Blog Sitem
  emile zola apartman
 

 

APARTMAN
I

Octave'ı getiren üç sandık yüklü at arabası sokağın başında
durdu. Kasım ayının karanlık öğleden sonrasında havanın soğuk
olmasına aldırmayan genç adam camlardan birini açıp dışarı
baktı. İç içe geçmiş sokaklarda insanların kaynadığı bu
kalabalık mahallede birden kararan güne şaşırmıştı. Depreşen
atlarına söven arabacılar, kaldırımlarda birbirine çarparak
geçen insanlar, mağazalardan akan tezgahtar ve müşteriler onu
şaşırtıyordu; çünkü her ne kadar Paris'in daha temiz olmasını
umuyorsa da bu koşuşturmacayı beklemiyor, buranın gözüpek
adamların iştahına açık bir kent olduğunu duyumsuyordu.
Arabacı eğilerek sordu:
- Choiseul Geçidi mi demiştiniz?
- Hayır; Choiseul Sokağı... Yeni bir ev olduğunu sanıyorum.
Araba hemen yandaki sokağı dönünce ev baştan ikinci
konumdaydı: Dört katlı büyük apartmanın taş duvarları komşu
evlerin yosunlaşmış duvarları yanında pek kararmamış
sayılmazdı. Kaldırıma inen Octave evi, aşağıdaki ipekçi
dükkanından ortadaki giriş katına ve en üstte terasa açılan
geri daireye kadar şöyle bir süzdü. Birinci katta küçük kadın
başı yontularıyla süslü balkon demirleri, taş üzerine doğrudan
yontulmuş pencere doğramaları vardı. Onun altındaki giriş
kapısı çok daha süslüydü, iki meleğin tuttuğu kapı numarası
gaz lambasıyla aydınlatılmıştı.
Sarışın, şişman bir adam kapıdan çıkarken Octave'ı görünce
durakladı:
- Vay! Geldiniz demek! Sizi yarın bekliyorduk.
- Plassans'dan bir gün önce ayrıldım, dedi genç adam; yoksa
oda henüz hazır değil mi?
- Oh! Hazır, hazır... On beş gün önceden kiraladım ve hemen
istediğiniz gibi döşettim. Gelin sizi dairenize götüreyim.
Octave'ın itirazlarına karşın onunla içeri girdi. Arabacı üç
sandığı kaldırıma indirmişti. Kapıcı dairesinde dikilen, yüzü
diplomat traşlı bir adam ciddi bir yüzle Moniteur gazetesini
gözden geçiriyordu. Ama kapısı önüne yığılan üç sandıkla
ilgilenmeye gönül indirdi; dışarı gelip kendi deyimiyle üçüncü
katın mimarına sordu:
- Mösyö Campardon, gelen beklediğiniz bay mı acaba?
- Evet, Mösyö Gourd, bu bay dördüncü kattaki odayı adına
kiraladığım Mösyö Octave Mouret. Odasında yatacak ve yemekleri
bizimle yiyecek... Bay Mouret karımın akrabalarından olur.
Octave girişteki yapay mermer duvarları ve tavan süslemelerini
inceliyordu. Dipteki betonla kaplanmış avlu soğuk bir hava
veriyordu. Avlunun köşesinde bir arabacı koşumlarını bezle
siliyordu. Bu avlunun güneş gördüğü söylenemezdi.
Bu arada kapıcı Gourd sandıkları inceliyordu. Onları
ayakkabısıyla yoklayıp ağır olduklarını anlayınca daha saygılı
oldu; servis merdiveninden taşıtmak için bir hamal arayacağını
söyledi. Kapıdan içeri bağırdı:
- Madam Gourd, ben çıkıyorum.
Kapıcı dairesinde, döşemesi kırmızı çiçekli halıyla kaplı
küçük bir salon görünüyordu. Kapısı yarı aralık bir yatak
odasında koltuğa uzanmış, başı kurdeleli şişman bir kadın
hiçbir şey yapmadan oturuyordu.
- Haydi! çıkalım, dedi mimar Campardon.
Koridorun maun kapısını iterken kapıcı hakkında bilgi vermek
istedi:
- Mösyö Gourd daha önce Dük dö Vaugelade'ın hizmetinde
çalışmış.
- Öyle mi? dedi Octave.
- Evet; sonra Mort-la-Ville'den dul bir kadınla evlenmiş,
hatta orada bir evleri var. Emekliye ayrılmak için kira
gelirlerinin üçbin franka çıkmasını bekliyorlar. Çok uygun bir
kapıcı ailesi...
Koridor ve merdivenin süslenmesi için epey uğraşılmıştı.
Yaldızlı bir kadın büstü üzerine kondurulmuş üç gaz lambası,
duvarlardaki yapay mermerler, demir trabzanın maun kaplaması
ve merdivenlerdeki kırmızı halı göz kamaştırıyordu. Ama
Octave'ın dikkatini çeken başka şeydi: Havada bir sera
sıcaklığı, birisinin yüzüne üflediği sıcak bir soluk var
gibiydi. Sordu:
- Ah! merdivenleri de ısıtıyorlar, öyle mi?
- Sanıyorum, dedi Campardon. Şimdilerde yaşamasını bilen ev
sahipleri bu harcamadan kaçınmıyorlar. Bu apartman çok, çok
iyidir... Göreceksiniz, azizim, dairelerde oturanlar çok uygun
insanlardır.
Merdivenleri çıkarken bir yandan da dairelerde oturanları
sayıyordu. Her katta biri ön cepheye, öteki avluya bakan iki
daire vardı. Önce giriş katının tümünü kaplayan ve ipekçi
dükkanının sahibi Mösyö Auguste Vabre'dan söz etti. Kendisi
apartman sahibinin büyük oğluydu. Birinci katın avlu
tarafındaki dairede mal sahibinin diğer oğlu Teophile Vabre,
ön tarafta da mal sahibinin damadı ve yargıtayda danışman olan
Mösyö Duveyrier kayınbabasıyla birlikte oturuyordu.
- Daha kırk beş yaşında yüksek mahkemede görevli, nasıl yaman
adam, değil mi? dedi Campardon ve ekledi: Her katta su ve
havagazı tesisatı var.
Her katın holünde, merdiveni soluk bir gün ışığıyla aydınlatan
bir pencere ve önünde küçük bir banket vardı. Mimar yaşlı
kimselerin burada oturup soluk alabileceklerine dikkat çekti.
İkinci katı geçerken dairelerde oturanlar hakkında bilgi
vermeyince Octave sordu:
- Ya burada kimler oturuyor?
- Ah! Onları kimse ne tanır, ne de görür. Her yerde ufak bir
kusur bulunur derler ya... Adam muhasebecilik yapıyormuş.
Bunu söylerken aşağı gören bir anlatımı vardı. Ama üçüncü
katta neşesi yerine geldi. Avluya bakan daire ikiye
bölünmüştü: Birinde yalnız yaşayan talihsiz bayanın adı Madam
Juzeur'dü. Diğerini kiralamış olan çok soylu beyefendi haftada
bir gün işleri için geliyordu. Campardon bunları söylerken bir
yandan da ön tarafa bakan dairenin kapısını açıyordu:
- Burası da bizim yerimiz; içerden anahtarınızı almam
gerekiyor... Önce sizin odanıza çıkalım, sonra eşimle
görüşürsünüz.
Yalnız kaldığı o iki dakika içinde Octave merdivendeki
sessizliğin içine işlediğini duyumsadı. Trabzana eğilip aşağı
ve yukarı baktı. Bu sessizlik sıkı  sıkıya kapalı kentsoylu
salonlarının ölü sessizliğiydi. Kapalı kapılar ardında dürüst
kazanılmış paraların uçurumları vardı.
Campardon anahtarla geri geldi.
- Şimdi sizin kata çıkalım. Komşularınız mükemmel insanlar: Ön
tarafta Josserand ailesi var: Baba Saint-Joseph kristal
fabrikasında kasadarlık yapıyor. Evlenecek iki kızları var.
Sizin taraftaki komşunuz Pichon ailesi; para içinde
yüzmüyorlar, ama terbiyeli bir karı koca... Böyle bir
apartmanda bile her yerin kiralanması gerekir, değil mi?
Üçüncü kattan sonra kırmızı halı bitiyor, gri bir muşamba
başlıyordu. Böyle saygın bir evde oturacağı için keyiflenen
Octave bunu biraz buruk karşıladı. Odasına giden koridora
doğru mimarın peşinden yürürken, yandaki yarı açık kapıdan bir
beşiğin başında duran genç bir kadın gördü. Kadın gürültüye
başını kaldırdı. Sarışın kadının açık renk gözleri boş boş
bakıyordu. Octave'ın zihninde bu bakış kaldı, çünkü kadın
yakalanmış gibi yüzü kızararak kapıyı kapadı.
Campardon sonunda servis merdivenine bitişik bir kapının
önünde durdu. Daha yukarda hizmetçilerin odaları bulunuyordu.
- İşte burası sizin yeriniz.
Oldukça büyük ve kare şeklindeki oda mavi çiçekli gri duvar
kâğıtlarıyla kaplı ve sade döşenmişti. Bir paravanayla ayrılan
yatağın bir köşesinde el yıkamaya yetecek kadar bir tuvalet
masası konmuştu. Octave doğrudan pencereye gitti. Yeşilimsi
bir aydınlığın düştüğü avluda beton zeminin bir kenarında
bakır bir musluk parlıyordu. Ve yine sessizlik; birbirinin eşi
beyaz perdeli sıra sıra pencerelerde ne bir çiçek saksısı, ne
bir kuş kafesi bulunuyordu. Sol taraftaki bitişik apartmanın
duvarını saklayabilmek için üzerine yalancı pencereler
boyanmıştı.
- Ah! Burası tam bana göre! dedi Octave sevinçle.
- Sahi, değil mi? Kendime kiralıyormuş gibi döşettim.
Mobilyalar nasıl? Genç bir adama başlangıç için bu kadarı
yeterli. Daha sonra, bakarız...
Octave onun ellerini sıkarak teşekkür etmek isteyince, ciddi
bir sesle ekledi:
- Yalnız, azizim, sakın ha! Burada fazla gürültü etmek yok;
özellikle kadın getirmeyin! İnanın bana, bir kadın
getirdiğiniz duyulursa ayaklanma olur.
- Endişe etmeyin, derken genç adam biraz endişeliydi.
- Yok, sahiden söylüyorum, başı derde girecek olan benim...
Evi gördünüz: Yüksek bir kentsoylu ahlakına sahip, hatta
aramızda kalsın, biraz fazla saygın bir havası var. Gördüğünüz
gibi, ne bir ses, ne bir gürültü... Bir şey olur da Mösyö
Gourd mal sahibi Mösyö Vabre'a şikayet ederse ikimizin de başı
belaya girer. Öyleyse, ikimizin de iyiliği için, apartmana
saygılı olun.
Bu kadar saygınlığı beğenen Octave ant içti. O zaman
Campardon, çevresine bir göz atıp göz kırptı ve fısıltılı bir
sesle:
- Ama dışarda kimse size karışamaz, değil mi? Paris bu işler
için yeterince büyük, herkese yer var. Aslında benim gibi bir
sanatçı bunları umursamaz.
Bir hamal sandıkları çıkarıyordu. Yerleşme bitince mimar
Octave'ın temizlenişini bir baba gibi izledi. Sonra ayağa
kalktı:
- Şimdi, inip karımı görelim.
Üçüncü kattaki dairelerine gelindiğinde esmer, ince yapılı ve
fettan bir hizmetçi kız hanımının işi olduğunu bildirdi.
Campardon genç dostunu rahat ettirebilmek için ona daireyi
gezdirdi. Yaldızlı ve beyaz boyalı büyük salonun yanında
yeşile boyalı küçük bir salonu çalışma odasına dönüştürmüştü.
Yatak odasına giremediler; daha sonra girdikleri yemek odası
tümüyle ahşap döşeliydi. Octave hayran kalmıştı:
- Ah! Ne kadar zengin duruyor!
- Gerçekten öyle. Bu ev göze hoş gelecek biçimde yapılmış, ama
duvarları fazla kurcalamamak gerekiyor; on iki yıllık yapı,
şimdiden çatlaklar başlamış... Ama yine de sağlam sayılır,
bizi götürür.
Solda avluya bakan oda kızı Angele'in yatak odasıydı; bembeyaz
boyası bu kasım akşamında odaya bir mezar hüznü veriyordu.
Koridorun sonundaki mutfağı, her şeyi görmek gerekir diyerek
mutlaka göstermek istedi.
- Girin, dedi kapıyı iterek.
Mutfakta bir gürültü koptu. Soğuk olmasına karşın ardına kadar
açık olan pencerenin önünde esmer hizmetçi kız ve yaşlı,
şişman aşçı kadın vardı. İkisi de sırtları gerilmiş bir
biçimde avludan aşağı bağırıyorlardı. Dar avlunun
karanlığından yükselen kahkaha ve sövgü dolu bağırışlar onlara
yanıt veriyordu. Bu sanki bulaşık suyunun boca edilmesi gibi
bir şeydi; tüm apartmanın hizmetçileri içlerini
boşaltıyorlardı. Octave ana merdivenin saygın havasını
anımsadı.
İki kadın bir önseziyle geri döndüler. Efendilerini bir beyle
birlikte karşılarında görünce donakaldılar. Hafif bir ıslık
sesi üzerine avludaki tüm pencereler birer birer kapandı ve o
ölüm sessizliği geri geldi.
- Nedir bu, Lisa? diye sordu Campardon.
- Ah efendim, dedi hizmetçi kız, yine pasaklı Adele
penceresinden aşağı hayvan barsakları atmış. Efendim Mösyö
Josserand'a iki çift laf etse iyi olur.
Campardon bu işe karışmak istemediğinden ciddi bir yüzle geri
çıktı. Çalışma odasına döndüklerinde Octave'a yaptığı
açıklamaları sürdürdü:
- İşte gördüğünüz gibi, her katta aynı yerleşim düzeni
yineleniyor. Ben üçüncü katta olduğum halde iki bin beş yüz
frank kira ödüyorum. Kiralar her geçen gün artıyor... Mösyö
Vabre bu apartmandan en az yirmi iki bin frank kira alıyordur.
Daha da artacağı söyleniyor, çünkü Borsa Alanı'ndan Opera'ya
yeni bir cadde açılacağı söyleniyor. Şu işe bakın, on iki yıl
önceki yangından ucuza kapattığı arsaya yaptığı bu yapının
böyle değerleneceğini kim bilebilirdi ki?
Çalışma odasındaki resim masasının üzerinde Octave küçük bir
Meryem Ana yontusu gördü. Şaşkınlığını gizleyemeden
Campardon'a baktı, çünkü onu Plassans'da dine pek önem
vermediği günlerinden tanıyordu. Ah! Size söylememiştim, dedi
Campardon hafifçe kızararak. Evreux Bölgesi kiliselerinin
resmi mimarlığına atandım. Fazla bir şey değil, yılda iki bin
frank kadar bir şey getiriyor işte. Arada bir oraya kadar
gitmek gerekiyor. Ama bizim işimizde insan kartvizitine kilise
mimarı yazdırabilirse iyi oluyor. Yüksek sosyetede aldığım
işleri bir bilseniz.
Konuşurken Meryem Ana yontusuna bakıyordu.
- Aslında bu din işleri benim umurumda değil! diye söylendi.
Fakat Octave'ın güldüğünü görünce endişelendi. Bu genç adama
niye açık konuşuyordu ki? Ciddi bir sesle cümlesini düzeltmeye
çalıştı:
- Umurumda veya değil... ah, azizim, siz de buralarda biraz
yaşayınca herkes gibi davranacaksınız.
Böylece kırk iki yaşından, yaşamın boşluğundan söz ederek
şişman karnıyla çelişkili bir karaduygu havasına büründü. IV.
Henri gibi sakal traşı ve dağınık saçlarıyla vermeye çalıştığı
sanatçı havasının gerisinde zekası kısıtlı, iştahı büyük bir
kentsoylunun köşeli çenesi göze batıyordu.
Octave'ın gözleri planların arasında bir Gazette de France (*)
gazetesine takıldı. Daha da zor durumda kalan Campardon zile
basıp hizmetçi kızı çağırdı, madamın hazır olup olmadığını
sordu. Evet, doktor gitmek üzereydi, madam birazdan içeri
gelecekti.
- Madam Campardon hasta mı? diye sordu genç adam.
- Hayır, her zamanki hali, diye sıkıntılı bir sesle yanıtladı
mimar.
- Ah! Nesi var?
Campardon sıkıntısını atamıyordu; doğrudan yanıt vermedi:
- Kadınları bilirsiniz, her zaman bir yerleri hastadır... On
üç yıldır, düşük yaptığından beri böyle... Bunun dışında
sağlığı iyi. Hatta onu biraz şişmanlamış bulacaksınız.
Octave üstelemedi. Tam o sırada Lisa elinde bir kartvizitle
geliyordu; mimar genç adamdan özür dileyerek karısıyla sohbet
etmesini istedi ve salona doğru seğirtti. Octave salon
kapısının bir anlık açılıp kapanması arasında bir papaz
cüppesi gördü.
Aynı anda Madam Campardon içeri girdi. Octave onu tanıyamadı.
Çocukken Plassans'da Yol ve Köprü İşleri müfettişi Mösyö
Domergue'in kızı o zamanlar yirmi yaşında olmasına karşın
ergenlikten çıkmamış gibi zayıf ve çirkindi; şimdi dolgun
vücutlu, beyaz tenli, gözlerinde obur bir kedinin bakışları
olan bu kadın, pek güzel olamamıştı ama otuz yaşının olgunluğu
ona bir güz meyvesinin baygın güzelliğini veriyordu. Genç adam
onun yürürken zorluk çektiğini fark etti.
- Ah! koca adam olmuşsunuz, dedi Madam Campardon iki elini
uzatarak. Son ziyaretimizden bu yana ne kadar boy atmışsınız!
Uzun boylu, bıyıklı ve sakalı bakımlı bu genç adama yaşını
sorup yirmi iki yaşında olduğunu öğrenince, yirmi beşinde
gösterdiğini söyleyerek karşı çıktı. En basit bir hizmetçi
bile olsa, bir kadının karşısında olmaktan mutluluk duyan genç
adam dudaklarında bir gülümseme, kadife tatlılığında
bakışlarıyla onu okşuyordu.
- Ah! Evet, çok büyüdüm... Anımsıyor musunuz, kuzininiz
Gasparine bana bilya alırdı?
Sonra ona Plassans'taki anne ve babasından haberler iletti.
Bay ve Bayan Domergue emekli olup çekildikleri evde
mutluydular; ama yalnızlıktan yakınıyorlardı. Bir inşaat işi
için Plassans'a gelen Campardon'un küçük Rose'u alıp
götürmesini hâlâ bağışlamamışlardı. Sonra genç adam sözü kuzin
Gasparine'e getirdi, çünkü ergenlik çağındaki bir merakını
gidermek istiyordu: O zamanlar mimar Campardon güzel ve uzun
boylu Gasparine'e deli gibi aşıktı, sonra birden otuz bin
franklık çeyizi olan sıska Rose ile evlenmişti. Kavgalar,
gözyaşları ve diğer kızın Paris'teki terzi halasına kaçışı...
Fakat pembe yanaklı ve sakin Madam Campardon anlamamış
gibiydi; genç adam bir şey öğrenemedi.
- Ya sizinkiler? diye sordu kadın. Bay ve Bayan Mouret
nasıllar?
- Çok iyiler, teşekkür ederim. Annem artık bahçesinden
çıkmıyor. Banne Sokağı'ndaki ev aynen bıraktığınız gibi.
Madam Campardon ayakta durmaktan hemen yorulup bir divana
oturdu, geceliğinin içinden ayaklarını uzattı. Octave alçak
bir tabure alıp onun yanına oturdu. Konuşurken bakışlarını
hayranlıkla onun yüzüne kaldırıyordu. Kadınların ruhuna
işlemesini bilen bu genç adam on dakika sonra onunla eski dost
gibi sohbet ediyordu.
- İşte sizin yanınızda pansiyoner gibi oldum. Göreceksiniz,
iyi anlaşacağız... Plassant'taki bu küçük çocuğu anımsayıp
onunla ilgilenmeniz ne kadar güzel.
- Hayır, bana teşekkür etmeyin. Ben yerimden kımıldamayacak
kadar tembelim. Her şeyi Achille halletti. Zaten annemin sizin
Paris'e gelip bir pansiyonda kalmak istediğinizi yazması
yeterliydi.Yabancıların yanında niye kalacakmışsınız? Hem bize
de arkadaşlık edersiniz.
Octave işlerinden söz etti. Ailesinin hatırı için lise
diploması aldıktan sonra, Marsilya'da üç yıl bir tuhafiye
mağazasında gezici eleman olarak çalışmıştı. Ticaret onu
çekiyordu; kadınlara lüks kumaşlar satmak sanki onları baştan
çıkarmak gibiydi; hayran bakışlar, gönül alıcı sözler...
Sonra, Paris'e gelebilmesini sağlayan o beşbin frankı nasıl
kazandığını kahkahalarla anlattı.
- Mağazada bir giysilik Hint kumaşı vardı, eski bir desen,
harika motifler. İki yıldır depoda tutuyorlardı. Aşağı
Alpler'i dolaşacağım sırada tümünü kendi hesabıma yanıma
aldım. Oh! bir tutuldu, bir tutuldu! Kadınlar topları
kapışıyorlardı; bugün o bölgede benim Hint kumaşımdan giysisi
olmayan kadına raslayamazsınız. Doğrusu ben de onları
çekmesini biliyordum; hepsi de ben ne dersem yapacak hale
gelmişlerdi.
O gülerken Madam Campardon bu Hint kumaşını düşünüyor ve
ayrıntıları soruyordu. Kırmızı bir zemin üstünde küçük
çiçekleri var mıydı? Yazlık bir giysi için bu kumaşı o kadar
aramıştı ki...
- İki yıl dolaştım, dedi genç adam. Artık yeter, Paris'i
fethetmeye geldim. Hemen bir iş arayacağım.
- Nasıl?! diye atıldı kadın. Achille size söylemedi mi? Size
iş buldu bile, hem de burada iki sokak ötede.
Genç adam teşekkürler ediyor, abartılı bir şaşkınlık içinde
işi şakaya alıyor, belki de akşama odasında yüz bin franklık
bir desteyle bir de eş olup olmayacağını soruyordu. O sırada
on dört yaşlarında, uzun boylu ve çirkin, sarışın bir kız
çocuğu odaya girdi. Ürkek bir biçimde geri çıkmak istedi.
- Gel, korkma, dedi Madam Campardon. Bu bay daha önce sözünü
ettiğimiz Mösyö Octave Mouret.
Sonra genç adama döndü:
- Kızım Angele... Son ziyaretimizde onu götürmemiştik, çünkü
çok narindi. Ama şimdi iyileşiyor.
Angele, ergenlik çağındaki kızların somurtkan haliyle gelip
annesinin yanına sokuldu. Arada bir yan gözle, kendisine
gülümseyen adama bakıyordu. Bu arada Campardon geri geldi.
Neşeliydi ve heyecandan yanakları parlıyordu. Kopuk birkaç
cümleyle karısına mutlu raslantıyı anlattı: Saint-Roch
kilisesinden Rahip Mauduit gelmişti. Ufak bir onarım
istiyordu, ama daha büyük işler için iyi bir fırsattı. Sonra,
bunları Octave'ın önünde anlatmış olmanın sıkıntısıyla
ellerini çırptı:
- Pekâlâ! Ne yapıyoruz şimdi?
- Ama siz çıkıyordunuz, dedi Octave. Sizi alıkoymak istemem.
- Achille, diye mırıldandı Madam Campardon, şu işten söz
etsene, Hedouin'in mağazasındaki...
- Ah! unutuyordum, tabii... Azizim, bir tuhafiyecide baş
tezgahtarlık işi var. Tanıdığım önemli biri sizin için
konuştu. Sizi bekliyorlar. Saat daha dört olmadı, isterseniz
sizi götüreyim, bir konuşun.
Octave kravatsız olduğunu düşünerek karar veremiyordu. Ama
Madam Campardon giyiminin uygun olduğunu söyleyince kabul
etti. Kapıda genç kadının yorgun bir biçimde uzattığı yanağını
öpen kocası ''Hoşçakal tatlım... Hoşçakal bir tanem...'' diye
mırıldandı. Şapkalarını alırken genç kadın akşam yemeğini saat
yedide yiyeceklerini anımsattı.
Onları izleyen Angele yan odada bekleyen piyano hocasının
yanına girdi. Onun sert bir vuruşuyla çınlayan piyano sesi
merdivenlere yayıldı. İki adam merdivenleri inerken her katta
dairelerden piyano sesleri geliyordu.
Sokakta Campardon bir süre düşünceli düşünceli yürüdü. Sonra,
orada aklına gelmiş gibi sordu:
- Matmazel Gasparine'i anımsıyor musunuz? Şimdi Hedouin
mağazasında birinci kız olarak çalışıyor. Onu da görmüş
olursunuz.
Octave merakını giderme zamanı geldiğini düşündü:
- Ah! O da sizde mi kalıyor?
- Hayır, hayır! dedi şiddetle mimar gücenmiş gibi.
Sonra genç adamın bu çıkıştan şaşırdığını görünce sesini
yumuşattı:
- Hayır, karım onunla artık görüşmüyor. Bilirsiniz, ailelerde
böyle şeyler... Ben ona rasladım ve tabii elimi kaçıramazdım,
değil mi? Zaten zavallı kız zor geçiniyor. Böylece iki kadın
haberlerini benden alıyorlar. Bu aile kavgalarında işi zamana
bırakmak gerek.
Octave onu evliliği konusunda sıkıştırmak istiyordu ki mimar
sözünü kesti:
- İşte geldik!
Mağaza Neuve-Saint-Augustin ile Michodiere sokaklarının
kesiştiği yerdeydi. Giriş katındaki iki pencere arasındaki
tabelada büyük yaldızlı harflerle Au bonheur des dames, 1822
yazılıydı. Vitrin camları üzerinde de kırmızı renkli harflerle
sahiplerinin adları yazılmıştı: Deleuze, Hedouin ve Ort.
Campardon açıkladı:
- Pek modern sayılmaz, ama dürüst ve saygın bir mağazadır.
Eski bir tezgahtar olan Mösyö Hedouin, Deleuze kardeşlerden
büyüğünün kızıyla evlendi. Kayınpeder iki yıl önce ölünce
mağazayı şimdi genç çiftle yaşlı amca Deleuze yönetiyor. Madam
Hedouin'i görmelisiniz, gerçek bir işkadını. Girelim.
Mösyö Hedouin alım için Lille'de bulunduğundan, onları Madam
Hedouin karşıladı. Kulağının arkasında bir kalemle ayakta iki
tezgahtara buyruklar yağdırıyordu. Siyah giysisinin üzerinde
beyaz bir yaka ve kısa bir erkek kravatı taşıyan kadın
Octave'a o kadar uzun boylu ve güzel göründü ki her zaman
rahat olan genç adam kekeledi. Her şey birkaç dakika içinde
halledildi.
- Pekâlâ! dedi Madam Hedouin her şeye alışık bir iş kadını
edasıyla, madem ki bugün serbestsiniz, mağazayı bir gezin.
Bir hademe çağırıp Octave'ın yanına kattı. Bu arada,
Campardon'un bir sorusu üzerine, Matmazel Gasparine'in iş için
dışarda olduğunu söyledikten sonra tezgahtarlara kısa
buyruklar vererek işini sürdürdü:
- Oraya değil, Alexandre... İpeklileri üste koyun. Bu aynı
marka değil, dikkat edin!
Campardon Octave'a akşam yemeği için uğrayacağını söyleyip
ayrıldı. Genç adam iki saat süreyle mağazayı gezdi. Burası pek
iyi aydınlatılmamış, mahzeninden kumaş topları taşan,
müşterilerin rahat gezemediği küçük bir yerdi. Birkaç kez
Madam Hedouin ile karşılaştı, ama kadın tüm dikkatini işine
vermiş olduğundan onu görmedi bile. Bu kadın tüm çalışanların
gözüne baktığı, beyaz ellerinin en ufak bir buyruğuna koştuğu
bir denge merkezi gibiydi. Octave onun kendisiyle bir daha
ilgilenmemesine kırılmıştı. Yediye çeyrek kala mahzenden
çıkarken ona Campardon'un birinci katta Matmazel Gasparine'le
olduğunu söylediler. Birinci katta bu kızın baktığı bir iç
çamaşırı bölümü vardı. Merdivenin başında karşılıklı yığılmış
kutuların arkasına geldiğinde genç adam durakladı: mimar
Gasparine'le ''sen''li konuşuyordu.
- Sana ant içerim ki hayır! diye haykırdı Campardon, sesini
alçaltmayı unutarak.
Bir sessizlik oldu.
- Onun sağlığı nasıl? diye sordu genç kız.
- Nasıl olsun ki! Her zamanki gibi. Kah iyi, kah kötü. Artık
iyileşmeyeceğini, her şeyin bittiğini o da biliyor.
Gasparine üzülmüş gibiydi.
- Zavallı dostum, acınacak durumda olan sensin. Ama ne
yapalım, sen de kendi başının çaresine bakıyorsun... Ona,
hastalığına ne kadar üzüldüğümü söyle...
Campardon kadının sözlerini bitirmesini beklemeden omuzlarını
yakalayıp dudaklarından öpmeye başladı. Gaz sobalarının
ağırlaştırdığı bu alçak tavanlı yerde kadın bu öpüşlere
karşılık verirken mırıldanıyordu:
- Gelebilirsen, yarın sabah altıda... Yatak dinlenmesi
alacağım. Kapıyı üç kez vur.
Şaşkınlık içindeki Octave anlamaya başlamıştı. Öksürerek
ortaya çıktığında onu bir sürpriz daha bekliyordu. Gasparine
kuru bir dal gibi, kare şeklindeki çenesi ve sert saçlarıyla
çirkin biri olmuştu. Eski güzelliği yalnızca iri gözlerinde
kalmıştı. Nasıl ki sarışın Rose geç gelen güzelliğiyle onu
büyülemişse, kıskanç alın çizgileri, ateşli dudaklarıyla bu
kadın da onun içini alevlendirdi.
Tanışma sırasında Gasparine kibar ve uzaktı; Plassans'ı
anımsadığını söylemekle yetindi. Aşağı inerken Campardon'la
birlikte ikisinin elini sıktı. Kapıdan çıkarken Madam Hedouin
genç adama iki kelime söyledi:
- Yarın bekliyoruz.
Arabaların gürültüsü ve kalabalığın içinde genç adam Madam
Hedouin'in güzel ama sevimsiz olduğunu söylemeden edemedi.
Mağazaların gaz lambasıyla aydınlatılmış pencerelerinden soğuk
ve kara kaldırıma beyaz ışık kareleri düşüyordu. Neuve-Saint-
Augustin sokağını dönerken mimar küçük dükkanlardan birinin
önünde başıyla selam verdi.
İnce yapılı ve zarif bir kadın dükkanın kapısında durmuş, üç
yaşlarında küçük bir çocuğunu yola çıkmaması için elinden
tutuyordu. Kadın yanındaki dükkan sahibi olduğu belli olan gri
saçlı yaşlı bir kadınla konuşuyordu. Karanlıkta Octave kadının
yüz çizgilerini seçemedi, ama iki güzel göz bir an için ona
baktılar. Arkalarındaki dükkanın derinliklerinden rutubet ve
küf kokusu geliyordu.
- Bu bayan apartman sahibimizin küçük oğlu Theophile Vabre'ın
karısı Madam Valerie'dir, dedi Campardon. Size birinci katta
oturduklarını söylemiştim. Çok kibar bir kadın. Sokağın en
eskisi olan bu dükkanda doğup büyüdü; anne ve babası
Louhette'ler, hâlâ dükkanı işleterek geçinmeye çalışıyorlar.
Zamanında çok kazandılar, ama artık iş yapmıyor.
Octave vaktiyle bir top kumaşın tabela görevi yaptığı bu eski
Paris dükkanlarını anlayamıyordu. Dünyalar verseler böyle bir
mağara deliğinde yaşamayacağına ant içiyordu.
Konuşarak üçüncü kata çıktılar. Madam Campardon onları
bekliyordu. Gri ipek bir elbise giymiş, saçlarını yapmış, her
bakımdan özenli bir görünüm almıştı. Campardon iyi bir kocanın
heyecanıyla onu öptü:
- İyi akşamlar, tatlım...
Akşam yemeği çok güzel geçti. Madam Campardon önce Deleuze ve
Hedouinlerden söz etti: Tüm mahallenin saygı duyduğu bir
aileydi bu. Sonra konuşma, sandalyesinde dimdik oturarak
yemeğini yiyen Angele'e çevrildi. Annesi onu evde eğitiyordu,
bu daha emindi. Fazla bir şey söylemedi, ama göz kırpmasından
anlaşıldığı kadarıyla, yatılı okullarda kızlar kötü şeyler
öğrenebilirdi. O arada genç kız muziplik yaparak tabağını
çatalın üzerinde dengede tutmaya çalışıyordu. Servis yapmakta
olan Lisa ona çarpıp tabağı kırma tehlikesi geçirince bağırdı:
- Matmazel, doğru otursanıza!
Delice bir gülüş Angele'in yüzünde bir an görünüp kayboldu.
Madam Campardon başını sallamakla yetindi; sonra, Lisa tatlı
getirmeye gittiğinde onu övdü: Çok akıllı, çalışkan, başının
çaresine bakmasını bilen bir Paris kızı. Örneğin, aşçı kız
Victoire olmasa da olurdu, çünkü pasaklıydı; ama yaşlı olduğu
ve kayınbabasının evinden geldiği için onu tutuyorlardı.
Sonra, hizmetçi kız elinde elma tabağıyla gelirken Madam
Campardon Octave'ın kulağına eğildi:
- Çok namusludur; henüz bir ayıbını görmedim. Ayda bir kez
uzakta oturan teyzesini görmek için izin alır.
Octave Lisa'ya bakıyordu. Sinirli, tahta göğüslü ve göz
kapakları morarmış olan bu kız anlaşılan teyzesinin evinde iyi
bayram ediyor olmalıydı. Ayrıca, Octave annenin eğitim
konusundaki görüşlerine katılıyordu: bir genç kızın yetişmesi
ağır bir sorumluluktu, sokağın soluğundan bile uzak
tutmalıydı. Bu arada Angele, tabak değiştirmek için yanında
eğilen Lisa'nın her defasında bacaklarını çimdikliyordu. İkisi
de göz kırpmadan bu oyunu sürdürüyorlardı.
- Bence insan kendi gözünde iffetli olmalı, diyordu mimar. Ben
bir sanatçıyım, başkalarının düşüncesine aldırmam.
Yemekten sonra gece yarısına kadar salonda oturuldu. Madam
Campardon yorgun görünüyordu; yavaş yavaş kanapeye uzanıp
kendinden geçer gibi oluyordu.
- Rahatsız mısın, tatlım? diye sordu kocası.
- Hayır, dedi kadın yarım bir sesle. Her zamanki ağrım.
Sonra kocasına bakıp yavaşça sordu:
- Onu gördün mü mağazada?
- Evet... Bana seni sordu.
Rose'un gözlerinde birkaç damla yaş vardı:
- Nasıl olsa o sağlıklı, tabii.
- Hadi, hadi, diye onu saçlarından öptü mimar; yalnız
olmadıklarını unutmuştu. Yine kendine zarar vereceksin. Benim
yine de seni sevdiğimi bilmiyor musun, tatlım?
Octave bu yakınlığa katılmamak için pencereye gitmişti; camda
Madam Campardon'un yansıyan yüzünü inceliyordu; bu kadın acaba
durumu biliyor muydu?
Sonra Octave onlara iyi geceler dileyip çıktı. Elindeki
kandille merdivenleri tırmanmak üzereyken bir giysi hışırtısı
işitti. Kibarlık gösterip yana çekildi. Dördüncü kattaki Madam
Josserand ve iki kızı bir çağrıdan dönüyor olmalıydılar.
Yanından geçerlerken şişman ve gösterişli anne onun yüzüne
dikkatle baktı. Büyük kız yanından ürkekçe uzaklaşırken,
küçüğü şaşkın bir gülüşle ona bakıyordu. Küçük yüzü, beyaz
teni ve sarıya çalan kahverengi saçlarıyla güzel bir kızdı bu.
Hareketleri genç bir gelin gibi kıvrak, tavırları özgürceydi.
Giysilerin etekleri sonunda gözden kayboldu ve kapıları
kapandı. Octave bir süre bu neşeli gözleri düşündü.
Sonra merdivenleri çıktı. Maun kapılar ardında iffetli yatak
odalarında uyuyan namuslu ailelerin sessizliği, bir gaz
lambasının aydınlattığı bu merdivenlere şimdi daha bir
saygınlık veriyordu. O ara bir gürültü duyup eğildi: Kapıcı
Mösyö Gourd son gaz lambasını da söndürmek üzereydi. Ve sonra
ev karanlığa gömüldü.
Ama Octave uzun süre uyuyamadı. Yeni gördüğü yüzler kafasında
dönüp duruyordu. Niçin Campardonlar ona bu kadar iyi
davranıyorlardı? Belki de daha sonra kızlarını ona vermek
istiyorlardı. Veya, kocası karısının neşesini geri getirmesi
için ona güveniyordu. Ya bu zavallı Rose'un hastalığı neydi?
Sonra düşünceleri daha da koyulaştı: Boş ve iri gözlerle bakan
komşusu Madam Pichon; siyah iş giysisi içinde dimdik ve ciddi
duran güzel Madam Hedouin; ateşli gözlerle ona bakan Madam
Valerie; küçük Matmazel Josserand'ın neşeli gülüşü. Ah,
Paris'te ne çok kadın vardı! Hep onun elinden tutup iş
yaşamında yardımcı olacak kadınlar düşlemişti; ama diğerleri
sürekli bu düşlemlere karışıyorlardı. Hangisini seçeceğini
bilemiyor, kibar tavırları altında yatan kadını küçümseyici
özyapısı iyice ortaya çıkıyordu. Sonunda sertçe doğrulup
yüksek sesle haykırdı:
- Beni rahat bırakmayacak mısınız? İlk hanginiz gelirse,
umurumda değil! İsterseniz hepiniz birden... Uyuyalım bakalım,
yarın görürüz.
2

