Blog Sitem
  dogan cuceoglu insan insana
 
 Yeniden
 
 İNSAN İNSANA
 
 İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Psikoloji
Bölümü'nden lisans diploması alan Doğan Cüceloğlu,
ABD'de Univesity of Illinois'de Dil Psikolojisi
(Psikolinguistik) alanında doktora yapmıştır.
Daha sonra İstanbul Üniversitesi, Hacettepe
Üniversitesi ve Boğaziçi Üniversitesi'nde öğretim
üyesi olarak görev yapan Cüceloğlu; bu
arada bir yıl süreyle Fulbight bursuyla ziyaretçi
profesör olarak University of California, Berkeley'de
araştırma yapmıştır.
 
 Doğan Cüceloğlu'nun uzmanlık alanı algılama,
öğrenme ve dil psikolojisidir. Bilimsel yayınlarının
birçoğunu iletişim konusunda yapmıştır; bu
yayınlar, aynı toplumda yetişmiş insanlar arasındaki
iletişim ilişkilerini olduğu kadar, farklı toplum
ve kültürlerde yetişmiş kişilerin iletişim ilişkilerini
de kapsar.
 
 Halen California State University, Fullerton'da
Office of International Education and Exchange'de
(ABD) direktör yardımcısı olarak görev
yapan Doğan Cüceloğlu, Öğrenme Psikolojisi,
Eleştirel Düşünme, Algılama Psikolojisi, Bilişsel
Psikoloji vc Kültürler Arası İletişim alanlarında
dersler vermektedir.
 
 :::::::::::::::::
 
 Doğan Cüceloğlu
 
 Yeniden
 
 İnsan İnsana
 
 8. Basım
 
 :::::::::::::::::
 
 SUNUŞ
 
 Gözden geçirilerek genişletilmiş bu baskı iki kısımdan oluşuyor.
Birinci kısımda insan ilişkilerinin temelini oluşturan iletişim
süreçleri, bizim topluma özgü gözlemlerle ayrıntılı olarak; sunuluyor.
İkinci kısımda, iletişim ilişkilerinin temelinde yatan kültürel
varsayımlar çerçevesinde, toplumumuzda yer alan bazı iletişim
olayları inceleniyor.
 
 İnsan İnsana daha önceki baskılarında büyük ilgi görmüş ve
toplumun değişik kesimlerinden olumlu eleştiriler almıştır. Kitabın
daha önceki baskısında ele alınan bireysel ilişkilerin ötesinde,
toplum ve kültür sorununa da değinildiği için, şimdiki genişletilmiş yeni
baskısının daha da ilgi çekeceğini umuyorum.
 
 Değerli karikatürist Erdoğan Bozok'un çizgileri; iletişim gücünü
arttırmakta ve kitaba dilin ötesinde ayrı bir anlatım zenginliği
getirmektedir. Aziz Nesin, bazı hikayelerini almama izin vererek,
benim anlatım gücümün ötesindeki renkli insan manzaralarını ve
onların bize özgü ilişkilerini, kitapta yansıtmama olanak sağladı.
Her iki sanatçıya da destekleri için teşekkür ediyorum. Değişik gazete
ve dergilerde çıkan yazılarının bazılarını konu aldığım Çetin
Altan, Refik Erduran, Hasan Pulur gibi yazarların katkılarının önemini
de, ayrıca belirtmek isterim.
 
 Kitabın yazımı süresince, değişik aşamalarda müsveddeleri
okuyan Can Bruce, Ayşe Cüceloğlu, Nuri Çakır, Tanju Çataltepe,
Tayfun Çataltepe, Sinan Çilesiz, Ahmet Dervişoğlu, Yonca Dervişoğlu,
İffet Dorken, Üstün Dökmen, Jülide Even, Mehmet Metin,
Yücel Perinçek, Necla Sarıkaya, Berkay Şavkay ve Abdurrahman
Tanrıöğen'e; konuların konumu ve kitabın üslubuyla ilgili önemli
redaksiyonlar yapan Remzi Kitabevi sahibi ve yöneticisi Erol
Erduran'a teşekkür ederim. Her bir eleştirmen, hem içerik, hem de yazım
yönünden önemli katkılarda bulundu.
 
 İÇİNDEKİLER
 
 I. Kısım:
 
 YAŞAMI ZENGİNLEŞTİREN YA DA
 
 FAKİRLEŞTİREN SİHİRLİ OLAY:
 
 BİREYLER ARASI İLETİŞİM SÜRECİ
 
 1. Bir Şiir ve Düşündürdükleri
 
 2. İletişim Düzeyleri
 
 3. Kelimelerin Ötesinde: Sözsüz İletişim
 
 4. İletişim ve Algılama:
 
 5. İletişim Benimle Başlar: Kendini Tanıma
 
 6. Aramızda Büyük Engel: Savunucu İletişim
 
 7. İşitmek ve Dinlemek
 
 8. Sürtüşme ve Çatışmalar
 
 9. İletişim ve Toplum 
 
 II. Kısım:
 
 DEĞİŞEN TÜRK TOPLUMU İÇİNDE İLETİŞİM
 
 10. İletişim Manzaraları
 
 11. Kültür ve İletişim 
 
 12. İçimizde Çatışan İki Farklı Dünya
 
 :::::::::::::::::
 
 BİRİNCİ KISIM
 
 YAŞAMI
 
 ZENGİNLEŞTİREN
 
 YA DA
 
 FAKİRLEŞTİREN
 
 SİHİRLİ OLAY :
 
 BİREYLER ARASI
 
 İLETİŞİM SÜRECİ
 
 :::::::::::::::::
 
 Birinci Kısımda, bireyler arasındaki iletişim
süreci incelenecek. Bireyler arasındaki iletişim
süreci, insan olarak bizi sosyal varlık yapan,
yaşamı zenginleştiren ya da fakirleştiren
önemli bir olaydır.
 
 Bireyler arasındaki iletişim, belirli bir toplumsal
ve kültürel ortamda yer alır. Bu nedenle,
sık sık toplumumuzdan örnekler vermeye
çalıştık; ayrıca, kitapta yer alan Erdoğan Bozok'un
çizgileri ve Aziz Nesin'in öyküleri de,       
insanımızın psikolojik ve kültürel renklerini
göz önüne seriyor.
 
 :::::::::::::::::
 
 1
 
 Bir Şiir ve Düşündürdükleri
 
 --Yola çıkınca her sabah;
 
 Bulutlara selam ver.
 
 Taşlara, kuşlara,
 
 Atlara, otlara,
 
 İnsanlara selam ver.
 
 Ne görürsen selam ver.
 
 Sonra çıkarıp cebinden aynanı
 
 Bir selam da kendine ver.
 
 Hatırın kalmasın el gün yanında
 
 Bu dünyada sen de varsın!
 
 Üleştir dostluğunu varlığa,
 
 Bir kısmı seni de sarsın.--
 
 Üstün Dökmen
 
 Güleç yüzlü, sakin bir öğrenciydi Üstün Dökmen. Hacettepe Üniversitesi
Psikoloji Bölümü öğretim üyeleri ve öğrencileri tarafından sevilen
bu genç, bir gün öğretmekte olduğum --Kişiler Arası İletişim
Psikolojisi' dersinden sonra bana yaklaşmış ve her zamanki sıkılgan
tavrıyla, --Hocam bir şiir yazdım, çok zamanınızı almazsa sizin okumanızı
istiyorum;' diyerek yukarıdaki şiirini bana vermişti.
 
 Her genç belirli devrelerde aşık olmuş, şiir yazmak hevesine kapılmış
ve kendini dinleyecek anlayışlı birini aramıştır. Böyle bir şair
olma heveslisiyle karşı karşıya olduğumu düşündüm. İçimden, --Üstün,
içini dökecek başka adam bulamadın mı?-- duygusunu geçirirken,
onu incitmemeye özen göstererek, --Evde okuyayım, daha sonra
konuşuruz,' dedim.
 
 Şiir ilk okuyuşta beni kucakladı; yaşamla olan bağımın güçlendiğini,
kendimle olan ilişkimin arttığını hissettim; sevgi dünyamın kapıları
açıldı. Güleç yüzünün ve sıkılganlığının arkasında, Üstün Dökmen'in
gönül zenginliğini görebildim. O aylarda, İnsan İnsana kafamda
son şeklini alıyordu. Kitabıma, sevgi kapılarını açan bu şiirle başlamaya
karar verdim.
 
 İnsan İnsana'nın ilk basımından 10 yıl sonra Üstün'le konuştuğumda
öğrendim ki, bu şiir, kitabın basımından sonra defalarca
Türk radyo ve televizyonunda okunmuş. Üstün, benimki gibi, okuyucunun
da gönül kapısını açmış; Türkiye'nin sevgi okyanusuna
kendi katkısını yapmış.
 
 Neden Bu Şiir?
 
 Evet, ilginç bir sorudur bu: Bu şiir neden bu kadar sevildi? Sorunun
cevabını şiirin iki özelliğinde buluyorum: (1) İnsanın kendine değer
vermesi ve sevecenlikle, hoşgörüyle kendini kabullenmesi. (2) Yalıtılmış,
kopuk, kaybolmuş insanı değil; kendiyle, toplumuyla, doğayla
ve evrenle ilişki kurmuş bir insanı dile getirmesi. İlişki içinde olan
insan yalnız değildir; gönlü coşkun, yaşamı anlamlı, umutlu bir kişidir.
 
 İletişim gereği
 
 İçeriği ne olursa olsun, bir sorunu çözmek için insanların düşünce
alışverişinde bulunmaları, bir başka deyişle, iletişim kurmaları gerekir.
Uygarca konuşma ve tartışma becerisinin geliştirilmemiş olduğu
toplumda, bir sorunu çözmek amacıyla başlatılan etkileşim, kısa sürede
sürtüşme ve çatışmaya dönüşür. Böylece, varolanı çözmek şöyle
dursun, soruna yenileri eklenir; dünyanın birçok ülkesinde görülen
kanlı çatışmaların kökeninde,.bilinçsiz koşullar altında yaratılan sosyal
ortamdaki iletişim düzensizliği yatar.
 
 Toplumsal sorunların demokratik çözümü için karşılıklı, iki yönlü
iletişim gereklidir. Böyle bir iletişim gerçekleştirilmediği sürece,
sorunların çözümününe ulaşılamaz. Gücü o anda elinde bulunduran
otorite emir vererek, toplumsal soruna bir çözüm getireceğine inanabilir.
Ancak iletişim kurmadan ortaya atılan ve zorla kabul ettirilen
bu tür --çözüm-- biçimlerinin ömrü, emri veren iktidarın ömrü kadar
olur; iktidar değişince, yeni otorite eski emri ortadan kaldırır ve çoğu
kere, öncekine taban tabana zıt, yeni emirler verir. Zamanla sürtüşmeler
çoğalır, bu tür keyfi emirler daha derin toplumsal buhranlara
yol açar. Türk eğitim, ekonomi ve yönetim tarihi, bu tür keyfi --emir--
örnekleriyle doludur.
 
 Niçin uygarca iletişim kuramıyoruz? Demokratik yaşamı gerçekleştirmiş
demokratik toplumların insanlarından daha mı az yetenekliyiz?
Elbetteki hayır! Kitabın tümünde, insan ilişkilerinin toplumsal
ve bireysel yönlerini inceleyerek, bu soruya bir cevap arayacağız.
 
 Din öğesinin ağır bastığı geleneksel otoriter kültür, demokratik
bir toplumun temelinde yatan iletişim becerilerini içermez. Demokratik
yaşam, yeni iletişim becerilerini öğrenmeyi zorunlu kılar. İletişim
becerileri boşlukta oluşmaz; yeni bir dünya ve yaşam anlayışı
içinde doğar ve gelişir.
 
 Cumhuriyet hükümetlerinin eğitim seferberliğine girmesi ve insan
potansiyelini değerlendirmek istemesinin temelinde, özgürlükçü
demokratik bir toplum yaratma amacı yatar. Kişiler arası ilişkilerde
daha az sürtüşmesi olan, kavgaya dönüştürmeden sorunlarını çözebilen,
acı yerine mutluluğun, kin ve nefret yerine destek ve hoşgörünün
yeğlendiği Türk toplumu, kendini değerli bulan, sevgi ve anlayışla
çevresindekilerle iletişim kuran insanlarla kurulabilir.
 
 İNSAN İLİŞKİLERİ NİÇİN ÖNEMLİ?
 
 Demokratik çağdaş toplum olabilmek için yeni iletişim becerileri
kazanılması gerektiği belirtildi. Şimdi, şöyle bir soru aklınıza gelebilir:
İletişim sadece toplumsal amaçları gerçekleştirmek için mi gereklidir?
Hayır! İletişim, aslında hem kişisel, hem de toplumsal bir süreçtir.
Bir başka deyişle, iletişim, iki kişiyi ilişki içine sokan psikososyal
bir süreçtir. Toplumsal sonuçların altında bireysel davranışlar yatar;
sosyal gerçek, bireyin kişisel yaşamından geçerek biçimlenir.
 
 İnsan, ilişkileri içinde sürekli yeniden tanımlanan bir varlıktır; diğer
insanlarla hiç ilişkisi olmayan bir insan düşünülemez. Başka bir
deyişle, demokratik toplum yaratabilmek için, önce bireylerin kendi
günlük yaşamlarında, diğer kişilerin görüşlerine saygılı ve hoşgörülü
olmayı öğrenmeleri gerekir. Bu amaçla geliştirilmiş yeni iletişim
becerileri, hem bireyin, hem de toplumun yaşamma zenginlik ve saygınlık
getirir.
 
 Bir insanın ilişkilerinin niteliği, o insanın yaşamının kalitesini
belirler. İlişki sorunları, gerçekte iletişim yani düşünce alışverişi
sorunlarıdır ve yaşamın değişik yönlerinde kendini gösterir. Aile yaşamında
anne-babanızla aranızda bu tür sorunlar yer alabilir: Fikirlerinizi
dinlemiyor, düşüncelerinizi sürekli olarak bir kenara itiyor olabilirler.
Ne zaman konuşmaya kalksanız, kendinizi bir tartışma içinde
buluyor olabilirsiniz.
 
 Anne ya da baba sizseniz, çocuklarınızla aranızda bu tür sürtüşmeleri
siz de gözlemlemekte olabilirsiniz. Bu tür iletişim sorunları,
eşiniz, nişanlınız ya da arkadaşlarınız arasında da söz konusu olabilir;
arkadaşlık, meslek seçimi, para harcama gibi konularda farklı görüşlere
sahip olduğunuz için, çevrenizdekilerle sürekli sürtüşme
içinde olabilirsiniz.
 
 Kişilerle ilişki kurma. yönteminizden hoşnut olmayabilirsiniz. Daha
yakın arkadaşlık ilişkileri kurmak istediğiniz halde, çevrenizdekilerin
size ilgisiz kaldığını, konuştuğunuz zaman sizi pek dinlemediklerini,
hatta konuşmanızı çoğu kez sıkıcı bulduklarını biliyor ve bu
durumu değiştirmek istiyor olabilirsiniz.
 
 Bazı kimseler fazla konuştukları, karşılarındakilere konuşma fırsatı
vermedikleri için bir iletişim sorunları olduğunu düşünürlerken,
diğerleri, sürekli sözleri kesildiği halde hiç seslerini çıkaramadıklarından
şikayetçidirler. Kimileri, en son söylenecek sözü ilk başta söylediklerinden
başlarının sık sık derde girdiğini düşünürken, başkaları,
az ve öz konuşmayı beceremediklerinden, sözü uzatarak karşıdakinin
ilgisini yitirdiklerinden yakınırlar.
 
 Burada iletişim sorunlarının bir listesini yapmanın anlamı yok;
ancak şu noktayı yeniden vurgulamakta yarar var: İletişim sorunlarını
çözmeden doyumlu bir yaşam sürdürmek olanaksızdır. Yeni kişilerle tanışmaktan
utanan, tanıştığı kimselerle anlamlı ilişkiler geliştirmesini
beceremeyen kimse, bu yüzden yalnızlık içinde olduğunu bilebilir;
ne var ki, daha anlamlı derin ilişkiler geliştirmek için ne yapması
gerektiğini bilmeyebilir. Bu kişinin, sağlıklı bir kişiliğin yanı sıra
iletişim becerileri de geliştirmesi gerekir.
 
 İnsanların çoğu, doyumlu bir yaşam gerçekleştirme çabası içindedir:
Uzun yıllar okula gitme, meslekte yükselmeye çabalama, aileyi
en rahat düzeyde yaşatmak ve çocukları en iyi biçimde yetiştirmek
için uğraşma, anlamlı ve doyumlu bir yaşamı gerçekleştirebilmek
içindir. Doyumlu yaşamı gerçekleştirme yönünde en önemli araç ise,
iletişimdir.
 
 İletişim sorunlarının çözümü, iyi niyetli ve bu sorunların altında
yatan psikososyal süreçlerin bilinmesine bağlıdır. İletişim konusunda
bilinçlenme, kişiye önemli etkileşim olanakları sağlar. Bu olanaklardan
yararlanarak, doyumlu bir yaşamı gerçekleştirmek, kişinin
kendini değerli görmesiyle başlar. Üstün Dökmen'in şiirsel diliyle
söylersek, --Bir selam da kendimize vermemiz;' gerekir. Bir insan
olarak kendimizi anlamlı görebilmemiz ise, --Bu dünyada bizim de
var olduğumuzu, dostluğumuzu tüm evrene yönelttiğimizde, bir
kısmının bizi de saracağını,' bilmemizden geçer. Bir başka deyişle, iç
ve dış dünyayla anlamlı ilişkiler içinde olan bir insan olmamız gerekiyor.
 
 Matematiksel dille söylenirse, iletişim konusunda teknik bilgiler
ve beceriler gerekli, fakat kendi başına yeterli değildir. İletişim bilgi
ve becerilerinin arkasında gönül zenginliği, sevgi, anlayış ve hoşgörü
olmalıdır. Bu temel olmadan her türlü iletişim becerisi, yalın ve
anlamsız bir egzersizden ileri gidemez: Bilinçsiz bir temel üzerine
kurulmuş zenginlik, dinamik gücünden yararlanılmayan bir çağlayana
benzer. İnsan iletişimi, hem kafa hem de gönül zenginliği ister: Biri
olmadan diğerinin etkinliği yoktur.
 
 Bir ülkenin trafik düzeni, o toplumun insan ilişkilerini yansıtan
önemli göstergelerden biridir. Trafik, araç kullanan kişilerin birbirleriyle
kurdukları ilişkilerin tümünü ifade eder. Bir ülkedeki trafik düzenine
bakarak, insanların birbirlerine nasıl bir tavır içinde olduklarını
gözlemleme olanağı vardır. Günlük yaşamımızın önemli bir parçası
olan trafikteki davranışlara, bu amaçla, kısa bir göz atalım.
 
 TRAFİK KAZALARI -İLETİŞİM KAZALARI
 
 Her gün karşılaşılan --trafik sorunları-- aslında kişiler arasında ortaya
çıkan --ilişki sorunları--nın tipik bir örneğidir. Trafik yasası, araç kullanan
kişilerin ilişkilerini düzenleyen kuralları kapsar. Taşıt gibi somut
bir nesne ile, sürücülük gibi açık seçik gözlemlenebilen bir davranışı
içerdiği için, trafikte aksayan yönleri görmek daha kolaydır.
İnsan ilişkilerinde aksayan yönleri gözlemleyebilmek trafikte olduğu
kadar kolay değildir; daha üst düzeyde bir algılama becerisi gerektirir.
Bu nedenle söze, gözlemlemesi kolay olan trafik sorunlarının tartışmasıyla
başlayalım.
 
 Türkiye'nin trafik düzeninin bozukluğundan söz edildiğini işitmeyen
kalmamıştır. Trafik kazalarıyla ilgili haberler, çoğu kez, gazetelerin
ilk sayfalarında yer alır. Yılın belirli bir haftası --Trafik Haftası--
olarak adlandırılarak ister sürücü, isterse yaya olsun, vatandaşın
trafik bilgisi artırılmaya çalışılır. Yurt dışında, daha gelişmiş ülkelerde
bir süre bulunmuş kimseler, o ülkelerdeki trafik düzeniyle yurdumuzdaki
trafik düzenini karşılaştırarak --Bizde niçin onlar gibi düzenli
bir trafik yok?-- diye yakınır.
 
 Kısacası, Türkiye'nin trafik düzeninin karmakarışık, başıbozuk
olduğu söylenir. Avrupa ya da Amerika toplumunun anlayışı içinde
değerlendirilirse, trafiğimizin gerçekten büyük bir başıbozukluk
içinde olduğu görülür. Ne var ki, Türk toplumunun yaşamını yönlendiren
geleneksel kültür anlayışı çerçevesinde bakılırsa, Türk trafiğinde
tutarlı bir düzen gözlenir.
 
 Türkiye'deki trafiğin temelinde bulunan ve onu biçimlendiren
kurallar, toplum yaşamını yöneten temel anlayıştan kaynaklanır. Bu
nedenle, günlük trafik yaşamımızda uygulanan kurallar, Batılı ülkelerin
trafik kurallarından doğal olarak farklıdır. Kitapta yazılı olan trafik
yasası Batılı ülkelerin kurallarına yakın düşer; ama, sokakta uygulanan
trafik yasası Türk toplumuna özgüdür ve insan ilişkilerini yöneten
temel anlayışı yansıtır. Örneğin, --büyük aracın geçiş üstünlüğü
(vardır)-- kuralı bize özgü, trafik yasasında bulunmayan, oysa uygulamada
geçerliği olan bir kuraldır. Yine, --erkek sürücü kadın sürücüden
üstündür; kadın sürücü erkek sürücüye yol vermeli ve onun
önüne geçmemelidir-- kuralı, toplumumuza özgü, trafik yasasında
olmayan bir kuraldır.
 
 Trafik yasasında bulunmayan, ama Türkiye'de uygulamada kullanılan
yukarıdaki örneklere benzer daha birçok --gizli kural-- gösterilebilir:
--Duruma göre kırmızı ışıkta durulmayabilir--, --Trafik polisi
tanıdıksa ceza yazmaz--, --Taksi şoförü, özel araç kullananlardan daha
ayrıcalıklıdır--, --Resmi araçlara ceza yazılmaz-- v.b.
 
 Yukarıda da belirtildiği gibi, trafik, araçlı insanların ilişkisi olarak
tanımlanabilir. Ne var ki bu ilişki, sınırları ve kullanış biçimleri iyice
belirlenmiş yerlerde, yani yollarda yer alır. Bu sınırlandırmaya rağmen,
yol üzerinde trafik ilişkileri içinde olan kimselerin davranışlarıyla,
yüz yüze konuşan insanların iletişim ilişkileri arasında büyük
benzerlikler bulunur.
 
 Bazı kimselerin, konuştukları kişilerin sözlerini sürekli olarak
kestiklerini gözlemişsinizdir. Bu kişiler sözlerini kestikleri kimselerden
sosyal mevki, prestij ya da yaş yönünden, büyük bir olasılıkla,
daha --büyük--türler. Sosyal itibar yönünden --büyük-- olan bu kişiler,
karşısındaki sanki konuşmuyormuş gibi, istedikleri anda söze
başlar. Bu davranış biçimiyle, trafikte büyük araçların kendilerinden
daha küçük olan araçların yollarını kesmeleri, sanki küçük
araçlar yokmuş gibi davranmaları arasındaki benzerlik ne denli çarpıcı,
değil mi?
 
 Bir aracın sürücüsü, yolda kendinden başka araç yokmuş gibi
davranırsa, trafik kazası olur. Bir kişi konuşurken, karşısındakini nasıl
etkilediğini düşünmeden, kendi bildiği yönde istediğini söylerse,
aynı trafikte olduğu gibi, --iletişim kazaları-- ortaya çıkar. İnsan
ilişkileriyle ilgili bu kazaların sonucunda da --yaralananlar-- ve --ölenler--
vardır: Küsenler, ayrılanlar ve gücenenler --yaralıları--, kendi içine
kapanıp yalnızlığa gömülenlerse --ölenleri-- oluşturur.
 
 İletişim kazaları, trafik kazalarında olduğu gibi, kazalara yol açan
nedenler bilindiği derecede azaltılabilir. İletişim konusunda bilgi
edinen birey hem kendini, hem de çevresindekileri daha iyi değerlendirir
ve anlar. Kendi davranışlarını değerlendirebilen kimse, kurmuş
olduğu ilişkilerin temelinde yatan psikolojik süreçleri anlar ve
farkına varmadan ortaya çıkan --iletişim kazaları--nı önleyebilme olanağına
kavuşur.
 
 SÖZÜN KISASI
 
 Bir kişinin kendinden hoşlanması ve kendini diğer insanlarla, doğayla
ilişki içinde görmesi, yaşamının anlamlı olmasını sağlar. Gergin
bir toplum içinde yaşıyoruz; kişileri kuşatan bu gerginliğe esir düşmemek
için, kişinin kendisiyle ve çevresiyle, bilinçli ilişki kurması
gerekir. Bilinçli iletişim, anlamlı yaşama, anlamlı yaşam da sakin ruh
halinin gelişmesine yol açar.
 
 Türk insanı özgürlükçü çağdaş anlayışın toplumumuzda kök salması
ve filizlenmesi için --iletişim gereğini-- benimsemeli ve zaman
kaybetmeden uygulamaya koymalıdır. Özgür ortam içinde yapılan
iletişim, toplum sorunlarının çözümüne olduğu kadar, kişiler arası
sorunların çözümüne de katkıda bulunur.
 
 İletişim alışkanlıklarının bazıları, trafik ilişkilerinde görülür. Trafik
kazaları nasıl ölü ve yaralılar ortaya çıkarıyorsa, iletişim kazaları
da --ölü-- ve --yaralılar-- ortaya çıkarır. Bu tür --ölü-- ve --yaralılar'ın
sayısı azaldıkça toplumumuz daha sağlıklı olur.
 
 :::::::::::::::::
 
 2
 
 İletişim Düzenleri
 
 :::::::::::::::::
 
 Birinci bölümden sonra okuyucu umarım, iletişim gereğini anlamış,
insan ilişkilerinin yaşamın hem özünü hem de çerçevesini oluşturduğunu
kabul etmiştir. Bu bölümde, iletişim dinamiğini gözden geçirerek,
iletişim varsayımlarını ve iletişimin iki düzeyini inceleyeceğiz.
 
 TEMEL İLETİŞİM VARSAYIMLARI
 
 Aşağıda ele alınan temel iletişim varsayımları Amerikalı bilim adamları
Paul Watzlawick, Janet H. Beavin ve Don D. Jackson'ın (1967)
Pragmatics of Human Communication adlı kitabında ileri sürülmüştür.
O zamandan bu yana, insan etkileşiminin dinamiğini açıklamada, bu
varsayımlar sık sık kullanılmışhr.
 
 Watzlawick, Beavin ve Jackson; beş temel varsayım önermiştir.
Bu beş temel varsayım şunlardır: l. İletişim kuramamak olanaksızdır;
2. İletişimin ilişki ve içerik düzeyleri vardır; 3. Mesaj alışverişindeki
dizisel yapının kendi başına bir anlamı vardır; 4. Mesajlar sözlü
ve sözsüz olarak iki tiptir; 5. İletişim kuran kişiler ya Eşit ya da Eşit
Olmayan ilişkiler içindedir. Oldukça kapsamlı olan bu varsayımlar
iletişim olaylarını incelemek isteyen bilim adamı için temel bir çerçeve
oluşturur.
 
 İletişimin ilk temel varsayımı, iletişim kurmanın zorunlu oluşundan,
daha doğrusu iletişim kuramamanın olanaksızlığından söz
eder. Bu nedenle, temel iletişim varsayımlarının tartışmasına onunla
başlıyorum.
 
 İletişim kuramamak olanaksızdır
 
 Watzlawick, Beavin ve Jackson --davranış--ın karşıtının bulunmadığını,
başka bir ifadeyle, --hiçbir şey yapmama--nın dahi, davranış olduğunu
ifade ederler. Bu nedenle, hareket etmek ya da bir şey söylemek
kadar, hareket etmemek ya da susmak da bir davranıştır ve anlamlı
bir mesaj oluşturur. Bu tür gözlemlerden sonra, vardıkları sonucu
bir varsayım olarak şöyle ifade ederler: Aynı sosyal ortamda birbirlerini
algılayan kişilerin iletişim kuramamaları olanaksızdır.
 
 Bir otobüs yolculuğu yaptığınızı düşünün; kimseyle konuşmak
istemiyorsunuz. Yanınıza konuşkan yaşlı bir bayan oturuyor, uygar
insan olmanın gereği hafifçe tebessüm ettikten sonra gözlerinizi
kapatıyorsunuz ve uykunuz ya da başağrınız varmış gibi davranıyorsunuz.
Bu durumda ne yaparsanız yapın, ya da yapmayın, yaptığınız ya da
yapmadığınız davranışın her birinin bir anlamı vardır ve
öbür kişi için bir mesaj oluşturur. Gözlerinizi kapamanız, --uykum
var -ya da başım ağrıyor-sizinle konuşamam;-- mesajını verir. Elinizdeki
dergi ya da kitabı okumaya devam etmeniz, --okuduğum kitap (dergi)
daha çok ilgimi çekiyor, kitap okumayı sizinle konuşmaya yeğliyorum,--
mesajını verir.
 
 Günlük yaşamda, belirli bir sosyal çerçeve içinde yer alan insanlar,
farkında olsunlar ya da olmasınlar, birbirleriyle iletişim içindedirler.
İletişim kurmak için belirli bir davranış gösterme zorunluğu
yoktur. Hiçbir davranışta bulunmama da, anlamlı bir mesaj oluşturur.
 
 Evli bir çifti ele alarak bireysel düzeyde örnek verelim. Eşlerden
biri, diğeri yokmuş gibi, sırf kendi düşünceleri çerçevesi içinde davranmaya
başlar ve --Benim ne yaptığım seni ilgilendirmez, kendi bildiğim
ve inandığım biçimde yaşamak istiyorum,-- derse, gerçeğe uymayan,
hatalı bir anlayış içinde davranmış olur.
 
 Örneğin, Nizam Bey her Cumartesi akşamı arkadaşlarıyla buluşup
kafa çekmeye alışmış biri olsun. Nilüfer Hanım ise, her Cumartesi
akşamını amca, dayı, hala ve teyzelerinin de katıldığı geniş aile
toplantısında geçirmeye alışmış biri. Bu kişilerin evliliklerinin sağlıklı
bir çizgide yol alabilmesi için, eşlerin birbiriyle konuşarak, Cumartesi
akşamı konusundaki beklentilerini açıklığa kavuşturmaları gerekir.
Belki de, bu konuda içtenlikle kabullenebilecekleri bir uzlaşmaya
varacaklardır.
 
 Nizam Bey, evlenmeden önceki davranışlarını sürdürürse, karısına,
--Sen benim yaşamımda yoksun!-- mesajını, bilmeden, istemeden
verir. Öte yandan, Nilüfer Hanım kocasını Cumartesi akşamları
kendi aile toplantısına götürmekte ısrar ederse, bilmeden kocasına,
--Benim daha önceki kurduğum düzene ayak uydurduğun, benim
aileme ilgi gösterdiğin sürece, seni sever ve sayarım!-- mesajını verir.
 
 Eşlerin, belirli bir ilişki içine girmiş olduklarını, birbirlerinin düşünüş
ve beklentilerini hesaba katarak davranmaları gerektiğini görebilmeleri
gerekir. --Ben kendi bildiğimi yaparım, o da kendi bildiğini yapsın--
anlayışı, iletişimin temel varsayımına aykırı düşer. Evlilik
ilişkisi içinde her bir eşin davranışı, diğeri için mutlaka bir mesaj
niteliği taşır; bu nedenle, mesajı veren kişi, mesajın sorumluluğunun
bilincinde olmalıdır. Aksi halde, daha önce sözü edilen --iletişim kazaları--
ortaya çıkar.
 
 Bu varsayım, toplumsal düzeyde de geçerlidir. Türkiye'de yaşayan
bir kimse, --Ben kendi bildiğim biçimde ve kendi inandığım değerler
çerçevesinde yaşayacağım, halkın neye, niçin inandığı beni ilgilendirmez!--
diyemez. Toplum değerleri, yaşam felsefesi, etkileşim
biçimi trafikte, bakkalda, yolda, okulda o kişiyi kuşatır; farkında olsun
ya da olmasın, kişi toplumla sürekli ilişki içindedir. ,
 
 Toplumumuz, --iletişim kazaları-- sonucu --yaralanan--; --sakatlanan--
ve --ölenler--le dolu bir toplumdur. Yukarıda sözünü ettiğimiz
çift iletişim konusunda bilinçlenmezse, --yaralananlar-- listesine eklenir,
zamanla ya iletişim konusunda bilinçlenerek --yaralarını-- tedavi
ederler, ya da --umut yok, ölüme mahkum-- grubuna girerler.
 
 Şimdiye kadar söylenenler bir cümleyle özetlenirse, aynı sosyal ortam
içinde yer alan kişiler, birbiriyle sürekli iletişim içindedir; bu kişilerin
iletişim kuramamaları olanaksızdır.
 
 İletişimin ilişki ve içerik düzeyleri vardır
 
 Watzlawick, Beavin ve Jackson'ın önerdikleri ikinci temel varsayım,
iletişimin iki düzeyi olduğunu vurgular. İkinci temel varsayım şudur:
Her iletişim faaliyetinin bir içerik bir de ilişki olmak üzere iki düzeyi
vardır; ilişki düzeyi içerik düzeyine anlam veren çerçeveyi oluşturur ve bu
nedenle daha üst aşamadadır.
 
 (1) Sen okula gidecek misin?
 
 (2) Siz okula gidecek misiniz?
 
 (3) Okula gitmeyi düşünüyor musunuz?
 
 cümleleri aynı içeriği, fakat farklı ilişkileri ifade eder. Birinci cümlede,
konuşanın kendini diğer kimseyle ya eşit, ya da ondan daha güçlü
gördüğünü anlarsınız. İkinci cümlede konuşanın diğerine eşit ama
resmi bir ilişki içinde, ya da ondan daha güçsüz olduğunu düşünebilirsiniz.
Üçüncü cümlede ise, konuşan, diğerinin karar verme özgürlüğüne
saygılı olduğunu belirtiyor; bu durumda, karşıdakinin, konuşandan
daha güçlü olduğunu tahmin edebilirsiniz.
 
 Görüldüğü gibi, aynı içerik, iletişim kuran kişilerin ilişkilerinin
türüne göre, farklı biçimlerde ifade edilebilir. İlişki içinde bulunan
kişiler, iletişim yoluyla, durumlarını sürekli olarak karşılıklı tanımlarlar;
bu tanımlamada hemfikir oldukları sürece, iletişimde aksaklık
olmaz. Kişilerin birbirlerini tanımlamalarında farklılık başgösterdiği
anda, iletişimde aksaklıklar başlar.
 
 Bir öğrenci hocasına, --Sen okula gidecek misin?-- diye sorarsa,
kendisini hocasına ya eşit ya da ondan üstün gördüğü izlenimini verir:
Bu tür bir ilişki, hem aydının hem de halkın paylaştığı Türk kültür
değerlerine ters düşer. Bu ilişkiye hocanın tepkide bulunması
beklenir; öğrencinin --terbiyesiz-- --münasebetsiz-- ya da --saygısız-- olduğu
düşünülür. Bu öğrenci, --Hocanın okula gidip gitmeyeceğini
öğrenmek istedim; soru sormak suç mu?-- gibi bir savunmayla işin
içinden çıkamaz. Çünkü, işlediği suç, içerik düzeyinde değildir, ilişki
düzeyindedir.
 
 Yukarıdaki örnekte de görüldüğü gibi, iletişim içindeki taraflar
birbirlerini, beklentileri doğrultularında tanımladığı sürece, iletişim
aksamadan devam eder. Bir başka deyişle, öğrenci öğretmene saygılı
ve öğretmen öğrenciye resmi davrandığı sürece, iletişim doğal sürecinde
ilerler.
 
 İlişkiler, genellikle konuşma konusu yapılmaz, çünkü iletişimde
bulunan kişiler çoğu kere kurdukları ilişki türünün bilinçli olarak
farkında değildirler ve bir aksaklık çıkmadığı sürece de, bu böyle devam
eder gider. Kişilerin ilişki içinde birbirlerini tanımlamaları farklılaştığı
zaman, yani ilişkide aksaklık olduğu zaman, ilişki konuşma konusu olur.
 
 --Ben senin hocanım, benimle böyle konuşmamalısın!-- --Ben senin
sevgilin olmayı değil, sadece arkadaşın olarak kalmayı istiyorum!--
--Lütfen bu kadar yaklaşmayın bana, biraz daha uzakta durursanız
daha memnun olacağım!-- gibi sözler, ilişki düzeyinde farklı algılamalar
olduğunu ve iletişim kuran kişilerin birbirlerini, farklı beklentiler
içinde algıladıklarını gösterir.
 
 İnsanlar, birbirlerine ilişkilerinden ne kadar az söz etmek ihtiyacını
duyarlarsa, ilişkileri o kadar sağlıklı ve doğaldır. İlişkide sorunlar
başladığı zaman, ilişkinin türü, konuşma konusu olmaya başlar.
 
 İlişki düzeyi, gönderilen mesajların nasıl yorumlanacağını belirlediğinden,
daha üst düzeydedir ve teknik olarak --meta-iletişim düzeyi--
olarak bilinir. --Meta-- eski Yunanca --onunla birlikte, ona dair ve
onun üstünde-- anlamlarına geldiğinden, bilim adamları üst düzeydeki
iletişime --meta-iletişim-- adını verir. Hatırlayacağınız gibi, --Sen
okula gidecek misin?-- sorusunun (iletişim içeriğinin) yorumu, öğretmen
hoca ilişkisi içinde (meta-iletişim düzeyinde) uygun düşmemiştir.
Yoksa sorunun kendisi Türkçe'dir ve eşit iki arkadaş, ya da konuşanın
güçlü olduğu durumlarda (uygun meta-iletişim düzeyinde) rahatlıkla
kullanılabilir ve kimseyi rahatsız etmez.
 
 İişkiler düzeyinde, kişilerin birbirlerini nasıl tanımladıklarını ve
bu tanımlamalara nasıl tepkide bulunduklarını ilerde tartışacağız.
Şimdi ikinci temel varsayımı özet olarak bir kere daha ifade edelim:
Her iletişim faaliyetinin, bir içerik ve bir de ilişki olmak üzere iki düzeyi
vardır; ilişki düzeyi, içerik düzeyine anlam veren çerçeveyi otuşturur ve bu
nedenle daha üst aşamadadır.
 
 Mesaj alışverişindeki dizisel yapı, anlam oluşturur
 
 Üçüncü temel varsayım, ilişki türünün, mesajların oluşturduğu sıralamaya
göre değişebileceğini ifade eder. İletişim, sürekli bir mesaj
alışverişidir. Konuşan mesaj gönderir; dinleyen bu mesaja tepkide
bulunur; bu tepkiye bir cevap verilir, bu cevabın karşılığı alınır ve
etkileşim böylece sürer gider. Bu etkileşim dizisi içinde, bir mesajın
nerede yer aldığı, yani hangi mesajdan önce ve hangi mesajdan sonra
geldiği, o mesajın anlamını etkiler. Bu yapı her iletişim faaliyetinde
vardır ve bireylerin birbirlerini tanımlamaları bu yapıyla ilişkilidir.
 
 Öğretmen okulda öğrettiği için mi maaş alır, yoksa maaş aldığı
için mi öğretir? Gazetedeki köşe yazarı yazdığı için mi para alır, yoksa
para aldığı için mi yazar? Bu iki soruda söz konusu olan öğretme
ve yazma davranışı, yukarıdaki sorulara verilen cevaplara göre farklı
değerler alırlar: Maaş aldığı için öğreten öğretmen yerine, öğrettiği
için maaş alan öğretmen üstün tutulur. Ne var ki, gerçekte bu iki insanın
davranışları arasında bir fark yoktur sadece biz davranışları
farklı sıra içinde gördüğümüzden, farklı anlamlar veririz.
 
 Maaş alma davranışı A; öğretme davranışı B olsun. Bu davranışlar
birbirlerini takip ederler. Aralarındaki ilişkiyi -işaretiyle
gösterelim:
 
 A-B-A-F-: A-B-A-B-A-B
dizisi, iki biçimde gruplaştırılabilir.
 
 1) (A-B)-(A-B)-(A-B)-(A-B)-(A-B)-A
 
 2) (B-A)-(B-A)-(B-A)-(B-A)-(B-A)-B
 
 Birinci dizide, maaş alma davranışı, öğretme davranışına götürür,
ikincide ise öğretme davranışı; maaş almaya yol açar. Aynı birimler
iki farklı biçimde yapılaştırılarak iki farklı anlama ulaşılabilir.
 
 Aralarında sorun olan bir karı-koca düşünün. Kadına göre sorun
şu: --Kocam ev işlerinde bana yardım etmiyor. Ben de çalışıyorum, o
da çalışıyor. İşten sonra ikimiz de eve yorgun geliyoruz. Eve gelince
yemek yapma, masayı hazırlama hep bana kalıyor. Onun da yardım
etmesi, benim kadar katkıda bulunması gerekir. Gazeteyi alıp, bir
köşeye çekilerek okuması gücüme gidiyor; asabım bozuluyor.--
 
 Erkeğe göre ise sorun şu: --Eve gelince mutfakta karıma yardım
etmek istedim; yaptığım her şeyde bir kusur buldu, sürekli dır dır
ederek, yaptığım her işi eleştirdi. Benim kurduğum masayı bozdu,
kendisi yeniden kurdu; su bardaklarını değiştirdi. Kendisine danışarak
yaptığım işlerde de yapış tarzımı beğenmedi. Onun dırdırından
kurtulmak için şimdi hiç mutfağa girmiyorum, kendimi gazeteye gömüyorum,
sanki ben orada yokmuşum gibi davranıyorum.--
 
 Kadın durumu farklı algılamakta, --Benim ısrarımla gönülsüz olarak
mutfağa girdiği için, her şeyi baştansavma yapıyor, ondan dolayı
söyleniyorum;-- demekte, kocası ise, --Ben isteyerek yardım ediyorum,
ama, dırdırını duymamak için şimdi mutfağa girmiyorum;-- demektedir.
 
 Gördüğünüz gibi, eşler davranışlarını reddetmiyorlar; bu davranışlar
dizisini, öğretmen ve maaş örneğinde olduğu gibi, farklı biçimlerde
yapılandırıyorlar. Karı-koca yapılandırma konusunda, bu
algılama farkını gideremediği sürece, aralarında bir uzlaşmaya varamazlar.
 
 1986 yılında, Amerika'nın Teksas eyaletinde, barda garsonluk yapan
kadını zorlayarak cinsel ilişkide bulunduğu nedeniyle bir erkek
mahkemeye verildi. Adamın avukatı --Kadının o gece kilotsuz olduğunu
ve adamı baştan çıkarmak için, sık sık kalçasını ve mahrem yerini
gösterdiğini, bir başka deyişle, adamı teşvik ettiğini,-- savundu.
Kadın ise, --Kilotunun adam tarafından zorla çıkarıldığını, fakat meseleyi
büyütüp bir rezalet çıkarmamak için, o anda pek üstüne gitmediğini;--
söyledi. Jüri kararını, kadının kilotlu ya da kilotsuz olduğuna
bakarak verdi. Besbelli ki, kadın kilotsuzsa erkeğin davranışı
--kışkırtılmış bir davranış-- kadın kilotluysa --saldırgan bir davranış--
olarak algılanacaktı. Aynı davranış, etkileşim dizisindeki yerine göre,
farklı anlamlar almaktadır.
 
 İletişimle ilgili üçüncü temel varsayım, bir cümleyle şöyle ifade
edilebilir: Mesaj dizisini yapılaştırma biçimleri, iletişim ilişkilerini
belirleyen önemli faktörlerden biridir.
 
 Mesajlar iki tiptir
 
 Watzlawick, Beavin ve Jackson'ın ileri sürdüğü dördüncü temel varsayım,
düşünsel ve duygusal mesajları birbirinden ayırt eder. Söz, ister
yazılı olsun ister konuşulsun, karmaşık bir gramer yapısına göre
oluşturulur ve mantıksal analizlere izin verir. Yüz ifadesi gibi sözsüz
mesajlar, gramer kurallarına göre oluşturulmaz ve mantıksal analizleri
yoktur. İçerik iletişiminde, sözlü mesajlar; ilişkiyle ilgili tutum ve
tercihlerin anlatımında ise, sözsüz mesajlar en etkili olurlar.
 
 Bilim sözlü mesajlar üzerine kurulur. Her bilimin kendine özgü
terminolojisi vardır. Bu terminoloji bilinmeden; söz konusu bilgi iletişimi
ve bilgi üretimi gerçekleşemez. Bu nedenle dil, insan uygarlığının
ilerlemesi ve yayılmasında en önemli araçtır. İnsan kültür ve
uygarlığının altında yatan bu güçlü araç, insan ilişkileri söz konusu
olunca, oldukça sığ ve etkisizdir. Bir bakış, dokunma; vücudun pozisyonu,
duyguları daha etkili ve dolaysız ifade eder. Omuza konan
bir el, dostluk ve arkadaşlık üzerine yazılmış bir söylevden daha etkilidir.
 
 İki sevgili arasındaki ilişki ne kadar sözlü mesajlarla ifade ediliyorsa,
ilişkinin o derecede zayıf olduğu düşünülür. Bir başka deyişle,
--Seni çok seviyorum;-- --Tatlım bugün seni özledim;-- biçiminde
konuşan donuk yüzlü, monoton kişi, duygularını getirdiği çiçekle,
bakışıyla ve yüz ifadesiyle ifade eden kişi kadar ilişkisinde başarılı
olamaz. Kısaca söylenirse, zihnin mesajı sözle, gönlün mesajı sözsüz
ifade edilir.
 
 Dördüncü temel varsayım şöyle ifade edilebilir: Sözlü iletişim akıl,
mantık ve düşünceyi, sözsüz iletişim duyguları ve ilişkileri en etkili ifade
etme aracıdır.
 
 Eşit ve eşit olmayan ilişkiler
 
 Beşinci temel varsayım, ilişkinin türüyle ilgilidir. Eşit ve eşit olmayan
iki tür ilişki vardır. Kişiler birbirlerini denk görürlerse, eşit ilişki
içinde iletişimlerini sürdürürler. Bu tür iletişim içinde olanlar --Ben
zekiyim, konuştuğum da zeki,-- --Ben çalışkanım, konuştuğum da çalışkan,--
--Ben istediğimi söylemekte özgürüm, konuştuğumun da istediğini
söyleme özgürlüğü var;-- gibi düşünürler.
 
 Eşit olmayan ilişki içinde olanlar, --Ben zekiyim, konuştuğum ahmak,--
--Ben çalışkanım, konuştuğum tembel;-- --Ben istediğimi söylemekte özgürüm,
konuştuğum kişinin istediğini söyleme özgürlüğü olmamalı,-- gibi düşünürler.
 
 ABD toplumunda, aile içinde kadın ve erkeğin genel olarak eşit
olduğu kabul edilir; --evin reisi erkektir-- anlayışı pek rağbette değildir.
Türkiye'de ise, --erkek evin reisidir-- görüşü yaygındır. Bu anlayış,
bir kültür değeri olarak, farkında olmadan, varlığını sürdürür.
Bu nedenle, --erkek evin reisidir-- anlayışını paylaşan eşler, bu konuda
konuşma gereksinimi duymadan, evliliklerini ahenk içinde yürütürler.
 
 Bir Türk erkeğinin Amerikalı kadınla evlendiği durumlarda ise,
iletişim içinde kadın --eşit ilişkiler-- varsayarak konuşur, erkek ise
--evin reisi-- olarak konuşmaya devam eder. Aynı kültürden olmayan
bu çift kısa bir zaman sonra, --Ailenin reisi kim?-- sorusunu tartışmaya
başlarlar. Konuştukları içerik ne olursa olsun, ilişkinin türünün
tanımında aralarında farklılık olduğu için, iletişim aksar.
 
 Beşinci varsayım, bir cümleyle şöyle özetlenebilir: Tüm iletişim
etkileşimleri, benzerlik ya da farklılığa dayanarak, ya eşit ya da eşit
olmayan ilişkiler içinde yer alır.
 
 İletişimde bulunan kişiler, bu ilişki içinde kendilerini sürekli tanımlama
içindedirler. İlişki içinde benliğin tanımlanması, aşağıda
görüleceği gibi, iletişim sürecinin temel dinamiğini oluşturur.
 
 ETKİLEŞİM İÇİNDE BENLİK TANIMI
 
 Bireyler kurdukları ilişki içinde kendilerini tanımlamaya başlarlar.
Bir örnekle konuya girelim: Hakkı Bey bir bankanın şube müdürüdür.
Sekreteri Nazan Hanım, Pazartesi sabahı Hakkı Bey'le, Pazar
akşamı gösterilen bir TV programı hakkında konuşmak ister:
 
 Nazan Hanım: --Dün akşam TV'deki Doğu Anadolu dizisini seyrettiniz mi?--
 
 Bu noktada ilişkiye bakalım; Nazan Hanım, ilişki düzeyinde
--kendimi, sizinle TV'de neyi seyrettiğinizi konuşabilecek kadar
yakın bir ilişki içinde görüyorum,-- diyor. Hakkı Bey, Nazan Hanım'ın
ilişki içinde kendini bu şekilde tanımlamasına üç biçimde tepkide
bulunabilir:
 
 (1) Nazan Hanım'ın tanımını kabul edebilir,
 
 (2) Nazan Hanım'ın tanımını reddedebilir, ya da
 
 (3) Nazan Hanım'ı umursamayabilir.
 
 Bu seçeneklerin her biri, Hakkı Bey'le Nazan Hanım arasında birbirinden
farklı ilişki türlerine işaret eder. Her bir seçeneği ayrı ayrı
ele alalım.
 
 Kabullenme (Tasdik/Conformity)
 
 Nazan Hanım, --Dün akşam TV'deki Doğu Anadolu dizisini seyrettiniz mi?--
diye sorduğunda; Hakkı Bey, --Hayır seyredemedim; hanımla
birlikte dayımları ziyaret ediyorduk, seyretme olanağı bulamadık;--
diye cevap verirse, Nazan Hanım'ın, --TV'de neyi seyrettiğinizi
konuşabilecek kadar kendimi sizinle yakın ilişki içinde görüyorum,--
tanımını kabul etmekte, --evet, bu tanımınızı kabul ediyorum,
akşam evde ne yaptığımızla ilgili birbirimize sorular sorabiliriz;-- izlenimi
vermektedir. Bu izlenimde samimi ise, sekreterle müdür arasında
bir ilişki sorunu olmaz.
 
 Hakkı Bey, çekingen bir kişi ise, ya da sekreterin güçlü --dayısı--ndan
çekindiği için ilişkiyi --içtenlikle-- kabul etmediği halde, sanki
kabul ediyormuş gibi görünüyorsa, ortada önemli bir ilişki sorunu
vardır. Bu sorun yüzeyde kendini göstermeyebilir, ne var ki, ilişkide
örtük bir gerginlik vardır ve ilk fırsatta bu gerginlik kendini gösterir.
 
 Kişiler, her günkü ilişkileri içinde, kendilerini yüzlerce defa tanımlarlar.
Bu ilişkilerde her zaman kabullenme görmezler. Çoğu kere,
ilişki içinde kişinin kendini tanımlaması, kabul edilmez, reddedilir.
 
 Reddetme (Rejection)
 
 Nazan Hanım --Dün akşam TV'deki Doğu Anadolu dizisini seyrettiniz mi?--
diye sorduğunda, Hakkı Bey, --Nazan Hanım, lütfen bana
cari hesap defterlerini getirin ve Beyoğlu Şubesi'ne telefon ederek
Adnan Bey'i arayın!-- diye cevap vermişse, Nazan Hanım'ın, --kendimi,
TV'de neyi seyrettiğinizi konuşabilecek kadar yakın ilişki içinde
görüyorum;-- tanımını kabul etmemekte, --sekreter olarak sınırlarınızı
bilin ve benimle samimi olmaya kalkmayın!-- mesajını vermektedir.
 
 Nazan Hanım, ilişki düzeyinde verilen bu mesajı alabilirse, müdürle
sekreter arasındaki ilişki normalleşir ve bir sorun çıkmaz. Ne
var ki, Nazan Hanım kendini --resmi-- değil, --samimi' hava içinde
tanımlamaya devam ederse, müdür ve sekreter arasında bir iletişim
sorunu çıkar, gerginlik ve huzursuzluk başlar. İnsan ilişkilerindeki
bu tür huzursuzluk ve gerginlikler, --ilişki-- düzeyini konuşma konusu
yapar. Daha önce söylendiği gibi, ilişki düzeyinde sorun olmadığı
sürece, ilişki konuşma konusu yapılmaz.
 
 Birbirlerinin --benlik tanımları--nı, iletişim içinde reddeden kişiler
aralarında kafa ve gönlü zenginleştirecek bir iletişim kuramazlar.
 
 İletişim içinde tanımlanan benliği kabul etmeme, reddetme zararlı,
yıpratıcı bir ortam yaratır. Watzlawick ve arkadaşları (1967) kitaplarının
büyük bir bölümünü, çocuklarda ve yetişkinlerde gözlenen
çoğu ruhsal sorunların, sosyal ortamdaki etkileşimde bulunan reddetme
ve umursamama davranışından geldiğini kanıtlamaya ayırmışlardır.
Onlara göre, iletişimdeki --reddetme-- davranışının yarattığı
zarar, --umursamama--nın yarattığı kadar fazla değildir. Umursamama,
psikolojik bakımından en zehirli, en öldürücü ortamı yaratır.
 
 Yukarıda verilen örneğe yeniden dönerek, şimdi umursamama
davranışına bakalım.
 
 Umursamama (Disconfirmity)
 
 Nazan Hanım --Dün akşam TV'deki Doğu Anadolu dizisini seyrettiniz mi?--
diye sorduğunda, Hakkı Bey, --hiçbir şey-- söylemese, yapmasa
ve sanki sekreter orada yokmuş gibi davransa, Nazan Hanım'ın,
--kendimi, TV'de neyi seyrettiğinizi konuşabilecek kadar yakın
ilişki içinde görüyorum;-- tanımını kabul etmemekle kalmayacak,
sekreterin insan olarak orada varlığının umurunda olmadığını ifade
etmiş olacaktır.
 
 Kabullenme ve reddetme, kişinin o an içinde kurmaya çalıştığı
ilişkinin benimsenip benimsenmediğine işaret eder. Umursamama
kişinin kendinin önemsenmediğini, değersiz olduğunu, yok olduğunu
belirtir. Watzlawick ve arkadaşları, umursamamanın ilişki içinde en
sağlıksız psikolojik durumu yarattığını öne sürerler. --Bir insana dünyanın
en dayanılmaz işkencesini yapmak isterseniz, onu 'umursamama'nın baskın
olduğu sosyal bir ortama koyun,-- önerisinde bulunurlar.
Onlara göre, --En acı ve ızdırap verici bedensel işkence bile,
umursamamaya yeğlenir, çünkü bedensel işkenceyi yapan, işkence
yaptığı kişinin varlığını kabul etmiş olmaktadır.--
 
 Watzlawick, Beavin ve Jackson, toplum içinde insan ilişkilerinin
çoğunlukla --kabullenme--, --reddetme--, ya da --umursamama-- türünden
olabileceğini, sağlıklı bir toplum yaşamını sürdürebilmek için
ağırlığın --kabullenme-- yönünde olması gerektiğini ifade ederler.
Toplumdaki ilişkiler genellikle --reddetme.-- yönündeyse, o toplumda
cinayetler, kavgalar, sürtüşmeler çoğalır; genellikle --umursamama--nın
ağır bastığı toplumlarda ise akıl hastalıklarında bir artma olur.
 
 İlişki içinde olan kişiler, ilişkileri süresince, birbirlerini her üç
türden tanımlama içine sokarlar: Karısıyla çoğunlukla kabullenme türünden
bir tanımlaına içinde olan koca, bazen reddetme ve ara sıra
da umursamama davranışı içinde olabilir. Bir ilişkinin tümden kabullenici
ya da reddedici olması gerçeğe uymaz. Kabullenme, reddetme
ve umursamamanın frekansı, ilişkiye temel özelliğini kazandırır.
 
 Çetin Altan'ın aşağıdaki yazısı, incelediğimiz konuyu bizim topluma
uyguluyor.
 
 Sen Adam Değilsin, Yoksun Dünyada
 
 «Çocukluğuyla gençliği Yeşilköy köşklerinde geçmiş, eski bir İstanbul
efendisi olan kırçıl bıyıklı Tarık bey:
 
 -Her sabah evden çıkarken o gün karşılaşacağım tüm davranışlarla
sözlerin bana kişi olarak var olmadığımı, yürüyen, kıpırdayan
bir insan gölgesi dahi sayılamayacağımı tekrar tekrar ihtar edeceğine
kendimi hazırlayarak adımımı atıyorum sokağa, dedi.
 
 Güngörmüş, hoşsohbet bir adamdı Tarık bey:
 
 -Köşede gazete de satan, gedikliden emekli suratsız bir tütüncü
var. Gazete almak için ona uğruyorum. Paramı hazırlayarak, günaydın
diye tütüncüden gazetemi istiyorum. Selamımı almadan dükkanının
içinde ayran yahut süt şişelerini düzeltmeye devam ediyor. Bir
garip tad alıyor, beni görmezlikten gelip adam yerine koymamaktan.
Yani tavırlarıyla --Sen yoksun mevcut değilsin,-- demek istiyor. Bende
içimden tekrarlıyorum, --Ben yokum, mevcut değilim..-- ama yine de
gazeteyi uzatmasını bekliyorum. Beni adam yerine koymadığını kanıtlayacak
süre kendince geçince, kafasının dağılmasını istemeyen bir
atom bilgininin özensizliğiyle yüzüme bile bakmadan gazeteyi alıp
uzatıyor.
 
 Tarık bey, gözlüklerinin arkasından kıskıs gülerek, tütüncünün
gazeteyi nasıl alıp uzattığını gösteriyordu.
 
 -Elimde gazete dolmuş durağına gidiyorum. Durak her zaman
kalabalık oluyor. Kimsenin sırasını çalmadığımı gösterecek bir yere
duruyorum. Derken bir dolmuş geliyor, bütün bekleşenler kapılara
üşüşüyor, binen biniyor, binemeyen kalıyor. Ben sıram gelmediği
kanısıyla acele etmiyorum. Bir dolmuş daha geliyor, benden sonra gelenler
de kapılara üşüşenlerin arasına katılıyor. Biliyorum ki kimse
bana --Buyurun sıra sizde,-- demeyecek. Bazen artık sıramın geldiği
inancıyla ben yeni gelen bir dolmuşun kapısına doğru seyirtiyorum.
Ya sert bir omuz darbesi iniyor göğsüme, ya arkadan gelip içeri girmek
için eğilen birinin kalçası dayanıyor karnıma. Kişiler mekanik bir
itip kakmanın ortaklığında bana --Sen yoksun, mevcut değilsin,-- diyorlar.
Ben de içimden tekrarlıyorum, --Ben yokum, mevcut değilim.--
Sonunda geç de olsa biniyorum dolmuşa. Benden önce inecekler, şoföre
--Şurada dur,-- diyorlar. Bu aynı zamanda bana --Sen de in rahat
çıkalım,-- demek. Ben de araba durunca hemen yere iniyonım, yanımda
oturanın çıkmasını bekliyorum. Onlar yine yüzüme bile bakmadan
çekip gidiyorlar. Yani adam yerine koymuyorlar beni. Bir anlamda
--Sen yoksun, yeryüzünde var değilsin;-- demek istiyorlar. Bende
içimden --Ben yokum, yeryüzünde var değilim,-- diyorum.
 
 Tarık bey, kendiyle yahut İstanbul'un hoyratlığıyla eğlenir gibi
sigarasını yakıyor ve gözlüklerinin arkasından devam ediyordu kıs
kıs gülmeye:
 
 -İneceğim yere gelince --Şoför efendi durur musunuz?-- diyorum.
Bazısı duruyor, bazısı duymazlıktan gelerek, müşteri gördüğü
yere kadar gidip orada duruyor. Bazısı --Haydi yahu acele et, işimiz
var,-- diyor. Ben hepsine inerken 'Teşekkür ederim,-- diyorum.
Çoğunlukla cevap vermeden gazlıyorlar. Birini rahatsız ederek inersem,
ona da teşekkür ediyorum. O da genellikle cevap vermiyor. Ben
daha evden çıkarken yok sayılacağımı bildiğim için asla yadırgamıyorum
bunları. Gayet normal karşılıyorum. Sade bana değil, herkes
birbirine, --Sen yoksun, insan olarak bir sıfır kadar bile değerin yok--
demekten hoşlanıyor. Bayılıyorlar birbirlerini adam yerine koymamaya.
Bu arada ben de payımı alıyorum ama ben direnip, ille de ben
varım diye inatlaşmıyorum. --Yokum, mevcut değilim,-- diye devam
ediyorum günlük serüvenime.
 
 Tarık bey keyifli keyifli tüttürüyordu sigarasını.
 
 -Dolmuştan inince karşı kaldırıma geçerken iki-üç taksiyle özel
arabadan mutlaka sesler yükseliyor: --Sallanmasana moruk,-- --Yürüsene
ulan ihtiyar,-- --Geç hadi geç teneşir horozu.-- Ben hep yaya geçidinden
geçtiğim için beklediklerine kızıyorlar. Varmış gibi yürümem
sinirlendiriyor onları. Yok olduğumu, var olmadığımı hatırlatmak istiyorlar
bana. Ben de --Merak etmeyin, yokum, var değilim,-- diye geçiyorum
karşı kaldırıma. Bazen oralarda bir trafik polisi duruyor. Çok
seviyorum o polisi. Çünkü o da şoförlerin olmadığı kanısında. Onlara
--Bas ulan geri;-- --Kör müsün ulan ayı,-- diye bağırıyor. Arada bir sinek
kovalar gibi hiçbirinin suratına bakmadan eliyle --Geç geç;-- yapıyor.
Yani şoförler beni, polis de şoförleri adam yerine koymuyor.
Herhalde komiseri de polisi adam yerine koymuyordur.
 
 Tarık bey sigarasının izmaritini tablada söndürdü.
 
 -Akşam dönerken de yine aynı şey. Kalabalığın bireyleri, bıkıp 
usanmadan, --Sen yoksun, yeryüzünde var değilsin,-- demeyi
sürdürüp gidiyorlar. Ben de --Ben yokum, var değilim,-- diye mırıldanmaya
devam ediyorum içimden. Adam yerine konmamak insanın
gücüne gider değil mi? Benim hiç gitmiyor. Bir toplumun kendi kendini
adam yerine koymamakta inatlaştığı dönemlerde kimleri adam
yerine koymaya kalktığını biliyorum çünkü.
 
 Tarık bey bir sigara daha yaktı:
 
 -İstanbul bin beşyüz yıllık bir başkenttir, dedi. Gönül bütün birikimin
Haliç'in dibindekilerden ibaret olmamasını isterdi.--
 
 Hepimiz yukardaki tür yaşantılardan geçtiğimiz için, Çetin Altan'ın
Tarık Bey'iyle anında ilişki içine girer, onu anlarız.
 
 Şimdi, günlük iletişim ilişkilerinin önemli bir bölümünü oluşturan
sözsüz ifadeleri incelemeye hazırız. Aşağıda bu bölümün kısa bir
özetini verdikten sonra, sözsüz iletişim konusunu ele alacağız.
 
 SÖZÜN KISASI
 
 Bu bölümde beş temel iletişim varsayımı incelendi. Bunlar:
 
 1. Aynı sosyal ortamda birbirlerini algılayan kişilerin iletişim
kuramamaları olanaksızdır.
 
 2. Her iletişim faaliyetinin bir içerik bir de ilişki olmak üzere iki
düzeyi vardır; ilişki düzeyi içerik düzeyine anlam veren çerçeveyi
oluşturur ve bu nedenle daha üst aşamadadır.
 
 3. Mesaj dizisini yapılaştırma biçimleri, iletişim ilişkilerini belirleyen
önemli faktörlerden biridir.
 
 4. Sözlü iletişim akıl ve mantığı, sözsüz iletişim ise duygu ve ilişkileri
en etkili ifade etme aracıdır.
 
 5. Tüm iletişim etkileşimleri, benzerlik ya da farklılığa dayanarak,
ya eşit ya da eşit olmayan ilişkiler içinde yer alır.
 
