Blog Sitem
  bozkurtlarin olumu 3
 
Üçüncü Bölüm
 
- I -
 
BİR YIL SONRA
 
            Kara Kağan, üzüntüden sararıp solmuş olan yüzüne daha acı bir anlam veren bunlu bakışlarını bir yere dikmiş, uzun zamanda beri kıpırdamadan duruyordu. Son yılda başından  geçenler yıldırım hızıyla gözlerinin önünden uçup gidiyordu. Hepsini gönül sızılarıyla hatırlıyor, fakat üç aydır tutsak olduğu aklına geldikçe bu sızı dayanılmaz bir hal alıyordu. Pusatsız olarak tek başına Işbara Han’ın yanına geldiği zaman onu çadırında sayrı bulmuş, kendi yurduna dönmek istediği anda da, tebaası olarak elinde kalmış olan yüz bin çocuk, kadın ve kocamışın Çinlilere tutsak düştüğünü öğrenmişti. Işbara Han’ın yanında yirmi çeriyle üç dört bin kadın ve çocuk vardı. Bir tek atları kalmamıştı. Böyle bir durumda iken Çin ordusu çıkagelmiş, yirmi erle birkaç kadın ve çocuk Kara Kağan’la Işbara Han’ın başkanlığında uzun bir ok savaşı yapıp son oklarını attıktan sonra tutsak düşmüşlerdi.
 
Kara Kağan tutsak olarak Siganfu’ya nasıl geldiğini bir türlü hatırlıyamıyordu. Bir Türk Kağanının tutsak düşmesi nasıl oluyor da Tanrıyı öfkelendirmiyor ve gökten belâ yağmıyor diye şaşıyordu. Üç aydır her gün gururu kırılıyor, şerefine kamçı vuruluyor, içine ağu akıtılıyordu. Oturması için kendisine verilen konağın, Çin kağanının hademeler başının evi olduğunu öğrenince yıldırımla vurulmuşa dönmüş, geceleyin dili söz söylemez olmuş, kolu tutmamıştı. Sabaha kadar külçe halinde yattıktan sonra biraz kendine gelmiş, fakat kolu eski gücünü elde edememişti.
 
Bozkırda, sonsuz yaylada at koşturmağa, açık havada yaşamağa alışmış olan kağana Çin başkenti zindan gibi geliyordu. Oturduğu konağın büyük bahçelerine, süslü çiçeklerine, havuzlarına bakmıyordu bile. Yalnız derin derin, acı acı düşünüyordu.
 
Kara Kağandan hiç ayrılmayan Uluğ Tarkan, yetmiş yılın eğemediği, fakat tutsaklığın çökerttiği omuzlarıyla odaya girerek yere diz vurduğu zaman Kara Kağan elemli gözlerini ona çevirdi:
 
-          “Uluğ Tarkan! Beni artık kağanmışım gibi selâmlama! Bir tutsağa saygı gösterilmez” dedi.
 
Koca Tarkan, kırışmış yüzünün ortasında hâlâ sert bakan gözlerini yere dikti:
 
-          Zamanı Tanrı yaratmış, kişi oğullarını onun içine pusatsız atmıştır. Kılıç, kargı, ok... Bunlar ancak kişi oğullarına karşı işe yarar. Tanrı bize ölüm verdiyse, Türk budununu, kutsuz kıldıysa bunu önlemek için çalışalım. Tutsak da olsan sen yine Gök Türk Kağanısın. Ben de senin lalan ve Uluğ Tarkan’ım.
 
Kağan cevap vermedi. Kendisine geçmişi hatırlatan her şey içini kedere boğuyordu. Beyni iki nokta arasında yıldırım gibi işliyor, yüreğini oyuyor, onu ölüme götürüyordu: Gök Türk Kağanlığı ve tutsaklık...
 
Uluğ Tarkan yeniden söze başlamıştı:
 
-          Çin kağanı, Tulu Han’a da özel çeri komutanlığı verdi. Fakat Tulu Han bunu beğenmedi. Çünkü Işbara Han’ın da özel çeri komutanı olduğunu, kendisinin ondan daha üstün bulunduğunu düşünüyor.
 
Kara Kağan, Uluğ Tarkan’a bakıyordu. Bakışlarında bir sorgu vardı. Tarkan devam etti:
 
-          Tulu Han kağanlık umuyordu. Çin kağanı onun bu komutanlığa hiç kıvanmadığını görünce kendisine ayrıca Peping şehrinin beğliğini verdi. Yarın yola çıkacak.
 
Kara Kağan belli belirsiz gülümsiyerek sordu:
 
-          Lala! Bunları bana niçin anlatıyorsun?
-          Çünkü Türk kağanısın!
-          Ordusuz, çerisiz, pusatsız, ülkesiz Türk kağanı...
-          Çerin burada tutsak olmuş, seni bekliyor. Pusatların Çin depolarında. Ülkende de Sırtarduşlar oturuyor. Bir gün bunların hepsi kurt başlı sancağın gölgesinde birleşecektir.
-          Biz o günü göremiyeceğiz.
-          Oğullarımız görür. Oğullarımızda görmezse torunlarımız görür.
 
Kara Kağan birdenbire ayağa kalktı. Ötüken’de olsaydı bu kalkış büyük bir öfkeyi anlatırdı. Şimdi ise yalnız dayanılmaz bir acıyı gösteriyordu. Uluğ Tarkan bunu sezdi ve yağabildiği kadar sakin bulunmağa çalışarak şunları söyledi:
 
-          Işbara Han’la Kür Şad seni görmeğe gelecek.
 
Kara Kağan, Işbara Han’ı çok severdi. Kendisine sonuna kadar sadık kalmış olan Işbara Han iyi ahlâkı, yiğitliği, yakışıklılığı ile her gittiği yerde kendisini sevdiren birisiydi. Nitekim Çinliler bile onu sevmiş, Çin kağanı kendi özel çerilerinin komutanı yapacak kadar güven göstermişti. Işbara Han bu rütbeyi kendi budununun aleyhine çalışmadan elde etmişti. Aykırıları bağdaştırmak her kişinin başaracağı iş değildi.
 
Kara Kağan, Kür Şad’a daima biraz çekingen davranırdı. Bu da galiba Tulu Han’ın kardeşi olduğu içindi. Kür Şad hiçbir zaman Tulu Han’la işbirliği yapmamış olduğu halde Kara Kağan nedense ona ısınamıyordu. Kür Şad, kağanlığı kurtarmak için büyük fedakârlıklar yapmıştı. Fakat Kara Kağan ona, Işbara Han’a güvendiği kadar güvenemiyordu.
 
İkisi birlikte geldiler. Onu, Ötüken’de kağanı selâmlar gibi selâmladılar. Sonra büyük bir ciddiyetle, Gök Türk kağanlığı varmış gibi konuşmağa başladılar. Bütün bunlar Kara Kağan’ı yaralıyordu. Acı bir sesle, artık bu gibi şeyleri konuşamıyacağını, çünkü üç aydan beri tutsak olmanın utancını hâlâ silemediğini anlattı.
 
Işbara Han, bu sözler üzerine, kağanın acısına saygı gösterip susmuş, Kür Şad ise yüzü kıpkırmızı olduğu halde ayağa kalkmıştı:
 
-          “Sen üç aydır tutsak bulunuyorsun. Bizimki bir yıl oldu. Acıya kapılıp her şeyden elimizi çekersek kağanlığı kim diriltecek? Onun yıkılmasında hepimizin suç payımız var. Dirilmesinde de hepimizin emeği olmalıdır” dedi.
 
Kağan, bozgundan önce de yeğeni ile böyle bir tartışma yaptığını hatırladı. Sonuna kadar savaş taraflısı olan Kür Şad hep aşırı söyler, aşırı düşünür, aşırı iş yapardı. Kara Kağan ona söz etti:
 
-          Kağanlığı yıkan Tulu Han olmuştur.
 
Bu sözlerde Tulu Han’ın kardeşi olan Kür Şad’a karşı da bir öfke kıvılcımı gizliydi. Kür Şad bunu anlamakta gecikmedi:
 
-          Kara Kağan! Gök Türk Kağanlığını yıkmakta sen de Tulu Han’dan aşağı kalamdın!
 
Kağan, başına bir kılıç yeseydi, bu kadar sarsılmazdı. Sesini yükseltti:
 
-          Kağanlık tahtı için Çinlilerle gizlice anlaşan senin kardeşin değil miydi?
-          Çinlilerce anlaşan benim kardeşimdi. Babam kağanı ağulayan Çinli İ-çing Katunla evlenip, onun keyfince Türk ordusunu savaşa sürüp çıkaran da amcamdı.
 
Kara Kağan, Işbara Han, Kür Şad ve Uluğ Tarkan bakışarak sustular. Sonra Kür Şad, savaş günlerinde buyruk veren sesiyle söze devam etti:
 
-          Şen-king serserisini tümenbaşı yapan sen değil misin? Ötüken’deki tutsak Çinliler kime güvenerek şımardılar? Tulu Han güçsüz ordusuyla yenildi diye onu neden zincire vurdurdun? Çin’le anlaştığı halde onu neden öldürtmedin?
 
Kağan elini kaldırarak “Yeter” diye bağırdı. Sonra ayağa kalkarak:
 
-          “İ-çing Katun’la evlenişim Türk türesine uymak içindir. Ağa ölünce ini (erkek kardeş), yenge ile evlenir. Bilmiyor musun?” diye sordu.
 
Kür Şad karşılık verdi:
 
-          Biliyorum. Kağanı öldürenin öldürüldüğünü de biliyorum.
-          Kür Şad! Tulu Han’ın elçisi gibi konuşuyorsun.
-          Hayır! Bozkurt soyundan bir Türk Şadı gibi konuşuyorum.
 
Kara Kağan’ın sesinde alaylı bir titreyiş belirdi.
 
-          Onun için mi Çin kağanının Tulu Han’ın buyruğunda olan özel çerisinde subay oldun?
-          Takındığım kılıç Çin kağanı için değil, Türk budunu için çekilecektir.
-          Tulu Han’ın kardeşi olmasaydın bu sözlerine inanırdım.
 
Bu sözlerdeki aşağılama Kür Şad’ın yüzüne bir kılıç gibi çarptı. O anda şırak diye keskin bir ses işitildi: Kür Şad yıldırım hızıyla kılıç çekip kağana doğru bir adım  atmıştı. Bu çabuk davranış Işbara Han’la Uluğ Tarkan’a kılıçlarına doğru el attırmış, Kara Kağan ise taş gibi kıpırdamadan olduğu yerde durmuştu.
 
Uzun bir an, Kür Şad’la kağan odlu gözlerle bakıştılar. Sonra Kür Şad bir adım daha atarak:
 
-          “Senin Türk kağanı olduğunu unutmuşum” dedi. Kınından çektiği kılıcını, bütün dirliğinde ilk defa kana bulamadan yine kınına sokuyordu. Sonra çok yavaş bir sesle sözlerini tamamladı:
-          zaman doğruyu da, eğriyi de gösterecek.
 
Kür Şad bunu söyliyerek çıkıp gitti. Susuyorlardı. Kağan bir şey söylemek istediği halde susuyor, Işbara Han bir şey saklıyarak susuyor, Uluğ Tarkan her şeyi bildiği için susuyordu.
 
Uzun zaman sustuktan sonra Kağan, yüzü bunlu olduğu halde oturup ötekilere de oturmalarını işaret etti. O zaman Işbara Han, gergin sinirleri biraz gevşeten şu sözleri söyledi:
 
-          Bu sabah da Tulu Han’la tartışıp ona bıçak fırlattı. Tanrı’ya şükür ki Tulu Han kolundan aldığı küçük bir yara ile savuşturdu. Yoksa... Türkler birbirine girdiler diye Çinliler çok sevineceklerdi...
- II -
 
CAN ACISI VE GÖNÜL ACISI
 
            Yamtar, kemerini kastığı zaman iyice arıklamış olduğunu anladı. Ötüken’deki kıtlıkta bile bu kadar incelmemişti. Bir ağacın dibine bağdaş kurarak bunun niçin böyle olduğunu düşünmeğe başladı. İstediği kadar doymuyordu. Siganfu şehrinin çevresine yerleştirilmişlerdi. Çinliler kendilerine toprak vererek ekip biçmelerini söylemişlerdi. Yamtar ektiğini biçene kadar daha nice aylar geçecekti. Türkeli’nde de toprak ekerlerdi ama bütün yiyecekleri yalnız toprağa bağlı değildi. Av avlarlar, kuş kuşlarlar, kımız yaparlar, koyun, dana keserlerdi. Burada bunlar yoktu. Ağaçlardan yemiş topluyorlardı ama bir ağacın yemişi Yamtar’ı en çok iki gün besliyordu. Son savaşa girerken geride bıraktıkları çoluk çocukları da  tutsak olarak Siganfu’ya getirilmişti. Şimdi Yamtar hem kendisini hem de sekiz yaşındaki kızı ile yedi yaşındaki oğlunu beslemeğe mecburdu. Bu üzüntü yetmiyormuş gibi bir de ağaçtan yapılmış Çin evlerinde oturmak ona pek ağır geliyordu.  Bu Çinliler de ne biçim yaratıklardı! Canları yer değiştirmek istese de bu evler taşınmazdı ki götürsünler. Türkler’in o güzel derme evleri nerde, bu tahtadan çakılmış evler nerde? Çaresiz Yamtar da şimdi ağaç kurdu gibi bu ağaçtan yapma evin içinde yatmağa alışmak için uğraşıyordu. Hele ata binip kırlarda koşturamamak... Bunların hepsine dayanacaktı. İlle şu tutsaklık olmasa...
 
Tutsaklık pek gücüne gidiyordu. İt yerine koymadığı, bir yakalasa boynunu koparabileceği cılız, suratsız, karganmış Çinliler Yamtar’a buyruk veriyorlardı. Öteki Türkler gibi kendisine de bir tarla verdikleri zaman bir Çin subayı, yanında kocamış, bunak bir Çinli olduğu halde Yamtar’a gelip gûya tarlanın nasıl ekileceğini öğretmişti. Yamtar tarlanın nasıl belleneceğini; buğdayın, darının nasıl ekileceğini biliyordu. Çinlilere bu işi bildiğini söylediği zaman kendisiyle alay etmişler:
 
-          “Bu iş barbar işi değil, ok atmağa benzemez. Hele akına hiç...” demişlerdi.
 
Saf yürekli Yamtar içinden : “Belki Çinlilerin ekip biçmesi başka türlüdür” diye düşünerek öğrenmeğe razı olmuş, “Peki, öğret de göreyim” demişti. Fakat Çinlinin tarlata bel vurması hiç de başka türlü değildi. Üstelik güçsüz kollarıyla, beli derine saplayamıyor, toprağı çabuk kaldıramıyor, hızlı iş göremiyordu. Yamtar “Ver bakalım şunu” diyerek beli Çinlinin elinden almış, onun fal taşı gibi açılan gözleri önünde ustalık ve çabuklukla tarlayı bellemeğe başlamıştı. Beli elinden bırakırken Çinli subaya:
 
-          “Sen şu işi bırak da bana şu ağaçtan evde nasıl yatılacağını öğret” demiş; onunla çadır mı, tahta ev mi daha iyidir diye uzun bir tartışma yapmıştı.
 
Çin subayı giderken bu işe alıştıktan sonra Çin dilini öğreneceğini söyleyince Yamtar şaşırmış:
 
-          “Ne? Çin dili mi? çin dili olur mu be?” diye haykırmıştı.
 
Yamtar o zamana kadar Çinlilerin ayrı bir dili olacağını düşünmemişti. Çinlilerle hiç yüz yüze konuşmamıştı. Şimdiye dek Çinlilerle kılıç ve ok diliyle konuşup ğek güzel anlaşmıştı. Şimdi ise karşısındaki kendisine Türkçe söylüyordu.
 
Yamtar’ın Çin dili olur mu diye haykırması üzerine Çin subayı da şaşırmıştı:
 
-          Benimle eğleniyor musun? Elbette  Çin dili olur.
-          Çin dili varsa bana ne? Neden öğrenecekmişim?
-          Çinlilerle konuşup anlaşmak için.
-          Seninle konuşup anlaşıyorum ya.
-          Ben Türkçe bildiğim için benimle anlaşıyorsun. Çinlilerin hepsi Türkçe bilmiyor ki...
-          Canım! Ben de Çinlilerin hepsiyle konuşacak değilim ya. Sen yeter de artarsın bile.
-          Başka bir Çinli ile konuşmak gerekirse?
-          Bu da dert mi? sen gelip dilmaçlık yaparsın.
-          Sen ne söz anlamaz kişisin ? Ben işimi  gücümü bırakıp sana dilmaçlık mı edeceğim? Ya ben gidersem? Ya Türkçe bilmeyen bir subay gelirse?
 
Yamtar biraz düşünmüş, sonra Çin dilini öğrenmek pek gücüne gittiğinden:
 
-          “Bana bak! Ben Çin dilini falan öğrenmem. Çinliler Türkçe öğrensinler” diye cevap vermişti.
 
İşte o günden beri aylar geçtiği halde Çince bir tek söz öğrenmemişti. Şu mendebur Çinceyi öğrenmek şöyle dursun, nerde ise ata binmeği, ok atmağı, güreşmeği de unutacaktı. Gök Türk ordusunda yüzbaşı olduğu halde burada bayağı kişiler gibi yalnız tarla bellemek, ürün satmak, elde ettiği akça ile başka şeyler almakla mı gününü geçirecekti? Yamtar bu kara düşünceler içinde bunalmakta iken yanına Gök Börü gelip çöktü. Son bozgunda gözünün birini kaybeden Ötüken delisi, kıtlıklardan artakalan iki çocuğundan birini de tutsaklık kargaşalığında yitirmiş; ölüsünden, dirisinden haber alamamıştı. Yedi yaşındaki oğluyla birlikte Yamtar’a komşu eve yerleşmiş tarlasını bellemeğe başlamıştı. Tek gözle dünyaya bakmak hiç de hoş değildi. Bir gün Yamtar’a:
 
-          “Tek gözle kişi iyi göremiyor. Fakat bu pis Çin şehrinde tutsak olduğumuzu görmek için o bile fazla” demişti. Şimdi iki anda yanyana oturuyorlar, gönüllerinde bir duygu tepkisi, beyinlerinde düşünce çalkantısı olduğu halde konuşmadan dalgın gözlerle ileriye, belirsiz bir yere bakıyorlardı. Neden sonra Gök Börü, ağır bir yükü silkeler gibi söze başladı:
-          Yamtar! Tulu Han’ın Peping’e giderken yolda öldüğünü işittin mi?
-          Hayır!
-          Azğından kan boşanıp ölmüş. 29 yaşında idi. Çin kağanı da Tulu Han’ın oğlu Urku’yu onun yerine Peping beği yaptı.
 
Yamtar, Gök Börü’nün yüzüne baktı. Gök Börü bu bakışın ne demek olduğunu anlamıştı:
 
-          “Urku şimdi 14 yaşında ama gürbüz, yiğit bir tigin. Dedesi Çuluk Kağanı andırıyor” diye sözünü tamamladı.
 
Yeniden sustular. Birdenbire Gök Börü’nün oğlu çıkageldi. Üç :inlinin kendisini aradığını söyledi. Deminden beri sükûnetle konuşan Gök Börü’nün delilik damarları birdenbire kabarmıştı:
 
-          “Albız alsın! Bu itler yine ne istiyorlar?” diye bağırdı. Sonra fırlıyarak hızla yürümeğe başladı. Yamtar bu gidişi hiç beğenmemişti. Yerinden kalkacak hali olmadığı halde isteksizlikle bir davrandı. O da ağır ağır Gök Börü’nün evine doğru gitmeğe başladı.
 
Deli Gök Börü öfkeyle evinin bahçesine gelince karşısındaki üç Çinliye sert sert baktı. Biri subay, biri erdi. Birinin de dilmaç olduğu anlaşılıyordu. “Ne istiyorsunuz” diye bağırdı. Dilmaç:
 
-          “Gök Börü sen misin?” diye sordu.
-          Benim! Ne diyeceksen çabuk de de yıkılıp git!
 
Gök Börü’nün bağırarak öfkeli öfkeli konuşması üzerine dilmaçla subay Çince birşeyler konuştular. Dilmaç:
 
-          “Sen tarların hepsini bellememişsin. Subay beş güne kadar bellemen için sana buyruk veriyor” dedi.
 
Gök Börü şaşırmıştı. Sağına, soluna, gerisine baktı. Sonra dilmaca döndü:
 
-          Anlamadım. Kim buyruk veriyor?
-          Subay.
-          Hangi subay?
-          İşte bu, yanımızdaki subay.
-          Ne buyruğu veriyor?
-          Tarlayı bellemen için buyruk veriyor.
-          Hangi tarlayı?
-          Senin tarlanı.
-          Ulan sen ne söylüyorsun? Benim tarlama bu keçi kılıklı subay ne karışıyor?
 
Dilmaç yeniden Çince bir şeyler konuştu: sonra:
 
-          Subay diyor ki: Tarlaları Türkler’e biz verdik. Tutsak oldukları için de onlara istediğimiz buyruğu verebiliriz. Bundan başka subay dedi ki...
 
 
Çinli dilmaç sözünü bitiremedi. Sırıttı. Gülmeğe başladı. Gök Börü, Çinlinin gülmesine büsbütün kızarak bağırdı:
 
-          Söylesene! Başka ne dedi?
-          Dedi ki: Bu Türk tek gözüyle bu kadar yüksekten konuşuyor. Ya iki gözü de olsa acaba ne kadar yüksekten konuşacak?
 
Gök Börü en duygulu yerinden vurulmuştu. Birdenbire çılgına döndü. Çin subayına yönelerek:
 
-          “Tek gözlü onbaşı Gök Börü’yü beğenmiyor musun?” diye bağırdı. Sonra kudurmuş gibi haykırışına devam etti:
-          itlerin de iki göz var ama bu onları it olmaktan kurtarmıyor!
 
Dilmaç ürkmüştü. Bir adım geriledi. Subay kılıcına el atıp kınından dört parmak sıyırdı. Gök Börü kıpkırmızı kesilmişti:
 
-          Tutsaklığımı ne diye başıma kakıyorsun? Senin gibi nice köpekleri tepeledim. Kılıç, kından öyle yarım yamalak sıyrılmaz uğru kılıklı!... Senin kılıcın tek gözlü Onbaşı Gök Börü’nün derisini kesmez, anladın mı?
 
Gök Börü’nün sesi çevrede çın çın ötüyordu. Birdenbire Çin subayının üzerine atıldı. O daha kılıcını çekmeğe vakit bulamadan sol yanağı üzerine çelik gibi tokadını indirdi. Türk usulü inen bu tokat Çin subayını yere sermeğe yetmişti. Dilmacın bağırtısı arasında öteden beriden bir sürü Çinli koşuşurken, yanlarındaki Çin eri de kılıcını Gök Börü’nün koluna indirip kan içinde bırakmıştı. Ötüken delisi, küçük bir çocuktan koluna çomak yiyerek biraz canı acıyan bir adam gibi Çinliye baktıktan sonra kendisine doğru gelen Çinlileri şöyle bir süzdü. Sonra:
 
-          “İşte şimdi hepiniz birden epey bir şey edersiniz” diye haykırdı ve onlara doğru atıldı.
 
Arkadan gelmekte olan Yamtar yalnız tokadın sesini duymuş ve sesinden bunun bir Türk tokadı olduğunu anlıyarak Gök Börü’nün bir iş karıştırmakta olduğunu kestirip adımlarını hızlandırmıştı. Fakat Yamtar geç kalmıştı: Yedi sekiz Çinli, Gök Börü’yü yaka paça götürüyorlardı. Yamtar’ın gözlerine Çin subayının morarıp şişmiş yüzüyle burnundan kan boşanan bir Çinli, kulaklarına da Gök Börü’nün: “Bu, tek gözümün hakkı. Ötekini vermek için de on tanenizi tamuya gönderdim” diye haykıran sesi çarptı.
 
***
 
            Gök Börü o geceyi kapkaranlık ve ıslak bir zindanda elleri bağlı ve aç geçirdikten sonra ertesi gün bir Çin kumandanının karşısına çıkarıldı. Bir gün önce dövüştüğü Çinlilerle dilmaç orada idiler. Kumandan, bir Çin subayına pusatla saldırmanın ölüm cezasıyla karşılık göreceğini bilip bilmediğini sordu. Gök Börü elleri çözülmeden bir şeye cevap vermiyeceğini kesin bir durumla anlattığından kumandanın buyruğuyla elleri çözüldü. Kılıç yarası almış olan kolu bütün gece bağlı kalmaktan uyuşmuştu. Gök Börü kolunu uğuşturarak cevap vermeğe başlamıştı:
 
-          Bende pusat olsaydı bunların hepsini yok ederdim.
 