Madam Josserand, iki kızıyla Rivoli Sokağındaki Madam
Dambreville'in çağrısından ayrılırken evin kapısını sertçe
çarpıp sokağa çıktı. İki saattir içinde tuttuğu öfkesini
boşaltmak üzereydi. Küçük kızı Berthe yine bir kocayı elinden
kaçırmıştı.
- Orada kazık gibi dikilip ne duruyorsunuz? Yürüyün bakalım!
Araba tutup iki frank harcayacağımı sanıyorsanız
yanılıyorsunuz. Büyük kızı Hortense mırıldandı:
- Bu çamurda giysilerimiz ne olacak? Ayakkabılarım yarını
göremezler.
- Yürü! Ayakkabı bulamazsan bütün gün yatarsın. Sizi gezdirmek
sanki pek işe yarıyordu!
Berthe ve Hortense başlarını eğip yürümeye koyuldular. İnce
giysi içinde titreyen omuzlarını çekip eteklerini yukarda
tutmaya çalışıyorlardı. Arkalarından gelen Madam Josserand
eski bir kürk giymişti. Her üçünün de şapkasız saçlarına
sardıkları danteller yoldan geçenlerin şaşkın bakışlarına
hedef oluyordu. Son üç kıştır buna benzer nice akşamlar, araba
tutmaya gücü yetmeden Paris'in dört bir yanına kızlarını
taşıyan annenin öfkesi, Madam Dambreville'i düşündükçe daha da
artıyordu.
- Bir de çöpçatanlık yapacakmış haspa! Nereden geldiği
bilinmeyen bir sürü herifi evine doldurmuş! Ah, zorunlu
olmasam gelir miyim? Bize hava atmak için son evlendirdiği
kızı gösteriyor. Ne örnek ama? Ayıbını örtmek için altı ay
manastıra kapatılan kıza beyaz gelinlik giydirecekmiş!
Palais-Royal Alanı'nı geçerken çiseleyen yağmur bozgunun
başlangıcı oldu. Çamur içinde durup geçen arabalara baktılar.
Fakat anne acımasızdı:
- Yürüyün! Neredeyse geldik sayılır, iki frank vermeye değmez.
Ya araba parası ödetiriz diye içerde kalan kardeşiniz Leon'a
ne demeli? Bu kadının evinden hiç çıkmıyor ki. Zaten evine
genç adamları dolduran, elli yaşını geçmiş bu kadının buralara
nasıl geldiğini biliyoruz. Yüksek bir hükümet görevlisi onun
işini halledip bir hiçken müdür yaptığı Dambreville'le
evlendirmemiş miydi?
Hortense ve Berthe onu duymuyor gibi yağmur altında
yürüyorlardı. Anneleri böyle durumlarda, onlara aşılamak
istediği görgü kurallarını unutup içini boşaltmaya
başladığında, sağır olmaları gerektiğini önceden
öğrenmişlerdi. Bir sokağı döndüklerinde Berthe bir çığlık
attı:
- Ah! topuğum çıktı. Artık daha fazla gidemem ben!
Madam Josserand gürledi:
- Sen yürü bakalım! Bak ben sızlanıyor muyum? Böyle bir havada
bu gece karanlığında benim bu sokaklarda ne işim var! Ah! Bari
herkes gibi bir babanız olsaydı. Ama hayır, beyefendi evde
kalıp rahatını düşünüyor. İşte size söylüyorum: artık bıktım!
Bundan sonra sizi babanız götürsün. Küçük düşürüldüğüm evlere
bir daha gitmeyeceğim. Ömrüm boyunca bir erkek beni aldattı,
hâlâ sıkıntısını çekiyorum. Ah Tanrım! Yeniden başlamak mümkün
olsaydı, onunla evlenmeyi kabul eder miydim?
Genç kızlar bir daha yakınmadan eve kadar yürüdüler. Kapının
önünde Madam Josserand'ı ikinci bir aşağılama bekliyordu. Aynı
sırada dönmekte olan Duveyrierlerin arabası önlerinden
geçerken üzerlerini çamur içinde bıraktı.
Yorgun ve öfkeli anayla iki kızı merdivende Octave'la
karşılaşmadan önce kendilerine çeki düzen verecek zamanı
bulmuşlardı. Ama kapıyı kapatır kapatmaz karanlıkta can
havliyle yemek odasına koştular. Küçük bir lambanın ışığında
Mösyö Josserand yazmaya çalışıyordu.
- Yine olmadı! diye bağırdı Madam Josserand bir iskemleye
çökerek.
Ve sert bir hareketle başındaki danteli söküp attı, siyah
kürkünü sandalyenin arkasına bıraktı. Siyah dekolte giysisinin
içinde hâlâ güzel omuzları ve dolgun bir vücudu olduğu
görülüyordu. Köşeli yüzü ve iri burnunda bayağılaşmamak için
kendini zor tutan bir kraliçenin trajik öfkesi vardı.
Bu şiddetli giriş karşısında Mösyö Josserand yalnızca ''Ah!''
dedi. Bu iri omuzların ağırlığını ensesinde duyumsuyormuş gibi
endişeyle gözlerini kırpıyordu. Ancak evinde giyebildiği eski
bir redingotu vardı. Otuz beş yıllık memuriyetin
silikleştirdiği yüzünde feri sönmüş iri gözleriyle karısına
baktı. Sonra söyleyecek bir şey bulamadan ağarmış saçlarını
geriye itip çalışmasını sürdürdü.
- Ah! Demek anlamıyorsunuz! diye tiz bir sesle haykırdı Madam
Josserand. Size söylüyorum: bu, boşa giden dördüncü evlilik
denemesi!
- Evet, evet, dördüncü... diye mırıldandı yaşlı adam. Çok
yazık, çok yazık...
Ve karısının dehşet verici çıplaklığını görmemek için
kızlarına döndü. İki kız balo giysilerini çıkarmaya
uğraşıyorlardı. Fazla açık ve süslü giysileri birer kışkırtıcı
silah gibiydi. Sarı benizli Hortense, yüzünü bozan annesinin
burnu nedeniyle yirmi üç yaşında olmasına karşın yirmi
sekizinde gösteriyordu. Ondan iki yaş küçük olan Berthe bir
çocuk havasında, beyaz tenli ve alımlıydı.
- Bana bakın diyorum size! diye kocasına bağırdı Madam
Josserand. Hem şu lanet olası yazınızı bırakın, sinirime
dokunuyor!
- Fakat, karıcığım, resim yazıları dolduruyorum, biliyorsun.
- Ah! evet, bin tanesi üç franklık resim yazıları...
Kızlarınızı bu üç franklarla mı evlendirmeyi düşünüyorsunuz
siz?
Zayıf lamba ışığında masanın üzeri çizgi roman yapraklarıyla
doluydu. Mösyö Josserand haftalık dergiler çıkaran bir
yayınevi için bu çizgi romanların yazılı bölümlerini
dolduruyordu. Kasadarlık görevinden aldığı maaş yetmediği için
gecelerini bu nankör işi yaparak geçiriyor, geçim sıkıntısı
çektiklerinin öğrenileceği korkusuyla utanç duyuyordu.
- Üç frank üç franktır dedi yumuşak ve yorgun bir sesle. Bu üç
frank giysilerinize kurdele eklemeye veya salı günlerinizde
pasta ikram etmenize yardımcı olabilir.
Bu sözcükleri söylediğine pişman oldu, çünkü Madam
Josserand'ın en duyarlı olduğu noktaya basmıştı. Kadının
omuzlarına kan hücum etti; önce dehşetli bir yanıt verecek
gibi oldu, ama olağanüstü bir çabayla kendini tutup başını
salladı:
- Ah! Tanrım!... Ah! Tanrım!
Yaşlı adam yenilgiyi kabul ederek kalemini bıraktı ve iş
yerinden getirdiği le Temps gazetesini açtı. Karısı küçük
oğlunu sordu:
- Saturnin uyudu mu?
- Çoktan. Ayrıca Adele'i de gönderdim. Ya Leon, o da sizinle
Dambrevillelerde değil miydi?
- Evet, ama beyefendi neredeyse o kadının evinde sabahlayacak!
Yaşlı adam şaşırdı, safça ''Ah! öyle mi?'' diye sordu.
Hortense ve Berthe yine sağır olmuşlardı. Madam Josserand
şimdi kocasıyla başka bir kavga peşindeydi: gazeteyi her sabah
geri götürmesini, dün yaptığı gibi ortalarda bırakmamasını
söylüyordu. Dünkü sayıda üstelik kızların görmemesi gereken
bir skandalın mahkeme haberi vardı.
- Hemen yatacak mıyız? diye sordu Hortense. Ben acıktım da...
- Ben de, ben de! dedi Berthe.
- Nasıl? Siz davette pastalardan yemediniz mi? Ah kafasızlar!
İnsan gittiği yerde yemez mi? Ben yedim.
Kızlar sızlanıp duruyordu. Başa çıkamayacağını anlayan kadın
onları mutfağa götürdü.
- Ah! burası leş gibi kokuyor, diye bağırdı Madam Josserand.
Bu sersem Adale'e kaç kez pencereyi açık bırakmasını söyledim.
Sabahları mutfak soğuk oluyormuş, hah! Şu pisliğe bakın: iki
haftadır tezgahı yıkamamış. İşte önceki günün bulaşığı da
duruyor. Şu eviyeye bir bakın!
Öfkeyle orayı burayı karıştırıyor, pudralı ve bilezikli
kollarıyla bulaşığı alt üst ediyordu. Etekleri yerdeki pisliği
süpürüyor, masa altlarındaki mutfak eşyalarına takılıyordu.
Eğrilmiş bir bıçağı görünce tepesi attı:
- Yarın onu kovacağım!
- Neye yarar ki? dedi Hortense. Bize hizmetçi dayanmıyor;
biraz temizlik ve yemek yapmasını öğrenen kendiliğinden
kaçıyor. Bu kız üç aydır burada duran ilk hizmetçi.
Madam Josserand dudaklarını ısırdı. Gerçekten de,
Bretanya'daki köyünden gelmiş olan Adele, pasaklı ve aptal
olmasına karşın, bilgisizliğinden ve pisliğinden yararlanıp
onu aç bıraktıkları bu evde kalmayı sürdüren tek hizmetçiydi.
Şimdiye kadar yirmi kez, ekmeğin içinden çıkan bir tarak veya
yanık bir yemek yüzünden onu kovmaktan söz etmişler, ama her
defasında vazgeçmişlerdi. Çünkü hırsızlığı sabit hizmetçiler
bile ''şekerin sayıyla verildiği'' bu eve gelmek
istemiyorlardı.
Bir dolabı karıştıran Berthe sonunda yüzünü buruşturdu:
- Yiyecek bir şey yok!
Masaya çiçek koyabilmek için ucuz et almayı marifet sayan
ailelerin bu sahte lüks mutfağında yaldızlı tabaklar, sapı
gümüş ekmek süpürgeleri, salata tabakları yıkanmış olarak
diziliydi, ama bir ekmek kırıntısı bile yoktu. Adele açlığını
bastırabilmek için sanki tabakların yaldızını solduracak kadar
inatla yıkamıştı.
- Tüm tavşanı yiyip bitirmiş! diye haykırdı Madam Josserand.
- Sahi öyle, dedi Hortense. Kuyruk kısmı kalmıştı... Hah!
buradaymış. Ben alıyorum. Soğuk ama ne yapalım?
Berthe bir yandan boşuna aranıp duruyordu. Sonunda annesinin
eski bir reçeli sulandırıp davetlerde şerbet olarak kullanmak
üzere hazırladığı şişeyi buldu. Yarım bir bardak doldurdu:
- Ben de buna ekmek batırıp yerim, ne yapalım!
Madam Josserand ona sertçe bakıyordu:
- Çekinme, buyur! Yarın konuklara ben ne ikram edeceğim,
bakalım?
Bu arada Adele'in yeni bir suçunu yakalamıştı. Masanın
üzerinde bir kitap fark etti:
- Ah! sersem kız! Yine Lamartine'imi mutfağa getirmiş!
Masadan Jocelyn (*) adlı kitabı aldı, sanki kirlenmiş gibi
sildi. Bu sırada kızlar kalan bir ekmek dilimini
paylaşmışlardı. Madam Josserand mutfağa son bir göz atıp iri
kolları arasındaki kitabıyla salona döndü.
Bu arada Mösyö Josserand yine yazmaya başlamştı. Karısının
yatmaya gitmeden önce ona fazla kızmıyacağını umuyordu. Fakat
kadın onun yanındaki bir sandalyeye çöktü ve hiç konuşmadan
gözlerini ona dikti. Bu bakışı gören adamın elindeki kalem
titremeye başladı.
- Adele'in yarın için kaymak yapmasına siz engel oldunuz,
değil mi? diye konuştu sonunda Madam Josserand.
Adam şaşkınlıkla başını kaldırdı:
- Ben mi?
- Oh! Yine hayır diyeceksiniz tabii! Öyleyse, istediğim
kaymağı niye yapmadı?.. Siz de biliyorsunuz ki yarın,
davetimizden önce, Bachelard Dayı'nın doğum gününü
kutlayacağız. Kaymak olmazsa dondurma almamız gerekecek, beş
frankı sokağa atacağız.
Yaşlı adam karşı çıkmadı. Ama işine koyulmaya cesaret edemeden
kalemiyle oynamaya başladı.
- Yarın gidip Campardonları görmenizi istiyorum, diye sürdürdü
kadın. Onları akşama kesinlikle beklediğimizi söyleyeceksiniz.
Akrabaları olan genç adam bugün gelmiş. Onu da getirmelerini
söyleyin. Duydunuz mu, onun da gelmesini istiyorum.
- Hangi genç adam?
- Bir genç adam işte; size anlatması uzun sürer... Bana
söylediler. Ne yapalım, siz kızlarınızın sorumluluğunu benim
üzerime atıp çekildiniz, ben de elimden gelen her şeyi
deniyorum.
Bu düşünce onu daha da kızdırdı:
- Görüyorsunuz, kendimi tutuyorum. Ah! bıktım. Bir şey
söylemeyin yoksa kötü olur!
Adam hiçbir şey söylemedi, ama karısı yine de patladı.
- Artık yeter! İşte söylüyorum, bu yakınlarda sizi ve iki
sersem kızınızı ortada bırakıp gideceğim. Ben bu meteliksiz
yaşam için mi doğdum? Her gün kuruş saymak, bir çift çizmeyi
alamamak, dostlarımı uygun bir biçimde konuk edememek, hepsi
sizin yüzünüzden! Kafanızı oynatıp sinirimi bozmayın! Evet,
sizin yüzünüzden! Beni kandırdınız, bayım, alçakça
kandırdınız. Eğer bakamayacaksanız evlenmeseydiniz. O zamanlar
havanızdan geçilmiyordu! Yanında çalıştığınız Bernheimların
oğlu sizin arkadaşınız da oluyordu. Ama siz ne yaptınız?
Hiçbir şey! Şimdiye kadar onların ortağı olmanız gerekirdi. Bu
kristal fabrikasını şimdi Paris'te en büyük duruma siz
getirdiniz. Ama hâlâ bir kasadar, bir memursunuz. Sizde hiç
yürek var mı? Susun!
- Sekiz bin frank aylık alıyorum, diye usulca yanıtladı adam.
Bu kötü para değil.
- Ah! kötü para değilmiş! Otuz yıl hizmetten sonra, öyle mi?
Sizin emeğinizi çaldılar, siz hâlâ minnettarsınız. Ah, ben
olsam ne yapardım biliyor musunuz? Kasayı yirmi kere cebimde
dolaştırırdım! Oysa, bunun ne kadar kolay olduğunu evlenmeden
önce anlamıştım, hep söyleyip durdum. Ama bir parça akıllı ve
girişken olmak gerek, aptalca ayakta uyumakla olmaz.
- Ama... Beni dürüst olmakla mı suçluyorsun?
Kadın elindeki Lamartine'i sallayarak üzerine yürüdü:
- Dürüst mü dediniz? Önce bana karşı dürüst olun, beyefendi!
Diğerleri sonra gelir, değil mi? Zengin gibi görünüp genç bir
kızın hayallerini yıkmaya ne hakkınız vardı? Ah! Yeniden
başlamak mümkün olsaydı. Ah! ailenizi o zamanlar tanımış
olsaydım!
Kadın, barış düşünerek başlattığı bu tartışmada gittikçe
kızışıyordu.
- Git, yat, Eleonore, dedi adam. Saat biri geçti; inan bana bu
işi yarına bitirmeliyim. Ailemden söz etme, onlar sana bir şey
yapmadı.
- Ah! Demek aileniz pek kutsal, öyle mi? Babanızın Clermont'da
avukatlık yazıhanesini bir hizmetçiye kapılıp batırdığını
herkes biliyor. O yetmiş iki yaşında etek peşinde koşmasaydı,
siz şimdi kızlarınızı evlendirmiş olurdunuz. Ah! beni
kandıranlardan biri de o.
Mösyö Josserand sarardı. Titreyen sesi giderek yükseliyordu:
- Yine ailelerimizi karıştırma lütfen! Babanız sizin çeyiziniz
olarak söz verdiği otuz bin frankı hiç ödemedi ki.
- Hangi otuz bin frank?
- Bilmiyormuş gibi yapma. Babam bir delilik yapmış olabilir,
ama sizinki dürüst davranmadı. Onun vasiyetini hâlâ anlamış
değilim. Birtakım oyunlar sonunda Saint-Victor Sokağı'ndaki
yatılı okul kız kardeşinizin kocasına kaldı. Bizi şimdi
selamlamıyorlar bile... Dağ başında gibi soydular bizi.
Madam Josserand kocasının bu beklenmedik yanıtı karşısında
boğulacak gibiydi.
- Babacığıma söz söyleyemezsiniz! Kırk yıl şerefle eğitime
hizmet verdi. Kız kardeşim ve enişteme gelince, beni
kandırdıkları doğrudur. Ama bunu söylemek size düşmez, anlıyor
musunuz? Ben size bir subayla kaçan kız kardeşiniz Andelys'ten
söz ediyor muyum? Ah! Sizin taraf pek yamanmış doğrusu!
- O subayla evlendi, hanım. Ya sizin kardeşiniz Bachelard
Dayı'ya ne demeli? Ahlakı kıt bir adam.
- Ama siz ne söylüyorsunuz, Tanrı aşkına? Parası var,
encümende istediği gibi kazanıyor. Hem Berthe'in çeyiz
parasını ödemeye söz verdi. Hiç saygınız yok mu?
- Haa! Berthe'in çeyiz parası, öyle mi? Beş kuruş
vermeyeceğine, onun pis alışkanlıklarına boş yere katlanmış
olacağımıza bahse girer misiniz? O bu eve geldiğinde utanç
duyuyorum. Yalancı, zevk düşkünü, on beş yıldır spekülasyonla
para toplayan bu adam serveti önünde diz çöktüğümüzü görüyor;
her cumartesi beni bürosuna götürüp muhasebesini bedavaya
yaptırmaya utanmıyor. Hâlâ bir armağan getireceği günü
bekliyoruz.
Bir sessizlik oldu. Sonra adam, yarı çıplak karısına bakarak,
her şeyi göze almışçasına sürdürdü:
- Ayda sekiz bin frankla çok şey yapılır. Siz hep
yakınıyorsunuz. Ama yaşamınızı gelirinizin üstünde sürdürmeye
kalkmasaydınız. Davetler vermek, pastalar ve çaylar ikram
etmek bizim neyimize?
Kadın ona daha fazla süre tanımadı.
- Ah! bari beni bir hücreye kapasaydınız! İnsan içine çıplak
mı çıkacaktım? Ya kızlarınız? Kimseyle görüşmezlerse nasıl
evlenecekler? Kapımızda kuyruk bekliyorlar zaten... Bizi feda
edin bakalım, sizi nasıl yargılayacaklar?
- Hepimiz, hanımefendi, hepimiz feda edildik. Leon sırasını
kız kardeşlerine bıraktı; bizden umudu kesip kendi başının
çaresine bakıyor. Saturnin'e gelince, zavallı çocuk, daha
okuma yazma bilmiyor. Ben de hiçbir şey istemeden geceleri bu
işi yapıyorum ki...
- Peki niçin kız çocuk yaptınız, beyefendi? Onlara aldırdığım
eğitimi mi eleştiriyorsunuz? Sizin yerinizde başkası olsaydı,
Hortense'ın aldığı diplomayla övünürdü. Ya Berthe'in yeteneği?
Bu akşam piyanoda yine herkesten alkış aldı. Yaptığı yağlıboya
resmi yarın konuklara göstereceğim. Siz nasıl bir babasınız?
Elinizden gelse kızlarınızı inek otlatmaya gönderirsiniz!
- Haa, öyle mi? Berthe için bir çeyiz sigortası yaptırmıştım.
Ama siz, dördüncü taksitten sonra, parayı salonu döşemek için
harcadınız. Ödenen primleri de geri alabilmek için hâlâ
uğraşıyorsunuz.
- Elbette, çünkü bizi aç bırakıyorsunuz. Ah! kızlarınız evde
kalırlarsa nasıl pişman olursunuz.
- Ben mi pişman olacağım? Bu gülünç giysiler ve
çağrılarınızla, koca adaylarını asıl kaçıran sizsiniz!
Mösyö Josserand hiç bu kadar ileri gitmemişti. Madam Josserand
boğulacak gibi ''Ben, ben, gülünç ha!'' diye haykırıyordu ki
kapı açıldı: Hortense ve Berthe gecelik ve sandallarıyla içeri
girdiler.
- Ah! odamız çok soğuk! diye söylendi Berthe titreyerek.
Burası hiç olmazsa biraz sıcak.
İki kız birer sandalye alarak ılık sobanın yanına oturdular.
Hortense bir elindeki tavşan kemiğini kemiriyor, Berthe
bardaktaki şurubu yalıyordu. Anne ve babası tartışma nedeniyle
onların girdiğini görmemiş gibiydiler.
- Gülünç ha! Ama artık değil, beyefendi! Bir daha onları
evlendirmek için parmağımı kımıldatırsam boynum kopsun! Bu işi
size bırakıyorum. Umarım benim kadar gülünç olmazsınız.
- Nasıl? Siz onları her yerde sergileyip saygınlıklarını
yaraladıktan sonra mı? İster evlendirin, ister evlendirmeyin,
umurumda değil.
- Benimse hiç umurumda değil, Mösyö Josserrand! Daha fazla
kızdırırsanız, ikisini de sokağa atarım. İşinize geliyorsa,
siz de onları izlersiniz, kapı orada. Ah! Tanrım! Ne rahat
ederdim?
Bu ateşli tartışmalara alışık olan kızlar sessizce
dinliyorlardı. Bir yandan ellerindekini yiyor, bir yandan da
geceliklerini sıyırıp omuzlarıyla ılık sobaya sürtünüyorlardı.
Açlığın verdiği oburlukları ve uykulu gözleriyle güzel bir
havaları vardı.
- Tartışmanıza hiç gerek yok, dedi Hortense. İkimiz de
kendimize koca bulacak kadar büyüğüz.
Bu girişten fırsat bulan baba işine koyulmak istedi:     ama
başını masaya eğmiş, bir şey yazamayan titrek ellerini
seyrediyordu. Fakat yaralı bir kaplan gibi olan anne
Hortense'ın önünde dikildi:
- Eğer kendi hesabına konuşuyorsan sana söyleyeyim: Bu Verdier
denen adam seninle asla evlenmez.
- Bu benim işim, dedi güvenle genç kız.
Hortense, memur, tezgahtar, terzi gibi beş altı damat adayını
küçümseyip geri çevirdikten sonra, Dambrevillelerin evinde
tanıştığı kırk yaşında bir avukatta karar kılmıştı. Onun
geleceği parlak biri olduğunu düşünüyordu. Fakat Verdier on
beş yıldır metresiyle yaşıyor, oturduğu çevrede onu karısı
olarak tanıtıyordu. Hortense bunu biliyor, ama
endişelenmiyordu.
Babası masadan başını kaldırdı:
- Kızım, sana bu evliliği aklından çıkarmanı söylemiştim.
Adamın durumunu sen de biliyorsun.
- Ne olmuş yani? Verdier bana ondan ayrılacağına söz verdi. Bu
kadın aptalın biri zaten.
- Hortense, kızım, böyle konuşmamalısın. Bu adam yarın seni de
bırakmaz mı?
- Bu benim işim, dedi genç kız inatla.
Berthe karışmadan dinliyordu, çünkü her gün ablasıyla bu
konuyu tartıştığı için haberi vardı. Ayrıca babası gibi,
sokağa atılmasından söz edilen bu zavallı kadından yanaydı.
Fakat Madam Josserand söze karıştı:
- Ne olmuş yani? Bu tür kadınlar sonunda sokağa düşüyorlar.
Fakat Verdier'nin ondan ayrılacak iradesi yok. Seni oyalıyor,
kızım; yerinde olsam onu bir saniye beklemeden başka birine
bakardım.
Hortense'in yanakları kızardı ve sesi tizleşti:
- Anne, beni tanırsın. Onu istiyorum ve elde edeceğim. Yüz yıl
beklesem de başkasıyla evlenmem.
Annesi omuzlarını silkti:
- Başkalarına aptal diyene bak!
Genç kız ayağa fırladı:
- Üstüme gelme! Madem bizi evlendiremiyorsun, bırak da
bildiğimiz gibi yapalım. Ben yatmaya gidiyorum.
Hortense kapıyı çarpıp çıktı. Madam Josserand başı yukarda
kocasına döndü:
- İşte çocuklarınızı nasıl yetiştirdiğinizi görüyorsunuz!
Mösyö Josserand yanıt vermedi; yeniden yazabileceği zamanı
beklerken kalemini tırnağına sürtüp duruyordu. Berthe'in
acelesi yoktu, sırtını sobaya dönmüş, parmağıyla bardağı
karıştırıyordu.
- Ah! karşılığımı görüyorum, diye sürdürdü Madam Josserand.
Yirmi yıl bunları saygın birer hanım yapabilmek için saçımı
süpürge ettim, ama istediğim gibi biriyle evlenmeyi bana çok
görüyorlar. Ne istediler de almadık? Biraz eğitildikten sonra
havaları değişiyor, serüven düşkünü avukatlarla evlenmek
istiyorlar.
Kadın Berthe'in önüne gelmişti. Onu parmağıyla uyardı:
- Bana bak, sen de ablan gibi olursan, senden hesap sorarım!
Sonra yine odayı adımlamayı sürdürdü. Her zaman haklı olduğunu
sananlar gibi düşünceleri kopuk kopuk ve çelişkiliydi:
- Ne yapılması gerekiyorsa onu yaptım; yeniden başlasam yine
aynısını yapardım. Yaşamda yalnızca utananlar yitirir. Para
paradır; paran yoksa evinden çıkmazsın. Ben hep, yirmi kuruşum
varken, kırk kuruşum var dedim. Doğrusu budur: Kendini
acındıracağına imrendir. Eğitilmiş olmak yeterli değil,
giyimin düzgün değilse insanlar seni küçümser. Bu, yanlış ama
böyle... Hizmetçi elbisesi giyeceğime kirli roblar giyerim.
Bütün bir hafta patates ye, ama konuğun için tavuk alacak para
bulundur. Bunun tersini söyleyenler aptaldır!
Bu son tümceyi kocasına bakarak söylemişti. Yeni bir kavgayı
göze alamayan adam yüreksizlik örneği verdi:
- Bu doğru; artık yalnızca paraya önem veriliyor.
- Duydun mu? diye kızına döndü. Madam Josserand. Adımını doğru
at ve bizi sevindir... Bu akşamki adamı nasıl kaçırdın?
Berthe kendi sırasının geldiğini anlamıştı:
- Bilmiyorum, anne, diye mırıldandı.
- Yardımcı büro şefi, otuzunda yok, parlak bir geleceği var.
Böyleleri her ay maaşını tıkır tıkır alır... Yoksa, daha
önceki gibi, yine aptallık mı yaptın?
- Vallahi değil, anne. Belki de başkalarından durumumuzu
öğrenmiş olmalı.
- Nasıl? Dayının sana vereceği çeyizi duymamış mı? Bunu herkes
biliyor. Yok yok, başka bir nedeni olmalı, çünkü çok ani
olarak ayrıldı. Dans ederken ikiniz bir ara küçük salona
geçmiştiniz.
Berthe kızardı:
- Evet... Yalnız kaldığımızda kötü şeyler yapmaya kalktı. Beni
kucaklayıp öpmek istedi. Ben de korkup onu ittim, dolaba
çarptı...
Annesi öfkeyle onun sözünü kesti:
- İttin mi? İttin ha?
- Ama anne, beni tutuyordu...
- Tuttuysa ne olmuş? Ah!.. bu kafasızlara okulda acaba neler
öğretiyorlar?
Genç kızın gözlerinden yaşlar akıyordu.
- Benim bir suçum yok; o adam kabalık ediyordu. Böyle durumda
ne yapacağımı bilmiyorum ki...
- Bir de ne yapacağını soruyor... Size yüz kez söyledim, bu
utangaçlığı bırakın. Siz sosyeteye çıkıyorsunuz. Bir adam
sırnaşmaya başlıyorsa, sizi seviyor demektir; ve onları
kızdırmadan yatıştırmanın yolu bulunur. Bir dolabın arkasında
sizi öpmek istiyorsa, bunu anne ve babanıza söylememeniz
gerekirdi. Ama siz adamları dolaba itiyorsunuz ve tabii
evlilik de suya düşüyor.
Sonra ders verir gibi bir tavır alıp sürdürdü:
- Artık bitti; aptallığınız karşısında umudumu yitirdim. Size
her şeyi anlatmak gerekiyor, öyleyse anlatayım. Servetiniz
yoksa, kızım, erkekleri başka bir şeyle tutmanız gerekiyor.
Biraz güler yüz göster, elini tutmasına izin ver, anlamıyormuş
gibi ufak kaçamaklarına göz yum. Koca bulmak balık tutmak
gibidir. Böyle ağlamakla daha da güzelleştiğini mi sanıyorsun?
Berthe hıçkırıyordu.
- Ağlama dedim! Mösyö Josserand, kızınıza söyleyin gözlerini
harap etmesin. Hadi bırak, sil gözlerini. Şimdi karşında sana
kur yapan bir bey olduğunu düşün. Gülümse ve yelpazeni düşür;
bey onu yerden alırken elleriniz birbirine dokunsun. Öyle
değil; hasta tavuk gibi somurtma. Başını geri at ki güzel
boynun ortaya çıksın.
- Böyle mi anne?
- Evet, daha iyi... Kazık gibi sert olma, belini yumuşak tut.
Erkekler sırıkları sevmez. Fazla ileri giderlerse oyun
bozanlık etme. İleri giden adam tutulmuş demektir.
Salondaki saat ikiyi vurdu. Bu geç saatte evlendirme tutkusu
daha da kızışan Madam Josserand iyice kendini yitirmiş, kızını
bir bebek gibi ortada çeviriyor, düşüncelerini açıkça
söylüyordu. Genç kız artık karşı koyamadan onun her dediğini
yapıyordu, ama bir parça utanç ve korku yüreğini
sıkıştırıyordu. Bir ara, annesi şuh kahkaha atmasını öğrettiği
sırada, hıçkırarak ağlamak istedi:
- Hayır! hayır! Ben bunu yapamam!
Madam Josserand bir an durakaldı. Sonra Dambrevillelerden
çıktığından beri yenemediği öfkesini boşalttı: Kızın yüzünde
sert bir tokat patladı.
- Al işte! Sersem; erkekler haklıymış.
Kadın bu arada yere düşen kitabını alıp sildi ve yatak odasına
geçti. Yanağını tutup ağlayan kızının da odadan çıktığını
gören Mösyö Josserand mırıldandı:
- Böyle olacağı belliydi.
Berthe holden geçerken yataktan kalkmış olan kardeşi
Saturnin'in kapıyı dinlemekte olduğunu gördü. Yirmi beş
yaşındaki bu genç bir beyin iltihabı sonucu gelişemeyip çocuk
kalmıştı. Deli değildi, ama onunla zıtlaşırlarsa bağırarak evi
birbirine katıyordu. Onu ancak Berthe yatıştırabiliyordu.
Küçükken Berthe'nin bir hastalığı sırasında ona bakmış, kızın
tüm kaprislerine sadık bir köpek gibi katlanmıştı. Kızın
kurtulmasından sonra ona tapacak kadar bağlanmıştı.
- Yine seni dövdü mü? diye fısıldadı genç adam.
Onu karanlıkta öyle gören Berthe endişelenip yatıştırmaya
çalıştı:
- Git yat, seni ilgilendiren bir şey değil.
- Beni ilgilendirir. Seni dövmesini istemiyorum, anladın mı?
Bağırışlarıyla beni uyandırdı. Bir daha başlamasın, yoksa kötü
yaparım!
Genç kız onun ellerini tutup yabanıl bir hayvanı yatıştırır
gibi okşadı. Genç adam hemen yumuşadı, çocuk gibi gözlerinden
yaşlar akmaya başladı.
- Senin canını yaktılar, değil mi? Söyle, neren acıyor, öpmek
istiyorum.
Karanlıkta kardeşinin yanağını öperken mırıldanıyordu:
- İşte geçti, işte geçti..
Salonda yalnız kalan Mösyö Josserand elindeki kalemi bıraktı.
Yüreği acıyla yüklüydü. Biraz bekledikten sonra kalkıp kapıya
gitti ve dinledi. Madam Josserand horluyordu. Kızların
odasından ağlama sesi gelmiyordu. Apartman karanlık ve
sessizdi. İçini çekip masaya döndü. Bir elindeki kalemiyle
yazmaya başlarken, iki damla gözyaşı çizgi romanların üzerine
düştü.
3