 :::::::::::::::::
 
 3
 
 Kelimelerin Ötesinde:
 
 Sözsüz İletişim
 
 İyi bir dinleyici, iletişim kurduğu kişinin yalnız söylediklerini değil,
yüzü, eli, kolu ve bedeniyle yaptıklarını da --duyar--; çünkü yüz ifadeleri,
el ve kol hareketleri, bedeninin duruş tarzı , sesin tonu gibi
sözsüz mesajlar kullanarak da iletişim kurulur. Karşı karşıya gelerek
kurulan kişiler arası iletişimlerde, hem sözlü, hem de sözsüz mesajlar
aynı anda kullanılır. Bu konuşmalarda, mesaj alışverişinin ancak
küçük bir bölümünü sözlü mesajlar oluşturur. Yüz ifadeleri, el kol
hareketleri, bedenin konumları ve sesin yükselip alçalmasıyla gönderilen
sözsüz mesajlar, iletişimde kullanılan mesajların daha büyük
bir bölümünü kapsar.
 
 Kimi zaman, insanların duygularını anlamak gerçekten zordur.
Kendilerine soramazsınız, çünkü ne hissettiklerini çoğunlukla söylemek
istemezler; söylemek isteseler bile, çoğu kez duygularını kendileri de
pek bilmezler. Bu kişilerin kafalarının içine girip ne hissettikleri
öğrenilemeyeceğine göre, yüz ifadelerine, beden belirtilerine bakarak,
o anda nasıl bir duygu içinde olduklarını anlamaya çalışırız.
Bedensel belirtileri anlayabilmek için, bu belirtilere duyarlık kazanmak
gerekir. Bu bölümün amacı, sözsüz mesajlara karşı duyarlık kazanarak,
karşıdakini --söylemedikleriyle-- anlamayı öğrenmektir.
 
 Fark nedir?
 
 Aşağıdaki alıştırmayı yaparak, sözlü ve sözsüz iletişimi
karşılaştırabilirsiniz.
 
 1. Arkadaşınızla başkalarının sizi rahatsız edemeyeceği bir köşeye
çekilin.
 
 2. Sırtınız birbirinize dönük olarak oturun ve vücutlarınız birbirine
dokunmasın. Bu biçimde oturunca birbirinizi göremeyecek,
fakat söylediklerinizi rahatça işitebileceksiniz.
 
 3. Aklınıza gelen ve ilgi duyduğunuz bir konuda beş dakika kadar,
birbirinize hiç bakmadan konuşun.
 
 4. Şimdi yüzyüze dönün ve konuşmanıza beş dakika daha devam
edin.
 
 5. Elele tutuşun. Hiç konuşmadan, söylemek istediklerinizi el ve
yüzünüzle ifade etmeye çalışın. El ve yüzünüzle ifade etmeye
çalışırken duygularınıza dikkat edin. Doğru ya da yanlış yapma
diye bir şey söz konusu değildir. Kendinizi gülünç hissetmeniz,
utanmanız, sıkılmanız da doğaldır. Sizden istenen, bu
beş dakikalık süre içinde hiç konuşmamanız, söylemek istediklerinizi
dokunarak, ellerinizle ve yüz ifadenizle anlatmaya
çalışmanızdır.
 
 6. Şimdi sırtınız birbirine dönükken, karşılıklı konuşurken ve
elele tutuşarak meramınızı konuşmadan anlatmaya çalışırken
neler hissettiğinizi, birbirinize anlatın. İkinizin duyguları birbirine
benziyor mu? Ne zaman en rahat ya da en tedirgindiniz?
Bu uygulamayı oyun haline getirmek geçti mi içinizden?
Farklı iletişim durumlarında duygularınızda bir değişiklik oldu mu?
Karşıdakinin ne demek istediğini anlayabildiniz mi?
O sizinkini anlayabildi mi?
 
 Sözsüz iletişimin özellikleri
 
 Tuhaf gelmesine rağmen, umarım yukarıdaki alıştırmayı yapma olanağı
bulmuşsunuzdur. Bu alıştırma aracılığıyla, sözsüz iletişimin bazı
yönlerini, bilinçli bir deneyimle kendiniz keşfetmiş olacaksınız.
Sözsüz iletişim etkilidir; duyguları belirtir; çift anlamlı iletişim olanağı
yaratır; ve belirsizdir (yani yoruma açıktır). Bu özellikleri biraz
daha ayrıntılarıyla aşağıda gözden geçirelim.
 
 Sözsüz iletişim etkilidir: Bazı tür anlamları, özellikle duyguları,
sözsüz iletişimle daha etkili ve dolaysız biçimde ifade etme olanağı
vardır. Çetin Altan'ın yazısına konu olan Tarık Bey'in izlenimlerini
hatırlayın (sayfa 30); Tarık Bey'e yapılan davranışlar ona --Sen yoksun,
mevcut değilsin,-- izlenimi vermiştir ve bu mesajlar hep sözsüz
mesajlardır. Duygu ve ilişkiyle ilgili en etkili mesajlar, sözsüz
mesajlardır.
 
 Sözsüz iletişim duyguları belirtir: Düşünceler sözlü iletişimle,
duygular sözsüz iletişimle en rahat ifade edilirler. Yaptığınız alıştırmada
bunu gözlemiş olabilirsiniz: İlk beş dakika içinde sözlü iletişimle
ifade edilebilecek düşünceleri paylaştığınız halde, ikinci beş
dakika içinde daha çok duyguları ifade etmeye çalıştığınızı gözleyebilirsiniz.
 
 Aşağıdaki düşünce ve duyguları birer mesaj olarak oluştururken
hangi türden mesajın (yani sözlü ya da sözsüz mesajın) daha uygun
düşeceğini düşünün:
 
 -Yorgunum.
 
 -Güvenlik mahkemelerine taraftarım.
 
 -Komşu kızını çekici buluyorum.
 
 -Doğu Anadolu'da sanayi yatırımları yapılmalıdır.
 
 -Kızgınım.
 
 Yorgunluk ve kızgınlığınızı, en etkili olarak sözsüz mesajlarla;
komşu kızını çekici bulmanızı, hem sözlü hem sözsüz mesajlarla; güvenlik
mahkemeleri ve sanayi yatırımları konularını, en rahat olarak
sözlü mesajlarla ifade edebildiğinizi göreceksiniz.
 
 Sözsüz iletişim çift anlamlıdır: Çoğu kez, kişinin sözlü ve sözsüz
mesajları, farklı anlamları vurgular. Sinirli olan kişinin yüz ifadesi,
sesinin tonu ve bedeni, kızgınlık dolu mesajlar gönderdiği halde
sözleri bu kızgınlığı saklamaya çalışabilir. Bu kişiye, --Kızdınız mı?--
diye sorduğunuzda, size bağıra bağıra, yüzünüze tükürür gibi, --Hayır,
kızgın değilim! Niçin kızacak mışım?-- diye cevap verebilir. Ne
var ki, siz onun sözlü ya da sözsüz mesajlarından hangisine inanacağınızı
bilirsiniz.
 
 Sözlü ve sözsüz mesajlar arasındaki bu çelişki, her zaman yukarıdaki
kadar belirgin değildir. Her insan ara sıra olduğundan farklı görünmeye
çalışır. Bu çelişkili davranışın birçok nedenleri vardır: Bir
konuşma, görüşme ya da tartışmada kişi gerginliğini saklamaya çalışabilir;
birinin kendi hakkında üzülmesini istemediği anlar olur; ya
da kendini düşündüğünden daha cazip göstermek isteyebilir.
 
 Bu çelişkileri kendinde ve başkalarında yakalamasını öğrenen kişi,
insan ilişkilerinde daha güçlü bir duruma geçmeye başlar; bir iş
yöneticisi, bir baba veya anne, bir arkadaş, bir koca ya da sevgili olarak,
karşısındakiyle daha derin ilişkiler kurma olanağına sahip olur.
 
 Sözsüz iletişim belirsizdir: Sözsüz iletişimde belirsizlik derecesi
yüksektir. Örneğin, beraberce gülüp eğlendiğiniz bir geziden sonra
eşinizin sessizliğini nasıl yorumlarsınız? Bu sessizliğin bir tek anlamı
mı vardır, yoksa bunu birkaç türlü yorumlamak olanağı var mıdır?
 
 Örneğin,
 
 -Eşiniz yorulmuş olabilir.
 
 -Farkında olmadan onu kızdırmış olabilirsiniz.
 
 -Gezi bittiği için üzgün olabilir.
 
 -Baş ağrısı ya da benzeri bir rahatsızlığı olabilir.
 
 Bu seçeneklerden hangisinin doğru olduğunu anlamak için, sözlü
mesaja başvurmanız gerekebilir. Burada anlatılmak istenen şudur:
sözsüz iletişim, bireyin gerçek duygularını daha iyi yansıtabilir; ne
var ki, değişik yorumlara açık olduğundan hemen bir yoruma sarılıp
her şeyi anladığınız sonucuna varamazsınız. Yüz ifadelerini, ses tonunu,
bedenin gergin ya da gevşek oluşunu, duruş ve oturuş konumunu,
el ve kol hareketlerini, kişinin iç aleminin belirtileri olarak
alın; ancak bunlardan çıkardığınız anlamı, bir zaman süresi içinde
başka gözlemlerinizle karşılaştırın, anında bir karar vermeyin.
 
 KİŞİLER ARASI MESAFE BİR ANLAM TAŞIR
 
 İnsanlar, içinde bulundukları mekanı gelişigüzel kullanmazlar. Birbirlerine
olan duygulara göre, konuşurken, aralarındaki uzaklık artar
ya da azalır. Aşağıdaki alıştırmayı yaparak biriyle aranızdaki mesafenin
sizi nasıl etkilediğini öğrenebilirsiniz.
 
 1. Diğer uygulamalarda olduğu gibi, kendinize bir eş edinin.
Yalnız ikinizin olduğu bir odaya girin ve odanın karşıt duvarlarına
giderek birbirinizi görebilecek biçimde yüz yüze durun.
 
 2. Herhangi bir konuda konuşurken, örneğin, o anda duygularınızı
karşınızdakine söylerken; birbirinize doğru yavaş yavaş
yürümeye başlayın. Birbirinize giderek yaklaştıkça duygularınızda
bir değişiklik oluyor mu? Bunun farkına varmaya çalışın.
Aranızda üç santim kalıncaya kadar birbirinize doğru yürümeye
devam edin.
 
 3. Yüz yüze bakarken, yavaş yavaş geriye doğru çekilin ve en rahat
konuşabildiğiniz mesafede durun.
 
 4. Siz ve arkadaşınız aynı uzaklıklarda benzer duygular içine mi
girdiniz? Benzerlik ve farkların nereden gelebileceğini aranızda
tartışın.
 
 Alıştırmanın ilk aşamasında, rahat bir konuşma ortamı için aranızdaki
mesafenin fazla olduğunu hissetmiş olabilirsiniz. Birbirinize
doğru yürürken, daha rahat bir mesafeye yaklaştığınızı hissetmeniz
beklenir; belirli bir yakınlıktan sonra, mesafe kısaldıkça yeniden rahatsız
olmaya başlamanız beklenir. Bir metre ile 30 santimetre arasındaki
mesafede rahat bir duygu içinde olmanız beklenir. Otuz santimetreden
daha az mesafelerde artan derecelerde rahatsızlık duyacağınız
tahmin edilir. Bazı kimseler, kendilerini zorladıkları halde,
karşısındakine otuz santimden daha fazla yaklaşamazlar.
 
 Pek samimi olmadığınız birinin çok yakınına geldiğinizde niçin
rahatsız oluyorsunuz? Bu duygunun altında yatan neden, kişisel mekan
kavramıyla açıklanır. Kişisel mekan, bir kimsenin çevresinde tuttuğu,
görünmeyen bir çember olarak tanımlanır. Kişi; bu çemberin
ortasında bulunur. Çapı, kültürden kültüre, kişiden kişiye değişen
bu çember her toplumda vardır. Alıştırmada rahatsızlık duymaya
başladığınız noktada karşınızdaki, büyük bir olasılıkla, sizin kişisel
mekanınıza girmeye başlamıştır; o mekanın sınırlarından çıkınca, yine
kendinizi rahat hissetmeye başlarsınız.
 
 Bu alıştırmayı kendinize yakın bulduğunuz biriyle yapacak olursanız,
kişisel mekanınızın bu kimse için değişik olduğunu ve çok yakın
mesafelere sokulduğu halde bile bundan rahatsızlık duymadığınızı
gözlersiniz. Ne var ki, tanımadığınız ya da tanıdığınız halde,
olumsuz duygular beslediğiniz bir kimseyle aynı alıştırmayı yapacak
olursanız, kişisel mekanınızın büyüdüğünü görürsünüz. Demek ki,
kişisel mekanınız bir insanı ne kadar tanıdığınıza ve ona ne gibi duygular
beslediğinize göre değişir. Bir kimseyle konuşurken araya koyduğunuz
mesafe, kendi başına bir anlam ifade eder ve kişisel mekanın
sınırları, bir mesaj niteliğine bürünür. --Sizi kendime yakın buluyorum--
mesajını, o kimseye uyguladığınız mekanla, yalın ve dolaysız
olarak güçlü bir biçimde ifade edebilirsiniz.
 
 Antropolog Edward T. Hall, Amerikan kültüründe kullanılan
dört farklı kişisel mekandan söz eder (Hall, 1968). Hall'a göre, bir
Amerikalı bu farklı mesafelerden birini, karşısındakine beslediği
duygulara dayanarak seçer ve yine bu yolla, söz konusu kişinin kendisi
için ne tür duygular beslediğini öğrenir. Bu dört farklı mesafenin
bilinmesinde yarar olduğu için aşağıya alıyoruz.
 
 Mahrem mesafe: Cilt temasıyla, otuz, otuz beş santimlik mesafeyi
kapsar. Adından anlaşılacağı üzere, içli dışlı bulunan, duygusal bakımdan
çok yakın hissedilen insanların bu bölgeye girmelerine izin
verilir. Bir kimsenin mahrem mesafeye girmesine izin verildiği zaman,
o insana güvenildiği, yakını olarak görüldüğü anlamı çıkar. Varolan
koşulların zorunlu sonucu olarak, otobüste, kuyrukta vb. yerlerde,
bir kimsenin mahrem mesafesine giriyorsak, gerginleşir ve
onunla göz göze gelmemeye çalışırız. Bu durumlarda kişisel mekanımıza
giren kişi de büyük rahatsızlık duyar ve o da bizimle göz göze
gelmemeye çalışır. Bu haliyle sanki, --Kişisel mekanınızı ihlal ettiğim
için özür dilerim, fakat elimde olmadan, durum gereği burada bulunuyorum,--
demek ister.
 
 Yeni tanışan bir kadın ile erkek, duygusal bir ilişki geliştiriyorlarsa,
mahrem mesafenin farkındadırlar. Arabada ya da yemek masasında
oturuş mesafeleri birbirlerine karşı ne kadar yakınlık hissettiklerine
bağlı olarak gittikçe azalır ya da büyür. Bizim toplumda, ilk
girişimi, genellikle erkeğin yapması beklenir: Diz dize oturma girişimi
ilk ondan gelmelidir, kadının elini avuçları içine alan odur. Kadın
duygularını bu yakınlaşma girişimlerine ses çıkarmama ya da biraz
daha uzağa çekilmeyle belli eder.
 
 Kişisel, samimi mesafe: Kırk santimle, seksen santim arasında
değişen mesafe, Hall'ın tanımladığı ikinci bölgeyi oluşturur. Birbirlerini
tanıyan ve rahat konuşan iki insan, bu mesafede kendilerini en
rahat hisseder. Genel yerlerde birbiriyle samimi mesafe sınırları içinde
duran iki insanın iyi bir arkadaş, karı koca, nişanlı ya da sözlü olduğu
düşünülür. Bir partide konuşurken biriyle bu mesafe sınırları
içinde sık sık bulunuyorsanız ve bu kimse karşı cinsten biriyse, partideki
diğer kimselerin dikkatlerini üzerinize çekeceğinizden emin
olabilirsiniz.
 
 Sosyal mesafe: Bu bölge, seksen santimle iki metre arasında değişir.
İşlerin rahatça konuşulduğu, resmi ilişkilerin sürdürüldüğü bölge
bu çemberdir. Seksen santimle, yüz on santim arasındaki mesafede
genellikle, satıcılarla müşteriler ve işyerinde beraber çalışan kişiler
arasındaki konuşmalar sürdürülür. Bir iş yerinde patron bir işçiyi
çağırdığında, işçi patronu otorite olarak görmesinin ve ona duyduğu
saygının derecesine bağlı olarak, patronla arasındaki sosyal bölgenin
en uç sınırlarında durmaya çalışır.
 
 Genel topluma açık mesafe: İki metreden başlayarak uzayan kişisel
mekan genel, topluma açık, tanımadığımız kişiler içindir. Ne
var ki, zorunlu koşullar nedeniyle okullarımızda öğretmenler genellikle
böyle bir mesafe kullanma zorunda kalırlar. Bu nedenle öğrenci
öğretmen ilişkileri bir derece yabancılaşmak zorundadır. Aradaki
mesafe on metreyi geçtiği zaman, karşılıklı ilişki ve iletişim daha da
zorlaşır.
 
 Kişilerin çevresindeki mekan kullanma biçimleri de, onların sosyal
yeri ve mevkii hakkında bir fikir verir. Odasına girdiğiniz birinin
büyük bir masası varsa ve yanına yaklaşmanız pek kolay değilse, bu
kişinin sosyal mevkii ve gücü hakkında bazı tahminler yaparsınız.
Müdürün odasına girerken kapısına vururuz, oysa o bizimkine vurmadan
girer. İnsanların mevkileri büyüdükçe, kendilerine özgü kişisel
mekanları da önem kazanır. Birçok kuruluşta müdürlerin yemek
yediği yer ayrıdır. Bazı üniversitelerde öğretim üyelerinin, memurların,
hademelerin ve öğrencilerin yemekhaneleri, hatta tuvaletleri bile
ayrıdır.
 
 -Sizin yaşamınızda kişisel mekanınız önemli bir yer tutuyor
mu? Birkaç gün sizinle başkaları arasındaki mesafeye dikkat
edin. Bir durumdan diğerine bu mesafe değişiyor mu? Aranızdaki
mesafe bir kişi hakkında ne hissettiğinizin iyi bir göstergesi
oluyor mu? Bu kişiye daha yakın ya da daha uzak durduğunuz
zaman duygularınızda bir değişiklik oluyor mu?
 
 Şimdi bedenin duruşu, el kol hareketleri, yüz ifadeleri gibi diğer
sözsüz iletişim mesajlarına bakalım.
 
 BEDENİN DURUŞU
 
 Karşımızdaki kişiyle iletişim kurarken, ona doğru eğilmiş durumda
mıyız, yoksa ondan uzaklaşır biçimde bir eğiliş mi gösteriyoruz? Ellerimiz,
kollarımız, ayaklarımız bir yaklaşma mı, yoksa bir uzaklaşma mı
ifade ediyor? Bu soruların cevabı, bedenimizin konumuyla
içinde bulunduğumuz iletişime ne gibi ek mesajlar getirdiğimizi gösterir.
Bedenin duruşunun nasıl bir mesaj oluşturduğunu anlamak
için, aşağıdaki ufak deneyi yapın:
 
 1. İki arkadaş bulun. İkiniz sadece sizi ilgilendiren bir konuyu
konuşurken, üçüncü kişinin geldiğini ve size katılmak istediğini
düşünün. Bu kimseyi görmüş olmaktan pek memnun
değilsiniz, ama ona karşı kaba davranmak da istemiyorsunuz.
 
 2. Söz konusu kişiye sadece beden duruşunuzu kullanarak duygularınızı
belli etmeye çalışın. Bu üçüncü kişiyle, isterseniz
konuşabilirsiniz, ne var ki onun gitmesini istediğinizi sözle
değil, bedeninizle söyleyeceksiniz.
 
 Bu deneyi yapmışsanız, ya da gerçek hayatta başınıza gelmişse,
istenmeyen kişiye biraz sırtınızı dönmenin, sizin onunla pek konuşmak
istemediğinizi belirttiğini görmüşsünüzdür. Sizin sohbetinizi
kesen kişi, omuzunuzun üzerinden sizinle konuşmaya kalkar, fakat
biraz uğraştıktan sonra kendisinin istenmeyen kişi olduğunu anlar
ve yanınızdan uzaklaşmak zorunda kalır. Bedeniniz bu üçüncü kişiye,
--Şimdi diğer arkadaşımla konuşmak istiyorum, lütfen bizi yalnız
bırak;-- mesajını gayet açık vermektedir. Birine tam yüzünüzü dönmüş
olmanız, o kişiyle iletişim kurmaya önem verdiğinizi, o kişiden
yüzünüzü çevirmenizse buna pek istekli olmadığınızı ifade eder. Yüzümüzü
çevirerek bir insana, onunla mahrem veya samimi mesafede
olmak istemediğimizi de söylemiş oluruz; böylece kalabalık bir asansörde
temas halinde olduğumuz kimseye bakmadan, yüzümüzü başka
tarafa çevirerek bedenimizin temasını etkisiz hale getiririz.
 
 -İnsanlar bir arada oturarak konuşurken birbirlerine nasıl bir
durum gösteriyorlar, gözlemeye çalışın. Bir grupta kim kime
kendini daha yakın hissediyor? Onların oturuş ve birbirlerine
bakışlarından bunu çıkarabilir misiniz? Kendinizi gözleyin.
Acaba herkese aynı şekilde mi bakıyorsunuz, yoksa farkında
olmaksızın bedeniniz bazı ayırımlar yapıyor mu?
 
 Beden yalan söylemez
 
 Bedenin duruşu, sadece hangi yana eğildiği ve yüzün hangi yöne
baktığıyla sınırlanmıyor. Omuzların dik ya da çökük oluşu, kolların
açık ya da kapalı oluşu, ayakların açıklığı ya da kapalılığı, bacakların
üst üste atılmış olması, ayrık ya da bitişik durması da birer mesaj
oluşturur. Psikoterapide üzerinde önemle durulan bu tür mesajlardır.
Psikolog, kendinden yardım istemeye gelen hastanın sözlerinden
çok, bedenin ilettiği mesajlara ağırlık verir. Omuzları çökmüş,
koltuğa külçe halinde yığılmış, bacakları birbirine yapışırcasına kapalı,
sürekli önüne bakan hastasına, --Bugün kendinizi nasıl hissediyorsunuz?--
sorusunu yönelten terapist, --Bugün kendimi çok iyi hissediyorum;--
biçimindeki bir cevaba pek itibar etmeyerek, kişinin
içinde bulunduğu gerçek durumu, bedenin belirttiğini düşünür.
 
 Bedeninin duruşuyla duygular arasında nasıl bir ilişki bulunduğunu,
aşağıdaki uygulamayı yaparak kendi kendinize keşfedebilirsiniz.
Bu uygulamayı yapmak için rahat bir biçimde bir sandalye ya da
koltuğa oturun ve aşağıda verilen yönergeyi izleyin.
 
 1. Gözlerinizi bir dakika için kapatın ve sizi sıkan, üzen, ezen,
utandıran bir durumu düşünün.... Bu üzücü durumu hayalinizde
iyice canlandırın. Bu durumu düşünürken, omuzlarınızı
aşağı doğru çökertin, oturduğunuz yerde biraz öne doğru eğilin,
kollarınızı öne doğru kucağınızda kavuşturun, ayaklarınızı,
dizinizi ve bacaklarınızı birbirine iyice yakınlaştırarak içeri
çekin, yani bir tesbih böceği gibi iyice kapanın. Bu durumda
duygularınıza dikkat edin. Gözünüz kapalıyken, ayakta kendinizi
sanki ikinci bir kimse olarak seyrettiğinizi düşünün; bu
kapalı halinizle kendinizi iyice gözünüzün önünde canlandırmaya
çalışın. Böyle oturan bir kimse bir başkası olsa sizde nasıl
bir etki uyandırırdı acaba?
 
 2. Şimdi kendinizi rahat ve gevşek bırakın ve mutlu, neşeli bir
anınızı düşünün.... Omuzlarınız dik ve arkaya atılmış, kollarınız
açık, arkanıza yaslanmış bir durumdasınız, bacaklarınız ve
ayaklarınız bitişik değil. Gözlerinizi kapayın ve kendinizi bu
halinizle hayalinizde canlandırın: Bu oturuş size neler anlatırdı?
 
 YÜZ İFADELERİ
 
 İnsan vücudunun en dikkati çeken yeri yüz, yüzde en çok dikkati çeken
yer ise gözlerdir. Ancak yüz ifadelerini anlamak o kadar kolay
değildir, çünkü yüz karmaşık bir iletişim sistemi oluşturur.
 
 Yüzle, birbirinden farklı kaç tane ifade belirtebileceği konusu henüz
açıklığa kavuşmuş değildir. Burada çizim olarak dört kaş, üç
göz ve beş ağız ifadesi veriyoruz.
 
 Bu ifadeleri, saydam bir kağıt üzerine çizin ve üst üste getirerek
çeşitli yüz kalıpları oluşturun. Elinizdeki on iki öğeyle, birbirinden
farklı altmış yüz ifadesi yapabileceğinizi düşündünüz mü? Yapılan
araştırmalar, birbirinden tam olarak ayırt edilebilen sekiz alın ve kaş,
bir o kadar göz ve gözkapakları ile on ağız ve dudak ifade durumu
olduğunu saptamıştır. İfade durumu adı verilen bu yüz yapıları ile
ifade tonları (memnun, neşeli, coşkun gibi) ve değişik türden duygusal
içerikleri belirten mimikleri katarak, ne kadar farklı türde ve niteliklerde
yüz ifadesi yapılabileceği düşünülür. Yüz ifadelerinin bu kadar
değişkenlik gösterebilmesi, onun karmaşık ve zor bir iletişim sistemi
olmasının ilk nedenidir.
 
 Yüz ifadelerini anlama zorluğunun ikinci nedeni de, yüz ifadelerinin
hızla değişmesidir. Film teknikleri kullanılarak yapılan çalışmalar
göstermiştir ki, bir kimsenin yüzündeki ifade, saniyenin beşte
biri kadar bir zaman içinde değişebilmektedir. Bu tür film çalışmaları,
yüzün hangi kısmının hangi heyecanları en iyi belirttiğiyle ilişkili
ipuçları da vermiştir.
 
 Yüz ifadeleriyle ilgili olarak yaptığım iki çalışmada, 43. sayfada
verdiğim şematik çizimleri kullandım. Şematik çizimlerle oluşan bu
yüz ifadeleri Türkiye, Japonya ve Amerika Birleşik Devletleri'nde
üniversite öğrencilerine gösterildiği zaman, ilk araştırmada deneklerin
bu ifadeleri, Neşe-Hüzün, Kızgınlık-Durgunluk ve İç-kaynaklı/Dışkaynaklı
boyutları çerçevesinde algıladıkları görüldü. Yine aynı şematik
çizimleri kullanarak yapılan ikinci araştırmada ise, neşeli ve
mutlu ifadelerin en iyi ağız ve gözle kızgın ifadelerin kaş ve dudak
biçimiyle; hayret ve sürpriz gibi dışarıya açık ifadelerle, anılara dalma
gibi içe dönük ifadelerin ise, en iyi gözle belirtildiği ortaya çıktı.
(Cüceloğlu, 1968, 1972).
 
 Gözün kendisi başlı başına bir mesaj kaynağıdır. Bir kimse gözünüze
bakıyorsa, size ilgi duyuyor demektir. Öte yandan bir kimse,
gözünü gözünüzden kaçırmakla, sizden bir şey saklamak durumunda
olduğunu ifade edebilir. Bundan dolayı, iyi satıcılar, karşısındakini
etkilemek isteyen doktorlar, politikacılar ya da yöneticiler konuşurlarken,
karşılarındaki kimsenin gözünün içine bakarlar. Göz ilişkisi
kurulduktan sonra, diğer ilişkiler yavaş yavaş kurulabilir.
 
 Derste bir sorunun cevabını bilmediğim zaman, öğretmenin yüzüne
bakmazdım. Tabii böyle davranmam da, öğretmenin o soruyu
bana sorması için yeterli neden olmaktaydı. Kendim öğretmen olunca,
sorduğum soruyu bilmeyen öğrencileri, yine gözlerini benden kaçırmalarından
anlardım. Gözlerin dili, birbirlerine duyduğu ilgiyi
açıkça söyleyemeyen kadın ile erkek arasında en sık kullanılan dildir.
Cinsler arasında sosyal ilişkinin kurulmasına olanak tanımayan
toplumlarda, --gözlerin dili-- daha önem kazanır; toplumun bireyleri
bu dile daha duyarlıdır ve çoğu kere şarkılara konu olur.
 
 Gözbebeğinin büyüklüğü, bakan kişinin baktığı şeye ilgi duyup
duymadığını belirtir. Süpermarketlere yerleştirilen kameralar, müşterilerin
hangi malların önünden geçerken gözbebeklerinin açıldığını
filme alır. Bu teknik, reklamcıların ve satıcıların üzerinde önemle
durdukları bulguların toplanmasına yol açmıştır. Psikologlar da, değişik
resimlere bakan kimselerin gözbebeğinin büyüklüğünü gizlice
ölçmüşlerdir. Sonuçlar ilginçtir: Bir kimsenin gözbebeği, baktığı nesneye
duyduğu ilgi oranında büyümektedir. Örneğin, çıplak kadın resimlerine
bakan erkeklerin gözbebekleri, yüzde on sekiz, çıplak erkek
resimlerine bakan kadınların ise, yüzde yirmi oranında büyümüştür.
Aç insan yiyeceğe, susuz insan içeceğe baktığında, gözbebekleri
açlığı ve susuzluğu oranında büyümüştür.
 
 Gözün ifade potansiyeliyle ilgili bu bilgilerden sonra, bazı insanların,
gözü rahatsız etmeyecek normal ışıkta bile niçin siyah camlı
güneş gözlüğü taktığı, şimdi daha iyi anlaşılıyor: Bu kişiler kendileriyle
ilgili bilgi vermek istemezler; --bilinmeyen-- insan esrarengizdir.
Hele o insanla uzun süre beraber olunduğu halde, hakkında pek bir
şey bilinmiyorsa, esrarengizliği daha da büyür. İşte siyah gözlük takmanın
arkasında yatan nedenlerden biri, kişinin kendisini saklama arzusudur.
 
 JESTLER: EL VE KOL HAREKETLERİ
 
 Jestler, yani el ve kol hareketleri, duyguların en güzel belirtileridir.
Karşımızda konuşan kişinin elindeki kağıdı sürekli büküp katladığını,
parmaklarıyla masaya sürekli vurduğunu ve gözlerini bakışlarımızdan
hep kaçırdığını görürsek, bu kişinin bizimle beraber olmaktan
rahatsız olduğunu düşünürüz. Bu tür davranışlar, karşımızdaki
ne derse desin, onun gerçek heyecanlarını açığa vurmaktadır.
 
 Bir kişi, kendisini kontrol etmeye çalışsa da kızgınlığını, gerginlik
ve rahatsızlık belirten hareketlerinden anlamamız mümkündür. Kızgın
kişi, kendini ne kadar kontrol ederse etsin, yumrukları bir dereceye
kadar sıkılıdır, kolları önündedir ve kasları gergindir. Aynı şekilde,
bize yaklaşmak isteyen fakat şu veya bu nedenle bunu belirtmekten
çekinen kişi, bize ulaşmak, dokunmak istercesine birtakım
belli belirsiz davranışlar yapar. Her şeyi açık seçik, dürüstçe, bizden
hiçbir şey saklamadan söylediklerini iddia edenlerin ellerine bakın:
Eğer söylediklerinde samimi değillerse, ellerini, sanki bir perde gibi
ağızlarına ve yüzlerine kaparlar. Gözlerini inceleyin: Doğrudan yüzünüze
bakamaz, gözlerini kaçırır, sık sık kollarını göğüslerinin üzerinde
kavuştururlar.
 
 Çapkın erkekler, kadınların sözlerine değil, davranışlarına göre
hareket edeceklerini bilirler. --Sizi bir daha görebilecek miyim?-- diye
soran erkeğe kadın, --Bilmem, tesadüfler denk getirirse!-- şeklinde cevap
verirken, --akıllı-- erkek, kadının sözlü mesajlarına uymaz, onun
gözünün, ellerinin, bedeninin söylediklerini --işitmeye-- çalışır. Belki
bu, söylenene hemen inanan, saf ve dürüst erkeklerin niçin iyi birer
çapkın olamadıklarını açıklamaktadır. Karşıt cinsten biriyle daha kolay
ilişki kurmak mı istiyorsunuz? Ağzın değil, bedenin söylediklerini
anlamaya çalışın!...
 
 DOKUNMA: GEREKLİ VE KUDRETLİ
 
 Dokunma duyumu, gelişme için yeme içme kadar önemlidir.
XIX'uncu yüzyılın sonlarında ve XX'inci yüzyılın başlarında yetimhanelerde
ölen çocukların oranı oldukça yüksekti. O zamanki hekimlik,
bebeğin sadece biyolojik beslenmesine, temiz çevrede bulunmasına
önem veriyor, fakat çocukların psikolojik ihtiyaçlarını düşünmüyordu.
Yıllar sonra yapılmaya başlanan araştırmalar, bebeklerin gıda
yoksunluğundan değil, kucağa alınıp sevilmemekten kaynaklanan,
ruhsal kökenli hastalıklardan öldüklerini ortaya çıkarmıştır. Batı
ülkelerinde bugün, yetimhanelerde bebeğin günde birçok kez kucağa
alınıp sevilmesi, onunla konuşulması yöntemi uygulanıyor. Çocukların
kucağa sık sık alınmasıyla, ölüm oranında bir düşme olduğu gözlenmiştir.
 
 Dokunma; bir insana en kısa yoldan --Sen benim için önemlisin
seni yalnız bırakmayacağım,-- mesajını verir. Hiçbir söz, bu mesajı,
dokunma kadar etkili olarak ifade edemez. Bir babanın çocuğunun
başını şefkatle okşaması, kızgın birkaç sözden sonra sevgilinin sarılması,
saatlerce açıklama ve anlatımlardan daha etkilidir.
 
 Bir hafta süreyle günlük etkileşimizi gözden geçirin ve şu
sorulara cevap vermeye çalışın: En sık kimlere dokunuyorsunuz?
Bu kimseleri tanıdığınız diğer kimselerle karşılaştırın, en
çok kimlere yakınlık duyuyor ve seviyorsunuz? Dokunmak istediğiniz
halde dokunamadığınız kimseler varmı çevrenizde?
Niçin dokunamıyorsunuz? Çocukluğunuzda bol bol kucaklandığınızı
anımsıyor musunuz?
 
 GİYSİLERİMİZ
 
 Askerlikte rütbeler, onu taşıyan kişinin askeri hiyerarşi içindeki yerini
gösterir. Askerlikteki bu sistemi katı bulanlar olabilir, ne var ki sivil
yaşamda da, bu tür bir hiyerarşik düzen, örtülü bir biçimde de olsa
vardır. Giydiğimiz elbiseler, hakkımızda bilgi verir.
 
 Her gün karşılaştığınız kişileri gözünüzün önüne getirin: Giyinişleri,
onların meslekleri, ya da gelir durumları, sosyal mevkileri, politik
tutumları, dindar olup olmadıkları hakkında bir fikir vermiyor
mu? 1980'lerden önce ideolojik ayırımlar üniversite öğrencileri arasında
o denli önem kazanmıştı ki, --sağcı-- ya da --solcu-- öğrenciyi giyinişinden
ayırt edilebiliyordu.
 
 Giyiniş tarzının karşısındakileri nasıl etkilediğini incelemek isteyen
bir Amerikalı üniversite öğrencisi, iki farklı biçimde giyinerek
otostop yapmıştır. Haftanın Pazartesi, Çarşamba ve Cuma günleri hipi
kılığında yola çıkmış ve eliyle işaret ederek otostop yapmak istediğini
belirtmiştir. Salı, Perşembe ve Cumartesi günleri ise, ütülü
pantolon, temiz gömlek, kravat ve boyalı ayakkabı giymiş ve yine
aynı işaretleri yaparak, aynı yerde arabalara binmeye çalışmıştır.
Görmüştür ki, hipi giysileri giydiği günlerde, kendisini ancak hipi
kılıklı olan ve genellikle eski araba kullananlar, özenli giyindiği günlerde
ise, daha çok lüks otomobil kullananlar ve iyi giyimli kimseler
arabalarına almışlardır.
 
 İş aramaya gidildiğinde ya da işe alınmak için bir görüşme yapılması
gerektiğinde, karşıdaki kişinin olumlu bir biçimde etkilenmesi
istenir ve giyime özen gösterilir. Ne var ki, bugünün toplumu, giyiniş
normları bakımından oldukça çeşitlilik göstermektedir. Öyle ki,
bazen hipi kılığıyla gezmek, toplumun belirli bir kesimindeki kişilerle
daha çok sosyal yakınlaşma olanakları sağlayabilir. Herhalde öğrenilmesi
gereken, giyimin karşıdakini etkilediğini bilmek ve bu etkinin,
toplumun hangi kesiminde nasıl olacağını, önceden bilinçli bir
biçimde saptayabilmektir.
 
 SÖYLEYİŞ TARZI: SESİN TONU,
 
 VURGULAMALAR VE SUSMALAR
 
 Söyleyiş tarzı, kelimeleri söylerken kullanılan sesler, konuşan hakkında
bilgi verir. Parkta otururken bir konuşmaya kulak misafiri oluyorsunuz:
 
 -Nerelisiniz Beyefendi?
 
 -Gonyalıyım gardaş!
 
 Konuşmanın bu kadarını duymanız, bu kişilerin hangisinin köyden,
hangisinin kentten, hangisinin eğitim görmüş, hangisinin okumamış
olduğunu size söyler. Hatta bu konuşmada --Beyefendi,-- sözünü
oldukça yadırgayabilirsiniz; bu nedenle:
 
 -Nerelisin dayı?
 
 -Gonyalıyım gardaş!
 
 daha iyi bir konuşma olurdu, diye düşünebilirsiniz.
 
 Söyleyiş tarzının karşıdaki kişiyi etkilediği ve buna bakılarak kişi
hakkında --kibar-- ya da --kaba-- niteliğinde bir karar verildiği bilindiği
için, birçok kimse, bazı sosyal durumlarda, olduğundan --daha kibar--
konuşmaya çalışır. Silifke'nin Taşucu ilçesinde bir ailenin lakabı
--Hamalis-- olarak bilinir. Hamalis'in kızı, Hamalis'in oğlu, Hamalis'in
damadı ve torunundan söz edilir.
 
 Hiçbir anlam veremediğim bu lakabın nereden geldiğini sorduğumda,
aşağıdaki hikayeyi anlattılar:
 
 -- Rahmetli Atatürk, Taşucu'nu ziyaret ettiği zaman, gemilere yük
dolduran ve boşaltan hamallara ilçe idaresi güzel, temiz iş elbiseleri
giydirmiş, Ata'yı karşılamaları için sıraya dizmiş. En baştaki hamalbaşı,
mevkiinin öneminden haberdar olduğu için mümkün olduğu
kadar modern ve kibar görünmeyi aklına koymuş.
 
 Atatürk, sıraya dizilmiş temiz giyimli bu kişileri görünce, --Sizler
ne iş yapıyorsunuz?-- diye sormuş. Hammalbaşı yerli şivesini kullanarak
cevap verse --Hamalız gomutanım;-- demesi gerekirken, yerli
şivesiyle konuşmanın kaba olacağını düşünerek, --Hamalis, paşam;--
diye --kibarlaştırarak-- cevap vermiş. Taşuculular bu fırsatı kaçırır
mı? Adamın ve ailesinin lakabı --Hamalis!-- oluvermiş.--
 
 Kibarlık özentisi içinde bulunan kişileri, özellikle köyden kente
yeni gelmiş ve köylü geçmişinden bir an önce kurtulmak isteyen bazı
kimselerin konuşmalarında, bu tür --kibarlık-- eğilimlerini gözlemek
mümkündür.
 
 Sesin heyecan tonu, söylenen sözün anlamını etkiler, böylece kendi
başına bir mesaj oluşturur.
 
 Sözgelişi titrek bir sesle, --Hatice sınıfta kalmış,-- diyen bir kişi sadece
bilgi aktarmamakta, bu olaya üzüldüğünü de belirtmektedir.
Aynı cümleyi, rahat bir biçimde, gevşek gevşek söyleyen bir diğer kişiyse,
bu olaya memnun olduğunu ima eder.
 
 Söylerken yapılan vurgulamalar da, ifadeye yeni boyutlar ekler.
Aynı cümle, farklı anlamlar elde edecek biçimde vurgulanabilir. Aşağıdaki
cümleyi farklı vurgulamalarla söyleyin:
 
 --Ali ayvayı yemiş!--
 
 --Ali-- kelimesi vurgulandığı zaman, başkasının değil, Ali'nin ayvayı
yediği ifade edilir. Bu vurgulamada bir hayret ifadesi vardır:
--Herkesin ayvayı yiyeceğini beklerdim de, Ali'nin yiyeceğini beklemezdim!--
gibi.
 
 Eğer vurgulama değişir ve:
 
 --Ali ayvayı yemiş!-- biçiminde söylenirse, --ayva-- üzerinde durulmaktadır.
Bu vurgulama, duruma göre farklı yönlerde yorumlanır.
Örneğin, --Ne var sanki, sadece ayvayı yemiş, ucunda ölüm yok ya!--
anlamı çıkabileceği gibi, bazı durumlarda, --Hiçbir işe yaramaz oğlan,
baksana ayvayı bile yemiş!-- anlamı da çıkar.
 
 Eğer:
 
 --Ali ayvayı yemiş!-- şeklinde vurgulanırsa, o zaman yapılan iş, faaliyet
birinci plana çıkar. --Ayvayı ne yaptığını merak ediyorsanız
söyleyeyim: yemiş!-- anlamını belirginleştirmiş oluyoruz.
 
 Sadece sesin tonu ve vurgulamalarıyla değil, kelimeler arasına
konulan susmaların süresi uzatılıp kısaltılarak da, karşıdaki kişiye,
gönderilen mesajın, hangi bölümlerinin önemli olduğuna ilişkin ipucu
verilir. Aşağıdaki cümleyi değişik susma sürelerinde söyleyerek
(susma süreleri kesikli çizgilerle / / gösterilirmiştir), hangi
duraklamalarla, hangi anlamların daha belirgin hale geldiğine dikkat edin.
 
 Cümle: Trafik kazalarına bakarak bu toplumda nelerin ihmal edildiğini
görmemiz mümkündür.
 
 1. Trafik kazalarına / / bakarak / / bu toplumda nelerin ihmal
edildiğini görmemiz mümkündür.
 
 Böyle bir susma düzeniyle, hem trafik kazalarının, hem de bu kazaları
incelemenin önemli olduğu belirtilmek isteniyor.
 
 2. Trafik kazalarına bakarak / / bu toplumda / / nelerin ihmal
edildiğini görmemiz mümkündür.
 
 Bu susma düzeniyle, başka toplumlarda değil, bizim kendi toplumumuzda
yönü vurgulanmaktadır.
 
 3. Trafik kazalarına bakarak bu toplumda / / nelerin ihmal edildiğini
/ / görmemiz mümkündür.
 
 Böyle bir susma düzeniyle, ihmal edilen şeylerin önemli olduğu
belirtilmektedir.
 
 -Bir hafta süreyle kendi konuşma tarzınızdaki özellikleri gözlemeye
çalışın. Sesiniz bazı durumlarda titriyor mu? Kiminle
konuşurken, hangi konularda sesinizde bir değişme oluyor?
Vurgulama ve susma tarzınız kendinize özgü mü, yoksa başkalarınınkine
mi benziyor? Kendinize özgü bir ses tonu ve
vurgulama tarzı geliştirmek ister miydiniz? Niçin?
 
 İLETİŞİM ORTAMI
 
 İletişimin içinde yer aldığı ortamın psikolojik ve fiziksel özellikleri,
gönderilen mesajın yorumlanmasını önemli ölçüde etkiler. İletişim
ortamı, şu bölümlere ayrılarak daha ayrıntılı biçimde incelenebilir:
 
 1. İletişimde bulunan kişilere bağlı özellikler; 2. İletişimin içinde
oluştuğu ortamın sosyal özellikleri; 3. İletişimin içinde oluştuğu ortamın
fiziksel özellikleri.
 
 İletişimde bulunan kişilere bağlı özellikler
 
 İletişimde bulunan kişilerin birbirlerine yaş, cinsiyet ve sosyal mevki
bakımından ne gibi ilişkiler gösterdiği, onların iletişimlerini önemli
derecede etkiler. Her şeyden önce; dilimiz bu değişkenlere duyarlı
bir dildir. Bir kişinin yaş, cinsiyet ve sosyal mevki bakımından, bize
göre nerede olduğunu bilmeden ona hitap etmek hemen hemen olanaksızdır.
 
 Bir an için kendinizi dolmuş kuyruğunda düşünün... Yanınızdan
geçip giden kimse çantasını düşürdü ve siz o kimseye seslenerek,
çantasını düşürdüğünü haber vermek istiyorsunuz. Bu kimseye nasıl
hitap ederdiniz? Cevap bulması zor, değil mi?
 
 Bu kimse, sizden oldukça yaşlı, köylü kılıklı bir erkekse, nasıl hitap
ederdiniz? Şimdi iş biraz kolaylaştı, değil mi? --Dayı!--, --Amca!--,
en sık kullanılan hitap biçimleri arasında alır. Peki, bu kimse, kadınsa
nasıl hitap ederdiniz?... --Teyze!--, aklınıza ilk gelen kelime olabilir.
Eğer sizden yaşlı, iyi giyimli, kuşamlı, kravatlı bir erkekse, herhalde
--Beyefendi!-- diye çağırırdınız. Şık giyimli bir kadın çantasını düşürseydi,
büyük bir olasılıkla --Hanımefendi!-- diye seslenirdiniz. Hitap
edeceğiniz kişi sizden genç bir erkekse, köylü kılıklı olana --Delikanlı!--,
iyi giyinmiş olana --Beykardeş!--, --Kardeş!-- gibi bir hitap tarzını
uygun bulabilirsiniz. Genç bir kıza hitap etmeniz söz konusu ise,
köylü kılıklı olana --Bacı!--, kentli olana --Küçükhanım!-- demeniz uygun
düşerdi.
 
 Her gün, yüzlerce kez bakkala, şoföre, manava ve yeni karşılaşılan
kimselere hiç duraksamadan nasıl hitap edileceği bilinir. Çünkü
dil cinsiyet, yaş ve sosyal mevki değişkenlerine bizi öylesine duyarlı
kılmıştır ki, bu değişkenlere göre karşımızdakini otomatik olarak
değerlendirir ve hemen hitap ederiz. Dilimizi konuşmak isteyen yabancı
içinse durum hiç de öyle kolay kavranır gibi değildir.
 
 Gazeteci, fıkra yazarı Burhan Felek, aşağıya alınan yazısında, hitap
ediş tarzının toplumun bireyleri arasındaki ilişkileri düzenlediğine
dikkati çekiyor ve daha --uygarca-- ilişkiler için önerilerde bulunuyor.
 
 Dil
 
 -- Birbirimizle daha nazikane, daha mazbut konuşalım. Atatürk
bey, efendi, ve paşa sözlerini resmi muamelattan kaldırırken, ondan
evvelki devirlerin hürmet ve nezaket icabı kullanılan elkabın, yaltaklanma
ve yağcılık derecelerini bile aştığını görerek, bunları kaldırmıştı.
Ama kendisine, zamanın ve zamanımızın bütün paşalarına paşa
diyoruz. Birbirimize de bey, efendi demekte mahzur görmeyenlerimiz
çok. Ne var ki, halk, hatta memurlar bu kelimeleri kullanamadığı
için ihtiyara,
 
 -Beybaba, ağababa, amca (daha gençlere) ağabey, hemşerim
(daha gençlere) kardeşim, hanım teyze, abla gibi sözler söyleyerek
münasebetlerde laubalilik ve onun sonu kabalığa kaçıyorlar. Bundan
vazgeçelim. Ne bir memur bana amca desin, ne de ben memura oğlum
diyeyim. Böylesi daha iyi olacak. Halk arasındaki muhaverelerin
çeşnisi daima kavgaya yaklaşır bir çeşnilik arzediyor. Tehlikelidir.--
 
 Kültürümüz, bir ilişki kültürü olduğu için Burhan Felek'in --beybaba,
ağababa, amca, hanım teyze, abla kullanmayın-- önerisi tutmayacaktır.
--Ne bir memur bana amca desin, ne de ben memura oğlum
diyeyim,-- önerisinde bulunan güngörmüş rahmetli yazar, insan ilişkilerinde,
özellikle resmi ilişkilerde, çağdaş demokratik Batı uygarlığının
uygulanması dileğini belirtir. İkinci Bölümde karşılaştırmalı
olarak tartışılan kültür değerleri, Türkçe'nin, insanın yaşına, mevkisine
ve cinsiyetine neden bu kadar duyarlı olduğunu açıklamaktadır.
Ne var ki, Batı uygarlığının özlemini çekenler, Batı ülkelerindeki insan
ilişkilerini model alanlar, Türk insan ilişkilerinin onun gibi olmasını
isterler. Osmanlı ve Cumhuriyet tarihini yaşamış bir kişi olarak,
Burhan Felek'in yazısını bitirirken kullandığı kelime ilginçtir:
--Tehlikelidir.--
 
 Konuşulan kişiyle olan ilişki, kullanılan kelimeleri tanımlar ve
gerçek anlamını verir. Bu nedenle, ilişkinin türüne göre, kelimeler
farklı anlamlar alır ve değişik nüanslara bürünür. --Askerlik arkadaşı--,
--yatılı okul arkadaşı--, --çocukluk arkadaşı-- hepimiz için farklı ve
özel bir ilişkiyi ifade eder.
 
 Aşağıya alınan hikaye, Aziz Nesin'in toplum yaşamıyla ilgili gözlemlerinden
birini yansıtır. Yazarın Bizim Hemşeri adlı aşağıdaki hikayesi,
kelimelerin anlamlarının iletişim ortamı içinde, iletişim yapan
kişilere bağlı olarak nasıl değiştiğini sergiler.
 
 Bizim Hemşeri
 
 -- Kelimeler insanların dilinde yarı yarı anlam alıyor. Kaç tane
sözlük olursa olsun, bizim hemşeriler kelimelerin sözlükteki anlamlarına
boş verirler. Açın sözlüğe bakın: --dürzü--, --kerhut--, --pezevenk--,
--deyyus--, ne demektir, ne anlama gelir? Herhalde --aferin--, --bravo--,
--aşkolsun-- anlamına gelmez.
 
 Bizim heınşerilerin çoğu da temelli İstanbul'a yerleşmişlerdir, ya
da yılın çok aylarını İstanbul'da bir işte geçirir, birkaç ay da memlekete
giderler. Köyde geçen birkaç ay memleketin nüfusunun artmasına,
--vatana evlat-- yetiştirmeye yeter. İstanbul'da temelli yerleşenler
de, tek başlarına İstanbul'da kalırlar. Karıları köydedir. Oğlan çocuklar
büyüyüp iş tutacak duruma geldiler mi, onlar da İstanbul'a gelir
ler... Kızlar evlenir, İstanbul'da iş tutmaya gelecek başka çocuklar
yetiştirirler.
 
 İstanbul'dakiler, iş yapamayacak kadar ihtiyarladılar mı, köye dönerler.
Bu, memurların emekliye ayrılmalarına benzer. Hayatları boyunca
geçinemedikleri topraklara gömülmek, en son arzularıdır. Hiçbiri
gurbette ölmek istemez.
 
 Bizim hemşerilerin İstanbul'da yaptıkları işler çok bellidir, arabalarla,
atlarla iyi su satarlar, apartman kapıcılığı yaparlar, bahçıvanlık,
ama köşklerde, konaklarda park bahçıvanlığı yaparlar. Hemşerilerimin
konuşmaları çok hoşuma gider. Kelimelere; şehirlilerin verdiği
anlamdan başka bir anlam verirler. Daha doğrusu kelimelerin belli,
belirli bir anlamı yoktur. Bu, söyleyiş biçimine, sesin sertliğine,
yumuşaklığına, söyleyen adamın iyi, kötü niyetine göre değişir.
 
 Erenköy'de benim bir hemşerim var. Asfalt yol üzerindeki bir
büyük köşkte bahçıvanlık eder. Ara sıra gider, onunla konuşurum:
Konuşması, bizim köy ağzıyla konuşması, hoşuma gider. Geçende
yine ona gittim. Bahçenin çimenleri üzerinde namaz kılıyordu. Şişman
olduğundan zor eğilip doğruluyordu. Namazı bitirene kadar
bekledim. Selam verdi. Dudaklarında dua kıpırdayışıyla yanıma geldi.
 
 --Hoş geldin,-- dedi.
 
 --Hoş bulduk. Nasılsın amca?--
 
 Benim bahçıvan hemşerim bol bol altmışında vardır.
 
 --Bundan sonra nasıl olacağız,-- dedi, --İhtiyarlık işte...--
 
  --Hele dur canım, maşallah aslan gibisin.--
 
 Biz şurdan burdan konuşurken bahçeye iki kişi daha girdi. Bizim
hemşerilerin, üniforma gibi kendilerine vergi bir giyinişleri vardır.
Elbiselerinden bile hemen onları tanırım. Bu gelenlerde bizim hemşerilerdendi.
Gencinin ayağında lacivert ketenden bir kovboy pantolonu
vardı. Ama bu kovboy pantolonu, onun ayağında şalvar olmuştu.
Öbürünün üniforması büsbütün yerliydi; elbisenin, eğer buna elbise
denirse, asıl kumaşıyla yamaları birbirinden ayırt edilemiyordu.
 
 Biz bahçenin göbek çimenleri üstünde duruyorduk. Onlar da yanımıza
gelince, bahçıvan hemşerim gelenlerden yaşlıcasını tanıdı.
 
 --Oooo... Hele bak şu Bibik Yusuf'a. Len, nirelerdesin? Soyha çıhası...--
 
 Yaşlıcası, --Gusura galma emice;-- dedi. --Hep ahlımdasın ya, işten
guçten vakit mi galıyor.--
 
 Bahçıvan hemşerim, delikanlıyı sordu.
 
 --Kim bu babayiğit?--
 
 --Tanımadın mı emice, bizim ganbur Mustua vardı ya...--
 
 --Eeee?--
 
 --Ganbur Mustua'nın oğlu.--
 
 --Demee... bu babayiğit o gavatın oğlu mu?--
 
 --Hee ya...--
 
 Bizim hemşeri delikanlıya döndü:
 
 --Len goca pezüvenk, insan bi yol emicesine gelmez mi?--
 
 Delikanlı utangaçlıkla güldü, başını önüne eğdi. Bizim hemşeri iltifatına
devam etti:
 
 --Vay ocagı batası vay... Vay goca dürzü vay... Baban olacak
hergüle ne ediyo?--
 
 --Eyidir emice.--
 
 --Yusuf emicen ne ediyo? O goca deyyüsten bir haber var mı?--
 
 --Eyidir emice. Selam etti.--
 
 Bizim hemşeri, köylüden bir delikanlı gördüğüne sevinçli, boyuna
gülüyor.
 
 --Vay eşşek zıpası vay... Len deve gadar olmuşsun be... kih kih
kih... Maşşallah maşşallah... Heh heh he... İraşit dayın ne ediyo? O eşşolu
eşşek de iyi ya... Heh heh he...--
 
 --Eyidir emice. Mahsus selamleri var.--
 
 --Eleyküm selam. Kih kih kih... Vay goca herüf vay. Len elimde
büyüdün, şuncacıktın be. Daha ne var ne yoh be? Koye varanda o
dürzü bubana söyle, severim o deyusu, dooğru bana gelsin. Hemi?--
 
 --Başüstüne emice.--
 
 --Pek memnun oldum. Hatırımı sayıp geldiniz dimek. Eferim len
goca gavat. Memiş ne ediyo, Memiş... Goca daldaban. O herhut da
eyi ya...--
 
 --Eyidir Allah sayesinde.--
 
 --Eyi ossun dürzü...--
 
 Bizim hemşeri köyden gelen delikanlının sırtını okşuyor.
 
 --Hele şu alçağa bah...--
 
 Yaşlıcası, --Bize gayri misade emice,-- dedi. --Biz bi de gayfeye gidek.
Hemüşeriler var, hal hatır sorak.--
 
 --Oldu mu ya... İrahat bi zamanda gelin.--
 
 --Bu oğlana bi iş arayıdıydık. Bildiğin bi iş var mı, emice?--
 
 --Bu ayı gadar herüf şimdiyecek boşda mı gezdi yattı?--
 
 --Hapisten düneyin çıhtı emice.--
 
 --Heleee... Geçmiş olsun. Vah vah... Dama niye girdiydi?--
 
 --Cinayet.--
 
 --Namıs işi mi?--
 
 --Yoh...--
 
 --Besbelli kotü bi şey.--
 
 Delikanlıya sordu:
 
 --Bi irezillik işten mi yoksa?--
 
 --Değil emice.--
 
 Bizim hemşireler haysiyetlerine pek düşkündürler, kendilerine
ağır söz söyletmezler. Namus bir, haysiyet işi iki. Bizim köylerde
hırsızlıktan, eşkiyalıktan suçlanan hiç görülmemiştir. Delikanlı cinayeti
anlattı:
 
 --Gayfede kahat oynuyorduk. Herifin biri oyunda söğdü.--
 
 --Söğdü mü?--
 
 --Hee, söğdü.--
 
 --Ne diyerek söğdü?--
 
 --Çoh ağır söğdü emice.--
 
 --Ne didi canım?--
 
 --Huzurunda haya iderim emice.--
 
 Yaşlısı söze karıştı:
 
 --Buna 'Len' dimiş.--
 
 Bahçıvan hemşerimin yüzü kızgınlıktan pancar gibi kızardı:
 
 --Nee? Len, sana nasıl len dir? Yabanı, sen de ses itmedin mi?--
 
 --Etmem olur mu?--
 
 --Temizledin mi?--
 
 --Bıçağı vurdum ya, ölmemiş yaralandı.--
 
 --Temizleseydin. Eferüm len. Eyi etmişsin.--
 
 --Emice bu oğlana bi iş var mı?--
 
 --Şimcik mi? Bi soruşturalım Yarıntesi bi uğran hele.--
 
 --Olur emice.--
 
 --Dimek sana Len didi ha?--
 
 --Bize misade emice.--
 
 --Güle güle... Pek memnun oldum. Eferim len goca eşşek, ayu gadar
olmuşsun be... Kih kih kih... Vay goca zıpa vay. Ne çabıh geçti zaman
heyy... İt enüğü gadardı be... Buban olıcak dürzüye selam et. Memiş
emicen gavatına da, İraşıt dayın olacak deyyusa da selam.--
 
 --Başüstüne emice. Hadi Allaha emanet ol.--
 
 --Güle güle...--
 
 Onlar gittikten sonra bahçıvan hemşerim bana, --Ne çare temizleyememiş...--
dedi.
 
 Siz kelimelerin sözlükteki anlamına bakmayın. Kelimelere verdiğimiz
anlam, bizim niyetimize göre değişir. Sergilerde, resimden
çok iyi anlayanların:
 
 --Vay eşşeoğlu eşşek, amma da yapmış!...-- diye ressamları
değerlendirdiklerini çok duymuşsunuzdur.-- (Nesin, 1968a).
 
 Bu hikaye, birkaç yönden incelenmeye değer. Kültürün özelliği
açısından hikaye değerlendirildiğinde, gelenekseI kültürün bir --ilişki--
kültürü olduğunu ve bireylerin ve onların davranışlarının anlamının,
kişisel ilişkilerden kaynaklandığı görülür. İletişim açısından
değerlendirildiğinde, ilişki ve içerik düzeylerini açıkça görmek
mümkündür; ilişkinin türü içeriğin, yani kullanılan kelimelerin, anlamını
tanımlar.
 
 Görüldüğü gibi, --Kim, kiminle, nerede, nasıl konuşmalıdır?-- konusunda
uyulması gereken katı kurallar bulunmaktadır. Bu kurallar
her toplumda vardır, ancak bazı toplumlarda bireye biraz daha özgürlük
ve farklı olma olanağı verilir, bazı toplumlarda ise kurallar
katıdır, bireyler arasında bir farklılaşmaya olanak vermez. Bu toplumsal
kurallardan dolayı, bazıları --küstah--, bazıları --kendine güvenli--,
bazıları --pısırık-- olarak adlandırılır.
 
 Kendinden sosyal mevki ve yaş bakımından üstün olan biriyle,
sanki ona eşitmiş ya da üstünmüş gibi konuşanlara --küstah--, --haddini
bilmez--, bunun tam tersini yapanlara da --ezik-- ya da --pısırık--
denir. Kendini ezdirmeden, karşısındaki kişiye gerçek değerini vererek
iletişim kurabilen kimse ise, --kendine güveni olan kişi-- diye nitelenir.
Bizim toplum için --küstah-- olan bir kişi, başka bir toplumda
--kendine güveni olan kişi' olarak değerlendirilebilir. Başka bir toplumda
--pısırık-- bir kişinin davranışı olarak değerlendirilen bir davranışsa,
toplumumuzda --saygılı bir davranış-- olarak nitelendirilebilir.
Bir kişinin iletişimine bakarak, bu tür kararlar verebilmesi, toplumda
herkes tarafından değişik derecelerde paylaşılan ortak sosyal
ve kültürel değerler sayesinde olur.
 
 İletişimin içinde oluştuğu ortamın sosyal özellikleri
 
 İletişim nerede yer alıyor? İki kişinin birbirine yakın bulunabileceği
samimi bir sosyal ortam mı söz konusudur, yoksa belirlenmiş kuralları
olan resmi bir ortam mı? Her iletişim belirli bir sosyal ortam içinde
yer alır ve bu ortamla ilgili birçok sosyal norm, değer ve beklentiler
vardır. Bu sosyal normların, değerlerin ve beklentilerin, çoğu kere
kişi farkında değildir, ne var ki, gelen mesajlar bu norm ve beklentiler
çerçevesi içinde yorumlanır. Bir başka deyişle; bir mesajı yorumlarken
mutlaka o mesajın içinde oluştuğu sosyal ortam hesaba katılır.
--Bayram değil, seyran değil, eniştem beni niye öptü?-- diyen baldız,
ortam uygun olsaydı, bu öpücükten kuşkulanmayacağını belirtmektedir.--
 
 İçinde bulunulan sosyal ortamın uyardığı beklentiler, iletişimde
bir aksaklığa yol açmazsa, farkedilemez. Öğretmen sınıfta şarkı söylemeye
ya da sanatçı sahnede ders vermeye kalkarsa, sınıfta öğretme,
sahnede eğlendirme beklentilerinin farkına varılır. Bu beklentiler,
konuşan ve dinleyen arasında ortaksa, ortaya çıkan aksaklıklar
kolayca giderilir. Konuşanların sosyal ortamdan beklentileri farklıysa
ve onlar bu değişik beklentilerinin farkında değillerse, işte o zaman,
temel iletişim aksaklıkları ortaya çıkar. Bu tür iletişim aksaklıklarının
kaynağını bulmak ve iletişimi verimli bir zemine oturtmak zordur.
 
 Aşağıda verilen Aziz Nesin'in öyküsü gibi mizah hikayelerinin
çoğu, sosyal durumlardaki beklentilere dayanarak konuyu --gülünç--
yaparlar. Mizah yazımının dünya çapında uzmanı topraklarınızda
yetişmiştir.
 
 Yerli Mallardan Pazen Aldım
 
 --Sümerbank'ın Yerli Malları Satış Mağazalarından birine gittik.
Önce vitrine baktık. Aman ne güzel şeyler... Mavi mineli bir pazen bir
de kırmızı üzerine beyaz noktalı bir basmayı beğendik. İçeri girdik.
Genç, büyük, tavanı yüksek bir mağaza... Kapının karşısında, kasada
bir kız var, manikürlerini törpülüyor. Ortada soba var, İyi giyimli,
politika ileri gelenlerinin kılığında, iri kıyım, gerdanlı, göbekli, enseli
bir bey sobanın başına oturmuş, kahvesini içiyor. Kasanın yanındaki
bir delikanlı, manikürünü düzelten kızla konuşuyor. Tezgahın
arkasındakilerden orta yaşlı bir adam gazete okuyor. Birisi de yuvarlak
cep aynasına bakarak alnındaki sivilcileri patlatıyor. Yine tezgaha
dirseklerini dayamış bir genç de kapağı parlak renkli bir polis cep
romanı okuyor.
 
 Erken erken gelmişiz. Bizden başka da gelen yok. Yalnız, vitrini
seyreden üç, dört kişi daha var.
 
 İçeri girince, hiç kimse kafasını çevirip bize bakmadı. Bu ağırbaşlılık
hoşuma gitti.
 
 --İyi mallarımız var?..--
 
 --Buyrun bağyaan!..--
 
 --Bir şey mi aradınız?--
 
 Diye yoldan geçenleri kolundan çekip içeri alan tezgahtarları hiç
sevmem.
 