Kumandan asık bir yüzle sordu:
 
-          Şu Çin subayının yüzüne bir pusatla, hiç olmazsa bir taş veya demirle vurduğun anlaşılıyor. Yalan söyleme. Doğruyu söylersen cezan azalır.
 
Gök Börü omuzlarını silkti:
 
-          Ben onun yüzüne atadan gördüğüm gibi bir tokat vurdum o kadar...
 
Kumandan öfkelenmişti:
 
-          “Yalan söyleme. Ben sana doğruyu söyletmesini bilirim” diye bağırdı.
 
Gök Börü de öfkelenmişti:
 
-          Ulan! Ne direnip duruyorsun! İnanmıyorsan gel sesin de yüzüne bir tokat vurayım. Derini patlatıp avurdunu şişiremezsem Türk’üm diye gezmem!...
 
Dilmaç bu sözleri Çinceye çevirmeğe korktu. Gök Börü’ye bir adım daha yaklaşarak yumuşak ve edepli bir cevap vermesini söyledi. Ötüken delisi yalancılıkla suçlandırılmağa fena halde içerlemişti. En kısa bir anda şimşek gibi bir tokadın şakladığı ve dilmacın yere çarpılarak serildiği görüldü. Bayılmıştı.
 
Gök Börü Çin kumandanına dilmacın kanayan, şişen moraran suratını göstererek:
 
-          “Gördün mü mankafa? Uğru kılıklı bir Çinlinin uğursuz yüzünü ezmek için pusat gerekir mi imiş?” diye bağırıyordu.
 
Kumandan kendisine yapılan bu saygısızlıktan dolayı büyük bir kızgınlığa kapıldı. Gök Börü’yü tutturarak yeniden bağlattı. Sonra dilmacı ayıltarak onunla Gök Börü‘ye şu korkunç kararı bildirdi:
 
-          Çin kağanının buyruğunu dinlemiyerek tarlanı sürmediğin, Çin kağanının bir subayına el kaldırmak küstahlığında bulunduğun ve Çin kağanının saray kumandalarından birinin karşısında saray dilmaçlarından birine vurmak gibi büyük bir cüretkârlık yaptığından dolayı yüz kırbaç yiyecek ve öteki gözün de çıkarılmak suretiyle sana yakışan sonuca çarptırılacaksın!
 
Gök Börü bu sözleri ürpermeden dinledi. Sonra kumandan Çang-Çung’a :
 
-          “Ben iki gözüm kör olduğu halde de sizin en yiğidinizin hakkından gelirim” dedi.
 
***
 
            Onbaşı Gök Börü meydanlıkta bir kütüğe  bağlanıp yarı beline kadar soyulduktan sonra kırbaçlanmağa başladı. Arkasında karşılıklı durmakta olan iki Çinli, kırbaçlarını olunca güçleriyle nöbetleşe indiriyorlar, toplanmış olanlar da bağırarak, haykırarak, söverek kırbaççıları kışkırtıyorlardı. Gök Börü ses çıkarmadan kırbaçları yiyor, sırtında kızıl izler oluyor, bu izlerden kan sızıyordu. Gök Börü ses çıkarmadıkça kırbaç vuranlar daha sert vurmağa çalışıyorlar, bakanlar ulur gibi bağırarak, yiğit Türk’e daha çok sövüyorlar, yumruk sıkıyorlar, onun dövülmesinden sevinç duyuyorlardı. Meydanlık çok kalabalıklaşmıştı.
 
Bu duygusuz kalabalık arasında yalnız bir kişi yaşlı gözlerle bu sahneye bakıyor, dudaklarını ısırıyor, bir yandan da inci gibi yaşlar yanaklarından aşağı yuvarlanıyordu. Bu, gerilerde yüksekçe bir yere ilişmiş olan, Gök Börü’nün oğlu, yedi yaşındaki Sungur idi.
 
Yüz kırbaç bitmiş, Gök Börü gık dememişti. Sungur daha neler olacağını bilmiyordu. Yakılan ateşe bir takım demirlerin sokulup çıkarılmasından da bir şey anlamamıştı.
 
Fakat Gök Börü’ye son kırbaçlar vurulurken gelen Yamtar olacak işi anlamıştı. Sungur’un da bunu görmesini istemiyordu. Onu yakalıyarak kucağına aldı. Çocuk gitmek istemiyordu:
 
-          “Eçe (Amca)! Kalalım” dedi.
 
Yamtar titriyen bir sesle cevap verdi:
 
-          Kalmıyalım Sungur! Baban birazdan gelecek!
 
Sonra, gürbüz bir çocuk olduğu halde, kendi kucağında küçücük kalan Sungur’u kavrıyarak yürümeğe başladı. Sungur, yanağını Yamtar’ın yanağına dayamıştı. İkisin de yüzü ıslaktı.
 
O gece Yamtar, Sungur’u kendi evinde kendi çocuklarıyla bırakarak Gök Börü’nün evinde kaldı. Geceleyin Çin kumandanlığı yapısına giderek Gök Börü’yü almıştı. Artık dünyanın ışıklarına ve renklerine iki gözü de kapanmış olan andasının kolundan tutarak onun evine gelirken üzerine yıldırım düşmüş iri bir ağaca benziyordu. Kan kardeşinin yardımına koşamamış olmaktan doğan bir iç acısı, Gök Börü’nün gözünü kızgın şişle çıkaran acıdan aşağı değildi. Kendinden utanıyordu. Ay ışığı altında eğri büğrü sokaklardan sert adımlarla yürüyen bu iki kara bahtlıdan biri, iri ve gözleri gören Yamtar ağır bir manevi yük altında çökmüş gibi ilerlerken; öteki Ötüken’in kahraman delisi, baş eğmiyen Gök Börü, artık sonsuz karanlığa gömülmüş olan yiğit onbaşı, Tanrı’ya bakar gibi hafifçe göğe çevrilmiş olduğu halde dimdik, vekarlı ve heybetli adımlar atıyordu.
- III -
 
FİLOZOF ŞEN-MA
 
            Yamtar şimdi daha ağır bir yük altında idi: Gök Börü’nün tarlasını ekip biçmek, andasına ve  andasının oğluna bakmak da artık kendi görevleri arasına girmişti. İlk günlerde öteki Türkler’den epey süt, yoğurt, et bularak Gök Börü’yü beslemiş; çabuk iyileştirmeye çalışmıştı. Gök Börü birkaç gün yatıp bir yere çıkmamış, sonra her gün tarlasına çıkarak bir ağacın altında oturmayı âdet edinmişti. Hemen hemen hiç konuşmuyordu. Sırtını ağaca veriyor, başını ağaca yaslıyor; sabahtan akşama kadar öylece kalıp düşünüyordu. Pek az yemek yiyordu. Yalnız sık sık Sungur’u çağırıyor, ne yaptığını soruyor, Sungur yaptığı işi veya bir şey yapmadığını söyleyince “peki” diyip sessizliğe dalıyordu. Yamtar onun içinde ne büyük kasırgalar estiğini anlamıştı. Çok konuşmamanın, hattâ onu avundurmaya çalışıp öfkelendirmenin; içinin ince tellerine dokunmamanın doğru olacağını biliyordu. Günde üç dört kere yanına geliyor, yemeklerini Gök Börü ile yiyor, bu arada ona birkaç şey söylüyordu. Yamtar andasını sevindirecek haberler vermeğe çalışıyor, hoşlanmıyacağını sandığı şeyleri ondan saklıyordu.
 
Böylelikle bir yıl daha geçti. Gök Börü artık duygularıyla gözlerinin yokluğunu gidermeğe başlamıştı. Evinden tarlaya yahut Yamtar’ın evine giderken yolu pürüzsüz yürüyor, yaklaştığı yerde birisi olup olmadığını seziyordu.
 
Şimdi bütün zamanını oğlu Sungur’la Yamtar’ın oğlu Göktaş’a güreş dersi vermekle geçiriyor, onları güreştiriyor, onların birbirlerine yaptıkları oyunları, gözleri görmediği halde şaşılacak bir sezgi ile anlıyor, yanlışlarını düzeltiyordu. Bazan Yamtar da geliyor, o da derslere karışıyor; hatta küçüklerle elense ederek onların isteğini arttırıyordu. Küçük güreşçiler bir ayda işi ilerletmişlerdi. Gök Börü onlara ağaç dallarından iki kılıç yapıp vuruşmalarını da öğretmişti. Yamtar da deriden kalkan yapmış, işi tamamlamıştı. Göktaş’la Sungur akıllarına geldikçe güreşiyorlar, kılıç oyunu yapıyorlar, taş yarıştırıyorlardı.
 
Bir gün yine meraklı ve kendilerine göre çetin bir güreş yapıyorlardı. Babaları da göz ve gönülle onlara bakıyordu. Kendilerini güreşe o kadar kaptırmışlardı ki, yaşlı bir Çinlinin yanlarına yaklaştığını görmediler. Bunu ilk sezen Gök Börü oldu. Yamtar’ın omuzuna vurarak: “Sor bakalım, şu Çinli ne istiyor” dedi. Güreş durmuş, Yamtar’ın ağzı şaşkınlıktan açık kalmıştı. Gök Börü artık, yalnız birisinin yaklaştığını sezmekle kalmıyor, bunun Çinli olduğunu da anlıyordu. Yamtar şimdi iki çocuğu güreştiren iki yıllık tutsak Yamtar olmaktan çıkmış, Türk beği, Gök Türk ordusunun yüzbaşısı Yamtar olmuştu. Sert bir sesle:
 
-          “De bakalım Çinli! Ne istiyorsun?” dedi.
 
Yaşlı Çinli belirsiz bir şekilde gülümsedi. Şaşılacak şey! Bu Çinli gülümsediği zaman öteki Çinliler gibi iğrenç ve aldatıcı bir yüz almıyor, aksine olarak sevimlileşiyordu. Yamtar buna bakıyor, çocuklar bunu seziyor, Gök Börü bekliyordu. Çinli oldukça düzgün bir Türkçe ile cevap verdi:
 
-          Size birkaç öğüt vermek istiyorum.
 
Gök Börü’nün sağ elini, kemerinin soluna doğru attığı görüldü. Bu kılıç çekerken yapılan bir davranıştı. Fakat iki elinin birden aşağı düşmesi bir oldu. Kemer kayışının solunda artık eskiden olduğu gibi bir kılıç asılı değildi. Bir Çinlinin gelip de kendilerine öğüt vermek istemesi onu çileden çıkarmağa yeterdi. Yamtar’ın verdiği karşılık öfkelenmekte olan Gök Börü’nün içine birkaç damla su serpti:
 
-          Bizim Çinli’den alacak hiçbir öğüdümüz yok!
 
Kocamış Çinli bu sözlere kızmadı. Biraz daha gülümsiyerek:
 
-          “Bu küçük çocukları niçin güreştiriyorsunuz?” diye sordu.
 
Yamtar şaşırdı:
 
-          İyi güreşmeği öğrensinler diye.
-          İyi güreşip nolacak?
-          Sen alık mısın, nesin? Bu çocuklar kırk yıl böyle çocuk kalacak değiller ya. Elbet büyüyüp er olacaklar.
-          Er olunca güreş ne işlerine yarıyacak?
-          Güreşmeden, dövüşmeden, ok atmadan, kılıç vurmadan, kargı sançmadan, at yarıştırmadan kişi er olur mu?
 
Çinli gülümsiyerek:
 
-          “Türk felsefi...” dedi.
 
Yamtar bundan bir şey anlamamıştı. Sordu:
 
-          Ne dedin?
-          Türk felsefesi.
-          Nedir o?
-          Türkler’in derin düşüncesi.
-          Türkleri’in derin düşüncesi mi dedin? Peki neymiş o?
-          Demin söyledin ya: Güreşmek, döğüşmek, yarışmak...
-          Bunlar kötü şeyler mi?
-          Çok kötü!
 
Yamtar’ın gözleri açıldı:
 
-          Ne? Ya iyi olan nedir?
-          Bilimi  felsefe.
 
Yamtar gülümsedi:
 
-          Peki bu bilimle felsefe nedir, ne işe yarar?
-          Doğruyu bulmaya yarar.
-          Bana bak Çinli! Kocamışlık seni bunatmış mı ne? Böyle öğüt vereceksen çabuk buradan çekil de bizi öfkelendirme. Doğru ile eğrinin ne olduğunu biz biliyoruz.
 
Çinli yine gülümsedi:
 
-          Bilmiyoruz.
 
Yamtar öfkelenmeğe başlamıştı:
 
-          Doğruyu bilmiyorsam sana ne? Ne diye gelip bana kendi saçmalarını öğretmeğe kalkıyorsun?
-          Çünkü herkese doğruyu öğretmek için hocama söz verdim.
-          Hocan mı? Hocan kim?
-          Hocam ünlü Çin filozofu Çao-lien. Ben de onun çırağı filozof Şen-ma. Hocamdan ayrılalı dört yıl oldu. Her yeri gezip insanlara doğruyu öğretmeğe çalışıyorum.
 
Yamtar merakla sordu:
 
-          Sen dört yıl öncesine kadar çırak mı idin?
-          Evet!
 
Yamtar acıyarak baktı:
 
-          Bana bak Çinli! Seni kırmak istemem, sözlerime gücenme ama pek beyinsizmişsin.
-          Neden?
-          Sakalın ağarıncaya kadar çırak kalırsan sana uslu kişi denmez ya.
-          Bilim ve felsefe çabuk öğrenilmez.
 
Yamtar yine güldü:
 
-          Canım! Çin işinin güçlüğünden nolacak? Kılıç savurmaktan da daha güç değil ya...
-          Daha güçtür.
-          Daha mı güçtür? Öyleyse sen yaman bir bahadır olacaksın. İstersen gel seninle bir kılıçlaşalım. Ama şimdi kılıcım yok. En iyisi gel seninle güreşelim.
-          Ben güreş bilmem.
-          Bilim ve felsefe güreşten daha güçlü diyorsun. Kolayını bilmeden gücünü nasıl öğrendin?
-          Çünkü güreş faydasızdır. Bilim kişiye çok şey öğretir
 
Yamtar’ın canı sıkılmıştı:
 
-          Siz Çinliler her şeyi biliriz sanıyorsunuz. Tarla bellemeyi yalnız kendimiz biliriz sanırsınız. Bana bu işi öğretmek için de bilgili bir Çinli gelmişti ama ben ondan daha iyisini bildiğimi kendisine gösterdim. Senin bilim, felsefe dediğin de böyle saçma bir şey olacak. Ben iyi ok, attığım, ata bindiğim halde karınımı doyuramıyorum. Senin felsefe dediğin nesne benim açlığımı giderir mi? sen bana onu söyle.
-          Elbette giderir.
 
Yamtar sevincinden bir irkildi. Çinliye doğru bir adım attı:
 
-          Çabuk söyle: Şu felsefe nedir? Tez davran da şu yere batası açlıktan kurtulayım.
 
Çinli yine gülümsiyerek cevap verdi:
 
-          Bu bir günde olacak iş değil. Bunun için uzun zaman ders almak, öğrenmek gerek.
- IV -
 
YAMTAR FİLOZOF OLUYOR
 
            Yamtar o günkü konuşmadan sonra Çinli filozofun evine dadanmıştı. Filozof Şen-ma altmış beş yaşlarında bilgin bir ahlâkçı idi. Felsefesini yaymak, insanları doğru yola götürmek, öğüt vermek için çok yer gezmişti. Çin’in her yerini dolaştıktan başka, Tibet’e, Kora’ya Türkeli’ne, Hind’e  kadar uzanmıştı. Bir çok dilleri bilirdi. Daha Çao-lien’ in çırağı iken bazan onunla birlikte, bazan onun izniyle yalnız olarak bu ülkeleri gezmeğe başlamış, her yerdeki insanların ahlâkı, âdetleri, düşünüşleri hakkında geniş bilgi edinmişti. Bir felsefeyi yaymanın çok güç olduğunu biliyordu. Hocası uzun ömründe yalnız kendisini yetişirebilmişti. Kendisi ise henüz kimseyi doğru yola getirememiş, fakat bundan yılgınlık duymamıştı. Elbet bir kişiyi aydınlığa çıkaracağım diye düşünüyor, çevresini dolaşarak öğütler veriyordu.
 
Kara Kağan’la birlikte yüz bin kadar Türk tutsak olarak Çin’e gelince bu bedbaht insanlar üzerinde bir defa deneme yapmak, düşüncelerini onlara açmak istedi. İlk önce Kara Kağan’a telkin yapmak istedi. Fakat o yanına kimseyi kabul etmiyordu. Bu işi başaramayınca kağandan sonra en ileri gelen Türkler’e yani Işbara Han’a, Kür Şad’a, Uluğ Tarkan’a başvurdu. Işbara Han kendisini uzun uzun dinledikten sonra bu düşüncelerin Türkler’e uygun gelmiyeceğini, Uluğ Tarkan ise Kara Kağan’ın kabul etmediği bir şeyi kabul edemiyeceğini bildirdi. Kür Şad’a gelince o, çok sert ve kesin bir durumla bir Çinlinin düşünceleri ne olursa olsun benimsemiyeceğini bildirerek işin içinden çıkmıştı. Böyle olduğu halde Şen-ma bezmemişti. Bu sefer Türkler’in halk tabakası içinde ders  verecek kişi aramağa başlamıştı. Fakat tutsak oldukları halde gözleri yukarda olan Türkler’e söz anlatmak pek güçtü. Bir gün genç bir Türk’e felsefeden ve bilimden bahsedip felsefenin insan ruhunu güçlendirdiğini anlatırken Türk onun sözünü keserek : “Bu felsefeyi bir ata yedirsem beni Ötüken’e bir günde ulaştırır mı?” diye sormuş, felsefenin yenecek bir nesne olmadığını söyleyince de kendisine sert sert bakıp yanından uzaklaşmıştı. Şen-ma yine bıkmamış, tekrar beğlere başvurmağa başlayarak bu sefer Böğü Alp’ı yakalamış, ona ders vermeğe kalkmıştı. Bögü Alp kendisiyle, kısa bir tartışma yapmış sonra ona : “Bu felsefe dediğin nesne yarın ne olacağını bildirir mi?” diye sormuş, hayır cevabını alınca: “ Neye yarar? Kıraç Ata felsefenin ne olduğunu bilmiyordu ama yarın neler olacağını bana diyivermişti” diye filozofun önüne dikilmiş, yarını kimsenin bilemiyeceği hakkında Şen-ma’nın yaptığı bütün direnmelere rağmen: “Sana inanmam Çinli! Ben Kıraç Ata’nın sözünü kulağımla işitip dediklerinin doğru çıktığını gözümle gördüm” diye kestirip atmıştı.
 
Şen-ma yine usanmamıştı. Yine Türkler’in arasında dolaşmış, bu sefer de Yamtar’a çatmıştı. Çinli filozof barbarlıktan hoşlanmazdı. Fakat kendi felsefesini anlamak bakımından Türkler’i Çinliler’den daha kabiliyetli buluyordu. Bunlar içi, dışı bir olan doğru özlü, doğru sözlü kimselerdi. Gerçeği bulmak, felsefeyi kavramak için ilk şart doğru olmaktır diye düşünüyordu. İri gövdeli Yamtar karnı doymadığı için felsefe yolu ile açlığın tokluğa çevrileceğini umduğu için bu işe giriştiğini saklamamıştı. Şen-ma açlığın da, tokluğunda bizim birer kuruntumuz olduğunu ona anlatmağa çalışacak, böylelikle Yamtar’ı kazanacaktı. Yamtar’ın iri, yarı, güçlü kuvvetli olması da iyi idi. Çünkü iyi bir filozof olursa dağ, taş gezip düşüncelerini yayarken yorulmaz, yorgunluklara, güçlüklere katlabilirdi.
 
Yamtar’da bir değişiklik olduğunu Gök Börü de anlıyordu. Şimdi Gök Börü’ye verilen yemek daha çoktu. Bunun niçin böyle olduğunu düşünmüş, bir gün durup dururken:
 
-          “Yamtar! Bizim azığımız mı çoğaldı” diye sorup hayır cevabını alınca : “Öyleyse sen az yemek yiyorsun” diye kesin bir sonuç çıkarmıştı. Doğru idi. Az yemek yiyor, kendi üleşinin yarısını Gök Börü ile çocuklara veriyordu. Yamtar, Gök Türk beği oludğu için yalan söyliyemezdi.
-          Evet, dedi. Yiyeceğimin yarısını üçünüze üleştiriyorum. Gök Börü buna karşı koydu:
-          Olmaz! Sonra açlıktan ölürsün.
-          Ben acıkmam.
-          Acıkmaz mısın?
 
Gök Börü bu sözleri büyük bir şaşkınlıkla söylemişti. Çünkü Yamtar diyince akla ilk gelen düşünce acıkmak, doymamak, çok yemek oluyordu. Bütün dirliğinde hemen hemen her gününü yarı aç geçirmiş olan Yamtar’ın şimdi “Ben acıkmam” demesi elbette şaşılacak işti. Arkadaşının sorusuna yine acıkmam diye cevap verince Gök Börü’nün içine kuşku düştü. Bir adım atarak Yamtar’ı tuttu. Elini onun omuzundan koluna doğru iterek:
 
-          “Acıkmaz mısın? Yoksa sen Yamtar değil misin?” diye sordu.
-          Yamtar’ım
-          Yamtar olursun da acıkmaz olur musun?
-          Acıkmam.
-          Nasıl olur be?
-          Ben artık filozof oldum.
 
Gök Börü kendi büyük derdi ve yarına ait düşünceleri arasında Çinli Şen-ma ile olan konuşmayı, hatta Şen-ma’nın kendisini bile unutmuştu. Az yemek yiyen andası acıkmadığını, çünkü filozof olduğunu söyleyince bunu bir hasatalık sandı:
 
-          Sayrı mısın? Neren ağrıyor?
 
Yamtar da bu sayrılığın nerden kondurulduğunu anlamıştı:
 
-          Bir yerimin ağrıdığı yok.
-          Yok mu? Olduğunu söylediğin o zırıltı, bir çeşit sayrılık değil mi?
-          Filozofluk mu?
-          Evet.
-          Ha!... O sayrılık değil.
-          Ya nedir?
-          O mu? O büyük bir iş.
 
Gök Börü bir şey anlamıyarak sordu:
 
-          Yamtar! Sende bir başkalık seziyorum. Şu filozofluk mudur, nedir her ne ise bana anlat da bileyim
-          Filozofluk derin düşünmektir. Her kişinin bilemediği bilgileri bilmektir.
-          Filozof olan kişi acıkmaz mı?
-          Acıkmaz.
-          Neden?
-          Neden mi? Çünkü toklukla açlığın farkı yoktur.
-          Ne?
-          Öyle değil. Yanlış söyledim. Çünkü açlık kişinin kendi kuruntusudur.
-          Kuruntu mu?
-          Evet! Kişi kendisini çok aç sanır. Çok yer. Halbuki az yese de olur.
-          Sonra?
-          Sevinmek, yerinmek boşunadır.
-          Ya!... Neden?
-          Çünkü yeryüzünde ne sevinecek ne de yerinecek olay yoktur.
-          Yoksa neden kimine sevinip kimine yeriniyoruz?
-          Kuruntu...
-          Vay canına...
 
Yamtar övünmeğe başladı:
 
-          Yalnız bu kadar değil, daha neler var, neler!
-          Neler var?
-          Ölüm yok.
-          Ne?
-          Ölüm yok.
-          Ama herkes ölüyor.
-          Onlar ölmüyor.
-          Ya ne oluyor?
-          Biçim değiştiriyor.
 
Gök Börü sustu. Uzun zaman düşündü. Her zamanki öfkeli sesine hiç benzemiyen yumuşak bir sesle:
 
-          “Anlamıyorum. Bu filozofluk kişinin başından usunu alan bilmedik bir sayrılık olacak” dedi.
 