Tazeliği kuşkulu olan ve Adele'in ellerinde daha da
tatsızlaşan balık masaya geldiğinde, Bachelard Dayı'nın     
iki yanında oturan Hortense ve Berthe onun bardağını
doldurarak içmeye zorluyorlardı.
- İçin, için, bugün doğum gününüz. Sağlığınıza,    dayı!
İki kız dayıdan yirmi frank almayı kafalarına koymuşlardı. Her
yıl anneleri onları dayının iki yanına bu amaçla oturtuyordu,
ama kızların işi gerçekten zordu. Louis XV ayakkabılar, beş
düğmeli eldivenler düşleyen kızların yirmi frank alabilmeleri
için dayının iyice sarhoş olması gerekiyordu. Encümende
kazandığı yıllık seksen bin franklık gelirini pis alemlerde
harcayan bu adam ailesine gelince cimrileşiyordu. Neyse ki bu
akşam yarı sarhoş gelmişti.
- Sağlığınıza, benim küçük kedilerim! diye yuvarlıyordu
kadehini şişman adam.
Parmaklarını dolduran yüzükler ve yakasında bir gülle masanın
ortasında yer alan bu adam her türlü eğlence ve pisliğin
içinde yuvarlanmıştı. Takma dişleri, öne fırlamış kırmızı iri
burnu ve kısa kesilmiş saçlarının altında gözlerini zor
açabiliyordu. Ölen karısının kardeşlerinden birinin oğlu olan
Guelin adındaki genç akrabası da gelmişti; genç adam, dayının
karısının on yıl önceki ölümünden bu yana ayık gezmediğini
söylüyordu.
Madam Josserand kardeşinin sarhoşluğuna gülümsüyordu:
- Narcisse, biraz daha balık almaz mısın?
Ev sahibesi kardeşinin karşısında oturmuş, bir yanında Guelin,
diğer yanında ise Hector Trublot adındaki bir genç adam vardı.
Genelde bu tür çağrılara bazı kişileri de zorunlu olarak
katıyordu. Örneğin, üçüncü katta yalnız yaşayan Madam Juzeur
de oradaydı. Aslında, dayının masadaki durumunu bildiği için,
o geldiğinde ya çok yakın, ya da hava atması gerekmeyen
kişileri çağırıyordu. Bir bankada çalışan genç Trublot'yu bir
süre damat adayı olarak düşünmüştü; ama genç adam evlilikten
nefret ettiğini açıkça söyledikten sonra artık onu da
önemsemiyor, hatta doğru dürüst yemesini bilmeyen Saturnin'in
yanına oturtuyordu. Her zaman kardeşinin yanında oturan Berthe
ise onun rahat durmasını sağlamakla görevliydi.
Balıktan sonra dana rostosu geldi. Kızlar hücum zamanı
geldiğine inandılar.
- İçin, dayıcığım! dedi Hortense. Bu sizin doğum gününüz.
İnsan doğum gününde bir bahşiş vermez mi?
- Sahi öyle, dedi Berthe saf bir edayla. Herkes doğum gününde
bir şey vermeli. Bize yirmi frank verin.
Para sözüne kulak kabartan Bachelard sarhoşluğunu abartmaya
başladı. Bu her zamanki kurnazlığıydı: Göz kapakları
ağırlaşır, dili dolanırdı.
- Ha? Ne?
- Yirmi frank, işte. Anlamazdan gelmeyin. Bize yirmi frank
verirseniz sizi daha çok seveceğiz. Hadi dayıcığım!
İkisi de onun boynuna sarılıp tatlı sözler ediyor, pis
soluğuna aldırmadan yüzünü öpüyorlardı. Bu tütün, misk ve
şarap kokusundan zaten iğrenen Mösyö Josserand erden
kızlarının bu hallerini görünce karşı çıktı:
- Rahat bırakın onu!
- Niçin? diye atıldı Madam Josserand. Kızlar eğleniyorlar.
Eğer dayıları onlara yirmi frank vermek istiyorsa verir.
- Mösyö Bachelard ne kadar iyi bir dayı! diye karıştı Madam
Juzeur. Ama dayı direniyordu; salyalı ağzı daha da
dolaşıyordu:
- Be... ben bilmem... Ne dediniz?
Hortense ve Berthe aralarında bakışıp onu bıraktılar ve yine
bardağını doldurdular. İki güzel çıplak kol dayının iri burnu
önünde yeniden dolaşmaya başladı.
Bu arada sessiz kalmayı yeğleyen Trublot konukların arasında
gidip gelen hizmetçi Adele'i göz ucuyla izliyordu. Miyop olan
genç adam kenevir gibi saçları ve köşeli yüzüyle onu güzel
buluyordu. Hizmetçi kız bir ara elindeki rosto tenceresiyle
genç adamın omzuna doğru yarı eğildiğinde genç adam onun
baldırını sertçe çimdikledi. Hizmetçi fazla tepki göstermedi,
sanki ekmek istemiş gibi adamın yüzüne baktı.
- Ne var? dedi Madam Josserand. Size çarptı mı? Ah bu kız, ne
kadar beceriksiz! Ne yaparsınız, yeni olduğu için daha
öğrenmesi gerekiyor.
- Zararı yok, dedi Trublot ve ciddi bir edayla kara sakalını
sıvazladı.
Önce serin olan salonda yemekler geldikçe hava ısınıyor ve
sohbet ilerliyordu. Madam Juzeur Madam Josserand'a bir kez
daha otuz yıl dul kalmanın dertlerini sıralıyordu. Gözlerini
havaya kaldırarak ne acılar çektiğini anlatıyordu: On yıllık
evlilikten sonra kocası onu bırakmıştı, ama nedenini
söylemiyordu. Şimdi her zaman kapalı evine yalnızca rahipler
girip çıkıyordu.
- Benim yaşımda her şey elem verici, diye sızlanan kadın kibar
tavırlarla dana rostosunu ayıklıyordu.
Madam Josserand yanındaki Trublot'ya ''Ah! çok acı çekmiş bir
kadın'' diye açıklamak istedi. Ama genç adam aldırmadı:
Bakışları imalı ve meraklı olan bu kadın onun tipi değildi.
Bu arada bir panik yaşandı. Berhe'in pek izlemediği Saturnin
kestiği et parçalarıyla tabağında resim yapmaya başladı. Bu
zavallı, annesine korku ve utanç veriyordu. Ondan nasıl
kurtulacağını bilemeyen kadın, kız kardeşleri uğruna onu feda
edip zekasının yavaş yavaş uyandığı okuldan almış, fakat bir
işçi olarak çalışmasını gururuna yedirememişti. Yıllardır evde
işsiz ve amaçsız dolaşan bu çocuk her çağrıda onu zor durumda
bırakıyordu.
- Saturnin, doğru otur! diye bağırdı.
Ama Saturnin tabağındaki görünümü beğenmiş, gülüyordu.
Annesine saygı duymuyor, delilerin sahip olduğu açıklıkla onu
yalancı ve kötü olarak görüyordu. Tabağını annesinin kafasına
atmak üzereydi ki Berthe ona dik dik baktı. Genç adam önce
karşı koymak istedi, sonra gözlerindeki ateş söndü ve
sandalyesine yığılıp yemek sonuna kadar öyle kaldı.
Madam Josserand bu tatsızlığı unutturmak için Guelin'e döndü:
- Umarım flütünüzü getirmişsinizdir!
Guelin amatör olarak öğrendiği flütü bazen rahat ettiği evlere
götürüp çalıyordu.
- Flüt mü? Evet, burada.
Genç adam dalgındı, çünkü kızların dayılarına yaptıklarını
ilgiyle izliyordu. Bir sigorta şirketinde çalışan bu genç her
akşam işten çıkar çıkmaz Bachelard'ı bulup bir daha onun
peşinden ayrılmıyor, tüm kahve ve eğlence yerlerini onunla
tanıyordu. Herkes şişko dayının arkasında onun soluk yüzünü
görmeye alışmıştı.
- Ha gayret! yakasını bırakmayın! dedi.
Gerçekten de dayı savaşı yitirmek üzereydi. Kızlar, Madam
Josserand'ın şişesi üç franka aldığı şampanyanın yarısını
dayıya içirmişlerdi. Dayı yumuşamış, aptallık güldürüsünü daha
zor oynar olmuştu.
- Yirmi frank mı? Niçin yirmi? Ama bende yok, ant içerim.
İsterseniz Guelin'e sorun. Cüzdanımı kahvede unutmuştum, değil
mi, Guelin? Olsaydı, vallahi verirdim, küçük kedilerim.
Guelin içinden ''seni yalancı moruk'' diye geçirip kıs kıs
gülüyordu. Sonra birden atıldı:
- Üstünü arayın!
O zaman Hortense ve Berthe dayının üzerine atıldılar. Yirmi
frank isteği onlara kibarlığı unutturmuştu; biri adamın yelek
ceplerini karıştırırken, diğeri elini ceket cebine sokmuştu.
Geriye kaymış olan dayı onlara engel olmaya çalışırken
gülüyordu:
- Vallahi yok! Durun, yapmayın, gıdıklanıyorum.
Guelin onları kızıştırmak için bağırdı.
- Pantalon! oraya bakın.
Ve Berthe elini pantalon cebine soktu. İkisi de iyice
yorulmuş, neredeyse adamı dövecek gibi çabalıyorlardı. Sonunda
bir zafer çığlığı attılar: Berthe bir avuç para çıkarıp
masanın üzerine saçtı. Bir sürü bozukluk arasında yirmi
franklık bir lira göründü.
- Buldum! İşte buldum!
Tüm konuklar onu alkışladı. Madam Josserand sevecenlikle
kızlarına bakıyordu. Bozuk paralarını toplayan dayı ciddi bir
sesle yirmi frankın kolay kazanılmadığını söylüyordu. İki kız
dudakları titreyerek soluk almaya çalıştılar.
Kapı zili çaldı. Yemeği yavaş yedikleri için çağrının
konukları gelmeye başlamıştı. Ev sahibesi tatlıyı acele sundu,
çünkü yirmi frank yitirmiş olan dayı, yeğeni Leon'un kendisini
kutlamaya gelmediğini söyleyerek hır çıkarmaya çalışıyordu.
Leon daha sonra gelecekti. Masadan kalkarlarken Adele alt
kattaki mimarın yanında bir genç adamla geldiğini bildirdi.
- Ah! o genç adamı da çağırmış mıydık? Onu dün kapıcının orada
görmüştüm, kibar birine benziyor.
Madam Josserand konuklarıyla salona geçerken, tüm yirmi frank
dövüşü sırasında uyuklamış olan Saturnin birden sandalyesini
devirip ayağa fırladı:
- İstemiyorum! Kimse gelmesin!
İşte annesi bundan korkuyordu. Kocasına işaret edip Madam
Juzeur'i çıkarmasını işaret ettikten sonra yanındaki
Trublot'dan özür diledi. Trublot salona geçeceği yerde
Adele'in peşinden mutfağa sıvıştı. Bachelard ve Guelin ise,
deli dedikleri çocukla ilgilenmeden bir köşede
şakalaşıyorlardı.
- Bu akşam tuhaftı zaten, diye mırıldandı Madam Josserand.
Berthe, çabuk gel!
Berthe yirmi frankı ablasına göstermeye dalmıştı. Saturnin bir
bıçağı kapmış bağırıyordu:
- İstemiyorum onları! Karınlarını deşeceğim!
Annesi yine çağırınca Berthe hemen koşup kardeşinin elini
tuttu, salona girmesini önledi. Onu yatıştırmaya çalışıyordu,
ama deli çocuk kendi mantığıyla anlatmaya çalışıyordu:
- Seni evlendirmek istiyorlar... Asla, işitiyor musun?.. Sana
kötülük yapmalarını istemiyorum!
Genç kız güldü, evleneceğini de nereden çıkarmıştı? Ama
kardeşi başını sallıyor, inanmıyordu. Bir an yanaşmaya çalışan
annesine bıçağı gösterdi. Kadın korkuyla çekilirken,
salondakilerin bu rezaleti duymasından korkuyordu. Berthe'e
onu odasına götürmesi için işaret etti.
Berthe elini Saturnin'in omzuna koyarak sürükledi.
- Bak, uslu durmazsan, seni artık sevmem.
Çocuk yumuşadı, gözleri yaşla doldu:
- Sevmiyor musun? Lütfen, beni sevdiğini söyle. Başkalarını
hiç sevmeyeceğine ant iç!
Berthe onu bileğinden tutup uslu bir çocuk gibi odasına
götürdü.
Salonda Madam Josserand Campardon'u aşırı bir içtenlikle
''komşu'' diyerek karşıladı. Niçin Madam Campardon gelmemişti.
Ve mimarın yanıtı üzerine eşinin sağlığıyla ilgilendi. Bu
arada gözlerini Mösyö Josserand'la konuşan Octave'dan
ayırmıyordu. Kocası genç adamı yanına getirip tanıştırınca
bütün ilgisini ona gösterdi ve o kadar iltifat etti ki genç
adam biraz rahatsız oldu.
Bu arada diğer konuklar da geliyordu. Şişman annelerin peşinde
sıska kızlar, işyerinin mahmurluğunu üzerinden atamamış amca
ve babalar evlenecek kızlarıyla salona doluyordu. Her zil
sesinde duraklayan sohbet salonda yeniden başlıyordu. Bir
köşede Bachelard Dayı Guelin'le kaba şakalar yapıyordu. Madam
Josserand kardeşini yan gözle izliyordu, çünkü onun kötü bir
izlenim vermesinden korkuyordu.
Berthe sonunda döndü. Annesine yaklaşıp yavaş sesle haber
verdi.
- Ah! Sonunda yatmaya razı oldu. Kapıyı üzerine kilitledim.
Ama içerde her şeyi kırmasından korkarım.
Madam Josserand onu giysisinden çekip susturdu, yanındaki
Octave'a dönüp gülümsedi:
- Bay Mouret, size kızım Berthe'i takdim edeyim. Kızım, bu bay
Octave Mouret.
Ve kızına dik dik baktı. O bu bakışı biliyordu; bu bir savaş
buyruğuydu. Dünkü dersleri anımsayan genç kız üzerine düşeni
yapmaya koyuldu. Parisli kadınların rahat tavırlarıyla
gülümseyerek her konuda konuşmaya başladı. Taşranın sert
tavırlı kızlarına alışmış olan Octave bu geveze kızın kolay
arkadaşlığından mutluluk duydu.
Yemek sonunda ortadan yiten Trublot yine sessizce salona
girdi. Onu gören Berthe nerede olduğunu sorunca yanıtlayamadı.
Zor durumda kalan adamı Octave ile tanıştırdı. Bu arada
oturduğu koltuktan durumu bir general gibi izleyen Madam
Josserand, ilk temasın olumlu olduğuna karar verdikten sonra,
bir işaretle kızını yanına çağırdı. Yavaş bir sesle:
- Vabrelar gelmeden müziğe başlama... Ve piyanoyu canlı çal.
Trublot ile başbaşa kalan Octave onun ağzını arıyordu:
- Çok sevimli bir kız.
- Evet, fena değil.
- Şu mavi giysili kız onun ablası oluyormuş, öyle mi? Onun
kadar güzel değil.
- Eh! O daha sıska.
Miyop gözleriyle çevresine bakan Trublot dalgın bir tavırla
ağzında kahve çekirdeği geveliyordu. Onun şaşırdığını görünce
sordu:
- Baksanıza, sizin Midi Bölgesinde kadınlar daha tombul
diyorlar; gerçekten öyle mi?
Octave gülümsedi ve hemen bu adama ısındığını anladı. İki adam
bir kanepeye oturup ortak düşüncelerini tartışmaya koyuldular.
Octave, Bonheur des Dames mağazasının patroniçesi Madam
Hedouin'den söz etti. Diğeri çalıştığı borsa şirketinde tombul
bir hizmetçi olduğunu söyledi. Bu arada salon kapısı açıldı,
üç kişi girdi. Trublot arkadaşına onları işaret etti:
- Bu gelenler Vabre ailesi. Hasta koyun suratlı şu uzun boylu
adam Auguste: Apartman sahibinin büyük oğlu, otuz üç yaşında,
sürekli başı ağrıdığı için okuyamamış ve hâlâ bekar; şimdi
ticaretle uğraşıyor... Sarı saçlı, kırçıl sakallı kısa olanı
da Theophile: Yirmi üç yaşında, öfke ve öksürük nöbetleri
bitmeyen bu adam, bir düzine iş denedikten sonra, yanındaki
adı Valerie olan kadınla evlendi.
- Karısını daha önce gördüm, dedi Octave. Alttaki
tuhafiyecinin kızı, değil mi? Şu tül adamı nasıl yanıltıyor;
bana güzel görünmüştü. Ama kurşun beyazı bu yüzle çok tuhaf
görünüyor.
- İşte benim tipim olmayan zayıf bir kadın daha. Ama iri güzel
gözleri bazı adamlar için yeterli olabiliyor.
Madam Josserand yerinden kalkıp Valerie'yi karşıladı:
- Nasıl? Mösyö Vabre yok mu? Bay ve Bayan Duveyrier de mi
gelmediler? Ah! Söz vermişlerdi ama...
Genç kadın kayınbabasının özrünü iletti; yaşlı adam pek insan
içine çıkmıyor, geceleri evde çalışmayı yeğliyordu. Görümce ve
eniştesine gelince, onlar geri çeviremeyecekleri resmi bir
suareye davet edildikleri için gelemiyor, özürlerini
gönderiyorlardı. Madam Josserand bozuldu. Kendisi bu gösteriş
meraklısı Duveyrierlerin cumartesi çağrılarını hiç
kaçırmazken, onlar bir salı dördüncü kata çıksalar ne olurdu
yani? Herhalde buradaki çay kendi orkestralı konserleri
yanında sönük kalıyordu. Ama sabret Madam Josserand! İki kızı
evlenip damatların aileleriyle salonu doldurduktan sonra sen
de korodan şarkılar söyleteceksin.
- Hazırlan, diye fısıldadı kızı Berthe'e.
Salonda otuz küsur kişi oldukça sıkışık yerlerini aldılar.
Valerie Madam Juzeur'ün yanına otururken, Bachelard ve Guelin
yüksek sesle Theophile Vabre hakkında hoş olmayan yorumlar
yapıyorlardı. Bir köşeye çekilen Madam Josserand en son
dedikoduları dinliyordu: Komşulardan Bonnaud yeni damadının
eski bir sirk palyaçosu olduğunu ve on yıldır cambaz bir
kadının parasını yediğini keşfetmişti.
- Susun! susun! diye fısıldaşmalar oldu.
Berthe piyanoyu açarken Madam Josserand açıklama yapıyordu:
- Ah! Kızım yalnızca bir parça çalacak. Mösyö Mouret, eminim
müziği seversiniz, yakına gelin. Kızım amatör, ama sanki
yüreğiyle çalıyor.
- Hımm.. yine sonat numarası, diye mırıldandı Trublot.
Octave ayağa kalkıp piyanonun yanında dikilmek zorunda kaldı.
Madam Josserand'ın iltifatlarına bakılırsa sanki Berthe
yalnızca onun için çalıyordu.
- Oise Kıyıları... Eminim beğenirsiniz. Başla kızım; rahat ol,
beyefendi hoşgörülü olacaktır.
Genç kız parçaya başladı. Annesi hata arayan bir çavuş gibi
gözlerini ondan ayırmıyordu. Onun endişesi on beş yıllık
piyanonun Duveyrierlerin kuyruklu piyanosu yanında kötü ses
verme tehlikesiydi.
Onuncu usulden sonra Octave yüzüne romantik bir hava verip
gerisini dinlemedi. Göz ucuyla konukları izliyordu. Baygın
dinleyen kadınlar, günün yorgunluğu yüzlerinden okunan
erkekler... Ağızları yarı açık anneler kızlarını evlendirme
düşleri kuruyordu. Bu düş, bu çılgın damat arayışı salondaki
kentsoylu kadınlarının en büyük savaşıydı. Kızlar, dik durmayı
unutup koltuklarında uyukluyorlardı. Genç kızları bırakan
Octave Valerie'yle ilgilendi: Sarı ipekli giysisi içindeki
kadın çirkin sayılırdı, ama Octave gözlerini ondan
ayıramıyordu. Bakışları bulanık olan kadının yüzünde müziğin
de etkisiyle hasta bir gülümseme yayılmıştı.
Ama bir felaket oldu. Kapı zili yeniden öttü ve bir adam içeri
girdi. Madam Josserand ''Ah! doktor'', diye sızlandı. Doktor
Juillerat eliyle özür dileyen bir işaret yapıp geride dikildi.
Bu sırada Berthe zor bir bölüme başlamıştı. Ah! nefis!
sözcükleri salonda yayıldı. Oysa kardeşinin yanında sayfaları
çeviren Hortense müziği dinlemiyordu, kulağı kapı zilindeydi.
Doktorun girdiğini görünce o kadar düş kırıklığına uğradı ki
elindeki sayfa yırtıldı. Berthe son bir çabayla tuşlara deli
gibi basarak yapıtı tamamladı.
Bir sessizlik oldu. Bitmiş miydi? Konuklar düşlerinden
sıyrılıp alkışladılar. Harika! Bu ne yetenekli kız! Octave
gözlemlerine ara verdi:
- Matmazel gerçekten birinci sınıf bir sanatçı. Hiç böylesini
dinlememiştim.
- Sahi mi? dedi Madam Josserand. Beğendiniz demek. Ah bayım,
kızımızdan hiçbir şeyi esirgemedik. O bizim gözbebeğimiz. Ah!
biraz daha tanımış olsaydınız...
Nereden geldiği bilinmeyen bir gürültü salona yayılıyordu.
Berthe başını eğerek kutlamaları kabul ediyor, annesinden izin
gelmeden piyano başından ayrılamıyordu. Annesi Octave'a kızını
övmeyi sürdürürken gürültü daha da arttı; sanki birisi
kapıları kırıyordu. Konuklar susmuş, birbirlerine
bakıyorlardı. Valerie yüksek sesle sorabildi:
- Nedir bu? Müzik dinlerken de duyuluyordu.
Madam Josserand mosmor kesildi: Saturnin'in omuz darbelerini
tanımıştı. Deli çocuğun salona girdiğini düşünerek ürperdi.
Böyle vurmayı sürdürürse bir evlilik daha güme gidecekti.
Konuklara gülümsedi:
- Mutfak kapısı çarpıyor olmalı... Adele kapamayı hep unutur.
Berthe, git de bir bak, kızım.
Genç kız da durumu anlamıştı. Koşup dışarı çıktı. Gürültü
hemen kesildi, ama Berthe bir süre dönmedi. Müzik sırasında
yüksek sesle konuşarak kız kardeşini sinirlendiren Bachelard
Dayı yine kabaca boğazının kuruduğunu, içki istediğini
söylüyordu. Madam Josserand Valerie ile Madam Juzeur'ün
arasına otururken:
- Ah! Bizim Narcisse hep orijinal olmak ister, dedi. İşleri
onu çok yoruyor. Biliyor musunuz, yılda yüz bin frank
kazanıyor.
Serbest kalan Octave bir kanepede oturan Trublot'nun yanına
gitti. Yakındaki bir öbek adam Doktor Juillerat'nın çevresini
sarmıştı. Yaşlı ve yeteneksiz doktor, tüm bu hanımların
doğumunda bulunup kızlarını tedavi ettikçe ustalaşmıştı. Kadın
hastalıkları uzmanı geçindiğinden, böyle akşamlarda kocalar
salonun bir köşesinde bedava konsültasyon olanağı
buluyorlardı. Theophile ona Valerie'nin dün yine bir kriz
geçirdiğini anlattı: Kadın soluk alamıyor, boğazının
düğümlendiğinden yakınıyordu. Kendisi de pek sağlıklı
sayılmazdı. Hangi işi tutmuşsa, karısının bu hastalıklarından
bunaldığı için, dikiş tutturamıyordu. Öfkesini gizlemeden
doktora, ''Ona bir ilaç verin doktor'' diye yalvarıyordu.
Trublot bu adamı alaycı bir biçimde dinliyordu. Octave'a
bakarak gülümsedi. Doktor Juillerat yuvarlak sözlerle
Theophile'i yatıştırıyordu: Bu sayın bayanın derdine çare
bulunacaktı. On dört yaşında girdiği tuhafiyeci dükkanında
ciğerleri havasız kalmıştı. Theophile yakınmalarını sürdürerek
karısının günde yirmi kez karar değiştirdiğini, genç kız gibi
dalgın olduğunu söylüyordu. Doktor başını iki yana salladı.
Evlilik her kadına yaramıyordu.
Trublot Octave'a döndü:
- Doğal tabii. Kırk yıl iğne iplik satarak bunayan bir baba ve
anneden o havasız delikte nasıl bir kız çıkması beklenirdi ki?
Octave şaşırdı. Bir taşralı heyecanıyla girdiği bu salona
saygısı gittikçe azalıyordu. Campardon'un da doktora
yaklaştığını görünce merakı arttı. Trublot'ya yavaş sesle
sordu:
- Laf aramızda... Madam Campardon'un hastalığı nedir? Bu konu
açıldığında herkesin üzüldüğünü görüyorum.
- Fakat azizim, onun...
Böyle diyerek Octave'ın kulağına eğildi. Onu dinleyen genç
adamın yüzü şaşkın bir anlatımla uzadı.
- Olur şey değil!
Trublot ant içerek aynı durumda olan başka bir hanımı daha
tanıdığını söylüyordu.
Octave üzüldü. Bir an için kafasında romanlar düşlemiş,
mimarın karısını onun kucağına ittiğini sanmıştı. Oysa adam
karısına kimsenin yanaşmayacağından emin olabilirdi. İki genç
adam hanımlardan söz etmeyi sürdürdüler.
O sırada Madam Juzeur Octave hakkında izlenimlerini Madam
Josserand'a anlatıyordu. Evet, kötü bir gence benzemiyordu,
ama o Auguste Vabre'ı yeğlerdi. Adı geçen adam salonun bir
köşesinde başağrısını geçiştirmeye çalışıyordu. Madam Juzeur
sürdürdü:
- Beni şaşırtan sayın madam, Berthe için bu adamı düşünmemiş
olmanızdır. Düzgün ve güvenilir bir adam. Üstelik bir eş
aradığını biliyorum.
Madam Josserand şaşkınlıkla dinliyordu. Gerçekten de ipekçi
tüccarı damat olarak hiç düşünmemişti. Madam Juzeur
üsteliyordu: Auguste'ün gözlerini Berthe'den hiç ayırmadığını
söyledi. Erkekler konusundaki deneyimi ona Octave'ın hiçbir
zaman oltaya gelmeyeceğini, oysa Mösyö Vabre'ın hazır olduğunu
söylüyordu. Fakat Madam Josserand bu adamı gözüyle tarttığında
böyle bir damadın salonunu pek dolduramayacağını düşündü.
- Kızım ondan nefret ediyor, dedi. Kızımın isteğine karşı
çıkamam.
Bu arada zayıf, uzun boylu bir kız piyanoda Dame Blanche'ı
çalmıştı. Bachelard Dayı yemek salonunda uyuyakaldığı için,
Guelin flütüyle gelip konuklara kanarya taklidi yaptı. Kimse
onu dinlemiyordu, çünkü Bonnaud'nun damadının sirk palyaçosu
olduğu haberi yayılmıştı. Babalar ellerini açıyor, analar
kaşlarını çatıyordu. Bu çağda kime güvenilebilirdi? Ana
babalar smokin giymiş kürek mahkumlarını hayal eder oldular.
Berthe salonun kapısını Adele ile birlikte açtı:
- Anne, çay hazır.
Konuklar yemek salonuna geçerken genç kız annesine yaklaşıp
fısıldadı:
- Saturnin beni bıktırıyor. Şimdi ona masal anlatmazsam her
şeyi kıracakmış.
Dar ve gri bir örtü üzerine hazırlanmış çay masasında
sokaktaki fırıncıdan alınmış kuru pastalar, kurabiye ve
sandviçler dizilmişti. Masanın iki başını süsleyen bol
miktarda pahalı çiçekler tereyağının ekşiliği ve bisküvilerin
tozunu örtmeye yardımcı oluyordu. Konuklar hayran kaldılar ve
analar kıskançlık içinde baktılar. Josserandlar kızlarını
evlendirebilmek için kesenin ağzını açmışlardı. Konuklar acı
çayla birlikte pastalara saldırdılar, zaten kimse doğru dürüst
akşam yemeği yememişti. Çay sevmeyenler için Adele'in bir
tepside gezdirdiği vişne şurubu da çok beğenildi.
Bu arada dayı bir köşede uyukluyordu. Onu görmezlikten gelip
uyandırmadılar. Berthe konuklara çay ve sandviç dağıtıyor,
erkeklere çayın yeterince şekeri olup olmadığını soruyordu.
Onun yetişemediğini gören Madam Josserand'ın gözleri
Hortense'ı aradı. genç kız holün bir köşesinde sırtı dönük bir
adamla konuşuyordu.
- Ah! dedi öfkeli Madam Josserand. Bizimkinin adamı gelmiş.
Herkes fısıltıyla sırtı dönük adamı konuşuyordu. Verdier
adındaki bu adamın on beş yıldır yaşadığı metresinden ayrılıp
Hortense ile evleneceği söylendi. Ama bunu diğer kızların
yanında söyleyemiyorlardı. Durumdan haberdar edilen Octave
adama baktı. Trublot onun metresini tanıyordu: eski pahalı bir
fahişeydi, ama şimdi bunları bırakmış, namuslu bir ev kadını
olmuştu, hatta adamının çamaşırlarını bile yıkıyordu.
Konukların gözleri üzerindeyken, Hortense geciktiği için
Verdier'ye sitem ediyordu.
- Ah! vişne şurubu, dedi Trublot.
Adele tepsiyle önlerine gelmişti. Trublot bardağı kokladıktan
sonra almak istemedi. Hizmetçi geri dönerken arkasında bulunan
bir bayanın dirseğine çarpınca genç adama yaslandı. Trublot
hizmetçinin baldırını çimdikledi. Adele gülümseyerek
uzaklaştı.
Masanın çevresinde bayanlar oturmuş, beyler de ayakta
yiyorlardı. Madam Josserand ellerini çırparak seslendi:
- Mösyö Mouret bu tarafa gelin. Siz sanattan anlıyorsunuz.
Trublot genç arkadaşının kulağına fısıldadı:
- Dikkat edin, yağlıboya numarası...
Masanın üzerine konulan bronz çerçeveli tablo Kırık testili
kız adını taşıyordu. Mavi ve pembe çiçeklerle bezenmiş resmin
yanında Berthe gülümseyerek övgüleri kabul ediyordu.
- Matmazelin yeteneği birden çok, dedi Octave kibarca.
Çizgiler ne kadar gerçekçi olmuş.
- Resimde fazladan bir çizgi yok, dedi Madam Josserand. Berthe
bunu evde tasarladı. Louvre müzesine gitmesini istemiyoruz,
çünkü orada açık saçık resimler bir hayli fazla.
Bunu söylerken genç adama, kızının sanatçılığı yanında
terbiyeli de olduğunu anlatmak istiyordu. Ama Octave'ın soğuk
durduğunu fark edince boşuna konuştuğunu duyumsadı. Madam
Juzeur ile Valerie tabloya övgü yağdırırken Octave onlara
bakıyordu. Trublot yaklaştı:
- Bakıyorum, gözlerinizi ondan ayıramıyorsunuz.
- Evet, dedi genç adam. Ne tuhaf, şimdi güzel görünüyor.
Ateşli bir kadın olduğu belli. Söylesene dostum, bir hamle
yapılabilir mi?
Trublot güldü:
- Ateşli mi bilemem. Ama küçükle evlenmekten iyidir.
- Hangi küçük? diye şaşırdı Octave. Haa, o mu? Benim oltaya
geleceğimi sanmıyorsunuz herhalde. Bizim Marsilya'da
delikanlılar kolay evlenmez.
Bu sözler yanlarına yaklaşmakta olan Madam Josserand'ın
yüzünde tokat gibi patladı. Boşa giden bir girişim daha! O
kadar yıkılmıştı ki bir sandalyeye tutunmak zorunda kaldı. Boş
gözleriyle salona ve yarı boşalmış masaya baktı. Kaç kez
başarısız olmuştu, ama bu sonuncu olacaktı. O an, karnını
doldurmak için evine gelen bu insanları bir daha
doyurmayacağına ant içti. Şaşkın, endişeli bakışlarıyla kızını
kollarına atabileceği bir erkek ararken gözleri, duvar
kenarında hiçbir şeye karışmadan duran Auguste'e ilişti.
Tam o sırada Berthe elinde bir çay fincanıyla gülümseyerek
Octave'a yaklaşıyordu. Annesinin buyruklarına uyarak girişimi
sürdürüyordu. Ama kadın kızının kolundan tuttu.
- Bu çayı Mösye Vabre'a götür. Adam bir saattir bekliyor.
Ve hiçbir şey anlamayan kızının kulağına fısıldadı:
- Ona iyi davran, yoksa kötü yaparım.
Bir an duraklayan kız başını salladı: Bazen bir çağrıda üç kez
hedef değiştirdiği oluyordu. Çayı ve Octave için hazırladığı
gülümsemesini Auguste'e götürdü. Ona sevimli davrandı, Lyon
ipeklerinin ne kadar iyi olduğundan söz etti, tezgahın
gerisinde iyi durabilecek bir kadın izlenimi vermeye çalıştı.
Auguste'ün elleri titriyor, yine başağrısı çekiyordu.
Çay bitmiş, konuklar yavaş yavaş ayrılıyordu. Birkaç konuk
nezaketen salonda oturmayı sürdürdü. Verdier'yi aradıklarında
gitmiş olduğunu fark ettiler. Octave'ı beklemeyen Campardon
doktorla birlikte çıkmış, eşikte yine onu konuşturuyordu.
Madam Josserand'ın üstelemesine karşın Vabre ailesi de kalktı.
Onlardan önce hole çıkmış olan Octave yanındaki Trublot'nun
birden kaybolduğunu fark etti. Ancak mutfağa gitmiş
olabilirdi. Fazla üzerinde durmadı, çünkü Valerie hole girmiş,
ipek fularını arıyordu. Fuları vestiyerden alan Octave, ona
uzattı. Kadın bir an ona baktı; genç adam gözlerinin yandığını
duyumsadı.
- Çok naziksiniz, beyefendi, dedi kadın.
Son çıkan Madam Juzeur onlara bakıp gülümsedi. Daha sonra
soğuk odasına çıkan Octave'ın içi ısınmıştı. Aynaya bakarken
kendi kendine konuştu: Neden olmasın? Bir hamle yapabilirdi!
Fırtına yemiş gibi boş kalan dairede Madam Josserand sessizce
dolanıyordu. Piyanoyu sertçe kapadı, son lambayı söndürürken
bir köşede sessizce pasta yiyen Hortense'ı gördü. Genç kız
dingin bir sesle konuştu:
Yine yürümedi mi, anne? Boş yere kendini üzme. Ben hoşnutum.
Verdier kadını göndermek için ona giysiler alıyormuş.
Annesi omuz silkti:
- Hah! Bu bir şey kanıtlamaz. Pekâlâ, sen bildiğin gibi yap
bakalım. Böyle tatsız pastaları nasıl yiyebiliyorlar?
Karısının çağrılarından yorgun düşen Mösyö Josserand bir
sandalyede dinleniyordu. Ama onunla yine tartışacağı
endişesiyle, Hortense'ın karşısında oturmakta olan Bachelard
ve Guelin'in yanına gitti. Dayı uyandığında bir rom şişesi
bulmuş, yitirdiği yirmi franka söylenerek içiyordu.
- Para önemli değil, ilkelerime aykırı. Kadınlara nasıl
davrandığımı bilirsin, onlara gömleğimi bile veririm. Ama
istemek ayıp.
Kız kardeşi ona söz verdiğini anımsatınca karşı çıktı:
- Sus, Eleonore! Küçük için sözümü tutacağım. Ama, isteyen
kadınlardan nefret ederim. Ayrıca, Leon benim  doğum günümü
kutlamaya bile gelmedi.
Madam Josserand yumruklarını sıkarak gezinmeyi sürdürdü. Doğru
ya, Leon bile söz verip gemiyi terk ediyordu. Kız kardeşinin
evliliği için verilen bir çağrıyı hiç kaçırmazdı. Bir köşede
bulduğu bisküviyi kemirirken Berthe gidip Saturnin'i getirdi.
Fırlak gözleriyle çevresine bakan çocuğu kardeşi yatıştırmaya
çalışıyordu.
- Ne aptal şey! Anne, beni evlendirdiğinizi sanıyor. Kocamı
arıyormuş. Ara bakalım, Saturnin. Yine olmadı, hiç olmayacak
diyorum sana!
O anda Madam Josserand patladı:
- Hayır! Size ant içerim ki bu kez olacak. Onu bacağından
bağlasam da olacak. Bana öyle bakmayın, Mösyö Josserand? Siz
beğenmeseniz de bu düğün olacak. İşitiyor musun, Berthe, o
adamı parmağınla çağırman yeterli!
Saturnin duymuyor gibi masanın altını arıyordu. Berthe göz
ucuyla onu gösterdi. Madam Josserand o önemli değil dercesine
başını salladı. Berthe giderken mırıldanıyordu:
- Demek Mösyö Vabre olacak? Oh! Benim artık umurumda değil.
Bana bir sandviç bile ayırmamışlar!
4