 Sağa sola baktık, bize aldıran yok. Kız, manikürünü törpülüyor.
Bey gazete okuyor. Birinin başı romanda... İnsan hangisine gidip bir
şey söyleyeceğini bilmiyor ki... Tezgaha yanaştık. Raflardaki toplara
bakıyoruz. Kendi aramızda konuşuyoruz.
 
 --Şunlardan ne güzel perde olur!--
 
 --Şu dallı kretonlar da güzel...--
 
 --Eni kaç santim acaba?--
 
 --Kime sorsak?--
 
 Önümdeki delikanlı Mayk Hammer romanına öyle dalmış ki, bizi
duymuyor bile...
 
 --Ben şu damalı masa örtüsünden alacağım--
 
 --Yavaş konuş, adam kitap okuyor.--
 
 Hiç olmazsa biraz geç gelseydik. Bizden önce gelen müşteriler ne
yapıyorlarsa, biz de onlara bakar öyle yapardık.
 
 Derken başka müşteriler geldi, mağazayı doldurdu. Ama onlar da
bizim gibi şaşkın şaşkın bir oraya bir buraya gidip geliyorlar. Resim
sergisindeymiş gibiyiz. Müşteriler bu ağır, ciddi havayı bozmamak
için birbirlerinin kulaklarına fısıldıyorlar. Bu derin sessizliği ara sıra,
kasadaki kızla oğlanın şakaları, sevimli kahkahaları bozuyor.
 
 Müşterilerden orta yaşlı bir erkek, etrafındakilere duyurmak isteyerek,
--Acaba satış yapılıyor mu?...-- diye soruyor.
 
 Yaşlıca bir kadın, --Galiba fiş alınacak...-- diyor.
 
 Bir genç hanım soruyor:
 
 --Fiş mi, nerden alınacak?--
 
 --Herhalde Umum Müdürlükten...--
 
 Artık herkes bir şey söylüyor.
 
 --Evvela muhtarlıktan temiz kağıdı getireceksiniz.--
 
 --Temiz kağıdı değil teyze... İyi hal kağıdı. Yani Demokrat Partiye
kayıtlı mısınız? Yoksa bir sabıkan filan var mı diye...--
 
 --Arkadaş, vatandaşlar arasına nifak sokma... Basma ile partinin
ne alışverişi var?--
 
 --Amma da yaptın birader, sen hiç gazete okumuyor musun? Boyuna
basına baskı yapılıyor diye...--
 
 --O basma başka, bu basma başka.--
 
 --Kömür tevzi müessesinden beyannamesi olana, burada istediğini
veriyorlar.--
 
 --Kömür tevziinle bunun şimdi münasebeti var mı?--
 
 --Var tabii... Kömür de hökümatın, pazen de, Amerikan bezi de...--
 
 --Ben çocuğa pabuç alacaktım.--
 
 --Pabuç da hökümatın...--
 
 --Canım, şimdi hökümatı ne karıştırıyorsun?--
 
 --Karıştırırım elbet...--
 
 --Karıştırırsın, ama ben seni şimdi gider, bu adam ajanstır diyerek
polise ihbar ederim. Adli tıptan rapor alınca, aklın başına gelir.--
 
 --Nüfus kağıdınız yanınızda mı?--
 
 --Hayır...--
 
 --Nüfus kağıdınızla altı vesikalık resminiz yoksa vermiyorlar.--
 
 --Şoförlük ehliyeti olmaz mı?--
 
 Baktım olacak gibi değil... Kahvesini içtikten sonra solumdaki tezgahtarla
tatlı bir muhabbete dalan adama yanaştım.
 
 --Affedersiniz...--
 
 --Ne var yahu? Görüyorsunuz konuşuyoruz... Turan'ı çalımladı,
şut... top ağlarda.--
 
 Başka birine yanaştım.
 
 --Affedersiniz biraz pazen rica ediyoruz. Kimden alacağız?--
 
 Sivilcilerini patlatmak için, baktığı yuvarlak cep aynasından başını
kaldırmadan, parmağıyla sol tarafı işaret etti... Onun işaret ettiği
adam, gazetedeki çapraz bulmacayı çözüyordu.
 
 --Pazen istiyoruz, siz mi vereceksiniz?--
 
 --Zühtü bey'e gidin...--
 
 Zühtü bey acaba hangisi?
 
 --Zühtü bey, zatıaliniz misiniz?--
 
 --Benim, n'olacak?--
 
 --Hiç... sorduk. Biraz pazen alacaktık da.--
 
 Arkasına rafa uzandı, bir top pazen aldı.
 
 --Kaç metre?--
 
 --Ama biz ondan istemiyoruz. Vitrinde gördük.. Pembe de mavi
mavi çiçekleri var.--
 
 --Ondan kalmadı.--
 
 --Vitrinde var beyefendi.--
 
 --O vitrinlik... Vitrinden indiremeyiz.--
 
 --O halde şu sarıya bakabilir miyiz?--
 
 --İndir, kaldır olmaz! Bak işte uzaktan... Hepsi de pazen...
Hangisini istiyorsan, onu söyle!...--
 
 --O sarıyı istiyorum.--
 
 --Ne kadar?--
 
 --Beş metre!..--
 
 --Ondan beş metre kesilmez... O bütün top...--
 
 --Şu yeşil...--
 
 --O dört metrelik bir parçadır. İsterseniz vereyim, ha dört metre ha
beş metre...--
 
 Bizimkiler dört metreden çıkar mı, çıkmaz mı, diye konuşuyorlar.
Bay tezgahtar akıl veriyor:
 
 --Eteği kloş yapmazsanız çıkar:--
 
 --Çocuklara pijama yapacağız.--
 
 --İyi, paçalarını biraz kısa yapın... Zaten bu sene kısa moda...--
 
 Bizi beklemekten sinirleniyor:
 
 --Bayım, insanı oyalamayın, bu kadar millet alış veriş edecek...
Hangisini istiyorsanız söyleyin!--
 
 Çaresiz bay tezgahtarın kendisinin beğenip de ilk çıkardığı siyah
pazenden beş metre kestiriyoruz. Başka yerde --güle güle kullanın!--
diye kumaşı keserler ya, bizim Yerli Malların baş tezgahtarı sanki iki
parmağını ağzımıza sokmuş gibi, kumaşı kızgınlıkla --carrrt!...-- diye
yırtıyor. Bize kağıt uzatıyor.
 
 --Karşıya!...--
 
 Karşısı pembe kağıda bir mühür vuruyor. Yandakine!... Yandaki
damgalıyor. Bir hanım pembe kağıdı ikiye parçalıyor, bir parçayı bize
uzatıyor. Veznedeki bayana o kağıt parçasını götürüyoruz.
 
 --Saat l2 oldu, paydos,-- diyor. --Öğleden sonra.--
 
 --Aman bayan, taa Rami'den geldik.--
 
 Cevap bile vermiyor. Çoluğu çocuğu otobüse bindirip gönderiyorum.
Saat ikide kapıda kuyruk oluyoruz.
 
 Sıram gelince, pembe kağıt parçasını kesiyor, bayana uzatıyoruz:
 
 --On lira altmış beş kuruş...--
 
 On iki buçuk lira veriyorum.
 
 --Bozuk verin!...--
 
 --Bozuk yok...--
 
 --Bozdurun efendim, burası sarraf dükkanı değil...--
 
 Mağazadan çıktım. Tütüncü bozmaz. Gazeteci bozmaz. 90 kuruşluk
bir çukulata aldım, bozdular. Kasiyer hanıma parayı verdim. Bir
pusula uzattı. Tekrar damgaladılar. Damgalı pusulayı başka birine
verdim, paketi verdiler.
 
 Kapıdan çıkarken, mağaza memurlarından soba başındaki:
 
 --Buradan ucuza alıp, götürüp karaborsada satıyorlar,-- diyordu.
 
 --Bu halka iyilik yaramaz zati... Ben hükümetin yerinde olsam...--
 
 Kapıdan çıktığım için, lafının gerisini duyamadım.
 
 Eve geldim. Çoluk çocuk sevinçle paketi açtılar. Şaşılacak şey... Bizim
paket başkasınınkiyle karışmamış mı? Beş metre pazen yerine, üç
metre tülbent almışız...-- (Nesin, 1968b).
 
 Yukarıdaki hikayeyi, 2. Bölümün başında verilen --Etkileşim İçinde
Benlik ve Diğerinin Tanımı-- başlığı altında tanımlanan --kabullenme--,
--reddetme-- ve --umursamama-- kavramları açısından inceleyin.
Toplumun sağlıksız bir yönünü sergileyen yazar, okuyucu için sadece
güldürücü değil, düşündürücü tablolar çiziyor.
 
 Mesaj alışverişini, iletişimin içinde yer aldığı ortamın yalnız sosyal
özellikleri değil, fiziksel özellikleri de etkiler.
 
 İletişimin içinde oluştuğu ortamın fiziksel özellikleri
 
 Oda, salon, büro gibi kelimeler, bir mekanın kullanılma işlevlerini
belirtir. Bulunulan yerin fiziksel konumu ve nitelikleri, bir başka deyişle
büyüklüğü ve biçimi, ayrıca rengi, aydınlatma derecesi, ısısı;
sessiz ya da tenha olması gibi özellikleri, o mekan içinde yer alan iletişimi
etkiler. Herkes bu etkiler altında bulunur, ne var ki bazıları
bunların bilincindedir bazıları değildir.
 
 Hayalinizde kendinizi sevgilinizle birlikte canlandırın. Buluşup
başbaşa yemek yemek istiyorsunuz. Yemek yiyeceğiniz yer nasıl bir
yer olmalı? Spor salonu kadar büyük, her yeri betonla kaplı bir yemekhane
mi, yoksa ancak birkaç masanın bulunduğu, bir köşesinde
şöminenin yandığı küçük bir dağ lokantası mı?
 
 Romalılardan beri yasaların yapıldığı ve uygulandığı yerlerin,
büyük, görkemli binalardan oluşması, bir rastlantı mıdır acaba? Bir
binanın görünümü, genellikle o yapının işlevine yaraşır bir mesaj
oluşturur. Saygı ve korku uyandıran binalar, --yasa-- kavramının
uyandırdığı duygulara uymaktadır.
 
 Gece kulüplerine gittiğinizde görmüşsünüzdür, genellikle hepsi
loştur. Parlak bir şekilde ışıklandırılmış bir gece kulübüne gitmek
isterseniz, böyle bir gece kulübü bulmakta zorluk çekersiniz.
 
 Bir yerdeki insan sayısı da önemlidir. Bir sinemada sadece siz olduğunuz
zaman filmden zevk alabilir misiniz? Orada bulunan insanlarla
konuşmadığınız halde, sinemanın kalabalık olması sizi niçin bu
kadar etkiliyor acaba? Aynı şey, düğün, futbol maçı gibi değişik sosyal
olaylar için de geçerlidir. Stadyumda siz tek başınıza olsanız, futbol
maçını oldukça sıkıcı bulabilirsiniz.
 
 -Bir hafta süreyle, kimlerle nerelerde konuştuğunuza dikkat
edin. Bulunduğunuz yerin değişik özelliklerinin farkına varabiliyor
musunuz? Bu özellikler sizin konuşmanızı ya da size
söyleneni anlamanızı etkilemekte midir? Hangi yönde? Bu
sorulara bir hafta süreyle cevap bulmaya çalışın.
 
 İletişim ortamının içinde yer aldığı, daha kapsamlı bir ortam vardır:
İletişimde bulunan bireylerin ortak değer ve inançlarının kaynağı
olan kültür. İkinci Bölümde, kültür kavramını inceleyerek geleneksel
otoriter değerlerle, özgürlükçü çağdaş anlayışın değerlerini
karşılaştırdık. Burada, kültürü bir iletişim ortamı olarak yeniden ele
alacağız, çünkü kültür, insan davranışlarını bütünüyle kapsar, kuşatır
ve mesajlar, bu geniş kapsamlı çerçeve içinde anlamlandırılır.
Şimdi, kültürün kişiler arası iletişimle olan ilişkisine bir kez daha
göz atalım.
 
 İLETİŞİM ORTAMI OLARAK KÜLTÜR
 
 Hacettepe Üniversitesi öğretim üyelerinden Perihan (Oray) Yunt,
Konya yöresinde köy kadınlarıyla yaptığı anket çalışmasında ortaya
çıkan bir iletişim sorununu aşağıda dile getiriyor:
 
 --1970 yılında, Konya yöresinin GEZİCİ KADIN KURSU'nun etkinlik
gösterdiği köylerinde ve böyle bir kursun hiç uğramadığı yerlerde,
sosyal yaşamda farklılıklar olup olmadığı konusunda bir ön
araştırma yapıyorduk. Anketimizde --Kaç günde bir yıkanırsın?-- diye
bir soru da yer almıştı. Anket sadece kadınlara uygulanmaktaydı.
Kursun yapıldığı ve yapılmadığı yedişer köy alarak toplam on dört
köyde, örnekleme yoluyla seçtiğimiz bir grup köy kadınına sorular
soruyorduk. En son köyde, kadınlardan birisi beni, oldukça fakir bir
aileye ait olduğu anlaşılan, tahta basamakları kırık dökük bir eve
götürdü. Evin kadınının yüzü mutsuzluk izleri taşıyordu. Anketimizdeki
soruyu bu kadına da sordum: --Kaç günde bir yıkanırsınız?-- Kadın
cevap vermedi, anlamsızca yüzüme baktı. Bana kılavuzluk eden
kadın hemen atıldı ve acımalı bir sesle, --Gocası sakattır, ayda bir yıkansa
ne nimet,-- dedi. O anda kafamda şimşek çaktı ve ancak o zaman,
bu soruyu sorduğumda öteki kadınların biraz mahçup, yarı
mütebessim verdikleri --Haftada bir gün, haftada iki, üç gün,-- gibi
cevapların anlamını farkettim. Ayrıca, uğradığımız köyleri, bizden
önce, doğum kontrolüne ilişkin araştırma yapan bir ekibin dolaşmış
olduğunu da sonradan öğrendim. Aradan bir süre geçti. Olayı, Konyalı
bir arkadaşıma anlattım. Arkadaşım, --O biçimde değil, 'Çoluk
çocuk kaç günde bir yıkanır, çamaşır yıkarsınız?' diye sormanız gerekirdi,--
dedi» (Yunt, 1978).
 
 Araştırmacı, Konya yöresinden olmadığı için, bu yöreden olan
kadınlarla biraz zor iletişim kurabilmiştir, ama yine de, sonradan da
olsa, --kafasında bir şimşek çakabilmiştir--, çünkü, cinsel ilişkiden
sonra --gusul aptesi--nin alındığını bilir. Perihan Yunt yerine, bu araştırmayı
bir Avrupalı ya da Amerikalı yürütseydi, o şimşek hiçbir zaman çakmayacaktı.
 
 İçinde bulunduğumuz sorunlar ve uğraştığımız konular yaşamımıza
o denli işler ki, bir yabancıya bunları anlatmak zordur. Aynı
kültürden olan kimseler, bu inançları paylaştıkları için, kolaylıkla
aralarında iletişim kurabilirler. Başka başka kültürlerden gelen insanlar
arasında iletişim zorlukları olur. Örneğin, yabancı ülkelere giden
Türklerin başından geçmiştir: Misafir gittikleri yerde ilk defa ikram
edilen şeyi almazlarsa, ikinci kez ısrar edilmez. Aç olduğu ve canı
istediği halde, bu nedenle aç kalan Türkler olmuştur. Diğer yandan,
Türkiye'ye gelen yabancıların kendilerine ikram edilen şeyleri
hemen almaları, çoğumuzun tuhafına gider; kendimizi, nezaket kurallarını
bilmeyen insanlarla karşılaşmış gibi hissederiz.
 
 Erdoğan Bozok'un Modern Çağ (1972) adlı karikatür kitabını, yurt
dışındayken yabancı arkadaşlara gösterdim. Türkiye'de bulunmamış,
sorunlarımızı bilmeyenler; sadece hafif bir gülümsemeyle kitabı
gözden geçirdiler. Türkler ve Türkiye'de bulunmuş yabancılar, kahkahalarla
gülerek, sanatçının görüşündeki keskinliğe hayranlıklarını
belirttiler. Bozok bir iletişim durumundaydı: Sanatçı, kendi bildiği
kültür ve yaşamı paylaşanlara zengin mesajlar yollayabilirken, bu
kültürü paylaşmayanlar açısından sadece bazı şekiller çizmiş bulunuyordu.
 
 --Bugün senin canın birşeye sıkıldı galiba!-- diyen arkadaşımız,
konuşmadığımız halde, canımızın sıkkın olduğunu sözsüz iletişimle
anlamıştır; yüz ifademiz, sesimizin tonu, bedenimizin duruşu ona
ipucu olmuştur. Günlük yaşamda, söylenenlerin karşıdakini nasıl etkilediği
de sözsüz ifadeden anlaşılır. Söylenenin hoşa gidip gitmediğini,
karşıdakini kızdırıp kızdırmadığını; onun sözsüz ifadesinden
sürekli izleyebiliriz.
 
 İletişimde, ilişki düzeyine ve sözsüz mesajlara duyarlı olmayan
kimse, kendisinin ve konuştuğu konunun karşısındakini nasıl etkilediğinin
farkına varamaz; söz konusu kişiye gerektiğinden fazla sokulur ya da
uzakta durur; onun yüz ifadesinde, bedeninde, el ve kol
hareketlerinde dile getirdiği duygusal tonu --işitemez--. Ayrıca, iletişim
ortamının özelliklerine --kördür--; kiminle, nerede, nasıl konuşulacağını
bilemez.
 
 Sözsüz mesajlara duyarlık kazanmamış, karşısındakinin sadece
söylediklerine önem veren kimseler, kişiler arası ilişkilerde büyük
zorluklarla karşılaşırlar. Ve çoğu kez, ilişkilerinde meydana gelen
tıkanıklık ve aksaklıkların nedenlerini de bir türlü anlayamazlar.
 
 DENEYEBİLİRSİNİZ
 
 Aşağıdaki egzersizler, okuyucuyu ilerdeki konulara hazırlamak için
verilmiştir. Bu egzersizleri uygularsanız, kitapta incelenen kavramları
daha yakından tanır ve iletişim kavramlarını kendi yaşamınızda
kullanma olasılığınız artar.
 
 Kişiler arası iletişimde neredesiniz?
 
 Herkesin yaşamında önemli bir kişi vardır. Sizin için şu an yaşamınızda
en önemli kişi kimdir? Bu kişi anneniz, babanız, eşiniz, çocuğunuz
ya da arkadaşınız olabilir. Bu önemli kişiyle nasıl bir iletişim
içindesiniz, bilmek ister misiniz? O halde, lütfen aşağıdaki soruları
cevaplayın. İlişkiniz olanak veriyorsa, aynı soruları onun da cevaplamasını
isteyin. Daha sonra cevaplarınızı karşılaştırarak, aralarındaki
benzerlik ve farklılıklar üzerinde konuşabilirsiniz.
 
 Sorular:
 
 1. Onunla en son hangi konuda tartıştınız? Bu tartışma nasıl sonuçlandı?
Birbirinize daha kızgın olarak mı ayrıldınız? Yoksa, aranızdaki
ilişki daha da güçlendi mi?
 
 2. Size söylemeden, onun içinde bulunduğu duygusal durumu
anlayabiliyor musunuz? Aşağıdaki duygulardan hangisini, onda daha
kolaylıkla tanıyabiliyorsunuz?
 
 -Neşeli-Kendinden emin.
 
 -Gururlu-Korkulu.
 
 -Ne yapacağını bilemez halde-Kendini suçlu hissediyor.
 
 -Tedirgin-Şaşkın.
 
 Yukarıda verilen duygusal durumları sizin nasıl ifade ettiğinizin
farkında mısınız? Sizin bu tür duygular içinde olduğunuzu, söylemediğiniz
halde, o anlayabiliyor mu?
 
 3. Ona ifade etmekten çekindiğiniz duygularınız var mı? Onun size
ifade etmekten çekindiği duyguları olduğunu düşünüyor musunuz?
Konuşmaktan çekinilen bu tür duygulardan söz etme olanağını,
ilerde bulabileceğinizi zannediyor musunuz?
 
 4. Aşağıda verilen duyguları onda canlandırmak için yapabileceğiniz
en az iki şey düşünün:
 
 -Kızdıracak.
 
 -Neşelendirecek.
 
 -Gururlandıracak.
 
 -Suçlu hissettirecek.
 
 -Üzecek.
 
 -Korkutacak.
 
 5. Onun arkadaşları konusunda neler düşünüyorsunuz? Aynı arkadaşlara
mı sahipsiniz, yoksa onun ve sizin kendi arkadaşlarınız mı
var? Ortak arkadaşlarını kıskanır mısınız? Sizin arkadaşlarınız konusunda
onun duygularının ne olduğunu biliyor musunuz?
 
 6. Yorucu bir gün geçirdiğinizi ve eve gidip dinlenmeye can attığınızı
varsayın. Ama bir yere gitmek için daha önceden söz verdiğinizi,
o size hatırlatıyor. Ya da, kendi başınıza kalmak, dinlenmek isterken,
sürekli şaka yapma ve sizi rahat bırakmama gibi bir huyu olduğunu
düşünün. Bu tür çatışmaları nasıl çözerdiniz? Bir orta yol
bulmaya mı çalışırdınız? Kavga mı ederdiniz? Yoksa sizin görüşünüzü
kabul etmesi için onu inandırmaya mı çalışırdınız? Aranızda çıkan
çatışmaları ele alış tarzınızdan hoşnut musunuz?
 
 7. Onun yaşamının temel amacını ve önem verdiği ilgilerini biliyor
musunuz? Bu amaçlar ve ilgiler konusunda duygularınız ne? Sizin
temel amacınız ve ilgilerinizle bunlar uyuşuyor mu? Eğer uyuşmuyorsa,
onun sizin amaç ve ilgilerinizi kabul etmesini ister misiniz?
 
 8. Hoşunuza giden yönlerini biliyor musunuz? En güçlü yönlerinin
farkında mısınız? Bu konuda düşündüklerinizi onunla paylaştınız mı?
 
 9. Bir gece sizi uyandırarak sizinle konuşmak istediğini düşünün.
Ne yapardınız? --Peki, konuşalım!-- mı derdiniz, yoksa, --Sabaha kadar
bekleyemez misin? Sabah konuşsak olmaz mı?-- diye ertelemek
mi isterdiniz? Siz onu uyandırsaydınız, acaba o size nasıl davranırdı?
 
 10. Onunla olan ilişkinizden ötürü, kendi kendinizden uzaklaşmış
olduğunuzu hissettiğiniz anlar oldu mu? Sizinle olan ilişkisinden
ötürü, onun kendi kendinden uzaklaşmış olduğunu hissettiğini
düşündüğünüz oldu mu?
 
 Yukarıdaki sorulara verdiğiniz cevapları bir gözden geçirin. Sorulara
içtenlikle cevap verdiğinizden emin misiniz? Bu cevapları sizin
için önemli olan kimseyle paylaşmak ister misiniz? Yoksa, bu cevapların
onun tarafından öğrenilmesinden rahatsız mı olursunuz?
 
 İsterseniz cevaplarınızı saklayın ve kitabın değişik bölümlerini
okuduktan sonra yeniden gözden geçirin. İletişimle ilgili yeni kavramlar
öğrendikçe, bu kavramların sizin ilişkiniz içinde ne anlama
geldiklerini verdiğiniz cevaplardan anlayabilirsiniz.
 
 :::::::::::::::::
 
 4
 
 İletişim ve Algılama
 
 Ahlakın Tarifi
 
 --Oğlu ortaokula gidiyordu. Akşam eve gelince derslerine yardım
ederdi. Yemekten sonra sordu:
 
 --Oğlum, derslerin nasıl, çalıştın mı, yarın ne var?--
 
 --Ahlak çalıştım, baba.--
 
 --Anlat bakayım.--
 
 Çocuk geçti karşısına, papağan gibi bir solukta okudu:
 
 --Ahlak, hulk'un cem'idir. Hulk tabiyyat ve seciyye demektir.
Buna huy denir. Seciyye ve huy denilen şey, insanda yerleşmiş melektir.
O melek sebebiyle nefisten ef'al kolayca çıkar.--
 
 Şaşırdı: --Oğlum bu ne? Nereden ezberledin bunu?--
 
 --Ahlakın tarifi, öğretmen yazdırdı.--
 
 --Bir şey anladın mı?--
 
 --Yoo! Anlamak şart değil ki! Kimse anlamıyor, ezberle yeter!..--
 
 Hasan Pulur'un yukarıdaki yazısında belirtilen eğitim sisteminin
temelinde yatan, --anlamanın gerekli olmadığı, ezberlemenin yeterli
olduğu-- anlayışı, öğretmen ile öğrenci arasında gerçek bir iletişim
kurulmasını önler. Kişinin temel eğitiminden edindiği bu alışkanlık,
basmakalıp ve biçimsel ilişkilerinde sürüp gider. Kalıplaşmış evlilik
ya da iş ilişkilerinde de, bu durumu gözlemleme olanağı vardır.
 
 Kalıpları tekrarlamaktan kurtulabilme, insan ilişkilerine anlamsal
zenginliği ve derinliği getirebilme, iletişimin süreçlerini uygun ve etkili
bir biçimde uygulamaya bağlıdır. Bu bölümün amacı, iletişimin
temel yapısını ve süreçlerini bilimsel kavramlar içinde tanımlayarak
okuyucuya tanıtmaktır.
 
 İLETİŞİM NEDİR?
 
 Aslında, buraya kadar, çeşitli yönleriyle iletişimden söz edildi. Bu
bilgiler, iletişimin yapısını, öğelerini ve süreçlerini daha teknik açıdan
inceleyebilmek için bir birikim sağladı.
 
 DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
 
 Konuya, iletişimin tanımını yinelemekle başlayalım:
 
 İletişim, iki birim arasında birbiriyle ilişkili mesaj alışverişidir.
 
 Bu tanımda açıklanması gereken dört kavram vardır: 1. Birim; 2.
Birbirine ilişkin olma; 3. Mesaj; 4. Alışveriş.
 
 Birim: Birim, soyut bir kavramdır. Birbirleriyle karşılıklı mesaj
alışverişi yapan insan, hayvan ya da makinenin her birine --iletişim
birimi-- adı verilir. İletişim sadece insanlara özgü bir olay değildir.
İki kedinin karşılıklı miyavlamaları, onların iletişim içinde olduğunu
gösterir. Karşılıklı satranç oynayan iki bilgisayarın her biri, bir
--iletişim birimi-- oluşturur.
 
 İletişim birimleri ikiye ayrılır: Kaynak birim ve hedef birim. Kaynak
birim, mesaj gönderen birimdir. Bu, konuşan kişi, miyavlayan kedi
ya da satranç oynayan bir bilgisayar olabilir. Adından da anlaşılacağı
gibi, kaynak birim mesajın kaynaklandığı, oluştuğu birimdir. Hedef
birim ise, mesajın gönderildiği birimdir. İki kişi konuşurken, konuşan
kaynak, dinleyen ise hedef birim olur.
 
 Ne var ki, kaynak ve hedef birimler durağan olmayıp, dinamik
birimlerdir. Konuşanın dinleyici ve bir süre sonra dinleyenin konuşmacı
olması gibi, kaynak ve hedef birimler sürekli fonksiyon değiştirirler.
Bunu bir örnekle somutlaştıralım.
 
 İkisi de aynı fakültede okuyan ve bayram tatili nedeniyle birbirlerini
iki hafta göremeyen iki arkadaşın arasında aşağıdaki konuşma
geçer:
 
 Ayhan : Hoş geldin Nurten. Nasılsın?
 
 Nurten : Hoş bulduk Ayhan, iyiyim. Sen nasılsın?
 
 Ayhan : Sağ ol, ben de iyiyim. Bayramın nasıl geçti?
 
 Nurten : İlk günler bayram ziyaretleriyle geçti. Daha sonra kardeşlerim
ve arkadaşlarımla bol bol konuşma olanağı buldum. Senin
kulağını da bol bol çınlattım.
 
 Ayhan : Seni bu kadar özlemem beni korkutuyor. Sanki sana çok
bağımlıymışım gibi bir duyguya kapılıyorum.
 
 Nurten : Suç benimmiş gibi konuşuyorsun. Benim elimden ne gelir?
 
 Ayhan : Neyse. Bırakalım şimdi bu konuyu. Dönüş yolculuğun nasıldı?
 
 Nurten : Oldukça rahattı. Gerede yakınlarında otobüsün arka
tekerleklerinden biri patladı. Lastiği değiştirdiler, yarım saat geç kaldık.
 
 Konuşmaya ilk başlayan Ayhan; o anda kaynak, Nurten ise hedef
birim durumundadır. Nurten, Ayhan'a, --Sen nasılsın?-- diye sorduğu
anda kaynak, Ayhan ise hedef birim olmuştur.
 
 Birbiriyle ilişkili olma: İletişim olabilmesi için sadece mesaj alışverişi,
bir başka deyişle, sadece iki yönlülük yeterli olamaz. Alınan
ve verilen mesajların birbiriyle ilişkili olması da gerekir.
 
 Günlük yaşamda yorgunluk, yanlış anlama, dikkati başka bir konuya
verme gibi nedenlerden ötürü iletişimde ilişkinlik aksayabilir.
Bu tür aksaklıklar süreklilik göstermeye başlarsa, kişinin ruhsal dengesinde
bir bozukluk olduğundan kuşku duyulur. Gerçekten de, akıl
hastalarının iletişiminde gözlenebilen bu özellik, hastalığın derecesi
ve türü hakkında ipucu veren en önemli belirtilerden biridir.
 
 Mesaj: İnsanların karşılıklı konuşurken birbirlerine söyledikleri
sözler, mesaja örnek olarak verilebilir. Ne var ki, mesajın mutlaka
sözlü olması gerekmez. Üçüncü Bölümde belirtildiği gibi, sözsüz mesajlar
da vardır: Yüz ifadeleri, el kol hareketleri, oturuş ve duruş, birer
mesajdır. Önce mesajın genel bir tanımını yapalım, daha sonra
ayrıntılarına inelim.
 
 Mesaj, kaynak birimdeki içeriğin, bir seçim sürecinden geçirilmiş
ifadesidir.
 
 Kaynak birimdeki içerik, duygusal ya da düşünsel olabilir. Ayhan'ın
Nurten'e, --Seni çok özledim!-- sözü, duygusal içeriği olan mesaja
örnektir; --korkuyorum--, --çok sinirlendim-- gibi ifadeler de duygu
ve heyecanı belirtirler. Sözlü mesajların çoğu, dış dünya ve nesnelerle
ilgili düşünceleri belirtir: Nurten'in, --Otobüsün arka tekerleklerinden
biri patladı,-- cümlesi bu tür mesaja örnektir. Sözsüz mesajlar
duygusal içeriği, sözlü mesajlar düşünsel içeriği, en dolaysız ve etkili
biçimde ifade eder.
 
 Mesajın tanımında bir seçim sürecinden söz ettik; seçme sürecinin
söz konusu olmadığı otomatik tepkiler mesaj değildir. Bir makinenin
mekanik hareketlerinde ya da bir hayvanın içgüdüsel olarak
yaptığı tepkilerde, seçme söz konusu değildir. Bu demektir ki, belirli
bir uyarıcı karşısında hayvan, içgüdüsel olarak yalnız bir tip tepki
gösterir. Yapabileceği başka bir şey yoktur.
 
 İnsanlarda ise, içgüdüsel davranışlardan pek söz edilemez, ne var
ki, reflekslerden söz edildiğini duymuşsunuzdur. Yüzümüze yakın
bir yerde el çırpıldığı zaman, istemeden gözümüzü kırparız. Bu tür
refleks hareketler, mesaj olarak kabul edilmez. Mesaj olabilmesi için,
kaynak birimdeki içeriği ifade edebilecek olası seçenekler arasından
seçilerek ifade edilmesi gerekir.
 
 Yüzde yüz kestirilebilen ifadelerde bir seçim söz konusu değildir
ve bundan dolayı bu tür ifadeler, birer mesaj değil, tepkidir. Örneğin,
göz önünde el çırpıldığı zaman mutlaka gözün kırpılacağını bilirsiniz.
Ama, --Merhaba, nasılsınız?-- dendiği zaman ne cevap alacağınızı
yüzde yüz kestiremezsiniz. --İyiyim, teşekkür ederim;-- cevabını
almanız büyük bir olasılıktır, ne var ki, yine de yüzde yüz değildir.
Çünkü, --Biraz rahatsızım;-- --Sağ ol, sen nasılsın?-- gibi ve buna
benzer birbirinden değişik cevaplar da alabilirsiniz.
 
 Bir kimseyi iyi tanıyor ve söyleyeceği sözleri önceden yüzde yüz
kestirebiliyorsanız, o kimsenin söylediklerine artık pek dikkat etmemeye
başlarsınız. Çünkü söyledikleri bir tür --tepki-- olmaktadır. Bu
tür ilişkilerde, iletişim yavaş yavaş ortadan kalkar ve ilginç insan
ilişkileri, yerini can sıkıntısına bırakır.
 
 Alışveriş: İletişim iki yönlü bir süreçtir ne sadece alış, ne de sadece
veriş, iletişimi oluşturamaz.
 
 Bir arkadaşınızla karşı karşıya oturduğunuzu düşünün. Yalnız biriniz
konuşuyor ve diğeriniz dinliyor... Acaba bu durumda, aranızda
bir iletişimden söz edilebilir mi? Evet, edilebilir. Çünkü arkadaşınızın
yüz ifadesinden, oturuş biçiminden, sizi anlayıp anlamadığını, sıkılıp
sıkılmadığını çıkarabilirsiniz. Sadece biriniz konuştuğu zaman
bile, bir iki yönlülük söz konusudur: Birinizin sözlü mesajına, diğeriniz
sözsüz mesajla cevap verebilir.
 
 Şimdi, arkadaşınızla aranıza karton ya da tahtadan bir perde konsa
ve birbirinizi görmeniz engellense!... Yine yalnızca biriniz konuşacak
ve diğeriniz hiç cevap vermeden dinleyecek olsa, acaba bu durumda
aranızda bir iletişim olur muydu? Bu kez cevap, --Hayır!--dır.
Birbirlerini görmesi engellenen iki kişiden sade biri konuşma olanağına
sahipse, bu durumda bir iletişim değil, bir iletiş söz konusudur.
Başka bir ifadeyle, mesaj gönderilir, fakat bu mesajın karşılığı alınmaz.
İletişim olabilmesi için bir mesaj alışverişine, bir başka deyişle,
iki yönlülüğe gerek vardır.
 
 Kaynak birimin gönderdiği mesaja karşılık, hedef birimin verdiği
--cevap mesaj--a, geri-iletim adı verilir. Ayhan ve Nurten adlı iki arkadaşın
aralarındaki konuşmada, Ayhan'ın söylediği ilk söz mesaj iletimi,
Nurten'in verdiği cevap da geri-iletimi oluşturur.
 
 İletişimin iki yönlü bir olay olduğunu unutan kişiler, sadece konuşmak,
konuşmak ve yine konuşmak isterler. Karşılarındaki ağızlarını
açınca hemen atılırlar ve --Lafını balla kestim,-- tavrıyla kendileri
konuşmaya başlarlar. Sizin kafanızı bir süre daha ütüledikten sonra,
--Ne kadar güzel sohbet ettik, yine gel, beklerim;-- diye sizi uğurlarlar.
Bu şekilde sürekli konuşanlar, iletişimden değil, kendi iletimlerinden
zevk alırlar. Karşıdaki kişiyle iletişim kurulmak isteniyorsa,
ona geri-iletimde bulunma olanağı tanınmalıdır.
 
 Bu noktada, iletişim, iki birim arasında birbirine ilişkin mesaj
alışverişidir tanımı, tüm öğeleriyle gözden geçirilmiş bulunuyor. Şimdi,
iletişim modelini gözden geçirmeye hazırız. Modeller, soyut kavramları
somut simgeler ve işaretlerle belirtme olanağı verirler. Bu nedenle,
bir konunun açıkça tartışılabilmesi için, eğitim alanında sık sık
kullanılırlar.
 
 İLETİŞİM MODELİ
 
 Şekilde iki kişiden oluşmuş bir iletışim modeli görüyorsunuz. Bu
modelde yer alan öğeler ve süreçlere değinerek, iletişim olayını, ayrıntılı
olarak ve daha yakından tanımaya çalışalım.
 
 Konuşan iki kişiden biri kaynak, biri de hedef birimi oluşturur.
Bu iki birim arasında, mesajların gidip gelebileceği bir kanal vardır.
Örnekte, kaynak ve hedef birimlerin her ikisi, de insan olduğu için,
yapı ve işlev bakımından birbirlerine benzerler. Her birimde bir merkez,
gönderici ve alıcı vardır. İletişim modelindeki öğeler ve süreçler:
kaynak ve hedef birimlerle kanal ve iletişim ortamı olmak üzere üç
ana başlık altında toplanabilir.
 
 KAYNAK VE HEDEF BİRİMLERİ
 
 Kaynak ve hedef birimleri aşağıdaki öğe ve süreçleri içerir:
 
 Merkez: Gönderilecek mesajların içeriğinin (duygu, düşünce, niyet,
güdü; eylem vb.) oluştuğu ve gönderilmek üzere seçildiği bölümdür.
 
 Gönderici: Merkezdeki içeriği, sözlü ya da sözsüz işaretler haline
dönüştürerek kanala bırakan öğedir. Sözlü iletişimde ciğer, gırtlak,
dil, diş, dudak ve damaklardan oluşan ve birbirleriyle düzenli ilişki
içerisinde çalışan son derece karmaşık bir sözlü gönderici sistemi iş
görür. Yüz ifadeleriyle sözsüz bir iletişim söz konusu olduğu zaman
ise, boyun ve yüz kaslarından oluşan bir düzen, gönderici olarak çalışır.
Bedenin hareketleri ve duruşu mesaj niteliğini taşıdığından,
tüm beden bir gönderici olarak çalışır.
 
 Alıcı: İşaret biçimine dönüşmüş olarak kanaldan gelen mesajları
alan ve merkeze aktaran öğedir.
 
 Hedef birim, gelen mesajın türüne göre farklı alıcılar kullanır.
Sözlü mesaj geldiğinde işitme sistemi, görsel mesaj geldiğinde ise,
görme sistemi alıcı olarak kullanılır. Mesaj, dokunma, koku gibi işaretler
aracılığıyla gönderilirse, o zaman cilt ve burun gibi, ona uygun
bir alıcı sistem iletişimi sağlar.
 
 Hedef birim pisikolojik işleyiş bakımından kaynak birimin aynısıdır.
Farklı olan sadece süreçlerin yönüdür. Kaynak birim mesaj göndermek
işiyle uğraştığı halde, her birim kendisine gelen mesajı almak
ve yorumlamak işiyle uğraşır. Yorumladığı mesajla ilgili bir geri-iletimde
bulunduğu anda, hedef birim, işlevleri bakımından artık
bir kaynak birim olmuştur.
 
 KANAL
 
 Kanal: Kaynak ve hedef birimler arasında yer alan ve işaret haline
dönüşmüş mesajın gitmesine olanak sağlayan yola, geçite, kanal
adı verilir.
 
 Her duyu organına karşılık bir kanaldan söz edilebilir. Mesaj konuşulan
kelimelerle aktarılıyorsa, işitme kanalından söz edilir. İşitme
kanalı, sözlü işaretleri, bir başka deyişle, kelimeleri hava titreşiminden
yararlanarak aktarır. Ağızda başlayan titreşim, bizi dinleyen
kişinin kulağına gider ve orada işitsel alıcı organ tarafından, sinirsel
titreşimlere dönüştürülerek beyine iletilir. Yüz ifadeleri, el ve kol
hareketleri sözkonusu olduğunda, görsel kanal işin içine girer. Göz;
yüz ifadesini ışık dalgaları halinde alır ve bu dalgaları sinirsel dalgalara
dönüştürür. Beyin ise, bu sinirsel dalgaları, belirli anlamlar taşıyan
yüz ifadeleri olarak değerlendirir. İsterseniz, dokunma ya da
koklama kanalı yoluyla iletilen mesaj örneklerini, kendiniz bulabilirsiniz.
Her duyuma uygun düşen bir kanal olduğu belirtilerek, bu konu
kısaca özetlenebilir.
 
 Kanal öğesiyle ilgili açıklamayı bitirmeden, değişik kanalların
birbirinden bağımsız olarak varolduğunu da söyleyelim. Örneğin,
gece karanlık bir ortamda karşınızdaki kişiyle konuşmanızda bir aksama
olmaz; ne var ki, karşınızdakinin yüz ifadesini göremezsiniz,
kullanmış olduğunuz kanal, hava titreşimleriyle çalışan işitsel kanaldır.
İçinin havası alınmış bir cam bölmeyle ayrılmış bir odada da karşınızdakiyle
sözlü iletişim kuramazsınız, fakat birbirinizin yüz ifadelerini
rahatlıkla görebilirsiniz.
 
 Bildiğiniz gibi telefon ancak işitsel kanalla iletişim kurma olanağı
sağlar. Karşınızdakinin yüz ifadesini göremezsiniz. Buna karşılık
günlük yaşamdaki yüz yüze iletişimde, aynı anda birden fazla iletişim
kanalı kullanılır; iletişimde kanal sayısı arttıkça iletişimin etkililiği
de o derece artar. Çağdaş teknolojinin hem işitsel, hem de görsel
kanalı kullanan telefonlar yapmak istemesi bu nedenledir.
 
 İşaret: İşaret, mesajın göndericiden geçtikten sonra temsil edildiği
fiziksel biçimdir. Şu anda okuduğunuz kelimeler, benim size göndermek
istediğim mesajın harflere dönüşümünden oluşan fiziksel işaretlerden
meydana gelmiştir. Konuşma süresince duyduğunuz kelimeler, işitsel
işaretlere, okurken gördüğünüz yazılı kelimelerse, görsel
işaretlere örnektir.
 
 Çıktı: Kaynak birimin gönderdiği işaretlerin tümüne çıktı adı verilir.
 
 Girdi: Hedef birimin alıcısının yakaladığı işaretlerin tümüne girdi
denir.
 
 Gürültü: Kaynak birimin gönderdiği mesajla, hedef birimin aldığı
mesaj arasında bir fark varsa, bu farka --gürültü-- adı verilir. Gürültü,
iletişimin en önemli kavramlarından biridir. İletişim modelinde,
gürültü kaynağı sadece kanaldaymış gibi gösteriliyor, aslında gürültü
kaynağı hem kanalda hem de hedef birimde yer alır.
 
 Ağlayan çocuğun sesinden dolayı, karşıdakinin konuşmasını pek
iyi duyamayan kişinin iletişiminde fiziksel gürültünün varlığından
söz edilir. Fiziksel gürültü kanalda yer alır. Kulağı ağır işittiği için
karşıdakinin konuşmasını pek iyi duyamayan kişinin iletişimindeki
gürültü ise, hedef birimin alıcısından kaynaklanır. Bu tür işitme bozukluğu,
iletişim terimleri içerisinde, nörofizyolojik gürültü olarak
isimlendirilir.
 
 Bir üçüncü tür gürültü de, hedef birimin merkezinde yer alır:
İnançları, tutumları ya da o anda içinde bulunduğu duygusal durum
nedeniyle, hedef birim karşıdakinin söylediğini, söyleyenin anlamından
bambaşka bir biçimde yorumlar ve farklı bir anlam çıkarırsa, psikolojik
gürültünün varlığından söz edilir.
 
 İnsanlar arasındaki iletişim aksaklıklarında psikolojik gürültünün
payı büyüktür. Bu nedenle bu konuyu ayrıntılarıyla incelemekte yarar
vardır.
 
 Kişi, belirli konularda önyargılı olabilir ve bu önyargısından ötürü,
belirli konularda gönderilen mesajları yorumlarken, anlam içeriğini
farklı yönlere saptırır. Örneğin, köylü düşmanlığı olan bir kişiye,
dövüşen iki kentliyi ayırmaya çalışan bir köylünün de bulunduğu
bir fotoğraf göstererek ne gördüğünü anlatmasını isteseniz, size,
bir köylünün elinde bıçakla iki kentliye saldırdığını söyleyecektir:
Gerçekte bıçak bir kentlinin elindedir.
 
 İnsanların o andaki gereksinmeleri de yorumlamalarını etkiler.
Aç olan kimse, yiyecek konusunda söylenenleri, yalnız olan kimse
ise, arkadaşlık konusunda söylenenleri daha iyi anımsar. Annelerin,
hiç kimse duymadığı halde, öbür odada birçok sesin arasından çocuğunun
ağladığını duyabilmesi, böyle bir algısal hazır oluşla açıklanır.
 
 Mizah hikayelerinde ve güldürü oyunlarında, yukarıda sözü edilen
yanlış anlama ve yorumlamalardan yararlanılır. Örneğin, baba
ata binme dersleri almaya başlayan kızına, --Kızım, benden sana baba
nasihatı, sakın çıplak ata binme,-- der. Kızı, --Babacığım, bana ata
binme dersi veren erkeğin yanında zaten çıplak dolaşamam ki!-- diye
cevap verir.
 
 Trafik kurallarını hiçe sayarcasına araba kullanan bir adamı durduran
trafik polisi, sürücünün sarhoş olduğunu farkederek, --İçkili
araba kullanmanın yasak olduğunu bilmiyor musunuz, beyefendi?--
diye sorar. Adam büyük bir saflıkla, --Polis bey, arabada içki olduğunu
inanın bilmiyordum!-- diyerek masum masum polisin yüzüne bakar.
 
 Psikolojik gürültü, her zaman güldürücü sonuçlar vermez tabii.
İnsan ilişkilerindeki kopmanın temelinde bu tür gürültü yatar. Boşanmaların,
kırılmaların, küsmelerin ve evi terkederek kaçmaların
çoğunun altında yanlış anlama ve yorumlamalar, başka bir ifadeyle,
psikolojik gürültü yatar.
 
 İLETİŞİM ORTAMI
 
 İletişim sürecini etkileyebilecek nitelikleri olan ve iletişim durumu
içinde bulunan kişi, nesne ve olayların tümüne --iletişim ortamı-- adı
verilir. Her insan ilişkisi bir ortam içinde yer alır. Herkesin yanında
aynı rahatlıkla konuşulamadığını, herkes bilir. Bu yüzden önemli
şeyler söylemeden önce, kişi çevresine göz atar, kimlerin bulunduğunu
görmek ister. Ayrıca, iletişimde bulunulan ortamda çalınan müzik,
odanın sıcak ya da soğuk, büyük ya da küçük olması, binanın
veya çevrenin özelliği (konut, işyeri, okul, tören yeri gibi), konuşmaları
farkında olunsa da olunmasa da etkiler.
 
 İletişim ortamının, bir de sosyo-kültürel yönü vardır. Sosyo-kültürel
yönüyle iletişim ortamına bakıldığında, toplum yaşamında
önemli olan değerler açısından, kişilerin nasıl bir çerçeve içinde ilişki
kurduklarıyla ilgilenilir. Örneğin, bir erkek, yakını olan bir kimsenin
karısıyla konuşurken, ona çoğu kez, --yenge-- der. Bu konuşma biçimi,
toplum değerlerinin etkisi altında oluşur. Ayrıca, konuşulan kimsenin
yaşı, mesleği, öğrenim düzeyi de, onunla nasıl konuşulacağını
belirler. Kitabın ikinci kısmında sosyo-kültürel ortamın iletişim davranışını
ülkemizde nasıl etkilediğini gösteren örnekler verilmiştir.
 
 TEMEL İLETİŞİM SÜREÇLERİ
 
 Kod: Mesajın işaret haline dönüşmesinde kullanılan simgeler ve bunlar
arasındaki ilişkileri düzenleyen kuralların tümüne --kod-- adı verilir.
Bu anlamda, insan dilleri birer koddur.
 
 Şu anda bu kitabı Türkçe kodunu kullanarak yazıyorum. Kitabı
başka bir dille yazsaydım, farklı bir kod kullanmış olacaktım. Karşılıklı
konuşurken aynı anda değişik türden kodlar kullanılır: Kullanılan
dil bu kodlardan ancak biridir. Yüz ifadeleri, söyleyiş tarzı, el ve
kolların hareketleri de, ayrı ayrı kodlarla aktarılan mesajlardır. Bugüne
kadar üzerinde en çok çalışılan, incelenen kod dildir. Yüz ifadeleri,
ses tonu, kelimeler arasındaki sessizlikler, el kol hareketleri
de, kişiler arası iletişimde kullanılan kodlar olarak, günümüzde inceleme
alanına girmeye başlamıştır.
 
 Kodlama: Mesajın içeriğinin kod simgelerine dönüştürülmesine --kodlama--
denir. Belirli bir niyet ya da duygunun, değişik kodlarla ifade
edilebileceğini yukarıda belirtmiştik. Örneğin, kızgınlık duygusu,
kullanılan kelimelerle (--Öyle yapma, beni sinirlendiriyorsun!-- gibi
sözlük anlamı kızgınlık ifade eden kelimelerle), söyleyiş tarzıyla (yani
kelimelerin sözlük anlamı kızgınlık belirtmediği halde: --Hemen
gitsem iyi olacak!-- gibi bir ifade biçimiyle kızgınlığımızı belirterek),
ya da yüz ifadesiyle (kaşı yukarı kaldırıp, dik dik bakarken, soluğu
hışırtılı bir sesle dışarı bırakarak) belirtilebilir.
 
 Kod açma: Kodlanarak gelen mesajın içeriğini yeniden elde etmek için
yapılan çözümleme sürecine --kod açma-- denir. Kod açma ve yorumlama
birbirlerinden farklı iki işlemdir. Kod açma sürecinden sonra yorumlama
başlar.
 
 Yorumlama: Yorumlama, yeniden bir değerlendirmeyi gerektirir.
Kod açılarak elde edilen mesaj içeriğine, o andaki bütün ilişkiler ve
diğer koşullar çerçevesi içinde, yeniden anlam verilmesine --yorumlama--
denir.
 
 Bazı durumlarda kod açılarak elde edilen anlamla, yorumlama
sonucunda elde edilen anlam arasında, bir fark yoktur. Bazı durumlarda
ise, yorumlama sonucunda elde edilen anlam, kod açma düzeyindeki
anlamdan farklıdır. Bu tür durumlar herkesin başına gelir:
Karşıdaki asıl söylemek istediğinden farklı bir şey söyler, ama biz,
yine de, onun ne demek istediğini anlarız.
 
 Örneğin, fakülteden yeni mezun olmuş genç bir ziraat mühendisi,
yaşlı bir ziraat teknisyeninin amiri olarak atanmıştır. Uzun yıllar
Devlet Üretme Çiftlikleri'nde görev yapmış yaşlı teknisyen, --Siz fakülte
bitirmiş bir mühendissiniz, tabii ki benden daha iyi bilirsiniz.
Bilmediklerimizi gelip sizden sormak bize düşer;-- dediğinde, genç
mühendis bu sözü, --Fakülteyi bitirmiş olmanız benden daha bilgili
olduğunuzu göstermez, önemli olan iş deneyimidir. 'Her şeyi ben bilirim'
şeklinde bir tutum içine girmeyin; benim deneyimime önem verin!--
biçiminde yorumlamalıdır.
 
 Bu durumda, mühendis iki seçenekle karşı karşıyadır: Cevabını,
ya kod açma düzeyinde, ya da yorumlama düzeyindeki anlama göre
verecektir. Kod açma düzeyindeki anlama göre verirse, büyük bir
olasılıkla --Hay hay memnuniyetle, elimden geldiğince yardımcı olurum,--
biçiminde cevap verecektir. Yorumlama düzeyindeki anlama
göre cevap verirse, --Önemli olan deneyim, aslında benim sizden öğreneceklerim
var, umarım bana yardımcı olursunuz;-- biçiminde cevap
vermesi daha doğru olacaktır.
 
 Geri-iletim: Kaynak birimin gönderdiği mesaja karşılık hedef birimin
gönderdiği cevap mesaja --geri-iletim-- adı verilir.
 
 Kendine geri-iletim: Kişinin kendi gönderdiği mesajı, kendisinin
alması sürecine kendine geri-iletim denir. Türkçe'de --ağzın söylediğini
kulak duymalı-- diye bir söz vardır. Deneysel koşullarda, kendi
söylediğini işitemez duruma getirilerek konuşturulduğunda, kişi, üç
dört dakikadan daha fazla fazla konuşmasını sürdüremez.
 
 Kendine geri-iletim yalnız sözlü iletişimde değil, sözsüz iletişimde de
önemli bir yer tutar.
 
 İletişimin ortaya çıkabilmesi için, alınan ve verilen mesajların
algılanabilmesi gerekir. Zihinsel ve duygusal psikolojik işlemlerin
temelinde algılama yatar. Bu nedenle şimdi, algılama konusunu, kişiler
arası iletişimle ilişkili olarak, ana hatlarıyla incelemek
istiyorum.
 
 ALGILAMA: ANLAMANIN TEMELİ
 
 Yandaki sayfada gösterilen --kaynana gelin illüzyonu-- olarak bilinen
şekilde ne görüyorsunuz?
 
 Oldukça yüksek yakalı bir manto ya da kürk giymiş, başı örtülü,
saçlarının bir kısmı görülen, büyük burunlu, ağzı hafif açık bir yaşlı
hanım mı?
 
 Yoksa yüzü biraz öbür tarafa dönük, boynunda kolyesi olan, kirpikleri
ve burnunun ucu ile saçlarının altında sol kulağı gözüken
genç bir bayan mı?
 
 Şu anda ben yaşlı kadını görüyorum. Sizin ve benim gördüğüm
birbirine benziyorsa, şekli tanımlarken aramızda bir farklılık, başka
bir deyişle, --fikir ayrılığı-- olmaz. Aynı şekle bakan biri, genç bir bayan
görüyorsa, aynı resme baktığı halde sizden farklı bir şey görmesini
herhalde önce acayip karşılarsınız, daha sonra ya kendi gördüğünüzden
ya da kişinin algılamasından şüphe etmeye başlarsınız.
 
 Aynı şekle bakan iki kişinin farklı algılamalarda bulunması, algı
olayı ile ilgili şu önemli bulguyu bize gösterir: Algılama, algılanan
uyarıcının ve algılayan kişinin özelliklerinin etkileşimiyle oluşur.
 
 Çevredeki --uyarıcıya ait-- etkenlerle, bireydeki --algılayana ait--
etkenleri daha açık seçik görebilmek için, algılama sürecini KARA KUTU
terimleri içerisinde kısaca tartışalım.
 
 KARA KUTU VE ALGILAMA
 
 İsterseniz, bir an için insanların değil de, çizilmesi ve tanıtılması
daha basit olan bir kutu örneği üzerinde durarak, algı olayını inceleyelim.
Aşağıdaki şekilde görüldüğü gibi bu kutunun temel üç öğesinden
söz edilebilir: Girdi; Kutu; Çıktı.
 
 Girdi, kutunun duyarlı olduğu her türlü enerjiyi kapsar. Kutu,
ışık, ses, dokunma gibi kinetik enerji vb. gibi türlü uyarıcılara duyarlı
olabilir.
 
 Kutu'nun içi açılıp bakılamıyor; çünkü açılırsa kutu bozuluyor ve
bir daha çalışmıyor.
 
 Çıktı, kutunun uyarıcılar üzerinde işlemde bulunduktan sonra ortaya
çıkardığı ürüne verilen addır.
 
  Çıktı, kaynana-gelin illüzyonunda olduğu gibi, çoğu kez, girdiden
farklıdır. Girdi ile Çıktı arasındaki bu fark, kutu içinde yer alan
işlemlerden kaynaklanır.
 
 Girdi ile Çıktı arasındaki ilişkiyi, bir örnekle açıklayalım:
 
 Kutuya aşağıdaki sayısal değerler Girdi olarak verildiğinde, Çıktı
olarak şu değerler elde ediliyor:
 
 Girdi   Çıktı
    1       4
    2       9
    3      16
 
 Yukarıda verilen örnekte, Girdi ve Çıktı arasında bir fark olduğu
görülüyor. Bu fark, kutunun girdi üzerinde bazı işlemler yapmasından
ileri geliyor. Acaba kutu, aldığı sayısal değerler üzerinde ne gibi
işlemler yapmıştır? Sayılarla oynamasını seven okuyucular bunun
üzerinde düşüne dursunlar, biz matematikle uğraşmaktan hoşlanmayanlara
cevabı açıklayalım:
 
 Kutunun yaptığı işlemi aşağıdaki formülle özetleyebiliriz.
 
 Çıktı = (Girdi artı 1)'in karesi
 
 Sözle formülü ifade edelim: Kutu Girdi'ye 1 ekleyip, toplam değerin
karesini almakta ve sonucu Çıktı olarak vermektedir.
 
 Algılama olayında, acaba, bireyin girdi uyarıcılara uygulamış olduğu
işlemi yukardaki gibi bir formülle belirlemek olanağı var mıdır?
Psikoloji, her yıl gelişen bir bilim olarak, büyük atılımlar yapıyorsa da,
henüz yukarıda verilen formüldekine benzer matematiksel
kesinliği olan kurallara ulaşabilmiş değildir. Buna rağmen, insan
algılamasında rol oynayan etkenleri, genel bir model içinde toplayarak
gösterme olanağı vardır. Şimdi, bu amaçla yapılaştırılmış bir --algılama
modelini-- inceleyelim.
 
 ALGILAMA MODELİ
 
 Algılama modelinde, algılanan uyarıcıları bulunduran bir çevre ve
bu çevre içinde yer alan uyarıcıları algılayan bir birey vardır. Yan
sayfada verilen algılama modelinde, algılama sürecini etkileyen belli
başlı etkenlerin bir dökümü verilmiştir.
 
 Çevrede bulunan çok sayıda uyarıcı, bireyin duyu organına ulaşır.
Bu uyarıcılar şiddetleri, sıklıkları, hareketleri ya da hareketsiz olmaları,
büyüklükleri, renkleri ve diğer uyarıcılarla bir örüntü oluşturup
oluşturmadıkları bakımından birbirlerinden farklılıklar gösterirler.
Çevrede bulunan bu uyarıcı karmaşası, duyu organlarını sürekli
etkiler.
 
 Algılama işlemini gerçekleştiren organizmayı, dört bölüm içinde
incelemek mümkündür: 1. Alıcılar; 2. İlk işlem; 3. Geçmiş yaşantılardan
getirimler; 4. Son işlem ve algısal ürün. Şimdi bu bölümleri kısaca
gözden geçirelim.
 
 Alıcılar
 
 Alıcılar, duyu organlarından oluşur. Göz, kulak, burun, dil ve cilt,
yapıları ve işleyişleri hakkında az çok bilgi sahibi olduğumuz duyu
organlarıdır. Duyu organları yapıları, işleyiş biçimleri, içinde bulunulan
çevreye uyum (adaptasyon) dereceleri ve kapasiteleri çerçevesinde,
çevredeki uyarıcıları alırlar ve sinir sitemiyle ilişkiye sokarlar.
Duyu organlarımızın duyarlılık dereceleri, duyum eşiği kavramıyla
ifade edilir.
 
 Örneğin, göz, bir mum ışığını karanlık bir gecede elli kilometreden
görebilecek görme; kulak, bir kol saatinin tik taklarını altı metreden
duyabilecek işitme; ve dil, bir çay kaşığı şekerin yedi litre saf suda
eritilmiş tadını alabilecek tad alma duyarlığına sahiptir. Burun,
bir damla parfümün üç odalı bir eve dağılmış kokusunu alabilecek;
cilt, bir santimetre yükseklikten yanağa düşen bir arının kanadını
hissedebilecek duyarlıktadır. Duyarlık dereceleri, duyu organlarının
ortama yapmış oldukları uyuma göre değişir.
 
 Ortama uyum yapmış bir duyu organının, algılamayı nasıl etkilediğini
denemek için, üç kap alın ve bunlardan birini elinizin dayanabileceği
sıcaklıkta suyla doldurun. Diğer iki kaptan birine soğuk, diğerine
ılık su koyun. Sağ elinizi sıcak su, sol elinizi soğuk su dolu kaba
sokarak üç dakika tutun. Sonra her iki elinizi birden ılık su dolu
kaba sokun. Sonucun ne olacağını tahmin edebiliyor musunuz? Aynı
uyarıcıyı (ılık su) sağ eliniz soğuk, sol eliniz ise sıcak bulur.
 
 İlk İşlem
 
 Duyu organlarından gelen sinirsel akımlar sinir sisteminin değişik
yerlerinde son bulur ve bu noktada, sinir sistemi girdiler üzerinde işlem
yapmaya başlar. Sinir sistemi, bu işlemleri kendi kapasitesi içinde yapar.
 
 Kanal kapasitesi, sinir sistemine ulaşan bütün uyarımların işleme
giremediğini, sinir sisteminin belirli bir kapasitesi olup, yalnızca bu
kapasite sınırları içerisinde girdiyi işleyebildiğini ifade eder.
Örneğin, göz saniyede 5 milyon bitlik bilgi aktardığı halde, sinir sistemi
ancak 500 bin bitlik bir bilgi işleyebilir.
 
 Yorgunluk, o anda içinde bulunulan heyecan durumu, organizmanın
o andaki gereksinmeleri ve güdüleri, sinir sisteminin işleyişini etkiler.
Ayrıca, belirli fizyolojik dönemler de, sinir sisteminin işleyişini etkiler.
Kadınların adet günlerinde ya da gebelikleri sırasında daha
gergin, daha duyarlı olmalarını ve genellikle aldırış etmedikleri olay
ve durumlara, bu dönemlerde daha şiddetle tepkilerde bulunmalarını,
fizyolojik dönemlere örnek olarak gösterebiliriz.
 
 Özetle, ilk işlem olarak adlandırılan bu bölümde, sinir sistemi,
girdi uyarıcıları bir türlü kod açma sürecine tabi tutar ve bu kod açma,
sinir sisteminin genel kapasitesi ve organizmanın o anda içinde
bulunduğu fizyolojik ve güdüsel koşullar içinde yapılır.
 
 Yaşantı va Öğrenmenin Getirdikleri
 
 Duyu organları kanalıyla sinir sistemine ulaşan duyusal veriler ilk
işlemden sonra, organizmanın yaşamı boyunca geliştirmiş olduğu
psikolojik süreçlerle etkileşim haline geçer. Yaşantı ve öğrenme ürünü
bu etkenler dört temel kategoride toplanabilir.
 
 Bunlar: (a) Algıda değişmezlik; (b) Algıda organizasyon; (c) Faal
ve algıyı doğrudan etkileyen faktörler ve (ç) Pasif ve algıyı dolaylı
etkileyen faktörlerdir.
 
 (a) Algıda Değişmezlik
 
 Nesnelere, simgelere, insanlara ve olaylara verilen anlamlar ve
önem dereceleri, geçmiş yaşantılar içinde oluşur. Bu anlamları, uyarıcının
kendi değil, o uyarıcının kişinin yaşantı ve amaçlarıyla olan
ilişkisi sağlar.
 
 Dış dünya, yani insanlar, olaylar, nesneler ve bunların ilişkilerinden
oluşan fiziksel ve sosyal dünya, durağan bir dünya değildir. Tümüyle
belirlenmiş koşullar altında, belirgin ve yapılaşmış biçimde
karşımıza çıkmaz. Bu nedenle, bireyler dış dünyayla ilişkilerinde, genellikle
--merak--, --kuşku-- ya da --kaygı-- denebilecek bir ruh hali içindedirler.
 
 Sürekli değişen bu dünya içinde, insanoğlu --değişmezler-- yaratarak,
belirsizliği bir dereceye kadar gidermeye çalışır. Duyu organlarından
gelen duyusal veriler son derece karmaşık olarak gelseler de,
insan beyni bu karmaşıklığı örgütleyerek algılar. Bu örgütlenmenin
bir görünümü, değişmezlik adıyla bilinir.
 
 Göze gelen ışınlar, bir nesnenin çevresinde yürürken bakıldığında
olduğu gibi, nesnenin yeri ve açısı değiştikçe, sürekli değişir. Oysa
nesnenin çevresinde yürünse de, yine aynı nesne görülür. Bu değişmezlikler,
algılanan nesne ve olaylara tutarlı ve yinelenebilen
özellikler yüklenerek, yapılaştırılır. Algılamada değişmezlik yalnız
biçimde olmaz, renk, büyüklük (cesamet), açıklık bakımından da algısal
değişmezler vardır.
 
 Duyu organlarından gelen birçok duyuma, anlamlar ve önem dereceleri
verilir. Gelen duyusal verilere, her defasında yeni baştan anlamlar
vermek yerine, yaşantı boyunca geliştirilen değişmezler kullanılarak,
algısal işlem kolaylaştırılmış olur.
 
 Kişinin yaşantısı boyunca geliştirmiş olduğu değerlerin, beklentilerin
ve algısal kalıpların tümü, kişinin içinde yetişmiş olduğu kültürden
kaynaklanır. Bu kültür değerleri, algılamayı sürekli etkiler.
 