Sonra, filozofluğu anlatamadığı için sıkılan Yamtar’a acıyarak sözünü bitirdi:
 
-          Anda! Utacıya git.
- V -
 
KURUNTU
 
            Yamtar, öğretmeni olan Şen-ma’nın tavsiyeleriyle fırsat buldukça Siganfu’yu gezmeye başlamıştı. Bu büyük şehrin sokaklarında gezip tozuyor; evlere yapılara, adamlara bakıyor, insanlar hakkında düşünce sahibi olmağa çalışıyordu. Fakat hâlâ Çinceyi öğrenememişti. Şen-ma uzun tartışmalardan sonra Çinceyi öğrenmenin gerekli olduğuna Yamtar’ı kandırmış, ona ders vermeğe başlamıştı. Fakat birkaç ay geçtiği halde kelime olarak ancak “ben”, “sen”, “o”; cümle olarak da “Karnım tok” ve “Yaşamak düş görmektir” demesini belliyebilmişti. Yamtar bütün saflığına rağmen ussuz kişi değildi. Çince öğrenememesinin sebebi Çinlilere karşı duyduğu tiksinti, bir de bu dilin güçlüğü idi.
 
Şen-ma ilkönce “ben” demesini öğretmişti. Bu sözün Çincesi “ vu’o ” idi. Öküz böğürmesine benziyen bu sözü tekrarlamak Yamtar’a pek güç gelmiş, günlerce “bo”, “bu”, “bô”,  “ bû” diye hecelemişti. (Gök Türkçede “v” harfi olmadığı için Yamtar güçlük çekiyordu); hiçbirisinin doğru olmadığını Şen-ma’dan işittikçe öfkelenmiş, yapamadıkça inadı tutmuş, sonunda tıpkı Çinli gibi “ vu’o “ diyebilmişti. “Sen” kelimesinin Çincesi olan “ nî “ de epey tartışmaya yol açmıştı. Çünkü Yamtar “nî” demiyor, “ini” diyordu. (Gök Türkçede  kelime başına “n” herfi pek nadir olarak geldiğinden Yamtar zorlanıyordu) Öğretmeni baştaki “i” nin lüzumsuzluğunu anlattıkça Yamtar şaşıyor, hele sözün sonunun “nî” diye uzatmaktaki sebebi bir türlü kavrıyamıyordu. (Çünkü Türk dilinin bir hususiyeti de sesli harflerin daima kısa oluşudur) Fakat ne de olsa bu söz “vu’o” demek kadar güç değildi. Çince “o” demek olan “ta” ise Yamtar’ın pek hoşuna gitmişti. Söylenmesi kolaydı. Bu beğenişini Şen-ma’ya:
 
-          “Bak, işte bu, insan diline benziyor” demekle bildirmişti.
 
Böyle teker teker Çince sözleri öğrenmenin uzun süreceğini anlıyan Yamtar cümle öğrenmeğe kalkmış ve ilk önce Çince “Karnım tok” demesini ezberlemişti. Bunu bellemekten maksadı, öğrenmeğe başladığı felsefenin anaçizgileri üzerindeki bilgisini göstermekti. Nitekim “Yaşamak düş görmektir” cümlesini de aynı düşünce ile Şen-ma’ya sormuş, çalışmış, bin güçlükle öğrenebilmişti. İş böyle pürüzsüz gitseydi koca Yamtar, ağır aksak da olsa, yarım yamalak da olsa Çinceyi öğrenecek, konuşabilecek hale gelecekti. Fakat derslerin birinde öğretmenine Çince “büyük” nasıl denir diye sorup da “ta” cevabını alınca beyni allak bullak olmuş, büyük bir yorgunluk duymuştu. “Ta” hem “o” anlamına geliyor, hem de “büyük” demek oluyordu. Her ne kadar Şen-ma ikisinin söyleneşi arasında bir ayrıntı olduğunu söylemiş ve her ikisini bir çok defa tekrarlıyarak soluk tüketmiş idiyse de Yamtar ikisinin aynı olduğunu savunmada direnmiş, sonunda eline Çinlinin yazı fırçasını alarak Gök Türk yazısıyla iki “ta” yazarak:
 
-          “Baksana! Bunların ikisi de birbirinin benzeri değil mi?” diye sormuştu. O zaman Şen-ma gülümsemiş ve:
-          “Türk yazısıyla yazınca ikisi de birdir ama Çin yazısıyla yazınca ayrı oldukları anlaşılır” diye vermiş ve iki karışık, acayip şekil çizerek birinin “o” demek olan “ta” birinin de “büyük” demek olan “ta” olduğunu Yamtar’a açıklamıştı. Yamtar, Çin yazısını görünce büsbütün sıkılmış, içine baygınlık gelmişti. Çünkü Şen-ma ona, Çince öğrendikten sonra eski Çin yazısını da öğreteceğini söylemişti. Bu konuşma Yamtar için bir dönüm noktası olmuş, Çince ben, sen, o, karnım tok, yaşamak düş görmektir demekten başka ne öğrendiyse hepsini unutmuş; yeni bir şey öğrenmesine de imkân kalmamıştı.
 
Şen-ma buna üzülmüş, fakat bıkkınlık getirmemişti. Çinlilerle biraz daha çok düşüp kalkarak Çinceyi öğrenmesi için ona Siganfu sokaklarında dolaşmayı öğütlemişti.
 
Yazın ilk günlerinden bir gündü. Birden Yamtar’ın içi sızladı. Ah Ötüken ah!... Şimdi Türkeli’nde olsaydı yeşil yamaçlarda, sonsuz bozkırda nasıl at koşturur, dağlarda nasıl geyik avlardı. Bu Siganfu şehrinde ise tıpkı Çinliler gibi boğucu uyuşuk gezmekten başka yaptığı bir şey yoktu. O kalabalık aile ocağından kala kala bir kendi bir de oğlu Göktaş kalmıştı. Kızı, bu kapalı şehirde solmuş, ağzından kan boşanarak ölmüştü. Kendi yurdunda olsa neyse idi ama, yabancı yerde tutsak yaşamak başa düşünce kişi, eşini de, çoluk çocuğunu da yanında görmek istiyordu.
 
Yamtar artık iyice düşüncelere dalmıştı. Görmeden bakıyor, bilmeden yürüyordu. Bir aralık geniş bir alana geldiğini işittiği çalgı seslerinden anladı. Boyalı tahtalarla çevrilmiş bir bahçenin kapısında Çinli çalgıcılar çalgı çalıyor, acayip kılıklı bir Çinli bağırarak bir şeyler söylüyordu.
 
Yamtar yavaş yavaş yaklaştığı. Bağıranın çevresinde epey kişi toplanmıştı. Bazıları kapıdan içeri giriyordu. Galiba Çinlilerin bayramı var diye düşüncü. Yamtar, gittikçe artan kalabalık arasında, biraz sonra, farkına varmadan o bağırıp çağıran acayip kılıklı Çinli ile yüz yüze geldiğini gördü. Herif, Yamtar’a bir şeyler söylüyor, eliyle içerisini gösteriyor, fakat Yamtar bu Çinceden hiçbir şey anlamıyordu. Yalnız, çetrefil Çince sözler arasında kulağına bir “nî” çalınır gibi oldu. Anladığı bir söz geçtiği için sevindi. Onunla Çince konuşmağa karar vererek “ Vu’o Yamtar” dedi. “Ben Yamtar” demekle kendisini tanıtmış oluyordu. Geveze Çinli biraz susar gibi oldu. Yamtar bundan faydalanarak ve eliyle kendisini göstererek tekrarladı:
 
-          Vu’o Yamtar!
 
Çinli galiba anlamıştı. Karşısındakini herhalde Çince bilen birisi sanmıştı. Eliyle Yamtar’ı göstererek söyledi:
 
-          Nî Yang-ta!
 
Bir anda Yamtar’ın tepesi attı. Albız alsın! O uğursuz “ta” yine karşısına çıkmıştı. Alık Çinlinin dili Yamtar demeğe dönmüyor, Yang-ta diyordu. Bağırarak türkçe cevap verdi:
 
-          Dilini yılan soksun! Yang-ta değil, Yamtar....
 
Çinli, yine Çince söylemeğe başlamıştı. O kadar çok, o kadar çabuk konuşuyordu ki Yamtar başında bir ağırlık duyuyordu. Anlamadığı için cevap vermedikçe Çinli daha çok konuşuyor, eliyle bol bol işaretler yapıyordu. Bu savruk el hareketleri arasında bir aralık herifin eli Yamtar’ın karnına değdi. Arkasından da bir sürü söz söyledi. Yamtar, bu Çinlinin karnına dokunmakla karnının aç olup olmadığını soruyor sanmıştı. İşte Çince konuşmak için iyi bir fırsat çıkmıştı. Yamtar hemen Çinceyi yapıştırdı:
 
-          Karnım tok!
 
Bu cevap, konuşkan Çinliyi hemen susturmuştu. Hayretle Yamtar’ın yüzüne bakıyordu. Çevrelerinde olanlar da hayretle gözlerini dikmişlerdi. Yakınındakiler, sözlerine; uzaktaki uzun boyu ile iri gövdesine bakıp şaşıyorlardı. Acayip kılıklı Çinli yeniden söze başlıyarak el işaretiyle gözlerini gösterince Yamtar arkadaşça onun omuzuna vurdu. Herif,  Yamtar’ın en yavaş dokunuşu olan bu vuruşla kırılma derecesine gelen omuzunun acısıyla kıvranırken o, Çince : “Yaşamak düş görmektir” dedi. Ortalıkta derin bir sessizlik oldu. Yamtar bu sessizliğin neden doğduğunu anlamak için sağına, soluna bakınırken koluna bir el yapıştı ve bir ses Türkçe:
 
-          “Yamtar! Sen misin? Sana ne olmuş böyle?” diye bağırdı. Yamtar başını çevirdi. İlkönce gözüne bir börk çarptı. Sonra eski yoldaşı Yüzbaşı Üçoğul’u tanıdı. Üçoğul söylüyordu:
-          Deminden  beri sana sesleneceğim ama o kadar değişmişsin ki tanımakta güçlük çektim. Neden böyle arıkladın? Sayrı mısın?
-          Sayrı değilim. Buradaki çalgının, gürültünün ne için olduğunu anlıyayım diye yanaştım. Boşboğaz Çinli tebelleş oldu.
-          Buranın ne olduğunu biliyor musun?
-          Hayır.
-          Burası iyi bir kazanç yeri. Herkes hünerini gösterip akça alıyor. İstersen sen de hemen gir.
 
Yamtar hemen boynunu büktü:
 
-          Benim ne hünerim var?
 
Üçoğul anlattı:
 
-          Çinli hüneri gösterecek değilsin. Cambazlığı Çinliler yapıyor. Türkler de güreşe çıkıyor.
-          Hüner buysa kolay. Ok atmak, kılıç oynamak da var mı?
-          Şimdilik yok ama ilerde belki o da olur.
 
Üçoğul, Çinli ile Çince birşeyler konuştuktan sonra Yamtar’la içeri girdi. Büyücek bir bahçenin çevresine Çinliler oturmuşlar, orta yeri açık bırakmışlardı. Burada iki direğin arasına gerilmiş bir ip Yamtar’ın dikkatini çekmiş, bunun ne olduğunu sorarak ipin üzerinde Çinlilerin hüner gösterdiklerini öğrenmişti. Gerilerde ince ağaçlarla ayrılmış bir yere gelince Yamtar karşısında Yumru’yu buldu. Üçoğul:
 
-          “Yamtar! Bu gün ikiniz güreşirsiniz. Buranın sahibi hüner gösterenlere akça veriyor” dedi.
 
Yumru’yu da buraya Üçoğul getirmişti. Çince bildiği için siganfu’da her yere girip çıkmı, burasını öğrenmiş, hattâ burada bir iki defa Çinli güreşçilerle güreşmiş, sonra Yumru’yu da bulup getirerek ona da bir kazanç sağlamıştı. Yumru bütün Çin güreşçilerini yendikten sonra nihayet Üçoğul’la güreşmiş, onu da yenerek seyirciler arasında ün salmıştı. Çinliler ona Türk buğası diyorlardı. Artık karşısına çıkacak kimse kalmadığı için şimdi iki Çin güreşçisiyle birden güreşiyor, bu güreşler Siganfu halkının pek hoşuna gidiyordu. Fakat yumru Çin güreşçilerini ikişer ikişer de yeniyordu. Yalnız bir defa biri Kıtay, biri Tibetli olan iki güreşçiyle yaptığı bir güreşte yenilmiş, fakat sonra bunları teker teker pek kolaylıkla alt etmişti. Bugün ise Yamtar’la tutuşacaktı. Yamtar gibi ünlü bir güreşçiyle yapacağı karşılaşma herhalde pek sert olacaktı.
 
Cambazlıklar, hokkabazlıklar yapıldıktan sonra sıra güreşe geldi. Eğlence bahçesinin sahibi Yamtar’ı seyircilere tanıttıktan sonra iki ünlü güreşçinin şimdiye kadar görülenlerden daha meraklı bir güreş yapacağını  bildirdi.
 
Yamtar’la Yumru ortaya çıktılar. Fakat her gün hakemlik yapan Çinli, Yamtar’dan ürkmüş, bir türlü alana gelmiyordu. Bu iki dev gibi Türk’ün arasında ezilemem diyor, direniyordu. Halk mırıldanmağa başlamıştı. Eğlence bahçesinin sahibi, şimdiye kadar, kendisine epey kazanç sağlamış olan Üçoğul’a yalvardı, hakenliği ona kabul ettirdi. Üçoğul üç defa el çırpttı; Yamtar’la yumru el ense ettiler...
 
Yamtar daha uzun boylu, daha iri, daha yaşlı, daha usta idi. Fakat iki üç yıldır hiç güreşmemişti. Yumru ise son aylarda burada kırktan fazla güreş yapmış olduğu için idmanlı idi. İlk denemelerden sonra sert girişler başlayınca bahçedeki bütün sesler dindi, herkes göz kesildi. Çinliler için bukorkunç bir şeydi. Bu iki dev birbirlerine attıkları çelmeleri ağaca taksalar ağaç devrilirdi. Hele belden kavrayıp yere çalmaları pek yamandı. Başka biri olsa kemikleri kırılır, belki ölürdü. Ne akla gelmez oyunlar yapıyorlardı. Birkaç Çinli bu korkunç manzaraya daha fazla bakamadıkları için seyiri yarıda bırakıp sıvıştılar.
 
Güreş çok uzun sürdü. Yorulduğu için soluyarak kurt kapanına düşen Yamtar’ın sırtı yere geldiği zaman seyircilerden çoğu kaçmış, ancak birkaç yürekli kişi kalmıştı. Bu sonucu ne Üçoğul, ne de Yumru umuyordu. Üçoğul eski yoldaşının arıklamaktan doğan güçsüzlük yüzünden yenildiğini anlamıştı. Fakat yine çok üzülmüştü. Ona:
 
-          “Yazık be Yamtar! Yenildin!” dedi
 
Yamtar gülümsedi:
 
-          “Hayır! Ortada yenen, yenilen yok.
 
Üçoğul şaşırarak sordu:
 
-          Ya sırtının bu toprağa değmesi nedir?
 
Yamtar, filozof durumuyla cevap verdi:
 
-          Kuruntu!...
- VI -
 
YAMTAR UYANIYOR
 
            Yamtar o günkü yenilişinden sonra eğlence bahçesinin en ünlü oyuncusu olmuştu. Eski arkadaşının bir deri, bir kemik kaldığını görüp bunun açlıktan ileri geldiğini anlıyan Üçoğul, bahçenin sahibi ile görüşerek yeni bir oyun yapmasını teklif etmiş, teklifi de kabul ettirmişti.
 
Bu oyun şu idi: eğlence bahçesinin sahibi ortaya oldukça çok akça koyacak seyircilerin içinde en çok yemek yiyebilecek olanı bir yarışa çağıracaktı. Ortaya çıkan seyirci ne kadar yemek yerse, bahçenin sahibinin çıkaracağı adam ondan çok yiyecekti. Yarışı seyirci kazanırsa bahçe sahibinin koyduğu akçayı alacak, kazanamazsa yarısı kadarını bahçe sahibine verecekti.
 
Bahçe sahibinin ortaya çıkaracağı adam Yamtar’dı. Çok yemek yarışını kazanacağı muhakkaktı. İlk günü Yamtar bir kuzu çevirmesi ile dört büyük çanak yoğurt yiyerek yarışı kazandı. Yamtar hem iyice doymuş, hem de güreşteki kazancından daha çok akça alarak onlarla Gök Börü’ye ve çocuklara yiyecek taşımıştı.
 
İkinci günü şart değişti: Yamtar, Çinlinin yediğinin iki katını yiyecekti. Fakat Yamtar kırk tane iri kuş eti, altı çanak yoğurt, yirmi çanak pirinç yiyerek bunu da kazandı. Kim ne yese iki katını kolaylıkla kıvrıyordu. Yamtar’ın oburluğu Siganfu’da duyulunca şehrin en oburu olmakla tanınan kısa boylu, fakat pek şişman bir Çinli büyük bir akça karşılığı ile Yamtar’a meydan okudu. O gün eğlence bahçesi tıklım tıklım dolu idi. Çin beğleri de gelip seyirciler arasında yer aldı. Yamtar iki kuzu ile dört çanak dolusu yemiş yedi. Üzerine de kendiliğinden iki büyük çamçak su içti. İlk defa olarak:
 
-          “Bu gün iyi doydum!” dedi.
 
Üçoğul, eski yoldaşının benzine kan geldiğini, biraz kendisini toplayıp güçlendiğini görünce eğlence bahçesi sahibiyle yine konuşarak Yamtar’ı Yumru ile ikinci defa güreştirmek istedi. İstediği, Yamtar’ın akça kazanmasıydı.
 
Gerçekten yedi sekiz yemek yarışının verdiği tokluk ve kazanılan akçalarla yar aç yatmaktan kurtulmuş, Yamtat’ın gücü yerine gelmişti. Yamtar üst üste iki güreşte Yumru’yu yendi. İş bu hale gelince onun karşısına Yumru’yu beraberce yenen  Kıtayla Tibetliyi çıkardılar. Koca Yamtar bunları da biçimine getirip kafa kafaya vuruşturarak yenince herkesin ilgisini çekecek yeni bir güreş yapmak gerekti. Yamtar’la Yumru aynı zamanda altı güreşçiye karşı güreşeceklerdi. İkisi Kıtayla Tibetli idi. Dördü de Siganfu’nun güreşçileri idi. Eğlence bahçesinin sahibi şehrin ileri gelenlerinden bazılarının güreşe gelmesini sağlamıştı. Bunların arasında birçok yüksek rütbeli Çin subaylarıyla, saray adamları, vezirlerden de Vey-çing vardı. Sekiz güreşçinin iki takım halinde güreşmesi şimdiye dek görülmüş şey değildi. Tellallar şehrin sokaklarında bağırarak halkı bu seyire çağırmışlardı. O ünkü giriş ücreti iki kat yükseltildiği halde bahçe dolmuş, bahçe  sahibinin de ağzı kulaklarına varmıştı. Güreşin yapılacağı yer genişletilmiş, ileri gelenlerin oturması için yüksekçe localar yapılmıştı. Bir Çinli ile Üçoğul hakemlik ediyorlardı. Üçoğul’un el çırpmasından sonra sekiz kişi birbirine girdi.  Eskiden beraberce Yumru’yu yenmiş olan Kıtayla Tibetli yine onunla tutuşup dört Çinliyi Yamtar’a bırakmışlardı. Yumru’yu yine yenerek hep birden Yamtar’a saldırıp onu da sırt üstü getirmek tasarısını gidiyorlardı. Kendileri Yumru’yu yeninceye kadar dört Çinlinin de Yamtar’ı oyalıyacağından emin idiler. Bu tasarı  Yumru’nun da işine geliyordu. Yumru nasıl olsa uzun zaman iki rakibini tutabilir, bu sırada da Yamtar dört Çinlinin sırtını yere getirebilirdi. Güreş büyük sertlikle başladı, kızıştı, kırıcı bir durum aldı. Halk bağırıyor, kendi güreşçilerini cesaretlendiriyordu. Seyirciler arasında birkaç Türk de vardı. Yüzbaşı Yağmur’la Gümüş yan yana oturmuşlardı. Fakat bunların hiç sesi çıkmıyor, kayıtsız bir yüzle güreşenlere bakıyorlardı. Locaların birinde de Kür Şad’la Böğü Alp oturuyor, kıpırdamadan seyrediyorlardı. Çin veziri Vey-çing, Türklerin en büyük yağısı idi. Bir güreşçilere, bir de Kür Şad’la Böğü Alp’a bakıyor, gözlerinden kin yalazları saçıyordu. Kür Şad kılıcı ile oturuyordu. Çin kağanının özel çerisinde yüksek rütbeli subay olmuş, yanına da epey Türk toplamıştı. Çinlilere karşı yaptığı savaşlarda çok Çinlinin canına kıymış olan şu Böğü Alp da özel çeri subayları arasına girmişti. Böyle giderse tutsak diye buraya getirilen Türklerin hepsi Çin kağanının özel çerisi olacaklardı. Hem de...
 
Vey-çing düşüncesini yarıd abıraktı. Çünkü güreş alanındaki kargaşalıktan bir iş olduğunu anlayıp bakınca Yamtar’la tutuşmuş olan dört Çin güreşçisinden birinin kolu kırılmış olduğu halde dışarı çıkarıldığını gördü.
 
Doğrusu Vey-çing, içinde büyük bir kıskançlık duyuyordu. Şu hiç sevmediği, tiksindiği Türklerle kendi budunu bir türlü boy ölçüşemiyordu. Onları ya çoklukla, ya tuzağa düşürerek, ya aldatarak yenebiliyorlardı. Ama eşit şartlar altında Türkleri yenemiyorlardı. Hele ki iki Türk’e karşı altı kişinin çıkması, dört Çinlinin bir Yamtar’la başa çıkamayışı üstelik birinin kolu kırılarak meydandan ayrılması Vey-çing’in haysiyetine dokunuyordu. Hele şu Kür Şad’ın tutsak olduğunu unutarak Siganfu’da ululukla gezinmesi, kılıç şakırtdatması, şehir çevresinde dört nala at koşturması, Bögü Alp’la her gün ok atması onu içinden öfkelendiriyordu. Günün birinde Çin’in başına belâ olacak bu Türkler’i yok etmek için Çin kağanına türlü tasarılar vermişse de bir sonuç alamamıştı. Çünkü öteki vezirler Türkler’in ekinciliğe, dokumacılığa alıştırılmasını istiyorlar, Vey-çing’i desteklemiyorlardı. Ekinciliği, dokunmacılığı zaten bilen Türkler’i yalnız bu işlere bağlıyarak şehirlere, köylere yerleştirmek onlardan gelecek tehlikeyi önlemek için yeter sanıyorlardı. Bunu böyle sanmak, boynuna tasma geçirilen kurtu köpek oldu sanmak gibi yanlıştı. Hem de...
 
Vey-çing daldığı düşünceyi yine yarıda bıraktı. Çünkü güreş alanındaki kargaşalıktan bir iş olduğunu anlamış, başını oraya çevirince Yamtar’la güreşen üç Çinliden birinin bayılıp karga tulumba edilerek çıkarıldığını görmüştü. İşte bu da onun içini kinle yakan bir şeydi. Ötüken devi ikisini güreş dışı ettikten sonra öteki ikisini elbette yenerdi. Vey-çing, Yumru’nun yaptığı güreşe hiç aldırmıyordu. Türk’e karşı Kıtay ve Tibetli çıkmıştı. Ona göre bu barbarların hepsi de birdi. Ven-çing Türk’ten de Kıtay’dan da, Tibetli’den de aynı derecede tiksinirdi. Varsın onlar güreşsinler, boğuşsunlar , isterse birbirlerini öldürsünler, dünyadan bir barbar daha kalkacağı için bu iyi olurdu. Fakat beri yanda dört Çinlinin bir barbara yenilmesi... İşte bu gücüne gidiyordu. Hem de...
 