Octave hemen ertesi gün Valerie ile ilgilenmeye koyuldu. Onun
alışkanlıklarını ve merdivende karşılaşabileceği saatleri
öğrendi. Campardonlarda yediği öğle yemeğini bahane ederek
mağazadan istediği saatte ayrılabiliyor ve odasına çıkıyordu.
Kısa süre sonra, kadının hergün saat ikide çocuğunu parkta
gezdirmek için çıkıp mağazanın sokağından geçtiğini gördü. O
saatlerde mağazanın kapısına dikilip bekliyor, kadın geçerken
onu zarif bir gülümsemeyle selamlıyordu. Kadın bu selamlara
kibarca karşılık veriyor, ama durmuyordu. Genç adam onun donuk
bakışlarında ve ince belinin salınışında bir tutku görür gibi
oluyordu.
Mağaza kızlarıyla oynaştığı yıllardan kalma deneyimiyle
planını yapmıştı. Valerie'yi dördüncü kattaki odasına
çıkarabilmek gerekiyordu. Merdiven hep ıssız olduğundan onları
yukarda kimse fark edemezdi. Mimar akrabasının uyarılarını
anımsayarak gülümsüyordu, çünkü bu dışardan kadın getirmek
sayılmazdı.
Ama bir şey Octave'ın canını sıkıyordu. Pichonların mutfağı
koridorun öte yanında olduğu için kadın bazan kapısını açık
bırakmak zorunda kalıyordu. Sabah dokuzdan sonra da
geceyarısına kadar evde muhasebe işleri yapıyordu. Genç kadın
Octave'ın gürültüsünü duyunca yabanıl gibi, hemen kapıyı
örtüyordu. Ama Octave onun sırtını ve at kuyruğu yapılmış
kumral saçlarını görebiliyordu. Bu aralık kapı onların iç
dünyasını da göz önüne seriyordu; temiz ve yoksul mobilyalar,
görülmeyen bir pencerenin ışığında sönük beyaz çarşaflar,
ikinci bir odanın dibinde bir bebek karyolası kocası çalışan
bir kadının tüm gün içinde yaşadığı yalnızlığın birer
işaretiydiler. Bu daireden hiç       ses çıkmıyordu; bebek de
annesi gibi sessizdi. Bazan kadının yavaş sesle söylediği
şarkı bir inilti gibi duyulurdu. Fakat Octave bu kadına
kızmaya başlamıştı, çünkü kendisini izlediğini düşünüyordu.
Her neyse, Pichonların kapısı açık olduğu sürece Valerie'yi
buraya çıkaramazdı.
Öte yandan işlerin yolunda gittiğine inanmaya başlamıştı. Bir
pazar sabahı, birinci katın sahanlığında onunla karşılaşmayı
başardı. Kadın, o gece kocası olmadığı için, görümcesinde
kalmış, geceliğiyle kendi dairesine geçmek üzereydi. Valerie
onunla selamlaşıp birkaç söz etmek zorunda kaldı. Genç adam
artık bir dahaki karşılaşmada onun dairesine girebileceğini
umuyordu. Böyle ateşli bir kadınla gerisi kolaydı.
O akşam Campardonlardaki yemekte Octave sözü Valerie'ye
getirerek onlardan bilgi almaya çalıştı. Fakat, kızları Angele
de orada olduğundan anne ve babası genç kadın hakkında övücü
sözlerle geçiştirmek istediler. Zaten mimar evin namusu
konusunda kişisel bir gurur duyduğu için Vabre ailesine toz
kondurmuyordu.
- Ah! Siz de gördünüz, çok saygın insanlar. Kocasının işleri
yakında düzelir, çünkü parlak düşünceleri olan bir adam.
Kadınsa, biz sanatçıların diliyle, klas bir hanım.
Bir gün önce hastalığı daha da artan Madam Campardon uzandığı
koltuktan zayıf bir sesle konuşmaya karıştı:
- Bu zavallı Theophile benim gibi sürünüyor. Valerie'nin
değerini bilmek gerekir. Evde sürekli ateş içinde ve öksüren
sinirli bir adamla baş etmek kolay değil.
Tatlı sırasında mimarla eşi arasına oturan Octave istediğinden
daha fazlasını öğrendi. Angele'in duymaması için fısıltıyla
konuşan karı koca bazan sözcükler yetmediğinde Octave'ın
kulağına eğilip sözlerini tamamlıyorlardı. Özetlenirse,
Theophile budala ve iktidarsız bir adamdı ve karısının
yaptıklarını fazlasıyla hak etmişti. Valerie'ye gelince, o da
sağlam ayakkabı değildi; kocası onu tatmin etse bile, doğası
gereği, yaptıklarını sürdürecek bir özyapısı vardı. Herkes
biliyordu, evlendikten iki ay sonra, gebe kalamayacağını görüp
yaşlı Vabre'ın servetinden pay alamayacağı endişesiyle,
Sainte-Anne Sokağındaki kasaptan çocuk peydahlamıştı.
Campardon son olarak Octave'ın kulağına eğildi:
- Sizin anlayacağınız, azizim, kadın isterik.
Bu sözcüğe bir kentsoylunun düşlem gücündeki şehveti yüklerken
dudaklarına keyifli bir gülümseme yayılmıştı. Angele başını
tabağına eğerken hizmetçi Lise ile bakışıp gülmemek için
kendini zor tutuyordu. Konuşma sürdü ve Pichonlar üzerinde
toplandı. Bu aileyi çok övdüler.
- Ah! Pichon'lar çok güvenilir bir aile, dedi Madam Campardon.
Bazan Marie küçük Lilitte'i gezdirirken Angele'i de
götürmesine izin veriyorum. Bakın, kızımı herkese emanet
etmem. Değil mi, Angele, Marie'yi beğeniyor musun?
- Evet, anne.
Ayrıntılar verildi. Böyle sıkı terbiye almış bir kadın
bulunamazdı. Kocasının ne kadar mutlu olduğu yüzünden
okunuyordu. Küçük, yoksul, ama temiz bir yuvada birbirlerine
tapıyorlardı.
Mimar Valerie hakkındaki az önceki dedikodusunu unutup söze
karıştı:
- Zaten en ufak bir sorunları olsa bu apartmanda
barınamazlardı. Burada namuslu insanlar istiyoruz, azizim.
Vallahi, kızım merdivende kalitesiz bir insana rasladığı gün
bu evden çıkarım!
Mimar o akşam kuzini Gasparine'i gizlice tiyatroya
götürecekti. Bu nedenle, acele bir işi olduğunu ve geç
döneceğini söyleyip şapkasını aldı. Rose bu gidişin gerçek
nedenini biliyor olmalıydı, çünkü Octave onun kocasına
sarılırken mırıldandığını işitti:
- Eğlenmene bak. Çıkışta üşütme.
Ertesi gün Octave'ın aklına bir düşünce geldi: Madam Pichon'a
işlerinde yardımcı olup onunla arkadaş olacaktı. Böylece,
Valerie'yle karşılaşırsa kadın göz yumabilirdi. Madam
Pichon'un on sekiz aylık kızını her gün gezmeye çıkarırken
kullandığı bebek arabası kapıcı Gourd'u çileden çıkarıyordu.
Bu arabanın merdivenleri kirletmesine karşı çıkıyordu. Kadın
dairesinin dar kapısından arabayı çıkarabilmek için her
defasında tekerlekleri söküp takmak zorunda kalıyordu. O gün,
odasına çıkan Octave gezintiden dönen kadının sahanlıkta
arabanın tekerleklerini takmaya çalıştığını gördü. Arkasında
genç adamın beklediğini gören kadın telaşa kapıldı. Octave ona
yardımcı oldu:
- Fakat, madam, niçin her defasında bu sıkıntıya
katlanıyorsunuz. Arabanızı benim kapımın arkasına
bırakabilirsiniz.
Utangaç kadın yanıt veremeden diz çökmüş duruyordu. Şapkasının
altından kızaran ensesi ve kulakları görünüyordu. Octave
üsteledi.
- İnanın, madam, beni hiç rahatsız etmez.
Onun yanıtını beklemeden arabayı alıp koridorun öbür ucuna
götürdü. Onu izlemek zorunda kalan kadın kızarıp bozarıyor,
günlük yavan yaşamındaki bu değişiklik karşısında kekeliyordu:
- Fakat, mösyö, size zahmet olacak... kocam...
Sonra kadın utanç içinde dairesine kapandı. Octave    onun
aptal olduğunu düşündü. Çocuk arabası aslında onun kapıyı
rahat açmasını engelliyordu, ama komşusuna yardım etmişti
işte. Kapıcı Gourd, Bay Campardon'un da araya girmesiyle, bu
yeni düzene razı oldu.
Her pazar Marie Pichon'un anne ve babası, Bay ve Bayan
Vuillaume, onu ziyarete geliyorlardı. Ertesi pazar Octave
dışarı çıkarken tüm aileyi kahve içerken gördü. Rahatsız
etmemek için usulca ayrılırken, kadın kocasının kulağına bir
şeyler fısıldayınca adam seslendi:
- Bay Mouret, pardon! Hep işte olduğum için size teşekkür
edemedim. Ne kadar hoşnut olduğumuzu söylemek isterim.
Octave'ı kahve içmeye çağırdılar. Bay ve Bayan Vuillaume'un
arasına oturan genç adam iki fincan kahve içerken, tam
karşısındaki Marie oturduğu yerde kızarıp bozarıyordu. Hiç
rahat halini görmediği bu zavallı, silik kadın Octave'ın tipi
değildi, ama yüz çizgilerindeki  incelik ona bir güzellik
veriyordu. Kadın biraz rahatlayınca gülmeye ve çocuk
arabasının öyküsünü yine anlatmaya koyuldu.
- Ah! Jules, beyefendinin arabayı nasıl kolayca götürdüğünü
bir görseydin.
Kocası Jules uzun, ince yapılı, şimdiden büro işi altında
kamburlaşmış, yumuşak yüzlü bir adamdı.
- Lütfen, beni daha fazla utandırmayın, dedi sonunda Octave.
Önemli değildi. Madamın kahvesi çok güzel, hiç böylesini
içmemiştim.
Kadın yeniden kızardı. Babası söze karıştı:
- Onu şımartmayın, bayım. Kahvesi güzel, ama daha iyisi de
var. Görüyorsunuz, hemen gururlandı.
- Gurur yarar getirmez, dedi Madam Vuillaume. Biz ona hep
alçakgönüllü olmayı öğrettik.
İkisi de çok yaşlı, kısa boylu, kuru ve soluk yüzlüydü. Kadın
siyah bir giysi içindeydi ve adamın ceketinin yakasında bir
madalya vardı. Bay Vuillaume anlattı:
- Bayım, otuz dokuz yıl eğitim bakanlığında yazman olarak
çalıştıktan sonra, altmış yaşımda emekli olurken bana madalya
verdiler. Ama ben o gün ne yaptım? Hiç gururlanmadan, her
zamanki gibi bir gün yaşadım. Madalyanın hakkım olduğunu
biliyordum; yalnızca minnet duydum.
Çocukları Marie hiç beklemedikleri bir anda, çok geç dünyaya
gelmişti. Şimdi onu evlendirmiş olmanın keyfiyle, emekli
maaşlarıyla geçiniyorlardı.
Damatları gözlerini madalyadan ayıramıyordu. İyi çalışırsa
kendisine de bir tane verirlerdi. Jules Pichon manavlık yapan
dul bir kadının oğluydu. Annesi ona üniversiteyi okutabilmek
için tüm dükkanın gelirini harcamıştı, çünkü zeki olduğunu
söylüyorlardı. Sorbonne diplomasına sekiz gün kala kadın borç
içinde ölmüştü. Bir amcasının yanında üç yıl boğaz tokluğuna
çalıştıktan sonra şimdi bakanlıktaki bu işi bulmuş ve
geleceğinden emin olarak hemen evlenmişti.
Sonra Octave'a döndü:
- Ama, Mösyö Mouret, geçimi zorlaştıran tek şey çocuklar.
- Kuşkusuz, dedi Madam Vuillaume. Biz ikinci bir çocuk yapmış
olsaydık, iki yakamız bir araya gelmezdi. Anımsar mısınız,
Jules, Marie'yi size verirken ne demiştim? Bir çocuktan fazla
yapmayın, sonra kızarız. Yalnızca işçi aileleri, nasıl
geçindireceğine bakmadan, tavşan gibi doğuruyorlar, sonra da
sokağa salıyorlar.
Octave, bu nazik konunun Marie'yi utandıracağını düşünerek
onun yüzüne baktı. Ama genç kadın annesini destekledi. Octave
sıkılmaya başlamıştı, ama nasıl ayrılacağını bilmiyordu. Bu
soğuk odada bu insanlar bütün gün sorunlarını yineleyerek
nasıl oturabiliyorlardı?
Bu arada Madam Vuillaume çocuk konusunda kalmıştı:
- Sizin çocuğunuz yok mu, Mösyö Mouret? Ah! olduğu zaman ne
büyük sorumluluk olduğunu görürsünüz. Özellikle anneye. Bu
küçük doğduğunda ben kırk dokuz yaşımdaydım, çok şükür insan o
yaşta nasıl davranacağını biliyor. Erkek çocuk nasıl olsa
kendi başına büyüyor, ama kız öyle mi? Neyse ki ben görevimi
yaptım.
Sonra kendi kız çocuk eğitimi anlayışından sözetti. Önce
dürüstlük geliyordu. Merdiven aralığında oyun falan yoktu,
kızların aklı hep kötü şeylerde olurdu. Kapılar ve pencereler
kapalı tutulmalı, sokaktaki kötü şeyler eve girmemeliydi.
Dışarı çıkıldığında çocuğun elini hiç bırakmaz, onu yere
bakarak yürümeye alıştırırdı. Din eğitimini, ahlaki bir fren
olarak, yetecek kadar vermeliydi. Büyüdüğünde özel hoca
tutmalı, kızların kötü şeyler öğrendiği yatılı okullara
vermemeliydi. Okuduğu şeyleri sürekli izlemeli, gazeteleri
saklamalı ve kitaplığı kapalı tutmalıydı.
- Bir kızın çok şey bilmesi iyi değildir, diye bitirdi yaşlı
kadın.
Annesi konuşurken Marie dalgın gözlerle boşluğa bakıyordu.
Annesinin evindeki o kapalı odaları, yaklaşması bile yasak
olan pencereleri görür gibiydi. Uzun süren bu çocukluk dönemi,
anlamadığı yasaklar ve sözcüklerin daha da gerçekdışı kıldığı
tatlı bir düş gibiydi.
- İnanın bana, bayım, dedi Mösyö Villaume, kızım on sekiz
yaşına geldiğinde daha bir roman okumamıştı. Değil mi, Marie?
- Evet, baba.
- Bende George Sand'ın André adlı romanı vardı ve annesinin
karşı çıkmasına karşın, evlenmesinden birkaç ay önce,
okumasına izin verdim; tehlikesiz ve manevi değeri olan bir
kitap. Ben liberal eğitimden yanayım; edebiyatın yeri
önemlidir. Bu kitap onda büyük etki yaptı, bayım. Geceleri
uyurken ağlıyordu.
- Çok güzel bir kitaptı, dedi genç kadın gözleri parlayarak.
Yaşlı kadın kocasının bu görüşüne katılmıyordu. Kendisi hiç
roman okumazdı ve bir eksiğini de görmemişti. O zaman Marie
yalnızlığından söz etti:
- Kitap iyi oluyor. Bazen Jules bana kitapçıdan kendi seçtiği
kitapları getiriyor. Ah bir piyanom olsaydı...
O zamana kadar söz alamayan Octave atıldı:
- Nasıl, madam? Piyanonuz yok mu?
Bir sıkıntı oldu. Anne ve babası geçim derdi nedeniyle
alamadıklarını söylediler. Zaten, Marie'nin doğuştan şarkı
söyleyebildiğini, bir parçayı bir kez dinledikten sonra
ezberlediğini anlattılar. Hele İspanya üzerine bir şarkı
vardı, sevdiğini özleyen tutsak bir kızın özlemini anlatan bu
şarkıyı o kadar yanık söylüyordu ki. Marie'nin yüzünde üzünç
belirdi; eliyle bebeğin uyuduğu odayı gösterdi:
- Ah! Söz veriyorum, kaça mal olursa olsun, Lilitte piyanoyu
öğrenecek!
- Önce onu bizim seni yetiştirdiğimiz gibi büyüt bakalım, dedi
annesi. Evet, müziğe karşı değilim, çünkü duyguları
geliştirir. Ama, kızını kötülüklerden uzak tutmalısın...
Yaşlı kadın yeniden başlayıp, din konusunda neler yapılması
gerektiğine girdi. İyice sıkılan Octave bir randevusu olduğunu
söyleyerek izin istedi. Onları selamlarken Marie'nin
kızardığını gördü.
O öğle sonrasından itibaren Octave her pazar, özellikle Bay ve
Bayan Vuillaume'un sesini duyduğunda, kapının önünden sessizce
sıvışıyordu. Aklı Valerie'deydi. Kadın, üzerinde yoğunlaşan bu
ateşli bakışlara karşın anlaşılmaz derecede ilgisizdi. Octave
bir gün raslantıymış gibi Tuilerie Parkı'nda onunla
karşılaştı, ama kadın oralı olmadan dünkü fırtınadan söz etti.
Tüm bunlar Octave'ı kadının pek yaman olduğuna inandırıyordu.
Artık merdivenlerden ayrılmıyor, kadının evine zorla da olsa
girebileceği anı kolluyordu.
Bu arada her geçişinde Marie kızarıp gülümsüyordu. Bir sabah
kapıcının ona iletmesi için verdiği bir mektubu çıkardığında,
kadını telaşlı buldu. Masanın üzerine oturttuğu Lilitte'i
giydirmeye çalışıyordu.
- Ne oldu? diye sordu genç adam.
- Ah! küçüğü giydiremiyorum. Ağlıyor diye giysisini
çıkarmıştım, şimdi ne yapacağımı bilemiyorum.
Octave şaşırarak ona baktı. Kadın elinde bir giysiyi çevirip
duruyordu.
- Babası her sabah işe gitmeden önce onu giydirmeme yardım
eder. Ben tek başıma bir türlü yapamıyorum, sıkıntı veriyor.
Beklemekten sıkılan ve yabancı adamdan ürken bebek çırpınıp
düşmek üzereydi. Ama kadın sanki ona dokunmaktan korkuyormuş
gibi geri duruyordu. Octave'ın yardımıyla sonunda bebeği
giydirdiler. Genç adam gülüyordu:
- Bir düzine olunca ne yapacaksınız?
- Ah! hayır, dedi kadın, başka bebek yapmayacağız.
Octave'ın inanmadığını görünce ekledi:
- Hayır, geçen gün annemi duydunuz. Jules'e çocuk yapmayı
yasakladılar. Annemi bilmezsiniz, ikinci bir bebek olursa
aramız bozulur.
Octave bu sorunu onunla tartışmaktan eğlendiği için
üsteliyordu. Kadın, aslında çocukları sevdiğini, ama kocası ne
yaparsa ona uyduğunu söyledi. Annesinin uyarıları da buna
eklenince, analık duygusu gelişmemiş bir kadın olup çıkmıştı.
Çocuğa da evi gibi bir görev anlayışıyla bakıyor, eski genç
kızlık yaşamının boşluk ve sıkıntısı içinde günlerini
geçiriyordu. Octave ona yalnız başına sıkılabileceğini
söyledi. Hayır, dedi kadın, ev işleri arasında günlerin nasıl
geçtiğini bilemiyordu. Pazarları bazan kocasıyla gezmeye
çıkıyor, bazan anne ve babası geliyor ve çoğunlukla kitap
okuyordu. Artık kitap okumasına izin verildiği için, başı
ağrıyıncaya kadar okuyordu.
- Ama, Choiseul Sokağı'ndaki kitapçıda kitap çeşidi çok az.
Örneğin, daha önce okuyup ağladığım André'yi yeniden almak
istedim. Ama yokmuş. Babam, bebek yırtar diye, kendi kopyasını
vermek istemiyor.
- Kolay, dedi Octave. Dostum Campardon'da George Sand'ın tüm
yapıtları var. André'yi sizin için alırım.
Kadının gözleri parladı ve yüzü yine kızardı. Genç adam
ayrılırken kadının, Lilitte'in karşısında yine çaresiz ve
elleri boşlukta kaldığını görüyordu.
Ertesi gün pazardı ve Octave kitabı getirdi. Marie'nin kocası
üstlerinin bir işi için çıkmıştı. Kadın giyinik olduğundan
genç adam ona kiliseden mi geldiğini sordu. Kadın hayır dedi.
Evlenmeden önce annesiyle düzenli olarak kiliseye giderdi;
evliliğin ilk altı ayında da alışkanlığı bozmadan gitmişti.
Sonra, hiçbir neden olmadan gitmemeye başladı. Kocası
rahiplerden nefret ediyordu ve annesi de artık üstelemiyordu.
Fakat Octave'ın sorusu onda yaşamın tembelliğinde gömülü
kalmış bir şeyler uyandırdı.
- Bu günlerde Saint-Roch Kilisesi'ne gitsem iyi olur, dedi
kadın: zaten boş oturup sıkılıyorum.
Sonra yüzünde büyümemiş bir kızın sevinci ve içten bir havayla
Octave'ın ellerini tuttu.
- Ah! bu kitabı getirdiğiniz için size ne kadar teşekkür etsem
azdır. Yarın öğle yemeğinden sonra gelin; size kitabın bende
bıraktığı izlenimi anlatırım. Olur mu?
Oradan ayrılırken Octave kadının tuhaf olduğunu düşündü.
Kocasıyla konuşup bu kadınla biraz ilgilenmesini sağlamayı
aklına koydu, çünkü kadının biraz silkelenmesi gerektiğini
düşündü. Ertesi gün çıkarken Pichon'la karşılaştı ve mağazaya
geç kalma pahasına onunla biraz yürüdü. Fakat Jules karısından
daha saf görünüyordu. Yağmurda paçalarını çamurlamamak gibi
küçük sorunlar onu daha çok ilgilendiriyordu. Yolun sonunda
Octave ona Marie'yi biraz tiyatroya götürmesini söyledi.
- Niçin o? diye şaşırdı Pichon.
- Çünkü bu, kadınların hoşuna gider. Onları daha sevecen
yapar.
- Ah! öyle mi?
Sonra düşüneceğini söyleyip, geçen arabalardan çamur yememek
için aceleyle uzaklaştı.
Öğle paydosunda Octave kitabı almak için Pichonların kapısını
çaldı. Marie masaya dirseklerini dayamış, elleri saçlarında
kitabı okuyordu. Masaya örtü bile yaymadan yediği omletin
bulaşığı duruyordu. Yerde, kırık bir tabağın parçaları
arasında küçük Lilitte uyuyakalmıştı.
- Peki, kitap nasıl? diye sordu Octave.
Marie hemen yanıt vermedi. Sökük düğmeleri arasından boynu
görünen geceliğiyle oturuyordu.
- Yalnızca yüz sayfa kadar okuyabildim, dedi. Dün annemler
geldiler.
Kadın hüzünlü bir sesle düşlerini anlattı. Küçükken ormanda
yaşamak isterdi. Bir avcıyla karşılaştığını, avcının ona
yaklaşıp önünde diz çökerek aşkını ilan ettiğini düşlerdi.
Sonra, evleniyorlar ve ormanda el ele sonsuza kadar
dolaşıyorlardı. Kadın başka bir şey istemeden mutlu olduğunu
duyumsuyordu.
- Bu sabah kocanızla biraz konuştum, dedi Octave. Bana
kalırsa, siz fazla çıkmıyorsunuz. Sizi tiyatroya götürmesi
için onu razı ettim.
Ama kadın titreyerek başını salladı. Memur ciddiliğindeki
Jules'ün bu soğuk odadaki görüntüsü ormandaki avcı düşlerini
birden yıkmıştı. Kocası hiç onun ayaklarını avucuna alıp
öpmemiş, önünde diz çöküp sevdiğini söylememişti. Aslında
kocasını seviyordu, ama sevginin niye böyle tatsız olduğunu
anlayamıyordu.
- Hele romanlarda, iki sevgilinin birbirine güzel sözler
söylediği o bölümler yok mu, onları okurken boğulacak gibi
oluyorum.
Octave bu duygusallığa güldü:
- Ben sözcükleri sevmem... İnsan birini sevdi mi, yapabileceği
en iyi şey onu göstermektir.
Ama kadın anlayamadan boş gözlerle baktı. Genç adam elini
uzatıp onun eline süründü, kitapta bir yeri görebilmek için
kadının omuzundan eğilirken sıcak soluğuyla onun ensesini
ısıttı. Ama kadın hiçbir şey duymuyordu. Genç adam çaresiz
kalktı; hem kızgın ve hem de acımaklıydı. Kadın onu
uğurlarken:
- Ben yavaş okuyorum, dedi, ama yarın bitiririm. Kitabın sonu
daha ilginçtir. Akşama uğrayın.
Bu kadın hakkında hiçbir planı yoktu ama kızmıştı. Bu genç
çift için duyduğu tuhaf sevgi, biraz aptalca olduğu için canı
sıkılıyordu. Onlara zorla da olsa yardımcı olmaya karar verdi:
onları dışarda yemeğe götürecek, birbirlerinin boynuna
saracaktı. Kimseye on frank borç bile vermeyen genç adam,
böyle iyilik nöbetleri geldiğinde, parasını sokağa atmaya
bayılırdı.
Küçük Madam Pichon'un soğukluğu Octave'ı ateşli Valerie'ye
daha çok itiyordu. Bu kadın ensesinde iki kez üflenmesini
beklemezdi herhalde. Octave her gün biraz daha yer
kazanıyordu. Bir gün kadın onun önünden merdivenlerden
çıkarken bacaklarının güzelliği konusunda iltifat etmiş, ama o
kızmamıştı.
Sonunda, uzun zamandır beklediği fırsat geldi. Marie'ye
geleceğine söz verdiği akşamdı: Kocası geç döneceği için
romanı tartışmak için yalnız olacaklardı. Ama genç adam bu
edebiyat şöleninden korkup dışarda kalmayı yeğlemişti. Saat
ona doğru odasına çıkmaya cesaret edince birinci kat
sahanlığında Valerie'nin hizmetçisinin telaşla daireden
çıktığını gördü:
- Ah! Madam sinir bunalımı geçiriyor. Beyefendi evde yok,
karşıdakiler de tiyatrodalar. Yalvarırım gelin. Yalnızım ve ne
yapacağımı bilmiyorum.
Valerie yatak odasındaki bir koltuğa uzatılmış, her tarafı
kaskatıydı. Hizmetçi onun yakasını gevşetmiş, göğüsleri
görünüyordu. Fakat bunalım çabuk geçti. Kadın gözlerini açıp
da Octave'ı görünce önce şaşırdı, sonra sanki doktor önünde
gibi rahat davrandı.
- Sizden özür dilerim, bayım. Bu kız daha dün işe başladı,
paniğe kapılmış olmalı.
Korsesini çıkarıp giysisini ilikleyen kadının rahatlığı genç
adamı utandırdı. Ayakta dikilirken, buradan böyle eli boş
ayrılmamaya kararlı, ama oturmakta kararsızdı. Kadın sinirine
dokunan hizmetçiyi göndermişti; sonra pencereye gidip derin
soluklarla dışarının soğuk havasını içine çekti. Biraz
dinlendikten sonra sohbet ettiler. Bu bunalımlar on dört
yaşındayken başlamıştı. Doktor Juillerat ona ilaç vermekten
bıkmıştı. Bazan kolu, bazan da kasıkları tutuluyordu. Ama
alışmıştı artık, çünkü hasta olmayan kimse yoktu ki. O
konuşurken genç adam, bu dağınıklığın ortasında ve bir aşk
gecesi geçirmiş gibi yorgun yüzüyle onu kışkırtıcı buluyordu.
O an, uzandı ve bir köylü kızına yapacağı biçimde ona sarılmak
istedi.
- Ha! Ne oluyor size? dedi kadın şaşırarak.
Geri çekilip genç adamı dikkatle süzdü. Gözleri donuk, sesi o
kadar dingindi ki adam buz gibi oldu ve ne kadar gülünç
olduğunu anlayıp elleri iki yanına düştü. Sonra, kadın derin
bir esnemeyle yavaşça konuştu:
- Ah! Bayım, bir bilseniz.
Genç adamın düş kırıklığını fark edip omuz silkti, ama
kızmamıştı. Octave onun zil kordonuna yaklaştığını görünce
kendisini dışarı attıracağını düşündü. Ama kadın hizmetçiden
yalnızca çay istedi. Tümüyle dağılmış olan Octave özür dileyip
kapıya yönelirken kadın koltuğa uzanmış, çayını yudumluyordu.
Merdivende Octave her katta duruyordu. Kadın bundan
hoşlanmıyordu demek? Onun hem isteksiz, hem de umursamaz
olduğunu duyumsamıştı. Oysa Campardon isterik olduğunu
söylemişti. Kendisinin bu masala inanıp aldatıldığını düşündü,
çünkü mimarın o sözleri olmasa böyle bir duruma düşmezdi.
İsteri konusunda pek bir şey bilmediğini görüyordu.
Trublot'nun sözlerini anımsadı: Gözleri ateş gibi yanan bu
çatlak kadınların ne istediği hiç bilinmezdi.
Üst katta Octave sessiz odasına girmeye çalıştı. Fakat
Pichonların kapısı açıldı: Marie onu bekliyordu. Genç adam
çaresiz onun yanına girdi. Kadının masanın yanına aldığı
beşikte Lilitte uyuyordu. Masadaki yemek artıkları yanında
kitabın kapalı olduğunu gördü. Kadının sessiz kalışına şaşıran
Octave sordu:
- Bitirdiniz mi?
Kadın ağır bir uykudan uyanmış gibi gözlerini oğuşturdu:
- Evet, evet. Oh! Bütün gün başımı kaldırmadan okudum. İnsan
kendini kaptırınca zamanın nasıl geçtiğini bilmiyor. Boynum
tutulmuş gibi.
Okuduklarının etkisiyle kafasında oluşan düşler konuşmasını
engelliyor, ideal aşkların uzaktan çağrıları kulaklarını
uğuldatıyordu. Sonra, bu sabah Saint-Roch Kilisesi'ne
gittiğini, saat dokuz ayinini izlediğini söyledi. O kadar
ağlamıştı ki; din her şeyin yerini alabiliyordu.
- Ah! Şimdi daha iyiyim, dedi.
Bir sessizlik oldu. Kadın saf bakışlarla ona gülümsüyordu.
Genç adam, seyrek saçları ve ıslak gözleriyle onu hiç bu kadar
silik bulmamıştı. Kadın birden sararıp sendeledi; Octave
ellerini uzatıp onu tuttu.
- Ah! Tanrım! Tanrım! dedi hıçkırarak.
Genç adam onu tutmak zorunda kaldı.
- Biraz ıhlamur alsaydınız. Fazla okumak size yaramıyor.
- Bilmem ki... Kitabı kapadığımda yalnızlığımı görmek yüreğimi
sıkıştırdı. Ah! Ne kadar iyisiniz, Bay Mouret! Siz
olmasaydınız, kendime zarar verebilirdim.
Genç adam gözleriyle, onu oturtabileceği bir sandalye
arıyordu.
- Sobayı yakmamı ister miydiniz?
- Teşekkürler; ama üstünüz kirlenir. Her zaman eldivenli
gezdiğinizi görüyorum.
Soba düşüncesi onu yine telaşlandırmıştı; birden, düşlerinin
etkisiyle, genç adamı öpmek istedi. Ama beceriksizdi ve
dudakları genç adamın kulağına süründü.
Octave bu öpücükle sarsıldı. Genç kadının dudakları buz
gibiydi. Ama kadın kendini onun kucağına bırakınca ani bir
istek duydu. Kadına sarılıp odasına götürmek istedi. Ama bu
kaba yaklaşım Marie'deki günah duygusunu uyandırdı. Karşı
koymaya çalıştı, her an dönebilecek kocasını ve yanıbaşında
uyuyan kızını unutup annesini yardıma çağırdı.
- Ah! Hayır, hayır! Bu olmaz. Doğru değil!
Genç adam üsteliyordu:
- Kimse duymaz, merak etmeyin.
- Hayır, Mösyö Octave. Sizi tanımakla duyduğum mutluluğu yok
edeceksiniz. İnanın bana, bir şey elde edemezsiniz. Benim
düşlerim...
Fakat genç adam onu duymuyordu. Az önce aşağıda uğradığı
aşağılamanın etkisiyle içinden ''Sen kızım, elimden
kurtulamazsın,'' diye mırıldandı. Kadın onun odasına
gelmemekte direnince, onu masanın yanında yere çökertti. Kadın
karşı koymadı ve genç adam unutulmuş tabaklar ve kitabın
yanıbaşında ona sahip oldu. Dairenin kapısı açık kalmış,
merdivenin tüm sessizliği hüküm sürüyor, küçük Lilitte uyumayı
sürdürüyordu.
Marie ve Octave ayağa kalkıp giysilerini düzelttiler;
söyleyecek bir şey bulamıyorlardı. Kadın çocuğuna bakmaya
gitti ve tabakları kaldırdı. Genç adam dilsiz gibiydi, hiç
beklenmedik bu maceradan bir rahatsızlık duyuyordu. Oysa, bu
kadını kocasına yaklaştırmayı planlamıştı. Bu dayanılmaz
sessizliği bozmak istiyordu.
- Kapıyı kapamamış mıydınız?
Kadın hole bakıp sarardı.
- Sahi, açık kalmış.
Kadının yüzünde bir kendinden utanma vardı. Octave şimdi bu
savunmasız ve yalnız kadından utanıyordu. Üstelik kadının hiç
zevk almadığına emindi.
- Ah! dedi kadın, kitap yere düşmüş!
Fakat cildin bir kenarı kırılmıştı. Bu küçük ayrıntı onları
ferahlattı. Konuşmayı öğrendiler. Marie üzülüyordu.
- Benim suçum değil. Bakın, kirlenmesin diye kaplamıştım.
İstemeden onu düşürmüş olmalıyız.
- Hiç dikkat etmedim, dedi Octave. Önemli değil. Campardon
düşünsün.
Kitap elleri arasında geziniyor, onu düzeltmeye çalışırken
parmakları titremeden birbirine değiyordu. Bu güzel kitabın
başına gelen, yaptıklarının bir sonucu olarak onları
düşündürüyordu.
- Kötü biteceği belliydi, dedi Marie ağlayarak.
Octave onu avutmak zorunda kaldı. Campardon'a bir bahane
uydururdu. Ayrılacakları zaman yine sıkıntılıydılar.
Birbirlerine birkaç söz söylemek istiyorlar, ama boğazları
düğümleniyordu. O sırada merdivenlerde ayak sesleri duyuldu:
kocası eve dönüyordu.
Octave ses çıkarmadan kadını kendine çekti ve dudaklarından
öptü. Kadın yine soğuk dudaklarıyla karşı koymadı. Genç adam
sessizce odasına döndüğünde, paltosunu çıkarırken, bu kadının
da seksten hoşlanmadığını düşündü. Peki ne istiyorlardı? Niçin
Marie başkasının kolları arasına bırakıyordu kendini?
Kuşkusuz, kadınları anlamak zordu.
Ertesi gün Campardonlarda öğle yemeği sırasında Octave kitabı
nasıl kazayla zedelediğini anlatırken Marie içeri girdi. Küçük
Lilitte'i parka götürüyordu. Angele'in de gelip gelemeyeceğini
sordu. Kadın dingin bir yüzle Octave'a gülümsedi ve masa
üzerinde duran kitaba saf gözlerle baktı.
- Ah! Çok teşekkürler, dedi Madam Campardon. Angele, kızım,
git üstünü giy. O sizinleyken gözüm arkada değil, Madam
Pichon.
Marie dün üşütmüş dönen kocasından ve artan et fiyatlarından
söz etti. Angele'i götürdükten sonra diğerleri pencereye çıkıp
onları seyrettiler. Marie eldivenli elleriyle Lilitte'in
arabasını sürerken, izlendiğini bilen Angele başı öne eğik
yürüyordu.
- Ne kadar terbiyeli bir kadın! dedi Madam Campardon. Ne iyi
huylu, ne namuslu!
Mimar, Octave'ın omzuna vurarak gülümsedi:
- Aile terbiyesi bu, azizim; daha iyisi bulunmaz!