 Basit bir örnek vererek kültürel değerlerin ve beklentilerin algılamayı
nasıl etkilediğini gösterelim. Gözün her birine dış dünyanın
farklı görüntüsünün düştüğü biliniyor. Sağ ve sol göze gelen görüntüleri
denetleme olanağı sağlayan stereoskop denen bir aletle, her iki
göze, iki ayrı kişinin yüzleri gösterildiğinde, birey bu iki yüzden
farklı bir üçüncü yüz görür. Böyle bir deneyin ilginç yanı, her bireyin
diğerlerinden farklı bir yüz görmesidir. Bireyler, sağ ve sol gözlerine
gelen farklı yüzlerin, --kendilerine göre-- önemli olan özelliklerini
bir araya getirerek, yeni bir yüz oluşturmaktadırlar. Gördüğü
yüz özelliklerini, her birey kendi yaşantısı içinde anlamlandırdığından,
ortaya çıkan yeni yüz, herkes için farklı olmaktadır. Sağ ve sol
göze verilen resimler, bu denemeye girmiş olan kişilere, daha sonra
ayrı ayrı çıplak gözle gösterildiğinde, çoğu denek, stereoskop aracılığıyla
kendilerinin yaratmış olduğu --sentez yüzü-- daha --güzel--, daha --cana yakın--
ve --anlamlı' bulmuştur.
 
 Başka bir örnekle açıklamaya devam edelim: İki erkek deneğe
stereoskopla iki farklı resim gösterildiğini varsayalım. Bu resimlerden
biri çıplak, diğeriyse kapalı giyinmiş bir kadını göstersin. Erkeklerden
biri kapalı, tutucu bir ailede büyümüş ve halen küçük bir kasabada
yaşıyor olsun. Diğeriyse, kadın erkek ilişkileri açısından çocuklarını
serbest yetiştiren kentli bir aileden gelmiş olsun.
 
 Bu iki kişinin stereoskopta göreceği üçüncü resim birbirinden
farklı olacak mı acaba? Farklı olacağını düşünüyorsanız, ne yönde
bir fark ortaya çıkacağını beklersiniz?
 
 Vermiş olduğunuz cevaplar, bu kişilerin yetişme ortamlarının,
onların resimlerdeki bazı özelliklere ne gibi önem dereceleri vereceği
konusunda, sizin tahminlerinizi yansıtır. Bu deneyi çevrenizdekilere
anlatıp aynı soruyu onlara sorun, onların cevabı sizinkinden farklı
mı? Sizin ve diğerlerinin cevapları arasındaki bu farklılık nereden
geliyor acaba?
 
 İlk kez karşılaşılan kişilere, değişmezlik kavramının etkisi altında,
çeşitli sorular sorularak, onlar, belirli kalıplara, değişmezlere sokulmaya
çalışılır: --Nerelisiniz, efendim?--, --Ne işle meşgulsunuz beyefendi?--,
--Evli misiniz, kaç çocuğunuz var?,-- --Kaç yaşındasınız?--,
--Nerede oturursunuz?-- Uğraşını söyleyen kişi --işportacı-- ise bir kalıba,
--doktor-- ise başka bir kalıba sokulur ve farklı ilişkiler kurulur.
 
 Nereli olduğu da, değer sistemini harekete geçirir: Karşısındaki
Kayserili ise başka, Nevşehirli ya da Çorumlu ise daha başka biçimde
değerlendirecek kişiler vardır. Yaşla, evli ya da bekar oluşla da ilgili
birçok kalıp ve --değişmezlik-- bulunur. Bunlar aracılığıyla insanlar
sınıflara ayrılır ve böylece --belirlenmiş-- bir dünya yaratılır.
 
 (b) Algıda Organizasyon
 
 Algısal örgütlenme, sadece değişmezlik kavramı içinde tutulamaz.
Şekil ve zemin, algısal kümeleme ve yapılaştırmada önemli kavramlardır.
Algılanan nesneler, kişiler, olgular ya da ilişkiler, bir zemin
üzerinde algılanır.
 
 Yanda verdiğimiz resimde, çizgili ve çizgisiz kısımların hangisini
zemin olarak görüyorsunuz? Zemini arkada bırakıp, algısal alanda
birinci plana çıkan, dikkati daha çeken, toplayan uyarıcıya --şekil--
adı verilir. Kaynana-gelin belirsizliğinde olduğu gibi, bazen şekil ve
zemin ayırımı pek belirgin olmaz, biri diğeriyle yer değiştirir. Şekil
ve zeminin birbiriyle yer değiştirmesi sonucu algılamada bazı değişmeler
olur.
 
 Cümle içinde kullanılan kelimelerin yeri, cümledeki hangi anlam
öğesinin şekil, hangisinin zemin olacağını bir ölçüde belirler.
 
 Çocuk hamurdan bebek yaptı,
 
 cümlesi dört kelimeden oluşmaktadır. Bu kelimelerin yeri değiştirilerek
cümle farklı biçimlerde söylenebilir:
 
 Hamurdan bebek yaptı çocuk.
 
 Bebek yaptı çocuk hamurdan.
 
 Bu cümlelerde farklı anlam öğeleri şekil ve zemin rollerini alır.
Örneğin, ikinci cümlede bebeğin hamurdan yapıldığı vurgulanmakta,
bir başka deyişle, hamur özelliği birinci plana çıkarılmakta, çocuk
ve onun faaliyeti, zemini oluşturmaktadır. Üçüncü cümlede vurgulanan
ise, çocuğun bebek yaptığıdır, cümledeki diğer öğeler, bu anlama
zemin oluştururlar.
 
 Algılamada gruplama ve örüntüleme (patterning) sürecini aşağıdaki
şekle bakarak kendiniz de gözlemleyebilirsiniz.
 
 Bu şekilde ilk sırada üç çift ve bir tek çizgi algıladığınız halde, aynı
şeklin alımında üç kare görmeye başlıyorsunuz.
 
 Algısal gruplama ve örüntüleme, yalnız görsel uyarıcılarda değil,
işitsel ve dokunsal uyarıcılarda da kendini gösteren bir süreçtir.
 
 (c) Faal ve Doğrudan Etkileyen Faktörler
 
 Bir olayla ya da kişiyle karşılaşıldığında, beklentiler o olay ya da
kişinin algılanışını etkiler. Beklentiler, algısal sürecin o denli doğal
bir parçasıdır ki, başlangıçtaki beklentilerin çoğu kez farkında olunmaz.
Algılamayı etkileyen beklentilerin çoğu, kişilerin almış oldukları
sosyal roller ve bu rollere bağlı değerlerle ilişkilidir. Sosyal roller
ve sosyal değerleri, gelecek bölümlerde ayrıntılı olarak ele alacağız.
Sosyal roller ve değerlerin dışında da, kişinin kendine özgü geçmiş
yaşantıları, kişisel beklentileri vardır. Bu beklentilerin tümü,,biraz
sonra inceleyeceğimiz algılama çerçevesini oluşturur.
 
 (ç) Pasif ve Dolaylı Etkileyen Faktörler
 
 Konuşulan dilin özellikleri, algılamayı etkiler mi? Böyle bir etki
söz konusuysa, bu etki nasıl ve nerede kendini gösterir? Bu tür sorular,
düşünürlerin kafasını yüzyıllar boyunca meşgul etmiş olmasına
rağmen, cevapları bugün bile kolaylıkla verilemez. Kullanılan dil ve
algılama konusu, özel teknik terimleri içeren karmaşık bir konu olduğu
için, burada ayrıntılı tartışmasına girmeyeceğiz. Şu kadarını söylemekle
yetinelim: Kişinin içinde yetişmiş olduğu dilin kelime haznesi
ve bazı yapısal özellikleri, kişiyi bazı konuları algılamaya daha duyarlı,
daha yatkın yapabilmektedir.
 
 Son işlem: Algısal ürün
 
 Sinir sisteminin işleminden geçen duyusal veriler, yaşantı ve öğrenme
getirimleriyle etkileşimde bulunarak bir seçilmeye uğrarlar. Kişi,
duyu organlarına ulaşan bütün uyarıcılara tepkide bulunamaz. Gelen
uyarıcılardan birkaçı üzerinde odaklaşır. Bu algısal odaklaşmaya
dikkat adı verilir.
 
 Bu satırları okurken bir dakika ara verin ve şu anda duyu organlarınızın
kaydetmekte olduğu uyarıcıların farkına varmaya
çalışın. Kitabı evde okuyorsanız, sözgelişi, öbür odada çalan
müziğin farkına varacaksınız. Dışarda bağıran eskici ya da
simitçinin sesini şimdi duymaya başladığınızı farkedebilirsiniz.
Oturmaktan sırtınızın ağrıdığını, kaslarınızın dünkü uzun
yürüyüşten hamladığını şimdi hissedebilirsiniz. Okuduğunuzu
anlamak için dikkatinizi tümüyle kitaba verdiğinizde, hem
dışardaki, hem de sizin kendi bedeninizle ilgili uyarıcıların
yine kaybolduğunu göreceksiniz.
 
 Bir cümlenin söyleniş biçimi ve vurgulaması, cümlenin anlam
öğelerini gruplamaya yardım etmek içindir. --Oku baban gibi eşek
olma,-- cümlesinin kelimelerini değişik biçimlerde
gruplayarak, iki farklı anlamda algılanabileceğini
çoğumuz daha önce duymuşuzdur.
 
 Duyu organlarına ulaşan uyarıcıların, farkında olunsa da, olunmasa da,
belirli bir biçimde kaydedildiğine işaret eden kanıtlar vardır.
Hiç kokteyle gittiniz mi? Birçok kişinin aynı anda konuşmasından
doğan gürültünün arasında, sadece bir kişinin konuşmasını dinleyebilmekteyiz.
Başkalarının konuşmalarını duymadığınızı sanırken,
odanın öbür ucunda birinin sizin adınızı söylediğini anında duyabilirsiniz.
Bu gözlem, algısal sistemdeki mekanizmanın, o anda kişiyle
--ilişkin-- olmayan bilgileri filtrelediğini, fakat --ilişkinlik derecesi--
artınca, algı kanalını açtığını gösterir.
 
 ALGILAMA ÇERÇEVESİ
 
 İletişimde bulunurken, iletişimin konusunu ve iletişimin içinde yer
aldığı durumla ilgili ne gibi iç ve dış algı etkenlerinin bulunduğunu
bilmekte yarar vardır. Mesajı oluştururken, onun anlaşılması için
gereken algısal çerçeve, çoğu kez örtük bir biçimde vardır. Eğer bu
algısal çerçevenin, hedef birimin belleği tarafından sağlandığı biliniyorsa,
bilineni yeniden söylememek için, gönderilen mesajda, algısal
çerçeveyi oluşturan öğelerden hiç söz edilmez. Mevcut algısal
çerçeve içinde mesaj geliştirilir. Hedef birimin yorumda kullanacağı
çerçevenin, onun belleği tarafından sağlanmadığı sanılıyorsa, o zaman,
algısal çerçeve mesajın kendisi içinde açık ve seçik bir biçimde
verilir.
 
 Ortak bir algısal çerçeve yokken mesaj olduğu gibi gönderilirse,
kişi kendi yaşam ve deneyimine uygun düşen bir algısal çerçeveye
göre mesajı alır ve yorumlar. Ortak bir algılama çerçevesinden yoksun
olduğundan, aynı mesaj, farklı kimselerce, farklı biçimlerde yorumlanır.
 
 A. Averchenko'nun anlatmış olduğu hikaye, aynı olayın üç farklı
kimse tarafından nasıl algılandığına, güzel bir örnek oluşturur.
 
 Görüş Açısı
 
 --Gülümseyerek, --Erkekler komik,-- dedi. Bunun kabahat mı, yoksa
övme mi belirttiğini anlamadığım için, --Gerçekten doğru,-- diye cevap
verdim.
 
 --Kocam tam bir Othello. Bazen onunla evlendiğime üzülüyorum.--
 
 Anlamayarak baktım --Açıklamandan...-- diye söze başlayacak oldum.
--Ha, senin duymadığını unutmuştum,-- diye sözüne devam etti.
--Üç hafta kadar önce kocamla alandan geçip eve yürüyordum. Bana
çok yakışan siyah bir şapkam vardı ve yürümekten yanaklarım pembeleşmişti.
Bir ışığın altından geçerken, esmer bir adam bana baktı ve
aniden kocamı kolundan tuttu.--
 
 --Ateşinizi verebilir misiniz?-- dedi. Alexander kolunu çekti, eğildi
ve şimşek gibi bir hızla yerden aldığı tuğla ile adamın kafasına vurdu.
Adam yere yığıldı. Korkunç bir şey!--
 
 --Kocanı ansızın ne gibi bir şey öyle kıskanç yaptı?--
 
 Omuzlarını silkti. --Söyledim ya, erkekler komik.--
 
 --Hoşçakal,-- deyip çıktım, köşede kocasıyla karşılaştım.
 
 --Merhaba,-- dedim. --İnsanların kafalarını kırmaya başladığını
duydum.--
 
 Gülmeye başladı. --Anlaşıldı, karımla konuştun. Çok şanslıydım.
O tuğla hemen elime geldi. Yoksa bir düşün: Cebimde bin beş yüz
ruble vardı ve karım elmas küpelerini takmıştı.--
 
 --Seni soymak istediğini mi zannettin?--
 
 --Karanlık bir köşede adamın biri sana yanaşıyor. Daha ne beklersin?--
Şaşkın, ondan ayrıldım ve yürumeye devam ettim.
 
 --Sana bugün yetişmek imkansız,-- diye bir ses duyup döndüm
baktım ve üç haftadır görmediğim bir arkadaşımı gördüm --Aman
Tanrım, senin başına ne geldi?--
 
 Hafifçe gülümsedi. --Birtakım delilerin başıboş dolaştığından haberin
var mı? Üç hafta önce biri bana saldırdı. Hastaneden bugün çıktım.--
 
 Ani bir ilgiyle sordum: --Üç hafta önce mi? Alanda mı duruyordun?--
 
 --Evet. Çok saçma bir şey. Alanda oturuyordum, canım çok sigara
içmek istiyordu. Kibrit yok. On dakika filan sonra, bir bey yanında
yaşlı bir kadınla sigara içerek geçiyordu. Yanına gittim, koluna dokundum
ve en kibar tavrımla; --Ateşinizi verebilir misiniz?-- diye sordum.
Sonra ne oldu düşünebiliyor musun? Deli yere eğildi, bir şeyi
kaptı, bir dakika sonra ben kafam kanar halde, kendimden geçmiş,
yerde yatıyordum. Herhalde gazetede okudun?--`
 
 Ona baktım ve içtenlikle sordum: --Gerçekten bir deliyle karşılaştığına
inanıyor musun?--
 
 --Eminim.--
 
 Bir saat sonra kent gazetesinin eski sayılarını merakla karıştırıyordum.
En sonunda aradığımı buldum, kaza sütununda kısa bir not:
 
 İçkinin etkisi altında
 
 Dün sabah, alanın bekçileri, bir bankın üzerinde kimliğinden iyi bir
aileden olduğu anlaşılan bir genç adam bulmuştur. Aşırı içkili olmanın
sonucunda, yere düşüp kafasını yakındaki tuğlaya vurarak yaraladığına
inanılmaktadır. Haşarı gencin ana-babasının üzüntüsü derin olmalı.--
(Averchenko, 1966.)
 
 SÖZÜN KISASI
 
 Konuşurken ve dinlerken her şey o denli hızlı olur ki, konuşmanın
ve dinlemenin temelinde yatan fizyolojik ve psikolojik süreçlerin farkına
varılamaz. Bir şey söylemek için ağzın açıldığı anı düşünün: Bu
noktaya gelmeden önce, algısal bütün işlemlerin yapılarak içinde bulunulan
ortamın anlamlandırılması ve neyin söyleneceğinin --bilinmesi--
gerekir. Bir başka deyişle, algılama çerçevesi içinde, önemli
olanı (teknik algılama terimi ile --şekli--) bulup çıkarmak gerekiyor.
Sinir sisteminde oluşmuş bu mesaj dil, dudak, damak, gırtlak ve ciğerlerde
uygulanan Türkçe dil kurallarıyla söyleniyor (teknik terimiyle
kodlanıyor--). Buna ek olarak, konuşan, karşıdaki kişinin hal
ve tavırlarına bakarak, nasıl anlaşıldığını sürekli denetleme durumundadır.
 
 Dinleyenin işi de konuşanınki kadar karmaşıktır: Kulağa, hava
titreşimleri halinde gelen fiziksel uyarıcılar, sinirsel titreşimler
biçiminde beyne ulaşır. Beyin, dinleyenin algılama çerçevesi içinde
anlamlandırarak yorumlar. Yorumlanan mesajla, gönderilen ilk mesaj,
çoğu kez birbirinden farklıdır; çünkü araya birçok fiziksel, fizyolojik
ve psikolojik etken girer.
 
 Bu kadar değişkenin işin içine girdiği iletişim sürecinde, kişilerin
birbirleriyle anlaşabilmeleri şaşılacak bir başarı olarak görünüyor.
Bu karmaşık sürecin ürünü olan iletişim, çözdüğü kadar getirdiği sorunlarla
da günlük yaşamın büyük bir bölümünü doldurarak sürüp
gider. Bu sorunlar, kişiler arasındaki anlayış, yorumlayış ve duyuş
farkının doğal ve kaçınılmaz olduğunu kabullenmeden doğan hoşgörüyle
büyük ölçüde giderilebilir.
 
 :::::::::::::::::
 
 5
 
 İletişim Benimle Başlar:
 
 Kendini Tanıma
 
 Benim için çok önemli bir karar devresinde, hangi yönde karar vereceğimi
bilemez durumdayken, William Schutz'un Here Comes Everybody
adlı yazısını okudum. Schutz'un bu makalesinden aşağıya aldığım
kısım, belirli bir yönde karar vermeme yardım etti! Mevcut iki
alternatif karardan her birini --sanki kesinleşmiş bir karar olarak--
düşünerek, her bir alternatife bedenimin nasıl tepkide bulunduğunu
gözledim. Bu deneyimden sonra duygu ve düşüncelerimi bedenimin
nasıl ifade ettiğine daha çok dikkat etmeye başladım.
 
 --... Her düşünce, her jest, kas gerginliği, duygu, midenin gaz yapması,
burunu kaşıma, saçı karıştırma, hımlayarak melodi mırıldanma,
dil sürçmesi, baş ağrıması gibi her şeyin şu anda olup bitenlerle anlamlı
bir ilişkisi vardır.
 
 Eğer bedenimin bana söylediklerini anlarsam, en derin duygularımı
bilirim ve ne yapacağıma o zaman karar verebilirim... Kendimi tam
anlamıyla tanıyorsam, yaşamımı kendim yönetebilirim. Bu bilinç olmadan,
çoğu kez dış etkenler tarafından yönetiliyorum... Verimsiz,
üzücü, karışık bir zihinle ve istemediğim bir biçimde...-- (Amerikalı
klinik psikolog Schutz, 1975.)
 
 İnsan kendini tanımaz mı? Bu bölümün başlığını okuduğunuzda,
aklınıza gelen ilk soru bu olabilir. Evet, insan kendi bedeninin farkındadır,
fakat bu oldukça bütünsel bir farkında oluştur. İçinde bulunulan
durumla ilgili olarak, bedenin çeşitli bölümlerinin gergin ya
da gevşek olduğu, elin titreyip titremediği, kalbin hızlı ya da yavaş
attığı çoğu kez pek farkedilmez. Bu, bedensel belirtilerin farkında
olunsa bile, içinde bulunulan durumla hissedilen duygular arasındaki
ilişki üzerinde pek durulmaz.
 
 --Kendini tanıma-- sözüyle, sadece bedenle ilgili bir farkında oluş
kastedilmiyor. Kendini bilmenin, tanımanın birçok boyutları vardır;
bu boyutlar geçmiş, şimdi ve gelecekle ilgili olarak ortaya çıkar. Örneğin,
geçmiş yaşantıların kişiyi şu anda nasıl etkilediği pek bilinemez;
gelecekle ilgili beklentilerin şu andaki davranışlarla ilişkisi üzerindeyse
çoğu kez düşünülmemiştir. Bunun gibi, şu an içinde bulunulan
çevrenin, konuşmayı, düşünce ve duyguları nasıl etkilediği
üzerinde pek durulmaz.
 
 Bu bölümde, --kendini tanıma-- sözüyle bireyin kendisiyle, düşünce
ve duygularıyla ilişki kurması, kendinde olup biten duygusal ve
düşünsel süreçlerle ilgili bir anlayışa kavuşması dile getiriliyor. Kendini
tanıma devamedegelen bir süreçtir. Kişi noksanını bilmek gibi irfan
olamaz sözüyle, bu sürecin zorluğu ve önemini atalarımız vurgulamıştır.
 
 --Kendini tanıma niçin gerekli?-- sorusu aklınıza gelmiş olabilir.
Belki bu soru, --Kendini tanıyan kimsenin, kendini tanımayan birine
göre ne gibi üstünlükleri vardır?-- biçiminde sorulsa daha anlamlı
olur. Kendini tanıyan kimse gerçek duygu ve düşüncelerinin farkındadır.
Böyle biri, başarısından dolayı elini sıktığı kimsenin yüzüne
gülümserken, gerçek duygusu kıskançlıksa bunu farkeder. Bu farkında
oluş sayesinde, karşısındakini niçin kıskandığı üzerinde düşünebilir
ve kendisiyle ilgili bazı özelliklerden haberdar olabilir. Örneğin
karşısındakinin başarısını onun cesaretli girişiminde görebilir, ne var
ki, kendisi baskı altında büyümüş olduğu için böylesine cesaretli girişimler
yapamaz. Dolayısıyla da girişim yaparak başarı kazananları kıskanır.
 
 Kendini tanımayan bir kimseyse, gerçek duygularının farkında
olamaz. Elini sıktığı kimsenin yüzüne gülümserken, içinde bir sıkıntı
olduğunun belki farkına varabilir. Ancak içinde hissettiği bu duygunun
gerçek içeriğini ve nereden kaynaklandığı bilemez. Böyle durumlarda,
bu kimselerin kafaları karmakarışıktır ve genel bir huzursuzluk
içindedirler. Herkese ve her şeye kızmaya, kavga çıkarmaya
hazırdırlar. Kavga çıkardıkları kimselerse genellikle yakın aile
çevresindekilerden oluşur. Böyle huzursuz günlerinde eşlerine, çocuklarına,
ana-babalarına sürekli çatarlar.
 
 Kendini tanıyan kimse, dış dünyadaki olayların ve iç dünyasında
oluşan yaşantıların çoğu kez farkındadır. Bu tür biri, çevresindeki kişilerin
kendisini nasıl etkilediğinin farkında olduğu kadar, kendisinin
çevresindekileri nasıl etkilediğini de bilir. Böylece kendi yaşamını
yönetebilme olanağına kavuşmuş olur.
 
 Kendini tanımayan biriyse, dış dünyadaki olayların kendisini nasıl
etkilediğini bilemez. Çünkü kendi iç dünyasında olup bitenleri
henüz tam algılayabilmiş değildir.
 
 İnsanların kendi duygularını tanımada zorluk çektiği bir gerçektir.
Acaba bu zorluk nereden ileri geliyor? Doğuştan bu zorlukla mı
doğulur? Hayır! Böyle doğmayız. Çocukları gözleyin; onların duygu
ve davranışları arasında bir fark yoktur. Çocuk mutlu olduğu zaman
güler; üstelik yalnız yüzüyle değil, tüm bedeniyle güler. Bir yeri acımışsa
ağlar, kızdığı da hemen anlaşılır. Kısacası çocuklar, büyüklerde
görülen HİSSET -DÜŞÜN -UYGUN OLANI SEÇ -GÖSTER
formülünü uygulamazlar.
 
 Gülerken Göbeği Oynamayan Adamdan Kork!
 
 Çin atasözü
 
 Duygu ve düşüncelerini süzgeçten geçirmeden ifade edebilen çocuk,
nasıl oluyor da, büyüyünce duygu ve düşüncelerini denetledikten
sonra değiştirerek ifade eden bir kimse haline dönüşüyor?
 
 Bu sorunun cevabı çocuğun büyürken aldığı terbiye ve yetiştiriliş
biçiminde yatar. Çocuğun içinde yetiştiği çevre, sürekli olarak hangi
duygu ve düşüncelerin kabul edilebilecek, hangilerinin kabul edilemeyecek
türden olduğunu belirtir. İstenmeyen duyguları açığa vurursa
ya dayak, ya azarlama ya da başka bir tür cezayla karşılaşır.
Örneğin, eve gelen konuğun yanına gidip de, --Sen pis kokuyorsun!
Hiç banyo yapmaz mısın?-- derse, orada bulunan yetişkin, çocuğu
hemen kapı dışarı eder. Bu tür birkaç cezalanmadan sonra çocuk,
--Kimsenin yüzüne doğruyu söylememem gerekiyor;-- genellemesine
ulaşabilir.
 
 Çocuğun cinsiyetle ilgili soruları, çoğu kez, hemen önlenir ve zamanla
çocuk, cinselliğin, konuşulmaması gereken --kötü-- bir konu
olduğunu öğrenir. Hatta, çocuk sadece konuşmamaya değil, yasaklanan
konularda düşünmemeye de koşullanır. Yasaklanan konularda
düşünmesi körlenir, ne var ki düşünmemek, bu konularla ilgili duyguların
da yok olduğu anlamına gelmez. Duygular vardır, fakat bu
duyguların ifadeleri bastırılır. Bastırılan duygular bilinçaltına itilir.
Zamanla, bu duygular, bilinçaltında biçim değiştirmeye başlarlar ve
artık onları tanımak, bu duyguların farkına varmak, güçleşir. Ne var
ki, beden bu duyguları kendinde barındırır. Bedenin vermiş olduğu
belirtiler dinlenirse, tanınması güçleşmiş, bir köşeye itilmiş olan
duyguların farkına varılabilir. Sözü konusu olan, bedenin dilidir.
 
 İçteki gerçek duyguları, heyecanları ve tutumları belirten --beden
dili-- nasıl öğrenilir? Bedenin değişik kimseler ve olaylara göstermiş
olduğu tepkiler dinlenirse, bu dil öğrenilebilir.
 
 Şimdi kendi yaşam ve deneyimlerimden bir örnek vererek konuyu
açmak isriyorum:
 
 Tanıdığım bir tarım mühendisi, büyük kentin olanaklarından yararlanabilmek
için Tarım Bakanlığı'na atanmasını istiyordu. Böylece
tiyatroya, operaya ve konserlere daha rahatlıkla gidebileceğini,
arkadaşlarıyla daha sık buluşabileceğini ve çocukların daha kaliteli
okullarda okuyabileceğini söylüyordu. Bir süre sonra karşılaştığımda bana
ilginç gelen şu olayı anlattı:
 
 --Tayin işlerini takip için sık sık Ankara'ya gelmem gerekti. Gelişlerimde
ortaya çıkan bazı bedensel değişiklikleri önceleri farketmedim,
ne var ki, sonraları dikkatimi çekmeye başladı. Ne zaman Ankara'ya
gelsem, başım ağrımaya başlıyor, sanki nefes darlığı çekiyormuşum
gibi, sık sık derin soluk alma ihtiyacı duyuyorum! İçimde
nedenini bilmediğim bir kızgınlık oluyor, sanki dolmuştakilerle kavga
etmek istiyorum, ne var ki, niçin kavga etmek istediğimi bilmiyorum.
Aynı şey geçenlerde İstanbul'a gittiğimde de başıma geldi. Oysa
şimdi çalıştığım Devlet Üretme Çiftliği'ne gidince içimi bir huzur
kapsıyor. Ağaçlarla uğraşmaktan, meyvaları toplamaktan, onların
bakımıyla ilgilenmekten büyük zevk alıyorum. Ben büyük kentlerden
hoşlanırım diyerek kendimi aldatıyormuşum. Bedenim, --büyük
kentten hoşlanmıyorum;-- diye bağırıyormuş. Şimdi önceden vermiş
olduğum karardan vazgeçtim ve tayinimin durdurulması için Bakanlığa
başvurdum.--
 
 Bedeninin dilini anlamaya başlayan kişi, yaşam biçimiyle ilgili
daha yerinde kararlar verebilecek duruma gelir. Örneğin, arkadaşınızla
gerçekten hoşça vakit geçiriyor musunuz, yoksa zorunlu olduğunuz
için mi onu ziyaret ediyorsunuz? Yaşamınızda önemli olan
bir kişiden sürekli sakladığınız bir sırrınız var mı? Bazen kendinizin
bile inanmadığı şeyleri, karşınızdakini hoşnut etmek için söyler misiniz?
Bırakın bunların cevabını bedeniniz versin.
 
 HOŞLANDIKLARIM VE HOŞLANMADIKLARIM
 
 Bedeninizin dilini öğrenmek için küçük bir deney yapmak ister misiniz?
 
 Aşağıdaki açıklamaları bir arkadaşınız size okuyabilir ya da kendiniz
bir kasete okuyarak teypten dinleyebilirsiniz. Açıklamada (...)
ile gösterilmiş yerlerde 5 saniye susunuz. Bu süre kendinizi gözlemlemeniz
için konmuştur.
 
 1. Gözlerinizi kapayın ve sakinleşin.
 
 2. Şimdi bulunduğunuz bu durumdan ayrıldığınızı ve gitmek istemediğiniz
bir yere gitmek zorunda kaldığınızı düşünün: Burası
öyle bir yer olsun ki, orada yapmak istemediğiniz işleri
yapmak zorunda kalacak, görmek istemediğiniz insanları göreceksiniz.
Bu, bir sınava girmek ya da görmekten hiç hoşlanmadığınız
bir kimseyle beraber bulunmak gibi bir durum olabilir.
Hoş olmayan bu durumu ancak siz bilebilirsiniz, onun
için en rahatsız olacağınız kişileri ve durumları bulmak size
kalmıştır. Hoş olmayan durumu hayalinizde canlandırınca,
üzerinde durun ve her yönüyle tanımaya çalışın, orada olan
herkese, her olaya dikkatinizi verin. (Buna bir ya da iki dakika
ayırın.)
 
 3. Hoş olmayan durumu iyice görüp inceledikten sonra şimdi
dikkatinizi bedeninize çevirin. Ne gibi mesajlar alıyorsunuz
bedeninizden? Her bir duygunun yerleşmesine olanak tanıyın.(...)
Bedeninizde gerginlik var mı? Varsa nerede? Başka neler
diyor bedeniniz? (...) Soluk alış verişinize, ayaklarınızın, ellerinizin
duruşuna, kalbinizin atışına dikkat ederek bedeninizin
söylediklerini bütün ayrıntılarıyla işitmeye, anlamaya çalışın. (...)
 
 4. Şimdi biraz sakinleşin ve hoş olmayan durumu unutun. Bir
dakika aradan sonra, gitmek istediğiniz bir yer ya da hoşlanacağınız
bir durum düşünün.(...) Söz konusu ortamda yapmak
istediğiniz işler, görmek istediğiniz kimseler var. Bu kişileri
yine en iyi siz bilirsiniz. Ayrıntıları düşünün: Burası neresi?
(...) Ne yapıyorsunuz?(...) Başkaları da var mı?(...) Kimler?(...)
Yaptığınız işe, birlikte bulunduğunuz kişilere tüm dikkatinizi
verin ve o durumdaki her şeyi bütün ayrıntılarıyla gözünüzün
önünde canlandırmaya çalışın.(...)
 
 5. Şimdi dikkatinizi yeniden bedeninize verin.(...) Ne gibi mesajlar
gönderiyor, bu kez?(...) Hangi duyguları nerenizde hissediyorsunuz?(...)
Bedeninizin söylediklerini iyice duymaya ve anlamaya çalışın.
 
 6. Artık gözünüzü açabilirsiniz. Şimdi aşağıdaki soruları cevaplandırın:
 
 (a) Hoşlanmadığınız ve hoşlandığınız durumları düşündüğünüzde,
bedeninizin farklı mesajlar gönderdiğini gözlediniz
mi? Bu farklı mesajları bedeninizin en belirgin nerelerinde hissettiniz?
 
 (b) Bu tür mesajları daha önce de duydunuz mu? Daha önceleri
bedeninizden bu tür mesajlar geldiğinde ne yapardınız?
Bu mesajlara gerekli anlamları verip onları gözlemlemeye çalışır
mıydınız? Yoksa onları bir kenara iterek üzerinde pek durmaz mıydınız?
 
 (İlgilenen okuyucu bu bölümün --Alıştırmalar-- kısmındaki --Bedeniniz
Ne Diyor?-- başlıklı alıştırmayı yaparak, bu konuda daha çok
deneyim kazanabilir.)
 
 BENLİK BİLİNCİNİZ NASIL BİÇİMLENDİ?
 
  Yukarıda yaptığınız alıştırmaların sonucunda, şimdi bedeninizin
duygularınızı nasıl dile getirdiğine daha duyarlı bir duruma geldiğinizi
umarım. Bedeninizin dilini dinleyerek, hangi ortamlardan hoşlandığınızın,
hangi durumlardan rahatsız olduğunuzun farkına varabileceğinizi
öğrenmiş bulunuyorsunuz.
 
 Peki, şimdiki kişiliğiniz nasıl biçimlendi? Bir başka deyişle düşünmenizde,
duymanızda, hal ve davranışlarınızda size ait özellikleri
kazanmak konusunda neler etkili oldu? Diğer insanlarla konuşmaktan
hoşlanan dışadönük bir kişiyseniz, nasıl oldu da bu duruma
geldiniz? Utangaç, sıkılgan, kendinden emin olmayan bir kişiyseniz
neden böyle bir kişilik edindiniz? Bu soruları cevaplarken hem kalıtım
yoluyla; hem de içinde yetiştiğiniz toplumsal çevre yoluyla neler
kazandığınızı değerlendirmek zorundasınız. Kişinin belirli özellikleri,
annesinden ve babasından kalıtım yoluyla aldığı bir gerçektir. Ancak
kişilik, büyük ölçüde, içinde yetişilen sosyo-kültürel koşulların
özelliklerine bağlıdır. İçinde yetişilen ortam, kendi hakkında nasıl
düşünmesi gerektiğini kişiye öğretir. Büyürken çevresinde bulunan
kişiler, kişinin kendi hakkında nasıl düşüneceğini önemli ölçüde belirler.
 
 Ünlü eleştirmen George Herbert Mead, Sosyal Bir Nesne Olarak
Benlik başlığını taşıyan makalesinde bu konuda şöyle der:
 
 --Benlik, iletişim süreci içinde oluşan bir kavramdır. Ancak iletişim
içinde insan kendi içinden çıkıp, sanki diğerlerinin gözüyle kendine
bakabilmektedir. Sadece kendine değil, başkalarına da başkalarının
gözüyle bakabilmeyi öğrenir. Böylece bu etikileşim ağı içinde
benlik ortaya çıkmaya başlar. Benliği toplumsal yaşantının dışında
düşünmek olanağı yoktur. Toplumsal yaşantının olmadığı; yani iletişim
olmayan yerde, benlik bilincinin oluşacağını düşünemeyiz. Benlik
bir kez oluştuktan sonra; bireyler uzun yalnızlık sürelerine dayanabilirler.
Çünkü birey bir arkadaş olarak kendini kullanabilir. Benlik
oluştuktan sonra kişi, diğerleriyle olduğu gibi, kendisiyle de iletişim
kurabilir. Kendisiyle kurulan iletişim sonsuza dek sürmez, mutlaka
bir süre sonra bu iletişimin başkalarıyla kurulan toplumsal iletişim
biçimine dönüşmesi gerekir. Yoksa kişilerde akıl hastalığı belirtileri
ortaya çıkar.-- (Mead, 1970.)
 
 Çocuk, doğduğunda, toplumsal açıdan boş bir tabloyu andırır.
Bebeğin düşünme yeteneği henüz olgunlaşmamıştır ve dayanabileceği
hiçbir yaşantısı, deneyi yoktur. Zamanının büyük bir bölümü mama
yemek ve uyumakla geçer. Çocuğa yapılan yaklaşımlar küçük bir
bebekken bile diğerlerinin gözünde kendisinin ne kadar değerli olduğu
konusunda ona bir fikir verir. Bebek kendi bakımıyla ilgili davranışlardan
etkilenir.
 
 Birkaç örnek verelim:
 
 -Kucağa alınmak, sarılmak ve öpülmek.
 
 -Acıktığı zaman beslenmek.
 
 -Ağladığı zaman ilgilenilmek.
 
 -Uykusu geldiği zaman --nennen-- yapılmak.
 
 Bu davranışlarıyla anne ve baba çocuklarına olan ilgilerini ve sevgilerini
ilişki düzeyinde iletmiş olurlar. Eğer bebek konuşabilseydi,
--Bana gerçekten değer veriyorlar... Demek ki onlar için ben oldukça
önemliyim;-- derdi.
 
 Ne yazık ki, kimi çocuklar bu kadar şanslı değildir; çünkü onların
anne ve babaları ya çocuk yetiştirme konusunda yeterince bilgili sayılmazlar,
ya da çocuklarını pek önemsemezler. Bu ana-babaların
kendileri de çocukken ihmal edilmişlerdir ve farkında olmadan; kendilerine
çocuklukta gösterilen davranışın aynısını yaparlar:
 
 -Çocuklar aç olduğunda aldırmazlar, uzun süre beslemezler.
 
 -Ağladığı zaman ihmal ederler, ilgilenmezler.
 
 -Çocuklarına fazla dokunmaz, onları kucaklayıp okşamazlar.
 
 Böyle bir yaklaşımla karşılaşan bir bebek, konuşabilseydi, şöyle
derdi: --Bana aldırış etmiyorlar, ben onların umurlarında bile değilim...
Demek ki, ben önemsiz, değersiz biriyim.--
 
 İlgisizlik, umursamazlık sadece çocukların değil, İkinci Bölümde
tartışıldığı gibi, yetişkinleri de olumsuz yönde etkiler. Psikoloji bilimi
tarihinin önemli isimlerinden olan William James, 20. yüzyılın
başlarında kendilik konusuyla ilgili olarak şöyle der:
 
 --Bir insana verilecek en korkunç ceza, onun varlığını kabul etmemektir.
Örneğin, varsayalım ki, bir insan topluma bırakılıyor ve o
toplumun hiçbir üyesi tarafından farkedilmiyor. Bu kişi bir yere girdiğinde
hiç kimse kafasını kaldırıp bakmıyor, cevap vermiyor, yaptığı
hiçbir işe aldırmıyor, kısacası, sanki o hiç yokmuş gibi davranıyor...
Bu durumda olan kişinin içinde öyle bir kızgınlık ve çaresizlik
ortaya çıkacaktır ki, en vahşice bedensel işkenceler bile böyle bir duruma
oranla bir iç rahatlığı gibi görülecektir. Çünkü bedensel işkence
yapan, ne kadar kötülük yaparsa yapsın, yine de bizim varlığımızı
kabul ediyor demektir.-- (James, 1970.)
 
 (Bu gözlem, hatırlanacağı gibi, Watzlawick ve arkadaşlarınca kendi
iletişim kuramlarını kanıtlamak için kullanılmıştır.)
 
 Çocuk büyüdükçe, çevreden daha çok sayıda mesajlar almaya
başlar. Davranışları büyükleri tarafından değerlendirilmeye başlanır.
Çocuk bu değerlendirmelere dayanarak kendisi hakkında bazı yargılara
ulaşır:
 
 -Erkek çocuklar ağlamaz! (Ben ağladığıma göre, demek ki benim erkekliğimde
bir eksiklik var.)
 
 -Kafa yok mu sende, eşşek kafalı! (Demek öteki insanlar hiç hata
yapmıyorlar! Hata yapan sadece benim. Gerçekten kafasız biriyim
öyleyse!)
 
 -İyi çocuklar çişleri geldiği zaman annelerine söylerler. Annene
söylemeden niçin çişini yaptın bakayım?! (Demek ben kötü bir çocuğum.)
 
 -Büyükten çok daha zeki maşallah! (Benim kafam ablam ya da ağabeyimkinden
daha iyi çalışıyor. Onlar ahmak, ben akıllıyım. Ben onlardan üstünüm.)
 
 -Sen benim için dünyanın en değerli varlığısın. (Annem beni seviyor.
Beni hiçbir zaman yalnız bırakmayacak. Hatalarım olsa bile yine
beni sevmeye devam edecek.)
 
 -Benim kızım dünyanın en güzel kızı. Hem kendine bakmasını da biliyor.
Her zaman saçlarını tarar, üstünü başını temiz tutar. (Beni seviyorlar
ama bu sevginin koşulları var; üstümü başımı temiz tutmalı, saçlarımı
taramalıyım.)
 
 -Eğer annene biraz acısaydın, bunu yapmazdın. (Bunu yaptığıma göre,
demek ben anneme acımıyorum. Anneme acımadığıma göre ben kötü bir çocuğum.)
 
 Çocuklar kolay inanan varlıklardır. Bu mesajlara anında inanırlar.
Kendileri konusunda bilgi sahibi olabilecekleri başka hiçbir kaynak
olmadığından, özellikle başlangıçta, tümüyle aile içinde duydukları
sözlere dayanırlar. Böylece çocuk çevrede duydukları sözler
yoluyla kendisiyle ilişkili bir resim, bir imaj oluşturmaya başlar. Bir
yaşına geldiğinde benlik bilincinin temeli oluşmuştur. Dört, beş yaşına
geldiğinde ise, kendisi hakkında o denli tutarlı ve güçlü bir kanı
-iyi ya da kötü-geliştirmiştir ki, bu, ömür boyu sürer. Bu kanıyı
değiştirmek artık zordur.
 
 İşte kişinin kendisi hakkındaki bu yargıya, benlik bilinci adı verilir.
Benlik bilinci, sürekli farkında olunan bir yargı değildir; genellikle
bilinçaltında bulunur ve etkisini algılama, düşünme ve davranışlarda
gösterir.
 
 ÇOCUK NE YAŞIYORSA ONU ÖĞRENİR
 
 Eğer bir çocuk sürekli eleştirilmişse,
 
 Kınama ve ayıplamayı öğrenir.
 
 Eğer bir çocuk kin ortamında büyümüşse,
 
 Kavga etmeyi öğrenir.
 
 Eğer bir çocuk alay edilip aşağılanmışsa,
 
 Sıkılıp, utanmayı öğrenir.
 
 Eğer bir çocuk sürekli utanç duygusuyla eğitilmişse,
 
 Kendini suçlamayı öğrenir.
 
 Eğer bir çocuk hoşgörüyle yetiştirilmişse,
 
 Sabırlı olmayı öğrenir.
 
 Eğer bir çocuk desteklenip, yüreklendirilmişse,
 
 Kendine güven duymayı öğrenir.
 
 Eğer bir çocuk övülmüş ve beğenilmişse,
 
 Takdir etmeyi öğrenir.
 
 Eğer bir çocuk hakkına saygı gösterilerek büyütülmüşse,
 
 Adil olmayı öğrenir.
 
 Eğer bir çocuk güven ortamı içinde yetişmişse,
 
 İnançlı olmayı öğrenir.
 
 Eğer bir çocuk kabul ve onay görmüşse,
 
 Kendini sevmeyi öğrenir.
 
 Eğer bir çocuk aile içinde dostluk ve arkadaşlık görmüşse,
 
 Bu dünyada mutlu olmayı öğrenir. (Nolte, 1975.)
 
 Kendinizi Seviyor musunuz?
 
 Benlik bilincinize yakından bakabilmenin bazı yöntemleri vardır.
Aşağıdaki ifadelere verdiğiniz cevapları değerlendirerek, kendi kendinizle
ne ölçüde iyi ilişkiler içinde olduğunuzu saptayabilirsiniz.
Her bir ifadenin yanına sizin değerlendirmenizi belli eden bir rakam
koyunuz:
 
 4: eğer ifade tümüyle doğruysa,
 
 3: eğer ifade çoğunlukla doğruysa,
 
 2: eğer ifade kısmen doğruysa,
 
 1: eğer ifade ender durumlarda doğruysa,
 
 0: eğer ifade hiç doğru değilse.
 
 1 ( ) Sabahleyin neşeli bir şekilde uyanırım.
 
 2 ( ) Çoğunlukla neşem yerindedir.
 
 3 ( ) Çoğu kimse tarafından sevilirim.
 
 4 ( ) Aynaya baktığım zaman, aynada gördüklerim hoşuma gider.
 
 5 ( ) Karşıt cinsten biri gözüyle bakıldığında, çekici bir kimse olduğumu
düşünürüm.
 
 6 ( ) Zeki bir insanım.
 
 7 ( ) İşimden hoşlanırım.
 
 8 ( ) Kendimle ilgili olarak utanılacak pek bir şey göremiyorum.
 
 9 ( ) Yeterli sayıda arkadaşım var.
 
 10 ( ) Oldukça enerjik bir insanım.
 
 11 ( ) Esas olarak iyimser bir kişiyim.
 
 12 ( ) Kendi hatalarıma gülebilirim.
 
 13 ( ) Eğer hayata yeniden başlama imkanım olsaydı, değiştirmek
istediğim pek bir şey olmazdı.
 
 14 ( ) Ben ilginç bir insanım.
 
 15 ( ) Cinsel yaşamımdan memnunum.
 
 16 ( ) Hala gelişen ve değişen bir insanım.
 
 17 ( ) Başkaları bana önem verir.
 
 18 ( ) Bana benzer başka insan pek bulunmaz.
 
 19 ( ) Görünüşümle ilgili olarak değiştirmek istediğim şey yok.
 
 20 ( ) Ben duyarlı bir insanım.
 
 21 ( ) Şimdiye dek yaptıklarımdan pişman değilim.
 
 22 ( ) Önem verdiğim kişiler benim kanılarımla, düşüncelerimle
ilgilenirler.
 
 23 ( ) Duygularımı açıklamaktan çekinmem.
 
 24 ( ) Gerçekten bir cennet varsa, öldükten sonra ben mutlaka
oraya giderim.
 
 25 ( ) Başkalarıyla konuşurken rahatım.
 
 26 ( ) Yaşamımı istediğim yöne çevirebilirim.
 
 27 ( ) Yerlerinde olmak istediğim, gıptayla baktığım çok sayıda
kimse yok.
 
 28 ( ) Oldukça ilginç bir yaşamım oldu.
 
 29 ( ) Ben her türlü iyilik ve ödüle değer biriyim.
 
 30 ( ) Yaşamımda, şu anda bulunduğum noktada olmaktan memnunum.
 
 Toplam puanınız kaç?
 
 96 ve Yukarısı: Kendiniz hakkında oldukça olumlu düşünen bir kimsesiniz.
Eğer puanınız 105'in üstüne çıkmışsa, iki seçenek var: Ya işi
biraz şakaya vurdunuz, ya da kendi hakkında son derece olumlu düşünen
bir kişisiniz. Bir insanın her yönüyle kendini tam anlamıyla,
beğenmesi biraz ender bir durumdur. Kendinizle ilgili eksikleri görebilecek
gerçekçiliğe sahip olmalısınız. 105 puandan daha üstün puan
alanların dikkatli olmaları gerekir. Kendini bu denli beğenmiş kişi,
ilişkide bulunduğu diğer kimseleri genellikle iter, uzağa kaçırır.
 
 82 -95 Arası: Kendini seven ve kendiyle barış içinde yaşayan, şanslı
insanlardan birisiniz. Mükemmel olmadığınızı bildiğiniz halde,
karşılaştığınız kişisel sorunları çözebilecek inancı kendinizde
bulabiliyorsunuz ve gelişmeye istekli bir insansınız.
 
 48 -81 Arası: Kendinizle ilgili karışık duygularınız var. Bazı güçlü
yönlerinizin farkındasınız, ancak zayıf yönlerinizi gözünüzde daha
abartıyor olabilirsiniz. Büyük bir olasılıkla, bu hatalı yönlerinizi pasif
bir biçimde kabullenip kendinizi geliştirmek için pek bir çaba
harcamıyorsunuz. İnsanın isterse kendini değiştirip geliştirebileceğini
unutmayın.
 
 47 ve Aşağısı: Kendinizi pek beğenmiyorsunuz. Belki de geçici olarak
bir --kendini aşağılama dönemi--nde bulunuyorsunuz. Herkes
böyle bir dönemden ara sıra geçer. Kendinizle ilgili kanınız çoğu kez
böylesine olumsuzsa, belki de kendini beğenmiş kişilerde görülen
hataya paralel ancak ters yönde, bir hata yapıyorsunuz. Kendi hakkınızdaki
düşünce ve duygularınızı bir arkadaşınızla, sizi iyi tanıyan
biriyle konuşmanızda yarar olabilir. Onlar sizin iyi ve kötü yönlerinizi,
dışınızdan baktıkları için, daha iyi değerlendirebilme durumunda
olabilirler. Kendinizle ilgili kanınızı, onlarınkiyle karşılaştırmanızı
ve üzerinde tartışmanızı öneririm.
 
 --Kendinizi Seviyor Musunuz?-- konulu uygulama ilginizi çekmişse
ve benlik bilincinizle ilgili daha ileri aşamada bir uygulama yapmak
istiyorsanız, bu bölümün sonunda verilen --Olmak mı, Görünmek
mi?-- başlığı altında yer alan alıştırmayı yapabilirsiniz.
 
 --Kendinizi Seviyor Musunuz?-- testini, Hacettepe Üniversitesi
Sosyoloji ve Psikoloji öğrencilerinin devamı ettiği --İletişim Psikolojisine
Giriş-- dersinde, 1976 yılında uyguladım. Sınıfta 55 öğrenci bulunuyordu.
Testten elde edilen sınıf ortalaması puanı 85'di. Kız ve erkek
öğrencileri, bu testten aldıkları puanlar yönünden karşılaştırınca,
kızların erkeklerden daha yüksek puan aldıklarını saptadık: Kızların
ortalama puanı 89, erkeklerinkiyse 80'di.
 
 Bu puanlara bakarak sınıftaki öğrencilerin genel olarak --kendilerini
seven ve kendileriyle barış içinde yaşayan-- kişiler olduğunu
söyleyebiliriz. Ne var ki, sonuçlara göre, kızlar biraz daha kendileriyle
barış içindeler, biraz daha kendilerinden hoşnutlar.
 
 En düşük puan 35'ti. Bu puanı alan öğrencimle özel olarak konuştuğumda,
son iki haftadır, değişik nedenlerden ötürü, bir karamsarlık
içinde olduğundan söz etti. O sıralarda yaptığım ara sınavında
da, en düşük notu alan bu öğrenci oldu.
 
 Bu arada ilginç olabilir diye, kız ve erkek öğrencilerin sınav notlarının
ortalamalarını ayrı ayrı hesapladım: Kız öğrencilerin ortalama
sınav notu yüz üzerinden 71 iken, erkek öğrencilerinki 65 çıktı. Bu
sonuca bakarak kızlar ve erkekler hakkında hemen bazı genellemelere
gitmemek gerekir. Ancak yukardaki sonuçlar, kişilerin kendilerinden
hoşnut olma derecesiyle başarı göstermeleri arasında bir ilişki
olabileceği açısından düşündürücüdür...
 
 KENDİ KENDİNİ DOĞRULAYAN KEHANET
 
 Benlik bilinci, diğer insanlarla olan etkileşimi biçimlendirir. Bu
biçimlendirme, yaşam boyunca sürer, ne var ki, çocukluk yıllarındaki
yaşantıların etkisi daha ağır basar.
 
 Kendini değersiz bulan kişilere rastlamışsınızdır. Bu kişilerin
önemli bir bölümü oldukça zeki insanlardır. Fakat küçükken sürekli
olarak kendilerinden daha zeki olduğu söylenen kardeşleri ya da
arkadaşlarıyla kıyaslandıkları için, kendilerini --akılsız--, --düşük zekalı--,
--ahmak-- bilerek büyümüşlerdir. Bazı kişiler de, küçükken arkadaşları
tarafından alay edilerek koşullandırılmışlardır. Kimine --şişko--
denmiş, kimine gözlük taktığı için --dörtgöz-- adı verilmiştir.
 
 Kendini değersiz bulan insanların geçmişinde, yukarıda anlatılanlara
benzeyen bazı olumsuz etkileşimler yer almıştır. Bu kişilerin
geliştirdiği benlik bilinci, onların gerçek potansiyelini yansıtmadığı
halde, yıllar yılı kafalarında bu benlik bilincini yaşattıkları için;
değiştirilmesi zor bir duruma gelmiştir. Ancak, bilinçli bir çabayla, benlik
bilincini yeniden inşa etmek olanağı vardır. Bu yeniden inşa, yavaş
bir süreçtir ve sağlıklı bir ortamı ve her şeyden önemlisi, kişinin
bilinçli olmasını gerektirir.
 
 Benlik bilinci, kişilerin kendileriyle ilgili, kafalarında taşıdıkları
bir resme benzetilebilir. Kendini değersiz bulan kişinin resmi, çarpıtılmış,
gerçeği temsil etmeyen, yamuklaştırılmış bir resimdir. Her insan,
kafasında taşıdığı --benlik resmi--ni gerçekleştirmeye yönelir. Bu
resim ne kadar gerçekten uzak olursa olsun, zamanla sanki gerçekmiş
gibi kişinin yaşamını etkilemeye başlar. --Kötü bir öğrenciyim--
düşünce ve inancını kafasında taşıyan bir öğrenci; sınıfta niçin başarısız
olduğuna birçok neden bulur. Fakat bu kişinin davranışını yakından
gözlerseniz, onun iyi öğrenci olmaktan adeta çekindiğini farkedebilirsiniz.
Çünkü --kötü öğrenci-- olmak, onun benlik bilincine
uyar. İyi not alan bir öğrenci durumuna gelmesi, ancak benlik bilincinde
bazı değişikliklerin yapılmasıyla mümkün olabilir. Başarısız
bir öğrenci olması, onun kendi hakkındaki --kötü öğrenci-- inancını
doğrular. Yine aynı biçimde, kendini sıkılgan olarak tanıyan bir insan,
kendisini topluluk içinde konuşacak ya da soru soracak bir kimse
olarak göremez. Böylece de, kendisi hakkında olumsuz bir benlik
sahibi olan kişi, benlik bilincine uygun beklentilerini gerçekleştirmeye
devam eder.
 
 Kişinin bu kısır döngüyü kırıp, gerçek potansiyelini kullanabilecek
bir duruma gelmesi için, bilinçli olarak, sağlıklı bir ortamda, benliğini
yeniden inşa etmesi gerekir.
 
 Aziz Nesin'in, aşağıdaki hikayesini çocuğun içinde yetiştiği ortamdaki
--sevgi-- ve --benlik bilinci--nin bir insanın kaderinde oynayabileceği
rolü, evrensel bir psikolojik olayı sergilediği için okuyucuya
sunuyorum.
 
 Helal Olsun
 
 --Petir canavarı Zengo yakalandı. Beş vilayet sınırı içinde sindirip
sındırmadığı kimse kalmamıştı. İnsanları titreten haydut, en sonunda
kapana kısıldı.
 
 Hükümet konağı önündeki caddeden geçerken bütün yol boyu
onu görmek için gelenlerle dolmuştu. İki eli, iri baklalı bir zincire
vurulmuştu. Sarkan zincirin ucu yerde sürünüp şakırdıyordu. Sağında
iki candarma, solunda iki candarma, arkasında beş candarma vardı.
Candarma komutanı assubay da önde gidiyordu.
 
 Herkes onu merak ediyor, görmek istiyordu da, yine de kimse yakınına
sokulamıyordu. Arkadaki meraklılar, Petir canavarını görmek
için öndekileri ittikçe, öndekiler geri direniyor, canavara sokulmaktan
ürküyorlardı. Candarmaların arasındaki Zengo ilerledikçe, kalabalığı
bıçak gibi yarıyor, önü açılıp boşalıyordu. Ama kaçışan halk,
uzaktan da olsa, Zengo'ya bir tükürük atmaktan geri durmuyordu.
Zengo'ya taş atanlar bile vardı. Yaşlı kadınlar yumruklarını sıkıyorlardı.
 
 --Kahrol Zengo!..--
 
 --Geber Zengo!..--
 
 Her eşkıyanın az çok, bir iki seveni bulunur. Hiç değilse yakın hısımları
sever. Zengo'yu bir tek kişi, öz kardeşi bile sevmiyordu. Onun
için, bir an önce asılmasını en isteyenler, kendi köylüleri, yakın
hısımlarıydı.
 
 En azgın, en azılı eşkiyanın bile, uydurma da olsa birkaç iyiliği
anlatılır, eşkiyanın en canavarı bile masallaştırılır. --Zengini soyar,
yoksula verir,-- derler. --Öksüz kızlara düğün dernek yapar,-- derler.
Ne de olsa bir iyiliğini söylerler. Zengo için hiç kimse iyi bir şey
söylemiyordu. Bu Zengo, çocukluğundan beri canavardı. Adam öldürmekten,
ama hiç yoktan cana kıymaktan zevk alıyordu. Öldüreceği
adamın zengin ya da yoksul, kadın ya da erkek, yaşlı ya da genç olması
onun için hiç önemli değildi. Yıllarca dağlarda bir başına gezmişti.
Yanına kimse sokulamazdı ki onunla arkadaş olsun.
 
 Yakalandığı zaman üstünde beş liraya yakın bozuk para çıkmıştı.
Oysa öldürdüğü her adamdan onar lira almış olsaydı, ceplerinin altınla
dolu olması gerekirdi. Parası yoktu. Çünkü para için adam
öldürmüyordu. O, öldürmek için öldürüyordu. Belki de bütün insanları
öldürüp, bu koca yeryüzünde bir başına rahatça yaşamak istiyordu.
Daha doğrusu niçin adam öldürdüğü belli değildi, bunu, belki
kendisi de bilmiyordu.
 
 Çocukluğunda yakaladığı tavukların başını dişleriyle koparırmış.
Sonra kedilerin gözlerini oymaya, köpeklerin karnını deşmeye başlamış.
 
 Dağa ilk çıkışı, evliliğinin ilk gecesi olmuş. Zengo, köyünün en
zengini. Yalnız kendi köyünün değil, bütün bura köylerinin en zengini.
Böyle olduğu için de çok güzel bir kızla evlendi. Kızın babasına
yüz koyunluk bir sürüyle üç yüz de altın verdi. Kızı aldı. Kız, gerdeğe
girecekleri geceye kadar Zengo'nun yüzünü görmemişti. İlk o
gece gördü. Görmesiyle de bir çığlık atıp, iki elini yüzüne kapayarak
kaçması bir oldu. Ama kaçacak yer yoktu. Zengo, kapıyı tutmuştu.
Kız iki avucu yüzüne kapalı, çığlık çığlığa duvara sırtını verip köşeye
büzüldü. Parmaklarının arasından Zengo'ya bakıp çığlığı basıyordu.
 
 Zengo'yu görüp de korkmamak olanaksızdı. Boyu iki metreyi aşkındı.
Elleri kürek kadar iriydi. Ya hele yüzü... Doğduğu zaman, katır
başlı bir çocuk doğdu diye bütün köylü şaşırmıştı. Bu baş, yalnız katır
başına da benzemiyordu. Biraz katır, biraz domuz, biraz manda... Şaşılası
bir baş. Bütün hayvanlara benziyor, yalnız insana benzemiyordu.
 
 Anasının bu çocuğa bir ayıdan gebe kaldığını söyleyenler bile vardı.
Zengo büyüdükçe daha korkunçlaştı. Tepegözlü, fincan iriliğindeki
iki gözünün biri alnında, biri de yan aşağıdaydı. İri burnu, suratına
saplanmış bir bıçağın sapı gibi duruyordu. Yanpiri, kocaman ağzı
vardı. Çiğ pirzola gibi alt dudağı sarkık, iri dişleri de görünürdü.
Bütün yüzü kıllarla kaplıydı.
 
 Güzel gelin, Zengo'yu böyle görünce korkudan titreyerek köşeye
büzüldü. İki eliyle yüzünü kapadı. Parmaklarının arasından Zengo'ya
baktıkça çığlığı basıyordu. Zengo gülümsemeye çalıştı. Ama beceremedi.
Çünkü, nasıl gülündüğünü hiç bilmiyordu. Geline doğru,
ellerini açarak yürüdü. Maksadı geline gülümsemek, --Korkma, korkma
benden,-- diye ona yalvarmaktı.
 
 Ona yalvaracak, insan olduğunu söyleyecek, --Bağırma, istersen
vazgeçelim. Yarın sabah babanın evine git!...-- diyecekti.
 
 Ama gelin, bunu anlayamadı. Zengo'nun ellerini açıp üzerine
yürüdüğünü görünce, bayıldı, boş bir çuval gibi oracığa yığılıp kaldı.
 
 Zengo, hiç soğukkanlılığını yitirmeden gelini okşaya okşaya boğdu.
Sonra onu koynuna alıp sabaha kadar beraber yattı. Gün ışımadan da
başını alıp dağa çıktı.
 
 Aradan bir hafta geçmeden Zengo, kızın babasını öldürdü. Ama
bu, başka cinayetlere benzemiyordu. Adamı lokma lokma doğramış,
her lokmasını köy yoluna serpmişti. Ertesi sabah yollarda parmaklar,
kulaklar, burun gördüler.
 
 Zengo, daha sonra, kendi iki kardeşini öldürdü. Kardeşleri, kendisi
gibi çirkin, korkunç değillerdi. Kız kardeşini, başından aşağı gaz
dökerek geceleyin tutuşturmuştu. Kız, gecenin karanlığında alevler
içinde tutuşa tutuşa dağlara doğru koşarak yandı, kül oldu.
 
 Ağabeysini de bir gece baltayla parçalayıp başını, kollarını, gövdesini,
ayaklarını ayrı ayrı ağaçlara astı.
 
 Bundan sonra Zengo'nun cinayetlerinin ardı arkası gelmedi. Önce
kendi hısımlarını öldürdü. Çocuk demiyor, kadın demiyor, yaşlı demiyor,
öldürüyordu. Öldürmekle de hırsını alamazsa, cesedi yakıyordu.
 
 Dağda yaşıyordu. Pek sıkışır da yakalanacağını anlarsa, sınırdan kaçıyordu.
 
 Bir kez yakalanmış, hapishane duvarını delerek kaçmıştı; Candarmaların
arasında caddeden geçen Petir canavarını halk taşlıyor, suratına
tükürüyordu. Ama ona yaklaşmaya da korkuyorlardı.
 
 Göğsünde çaprazlama fişeklik vardı. Bir dev gibi yürüyor, koskocaman
ayakları, deve tabanı gibi yere löp löp basıyordu.
 
 Silahı, fişekleri alınan Zengo, hapishanenin bodrumundaki
hücreye atıldı. Mahkemesi başladı. Zengo avukat tutacaktı. Ama parası
yoktu. Köyündeki geniş topraklarını, bütün mallarını, davarlarını,
evini sattı. Eline çok büyük para geçti. Bu kez de kendisini savunacak
avukat bulamadı. Zengo'dan herkes nefret ettiği için, hiçbir avukat
onun davasını almak istemiyordu. Alsalar neye yarardı! Hiçbir
avukat, Zengo'yu idamdan kurtaramayacağını biliyordu. Onun için
de davasını almıyorlardı. Ama en sonunda Zengo bir avukat buldu.
Avukata pek çok para verdi.
 
 Herkes, --İdamdan kurtaramazsa, Zengo avukatı öldürür,-- diyordu.
İdama gitmeden hapisten kaçar, belki de mahkeme salonunda
avukatı öldürürdü. O, bir kişiyi öldürmeyi kurmuşsa öldürür. On, on
beş kişi, bu dev azmanıyla başedemezdi.
 
 Zengo, avukatının kendisini yalnız idamdan değil, hapisten bile
kurtaracağına inanıyordu. O kadar çok para vermişti ki avukata, Zengo'yu
kurtarmalıydı o.
 
 Mahkeme uzun sürdü. Sonunda sıra avukatın Zengo'yu savunmasına
geldi. Ne olacaksa işte bu oturumda olacaktı.
 
 On süngülü candarmanın arasında mahkemeye gelen elleri kelepçeli
Zengo'ya kalabalıktan çok kişi bağırıyordu.
 
 --Geber Zengo!..--
 
 --İpe, ipe Zengo!..--
 
 Mahkeme salonuna girerken, Zengo'nun bileklerindeki kelepçeyi
çözdüler. Zengo, iki candarmanın arasında mahkeme salonuna girdi.
 
 Söz savunmanın. Avukat ayağa kalktı, öksürdü. Titrek, korkulu
bir öksürüktü bu. Zengo'nun savunulacak bir yanı yoktu. Bütün suçları,
tanıklarıyla, kanıtlarıyla ortadaydı. Yalnız bilineni yirmi cana kıymıştı.
Daha bilinmeyeni kimbilir ne kadardı? Avukat, bir kurtuluş
umudu olarak Zengo'nun deli olduğunu ileri sürmüş, ama tıbbi gözlem
altına alınan Zengo'nun deli olmadığı doktor raporuyla anlaşılmıştı.
Avukatın, Zengo'yu savunacak gerçekten bir sözü yoktu.
Cüppe kolunun bol yeni içinde kaybolan elini önce yargıca, sonra
Zengo'ya çevirdi. Söze başladı.
 