Vey-çing yine düşüncesinden ayrılmıştı. Çünkü Yamtar iki Çinliyi kafa kafaya vurduktan sonra ikisinin de sırtını yere getirmiş, pestili çıkmış olan iki Çinli güreş alanından çekilmişti. Şimdi ortada dört barbar kalıyordu. Yumru son gücünü kullanarak iki güreşçiye karşı dayanırken birdenbire yükünün hafiflediğini duydu. Çünkü Yamtar güreşe girince Kıtayla kapışmış, Yumru’yu Tibetli başbaşa bırakmıştı. Artık  Çinli seyircilerin bağırtısı işitilmiyordu. Vey-çing ise kin saçan gözlerini Kür Şad’la Bögü Alp’tan ayırmıyordu. Fakat onların yüzünde bir sevinç görmüyor, “Ah karganmışlar! En sonunda sevinmek istiyorlar” diye düşünüyordu. Fakat galiba Kür Şad sevinemeyecekti. Çünkü Yamtar yorulmuş, yıpranmış, soluyordu. Çin veziri şimdi umutlanıyor, Kıtayla Tibetlinin Türkler’i  yenmesi için içinden Tanrı’ya yalvarıyor, şu Kür Şad buradan sevinçli çıkmasın da ne olursa olsun diyordu. Yakarışını Tanrı galiba kabul edecekti. Çünkü şimdi Yamtar alta düşmüş, güç durumda kalmıştı. Kıtay, ona boyunduruk takmış, çevirmeğe uğraşıyordu. Yamtar, kızgın bir buğa gibi soluyordu. İki kişiye karşı çetin bir güreş yapmış olan Yumru da belini Tibetliye kaptırmış, bocalıyordu. Yamtar soluyarak Yumru’ya haykırdı: “Yetişmezsen işim bitik!” Yumru: “ Ben de iyi değilim” diye karşılık verecekti. Birdenbire gözleri Kür Şad’ın locasına ilişip Bögü Alp’la göz göze geldi. Bu bakış mutlu bir bakış oldu. Yumru, Batı kağanının katında Bögü Alp’ın iri Karluk güreşçisini nasıl yendiğini hatırladı. O güreşteki ince oyunu yalnız Yumru görebilmişti. Hiç düşünmeden dirseklerini Tibetliye dayıyarak  zorlu bir itiş yaptı. Onun bir anda gevşiyen kollarına yukardan aşağı bir bilek vuruşu yaparak kendi belinden yakalamış olan Tibetlinin kollarını çözdü. Yıldırım hızıyla tırpanı atarak onu kavrayıp yere çaldı. Çalmasıyla sırtını yere getirmesi bir oldu. Tibetlinin kıpırdayacak hali kalmamıştı. Üçoğul ve Çinli hakem el çırparak Tibetlinin yenildiğini bildirdiler. Yumru Tibetli çıkınca geniş bir soluk aldı. Yamtar’ın bütün gücü kesilmek üzere idi. Omuzunun biri yere gelmişti. Ötekinin de gelmemesi için insan gücü üstünde emek harcıyordu. Yumru, birden ona sayıncaya kadar  yardıma gelmezse Yamtar yenilecekti. Hızla Kıtay’ı omuzundan yakalayıp kaldırdı. Silkeliyerek ileri fırlattı. Şimdi Kıtay, iki Türk güreşçisine karşı tek kalmaktan doğan şaşkınlık içinde idi. Bir an bakıştılar. Yamtar soluyarak şöyle dedi:
 
-          İkimiz birden girişirsek erliğe sığmaz. Ya sen tutuş, ya ben...
 
Yumru, Kıtay’ın kendi hakkı olduğunu biliyordu:
 
-          “Onu bana bırak” dedi ve el çırparak daldı.
 
Biraz sonra Kıtay yenilmişti. Vey-çing içinde öç kıvılcımları parlıyan gözleriyle Kür Şad’ı aradı. Onun sevincini görerek biraz daha öfkelenmek, Türkler’e biraz daha yağı olmak istiyordu. Fakat ne Kür Şad’da ne de Bögü Alp’ta bir sevinç belirtisi, gülümsiyen bir yüz yoktu. Bakışlarını seyirci kalabalığına çevirdi. Bu yığın arasında da başlarında börkleri, omuzlarına dökülen uzun saçlarıyla birkaç Türk gözüne çarptı. Fakat bunlar da aynı umursamaz bakışlarla bakıyorlar, sevinç göstermiyorlardı. Vey-çing buna büsbütün içerledi. “Ah kuduz barbarlar! Kurumlarından yanlarına varılmıyor. Güreşte kazanmak hep onlara vergi imiş gibi aldırmıyorlar” diye mırıldandı. Bu kadarla kalsa iyi idi. Yanındaki locada oturan ve Çin kağanının yâverlerinden olan yüksek rütbeli bir Çin subayı, yanındaki başka bir Çin subayına Türk güreşçilerini tutmak için çok güçlük çekti. Türkler’i beğenenlere hiç tahammülü yoktu. Bir yandan Çin kağanı bunları iyi binici ve nişancı oldukları için özel çeri yapıp bir takımına subaylık verirken, bir yandan Çin subayları Türkler’in gücünü beğeniyor, Çin kadınları arasında da Türkler’e gönül kaptıranlar oluyordu. Yamtar’la Yumru’yu öven şu yaverin kızkardeşi bunlardan biriydi.
 
Vey-çing daha çok bekliyemedi. Kalkıp gitmek üzere iken gözleri yine Kür Şad2ı aradı. Fakat o gitmişti.
 
Yamtar, eğlence bahçesi sahibinin verdiği akçalara bakınca bir yanlışlık var sandı. Hepsinin kendisine mi ait olduğunu Üçoğul’un dilmaçlığı ile sordu. Üçoğul bu akçayı çok görmemesini söyledi:
 
-          “Sana verdiği 15 akçayı çok mu buluyorsun? Senin yaptığın güreş yüzünden kendisi iki üç bin akça kazandı” dedi.
 
Yamtar’ın gözleri açılmıştı:
 
-          İki üç bin akça mı dedin? Kim bilir bu akça ile ne çok azık alınır!
 
Sonra üç akça ile yüklendiği türlü yemekler Gök Börü ve çocuklarla birlikte nasıl yiyeceğini düşüne düşüne yola koyuldu. Kendi tarlalarından aldıklarının yanına çarşıdan alınanlar da konulunca hepsi adamakıllı doyuyorlardı. Gök Börü bir şey sorumuyor, Yamtar da söylemiyordu. İlk defa o akşam toklukla açlığın aynı şey olmadığını , açlığın kuruntu değil, yaman bir gerçek olduğunu anladı. Artık kendisinde uyuşukluk duymuyor, canı kılıç kuşanıp dövüşmeği çok çekiyordu. Göktaş’la Sungur da Gök Börü’nün dersleri sayesinde gelişmişler, küçük birer bahadır olmuşlardı. Böyle dört beş yıl daha geçerse bunlar iyi birer çeri olacaklardı.
 
Yamtar o gece, o yorucu güreşin verdiği yorgunluğa rağmen uyuyamadı. Açlığın verdiği mecburiyetle filozof olmuş, fakat felsefe onu bir türlü doyurmamıştı. Şimdi iyice doyduktan sonra felsefeye, bilime dalmakta ne zoru vardı? Kişi oğlu savaşmak için doğar, savaşacak gücü bulmak için yemek yerdi.  Yamtar felsefeyle doyacağını sanmakla aldanmış, uzun denemelere rağmen açlığını giderememişti. Şu Çinliler ne yalancı kimselerdi! Kocamış Şen-ma toklukla açlık birdir diyerek kendisini aylarca aldatmış, bu yüzden Yumru’yla olan ilk güreşi kaybetmişti. Artık fesefeye falan lüzum kalmıyordu. Yamtar bu düşünceyle yatağından fırladı. Doğru Şen-ma’nın evine gitti. Filozof bir çıranın altında kitap okuyordu. Yamtar’ı gecenin geç çağında felsefeye ait bir güçlüğü çözmek üzere geliyor sandı. Gülümsiyerek yüzüne baktı. Beriki çok ciddi idi:
 
-          “Bana bak Şen-ma! Ben filozof olmaktan caydım” dedi.
 
Çinlinin tatlı gülümseyişi siliniverdi:
 
-          Neden?
-          Filozofluğum birkaç ay daha sürseydi güreşte Göktaş’a bile yenilirdim.
 
Şen-ma bu sözlerden bir şey anlamamıştı. Yamtar devam etti:
 
-          Sen bana açlık bir kuruntudur, demiştin. Şimdi anlıyorum ki, kuruntu olan açlık değil, senin felsefenmiş.
 
Şen-ma’nın yüzünde, uzun didinmelerden sonra bulabildiği tek öğrencisini elden kaçırmanın verdiği bir gerginlik vardı. Nerdeyse ağlıyacaktı. Söyliyecek söz bulamıyordu. Yamtar:
 
-          “Sana hoşça kal demeğe geldim” dedi ve Çince “Karnım tok” diye tamamladı. Filozofun bakışlarına karşı da Türkçe olarak: “Hem de gerçekten tok. Kuruntu değil” sözlerini ekledi.
- VII -
 
KIRAÇ  ATA’NIN SÖYLEDİKLERİ GERÇEKLEŞİYOR
 
            Böylelikle iki yıl daha geçti.
 
            Bögü Alp, sekiz yaşındaki kızıyla biri altı, biri de beş yaşında olan iki oğluna okçuluk dersi veriyordu. Işbara Han’ın kızı, Almıla’nın singili olan Gün Yaruk  kendisine üç tane gürbüz çocuk yetiştirmiş, bir dördüncüsü ise tutsaklık kargaşalığında ölüp gitmişti. Bögü Alp şimdi Çin kağanının özel çerisinde subaydı. Kür Şad eski pusat arkadaşlarını birer birer bu çeriye almağa çalışıyordu. Işbara Han’ın da emeğiyle Yamtar, Yumru, Üçoğul, Yağmur, Gümüş de özel çeriye girmişler, kılıç kuşanmışlardı. Bunlar ve adlarını bilmediğimiz daha nice Türkler de şimdi Çin kağanının çerileriydi. Birçoğu Çin kağanının çerisi olmak istememişler, fakat Kür Şad’ın “Gününde gerekli olur” diyerek buyruk vermesi üzerine bu işe girmişlerdi.
 
Tutsaklıkla, açlıkla acınacak durumuna düşen; Yamtar ve Yumru gibi akçayla güreşecek kadar yoksullaşan, beğleri Çince ad takan, erkekleri Çin kadını alan Türkleri bu darmadağınıklıktan kurtarmak için nelerin gerektiğini Kür Şad’la Bögü Alp çok konuşmuşlardı. Eski savaş ruhunu yaşatmak için onları Çin kağanına çeri yapmaktan başka yol bulamamışlardı. Bir defa kılıç takıp ata binsinler, ötesi kolaydı.
 
Bögü Alp da bunu yapıyordu. Gök Börü gibi iki gözü kör olan bir eski onbaşıya bile at ve pusat bulmuşlardı. O şimdi, Türk beğlerinden bir kaçının dokuz on yaşlarında bulunan oğullarına öğretmenlik ediyor, hatta şehir dışındaki düzlüklerde at koşturuyordu. Gök Börü, atı ile ilk defa bu düzlüğe çıktığı zaman ilerdeki engeller hakkında Yamtar’a birkaç soru sorduktan sonra atını mahmuzlamış, deli gibi at teperek yıllardır özentisini çektiği koşuya yanık ruhunu kandırmak istermiş gibi koşturmuş, koşturmuştu. Şimdi ise her gün yanında yedi sekiz çocuk olduğu halde kırlara, bayırlara çıkıyor, kılıç, ok, güreş, at talimleriyle akşamı ediyordu.
 
Bögü Alp çocuklarını analarının  yanına  gönderdikten sonra düşünceye daldı. Onun her zaman caymadan bıkmadan düşündüğü şey, Kıraç Ata’nın unutulmaz sözleriydi. Bu sözler Bögü Alp’ın beynine sanki işlenmiş gibiydi:
 
-          Büyük günler geliyor... Kıtlık olunca ay parçalanacak... Kara Kağan’ı öldürmiyeceksin... Onu tasa öldürecek... Bir ulu şehirde toplanmış kırk er görüyorum... Aralarında sen de varsın... Yağmur yağıyor.... Irmağın kıyısında dövüşüyorsunuz... Budun kurtuluyor.... Adınız unutulmıyacak... 1300 yıllık ölümden sonra dirileceksiniz... acunun batımına dek adınız gönüllerde kalacak...
 
Kıraç Ata’nın dediği gibi büyük günler gelmiş, kıtlık olmuş, ay parçalanmıştı. O, Türk budununun kurtulacağını da söylemişti. Bögü Alp beş yıldır bu umutla tutsaklığa katlanıyordu. Yoksa Çin kağanının özel çerisinde subaylık değil, kendisine Çin tarkanlığını verseler bile tutsaklığa dayanamazdı.
 
Bögü Alp derin derin dalmıştı. İçeriye Yumru’nun girmesiyle uyandı. Onu yine at uşağı olarak almıştı. Yumru’nun yüzünde, her zaman görülmiyen bunlu bir düşüncenin izleri vardı. Üzüntülü bir sesle:
 
-          “Bögü Alp! Kara Kağan Uçmağa vardı” dedi.
 
Bu sözler kendisine yine Kıraç Ata’yı hatırlamıştı. Kocamış kam:
 
-          “Kara Kağanı öldürmiyeceksin... Onu tasa öldürecek” dememiş miydi? İşte dediklerinden biri daha çıkıyordu. Kara Kağan dört yıl tutsak yaşanıp bunaldıktan yiyip içmeden kesilip benzi solduktan, Çin kağanının kendisine verdiği rütbeler bile gücüne gidip utanç duyduktan sonra artı yeryüzünde yaşıyamamış, ölmüştü...
 
Yumru:
 
-          “Kür Şad seni bekliyor” diye sözlerini tamamladı.
 
Bögü alp; Kür Şad’ı durgun, Işbara Han’la Uluğ Tarkan’ı üzüntülü buldu. Kür Şad’a eçesinin, Işbara Han’a da yakın akrabası olan kağanın ölümünden dolayı başsağlığında bulundu. Kısa bir görüşmeden sonra yuğ töreninin nasıl yapılacağını kararlaştırdılar.
 
***
 
            Binlerce Türk’ün hazır bulunduğu yuğ töreninden sonra Kara Kağan’ın cesedi yakılarak külleri “Pa” ırmağının doğusuna gömüldü. Türkler’in çoğu kağana kırgın, kızgın veya güceniktiler. Böyle olduğu halde gözleri yaşlıydı. Gök Türk kağanının tutsak olarak ölmesi  ağırlarına gitmişti. O gün o kadar duygulu idiler ki Kür Şad veya Işbara Han çıkıp da kendilerine haydi dese, sonunu düşünmeden hep birlikte Çinlilere saldırabilirdi.
 
Yamtar kendinde bir kırıklık duyduğu için birkaç  gün evinden çıkmamıştı. Gök Börü de çocuklara birkaç gün talim yaptırmamış, Kara Kağan çağında yapılan savaşları, olan kıtlıkları, Sançar’ın ölümünü ve nihayet kendi gözlerinin nasıl kör olduğunu anlatmış, kendi oğlu Sungur, Yamtar’ın oğlu Göktaş, Üçoğul’un oğulları Karabudak’la Kızıl Buka, Sülemiş’in oğlu Barmaklak, Çin seddinde ölen Arık Buka’nın oğlu Çıgay Börü, Uygur Alka’nın oğlu Tanrıvermiş bu anlatılanları göz kırpmadan, soluk almadan dinlemişlerdi. Bir gün Yamtar kırıklığının geçtiğini görerek evden çıkmıştı. Gök Börü de öğrencileriyle birlikte kırlara gitmeğe hazırlanıyordu. Arkadaşları Üçoğul çıkageldi. Bakışları bir tuhaftı, Yamtar’la Gök Börü’ye:
 
-          “Ne yapıyorsunuz?” diye sordu.
 
Onların dünyaya aldırış etmiyen bir durumla her zamanki işlerine başlamak üzere olduklarını görünce:
 
-          “Olan işlerden haberiniz yok mu? Dedi.
 
Ne Yamtar’ın, ne de Gök Börü’nün bir şeyden haberi yoktu. Üçoğul büsbütün tuhaflaşmıştı:
 
-          Bu Siganfu da amma tuhaf yer. Bir haber, şehrin bir ucundan öbür ucuna iki günde gitmiyor. İki gün önce Uluğ Tarkan’ın kendisini öldürdüğünü işitmediniz mi?
 
İki anda şaşırıp duraksadılar. Yamtar kekeledi:
 
-          İşitmedik. Tarkan kendisini niçin öldürdü?
-          Kara Kağan’ın ölümünden sonra yaşamak istemediği için.
 
Ortalıkta derin bir sessizlik oldu. Bu sessizliğin ortasına Üçoğul’un sözleri bir kor parçası gibi düştü:
 
-          Öyleyse bugün de Işbara Han’ın kendisini öldürdüğünü bilmiyorsunuz...
 
Üçoğul bunu söylerken sesinde bir hıçkırık titremişti. Birden ona sayacak kadar zaman geçti mi, geçmedi mi, bu pek belli değildi. Bir anda üç büyükle yedi küçüğün börklerini atıp ağlaştıkları görüldü. Küçükler hıçkırıp bağırıyorlardı. Yamtar’la Üçoğul’un gözlerinden yaşlar boşanıyordu. Gök Börü’nün yüzü kızarmış, başını göğe kaldırmıştı. Bu büyük yas arasında, kaskatı bir sesle:
 
-          “Işbara Han’ın ölümüne ağlamak için gözlerim olmasını isterdim” dedi.
- VIII -
 
ÇİN TÜRKLER’İN AHLÂKINI BOZUYOR
 
            Bögü Alp uzun süren bir talimden sonra evine dönmüştü. Çinli çerilere en kolay şeyleri öğretmek bile güç oluyordu. Çin kağanının özel çerisindeki Türklerle başı hoştu. Bunlar ok atmasınıi kılıç savurmasını, kargı sançmasını, ata binmesini zaten biliyorlardı. Hep birlikte saldırış, boru ile toplanış, birden yüzgeri ediş de onlar için su içmek gibi idi. Fakat on sekiz yaşına kadar eline pusat almamış , ata binmemiş Çinlilerden çeri yetiştirmek üzücü bir işti. Kavrayışları da yoktu. Çinliler çeri olmak için değil, dokuma yapmak, yemiş yetiştirmek ve filozof olmak için yaratılmış yarıbuçuk kişilerdi. Halbuki kendi çocukları bile bu Çinli çerilerden daha yahşı savaş usulleri biliyordu. Hatta Bögü Alp’ın sekiz yaşındaki kızı ok atmakla, ata binmekte onlardan usta idi. Bu düşüncelerin içinde çocuklarını çağırdı. Onlarla yine her günkü talimleri yaptı. Sonra her akşam yaptığı gibi Siganfu sokaklarında gezintiye çıktı. Bu gezintiler aylardan beri sürüp gidiyor, fakat kimsenin gözüne çarpmıyordu. Bögü Alp’ın çok defa aynı yerlerde dolaşıp geceleyin evine dönmesinde elbette bir sebep vardı ama bunu kendisinden başka yalnız bir kişi daha biliyordu.
 
Gece oluncaya kadar dolaştıktan sonra çok dar sokakların birinden dönmeğe başladı. Gök epey bulutlu idi. Yarılanmış  bir ay bulutlardan kurtuldukça sokakları oldukça ışıtıyordu. Yine ayın ışık serptiği bir anda, ilerde bir Türk’ün yavaş yavaş yürümekte olduğunu gördü. Börkünden ve kılığından Türk olduğunu anladığı bu kişi, Bögü Alp’a gizli bir istekle ve ihtiyatlı olarak yürüyor gibi geldi; adımlarını yavaşlattı. Keskin bakışlarını karanlığa dikerek onun ne yaptığını görmek istedi. Başka bir zaman olsaydı Bögü Alp başkasının açık ve gizli herhangi bir işiyle ilgilenmez, geçerdi. Fakat şimdi durum o durum değildi. Bögü Alp her gizli hareketle, her şüpheli adamla ilgilenmeğe mecburdu. Niçin mi? bunu biraz sonra kendiliğinden öğreneceğiz...
 
Bu sırada ay birdenbire buluttan kurtularak ortalığı aydınlattı. Bereket versin ki sokak eğri büğrü olduğundan her zaman sığınacak gölge bulmak kabildi. Bögü Alp da öyle yaptı: Önce bir gölgeye,  sonra bu gölgeyi yapan çıkıntının arkasına gizlendi. İlerde yabancı da önce bir gölgeye saklanmıştı. Bögü Alp onun ileriden çok geriyi kolladığını görünce bulunduğu yerde kıpırdamadan durdu. Yabancı Türk  bir zaman öylece durup ayın buluta girmesini bekledikten sonra istediği olmayınca gölgeden çıktı. Hızlı adımlarla yürüyerek biraz ilerdeki bir evin kapısına geldi. Bögü Alp saklandığı yerden bu yabancının kapıya yavaşça vurduğunu, sonra kapının açılarak içeri girdiğini gördü.
 
Merakla yavaş yavaş kapıya yaklaşarak inceledi. Ötekilerden daha büyük bir evin kapısıydı. Artık gözü kapalı gelse bulabilirdi. Yarın gece yine gelmek niyetiyle dönmek üzere idi. Birdenbire aklına Kıraç Ata’dan dönerken gördüğü dört atlı ve bunların arasındaki Onbaşı Pars geldi. O zaman o dört atlının işine karışsaydım belki Tulu Han’ın ayrı kağanlık gütmesine engel olup bir çok kötülükleri önliyebilirdim diye düşündü. Bu düşüncenin verdiği ürküntü ile bulunduğu yerde kaldı. Sokaktan geçenler pek azdı.
 
Çok beklemedi. Kapı yavaşça açıldı. Ay, Bögü Alp’a yardım ediyordu. Işığını tam o sırada yine saçmış, Bögü  Alp da evden gizlice çıkan Türk’ün Yüzbaşı Üçoğul olduğunu görmüştü.
 
Bögü Alp incelemelerini derinleştirdi. Bu evin zengin bir Çinli tüccara ait olduğunu öğrendi. Üçoğul buraya sık sık geliyordu. Niçin geliyordu? Bögü Alp, epey önce Siganfu’daki Türk beğlerinin evlerini birer birer gezdiği zaman Üçoğul’un karısı suna boylu, çok güzel, Almıla’yı hatırlatan bir kadındı. Bu kadını dadanmak Bögü Alp’ın kavrıyamadığı bir işti. Siganfu’da Türk Türesi yürürlükte değildi ama evli kadına ilişmek de ayrıca büyük suç, bir ayıptı. Yoksa işin içinde başka bir iş mi vardı? Bögü Alp bunu da hesaplıyarak zengin Çinli tüccarın dükkânına gitti. Yaşlı, sıska, gözü  akçadan başka bir şey görmiyen bu adamla epey alış veriş etti. Ondan bazı bilgiler edinebilmek umuduyla sık sık dikkâna uğrar oldu. Fakat fazla bir şey öğrenemedi.
 
Bögü Alp bir ayda Üçoğul’un iki defa o eve girdiğini gördü. Hattâ bu girişlerin biri epey meraklı oldu. Üçoğul girdikten epey sonra ev sahibi olan Çinli de geldi. Evin içinde her zamanki sessizlik devam ediyordu. Biraz vakit geçti. Kapıyı yavaşça açıldı. Üçoğul bir gölge gibi sıyrılıp uzaklaştı. Bögü Alp durumu kavrıyamamış, içine kurt düşmüştü. Acaba Üçoğul’la Çinli bu gece konuğunu biliyor muydu? Öyle ise?... Öyle ise ikisi, kendi aralarında mı bir şeyler konuşuyorlardı? Konuşuyorlarsa ne konuşuyorlardı? Sakın...
 
Bögü Alp, bu işlerin hiç de savaş işlerine benzemediğini görüyordu. Bunlar çetrefil, ince işlerdi. Kendi usu bu işlere pek yatmıyordu. Bunu hiç kimseye de açmamıştı. Kendi kendine bu bilmeceyi çözmeye uğraştıkça bilmece daha çapraşıklaşıyordu. Hele bir gün Üçoğul özel çerideki yumuşunun başında da bulunmayınca Bögü Alp ne diyeceğini, ne düşüneceğini şaşırdı.
 
Bir gün Türk beğleri Siganfu yöresindeki dağlarda ava gitmişlerdi. O gün Bögü  Alp’ın gözünden kaçmıyan şey şu oldu: Üçoğul bir tek av avlıyamadı. Nişancılıkta sona kaldı. Kılıç oyununda yenildi. Güreşte iki gözü kör olan Gök Börü’ye  alt oldu. At yarışında da geride kalıp ortalıktan çekildi. Onu ancak ertesi günü çeride görebildiler.
 
Bögü Alp aklına gelen bir şeyi yapmayı tasarlıyarak bir gün Yamtar ve Üçoğul’u yanına aldı. Atla Siganfu’nun içinde bazı yerleri dolaştı. Sonra Üçoğul’un yanına aldı. Atla Siganfu’nun içinde bazıyerleri dolaştı. Sonra Üçoğul’un geceleri girdiği evin sahibi olan zengin Çinli’nin dükkânına geldi. Atlarından atladılar. Bögü Alp, Üçoğul’un yüzünü kaçırmadan konuşuyordu. Birkaç şey aldıktan sonra tüccara:
 
-          “Arkadaşlarımı tanıyor musun?” diye sordu.
 