5

O akşam Duveyrierlerde davet ve konser vardı. İlk kez çağrılan
Octave saat ona doğru odasında giyinirken düşünceliydi. Kendi
kendine kızıyordu. Valerie gibi bir kadını nasıl elinden
kaçırmıştı? Ya Berthe Josserand, onu geri çevirmeden önce
biraz düşünse kötü mü olurdu? Beyaz kravatını takarken Marie
Pichon'un hayali canını sıktı. Beş aydır Paris'te yalnızca bu
kadarcık bir macera olur muydu? Böyle bir ilişkinin yavanlığı
onu sıkıyordu. Eldivenlerini giyerken artık böyle işlerle
zaman yitirmemeye karar verdi. Sosyeteye girmek üzereydi ve
orada fırsatlar daha çok olacaktı.
Fakat koridorun ucunda Marie onu gözlüyordu. Kocası olmadığı
için genç adam birkaç dakikalığına girmek zorunda kaldı.
- Ah! Ne kadar yakışıklı olmuşsunuz diye mırıldandı kadın.
Onları hiç Duveyrierlerin davetine çağırmamışlardı. Ama kadın
bundan dolayı birinci kattakilere daha bir saygı duyuyor,
kimseyi kıskanmıyordu; zaten bunu düşünecek gücü ve istenci
yoktu.
Kadın öpmesi için alnını uzattı:
- Sizi bekleyeceğim. Geç kalmayın, bana nasıl eğlendiğinizi
anlatırsınız.
Octave onun saçlarına bir öpücük kondurmak zorunda kaldı. Pek
istemeden aralarında kurulan ilişkiye karşın ikisi de
birbirine ''sen'' diyemiyorlardı. Genç adam inerken kadın uzun
süre arkasından merdivenlerde kaldı.
Aynı anda Josserandların dairesinde büyük bir dram
yaşanıyordu. Annenin düşüncesine göre, Duveyrierlerdeki bu
davet Berthe ile Auguste'ün evliliğinde önemli bir aşama
oluşturacaktı. Onbeş gündür sağdan soldan bu konuda yoklanan
damat adayı Auguste Vabre hâlâ kararsızdı, çünkü çeyiz parası
konusunda kuşkuları vardı. Bu konuda bir şey yapması
gerektiğini anlıyan Madam Josserand kardeşine bir mektupla
durumu bildirmiş ve ona verdiği sözü anımsatmıştı. Ondan
alacağı yanıttaki olumlu bir kaç satırı koz olarak kullanmak
istiyordu. Tüm aile giyinik durumda sobanın önünde bekleşirken
Kapıcı Gourd, Bachelard Dayı'nın mektubunu getirdi.
- Ah! İşte geldi, diyerek zarfı açtı Madam Josserand.
Baba ve iki kızı onun mektubu okumasını beklediler. Kızların
giyinmesine yardım etmiş olan Adele şimdi yemek masasını
topluyordu. Madam Josserand'ın mosmor kesildiği görüldü.
- Tek sözcük yok! Resmi nikahta bakarız diyor. Bizi çok
sevdiğini yazmış... Alçak rezil!
Baba bir sandalyeye çöktü:
- Hep söyledim: Bachelard bizi oyalıyor. Metelik vermez o.
Kırmızı giysisiyle ayakta dikilen Madam Josserand parladı:
- Ah! Erkekler! Bu da aptal görünür ama para sözünü duyunca
gözü açılır.
Sonra kızlarına döndü:
- Neden evlenmek istersiniz, bilmem. Benim durumum kulağınıza
küpe olsun. Sizi seven bir genç adam yok ortada, hepsi çeyiz
parası pazarlığında. Yirmi yıl yeğenlerinin beslediği bir dayı
çeyiz parasından kaçıyor işte!
O sırada masayı toplamakta olan Adele'e gözü ilişti:
- Sen de bizi dinlemek için mi burada sürtüyorsun? Doğru
mutfağa, yürü!
Ve sözlerini tamamladı:
- Erkekler böyledir işte. Kendi iştahlarına gelince parayı
dökerler, bize gelince sağır olurlar. Bu sözlerimi unutmayın!
Hortense ve Berthe anlamış gibi başlarını salladılar. Uzun
süredir anneleri onları, erkeklerin yalnızca evlenmek ve para
ödemek için yaratılmış aşağılık yaratıklar olduklarına
inandırmıştı. Hafif bir yemek dumanı sarmış olan salonda bir
sessizlik oldu. Her biri gece giysileriyle bir köşeye
yığılmış, daveti unutmuşlardı. Yandaki odadan, erken
yatırılmış olan Saturnin'in horlama sesi geliyordu.
Berthe çekinerek sordu:
- Yani olmayacak mı? Soyunalım mı?
Bu sözler üzerine Madam Josserand doğruldu. Ne? Soyunmak mı?
Niçin soyunacaklardı? Paraları yoksa namuslu olmanın da bir
değeri vardı. Bu evlilikten vazgeçilmeyecekti. Hemen orada
rolleri dağıttı: İki kız Auguste'e çok iyi davranacaklar, işi
bağlamadan peşinden ayrılmayacaklardı. Babanın görevi yaşlı
Vabre ile damadı Duveyrier'in hoşuna gitmekti; onlar ne derse
anlamış gibi kafasını sallayacaktı. Kendisi tüm kadınlarla
başetme, onları kendi yanlarına çekme görevini yükleniyordu.
Sonra içini çekti, unuttuğu bir silah var mı gibisinden salona
bir göz attı ve meydan savaşına giden bir general gibi
konuştu:
- İnelim!
Merdivenlerin ağır sessizliğinde inerlerken Mösyö Josserand'ın
içi sıkıntılıydı, vicdanını rahatsız edecek şeyler olacağından
korkuyordu.
Onlar girdiğinde Duveyrierlerin evi çoktan dolmuştu. Salonun
bir köşesini tek başına kaplamış olan kuyruklu piyanonun
başında bayanlar birikmiş, kızlar da tiyatroda gibi
sandalyelere oturmuştu. İki yanda siyah smokinli erkeklerin
kalabalığı yemek salonuna ve küçük salona taşmıştı. Avizeler
ve konsolların üzerindeki abajurlar salonu gündüz gibi
aydınlatıyor, korse ve çıplak omuzların parfüm kokusu havayı
ağırlaştırıyordu.
Onlar girerken Madam Duveyrier konserine başlamak için
piyanoya oturuyordu. Madam Josserand ona gülümseyerek, bir el
hareketiyle rahatsız olmamasını işaret etti. Kızlarını
erkeklerin arasında bırakıp Valerie ile Madam Juzeur arasında
bir yere oturdu. Mösyö Josserand da apartman sahibi Mösyö
Vabre'ın her zaman uyukladığı küçük salona geçmişti. Orada
ayrıca Campardon, Theophile ve Auguste Vabre, Doktor Juillerat
ve Rahip Mauduit kümelenmişti. Trublot ve Octave ise müzikten
kaçmak için yemek salonunun diplerinde buluşmuşlardı. Bay
Duveyrier piyanonun yanında dikilmiş, sessiz olunmasını
beklerken karısını süzüyordu.
- Şş! şş! Susalım!
Clotilde Duveyrier Chopin'in çok zor bir noktürnü ile başladı.
Uzun boylu, kızıl saçlı, soluk kar beyazı teniyle alımlı bir
kadındı. Açık renk gözlerine yalnızca müziğin heyecanı
canlılık verebilen bu kadının ne ruhunda ve ne de vücudunda
başka bir şeye gereksinmesi yoktu. Kocası ilk notalardan sonra
yüzünde bir yorgunluk ifadesiyle yemek salonuna çekildi.
Traşlı yüzünde yer yer görülen kırmızı lekeler bozuk bir
sağlığın belirtisiydi.
Trublot onu işaret etti:
- Müziği sevmiyor.
- Ben de öyle, dedi Octave.
- Sizin için kolay. Bu adam yaşamda her şeyi kolayca elde
etti. Eski bir kentsoylu ailesinden geliyor. Hukuk
Fakültesinden çıkar çıkmaz Reims savcılığı, sonra Paris'te
yargıçlık, madalyalar ve kırk beşinden önce saray
danışmanlığı... Nasıl, kötü mü? Ama, piyano onun yaşamını
karartıyor. Yaşamda her şeye sahip olunmuyor.
Bu arada Clotilde zorlukları soğukkanlılıkla aşıyor, ata binen
bir binici gibi piyanoya eğiliyordu. Octave onun parmaklarına
dikkati çekti.
- Şu parmaklara bakın; on dakika sonra kimbilir nasıl
ağrıyordur.
Sonra, ne çalındığıyla ilgilenmeyi bırakıp kadınlardan söz
ettiler. Octave Valerie'yi görünce sıkıntılı bir an geçirdi:
Birazdan nasıl karşılaşacaklardı? Konuşacak mı, yoksa
görmemezlikten mi gelecekti? Trublot tüm bu kadınlara tepeden
bakıyordu. Arkadaşı ona karşı çıkıyor ve salondaki güzel
kadınları işaret ediyordu. Trublot güldü:
- İstediğinizi seçin. Ambalaj açılınca görürsünüz. Şu tavus
tüylü kadın veya mor giysili sarışın mı dediniz? Hepsi
kaprisli veya kibirli. Havaları var ama, zevk nedir bilmezler.
Octave gülümsedi. O Trublot gibi zengin çocuğu değildi,
yalnızca zevkini değil geleceğini de düşünmek zorundaydı.
Kadınların sıra sıra oturduğu bu salona bakarken, seçme
olanağı olsaydı hangisini parası ve hangisini güzelliği için
seçebileceğini düşündü. Onları sırayla süzerken birden
irkildi:
- Aman! Benim patron! Madam Hedouin de buraya gelir miydi?
- Bilmiyor muydunuz? dedi Trublot. Aralarındaki yaş farkına
karşın Madam Hedouin ve Madam Duveyrier yatılı okuldan
arkadaştırlar. Okulda hiç ayrılmazlarmış, hatta buz gibi
oldukları için onlara beyaz ayılar lakabı takılmış. Duveyrier
herhalde kışın yatakta sıcak su torbasına gerek duyuyordur!
Ama Octave ciddileşti. Madam Hedouin'i ilk kez gece
giysisiyle, kolları ve omuzları çıplak, siyah saçları alnında
kaküllü olarak görüyordu. Parlak ışıklar altında bu görüntü
onun düşlemlerinin kadını gibiydi: bir erkek bu sağlıklı ve
dingin güzellikten başka ne isteyebilirdi. Dalıp gitmişti ki
bir alkış sesi onu uyandırdı.
- Of! Şükür bitti, dedi Trublot.
Clotilde'e iltifatlar yağıyordu. Madam Josserand ileri atılıp
onu iki eliyle kucakladı. Rahat bir soluk alan erkekler
sohbetlerini sürdürdüler. Duveyrier küçük salona dönme
cesareti gösterince Octave ve Trublot da onu izlediler.
Hışırtılı etekler arasında Trublot arkadaşının kulağına
eğildi:
- Sağınıza bir göz atın... Asılma başlıyor.
O yanda Madam Josserand Berthe'i Auguste'ün üzerine salıyordu.
Adam onları selamlamak gafletinde bulunmuştu. Bu akşam
başağrısı azalmış, yalnızca sol gözünde bir çekilme vardı, ama
geceye doğru ağrının azmasından korkuyordu.
- Berthe, kızım, dedi anne, geçen gün bir kitaptan yazdığın
başağrısı ilacını beyefendiye anlatsana! Çok iyi geldiğini
söylüyorlar.
Sonra onları başbaşa bırakıp çekildi. Bu arada Mösyö Josserand
karısının buyruklarına uyarak Mösyö Vabre'ın önünde
dikilmişti, ama ne yapacağını bilemiyordu, çünkü yaşlı adam
uyukluyordu. Müzik durunca adam gözlerini açtı. Kısa boylu,
kulakları üstünde birkaç tel saç kalmış dazlak kafası, kırmızı
yüzü ve kalın dudakları vardı. Mösyö Josserand kibarca onun
sağlığıyla ilgilendi. Versailles'da kırk yıl noterlik yapmış
olan bu adam kafasında hep aynı dört beş düşünceyi
dolaştırırdı. Önce bıraktığı işinden söz etti: iki oğlu da
yerini dolduramıyacak kadar beceriksiz olduğundan noterliği
başkasına devredişinden yakındı. En sonunda bu apartmanın
yapılış öyküsüne geldi. Bu, onun için bir romandı.
- Buraya üç yüz bin frank gömdüm, bayım. Müteahhit çok kârlı
olacağını söylüyordu. Ama ben koyduğum parayı henüz görmüş
değilim. Üstelik tüm çocuklarım birer daire tutup kira
ödemekten kaçtılar. Diğerlerinin kapısına kendim gitmesem o
kiraları da göremem. Neyse ki çalışmak beni avutuyor.
- Çok çalışıyor musunuz? diye sordu Mösyö Josserand.
- Her zaman, bayım, dedi yaşlı adam. Çalışmak bana yaşam
verir.
Bunun üzerine işini anlattı. On yıldan bu yana Resim
Müzesi'nin kataloglarını tarayarak, sergilenen ressamlar ve
yapıtlarını fişe geçiriyordu. Bundan söz ederken bıkkın ve
endişeli gibiydi, zaman yetmiyordu. Örneğin, bir bayan ressam
evlenip de kocasının adıyla sergi açarsa ne yapılabilirdi?
- Benim işim hiç bitmeyecek, diye mırıldandı.
- Sanatla ilgileniyor musunuz? diye sordu Josserand.
Mösyö Vabre ona şaşırarak baktı.
- Tabii ki hayır. Benim işim istatistik yapmak. Tabloları
görmeme gerek yok. Bakın, benim yatmam gerekiyor, yarın daha
salim kafayla çalışırım. İyi akşamlar.
Bastonuna dayanıp yarı inmeli bacakları üzerinde zorla
yürüyerek gitti. Mösyö Josserand onu gücendirmiş olup
olmadığına karar veremedi.
Salondan gelen bir uğultu üzerine Trublot ve Octave içeri
baktılar. Elli yaşlarında, uzun boylu ve hâlâ güzel bir
kadının, peşinde genç bir adamla girdiğini gördüler.
- Nasıl birlikte gelmeye cüret edebiliyorlar! diye fısıldadı
Trublot.
Gelenler Madam Dambreville ve Leon Josserand idi. Kadın bu
genci evlendirmeyi üzerine almış, sonra kendisine ayırmıştı.
Henüz balayında sayılıyor ve tüm kentsoylu çağrılarında boy
gösteriyorlardı. Evlenecek kızı olan analar arasında bir
fısıldaşma başladı. Fakat Madam Duveyrier onu sıcak karşıladı,
çünkü Madam Dambreville koro çalışmaları için ona genç
erkekler buluyordu. Madam Josserand hemen araya girdi ve
yararlı olabileceğini düşünerek, ona da yakınlık göstermeye
koyuldu. Leon annesini soğuk bir selamla karşıladı. İki kadın
sohbete daldılar.
- Berthe sizi görmüyor, dedi Madam Josserand. Mösyö Auguste'e
bir ilaç tarif etmekle meşgul.
Kadın hemen anladı:
- Ah! Birbirlerine pek yakışıyorlar.
Berthe Auguste'ü bir pencere kenarına çekmiş cilveli sözlerle
konuşuyordu. Adam da ateşlenmişti, her an baş ağrısı
gelebilirdi.
O sırada ciddi bir öbek adam küçük salonda politika
konuşuyordu. Dün, Vatikan sorunları nedeniyle senatoda
fırtınalı bir oturum yaşanmıştı. Dinsiz ve devrimci olduğunu
söyleyen Doktor Juillerat Vatikan'ın İtalya Krallığına
bağlanması yanlısıydı. Dinci partinin başlarından olan Rahip
Mauduit ise, Fransa kilise için kanının son damlasını
harcamazsa büyük yıkımlar olacağını söylüyordu. Leon Josserand
araya girdi:
- Belki iki tarafın kabul edeceği bir çözüm bulunabilir.
Leon o sıralar sol bir milletvekilinin sekreterliğini
yapıyordu. İki yıl süreyle anne ve babasından yardım beklerken
Paris sokaklarında demagojiyi öğrenmişti. Şimdi Madam
Dambreville'in yanında açlığını giderdikten sonra ılımlı
demokrat görüşlere dönmüştü.
- Hayır, dedi rahip, anlaşma ortamı yok. Kilise pazarlık
etmez.
- O zaman yok olur! dedi doktor.
Bu ikisi, zayıf ve sinirli doktorla şişman rahip, farklı
görüşte olmalarına karşın, tüm Saint-Roch mahallesindeki
evlere birlikte girip çıktıkça arkadaş olmuşlardı. Rahip
dogmalarından ödün vermeyen görüşlerini söylerken bile kibar
bir sosyete adamı gibi gülümsüyordu. İnşaat işleri için ona
yaranmak isteyen Campardon araya girdi:
- Kilise yok olamaz! Ona gereksinim var.
Tüm beyler bu düşüncedeydi. Yalnızca Teophile Vabre, öksürüp
tıksırarak, tüm insanları kucaklayan hümanist bir
cumhuriyetten yana olduğunu belirtti. Rahip sözünü sürdürdü:
- Fransa İmparatorluğu böyle yaparsa intihar etmiş olur.
Önümüzdeki seçimlerde göreceğiz.
- Ah! İmparatorluğu başımızdan defederseniz karşı çıkmayız,
dedi doktor. Ülkeye hizmet etmiş olursunuz.
Çok ilgili bir havayla dinleyen Duveyrier Orleancı, yani
meşruti monarşi yanlısıydı. Ama her şeyini imparatorluğa
borçlu olduğundan onu savunması gerekiyordu:
- Bana inanın, toplumun direklerini sarsmak iyi olmaz, her şey
çökebilir ve altında kalırız.
- Çok doğru! diye haykırdı Mösyö Josserand karısının
buyruklarını anımsayarak.
Herkes bir ağızdan konuşuyordu. Kimse imparatorluğu
sevmiyordu. Doktor Juillerat Meksika seferini eleştiriyor.
Rahip Mauduit İtalya Krallığının tanınmasına karşı çıkıyordu.
İmparatora bir ders vermek gerekiyordu; seçimlerde ona karşı
oy kullanılmalıydı.
Bir süredir izlemekten yorulmuş olan Trublot söylendi:
- Kafam şişti!
Octave onu bayanların yanına dönmeye razı etti. Pencere önünde
Berthe kahkahalarıyla Auguste'ü büyülüyordu. Bu donuk kanlı
adam bir an için kadınlardan korkusunu unutmuş, genç kızın
kuşatması altında yüzüne bir kırmızılık gelmişti. Ama Madam
Josserand işin uzamasından hoşnut değildi, Hortense'a dik dik
baktı. Genç kız hemen kardeşine destek olmaya gitti.
Octave Valerie'ye yaklaştı:
- Tümüyle iyileştiniz mi, madam?
Kadın hiçbir şey anımsamıyor gibi yanıtladı:
- Evet, teşekkür ederim.
Madam Juzeur antika bir dantel göstermek için genç adamı
ertesi gün evine çağırdı. Sonra, Rahip Mauduit'nin salona
girdiğini görünce hemen onu çağırıp yanına oturttu, heyecanla
konuşmaya başladı.
Bu arada bayanlar hizmetçilerini çekiştirmeye başlamışlardı.
- Ah! Ben Clemence'dan çok hoşnutum, dedi Madam Duveyrier. Çok
temiz ve çalışkan bir kız.
- Ya Hippolyte? diye sordu Madam Josserand. Onu kovacak
mısınız?
Tam o sırada Hippolyte içki dolaştırıyordu. İri yapılı uşak
uzaklaştıktan sonra Clotilde yanıtladı:
- Hayır. Bu devirde iyi hizmetçi bulmak çok zor. Clemence'ı
gücendirmek istemem.
Madam Josserand hassas noktaya basmıştı, fazla üstelemedi. Bu
iki hizmetçiyi evlendirmek istiyorlardı. Tüm apartmanın
bildiği bu ilişki konusunda Duveyrierler Rahip Mauduit'nin
görüşünü almışlar, evlenmeleri gerektiğinde anlaşmışlardı.
Bayanlar açık yüreklilikle konuşuyorlardı: Valerie daha bu
sabah hizmetçisini kovmuştu; sekiz günde bu üçüncüsüydü. Madam
Juzeur Yoksullar Yurdu'ndan on beş yaşında bir kız çocuğu alıp
onu yetiştirmek istiyordu. Madam Josserand ise Adele'in
pasaklı oluşunu gizlemiyor, ayrıntılarıyla anlatıyordu.
Böylece hizmetçilerin kirli çamaşırları onları heyecanlandıran
bir konuya dönüşüyordu.
Trublot imalı bir biçimde Octave'a döndü:
- Julie'yi tanıyor musunuz?
Onun şaşırdığını görünce ekledi:
- Azizim, fıstık gibi kız. Gidin bir de siz bakın. Tuvalete
gidiyormuş gibi yapıp mutfağa sıvışırsınız. Şahane!
Duveyrierlerin aşçısından söz ediyordu. Bu arada Madam
Josserand Duveyrierlerin Fontainbleau'da aldıkları çiftliği
övüyordu. Ama Clotilde kır yaşamını sevmiyor, Bonaparte
Lisesi'nde okuyan oğlu Gustave'ın tatilinde ancak
gideceklerini söylüyordu. Sonra yanında oturan Madam Hedouin'i
işaret etti:
- Caroline çocuk yapmamakta çok haklı, dedi. Küçükler
yaşamımızı alt üst ediyor.
Madam Hedouin çocukları çok sevdiğini, ama iş yaşamında çok
meşgul olduğunu söyledi. Kocası tüm Fransa'yı iş için geziyor,
evin yükü onun omuzlarına kalıyordu. Onun sandalyesi arkasında
dikilen Octave yan gözle ensesinde toplanmış siyah saçlarını,
yakası içinden görünen bembeyaz göğüslerini inceliyordu. Bu
sakin halli, az konuşan ve sürekli gülümseyen kadın onu
büyülüyordu; böylesi güzelliğe Marsilya'da bile raslamamıştı.
İşi zor olsa da onu bırakmamalıydı. Kadının kulağına eğildi:
- Çocuklar kadınları yıpratırlar, değil mi? dedi.
Kadın iri gözlerini yavaşça kaldırıp ona baktı, mağazada
buyruk verir gibi sakin bir biçimde:
- Ah! hayır, Mösyö Octave, dedi. Nedeni bu değil. İnsanın
zamanı olmalı.
Madam Duveyrier araya girdi. Az önce Campardon ona Octave'ı
tanıttığı zaman dikkat etmemişti. Şimdi ilgisi uyanmış olarak
genç adamı dinliyordu. Hemen atıldı:
- Ah! Tanrım! Beyefendi, bağışlayın, sesiniz nasıldır?
Octave önce anlamadı, sonra tenor olduğunu söyledi. Clotilde
ellerini çırptı: işte bir tenor bulmuştu! Birazdan korodan
söyleyecekleri Hançerli Yemin oratoryosunda beş tane
gerekirken ancak üç tenor bulabilmişti. Gözleri parlıyor, onu
hemen piyanoda denememek için kendini zor tutuyordu. Octave
bir akşam uğramaya söz verdi. Onun arkasındaki Trublot
gülmemek için kendini zor tutuyor, dirseğiyle onu itiyordu:
- Hah! Siz de topluluğa katıldınız! Bende önce bariton ses
bulmuştu, yürümediğini görünce tenor olarak uğraştı. Ama bu
akşam bas olarak görevdeyim. Bir papaz rolü verdiler.
Sözünü kesip Octave'dan ayrılmak zorunda kaldı, çünkü Madam
Duveyrier korodakileri çağırıyordu. Bu akşamın en önemli
gösterisi başlıyordu. Bir kargaşa oldu; onbeş yirmi kadar
amatör adam bayanların arasından kendilerine yol açıp
piyanonun yanında toplandılar. Hava iyice ısınmış, yelpazeler
çıkarılmıştı. Madam Duveyrier yoklama yaptı, herkes oradaydı.
Kendi çoğalttığı nota defterini dağıttı. Campardon şövalye
rolünde, Devlet Bakanlığı'ndan bir genç müsteşar Kont Nevers
rolündeydi. Daha sonra sekiz soylu, dört kent yöneticisi ve üç
rahip rolündeki konuklar dizilmişti. Yönetici olan Madam
Duveyrier kendisine Valentine rolünü ayırmıştı, çünkü bu
beylerin arasına kadın sokmak istemiyor, onları orkestra
şefinin acımasızlığıyla yönetiyordu.
Sessizlik olmuyordu, küçük salonda politik tartışma kızışmış
olmalı ki dayanılmaz bir gürültü geliyordu. Clotilde cebinden
bir anahtar çıkarıp piyanoya birkaç kez vurdu. Yeniden
fısıldaşmalar oldu ve birkaç siyah smokin daha salona girdi.
Octave Madam Hedouin'in arkasındaki yerinden ayrılmamış,
gözlerini kadının danteller arasında kaybolan göğsüne
dikmişti. Sessizlik sağlanıyordu ki bir kahkaha işitildi. Bu,
Auguste'ün bir sözüne gülen Berthe'den geliyordu. Salondakiler
birbirine bakıştı; anneler ayıplar gibi ciddileştiler. Madam
Josserand herkesin duyacağı biçimde kendi kendine söylendi:
- Ah! gençler!
Hortense kız kardeşinin yanından ayrılmıyor, kahkahalarına
katılıyor, bazan onu adamın üzerine doğru itiyordu.
Arkalarındaki açık pencerenin perdesi rüzgârda savruluyordu.
Mağaradan çıkmış gibi kalın bir ses salonu doldurunca başlar
piyanoya çevrildi. Campardon ağzını yuvarlatıp ilk dizelere
başlamıştı:

Evet, kraliçemizin buyruğuyla burada toplandık.