 --Pek muhterem reisim ve pek muhterem yüksek mahkeme heyeti...
Müvekkilim masumdur. O'nun masumiyetini anlamak için temiz
nasiyesine, şefkatle bakan gözlerine bir nazar atfetmek kafidir sanırım.
Yüksek mahkemenizden rica ederim. Sanık mevkiinde bulunan
müvekkilime dikkatle bakınız. Kendisine isnad edilen bunca suç, bu
masum, bu temiz, bu açık çehreden memun edilebilir mi? Hayır. Edilemez!--
 
 Avukat heyecanla konuşuyordu. Bu konuşması bir saat sürdü.
Konuşurken sesini bir alçaltıp bir yükselterek harp telleri gibi titretiyor,
bir hızlanıp bir yavaşlıyordu. Ama bütün çabası boşa gitmişti.
Sözlerinin hiçbiri, ne yargıçlarda, ne dinleyicilerde olumlu bir etki
yaptı. Nasıl olsa Zengo'yu kurtaramayacağını bilen avukat, hiç olmazsa
sanıktan aldığı parayı hak etmek için konuşmuştu. Yalnız bir kişi,
avukatın sözlerinden büyük bir üzüntü duymuştu. Ağlıyordu. Bu
adam, Zengo'ydu. Alnındaki fincan iriliğindeki gözü yaşarmıştı. Avukatına
bakarken gülümsemeye çalışıyordu. Mahkeme karar için bir ay ileriye
atıldı.
 
 Zengo, salondan çıkınca avukatının elini öptü. Bütün hayatında,
kendisine --iyi-- diyen bir kişi bu avukattı.
 
 Hapishaneden avukatına beş bin lira daha gönderdi. Daha önce
de çok para vermişti.
 
 --Helal olsun, böyle avukata helal olsun...-- diyordu.
 
 Yargıç kararını bildirdi. İdam! Zengo, avukatına gülümsüyordu.
Hapishaneden avukatına ikinci kez beş bin lira daha gönderdi.
 
 Karar Yargıtaydan geldi: İdam onaylanmıştı.
 
 --Helal olsun, böyle avukata, helal olsun...-- diyordu Zengo.
 
 İdam kararı Meclis'te onaylandı. Zengo, gülüyordu, sevinçliydi.
Zengo, bütün parasını avukatına bıraktı.
 
 İdam sehpasına götürülmek için hücresinden alınırken Zengo:
 
 --Helal olsun, böyle avukata, helal olsun...-- diye söyleniyor, gülümsüyordu.
 
 Sevgi eksikliği her zaman bir Zengo yaratmaz, ama dünyaya küskün,
kendini değersiz bulan, kendini ve insanları sevmeyen kişiler
ortaya çıkarır. Benlik bilinci, geçmişte kişiye nasıl davranıldığı, neler
söylenildiğiyle oluşur. Benlik bilincini değiştirip, kendini tanıma yoluyla
yeniden biçimlendirme durumuna geçilmezse, gerçeğe uymayan
benlik bilinci, ömür boyu sürer.
 
 Kaldı ki, küçüklükten beri söylenenler, çoğunlukla kendi aralarında
tutarlıktan yoksundur. Birbiriyle çelişen o denli çok şey söylenir ki,
hangisinin doğru olduğuna karar vermek zorlaşır ve bir an gelir,
ipin ucu kaçırılır.
 
 Kişinin bu iç karmaşasını dile getiren bir örnek sunalım size.
 
 Gerçek Benliğim Lütfen Kendini Tanıt
 
 --Çocukluğumda ne kadar rahattım. İçimde iki, üç kişi birden konuşmazdı.
Bir tek kişiydim ve sadece kendi yaşantımdan haberdardım.
 
 Sonra herkes bana neyin iyi neyin kötü olduğunu söylemeye başladı.
Konuk geldiği zaman, --Niçin konuşmuyorsun, bak sana adını
soruyorlar!-- derken; yarım saat sonra, --Küçükler çok konuşmaz!--
diye azarladılar. Böylece ben, iki ben oldum.
 
 --Benler-- den birisi bir şey yaparken öteki ben sürekli onu ayıpladı.
Neleri sevmem, nelerden hoşlanmam gerektiğini, biri diğerine söylemeye
başladı. Ama çoğu kez birbiriyle anlaşamıyorlardı. Bu tartışma
hala içimde sürüp gidiyor.
 
 Çocukken ben bendim ve iyi bir bendim.
 
 Büyüdükçe, dışardaki otoriteleri temsil eden ben de sesini duyurmaya
başladı. O zaman kafam iyice karıştı, çünkü bir tane değil, o
kadar çok otorite vardı ki dışarıda...
 
 --Doğru dürüst otur kızım,-- --Burnunu, odadan çıkıp öyle temizle,--
--Şunu ya da bunu yapma, ayıptır,-- --Vah zavallı, daha çatal ve
bıçağı nasıl kullanacağını öğrenememiş,-- --Geceleri tuvalete çıkınca
su dök, yoksa kokar,-- --Gece tuvalete şarıl şarıl su dökme, uyuyanları
uyandırıyorsun,-- ,--İnsanlara terbiyeli davran, onları sevmesen bile,
kalplerini kırmamaya bak,-- --Dürüst ve açık kalpli ol, yalan söyleme,--
--İnsanların yüzüne, onlar hakkında ne düşündüğünü söylemezsen;
bu korkaklıktır.--
 
 --Bir meslek sahibi olmak hayatta en önemli şeydir,-- --Hayatta en
önemli şey evlenmektir,-- --Başkalarına o kadar önem verme,-- --Herkesin
seni sevmesi en önemli amacın olmalı,-- --Aklından geçen şeyleri
kimse yüzünden ve sözünden anlayamamalı;' --En önemli şey, girişken
olmaktır.--
 
 Bir ben nasılsa öyle kalmak ister, halinden memnundur. Fakat o
beri memnun olduğu zaman, öteki ben --Hadi çalış, işe yarayacak bir
şey yap,-- der.
 
 Ben bulaşıkları yıkamaktan hoşlanır. Öteki bene göreyse bu,
--Aman, ne tuhaf!--tır. Ben, insanlarla birlikte olmaktan ama onlarla
konuşmadan vakit geçirmekten hoşlanır. Öteki ben, --Konuş,-- der.
--Konuş, konuş, konuş!-- Benin kafası iyice karışır.
 
 Nesnelere sahip olmaktan çok, onlarla oynaması hoşuma gider.
Ama, --Böyle gidersen adam olmazsın, yiyecek ekmeğe muhtaç kalırsın,--
diye karşı çıkar diğer ben.
 
 Ben vermekten hoşlanır; eğer birisinin bir şeye ihtiyacı olduğunu
hissederse, verir. --Ne yapıyorsun sen, niçin veriyorsun? Kendine sakla,
sana bir şey kalmayacak!-- der öteki ben.-- (Stevens, 1975.)
 
 Benler arasındaki mücadele, şiddetli derecelerde olursa, davranış
ve kişilik bozukluklarına yol açabilir. Değişik benler arasındaki çatışmanın
farkında olmak ve bu çatışmaların nereden kaynaklandığını
araştırmak, en sağlıklı yaklaşım biçimlerinden biridir. Böyle bir yaklaşım,
sizi özgür bir insan olarak yaşamaya götürür.
 
 E. E. Cummings'in (1975) aşağıdaki sözü, bu ifadeyi destekliyor:
 
 :::::::::::::::::::::::::::::
 
 Seni Diğerlerinden Farksız Yapmaya Bütün
 
 Gücüyle Gece Gündüz Çalışan Bir Dünyada;
 
 Kendin Olarak Kalabilmek,
 
 Dünyanın En Zor Savaşını Vermek Demektir.
 
 Bu Savaş Bir Başladı Mı, Artık Hiç Bitmez!...
 
 E. E. Cummings
 
  :::::::::::::::::::::::::::::
 
 KENDİNİ TANIMA PENCERESİ
 
 Diğer insanlarla iyi bir iletişim kurup kuramadığınızı anlayabilmek
için, önce kendinizi ne ölçüde o insanlara gösterdiğinizi bilmeniz gerekir.
--Kendinizi ne ölçüde dışarıya gösteriyorsunuz?-- sorusuna cevap
verebilmeniz için, sizlere yardımcı olacak bir tür oyun getiriyoruz.
Bu oyuna kendini tanıma penceresi adını verebiliriz.
 
 Bir çerçeve düşünün... Bu öyle bir çerçeve ki, sizinle ilgili her şeyi
içine alıyor. Amaçlarınız, zevkleriniz, korkularınız, gereksinmeleriniz,
kısacası her şeyiniz bu çerçeve içinde olsun.
 
 Kendiniz hakkında tüm gerçekleri bildiğinizi savunamazsınız.
Doğal olarak, hiç kimse kendisiyle ilgili tüm nitelikleri bildiğini iddia
edemez. İnsan ömrü boyunca kendini tanımaya, kendisiyle ilgili
yeni keşifler yapmaya devam eder. Öyleyse sizi temsil eden bu çerçeveyi
ikiye bölebiliriz: Bir bölümü sizin kendi bildiklerinizi, diğer
bölümüyse bilmediklerinizi içersin.
 
 Ayrıca, başkalarının bildiği ve bilmediği yanlarınız vardır. Bu nedenle,
sizinle ilgili her şeyi içeren çerçeveyi bu açıdan da ikiye bölebiliriz.
Bu bölmeleri, --başkalarının bildiği-- ve --başkalarının bilmediği--
yanlarınız olarak adlandırabiliriz.
 
 Şimdi --Kendizce Bilinenler ve Bilinmeyenler-- çerçevesiyle, --Başkalarınca
Bilinenler ve Bilinmeyenler-- çerçevesini üst üste koyalım. Ortaya
çıkan dört bölmeli yeni çerçeveye de, kendini tanıma penceresi adını
verelim.
 
 Bu pencerenin birinci bölümü hem sizin hem de başkalarının bildiği
niteliklerinizi içerir. Bu bölmeye AÇIK bölüm adı verilir. İkinci
bölme sizin bilmediğiniz, fakat başkalarının farkında olduğu özelliklerden
oluşur. Bir başka deyişle, bu bölme sizin KÖK olduğunuz bölümü
oluşturur ve bu adla anılması uygundur. Üçüncü bölmedeyse
sizin bildiğiniz, fakat diğer kişilerin bilmediği bir içerik vardır. Bu
bölmeye de GİZLİ bölüm adını verelim. Dördüncü bölme de ne sizce,
ne de başkalarınca bilinen yanlarınızı içerir; bu bölmeye BİLİNMEYEN
bölüm adını verebiliriz.
 
 Şimdi iş, bu şeklin, yani kendini tanıma penceresi'nin sizin özel
kişiliğinize uygulanmasına kalıyor. Kişisel özelliklerinize göre bu
--pencere--yi yeniden biçimlendirebiliriz. Örneğin, kendinizi açık bir insan
olarak görüyorsanız, o zaman pencerenizin AÇIK bölümü, diğer bölümlerden
daha büyük olur.
 
 Kişiler arası anlamlı bir iletişim, ancak kişilerin AÇIK olan bölümlerinin
büyüklüğüyle mümkün olabilir. Bir insanın AÇIK bölümü ne
ölçüde büyükse o ölçüde, daha zengin iletişim olanaklarına
sahiptir. Öte yandan AÇIK bölümü küçük olan kişi, diğerleriyle o ölçüde
az iletişim kurabilir.
 
 Şekilde, tanıma penceresindeki bölümlerinin büyüklüğü yönünden
farklı olan iki kişinin iletişimi gösterilmiştir. İletişimi belirten
okların çiziminde kolaylık olması için pencerenin AÇIK bölmeleri
birbiriyle yüz yüze gelecek biçimde konmuştur. Dikkat edilirse, şekilde
karşılıklı oklarla gösterilen başarılı iletişim, ancak B Bireyinin
daha küçük olan AÇIK bölümü oranında gerçekleşebilir. A Bireyinin
daha büyük olan AÇIK bölümünden gelen mesajlar, B Bireyinin gizli
bölümüne rastlıyorsa, herhangi bir karşılık alamaz. Bu durum okun
kırılarak geriye dönmesi biçiminde gösterilmiştir.
 
 Kendinize sorun: Son şekildeki A Bireyine mi, yoksa B Bireyine
mi benziyorsunuz? Tanımak istediğiniz halde, bir türlü --nasıl biri olduğunu
çıkaramadığınız-- bir kimseyi anımsıyor musunuz? Acaba
bu kimse içine kapanık, konuşmayan, paylaşmayan biri miydi? Yoksa
çok konuştuğu halde, kendinden bir şey vermeyen bir kimse mi?
Peki, sizi tanımak kolay mı? Konuştuğunuz kimseler, sizin nasıl bir
kimse olduğunuzu anlamakta zorluk çekiyorlar mı? Kendinizi, ister
bu şekildeki A, ister B bireyine daha benzer görün, önemli olan şu
gerçeği akıldan çıkarmamaktır: Başarılı bir kişiler arası ilişki ve verimli
bir iletişim için, kendini tanıma penceresindeki AÇIK bölümün
karşılıklı olarak varolması gerekir.
 
 NE KADAR AÇIK BİRİSİNİZ?
 
 İlişki kurduğunuz kişilere karşı ne kadar açık olduğunuzu, ancak belirli
bir ölçüde bilebilirsiniz. Çünkü kişinin farkında olmadığı davranışları
çoktur. Aşağıdaki uygulama, bu konudaki bazı sorularınızı
aydınlığa kavuşturabilir:
 
 1. Her gün değişik koşullar içinde birçok kimseyle, birbirinden
farklı ilişkilere giriyorsunuz. Günlük yaşamınızda kurduğunuz
ilişkileri, şöyle bir anımsamaya çalışın ve bu tür ilişkilerde
nasıl bir kimse olduğunuzu gözönünde tutarak, bir kendini
tanıma penceresi çizin. İlişkilerinizde genellikle --içindekini olduğu
gibi gösteren bir kimse-- iseniz AÇIK bölümünüzü büyük,
--insanları iyice tanımadan gerçek duygu ve düşüncelerinizi
pek belirtmeyen bir kimse-- iseniz, AÇIK bölümünüz küçük
olacaktır. Böylece, --genel olarak insanlarla-- ilişkilerinizde
nasıl davrandığınızı gözönünde tutarak, pencere içindeki her
bir bölümün büyüklüğünü kararlaştırın.
 
 2. Şimdi, --kendinize özellikle yakın bulduğunuz biriyle-- olan ilişkinizi
düşünerek, bir kendini tanıma penceresi çizin. Bu kişi eşiniz,
anne ya da babanız, okul arkadaşınız gibi biri olabilir: Yukarıda,
birinci maddede çizdiğiniz dikey çizgi herhalde pek değişmeyecektir.
Çünkü siz kendinizi aynı kişi olarak tanıyorsunuz.
Fakat yatay çizgi, bir başka deyişle, size yakın olan kimsenin
sizi ne kadar tanıdığını belirten çizgi, büyük bir olasılıkla,
değişecektir.
 
 3. Şimdi, --az ilişkiniz olan bir kimseyle-- (büyük anfilerde ders veren
bir hoca ya da iş nedeniyle ilişki kurduğunuz bir kamu görevlisi
gibi? olan ilişkinizi gözönüne alarak, bir başka pençere
çizin. Başkalarınca bilinen yönlerinizi belirten yatay çizginin
yerinde bir değişme oldu, değil mi?
 
 4. Şimdi kendinize şu soruyu sorun: --Bir kimseye kendimi tanıtma,
kendimi açma ölçüsüyle, o kişiyle aramdaki yakınlığın,
güven ve samimiyetin derecesi arasında bir ilişki var mı?-- Bu
sorunun cevabını vermeden önce, isterseniz, içten, yakın dostluk
ilişkileri kurduğunuz üç kişi ve pek yakın olmadığınız,
yüzeysel ilişki kurduğunuz üç kişinin her birisiyle ilişkilerinizi
temsil eden birer kendini tanıma penceresi çizin; sonra yukardaki
sorunun cevabını düşünün.
 
 Bu alıştırmadan sonra, kendinizle ilgili olarak ne düşünüyorsunuz?
Açık bir insan mı, yoksa kendini açmakta güçlük çeken biri mi
olduğunuza karar verdiniz? Acaba bu özelliğiniz nereden geliyor?
İçinde yetiştiğiniz çevredeki bazı kimseler sizi bu yönde etkilemiş
olabilir mi? Bu kişiler kimler olabilir? Yetiştiğiniz çevrede bulunan,
sizi etkilediğini düşündüğünüz her kişi üzerinde ayrı ayrı düşünün...
Kendinizle ilgili önemli nitelikler keşfedebilirsiniz!..
 
 KENDİMİZİ AÇALIM! AMA NE ZAMAN?
 
 Bu bölümün başından beri, kişinin kendisini açmasının, onunla karşısındaki
kişi arasında, daha iyi bir iletişim ortamı yaratacağından
söz edildi. Kişi kendini nasıl açmalı? --Kendini açmak-- deyiminden
ne anlıyorsunuz? Kendisiyle ilgili saklı yönlerini, sırlarını mı
--sergileyecek--, geçmişte olup biten, başından geçen olayları mı açıklayacak?
Kendini açmak, eski önemli olayları anlatmak olarak değil, içinde
bulunulan zaman süresi içinde, duygu ve düşünceleri paylaşmak olarak
anlaşılmalıdır. Kişisel ilişkiler, geçmişteki yaşantıların karşılıklı
aktarılması yoluyla, sağlam bir temel üzerinde kurulamaz. Kişiler birbiriyle
etkileşimde bulundukları sırada, o anda, bu etkileşimden doğan
düşünce ve duyguları paylaşabilirlerse, kendilerini açmış olurlar.
 
 Ayrıca şunu da belirtmekte yarar var: Burada, kuşkusuz, tanıştığınız
herkesle açık bir paylaşım içine girmeniz salık verilmemektedir.
Kendinizi açmak, ancak --güven duyulan-- kişiye yapılabilir. Bir
insanın karşısındakine güven duyabilmesi ise, zaman içinde gerçekleşir.
Fakat zaman içinde, hiçbir açma denemesine girilmezse, o zaman da
ilişki gelişme ve büyüme temelinden yoksun kalır. Kendini
açan kişi karşısındakine güven vermekte, İkinci Bölümde sözü edilen
ilişki düzeyinde, --sana güveniyorum!-- mesajını vermektedir. Güven
duyulan kişi, kendini daha açar; böylece derin ve yakın bir ilişkinin
doğması ortamı yaratılır.
 
 İnsan kendini kapadıkça, karşısındakini de kapanmaya zorlayan
bir kısır döngü yaratır. Böyle bir kısır döngüden çıkarak, verimli ilişkiler
ortamına girmek istemez misiniz? Öyleyse bir deneyin!..
 
 SÖZÜN KISASI
 
 Biz farkında olsak da olmasak da, bedenimiz duygularımızı belirtir.
Bazı duygular, her bireyde değişik türden davranışlarla kendini gösterir.
Örneğin, biri sıkıldığında sık sık gözlerini kırpıştırmaya başlar,
bir başkası sürekli saçıyla oynarken, bir diğeriyse sessizleşerek donuk
donuk karşısındakine bakmaya başlayabilir. Kendi davranışlarında
olduğu kadar, başkalarının hareketlerinde de bu belirtileri tanıyan
ve anlamlandıran kişi, kurmuş olduğu iletişimde o denli bilinçli
olur. Kendisini böylesine gözlemleyebilen birey, olayların neden
olduğu duygu ve düşüncelerini tanır, iç dünyasındaki yaşantısını
gerçekçi bir biçimde değerlendirir.
 
 Küçük çocukların, duygularını doğal bir biçimde kolaylıkla ifade
ettiğini çoğu kez gözlemlemişsinizdir; bütün bedenleriyle gülerler,
üzülürler ya da kızarlar. Büyüdükçe, duyguların bu doğal ifadesi,
çevresinde onu eğitmekle yükümlü büyüklerce engellenir. Bazı kimselerde
bu engellenme öylesine büyük olmuştur ki, bir yetişkin olarak
duygu ve düşünceleriyle, iç dünyalarıyla doğrudan ilişki kurmaları
zorlaşmıştır. Duygularını bilemeyen, kafası genellikle karmakarışık,
donuk bir yüz ifadesiyle dolaşan çevremizdeki kimseler, büyük
bir olasılıkla, aşırı engellenmiş ve bastırılmış bir çocukluk dönemi
geçirmişlerdir.
 
 Çocuğun içinde yetiştiği toplum, onun duygularının ifade biçimini
olduğu kadar, benlik bilincini de biçimlendirir. --Ne ekersen onu
biçersin!-- çocuk eğitiminde geçerli olan bir deyiştir. Çocuklarının
duygu ve düşüncelerini doğal ifadesi içinde kabul eden anne babalar
kendine güveni olan, girişimci, insan ilişkilerinde başarılı bireyler
yetiştirirken, çocuklarını olumsuz yönde sürekli eleştiren, kısıtlayan,
onların duygu ve düşüncelerini doğal bir biçimde ifade etmesini engelleyen
anne babalar pısırık, çekingen, içine kapalı, alıngan bireyler
yetiştirirler.
 
 Çocukluk süresince oluşturduğu benlik bilinci, bireyin davranışlarına
sınırlamalar getirir; --kendi kendini doğrulayan kehanet-- budur.
Kendini --başarısız bir öğrenci-- olarak algılayan birey, --başarılı
bir öğrenci-- olmamak için farkında olmadan elinden geleni yapar.
--Başarılı bir iş adamı--, --iyi bir anne--, --mutlu bir eş-- olamamanın
kısıtlamalarını da benlik bilincimiz getirir. Kişinin kendini tanıması ve
benlik bilincinin oluşturduğu sınırlamaların farkına varması, çocukluğundan
beri süregelen koşullandırmalardan kurtulabilmesi olanağını
sağlar. Kendini tanıma penceresinde tanıdığımız AÇIK, KÖR, GİZLİ
ve BİLİNMEYEN bölmelerinin farkında olan birey, kendini tanıma
yönünde büyük adımlar atabilmiş bir kimsedir. Böyle bir kimse karı
veya koca, anne ya da baba, arkadaş, nişanlı, yönetici veya dost olarak
zengin, derin ve doyurucu insan ilişkileri kurabilme olanağına
sahiptir.
 
 ALIŞTIRMALAR
 
 I. Bedeniniz Ne Diyor?
 
 Aşağıdaki uygulamanın açıklamasını size okuyacak birini bulun
ya da bir ses bandına aldıktan sonra teypten dinleyerek uygulayın.
 
 Rahat bir şekilde oturun. Nereye oturduğunuz o kadar önemli
değil; bir sandalyeye, bir koltuğa, bir divana ya da bir yer
minderine oturabilirsiniz.
 
 Hazırlık
 
 1. Oturduğunuz odanın perdelerini kapatın, geceyse, ışıkların
birkaçını söndürün. İçerde kuvvetli ışık bulunmasın.
 
 2. Gözlerinizi kapayın. (Göz, baskın bir duyu organımız olduğu
için, açık olduğu sürece, diğer duyu organlarından gelen uyarıların
farkına varmamız güçleşir.)
 
 3. Gözleriniz kapalıyken, bedeninizde bir yolculuğa çıkacaksınız.
Bu yolculukta vücudunuzun çeşitli bölümlerini gezeceksiniz.
Bu yolculuk sırasında, içinde bulunduğunuz durumu değerlendirmeye
kalkmayın, dikkatinizi topladığınız yerde ne
olup bittiğini gözlemeye çalışın... Nasıl bir durumdasınız, neler
hissediyorsunuz, bunların farkına varmaya çalışın. (Üç
noktayla (...) belirtilmiş yerlerde 5 saniye kadar durun, sonra
uygulamanın açıklanmasını dinlemeye devam edin.)
 
 Uygulama
 
 4. Şimdi başlayabilirsiniz. Gözlerinizi kapayın.(...) Şimdi dikkatinizi
ayaklarınıza toplayın.(...) Ayaklarınız nasıl hissediyor?
(...) Rahat mı, yoksa acıyan bir yer var mı?(...) Ayak parmaklarınız
birbirine yapışmış şekilde mi duruyor?(...) Ayakkabınız
rahat bir şekilde ayağınıza uymuş mu, yoksa biraz sıkıyor
mu?(...) Ayaklarınız soğuk mu?(...)
 
 Şimdi dikkatinizi bacaklarınıza verin, Bacaklarınız gergin
mi, yoksa gevşek bir şekilde mi duruyor?(...) Bacağınızdaki
her bir kasın farkına varmaya çalışın. Her bir kasın gergin ya
da gevşek olduğuna dikkat edin.(...) Ayak ayak üstüne atmış
durumda mısınız? Biri diğerinin, üzerine atılmışsa, üstteki bacağınızın
ağırlığını diğerinin üstünde hissedebiliyor musunuz?(...)
Bu oturuş durumunuz rahat mı, yoksa biraz rahatsız
mı hissediyorsunuz?(...)
 
 Şimdi bacağın üst kısımlarına, kalçaya doğru çıkalım.(...)
Biraz daha yukarı çıkarak bacaklarınızla kuyruk sokumunuzun
birleştiği bölgeye dikkatinizi verin. Bu bölgede dikkatinizi
topladığınız zaman biraz kendinizi gergin hissediyor musunuz?(...)
 
 Şimdi üzerinde oturduğunuz kısmın bedeninizin ağırlığını
nasıl taşıdığına dikkat edin.(...)
 
 Şimdi yavaş yavaş gövdeye doğru çıkalım. Karın bölgeniz
nasıl hissediyor?(...) Bu bölgede ne gibi duyumlar hissediyorsunuz ?(...)
Hareket eden bir şey var mı?(...) Soluk alışınıza
dikkat edin. Ciğerinizin üst bölümüyle mi soluk alıyorsunuz,
yoksa bütün ciğerinizi doldurarak derin ve rahat mı nefes alıyorsunuz?
Hava burun deliklerinizden mi girip çıkıyor, yoksa
ağzınızla mı soluk alıp veriyorsunuz?(...) Göğsünüz rahat ve
gevşek mi, yoksa gergin ve sıkışık bir durumu var mı?(...)
 
 Şimdi dikkatinizi el ve kollarınıza verin. Parmaklarınızın
farkına varın.(...) Avucunuz,kapalı mı, açık mı? Parmaklarınız
birbirine bitişik mi?(...)
 
 Bileklerinizle omuzunuz arasında kalan kaslarınızı gözleyin.
Gergin mi, yoksa gevşek mi?(...) Kolunuzun duruş biçimi
nasıl? Sarkıyor mu? Bükük mü? Bir el diğerinin üzerine konmuş mu?(...)
 
 Omuzunuza verin dikkatinizi. Dik mi, yoksa çökük mü?
Öne ya da arkaya düşmüş mü?(...)
 
 Soluk alışınızı kontrol ederken büyük bir olasılıkla gırtlak
ve boyun kısmınızın farkına vardınız. Gırtlağınız rahat mı,
yoksa sürekli yutkunma duygusu veren bir yumak mı var orada?(...)
Boynunuz nasıl?(...) Boynunuzun başınızın ağırlığını
taşıdığını hissedebiliyor musunuz?(...) Belki de başınızı yavaş
yavaş bir yandan öbür yana hafifçe kıpırdatarak boynunuzdaki
kasların farkına daha çabuk varabilirsiniz.(...) Boynunuz ve
omuzlarınızda bir gerginlik hissedebiliyor musunuz?(...)
 
 Şimdi yüzünüze geçelim. Yüzünüzde ne gibi bir ifade taşıyorsunuz?(...)
Yüzünüzün kasları gergin mi, yoksa rahat ve
gevşemiş bir durumda mı? Hangi kaslar? Ağzınız, kaşınız, çeneniz,
şakaklarınız?(...) Dikkatinizi yüzünüzün bu kısımları
üzerinde toplayın ve farkına varmaya çaışın.(...)
 
 Şimdi yolculuğunuz içeriye doğru yöneliyor. Zihninizde
ne olup bittiğini gözleyin.(...) Sakin ve karanlık mı, yoksa bazı
olaylar oluyor mu?(...) Ne gibi olaylar?(...) Zihninizden geçenler
hoş mu?(...) Yoksa sizi rahatsız eden şeyler var mı?(...)
 
 Aşağıdan yukarıya bütün vücudunuzu gezmiş ve gözlemiş
durumdasınız.
 
 Şimdi vücudunuzu bir bütün olarak hissetmeye çalışın.(...)
Yeni bazı şeylerin farkına vardığınızı hissediyor musunuz?(...)
Dikkatinizi şimdi çeken bazı bölümler var mı?(...)
 
 Buralardan ne gibi duyumlar aldığınızın farkına varmaya
çalışın.(...)
 
 Şimdi vücudunuzun bir başka önemli yerine dikkatinizi çevirelim.
Üzüntülü veya mutlu olduğunuz ya da korktuğunuz
zamanlarda, vücudunuzun belli bir bölgesinde, duyguların
bedensel belirtilerini hissedersiniz. (Bazı kimselerde bu karın,
bazı kimselerde gırtlak, daha başkalarında ise göğüs olabilir.
Herkese göre değişen bu bölge, belirgin ya da belirsiz her insanda
vardır.) Bir süre bu noktayı bulmaya çaışın.(...) Şimdi
orası nasıl hissediyor?(...) --Şimdi nasılım, şimdi ne hissediyorum?--
sorusunu sorduğunuzda ne oluyor, onu gözlemeye çalışın.(...)
 
 Şimdi de, son zamanlarda sizin canınızı sıkan bir kişisel sorununuzu
düşünün ve bunu düşünürken o duyarlı yerde ne
olup bittiğini gözlemeye çalışın. Düşündüğünüz sorunun, bugün
yaşamınızda önemli bir yeri oması gerekir.(...) Bu sorunu
bütün ağırlığıyla, duygularıyla bir noktada hissedebiliyor musunuz?(...)
Bu duyguyu tümüyle yaşamaya çalışın, değiştirmeye
kalkmayın.(...) Eğer siz dikkatinizi verince duygunuz değişiyorsa,
bırakın değişsin, siz sadece olup bitenleri gözleyin.(...)
Olup bitenlerle birlikte seyahat edin, onları yönlendirmeden
beraber olun.(...) Duygularınızda şimdi yeni bir şey keşfettiniz mi?
Bir fark var mı?(...) Bu farkın ne olduğunu hissedebiliyor musunuz?(...)
 
 Şimdi kendinizi serbest bırakın ve zihniniz sizi nereye götürürse
oraya gidin.(...) İki dakika kadar, gözleriniz kapalıyken
zihninizi serbest bırakın, aklınıza ne gelirse onu gözleyin.
Bu iki dakikanın sonunda yavaş yavaş gözlerinizi açın.
 
 Sonuç
 
 5. Şimdi aşağıdaki sorular üzerinde düşünebilirsiniz:
 
 (a) Bu alıştırmayı yaptıktan sonra, vücudunuzla ilgili yeni şeylerin
farkına vardınız mı? Sürekli olarak taşıdığınız bazı gerginlikler
keşfettiniz mi? Ne kadar süredir bu durumdaydınız?
Bunların farkına varmak bir değişiklik oluşturuyor mu?
 
 (b) Duygularınızın en yoğun olarak yaşandığı bedensel bölgeyi
bulabildiniz mi? Nerede idi? Farklı duygular için değişik
yerler mi var? Aklınıza gelen kişisel sorununuza dikkat etmek,
hissediş tarzınızda herhangi bir fark meydana getirdi mi?
 
 Bir İleri Aşama
 
 Yukarıda yaptığınız alıştırma size önemli geldiyse, bu yolla kendiniz
hakkında yeni şeyler öğreneceğinizi düşünüyorsanız, o zaman
kendiniz hakkında daha çok şey öğrenebilmek için aşağıdaki yolu
izleyebilirsiniz.
 
 1. Üç gün süreyle kendinizi gözleyin. Diğer kişilere karşı hissettiğiniz
duyguları, bedeniniz nasıl bir tepki göstererek belirtiyor,
onu keşfetmeye çalışın. Aşağıdaki duyguları yaşayıp yaşamadığınızı
gözleyin:
 
 (a) sevinç
 
 (b) üzüntü
 
 (c) korku
 
 (ç) kızgınlık
 
 (d) alınma, gücenme
 
 (e) sevgi, yakınlık duyma
 
 (f) bir kimseyi çekici bulma
 
 (g) diğer duygular
 
 Son günlerde bu duygulardan yaşamadığınız biri var mı?
Olmadığı için mi, yoksa bu duyguları yeterince tanımasını bilmediğiniz
için mi yaşamadığınızı sanıyorsunuz?
 
 2. Bu duyguları ne zaman duyduğunuzla ilgili bir günlük geliştirin.
Bu duygular, bedeninizde nasıl bir belirti veriyor? Yukarıdakine
benzer bir alıştırma yaparak farkına vardıklarınızı bu
günlüğe yazmaya çalışın.
 
 3. Her bir duygu yaşantısı için günlüğünüze aşağıdakileri yazmaya
çalışın:
 
 (a) Duygusal yaşantı nerede ortaya çıktı? Başka bir deyişle,
duygunun ortaya çıktığı ortam nasıl bir ortamdı? (Evde ailemle
birlikteyken, okulda arkadaşlarla beraberken, bir pastanede
ya da arkadaşın doğum günü partisinde gibi.)
 
 (b) O ortamda nasıl bir duygu yaşadınız? (Sıkılma, tedirginlik,
mutluluk, cinsel arzu, korku, kızgınlık, kıskançlık, vb.)
 
 (c) Bedeninizin neresinde bu duygu kendini belirtiyor?
 
 (ç) Bu duyguya nasıl bir tepkide bulundunuz? (Unutmaya mı
çalıştınız, başkasıyla konuşarak bu duygunuzu paylaştınız mı,
yoksa başka bir zaman o insanla ilişkinizde, bu duygunun etkisini
kendisine söylemeyi mi tasarladınız?)
 
 4. İlk üç günlük devreden sonra, bir ikinci üç günlük dönemi denemede
yarar var. Bu ikinci devrenin sonunda duygularınızın
farkına varışınızda bir değişiklik olup olmadığını gözlemeye
çalışın. Acaba duygularınızın daha çok farkında olma, konuşmanızda
ve insanlarla ilişkiler kurmanızda herhangi bir değişme oldu mu?
 
 II. Olmak mı, Görünmek mi?
 
 Olmak istediğiniz kişi olabildiniz mi? Bu soruya'--Evet-- diyecek
pek az insan çıkar. Aşağıdaki alıştırma, ideal, yani olmak istediğiniz
benliğinizle, davranışlarınızda kendini belirten görünen benliğiniz
arasındaki farkı saptamanız için hazırlanmıştır. Bu yolla, kendinizle
ilgili ne gibi değişiklikler istediğiniz konusunda bir bilgi sahibi
olabileceksiniz. Alıştırmayı nasıl yapacağınız aşağıda anlatılmıştır.
 
 1. Alıştırmanın sonunda numaralanmış olarak verilen ifadeleri,
numaralarıyla birlikte ayrı kartlara yazın. Böylece 100 kartınız
olsun.
 
 2. Kartları önünüze serebileceğiniz, geniş yüzeyli bir masa ya da
benzeri bir düzlük bulun.
 
 3. Yapmanız gereken basit: Bugünkü halinizle sizi en iyi anlatan
ifadeleri bir yönde, sizinle ilişkisi bulunmayan ifadeleri diğer
yönde yerleştireceksiniz. Tabii, bu arada sizi anlatmaları yönünden
ifadelerin derecelenebileceğini de farkedeceksiniz. Size
--en az benzeyen, ya da hiç benzemeyen-- ifadeleri sol uca,
size --en çok benzeyen-- ifadeleri sağ uca koyacaksınız. Bu iki
uç arasında, size --oldukça-- ya da --biraz-- --benzeyen-- ve --benzemeyen--
ifadeler konacak. Böylece 11 grup halinde kartlarınızı
toplayacaksınız. --Hiç benzemeyen-- ifadeler bulunduran
kartların geldiği gruba 1, --en çok benzeyen-- ifadelerin geldiği
gruba 11 numaralarını verirsek, bir dizi oluşur.
 
 En az benzeyen, Oldukça benzemeyen, Biraz benzemeyen,
Biraz benzeyen, Oldukça benzeyen, En çok benzeyen
 
 :1:2:3:4:5:6:7:8:9:10:11:
 
 (2), (4), (8), (12), (14), (20), (14), (12), (8), (4), (2)
 
 İfadelerinizi size --benzeme-- ve --benzememe-- yönünden
gruplandırırken, her bir gruba girecek kart sayısına da dikkat
etmeniz gerekiyor. Her gruba girecek kart sayısı, çizginin altında
parantez içinde gösterilmiştir. Böylece size --en çok benzeyen--
iki, --en çok benzemeyen-- yine iki ifade bulmanız gerekiyor.
6 numaralı ortadaki gruba, --size ne benzeyen, ne de benzemeyen--,
yani --sizinle ilişkisi olmayan-- ifadeler gelecek
ve bunlann sayısı yirmi olacak. Bu iki uç grubun ve ortadaki
grubun anlamını kavradıktan sonra, aradaki gruplara kartları
kolayca yerleştirebilmeniz gerekir.
 
 Kartları gruplara yerleştirirken, kartlardan birini yanlış yere
koyduğunuzu düşünürseniz, bu kartın yerini değiştirebilirsiniz.
İsterseniz bütün diziyi, tekrar tekrar yapabilirsiniz.
Önemli olan, bugünkü halinizi en iyi anlatan bir sırayı oluşturduğunuzu
düşünmenizdir. Bu noktaya gelinceye dek, istediğiniz
kadar deneme yapabilirsiniz.
 
 5. Kartları sıralamayı bitirdikten sonra, her bir grupta doğru sayıda
kart bulunup bulunmadığını kontroİ edin. Şimdi kartlardaki
ifadelerin numaralarını, her bir grup için alt alta boş bir
kağıda, aşağıda gösterildiği gibi yazın. Bu kağıdın başına GÖRÜNEN
BENLİĞİN DEĞERLENDİRİLMESİ diye yazın.
 
 6. Şimdi kartlarınızı karıştırın ve aynı yukarıda söylenen yöntemle
yeniden gruplayın; ancak bu kez ifadeleri olmak istediğiniz,
arzuladığınız ideal benliğinize göre gruplayın. Bu durumda,
1 numaralı gruba --hiç olmak istemediğiniz--, lI numaralı
gruba ise --en çok olmak istediğiniz-- ifadeler girer. Kartların
üzerindeki ifadeleri inceleyerek, kendi anlayışınız çerçevesinde,
size en doğru gelen diziyi oluşturun. Bitirdikten sonra, her
grupta doğru sayıda kart bulunup bulunmadığını gözden geçirin.
 
 7. Diziyi oluşturunca, yukardaki şekle benzer biçimde, bu kez
ideal benliğiniz için, her gruptaki ifadelerin numaralarını yazın.
Bu şeklin başına İDEAL BENLİĞİN DEĞERLENDİRİLMESİ başlığını koyun.
 
 8. Bu iki dizi şu anda gözünüzün önünde: Nasıl bir kişi olarak
görünüyorsunuz ve nasıl bir kişi olarak görünmek istiyorsunuz
konusunda, şimdi elinizde önemli veriler bulunuyor. Bu
sonuçları karşılaştırın: Eğer görünmek istediğiniz ideal benlikle
göründüğünüz benlik arasındaki gruplamada bir ifade (sizin
listenizde ifadenin sadece numarası var) birbirinden 2 grupluk
bir fark gösteriyorsa, bu ifadenin numarasını bir başka kağıda
yazın. Örneğin, 14 numaralı ifade GÖRÜNEN BENLİĞİN
DEĞERLENDİRİLMESİ'nde 10 numaralı gruba girdiği halde
İDEAL BENLİĞİN DEĞERLENDİRİLMESİ'nde 4 numaralı basamağa
girmiş olabilir. Arada 6 basamaklık bir fark vardır
(Görünen: 10, İdeal: 4, aradaki fark, 6). Görünen ve ideal benlik
değerlendirmesinde böyle farklı basamaklara gelmiş ifadeleri
inceleyin. Bu ifadeler ne gibi bir yönde değişme isteği dile
getiriyor? Gerçekten bu yönde değişmek istiyor musunuz?
Kendi kendinize iyice düşünün.
 
 Bu değişme yönleri üzerinde düşünürken, değişme isteğinin
şiddeti üzerinde de durun. Bir ifade, görünen ve ideal benlik
arasında sadece 2 basamaklık bir fark gösteriyorsa, o zaman
değişme isteğinin anlamlı olduğu düşünülür. Görünen ve ideal
benlik arasında 3 basamaklık bir fark, 2 basamaklık bir farktan
daha şiddetlidir. Hangi tür ifadeler az, hangi tür ifadeler
çok değişme isteği gösteriyor, bunlar üzerinde düşünün.
 
 9. Şimdi aşağıdaki soruları cevaplayın lütfen:
 
 (a) İfadeleri kolaylıkla mı, yoksa zorlukla mı grupladınız?
 
 (b) Bu alıştırma, sizin kendinize bakış açınızda bir değişiklik
meydana getirdi mi?
 
 (c) İlk gruplamanızda, kendinize göre düşünecek yerde, --Bunların
konulacak doğru bir yeri vardır, oraya koyayım,-- diye
düşündünüz mü?
 
 (ç) Şu andaki benliğinizle, ideal benliğiniz arasındaki fark sizi
memnun etti mi, yoksa rahatsız mı oldunuz?
 
 (d) Size verilen açıklamada, aralarında sadece 2 basamak fark
bulunan ifadeleri kaydetmeniz istendi. Acaba niçin aralarında
bir basamak fark olan ifadeler üzerinde düşünmeniz istenmedi?
 
 (e) Zamanınız ve isteğiniz varsa, sizin yaptığınız işlemleri bir
başka arkadaşınıza kendisi için yaptırabilir ve aranızda ne gibi
benzerlik ve farklılıklar bulunduğunu tartışabilirsiniz.
 
 10. Bu alıştırmanın ilginç bir uygulaması da, sizi iyi tanıyan bir
yakınınıza bu kartları, sizi gördüğü biçimde gruplatmaktır. Bu
yolla sizin görünen benliğinizi algılayışınızla, arkadaşınızın
algılayışı arasında bir karşılaştırma yapma olanağı doğar. Arkadaşınızın
sizi hangi yönlerden farklı gördüğünü birlikte tartışabilmeniz
size kendinizi tanımada yeni pencereler açabilir...
 
 Kartlara Yazılacak İfadeler
 
 1: Birisiyle konuşurken kendimi rahatsız hissederim.
 
 2. Düşünce ve duygularımı kendime saklar, karşımdakine söylemem.
 
 3. Rekabetten hoşlanan bir insanım.
 
 4. Kendimden başarılması kolay olmayan zor şeyler isterim.
 
 5. Yapmış olduğum şeylerden çoğu kez pişmanlık duyarım.
 
 6. İncindiğim, kırıldığım duygusuna sık sık kapılırım.
 
 7. Cinsel gücüm hakkında kuşkularım var.
 
 8. Karşı cinsle çok benzer yönlerim var.
 
 9. Başkalarıyla oldukça sıcak ilişkileri olan bir insanım.
 
 10. Pek konuşmayan, içe kapanık bir insanım.
 
 11. Kendi yaşamımdan kendim sorumluyum.
 
 12. Sorumluluk duygusu güçlü olan bir insanım.
 
 13. Gelecekle ilgili hiçbir umudum yok.
 
 14. Diğer insanların değer ölçülerine ve normlarına uyarak yaşarım.
 
 15. Hemen hemen bütün sosyal değer ve normları kabul edebilirim.
 
  16. Kendime ait yalnız birkaç değer ve normum var.
 
 17. Cinsel arzularımı kontrol etmekte güçlük çekerim.
 
 18. Saldırganlık duygularımı kontrol etmek benim için zordur.
 
 19. Kendimi kontrol etmek benim için bir sorun değildir.
 
 20. Sık sık, berbat bir durumda olduğcm duygusuna kapılırım.
 
 21. Kendini merkez edinmiş, ilk planda kendini düşünen bir insanım.
 
 22. İnsanları genellikle severim.
 
 23. Duygularımı rahatlıkla ifade edebilirim.
 
 24. İnsanların toplandıkları, bir araya geldikleri yerlerde kendimi
biraz yalnız hissederim.
 
 25. Dünyayla başa çıkmaya çalışmaktan vazgeçmek istiyorum.
 
 26. Çevremdekilerle rahat ilişki kurabilen bir insanım.
 
 27. En çetin mücadelelerim, kendi kendimle yaptıklarım olmuştur.
 
 28. Bana karşı beklediğimden daha arkadaşça davranan insanlarla
beraber olduğum zaman; --Acaba bu adam benden bir şey mi isteyecek?--
düşüncesi devamlı aklıma gelir.
 
 29. İyi bir insanım.
 
 30. Biraz inatçı biriyim.
 
 31. İstemediğim halde, belirli yönlere, insanlar sanki beni itiyorlarmış
gibi geliyor.
 
 32. İnsanların eleştirilecek yönlerini hemen görebilen biriyim.
 
 33. Beni tanıyanların çoğu beni sever.
 
 34. Hayata bir katkıda bulunmadığım yolunda, içimde temel bir
duygu var.
 
 35. Cinsel yönden çekici bir kişiyim.
 
  36. Kendimi aciz hissediyorum.
 
 37. Kendi kendime karar verebilir ve bu kararlarıma sadık kalırım.
 
 38. Kendi başıma karar veremem.
 
 39. Sık sık kendimi suçlu hissederim.
 
 40. Çoğu kez insanlara husumet ve hışımla davranan bir kimseyim.
 
 41. Hayatta doyum sağlamış bir kişi olduğum kanısındayım.
 
 42. Oldukça dağınık bir kişiyim.
 
 43. Duygu ve heyecanları donuklaşmış bir insanım.
 
 44. Dengeli bir kişiliğe sahibim.
 
 45. İş yapabilmem için kendimi dürtmem gerek.
 
 46. Çoğu kez içimde bir hınç duygusu var.
 
 47. Hemen alevlenen, içindekini pek tutamayan bir insanım.
 
 48. Başkalarının beni nasıl gördüğüne önem veririm.
 
 49. Duygu ve heyecanlarıma güvenim yoktur.
 
 50. Oldukça güç yaşam koşulları altında yaşayan biriyim.
 
 51. Mantığı ön planda tutarım.
 
 52. Olayları göğüslemek yerine, onlardan kaçma yolunu seçiyormuşum
gibi bir duygu var içimde.
 
 53. Hoşgörülü biriyim.
 
 54. Sorunlar hakkında düşünmemeye çalışırım.
 
 55. Çekici bir kişiliğim var.
 
 56. Utangacım.
 
 57. Başladığım işleri bitirebilmek için birisinin beni dürtüklemesi
gerekir.
 
 58. Bende aşağılık duygusu var.
 
 59. Kendimi bir hiç olarak görüyorum. Hiçbir şey benden bir parça
değil.
 
 60. Diğer insanların benim hakkımda ne düşünebileceklerinden
korkarım.
 
 61. Tutkulu ve hırslı biriyim.
 
 62. Kendimi aşağı görürüm.
 
 63. Girişken bir insanım.
 
 64. Bunalım ya da zorlukla karşılaşmaktan çok korkarım.
 
 65. Kendime hiç saygım yok.
 
 66. Baskın bir kişiliğim var.
 
 67. Kendime karşı olumlu bir tutumum vardır.
 
 68. Düşündüğünü söyleyen bir kişiyim.Utangaç ve sıkılgan değilim.
 
 69. Bir kimseyle tam bir fikir uyuşmazlığına girmekten korkarım.
 
 70. Karar vermekte çok zorluk çekerim, şu ya da bu yönde bir karar
veremem.
 
 71. Kafası çok karışık birisiyim.
 
 72. Kendi halinden hoşnut biriyim.
 
 73. Başarısız bir insanım.
 
 74. Sevimli bir kişiliğim var.
 
 75. Karşı cinse hoş gelen bir kişiliğim var.
 
 76. Cinsel konular beni korkutur.
 
 77. Gerçekleştirmek istediğim şeylerde başarılı olamayacağıma dair
içimde bir korku var.
 
 78. Rahat bir insanım, kolay kolay hiçbir şey sinirlerimi bozamaz.
 
 79. Çalışkan bir insanım.
 
 80. Kendimi, duygu ve heyecan yönünden olgun bir insan olarak
görüyorum.
 
 81. Başardığım, ortaya çıkardığım bir iş var.
 
 82. Yapım gereği, sinirli ve gergin bir insanım.
 
 83. Ruhsal yönden oldukça altüst olmuş durumdayım.
 
 84. Birisi yeterince ısrar ederse, mutlaka onun dediğini yaparım.
 
 85. Kendime pek güvenim yok.
 
 86. Bahaneler bularak ve teselli arayarak kendimi korumam gerektiğine
inanırım.
 
 87. Boynu bükük bir insanım.
 
 88. Zeki bir insanım.
 
 89. Kendimi üstün görürüm.
 
 90. Hiç umudum kalmadığını hissediyorum.
 
 91. Kendimden başka dayanak, destek aramayan biriyim.
 
 92. Sık sık saldırganlık duygularım kabarıyor.
 
 93. Sıkılgan ve çekingen bir insanım.
 
 94. Diğerlerinden farklı bir insanım.
 
 95. Güvenilir bir insan değilim. Bana pek güven olmaz.
 
 96. Kendimi anlayan bir kişiyim.
 
 97. Bir toplulukta kişileri birbirine ısındırmasını bilen biriyim.
 
 98. Kendimi birçok işlerin altından rahatlıkla kalkacak bir kişi olarak
görüyorum.
 
 99. Ben değersiz bir kişiyim.
 
 100. Kendi cinsiyetimi hiç sevmem.
 
 Yapmam, Yapamam!
 
 Acaba sizin benlik bilincinizin gözden geçirilme gereği var mı?
--Kimin yok ki?-- diyeceksiniz. Haklısınız! Aşağıdaki uygulamaları
yaparak benlik bilincinize bir göz atın, isterseniz.
 
 1. Rahat konuşabileceğiniz birini bulun ve kimsenin sizi rahatsız
edemeyeceği bir yere oturun.
 
 2. Karşınızdaki beş dakika bir süreyle --... yapamam--
biçiminde cümleler kuracak. Örneğin, --Çevremde tanımadığım
kimseler varsa rahat konuşamam;-- --yakın arkadaşlık kuramam,--
--on parmakla daktilo yazmasını öğrenemem-- gibi.
Arkadaşınızın söylediği her cümleyi bir kağıda yazın. Daha
sonra beş dakika süreyle bu kez siz yine aynı türden
--... yapamam-- şeklinde cümleler kurun. Sizin söylediğiniz
cümleleri, arkadaşınız bir kağıda yazsın.
 
 3. Her bir ifadeyle gelen duyguyu yaşamaya çalışın. Bunlar kendine
acıma, pişmanlık, üzülme, sinirlenme ya da buna benzer
duygular olabilir. Bu duyguların getirdiği yaşantıyı değiştirmeden
sadece gözlemeye çalışın.
 
 4. Daha önce söylemiş olduğunuz ifadeleri şimdi tekrarlayın. Fakat
bu kez, --... yapamam-- şeklinde değil, --... yapmam-- biçiminde söyleyin.
Örneğin, --Çevremde tanımadığım kimseler varsa rahat konuşmam,-- --yakın
arkadaşlık kurmam-- gibi. Her ifadeden sonra aklınıza gelen
fikirler varsa onları da söyleyin; gelen düşünceleri içinizde
tutmayın.
 
 5. Şimdi neler hissediyorsunuz? Her bir ifadeyle gelen duyguyu
arkadaşınızla paylaşın.
 
 6. Bitirdikten sonra, --yapamam-- dediklerinizin gerçekte yapmanızın
mümkün olup olmadığını bir kez daha beraberce gözden geçirin;
acaba --yapamamlar geliştirdiğiniz katı bir benlik
resminin sonucu mudur? Bu --yapamam--ların nedenlerini arkadaşınızla
aranızda tartışın.
 
 :::::::::::::::::
 
 6
 
 Aramızda Büyük Engel:
 
 Savunucu İletişim
 
 --İnsan yaşamının devamı için yakın ilişkinin zorunlu olduğuna
inanıyorum. Hatta kişinin bir değil, birçok yakın ilişkiye ihtiyacı vardır.
Geniş aile ve yakın komşuluk gibi, sanayi öncesi toplumlarda bulunan
ve şimdi ortadan kalkmaya yüz tutmuş olan birincil gruplar,
gelenekçi toplumlarda yakın ilişkilerin geliştirildiği ve sürdürüldüğü
ortamları oluşturmaktaydı. Bu birincil grupların yerine geçecek ve
onların işlevlerini görecek türden yeni ortamlara gereksinme vardır.
Bu inancımı, birey ve toplum ilişkisi yönünden bir varsayım olarak
dile getirmek isterim:
 
 Bir insan, yaşamında üç ya da dört yakın ilişkiye sahipse, mutlu ve
sağlıklı olabilir. Bir toplum, bireylerinin her biri yaşamlarının her
döneminde üç ya da dört yakın ilişki geliştirmişse, sağlıklı bir toplum
olabilir.
 
 Tarihte bilinen bütün toplumlar, içinde yaşadığımız karmaşık
modern toplum dışında, bireylerin üç ya da dört yakın ilişki geliştirmesine
imkan verecek koşulları yapılarında bulundurmuşlardır. Sanayileşmiş
Batı toplumu, insanlık tarihinde bu yakın ilişkiden insanları
yoksun bırakmaya zorlamış ilk toplumdur. Eğer yukarıda öne
sürdüğümüz varsayım doğruysa, toplumumuzun ana temelleri tehlikede
demektir.-- (Alexander, 1967.)
 
 Türkçe'deki --dost-- sözcüğü, Kaliforniya Üniversitesi profesörlerinden
Charles Alexander'ın sözünü ettiği --yakın ilişki--nin anlamını
karşılar. Türk kültüründe önemli bir yeri olan, yaşamımızda özlemle
aranan --dostluk--, hikayelerde, türküler ve şarkılarda sık sık dile getirilen
bir konudur. İşte bu bölümde, teknik deyimiyle --yakın ilişki--,
günlük dilde --dost-- ya da --dostluk-- sözcüğüyle belirtilen olayın
gerçekleşmesine engel olan savunucu iletişim üzerinde duracağız. Savunuculuk
konusunu değişik yönleriyle tartışmaya başlamadan önce,
bir hikayeden esinlenerek Amerikalı çocuk psikoloğu Charles C. Finn
tarafından yazılmış bir şiiri sizlerle paylaşmak istiyorum.
 
 SÖYLEMEDİKLERİMİ İŞİTİN LÜTFEN
 
 Bana aldanmayın!
 
 Yüzüm bir maskedir,
 
 Sizi aldatmasın.
 
 ...
 
 Binlerce maskem var,
 
 Çıkarmaya korktuğum,
 
 Ve,
 
 Hiçbiri ben değilim...
 
 Olmadığımı göstermek
 
 İkinci doğam oldu.
 
 ...
 
 --Kendinden emin biri-- dersiniz
               
 Sanki güllük gülistanlık
 
 Benim için her şey...
 
 Adım güven belirtir,
 
 Ve,
 
 Oyunumun adı
 
 --Ağırbaşlılıktır--.
 
 İçimde ve dışımda denizler sakin,
 
 Her şeyin kumandanı ben...
 
 Kimseye gereksinme duymayan
 
 Ben...
 
 Fakat, inanmayın bana,
 
 Lütfen!..
 
 ...
 
 Her şey dışta düzgün ve cilalı,
 
 Hiç yıpranmayan, her zaman saklayan
 
 O maske!..
 
 Altta ne güven, ne de rahatlık...
 
 Altta,
 
 Karışıklık, korku ve yalnızlık içinde bocalayan
 
 Gerçek ben!..
 
 Ama saklarım bu gerçeği savunuculukla...
 
 Kimsenin bilmesini istemem...
 
 Zayıf taraflarımı düşündükçe,
 
 Titrer ve sararırım...
 
 Ya başkaları görürse iç dünyamı...
 
 Gerçek ben ve yalnızlığımı!
 
 İşte,
 
 Maskelerimi onun için takarım...
 
 ...
 
 Onun için, arkalarına saklanacak
 
 Maskeler yaratırım...
 
 Onlar,
 
 Gösterişte kullanabileceğim
 
 Parlatılmış yüzlerim.
 
 Beni korur, bakan gözlerden...
 
 Beni olduğum gibi kabul edecek,
 
 Sevecek
 
 Bakışlar bulamazsam,
 
 Solacak kuruyacak gerçek ben...
 
 Ve,
 
 Ben bunu biliyorum.
 
 Beni kendi maskelerimden kurtaracak,
 
 Kurduğum hapishaneden kaçıracak
 
 Diktiğim engellerden aşıracak,
 
 Beni seven,
 
 Beni anlayan.
 
 Bakışlar olacak.
 
 Bana,
 
 --Sen değerlisin-- diyecek,
 
 --Maskesizken, daha bir insansın--
 
 --Daha yakın, daha bir dostsun--
 
 Diyecek bir bakışa
 
 Beni gören bir bakışa
 
 Muhtacım...
 
 ...
 
 Benim yanıma sokulman kolay olmayacaktır!..
 
 Uyarırım seni dost!..
 
 Uzun yıllar kendini yetersiz hissetmiş ben,
 
 Sana kendini kolayca açamayacaktır...
 
 Bütün gücümle tutunacağım maskelerime,
 
 Ne kadar sokulursan yakınıma,
 
 O denli şiddetli geri iteceğim seni...
 
 Kim olduğumu merak ediyor musun?
 
 Hiç merak etme...
 
 Ben çevrendeki
 
 Her erkek ve kadınım....
 
 Maske takan her insanım.
 
 (Çeviren D. C.)
 
 Siz hangi tür maskeler takıyorsunuz? --Söylemediklerimi İşitin
Lütfen-- şiirinde dile getirilen duyguyu içinizde hissettiğiniz oldu
mu? İçinizde hissettiklerinizi başkalarının anlamaması için çaba
gösterdiğiniz olmuyor mu? Hatta, kendi kendinizi bile aldatmaya çalıştığınız
olmaz mı hiç? Hani içinizde duyduğunuz şeyleri boğmaya
uğraşır, ya da onları duymamak için kendinizi başka faaliyetlere verir,
o da olmadı gülüp geçmeye çalışırsınız ya... İşte öyle bir duygu.
 
 Diğer insanlarla ilişkilerinde hiç maske takmadığını dürüstlükle
söyleyebilecek insan azdır. Başkalarıyla ilişki kurarken dikkatli olmaya
ve kendini korumaya herkes gerek duyar. Fakat kimi insan sürekli
maske takarken, kimi buna daha az gereksinme duyar. Kendine
güveni olan kişiler, genellikle, daha az maske takarlar.
 
 Bu bölümde, kullanılan --maskeler-- sorununa ayrıntılarıyla değinmek
istiyorum. Bu maskeler nerede ve ne zaman kullanılmaya
başlanıyor? Bunları takarak ne ya da neler korunuyor? Kişinin kendine
açıklamak, karşı karşıya gelmek istemediği yanlarını saklamak
için kullanılan savunma mekanizmaları nelerdir? Bu sorularla ilişkili
olarak, ne gibi tutumların kişiyi daha savunucu yaptığını ve bu savunuculuğun
derecesini azaltmak için neler yapılabileceğini tartışacağız.
 
 BİR GÖRÜNÜM OLUŞTURMAK
 
 Temelden başlayalım: İnsanlar acaba niçin maske takıyorlar? Bu sorunun
karşılığı, kişinin yetiştiriliş biçimiyle, büyüdüğü toplumsal
çevrede yatar. Büyük bir çoğunluğun paylaştığı normal bir sosyoekonomik
ortamda büyümüş bir kimseyseniz, siz de, başkalarının
karşısına en iyi görünümünüzle çıkmayı öğrenmişsinizdir. Çünkü
yetiştiğiniz sürece çevrenizde, aşağıdaki türden sözleri sık sık işitmiş
olacaksınız:
 
 --Elini yüzünü yıka, yoksa seni dilenci çocuğu sanacaklar!...--
 
 --Saçını tara, dişini fırçala. Öğretmenin, --Bu çocuğun annesi
babası yok mu?-- diye düşünmesini istemezsin, değil mi?--
 
 --İtibar giyimdedir. Giyimine dikkat et!--
 
 --İçin kan ağlasa da, dıştan yüzün güleç olsun. Ele güne zayıf
yanlarını gösterme.--
 
 Bu sözlerin etkisi yavaş yavaş bizlerde şu anlayışı geliştirir: --Olduğum
gibi görünürsem herkes benimle alay eder, beni horgörür...
Onun için nasıl düşündüğümü, nasıl hissettiğimi göstermemeliyim...
Gerçek olan duygu ve düşüncelerimi saklamalıyım... Karşımdakilerin
görmek istediklerini göstermeliyim yalnızca. Yoksa beni adam
yerine koymazlar, sosyal itibarım sıfıra iner!--
 
 Başkaları tarafından kabul edilmek için dışarıya sosyal benlik
gösterilir. Sosyal benlik, diğer insanları düşünerek oluşturulan görünüş,
düşünce, davranış ve duyguların bir bileşimi, bir sentezidir.
Sosyal benlik bilinci olduğu gibi, bir de iç benlik bilinci vardır. Bu da,
görünüş, düşünce, davranış ve duyguların kişiye görünümü, onu etkileyiş
biçimidir. Bu etki, son derece ona özgü ve onun iç dünyasına
ait bir bileşim oluşturur. İşte buna iç benlik bilinci adı verilir.
 
 Bu dışa ve içe dönük benlikler birbirleriyle sürekli etkileşim
içindedirler; aralarında hiç bitmeden süregiden bir --diyalog-- vardır. Bu
diyalog, kişiliği oluşturan temel öğelerden biridir. Dışadönük sosyal
benliği bireyin yaşantısının tümünü egemenliği altına almışsa, bu
kimse kendisine en yakın olanlarla beraberken bile, davranışlarını
hep --başkalarını düşünerek-- yapar; dış merkezlidir. Böyle bir kişi,
uzun yıllar birlikte çalıştığı kimseler, hatta aynı yastığa baş koyduğu
eşi için bile, --iç dünya--sını açamaz; bir anlamda yabancı biridir. Sosyal
benliği ve iç benliği arasında denge kurabilmiş bir kimse duygu
ve düşüncelerini, ortam ve konuştuğu kişi uygunsa paylaşabilir; kendi
merkezlidir. Onunla birlikte çalışanlar ve yakın ilişki içinde olanlar,
onun nelerden hoşlandığını, ne gibi özlemleri olduğunu, üzüntüsünü
ve neşesini bilebilirler.
 
 Dışa dönük sosyal benlik toplumsal yaşamın bir gereksinimidir.
Bu gereksinimi karşılamak için sosyal maskeler kullanılır. Sosyal
maskeleri kullanmaya yönelten böyle bir gereksinim acaba nereden
kaynaklanır? Şimdi bu konuyu ele alalım.
 
 NEDEN SOSYAL MASKELER TAKARIZ
 
 Sosyal maskeler takarak iletişim kurulmasının temel nedenlerinden
biri, --kabul edilmek--, başkalarınca uzağa itilmemek isteğidir. Her
maskeli iletişimin altında, --sana nasıl bir kişi olduğumu, ne düşündüğümü,
neler hissettiğimi olduğu gibi söylersem, beni kabul etmez,
benimle alay eder, ya da bana kızarsın;-- anlayışı vardır. Böylece ne
olduğumuzu değil, başkalarının bizi nasıl göreceğini düşünerek, iletişimde
bulunuruz.
 
 Normal şartlar altında; kimse yalancı ve sahtekar olmak istemez.
Fakat diğerleriyle iletişiminde, içinden geçenleri olduğu gibi açıkça
söylerse, kişi iç dünyasının reddedilme tehlikesini göze almış demektir.
Herkes, her yerde ve her zaman bu riski göze alamaz ve almamalıdır da.
Gelişigüzel herkese kişinin kendi iç dünyasını açması
sağlıklı bir davranış değildir.
 
 Bu nedenle sosyal maskeler, insan ilişkilerini kolaylaştırıcı, gereksiz
sürtüşmeleri ortadan kaldırıcı önemli bir işlev görürler. Ne var
ki, yakın ilişki içinde olduğumuz, yaşamımızı paylaştığımız kimselerle
ilişkilerde bu sosyal maskeleri kullanmak, bizi onlardan uzaklaştırır,
sahte ve güvensiz bir ortam yaratır. Maskeleri o kadar sık
kullanabiliriz ki, bu --göstermelik-- davranış, ikinci bir doğa haline
gelebilir.
 
 Bazen başkaları tarafından kabul edilme isteği ya da onlardan
korku, gerçek duygu ve düşünceleri göstermeyi engeller. Böylece, işte,
eş seçmede, ana-babayı memnun etmede, kişi, kendisiyle hiç ilgisi
olmayan davranışlar gösterebilir.
 