Tanımıyordu. Yamtar’la Üçoğul’u adlarını söyliyerek tanıştırdı. Çinlinin yüzünde ne ufak bir değişiklik olmamıştı. Gülümsiyerek onlara mal satmak için dil döküyordu. Yamtar, içinde yiyecek bulunmıyan bu dükkâna isteksizlikle bakıyordu. Fakat Üçoğul Çinli tüccarın adının Ling-tao olduğunu Bögü Alp’tan işitince o zamana kadar sakin olan yüzünde bir değişiklik oldu. Kaşları çatılıp gözleri ilgi ile bakarak:
 
-          “Ling-tao mu?” diye sordu. Bögü Alp da gözlerini ona dikerek:
-          “Evet! Tanıyor musun?” dedi.
 
Üçoğul, Çinli tüccarı uzun uzun süzdükten sonra gülümsedi. Sonra yere bakarak:
 
-          “Hayır!” diye cevap verdi.
 
Bögü Alp yine kesin bir şey anlıyamamıştı. O gece Yumru’yu yanına alarak Çinlinin dükkânını ve evini gösterip belledikten sonra şu buyruğu verdi:
 
-          Gündüzleri dükkânı, geceleyin de evi gözetliyeceksin. Dükkâna Türkler’den kim uğruyor, geceleyin eve kim giriyor öğreneceksin. Kendini açığa vurmadan işi yürüteceksin. Kendi açığa vurmadan işi yürüteceksin. Gördüklerini kimseye söylemeyip bana diyeceksin!
 
Yumru yere diz vurdu:
 
-          Buyruk senindir!
 
İlk günleri ne dükkâna, ne de eve hiçbir Türk uğramadı. Beşinci günün gecesinde Üçoğul eve  girip uzunca kaldı. Birkaç gün sonra üstüste iki gece daha eve geldi. Bundan sonra  dükkâna da uğramağa başladı. Çinli ili iyice tanış oldu. Yumru her günkü sonucu Bögü alp’a bildiriyordu. Bir gün pek heyecanlı geldi. Önemli bir ipucu yakalamış gibiydi.
 
-          “Üçoğul yine dükkâna uğrayıp uzun uzun konuştu. O ayrıldıktan sonra ben dükkâna gittim. Çinli pek sevinçliydi. Üçoğl’un akşam geç vakit almak üzere bir yığın mal ısmarladığını söyledi.
-          Sonra?
-          Sonra Üçoğul akşam dükkâna gelmedi. Çinli onu beklerken o öteki eve girdi.
 
Bögü Alp kurnazlığı anlamıştı.  Üçoğul Çinliyi geleceğim diye oyalıyarak rahatça eve girip çıkmıştı. Yumru’nun anlamadığı nokta ise Türk beğinin sözünde durmamasıydı.
 
Büyük bir üzüntü içinde:
 
-          “Üçoğul yalan söyledi” dedi.
- IX -
 
BEŞ YIL SONRA
 
            Aradan beş yıl daha geçti. Gök Türkler tutsaklığa düşeli on yıl olmuştu. Şimdi Çıgay Börüler, Göktaşlar, Barmaklaklar, Sungurlar, Kara Budaklar, Kızıl Bukalar, Tanrıvermişler yetişkin birer gençti. Hepsi de özel çerinin çocuk denecek kadar genç subaylarıydılar.
 
Kür Şad’la Bögü Alp sabahtan  beri konuşuyorlardı. Pek önemli bir konu üzerinde oldukları belliydi.
 
Kür Şad uzun bir sessizlikten sonra şöyle dedi:
 
- On yıllık tutsaklık artık sona ermelidir. Adımız, sanımız yok olmasın diye, budun yeniden dirilsin diye işe koyulmanın çapı geldi. Türk beğleri hep Çin kağanına mı işini gücünü verecek? Tiğinler, Şadlar Çin adları   mı taşıyacak? Budunun  ahlakı şimdiden bozulmaya başladı. Ötüken’deki bahadırlık havası artık yüreklerde esmiyor. Çocuklarımızın gözlerini Çin evlerinde dünyaya açılıyor. Kadınlarımız kısırlaşıyor , erkeklerimiz melezleşiyor. Böğü Alp !Enini,boyunu düşündüm. Her işi hesapladım. Budunu kurtarmak için ihtilal çıkaracağız!....
 
Kür Şad’ ın gizli düşünceleri bilen yalnız Böğü Alp’tı.Yıllardan beri onunla konuşup hazırlanıyor, onun buyrukları yerine getirmek için sağa sola koşuyordu. Üçoğul’un ardına düşmesi de bunun içindi. Ona şöyle cevap verdi:
 
- Kür Şad! Onyıl süren kutsuzluğun sonu gelmiş olsa gerek. Kara Kağan, Tulu Han.. Bunlar budunun başına geçecek kadar güçlü değillerdi. Çuluk Kağan ‘dan sonra bunlar pek sönük kalmışlardı. Artık Kara Kağan yok. Çuluk Kağan’ın oğlu olarak sen varsın . Kür Şad ! İhtilale başımızda olacak, iş başarılınca kağanlığa geçeceksin!
 
 Kür Şad bu düşünceyi kabul etmedi:
 
- Hayır Böğü Alp ! İhtilale başkanlık edecek, fakat kağan olmıyacağım!
 Böğü Alp hayretle baktı:
 
-    Ya  kim kağan olacak?
-          Urku..
 
Kür Şad çok kesin konuşuyordu. Böğü Alp bir zaman ağzını açmadı. Sonra yavaş bir sesle sordu:
 
-          Sen niçin kağan olmuyorsun?
-           Kağan olmak için bir ihtilale  başkanlık  etmek istemiyorum. 
-          Fakat Urku daha on beş yaşında.
-          Zarar  yok. Babam kağanın bütün erdemlerini kendisinde toplamış. Çuluk Kağan’dan sonra kağanlık Tulu Han’ın, Tulu  Han’dan sonra da Urku’nun hakkı idi.
 
Bögü Alp, Kür Şad’ın kağan olması düşüncesine kendini o kadar alıştırmıştı ki onun söylediği sözlerin türeye uygun olması bile kendisini kandıramıyordu.
 
-          Kür Şad! Sen Bozkurt soyunun en büyüğüsün. Bizim türemize göre kağanlık ölen kağanın oğluna değil, kardeşine, amcasına, yeğenine de geçebilir. Bütün beğlerin de seni kağan seçeceklerini biliyorum. Kağanımız sen olacaksın!
-          Hayır! Bütün beğler beni seçse de yine kağan olmıyacağım. Kağanlık buduna bir hizmettir. Fakat aynı zamanda kişinin bir kazancıdır. En yüce hizmet, karşılık kazanç beklemeden yapılan hizmettir. Şimdiye dek Türk budununa gereğince hizmet edemedim. Hem borcumu ödemek, hem de Bozkurt ocağının son yıllardaki uygunsuz işlerini silip kapatmak için kağan olmıyacağım. iHtilali en seçme Türklerle yapacağız. Tasarladığım iş çok atılgancadır. Başarırsak budun kurtulacak, başaramazsak dökülecek kanlarımız geride kalanlara ödevlerini hatırlatacaktır. Ölüme karşı göz kırpmadan yapılan her saldırış büyük bir ülkü için çekilen her kılıç, atılan ok, çekilen her emek bil ki boşuna değildir. Bunun sonucu mutlaka kazançlı olacaktır. Böyle işlerde ne kadar yiğitlik gösterilirse, ne kadar can harcanırsa başarı o kadar kesin olur. Bir işe girişirken önce iyi düşünüp tasarlamalı. Tasarladıktan sonra, yapılacak en iyi iş artık fazla bir şey düşünmeden dileğe saldırmaktır. On yıl bekledik, daha  bekliyemeyiz. Bu kadar büyük bir ülkü için kılıç çekerken, başkanlık eden kişinin gönlü kanmış, usu yatmış olmalıdır. Böyle olursa başkan daha güçlü olur. Daha sert buyruk verir. Ben ihtilâlde daha iyi buyruk vermek için gönlümü yatıştırmış olmak isterim. Bunun içindir ki, kağanlığı kabul etmiyorum. Kağan Urku olacaktır.
 
Bögü Alp Ötüken’deki sertliğini yeniden takınmıştı:
 
-          “Buyruk senindir” dedi.
 
***
 
            O gece gökteki yıldızlar titreşip yanıyor, Ötüken’den  gelen sert bir rüzgâr ciğerlere dolup taşıyordu. Kür Şad’ın evinde toplantı vardı. Kür Şad’la Bögü Alp güvendikleri tüm beğlerinden birkaçını çağırmışlardı. Aldıkları buyruk gereğince yayan olarak geliyorlardı. Önce iri Yamtar, arkasından Yağmur’la Üçoğul, daha sonra da Ay Kutluk’la Emen  geldiler. Yedi kişi az ışıklı bir odada büyük bir iş konuşuyorlardı. Her zamanki gibi ciddi idiler. Fakat başladıkları işin ululuğundan habersiz gibi idiler. Tarihe mâl olmuş kahramanlıklarının en şanlısını yaratacaklarını bilmiyorlardı. Kür Şad söze başladı:
 
-          Türk Beğleri! On yıl süren tutsaklık sona erecektir. Ötüken’de devlet kuran atalarımızın ruhunu daha çok incitmemek, ıssız kalmış bozkırları daha çok yalnız bırakmamak, yağıyı daha çok güldürmemek, budunu ünsüz bırakmamak, Türk Tanrısı’nı daha çok öfkelendirmemek için devleti yeniden kuracağız. Devleti diriltmek için de Çin kağanına karşı bir ihtilâl yapacağız. Bögü Alp’la bunu kararlaştırdık.
 
Kısa bir sessizlikten sonra sordu:
 
-          Yüzbaşı Yamtar! Bizimle birlik olacak mısın?
-          Evet Kür Şad!
-          Yüzbaşı Yağmur ya sen?
-          Evet Kür Şad!
-          Yüzbaşı Üçoğul! Sen?
-          Evet Kür Şad!
-          Onbaşı Ay Kutluk! Sen?
-          Evet Kür Şad!
-          Onbaşı Emen! Sen?
-          Evet Kür Şad!
 
Kür Şad kılıcını çekti. Binbaşı Bögü Alp’la üç yüzbaşı iki onbaşı da öyle yaptılar. And vereceklerdi. Kür Şad söyledi:
 
-          Gök girsin, kızıl çıksın!
 
Hepsi tekrarladı:
 
-          Gök girsin, kızıl çıksın!
 
Kılıçlar hızla kınlara girdi. Şimdi Kür Şad yeniden söze başladı. Sözleri od parçası gibi gönüllere ve beyinlere yazılıyordu:
 
-          Urku Tigin Türk kağanı olacaktır. Onu Ötüken’e götürüp kağan yapmak için önümüzdeki engelleri yıkacağız. Bu engeller Çin kağanı ile Çin çerisinin bu azlıkla o çokluğu yenmek için çokluğun başını ezmek gerek. Çin kağanını tutsak edip elimizde rehin olarak tutacağız. Bu sayede Urku’yu kaldırıp toplıyabildiğimiz Türklerle Ötüken’e kadar götüreceğiz. Elimizde Çin kağanı rehin durdukça bize bir şey yapamazlar. Çin kağanına buyruk verdirip isteğimizi elde edebiliriz. Çinliler, kağanları tutsak olduğu için onu dinlemezlerse, yahut kağanı tutamıyacak duruma gelirsek, o zaman onu öldüreceğiz.
 
Kür Şad sustu. Bögü Alp da içlerinde olduğu halde altı Türk beği Çin kağanının nasıl tutsak edileceğini düşünüyordu Kür Şad bu düşünceleri sezmiş gibi yine söze başladı:
 
-          Çin kağanı her gece kılık değiştirerek ve yanına çeri almıyarak şehrin sokaklarında geziniyor. Yanında yalnız bir yaver bulunuyor. Onu bu sırada yakalıyacağız. Onu tutacağımız yer sarayın ahırlarına yakın olduğu için kendisini güçle ahırlara götürecek iyi atları alacak ve seyisleri yok edeceğiz. Çin kağanının özel çerisi olduğumuz için bizden kimse şüphelenmez. Aramızda Çin kağanı da olduğu halde sarayın batı dairesine gideceğiz. Urku Tigin orada bulunuyor. Oradan Urku’yu kurtarıp Çin kağanına zorla buyrultular yazdıracağız. Urku Tigin’in kapısının kapalı olması ihtimalini de düşünürsek yanımızda iri taşlar bulunduracak ve gerekirse bunlarla kapısını kıracağız. Bu işler olurken bir takımımız atları hazır bulundurup çevreyi kollıyacak.
 
Kür Şad yeniden sustu. Yarı aydınlık odada altı beğin gözlerindeki korkunç ışıltıları görüyordu. Bu ışıltılarda on yıllık özentiden sonra yeniden savaşa başlamanın sevinci, yağıdan öç almanın övüncü, kılıç şakırtılarının kıvancı vardı. Bu büyük maceraya hemen şimdi atılmak istiyor gibi dalgındılar. Kür Şad’ın sesi onları bu dalgınlıktan uyardı:
 
-          Türk Beğleri! Bu iş üç gece sonra , ay tolunken yapılacak. Üç güne kadar yapacağınız iki yumuş var: Birincisi pusatlarınızı iyi bilemek ve azlık olduğumuzu düşünerek zırh göğüslüklerinizle çelik tulgalarınızı hazırlamak. İkincisi de üç güne kadar en yiğit, en güvenilir arkadaşlarınızı, yakınlarınızı ihtilâle çağırıp and verdirmek!
 
Yamtar söz aldı:
 
-          Kür Şad, buyruk verirsen sana şimdiden sekiz kişinin adını söyliyeceğim.
-          Kim bunlar?
-          Biri Onbaşı Gök Börü!
 
Kür Şad’ın bakışları bunlandı:
 
-          İyi dedin yüzbaşı! Onu ben de düşündüm. Ama neyliyelim ki iki gözü de görmüyor. Böyle bir işte Gök Börü be yapabilir?
-          Kür Şad! On yıldır karanlıkta yaşıyan Gök Börü bu günü bekliyordu. Onun güneşi ancak böyle bir günde doğacaktır. Doğru dedin: Görmüyor, fakat seziyor. Hiç olmazsa bir Çinliye denk olacak kadar seziyor. Buyruk ver de gelsin.
 
Kür Şad başını önüne eğdi. Uzun uzun düşündükten sonra:
 
-          “Peki gelsin!” dedi.
 
Yamtar devam etti:
 
-          Öteki yedi kişi de Gök Börü’nün öğrencileri. Benim oğlum Göktaş, Sülemiş’in oğlu Barmaklak, Arık Buka’nın oğlu Çıgay Börü, Üçoğul’un oğulları Karabudak ve Kızıl Buka, Gök Börü’nün oğlu Sungur, Alka’nın oğlu Tanrıvermiş. Bunların hepsi 15-16 yaşında genç yiğitler. Gök Börü hepsine ok atmasını, kılıç vurmasını, kargı sançmasını öğretti. Hepsi bu gün için yetişip büyüdüler. Biz onlardan daha katı vururuz. Onlar bizden daha çabuk vururlar. Onlarla biz birlikte olursak birbirimizi bütünleriz.
 
Kür Şad:
 
-          “Bu genç bahadırları aramızda görmek eski akın günlerini hatırlatacaktır” dedi.
 
Bögü Alp yerindi:
 
-          Yazık! Benim oğlum ancak on yaşında. Bu savaşa girecek kadar olgun değil...
 
O zaman Kür Şad’ın aklına kendi ailesi geldi. On üç yaşında bir kızıyla dört yaşında bir oğlu vardı. Ötekiler bu kötü Çin şehrinde hep ölmüştü
- X -
 
YAKARIŞ
 
            Yamtar, verilen kararı, ertesi gece Gök Börü’ye bildirdiği zaman Gök Börü bağdaş kurmuş olduğu yerden fırlıyarak andasının boynuna sarılmış, onu öpmüştü. O gece Yamtar’ın kılavuzluğu ile Gök Börü ve yedi öğrendi Kür Şad’ın katına  giderek and içmişlerdi. Şimdi ihtilâlciler on sekiz kişiydi. Pusat talimlerine hız vermişlerdi. Herkes eksiğini, gediğini kapatmağa çalışıyordu. Yamtar’la Yumru ertesi gün Kür Şad’ın buyruğuyla dağa çıkarak bütün gün iri ve ağır kaya parçalarını alıp hızla başka kayalara çarpmak idmanını yapmışlardı.
 
İkinci günün akşamı kırk bir kişi olmuşlardı. Bögü Alp bu sayıyı Kür Şad’dan öğrenince ürperdi. Yine Kıraç Ata’nın sözlerini hatırlamıştı:
 
-          Bir ulu şehirde toplanmış kırk er görüyorum... Aralarında sen de varsın.
 
O gece Yamtar eve çok geç döndü. Gök Börü’nün karanlık odasından hafif bir ses geliyordu. Yamtar, pencereden giren ay ışığının biraz aydınlattığı odaya sessizce yaklaşıp baktı: Andası yüzünü doğuya döndürmüş, ellerini göğe kaldırmış oldupu halde yavaş yavaş yakarıyordu:
 
-          Türk Tanrısı! Türk Yersuları! Umay! Yarın için bana güç verin! Öcüm yağıda kalmasın! Budun tutsak olmasın. Türk Tanrısı! Eşimi alıp on iki yıldır gönlümü kara kıldın. Gözlerimi alıp on yıldır dünyamı karanlığa saldın. Yüksünmedim. Yarın için bana ululuğunu saç. Savaş bitinceye kadar gözlerimi aç! Kana kana vuruşayım. Doya doya kırışayım. Can gövdeme yük oldu. Bir umudum sende kaldı. Sonsuz karanlığımı aydınlat! Sönmez ışığından bir damlasını yoluma fırlat! Ocağımı söndür de budunu yaşat! ... Türk Tanrısı! Can senin olsun, gözlerimi ver! Yıllarca neler çektim, kimse bilmedi. Gözlerim ışık aradı, ama bulamadı. Gözsüz at koşturdum, gönül tat almadı. Her şeyden vazgeçtim. Yalnız bir savaşlık ışık ver. Türk Tanrısı! Göğün rengini, güneşin parlaklığını, gecelerin süsü olan yıldızları, yeşil ağaçları, hattâ arkadaşlarımı, yakınlarımı, oğlumu bile gösterme. Yalnız ben dövüşüp ölünceye kadar yağıyı göster. Sadağımdaki ok, kolumdaki güç, damarımdaki kan tükeninceye kadar yağıyı göster...
 
Yamtar sanki soluk almadan dinliyordu. Andasının hafif sesinde gönülleri dağlıyan ezgiler vardı. İşte yarın akşam olan olacak, iş başarılsa bile bir çokları ölecekti. Gök Börü ölmeği kafasına iyice yerleştirmişti. Yalnız ölmeden önce yağıyı görerek dövüşmek, onlardan gözlerinin öcünü alarak vuruşmak için Tanrıya yalvarıp yakarıyordu. Yamtar’la Gök Börü beş altı adım aralıkla yüz yüze  duruyorlardı. Birisinin geldiğini daha uzaktan bile sezmeğe alışmış olan Gök Börü bu gece yanı başına kadar gelen Yamtar’ı duymamıştı. Kendinden uzaklaşmış, başka bir dünyaya dalmış gibi baş yukarıda, eller açılmış, söylenip duruyordu.
 
Yamtar da kendinden geçmiş gibi idi. Andasının bu gizli yakarışına gizlice geldiği için utanç duyduğundan ilk önce ne yapacağını bilememiş,  fakat sonra kendisini yakarışa  kaptırdığından gözünün önünden bir çok eski şeyler hızla gelip geçmişti. Yarın belki kendisi de, sevdikleri de, kendisini sevdiklerine bağlıyan hâtıralar da ayrılıp parçalanacak, hiçbir şey kalmıyacaktı. Yamtar, Çinli filozof Şen-ma’nın kendisine asla veremediği felsefi bir düşünüşle “Ölümün güç tarafı galiba bu olacak” diye düşündü: sonra birdenbire Gök Börü’nün:
 
-          “Ulu Tanrı! Ululuğuna son yok. İşte artık görüyorum” diyen sesiyle ayılarak gözlerini ona dikti.
 
Hayret!... Gök Börü’nün çıkmış, oyulmuş gözlerinden aşağı yaşlar iniyordu. On yıldır kuruyan bu pınarlar yine canlanmış mı idi? Yamtar hayretle, utançla, biraz da koru ile andasına bakıyor, onun kendisini de görerek seslenmesini bekliyordu. Fakat o, gözleri Yamtar’a çevrik olduğu halde bir şey söylemiyor, yakarışına devam ediyordu:
 
-          Türk Tanrısı!... Kuruyan gözlerime yaş verdin. Yağıyı görüyorum. Yeryüzünde bir gececik daha senin konuğunum. Verdiğin ışığı alma! Gözlerimin yaşını silme! Beni kendimden utandırma!  Budunu yerindirme! Yağıyı sevindirme!...
 
Işık Gök Börü’nün gözlerine değil, gönlüne inmişti. Yağıyı onunla görüyordu. Sevdiklerini, yakınlarını, kendisini hiç görmüyordu. Görseydi on yıllık çilenin ağartıp genç yaşta apak yaptığı saçları kendisini ürkütebilir, yüzünün acıdan kırışmış çizgilerini büsbütün çoğaltırdı.
 
Gök Börü sevinçle ağlıyarak hâlâ yakarıyordu. Yaşlar şaşılacak bir gürlükle yanaklarından iniyordu. Fakat Tanrı’ya yakaran ve gözlerinden yaşlar sızan yalnız o değildi. Saf yüzü ve iri gövdesiyle, Gök Börü’nün görmediği koca Yamtar ve biraz geride çocuk yüzlü, hınçlı bakışlarıyla Yamtar’ın görmediği Sungur da eller açık yakarıyor ve sessiz sessiz ağlıyorlardı.
- XI -
 
İHTİLÂL
 
            Büyük gece gelip çattı:
 
            Kür Şad, yapılacak saldırışın bütün inceliklerini tasarlayıp son buyruklarını verdikten sonra konçuyunun yanına geldi. Ona her zamankinden daha sert bir sesle:
 
-          “Konçuy! Bu gece budunu kurtarmak için kanlı bir iş yapacağız. Ölürsem bildiğin gini yap” dedi.
 
Sonra onun yanaklarından öperek çocuklarını çağırdı. Sarılıp kucakladı.
 
Evinden çıktığı zaman yüzüne çarpan serinlikte başını göğe kaldırdı. Bulutlar umulmadık bir hızla koşuyor, rüzgâr beklenmedik bir sertlikle esiyordu. Kür Şad’ın kaşları çatıldı. Çabuk adımlarla yürüyerek saray ahırlarına doğru yöneldi. Ahırlardan iki yüz adım kadar ilerde birbirine dikey iki duvar vardı. Yarıda kalmış bir yapının duvarları olan bu iki duvar, iki üç ağacın da yardımıyla kendi arasına sığınanları çevredekilerin gözlerinden saklıyacak bir sığınak gibiydi. Kavşıt (randevu) orada olacak. Yarım kalmış duvardan bakınca saray ahırlarını, Çin kağanının her gece geçtiği yolu görmek kabildi. Kür Şad oraya varırken yağmur çiselemeğe başlamıştı. Kendinden önce kavşıta gelenler yere diz vurarak onu selâmladılar. Şimdi kimi duvarların dibinde, kimi ağaçların altında sessiz, hareketsiz bekliyorlar, bir yandan da havada bulutlar çoğlarak  öevreyi karartıyor, her kısa anda bir iki kişi daha gelerek Kür Şad’ı selâmladıktan sonra bir kıyıya çekilerek sessizce duruyordu.
 
Kür Şad vaktin geldiğini hesaplamıştı. Arkadaşlarını adlarıyla çağırarak yoklamağa başladı:
 
-          Binbaşı Bögü Alp!
 
-          Buyur!
 
-          Yüzbaşı Yamtar!
 
-          Buyur!
 
-          Yüzbaşı Yağmur!
 
-          Buyur!
 
-          Yüzbaşı Üçoğul!
 
Kür Şad bu seslenişe cevap alamadı. Bir an sustuktan sonra tekrarladı:
 
-          Yüzbaşı Üçoğul!
 