Clotilde bir gam inip çıktı ve gözlerini tavana dikip tiz bir
sesle haykırdı:

Ah! titriyorum!

Sonra koro girdi; sekiz avukat, tüccar ve rantiye burunları
notalarda, Latince okuyan öğrenciler gibi, Fransa'yı
kurtarmaya ant içiyorlardı. Bu sürpriz bir başlangıç oldu,
çünkü koronun sesi bu salonda yankılanıyor, at arabalarının
kaldırım taşlarındakine benzer bir uğultu oluşuyordu. Ama
şövalye "Bu kutsal görev...'' aryasına başlayınca hanımlar
bildik bir havayla başlarını sallayıp kendilerinden geçtiler.
Salon coşmaya başladı; beyler her defasında "Ant içiyoruz,
sizinleyiz!'' diye haykırdıkça salonda bir gümbürtü oluyordu.
Octave, Madam Hedouin'in kulağına eğildi:
- Çok yüksek söylemiyorlar mı?
Kadın yanıt vermedi. Müzikten sıkılan genç adam uzaktan
Trublot'ya baktığında onun gözleriyle işaret ettiği yere
başını çevirdi. Pencere önünde Berthe Auguste'le flörtünü
sürdürüyordu. Şimdi yalnız kalmışlardı. Çünkü ön tarafta
Hortense dalgın bir tavırla perde düğümüyle oynuyordu. Artık
kimse onlarla ilgilenmiyordu.
Piyanoda Clotilde boynunu uzatarak şövalyeye ant içiyordu:

Ah! Bugün kanımın son damlasına kadar sizinleyim!

Kent yöneticileri coşkuyla şarkılarına girdiler. Campardon
ağzını yuvarlatıp savaş buyrukları veriyordu. Sonra rahiplerin
şarkısı başladı. Trublot alçak notalara erişebilmek için
karnını zorluyordu.
Octave onu dinlerken ayırdığı gözlerini yine pencereye
çevirdiğinde irkildi. Hortense, şarkının etkisiyle kendinden
geçmiş gibi, amaçsız bir biçimde perdenin düğümünü çözmüştü.
Büyük kırmızı perde şimdi Auguste ve Berthe'i gizlemekteydi.
Octave orada ne yaptıklarını merak     eder oldu. Koro "Kutsal
hançerler, yeminimizi kutsayın...'' diye gürlerken perdenin
arkasında hiç devinim belirtisi yoktu. Şimdi şövalye de koroya
katılmış finale doğru "Ölüm! ölüm!'' diye yaklaşıyorlardı. Dar
salonda bu müzik mumları titretiyor, çağrılıların yüzünü
sarartıyor, kulaklarını sızlatıyordu. Clotilde öfkeli gibi
piyanoyu dövüyordu. Sonra koro sustu ve piyano yalnız başına
çalmaya koyuldu.
Bu tatlı müziği konuklar soluklarını tutarak dinlemekteydi.
Birden bir çığlık işitildi:
- Ama canımı acıtıyorsunuz!
Tüm başlar yeniden pencereye çevrildi. Madam Dambreville
kalkıp perdeyi araladı. Auguste ve Berthe yüzleri kıpkırmızı
ortaya çıktılar. Madam Josserand sevecenlikle kızına yaklaştı:
- Neyin var, bir tanem?
- Hiç, anne. Hava alıyordum, Mösyö Auguste koluma çarptı...
Yüzü daha da kızarmıştı. Salondakiler dudaklarını ısırıp
ayıplar gibi birbirlerine baktılar. Bir aydır kardeşini
Berthe'den uzaklaştırmaya çalışan Madam Duveyrier, korosunun
yarıda kesilmiş olmasının da etkisiyle, sapsarı kesildi. İlk
şaşkınlıktan sonra konuklar onu alkışlamaya başladılar.
İltifatlar birbirini izliyordu. Ne kadar güzel söylemişlerdi!
Koroyu çok güzel yönetmişti. Ama kadın, bu iltifatların
gerisinde salonu dolaşan fısıltıları dinliyordu: genç kızın
namusu ciddi biçimde yaralanmıştı, bunu ancak evlilik
kurtarabilirdi.
- Nasıl paketlediler, ama? dedi Trublot Octave'a. Aptal adam,
biz böğürürken kızı sıkıştıracağı yerde, zamanını iyi
ayarlayamadı. Azizim, salonda şarkı sırasında bayanlara çimdik
atarsanız kimse ilgilenmez.
Berthe şimdi yatışmış gülümsüyor, Hortense ayıplar gibi
Auguste'e bakıyordu. İkisi de annelerinin erkeği aşağılayan
derslerinden kazançlı çıkmışlardı. Konuklar yine salona
dağıldılar. Kızının olayından kalbi sızlayan Mösyö Josserand
karısına yaklaştı. Kadın Madam Dambreville'e oğulları Leon'la
ilgilendiği için teşekkür ediyordu. Adam onun kızları
konusundaki düşüncelerini dinleyince daha da üzüldü. Kadın
Madam Juzeur'ün kulağına eğilmiş, ama yanındaki Valerie ve
Clotilde için konuşuyordu:
- Daha bugün dayılarından haber aldım. Berthe'in elli bin
frank çeyiz parası hazırmış. Doğrusu fazla sayılmaz ama sağlam
para!
Bu yalan onu o kadar rahatsız etti ki karısının omzuna hafifçe
dokunmak zorunda kaldı. Kadın kararlı bakışlarını ona dikip
gözlerini eğmek zorunda bıraktı. Sonra Madam Duveyrier'ye
dönüp babasının sağlığını sordu. Clotilde artık karşı çıkmayı
bırakmıştı. Neşeli bir sesle:
- Ah! Babam yatmış olmalı, dedi. O kadar çalışıyor ki!
Mösyö Josserand onu doğrularken çeyiz parası aklından
gitmiyordu: sözleşme zamanı geldiğinde bu parayı nasıl
bulacağını düşünüyordu.
Salonda sandalyelerin gürültüsü başladı: bayanlar çay servisi
için yemek salonuna geçiyorlardı. Madam Josserand muzaffer bir
komutan gibi, iki kızı ve Vabre ailesiyle çay masasına
yöneldi. Az sonra salonda ciddi birkaç adam kalmıştı.
Campardon Rahip Mauduit'yi yakalamış, Saint-Roch
Kilisesi'ndeki onarımı konuşuyordu. Rahip işin olduğunu
söyledi, bir mihrap, kalorifer tesisatı ve rahibin mutfak
onarımı için ödenek çıkmıştı. Birlikte diğer öbeğe katıldılar.
Orada herkes Duveyrier'yi kutluyordu: önemli bir temyiz
kararının gerekçesini yazmış olduğunu itiraf ediyordu o da.
Başkan onu ön plana çıkarmak için böyle gösterişli işleri ona
ayırıyordu.
Leon yanlarındaki masanın üzerinde duran Revue des Deux Mondes
dergisini işaret etti:
- Son dizi romanı okudunuz mu? İyi yazılmış, ama yine de bir
zina öyküsü; artık bıkkınlık veriyor.
Bunun üzerine ahlak konusuna girdiler. Campardon namuslu
kadınlar olduğunu söyleyince herkes bu görüşe katıldı. Mimara
göre, ailede anlayış egemen olursa her zorluk aşılabilirdi.
Theophile Vabre bunun kadına bağlı olduğunu söyledi, ama fazla
açmadı. Doktor Juillerat'nın görüşü alınmak istendi. Ama
doktor gülümseyerek özür diledi: o, sağlıkta iffet olduğunu
düşünüyordu. Duveyrier sessizce dinledikten sonra söze
karıştı:
- Bu yazarlar abartıyorlar: iyi eğitilmiş kentsoylu kesiminde
zina olayı o kadar yaygın değildir. İyi aileden gelen bir
kadın ailesinin baş tacıdır...
O yüksek duygulardan yanaydı: Rahip Mauduit anne ve eşte din
duygusunun önemli olduğunu söyleyince ona katıldı. Sohbet yine
din ve politika ilişkisine kaydı. Beyler ailenin temeli olan
dini hükümetlerin göz ardı edemiyeceğinde birleşiyorlardı.
 Ama yasakçı olmamalı, dedi doktor.
Duveyrier evinde politika konuşulmasından hoşlanmıyordu. Yemek
odasına bir göz attı: Berthe ve Hortense Auguste'e tıka basa
pasta yediriyorlardı. Söze karıştı:
- Her neyse, baylar, din evliliği yasallaştırır.
O sırada bir kanapede oturmuş olan Trublot Octave'a doğru
eğildi:
- Sırası gelmişken sorayım: çok eğlendirici bir bayanın evine
çağrılmak ister misiniz?
Genç arkadaşının hangi bayan olduğunu sorması üzerine, başıyla
Duveyrier'yi işaret etti:
- Onun metresi.
- Olamaz! dedi. Octave şaşkınlıkla.
Trublot bildik bir tavırla gözlerini açıp kapadı. Bu iş
böyleydi. Bir erkek, seksten iğrenen bir kadınla evlenip
mahallenin köpeklerini bile hasta edecek kadar gününü piyano
dinlemekle geçirirse, sonunda eğlenceyi başka yerde arardı
tabii. Octave az ilerde yüksek değerlerden söz eden
Duveyrier'ye baktı: adamın kırmızı lekeli yüzü şimdi gizli
zevk düşkünlüklerinin bir izi gibi görünüyordu.
Yemek salonundan beyleri çağırdılar. Yalnız kalan Rahip
Mauduit'nin yüzünde bir hüzün vardı. Doktor gibi, bu kadın ve
erkeklerin en özel gizlerini bilen rahip artık yalnızca dış
görünüşü kurtarabilmeyi düşünüyordu. Sonunda çıbanın
patlayacağı, son bir rezaletle her şeyin yıkılacağı
korkusuyla, bu çürümüş kentsoylu sınıfın üzerine din örtüsüyle
kanat germişti. Ama, Berthe elinde bir fincan çayla yanına
gelince rahibin yüzü gülümsedi. Kızla birkaç dakika konuşarak,
onun pencere önündeki skandalını haklı kılmayı bildi. Octave
bunu görünce ağzı açık kaldı:
- Vay be! Olacak iş değil!
Genç adam Madam Hedouin'in hole doğru gittiğini görünce
yerinden fırladı. Gitmek üzere olan Trublot'nun peşinden hole
çıktı. Niyeti ayrılmak üzere olan kadına eşlik etmekti. Kadın
kesinlikle geri çevirdi: gece yarısı bile olmamıştı ve yakında
oturuyordu. Genç adam bunun üzerine kadının yakasında gevşemiş
olan bir çiçeği alıp saklamak istedi. Kadının güzel kaşları
çatıldı; sonra her zamanki sakin havasıyla:
- Bana kapıyı açın, Mösyö Octave, dedi. Teşekkürler.
Kadın çıktıktan sonra Octave ne yapacağını bilemeden
Trublot'yu aradı. Ama Trublot, daha önce yaptığı gibi, ortadan
kaybolmuştu. Yine mutfakta olmalıydı.
Octave elinde gülüyle yatmaya çıktı. Merdivende Marie'yi
bıraktığı yerde buldu. Ayak seslerini duyunca çıkmıştı. Genç
adamı dairesine aldıktan sonra fısıldadı:
- Jules henüz dönmedi... İyi eğlendiniz mi? Neler gördünüz?
Ama onun yanıtını beklemeden elindeki gülü gördü, yüzü
aydınlandı:
- Benim için mi? Ah! Beni düşündünüz demek! Ne kadar iyisiniz.
Yüzü kızarmış, gözlerinde iki damla yaş belirmişti. Octave
birden duygulanıp ona sarıldı ve öptü.
Saat bire doğru Josserand ailesi yukarı çıktı. Dışarda tek
sözcük konuşmayan aile yemek odasında birden sevinç
gösterisine başladı. Madam Josserand kızlarının ellerini tutup
masa çevresinde dans etmeye koyuldu; baba da onlara katıldı ve
mum ışığında duvarlarda gülünç gölgeler eşliğinde oynadılar.
Sonunda Madam Josserand bir sandalyeye oturdu:
- Ah! İşte oldu.
Ama hemen kalkıp Berthe'i iki yanağından öptü:
- Beni çok hoşnut ettin, güzelim. Uğraşılarımı boşa
çıkarmadın. Zavallı kızım, bu kez düşlerin gerçek oldu.
Sesi düğümleniyor, üç yıldır yaz kış demeden çıktığı
seferlerin yorgunluğu birden çıkıyor, içten bir duygusallıkla
ağlıyordu. Kızının yüzünü soluk görüp endişelendi, ona bir
ıhlamur yapmak istiyordu. Berthe iyi olduğuna ant içiyordu.
Kızı yattıktan sonra da, çocukken yaptığı gibi, gelip ona
yatağında sarıldı.
Mösyö Josserand kafasını yastığa koyup bekledi. Karısı ışığı
söndürüp yanına uzandığında adamın içindeki sıkıntı, elli bin
franklık çeyiz güvencesi vicdanını rahat bırakmıyordu. Bunu
yüksek sesle söyleme gafletinde bulundu. Dürüst değildi bu.
- Dürüst değil mi? diye karanlıkta haykırdı Madam Josserand.
Dürüst olmayan asıl ne, biliyor musunuz beyefendi? Kızlarını
evde bırakmak! Zamanımız var, dayıyı belki razı edebiliriz.
Şunu bilin ki beyefendi, benim ailem her zaman dürüst
olmuştur!
6