 Her bireyin değişik konularda kendine özgü bir düşüncesi, bir
anlayışı vardır ve bu düşüncenin bir başka kimseninkinden farklı olması
doğaldır. Bir toplumda --herkes benim gibi düşünmelidir, benim
düşünce tarzım en doğrusudur-- tutumu ağır basarsa, akılcı tartışmalar
yerine duygusal çatışmalar ortaya çıkar. Akılcı tartışmanın
gerçekleşemeyeceğini bilenler, duygusal çatışmaya girmek istemediklerinde;
karşısındakilerle, gerçekte olmadıkları halde, hemfikirmiş
görünürler. Bu tür durumlar, aşağıdaki öyküde de gösterildiği
gibi, toplumumuzda sık sık ortaya çıkar.
 
 Çok Şükür
 
 --Kadıköy'de, Bostancı'ya giden tramvayın ikincisine zor atladım.
Hemen tramvay kalktı. Arka sahanlıkta sekiz kişiydik. Önce sekizimiz de
sahanlığa yerleşmeye çalıştık. Aba terlik üzerine lastik giymiş,
şapkası keçeleşmiş, ihtiyar, elindeki çıkını, tramvayın arka penceresinin
önüne koydu. Kasketli, orta yaşlı biri de üstü samanla örtülü sepeti
tramvayın demir sandığının üstüne yerleştirdi. Bezgin yüzlü yolcuya:
 
 --Sakın dayanma birader, içinde yumurta var,-- dedi.
 
 Yol boyunca sekiz kişi arasında, süren konuşma hep bu yumurtadan
çıktı. Ama yumurta olmasaydı, yine bir konuşma konusu bulunurdu.
İster yumurta olsun, ister çivi, ister hava... Dileğimiz, içimizi
boşaltmak değil mi?
 
 Kendisine yumurta sepetine dayanmaması söylenilen:
 
 --Kaça aldınız?-- diye sordu.
 
 Soran adamın yüz çizgileri, sanki yerçekimi etkisiyle aşağı doğru
sarkmıştı. Öbürü:
 
 --Sorma,-- dedi. --Ateş pahası...--
 
 Şapkası keçeleşmiş ihtiyar:
 
 --Şimdi ateş pahası olmayan ne kaldı?-- dedi. --Her şey öyle...--
 
 Bir ben ses çıkarmadım, bir de meşin ceketli, kara bıyıklı adam
Öbür altı kişi, --amin-- der gibi hep bir ağızdan:
 
 --Doğruu...-- dediler.
 
 --Şimdi ne ucuz ki?--
 
 --Ucuzluk rüya oldu beyim, rüya...--
 
 --Bakalım, bu gidişin sonu nereye varır?--
 
 --Allah sonumuzu hayreylesin.--
 
 --Ben bu gidişte hayır görmüyorum.--
 
 --Bir gün önce iki liraya aldığım mal, ertesi gün iki buçuk lira
oluyor? Bu nasıl iştir? Sen evinde uyurken, onlar uyumuyor, gece sabaha
kadar fiyatları yükseltiyorlar.--
 
 --Pahalılığa da eyvallah... İlle velakin piyasada mal da yok birader.--
 
 Altı yolcu ayrı ayrı dert yanıyor, her birinin yargısını öbürleri:
 
 --Eveeet...--
 
 --Doğru, çok doğru...--
 
 --Haklısın...--
 
 Diye onaylıyarlardı. Tramvay Altıyolda durdu. İnen olmadı. Bir
yolcu daha bindi, aramıza sıkıştı. Yumurtaların sahibi:
 
 --Geçim çok zorlaştı,-- dedi. --Eskiden ekmek aslanın ağzındaydı.
Şimdi, affedersiniz, aslanın ta gerisinde, sok elini de çıkar
bakalım.--
 
 Yeni gelen yolcu hemen söze karıştı:
 
 --Her şey pahalı, ama ev kiraları tuz biber...--
 
 Hep birden, yine --amin!-- der gibi:
 
 --Doğruuu...-- dediler.
 
 Kimi pahalılıktan, kimi kiraların yüksekliğinden, kimi aranan şeyin
bulunmamasından, kimi de istimlaklerle yıkılan yapılardan dert
yanıyordu. Ben orada konuşulanları yazmaktan çekinirim doğrusu.
 
 Öyle coşmuşlardı ki, sanki bu adamlar gecenin bir vakti işlerinden
yorgun argın dönüp evlerine gitmiyorlar da şu geçim sıkıntısını
protesto için mitinge gidiyorlardı. Konuşmaları perde perde yükseldi,
nutuk oldu.
 
 İçimden, --Etmeyin, eylemeyin arkadaşlar, yanıp yakılmakta az
buçuk hakkınız var, ama büsbütün de sizin dediğiniz gibi değil. Hem
böyle ileri geri konuşursanız eninde sonunda başınız bir gün belaya
girer,-- demek geliyor, ama korkumdan sesimi çıkaramıyordum. Kızgın
adamın önünde durmaya, üstüne varmaya gelmez. Döverler de,
söğerler de... Onların düşüncesine katılmadım, en iyisi hiç sesimi çıkarmamak.
 
 Tramvay Yoğurtçu durağından kalkınca, sahanlıktakilerin homurtusu,
bağırtısı da son perdeyi bulmuştu. O zamana kadar benim gibi
hiç konuşmayan meşin ceketli, kara bıyıklı adam artık dayanamadı:
 
 --Kim demiş aranan şey bulunmuyor diye?.. Her şey var çok
şükür...-- diye bağırdı.
 
 Bu çıkışı yapan adamın yerine ben korktum. Bir kavga çıkabilir,
sahanlıktaki yedi kişi meşin ceketlinin üstüne çullanabilirlerdi. Ayrı
ayrı yedi kişiyi inceledim. Onlar da meşin ceketliye bakıyorlardı. Bir
sessizlik geçti. Meşin ceketlinin ne dediğini, ne demek istediğini anlamamış
gibiydiler. Adam şaka mı ediyor, yoksa dosdoğru mu söylüyor?
 
 Meşin ceketli:
 
 --Bir yok, yok diye tutturmuş gidiyoruz,-- dedi. --Ne yokmuş?
Arayınca her bir şey bulunuyor çok şükür...--
 
 Öbür yedi kişi sersemlemişlerdi. İlk kendine gelen, suratının çizgileri
akmış gibi aşağı sarkık adam oldu:
 
 --Çok şükür... Her bir şey bulunuyor.--
 
 Ötekiler, yine --amin!-- dercesine hep bir ağızdan:
 
 --Pahalılık da yok çok şükür...-- dediler.
 
 Az önce pahalılık üzerine en keskin nutku çeken:
 
 --Pahalılığı yaratan biz kendimiziz,-- dedi. --Pahalılık var, pahalılık
var diyerekten zorla pahalılık yaratıyoruz.--
 
 --Evet... Yok, yok diye her bir şeyi kuruttuk. Üstümüze uğursuzluk
çöktü. Her şey var çok şükür.--
 
 --Çok şükür...--
 
 --Çok şükür...--
 
 Meşin ceketli:
 
 --Ben size hesap edeyim de görün,-- dedi. Ben şoförüm. On altı yıl
önce ayda yüz yirmi beş liraya çalışırdım. O zaman şekerin kilosu
otuz kuruştu. Şimdi şeker iki lira. Ama benim aylığım da altı yüz lira
oldu. Ne olmuş? Şeker pahalanmış, ama kazançlar da artmış!--
 
 Öbürleri:
 
 --Arttı çok şükür...-- dediler.
 
 Pahalılıktan söz edenlerden biri:
 
 --Doğru,-- dedi. --şimdi para bol çok şükür, para bol.--
 
 --Çok şükür.--
 
 --Bir hamal bile günde on beş liraya para demiyor.--
 
 --Demiyor çok şükür.--
 
 Şapkası keçeleşmiş ihtiyar:
 
 --Yokluğu yaratan, pahalılığı yaratan biz kendimiziz,-- dedi. --Biri
çıkıyor, --Çay yok--, diye ortaya bir laf atıyor. Ondan sonra herkes
beşer, onar paket çay alıyor. Sonra neymiş, çay yokmuş. Yok olur tabii.
Çok şükür her bir şey var.--
 
 --Çok şükür, bol bol var.--
 
 --Çok şükür.--
 
 Feneryolu durağında yolculardan biri:
 
 --Çok şükür, çok şükür...-- diyerek tramvaydan indi.
 
 Meşin ceketli:
 
 --Tabii, şimdi kalkınma var,-- dedi. --Kalkınma olduğu için de dışarıya
mal satıyoruz, dışarıdan mal almıyoruz. İşte o yüzden de birkaç
şey bulunmuyor.--
 
 --Çok şükür-- demeye alışanlardan biri:
 
 --Bulunmuyor çok şükür,-- dedi.
 
 Hemen kırdığı potu düzeltti:
 
 --Kalkınma,-- dedi. --Yalnız birkaç şey bulunmuyor. Zamanla onlar
da bulunur çok şükür.--
 
 --Çok şükür.--
 
 Meşin ceketli:
 
 --Çok şükür,-- dedi. --Şu İstanbul, İstanbul oldu olalı böyle bir kalkınma,
böyle bir imar görmüş mü?--
 
 --Görmemiş çok şükür. Yani, şimdi görüyor. Hazreti Sultan Fatih'ten
beri kazma yüzü görmemiş sokaklar açılıyor.--
 
 --Açılıyor çok şükür.--
 
 --Ne var, ne yok yıkıyorlar.--
 
 --Yıkıyorlar çok... Yani yollar açılıyor.--
 
 Caddebostanı'na kadar --çok şükür-- dualarıyla geldik. Sahanlıktaki
yolcular teker teker inmişler, Caddebostan'dan sonra meşin ceketliyle
sahanlıkta karşı karşıya kalmıştım. Birden:
 
 --Siz ne düşüncedesiniz? Deminden beri hiç konuşınadınız,-- demesin mi?
 
 Al başına belayı, hem de püsküllü bela. Omuzlarımı kaldırıp başımı
içime çekip, iki elimi yana açtım. Yani, --Bilmem ki, ne diyeyim!--
demek istiyordum. Ben, ne ilk konuştukları kadar kötümser, ne sonradan
--çok şükür-- dedikleri gibi iyimserdim.
 
 Meşin ceketli bir daha sordu:
 
 --Siz ne dersiniz?--
 
 Tramvay çok hızlı gitmese hemen atlayıvereceğim. Meşin ceketli
zorba. Bir daha başımı omuzlarımın arasına çekip ellerimi yana açtım,
dudaklarımı büzdüm.
 
 Meşin ceketli:
 
  --Bu alçaklar var ya,-- dedi.
 
 --Hangileri?-- diye sordum.
 
 --Deminden beri --çok şükür-- deyip duranlar.--
 
 --Evet...--
 
 --Şimdi onların hepsi bana küfür ediyor. Burada çok şükür derken
bile içlerinden geçenleri biliyordum. Bunlar nereye çekersen oraya
gider. Yeter ki çeken kuvvetli olsun. Böyleleri ne İsa'ya yar olur,
ne de Musa'ya dost olur.--
 
 Tramvay Erenköy'e geliyordu.
 
 --Ne dersiniz, pahalılık var mı?--
 
 Meşin ceketlinin nasıl bir karşılık istediğini anlayamadığım için
zor bir duruma düşmüştüm.
 
 --Aranan şey bulunmuyor mu? Pahalılık var mı?--
 
 --Çok şükür,-- dedim.
 
 Tramvay durdu da hemen yere atladım. Elbette --çok şükür;-- meşin
ceketliden kurtulmuştum.-- (Nesin, 1967.)
 
 :::::::::::::::::
 
 aman Tanrım
 
 ilk defa şimdi anladım
 
 bu otobüsteki herkesin
 
 elbiselerinin altında
 
 çırılçıplak olduğunu
 
 :::::::::::::::::
 
 SİZİN MASKELERİNİZ
 
 Toplum yaşamında insanın sürekli kendisi olması mümkün değildir
kuşkusuz. Ancak bu, kişinin sürekli olarak maskeli gezmesi gerektiği
anlamına gelmez.
 
 Şimdi yine kendimize dönelim. Siz ne tür maskeler takıyor, nasıl
bir görünüm vererek kendinizi başkalarına sunmak istiyorsunuz? Bu
konuyu irdelemenize yardımcı olacak, yol gösterici birkaç soru ve
yöntem sunalım size:
 
 Önünüzdeki iki gün süresince, gerçekten kendinizi değil de, başkalarını
memnun etmek için yaptığınız davranışların farkına varmaya çalışın...
Günlük iletişiminizde ne denli sık maske takıyorsunuz?
Bu kadar maske takmaktan hoşnut musunuz? Bunları hangi koşullarda
kullanıyorsunuz? Bu davranışlarınızdan memnun musunuz?
Maske takmak size (doyum, sıkıntı vb. gibi) ne tür duygular veriyor?
 
 Yukardaki incelemeden sonra bulduğunuz sonuçtan hoşnut musunuz?
Değilseniz acaba ne yapabilirsiniz? Vardığınız sonuçları ve
gözlemlerinizi yakın bir dostunuzla tartışırsanız daha fazla bilgi
edinebilirsiniz.
 
 BENLİK BİLİNCİ TEHDİT EDİLDİĞİNDE
 
 ORTAYA ÇIKABİLECEK DAVRANIŞ TÜRLERİ
 
 İnsan yaşamında öyle anlar vardır ki, kendisini mutlaka koruması
gerektiğinden, savunucu bir iletişim içine girmesi zorunludur. Çünkü
karşıda, benliğine saygı göstermeyen, kendisini korumazsa onu
ezip geçecek olan kişiler vardır. Saldırganlığın bulunduğu böyle durumlarda
kişi, bütün gücüyle kendini savunur. Bu durumda kalan
sadece kişinin kendi olmayabilir; yakınlarının, sevdiği kimselerin
zor durumda kaldıklarını gördüğü zaman da onları savunma gereğini
duyar.
 
 Saldırgan davranış, ister açık bir biçimde isterse örtük bir biçimde
olsun, iletişimde savunmayı doğurur. Konuşan kişi saldırgan
davranışının farkında olmayabilir; ancak onun farkında olmayışı sonucu
pek değiştirmez. Çünkü dinleyen, davranışlarını onun farkında
oluş ya da olmayışına göre değil, kendi iç dünyası çerçevesinde değerlendirir.
 
 Örneğin, bir kimseye, --Keşke bir saat önce gelebilseydin, o zaman
işlerimiz çok kolaylaşmış olurdu!-- dendiğinde, bu kişi kendini
geç geldiğinden dolayı zaten suçlu hissediyorsa, birdenbire savunuculuğu
artacak ve:
 
 (A) --Kabahat sende. Ben nereden bileyim bu işin bu kadar önemli
olduğunu. Bana daha önce söyleyemez miydin?-- gibi bir cevap verecektir.
 
 Ama söz konusu kişi, kendini suçlu hissetmiyorsa, o zaman daha
rahat konuşabilir ve kendini savunma ihtiyacını o denli hissetmez
ve:
 
 (B) --Yaa, keşke gelebilseydim. Neyse, şimdi biraz daha hızlı çalışır,
geç gelmemi telafi ederim,-- şeklinde cevap verebilecektir.
 
 Bir insan geç geldiğinden ötürü niçin kendini suçlu hisseder ya
da hissetmez? Bu sorunun cevabı, o kişinin benlik anlayışında yatar.
Daha önce de görüldüğü gibi, iki düzeyde benlik anlayışından söz
edilebilir: 1. Görünen benlik; 2. İdeal (yani olması istenen) benlik.
Görünen benlik düzeyinde kişi geç kalma davranışını göstermiştir. Fakat
ideal benlik düzeyinde --geç kalmak-- istenmeyen bir davranıştır. İstenmeyen
bu davranışı, kişi benlik kavramının bir parçası olarak rahatlıkla
kabul edemez... --Ben sözümü tutmayan, tembel ve güvenilmez bir adamım--
tanımını benlik kavramının bir parçası olarak görmek,
kişiye zor geleceğinden, bu davranışa başka nedenler arar. Bir
başka deyişle, benlik kavramını savunacak, hatayı kendinde görecek
yerde, kendisinin dışında arar.
 
 Yukarıdaki örnekte, --Kabahat sende...-- biçiminde konuşan kişinin,
zamanında işinin başına gelme konusunda görünen benliğiyle,
ideal benliği arasında bir boşluk, bir çelişki vardır. Ruhsal gerginliklerin
birçoğu gerçek ve ideal benlik arasındaki bu çelişkiden kaynaklanır.
Belirli bir konuda bireyin yaptığıyla, yapmak istediği aynı değilse,
bu konuyla ilişkili olarak savunucu davranışı daha sık ortaya
çıkar. Görünen benlikle, ideal benlik arasındaki çelişkilerden doğan
bu boşluklara, duyarlılık noktaları adı verilir. Yukarıda verilen örnekte,
(A) bireyi için geç kalma davranışı bir duyarlılık noktası oluşturduğu
halde, (B) bireyi için böyle bir şey söz konusu değildir.
 
 Duyarlılık noktaları söz konusu olunca, kişiler psikolojik savunmaya
geçerler. Psikolojik savunma, kendilik anlayışını olduğu gibi sürdürebilmek
için, dış dünyayı biraz değiştirerek davranışı akla yakın gösterebilme
çabasıdır. Davranışını akla yatkın gösterebilme çabası içinde olan
kişi, gerçekleri saptırır; böylece, --çarpıtılmış-- dünyada görünen şeyler
ile, kişinin ideal benliği tutarlı gözükür.
 
 Psikolojik savunma mekanizmalarına geçmeden şu noktayı kısaca
belirtmekte yarar var: Savunucu olmak her zaman zararlı ve kötü
değildir. Savunma, ruhsal sağlık açısından bazen gerekli ve yararlı
bir davranıştır. Fakat savunma, kendini sık gösteren bir davranış haline
gelir ve aşırı derecelere ulaşırsa, sosyal ilişkileri gerçekçi bir zeminde
sürdürmeyi engeller ve uyumsuz bir davranış kaynağı haline gelir.
 
 PSİKOLOJİK SAVUNMA MEKANİZMALARI
 
 Mantığa bürüme: Kişi, mantığa uygun, ama, gerçekte var olmayan
nedenler bularak kendilik kavramını korur, gerçekler karşısında
incinmesini önler.
 
 Örneğin, kopya çeken bir öğrenci, kopya çekme davranışıyla ilgili
bir sürü neden bulur: Sınavdaki sorular o kadar zordur ki, eğer kopya
çekilmese kimse iyi not alamaz... Öğretmenler de öğrenciyken
kopya çekmişlerdir, vb.
 
 Telafi (Giderim): İnsanın kendi eksikliğini gidermek amacıyla
kullandığı bir savunma mekanizmasıdır. Kişi yetersiz olduğu bir
alanda bu eksikliğini gidermek için çalışacak yerde, bu eksikliğini
saklamak amacıyla güçlü olduğu bir başka alana önem vermeye başlar.
 
 Söz gelişi, aile yaşamında mutsuz olan kişi, aile içindeki uyumsuzluğu
nasil gidereceğini bilemez, bu konuda kendini yetersiz ve
eksik hisseder ama buna karşılık kendini iş yaşamında yetenekli bulursa,
aile mutluluğunu sağlamak için çaba gösterme yerine, kendini
iş hayatına verir.
 
 Yine aynı biçimde, doyumlu bir sosyal ilişkiye girememiş bir üniversiteli
genç, kendinden ve yetiştiriliş biçiminden ileri gelen eksiklikleri
gidermek için çaba harcayacak yerde, bütün enerjisini başarılı
olduğu derslere verir, kendini sosyal yaşamdan tümüyle soyutlar.
Eğer bu genç, derslerinde de pek başarılı değilse, enerjisini başka
yollara yönlendirebilir. Örneğin, politik tutumuna uygun bir aşırı
akıma girerek bütün enerjisini o yönde kullanabilir.
 
 Tepki oluşturma: Birey, gerçek duygularının tam karşıtını gösterme
yoluyla da benlik bilincini savunur. Örneğin, toplantılarda herkesten
daha neşeli görünen, her şeye gülmeye hazır olan kişi, belki
de gerçekte mutsuzdur; fakat bunun tam tersini yaparak gerçek duygusunu
saklar.
 
 Yeniden evlenmesine, küçük çocuğunun bir engel oluşturduğunu
düşünen dul anne, içten içe çocuğuna duyduğu kin ve öfkesini, çocuğuna
aşırı bir ilgi ve sevgi göstererek saklama çabasına girebilir.
 
 Yansıtma: Yansıtma kendini iki biçimde gösterir. Kendi eksiklikleri
ve beceriksizliğinden doğan aksaklıkları başkalarına yüklemek,
birinci yansıtma türüdür. Örneğin, gol atamayan futbolcu, başarısızlığının
nedeni olarak, takım arkadaşlarının iyi pas vermemelerini
gösterir.
 
 İkinci yansıtma türü, istenmeyen, kabul edilmeyecek türden arzu
ve tutumları, başkalarına yakıştırma eğiliminden kaynaklanır. Bekarlığında
çok çapkınlık yapmış erkekler, evlenince eşlerine güvenmezler.
Eşlerinin normal arkadaşlık ilişkilerini bile kıskanan bu kimseler,
kendi tutumlarını eşlerine yansıtıyor olabilirler.
 
 Özdeşim: Kendisinden emin omadığı ya da kendisini pek beğenmediği
zamanlar, kişi, bir başka kimseyi taklit eder; kendi duygu,
düşünce ve davranışlarına onu model alır. Bir konuda konuşurken
ya da bir iş yaparken, bunu başaracağına güveni yoksa, kendisi için
önemli, gözünde büyüttüğü birini taklit etmeye çalışır. Bu taklit sık
sık tekrarlanırsa, kişi kendi düşünce ve duygularıyla ilişkisini kaybedebilir.
 
 Sözgelişi, yeni evlenen bir çift, televizyondan gördükleri bir filmdeki
karı koca ilişiklerine hayrandırlar ve öyle bir ilişkiyi kendi yaşamlarıyla
özdeşleştirmişlerdir. Televizyondaki çift gayet romantiktir ve
birbirleriyie hiç kavga etmez. Yeni çift de onlar gibi olmak ister:
Kadın da, koca da birbirlerine sinirlendiği halde, --ideal evlilikte
bu olmaz-- diyerek kendi duygularını bastırır. Duygularını bastıran
kişinin gerçek benliğiyle ilişkisi koptuğundan, bir savunma söz konusudur.
Burada özdeşim türünden bir savunma ortaya çıkar.
 
 Hayal kurma: Kişi, istekleri ve amaçları gerçekleşmediği zaman,
çoğu kez hayal kurmaya başlar. Bu hayal dünyası sayesinde gerçek
dünyasında onu sıkan düşüncelerden uzaklaşır, daha doyumlu görünen
bir hayal dünyasına girer.
 
 Düşük gelirli Kapıcı Ahmet Efendi, sık sık kendisini zengin bir
işadamı olarak hayal eder. Türkiye'nin en zengin kişilerinden biri
olacak, büyük kentlerde işyerleri açacaktır. Bu kadar ünlü olan Ahmet
Bey, ara sıra ansızın işçi ailelerini ziyaret edecek ve onlarla birlikte
oturup onların mütevazi sofrasında yemek yiyecektir. Bir gün
bu işçi ailelerinden birinde güzel bir genç kızla tanışır...
 
 Hayal kurmak bazen gerekli ve yararlıdır. Yaratıcı kimselerin
düş gücünün zengin olduğu söylenir: Hayal kurmanın yaratıcı zekayı
kamçıladığı da ileri sürülmüştür. Ancak kişi gerçekle hayal arasındaki
sınırı bildiği ve kurduğu hayaller gerçek dünyasıyla ilişkisini
kesmediği sürece, hayal kurmanın bir sakıncası yok, tersine yararı
vardır.
 
 Bastırma: Hoş olmayan bir durumu göğüsleyip onunla mücadele
etme yerine, bazen böyle bir durumu görmezlikten gelme ya da yadsıma
daha kolay gelir insana. Bu yok sayma, çoğunlukla kişiye hoş
gelmeyen durum --unutularak-- yapılır.
 
 Savaşta en yakın arkadaşını kazayla vuran ve onun ölümüne neden
olan kişi, kendi dikkatsizliği sonucu ortaya çıkan bu olayı, bir
süre sonra unutmuştur. Aynı şekilde, oğlunun aşırı politik akımlara
kapılarak bir genci öldürdüğünü öğrenen baba, oğlu hapisten çıktıktan
sonra böyle bir olayı hiç anımsayamaz.
 
 Aslında beyindeki unutma mekanizması her insanda bir ölçüde
otomatik olarak işler. Kişinin sürekli acı duymasını önlemesi açısından
bastırmanın yararları vardır. Ancak bu yola bireyin gerçekle ilgisini
kesecek derecede ve sıklıkta başvuruluyorsa, o zaman uyum zorluğu
görülür ve sonuçta daha fazla sorunları olan bir kişilik ortaya
çıkar.
 
 Örneğin, birbirini seven bir çift, ellerine geçen parayı nasıl
harcayacakları konusunda anlaşamıyorlar. Kadın, --para harcamak, daha
rahat yaşamak içindir;-- diye düşünürken koca, --tasarruf etmek, gelecek
için para biriktirmek gerekir;-- biçiminde düşünür. Birbirlerini
sevdiklerinden, bu çift para harcamayla ilgili düşünce ayrılıklarını
görmezliğe gelip, bu sorunu bastırabilir. Ama zamanla, göz yummuş
oldukları bu uyuşmazlık, aralarındaki ilişkiyi sarsıp zedeler. Bu çiftin
aralarındaki anlaşmazlık noktasını bir an önce saptayıp, bu konuda
ikisinin de uzlaşabilecekleri bir anlaşmaya varmaları, daha uyumlu
ve daha sağlıklı bir davranış olurdu.
 
 Duygusal yalıtım ve soğukluk (Apati): Bir zamanlar önem verdiği
ve kendini ortaya koyduğu bir ilişkide incinmiş, kırılmış bir kimse,
bu tür ilişkilere karşı duygusal bir soğukluk geliştirebilir.
 
 Sözgelişi, sevdiği ve duygusal olarak bağlandığı bir kimseden
çok acı çekerek incinen bir genç kız, kendini tümüyle derslerine adayıp
başka hiçbir erkeğe yüz vermemeye başlayabilir. Sevme, sevilme,
ona göre gerçekte varolmayan duygulardır artık. Hele erkekler bu
tür duygulardan hiç anlamazlar. Onun için bir erkeğe duygusal olarak
bir daha yaklaşmamak gerekir. Önemli olan okulu bitirmek, bir
meslek sahibi olmak, anne ve babanın uygun gördüğü biriyle evlenmek,
yaşamdan duygusal doyum beklememektir.
 
 Böyle bir genelleme kuşkusuz herkesi kapsamaz. Özel olarak kırıldığı
ya da kızdığı kişiye dönük bir duygusal soğukluk geliştirebilir.
--Zaten benim için o kadar önemli bir insan değil ki! Benim ona
ihtiyacım yok,-- gibi bir tutum takınarak kendini uzak tutar.
 
 İster genel, isterse özel olsun, duygusal soğukluk ve yalıtım bireyi
gerçek sorunla ilgilenmekten ve soruna bir çözüm getirmekten alıkoyar.
--Zaten benim için önemli değil,-- diyerek ilişkiyi kesmek, söz
konusu kişiyle arada varolan sorunları çözmeyi, bu yolda herhangi
bir girişimi ve ilerlemeyi olanaksız hale getirmek demektir. Böyle bir
tavırla, ilişkinin niteliğinin değişerek sürmesi de söz konusu olamaz;
boşanan eşlerin evlilik ilişkilerini dostluğa dönüştürememeleri gibi.
 
 Yer değiştirme: Kızgınlık ve düşmanca duygular, bunlara yol
açan kimselere değil de, daha az çekinilen kimselere yöneltilirse, yer
değiştirme türünden bir savunucu davranış ortaya çıkar.
 
 Örneğin, dışarıya oyuna çıkmadan önce odasını iyice derleyip
toplaması söylenen çocuk, kızgınlığını küçük kardeşine bağırarak
gösterir. Çünkü annesine bağıracak olursa dayakla ya da başka bir
şekilde cezalandırılacaktır.
 
 Kişi, bazen neye kızgın olduğunu pek bilmeden, sinirli ve kızgın
bir hava içinde bulunabilir; böyle zamanlarda, karşısına kim çıkarsa,
ona kızmaya, onun her yaptığında kusur bulmaya hazırdır. Bu tür
durumlarda, duygularının farkına varabilen kimse, olgun bir kimsedir;
böyle bir ruh hali içinde olduğunu anlayınca, karşılaştığı kimselere,
özellikle o gün, biraz daha hoşgörülü davranmaya özen gösterir.
 
 Karşı saldırı: Eleştirildiği zaman, insanların çoğu, eleştiri konusu
olan şeylere cevap verecek yerde, çoğu kez eleştirene hücum ederek
kendini korumaya yönelir. Beşinci Bölümde tartışılan kavramlar
içinde söylenirse, iletişimi içerik odağından, ilişki odağına kaydırır.
Kişinin davranışı ya da kişiliğiyle ilgili bir eleştiri karşısında, bunu
yapana, --Sen kendini ne sanıyorsun?!-- diye kızgın bir tonla saldırıldığı
olur. Eleştirilen noktalarla ilgili olmayan konulara saparak, karşıdakinin
eleştirilecek yönleri ortaya çıkarılmaya çalışılır. Oysa bu
davranış, karşıdakini daha da savunucu yapar; böylece o kişiyle
gerçekleştirilmeye çalışılan iletişimi, savunucu bir iletişim haline
dönüştürür.
 
 İletişimde savunuculuk arttıkça ne konuşulduğu önemini yitirir,
kimin konuştuğu önem kazanmaya başlar. Böylece bir sorunu çözmek,
bir konuyu aydınlığa kavuşturmak amaç olmaktan çıkar, karşıdaki
kişiyi rahatsız etmek, kalbini kırabilmek temel amaç olur. Sonuç
olarak da, konuşmaya başladıkları andakine oranla birbirine daha
kızgın, daha düşmanca duygularla dolu iki insan ortaya çıkar; herhangi
bir sorun çözülmüş ya da aydınlığa kavuşturulmuş olmaz.
 
 Aşağıda savunucu iletişime ve bunun karşıtı olan açık iletişime
iki örnek vermek istiyorum. İki iletişim üslubu arasındaki fark daha
iyi belirsin diye aynı kişiler, aynı konuda konuşturulmuştur.
 
 Örnek 1
 
 Kadın : --Eve geldiğin zaman hemen gazeteyi eline alıp misafir
odasına çekileceğine, --Merhaba karıcığım--, deyip biraz güleryüz gösterebilir
ve benimle konuşabilirdin!... Ben senin hizmetçin değilim.
Bunun farkındasındır, umarım!...--
 
 Koca : --Yorgun geldiğimi farketmedin mi? Birazcık ilgi duysaydın
ne denli yorgun geldiğimi görürdün!.. Akşama kadar bankada
müşteriyi memnun etmeye çalışıyorum. Eve gelince de hanımefendiyi
mi memnun edeceğim?.. Bıktım senin bu tür konuşmalarından!.. Şımarık
bir küçük kız gibisin... Hep ilgi bekliyorsun!.. Birazcık da sorumlu
bir ev kadını gibi düşünüp davransana!..--
 
 Kadın : --Sensin şımarık çocuk aslında!.. Neymiş efendim? Beyefendi
bankada yoruluyormuş!.. Ben sanki yorulmuyorum. Bütün gün
öğrenci denen o zibidilere laf anlatmaya kalk, sonra eve gel çocuklarla
uğraş, ev işlerini yap, beyefendinin yemeğini hazırla... Ben senden
üç kat tazla iş yapıyorum, biliyor musun sen?!..--
 
 Koca : --Kes sesini be! Dır dır dır!.. Çeker gider lokantada yerim.
Hiç olmazsa senin dırdırını dinlemem. Bıktım be!..--
 
 Kadın : --Haydi git öyleyse. Defol git! Seni tutan yok. Kendini
adam mı sanıyorsun sen?..--
 
 Örnek 2
 
 Kadın : --Eve geldiğin zaman hemen gazeteyi eline alıp misafir
odasına çekileceğine, --Merhaba karıcığım--, deyip biraz güleryüz gösterebilir
ve benimle konuşabilirdin!... Ben senin hizmetçin değilim,
Bunun farkındasındır, umarım!...--
 
 Koca : --Merhaba karıcığım. Özür dilerim. Emin ol seninle her zaman
konuşmaktan zevk alırım. Ayrıca seni özledim de... Fakat bugün
gerçekten yorgunum. Ama sen yine de haklısın. Biraz oturup gazeteyi
okuyacaktım. Neyse önemi yok bunun. Önce beş, on dakika mutfakta
seninle sohbet edeyim. Anlat bakalım günün nasıl geçti?..--
 
 Kadın : --Ben de senden özür dilerim. Okulda öğrenciler o kadar
saygısız ve söz dinlemez hale geldiler ki, çok canım sıkılıyor. Hıncımı
bilmeden senden çıkarıyorum, belki de... Kusura bakma... Böyle zamanlarda
sana iyi davranamıyorum. Daha yumuşak konuşabilirdim.--
 
 Koca : --Anlıyorum, hayatım. Gerçekten yorgun ve sinirlisin. Sana
biraz yardım edeyim. Hem konuşalım, hem yemeği hazırlayalım. Sen
bana kızsan da ben aldırmam, çünkü beni sevdiğini ve değer verdiğini
biliyorum!--
 
 SAVUNMA MEKANİZMALARI GÜNLÜĞÜ
 
 Kişilerin davranışlarında gözlenebilen temel psikolojik savunma
mekanizmalarını, ana hatlarıyla inceledikten sonra, şimdi, kendi
davranışlarımıza dönelim ve aşağıdaki uygulama yoluyla, günlük yaşamımızda
yer alan insan ilişkilerinde, ne tür savunma davranışları gösterdiğimizi
gözlemleyelim.
 
 1. İki, üç gün, günlük yaşamınızdaki iletişimleri gözleyerek ne
zaman savunucu olduğunuzu bulmaya çalışın. Kişinin kendinin
savunucu olduğu zamanların farkına varması zordur, ama
daha önceki okuduklarınızı gözününde tutarak bu zor işi başarabilirsiniz.
Bedeninizin belirtilerine duyarlık gösterirseniz,
işiniz daha da kolaylaşır. Kendinizi aldattığınız ve savunucu
mekanizmalardan birini kullandığınız zaman, vücudunuz büyük
bir olasılıkla buna bir tepkide bulunur. Vücudunuzun bu
tepkilerini saptayabilirseniz, nasıl ve nerede savunma yaptığınızın
daha çabuk farkına varabilirsiniz.
 
 2. Değişik kişilerle etkileşimde bulunduğunuz zaman savunuculuğunuzda
farklılık oluyor mu?
 
 3. Savunucu olduğunuzu düşündüğünüz her ilişkiyi tanımlamaya
çalışın. Kişinin sizinle olan ilişkisini (arkadaş, eş, müdür,
vb.) mümkün olduğu kadar ayrıntılı bir biçimde anlatın. Bu
durumda hangi savunucu mekanizmayı kullandığınızı tanımaya
ve adlandırmaya çalışın.
 
 4. Savunucu bir iletişim olduğu anda, bunu hemen kısaca yazmaya
çalışın. Birkaç gün bekledikten sonra yazarsanız, geçen
zaman süresinde olayı algılayışınız değişmiş olabilir.
 
 5. Tuttuğunuz bu günlüğü bir arkadaşınızla paylaşabilir ve sizin
gözlemlerinizle ilgili olarak onun ne düşündüğünü sorabilirsiniz.
Acaba arkadaşınız kendisinin savunma mekanizmalarıyla
ilgili böyle bir günlük tutmak ister mi? Böyle bir günlük tutarsa
bulduğu sonuçları birlikte tartışmayı gerçekleştirebilir misiniz?
 
 SAVUNUCU İLETİŞİM NE ZAMAN ARTAR?
 
 Bu konuda yapılan bir araştırmadan kısaca söz etmek yerinde olur.
Landfield (1954), bireyin güvenliği ve kendi hakkındaki beğenisi tehdit
edildiği zaman, savunucu davranışın arttığını gözlemlemiştir. Bu
tür tehdit durumları, daha çok bireyin kendisi için önemli olan ve
onun davranışlarını değerlendirebilecek mevkide bulunan kişiler
(patronu, amiri, öğretmeni vb.) çevresinde olduğu zaman, ortaya çıkar.
Landfield, insanların iki tür tanışığı olduğunu söyler: Tehdit
edici olan ve olmayan tanışıklıklar. Tehdit edici olmayan tanışık, bireyin
davranışını değiştirmek istemez, onun duygularını, düşüncelerini,
tutumlarını olduğu gibi öğrenmek amacındadır; bunun ötesine
geçip, --Şunu şöyle yapmalısın!-- demez ve bu nedenle savunuculuğa
yol açmaz. Tehdit edici tanışıklarla kurulan iletişimdeyse savunucu
özellik kendisini daha sık gösterir.
 
 Davitz (1959) ise, çevresindeki insanları tehdit edici olarak görmenin
ya da görmemenin, büyük ölçüde iletişim kuran kişinin algılayış
biçimine bağlı olduğunu gözlemlemiştir. Korku dolu ve endişeli
kimselerin çevresindekileri çoğunlukla tehdit edici olarak gördükleri
saptanmıştır. Bu tür insanlar, içinde bulundukları kişiler arası
ilişkiler çevresini, cezalandırıcı bir çevre olarak algılarlar. Bu kişiler,
büyük bir olasılıkla, cezalandırıcı bir ortamda yetişmişlerdir; cezalandırıcı
gelişim ortamında, başkalarından korkmaya ve kendilerini
sürekli koruma gereğine koşullanmışlardır. Çünkü, çocukken aldıkları
mesajlar, genellikle olumsuz eleştiri, gülünç duruma sokulma,
reddedilme, aldatılma, hakaret, küçük düşürülme ya da önemsenmeme
gibi olumsuz içeriğe sahiptir. Böyle bir çevreden gelen çocuğun
sık sık savunucu olması doğal değil midir?
 
 Hangi tür çevreler ne gibi tipleri yetiştiriyor, sorusuna ilişkili olarak
yaptığı çalışmada, Hacettepe Üniversitesi öğretim üyelerinden
Yıldız Kuzgun, ana-babaların otoriter, demokratik ya da ilgisiz tutumlardan
birine sahip olmasıyla, çocukların kendini gerçekleştirme
dereceleri arasındaki ilişkiyi araştırmıştır (Kuzgun, 1973).
 
 Varoluşçu-insancıl adı altında bilinen psikoloji okuluna göre,
kendini gerçekleştirme güdüsü, insanların temel faaliyet kaynağını
oluşturur. Kuzgun, kendini gerçekleştirmenin belirtileri olarak şu
davranışlar üzerinde durmuştur:
 
 -Zamanı iyi kullanma,
 
 -Desteği dıştan değil, içten alma,
 
 -Duygusal bakımdan açık olma,
 
 -İçten geldiği gibi davranma
 
 -Kendine saygı duyma,
 
 -Kendini kabul etme,
 
 -İnsanın temelde iyi bir yaratık olduğuna inanma,
 
 -Uzlaştırıcı bir yaklaşım içinde olma,
 
 -Saldırganlık eğilimlerini gerçekçi bir tutumla kabullenme,
 
 -Yakın ilişki kurabilme yeteneğine sahip olma.
 
 Araştırmadan elde edilen bulgulara göre, demokratik tutuma sahip
olan ailede yetişmiş bireyler, kendilerini daha çok gerçekleştirebiliyorlar.
Soğuk ve sert disiplinli otoriter ortamda yetişen gençlerinse,
kendilerini gerçekleştirme yönünden daha başarısız oldukları görülmüştür.
İlgisiz tutum içinde yetişenler de, kendini gerçekleştirme
yönünden geri kalmışlık gösterir, ancak otoriter ortamda yetişenler
kadar başarısız olamaz.
 
 Kuzgun'un araştırmasında kendini gerçekleştirme belirtileri olarak
sayılan davranışlarla, açık iletişim belirtileri olarak sayılan davranışlar
arasında büyük bir paralellik göze çarpar. Bu paralelliğe dayanarak,
demokratik ortamda yetişenlerin, otoriter ortamda yetişenlere oranla,
iletişim davranışlarında daha az savunucu olduğu söylenebilir.
 
 Lichtenber (1955), --Bir kişinin duygusal olgunluk derecesiyle
kurmuş olduğu iletişim türü arasında bir ilişki var mı?-- sorusu üzerinde
durmuş ve duygusal yönden henüz olgunlaşmamış kimselerin
reddetme, karşı çıkma ve karşısındakinin söylediğinin tersini söyleme
davranışlarını daha fazla gösterdiklerini saptamıştır. Olgun kimselerse,
--daha önceden söylenenleri gözönünde tutma--, --ne söyleyeceklerini
planlı bir biçimde önceden özet olarak karşıdakilere belirtme--
gibi davranışları daha sık gösterirler. Duygusal yönden olgun
olan kimselerde gözlenen bu tür davranışların, iletişimde bulunan
kişilerin aralarındaki fikir ayrılıklarını daha açık bir biçimde görmelerine
yardım ettiği saptanmıştır.
 
 SAVUNUCULUK İLETİŞİMİ MAHVEDER
 
 İlişki içinde bulunan iki kişiden biri savunucu olmaya başlayınca,
iletişim hızlı bir biçimde bozulmaya başlar. Öyle anlar olur ki, bütün
bir yaşam boyu önemle koruduğumuz bazı ilişkiler, savunucu bir
iletişimin sonunda, bir anda mahvolup gidebilir. --Hangi tür iletişim
savunucudur, savunucu iletişim nasıl ortaya çıkar?-- konularında bilinçlenmiş
kişi, insan ilişkilerinde bu tür kayıplara uğramama yönünden
daha şanslıdır. Bu nedenle savunucu iletişimle onun karşıtı
olan açık iletişim üzerinde biraz daha durmakta yarar vardır.
 
 SAVUNUCU YA DA AÇIK İLETİŞİMİ NASIL TANIRIZ?
 
 İletişim sürecinde savunucu tutumun nasıl belireceğini Gibb (1961)
sık sık kaynak olarak kullanılan bir makalesinde ele almıştır.
 
 Gibb, şu temel varsayımdan hareket eder: İletişim bir dil işlemi
değil, bir insan sürecidir. İletişimde ilerleme sağlayabilmek için, insanlar
arasındaki ilişkilerde bir gelişim, bir ilerleme gerçekleştirmek
gerekir. Kişiler arasındaki ilişkiler bozuk bir temele oturmuşsa, iletişimde
kullanılan dil ne kadar kaliteli olursa olsun, iletişimde bir ilerleme
görülmez.
 
 İletişimde en başta gelen bozuk temellerden biri, savunuculuktur.
Savunuculuk, bireyin benlik bilincini koruma gereksinmesinden kaynaklanır.
Savunucu durumda olan kişi, zihin gücünü söz konusu
edilen konudan çok, kendisini savunmaya harcar. Konudan söz etmek
yerine, karşısındakine nasıl göründüğünü düşünür. Karşıdakini
nasıl alt edeceğine, tartışmayı nasıl kazanacağına, nasıl baskın çıkacağına,
karşısındaki sözlü saldırıda bulunursa nasıl karşı koyacağına
zihnini yorar.
 
 Bir kimse savunucu bir biçimde konuşursa, dinleyicide de kendiliğinden
savunucu bir tutum uyanır. İletişimdeki savunuculuk kendini
sadece sözlü iletişimde değil, beden hareketlerinde, yüz ifadelerinde
ve sesin tonunda da gösterir. Bu ipuçları, söylenen sözlerle beraber,
dinleyiciyi daha da savunucu hale getirir ve savunuculuğu gittikçe
artan kişi karşısındakinin niyeti, değerleri ve duygularını algılayamaz
hale gelir.
 
 Yapılan araştırmalar, savunma özelliği arttıkça, iletişimdeki verimin
düştüğünü, savunma azaldıkça, mesajın anlamına ve yapısına
daha da dikkat edilebildiğini göstermiştir. Savunuculuk azaldıkça
Kaynak (konuşan) ve Hedef (dinleyen) Birimlerin iletişimi bozacak
türden yanlış algılamalardan uzaklaştıkları görülmüştür. Savunuculuğun
az olduğu açık iletişim ortamında, iletişimde bulunanlar mesajın
yapısı ve içeriğine daha çok dikkat ederler.
 
 SAVUNUCU VE AÇIK İLETİŞİMİN
 
 TEMELİNDE YATAN TUTUMLAR
 
 Savunucu ve açık iletişimin temelinde aşağıdaki tutumlar yatar:
 
 Savunucu iletişim:
 
 Yargılayıcı tutum
 
 Denetlemeye yönelik tutum
 
 Belli bir strateji izleyen planlı tutum
 
 Aldırmaz, umursamaz tutum
 
 Üstünlük belirten tutum
 
 Kesin tutum
 
 Açık iletişim:
 
 Tanıtıcı tutum
 
 Soruna yönelik tutum
 
 Plansız, kendiliğinden oluşan tutum
 
 Anlayış, duygusal yakınlık gösteren tutum
 
 Eşitlik belirten tutum
 
 Denemeci tutum
 
 İletişim sürecinin tümü içinde bu tutumlar çeşitli derecelerde
kendini gösterir. Bir kimsenin iletişimi, tek bir tutumu yansıtmaz;
farklı tutumlar birbiri içine kaynaşmış olarak ortaya çıkarlar.
 
 Örneğin, bir yerde yargılayıcı bir tutum gösteren biri, bunun ardından
anlayış ve yakınlık tutumlarını da belirtebilir. Böyle durumlarda
dinleyici ne yapacağını bilemez; karşısındakine kızsın mı, yoksa
onu sevsin mi bir türlü karar vermez. Günlük yaşamda gözlemlenen
iletişimlerde, savunucu ve açık iletişim tutumları birbirleriyle
değişik türlerde ve çeşitli derecelerde birleşim gösterebilirler. Anlatımı
kolaylaştırmak amacıyla, birbirine karşıt olan iki tutumu diğerlerinden
ayrı olarak ele alıp inceleyeceğiz.
 
 Yargılayıcı tutum: Yargılayıcı tutum savunuculuğu arttırır. Eğer
dinleyici, konuşanın ses tonundan, davranışından yargılandığı,
değerlendirildiği izlenimi alıyorsa, savunucu bir tutum içine girer. Konuşan
kişinin mevkii, yaşı, dinleyenle geçmiş ilişkilerinin türü, savunucu
tutumun ne zaman ve ne ölçüde ortaya çıkacağını etkiler.
 
 Çocukları yetiştirirken anne ve babalar sürekli olarak, çocuğun
davranışlarını --iyi--, --kötü--, --ayıp-- biçiminde değerlendirdiğinden
küçük yaşta yargılama tutumu bireyin içine yerleşir ve çoğu kere birey,
gelen mesajları bu eğilim içinde değerlendirir.
 
 İki örnekle açıklamamızı daha somutlaştıralım:
 
 Deprem bölgesinde bulunan bir evde, orta şiddette bir zelzele sonucu
ev sallanmaya başlayınca, çocuğunu merak eden anne, --Can
neredesin!-- diye seslenince, çocuk içerden korkak bir sesle, --Ben
yapmadım anneciğim!-- diye cevap verir.
 
 Çocuk eski beklentileri çerçevesinde bu sorunun altında bir suçlama,
bir yargılama algılamıştır.
 
 Beni ziyarete gelmiş bir öğrencim, sigara içmekteydi; konuşmaya
başladık. Bir süre sonra yakınımda duran sigara tablasını onun yanına
koydum. Öğrencim biraz mahçup bir sesle, --Külü yere atmıyordum,
çöp sepetine atıyordum, hocam!-- dedi.
 
 Yukarıdaki örneklerden de anlaşılacağı gibi, sürekli yargılanarak
büyütülmüş olan birey, otorite karşısında anında savunma davranışına
başvurur.
 
 Tanıtıcı tutum: Tanıtıcı tutum içinde olan kimse, karşısındakinin
kuşku ve korkularını uyandırmadan iletişimde bulunur. Bu tutumun
öteki kişi ya da kişileri tehdit edici, yargılayıcı bir özelliği yoktur;
olduğu gibi kabul edilir; örtük veya dolaylı da olsa --iyi ya da kötü--
biçiminde bir değerlendirme getirmez.
 
 Tanıtıcı tutumla dile getirilen masajlar ne kadar belirgin olursa, o
denli az yanlış algılama olur. Örneğin, ben sigara tablasını öğrencinin
 
 
yakınına koyarken, --Sana daha yakın olur;-- deseydim, onun savunucu
tutumu belki de harekete geçmeyecekti. Kişiler birbirinden
çekiniyor ve kendileri hakkında herhangi bir değerlendirmenin söz
konusu olabileceği kuşkusu içinde bulunuyorlarsa (ki bu kuşku bilinçüstü
ya da bilinçaltı olabilir), tanıtımcı mesajın daha açık seçik
olarak verilmesi gerekir. Karşılıklı güven bir kez kurulduktan sonra,
bireyler mesajlarını oluştururken pek özen göstermeseler de, yanlış
anlaşılma ve yorumlanma ender olarak ortaya çıkar.
 
 Denetlemeye yönelik tutum: Denetlemeye yönelik tutum, konuşanın
dinleyiciyi denetleme, belirli bir yöne çekme ya da fikrini değiştirme
gibi amaçlar taşımasını içerdiğinden, bunu sezen dinleyicinin
savunuculuğu artar. Bu tutumun temelinde yatan varsayım, dinleyenin
konuşandan daha yetersiz, daha aciz olduğudur. Konuşan
kimse, denetleme tutumuyla örtük ya da açık bir biçimde, dinleyeni
--bilgisiz--, --kendi başına karar vermekten aciz--, --henüz olgunlaşmamış--,
--akılsız--, --yanlış yolda olan biri-- olarak gördüğünü ifade eder.
İletişimde örtük bir biçimde yer alan bu mesaj, dinleyicide savunucu
tutumun doğmasına yol açar.
 
 Denetleme tutumu, kendini çeşitli biçimlerde gösterebilir: Dinleyicinin
belirli bir konudaki tutumunu değiştirmeyi isteyebilir ya da
davranışını belirli bir biçimde yönlendirmeyi düşünebilirsiniz. Bireyin
belirli bir faaliyetini sınırlandırmak için de iletişimde bulunabilirsiniz.
Dinleyicinin savunuculuk davranışının derecesi, sizin denetlemeye
çalıştığınız konuyla kendini ne kadar özdeşleştirdiğine, başka
bir ifadeyle, bu konunun dinleyicinin benlik kavramıyla ne ölçüde
ilişkili olduğuna bağlıdır. Bireyin bağlı bulunduğu, duygusal ve
düşünsel açıdan kendinin bir parçası olarak gördüğü konularda, savunuculuğu
yüksek olur; benliğiyle pek ilgisi olmayan konularda
ise, denetlemeye aynı ölçüde tepkide bulunmaz.
 
 Soruna yönelik tutum: Soruna yönelik tutum içinde olan kişiler,
kendilerini belirli bir işi yapmakla sorumlu görerek konuşmayı sürdürürler.
Bu tutum içinde karşıdaki kişiden katkı beklenir, çünkü sorunun
tartışılarak çözüleceği, her iki tarafça kabul edilmiştir. --Önceden
doğruluğuna karar verilmiş-- belirli bir çözüm yolunu zorunlu
kabullenme değil, sorunu beraberce tanıma ve çözüm yollarını arama
bu tutumun gereğidir.
 
 Aşağıdaki örnekte, bir baba, lise son sınıftaki oğluyla denetleyici
bir biçimde konuşmaktadır.
 
 Baba : --Oğlum, biliyorsun ben bir memurum: Sizleri okutmak
için annen ve ben birçok fedakarlıkta bulunduk. Allaha şükür, sizler
de çalıştınız ve hiç takıntısız bu aşamaya ulaştınız. Şimdi bir meslek
seçme sırası geldi. Ben senin doktor olmanı istiyorum. Bugün doktorlukta
çok para var. Uzman bir doktor, hergün iyi para kazanır. Ben
çok sıkıntı çektim, doktor olursan sen sıkıntı çekmezsin. Maşallah zekisin,
hangi fakülteyi istesen girebilirsin.--
 
 Oğlu : --Baba ben doktorluğu sevmiyorum, çünkü bütün gün
hasta insanlarla uğraşmak istemiyorum. Ne kadar kazançlı meslek
olursa olsun, sürekli hastalıkla uğraştığım zaman hayatımdan memnun
kalamam. Benim ilgi alanım daha çok iş hayatında... Onun için
ben işletme fakültesine gitmek istiyorum. Orada okurken bir yandan
da yabancı dilimi güçlendireceğim. Bu fakülteyi bitirdikten sonra, iki
yıl içinde yurt dışına gidip; işletmede uzmanlık derecesini alacağım.--
 
 Baba : --Senin yurt dışında falan işin yok. Oraya gidip belki de
dönmezsin. Haluk Bey'in oğlu Vural gitmişti, ne oldu?.. Orada bir yabancı
kızla evlendi... Şimdi hem annesi hem de babası, --Keşke okutmasaydık da,
burada bizimle kalaydı oğlumuz-- diyorlar!--
 
  Oğlu : --Ama baba, Vural'ı örnek göstererek bana engel olmanız
aklıma yatmıyor. Ayrıca, Türkiye'de iş hayatının gelişmesini istiyorum.
Türkiye iyi iş adamı çıkaramadığı için, yabancılar iş alanlarını
kapıyor. Ayrıca iş hayatından zevk alıyorum. Geçen yaz Abidin Amca'nın
yanında çalışırken bunu ne kadar sevdiğimi anladım.--
 
 Baba : --Abidin Bey'in babası zenginmiş, sermaye vermiş oğluna.
Benim sana verecek bir şeyim yok. Ben sana ancak öğüt verebilirim,
yol gösterebilirim. Sen gel benim sözümü dinle. Sonraki pişmanlık
fayda etmez. Sen tıp fakültesine gir ve doktor ol, yavrum. Babanın sözünü
dinle. Biliyorsun, ben her zaman senin iyiliğini isterim.--
 
 Oğlu : --Babacığım, ben senden para istemiyorum ki!.. Ben iyi bir
iş yöneticisi olduktan sonra zamanla kendi işimi kurarım. Kusura
bakmayın ama, ben tıp fakültesine gitmeyeceğim. Bu meslekte yaşayacak
olan benim, siz değilsiniz... Bana öyle geliyor ki, --Oğlum doktor--
demek için, beni istemediğim bir mesleğe itmeye çalışıyorsunuz.--
 
 Baba : --Sana tatlı söz yaramıyor galiba!.. Kalın kafalı!.. Eşşek herif!..
Yazıklar olsun sana verdiğim emeklere. Ben senin iyiliğini düşünüyorum.
Sen kalkmış burada bir de bana karşı geliyorsun. Git, defol
karşımdan. Ne halt edersen et. Bir daha bana gelip hiçbir konuda akıl
danışma... Anlaşıldı mı? Git, gözüm görmesin seni!--
 
 Delikanlı dışarıya çıkarken, kapıyı sert bir şekilde kapatır.
 
 Aynı kişiler soruna yönelik bir tutum içinde konuştuklarında ortaya
farklı bir iletişim çıkar:
 
 Baba : --Oğlum, biliyorsun ben bir memurum. Sizleri okutmak
için annen ve ben birçok fedakarlıklarda bulunduk. Allaha şükür, sizler de
çalıştınız ve hiçbir takıntısız bu aşamaya geldiniz. Seçeceğin
meslekle ilgili olarak bugün seninle konuşmak istiyorum. Ne düşünüyorsun
oğlum, hangi meslekleri aklından geçiriyorsun? Benimle bu
konuda konuşmak ister ve hangi fakülteye gideceğine dair düşündüklerini
paylaşırsan memnun olurum--
 
 Oğlu : --Babacığım ben de aynı şeyi düşünüyordum. Benim sizin
düşüncelerinize ne kadar önem verdiğimi bilirsiniz. İşletme fakültesine
gitmek istiyorum. Geçen yıl Abidin Amca'nın yanında çalışırken iş
hayatını sevdiğimi farkettim. İşletme fakültesini bitirdikten sonra da
iki yıl kadar dışarıya gidip aynı konuda uzmanlık derecesi almak istiyorum--
 
 Baba : --Oğlum, Abidin Bey'in babası zengindi. İşadamı olmak
herhalde hoşuna gitti. Ama sen kendi işinde mi çalışacaksın? Yoksa
zengin bir işadamının yanında yönetici olarak mı çalışacaksın?.. Bu
ikisi arasında bir fark görüyor musun?..--
 
 Oğlu : --Görmez olur muyum baba!... Haklısın! Ben işadamı olmak
istiyorum. Başka birinin yanında maaşlı olarak çalışmak istemiyorum--
 
 Baba : --Bu noktada bir şey söylemek istiyorum, oğlum. Biliyorsun,
ben varlıklı bir kimse değilim. Hem annen, hem ben varlıklı ailelerden
gelmedik. En büyük zenginliğimiz sizlersiniz, sizlerle iftihar
ediyoruz. Servetim olsa sana büyük güvenim olduğu için hiç tereddütsüz
veririm. Fakat yok. İşadamı olmak istiyorsan, işini kurman
için gereken sermayeyi nereden bulacağın konusunu da rastlantıya
bırakmaman gerekir. Yoksa ilerde bunalım geçirirsin. Şimdi sana sorum şu:
İşini başlatabilmen için gereken sermayeyi nereden bulmayı
düşünüyorsun?--
 
 Oğlu : --Bu konuyu tüm ayrıntılarıyla düşünmedim. İçimde bir
güven var, sanki bir insan bir şeyi yapmayı gerçekten isterse mutlaka
varmak istediği herefe ulaşır...--
 
 Baba : --Evet oğlum, azmin elinden kurtulan pek bir şey yoktur.
Fakat sermaye edinmek uzun süre alabilir. Para herkesin önem verdiği
bir konudur. Bu konuda hayallerle gerçekleri karıştırmak acı sonuçlar
doğurabilir. Onun için sermaye bulup iş başlatma konusunda
senin mümkün olduğu kadar gerçekçi davranmanı istiyorum--
 
 Oğlu : --Evet, anlıyorum baba... Bu konuda düşünmem gerekiyor.
Belki de karar vermeden önce gidip bir de Abidin Amca'nın fikrini
alayım. Belki senin, benim aklıma gelmeyen bir yönü gösterebillr.--
 
 Baba : --Güzel! Fikir almaya açık olman hoşuma gitti. Sırf kendi
kafan içine kapalı kalma. Dinle, düşün, dene, sonunda yine sen karar
ver. Fakat önce fikir al, ondan sonra kendin karar ver. Şimdi benim
sana bir önerim var, madem ki fikir almaya bu kadar açıksın, bunu
sana rahatlıkla söyleyebilirim. Doktor olmayı hiç düşündün mü? Yararlı
ve iyi kazancı olan bir meslek!..--
 
 Oğlu : --Hasta kimselerle sürekli ilişki içinde olmak, sanki beni öldürürmüş
gibi bir duygu var içimde. Ama yine de bir meslek olarak
üzerinde düşünmem gerekir.--
 
 Baba : --Bu konuda düşünmek istemene memnun oldum. Fakat
şunu bilmeni isterim; sen hangi mesleği seçersen seç, senin verdiğin
karara saygı duyacağım ve şimdiye kadar olduğu gibi sana hep yardımcı
olmaya çalışacağım--
 
 Oğlu : --Sağ ol baba. Başkalarının babası çocuklarının her dediklerini
yapmalarını beklerken, sen bana hep karar verme özgürlüğü tanıdın.--
 
 Belli bir stratejiyi izleyen planlı tutum: Belli bir stratejiyi izleyen
planı tutum, konuşanın amaçları konusunda dinleyiciyi kuşkuya
düşürebileceğinden, savunucu tutum yaratır. --Bakalım bunun altından
ne çıkacak?-- gibi bir düşünce, dinleyicinin kendini savunmaya
hazırlamasına yol açabilir. Sözgelişi, sizi telefonla arayan bir
tanıdığınızın şöyle dediğini düşünün: --Sizi ne kadar sevdiğimi bilirsiniz.
Hep aklımdasınız, bir türlü ziyaretinize gelmek mümkün olamadı...
Nasılsınız abi? Afiyettesiniz inşallah... Yengem de iyi mi? Çocuklar
nasıl? Güzel, güzel... Allah iyilik versin. Bir hatırınızı sorayım dedim.
Ha, abi, bir sorayım unutmadan, bana bir milyon lira borç verebilir misiniz?--
 
 Plansız, kendiliğinden oluşan tutum: Plansız, kendiliğinden oluşan
tutum, insana daha --doğal-- geldiğinden --sinsilik-- kuşkusu
uyandırmadığından, savunuculuğa yol açmaz. Telefondaki aynı kişinin
size, --Nasılsın abi? Sizi uzun süredir arayamadım, kusura bakmayın.
Bir milyon liraya ihtiyacım oldu da, siz aklıma geldiniz...
Acaba verebilir misiniz?-- dediğini düşünün.
 
 Bu kişilerden hangisine karşı daha savunucu olursunuz?
 
 Aldırmaz, umursamaz tutum: İki kişi konuşurken, biri umursamaz
bir tavır içinde, söylenen söze aldırmama davranışı gösteriyorsa,
karşısındaki kişide de doğal olarak savunucu bir tepki oluşabilir.
Üçüncü Bölüm, iletişimin ilişkiler düzeyini tartışırken, ilişki içinde
bulunan kişilerin, sürekli birbirlerini tanımladıklarını, bu tanımlanan
kişinin o ilişki içindeki benliğini kabul, red veya umursamama
seçeneklerinden birini ortaya çıkardığını söylemiştik. Hatırlarsınız, en
olumsuz etki, umursamama tavrından kaynaklanır. Burada, aynı konuya,
tutumlar açısından değiniyoruz; görüldüğü gibi umursamaz
tutum, karşıdakini savunucu bir tavır içine iter.
 
 Anlayış, yakınlık belirten tutum: Umursamaz tutumun karşıtı
--duygudaşlık--tır. İletişimde, kişinin karşısındakinin duygu ve düşüncelerine
ilgi ve anlayış göstermesi, bunları önemsemesi, başka bir
deyişle, karşısındakinin duygularını, düşüncelerini ve içinde bulunduğu
durumu sanki kendi sorunları gibi görmesi --duygudaşlık-- olarak
adlandırılır. İletişimde bu tür bir tutum ağır bastıkça, savunuculuk
azalır, açık iletişim kendini gösterir.
 
 Ancak, duygudaşlıktan başkalarının işine burnunu sokma anlaşılmamalıdır.
Özel yaşamınıza burnunu sokmaktan öte sizinle ilgilenmeyen
bir kimse, sorununuzu öğrendikten sonra, ya sürekli öğüt vererek
sizi belirli biçimde davranmaya zorlar ya da dedikodu yaparak
sorununuzu başkalarına duyurur. Bunun dışında sizle paylaşmak istediği
başka bir şey yoktur. Bu tür kimseler çoğu kez karşılarındaki
kişiyi denetlemeye kalkarlar; anlayıştan ve gerçekten yakın olma
duygusundan yoksundurlar. Duygudaşlıkta kişinin durumunu anlama
ve bu anlayışa ulaştıktan sonra onu kabul etme, yalnız bırakmama
eğilimi vardır.
 
 Üstünlük belirten tutum: Konuştuğu kimseden daha üstün olduğunu
ima eden kimse, sorunun çözümüne ortaklaşa eğilmeyi sağlayamaz.
Gönderdiği mesajların üstünlük ifade eden yanları öyle bir
duygusal ağırlık kazanır ki, mesajın içeriği algılanmamaya başlar.
Başka bir deyişle dinleyici, konuşanın söylediklerini dinleme yerine,
bütün enerjisini kendini savunmaya yöneltir:
 
 Konuşan, iletişim süreci içinde mevki, kudret, zenginlik, zihni yetenekler
ve görünüş gibi türlü açılardan kendisini dinleyenden daha
üstün olduğunu hissettirirse, dinleyende savunuculuk davranışını
uyandırır. Savunuculuğu artan dinleyici, zihinsel enerjisini konuşanın ne
söylediğinden çok, --Şuna o kadar üstün bir kişi olmadığını
nasıl göstereyim?--, --Ondan aşağı olmadığımı nasıl göstereyim?--
--Ne yapayım da şuna güzel bir ders vereyim?-- konusuna yöneltir.
 
 Kendisini üstün göstermeye çalışan kişi, --sorunu birlikte çözmeye
girişmeyen, herhangi bir cevap beklemeyen, yardıma gerek duymayan,
karşısındakini küçük düşürmek amacıyla konuşan bir kişi--
olarak algılanır.
 