Yine cevap yoktu. Üçoğul gelmemişti. Üzerinde durmıyarak yoklamağa devam etti:
 
-          Onbaşı Gök Börü!
 
-          Buyur!
 
-          Onbaşı Ay Kutluk!
 
-          Buyur!
 
-          Onbaşı Emen!
 
-          Buyur!
 
Şimdi sıra yeni onbaşılara, Kür Şad’ın onbaşılık verdiği genç Türk beğlerine gelmişti:
 
-          Onbaşı Sungur!
 
-          Buyur!
 
-          Onbaşı Göktaş!
 
-          Buyur!
 
-          Onbaşı Barmaklak!
 
-          Buyur!
 
-          Onbaşı Kızıl Buka!
 
-          Buyur!
 
-          Onbaşı karabudak!
 
-          Buyur!
 
-          Onbaşı Çıgay Börü!
 
-          Buyur!
 
-          Onbaşı Tanrıvermiş!
 
-          Buyur!
 
 
Beğler bitmiş, sıra karabuduna gelmişti:
 
-          Kara Ozan!
 
-          Buyur!
 
-          Gümüş!
 
-          Buyur!
 
-          Yumru!
 
-          Buyur!
 
-          İl Kaya!
 
-          Buyur!
 
-          Çağrı!
 
-          Buyur!
 
-          Kalalduruk!
 
-          Buyur!
 
-          Utar!
 
-          Buyur!
 
-          Tunga!
 
-          Buyur!
 
-          Küçlük!
 
-          Buyur!
 
-          Ilaçın!
 
-          Buyur!
 
-          Yeke!
 
-          Buyur!
 
-          Arbuz!
 
-          Buyur!
 
-          Abı!
 
-          Buyur!
 
-          Turumtay!
 
-          Buyur!
 
-          Tuğrul!
 
-          Buyur!
 
-          Çobayıkmış!
 
-          Buyur!
 
-          Kaban!
 
-          Buyur!
 
-          Toluk Tüge!
 
-          Buyur!
 
-          Alp Aya!
 
-          Buyur!
 
-          Çengşi!
 
-          Buyur!
 
-          Öküş Kara Açkı!
 
-          Buyur!
 
-          Yığaç!
 
-          Buyur!
 
-          Kutan!
 
-          Buyur!
 
-          Yırım!
 
-          Buyur!
 
-          Badruk!
 
-          Buyur!
 
-          Tokuş!
 
-          Buyur!
 
 
Yoklama  bittikten sonra bir an, çıt bile çıkmadan bir susuş oldu. Sonra Kür Şad’ın biraz öfkeli gibi dikleşen sesi yükseldi:
 
-          Yüzbaşı Üçoğul!
 
Üçoğul hâlâ gelmemişti. O zaman Kür Şad onu oğullarına sormağa karar verdi:
 
-          Onbaşı Karabudak!
-          Buyur!
-          Baban nerede?
-          Bilmiyorum Şad!
-          Onbaşı Kızıl Buka!
-          Buyur!
-          Sen de bilmiyor musun?
-          Bilmiyorum Şad!
 
Artık karanlıkta birbirlerinin yüzlerini seçemiyorlar,  ancak karaltılarını görüyorlardı. Deminden beri Üçoğul üzerinde kafa yoran Bögü Alp, günlerdir içini kemiren şüpheyi Kür Şad’a açmak için yaklaştı:
 
-          Kür Şad! Son günlerde onu bir Çinlinin evine geceleri girerken görmüştüm. Olmaya ki...
 
Bögü Alp sözünü tamamlamadan sustu. Bir Türk  beği hakkındaki kuşkularını açığa vurmaktan utanıyor, fakat bu kadar önemli bir anda her hangi bir umulmadık tuzağa düşmemek için de her tedbire başvurmağa kendisini mecbur sayıyordu.
 
Karanlıkta Kür Şad’ın sesi yeniden yükseldi:
 
-          Yüzbaşı Üçoğul’un nerde olduğunu bilen var mı?
 
Bir ses cevap verdi:
 
-          Biraz önce kendisini gördüm.
-          Nerde gördün?
 
İhtilâlcilerin en yaşlısı olan altmış yaşındaki Badruk, Yüzbaşı Üçoğul’u gördüğü yeri birkaç sözle anlattı. Burasının, geceleri evine girdiği zengin Çin tüccarının dükkânı olduğunu Bögü Alp ve Yumru anlamışlardı. Kür Şad’la Bögü karanlıkta bakıştılar. Şimdi karar vermesi için Kür Şad’ı bekliyorlardı.
 
Yağmur artmıştı. Rüzgâr pek sert esiyordu. Böyle bir gecede Çin kağanının sokağa çıkmasına imkân yoktu. Üçoğul da burada bulunsaydı Kür Şad, yapacakları işi birkaç gün sonraya atabilirdi. Fakat şimdi durum değişiyordu. Ya bir ihanete uğradılarsa?... Kür Şad uzun boylu düşünmedi. Kesin bir sesle arkadaşlarına:
 
-          “Çin kağanı bu gece sokağa çıkmıyacak. Onu tutmak için biz saraya saldıracağız” dedi.
 
Kırk kişi oraya zaten ölüme kadar çarpışmağa and içerek gelmişlerdi. Onlar için, sokakta tek yaverler giden Çin kağanını tutsak etmekle, binlerce çerinin koruduğu saraya saldırmak arasında hiçbir ayrım yokru. Yaptıkları işin büyüklüğüne, kendilerinden yüzlerce yıl sonra gelenlerin şaşacağı da akıllarına gelmiyordu. Bildikleri tek şey Türk şerefini kurtarmak için pusata davrandıkları idi.
 
Kür Şad başına tulgasını geçirmiş, en çok okla iş göreceğini bildiği için, ağırlık yapmasın diye zırh giymemişti. Bögü Alp da zırh giymemiş, fakat kılıç ve yaydan başka kemerine iki bıçak takmıştı.
 
Yamtar’ın iri kalkanı yanında idi. Kolunun altında bir de çok ağır taş vardı. Bu taşı demir kapıları kırmak için kullanacaktı. Kendisi gibi güçlü olan Yumru’da da böyle bir taş bulunuyordu.
 
İçlerinde hem tulgalı, hem zırhlı, hem de kalkanlı olan yalnız Gök Börü idi. Gözleri görmediği için onu baştan başa savunma pusatlarıyla donatmışlardı. Fakat Gök Börü dün geceki yakarıştan sonra gözlerinin yağıyı gördüğüne inandığı için yanına sadak ve yay almasını da unutmamıştı.
 
Koca Badruk çok hafif giyinmişti. Belinde kılıcı, bir elinde yayı, bir elinde de on tane oku vardı. Ağırlık olmasın diye sadak bile almamıştı. “Bu yaştan sonra yaya dövüşü yapmak için gücüm kalmadı. On oku atıncaya kadar sıra kılıçlara gelir” diye düşünüyordu.
 
Kara Ozan’ın sadağı okla dolu idi. Kılıcı, bıçağı tamamdı. Fazla olarak arkasına kopuzunu da takmıştı. Böyle bir günde can yoldaşı kopuzundan ayrılmağa gönlü razı olmamıştı.
 
Genç beğler tulga giymişler, zırh takmamışlardı. Herkesten başka olarak İl Kaya’da dört beş tane bıçak, Öküş Kara Açkı’da iki tane kısa kargı vardı. Biri bıçak atmada, biri uzaktan kargı savurmada çok usta oldukları için böyle gelmişlerdi.
 
Bardaktan boşanırcasına yağmaya devam eden yağmurun şakırtısı arasında Kür Şad’ın ihtilâlden önceki son buyruğu işitildi:
 
-          İşimiz ağırlaştığı için saraya hep birden saldıracağız. Dış kapılardaki bekçiler uzaktan okla öldürülerek ses etmeden içeri gireceğiz. İçerde Çin kağanının dairesine giden kapıları Yamtar’la Yumru taş vurarak kıracak. Tasarımız önce Çin kağanını yakalamak, bu olmazsa öldürmek. Sonra Urku’yu kurtarmağa çalışacağız. Ben ölürsem buyruk verme sırası Bögü Alp’ta, ondan sonra Yamtar’da, Yamtar’dan sonra Yağmur’dadır. O da ölürse bildiğiniz gibi yaparsınız. Şimdi yaylara ok koyup ardımdan gelin.
 
Kırk kişi yaylarını yarı germiş oldukları halde sessiz adımlarla yürümeğe başladılar. Ne rüzgârı işitiyor, ne de yağmuru duyuyorlardı. İşte on yıldır  bekledikleri gün gelip çatmış, gözlerinde tüten savaşın eşiğine varmışlardı. Türk budunu bu çılgınca saldırışla tutsaklıktan kurtulacak, Ötüken’de atalarının kurduğu devleti yeniden yaşatacaklardı.
 
Yürüyorlardı…
 
Gönüllerinde tatlı öç duygusu, gözlerinde Türk Kağanlığı’nın hayali olduğu halde sessiz adımlar atıyorlardı. Gözleri olmıyan Gök Börü bile, kimse kolundan tutmadığı, yol hakkında bir şey bilmediği halde sessiz, fakat herkes kadar sağlam adımlarla yürüyordu.
 
Tarihin kırk meçhul kahramanı karanlıkta yürüyordu…
 
En önde Kür Şad, Bozkurt soyunun o od parçası oğlu vardı. Vazifesi olan Türk budununu kurtarmak, fakat hakkı olan kağanlığı başkasına vermek için, ırkının şiir tarihine en güzel mısraı yazmaküzere, gözler ilerde, el kirişte yürüyordu.
 
Onun arkasında Bögü Alp, Yamtar, Yağmur, Gök Börü, Ay Kutluk ve Emenbir sıra helinde ilerliyorlardı. Bögü Alp, sağlam yapısının altındaki daha sağlam yüreğiyle, kulağında Kıraç Ata’nın sözleri çınladığı halde yürüyor, Yamtar iri gövdesinin heybetine yakışan iri taş sağ koltuğunun altında olduğu halde yürüyor; Yağmur göze ilk çarpan dolgun yanakları ve gülen gözleriyle yürüyor; Gök Börü gözleriyle değil, Tanrı’nın gönlüne saldığı ışıkla görerek yürüyor; Ay Kutluk on yıl önceki kılıç yarasının asilleştirdiği yüzü ile; Emen, Çinlilerin öldürdüğü dokuz kardeş, üç dayı, iki eçe ve babasının öç diye haykıran sesleri kulağında olduğu halde yürüyordu.
 
Kırk kahraman yağmurun altında yürüyordu…
 
Kür Şad’ın yedi genç onbaşısı; kimi on beş, kimi on altı, kimi on yedi yaşında olan Sungur, Göktaş, Barmaklak, Karabudak, Kızıl Buka, Çıgay Börü ve Tanrıvermiş üçüncü sırayı teşkil ediyordu.
 
Türk sırası ve Türk saygısı düzenince yürüyorlardı. Beğlerin ardında  29 er dizi halinde yürüyorlardı.
 
***
 
            Bunlar böylece saraya doğru yürürken, deminden beri süren sağanakla çamurlanan Siganfu sokaklarından birisi koşuyordu. Bazan bir su birintisine basarak sıçrattığı çamurlar yüzünü gözünü boyuyor, bazan sertleşen rüzgârla soluğu kesilerek duruyor,  sonra yeniden koşuya başlıyordu. Gecenin bu anında koşan, sendeliyen, soluyan bu adam Üçoğul’du. Başı açıktı. Fakat sırtında sadağı, elinde yayı, belinde kılıcı vardı.
 
Üçoğul niçin geç kalmıştı? Bögü Alp kuşkulanmakta haklı mı idi?
 
Üçoğuş uzun zamandan beri Albız’a uymuştu. Vaktiyle Kara Kulan’ın konağındaki Çinli kırnaklardan birine gönül kaptırmış, Çin’e tutsak olduktan sonra Siganfu’da o Çinli kadını yine görerek aklı başından gitmişti. Şimdi zengin ve kocamış bir Çin tüccarının karısı olan bu kanışlı Çin güzeli Üçoğul’un usunu başından almış, onu günaha sokmuştu. Geceleri, tüccar eve dönmeden önce kadına gitmeyi huy edinmişti. Bögü Alp bir gece işte onu bu eve girerken görmüş, fakat işin ne olduğunu bir türlü anlıyamamıştı. Hattâ bir gece Üçoğul evdeyken Çinli de gelmiş, fakat kadın onu salkıyarak evden çıkmasını sağlıyabilmişti. İşte şimdi Üçoğul yine oradan geliyordu. Bu ölüm derneğine giderken Çinli sevgilisini de son defa görmekten kendini alamamış, onun evine gitmişti. Fakat tüccar eve gelmiş, Üçoğul’u yakalamış, o da “Bu gece kısmet senden başlamakmış” diyerek onun başını uçurmuştu. Kadın korkup ağlamağa başlamış, kocasının ölüsünü götürüp bir yere gömmesi için Üçoğul’u sıkıştırmışsa da bu gece başka işi olan yüzbaşı bunu kabul etmemiş, bu yüzden aralarındaki tartışma kavga halini almak üzere iken Üçoğul zamanın geçtiğini görerek börkünü giymeden sokağa fırlamıştı.
 
Koşuyor, içinden Çinliye kargışlar savuruyor, sövüyor fakat yine koşmakta devam ediyordu. Yorulmuştu. Soluğunu tıkıyan sağanak da hızını kesiyordu. Saray ahırlarına yaklaşmıştı. Köşeyi dönse ötekilerine kavuşacaktı. Üçoğul son gücünü toplıyarak yeniden ileriye atıldı. Köşeyi döndü. Yazık!... Geç kalmıştı. Arkadaşlarının hep birlikte saraya gitmekte olduklarını, gördüğü karaltılardan anladı. Biraz durup geniş geniş soluk aldı. Sonra yeniden koşmağa başladı. Bir Türk beğinin yayan olarak bu kadar yol koşması görüp işitilmiş şey değildi.
 
Üçoğul arkadaşlarına yetişirken ilk oklar atılıp ilk nöbetçiler yere serilmiş ve kırk kişi daha hızlı yürümeğe başlamıştı. O şimdi geç kalmanın cezasını çekiyordu. Bir Türk beği ve Gök Türk ordusunda bir yüzbaşı olduğu halde bu ün gününde en geride yürüyordu. Daha çocuk denecek kadar genç olan ve ilk defa savaşa giren oğulları Karabudak’la Kızıl Buka bile kendisinden ilerde idiler. Uzun koşu kendisini zaten kızıştırıp terletmişti. Bu düşünce ile büsbütün kızıştı. Kan ter içinde kaldı.
 
Kırk bir kişi şimdi sarayın dış kapısına doğru yürüyordu. Ellerindeki kalın değnekler uzunda çıra tutan nöbetçiler çevreyi aydınlatıyorlardı. Burada altı nöbetçi vardı. Kür Şad, arkasındakilere işaret verdi. Kirişleri gerdiler. Sonra, Kür Şad’ın oku fırlar fırlamaz arkasından on ok daha uçtu. Nöbetçiler yere serilmişti.
 
Yürüyorlardı. Çeriyi düşünmeden, arkaya bakmadan, gözler yalnız ileriye dikilmiş olduğu halde yürüyorlardı. Büyük düğüne yaklaşıyorlardı. Düşürülen nöbetçiler birer peşrevden başka bir şey değildi.
 
Sarayın dış kapısından girince karşılarına bir bahçe çıktı. Yüz adım ilerde sarayım asıl kapısı bulunuyordu. Bu kapı henüz kapanmamıştı. İçerinin ışığı kapıya kadar gelip aydınlatıyor, sayıları çok olan nöbetçileri ihtilâlcilerin gözleri önüne koyuyordu.
 
Kür Şad arkaya döndü:
 
-          Ok yağdırıp hızla saldıracağız! Davran!...
 
Yüksek sesle Türkçe verilen bu buyruk nöbetçilerin dikkatini çekti. Fakat kığırdamağa vakit bulamadılar. Ok yağmuru ortalığı allak bullak etmiş, nöbetçilerden ancak iki üç tanesi kapıdan içeri girmeğe vakit bulabilmişti.
 
Kırk bir kişi koşarak kapıya geldiler. İşte artık sarayın içinde idiler. Kür Şad’la Bögü Alp sarayın içini, Çin kağanının ve Urku’nun dairelerini biliyorlardı. Beş altı basamak merdiven çıktıktan sonra çok büyük bir odaya gelmişlerdi. İşte soldaki büyük kapı kağanın dairesine giden kapıydı. Fakat ihtilâlciler merdivenleri çıkarken Çince birkaç haykırış işitilmiş, sonra tokmakların tunç levhalara vurulmasından doğan sesler bütün sarayı çınçın öttürmüştü. Bu tunç sesleri tehlikeyi bildiren, yardım istiyen seslerdi.  Yamtar artık kendisine ağır gelmeğe başlayan iri taşı var gücü ile kağanın kapısına indirmiş, bunu Yumru takip etmişti.
 
Bu gürültüler arasında karşıdan yüzlerce Çin çerisinin ihtilâlcilere doğru gelmekte olduğunu görüldü. Şimdi, Yamtar’la Yumru demir kapıyı kırmağa çalışırken ihtilâlcilerle Çin çerisi arasında elli altmış adım kadar bir uzaklıktan hızlı bir oklaşma başladı.
 
Kür Şad, Ötüken’in bu en keskin nişancısı şimdi her yay çekişte bir Çinliyi en can alacak  yerinden vurup  deviriyor, onun okunu yiyenlerde gık diyemeden ölüyordu.
 
Bögü Alp pek de nişan almadan ok atıyor, fakat her seferde karşıdaki kalabalıktan birini savaş dışı ediyordu.
 
Yüzbaşı Yağmur, gözlerinin içindeki gülümseyiş sönmeden telaşsız, ağır, talim yapar gibi ok fırlatıyordu.
 
Ötüken delisi Gök Börü, on yıl önceki halini almıştı. Gönlüne Tanrı’nın indirdiği ışıkla yağıyı görüyor , savaş uranı haykırarak yay geriyordu.
 
Genç onbaşılar şaşılacak çabuklukla ok çekiyorlardı.
 
Hâlâ çınlıyan tunç seslerine, Yamtar’la Yumru’nun demir kapıya indirdikleri taşların sesine, savaşanların haykırışına şimdi bir de yaralıların iniltisi karışmıştı. İki taraf da birbirine adım adım yaklaşıyordu.
 
İhtilâlcilerden ilk vurulup düşen Turumtay oldu. Arkasından Arbuz ve Kaban devrildiler. Gök Börü’ye birkaç ok değdiyse de baştan başa zırhlı olduğu için yaralanmadı. Karşıda Çin ölüleri üst üste yığılmış içlerine ürküntü girmişti. Kaçmak üzere idiler. Fakat bu sırada karşıdaki kapıdan yeni bir çeri kolunun daha girdiği görüldü. Üstelik o kapının yanındaki kapı da açılmış, oradan da bir alay Çinli girip ihtilâlcilere saldırmağa başlamıştı.
 
Okların uçarken çıkardığı ses, dışarıdaki fırtınanın sesini bastırıyordu. Şimdi Gök Türkler oldukları yerde duruyor, Çinliler adım adım ilerlemeğe çalışıyor, fakat ok yağmuru altında sapır sapır dökülüyorlardı. İhtilâlcilerden Alp Aya, Yeke ve Kalalduruk da cansız yatıyorlardı. Onbaşı Ay Kutluk omzuna bir ok saplanmış olduğu halde vuruşmağa devam ediyordu.
 
Koca Badruk savaşa gelirken aldığı on tane oku bitirmiş, fakat iş hâlâ kılıca gelmediği için yerden ok aramağa başlamıştı. Turumtay’ın gövdesine saplanmış olan oklardan birini çekip yayına yerleştirirken karnına ok yiyerek diz üstü çöktü. Bununla beraber okunu savurdu. Sonra yüzü koyun yere kapandı. Börkü düştü. Ak saçları yerdeki kızıl kana bulaştı.
 
Yamtar’la Yumru demir kapıyı hâlâ kırmamışlardı. Savaşa katılmıyorlar, Çin kağanının dairesine giden kapıyı kırmak için boşuna uğraşıp duruyorlardı. Artık kapıyı kırsalar bile iş işten  geçmişti. Ilaçın, Kutan ve Onbaşı Emen de vurulup düşmüşler, buna karşı Çin sarayının bütün muhafızları uyanıp ayaklanmışlardı.
 
Şimdi yirmi beş, otuz adım aralıktan oklaşıyorlardı. Öküş Kara Açkı gür bir haykırışla bağırdıktan sonra iki kargısından birini savurdu. Ne yaman savuruştu!... Kargı Çin subaylarından birini zırhlı olduğu halde delip ardından çıkmış, onu fırıldak gibi döndürüp yere sermişti. Bunu görünce İl Kaya da bıçaklarına el attı. İlk bıçak birinin göğsüne, ikincisi başka birinin boğazına, daha sonraki üçüncünün yanağına saplandı. Dördüncüsünü atamadı. Bir anda dört beş ok göğsünü delmişti. İl Kaya ölürken, Çinliler gibi  gerileyip yan üstü değil, birkaç adım atıp ilerliyerek yüzü koyun düştü.
 
Savaş çok kızışmış, sertleşmiş, hızlanmıştı. Onbaşı Ay Kutluk, onun arkasından da Utar, Tokuş ve Onbaşı Tanrıvermiş ölmüşlerdi.
 
Onbaşı Göktaş ihtilâlciler dizisinin en solunda, duvarın dibinde idi. Kendisinden on beş, yirmi adım geride Çin kağanının dairesine giden kapı bulunuyor, burada da babası Yamtar, yanında Yumru olduğu halde hâlâ iri taşları kaldırıp indirerek kapıyı kırmağa uğraşıyordu. Göktaş’ın sadağında ok kalmadığı için sağına bakınırken önce koluna, sonra böğrüne iki ok saplandı. İnliyerek çöktü. O zaman Göktaş yayını babasına fırlatarak bağırdı:
 
-          Hey!... Baba!...
 
Koluna bir yay çarpan Yamtar başını çevirip oğlunu kan içinde yerde görünce durdu. Göktaş; gençliğe doymıyan, savaşa kanmıyan, dirliği bilmiyen, ölümü anlamıyan Göktaş yeniden haykırdı:
 
-          Orda iş yok. Buraya yetiş!
 
Kapıyı kıramadığı için tepesi kızıp gözüne bir şey gözükmiyen Yamtar, arkadaşlarının bir çoğunu ölmüş ve Çinlilerin artmış olduğunu görünce kapıyı bıraktı.  Koşarak ihtilâlcilerin savaş dizisine girerken elindeki iri taşı Çinlilere doğru fırlattı ve sadağa el atarak savaşa girdi. İri taş Çinlilerin tepesine düşerken Yamtar’ın, arkadan da aynı şekilde taşını fırlatarak Yumru’nun savaşa girişi Çinlileri biraz durdurdu.
 
Yamtar, deminden beri yaptığı işi savaşa benzer yeri olmadığı için şimdi vuruşmaktan büyük bir keyif duyuyor, ötesine berisine değip geçen oklara, hattâ Göktaş’ın ölümüne aldırmıyordu.
 
Öküş Kara Açkı ikinci kargısını da başka bir Çinliye sapladıktan sonra vurulmuş, arkadan da Çağrı ile Onbaşı Kızıl Buka Uçmağa varmıştı.
 
Binbaşı Bögü Alp bütün gücü, bütün ustalığı ve kahramanlığı ile dövüşüyordu. İlk önce Üçoğul kavşıta gelmediği için ihanete uğradıklarını sanmıştı. Şimdi Üçoğul’u kendi aralarında yaralı olarak canla başla savaşırken görünce içi ferahlamıştı. Bu arada aklına yine Kıraç Ata’nın sözleri gelmişti.
 
Kıraç Ata:
 
-          “Yağmur yağıyor… Irmağın kıyısında dövüşüyorsunuz” demişti.
 
Yağmurun yağdığı yağdığı doğru idi. Fakat işte ırmak kıyısında değil, sarayın içinde dövüşüyorlardı.
 
Artık iki tarafında okları bitmişti. Şimdi ne olacaktı? İhtilâlciler yarılanmıştı. İş kılıca binse yirmi kat yağı ile uğraşmak gerekecekti. Bu sırada Kür Şad2ın buyruğu gürledi:
 
-          Bögü Alp! Üç dört kişiyle yağıyı oyala! Ahıra saldırıp atları alacağız!
 