Ertesi gün pazardı. Octave uyandıktan sonra bir saat yataktan
çıkmadı. İçi mutluydu. İyi bir işi vardı, mağazada taşra
kabalığından kurtulmayı öğreniyor, günün birinde Madam
Hedouin'i elde edip servete kavuşmayı umuyordu. Ama bu, uzun
ve dikkat isteyen bir girişim olacaktı. Kendine altı aylık bir
süre tanıdıktan sonra yine uyurken, Marie Pichon'un ona bu
süreyi geçirtmeye yeteceğini düşündü. Böyle bir kadın çok
uygun düşmüştü; elini sallasa geliyor ve beş kuruş harcama
gerektirmiyordu. Diğerini beklerken daha iyisini bulamazdı.
Yarı uykuda bu kadına daha iyi davranmaya karar verdi.
Çalar saat dokuzda onu uyandırdı. İnce bir yağmur yağıyordu.
Dışarı çıkmaktansa Pichonlarda vakit geçirmeye karar verdi.
Aslında onu hep çağırıyorlardı, ama kayınbabasının
gevezeliğine dayanamadığı için kaçıyordu. Bu kez kabul ederse
Marie'nin hoşuna gideceğini düşündü; belki bir kapı ardında
onu öpme fırsatı bulabilirdi. Genç kadın sürekli kitap
istediği için, ona bir torba kitap götürmeyi düşündü. Giyinip
aşağı indi; herkesin fazla eşyalarını koyduğu teras katındaki
deponun anahtarını kapıcıdan almaya gidiyordu.
Bu nemli kış sabahında merdivenler sıcaktan bunaltıcı olmuştu.
Apartman girişinde Mösyö Gourd az bir para vererek ayak
işlerinde kullandığı Perou Ana denen yaşlı kadına taşları
yıkatıyordu. Kendisi kapıcı dairesinin sıcak eşiğinde durmuş,
eski hizmetçilerin çektiklerinin acısını kadından çıkarıyordu.
- İyi fırçalayın bakalım! Taşlarda leke görmeyeyim.
Octave onun yanına gelince, söylenmesini sürdürdü:
- Bu tembel kadına iş yaptıramıyorum. Ah! Efendim dükün evinde
olacaktım ki! Çalışmayanı hemen kapı dışarı ederdim. Pardon,
Mösyö Mouret, siz ne istemiştiniz?
Octave anahtarı istedi. Kapıcı acele etmeden kendi dertlerini
anlatmayı sürdürdü: İsteseler taşradaki evlerinde gül gibi
yaşarlardı, ama Madam Gourd, kaldırımlarda romatizmalarıyla
zorluk çektiği halde, Paris'te yaşamayı seviyordu.
- Ama her şeye katlanamam doğrusu! Ben geçim için
çalışmıyorum. Deponun anahtarı mı? Onu nereye koyduk, hanım?
Madam Gourd ateşin karşısında bir koltuğa uzanmış sütlü
kahvesini içiyordu. Anahtarı nereye koyduğunu bilmiyordu,
belki komodinin dibinde olabilirdi. Bir yandan kahvesini
yudumlayan kadın bir yandan da gözlerini koridorun dip
tarafındaki servis merdiveninden ayırmıyordu. Birden yerinden
fırladı:
- İşte geliyor!
Merdivenden inen kadın kapıya yönelirken Mösyö Gourd onun
yolunu kesmek ister gibi kapıya dikildi. Octave'a fısıldayarak
açıkladı:
- Sabahtan beri onu izliyoruz, bayım. Teras katında,
hizmetçilere ayrılmış olan odalardan birinde kalan marangozun
yanından geliyor. Maalesef apartmanda işçi kiracılar da var...
Mal sahibinin yerinde olsam o odayı boş bırakır, böyle pis
insanlara kiralamazdım.
Kadın kapıya yaklaştığında Gourd önüne dikildi:
- Nereden geliyorsunuz?
- Haydaa?! Yukardan tabii, dedi kadın.
Kapıcı o zaman parladı:
- Bu apartmanda kadın istemiyoruz. Sizi getiren adama bunu
daha önce söyledik. Bir daha geceyi burada geçirirseniz, polis
çağıracağım. O zaman namuslu bir apartmanda böyle şeyler
yapmak neymiş görürsünüz.
- Ah! Sıktınız ama, dedi kadın. Burası benim evim, ne zaman
istersem girerim.
Kadın arkasından söylenen Mösyö Gourd'a aldırmadan çıkıp
gitti. Böyle şey görülmüş müydü? En ufak bir lekesi olmayan bu
apartmanda böyle ahlaksızlık olur muydu?
- Şey... anahtar? dedi Octave.
Ama kapıcı bir kiracının önünde yetkesinin sarsılmasını
sindirememiş, hıncını Perou Ana'dan alıyordu. Beceriksiz kadın
yine süpürgesiyle duvarlara su sıçratmıştı. Bir daha ona iş
vermeyecek, açlıktan ölse umurunda olmayacaktı. Yaşlı kadın
yorgunluktan ona yanıt veremeden zayıf kollarıyla taşları
fırçalıyor, ağlamamak için kendini zor tutuyordu.
Madam Gourd oturduğu yerden bağırdı:
- Şimdi anımsadım, hayatım. Hizmetçilerden saklamak için
anahtarı gömleklerin altına saklamıştım. Mösyö Mouret'ye ver
onu.
- Bu hizmetçiler her yere burunlarını sokuyorlar, diye
söylendi Mösyö Gourd. İşte anahtar, bayım. İşiniz bitince
hemen getirmelisiniz.
Octave ıslak avludan geçmemek için büyük merdivenden yukarı
çıktı. Ama dördüncü katta servis merdivenini kullandı. Teras
katı bir hastane gibi uzun bir koridora sıralanmış hizmetçi
odalarından oluşuyordu. Küf kokan bu katın tavanındaki
çinkodan buz gibi bir soğuk iniyordu.
Depo avlu tarafında bulunuyordu. Octave oraya doğru ilerlerken
yarı açık bir kapıdan gördüğü görünümle irkilip geri döndü.
Küçük bir aynanın karşısında gömlekli bir adam kravatını
bağlıyordu.
- Nasıl? Siz misiniz?
Bu adam Trublot'ydu. Eli kravatında taş gibi kaldı. Bu erken
saatte kimse bu kata çıkmazdı. Octave'ın girdiği odada dar bir
karyolanın yanında tuvalet masası vardı. Leğendeki sabun
üzerinde bir tutam kadın saçı ve önlükler arasında asılı bir
erkek ceketi görünce durumu anladı:
- Demek siz aşçı kadınla yatıyorsunuz!
- Hayır, hayır! dedi, Trublot korkuyla.
Sonra bu yalanın saçmalığını anlayıp mutlu bir biçimde güldü:
- Valla, inanın bana, fena kız değil.
Trublot anlattı: Davetlere gittiğinde bir bahaneyle mutfağa
gidip aşçı kadınları ocağın önünde çimdikliyordu. İçlerinden
biri odasının anahtarını ona vermeye razı olursa, erkenden
çıkıp odasında onu bekliyordu. Ertesi gün saat ona kadar
bekleyip ana merdivenden indiğinde kapıcı onun apartmanda
oturan biriyle sabah erkenden iş için buluştuğunu sanıyordu.
Borsadaki işine zamanında gittiği sürece babası hoşnuttu.
Pazar günlerini bazan bütün gün bir hizmetçi yatağında
geçiriyordu.
Octave'ın yüzündeki tiksinme gitmemişti:
- Ama siz, günün birinde zengin bir adam olacaksınız!
Trublot'nun yüzünde kararlı bir anlatım belirdi:
- Azizim, siz bunun ne olduğunu bilmezsiniz, lütfen
konuşmayın.
Böyle diyerek Julie'yi övmeye koyuldu. Kırk yaşında, iri
yapılı Bourgogne köylüsü, yüzünde çiçek bozuğu artıkları olan
bu kadın muhteşemdi. Kibar bayanların hepsi kaval gibiydi,
Julie'nin tırnağı olamazlardı. Üstelik zevk sahibi bir kızdı.
Bunu kanıtlamak istercesine bir çekmeceyi açtı: Madam
Duveyrier'nin evinden çalındığı kuşkulu bir şapka, birkaç
mücevher, dantelli gömlekler gerçekten de aşçının biraz koket
yapısını anlatıyordu.
- Bu kız pırlanta, azizim... Keşke tüm kibar kadınlar onun
gibi olsa.
O sırada merdivende bir gürültü duyuldu. Adele saçını yıkamak
için yukarı çıkıyordu. Madam Josserand aşçısının başını
yıkamadan yemeği hazırlamasını yasaklamıştı. Trublot başını
uzatıp onu gördü.
- Çabuk kapıyı kapatın! Sesinizi çıkarmayın.
Kulağını uzatıp Adele'in koridordaki ağır ayak sesini
dinliyordu. Octave şaşkındı:
- Onunla da mı yatıyorsunuz yoksa?
Trublot bu kez yadsıma yüreksizliğini gösterdi:
- Bu pasaklıyla mı? Hadi canım! Beni kim sanıyorsunuz?
Yatağın kenarına oturmuş Adele'in başını yıkamasını bekliyor
ve Octave'a kıpırdamaması için işaret ediyordu. İki adam biraz
ötedeki odadan gelen küvette su sesini dinlediler. Trublot
fısıldayarak açıkladı:
- Onun odasıyla burası arasındaki odayı bir marangoza
kiralamışlar; adam her gün pişirdiği soğan çorbasıyla bu katı
kokutuyor. Tüm evler böyle: hizmetçi odalarını ucuza getirmek
için duvarları kâğıt gibi ince yapıyorlar. Ev sahiplerini
anlamıyorum; bu dürüst değil. İnsan yatakta dönemiyor...
Adele indikten sonra genç adam giyinmesini bitirdi, Julie'nin
tarağıyla saçını taradı. Octave depodan söz edince ona
yardımcı olmak istedi. Birlikte depoya giderlerken geçtikleri
odaların sahiplerini ezbere sıralıyordu. Adele'den sonraki oda
Campardonların hizmetçisi Lisa'nındı: işini apartman dışında
gören bir uyanık. Sonra yine aynı dairedeki aşçı Victoire
geliyordu: altmış iki yaşında, kendi halinde ve Trublot'nun
saygı duyduğu tek kadındı. Daha sonraki odada dün Valerie'nin
yanında işe başlayan Françoise vardı: herhalde yirmi dört
saatten fazla kalmazdı. Daha sonra arabacıların ve uşakların
odaları geliyordu. Trublot arabacılardan birinin, güçlü
kuvvetli bir adamın dairelerde dolaşıp işini sessizce
gördüğünü kıskanır gibi anlattı. Daha ilerde Madam
Duveyrier'nin uşağı Hippolyte aynı dairedeki hizmetçi
Clemence'ı nikahlısı gibi görüyor ve her gece ziyaret
ediyordu. Son odada Madam Juzeur'ün on beş yaşında yanına
aldığı küçük Louise her gece yatmadan önce kimbilir neler
işitiyordu.
Octave depodan kitapları aldıktan sonra Trublot onu durdurdu:
- Azizim, benim hatırım için kapıyı kilitlemeyin. Anlıyorsunuz
ya, saklanıp beklemek için uygun bir yer burası.
Octave, Mösyö Gourd'un güvenine boşverip razı oldu. Sonra
Trublot'nun pardesüsünü almak için Julie'nin odasına döndüler.
Bu kez eldivenlerini bulamıyordu. Çarşafları ve çekmeceleri o
kadar didikliyordu ki ortalığa toz ve pis çamaşır kokusu
yayıldı. Octave bunalarak pencereyi açtı. Burası avluya
bakıyordu; tüm mutfakların kokusu boşlukta yükseliyordu.
Octave bu nemli kuyuya başını eğip baktı. Aşağıda bazı sesler
duyunca geri çekilmek istedi.
- Şimdi sabah dedikodusu başlar, dedi Trublot. Bir dinleyin
bakalım.
Campardonların penceresine yaslanmış olan Lisa eğilmiş, iki
kat aşağıdaki Julie ile konuşuyordu:
- Hey! bu kez sizin bey fırçayı yemiş, öyle mi?
- Öyle görünüyor, dedi Julie. Karısı adamı öyle benzetmiş ki
kıçından donunu almadığı kalmış.
- Biz bunun yarısını yapsak ne derlerdi?
Lisa aşçı Victoire'ın hazırladığı likörü tatmak için bir an
pencereden kayboldu. Bu iki kadın iyi anlaşıyorlardı: hizmetçi
aşçının ayyaşlığını, aşçı da hizmetçinin dışarda yaptığı
alemleri saklıyarak birbirlerine yardımcı oluyorlardı.
Victoire arkadaşının yanına gelip pencereden eğildi:
- Ah! Kızlar, siz daha küçüksünüz. Ben neler görmedim ki?
Yaşlı Campardon'un zamanında terbiyeli bir kız yeğeni vardı,
erkekleri anahtar deliğinden gözlerdi.
- Ne ayıp! dedi Lisa. Dördüncü kattaki küçüğü dün gece salonda
sıkıştırdılar. Ben de olsam Mösyö Auguste'e tokatı indirirdim.
Bu sözler üzerine Madam Juzeur'ün mutfak penceresinden bir
gülüş işitildi. Lisa eğilip bakınca küçük Louise'in
kendilerini dinlediğini gördü.
- Bu kız sabah akşam bizi dinliyor. Sırtımıza bu çocuğu
vermeleri haksızlık; artık hiçbir şey konuşamayacağız.
Sözünü bitirmemişti ki birden açılan bir pencere hepsini içeri
kaçırdı. Ama kafalarını uzatıp baktılar. Madam Valerie veya
Madam Josserand'ın kendilerini yakalamasından korkuyorlardı.
- Tehlike yok! dedi Lisa. Hepsi küvetlerinde yıkanmakla
meşgul. Derileri çok değerli. Zaten bir tek bu saatte rahat
edebiliyoruz.
Julie bir yandan havuç soyarken Compardon'un hizmetçilerine
sordu:
- Ee? Sizin hanım hâlâ iyileşmedi mi?
- Hep aynı, dedi Victoire. Onun işi bitti, tıpalı artık.
Diğer ikisi bu sözcükten içleri gıdıklanmış gibi gülüştüler.
- Ya mimar efendi ne yapıyor?
- Ne yapsın? O da kuzini tirbüşonluyor!
Kızlar kahkahayla gülerken Valerie'nin penceresinden yeni
hizmetçi Françoise göründü. Az önce onları alarma geçiren
oydu. Önce kibar karşıladılar.
- Ah! Siz miydiniz, matmazel?
- Evet, yerleşmeye çalışıyorum. Ama bu mutfak o kadar pis ki!
Sonra onu nelerin beklediğini anlattılar.
- Sizden önceki kolları yara bere içinde ve ağlayarak gitti.
Kalabilirseniz şaşarız.
- Ah! Söylediğiniz iyi oldu, dedi Françoise. Hepinize teşekkür
ederim.
- Hanımınız nerede? diye merak etti Victoire.
- Öğle yemeği için bir bayan arkadaşına gitti.
Lisa ve Julie anlamlı bir biçimde bakışıp güldüler. Bacaklar
havada, kafa yerdeyken tuhaf bir öğle yemeği olacaktı bu!
İnsan bu kadar yalan söyler miydi? Kocasına acımıyorlardı,
çünkü hak ediyordu; ama bir kadının bu kadar sürtmesi hoş
değildi.
- İşte pasaklı! diye atıldı Lisa.
Josserandların hizmetçisi Adele de pencereye çıkmıştı. Birden
bu karanlık kuyuda sövgüler ve bağırışlar yükseldi. Hepsi
apartmanın belalısı, pasaklı ve aptal Adele'i protesto
ediyorlardı.
- Aman, kızlar, yıkanmış gibi duruyor!
- Bir daha çöp atarsan sana onları yediririz!
Adele şaşkın bir yüzle onlara bakıyordu. İçini çekti:
- Beni rahat bırakın kızlar, yoksa hepinizi ıslatırım.
Fakat alaycı gülüşler kesilmedi.
- Dün akşam hanımını evlendirmişsin ha? Yoksa ona sen mi
öğretiyorsun bu numaraları?
- Ah budala kız! Yiyecek bir şey olmayan o evde nasıl
duruyorsun? Onları boşlasana, akılsız!
Adele'in gözleri yaşardı:
- Boş laf ediyorsunuz. Yemek bulamıyorsam benim suçum ne?
Sataşmalar bitmiyordu: Adele'i savunan yeni hizmetçiyle Lisa
arasında bir ağız dalaşı başladı. Tam bu sırada, az önce
aşağılandığını unutan Adele dayanışma örneği verdi:
- Dikkat! Madam geliyor!
Bir sessizlik oldu: her biri mutfağına dalmıştı. Daracık
avlunun kara kuyusunda şimdi hizmetçi kiniyle eşelenmiş aile
pisliği gibi, eviye kokuları yükseliyordu. Sahipleri
salonlarında terlikle gezinir ve ana merdivende soylu bir
sessizlik hüküm sürerken, bu avlu deliği apartmanın lağımı
gibiydi.
Octave dönüp gülümsedi:
- Şakacı kızlar.
Trublot hâlâ beyaz eldivenlerini arıyordu. Sonunda yatağın bir
köşesinde buldu. Aynada son bir kez saçını düzelttikten sonra
odayı kilitleyip anahtarı anlaştıkları bir yere sakladı.
Merdivenden indiler; Josserand'ın kapısını geçtikten sonra
Trublot'nun kendine güveni geldi. Sesini yükselterek Octave'a
veda etti:
- Hoşçakal, azizim. Sağlığını merak etmiştim de bir uğrayayım
dedim.
Octave onun arkasından gülümseyerek baktı. Öğle yemeği
yaklaştığı için anahtarı kapıcıya daha sonra geri vermeyi
düşünerek Campardonlara gitti. Yemekte Octave servis yapan
Lisa'yı süzüyordu. Kibar ve saygılı tavırlarla hizmet eden bu
tahta göğüslü kızın avludaki söven halini gördükten sonra onun
hakkında yanılmamış olduğunu düşündü. Madam Campardon hırsız
olmadığı için bu kızdan hoşnut olduğunu söylüyordu; bu doğru
olabilirdi, çünkü onun kusuru başka yerdeydi. Ayrıca annesi
küçük Angele'le de iyi anlaştığı için hoşnuttu.
Tatlı sırasında bir ara Angele kayboldu; mutfakta gülüştüğünü
duydular. Octave bir uyarıda bulunmak istedi:
- Onun hizmetçilerle fazla serbest olması doğru mu?
- Oh! Bir kötülük yok, dedi Madam Campardon. Victoire kocamın
bebekliğini gördü; Lisa'dan çok eminim. Ayrıca bu küçük beni o
kadar yoruyor ki! Bütün gün çevremde zıplayınca kafam
yoruluyor.
Mimar pürosunu yakarken söze karıştı:
- Angele'i mutfağa gitmeye ben zorluyorum. İyi bir ev kadını
olmasını istiyorum. Hiç dışarı çıkarmadan kanatlarımızın
altında büyütüyoruz. Göreceksiniz nasıl bir ev hanımı olacak.
Octave üstelemedi. Bazı günler Campardon aptalca konuşuyordu.
O gün de Saint-Roch Kilisesi'nde iyi bir vaaz olduğunu
söyleyerek Octave'ı gidip dinlemeye zorluyordu. Ama genç adam
kabul etmedi. Madam Campardon'a akşam yemeğine gelmeyeceğini
söyleyerek izin istedi. Odasına çıktığında cebinde depo
anahtarını fark etti; önce inip onu kapıcıya vermeliydi.
Üçüncü katın sahanlığında onu bir sürpriz bekliyordu. Adını
söylemedikleri soylu beyefendinin daire kapısı açıktı. Her
zaman mezar sessizliğinde olan bu dairenin açık oluşu bir olay
sayılabilirdi. Kapı aralığından bakarak, çok çalıştığı
söylenen adamın bürosunu görmeye uğraşıyordu ki şaşkınlığı
daha da arttı: Yazı masası yerine büyük bir karyolanın ucu
görünüyordu. Tam o sırada daireden yüzü kalın bir tülle örtülü
bir kadın çıktı. Kapı onun arkasından sessizce kapandı.
Octave kadını izleyerek merdivenlerden indi; güzel olup
olmadığını merak ediyordu. Ama kadın ayaklarının ucuna basarak
çevik adımlarla uzaklaşıyordu. Genç adam giriş katına
ulaştığında Mösyö Gourd'un kadını saygıyla selamlayarak
uğurladığını gördü:
Octave anahtarı verirken kapıcının ağzını aradı.
- Zarif bir kadın.
- Tam bir hanımefendi, dedi kısaca Gourd.
Kadın hakkında başka bir şey söylemeden üçüncü kattaki
kiracıyı övmeye koyuldu. Oh! Gerçek bir beyefendiydi; haftada
bir gün rahat çalışabilmek için bu daireyi kiralamıştı.
- Çalışmak mı? diye sordu Octave. Ne iş yapıyormuş acaba?
Kapıcı duymamış gibi sürdürdü:
- Beyefendi temizlik işini bana emanet etti. İnsanın terbiyesi
evindeki temizlikten hemen anlaşılır.
Avluya giren bir arabaya yol vermek için yana çekildiler.
İkinci kattaki aile Bois Parkı'ndaki gezintiden dönüyordu.
Kapıcı kişneyen atları yatıştırmaya uğraşıyor, araba
penceresindeki iki güzel çocuk gerideki ana babanın yüzünü
saklıyordu. Mösyö Gourd kibar ama soğuk bir biçimde onları
selamladı.
- İşte apartmanda hiç sesi çıkmayan bir aile, dedi Octave.
- Kimse gürültü yapmaz burada, dedi kapıcı. Kimileri
yaşamasını bilir, kimileri de bilmez.
Kapıcı bu aileyi kimseyle görüşmediği için eleştiriyordu. Oysa
zengin görünüyorlardı; ama kitap yazdığı için adamı kuşkulu
görüyordu. Kimseye gereksinme duymadan hep mutlu bir yüzle
girip çıkan bu aile ona normal gelmiyordu.
Octave yukarı çıkmak üzereyken Valerie eve dönüyordu. Genç
adam ona yol verdi.
- Nasılsınız, madam?
- Çok iyi, mösyö, teşekkür ederim.
Kadın soluk soluğa merdivenleri çıktı. Octave onun çamurlu
botlarına bakarken, hizmetçilerin söz ettiği bacakları havada
öğle yemeğini düşündü. Kadının ıslak eteklerinden sıcak ve
bayat parfüm kokusu geliyordu.
- Ne kötü hava, değil mi madam?
- Evet, mösyö.
Birinci kata geldiklerinde onu selamlayıp ayrılırken Octave
kadının yüzüne baktı: morarmış yüzü, uykusuzluktan şişmiş göz
kapakları ve aceleyle bağlanmış şapkanın altında taranmamış
saçlarıyla bu kadın onu şaşırtıyordu. Niçin başkalarıyla bu
işi yapıyordu da onu istemiyordu?
Üçüncü katta Madam Juzeur'ün kapısından geçerken dün verdiği
sözü anımsadı. Kibar ve dindar tavrıyla bu ufak boylu kadın
onu meraklandırıyordu. Kapıyı çaldı. Madam Juzeur kendisi
açtı.
- Ah! siz misiniz? Buyurun, onur verdiniz.
Dairede kapalı yerlerin ağır kokusu ve bir mezar sessizliği
vardı. Kadife örtü ve perdelerle bir kiliseyi andırıyordu.
Octave alçak bir kanepeye oturdu.
- İşte size sözünü ettiğim dantel, dedi Madam Juzeur.
Kadın elinde eski İngiliz örgüsüyle işlenmiş bir dantelle
geldi. Octave bir uzman gibi inceleyip üç yüz frank değerinde
olduğunu söylerken elleri birbirine değiyordu. Genç adam hiç
vakit kaybetmeden kadının küçük ellerini öpmeye başladı.
- Ah! Mösyö Octave, benim yaşımda? Hiç olur mu?
Bunu söylerken kızmıyordu kadın. Otuz iki yaşında olduğu halde
kendini yaşlı sayıyordu. Sonra ne kadar talihsiz olduğundan
söz etti: on yıllık evlilikten sonra kocası bir sabah hiç
nedensiz çıkıp gitmişti. Gözlerini tavana kaldırıp içini
çekti:
- Anlıyorsunuz, değil mi? Bir kadın için böyle darbeler her
şeyin sonudur.
Octave kadının sıcak elini avucuna almış, parmaklarına küçük
öpücükler konduruyordu. Kadın gözlerini ona çevirip dalgın ve
bir ana şefkatiyle baktı:
- Ah! Çocuk!
Bu sözü bir yüreklendirme sayan genç adam onu belinden
kavrayıp kanepeye çekmek istedi. Ama kadın yumuşak bir
devinimle kurtulup, oyun oynar gibi adamın kollarını çözdü.
- Hayır, hayır. Bırakın beni. Dost kalmamızı istiyorsanız bunu
yapmayın.
- Demek hayır, öyle mi? diye fısıldadı genç adam.
- Ne hayır? Ne demek istiyorsunuz? Haa, elimi istediğiniz
kadar tutabilirsiniz.
Genç adam onun elini açıp avcunun içini öpüyordu. Kadın,
okşanmak isteyen bir kedi gibi, parmaklarını aralıyordu. Ama
bileğinden yukarı çıkmasına izin vermedi. Orada ilk günden
geçilmemesi gereken kutsal bir çizgi vardı.
O sırada alışverişten dönen küçük Louise haber verdi:
- Rahip efendi geliyor.
Kapı önüne bırakılmış bu kimsesiz kızın ablak yüzü soluktu.
Madamın avucundan yiyen adamı görünce aptalca gülmeye başladı.
Ama sahibesinin sert bakışı üzerine mutfağa kaçtı.
- Ah! Onu eğitebileceğimi pek sanmıyorum, dedi Madam Juzeur.
Bu zavallı çocukları doğru yola çevirebilmek için çok
uğraşıyorum. Buyurun, Mösyö Mouret, siz bu yana geçin.
Kadın salonda rahibi kabul edebilmek için onu yemek odasına
aldı. Ayrılırken yine sohbet için uğramasını istedi. Günleri
sıkıcı ve tekdüze geçiyordu, ama çok şükür, dinle uğraşmak onu
oyalıyordu.
Akşam saat beşe doğru Octave Pichonlara konuk oldu. Onun
elindeki kitapları masaya bıraktığını gören Marie sevinçten
kıpkırmızı kesildi.
- Ah! Ne kadar iyisiniz, Mösyö Octave! Çok teşekkürler. Tam
saatinde gelmeniz de ne büyük iltifat! Size önce biraz konyak
vereyim, iştahınız açılır.
Onu sevindirmek için kabul etti. O gün her şey, masada hep
aynı konuları geveleyen Jules ve Vuillaumelar bile, ona güzel
görünüyordu. Marie arada bir mutfağa koşup rostoya bakıyordu.
Bir ara mutfağa geçen Octave ocağın önünde ona sarılıp
ensesinden öptü. Kadın, hiç bağırmadan veya titremeden, dönüp
soğuk dudaklarıyla karşılık verdi. Bu serinlik genç adama hoş
göründü.
Yemek odasına dönen Octave Jules'e sordu:
- Yeni bakan işi ne oluyor?
Memur olan adam şaşırdı. Yeni bir eğitim bakanı atanacağından
haberi yoktu. Bürolarda bu işleri izlemezlerdi. Sonra hiç ara
vermeden konuyu değiştirdi:
- Havalar kötü. Temiz bir pantolonla gezmek zorlaştı.
Madam Vuillaume Batignolles semtinde kötü yola düşen bir
kızdan söz ediyordu.
- Hiç inanılır gibi değil, bayım. Çok iyi eğitilmiş bir kızdı.
Gerçi, canı sıkıldığı için, iki kez kendini pencereden atmak
istemişti.
- Pencerelere demir taktırmaları gerekirdi, diye ekledi
kocası.
Yemek çok güzel oldu. Küçük bir lambanın aydınlattığı sade
masada yemek boyunca Pichon ve Vuillaume bakanlık
personelinden konuştular. Sözünü etmedikleri şube müdürü veya
yardımcısı kalmadı. Bazan içlerinden birinin öldüğünü veya
emekli olduğunu anımsayıp düzeltiyorlardı. Bu arada Chavignat
adındaki memurun çok çocuk yapmasını eleştirdiler. Gelir
durumunu düşünmeden bunu yapması intihar demekti. Karnı doyan
Octave gevşemiş ve onlara hak vererek gülümsüyordu. Saf ve
masum bakışıyla kocasının yanında oturan Marie'nin, doğal bir
biçimde ikisine de servis yapması bile onu mutlu ediyordu.
Dakik olan Vuillaumelar tam saat onda kalktılar. Jules de
şapkasını aldı, onları tramvay durağına kadar geçirecekti.
Evlendiği günden kalan bu saygı gösterisini şimdi bir görev
gibi yapıyordu. Ancak, tramvayı görünceye kadar duraktan
durağa yürüdükleri için bazan Montmarte'a kadar gittikleri
oluyor ve Jules iki saatten önce eve dönmüyordu.
Eşikte el sıkışıp ayrıldılar. Octave Marie'yle içeri girerken:
- Yağmur yağıyor. Jules gece yarısından önce dönmez, dedi.
Küçük Lilitte erkenden yatırıldığı için Octave hemen genç
kadını kucağına aldı. Bu arada, sanki konuklarını uğurlamaktan
rahatlamış ev sahibi gibi, bir yandan kahvesini içiyor, bir
yandan da kadına sarılıyordu. Dar salonda vanilya kokulu bir
sıcaklık vardı. Genç adam kadının çenesine küçük öpücükler
konduruyordu ki kapı vuruldu. Marie hiç telaşlanmadı. Bu gelen
Josserandların deli oğluydu. Karşıdaki apartmandan kaçabildiği
zaman buraya gelip bu tatlı huylu kadınla sohbet etmeyi
seviyordu. İkisi de pek az konuştukları halde birbiriyle
bulunmaktan mutluydular.
Octave canı sıkkın olarak sessiz kalmayı yeğledi. Saturnin
kopuk kopuk konuşuyordu:
- Yine konuklar var. Beni masada istemiyorlar. Ben de kilidi
söküp kaçtım. Oh olsun!
Octave'ın sabırsızlandığını gören Marie onu kandırmak istedi:
- Sizi merak ederler, dönseniz iyi olur.
Ama deli bundan hoşlanıp gülüyordu. Sonra dili döndüğü kadar
evinde olanları anlatmak istedi.
- Babam yine bütün gece çalıştı. Annem Berthe'e tokat attı.
Söylesenize, evlenince insanın canı yanar mı?
Marie yanıt vermeyince daha da canlanıp sürdürdü:
- Ben çiftlikte yaşamak istemiyorum. Kız kardeşime
dokunurlarsa onları boğarım. Gece herkes uyurken bunu yapmak
çok kolay. Berthe'in elleri pamuk gibi yumuşak. Ama öbürü kötü
kız...
Yeniden başlıyor, sözcükleri karıştırıyor, ama niçin geldiğini
tam anlatamıyordu. Sonunda Marie onu evine dönmeye razı etti;
çocuk Octave'ın orada olduğuna dikkat bile etmeden gitti.
O zaman Octave, yine rahatsız edilme endişesiyle, genç kadını
kendi odasına götürmek istedi. Marie yüzünde beliren korkuyla
karşı koydu. Bu utangaçlığı anlayamayan genç adam, Jules
çıkarken duyup dairesine kolayca dönebileceğini söyleyerek onu
razı etmeye çalışıyordu. Belinden tutup odasına sürüklerken
kadın onu itti ve sanki kararlı bir sesle fısıldadı:
- Hayır, odanızda asla! Bu çok kötü olur. Burada kalmalıyız.
Kadın koşup odasına girdi. Octave sahanlıkta şaşkın duruyordu,
birden aşağılardan bir kavga sesi ve bağrışmalar duydu.
Odasına girip bir pencereden avluya baktı. Aşağıda Mösyö Gourd
bağırıyordu:
- Size söylüyorum: giremezsiniz! Mal sahibine haber verildi.
Şimdi kendisi inip sizi kapıya koyacak.
- Kapıya mı? diye bağırdı kalın bir ses. Ben kiramı ödemiyor
muyum? Geç, Amelie, eğer bu adam size dokunursa göreceği var!
Kapıcıyla tartışanlar yukardaki odada kalan marangoz işçisi ve
sabah kovulan kadındı. Octave iyi görebilmek için biraz daha
eğildi, ama karanlık kuyu dibinde yalnızca gölgeler
görünüyordu.
- Mösyö Vabre! Mösyö Vabre! diye bağırdı kapıcı. Çabuk gelin,
o kadın yine geldi!
Kapıcının karısı hasta bacaklarına aldırmadan yukarı koşup mal
sahibine haber vermeye çıktı. O sırada büyük yapıtı üzerinde
çalışmakta olan Mösyö Vabre biraz sonra geldi.
- Bu bir rezalettir! Evimde buna asla izin veremem! Hemen bu
kadını gönderin! Apartmanda kadın istemiyoruz, anladınız mı?
Şaşkın işçi karşı koymaya çalışıyordu:
- Ama o benim nikahlı karım! Bir evde yatılı olarak çalışıyor.
Efendileri izin verirse ayda bir kez görüşebiliyoruz. Şu işe
bakın! Yoksa karımla yatmama engel mi olacaksınız?
Kapıcı ve mal sahibi bir an şaşırdılar, ama çabuk
toparlandılar.
- Sizi kovuyorum! dedi Vabre. Evimin adını kötüye
çıkaracaksınız. Mösyö Gourd bu adamı en kısa zamanda çıkarın.
İnsan sözleşme yaparken evli olduğunu söyler. Kötü şakalardan
hoşlanmam, beyefendi. Susun, biraz saygılı olun.
Marangoz, biraz da alkollü olmalı ki, gülmeye başladı.
- Olacak iş değil... Peki, Amelie, madem beyefendi istemiyor,
çalıştığın eve dön. Başka bir zaman çocuk yaparız. Kovmak mı
dediniz? Kabul! Bu pis delikte ben de durmak istemem. Evinizde
garip şeyler oluyor, beyefendi. Adamın nikahlı karısını
istemiyorsunuz, ama her katta süslü orospular cirit atıyor.
Amelie kocasına daha fazla zorluk çıkarmamak için gitmişti,
ama marangoz bağırıp çağırmayı sürdürdü. Bu arada kapıcı Mösyö
Vabre'ın yukarı çıkmasına yardımcı oluyorken yüksek sesle
düşüncelerini açıklıyordu. Ah! Bu halk tabakası ne kadar
kabaydı. Bir evi kokutmak için bir işçi yetiyordu işte!
Octave pencereyi kapadı. Marie'nin yanına dönmek üzereydi ki
koridorda birine çarptı.
- Nasıl? Yine mi siz!
Trublot dilini yutmuş gibi kaldı. Sonra kekeleyerek orada ne
aradığını açıklamak istedi:
- Şey... Josserandlarda yemeğe çağrılıydım. Yukarı çıkıyorum
da...
Octave isyan etti:
- Pasaklı Adele'le, değil mi? Oysa yok diyordunuz.
Trublot gülümsedi:
- İnanın ki kötü kız değil. Pamuk gibi bir teni var,
şaşarsınız.
Sonra o da marangozun aleyhine konuşmaya başladı. Bu kadın
sorunu yüzünden onun merdivende yakalanmasına neden olacaktı.
Yukarı çıkarken Octave'a anımsattı:
- Unutmayın; bu perşemde sizi Duveyrier'nin metresine
götüreceğim. Birlikte yemek yeriz.
Apartman yine eski sessizliğine büründü. Octave yatağın
yastıklarını düzeltmekte olan Marie'nin yanına geldi. Yukarda,
Trublot daracık bir yatağa oturmuş Adele'i bekliyordu. O
sırada merdivenlerden çıkmakta olan Julie'nin ayak seslerini
işitip soluğunu tuttu. Sonunda Adele göründü. Genç adam onu
sarmalayınca hizmetçi kızdı:
- Bana bak! Neydi o masadaki halin? Ben servis yaparken niye
adam gibi davranmıyorsun?
- Ne yapmışım?
- Bir kere yüzüme bakmıyorsun. Ekmek isterken bir lütfen
sözcüğü duymadım senden. Başkalarıyla çıkıyorsan adam gibi
söyle. Bıktım zaten, herkes benimle eğleniyor.
Kadın öfkeyle soyunup gıcırdayan karyolaya kendini attı,
sırtını dönüp yattı. Trublot'nun gururu yaralanmıştı.
Bu arada, yandaki odada kafası dumanlı marangoz kendi kendine
konuşuyordu:
- Olacak iş mi? İnsanın kendi karısıyla yatmasına karşı
çıkıyorlar. Evinde kadın istemiyormuş! Hadisene, moruk! Git
kendi evinde olanlara bir bak!