 Eşitlik belirten tutum: Dinleyici, konuşanın kendini üstün görmediğini
anlarsa, işbirliğine açık bir tutum içine daha kolaylıkla girebilir.
Eşit kişiler olarak iletişimde bulunan kimseler arasında karşılıklı
güven ve saygı söz konusudur. Gerçek yaşamda mevki, zihinsel
yetenek farkları olsa bile, --eşit iletişim tutumu-- insan insana düzeyde
bu farkları önemsiz yapar.
 
 Kesin tutum: Hangi konuda konuşulursa konuşulsun, kimi insanlar
kesin bir ifade kullanmayı yeğlerler. Sanki kendileri o konuda
bilinebilecek her şeyi öğrenmiş ve bildikleri arasında bir karşılaştırma
yaparak kendileriyle karşılarındakiler için neyin iyi olduğunu
bulmuşlardır. Bu kimseler genellikle bir sorunu çözmek değil, her ne
pahasına olursa olsun tartışmayı kazanmak amacındadırlar. Mutlaka
haklı olmak gereksinimini duyarlar. Onlarca her şeyin kesin sonuçlara
bağlı olma ihtiyacı vardır.
 
 Kesin tutumlu kimse, dinleyende --kendi düşündüğünün dışında
bir gerçek kabul etmeyen, başkalarının düşüncelerini kendisininkine
benzetmek için baskı yapan kişi-- izlenimi uyandırabilir. Bu izlenim
de dinleyicide savunuculuğu körükler. Kesin tutumlu kimselerde
hoşgörü düzeyi düşük olduğundan, bu kişilerin iletişiminde savunuculuk
birdenbire şiddet kazanabilir.
 
 Denemeci tutum: Kesin tutumun karşıtı tavır --denemecilik--tir. Denemeci
kişiler kendi inanç, bilgi ve tutumlarına eleştirici bir gözle bakıp,
bunlarla deneyler yapabilirler. Bu kişiler, karşısındakinin söylediklerini,
kendi düşünce ve tutumları kadar değerli bulma eğilimi
içindedirler ve sürekli olarak öğrenmek ve --gerçeği bulmak-- için çaba
gösterirler.
 
 Kişinin bilinçaltı ya da bilinçüstü düzeyinde yer alan bazı temel
varsayımlar, kesin ya da denemeci tutumu ortaya çıkarırlar. Kişi çoğu
kere bu inançlarının, varsayımlarının bilincinde değildir. Ne var
ki, davranışlarını gözlediğinizde onun bu varsayımları temel aldığını
görürsünüz. Aşağıda, bu temel varsayımları ana hatlarıyla tanıttık.
 
 İletişimde belirginlik, kesinlik gösteren kişinin
temel varsayımları:
 
 1. Bir konuyla ilgili olarak her şeyi bilmek ve bunları normal bir
iletişim sürecinde açık seçik ifade edebilmek mümkündür.
 
 2. Bir konuya ilişkili değişik görüş açıları vardır. Ancak bunlardan
bir tanesi doğrudur. Yani bir tek doğru bakış açısı vardır.
 
 3. Benim bakış açım en doğru bakış tarzıdır; benim bilgim en
doğru bilgidir.
 
 İletişimde denemeci bir yaklaşım gösteren kişinin
temel varsayımları:
 
 1. Bir konuyla ilgili olarak her şeyi bilebilmek zordur. Her şeyi
bilsek bile bunları normal günlük iletişim içinde açık seçik ifade etmek
olanağı pek yoktur.
 
 2. Bir konuyla ilgili birçok doğru bilgi; doğru bakış açısı olabilir.
Yani herkesin kendine göre --gerçek--leri vardır.
 
 3. Benim bakış tarzım doğru olmayabilir. Benim bilgimden daha
doğru olanı bulunabilir.
 
 Basit konularda bile, bu iki tutum arasındaki farkı görmek mümkündür.
Okullarda kullanılan tebeşirin ne olduğu ve neye yaradığı
konuşulurken bile, bu iki tutum arasındaki fark kendini gösterir.
 
 Örneğin, kesin tutum içinde bulunan kişi tebeşirin yazı yazmaya
yaradığını, kireçten yapıldığını söyleyip bunun ötesinde başka bir
şeyle ilgilenmeyebilir. Denemeci tutum içindeki kimseyse, tebeşire
yaklaşım biçimlerinin her birine kendini açık tutar.
 
 --Tebeşir beyaz bir nesnedir. Küçük, hafif, silindir biçimindedir.
Yenmez, ucuzdur, yazı yazmaya yarar... Tadı yoktur. Serttir. Düzgün
bir yüzeyi vardır. Suya koyunca erir. Uzunluğu 10 santim kadardır.
Ülkemizde, ufak da olsa, belirli bir sanayi oluşturur.--
 
 Tebeşirle ilgili söylenecekler burada da bitmez: --Kalsiyum karbonattan
oluşmuş bir mineraldir. Kara tahtada arasıra gıcırtılı ses çıkarır.
Kolayca ufalanabilir. Okulların temel gereksinimlerinden birini
oluşturur. Çocukların oyunlarında da kullanılır. Yerli malıdır. Parçalandığı
zaman toz haline dönüşür. Taşımacılığı talaş içinde ya da koruyucu
kutular içinde yapılır. İnorganik bir maddedir, vb...--
 
 Bu örnekte gösterilmeye çalışılan, basit bir maddeye bile kimyasal,
fiziksel, ekonomik gibi birbirinden farklı birçok bakış açısının
bulunabileceğidir. Bu görüşlerin, bu bakış açılarının her biri, kendi
içinde doğrudur ve geçerlidir.
 
 Tebeşirle ilgili açıklanabilecek her şeyi söylemiş olduk mu acaba?
Eminim, hayır!.. Tebeşirle ilgili, yukarıdaki listeye benzeyen, belki
de ondan üç kez daha uzun, özellikler bulmak olanağına sahibiz.
 
 Üstelik, konuşulan konular her zaman bu tür basit konular olmaz,
çoğu kez karmaşık, psikolojik ya da toplumsal olguların tartışılmasını
da kapsar. Tartışılan konunun --Türkiye'nin kalkınması-- gibi
çok boyutlu bir sorun olduğu düşünülürse, kesin tutumların yaratabileceği
savunuculuk tahmin edilebilir.
 
 ENGELİ AŞMAYI BİLELİM
 
 Kişiler arası doyurucu ilişkilerin ortaya çıkmasını engelleyen en
önemli etken savunuculuktur. Karşınızda nasıl konuşulduğu ve nasıl
davranıldığı zaman savunucu olduğunuz konusunda bilinçlenme
kazanabilirseniz, bu tür davranışların karşınızdakini de savunucu
yapacağını kolayca anlamış olursunuz.
 
 Kuşkusuz her zaman açık iletişim yapılamaz. Doğal olarak bir
kimse sürekli riske giremez, yoksa yaralanıp acı duyabilir ya da zaman
yitirebilir. Ama bir insan sürekli olarak bir kafes içinde de yaşayamaz;
yaşarsa bile gelişemez, büyük bir yalnızlığa düşer ve --varolmayan--
bir birey olarak, --otuzunda ölür, altmışında gömülür--.
 
 Açık iletişim, her zaman, önce karşıdakinden beklenirse, başkalarına
bağımlı davranış vardır. Açık iletişimde bulunma, karşıdaki insanların
açık iletişimde bulunmasına bağlı olmamalıdır. Önce, bilinçli
olarak riske girme öğrenilmelidir. Çünkü yaşamdaki tüm kazançlar,
az çok riskli davranışlara dayanır. Bilinçlenme, gelişme, kendini
gerçekleştirme yönünde atılan adımlar, açık iletişim kurma riskini
kabullenmeye bağlıdır. Açık olur ve karşınızdakine güvenip, değer
verirseniz, karşınızdaki de size açık olur, güven duyar ve değer verir.
 
 SÖZÜN KISASI
 
 Günlük yaşamı dolduran birçok ilişki vardır; kimiyle ticari ilişkiler
kurulur, kimiyle yüzeysel konularda --laflanır--, bazı kimselerle de
dertler, sevinç, kaygı ve, özlemler paylaşılır. İç dünyamızı açabileceğimiz
--dost-- kimseler azdır. Görüşülen, konuşulan birçok insana olduğu
gibi değil, onların bizi görmek istediği biçimde görünmek isteriz.
Başka bir deyişle sosyal maskeler takarız, çünkü onlar tarafından
kabul edilmek, beğenilmek isteriz. Kendi benliğini değerli gören,
kendine güveni yüksek olan kimselerin, başkaları tarafından beğenilmeye
gereksinimi daha az, kendi benliğini değersiz gören, kendine
güveni olmayan kişilerin ise, daha çoktur. Bizi değerlendirme durumunda
olan öğretmen; patron, müfettiş gibi kimselerle konuşurken,
onların beğenisini kazanmaya daha bir özen gösterir, meskelerimizi
daha sık kullanırız.
 
 Kişi, yalnız başkalarınca mı beğenilmek ister? Hayır, kişi kendi
tarafından da beğenilmek, onaylanmak ister. Bu nedenle de hoş olmayan,
can sıkıcı, akılsızca bazı davranışlarını, kendine ve başkalarına
--akla yatkın-- gösterebilmek için giderim, tepki oluşturma, yansıtma
ve özdeşim gibi birçok psikolojik savunma mekanizmaları kullanır.
Bu tür psikolojik savunma mekanizmaları sayesinde öyle bir algılama
çerçevesi oluşturur ki, bu çerçeve içinde davranışları aptalca olmaktan
çıkar, akla yatkın, anlamlı davranışlar görünümüne bürünür.
 
 İletişim kurulan kişinin konuşma biçimi de savunuculuk davranışını
etkiler. Yargılayıcı, denetleyici, üstünlük belirten bir tutum içinde,
kesin bir tavırla konuşan kişilere karşı daha savunucu olunur. Bu
kişilere iç dünya kapatılır, onlardan uzak durulur. Öte yandan karşıdaki,
eşit gören bir tutum içinde, soruna yönelik, denemeci yaklaşımla,
anlayış göstererek konuşursa; bu kişiye daha rahat açılır, daha
az savunucu oluruz. Bu tür ilişki kurabilen kişileri kendimize --dost--
ediniriz.
 
 ALIŞTIRMA
 
 İki Benliğimi Tanımliyorum
 
 1. Bir kağıt ve kalem alın.
 
 2. Kağıda ikiye ayıracak şekilde yukarıdan aşağı dikey bir çizgi
çizin. Bu bölümlerden solda kalanın üstüne İÇ BENLİĞİM, diğerine
SOSYAL BENLİĞİM başlıklarını yazın.
 
 3. Sizi iç benliğinizle en iyi tanıyan yine kendinizsiniz. İç benliğinizi
en iyi temsil edecek sekiz sıfat yazınız. Bu sıfatların sizce
önemli olması gerekir; doğrusu yanlışı yoktur. Örneğin utangaç,
korkak, pasif, delidolu, verdiği sözü mutlaka tutan ve buna
benzer nitelendirmeler seçebilirsiniz. İç benliğinizi yansıtacak
sıfatları verdikten sonra bu kez sosyal benliğinizi yansıtacak
sizce önemli sekiz sıfat yazın.
 
 4. Sizi yakından tanıyan bir dostunuzdan sizin için aynısını yapmasını
isteyin: Bir başka deyişle, dostunuz sizin iç benliğinizi,
sosyal benliğinizi nasıl görüyor, her biri için sekiz sıfat yazarak
belirtsin.
 
 5. Sizin yazdıklarınızla, yakın arkadaşınızın yazdıkları arasında
bir benzerlik var mı? Farkları ve benzerlikleri aranızda tartışın.
Bu tartışmanın sonunda, --Kendim hakkımda yeni bir şeyler
öğrendim mi?-- sorusuna cevap vermeye çalışın.
 
 :::::::::::::::::
 
 7
 
 İşitmek ve Dinlemek
 
 Türlü nedenlerle iletişimde meydana gelen kopukluklar, insan ilişkilerini
olumsuz yönde etkiler. İletişimde kopukluklara yol açan nedenlerin
bazısı, farkında olarak, bazısı da farkında olmadan yapılan
davranışların sonucudur.
 
 Sık sık gözlemlemişimdir: Benim için önemli bir konuyu anlatırken
karşımdaki, yüzünde boş bir ifadeyle bana bakar; beni işitir ama
dinlemez. Bu boş ifadeyi görünce, içimden, karşımdakini sarsmak,
onun ilgisini çekmek gelir. Ne var ki, aynı şeyi ben yapmıyorum!
diyebilir miyim acaba?
 
 Bir süre önce işlerimin üst üste ters gittiği bir zamanda kafam
borçlarımı nasıl ödeyeceğimle meşgulken, kedisini kaybetmiş olan
komşumla karşılaştım. Onu bir daha bulamayacağını sanıyordu. Ayrılırken
benden bir şey istemişti, ama neydi o, bir türlü anımsayamadım.
Ertesi gün yanına gittiğimde sevinçliydi. Kediyi bizim çocuklar
bulmuşlar ve eve getirmişler... Çocuklara benim söylediğimi, kedisini
arattığımı sanıyordu... Bense benden böyle bir şey istediğini unutup
gitmiştim. Besbelli ben ve komşum o gün karşılaştığımızda, sorunları
iyice yoğunlaşmış olan kendi iç alemimizden bazı sesler yansıtmış,
ne var ki, kendi dünyalarımızın içinden çıkıp birbirimizle iletişim
kuramamıştık.
 
 Konuşma konusunda beceri geliştirınek için bazı okullar ve programlar
kurslar verirler; ancak bunun bir parçası olan dinleme konusunda
daha becerili olabilme alanında hiçbir yerde kurs verilmez.
Başarılı bir iletişim açısından gerekli olan --anlayabilmek için dinleme--,
kişinin rastlantılara bağlı olarak kendi kendisini eğitmesine bırakılır.
Bazı kişiler doğuştan iyi dinleyici doğabilir; ne var ki, bu kişilerin
sayısı azdır. İyi bir dinleyici olabilmek için, çoğu insanın bilinçli
bir çaba harcaması ve yeni beceriler geliştirmesi gerekir.
 
 Kitabın bu bölümünde, karşıdaki kişinin söylediğini sadece işitmek
değil, gerçekten duyabilmek için neler yapılabileceği üzerinde
duracağız. İşe, --dinleme-- konusunu yakından inceleyerek başlayalım.
 
 NASIL DİNLİYORUZ?
 
 Dinlemenin değişik türleri vardır. Bunlardan en yaygın olanı görünüşte
dinlemedir. Bazen karşınızdaki kişi dış görünüşüyle dinliyormuş
gibidir; fakat iç dünyası bambaşka yerlerdedir ya da kafasında
sizin söylediklerinizden daha önemli bir konu vardır.
 
 Bazı kişiler de kendi söyledikleri ve söyleyeceklerinin dışında
başka bir şeyle ilgilenmezler. Bu kimseleri karşılarındakiyle konuşuyor
sanırsınız. Oysa bunlar aslında konuşmuyor, konuşuyor gibidirler.
Söz konusu olan bir diyalog değil, o kişinin kendi kendine konuşması,
bir tür söylev vermesidir. Buna halk --nutuk atma-- der.
 
 Kimileri de konuşanın söylediklerinden sadece kendi ilgilendikleri
bölümü duyar, diğer söylenenleri dinlemez. Bu tür dinleyiciler seçerek
dinleyen kategorisine konabilir. Bunlar, dikkatlerini çekecek bir
sözcük ya da ifade ortaya çıkıncaya kadar, --görünürde dinleyici--
olarak kalırlar, daha sonra ilgilendikleri bölümü dinlemeye başlarlar.
İlgilerini çeken para, bir meslek, belirli bir kimse ya da cinsiyet gibi
farklı konular olabilir. Eğer onların ilgilendiği bir konuda konuşmuyorsanız,
bir duvarın karşısına geçip konuşmanızdan pek farklı olmaz.
 
 Duygusal yönden saplanmış dinleyiciler vardır. Sürekli olarak belirli
bir duygusal tonu taşımak isterler; ne söylerseniz söyleyin ondan
bir hüzün çıkarmak isteyenler olabileceği gibi, her söylenenden
bir espri, gülünecek bir şey çıkarmaya çalışanlar da vardır. Böyle belirli
bir duyguya saplanmış dinleyiciler, kendi ilgilendikleri duygunun
dışında işittiklerini, hemen o anda unuturlar, bir daha da hatırlamazlar.
 
 Bir başka dinleyici türü savunucu dinleyicidir. Ne duyarsa duysun
her söyleneni kendine yönelmiş bir saldırı sayar ve hemen karşı savunmaya
geçer. Siz tüm iyi niyetinizle, bir gün önce gittiğiniz yerde
yediğiniz nefis pastadan söz ederken, karşınızdakinin size tuhaf tuhaf
baktığını görürsünüz. Bir süre sonra arkadaşınızın, --kendi yaptığı
pastayı beğenmediğinizi dolambaçlı yollardan değil de, doğrudan
doğruya yüzüne söylemediğiniz için-- kırıldığını öğrenebilirsiniz.
 
 Bir başka tür dinleyici de, tuzak kurucu olarak tanımlanabilir. Bu
tür dinleyiciler hiç seslerini çıkarmadan dinlerler, çünkü bunlar
dinledikleri bilgilerden yararlanarak karşısındakini zor duruma sokacak
fırsatlar yakalamaya çalışırlar. Siz bir konuda başınızdan geçeni anlatırken,
bir anda karşınızdakinin, --Geçen gün bana tatlıyı sevmediğini
söylemiştin, şimdi de arkadaşlarınla grup halinde baklavacıya
gittiğini söylüyorsun!-- gibi sözleriyle karşılaşabilirsiniz. Oysa konu
askere giden bir öğretmenin uğurlanışı sırasında yapılan bir sohbetle
ilgilidir; sizin tatlı yeme alışkanlığınızla değil.
 
 Bazı dinleyiciler de, yüzeysel dinleyen olarak adlandırılabilir. Bu
tür dinleme özelliğine sahip kişiler, konuşanın kullandığı kelimelerin
yüzeyinde kalır ve asıl altta yatan anlama ulaşamazlar. Örneğin,
bir üniversite öğrencisi, yeni geldiği büyük kentte uzaktan akrabaları
olan kimseleri ziyarete gider. Ayrılırken ev sahipleri, --Sık sık bekleriz;--
der. Öte yandan, sık sık gitmeye başladığında, öğrenci bir tuhaflık
sezer. Ne zaman gitse ev sahibi kimseler başlarının ağrıdığından;
rahatsız olduklarından ya da bir yere gitmek için söz verdiklerinden
dem vururlar. Daha önce kendisine, --sık sık bekleriz,-- dedikleri halde,
sonraki gelişinde hiç de memnun olmuşa benzemezler.
 
 Toplumun geleneksel kesimlerinde, açık seçik doğrudan iletişim
kurmak genellikle --ayıp-- sayıldığından, kelimelerin altında yatan
anlamların anlaşılması beklenir; söylenenleri yüzeysel düzeyde anlayan
kişi, --saf-- biri olarak algılanır.
 
 Nasıl bir dinleyiciyim?
 
 Kimse mükemmel değildir. Fakat insanın hatalarını bilmesi onun en
güçlü yanlarından birini oluşturur. Aşağıdaki alıştırmayı yaparsanız
ne kadar gerçekten dinliyorsunuz, ne kadar dinlermiş gibi yapıyorsunuz
konusunda kendi davranışınız hakkında daha doğru bir fikir
elde edebilirsiniz.
 
 1. Beş gün süreyle dinleme davranışına dikkat edin. Davranışınızı
değiştirmeye kalkmayın, sadece kendizi gözleyin: Dinlediğiniz
zaman kaç kez gerçekten dinliyorsunuz ya da daha önce
söz konusu ettiğimiz dinlememe davranışlarından hangisini
gösteriyorsunuz? Bunların farkına varmaya çalışın. --Gerçekten
dinliyor muyum?--; diye kendi kendinize sorun. Bu soruyu,
değişik durumlarda ve değişik kimselerle birlikteyken,
kendinize sorun. Bu şekilde, ne zaman ve kiminle konuşurken
gerçekten dinlediğinizi, anlayabilirsiniz.
 
 2. Özet halinde bir günlük tutarak gözlemlerinizi kaydedebilirsiniz.
Aşağıda bir örnek verilmiştir:
 
 Gün ve zaman : 12 Ocak, akşam üzeri.
 
 Kişi(ler) : Kardeşim.
 
 Konuşma konusu : Liseyi bitirince hangi fakülteye girecek.
 
 Nasıl dinledim : Daha önce birkaç kez aynı konuyu dinledim.
Önce gerçekten dinlemek istedim. Baktım ki aynı eski
hikaye, aklıma kendi derslerim geldi, yarınki yapacağım işleri
düşünmeye başladım.
 
 Gün ve zaman : 13 Ocak, sabah ilk derse girmeden önce.
 
 Kişi(ler) : Sınıf arkadaşım.
 
 Konuşma konusu : Önümüzdeki hafta gireceğimiz biyoloji
ara sınavı.
 
 Nasıl dinledim : Aynı hocanın dersini daha önce almış bir
sınıf arkadaşı varmış, sınavda ne gibi sorular sorabileceğini
konuşmuşlar. Sınavda ne gibi sorular gelebileceğini ilgiyle
dinledim. Arkadaşımın bana bunu söylemesinden anladığım
bir şey de, onun beni kendine yakın bulduğu. O
konuşurken hiç sıkılmadım.
 
 3. Beş günlük gözlem devresinden sonra aşağıdaki sorulara cevap
vermeye çalışın:
 
 -Dinlediğiniz zamanın ne kadarını tam dinlemeyle geçiriyorsunuz?
 
 -Hangi durumlarda dinlememe sık sık kendini gösteriyor?
 
 -Dinleme davranışından memnun musunuz?
 
 Yukarıdaki alıştırmayı yaptıktan sonra, ne kadar az dinlediğinizi
gözleyerek, hayrete düşebilirsiniz. İnsanın zamanının çoğunu dinlermiş
gibi görünüp de dinlemeden geçirmesi, ilk bakışta üzücü gelir.
Demek ki, dinler gibi görünen kişilerin çoğu, bizi dinlememektedir...
Ne kadar üzücü olursa olsun, gerçek bu; kulağa ulaşan her söz dinlenmiyor.
 
 NİÇİN DİNLEMİYORUZ?
 
 Her şeyden önce, günün büyük bir zamanı dinlemekle geçer; sınıfta,
evde, toplantıda, işyerinde, yolda, televizyonda, radyoda o kadar konuşma
var ki, bütün bunlara dikkat verilecek olsa, sinir sistemi yorulur.
Sinir sistemi kendini korumak için dikkati her zaman yoğun bir
odak noktasında tutmaz, ancak --ilginç-- bulduğu, başka bir deyişle, o
anda içinde bulunduğu fizyolojik ve psikolojik gereksinmeler çerçevesinde
anlamlı olan noktalara dikkati toplar. Karnımız açsa, yiyecek
konusu, sınavlarla ilgiliysek, sınav konusu dikkatimizi çeker. Belirli
bir kimseye karşı özel bir ilgimiz varsa, onun adı geçtiği zaman --kulak
kesiliriz!--
 
 Bir başka neden de, dakikada 600 kelimelik bir konuşma hızını
rahatlıkla anlayabilecek bir sinir sistemine sahip olduğumuz halde,
normal konuşma hızının dakikada ancak 100 ile 140 kelime arasında
olmasıdır. --Bunun dinlemeyle ilgisi ne?-- diye sorabilirsiniz. Bu demektir
ki, her dakika en azından 460 kelimelik bir zaman süresinde
zihin boş kalıyor. Konuşma 15 dakika sürerse, kaç kelimelik zaman
boş kalır, varın siz hesaplayın.
 
 Bu zamanı, insan kafası kendinde varolan malzemeyle doldurur;
bir başka deyişle, kendisi için önemli sorunlara döner ve onlarla ilgilenir.
İşte, kendini iyi dinleyici olarak eğiten kimseler, bu boş zamanı
konuşanın neyi ve niçin demek istediğini düşünerek kullanırlar, kendi
sorunlarına dönmezler. Kuşkusuz bunu yapabilmek o kadar kolay değildir,
bir eğitimden geçmeyi gerektirir.
 
 DİNLEME VE ANLAMA
 
 Dinleme davranışının mükemmel olmadığını gördük. Ayrıca kulağa
gelen her sözü tam dikkatle, kendimizi vererek dinlememizin olanaksız
olduğunu da açıklamış bulunuyoruz. Şimdi siz bu noktada
şöyle bir soru sorabilirsiniz: --Eğer bir kimsenin söylediğini anlamayı
gerçekten istersem, dikkatimi tam anlamıyla onun-- söylediklerine
toplarsam, konuşanın ne demek istediğini bütünüyle anlayamaz mıyım?--
 
 Dinlemek insanı mutlaka anlamaya götürmüyor. Söyleneni söyleyenin
tarzında, onun anlamında anlayabilmek sanıldığı kadar kolay
değildir. Anlamak isteyip, bütün dikkatinizi vererek dinlediğiniz
halde, yakın bir arkadaşınızın ya da nişanlınızın söylediğini anlamamış
olduğunuzu, bir süre sonra farkedebilirsiniz. Dinlediğini anlayabilmek
için, iki kişi arasında geçen konuşma sürecinin en önemli
yönlerinden biri de geri-iletim'dir. Aşağıdaki alıştırmayı yaparak,
geri-iletim konusunda biraz aydınlanalım.
 
 TEK VE ÇİFT YÖNLÜ İLETİŞİM
 
 Bu uygulamayı yapmak için bir arkadaşınıza gereksinmeniz olacak.
 
 1. Arkadaşınızın görmediği ve aşina olmadığı basit üç ya da
dört şekil çizin.
 
 2. Arkadaşınız arkasını dönsün ve sizin elinizdeki şekilleri göremeyecek
biçimde otursun.
 
 3. Arkadaşınıza bir kalem ve üç kağıt verin.
 
 4. Aşağıdaki açıklamayı arkadaşınıza okuyun: --Şimdi sana üç
ayrı şekil anlatacağım ve sen benim anlattıklarıma dayanarak
bu şekillerin her birini önündeki bir kağıt üzerine çizeceksin.
Bana hiç soru sormamalısın. Söylediklerimden ne anladıysan
onu olduğu gibi çizmeye çaışacaksın.--
 
 5. Elinizdeki her bir şekli tekrar etmeden, hızlı fakat doğru biçimde
yüksek sesle teker teker tarif edin.
 
 6. Sizin elinizdeki şekillerle, arkadaşınızın çizdiği şekilleri
karşılaştırın; nerelerde, ne gibi hatalar yapılmış görün ve bunların
bir listesini yapın. Örneğin, şekil kağıdın neresinden başlıyor,
büyüklük, yön ve biçim bakımından sizinkine ne ölçüde benziyor?
 
 7. Arkadaşınızı yine eski yerine arkası dönük olarak oturtun,
bu kez çizdiğiniz şekilleri arkadaşınıza tarif ederken, arkadaşınız
size soru sorabilme olanağına sahip olacak. Arkadaşınıza
aşağıdaki açıklamayı okuyun: --Şimdi sana yine üç ayrı şekil
anlatacağım. Benim anlatmama dayanarak bu şekillerin
her birini önündeki bir kağıdın üzerine çizeceksin. Yalnız bu
kez soru sormak serbest. Anlayamadığın, belirsiz kalan noktalarda,
istediğiniz kadar soru sorabilirsin.--
 
 8. Elinizdeki her bir şekli daha önce yaptığınız gibi tarif edin,
fakat soru sorulduğu zaman soruyu tam cevaplayın.
 
 9. Arkadaşınız çizimi bitirdiği zaman, 6. adımdaki işlemi tekrar
edin.
 
 10. Adım 6 ve 9'da elde ettiğiniz sonuçları karşılaştırın.
 
 11. Arkadaşınız kendini soru sorma olanağı yokken mi, yoksa
soru sormak özgürlüğüne sahipken mi daha gergin ve rahatsız
hissetti?
 
 12. Siz kendinizi hangi durumda rahat hissettiniz?
 
 13. Bu alıştırmadan ne gibi şeyler öğrendiğinizi, sizin ve arkadaşınızın
fikirlerini karşılaştırarak tartışın.
 
 NEDEN YANLIŞ ANLAŞILIRIM?
 
 Tek ve çift yönlü iletişim alıştırmasıyla, dinlediğini anlayabilme arasında
ne gibi bir ilişki var? Bu ilişkiyi daha iyi kavrayabilmek için,
son günlerde başımdan geçen şöyle bir olayı örnek vermek istiyorum:
Yoğun bir çalışma içinde bulunan yeğenime, kendisiyle bir iş
konusunda konuşmak istediğimi söyledim. İkimize de Cumartesi
günü uygun göründü. Yeğenim Cumartesi saat 9'da bana uğrayacağını
söyledi. Daha önce onunla konuşurken sabahları saat 6'da kalktığından
söz etmişti. Ben onun bana sabah 9'da geleceğini düşünmüştüm;
çünkü sabah 6'da kalkan biri için, 9'da bir araya gelmeyi
planlamak uygun bir zaman olarak görünmüştü. Bu benim varsayımımdı.
Cumartesi sabahı bana gelmeyen yeğenime saat 10'da merak
içinde telefon ettiğimde, onun akşam 9'da gelmeyi planladığını öğrendim.
 
 Ortada bir yanlış anlama söz konusuydu. Nasıl oldu da, yeğenimin
bana sabah 9'da geleceğini sanmıştım? Bu yanlış anlamanın altında
bazı varsayımlar yatmaktaydı. Bunlar:
 
 -Yeğenim, Cumartesi günleri de erken kalkar.
 
 -Yoğun bir çalışma temposu içinde olduğundan, günün kalan
bölümünde kendi işleriyle ilgilenecek; Cumartesi gecesi hafta
sonu olduğu için, o saatleri kendi özel eğlencesine ayıracaktır.
 
 YANLIŞ ANLAMA NASIL ÖNLENİR?
 
 Yanlış anlama ve anlaşılmayı önlemek için, herhangi bir sonuca varırken
ne gibi varsayımlara dayanıldığının farkında olmak gerekir.
Ancak bu varsayımların konuşma anında farkına varılması hemen
hemen olanaksızdır. Buna karşılık, karşıdakinin söylediklerinin doğru
anlaşılıp anlaşılmadığı denetlenebilir.
 
 Yine yukarıdaki örneğe dönelim: --Yeğenim bana Cumartesi sabahı
gelecek-- sonucuna ulaşırken, bu sonucun dayandığı varsayımlarımın
o anda farkında değildim, ancak daha sonra neden --o şekilde
anladım?-- diye düşündüğümde farkına varabildim. Bunları o anda
farketmediğim için de yeğenime, --Benim şu varsayımlarım var, bunlar
doğru mu?-- diye soramazdım. Ancak nasıl bir sonuca ulaşacağımın
farkında olsaydım, --Bana Cumartesi sabahı saat 9'da geliyorsun,
değil mi?-- diye sorabilirdim. Böylece benim zihnimde oluşan
anlamla, onun zihninde tasarladığı anlamı karşılaştırabilirdik. Tabii
aynı şeyi yeğenim de yapabilirdi. Başka bir deyişle, ikimizden biri,
anladığının doğru olup olmadığını karşısındakine sorarak, iletişimi
tek yönlü olmaktan çıkarıp çift yönlü yapabilseydi, bu yanlış anlamayı
düzeltme olanağı bulabilecektik.
 
 Bir kimseyle konuşurken, onun demek istediğiyle bizim anladığımızın
aynı olup olmadığını denetlemeye geri-iletim adı verilir. Aslında
geri-iletim, Yedinci Bölümde iletişim modelini tartışırken görüldüğü
gibi, geniş kapsamlı bir kavramdır. Yüz ifadeleri, bedenin duruşu
ve sesin tonu gibi, karşıdakine verilen tepkilerin tümünü kapsar.
Yüz yüze yapılan görüşmelerde, geri-iletim her zaman vardır;
aksi halde konuşan, gerçekten anlaşılıp anlaşılmadığından, hiçbir zaman
emin olamaz. Anladığını geri-iletim yoluyla belirten kişi, iyi bir
dinleyicidir.
 
 Daha önce yapılan tek ve çift yönlü iletişim alıştırmasında, hangi
alıştırmada daha çok hata yapıldığını gördük. Basit bir çizim işleminde
tek yönlü ve çift yönlü iletişim bu kadar farklı sonuçlar ortaya
çıkarırsa, karmaşık duygu ve düşünceleri kapsayan, bir iletişim söz
konusu olduğunda, ne denli hata yapılabileceğini siz düşünün. Buna
karşılık çift yönlü iletişimi kullanarak, bir başka ifadeyle, geri-iletime
sık sık başvurarak, yapacağınız hataları en düşük düzeye indirmeniz
mümkündür. İletişimde meydana gelen farklı anlayışlar eninde sonunda
mutlaka kendini gösterir. Örneğin, yeğenimle aramdaki farklı
anlayış, sonunda ortaya çıktı, ne var ki, bana gerek zaman, gerekse
enerji yönünden daha pahalıya mal oldu. Önemli olan, eğer varsa bu
farkları anında ortaya çıkartabilme alışkanlığını, başka bir deyişle,
geri-iletimi sık sık kullanma davranışını geliştirmektir.
 
 Askerlik yapanlar bilirler, erler komutanın emrini tekrar etmek
zorundadırlar. Hele ilk acemilik devresinde, emir tekrarına çok
önem verilir, böylece sağlıklı bir alışkanlığın yerleşmesine çalışılır.
Emir tekrarı sayesinde, geri-iletim mekanizması işletilir ve yanlış
anlamalar varsa anında düzeltilir.
 
 Burada askerlikle ilgili bir anıyı anlatmadan geçemeyeceğim. Anlatacağım
olay bir teğmenin başından geçmiştir.
 
 Kırklareli'nde görevliyken, bir arkadaşı Edirne'den teğmeni ziyarete
gelmiş. Teğmen postayı (görevli er) çağırarak, --iki Fruko-- getirmesini
söylemiş.
 
 Asker, --Başüstüne komutanım,-- diyerek oradan ayrılmış.
 
 Beş dakikada gelmesi beklenen posta, aradan 10 dakika geçmiş
gelmemiş, 75 dakika geçmiş gelmemiş. Teğmen merak etmeye başlamış.
Ne olduğunu öğrenmek için kantine telefon etmiş ve postanın
kantine gelmediğini söylemişler. Anısının geri kalanını teğmenin ağzından
dinleyelim:
 
 --Hem şaşırmış hem de biraz kızmıştım. Beni ziyarete gelen sınıf
arkadaşımdı ve iyi bir askerdi. Benim postanın en basit bir görevi bile
yerine getiremeyişi beni mahçup duruma düşürmüştü. Aklıma türlü
olasılıklar geliyordu: Asker ya firar etti, ya da yolda başına bir kaza
geldi. Biraz daha bekledikten sonra başka bir eri, postayı aramakla
görevlendirdim. Merakım gittikçe artmıştı, çünkü posta son derece
güvenilecek, temiz ve dürüst bir köy delikanlısıydı. Bir süre sonra
yorgun, bitkin, ter içinde posta geldi. Kucağında ağır bir yük taşıyordu.
Güçlükle soluk alıp veriyordu; esas durumda tekmil verip, durumu anlattı:
 
 --Komutanım, ikisini birden getiremedim. Garajdan vermiyorlardı,
garaj çavuşuna çıktım, güçlükle nihayet razı oldular. Onun için geciktim--
 
 Kendisine sordum: Sen ne istedin, garajdan?
 
 --İki kriko komutanım. Küçükleri yokmuş, onun için cemse (GMC)
krikosu verdiler!--
 
 Geri-iletim kullanarak dinlemenin, anlamaya o denli büyük katkısı
vardır ki, bu tür davranışa, iletişim uzmanları bir terim bulmuşlardır:
aktif dinleme. Aktif dinlemenin en belirgin özelliği, bilinçli bir biçimde
ve sürekli olarak geri-iletim kullanılmasıdır.
 
 Aktif dinlemede, dinleyen, konuşanın söylediklerini açarak geri
verir ve böylece konuşan, dinleyenin ne anladığını öğrenir. Ve bireyler
iç dünyalarına kapanıp kendi anlamları içine gömülerek bir monolog
geliştirme yerine, karşılarındaki kişiyle bir diyalog kurarak,
anlamlı bir ilişkiye girme olanağı bulmuş olurlar.
 
 Aktif dinlemeyi kullanarak, iyi bir dinleyici olabilmenizi sağlayacak,
bundan böyle de iyi bir dinleyici olmanın olumlu yönlerinden
yararlanmaya başlayacaksınız. Bu yararlardan en büyüğü, kişinin
yüzeysel ilişkiler yerine, daha derin ve doyurucu ilişkiler kurabilme
olasılığının artmış olmasıdır. Böyle bir dinleme yeteneğiyle, hem
kendinize, hem de başkalarına birçok yönden yararlı olabilirsiniz.
 
 YARDIMCI OLMAK İÇİN DİNLEMEK
 
 Bir kişi diğerine değer verdiği, hoşlandığı ya da sevdiği zaman, onun
sorunlarını çözmede yardımcı olmak ister. Onun için çoğu kişinin bir
--dert ortağı--, --yakın dostu-- vardır. Annemiz, babamız, kardeşlerimiz,
akrabalarımız da bize yardımcı olmaya çaışırlar. Kısacası insanlar
birbirlerine yardım etmede pek o kadar pinti değildirler.
 
 Acaba yardım etmek isteyen bu denli çok kişi olmasına rağmen,
söz konusu kimselerin sorunu çözmeye katkıları ne ölçüde olur? Ya
da bu katkı sorunu gerçekten çözmeye yeterli mi? Kişisel olarak şimdiye
kadar yaptığım gözlemlerde bir kimsenin ne kadar iyi niyetli
olursa olsun, söz konusu kişinin sorununu onun adına gerçekten çözebildiğine
tanık olmadım. Bir kimseye yararlı olabilmenin tek yolu
vardır; o da karşınızdakini dikkatle dinlemek ve onunla kalben ve
kafaca beraber olmaktır. Bir başka deyişle, karşınızdakini duyarak
dinlemektir.
 
 Dinlemenin bir kimsenin sorununu çözmede nasıl yararlı olacağını
anlayabilmek için, önce bir kimsenin sorununu onun kendisinden
başka hiç kimsenin çözemeyeceğinin kabul edilmesi gerekir. Biz o kişiye,
ancak kendi sorununu kendisinin çözebilmesi için yardımcı olabiliriz.
Çünkü, bir kişinin sorununu onun yerine çözdüğümüzü varsaysak
bile, bu kısa vadeli bir çözüm olur ve o kişi uzun dönemde
benzer sorunlarla yine karşılaşır. O kişiye, köklü çözümleri kendinin
bulması yönünde yardım edilirse, gerçek bir katkı yapılmış olur.
 
 Ne var ki, önerilmesi kolay, uygulanması zor bir davranıştır bu.
Çünkü önem verdiğimiz, sevdiğimiz bir kimsenin güç bir durumda
olduğunu bildiğimiz zaman, içimizden ilk geçen, hemen koşup ona
yardım etmektir; onun sorularına bir cevap bulmaya kalkarız, --şöyle
yap, buraya git, şununla konuş,-- gibi, tümüyle iyi niyetimizin etkisi
altında bir sürü yollar öneririz.
 
 Bu öneriler gerçekten doğru da olsa, deneyler göstermiştir ki; bu
çözüm yollarını kişinin kendisi bulup çıkarmadıkça, önerilerin uzun
zaman içinde pek yararı dokunmamakta, hatta tersine, kişiyi kendi
sorunlarını çözemez, aciz bir birey durumuna sokarak zararlı bile olmaktadır.
Onun için yapacağınız önerilerin gerçekten en doğrusu olduğuna
inansanız bile, sonuçta çözüm yolunu kişinin kendisine bırakmak gerekiyor.
 
 --Peki, nasıl yardım edelim öyleyse?-- diye bir soru belirebilir kafanızda.
Burada, değer verdiğiniz, yakın hissettiğiniz bir kimse bir
sorunun çözümü içinde kıvranırken, --kendisi bulsun çözümü,-- diye
ondan uzak durmanızı salık vermiyorum. Arkadaşınızın sorununu
çözümünü kendisinin bulmasına, onun için iyi bir dinleyici olarak
yardım edebileceğinizi göstermek amacındayım.
 
 --Nasıl bir dinleme davranışıyla yardımcı olunabilir?-- konusunun
ayrıntılarına geçmeden önce, ilk aşamada, şu andaki yardım davranışlarınızın
farkına varmanıza yardımcı olacak bir alıştırmayla başlayalım işe.
 
 Acaba Ne Söylerdiniz?
 
 1. Aşağıda bazı sorunlar verilmiş ve bir dostunuzun bu sorunlara
çözüm aramak için size başvurduğu varsayılmıştır. Sorunuyla size
gelen bu kimseye nasıl tepkide bulunurdunuz? Her bir sorun için
önerdiğiniz cevapları mümkün olduğu kadar ayrıntılı yazmaya çalışın.
 
 2. Sorunlar:
 
 Annem ve babamla ilişkimi nasıl düzenleyeceğimi bilemiyorum.
Beni hiç anlamıyorlar. Benim hoşlandığım hiçbir şeyi onaylamıyorlar.
Onların değerine, yaşam biçimine uymuyor bunlar. Benim
duygularım ve düşüncelerimin benim için doğru olacağını kabul
edemiyorlar. Beni sevmediklerini söylemek istemiyorum. Beni seviyorlar,
fakat benim onlardan farklı bir insan olduğumu göremiyorlar.
 
 Son zamanlarda cesaretim iyice kırıldı. Hiçbir kız arkadaşım
olmayacak galiba benim... Yani içtenlikle sevdiğim bir kız demek istiyorum.
Konuştuğum birçok kız var, ama hiçbiriyle duygusal bir
ilişkim yok. Gelirler bana dertlerini açarlar, beni arkadaş olarak görüp
yakın davranırlar, ama hepsi bu kadar. Beni bir erkek olarak görüp
bir duygusal ilişki içine girmiyorlar. Sadece bir arkadaş olmanın
ötesinde ilişkiler istiyorum.
 
 Ne yapacağımı bilmez bir haldeyim. Okula gitmek istemiyor
canım, fakat çevrede yapacak pek iş yok, ayrıca henüz askere gitmek
de istemiyorum. Belki bir yıl falan okula gitmesem iyi olur, ama ondan
sonra ne yapacağımı bilemiyorum.
 
 Son günlerde evliliğimden memnun değilim. Kavga ettiğimiz
falan yok. Fakat ölü bir ilişki içindeyiz, bir canlılık yok. Sanki can sıkıcı
bir hapishaneye beraberce kapandık ve her gün hapishanenin
pencerelerinden biri daha duvarla kapanıyor.
 
 Müdür bey galiba bana kızgın! Eskiden şakalar yapardı, şimdi
son derece ciddi. Son üç haftadır yaptığım iş hakkında bana hiçbir
şey söylemedi.
 
 3. Verdiğiniz cevapları saklayın. İki yakın arkadaşınızdan, yukarıdaki
sorunlara verdikleri cevapları yazmalarını isteyin ve onları da
sizin cevaplarınızla birlikte saklayın.
 
 4. Bu aşamada, her biriniz her sorun için verdiğiniz cevabı okuyup
hangisinin daha yararlı olacağını aranızda tartışabilirsiniz. Bu
tartışmayı yaparken, biriniz sorun sahibi olsun ve diğerlerinin verdikleri
cevapların, sorunun çözümünde kendisine ne denli yararlı olduğunu
söylesin.
 
 5. Hangi cevabın daha yararlı olacağına karar verdikten sonra cevaplarınızı
bir kenara koyup saklayın, çünkü biraz sonra onlara yeniden başvuracağız.
 
 6. Bu bölümün geri kalan kısmını okuyun. Sonra cevaplarınızı bu
yeni bilgilerin ışığında sınıflandırmaya çalışın. Bunlar yargılama;
çözümleme; rahatlatma; soru sorma ya da diğer sınıflardan hangisine
girmektedir? Yine her zaman yaptığınız gibi konuya değişik boyutlar
kazandırma için aranızda tartışabilirsiniz.
 
 SORUNLARA VERDİĞİNİZ
 
 YAYGIN CEVAP TÜRLERİ
 
 Sorunları çözmek için verdiğiniz cevaplar, sizin nasıl bir dinleme
davranışı gösterdiğinizi ve soruna ne tür bir yaklaşım gösterdiğinizi
belirtir. Bu cevapların çoğu da büyük bir olasılıkla aşağıdaki dört
kategoriden birine girer. Tek başlarına ele alındıklarında, bu dinleme
davranışlarınızın hiçbiri, kendi içinde --iyi-- ya da --kötü-- değildir;
ancak bunlar genellikle uygun olmayan durumlarda kullanılır. Daha
doğrusu, bir kişi belirli bir cevap tarzını ya da yaklaşım biçimini bütün
durumlarda kullanma eğilimi gösterir. Her dinleme davranışının
gerektiği belirli, uygun bir zaman ve yer vardır. Önemli olan da, bu
zamanı ve durumu kavrayıp bu bilinç içinde cevap verebilmektir.
 
 Aşağıdaki cevap kategorilerini okurken, bu yaklaşım biçimlerinden
en çok hangisini kullandığınızı, soruna bu tür bir yaklaşımla karşınızdaki
kişide nasıl bir etki uyandırdığınızı bulmaya çalışın.
 
 Yargılama
 
 Yargılayıcı yaklaşım, konuşanın davranışını ya da düşüncesini belirli
bir yönde değerlendirir. Yargı olumlu olabilir: --iyi bir fikir;-- --şimdi
doğru iz üzerindesin-- gibi; veya olumsuz olabilir: --böyle bir tutumla
sen hiçbir sonuca ulaşamazsın-- gibi. Değerlendirme ister olumlu, isterse
olumsuz olsun, şöyle bir kanı oluşur: --Yargılayan kişi, yargılanandan
belirli yönlerden daha üstün olduğu için, konuşanın davranışını
olumlu ya da olumsuz yönde değerlendirebilmektedir.--
 
 Yargılayıcı davranışın dinleyeni nasıl savunucu bir tutum içine
soktuğuna savunma konusunu tartışırken değinmiştik. Yargılayıcı
birinin karşısında olduğuna anlayan konuşmacı, birkaç dakika içinde
savunucu duruma geçer ve kendini kapar. Gerçek sorununu gizleyerek,
olumlu bir değerlendirme alabilmek için dinleyicinin onaylayabileceği
biçimde konuşmaya başlar. Bu tür konuşma, kişinin gerçek
sorununa bir çözüm bulmasını önler.
 
 Çözümleme (Analiz etme)
 
 Karşısında konuşan kimseyi çözümleyen kimse, konuşanı konuşandan
daha iyi bir biçimde kendisinin anladığını ima eder. --Bence seni
rahatsız eden şey...-- ya da --Söylediğin bu ama, gerçekte düşündüğün...--
gibi cümlelerle başlayan çözümlemelerde, dinleyici sanki konuşanın
kafasını okur ve ona bir tür psikoloji dersi vermeye kalkar.
 
 Karşınızdaki kişiyi çözümlediğinizde iki sorun ortaya çıkarmış
olursunuz: Her şeyden önce, yapılan çözümlemenin doğru olduğuna
ilişkin elinizde geçerli kanıt yoktur; yaptığınız yorum, karşınızdakinin
kafasını daha da karıştırır. İkinci olarak, yapılan çözümleme doğru
bile olsa, bunu söz konusu kişiye söylemenin bir yararı olmaz.
Çünkü sizin yorumunuzu dinleyen kişi, büyük bir olasılıkla savunucu
bir duruma geçer. Bu tutum, --ben senden daha iyi bilirim-- anlamı
ima edeceğinden, karşınızdaki farkında olmadan savunucu bir tutum
içine girer. Böyle bir tutum içine girince de, birçok başka etken,
kişinin kendi sorununa yaklaşımını bulandırır. Dolayısıyla, o kişinin
kendi sorununa kendisinin eğilmesini önlemiş ve onu kendi sorunlarını
görebilme olanağından daha da uzaklaştırmış olursunuz.
 
 Soru Sorma
 
 İstanbul'da yönetmiş olduğum iletişim gruplarından birinde, iki
hanım üye arasında geçen konuşma soru sormaya iyi bir örnek oluşturur:
 
 M : --Senin hakkında ne düşündüğümü ve ne hissettiğimi zannediyorsun?--
 
 Z : (Soruyu kendi kendine yineler.) --Benim hakkımda ne düşünüyorsun?
Ne hissediyorsun? Fakat, benim hakkımdaki hislerini sen bana
zaten söyledin!--
 
 M : --Olsun, sen yine de söyle.--
 
 Z : --Peki. Bir gün bana, bana yakın hissettiğini, benimle konuşmak
istediğini beni beğendiğini söyledin. Söylediğin buydu. Ben de
senin söylediklerine inandım--
 
 M : --Peki, sen ne düşünüyorsun? Senin hakkındaki hislerim ve
düşüncelerim nedir acaba?--
 
 Z : --Aynı şeyleri.--
 
 M : --Benim söylediklerimi unut.--
 
 Z : --Aynı şeyleri.--
 
 M : --Peki, ben bunları sana niçin söyledim, zannediyorsun?--
 
 Z : (Soruyu yineler.)... --Niçin... bana söyledin... Beni beğendiğini
niçin söyledin?..-- (Şaşırmış ve sıkıntılı bir görünüşü vardır.)
 
 M : --Evet.--
 
 Z : --Hımm... Bilmiyorum... Belki de yakın hissettin...-- (Sessizlik)
 
 M : --Niçin yakın hissettiğimi biliyor musun?--
 
 Z : --Hayır, bilmiyorum...-- (Sessizlik.)
 
 M : --Peki, benim hakkımdaki hislerin ne?--
 
 Z : --Daha önce söylediğim gibi, kendimi sana yakın hissediyorum..--
(Sessizlik.)
 
 M : --Sana söylediklerimin tam tersini söylemiş olsaydım, benim
hakkımda ne hissederdin?--
 
 (Konuşma uzadıkça Z'nin sıkıntısı artar ve bu tür konuşmaya son vermek
ister.)
 
 Soru sormak karşıdakinin ne düşündüğünü anlamak için sık sık
kullanılan bir yoldur. Fakat soru sormanın, çoğu kez, karşıdakinin
düşüncelerini yönlendirmek için kullanıldığı da bir gerçektir. Hepimiz
bu tür bir yaşantıdan geçmişizdir, ya öğretmenimiz, ya annemiz
veya babamız ya da bir başka otorite bizi belirli bir yöne götürmek,
sonra da kıskıvrak yakalamak için sorular sormuştur. Bu durumda
soru sormak bir stratejidir ve soru soranın kafasında bizi götürmek
istediği, bir tuzak olarak kullanacağı bir yer vardır. Böyle bir tutumun
savunuculuğa yol açacağı daha önce belirtilmişti.
 
 Rahatlatma
 
 Bazı durumlarda kişinin biraz cesaretlendirilmeye, biraz desteklenmeye
ve rahatlatılmaya gereksinmesi vardır ve böyle zamanlarda o
kişiye destek olmak, onu rahatlatmak yararlı olabilir. Ancak bu, rahatlatıcı
davranışın her zaman ve her yerde yararlı olacağı anlamına
gelmemelidir. Bazı durumlarda rahatlatıcı davranış göstermek karşıdakine
yararlı olmayabilir. Belirli bir konuda bunalmış bir kimseye,
--boş ver, yorma kafanı böyle şeylere,-- demek ya da, neşesi yerine
gelsin diye işi şakaya boğmak, sizin onun sorunlarını ciddiye almadığınız
ya da içinde bulunduğu durum karşısındaki duygu ve düşünceleri
doğal bulmadığınız izlenimini verebilir.
 
 Yukarıda kısaca açıklanan soruna yaklaşım biçimlerinin her biri
bazı durumlarda yararlı olabilir, ama çoğunlukla yardım isteyen kişinin
kafasını karıştırdığı da bir gerçektir. Bir örnek vererek söylemek
istediklerimizi somutlaştıralım:
 
 Yalçın : --Bende bir bozukluk olmalı. Hangi kızla konuşsam, benimle
ancak bir kez bir yere gidiyor, ikinci sefer çıkmıyor. Dün de aynı
şey oldu. Hülya ile beraber pastanede çay içtik. Önümüzdeki hafta
birlikte sinemaya gitmeyi teklif ettim, reddetti!..--
 
 Sacit : --Üzme tatlı canını, iki, üç güne kalmaz unutursun.-- (Rahatlatıcı.)
 
 Yalçın : --Yok o kadar kolay unutamam. Bu kız arkadaş sorunu
beni gerçekten düşündürüyor. Neyim eksik, nedir kusurum, niçin beni
yanlarında görmekten sıkılıyorlar?--
 
 Sacit : --Kardeşim, bence bu konuyu kafana takmışsın. Belki de
konuya böylesine takılmış olman ayağını, elini birbirine dolaştırıyor
ve ne yapacağını bilemez hale getiriyor.-- (Yargılama, çözümleme.)
 
 Yalçın : --Fakat bir türlü bu konuyu aklımdan çıkaramıyorum.
Senden hoşlanan hiçbir kız olmasa sen nasıl hissederdin?--
 
 Sacit : --Peki, sence sorun nedir? Onlara karşı kaba mı davranıyorsun?
Kızların senden hoşlanmamasının bir nedeni olmalı.-- (Soru sorma.)
 
 Yalçın : --Vallahi bilmiyorum, birader. Aklıma gelen her yolu denedim.
Hiçbiri işime yaramadı.--
 
 Sacit : --Kardeşim, ben senin sorununu biliyorum. Sen rahat davranmıyorsun,
sürekli diken üzerindesin. Kendin olman gerekir! İşte o
zaman kızlar senden hoşlanırlar. Bunu yapmak da hiç zor değil, bırak
kendini, sadece kendin ol, doğal davran, göreceksin her şey yoluna
girecek.-- (Yargılama, çözümleme, rahatlatma.)
 
 Yukarıda verilen örnekte Sacit, iyi niyetli bir arkadaştır, fakat Yalçın'a
bir yararı dokunmamakta, belki de onun sorununu daha zor bir
duruma sokmaktadır. Belki de Sacit'in söylediği şeyler sorunun can
alıcı noktasına değinmektedir. Fakat Yalçın çözümü kendisi bulmamış,
kendisi görememiştir ve bundan dolayı da bu çözüm ona yararlı
olmayacaktır. Kişi kendi sorununu kendisi keşfetmezse, o sorunun
çözümüyle etkili bir biçimde uğraşamaz.
 
 Daha önce verdiğimiz --Acaba Ne Söylerdiniz?-- başlıklı alıştırmayı
yapmışsanız, şimdi bu alıştırmanın 6. maddesindeki soruyu cevaplayabilirsiniz.
 
 Soruna yaklaşım biçimlerinin hangi türünü daha çok kullandığınızı
anlamak istiyorsanız, aşağıdaki alıştırmayı da yapın.
 
 Sorunlara Nasıl Yaklaşıyorsunuz
 
 1. Aşağıdaki örnekleri okuyun ve uygun dinleme davranışını gösterecek
cevapları yazın.
 
 Ne yapabilirim? Bizim ihtiyar beni evden kovdu. Onun dediğini
yapmazsam, artık sırtından geçinemeyeceğimi söyledi.
Dünyadan haberi yok adamın, bugünün gençliği nerede ve
hayattan ne istiyor, hiçbir fikri yok. Şimdi gidecek bir yerim
yok ve Pazartesi'ye kadar bankadan para çekemem.
 
 Yargılama ...
 
 Çözümleme ...
 
 Rahatlatma ...
 
 Soru sorma ...
 
 Sözlüm benimle ilişkisini keseceğini söylüyor. Öğrenim için
üç yıl yurt dışına çıkacağımı ve kendisini ancak yılda bir kez
görebileceğimi söylediğim zaman, çok bozuldu ve benimle
ilişkisini keseceğini söyledi. Sürekli evde oturup benim mektubumu
beklemek istemediğini, onun da gezmeye ve hayatını
yaşamaya hakkı olduğunu belirtti. Ben geri döndüğümde hala
evlenmemişse, yeniden düşünebileceğimizi söylüyor. Kendisini
sevdiğimi, öğrenimimi bitirir bitirmez, kensiyle evleneceğimi
söylediğim halde, benim söylediklerime aldırış etmiyor.
Bana öyle geliyor ki, benimle ilişkisini tümüyle koparmak için
bunu bir bahane olarak kullanıyor.
 
 Yargılama ...
 
 Çözümleme ...
 
 Rahatlatma ...
 
 Soru sorma ...
 
 Oda arkadaşımla aramda bir sorun var. Onun erkek arkadaşı
sık sık akşamları geliyor ve oturup çay içiyorlar, sürekli konuşuyorlar,
fakat oğlan bir türlü gitmek bilmiyor. Ev küçük olduğu
için aynı anda odada çalışmak zorundayım ve onlar konuşurken
çalışamıyorum. Bilmiyorum, belki de ben de yanlış
düşünüyorum. Onunla aynı evde oturmak hem benim, hem
de onun çıkarı gereği. Bu nedenle kolayca, --Buradan çıkacağım;--
diyemiyorum. O da, ben de tek başımıza yaşayacak ekonomik
kaynaklara sahip değiliz. Fakat bu duruma da daha
fazla dayanamayacağım.
 
 Yargılama ...
 
 Çözümleme ...
 
 Rahatlatma ...
 
 Soru sorma ...
 
 2. Bir başka arkadaşınızdan aynı sorunları sizin yaptığınız gibi
cevaplandırmasını isteyin. Cevaplarınızı karşılaştırın.
 
 3. Her örnek için sizin yapmaya yatkın olduğunuz bir dinleme
davranışı seçin ve bunu karşınızdakine bir rol oynar gibi anlatın.
Sonra karşınızdakinin ne hissettiğini öğrenmeye çalışın.
 
 4. Sizce bu tür dinleme davranışları yararlı oluyor mu? Karşınızdaki
kişi sorununuza bu tür davranışlarla yaklaşsa, size bir yararı
olabilir mi?
 
 BİR BAŞKA TÜR DİNLEME
 
 Daha yararlı olabilecek bir başka tür dinleme davranışı vardır. Bu
tür dinlemeye aktif dinleme adını vermiştik, çünkü bu tür dinlemede,
dinleyen geri-iletim sürecini devamlı olarak kullanır. Aktif dinleme,
tutumu içindeki dinleyici bu davranışıyla konuşana, anlattığıyla kendisinin
ilgilendiğini, onun sorununu gerçekten duyduğu izlenimini
verir. Bu tekniğin, çoğu kez, konuşana diğer dinleme davranışlarından
daha yararlı olduğu, onun kendi sorunlarını daha iyi anlamasına
yol açtığı gözlemlenmiştir. Bu tür aktif dinleyen insanlarla siz de
karşılaşmışsınızdır. Eğer karşılaşmışsanız, şanslı sayılırsınız. Çünkü,
pek az bir kişi bu tür dinleme davranışı gösterir.
 
 Daha önce Yalçın ile Sacit arasında geçen konuşmayı şimdi aktif
dinleme davranışı içinde verelim:
 
 Yalçın : --Bende bir bozukluk olmalı. Hangi kızla konuşsam, benimle
ancak bir kez bir yere gidiyor, ikinci sefer çıkmıyor. Dün de aynı
şey oldu. Hülya ile beraber pastanede çay içtik. Önümüzdeki hafta
birlikte sinemaya gitmeyi teklif ettim, reddetti!..--
 
 Sacit : --Arkadaşlık kurmak için buluştuğun kızlarla, daha sürekli
ilişki kuramadığın için kafan bozuluyor!--
 
 Yalçın : --Evet ve neyim eksik onu da bir türlü çıkaramıyorum!
Ahmak olmadığımı biliyorum. Onları iyi yerlere götürüyorum, kendimi
bilmez hareketler yapmamaya, onları rahatsız etmemeye dikkat
ediyorum. Fakat, benimle ikinci kez buluşmak isteyen bir kıza henüz
rastlamadım.--
 
 Sacit : --Demek ki, gerçekten bir centilmen olmaya ve her şeyin
doğrusunu yapmaya çalışıyorsun; fakat bütün bunlar bir işe yaramıyor.--
 
 Yalçın : --Evet. Bir kız arkadaşım olmasını o kadar istiyorum ki,
belki bundan dolayı aşırı dikkatli ve kibar olmaya özen gösteriyorum.
Doğal davranamıyorum. Bu davranışım bir işe yaramadı mı, gelecek
sefere daha dikkatli olayım diyorum, o zaman daha da sıkıcı oluyorum,
herhalde. Böyle bir kısır döngü içindeyim. Galiba kızlar bunu sıkıcı
buluyorlar.--
 
 Sacit : --Demek sıkıntılı, tedirgin halinin seni başarısızlığa götürdüğünü
düşünüyorsun? İyi bir erkek arkadaş olamayacağından korktuğun,
kızların seni sıkıcı bulacağından çekindiğin için kibar olmaya
çalışıyorsun ve bu halin de kızlara itici geliyor.--
 
 Yalçın : --Evet. Belki de benim yapmam gereken kibarlık oyunu
falan oynamadan sadece kendim olmam.. Şu veya bu şekilde kendimi
göstermeye çabalamamalı... Filmlerdeki gibi centilmen olma hevesini
bırakmalıyım. Gelecek kez doğal olmaya çalışacağım..--
 
 Aktif dinleme sadece büyükleri dinlerken değil, çocuklarla konuşurken
de kullanabileceğimiz bir davranıştır. Bir anneyle oğlu arasında
geçen ve banda alınmış gerçek bir konuşmayı sizlere aktarmak
istiyorum.
 
 Anne : --Artık geç oldu, ışığı söndür ve uyu.--
 
 Çocuk : --Uyumayacağım--
 
 Anne : --Uyuman gerek, geç oldu. Yarın kendini yorgun hissedersin.--
 
 Çocuk : --Uyumayacağım--
 
 Anne : (Haşin bir sesle,) --Şu ışığı hemen söndüreceksin.--
 
 Çocuk : (İnatçı bir sesle,) --Uyamayacağım, işte.--
 
 Anne : (İçinden, --Şu çocuğu boğasım geliyor. O kadar yorgunum ki,
bu gece dayanamayacağım buna... Mutfağa gideyim, bir sigara yakayım,
sonra tekrar odasına gideyim, onunla konuşmaya çalışayım ve geçen gün
öğrendiğim aktif dinlemeyi uygulamayı deneyeyim. Biliyorum, o gayreti
kendimde bulamayacağım, ama bir kez denemem gerek. Kendimi ölü gibi yorgun
hissediyorum...-- Daha sonra yine Timur'un odasına girer.) --Haydi, vakit
geç oldu, ama bulaşığı yıkamadan önce yatağında biraz oturup ayaklarımı
dinlendireceğim-- (Kitabı Timur'un elinden alır ve ışığı söndürür,
kapıyı kapar, yatağın üstüne, oğlunun yanına oturur ve arkasını duvara
dayar.)
 
 Çocuk : --O kitabı ver bana, Işığı söndürme. Çık buradan. Seni burada
istemiyorum. Uyumayacağım. Seni sevmiyorum..--
 
 Anne : --Bayağı öfkeli görünüyorsun!..--
 
 Çocuk : --Evet, okuldan nefret ediyorum, bir daha hiç okula gitmeyeceğim,
hiç gitmeyeceğim!..--
 
 Anne : (İçinden, --Oysa oğlum okulu sever!--) Demek artık okuldan
bıktın..--
 
 Çocuk : --Allahın belası bir yer. İyi bir öğrenci değilim. Hiçbir şey
bilmiyorum. İkinci sınıfta olmam gerekir. (Şimdi üçüncü sınıftadır.)
Matematikten hiçbir şey anlamıyorum (Matematiği çok iyidir.) Öğretmen
sanki bizi lise ögrencisi sanıyor.--
 
 Anne : --Matematik senin için çok zor...--
 
 Çocuk : --Hayır! Kolay. Fakat yapasım gelmiyor.--
 
 Anne : --Öyle mi?--
 
 Çocuk : --Top oynamayı seviyorum. Okula gideceğime hep top
oynasam!?--
 
 Anne : --Top oyununu gerçekten çok seviyorsun, demek?--
 
 Çocuk : --Üniversiteye gitmek zorunda mıyım?-- (En büyük ağabeyi
liseyi bitirmek ve üniversiteye gitmek durumundadır ve aile içinde
bundan çok söz edilmektedir.)
 
 Anne : --Hayır.--
 
 Çocuk : --Daha ne kadar okula gitmem gerekiyor?--
 
  Anne : --Liseyi bitirinceye kadar!--
 
 Çocuk : --Yani üniversiteye gitmek zonında değilim, öyle mi?--
 
 Anne : --Evet, değilsin.--
 
 Çocuk : --İyi, hep top oynayacağım öyleyse.--
 
 Anne : --Top oynamaktan çok zevk alıyorsun, herhalde...--
 
 Çocuk : --Tabü.-- (Tümüyle sakinleşmiş durumda, rahat bir şekilde konuşur.)
 