Bögü Alp çevresine bakınıp bir anda durumu gördü. Savaşa geç girdikleri için daha okları tükenmemiş olan Yamtar’la Yumru’nun yay çekişleri arasında buyruğunu verdi:
 
-          Üçoğul, Gök Börü, Yamtar, Yumru, Sungur benimle kalacaklar! Ötekiler Kür Şad’ın ardından… Davran!...
 
Kür Şad arkasında Yağmur, Barmaklak, Karabudak, Çıgay Börü, Kara Ozan, Gümüş, Tunga, Küçlük, Çobayıkmış, Toluk Tüge, Çengçi, Yıgaç ve Yırım olduğu halde geriye döndü. Demin geldikleri yoldan şimdi hızla uzaklaşıyorlardı. Rüzgâr hafiflemiş, fakat yağmur dinmemişti.
 
Bögü Alp kılıç çekerek saldırış buyruğunu verdi. Beş arkadaşı da öyle yaptılar. Gök Börü şaşılacak bir sertlikte, sanki gözleri varmış gibi vuruşuyordu. Yamtar, korku salan iri gövdesiyle Çinlilere kılıç tersiyle vuruyor, fakat vurduğu kafayı kırıp parçalıyordu. Sungur babasının yanında, kılıç talimi yapar gibi, vuruşmanın bütün kaidelerine uyarak dövüşüyor, Üçoğul geç kalmaktan doğan utancını silmek için canla başla savaşıyor, Yumru da Bögü Alp’ın gözüne girmek için çok atılganlık gösteriyordu. Hepsi yaralıydılar. Bögü Alp kendi önüne gelenleri darmadağınık ediyordu. Kılıç vuruşları arasında çevresine çabuk bir göz attıktan  sonra artık burada işlerinin kalmadığını anladı. Kür Şad2a gereken zamanı kazandırmışlardıç arkadaşlarına:
 
-          “Yavaş yavaş kapıya doğru geri!...” diye bağırdı.
 
Bu buruk büyük bir düzgünlükle yerine geliyordu. Fakat Çinliler, gözleri görmiyen Gök Börü’yle babasının yanından ayrılmıyan Sungur2un çevresini sarmışlardı. Baba, oğul arkalarını duvara vermişlerdi. Gök Börü zırhlı olduğu için kılıçtan sakınmıyor, yalnız kendi vurduğunu hesaba katıyordu.
 
Bögü Alp, yanında Yamtar, Üçoğul ve Yumru olduğu halde kapıya doğru çekiliyordu. “Biz dışarıya fırlarken kapıyı kapatıp Çinlileri biraz daha oyamalı” diye haykırdı. Kapıdan çıkmak üzere idiler. Yamtar’ın gözleri, artık oğluyla birlikte ister istemez ölüme bırakılmış olan  andasına ilişti. Birden kaşları çatılarak bağırdı:
 
-          Gök Börü! Gözünü çıkartan herif karşında duruyor!
 
Bunu söyledikten sonra dışarı fırladı. O sırada Bögü Alp da kapıyı şiddetle çekerek kapamış, tokmağı Yumru’nun eline vererek:
 
-          “Sıkı tut! Açtırma! Bize biraz daha zaman kazandır” diye buyruk vermişti. Sonra ötekilerle birlikte saray ahırının yolunu tuttu.
 
***
 
Yamtar’ın gürliyen sesi Gök Börü’yü çıldırtmağa yetmişti. Kalkanını fırlatarak karşısındaki Çinliye saldırdı. Dünyada en güçlü kişi ölümü göze almış olan kişidir. Gök Börü dün geceden beri ölümü göze almıştı: Şimdi ise öcünü bizzat kendisine kötülük edenden almak gibi binde bir ele geçen fırsatla karşılaşmak onu bahtıyar etmişti. Büyük bahtıyarlıklar da kişiyi delirtir. Gök Börü biraz da bundan delirdi. Kılıcını savurarak ileriye atılırken kılıcı havada başka bir kılıçla çarpıştı. Bu pek sert çarpışma ile kırılan kılıçların kıvılcımı parlayıp sönerken Gök Börü Çin kumandanı Çang-çung’la kucaklaştı.
 
-          “Tanrı’nın işini görüyor musun kancık dölü?” diye bağırdı. Sonra ikisi birden yere yuvarlandılar.
 
Çimliler ona kılıç üşürürken Gök Börü Çinlinin boğazını sıkıyor, Bir yandan da belinden çektiği bıçakla gözünü oymağa çalışıyordu. Çang-çung bir eliyle boğazını korumağa uğraşırken, bir eliyle de Gök Börü’nün bıçaklı elini bileğinden yakalamış olduğu halde durdurmağa çabalıyordu.
 
Sungur babasının kalkanını eline almıştı. Babasına saldıran Çinlilere o da karşılık saldırışlar yapıyor, aldığı kılıç derslerini iyi öğrenmiş olduğunu belli ediyordu.
 
Gök Börü’nün kalçası ve bacağı iki büyük kılıç yarası almış, kan fışkırmağa başlamıştı. Fakat o buna hiç aldırmıyor, boğuşmakta devam ediyordu. Nihayet bileğini Çinliden kurtardı. Bıçağını onun göz pınarına getirerek daldırıp çıkardı. Bütün o savaş gürültüsü arasında Çinlinin acı acı haykırışı, her türlü sesi bastırarak sarayın koca odasında çınlarken Gök Börü’de ülküsüne ermiş kimselerin rahatlığı vardı:
 
-          “Sungur! Öcümü aldım!” diye bağırdı. Sungur cevap vermiyordu. Genç onbaşı zırhlı olmadığı için uzun boylu dayanamamış, birkaç kılıç ve kargı dürtüşüyle delik deşik olarak cansız, yere devrilmişti.
 
Gök Börü yeniden bağırdı:
 
-          Sungur! İşitmiyor musun? Öcümü aldım!...
 
Buna sert ve tınlayıcı bir ses cevap verdi. Bir kılıç vuruşu Gök Börü’nün tulgasını parçalayıp düşürmüş, ak saçları meydana çıkmıştı. İkinci bir vuruş yüzünü şakağından çenesine kadar parçaladı. O zaman korkunç bir kahkaha işitildi:
 
-          Geç kaldın it tohumu!... Ben öcümü aldım!...
 
Gök Börü; on yıldır kederini içine atan Gök Börü, yanı başında öldüğünü sezdiği oğlunun gamından ve öç almanın verdiği sevinçten çıldırmış, korkunç kahkahalar atıyordu. Bu kahkahalar çınladı, çınladı, sonra birdenbire söndü…
 
***
 
            Çinliler hep birden kapıya saldırmışlardı. Fakat dışardan kuvvetle çekildiği için bir türlü açılmıyordu. Bögü Alp, Yumru’ya kapıyı tutması buyruğunu verdikten sonra Yamtar ve Üçoğul’la birlikte saray ahırına doğru koşmağa başlamıştı. Fakat Üçoğul birkaç adım sonra kapaklanıp düştü. Aynı zamanda ayağında yaman bir sızı duyarak inledi. O zaman ayağına diklemesine bir ok saplanmış olduğunu gördü. İmkânı yok, koşamıyacaktı. Diz üstü sürünerek tekrar kapıya geldi. Tutunarak ayağa kalktı. Yumru’ya:
 
-          “Kapıyı bana bırakıp sen ahıra koş” dedi.
 
Yumru iki eliyle kapının tokmağını tutuyor, içerden Çinliler açmak istedikçe çekip bırakmıyor, arkadaşlarına vakit kazandırıyordu. Yumru .ok ağır ve güçlü olduğu için bu işi başarıyla yapıyordu. Yanında Üçoğul’u görünce hoşuna gitmedi. Çünkü o daha geçenlerde yalan söylemiş, bu gece de kavşıtta bulunmamıştı.
 
-          “Bögü Alp bu işi bana ısmarladı” diye cevap verdi.
 
Üçoğul inliyordu:
 
-          “Ayağıma ok batmış, yürüyemiyorum. Ben nasıl olsa kalacağım. Sen canını kurtar” dedi.
 
Yumru direniyordu:
 
-          Gidemem! Bögü Alp’ın buyruğu öyle…
 
Üçoğul kızmıştı:
 
-          Ulan! Bögü Alp sana gün doğuncaya kadar burada kal mı dedi? Çinlileri biraz oyalayıp zaman kazandırmanı söyledi. Sen orayı bana bırak da ahıra git!
 
Yumru bu işibir türlü bırakmak istemiyordu. O zaman Üçoğul yayının kirişini kapının tokmağına geçirerek çevirdi. Yumru’yu iterek onun yerine geçti:
 
-          “Yüzbaşı Üçoğul sana buyruk veriyor; Ahıra koşup arkadaşlarının yanına ulaşşşşşş!...” diye bağırdı.
 
Üçoğul bıçağını çekip ağzına almış, sağlam ayağını kapının öteki kanadına dayamış, kendisini arkaya vermişti. Fakat Yumru kadar güçlü olmadığı için kapı sarsılıyor, aralanıyor, sonra kapanıyor, tekrar açılır gibi oluyordu. Yumru, yüzbaşıdan buyruğu alınca koşarak uzaklaşmıştı. Kapının içeriden de bir tek tokmağı vardı. Fakat Çinliler birbirlerinin belini tutarak uzun bir dizi halinde çektikleri için sonunda Üçoğul’un kollarında güç kalmadı. Yayını bıraktı. Ağzında tuttuğu bıçağı eline aldı. İlk gelenin gövdesine daldırdı.
 
Yüzbaşı Üçoğul’un artık ayakta duracak kuvveti kalmamıştı. İki eliyle kapının açılmıyan kanadını tutarak bekledi. Üç adım ilerisinde, kendisini öldürmek için saldıran eli kılıçlı, kargılı çerilere şöyle bir baktı. Karşısında onlar olmasa çoktan kendini yere bırakır, yaralarının acısıyla inlemeğe başlardı. Fakat kendisine saldırdıklarını görünce düşmek için vurmalarını bekledi. İlk kılıç boynu ile omuzu arasına inip ince bir kan fışkırttı. Üçoğul bu vuruşu hiç beğenmemişti. Kendisi olsaydı böyle bir vuruşla karşısındakinin başını gövdesinden ayırabilirdi. Vuranı aşağılayıcı bakışlarla süzerek gülümsedi:
 
-          “Acemice vuruş!...” dedi.
 
İkinci vuruş başına indi. Alnından gözlerine inan kan dünyayı karanlık etti. Sonra göğsüne bir kargı saplandı. O zaman kapıyı bırakarak kargıyı kavradı; dik bir ağaç gibi yere düşerek kaldı.
 
***
 
            Üçoğul kapıda Çinlileri oyalarken Yumru fırlamış, Bögü Alp’la Yamtar’ın ardından koşmağa başlamıştı. Bögü Alp’la Yamtar sarayın ahırına vardıkları zaman burada seyislerle ihtilâlciler arasında kılıç vuruşu yapılıyordu. Yirmi kadar seyis, sarayın tunç levhalarına tokmakla vurulunca pusata sarılmışlar, ahırın dört kapısını tutmuşlardı. Tehlikenin ne olduğunu, nereden geldiğini bilmedikleri için atlara eyer vurup beklemişlerdi.
 
Kür Şad, arkasında on beş ihtilâlci olduğu halde saldırınca neye uğradıklarını şaşırdılar. Bir anda kapılardan içeri atıldılar. Fakat gelenlerin azlık olduğunu görünce karşı koymakta gecikmediler.
 
İhtilâlciler yorulmuşlardı. Hepsi yaralıydı. Seyislerin işini çabuk bitiremiyorlardı. Kılıçlar şakırdıyor, savaşçılar soluyor, bağırıyor, bu gürültüye atların kişnemeleri tepinmeleri de karışıyordu.
 
Kür Şad, karşısındaki Çinliyi devirdikten sonra ileri atılarak bağlı atlardan birini çözüp üstüne atladı. At üstünde savaş… Deminden çektiklerinin aynında su içmek gibi keyifli kalıyordu. At, usta biniciyi anlamıştı. Onun bir işaretiyle şahlandı. Kür Şad Çinlilere dalmış, bir iki kılıç vuruşuyla bir kişiyi daha yere sermişti. Fakat beri yanda ihtilâlcilerden Yırım, biraz sonra da Abı ölümcül yaralarla yere düşmüşlerdi, Yüzbaşı Yağmur da çenesine derin bir yara açan bir kılıç yemişti. Kılıç şakırtıları arasında Kür Şad’ın buyruğu işitildi:
 
-          Atlara!...
 
Zaten seyislerden de ayakta olan pek fazla kimse kalmamış Bögü Alp’la Yamtar’ın ahıra dalması, seyislerin hepsini yok edecek savaşı bitirmişti.
 
İhtilâlciler atları çözerken Kür Şad bağırdı:
 
-          Ahırın gizli kapısından çıkacağız. Dört kişi dört kapıda Çinlileri tutacak. Biz kuzeye doğru at tepip Vey ırmağının köprüsünden geçeceğiz…
 
Sonra Bögü Alp’a şu buyruğu verdi:
 
-          Bögü Alp! Dört kişiyi kapılara dikip ardımızdan gel! Gizli kapı alçaktır. At üstünde geçilemez….
 
Kür Şad sözünü bitirirken Yumru soluk soluğa içeri girmiş ve:
 
-          “Geliyorlar! İt sürüsü kadar çok…” diye bağırmıştı.
 
Kür Şad büyük ahırın gizli kapınsa doğru atını çekerek yürürken Bögü Alp’ın sesi gürledi:
 
-          Çengşi!... Tuğrul!... Yamtar!... Yumru!... Kapıları tutun!...
 
Dört kişi dört kapının önüne birer kaya gibi dikildiler…
 
Ötekiler Kür Şad’ın ardından atlarıyla birlikte yürürken Bögü Alponlara son sözlerini söyledi:
 
-          Dört atı çözüp sizin için bırakıyorum. İşiniz bitince bunlara binip bize katılırsınız!
 
Ahırın gizli bir kapısı olduğunu pek az kişi bilirdi. Ahırın en sonunda, samanların yığılı olduğu yerde duvara bir keçe asılıydı. Keçenin arkası boştu. Buradan elli adım kadar yürüdükten sonra bir arsaya çıkıyordu. Bu elli adımlık yol yer altından geçiyordu. Yüksek bir atın tek başına geçebileceği genişlikte idi. Kür Şad  burayı biliyordu. Fakat ihtilâle kadar kimseyi söylememişti. Seyislerden bazılarının bile bilmediği bu gizli yol bugün onları kurtaracaktı. Şimdi arkasında Yağmur, Barmaklak, Karabudak, Çobayıkmış, Toluk Tüge, Yığaç ve Börü Alp olduğu halde gizli yer altı yoluna dalmıştı. Yola sen son giren Bögü Alp keçeyi koparmış atmış, samanları çekip kapının ağzından uzaklaştırmış ve dört atı birbiri ardınca kapının önüne dizerek önlerine biraz saman bırakmıştı. O bu işleri bitirmeden Çinliler kapıya dayandı. Dört koruyucu ilk hamleleri yaptılar. Bu, dört Çinlinin yere serilmesi demekti. Bögü Alp gizli yola girmek üzere iken gözü sadağa ilişti. İçinde üç tane ok vardı. Yayına bir ok yerleştirerek gezledi. Ok, Yamtar’ın omuz başından geçerek bir Çinlinin alnından girdi, onu kütük gibi yere yuvarladı. İkinci okunu Çengşi’nin koruduğu kapıya yolladı. Bu sefer bir Çinli gözünden vurulup yıldırım çarpmış gibi yere kapanmıştı. Üçüncü ok Tuğrul’un yardımına koştu. Bu oklar Çinlileri aldatmış, ihtilâlcileri hep birden içerde olduklarını sandırmıştı.
 
Bögü Alp işini bitirince telâşsızca atını tuttu; gizli yola daldı.
 
***
 
            Ahırın dört kapısında dört ihtilâlci bir ölüm-dirim vuruşması yapıyorlardı. Kaçmak  için atları hazır olmakla beraber buradan kurtulmalarına imkân yoktu. Ahırın içi o kadar genişti ki dördünün yan yana gelerek bir cephe tutmaları, sonra adım adım geriliyerek gizli kapıya doğru çekilmeleri kabil değildi. Kapılardan içeri girince kuşatılacakları muhakkaktı. Bunu hepsi biliyordu. Onun için arkadaşlarına zaman kazandırmak, canlarını pahalıya satmak, yağı öldürerek öç almak ve biraz da dövüşün tadını  çıkararak dünyaya gelmenin gereğini yapmak için sevinçle, istekle, kıyasıya vuruşup duruyorlardı.
 
Yüzbaşı Yamtar herkesinkinden daha uzun ve iri olan kılıcını öyle bir savuruyordu ki, değdiği yerden hayır kalmıyordu. Savaş başlıyalı pek az olduğu halde dört tanesi devrilmiş, ötekilerine de korku salmıştı. Sarayın içindeki savaş, büyük taşla demir kapının dövülmesi, sonra koşuşmalar kendisini öyle acıktırmıştı ki, böyle bir ölüm-dirim anında bile açlığını duyuyor, iki çamçak kımız olsa şimdi ne güzel içilirdi diye düşünüyordu.
 
Yirmi yaşında, sert bakışlı bir savaşçı olan Çengşi çok düzgün, çok kıvrak, pürüzsüz vuruşuyordu. Saldırışlarında, korunuşlarında Yamtar’ın andası olan Onbaşı Pars’ı hatırlatan bir hesaplılık vardı. Çok soğukkanlı idi. Kapının önünde üç Çinliyi devirmiş, kendisinin de alnı, yanağı ve çenesi çizilmişti.
 
Tuğrul hoyrat vuruşuyordu. Yeryüzünde kimsesi kalmamış yoksul bir kişi idi. O sabah, bu kanlı düğüne hazırlanırken dirliğinin hatıralarını göz önünden  bir daha geçirmiş, kendi kendisiyle hesaplaşmıştı. O gece  46  yaşını dolduruyordu. Anası, böyle bir gecede, yağmur yağıp fırtına uğuldarken doğduğunu kendisine söylemişti. Demek, tıpkı doğduğu geceye benzer bir gecede ölecekti. Tanrı böyle istemişti. Bütün ömründe doğru kişi olarak yaşadıktan sonra bir gece önce bir Çinlinin bahçesinden türlü aş ve yemiş uğrulamış, onları yiyerek karnını doyurmuştu. Çin kağanının özel çerisinde değildi. Onun için yoksulluk ve açlıkla çok pençeleşmişti. Böyle bir savaşa aç olarak, gücü kesilmiş bir halde girmek doğru olmazdı. Onun için bu uğruluğu yapmış, dirliğinin son yaprağına bunu eklediği için de epey üzülmüştü. Dünyanın soğuğunu, sıcağını çok görmüş, yüreği katılaşmıştı. Göğsünde ve omzunda iki kılıç yarası vardı. Öyle olduğu halde yüksünmeden sert vuruşlar yaparak savaşıyordu.  Kapının önünde üç Çinliyi yere sermişti.
 
Yumru ise çok yorgundu. Sarayın içindeki dövüşten sonra kapıdaki çekişme, onun ardından hızlı bir koşu ile ahıra geliş, gelir gelmez de ahırın bir kapısının tutulmasını üzerine alış Yumru’yu bitkin hale getirmişti. İlk hamlede bir Çinliyi yere sermiş, şimdi ise yalnız kendisini korumağa başlamıştı. Şöyle birden yirmiye sayacak kadar bir zaman bulsa da dinlense çok iyi olacaktı. Ama kancık yağı ona bu fırsatı hiç verir miydi?
 
Yumru daha çok dayanamıyacağını anlıyordu. Bütün düşüncesi ırmağa doğru at süren arkadaşlarına yetecek zamanı kazandırmakta idi. Birdenbire dalağına bir kılıcın saplandığını duydu. Yaman bir  can acısı içinde kılıç vuranı görmüştü. Kılıcını iki eliyle kavrıyarak havaya kaldırdı. Çinlilere “vurun” der gibi göğsünü gererek  bir adım attı. Sonra olanca gücü, olağanca hızı ile indirerek “ Al! ”  diye bağırdı. Kılıç tulgayı parçalamış, kafayı ikiye biçerek yağıyı yere sermişti. Fakat aynı zamanda bir kargı Yumru’nun yüreğini delmiş. Yumru bütün ağırlığı ile cansız olarak düşmüştü.
 
Yamtar, Çengşi ve Tuğrul ancak iyi çerilerde olan altıncı duyularıyla gerilerinin tehlikede  olduğunu, Yumru’nun düştüğünü göremeden sezmişlerdi. Kılıç vuruşmaları arasında başlarını yana, geriye çevirecek birer an buldular. Yumru’nun düştüğünü, onun koruduğu kapıdan Çinlilerin girmekte olduğunu gördüler.  O anda buyruk almış yahut sözleşmiş olduğunu gördüler. O anda kendilerine en yakın yemliğe sırtlarını verip yan yana durdular. Yamtar, yerde kalmış olan Yumru’ya bakarak:
 
-          “Tuh be! Bir kargıya dayanamadı” dedi.
 
Sonra sırtını dayadığı yemliğin sağlamlığını denemek için eliyle yoklayıp içine bakınca gözleri parladı. Çünkü orada koca bir parça kızarmış et duruyordu. Herhalde seyislerden birinin olan bu eti Yamtar hemen yakalayıp ısırdı ve “Yiyecek buldukça yaşamak iyi şeydir” diye mırıldandı.
 
Çinliler içerde yalnız üç Türk görünce şaşırmışlardı. Gizli kapıyı onlarda bilmiyorlardı. Bir  an bakıştılar. Sonra üç ihtilâlcinin üzerine atıldılar. Artık geniş bir yerde oldukları için hep birden üç kişiye saldırabiliyorlar, yanlarına geliyorlar, birine karşı dört beş kılıç sallıyabiliyorlardı. Yamtar hem kılıç vuruşturuyor, hem de iri et parçasını dişleriyle kopara kopara yiyordu.
 
Üç kişinin bu kalabalığa karşı çarpışması uzun sürmedi. Önce Tuğrul düştü, sonra Çegşi devrildi. Yamtar  hâlâ dayanıyor, büyük bir iştah ile de etini yiyordu. Elinde iri bir lokma daha kalmıştı. Birden sol eline bir kılıç indi. Kan içinde kalan elinden et parçası düşerken sağ bileğine gelen ikinci bir vuruş koca Yüzbaşıyı kılıçsız bıraktı. O zaman Yamtar’ın sağ eli yemliğe yapıştı. Bir tutuşta  kocaman bir tahta parçasını kopardı. Bunu kaldırıp karşısındakilere indirirken keskin  bir savaş uranı haykırarak Çinlilerin üzerine atıldı.  Kendisine karşı tutulan kılıçlar ona oyuncak çomak gibi sudan gelmişti. Kucak kucağa gelip beş altı kişi birden yere yuvarlandılar. Yamtar birinin boğazını yakalamış sıkarken arkadan kendisine indirilen kılıçlarla paramparça oluyordu.  Boğazı sıkılan Çinli ölmüştü. Fakat bu Ötüken devi kolay kolay ölmüyordu. Kıpkızıl kanlar içinde ayağa kalkınca Çinliler  şöyle bir gerilediler. Ondan korkmuşlardı. Yamtar, çevresi açılınca yeniden yemliğe kadar sendeliyerek gidip dayandı. Börkü düşmüş, uzun saçları, bıyıkları ve sakalı kandan kıpkızıl olmuştu. Giyimlerinin yirmi yerinden yirmi kızıl leke her an büyüyerek çoğalıyor, koca Yamtar’ın gövdesinden hayatı çekip alıyordu.
 
Yirmi kızıl leke, hayatın ona kazandırdığı yirmi şeref nişanı idi. Şimdi ne elinde bir kılıç ne üstünde bir pusat vardı. Güçlükle dayanarak tutunduğu yemliğe iyice yapışarak Çinlilere bakıyordu. Onlar da hem hayret, hem de korku ile beş altı adım uzaktan Yamtar’a bakıyorlar, nasıl olsa öleceğini anladıkları için bu korkunç deve yaklaşmağa kıyışamıyorlardı. Yamtar yerde, elinden düşen et parçasını aradı:
 
-          Yazık! Eti bitiremeden öleceğim” dedi.
 
Sonra yemliğe daha çok yaslanarak:
 
-          “Göktaş da öldü. Ocağımızdan kimse kalmadı” diye inledi.
 
