleri üstünde yine doğruldu. Yine gülüyor, kahkahalarla bağırıyordu:
 
-          Ulan, kılıç öyle mi çalınır? Biz bu uyuz itlere mi yenildik be? Yazıklar olsun...
 
Gök Börü ile Yamtar, Sançar’ın çevresindeki Çinliler’e saldırmak üzere bir fırladılar. Bögü Alp bir eliyle birini, bir eliyle de ötekini tutarak durdurdu: “Çok geç” dedi.
 
Bu sırada Çinliler’den biri sadağından ok çekmiş, Sançar’ı arkadan vuruyordu. Sançar sırtından oku yiyince kahkahası bir an için kesti. Kaşları çatılarak dimdik ayağa kalktı. Sonra yine sendeliyerek kahkahalar atmağa, ortalığı çınlatmağa devam etti:
 
-          Yüzbaşı Sançar sırtından ok yedi yiyecekler. Vuran da şu it eniği kılıklı Çinli...
 
Sançar bunları söyliyerek birkaç adım attı. Sonra sendeliyerek dizleri üstünde çöktü. Gülmesini kesmemişti. Sesi hâlâ o gür sesti. Bu sefer başka bir Çinli karşıdan ok çekerek göğsünden vurdu. Yüzbaşı yine ayağa fırladı. Yine gülüyordu:
 
-          Çinli’nin de yiğidi varmış be! Hem de bizim tümenbaşı Şen-king’den daha keskin nişancı... Kara Kağan seni görse tarkan yapardı...
 
Son olarak omuzuyla boynu arasına bir kılıç vuruşu yiyen Sançar yan üstü yere düşmüştü. Göğsüne ve sırtına saplanan oklar onu böyle yan üstü tutuyordu. Üçüncü oku böğrüne yedikten sonra artık bir daha kalkamadı. Fakat kahkahaları hâlâ çınlıyor, yalnız her an biraz daha yavaşlıyor, zayıflıyor, sönüyordu. Çinliler nöbetleşe kılıç ve kargı ile vuruyorlar, Sançar güldükçe öfkelerinden kuduracak hale geliyorlardı.
 
Bu alaylı kahkahalar yavaş yavaş kesildi, bitti. Bozkırı derin bir sessizlik kapladı. Sonra tek ata Yamtar bindirilmiş olduğu ve Gök Börü’nün kolunda Bögü Alp olduğu halde tutsak kafilesi güneye doğru akıp gitti.
 
Bozkıra gece inmişti. Gökte parlak bir ay, havada serin bir rüzgâr vardı. Yüzbaşı Sançar’ın oklarla delik deşik, kılıç ve kargılarla paramparça olmuş gövdesi toprak ananın göğsünde yatıyordu. Yattığı yer kıpkızıl olmuştu. Güneye dönük olan yüzü hâlâ gülümsüyordu. Bu gülümsiyen yüzde Çinlilerle alay eden, kendi kötü talihlerini yeren, Kara Kağan’a kızan bir anlam vardı. Bu kahkahaların çınladığı yerden çok uzak bir yerde,  kahkahaların göğe yükseldiği zamandan çok zaman sonra, bir yazıcı, Gök Türkler’in torunlarına bildirinceye kadar bu kahkahalar, bu şanlı alay ve şanlı ölüm unutulup gidecekti.
 
Gece, tutsaklar ufukta bile görünmez olduktan çok sonra, gökten melekler indiler. Ötüken’in, bu somurttuğu  zaman söz etmiyen, güldüğü zaman dört yanı çınlatan hem asık yüzlü, hem şakrak yiğidinin, kahraman Yüzbaşı Sançar’ın topraktan yaratılmış gövdesini toprağa bırakarak çelikten ve ateşten yaratılmış ruhunu göğe yükselttiler. Şeref ve zafer ilahileri söyliyerek Uçmağa ilettiler.
 
Yüzbaşı Sançar Uçmağa varalı on üç yüz yıldan çok oldu. Onun düştüğü meçhul yerde, ay ışıklı yaz gecelerinde hâlâ ıztıraplı kahkahalar ve şeref ilahileri işitilir. Bu ilahiler rüzgârın çıkardığı sestir. Onu herkes işitir. Fakat o ıztıraplı kahkahaları herkes duyamaz. Onun yankılarını uzak, yakın ellerden, ancak içinde Tanrı Dağı’nın odu yanan gönüller sezer. Bu ıztıraplı kahkahalar Yüzbaşı Sançar’ın soyu, onun düştüğü yerde zafer töreni yapıncaya kadar yıllarca, belki yüzyıllarca sürüp gidecek...
 
- İkinci Bölümün sonu -
 





Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Siteniz:
Mesajın:

 
  Bugün 3 ziyaretçikişi burdaydı!