 Anne : --İyi geceler.--
 
 Çocuk : --Biraz daha benim yanımda oturur musun?--
 
 Anne : --Hıh hı.--
 
 Çocuk : (Daha önce ayağıyla ittiği yorganı çeker, annesinin dizlerini
örter ve okşar.) --Rahat mısın?--
 
 Anne : --Evet, teşekkür ederim.--
 
 Çocuk : --Bir şey değil.-- (Bir sessizlik süresi geçer, daha sonra Timur
burnundan horultular çıkararak, hırıltılı soluklar almaya başlar, abartılmış
bir şekilde burnunu ve boğazını temizleme sesleri çıkarır. Timur'un burnu
kapalı olduğu zaman soluk almakta zorluk çeker, ama annesi onun hiç bu
şekilde horultulu ve hırıltılı soluğunu duymamıştır.)
 
 Anne : --Burnun seni rahatsız mı ediyor?--
 
 Çocuk : --Evet, burnum tıkalı. Acaba burnuma damla damlatmam
gerekir mi?--
 
 Anne : --Faydası olur mu dersin?--
 
 Çocuk : --Hayır.-- (Horultulu hırıltılı soluklar devam etmektedir.)
 
 Anne : --Burnundan gerçekten rahatsızsın...--
 
 Çocuk : --Evet.-- (Hırıltılı, rahatsızlık betirten sesler.) --Keşke uyurken
burnumuzdan soluk olma zorunluğu olmasaydı.--
 
 Anne : (Bu söze çok şaşmış bir durumda; bu fikrin nereden geldiğini
sormak arzusu duyar.) --Uyurken burnundan soluk almak zorunda olduğunu
mu sanıyorsun?--
 
 Çocuk : --Burnumdan soluk almak zorunda olduğumu biliyorum!--
 
 Anne : --Pek de emin görünüyorsun!--
 
 Çocuk : --Çünkü biliyorum. Uzun zaman önce Kemal söyledi bana.
(Hayran olduğu, kendisinden iki yaş büyük arkadaşıdır, Kemal.) --Burnundan
solumak zorundasın, uyurken ağzından nefes alamazsın--, dedi.--
 
 Anne : --Yani ağzından soluk almasan daha iyi olur mu demek istiyorsun?--
 
 Çocuk : --Ağızdan soluk almak mümkün değil!-- (Horultu, hırıltı.)
--Anne bu doğru mu? Yani uyurken mutlaka burnundan soluk alıp
vermek gerekir, değil mi?-- (Uzun açıklamalar, birçok soru, hayran olduğu
arkadaşı hakkında, --Bana yalan söylemez o değil mi?-- türünden
sorular.)
 
 Anne : (Arkadaşının kendisine yardımcı olmaya çalıştığını, fakat çocukların
bazen yanlış bilgiler edindiğini söyler. Anne uyurken birçok kimsenin
ağzından soluk aldığı üzerinde ısrarla durur.)
 
 Çocuk : (Çok rahatlamış görünmektedir.) --Peki, iyi geceler.--
 
 Anne : --İyi geceler.-- (Timur kolaylıkta ağzından soluk alabilmektedir.)
 
 Çocuk : (Birdenbire yine burnundan hırıltı çıkarır.)
 
 Anne : --Ağzından soluk almaya hala çekiniyor musun?--
 
 Çocuk : --Hıh hı. Anne, ağzımdan soluk alırken uyursam... burnum da
dolu... ve eğer geceyarısı uyurken... ağzım kapanırsa ne olur?--
 
 Anne : (Oğlunun yıllardır uykuya dalmaktan korktuğunun şimdi farkına
varır; Timur gece yarısı nefessiz kalarak boğulmaktan korkmaktadır ve
annenin içi sızlar. --Benim zavallı çocuğum,-- der içinden.) --Nefessiz kalarak
belki boğulurum diye mi korkuyorsun?--
 
 Çocuk : --Hıh hı. Soluk almak zorundayım-- (--Ölebilirim-- demeye
cesaret edemez.)
 
 Anne : (Daha ayrıntılı olarak açıklar.) --Bunun olması imkansız. Ağzın
kendiliğinden açılır... aynı kalbin kendiliğinden atması ve gözlerin
kendiliğinden kırpılması gibi.--
 
 Çocuk : --Emin misin?--
 
 Anne : --Evet, çok eminim!--
 
 Çocuk : --Peki, iyi geceler.--
 
 Anne : --İyi geceler, tatlım-- (öper, çocuk iki dakika içinde derin bir
uykuya dalmıştır.) (Gordon, 1970.)
 
 AKTİF DİNLEMENİN ÜSTÜNLÜĞÜ NEREDE?
 
 Diğer dinleme davranışlarına oranla aktif dinlemenin daha yararlı
oluşunun nedenleri üç noktada toplanabilir. Her şeyden önce, bir yakını
olarak, doğru yolu göstermek zorunluğu duymaksızın, onu gerçekten
anlamak amacıyla, karşınızdaki kişiyi bütün dikkatinizle dinlemeniz,
ona büyük bir huzur ve güven sağlar. Bu huzur ve güven
ortamı içinde, kafasındakini olduğu gibi ortaya koymaktan çekinmez.
Konuşan kendini rahatsız eden her şeyi rahatlıkla ortaya koyabilecek
duruma gelince, kendi sorunlarına daha bir iç rahatlığıyla bakabilir
ve o ana dek farkına varmadığı değişik yönler görebilir. Aktif
dinlemeyi sürdüren dinleyici ise, konuşanın sorunlarına hemen bir
çözüm bulmakla yükümlü olmadığı için, konuşanı daha rahatlıkla
anlamaya çalışır; kendini hemen bir cevap bulmakla, bir çözüm getirmekle
sorumlu hissetmez.
 
 Aktif dinlemenin ikinci üstün yanı, örtük anlamları ortaya çıkarmak
için iyi bir olanak sağlamasıdır. İnsanlar sorunlarını, düşüncelerini
ve duygularını çoğunlukla simgesel bir biçimde ortaya koyarlar.
Bir başka deyişle, açıkça ortaya koymazlar. Aktif dinleme, bu simgelere
dalmadan, ayrıntılar içinde kaybolmadan asıl anlama yani mesajın
özüne inmeye olanak sağlar. Yukarıda okuduğunuz çocuk ile annesinin
konuşmasını hatırlayın. Çocuk temeldeki korkusunu ne kadar
sonra ortaya çıkarabildi. Annesi çocuğa en yakın kimse olduğu
halde, daha önceleri aktif dinlemeyi kullanmadığı için oğlunun temel
sorununu anlayamamıştı.
 
 Aktif dinlemenin üçüncü üstün yanı, bir kimseyi daha iyi tanımanıza
olanak vermesidir. Aktif dinleme; söz konusu kişinin daha içtenlikle
açılarak, kendini sizinle paylaşmasına yol açabilir. Böylece
daha sağlam temeller üzerinde kurulmuş ilişkiler doğar.
 
 ŞİMDİ NE SÖYLERDİNİZ?
 
 Bu bölümde yaptığınız Acaba Ne Söylerdiniz? alıştırmasına dönelim
ve bunu bir kez daha değişik bir açıdan uygulayalım.
 
 Karşınıza bir arkadaşınızı alarak alıştırmadaki sorunlar onunmuş
varsayın ve aktif dinlemeyi uygulayın.
 
 Başka bir arkadaşınız size katılabilirse daha iyi olur, üç kişi olarak
çalışın; çünkü grup içinde bu tür bir alıştırmayı yapmak size daha
fazla bilgi verir.
 
 Yineleyelim: Dinlerken yargılamayacak, belirli bir yöne götürecek
türden soru sormayacak ya da cesaret vermeye çalışmayacaksınız.
Konuşanın söylediklerini anlamaya çalışan iyi bir dinleyici olmaya
çalışacaksınız.
 
 HER ZAMAN AKTİF DİNLEME Mİ?
 
 Hayır! Her zaman aktif dinlemeyi kullanamayız. Birisi ne zaman yemeğin
hazır olacağını sorduğunda, --Yemeğin ne zaman hazır olacağını mı
bilmek istiyorsun?-- gibi bir soru yöneltmek herhalde gereksiz
olur ve mutlaka garip karşılanır.
 
 Bir arkadaşınız veya önem verdiğiniz bir kişi, sizinle konuşmaya
niyetlendiğinde, ya da yüz ifadesi, oturuşu ve duruşuyla onun sıkıntılı
olduğunu hissettiğinizde, aktif dinlemeyi kullanmanız uygun
olur. Belki de en doğru yol şudur: Kendinizi bir kimseye yardım etmeye
ve o kimsenin sorunlarını çözmeye yönelmiş hissettiğinizde,
aktif dinleme zamanı gelmiş demektir.
 
 Son olarak da şunu belirtelim: Bir kimsenin sorunuyla gerçekten
ilgilenmiyorsanız, sırf yardım eder görünmek için aktif dinlemeyi
kullanmayın. Çünkü sizin sesinizin tonundan, ifadenizin tüm yapısından,
ilgilenmediğiniz ortaya çıkar ve karşınızdakine bir yararınız
olmadığı gibi, onu derinden kırabilirsiniz de.
 
 SÖZÜN KISASI
 
 Her ağzımızı açtığımızda, bizim için o an önemli olan bir yönümüzü,
duygu ve düşüncemizi dile getirmekteyiz. İyi bir dinleyici, söylediklerimiz
içinden hangisinin önemli olduğunu anlayabilen ve bizimle
ilişkisini bu anlayışı temel alarak kurabilen kişidir. Fakat, dinleyici
durumunda olan kişi, genellikle, kendi iç dünyasıyla o denli doludur
ki, sorunlarımızı, özlemlerimizi, kaygı ya da beklentilerimizi, bizim
iç dünyamızın oluşturduğu çerçeve içinde algılayamaz. Dinlermiş gibi
görünür, ama gerçekte dinlemez; söylediklerimizin hepsini değil,
ancak bazılarını (ve çoğu kez işine geleni) duyar; bir başka söyleyişle
dinlerken, bizim duygu, düşünce ve arzularımızı değil, kendi iç dünyasını
merkez alır. Duyduklarını anlama yerine yargılar, çözümlemeye
kalkar, karşısındakini belirli bir konuya yöneltmek için sorular
sorar ya da temel sorunu kavramadan rahatlatmaya çalışır.
 
 İyi bir dinleyici olabilmek için, kişinin geri-iletim sürecini sık sık
ve yerinde kullanmasını öğrenmesi gerekir; böylece iletişim tek yönlü
olmaktan çıkar, çift yönlü olur. Aktif dinleme adını verdiğimiz bu
çift yönlü iletişim, alınan mesajları biraz daha belirginleştirerek konuşana
geri verir. Öyle ki, konuşan kimse gerçekten --duyulduğunu--
hisseder; benliğinin --geçerlik kazandığını-- sezer; bunun sonucu olarakta
iç dünyasını daha serbestçe ifade etme eğilimini gösterir. İç
dünyasını serbestçe ifade edebilen kimse sorunlarını, güçlü ve zayıf
yönlerini daha kolaylıkla görmeye ve doğal olarak, bu sorunlara daha
gerçekçi çözümler getirmeye başlar. Bu nedenle; değer verdiğimiz,
kendimize yakın bulduğumuz kimselerin sorunlarına yardımcı
olmak için aktif dinlemeyi kullanmak, öğüt vermek, yol göstermek,
yargılama ya da rahatlatmak türü bir yaklaşımdan daha yararlı olur.
 
 Görünüşte Dinleme ya da İşittiğini Duymama
 
 Başkalarını iyi dinleyebilme alışkanlıklarınızı geliştirdikçe, kendinizi
iyi dinletebilme gücünüzün de geliştiğini göreceksiniz. Aşağıdaki
alıştırmayı yaparak bu yönde daha ayrıntılı uygulama ve düşünme
olanağı bulabilirsiniz.
 
 1. Üç ya da dört arkadaşınızla bir araya gelin.
 
 2. Arkadaşlarınızın her biri iki dakika süreyle kendisi için önemli
olan bir konudaki fikrini söylesin. Bu konular çeşitli olabilir.
(Türkiye'nin NATO'dan çıkması ya da kalması; çalışan kadınların
tırnaklarını uzatması; trafik sorununun nasıl çözüleceği
gibi.) Konuşan belirli bir konuda fikirlerini söylerken, gruptaki
diğer kimseler, kendileriyle ilgili bir sorunu düşüneceklerdir.
Örneğin, o gün ne yemek pişirileceğini, yapmadığı ödevini
nasıl bitireceğini, doğum günü için kardeşine ne hediye alacağını
vb. Konuşan fikirlerini açıklarken, dinleyenler kafalarındaki
sorunla ilgili ne yapacaklarına karar vermeye çalışırlar.
Ancak böyle yaparken de, gruptaki konuşmacılara karşı
kaba davranmamalı, sanki dinliyormuş gibi ara sıra kafa sallamalı
ve konuşanın gözünün içine bakmalıdırlar. Bunlar olurken
dinleyicilerin kafaları kendi sorunlarıyla meşgul olmalı,
konuşanın söylediklerine pek aldırış etmemelidirler. Kısacası,
dinleyiciler dış görünüşleri açısından karşılarındakiyle, iç
dünyalarında da kendi sorunlarıyla ilgilenmelidirler.
 
 3. Gruptaki herkes konuşma olanağı bulduktan sonra, iki aşamada
izlenimlerinizi gruptakilerle paylaşın: 1) --görünüşte-- dinleyenler
olarak karşısınızdaki konuşurken neler hissettiniz. 2) Daha sonra
siz konuşurken, karşıdaki gerçekten dinleme yerine, kendi sorununu
düşündüğü zaman neler hissettiniz.
 
 4. Şimdi farklı bir şey yapacaksınız: Her biriniz kafanızı meşgul
eden bir kişisel sorununuzu ortaya atın ve bu sorunu nasıl
çözmeyi düşündüğünüzü beş dakika kadar anlatın. Bu sorunla
ilgili duygu ve düşüncelerinizde başarabildiğinizce dürüst
ve açık olmaya çalışın. Siz konuşurken birisi bir fikir ya da
duygu ortaya koyduğunda, bunu mutlaka kendi sorunuzla
ilişkili hale sokun ve kendi sorununuzdan ayrılmayın. Başkalarının
söyledikleri sizi kendi sorunuzdan uzaklaştırmasın.
Şunu aklınızdan çıkarmayın: Sizin göreviniz diğerlerine kendi sorunuzu
anlatmak. Diğer tüm konuşmaları bu görevi yerine getirmek
için bir araç olarak kullanın.
 
 5. Bir önceki maddede belirtilen konuşma alıştırmasını yaptıktan
sonra, birkaç dakika için neler duyduğunuzu paylaşın. Ayrıca
başkaları konuşurken onları dinlemediğiniz zaman neler hissettiniz?
Bunlar üzerinde tartışın.
 
 Aktif Dinleme
 
 1. Arkadaşlarınızdan birini bu alıştııma için ikna edin. Kimsenin
sizi rahatsız edemeyeceği bir yere oturun. Biriniz --A--, öbürünüz --B-- olun.
 
 2. --A-- kendisi ya da öbür kişi hakkında kişisel bir ifadede bulunur.
(Kişisel ifadeden kasıt, söz konusu kimsenin kişiliği, görünüşü,
nasıl hissettiği ya da kişisel bir sorunu gibi, o kişiye
ait özgü bir ifadedir. Örneğin, --Sen arkadaşlarına yardım etmekten
hoşlanan bir kişisin,-- kişisel bir ifadedir; diğer yandan,
--Bugün hava sıcak ve nemli;-- kişisel bir ifade değildir.)
Bu kişisel ifadenin dinleyenin ilgisini çekecek bir özelliği olmasına
özen gösterin. İfade önemli bir konuyu içeriyorsa, birden
çok cümleden oluşabilir.
 
 3. --A-- cümlesini bitirince, --B'' ifadesinin anlamını kendi kelimeleriyle
tekrar etmeye çalışır. Bunu yaparken, --Anladığım kadarıyla sen ... diyorsun;--
gibi, ya da buna denk bir ifade kalıbı kullanılabilir. Bu aşamada --B-- sadece
--A--nın söylediğini ifade etmeye çalışmalı, kendisi buna herhangi bir
yorum ya da yargı katmamalıdır. --B--nin görevi --A--nın söylediğini
sadece anlamaktır, çözümlemek ya da değerlendirmek
değildir. --B-- papağan gibi --A--nın söylediğini aynı kelimelerle
değil, fakat kendi kelimeleriyle ama aynı anlamı ifade edecek
biçimde yapmalıdır. Örneğin:
 
 --A--: --Sen giyimine çok titizlik gösteren bir insansın;-- demişse,
 
 --B--: --Anladığım kadarıyla, sen benim nasıl giyindiğime çok
dikkat ettiğimi söylüyorsun;-- şeklinde --A--nın ifadesinin anlamını
kendi kelimeleriyle geri verir.
 
 4. --A-- şimdi --B--nin söylediği kendi ifadesinin anlamını tam verip
vermediğini belirtir. Eğer bir yanlış anlama olmuşsa, yanlış
anlamanın nerede olduğunu --A-- belirtmeli ve --B-- de bu
yanlış anlamayı ortadan kaldıracak biçimde ifadeyi bir kez daha
tekrarlamalıdır. Her ikiniz de tam tatmin oluncaya kadar
bu düzeltme işlemine devam edin.
 
 5. Şimdi --B--nin sırasıdır. 'B-- kişisel bir ifadede bulunur ve bu
kez --A-- kendi kelimeleriyle bu anlamı tekrar eder ve her iki
taraf da tam tatmin oluncaya kadar 3. ve 4. basamaklarda belirtilen
işlemler sürdürülür.
 
 6. Yukarıda anlatılan süreci her biriniz üç ya da dört ifade üzerinde
denerseniz, geri-iletim konusunda duyarlığınızı gerçekten
arttırmış olursunuz.
 
 7. Şimdi aşağıdaki soruları cevaplandırmaya çalışınız:
 
 -Bir dinleyici olarak karşınızdakinin ilk ifadesini anlamanız
ne kadar doğruydu?
 
 -Burada yapmış olduğunuz dinleme davranışıyla, her gün
alışkanlık sonucu yaptığınız dinleme davranışı arasında bir
fark var mı? Hangisi daha fazla zaman ve enerji alıyor? Hangisi
sonunda daha yararlı oluyor?
 
 -Karşınızdaki sizi gerçekten anlamak için dinlerken, neler
hissettiniz? Bu duygu diğer zamanlarda konuşurken sizi dinleyenlerin
karşısında hissettiklerinizden farklı mıydı?
 
 :::::::::::::::::
 
 8
 
 Sürtüşme ve Çatışmalar
 
 --Kişiler iyi niyetli olur ve birbirleriyle nasıl konuşacaklarını bilirlerse;
aralarında tartışma, çatışma çıkmaz;-- kanısı yaygındır. Aynı düşünceye
bir başka yönden bakılırsa, --Aralarında sürtüşme çıkan kimseler,
iyi niyetli olmayan ya da birbirleriyle nasıl konuşacağını bilmeyen
kimselerdir,-- sonucuyla karşılaşılır. Bu ifadeler, bazı iyi niyetli
özlemleri dile getiriyor olabilir, ama gerçekleri ifade etmez. Çünkü
insanlar bir arada yaşadıkları sürece, ne kadar iyi niyetli ve anlayışlı
olurlarsa olsunlar, aralarında sürtüşmelerin, çatışmaların çıkması
kaçınılmazdır.
 
 Sürtüşmenin çıkmasını önlemek, ancak kızgınlık ve kırgınlık
duygularına aldırmayarak ya da bunları yadsıyarak mümkündür. İç
benliğin doğal bir parçası olan bu duygulara sırt çevirerek, aralarında
çatışma çıkmasını önlemeye çalışan bir çift düşünün: Birbirlerine
söyleyemedikleri şeyleri içlerinde biriktirince, birbirlerine yabancılaşma
ve uzaklaşma önce kendi içlerinde baş gösterir; kendi iç benliklerinin
bir parçası olan kızgınlık duygularını bastırarak, bunları
yadsıyarak kendilerine yabancılaşmaya başlarlar.
 
 Kendine gittikçe yabancılaşan bir kadın ya da erkek bir süre sonra
eşine de yabancılaşır. Bir kimse kişiliğinin önemli yanlarını bastırarak
onları yok varsayarsa, kendi gerçekliğini yitirir ve onunla yakın
bir ilişki kurma olanağı kalmaz. Yakın ilişkilerin, dostlukların
doğabilmesi için kişilerin iç benlikleriyle kendilerini ortaya koyabilmeleri
gerekir.
 
 Birlikte iş gören, beraber yaşayan kişilerin aralarında çatışma ve
sürtüşme çıkması doğaldır. Öte yandan günlük gözlemlerden biliriz
ki, tartışmalar sonucu kişiler birbirlerine kırılırlar, hatta ilişkilerini
keserler. İnsanların tartışarak birbirlerini kırdıkları, arkadaşlıklarını
sona erdirdikleri bilindiği için, kızgınlık duygularını açığa vurmaktan
ve bir çatışmaya girmekten kaçınılır; çünkü arkadaş ve yakınlar
gücendirilerek kaybedilmek istenmez.
 
 Yakın ilişki kuran iki birey arasında çatışma çıkması doğaldır. Ne
var ki bu çatışma yüzünden ilişkinin bozulması doğal değildir. İnsanlar
aralarında çıkan duygusal sürtüşmeleri birbirlerini daha iyi
anlayabilmek için bir araç olarak kullanıp dostluklarını pekiştirebilirler.
 
 Burada evlilik ilişkilerine kısaca dokunmak isteriz; çünkü --aynı
yastığa baş koyan-- iki insanın yakın ilişkiler içinde olmasından doğal
ne olabilir? Evlilik ilişkileri üzerine incelemeleriyle ün yapan
Amerikalı psikolog George Bach ve Peter Wyden (1968), karı kocanın
aralarında tartışabiİmelerinin önemli olduğu üzerinde dururlar. Evli
çiftler üzerinde yaptıkları bir araştırmadan elde ettikleri bulguları
aşağıda şöyle özetliyorlar:
 
 --Birbirlerine yaklaşamamaktan yakınarak bize başvuran çiftlerin
dışındaki evliliklerde de birbirinden uzak kalma, birbirine yaklaşamama
sorununun var olduğunu düşünürdük. Bu düşüncemizin doğru
olup olmadığını anlamak için bir araştırına yaptık. İşimiz, sosyal
ilişkilerimiz ya da öğretim görevlerimiz dolayısıyla tanıdığımız kimselere,
--mutlu aile-- üzerinde bir araştırma yapmak istediğimizi ve kendilerinin
tanıdığı mutlu aileleri, oldukça ayrıntılı bir biçimde bize anlatarak
tanıtmalarını istedik. Böylece, birçok aile arasından, mutluluk
yönünden üst tabakayı oluşturan bir seçkin zümre elde ettik.
 
 Bu yolla elde edilen 50 çifte sorular sorarak aralarında çıkan duygusal
sürtüşmeleri nasıl çözdüklerini araştırdık. Sorulardan biri şuydu:
--Az da olsa, ara sıra herhalde eşiniz size kızar. Böyle durumlarda
eşiniz ne yapar?-- Daha sonra, --Böyle durumlarda eşinizin içinden ne
yapmayı geçirdiğini düşünürsünüz?-- diye bir soruyla devam ettik.
 
 Bu mutlu karı ve kocalara bu tür sorular ayrı ayrı sorulduğunda,
alınan cevaplar oldukça düşündürücüydü: Hemen hemen hiçbiri karşısındakinin
içinden ne geçtiği hakkında bir fikre sahip değildi. Tipik
cevaplardan biri şöyleydi: --Eşimin canı bir şeye sıkıldığında bana hiçbir
şey söylemez. Bu can sıkıcı şeyi hemen unutur.-- Diğer eşle konuştuğumuzda,
kızgınlığını belirtmemek için kendisiyle çok çetin mücadelelere
giriştiğini belirtiyordu. Kızgınlığını kontrol etmesi gerektiğini
düşünmekteydi, çünkü kızgınlığını belirtirse, eşinin çok kırılıp kendisinden
soğuyacağından korkuyordu.
 
 Bu araştırmamızda üç tip evlilik ortaya çıktı: Kartondan yapılmış
evlere benzeyen evlilikler, oyun oynayan evlilikler ve gerçekten birbirine
yakın olan çiftler. Karton evlere benzettiğimiz evliliği kuranlar en
büyük grubu oluşturuyordu. Bunlar evliliğin daha çok kurumsal ve
biçimsel dış görünüşüyle ilgilenip yetiniyorlardı. Bu çiftlerin arasında
gerçek anlamda insan insana bir yakınlık doğmamıştı; bir arada bulunuşları,
--Başkası ne der?-- kaygısına ve elde ettikleri sosyal prestiji
kaybetmeme isteğine dayanıyordu.
 
 İkinci gruptakilerin sayısı daha azdı ve birbirlerine daha yakın
çiftlerden oluşmaktaydı. Bu çiftler de temelde tüm toplumsai töre ve
gelenekleriyle evlilik oyununa kendilerini kaptırmışlardı. Bu evliliklerin
çoğu, ekonomik avantajları yitirme ve bir değişimin ortaya çıkaracağı
belirsizliklerden korkma nedenleriyle süregelmekteydi. Bu kişiler
birbirlerini korumaları gerektiğini düşünüyorlardı; onlara göre evliliğin
insan yaşamına getireceği hiçbir mutluluk yoktu; ama beraberlikten
şikayet etmek hem kötü bir davranış, hem de karşısındakine bir
saygısızlık olacaktı. Ayrıca bekar kalmanın yalnızlığı daha da berbat
bir şeydi.
 
 Son grupta sadece iki çift vardı. Bunlar gerçekten birbirlerine yakın
ilişki kurmuşlardı. Bu gerçek ve yakın ilişkinin sırrını kendilerinden
sorduğumuzda, cevabını bilmediklerini, bu konuda akıllarına
söyleyecek hiçbir şeyin gelmediğini ifade ettiler. Diğer gruptaki çiftlerden
farklı olarak, bu gruptaki çiftlerin aralarında sürekli olarak
tartıştıklarını gözledik. Ancak birbirleriyle çatışmalarının, tartışmalarının
çok doğal bir şey olduğunu kabul etmiş görünüyorlardı.
 
 Sorduğumuz zaman, --Hemen hemen her konuda tartışırız biz,
bundan daha doğal ne var!-- şeklinde cevapladılar. Kızgınlıklarını depolamadan
tartışarak birbirlerine belirtmelerini evliliğin doğal bir
parçası olarak kabul etmeleri, onları diğerlerinden ayırt eden en belirgin
özellikti.
 
 Çalışmalarımızı derinleştirdikçe ortaya çıkan sonuç şu oldu: Birbirlerine
kızgınlıklarını, kırgınlıklarını söylemeyen çiftler kibar değil,
fakat --sahte--ydiler. Zamanla biz, yıkıcı ve yapıcı tartışmaları birbirinden
ayırt etmeye başladık ve kızgınlığın öyle denetlenemeyen, bir
sel gibi her şeyi silip süpüren bir şey olmadığını öğrendik.-- (George
Bach ve Peter Wyden, 1968).
 
 Bu bölümde, kişilerin aralarındaki çatışma ve sürtüşmeleri, ilişkilerinin
gelişme ve derinleşmesinde bir araç olarak nasıl kullanabilecekleri,
bu yolda bir fırsat olarak nasıl değerlendirebilecekleri konusu
üzerinde durulacaktır. Asıl konuya geçmeden önce, çatışma ve
sürtüşmeden dolayı dostluğun, arkadaşlığın nasıl bozulduğuna, insanların
birbirlerini nasıl itip uzaklaştırdığına dikkati çekmek istiyorum.
 
 İki kişi aralarında ortaya çıkan bir sorunu yapıcı bir tutumla ele
alır ve tartışırlarsa, aralarındaki ilişki bir gelişme fırsatı kazanmış
olur. Çocukluktan beri öğrenilen ve ortaya çıkan bir sorunu tartışmak
için kullanılan yıkıcı tutumsa, iki kişinin birbirinden uzaklaşmasına,
ilişkilerinin zayıflayıp kopmasına yol açar.
 
 YIKICI TARTIŞMA
 
 Burada, genellikle yetişirken öğretilen, çocukluktan beri çevrede görülen,
kırgınlık ve kızgınlık belirten davranış biçimleri ele alınacak.
 
 1. Kaçınmak: Bazı kişiler herhangi bir kimseyle çatışmaya girmemek
için bilinçli ya da bilinçsiz, çeşitli kaçma davranışlarında bulunurlar.
Kendilerine sorulduğu zaman canlarının bir şeye sıkıldığını
söylemezler. Kaçınılmaz bir biçimde çatışma çıkmışsa, ya orayı terkederler,
ya uyumak isterler, ya da sanki çok önemli bir uğraşları
varmış gibi, başka hiçbir şeyle ilgilenmeyip sadece yaptıkları işe bakarlar.
Başka bir deyişle, ellerinden geleni yaparak çatışma durumuyla
karşılaşmaktan kaçarlar. Bu davranış içinde olan bir insana
hitap etmek güçtür. Çünkü karşımızda söylenecek söze muhatap olarak
bizi dinleyecek, etkileşimde bulunacak bir kişi yoktur. Böylesine
--kaçıcı-- biriyle tartışmaya girmek, eldivenlerini bile takmak istemeyen
bir boksörle maç yapmaya benzer.
 
 2. Hasıraltı etmek: Hasıraltı eden kimse, sadece tartışmaya girmekten
kaçınmakla kalmaz, sanki tartışacak bir konu yokmuş, kendisiyle
diğer kişi arasında bir sürtüşme söz konusu değilmiş gibi
davranır. Görünüşte, ona göre her şey güllük gülüstanlıktır: Bu tutum
karşısındakinde hem suçluluk; hem de kırgınlık duygusu uyandırır.
Aralarında bir sorun olduğunu, bu konuda konuşmak ve bir
şeyler yapmak istediğini hisseden kişi, sorunların karşıdaki tarafından
hasıraltı edildiğini görünce, --Ben niçin bu kadar geçimsizim?
Bütün sorunları ben mi yaratıyorum ki, o hiçbir şeyin farkında değil!--
gibi bir duyguya kapılarak kendini suçlu hisseder. Öte yandan,
bu suçluluk duygusuyla birlikte, kişi --Gerçekte, benim onun yanında
değerim yok. Değerim olsaydı, benim ne demek istediğimi hemen
görür ve beraberce bu soruna eğilmek isterdi!-- biçiminde bir düşünce de
geliştirebilir. Bu düşünce kırgınlık duygusunu da beraberinde
getirir.
 
 3. Suçlu hissetirmek: Bir insan karşısındakine açıktan açığa ve
doğrudan kızgınlık ya da kırgınlığını söyleyemiyor, fakat imalı yollarla
karşıdaki kişinin kendini mutsuz ettiğini ifade ediyorsa, kullandığı
teknik --suçlu hissettirme-- yöntemidir. Bu tutum, --karşıdakini
suçlu hissettirerek istediğini yaptır-- biçiminde özetlenebilir.
 
 Örneğin kadın, kocasının ayakkabısıyla eve girmesine sinirleniyor;
bu kızgınlığını açıkça söyleyeceği yerde, --Benim işim gücüm ne
ki, aldırma, sen gir ayakkabınla içeri, nasıl olsa yarın senin hizmetçin
temizleyecek evi yeniden;-- der. Ondan sonra da ekler, --Off, keşke
doğmaz olaydım; bıktım bütün gün evde çalışmaktan.--
 
 Bu tip insanlarda, diğer insanları kullanma eğilimi bulunur. Bir
sorunu çözmek için, fikir ve duygularını açık seçik doğrudan ifade
edecek yerde, yaptırmak istedikleri şeyleri başkalarını suçlu hissettirerek
gerçekleştirmeyi yeğlerler.
 
 4. Konuyu değiştirmek: Çatışma olasılığı belirdiği anda konuyu
değiştirmek, sık kullanılan yöntemlerden biridir. Bu tür eğilimi olan
iki kişinin gerçek anlamda bir ilişki geliştirebilmeleri zordur. Çatışma
ve sürtüşmeden kaçtıkları için sürekli --kibar insan-- maskelerini
takarlar ve bu maskelerin altında yatan gerçek kişilikleriyle hiçbir
zaman ilişki kuramazlar. Böyle bir ilişki içinde olan kişilerin ilişkisine,
--beraber olma oyunu-- olarak bakmak daha doğrudur.
 
 5. Eleştirmek: Bizi sinirlendiren bir sorunu konuşacağımız yerde,
kızgınlığımızı, karşımızdaki kişinin başka davranışlarını eleştirerek
dile getiririz. Bu gibi durumlarda karşımızdaki bizim gerçekten neye
kızdığımızı pek anlayamaz. Yalnız kendisini kırmak, hırpalamak istediğimizin
farkındadır. Ortada bir düşmanlık duygusu vardır, ne
var ki, bu düşmanlığın nereden kaynaklandığı ise pek belirgin değildir.
 
 Örneğin, bir yıl önce yapmış olduğu yüz kızartıcı hareketlerini
karşımızdakine bir anda anımsatıveririz. Karşımızdaki böyle bir olayı
hatırlatmamız için herhalde kendisine kızmış olmamız gerektiğini
farkeder, ama neye kızdığımızı bilemez. Doğrudan kızgınlığımızı belirtecek
yerde, karşımızdakini dolaylı eleştirmeye yöneldiğimiz zaman,
bu tür bir davranış, sağlam temeller üzerine kurulmuş olsa bile,
ilişkimizi içerden kemiren bir kurt gibi zayıflatır ve çökertir.
 
 6. Akıl okuyuculuk: Karşındakini dinleyecek ve söylediklerini
onun ifade ettiği biçimde anlayacak yerde, o kimsenin kişiliğini çözümleyerek,
onun gerçekte ne demek istediğini kendisine öğretir bir
biçimde anlatarak ya da diğer kişiye temelden neyin bozuk olduğunu
göstererek bilgiçliğini ve üstünlüğünü belirtmeye çalışır.
 
 Karşıdaki onu, --Ne olur sigaranı başka odada iç, dumandan rahatsız
oluyorum;-- dediğinde, --akıl okuyucu-- hemen cevabı yapıştırır.
--Aslında sen benden rahatsız oluyorsun, çünkü başarımı kıskanıyorsun!
Haydi itiraf et beni kıskandığını.-- Böyle davranan --akıl okuyucu--,
kendi duygu ve düşüncelerini dinlemek fırsatını da bulamaz;
kendisinin ne hissettiği onun için erişilmez bir noktada kalmıştır.
Karşıdakinin aklını okumaya kendini kaptıran kişi, sadece kendisinin
değil, karşısındakinin de duygularını da algılayamaz. Böyle bir
kimseyle konuşan kişi duyulmadığını, dinlenmediğini hisseder. Kırgınlık
ve kızgınlığı daha da artar; bu duygulara bir de, --temas-- edememekten,
karşıdakine ulaşamamaktan doğan --bozulma-- duygusu eklenmiştir.
 
 7. Tuzak kurmak: Bazı kişiler karşılarındakinden bir davranış
yapmasını isterler. Karşıdaki bu davranışı yapınca, sanki önceden isteyen
kendileri değilmiş gibi, bu davranışı yapana yüklenirler. Örneğin,
--Haydi gel seninle tam dürüst olalım, içimizden geçtiği gibi konuşalım,
aklımızdan geçenleri birbirimizden saklamayalım;-- derler.
Fakat karşıdaki bu isteğe uygun olarak kendi içinden geçenleri dürüstçe
paylaşmaya başlayınca, hemen surat asmaya, kinayeli laf
çarptırmaya başlarlar.
 
 8. İma etmek: Bazı kimseler kızdıklarını hiçbir zaman açığa vurarak
belirtmez, ancak ima yoluyla bazı ipuçları verirler. Örneğin, karısının
fazla para harcamasından yakınan adam, bir gün karısını karşısına
alıp şikayetini açık seçik dile getirecek yerde, karısı her alışverişten
gelişte, --O aldığın şey o kadar paraya mı mal oldu!.. Allah Allah!...--
der ve kafasını hemen elinde tuttuğu gazeteye gömer.
 
 Karısı bu durumda kocasının kızgınlığını hisseder, ne var ki bu
kızgınlığın kendine karşı mı, aldığı şeylere karşı mı, yoksa satın alma
davranışına karşı mı olduğunu pek kestiremez. Kocasıyla açık konuşma
olanağını bulamaz. Çünkü kocası kızgınlığını imalı bir yolla
belirtmeyi, açık olmaya yeğlemektedir. Böylece, içinde duygusal bir
gerilim biriken ve bu gerilimin sürekli rahatsızlığını hisseden kadın,
elinde olmadan kocasına karşı hınç duymaya başlar. Kadında gittikçe
gelişen bu hınç duygusunun kocasıyla aralarındaki ilişkiyi ne yönde
etkileyeceğini tahmin etmek herhalde pek zor olmasa gerek!
 
 9. Bardağı taşırmak: --Bardağı taşıran son damla-- ifadesi, bazı kişilerin
davranış türleri için kullanılabilir. Karşısındakine kırılan, darılan
ya da kızan kişi, bu kızgınlığını karşısındakine o anda belli etmez;
fakat bu tür olumsuz duyguları depo etmeye başlar. Karşısındaki
ne zaman onu kızdıracak ya da üzecek bir şey yapsa, kızgınlık
ve kırgınlıklar depolanmaya devam eder. Bir gün, önemsiz bir olay,
önceden birikmiş olan tüm kızgınlık ve kırgınlıkları harekete geçiren,
başka bir deyimle, --bardağı taşıran son damla-- işlevini görür.
İşte o anda kişi, içine attığı bütün sorunları ortaya koyar. Fakat o anda
karşıdaki sadece bardağı taşıran o ufacık olayın farkındadır. Bu
kadar büyük bir patlamayı anlayamaz, kendisine büyük haksızlık
yapıldığını düşünür. Böyle bir düşüncenin etkisiyle her iki taraf birbirine
saldırıya geçer ve sorunu çözmek yerine, birbirlerini hırpalamak,
birbirlerini kırmak asıl amaç olur.
 
 10. Tedirgin etmek: Öyle kimseler vardır ki, kızgınlıklarını,
kırgınlıklarını açıkça ifade etmek yerine, karşısındakinin tedirgin olacağı
davranışlar yaparak onu rahatsız etmeye, ancak bu yolda kendi
duygularını dile getirmeye kalkarlar. Örneğin, kocasına kızan kadın
onun mutfakta pis bulaşık görmeyi sevmediğini bildiğinden, birkaç
gün sürekli bulaşıkları pis olarak ortada bırakmaya başlar. Bir başkası,
eşinin yüksek sesle geğirmeyi sevmediğini bildiği için geğirmeye
başlar. Bir diğeri de yatakta tırnak keserek karşısındakine kızgınlığını
ifade etmeye çalışır.
 
 Bu tür davranışlar, duyguların açıkça dile getirilişi değil, düşmanlık
dolu, dolaylı ifadelerdir. Kendisine böyle davranılan eş, 'tedirgin olur'
ve karşısındakini kırmak için elinden geleni ardına koymaz.
Böylece birbirlerine karşı 'ellerinden geleni ardına koymayan',
birbirlerini kırmak için yarışan iki kişi ortaya çıkar. Amaç, insanların
birbirlerini kırmak için etkili yollar aramasıysa, 'tedirgin'etme' yöntemi
en uygun yollardan biridir.
 
 11. Şakaya boğmak: Bazı kişiler kendilerine ciddi bir duygu yöneltildiğinde,
işi hemen şakaya dökmek ve bu yolla ciddi duygulardan
kurtulmak isterler. Özellikle bunlar kızgınlık, kırgınlık ve darılma
gibi ciddi duygular olursa, bu şakaya boğma davranışı daha da
belirgin olarak kendini göstermeye başlar. Okuyuculardan bazıları,
--Oh ne güzel, şakacı bir adam, insana hiç kavga etme fırsatı bile vermez,
sürekli neşeli tutar karşısındakini-- diye düşünebilir.
 
 Bir an için, uzun süre --şakacı biriyle-- birlikte yaşadığınızı düşünün.
Mutlaka işitilmek, mutlaka anlaşılmak ve sizi rahatsız eden sorununuzla
uğraşmak istediğiniz durumlarda, karşınızdaki kişi şakalar
yapmakta ve bu davranışıyla sizin sorununuzu, dolayısıyla sizi,
ciddiye almadığını ortaya koymaktadır. --Şakaya boğucu tip--ler, yakın
ve samimi ilişkiler geliştirmekte zorluk çekerler.
 
 12. --Yaraya-- dokunmak: Herkesin, psikolojik anlamda, son derece
duyarlı olduğu, --yaralı-- yerleri vardır. Buralara dokunduğunuz
zaman karşınızdakiyle aranızdaki ilişkinin bozulma olasılığı yükselir.
İnsanların duyarlı oldukları bu --yaralı-- yerleri görünüşleriyle, zihinsel
güç ve yetenekleriyle, geçmişte yapmış oldukları davranışlarıyla
ya da kişiliklerinin belirli bir yanıyla ilgili olabilir. Kişinin bu
noktalarını ancak ona yakın olan kimseler bilir. Bu yakın kimseler,
kızgınlıklarını, kişiyi bu duyarlı noktalarından yakalayarak belirtiyor
ve öç alıyorlarsa, bu hastalıklı bir ilişkidir ve sürekli hırpalanır.
 
 13. Değişmeye izin vermemek: Değişmeye izin vermeyenler, bir
kişiyle daha önce kurdukları ilişkinin hep öyle kalmasını isterler.
Oysa, yaşam akıp gitmekte, bu akış içinde kişiler yeni yaşantılara sahip
olmakta ve değişmektedirler. Değişmek kişilerin olaylara ve kendilerine
yeni açılardan bakabilmeleri demektir. İnsanın değişen, gelişen
yönünü kabul etmemek, onun en önemli bir niteliğini görmezlikten
gelmek demektir.
 
 Değişmeye izin vermeyenler, yıllar önce kendi aralarında konuştukları,
anlaştıkları bir konuda en ufak bir düşünce ve duygu değişikliği
bile istemeyenlerdir. Biliyorsunuz, Nasreddin Hoca'ya yaşı
sorulduğunda, --Otuz sekiz;-- demiş. Çevredeki biri, --Nasıl olur Hoca,
on sene önce de sen otuz sekiz yaşında olduğunu söylemiştin!--
diye hatırlatınca, Hoca, --Ben erkek adamım, söylediğim sözden geri
dönmem!-- diye cevap verir. Kişi istese de istemese de değişmek zorundadır.
Yaşamın değişim getirdiğini görememek, Hoca'nın hikayesindeki
gibi kişiyi sadece gülünç duruma sokmakla kalmaz, onun
ilişkileri yönünden de büyük zorluklar yaratır.
 
 Kadın kocasına, --Ne olur ev işinde bana biraz yardım et. İki çocuğun
bakımı, ev idaresi, işte çalışmak! Artık yetiştiremiyorum, çok yoruluyorum!--
dediğinde, koca, --Evlenmeden önce ben seninle konuşmuştum,
ben ev işlerinden hoşlanmam ve sana bu konuda yardım
edemem. Sen de bunu kabul etmiştin!-- diye cevap verirse, değişmeye
izin vermeme söz konusudur. Yaşam koşulları değiştiği halde, koca
düşünceseni değiştirmez, karısına yardım elini uzatmaz. Böyle bir
tutum sonucu, bu çiftin evlilik ilişkilerinin nasıl olacağını tahmin
etmek herhalde zor olmasa gerek.
 
 14. Yoksun bırakmak: Karşısındakine kızdığı ya da kırıldığı zaman
bazı kimseler bu duygularını olduğu gibi belli edecek yerde,
karşısındakinin ihtiyacı olan bir şeyi vermeyerek ondan öç almaya
kalkarlar. Bu verilmeyen şey ilgi, sevgi, iyi yemek, neşe, cinsiyet, para
olabilir. Bu davranış biçimi iki kişi arasındaki sorunu çözmek yerine,
daha derin yaralar açar ve daha başka sorunlar ortaya çıkarır.
 
 15. Yardımı esirgemek: Karşısındakine kızınca, bu kızgınlığı
--Ben sana gösteririm!-- tutumu içinde halletmeye kalkışabiliriz. Bir
gün kişinin gerçekten yardımımıza gereksinimi olduğunda, bu yardımı
ondan esirgeriz. Yapılacak yardım bazı saldırgan kimselerden
onu korumak olabileceği gibi, yalnızlık duyduğu bir zaman onun yanına
gidip arkasını sıvazlamak gibi bir davranış da olabilir. --Ben sana
gösteririm;-- --Bir gün elime düşersin-- tutumu içinde olan iki kişinin,
birbirlerine karşı kuşku ve güvensizlik duyguları geliştireceğini
söylemek, herhalde büyük bir kehanet olmaz. Birbirinden şüphe
eden ve birbirine güvenmeyen iki kişinin ilişkisi, --yakın ilişki-- olmaktan
uzaktır.
 
 KIZGINLIĞINIZI NASIL BELİRTİYORSUNUZ?
 
 Kızgın olduğunuz zaman yapabileceğiniz değişik davranışları tartışmış
bulunuyorsunuz. Şimdi her bir davranış biçimini sizin kendinizin
nasıl gösterdiğini düşünerek gözden geçirin.
 
 Gözden geçirmeniz için şöyle bir yoİ öneriyorum: YIKICI TARTIŞMA
başlığı altında yer alan ve aşağıda liste halinde verilen davranış
türlerinin her birini okuduktan sonra, bu davranışı ne kadar sıklıkta
yaptığınızı anımsamaya çalışın. Bazı davranış türlerini hiç yapmadığınız
halde, bazılarını sık sık yapıyor olabilirsiniz. Bu konuda
size yardımcı olmak amacıyla aşağıya harflerle belirtilmiş ifadeler
konmuştur.
 
 A : Hiçbir zaman böyle davranmam.
 
 B : Çok ender olarak böyle davrandığım olur.
 
 C : Bazen böyle davranırım.
 
 Ç : Oldukça sık böyle davranırım.
 
 D : Pek sık böyle davranırım.
 
 E : Her zaman böyle davranırım.
 
 Her bir davranış türünün yanına harflerle belirtilmiş ifadelerden
birini koyarak, bu davranışı hangi sıklıkta yaptığınızı belirtebilirsiniz.
 
 ( ) 1. Kaçınmak
 
 ( ) 2. Hasıraltı etmek
 
 ( ) 3. Suçlu hissettirmek
 
 ( ) 4. Konuyu değiştirmek
 
 ( ) 5. Eleştirmek
 
 ( ) 6. Akıl okuyuculuk
 
 ( ) 7. Tuzak kurmak
 
 ( ) 8. İma etmek
 
 ( ) 9. Bardağı taşırmak
 
 ( ) 10. Tedirgin etmek
 
 ( ) 11. Şakaya boğmak
 
 ( ) 12. --Yaraya-- dokunmak
 
 ( ) 13. Değişmeye izin vermemek
 
 ( ) 14. Yoksun bırakmak
 
 ( ) 15. Yardımı esirgemek
 
 1. Sizin yakından tanıdığınız bir kimseye bu bölümü okutun ve
sizin davranışınızı yukarıdaki açıklandığı biçimde değerlendirmesini
isteyin. Sizin ve yakın dostunuzun değerlendirmeleri birbirini
tutuyor mu?
 
 2. Bir hafta süreyle, kızgın olduğunuz zaman nasıl davrandığınızı
gözleyin. Kendinizi değiştirmeye zorlamadan, ne yaptığınızı sadece
gözlemeye çalışın.
 
 3. Kızdığınız zaman yaptığınız davranış, karşınızdaki kimseyle
aranızdaki ilişkiyi nasıl etkiliyor? Geliştirip güçlendiriyor mu? Yoksa
zayıflatıyor mu?
 
 YAPICI TARTIŞMA
 
 Yapıcı tartışma, çoğu kimsenin eski alışkanlıklarına ters düşen bir
anlayış ve davranış biçimini içerir. Bu farklı anlayış ve davranışı başarılı
bir biçimde uygulayabilmek için, yapıcı tartışmanın temel aşamalarını
titizlikle uygulamak gerekir. Tartışmanın yapıcılık amacına
ulaşabilmesi için, yapıcı tartışmanın her aşaması gereklidir. Bu aşamalardan
biri atlanırsa, asıl amaç olan yapıcılık yerine, yıkıcılık ortaya çıkar.
 
 Yapıcı tartışma yöntemi, birçok kez denendikten sonra, alışkanlık
haline getirilebilir. Böyle bir tartışma alışkanlığını elde eden kimse,
gerekli gördüğü zaman bazı aşamaları atlayabilir.
 
 Yapıcı tartışma, sizin için önemli bir kişiye karşı duyduğunuz
kızma, kırılma, rahatsız olma gibi duygularınızı, onunla paylaşarak
birbirinizi daha iyi anlama, birbirinizi daha gerçekçi biçimde tanıma
amacıyla kullanılır. Birbirlerine karşı duydukları kızgınlığı, kırgınlığı
ve rahatsızlığı belirtmeyen kimseler, genellikle iki nedenden ötürü
bunu yapamazlar.
 
 1. Kaybetıne korkusu: Kişi, kırgınlık ve kızgınlık gibi olumsuz
duygularını karşısındakine belirttiği zaman, kendisi için önemli olan
bu kimseyi kaybedeceğinden korkar. Bu korkunun altında şu anlayış
yatar: Birbirleri için önemli olan ve yakın ilişkiler içinde bulunan
kimselerin, birbirlerine kırılma ve kızgınlık gibi olumsuz duygular
duymamaları gerekir. Böyle duyguların varlığı, ilişkinin sonu demek
olduğundan, şu, veya bu nedenle gelişse bile karşıdakine gösterilmemelidir.
 
 2. Kötü insan olma korkusu: Bu korkunun temelinde şöyle bir
inanç yatar: İyi ve olgun bir insan kızmaz ve kırılmaz. Kızan ve kırılan
insan kötü ve zayıf bir insandır.
 
 Bu korkuları temel alan bir anlayış tarzı kızma, darılma gibi
olumsuz duyguları, sanki bunlar gerçek yaşamın bir parçası değilmiş
gibi insan ilişkilerinden çıkarır; bu duyguların bir yana itilmesine,
bastırılmasına ve yadsınmasına, inkar edilmesine yol açar. Oysa
olumsuz duygular da, olumlu duygular gibi, yaşamın ayrılmaz bir
parçasıdır. Yaşamlarının gerçek bir parçasını birbirinden saklayan;
birbirleriyle bu yanlarını paylaşmayan iki insan yakın bir ilişki kuramaz.
Bu nedenle, olumsuz duyguları yapıcı bir tartışma içinde paylaşabilmek,
yakın ilişkinin doğması için gereklidir.
 
 NEDEN YAPMACIK GELİYOR?
 
 Toplum yaşamında --yapıcı tartışma--ya pek rastlanmadığından, bu
çeşit bir tartışma yadırganır, hatta biraz yapmacık ve düzmece sayılabilir.
 
 Her şeyden önce --yapıcı tartışma--, bir sözcük grubu olarak insana
çelişkili bir ifade olarak görülüyor. --Tartışmanın da yapıcısı olur
mu?-- diyesi geliyor insanın. Şimdiye kadar çevremizde, yetiştiğimiz
büyüdüğümüz ortamda, kişilerin tartışarak uzlaştıklarını, anlaştıklarını
ve beraberce bir şey ürettiklerini görmeye pek alışmadık. Tartışmaların
amacı çoğunlukla karşıdakini yıpratmaya, kırmaya ya da
hınç almaya yöneliktir. Tartışmayı olumlu yönde kullanmaya alışık
olmayanların, yapıcı tartışma kavramından --tuhaflık--, --yapmacılık--
duygusu edinmeleri doğaldır.
 
 Silifke'de ortaokulu bitirdikten sonra, liseye gidebilmek için Ankara'ya
ilk gelişimde, insanların evde masa etrafında çatal bıçak kullanarak
yemek yemeleri bana --tuhaf-- ve --yapmacık-- gelmişti. Doğal
olanı, yere açılan sofra bezinin çevresine bağdaş kurarak oturmak ve
bazlamayla dıkımlayarak yemeği elle yemekti. New York'ta 180 katlı
Empire Building'e çıktığımda, bu binanın --doğal-- olmadığını hissettim.
İlk operaya gidişimde yine aynı --tuhaf-- ve --yapmacık-- duygusundan
kurtulamadım. Yabancı dil öğrenirken, yabancıların konuşma
biçimlerini --tuhaf-- bulurdum. Askere gittiğim zaman ilk devreler
askeri giysiler, yürüyüş biçimleri, selam verişler, bana hep --tuhaf--
ve --yapmacık-- gelmişti. Bir süre sonra bana tuhaf gelen yönlerin
--askerlik düzeni--nin doğal bir parçası olduğunu ve bunlar bana
--tuhaf-- gelmemeye başlayınca askerliği öğrenmiş sayılacağımı anladım.
 
 Yeni bir yüzme stili, yeni bir konuşma biçimi, yeni bir fikir düzeni
ilk başlarda bana hep --tuhaf-- ve --yapmacık-- gelmiştir. Bu --tuhaflık--
duygusuna kendimi kaptırdığım zaman --yeni--yi deneyemedim.
Yeniyi deneyemediğim zaman da, yaşamıma yeni bir boyut, bir canlılık
getiremedim; ancak --eski--yi sürdürebildim.
 
 Bu yenilik ve tuhaflık duygusundan kurtulmak yeterli değildir;
birbiri için önemli olan iki insan arasında yapıcı tartışmayı
gerçekleştirebilmek her şeyden önce karşılıklı iyi niyete ve güvene
ihtiyaç vardır. Birbirinin iyi niyetinden kuşkulanan iki birey, yapıcı
tartışmanın gerektirdiği karşılıklı güven ortamını oluşturamadıklarında,
yapıcı niyetle başlayan bir tartışma bile kısa süre içinde yıkıcı bir
tartışmaya dönüşür.
 
 Yapıcı tartışmanın gerektirdiği karşılıklı iyi niyet ve güven kadar
önemli bir diğer koşul da, kişilerin birbirlerini eşit ilişkiler içinde
görmeleridir. Beşinci Bölüm'de tartıştığımız gibi, eşit ilişkiler içinde
olan kişiler, eşit söz hakları olduğunu kabul ederler. Kişilerin eşit söz
hakkı olduğu görüşü temel alınmazsa, yapıcı tartışma mümkün olamaz;
bu durumda, --üstün-- olduğunu düşünen kişi, diğerine görüş
ve düşüncelerini dikte eder. Kocanın --küçük tanrı--, kadının --saçı
uzun aklı kısa-- kabul edildiği bir aile içinde, karı koca arasında yapıcı
tartışmayı düşünmek bile okura gülünç gelebilir.
 
 Yapıcı tartışmanın aşamalarına geçmeden, şunu da belirtmekte
yarar vardır: Karşılıklı iyi niyet ve güven ortamı içinde, eşit söz hakkı
olan insanlar arasında gerçekleştirilebilen bu tartışma türü, günlük
yaşamda her zaman ve her yerde uygulanamaz; çünkü üzerinde
düşünmek ve hazırlanmak için zaman gerekir. Yapıcı tartışma, kişinin,
yaşamındaki --önemli kişiler--le olan ilişkileri aksadığı zaman
uygulanacak bir yöntemdir. Örnek olarak, eşleri boşanmaya kadar
götürebilecek karı koca çatışmaları ve işten atılmaya yol açabilecek
yönetici yönetilen zıtlaşmaları gösterilebilir.
 
 Bütün --tuhaf-- ve --yapmacık-- görünümüne rağmen yapıcı tartışmayı
deneyeceğinizi umuyorum. Söz konusu olan, iki insanın duyurucu
ve mutlu bir biçimde beraber olmasıysa, herhalde bu --yeni-- tartışma
biçimini denemeye değer. Bu beraberliğin sağlıklı olması, sizin
iş hayatınızdaki başarınızı, çocuklarınızın iyi yetişmesini etkiliyorsa,
--yapıcı tartışma--yı denemekten niçin çekinesiniz?
 
 YAPICI TARTIŞMANIN AŞAMALARI
 
 Birinci aşama: Sorun hakkında düşünmek
 
 Karşınızdaki kişiyle iletişime geçmeden önce, kendi kendinizle iletişime
geçmeniz gerekiyor. Şu anda sizi rahatsız eden içinizdeki duygunun
çözümlemesini yapmaya çalışın. Karşınızdakine gerçekten kızgın mısınız,
yoksa kıskançlığınızı karşınızdakine kızgınlık halinde
mi yansıtıyorsunuz? Savunucu iletişim konusunda incelenen savunma
mekanizmalarından birini kullanıyor olabilir misiniz?
 
 Duyduğunuz olumsuz duygunun niteliğini kesin olarak saptamaya
çalışın. Bunu yapmak için acele etmeden, bir ya da iki dakika bekleyin,
içinizde ne olup bittiğini anlamak amacıyla kendi kendinizi
dinleyin, uygun ortam varsa, bir yere oturup gözlerinizi kapamak size
yardımcı olabilir. Ben kendi üzerimde gözledim; gözlerimi kapatarak
gözlemlediğim zaman duygularımla daha kolay temasa geçebiliyorum.
Bu sizin için de geçerli olabilir.
 
 Duygunuzun niteliği hakkında bir fikir sahibi olduktan sonra, sizi
kızdıran, kıran ya da üzen şeyin ne olduğu konusunda mümkün
olduğu kadar açık seçik teşhis koymaya çalışın; genel ifadeler düzeyinde
kalmayın. Örneğin, --evin içi çok dağınık;-- genel bir ifadedir. Oysa,
--Sabah kahvaltısından kalan kirli tabaklar mutfakta kalmış,-- demek,
önceki ifadeye oranla daha açık seçik, özeldir.
 
 İkinci aşama: Tartışma zamanının saptanması
 
 Yıkıcı tartışmalar çoğu kez iki kişinin tartışmak için uygun bir zaman
seçememesinden kaynaklanır. Çiftlerden birisi karışık bir ruhsal
durum içinde bulunabilir. Ya da rahat rahat konuyu tartışacak zamanı
bulunmayabilir; o anda yapması gereken daha ivedi bir işi olabilir.
Bazen yorgunluk ya da başka tür kişisel bir sorunla kafası meşgul
olan birey, karşısındakini tam anlamıyla dinleyecek durumda olmayabilir.
Bu tür nedenler dolayısıyla, yapıcı tartışma için her iki kişiye
uygun bir zaman ayarlamak gereği vardır. Yoksa iyi niyetlerle yapıcı
bir amaçla başlanmış olunan tartışma, kolaylıkla yıkıcı bir tartışma
haline dönüşebilir.
 
 Birinci aşamada belirtilen işlemi yaparak, sizi gerçekten neyin rahatsız
ettiğini açık seçik anladıktan sonra, ilgili kişiyle uygun olan
bir zamanı seçmeyi denemelisiniz. Bu zaman ayarlamasını yaparken,
--Beni rahatsız eden bir konu var, bu konuda seninle konuşmak istiyorum.
Bana ayırabileceğin uygun bir zamanın var mı?-- şeklinde sorarak
durumu karşınızdakine açabilirsiniz.
 
 Üçüncü aşama: Sorununuzun ifadesi
 
 Bu aşama önemlidir: Sizi rahatsız eden duyguyu açık seçik ve yalın
olarak ifade edemiyorsanız, karşınızdaki büyük bir olasılıkla sizi anlayamaz
ve Dokuzuncu Bölümde tartışılan savunucu mekanizmalardan
birine başvurur. Sizi rahatsız eden birçok nokta varsa, tartışmayı
yapıcı bir biçimde devam ettirebilmek için, sizin açınızdan en önemli
olan sadece bir sorunu ele alın. İfadeniz iki yönü içermelidir:
 
 -Sizi rahatsız eden davranışın bir tanımı,
 
 -Bu davranışın sizde uyandırdığı en belirgin duygu.
 
 Aşağıdaki kalıp ifadeyi örnek olarak verebiliriz:
 
 --Beni rahatsız eden şey benimle alay etmendir ve sen bunu yapınca
sana kırıldığımı hissediyorum.--
 
 Böyle yapmakla karşınızdakine açılmış ve duygularınızı olduğu
gibi paylaşmış oluyorsunuz. Kızgınlık içinde davranan insanlar, genellikle,
ne hissettiklerini söylemeden, karşıdakini suçlamaya yönelirler.
Karşıdaki suçlandığını hissedince savunucu bir tutum içine girer
ve sizi dinlememeye başlar. Aklı, size nasıl karşı koyacağıyla
meşgul olmaya başlar.
 
 Bu aşamada karşılaşılan önemli bir engel, dil aracılığıyla aşılabilir.
Karşıdakinde --suçlanma!-- izlenimi yaratmamak için, ben dili kullanılır.
Ben dili, kişinin kendini rahatsız eden davranışın tanımını yapan
ve bu davranışın kendisinde nasıl bir duygu uyandırdığını ifade
eden söyleyiş biçimine verilen addır. Yukarıda verilen örnek ifade
kalıbı, ben diline uygun düşer.
 
 Sen dili, --Sen ne kadar kaba bir insansın;-- --Ne kadar akılsızca iş
yapıyorsun;-- --Sende hiç terbiye yok mu?-- gibi ifadelerle karşıdakini
yargılamaya ve suçlamaya yönelen bir dildir. --Sen şusun!,-- --sen busun!--
gibi ifadeler hep --sen-- kelimesiyle başladığı için, böyle bir tutum
içinde kullanılan dile sen dili adı verilir.
 
 Ben dili ile sen dili arasındaki en önemli fark şudur: Ben dili, konuşan
kişinin kendi iç dünyasındaki duyguları ifade eder ve bu duyguların
ötesinde herhangi bir suçlama ve yargılamaya gitmez. Sen
dilindeyse suçlama ve yargılama ağırlık taşır.
 
 Yapıcı tartışmaya girmek sizin için önemliyse, yargısına güvendiğiniz
bir, yakınınıza, söyleyeceklerinizi önceden dinletip, söylediklerinizin
ben ya da sen dili olarak algılanıp algılanmadığını denetleyebilirsiniz.
Daha önceden denetlemeyi salık verişimizin nedeni, kızgınlık
anında hep sen dilini kullanmaya alışık olmamızdır. Bu alışkanlık
o denli bir parçamız haline gelmiştir ki, kızdığımız zaman farkında
olmadan bu dili kullanıveririz.
 
 Dördüncü aşama: Anlaşılıp anlaşılmadığınızı denetleme
 
 Sizi rahatsız eden davranışı tanımlayıp, bu durumda kendinizi nasıl
hissettiğinizi ifade ettikten sonra, karşınızdaki duyduğunu tekrar etmelidir.
Burada iki evre söz konusudur:
 
 (1) Sizi işiten kişi (eşiniz, arkadaşınız, nişanlınız vb.) sizin
söylediğinizi şöyle tekrar edebilir:
 
 A : --Ben konuşurken sürekli sözümü kesiyorsun. Sözümü kesmen
beni kızdırıyor!--
 
 B : --Sen konuşurken sürekli sözünü kesiyorum. Sözünü kesmem
seni sinirlendiriyor.--
 
 Bu evrede karşınızdakinin konuşmanızı tekrar ederken söylediği
sözler sizi tatmin etmemişse, sizi rahatsız eden konuyu yeniden dile
getirin ve karşınızdaki sizi aynen tekrar edinceye kadar bu işlemi
sürdürün.
 
 (2) Tekrar işlemi bittikten sonra, karşınızdaki sizin sorununuzu
kendi anladığı biçimde yeniden söyleyecektir. Burada bir yorum söz
konusu değildir; sadece sizin sorununuzu kendi kelimeleriyle ifade
edecektir.
 
 Yukarıdaki örneğe devam edelim:
 
 B, A'nın sözünü aynen tekrar ettikten sonra şöyle der:
 
 --Yani senin konuşmanı bitirmene hiç fırsat vermiyorum; hep ben
söze başlıyorum. Ve bu davranışımdan rahatsız oluyorsun, öfkeleniyorsun.--
 
 İnsanlar birbirlerine kızgın olduğu zaman, yanlış algılamalar kolaylıkla
işin içine girer; bu yanlış algılamaları ortadan kaldırdıktan
sonra, yapıcı bir tartışma temeli kurulabilir. Bu temeli sağlamak için
anlaşılıp anlaşılmadığınızı yukarıda anlatılan biçimde, iki evrede
denetlemekte yarar vardır. Denetleme zamanınızı alacaktır; bu nedenle
sabırsızlanabilirsiniz. Fakat deneyler göstermiştir ki, denetlemeye
verilen zaman isr