Bu sırada  dışardan gelen nal sesleri şakırtılar işitilmiş içeriye yeniden Çin çerileri dolmuştu. Kılıklarından daha savaşa hiç girmemiş oldukları anlaşılan bu çerilerin başında saray başbuğlarından biri vardı. Gizli kapıyı bilen bu adam, yanındakilere orasını göstererek Çince bir şeyler söyledikten sonra Yamtar’a baktı. Tanımıştı. Büyük bir öfke ile yayına ok sürerek Yamtar’a fırlattı. Ok, koca yüzbaşıyı karnı ile göğsünün birleştiği yerden deldi. Yamtar bir sarsıldı. Sonra yavaş yavaş dizleri üstüne çöktü. Sağ eli hâlâ yemliğin tahtasını tutuyordu. Saray başbuğu, Çin kağanına ihanet etmiş olan bu haini kendi eliyle öldürmek şerfini kazanmış olmak için yayına bir ok daha yerleştirdi. Bu sefer ki Yamtar’ın sağ ciğerini bulmuştu. Gözleri kapanıyor, yemliği tutan eli gevşiyordu.  Gözleri yerde, demin elinden düşen et parçasına ilişti. Şunu yiyemediği için  yağılar sevinecekti. Onları sevindirmek istemedi. Son bir kımıldanışla başını kaldırdı. Saray başbuğuna, hâlâ unutmamış olduğu Çince “Karnım tok” kelimelerini söyledi. Sonra asırlık bir ağaç gibi devrilerek serilip kaldı.
 
***
 
            Kür Şad yanında sağ kalan on iki arkadaşı olduğu halde kuzeye doğru son hızla at sürüyordu. Saray ahırının en iyi atları almışlardı. Yağmur hâlâ yağıyor değil, boşanıyor, ortalığı sele boğuyordu. İhtilâl başarılamamıştı. Şimdi dağlarda, bayırlarda olan düzensiz Türkleri ayaklandırarak Ötüken’e gitmekten, devleti onlarla kurmağa çalışmaktan başka çare yoktu. Artık kimin kağan olacağı işi sonra düşünülecekti.
 
Çinliler durumu biraz geç kavramışlar, sonra dokuz on koldan çeri çıkararak Kür Şad’ın ardına salmışlardı. O yakınlarda geçilecek bir tek köprü olduğu için bütün kuvvetler oraya doğru at yarıştırıyorlardı. Gecenin karanlığı, yağmurun boşanması, rüzgârın sertliği, şimşeklerin gürültüsü arasında şimdi on üç atlı köprüye doğru at koşturuyorlardı.
 
Tarihin en heyecanlı yarışı yapılıyordu…
 
Bögü Alp, on üç kişinin en geride olanıydı. Iramağa doğru at sürerken yine aklına Kıraç Ata’nın sözleri gelmişti:
 
-          Bir ulu şehirde toplanmış kırk er görüyorum… Aralarında sen de varsın… Yağmur yağıyor… Irmağın kıyısında dövüşüyorsunuz…
 
Gerçekten de ulu şehirde toplananlar arasında kendisi de vardı. İşte yağmur da yağıyordu. Demek ki ırmağın kıyısında bir dövüş daha olacaktı. Bögü Alp bunları düşünürken Vey ırmağını kıyısına varmışlardı. Albız alsın!... Sağanaktan ırmak yükselmiş, geçecekleri köprüyü alıp götürmüştü. Karanlıkta Kür Şad2ın buyruğu işitildi:
 
-          Sağa sola açılıp bakın. Geçit var mı?...
 
Irmak o kadar coşkun, öyle sert akıyordu ki geçit bulmak kabil değildi. Burada çok durmağa da gelmezdi. Çinliler nerdeyse yetişeceklerdi. Kür Şad atını sürerek suya biraz daha yaklaştı. Suyun gürültüsünden at ürkmüştü. Geri geri gidiyordu. Sağa sola açılanlar bağırdılar:
 
-          Geçit yok!
 
Bu sırada Gümüş atından atlayıp yere kulağını dayadı. Biraz dinledikten sonra kalkarak:
 
-          “Kür Şad! Çok zamanımız yok. Yaklaşıyorlar” dedi. O zaman, yüzünde hafif bir kılıç yarası olan Kara Ozan söze karıştı:
-          Ben  size biraz daha zaman kazandırabilirim belki karşıya geçersiniz.
 
Bunu söyler söylemez atını geriye sürerek karanlıkta kayboldu. Kara Ozan’ın yanında hiçbir pusat kalmamıştı. Çinlileri nasıl durduracağını bilmiyorlardı.
 
Fakat mademki kendilerine biraz zaman kazandıracaktı, öyleyse karşıya geçmek için uğraşmaktan başka yapılacak iş yoktu.
 
On iki kişi, atlarından inmiş oldukları halde yavaş yavaş ırmağın kıyısında yürüyorlardı. Elinden tuttukları Çıgay Börü kılıcı ile kıyıyı kolaçan ederek geçilebilecek bir yer arıyordu. Geçit aramakla hiç ilgilenmiyen yalnız Bögü Alp’tı. O burada bir savaş olacağına budunun kurtulacağına inanmıştı. İnandığı içindir ki şimdi dinlenerek Çinlileri bütün gücüyle karşılamak istiyordu.
 
***
 
Kara Ozan Çinlilere doğru at sürdükten sonra durdu. Gelirken gördüğü bir tümseğe çıkıp bekledi. Çinliler nerden gelirlerse gelsinler, mutlaka bu yoldan geçeceklerdi. İşte uzaktan gelen nal sesleri yaklaşmağa başlamıştı. Kara Ozan gözlerini ileriye dikti; karanlığı yardı: Geliyorlardı. O zaman atındna indi. Yerden sivri bir taş aldı. At geminden tutup birkaç adım koşturduktan sonra sivri taşla vurup salıverdi. At hızla koşarken kendisi de tümseğin tepesine çıkıp bağdaş kurdu. Can yoldaşı kopuzunu sırtından çıkararak elini tellerin üzerinde gezdirdi. Tıngırdatmağa başladı.
 
Oraya doğru gelmekte olan ilk Çin kolunun subayı binicisiz bir atın koştuğunu görünce durmuştu. Atı tutturup saraydan alınmış olduğunu anlayınca İhtilâlcilerin bu yörelerde olduğunu kavradı. Köprüye doğru gidecekti. Fakat tam bu sırada kulağına bir ses çarptı. Bu bir çalgı sesi idi. Çin subayı biraz kulak verince bunun bir Türk çalgısı olduğunu anlamakta gecikmedi.
 
Kara Ozan bütün dikkati kendi üzerine çekmek için kopuz çalıyor, sonra yavaş yavaş kendisini ezgiye kaptırarak söylemeğe başlıyordu:
 
Kırış günü gelince
Gönül şöyle hoş olur.
Sözler kılıçla okundur,
Gayrı sözler boş olur.
 
Gönül nedir? Bir gonca…
Hayat dikendir onca.
Yaşamağa doyunca
Can, görünmez kuş olur.
 
Bozkurt bizim ünümüz;
Şan doludur dünümüz.
Erince son günümüz
Bütün dirlik düş olur.
 
Kırk kişiydi çerimiz,
Düşüp kaldı yarımız.
Baş koyacak yerimiz
Yağız yerde taş olur.
 
Kara Ozan, söz uzun…
Feryadı çok kopuzun.
Bir bir andıkça gözün
Kanlı kanlı yaş olur…
 
Kara Ozan, daldığı iç dünyasından bir şakırtıyı ve bir bağrışla ayıldı. Karşısında bir yığın Çin atlısı duruyor, başkanları olduğu anlaşılan birisi kendisine Çince bir şeyler söylüyordu. Çinliler onun kendinden geçmiş bir halde kopuz çalıp sesle de söylemesine şaşmışlar, yağmur altında bu işi yapanı bir çılgın sanmışlardı. Üzerinde pusat olmadığı için ona saldırmamışlar, fakat yüzündeki kılıç yarasından kuşkulanmışlardı. Çin subayı ona kim olduğunu, burada ne aradığını soruyor, fakat Kara Ozan, bu kadar Çinceyi anladığı halde cevap vermiyordu.
 
Çinli, cevap alamayınca yere atladı. Bu garip adamın yanına sokularak tanımak istedi. Bu kılık, bu yaralar onun savaştan çıkmış olduğunu açıkça gösteriyordu. Fakat neden burada çalgı çalıyordu? Arkadaşlarından niçin ayrılmıştı? Çinli subay belki bunu anlamağa çalışacaktı. Fakat o sırada dört nala gelen ikinci bir Çinli kolu onu bu düşüncesinden caydırdı. Kara Ozan’a yaklaşarak kopuzunu almak istedi. Yağan yağmur altında uzun zaman kaldığı için telleri gevşemiş, iyi ses vermez olmuştu. Fakat o, Kara Ozan’ın elinde ata ocağından kalan biricik mirastı. Canlı, cansız her şeyini yitirmiş, yalnız can yoldaşı kopuzla kalmıştı. Çinlinin elini iterek Türkçe:
 
-          “Kopuzuma karşılık Çin kağanının sarayını bağışlasan yine vermem” dedi.
 
Çinli bu garip adamın aksilendiğini görünce çok düşünmedi. Onun ihtilâlcilerden olduğunu anlamıştı. Kılıcına el attı. Fakat çekemedi. Çünkü Kara Ozan, ödevini başarıyla yapmış, yer yüzünde isteği kalmamış kimselerin rahatlığı içinde kaldırdığı kopuzunu hızla onun başına indirerek yere sermişti. Bir anda bağrışmalar, at salmalar oldu. Kara Ozan başına bir kılıç yiyerek yuvarlandı.  Sonra atların ayakları altında çiğnenerek gözlerini ebediyen kapadı. Bu ölüm, onun şimdiye kadar söylediği en güzel deyişlerden daha güzeldi.
 
***
 
            Vey ırmağının kıyısında geçit arıyanlar hâlâ bir yer bulamamışlardı. Irmağın en dar yerinde durmuşlardı. Burada iki kıyının arası elli adım kadardı. Fakat su çok akıntılı idi. Kür Şad’ın buyruğu ile atların bütün dizgin ve üzengi kayışları kesilerek birbirine sıkı sıkıya bağlandı. Giyimlerden de bazı parçalar kesilerek kayışlara eklendi. Kür Şad, kayışın bir ucunu öbür kıyıya ileterek arkadaşlarını atlarıyla karşıya geçirmek istiyordu. Fakat bunun için birisinin karşıya geçerek kayışı öteye götürmesi gerekiyordu. Kür Şad arkadaşlarına döndü:
 
-          Kendine güvenen yüzücü kim var?
 
 
Barmaklak’la Çobayıkmış çıktılar. Barmaklak, beğdi. Önce onun geçmesi lâzımdı. Kür Şad yapılacak işi ona anlattı. Kıyıdan yirmi otuz adım geriledikten sonra koşturarak suya daldı. İlk önce fıkırdayan suda atı ile birlikte kayboldu. Sonra atın ve Barmaklağın başları göründü. Barmaklak atın yelesine yapışmış, onu yüzdürmeğe  çalışıyordu. Fakat gayretleri boşuna idi.suyun akıntısına kapılarak atıyla birlikte sürükleniyordu.
 
Kayışın bir ucunu kıyıda üç kişi tutuyordu. Birden Barmaklağın atından ayrıldığını, atın korkunç kişnemelerle suyun içinde kaybolduğu görüldü. Barmaklak kudurmuş su ile yaptığı güreşte yenilmişti. Şimdi kıyıdakiler onu hızla çekiyordu. Albız alsın!... Bu gece bütün uğursuzluklar üzerlerinde idi. Kıyıya sekiz on adım kala birdenbire kayışın koptuğu ve Barmaklağın sürüklenmeğe başladığı görüldü. O zaman Çobayıkmış kendisini suya fırlattı. Birkaç kulaç attıktan sonra yanına vardı. Onu tuttu. İlk önce suyun akıntısına karşı gelerek biraz kıyıya yanaştılar. Sonra iki kuvvet denkleşti. Boşuna kulaçlarla oldukları yerde durdular. Daha sonra su ikisini de götürmeğe başladı. İki yiğit suların içinde, onun hızına uyarak sürüklendiler. En sonra ikisi de suların arasında bir daha görünmemek üzere kayboldular. Fakat birbirlerinden asla ayrılmadan, yan yana, omuz omuza, el ele oldukları halde…
 
Artık yağıyı beklemekten başka yapılacak iş kalmıyordu. Zaten nal sesleri yaklaşıyordu. Kür Şad’ın sert sesi “Atlan!” buyruğunu verdi. Dizginsiz atlara sıçradılar. Bir Gök Türk için atın dizginli olup olmamasının değeri yoktu. Yazık ki sadaklarında ok kalmamıştı. Yoksa daha nicelerini canlarından ayırır, belki de sular biraz durgunlaşıncaya kadar savaşabilirlerdi.  Yağmur çok yavaşlamıştı. Şimdi karşıdan gelen kalabalık yaklaşıyordu. Kür Şad kılıcını çekerek son buyruğunu verdi:
 
-          Sonuna kadar!...
 
Bu son buyrukta bir veda âhengi vardı. On kişi kalmışlardı. Hepsi gönüllerinden gelen bir sesle içlerinden “Sonuna kadar” diye tekrarladılar.
 
Kür Şad hiç söz etmeden gelenlere doğru at saldı. Dokuz arkadaşı da öyle yaptılar. Karanlıkta, at üzerinde sert bir vuruşma başladı. Bu artık son çarpışma idi.
 
Bögü Alp ileriye atılırken bir an için yine Kıraç Ata’nın sözlerini hatırladı:
 
-          Yağmur yağıyor… Irmağın kıyısında dövüşüyorsunuz… Budun kurtuluyor… Adınız unutulmayacak… 1300 yıllık ölümden sonra dirileceksiniz… Acunun batımına dek adınız gönüllerde kalacak…
 
Kıraç Ata’nın bütün dedikleri doğru çıktığı için Bögü Alp budunun kurtulacağına, bin üç yıllık ölümden sonra dirileceklerine, acunun batımına kadar adlarının gönüllerde kalacağına inanıyordu. Bu inançla  dövüştüğü için hepsinden daha yaman vuruşuyordu.
 
Kür Şad’ın böyle bir inancı yoktu. O, umutsuzluğun verdiği acı ile vuruşuyor, kırıyor, deviriyordu.
 
Yüzbaşı Yağmur güleç yüzünü hiç değiştirmiyen yarasıyla kılıç savuruyor, at şahlandırıyordu.
 
İki genç onbaşı, Karabudak’la Çıgay Börü yan yana  kılıç indiriyorlardı.
 
Gümüş, babası Çalığın bir hikâyesini hatırlıyordu: Gümüş’ün dedesinin adı da Gümüş’tü. İşte o Gümüş böyle bir çılgın suyun kıyısında dövüşürken suya düşmüş, fakat Tanrı kendisini kurtarmış.
 
Toluk Tüge  sert naralar atıyor, kılıcı kırılmış olan Tunga kılıç kını ile çarpışıyordu.
 
Küçlük’le Yığaç anda idiler. Kendilerini değil, birbirlerini koruyorlardı.
 
Yağmur dinmişti. Rüzgâr da tarihin kırk bir kahramanına oynayacağı oyunu oynadıktan sonra susmuştu. Bulutların yarısı dağılmış, gece aydınlanmıştı.
 
Şimdi aydınlıkta bir çok atlı birbirine giriyor, saldırıyor, vuruyor, bağırıyor, haykırıyordu. Artık talihin çizdiği sonuç belli olmuştu. İlk düşen Karabudak oldu. Bir Çinli ile sarmaş dolaş olduğu halde attan yere yıkıldı. Arkasından Yığaç devrildi. Biraz sonra da bir Çinlinin karnını deşen Gümüş’ün ensesine bir kılıç indi. Elindeki kılıç kınını bir Çinlinin kafasında kıran Tunga kargı ile sançıldı.
 
Bu arada sürülerek ırmağın kıyısına kadar gelmişlerdi. Altı kişi, damarlarında kalan son güçle son müdafaalarını yapıyorlardı. Bu, artık sona ermiş hayatlarını birkaç kısa an daha uzatmak içindi. Bu kahramanlığı yaparken bin üç yüz yıl sonra bir yazıcının, kendi hâtıralarını yaşatmak için bu satırları yazacağını düşünmüyorlar, şanlı maceralarını Türk oğullarının nasıl bir ihtirasla okuyacaklarını bilmiyorlardı.
 
Vuruşuyorlardı. Kan içinde, kin içinde vuruşuyorlardı. Bulutlar durmuş, ayla yıldızlar dikkat kesilmiş, bu savaşı seyrediyorlardı. Üzerlerinde ruhlar dolaşıyor, Tanrı’nın yarlıgamaları başlarına serpiliyordu.
 
Birdenbire Yüzbaşı Yağmur başına kılıç yedi. Sonra omzuna bir kargı sançıldı. Atının yelesine kapanmıştı. Bir an acıyla inler gibi derin bir ah çekti. Sonra bütün hızıyla atını şahlandırarak kendisine kargı sançan Çinlinin atına atladı.  Boğazından ve belinden kavrıyarak al aşağı etti. İkisi birden attan kayarak toprağa düştüler, Yağmur, Çinlinin boğazını sıkıyor, bıçağını çekmiş olan beriki boyuna onun sırtına, omzuna daldırıp çıkarıyordu. Yavaş yavaş nabızları ağırlaşıyordu. Bıçak son defa Yağmur’un sırtına saplandıktan sonra bir daha çıkmamış, orada kalmıştı. Parmakları hâlâ Çinlinin boğazında idi. Dolgun yanakları kan içindeydi. Güleç yüzü gerilmiş, donuk bakıyordu. Gözlerinin içinden genç bir kadınla iki bebeğin hayali ışıldıyarak geçiyordu. Yağmur Beğ ölmüştü.
 
Bögü Alp da ölümcül bir yara almış, atından düşüyordu. Son bir iş yapmak için elini bıçağına attı. En yakın Çinliye fırlatarak gırtlağına sapladı. Sonra kendisini çamurlu toprağa bırakırken “bin üç yüz yıl sonra…” diye mırıldandı.
 
Şimdi Kür Şad tek başına kalmıştı. Toluk Tüge kılıçla öldürülmüş, Çıgay Börü at üstünde belinden kavradığı bir Çinli ile birlikte ırmağa düşmüş, Küçlük de andası Yığaç’ın ölümünden sonra onu vuran Çinliyi tepelerken can vermişti.
 
Kür Şad, ölmüş Çinli yığınları üzerinde tek başına Çin kağanlığına karşı vuruşuyordu. Yalın kılıçtı. Börkü düşmüş, kaftanı parça parça olmuştu. Göğsü açıktı. Göğsünden, alnından, yanaklarından, boynundan kan sızıyor, fakat o yine vuruşuyor, dövüşüyor, çarpışıyordu.
 
O şimdi yarı tanrı gibi bir şeydi. Ölümü de başka türlü olmalıydı. Kırk kahraman birer birer düştükten sonra o hâlâ ayakta idi. Uzun saçları omuzlarında uçuyor, gözleri kıvılcımlar saçıyor, kolu yıldırım hızıyla kalkıp iniyor, her inişte bir Çinliyi deviriyordu.
 
En sonra ölüm kızı onun eline bir sağrak sundu. Kür Şad bu acı sağrağı gözünü kırpmadan içti. Atının yelesine kapandı. Başını dayadı. Sağ elinde kılıç hâlâ sımsıkı duruyor, sol eli sarkıyordu.
 
Kür Şad ölmüş, fakat attan düşmemişti.
 
Ölmüş, fakat yenilmemişti…
 
- XII -
 
SON
 
            Yağılar, onun yiğit başını gövdesinden ayırıp Çin kağanına götürdüler. Çin kağanı, bütün saray, bütün Siganfu ondan tirtir titremişti. Bu titreyiş yalnız Kür Şad’dan değil, onu yetiştiren ırktan geliyordu. Kür Şad ölümüyle budununu kurtarmıştı.
 
Ertesi gün Siganfu’da yargılar kuruldu. İhtilâlden haberi olmıyan Urku, güney vilayetlerinden birine sürüldü. Sarayın adamları Kür Şad’ın ocağını söndürmek için bütün şehri aradılar. Kür Şad’ın dört yaşındaki oğlunu bulsalar yok edeceklerdi. Konçuyu ve on üç yaşındaki kızı ihtilâlin çıkacağını biliyorlardı. Kızıyla kısa bir konuşma yaptıktan sonra konçuy, oğlunu alarak bilinmedik bir yere doğru gitti.
 
Çinliler geldikleri zaman Kür Şad’ın kızı yalnızdı. Yargının önünde ihtilâli bildiğini, anasıyla kardeşinden haberi olmadığını söyledi. Babasının kesik başını gösterdiler. Gözlerinden yaşlar akarak : “Yurt ve şeref için…” diye karşılık verdi. Hayatını kurtarması için bildiklerini açığa vurması gerektiğini bildirdiler. Hiç cevap vermedi.
 
Kür Şad’ın kızı ölüme mahkum edildi. Onbaşı Ay Kutluğun babasıyla Turumtay’ın eçesi de idam cezası almışlardı. Kür Şad’ın kızıyla Ay Kutluk’un babası yüce soydan oldukları için Türk türesince yay kirişiyle boğularak öldürülmeleri gerekirdi. Çin kağanı, hakaret olsun diye, okla öldürülmelerini buyurdu.
 
O akşam Çin sarayının bahçesinde üçü de oka tutuldular. Kür Şad’ın kızı ortada duruyordu. Yirmi Çerisi nişan almıştı. Bir buyruk işitildi. Arkasından keskin bir vınlayış…
 
İki erkek, düşmesin diye Kür Şad’ın kızını kolundan tutuyorlardı. Kendileri yaşadıkta Kür Şad’ın kızı toprağa düşemezdi. Birkaç kısa an onu ayakta tutabildiler. İlk önce Ay Kutluğun babası düştü. Turumtay’ın eçesi diz çökmüş olduğu halde onu hâlâ ayakta tutmağa çabalıyordu. Sonra o da kapaklandı. En son düşen, dört okla yaralanmış olan Kür Şad’ın kızı oldu…
 
Gece bütün güzelliğiyle inmişti. Ayın on beşi ışıklarını Tanrı’nın rahmeti gibi saçıyordu. Siganfu sarayından Vey ırmağına kadar olan bütün yerlerde bir başka hava var gibiydi. Bu gece Çinlileri bir korku sarmış, kimse sokağa çıkamıyordu. Çünkü o alanda şehitlerin ruhları dolaşıyordu.
 
Birden buralar bulutlandı. Sis gibi, duman gibi, fakat onlardan daha başka, daha güzel bir şey çevreyi sardı. Sonra birdenbire bu dümdüz beyazlığın üzerinde, yerden birisinin kalktığı görüldü. Elinde yerden kaldırılmış, gönderi kurt başlım  bir tuğ vardı. Yarasından kanlar akan bu hayalet Kür Şad’dı.
 
Bir eliyle tuğu yükseltirken, öteki eliyle duman alana bir işaret yaparak “Kalkın” diye haykırdı. Kırk şehit birden kalktılar. Kür Şad eliyle ilerde bir yeri gösterdi. “Oraya” diye gürledi. Gösterdiği yer “Tanrı Dağı” idi. Tepesinde ataların ruhu dolaşıyordu. Kırk bir şehidin ruhu bir fırtına gibi, bir musikî gibi, bir ışık akarak Tanrı Dağı’na  doğru yürümeğe başladılar… Onları orada, başlarında Alp Er Tunga olan atalar kafilesi bekliyordu. Bu kırk bir şehidin çevresini bir anda yüz binlerce başka şehitler sardı. Tanrı’nın huzurunda başlıyan bu en muhteşem resmigeçit büyük, sonsuz boşluğu sarsarken birdenbire bir türkü; azametli, ürpertici, Tanrısal bir türkü kâinatı titretti:
 
Delinse yer; çökse gök; yansa, kül olsa dört yan
Yüce dileğe doğru yine yürürüz yayan.
Yıldırımdan, tipiden, kasırgadan yılmıyan;
Ölümle eğlenen tunç yürekli Türkleriz!...
 
Bu türkü hâlâ göklerde çınlıyor.
 
Kür Şad ve kırk arkadaşı, aylı kızıl bayrağı bekliyerek hâlâ ufukları gözlüyor…
 
- SON -
 
13 Nisan 1946
Saat: 21
Maltepe
 





Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Siteniz:
Mesajın:

 
  Bugün 120 ziyaretçikişi burdaydı!