7

İki haftadır Josserandlar, Berthe'in çeyiz parasına razı
edebilmek için, Bachelard Dayı'yı her akşam konuk ediyorlardı.
Nikah olacağı ona söylendiğinde adam yeğeninin yanağını
okşayıp gülmüştü:
- Nasıl? Evleniyorsun demek! Ne güzel.
Diğer bütün anıştırmalara sağır kalıyor, paradan söz
edildiğinde sarhoş numarasını abartmaya başlıyordu.
Madam Josserand bir akşam onu gelecekteki damadı Auguste'le
birlikte çağırmayı düşündü. Belki genç adamı görünce insafa
gelebilirdi. Bu aslında cesur bir karardı, çünkü aile bu kaba
ve iğrenç dayıyı insan içine çıkarmaya çekinirdi. Neyse ki o
akşam bir sorun olmamıştı; yalnızca yeleğinde şarap lekesiyle
gelmişti. Auguste gittikten sonra kız kardeşi ona damadı nasıl
bulduğunu sordu. Dayı açık vermedi:
- İyi, çok iyi.
Bu işi bitirmek gerekiyordu, çünkü zaman daralmıştı. Madam
Josserand soruna doğrudan yaklaşmaya karar verdi:
- Madem ki aile içindeyiz, açık konuşalım. Bizi yalnız
bırakın, çocuklar: dayınızla konuşmam gerekiyor. Berthe, sen
Saturnin'e göz kulak ol, yine kilitleri kırmasın.
Saturnin, kız kardeşinin kendisinden gizlenen evlilik
hazırlıkları başladığından beri odaları dolaşıyor, koku almaya
çalışıyordu.
Kadın ve kocası dayıyla başbaşa kaldı.
- Aldığım bilgilere göre, Vabreların parasal durumu şöyle...
Kadın uzun uzadıya rakamları sıraladı. Yaşlı Vabre yarım
milyon frankla emekli olmuştu. Apartman inşaatı üç yüz bin
franka malolmuş, kalan parası faiziyle birlikte iki yüz binin
üzerindeydi. Ayrıca her yıl yirmi iki bin frank kira alıyordu
ve Duveyrierlerin yanında hiç harcama yapmadan yaşıyordu.
Sonuç olarak yaklaşık altı yüz bin frank ve bir apartmana
sahipti.
- Hiç gideri yok mu? dedi Bachelard. Onun borsada oynadığını
duymuştum.
Madam Josserand karşı çıktı: her akşam büyük yapıtı üzerinde
çalışan zararsız bir yaşlıydı. Kocasına yan gözle bakarak, bu
adamın servet yapabilen ender adamlardan biri olduğunu
anlattı.
Mösyö Vabre'ın üç çocuğuna gelince, Auguste, Theophile ve
Clotilde'e annelerinin mirasından yüzer bin frank kalmıştı.
Theophile zarar ettiği işlerden sonra şimdi bu servetin
kırıntılarıyla yaşıyordu. Piyanodan başka tutkusu olmayan
Clotilde kendi payını faize yatırmış olmalıydı. Auguste giriş
katındaki mağazayı satın almış, ipekçilikte iyi iş yapıyordu.
Dayı söze karıştı:
- Peki, babası çocuğunu evlendirirken bir şey vermiyecek mi?
Ne yazık ki babanın elini cebine atmayacağı kesindi.
Clotilde'i evlendirirken seksen bin frank çeyiz parası vermeye
söz vermiş, ama Duveyrier yalnızca on bin frank görebilmişti.
Yine de damadı kalan parayı istemiyor, bir gün apartmanına
konabilmek umuduyla, yaşlı adamı evinde yedirip içiriyordu.
Aynı biçimde, Valerie'yle evlenirken Theophile'e elli bin
frank söz vermişti: paranın önceleri faizini vermiş sonra onu
da kesmiş, üstelik oğlundan kira almaya başlamıştı. Theophile
mirastan düşürülmek korkusuyla bunu ödüyordu. Bu durumda,
Auguste'a söz verdiği elli bin franka da güvenmemek
gerekiyordu. Birkaç yıl mağazanın kirasını bağışlasa
şükretmeliydiler.
- Vay be! dedi Bachelard. Babalar bile çeyiz parasını ödemekte
zorlanıyorlar.
- Auguste'e dönelim, dedi Madam Josserand. Mirastan pay alma
umudu çok fazla, ama Berthe aileye girdikten sonra
Duveyrierlere çok dikkat etmesi gerekir. Auguste mağazayı
altmış bin franka satın aldı, kalan kırk binle işletmeye
çalışıyor. Ama bu yeterli değil. Ayrıca, adam yalnız; ona
tezgahta duracak bir kadın gerek. Berthe güzel kız, oraya
yakışır. Şimdi elli bin frank çeyiz parasını da katacağını
düşünerek bu evliliğe karar verdi.
Bachelard Dayı anlamazdan geldi. Üzgün bir tavırla daha iyisi
olacağını sanmıştım dedi. Sonra damadı eleştirdi; iyi çocuktu,
ama çok yaşlıydı; otuz üç yaşında ve sürekli hastaydı. Üstelik
asık suratlı birinin ticarette başarılı olacağını sanmıyordu.
- Bildiğin başkası var mı? dedi Madam Josserand sabırsızca.
Onu buluncaya kadar tüm Paris'i alt üst ettim.
Kadın hayalci değildi, damadını anlattı:
- Elbette zeki biri değil, hatta biraz budala. Ayrıca,
gençliğini yaşamayan, atacağı her adım için iki yıl düşünmeden
edemeyen bu tür adamlara güvenmem. Baş ağrıları yüzünden
üniversite eğitimini yarıda bıraktıktan sonra, on beş yıl bir
mağazada tezgahtar olarak çalışıp sonra mirasa el sürme
cesaretini gösterebilmiş.
O ana kadar sessiz duran kocası söze karışma cesaretini
gösterdi:
- Hayatım, öyleyse bu evlilik için neden bu kadar üsteliyoruz?
Madem delikanlının sağlığı iyi değilmiş...
- Oh! Bu o kadar kötü bir şey değil, dedi Bachelard. Bakarsın
erkenden... Berthe daha sonra yeniden evlenmekte zorluk
çekmez.
- Ya iktidarsızsa, diye üsteledi baba, kızımızı mutsuz
edebilir.
- Mutsuz mu? diye bağırdı Madam Josserand. Çocuğumu ilk
karşımıza çıkanın başına doladığımı mı söylemek istiyorsunuz?
Burada aile arasında tartışıyoruz. Yok sağlığı şöyleymiş, yok
zeki değilmiş... daha neler. Ama iyi bir seçim sayılır, daha
iyisini bulamayız. Berthe için umulmadık bir şans. Açıkça ben
vazgeçmek üzereydim.
Kadın ayağa kalkıp gezindi, sonra kardeşinin önünde durdu:
- Yalnız bir korkum var: Eğer çeyiz parasının geldiğini
görmezse vazgeçer. Haklı, çünkü bu paraya gereksinmesi var.
Tam bu sırada kadın arkasında bir hışırtı duyup döndü. Kapı
aralığından başını uzatan Saturnin kurt gibi gözlerini dikmiş
onu dinliyordu. O anda bir panik yaşandı, çünkü çocuğun elinde
mutfaktan aldığı bir şiş vardı. Konuşmanın varacağı noktayı
gören Bachelard Dayı bunu fırsat bilip hole kaçtı:
- Benim için rahatsız olmayın, diye bağırdı. Saat on ikide
Brezilya'dan gelen bir müşteriyle randevum var.
Güç bela Saturnin'i yatırdıktan sonra Madam Josserand içini
çekti: bu çocuğu artık zaptetmek olanaksızdı; onu bir akıl
hastanesine yatırmazlarsa bir felaket olacaktı. Sürekli
odasına kapatmakla bir yere varamayacaklardı. O burada
konukları korkuya düşürdükçe kız kardeşlerinin evlenmesi
zordu.
Bu akıl hastanesi düşüncesinden yüreği yanan Mösyö Josserand
karşı çıktı.
- Hele biraz daha bekleyelim.
- Hayır, hayır! Sonunda bizi şişlemesini istemiyorum.
Kardeşimi tam istediğim noktaya getirmiştim, ama bu deli her
şeyi bozdu. Yarın Berthe'le onun evine gidip yine konuşacağım.
Bakalım sözünden dönecek mi, göreceğiz.
Ertesi gün anne, baba ve kız dayının Enghien Sokağı'ndaki
dükkanına gittiler. Giriş ve bodrum katlarını kaplayan
dükkanın önü kamyonlarla doluydu. Camlı avluda bir öbek işçi
sandıkları çiviliyorlardı; içerde kuru bakliyat, kâğıt ve ipek
topları, yağ tenekeleri, kısaca müşterilerin ısmarladığı ve
önceden riske girerek ucuz zamanda satın alınmış bir sürü mal
yığılmıştı. Bachelard ağzında pürosu ve akşamdan kalma kırmızı
burnu, ama cin gibi gözlerle orta yerde dikilmiş buyruklar
veriyordu.
- Ah! Siz misiniz? dedi pek hoşnut olmayarak.
Onları, işçileri görebileceği camlı küçük bir ofise aldı.
Madam Josserand hemen konuya girdi.
- Sana Berthe'i getirdim. Kızım sana ne kadar minnettar
olduğunu biliyor.
Genç kız dayısına sarıldıktan sonra, annesinin bir göz
işaretiyle, avluya çıkıp mallarla ilgilendi.
- Beni dinle, Narcisse, dedi Madam Josserand, durum böyle
böyle. Senin altın gibi yüreğine ve verdiğin sözlere
güvenerek, bu aileye elli bin frank çeyiz parası sözü verdim.
Bunu ödemezsek evlilik yatar. Ayrıca, işlerin vardığı noktada
tam bir rezalet olur. Bizi ortada bırakmazsın herhalde.
Bachelard telaşlandı, sarhoş gibi kekeliyordu:
- Ha! Ne? Söz mü verdin? Söz vermek çok yanlış... söz verilir
mi?
Sonra ne kadar parasız olduğunu söyleyerek kendini acındırdı.
Fiyatının yükseleceğini düşünerek bir kamyon dolusu yapağı
almıştı, ama fiyatlar düşünce şimdi zararına satıyordu. Kalkıp
defterleri açtı, faturaları kesinlikle göstermek istedi. Mösyö
Josserand sabırsızlanıyordu:
- Bırakın şimdi! Sizin defterlerinizi biliyorum. Çok
kazanıyorsunuz, parayı sokağa atmasanız şimdi krallar gibi
zengin olurdunuz. Ben bir şey istemiyorum, buraya gelmek
Eleonore'un düşüncesiydi. Ama şunu söyleyeyim: bizimle dalga
geçtiniz, Bachelard. On beş yıldır, her cumartesi buraya gelip
defterlerinizi tutarken verdiğiniz sözler...
Dayı göğsünü yumruklayarak onun sözünü kesti:
- Ben mi söz vermişim? Mümkün değil! Beni sıkıştırmayın;
göreceksiniz bir çözüm buluruz. Ben istenmesine karşıyım.
Göreceksiniz, bir gün...
Madam Josserand da uğraştı ama ondan bir şey elde edemedi.
Ellerine sarılıyor, göz yaşları döküyor, aile sevgisinden söz
ederek onu daha fazla üzmemelerini istiyordu. Görevini
biliyordu, sonuna kadar onlarla birlikteydi. Günün birinde
Berthe dayısının altın kalbini tanıyacaktı. Sonra aklına bir
düşünce geldi:
- Ya çeyiz sigortası? Küçük için elli bin franklık bir sigorta
yaptırmıştınız, o ne oldu?
Madam Josserand omuz silkti:
- Onu kapatalı on dört yıl oldu. Sana söylemiştim, dördüncü
taksitten sonra iki bin franklık primlerini ödeyemedik.
Dayı göz kırptı:
- Önemi yok. Onlara bu sigortadan söz eder ve zaman
kazanırsınız. Kimse çeyiz parası ödemiyor ki.
Mösyö Josserand ayağa fırladı:
- Nasıl? Bula bula bize söyleyecek bunu mu buldunuz?
Dayı onu anlamadan taktik vermeye çalışıyordu:
- Kimse ödemiyor. Bir hesap açtırmış gibi onun rantını
ödüyorlar. Bakın Mösyö Vabre'ı örnek alın. Veya babam; size
Eleonore'un çeyiz parasını ödedi mi? Para vermek kolay değil
canım...
Mösyö Josserand bağırdı:
- Bu söylediğiniz namussuzluktur. Yalan söyleyip, sahte bir
sigorta poliçesi gösterecekmişim...
Madam Josserand kocasını durdurdu. Kardeşinin düşüncesi onu
bir anda değiştirdi. Nasıl olmuş da kendisi bunu düşünmemişti.
- Bey, hemen kızma. Narcisse senden sahtecilik yapmanı
istemiyor ki.
- Elbette, dedi dayı. Poliçeyi göstermeniz gerekmez.
- Yalnızca zaman kazanmak istiyoruz, dedi kadın. Çeyiz parası
sözü verir, gerisini sonra düşünürüz.
O zaman adamın vicdanı isyan etti. Hayır! Bir daha böyle
kaypak işlere girmek istemiyordu. Hep onun iyi niyetinden
yararlanıp sonradan acı çektiği işler yaptırıyorlardı. Madem
ki verilecek çeyiz parası yoktu, öyleyse verilmezdi.
Bachelard bunun ne kadar saçma olduğunu belirtmek için başını
sallıyordu. Madam Josserand kocasını dinlerken bir an sarardı,
sonra tüm öfkesi başına çıktı:
- Hayır, beyefendi! Bu evlilik yapılacak! Kızımın son şansı
bu. Onu evde kalmış görmektense bileğimi keserim. Başkaları
umurumda değil! Bizi bu noktaya getirenler düşünsün.
- Hanım, kızınızı evlendirmek için katil de mi olursunuz?
Kadın öfkeyle ayağa fırladı.
- Evet!
Sonra yatıştı. Kavga etmek boşunaydı. Sonunda Mösyö Josserand
bıkkın bir tavırla bu konuyu, karısının her şeyin onda
düğümlendiğini söylediği Duveyrier ile konuşmaya razı oldu.
Ancak yargıcı olumlu bir zamanında yakalayabilmek için dayı
bir düşünce ortaya attı: onu Duveyrier'nin bildiği bir eve
götürecekti; adam orada karşı çıkamazdı.
Mösyö Josserand yine de karşı çıkıyordu:
- Yalnızca görüşeceğim. Kesin bir söz veremen.
- Elbette, dedi Bachelard. Eleonore sizden gururunuza
dokunacak bir şey istemiyor ki.
Berthe geri geldi. Sandıklar arasında meyve reçelleri görmüş,
bir kavanoz almak istiyordu. Dayı yine kekelemeye başladı;
bunlar sayılı geliyordu ve bu akşam Saint-Petersbourg'a
gidecekti. Fark ettirmemeye çalışarak onları kapıya doğru
itiyordu. Madam Josserand bu tepeleme yığılmış malları
gördükçe, onursuz adamın kazandığı paraları düşleyebiliyor ve
kocasının beceriksiz gururuna kızıyordu.
Sokakta ayrılırken dayı Mösyö Josserand'ın kulağına eğildi:
- Yarın akşam dokuza doğru Mulhouse Kahvesinde buluşalım.
Tam da ertesi gün Octave ve Trublot da Duveyrier'nin metresi
Clarisse'in evine gitmek için aynı kahveye uğradılar. Saat
sekiz sularındaydı ve kadının evine çok erken gitmek
istemiyorlardı. Kahveye girdiklerinde bir kavgaya tanık
oldular. Erkenden sarhoş olan Bachelard kısa boylu ve sinirli
bir adamla tartışıyordu.
- Yine benim bardağıma tükürdünüz! diye bağırıyordu Bachelard.
Sabrım taşıyor, mösyö!
- Kafamı bozmayın, yoksa tokadı yersiniz! diye dikleniyordu
ufak tefek adam.
Bachelard sesini daha da yükseltip meydan okudu:
- Bakın kötü olur sonra!
Diğeri ani bir atılışla Bachelard'ın kahvede bile çıkarmadığı
şapkasına bir tokat indirip kafasından uçurdu. Bachelard daha
yüksek sesle bağırıyordu:
- Bakın kötü olur diyorum!
Sonra şapkasını yerden alıp oturdu ve garsona seslendi:
- Alfred, bana yeni bir bira getirin!
Octave ve Trublot bunu şaşkınlıkla izlerken aynı masada Guelin
hiç oralı değilmiş gibi sigara tüttürüyordu. İki genç kavganın
nedenini sorunca başını salladı:
- Bilmem; bizimki hep böyledir. Hep olay çıkarır ve sonuna
kadar diklenir.
Bachelard yeni gelenlerin elini sıktı. Gençlerle bir arada
olmak ne güzeldi. Onların Clarisse'e gittiğini öğrenince
sevindi, çünkü kendisi de Guelin'le birlikte oraya gidecekti;
ancak eniştesi Josserand'ı beklemesi gerekiyordu. Küçük
kahvehanede bağıra bağıra konuşuyor, konuklarını ağırlamak
için masaya kırk türlü içki ısmarlıyordu. Kırmızı burnu ve
altın dişleriyle daha da sevimsizleşen adam çevresini o kadar
rahatsız ediyordu ki kahveci iki kez onu dışarı atmakla tehdit
etti. Daha dün Madrid Kahvesi'nden kovmuşlardı.
O sırada bir sokak kızı içeri girip yorgun bir yüzle tüm
salonu dolaşıp çıktı. Octave bunu fırsat bilip kadınlardan
konu açtı. Bachelard özür dilemeden yere tükürüp kadınların
kendisine çok pahalıya geldiğini söyledi. Paris'teki en güzel
fahişelerle birlikte olmakla övünüyordu. Ama şimdi uslanmıştı,
gerçek sevgiyi arıyordu. Octave parayı sokağa atan bu
palavracı zamparaya baktıkça ailesinin istekleri söz konusu
olduğunda sarhoş numarası yapıp kekelemesine şaşıyordu.
- Abartmayın enişte, dedi Guelin. Paris'te kadından bol ne
var?
- Ah, bacaksız! Peki sen niye hiçbirini tavlamıyorsun?
Guelin küçümseyici bir tavırla omuzlarını silkti.
- Niye mi? Size bir örnek vereyim: Dün bir arkadaşım ve
metresiyle yemekteydim. Yemeğe oturur oturmaz kadın masanın
altından bacağıyla beni dürtmeye başladı. Bu iyi bir fırsat
sayılır, değil mi? Oysa, yemekten sonra kadın kendisini evine
kadar götürmemi isteyince onu orada bırakıp gittim. Belki kötü
olmazdı, ama sonrasını düşündüm, enişte. Kimbilir ne istekleri
olacaktı?
Octave ona hak veriyordu, kendisi de sosyete kadınlarının ne
kadar sorunlu olduğunu görüp vazgeçmişti. Guelin başka
örnekler de veriyordu. Bir gün trende giderken nefis bir kadın
onun omzuna yaslanıp uyuyakalmıştı. Ama o istasyona geldikten
sonra olacakları düşünmüştü. Başka bir gün, eve geldiğinde bir
komşunun karısını yatağında bulmuştu. Elini uzatıp sahip
olması yeterliydi, ama ertesi gün bu kadın ondan belki çizme
almasını isteyecekti.
- Fırsat diyorsan, enişte, benim kadar eline fırsat geçen adam
yoktur. Ama ben kendimi tutuyorum. Aslında erkeklerin çoğu
sonuçları düşünüp kendini tutuyor. Böyle olmasa, şimdi bu
işler sokaklara taşardı.
Bachelard onu dinlemiyordu, dalıp gitmişti. Gözleri bir an
yaşardı ve birden onlara döndü.
- Eğer adam gibi durursanız size bir şey göstermek istiyorum.
Sonra herkesin hesabını ödeyip onları kaldırdı. Octave ona
Mösyö Josserand'ı anımsatınca, birazdan döneceklerini söyledi.
Çıkarken çevresine bakınan dayı, yan masada bir müşterinin
unuttuğu kesme şekeri çabuk bir hareketle cebine indirdi.
Dışarı çıkınca onlara döndü.
- Beni izleyin. İki adım öteye gidiyoruz.
Bachelard hiç konuşmadan ciddi bir yüzle yürüyordu. Saint-Marc
Sokağı'nda bir evin kapısına geldiler. Üç genç adam onun
peşinden girmek üzereyken adam bir an pişman olmuş gibi durdu.
- Vazgeçtim; dönelim.
Gençler karşı çıktılar. Onlarla alay mı ediyordu?
- O zaman, Guelin ve Trublot'nun girmesini istemiyorum; çünkü
siz ikiniz kibar olmasını bilmiyor ve her şeyle dalga
geçiyorsunuz. Gelin, Mösyö Octave, siz ciddi bir adamsınız.
Onlar çıkarken öteki ikisi kaldırımdan alaycı sözlerle
bayanlara selam gönderiyorlardı. Bachelard dördüncü katta bir
dairenin kapısını çaldı. Yaşlı bir kadın açtı.
- Siz misiniz, Mösyö Narcisse? Fifi sizi bu akşam
beklemiyordu.
Beyaz ve tombul yüzlü kadın gülümseyerek onları içeri aldı.
Girdikleri odanın bir köşesinde sarışın, güzel bir kız nakış
işliyordu. Kız yerinden kalktı:
- İyi akşamlar, amcacığım.
Bachelard kalın ıslak dudaklarıyla kızı alnından öptü. Sonra
Octave'ı tanıştırınca iki kadın modası geçmiş bir biçimde onu
selamladılar. Bir gaz lambasının aydınlattığı masaya
oturdular.
Bachelard hemen bir baba gibi kıza günü nasıl geçirdiğini
sordu. Bu arada kızın halası Matmazel Menu, saklanacak bir
şeyi olmayan insanların açıklığıyla, Octave'a yaşam öyküsünü
anlatıyordu.
- Evet, bayım, ben Lille yakınlarındaki Villeneuve'denim. Otuz
yıl Saint-Sulpice Sokağındaki mağazada nakışçılık yaptım.
Memlekette bir kuzinimin bıraktığı evi yıllık bin franka yaşam
boyu kiraya (*) verdim. Kiracım beni bir ayağı mezarda
sanıyordu, ama işte yetmiş beş yaşıma geldim.
Bir genç kızınki kadar beyaz dişlerini göstererek gülüyordu.
- İş güç olmadan yaşıyordum ki yeğenim Fanny yanıma geldi.
Babası Yüzbaşı Menu ve annesi beş kuruş bırakmadan ölmüş,
çocuk sokakta kalmıştı. Onu çocuk yuvasından yanıma aldım,
şimdi nakışçı olarak yetiştiriyorum. Fazla para getirmeyen bir
uğraş, ama ne yaparsınız? Bu çağda tüm kadınlar boğaz
tokluğuna çalışıyor. Çok şükür Mösyö Narcisse karşımıza çıkıp,
onunla ilgilendi. Artık rahat ölebilirim.
Kadın gözlerinde mutlu bir edayla Bachelard ve Fifi'ye
bakıyordu. Adam o sırada kıza soruyordu:
- Gerçekten beni düşündünüz mü? Sahi, ne düşündünüz?
Fifi nakışını bırakmadan güzel ve aydınlık gözleriyle ona
baktı:
- Sizin ne kadar iyi olduğunuzu, sizi çok sevdiğimi düşündüm.
Genç kız, sanki genç bir erkeğin güzelliği onu ilgilendirmez
gibi, Octave'a bakmamıştı bile. Genç adamsa bu saf güzellik
karşısında gözlerine inanamadan, hayran ve şaşkın
gülümsüyordu. Hiç evlenmemiş olan halası sözünü sürdürdü:
- Onu evlendirebilirdim, ama ne olurdu? İşçi bir koca onu her
gün dövebilir, başına bir sürü çocuğu dolardı. Oysa iyi bir
adama benziyen Mösyö Narcisse onun elinden tutar.
Kadın sesini yükseltti:
- Ah, Mösyö Narcisse. Yeğenim size çekingen davranıyorsa, suç
bende değil. Ona söylüyorum: Kızım, ona sevgini göster diye.
Neyse ki onun güvenilir ellerde olduğunu görmekten mutluyum.
Bu çağda akrabası olmayan bir kızı evlendirmek kolay değil.
Octave bu küçük odadaki sade mutluluğa kendini kaptırıp
gevşedi. Havasız ve meyve kokan odada Fifi'nin nakış yapan
parmaklarının sesi, artık uslandım diyen dayının kulaklarına
bir ezgi gibi geliyordu. Yaşlı kadın yalnızca kira geliriyle
yaşadıklarını, Fifi'nin kazandığına el sürmediklerini
söylüyordu. Bazen yeğeni ona kestane veya şarap almak
isteyince karşı çıkmıyordu. Bachelard'ın arada bir verdiği
paraları genç kız bir kumbarada biriktiriyordu.
Bachelard sonunda ayağa kalktı:
- Güzel kızım; işlerimiz var, gitmem gerekiyor. Yarın uğrarım.
Hep böyle uslu olun.
Kızı yine alnından öperken duygulandığı belli oluyordu.
Octave'a döndü:
- Onu siz de öpebilirsiniz.
Genç adam kızın körpe cildini öperken genç kız alçakgönüllü
bir biçimde gülümsüyordu. Herşey temiz bir aile havasındaydı.
Dayı çıkarken durdu:
- Ah! Unutuyordum; size küçük bir armağan getirdim.
Kahveden çaldığı şekeri cebinden çıkarıp Fifi'ye verdi. Kız
büyük bir sevinç gösterisiyle şekeri yerken gözleri
parlıyordu; sonra bundan cesaret alıp sordu:
- Birazcık da para verir misin, amcacığım?
Bachelard ceplerini boş yere karıştırınca Octave çıkarıp
çeyrek frank verdi. Kız bunu armağan olarak saklayacağını
söyledi. Onları dışarıya halası yolcu etti. Merdivenlerden
inerken Bachelard'ın heyecanı geçmemişti:
- Nasıl? Görmeye değer, değil mi? Bu bana ayda beş franktan
fazlaya mal olmuyor. Para canlısı orospulardan bıkmıştım,
seven bir yüreğe gereksinmem vardı.
Octave'ın güldüğünü görünce kuşkulandı:
- Siz dürüst bir gençsiniz, güvenimi sarsmayacağınızı umarım.
Guelin'e bundan tek sözcük etmeyin. O buna layık olduğu zaman
göstereceğim. Bu kız bir melek, azizim! Kim ne derse desin,
ben her zaman iffetli insanların değerini bildim.
Yaşlı sarhoşun sesi titriyor, ağır gözkapakları ıslanıyordu.
Aşağıda Trublot evin kapı numarasını not ediyor gibi yaparak
onu kızdırdı. Guelin ise Octave'a yavaş sesle küçüğü nasıl
bulduğunu sorarak onu şaşırttı. Guelin'in anlattığına göre
dayı, keyifli bir alemden önce duygusallaşıp arkadaşlarını bu
eve getiriyor, hazinesini gösterme gururuyla onu elinden
kaçırma korkusu arasında bocalıyordu.
¯¯¯¯¯¯¯
(*) 19. yüzyılda Fransa'da yaygın olan bu sistemde, kiracı mal
sahibine yaşamı boyunca kira ödemeyi üstlenerek onun ölümünde
malın sahibi olur.
Ertesi gün herşeyi unutup Saint-Marc Sokağı'ndaki kahveye
gizemli havalarla dönüyordu.
- Fifi'yi tanımayan yok, azizim.
Bachelard bir araba çevirmeye uğraşırken Octave bağırdı:
- Mösyö Josserand gelmiş!
Gerçekten de kahvenin önünde bekleyen adam, akşam
çalışmasından alıkonmanın verdiği sıkıntıyla
sabırsızlanıyordu. İki araba tutmak zorunda kaldılar.
Komisyoncu ile kasadar bir arabaya binerken, üç genç öteki
arabaya doluştular.
Tekerlek gürültüleri arasında Guelin Duveyrier'den söz etti.
Onun gibi zengin bir yargıç kadınların elinde oyuncak olmalı
mıydı? Kentin değişik semtlerinde dul rolü oynayan kadınları
metres tutuyordu: Müşterisiz mağaza sahibi tuhafiyeci
kadınlar, sokaktan çıkarıp ev tuttuğu kızlar; her birini
haftada bir kez işine giden memur gibi ziyaret ediyordu.
Trublot o adamı haklı buluyordu. Bir kere, şehvetli bir yapısı
vardı. İkincisi, onunki gibi bir karısı olması büyük
talihsizlikti. Anlatıldığına göre, daha gerdek gecesi adamın
yüzündeki kırmızı lekelerden iğrenip ondan soğumuştu. Bu
nedenle kocasının metreslerini hoşgörüyle kabul ediyor,
onların kendisini bir dertten kurtardıklarını düşünüyordu. Ama
arada bir, namuslu bir kadının görevi olarak iğrenç bulduğu
işe katlanıyordu.
- Bu kadın şimdi namuslu mu oluyor? diye şaşırdı Octave.
- Evet, azizim. Namuslu kadının tüm özelliklerine sahip:
güzel, eğitimli, terbiyeli, zevk sahibi; ve cadının teki!
Montmartre Sokağı'nın sonunda araba kalabalığında durdular.
Gençler arabacıyla küfürleşen Bachelard'ın sesini
duyuyorlardı. Bu arada Guelin Duveyrier'nin metresi hakkında
bilgi verdi: Clarisse Bocquet adındaki bu kadın panayırlarda
gösteri yapan bir karı kocanın kızıydı. Duveyrier onu bir
aşığı sokağa attığı sırada tanımıştı. Bu şeytan kadın onu
hemen büyülemişti; bir yandan aç erkek isteklerini, öte yandan
da romantik aşık duygularını doyuruyordu. Clarisse adamı zor
durumda bırakmamak için Cerisaie Sokağı'ndaki bu evde oturmaya
razı olmuştu, ama ona avuç dolusu para harcatıyordu; yirmi beş
bin franklık mobilyayla döşeli bu evde her akşam verdiği
davetlerde tiyatro sanatçılarıyla alem yapıyordu.
- Neşeli bir yer olsun da, gerisini boşverin, dedi Trublot. Bu
kadın sizi zorla piyano önüne dizip şarkı söyletmiyor veya
kulağınızı şişirmiyor. İnsan mekanik bir piyanoyla evlenmişse,
şöyle arkadaşlarıyla sohbet edip rahatça eğlenebileceği bir ev
niçin kurmasın?
Guelin anlatıyordu:
- Clarisse bir gün başbaşa öğle yemeği için beni çağırdı. Ama
kabul etmedim. Sonra, Duveyrier'den bıkıp benim evime
yerleşmesinden çekindim. Aslında kadın Duveyrier'den
iğreniyor, yüzündeki kırmızı lekeleri o da sevmiyor. Ama
karısı gibi onu dışarı gönderemez veya hizmetçisine
devredemez.
Cerisaie Sokağı'nda karanlık bir evin önünde arabadan indiler.
Ama diğer arabadaki Bachelard ahbap olduğu arabacıyı bira
ısmarlamak için bir kahveye götürünce on dakika kadar dışarda
beklemek zorunda kaldılar. Merdivenlerde Mösyö Josserand
Duveyrier'nin dostu hakkında sorular sordukça Bachelard onu
yatıştırıyordu:
- Kibar bir hanım, iyi bir kız... Sizi yemez.
Kapıyı pembe yanaklı, minyon tipli bir hizmetçi açtı. Beylerin
paltolarını alırken tanıdık bir havayla gülüyordu... Trublot
bir ara onu holün bir köşesinde sıkıştırıp kulağına bir şeyler
fısıldarken, kız gıdıklanmış gibi gülüyordu. Bachelard salon
kapısından girer girmez evin hanımına Mösyö Josserand'ı takdim
etti. Adam kadını çirkin buldu; yargıcın bu saçları kabarık,
esmer, zayıf ve çocuksu kadını karısına yeğlemesine şaşırarak
biraz durakladı. Clarisse adamı çok sıcak karşıladı.
Parislilerin iyi bildiği neşeli, afacan ve esprili havası yanı
sıra, gerektiğinde soylu bir hanımefendi olabiliyordu.
- Çok sevindim... Alphonse'un dostları benim de dostlarım
sayılır. İşte siz de bize katılmış oldunuz, kendi evinizmiş
gibi sayın.
Dayının önceden haber verdiği Duveyrier de Mösyö Josserand'ı
içten karşıladı. Octave adamın gençleşmiş gibi görünmesine
şaştı. Choiseul Sokağı'ndaki evinde sıkıntılı ve ciddi duran
adam bu muydu? Yüzündeki kırmızı lekeler pembeleşmiş, gözleri
çocuk gibi gülüyordu. Clarisse onun bazen iki duruşma arasında
nasıl koşup geldiğini anlatıyordu. Duveyrier işlerinin
yoruculuğundan yakınıyordu: her gün saat on birden beşe kadar
duruşmalar, çözülmesi gereken hep aynı hukuk sorunları. İnsan
giderek duygusuzlaşıyordu.
Octave onun şeref madalyasını takmamış olduğunu fark etti.
Belki kendinin de farkına varmadığı bir utanma duygusuyla
metresinin evine gelirken madalyasını çıkarıyordu. Clarisse,
açıkça söylemese de, buna güceniyordu.
Genç adam çevresine biraz göz gezdirince salonun Choiseul
Sokağı'ndakine benzer biçimde döşenmiş olduğunu gördü. Konser
akşamı evde gördüğü yargıcın arkadaşları burada da bir araya
gelmişlerdi. Ama bu kez neşeli kahkahalar atıyor, sandalyelere
ters oturuyor veya şöminede sırtlarını ısıtabiliyorlardı.
Clarisse ilke olarak kadın konuk çağırmıyordu. Dostları ona
salonunda kadın eksik olduğunu söylediklerinde gülerek şöyle
diyordu:
- Ah! Yoksa ben yeterli değil miyim?
Kadın burada Duveyrier'nin dinlenebileceği düzgün bir ev
döşemişti ve konukları olduğu zaman onunla senli benli
konuşmuyordu. Ama çağrı bitip herkesi gönderdikten sonra
Duveyrier'nin tüm arkadaşları sıradan geçiyorlar, fazladan
tiyatrocu veya ressam dostlarını da hoşnut ediyordu. Bu onun
eski bir alışkanlığıydı: parasını yediği adamın arkasından
biraz daha toplayabilmek. O salonda olanlardan yalnızca ikisi
onunla yatmak istememişlerdi: başına bela alacağını düşünen
Guelin ile hizmetçileri yeğleyen Trublot.
Tam o sırada hizmetçi içki dolaştırıyordu. Octave bir kadeh
alırken arkadaşının kulağına eğildi:
- Hizmetçi hanımından daha iyi görünüyor.
- Bence her zaman öyle! dedi Trublot.
Clarisse öbekleri dolaşıyor, şaka ve kahkahalarıyla onları
rahat ettirmeye çalışıyordu. Her gelen adam hemen bir sigara
yaktığı için salon kısa sürede dumandan görünmez oldu. Kadın
bir pencere açarken gülüyordu:
- Ah! Bu yaramaz erkekler!
Bachelard hiç vakit yitirmeden Mösyö Josserand'ı, hava almak
bahanesiyle, bir pencere yanına oturttu. Sonra usta bir
manevrayla Duveyrier'i oraya getirdi. Adam hemen konuya girdi.
İki aile kutsal bir bağla birleşiyordu, kendisi bundan gurur
duyuyordu. Sonra çeyiz parası konusunu açtı. Bachelard sözü
eniştesine bırakmadı:
- Josserand'la ben tüm ayrıntıları konuşmak için zaten yarın
size gelecektik. Mösyö Auguste'ün size danışmadan bir şeye
karar vermediğini hepimiz biliriz. Çeyiz parası için şöyle bir
ödeme biçimi düşünüyoruz...
Mösyö Josserand yerin dibine girdiğini duyumsadı. Gelmekle
hata etmişti, yine onun iyi niyetini kötüye kullanıp başına
bir iş saracaklardı. İçinde bir isyanla kayınbiraderinin
sözünü kesti:
- Sonra konuşalım, burası yeri değil.
- Ama niçin, diye kibarca karşı çıktı Duveyrier. İnanın,
buradan daha rahat konuşabileceğim yer bulunmaz. Siz ne
diyordunuz, Mösyö Bachelard?
- Berthe'in çeyiz parası olarak elli bin frank vereceğiz.
Ancak, bu para yirmi yıl vadeli bir çeyiz sigortası olarak
duruyor. Mösyö Josserand kızı Berthe dört yaşındayken
sigortayı başlatmış. Berthe bu paraya ancak üç yıl sonra
kavuşabilecek.
- Ama...izin verin...
- Bırak bitireyim, enişte. Mösyö Duveyrier durumu çok iyi
anlayacaktır. Genç çiftin hemen gerek duyacağı bu parayı üç
yıl beklemelerine gönlümüz razı değil. Bu nedenle parayı onar
bin franklık taksitlerle altı ayda bir ödemek istiyoruz. Vade
geldiğinde biz paramızı alırız.
Mösyö Josserand bakışlarını sokaktan ayıramıyordu. Yargıç
derin bir düşünceye daldı; belki de karısı nedeniyle nefret
ettiği bu Vabre ailesinin kazıklandığını görme fırsatı
çıkmıştı. Sonunda kararını verdi:
- Tüm bunlar bana akılcı görünüyor. Asıl teşekkür etmesi
gereken biziz. Günümüzde çeyiz parası ödeyen çok az aile
çıkıyor.
- Ah! Bu çok ayıp, dedi dayı.
Sonunda üç adam el sıkıştılar ve perşembe günü sözleşme yapmak
için noterde randevulaştılar. Mösyö Josserand salona
döndüğünde yüzü o kadar beyazdı ki konuklar hasta olup
olmadığını sordular. Gerçekten de kendini iyi hissetmiyordu ve
kayınbiraderini beklemeden izin isteyip ayrıldı.
Pencere yakınında bir kanepeye uzanmış olan Guelin yerinden
doğruldu.
- Ah rezil dayı!
Herşeyi duymuştu; yanına gelen Octave ve Trublot'ya olanları
anlattı. Vabrelar beş kuruş alamayacaklardı. İki arkadaşı buna
gülerken Guelin gülünç bir ciddilikle ekledi:
- Benim de yüz franka gereksinmem var. Dayıdan isteyeceğim;
vermezse planını bozarım.
Şampanyanın etkisiyle meclisin gürültüsü giderek artmış,
Clarisse'in koyduğu görgü sınırları aşılmaya başlamıştı. Kadın
kendisi de hafiften sarhoş olmuştu. Trublot bir ara Octave'a
kadını işaret etti. Clarisse bir kapı arkasında, Midi
bölgesinde taş yontucusu olarak çalıştıktan sonra Paris'e
sanatçı olmak üzere yeni gelmiş olan iri yapılı genç bir
adamın boynuna sarılmıştı. O sırada Duveyrier kapıyı açınca
kadın kollarını çözdü ve doğal bir biçimde adamı onunla
tanıştırdı. Duveyrier ona iş bulma sözü verdi. Guelin uzaktan
fısıldadı:
- İş mi istiyor, geri zekalı? Bu evde kaldırabileceğinden
fazla iş bulacak.
Saat ikiye doğru üç genç ve dayı evden ayrıldılar. Dayı zil
zurna sarhoştu. Onu bir arabaya koyup göndermek istediler, ama
sessiz gecede hiçbir tekerlek sesi duyulmuyordu. Çaresiz
kollarına girip onu yürütmeye başladılar. Ay yükselmiş,
kaldırımlar bembeyaz olmuştu.
- Yahu dayı, biraz gayret et; kollarımız koptu!
Dayı yine duygusallaşmış, gözleri yaşarmıştı:
- Git burdan, Guelin! Enişteni bu durumda görmeni istemem.
Yeğeni ona sarhoş zampara diye söylenince yanıt vermeye
çalıştı:
- Zampara değilim. İnsan kendinde saygı uyandırmalı. Ben
kadınlara hep saygı duydum. Çek git Guelin; bu iki genç bana
yardımcı olur.
- O zaman bana yüz frank verin, enişte. Kiramı ödemek
zorundayım, yoksa kapı dışarı edecekler.
Bu beklenmedik istek karşısında Bachelard'ın sarhoşluğu o
kadar arttı ki onu bir dükkanın duvarına yaslamak zorunda
kaldılar.
- Ne? Yüz frank mı? Üstümü aramayın. Yalnızca bozuk param var.
Guelin, sana para verirsem gidip kötü yerlerde harcarsın.
Hayır! Senin ahlakını bozmak istemem. Annen ölürken seni bana
emanet etti. Bakın, üstümü ararsanız bağırırım.
Adam gençlerin ahlakından daha söz edecekti ama Guelin öfkeyle
bağırdı:
- Bana bak! Aileleri kazıklayacak yaşa gelmedim ben. Eğer
ağzımı açarsam, bana yüz frank vermediğinize pişman ederim.
Dayı yeniden sağırlaştı. Homurdanıp yere yığılmak istiyordu.
Bir gaz lambasının aydınlattığı bu dar sokakta gölgeler
duvarlarda boğuşuyordu. Guelin bir an durdu:
- Yetti artık! Özür dilerim, enişte, yukarda şemsiyemi
unuttum.
Ve Guelin yine Clarisse'in evine girdi. Bachelard hâlâ
sızlanıp yaşına saygı gösterilmesini istiyordu. Belediye
binası önünde Octave ve Trublot buldukları bir arabaya onu
çuval gibi yüklediler. Arabacıya:
- Enghien Sokağı. Paranızı almak için... onun üstünü
ararsınız.
Perşembe günü Grammont Sokağı'ndaki Noter Renaudin'in
huzurunda çeyiz sözleşmesi imzalandı. Notere gitmeden önce
Josserandların evinde yine olay çıktı. Baba son bir vicdan
kavgası veriyor, gitmek istemiyordu. Yine karısıyla
kapıştılar, ailelerini birbirinin başına kaktılar. Her altı
ayda bir on bin frankı nereden bulacaktı? Bu evlilik kendisini
deli edecekti. Orada bulunan Bachelard Dayı, artık cebinden
para vermekten kurtulmuş olmanın verdiği rahatlıkla, yeni
sözler verip onları yatıştırmaya çalışıyordu. Kendisi sağken
Berthe'i zor durumda bırakmayacaktı. Sabrı taşan baba ona
kendisini gerçekten aptal mı sandığını sordu.
Ama noterde, Duveyrier'nin hazırladığı taslağa göre
düzenlenmiş olan sözleşme okunduğunda, Mösyö Josserand biraz
rahatladı. Sözleşmede çeyiz sigortasının adı geçmiyordu;
ayrıca birinci on bin liranın ödenmesi nikahtan altı ay
sonraydı. Biraz rahat soluk alabilirdi. Sözleşmenin okunmasını
dikkatle dinleyen Auguste hoşnut olmadığını belli ediyordu;
sonunda sigortanın sözleşmeye niçin yazılmadığını sorma
cesaretini gösterdi. Herkes şaşırmıştı: ne gereği vardı? Her
şey gayet açıktı işte. İmzalar atılıp dışarı çıkıldığında
Madam Duveyrier bir noktayı anlayamadığını söyledi: çeyiz
sigortasından daha önce hiç söz edilmemişti, çeyiz parasını
Bachelard Dayı ödemeyecek miydi? Madam Josserand saf bir
tavırla, bu kadar küçük bir meblağ için kardeşini öne sürmeye
gönlü razı olmadığını söyledi. Dayı zaten tüm mirasını
Berthe'e bırakacaktı.
O günün akşamı bir araba Saturnin'i götürmeye geldi. Annesi
onun nikah töreni için bir tehlike oluşturduğunu görüp önlem
almak istemişti. Mösyö Josserand yüreği yanarak oğlunun
Moulineaux Akıl Hastanesi'ne kapatılması için gerekli
kâğıtları imzalamıştı. Hava kararırken arabayı avluya aldılar.
Saturnin Berthe'in elini tutarak indirildi; onunla birlikte
çiftliğe gideceğini sanıyordu. Fakat arabada yalnız kalınca
çırpınmaya başladı. Arabanın kapısını zorladı, kanlı
yumruklarıyla camları kırdı. Bu görünüme dayanamayan Mösyö
Josserand, zavallının haykırışlarına kulaklarını tıkayıp
ağlayarak eve kaçtı.
Akşam yemeğinde adamın gözyaşları dinmemişti. Saturnin'in boş
kalan sandalyesine bakıp ağlamayı sürdürünce karısının sabrı
taştı.
- Yeter artık, beyefendi! Kızınızın nikahını cenaze törenine
mi çevireceksiniz? İşte en kutsal saydığım babamın mezarı
üzerine ant içiyorum ki dayı on bin frankı ödeyecek. Noterden
çıkarken bana yemin etti.
Mösyö Josserand yanıt bile vermedi. O geceyi yine çizgi roman
doldurmakla geçirdi. Sabaha kadar iki bin sayfa yazıp altı
frank kazanacaktı. Arada bir başını kaldırıp alışkanlıkla
Saturnin'in odasından ses gelip gelmediğini dinliyordu. Sonra
Berthe'i düşündükçe yazma gücü artıyordu. Zavallı küçük, belki
bu altı frankla gelinlik buketine biraz daha fazla çiçek
koydurabilirdi.


8

Resmi nikah belediye sarayında perşembe günü yapılmıştı.
Cumartesi sabahı on birde Saint-Roch Kilisesi'nde dini nikah
yapılacaktı. O sabah saat ondan beri bayanlar Josserandların
salonunda bekleşiyorlardı. Madam Juzeur, Madam Dambreville ve
Madam Duveyrier şık giysileriyle ortada alçak sesle
konuşurken, yandaki odada Madam Josserand Berthe'i giydirmeye
çalışıyordu. Ona yardım eden hizmetçiyle gelinin iki nedimesi
Hortense ve Campardonların kızı Angele vardı. Madam Duveyrier
anlatıyordu:
- Önce biraz çekiniyorduk doğrusu... Yok hayır, aile çok iyi.
Ama kardeşim Auguste'den biraz çekiniyorduk. Ne de olsa
annemizin baskısı altında yetişti. Her şeyi düşünmek gerek,
değil mi?
- Kuşkusuz, dedi Madam Juzeur. Yalnızca kızla değil anasıyla
da evlenilmiş oluyor. Anne işe fazla karışınca da sorunlar
çıkıyor.
- Yanılıyorsunuz, dedi Madam Dambreville. Annesi kızından
kurtulmuş olmaktan çok mutlu. Onun tek derdi salı günkü
çağrıları. Üstelik bir kurbanlığı daha var.
O sırada Valerie açık yakalı, kırmızı bir giysiyle geldi. Geç
kalmış olma korkusuyla hızlı çıkmış, soluk soluğa kalmıştı.
Görümcesinin yanına geldi:
- Theophile'in giyinmesi bitmedi. Bu sabah hizmetçiyi kovduğum
için kravatını bulamıyor. Ben de bırakıp geldim.
- Sağlık konusu da önemli, diye sürdürdü Madam Dambreville.
- Doğru, dedi Madam Duveyrier. Doktor Juillerat'dan
soruşturduk, genç kızın sağlığı mükemmelmiş; annesi de meşe
ağacı gibi. Karar vermemizde bu büyük rol oynadı, çünkü ikide
bir hastalanan ana ve babalar yüzünden insanın huzuru
kalmıyor.
- Hele bir de hiç miras bırakmıyorlarsa, diye ekledi Madam
Juzeur.
Valerie henüz soluk alamamış, konuyu bilmiyordu:
- Ne? Neden söz ediyorsunuz?
O sırada gelin odasının kapısı açıldı ve Hortense çıktı. O da
beyazlar giyinmişti, ama giysi onu yaşlı ve sarı benizli
gösteriyordu. Beş dakikadır aradıkları gelinin buketini
salondan alıp yine içeri girdi. Madam Dambreville sözlerini
bağladı:
- Ne yaparsınız? İnsan hiçbir zaman tam istediği evliliği
yapamıyor. En iyisi, evlendiğinle anlaşıp işi yürütmek.
Sonunda Angele ve Hortense kapıyı ardına kadar açtılar ve
Berthe göründü. Beyaz ipek gelinliği, beyaz tacı, beyaz buketi
ve yerleri süpüren etekleriyle salona girdi. Bu beyazlık
içinde sarı saçları, gülen gözleri ve şimdiden çok şey bilen
kız ağzıyla pek güzel olmuştu.
- Ah! Harika! diye haykırdı bayanlar.
Hepsi onu kucakladı, ama bu gelinlik harcamasının nasıl
karşılandığını bilen pek azdı. Tören için iki bin, tuvalet
için beş yüz, yemek ve balo için bin beşyüz frank gerekiyordu
ve daha düne kadar Madam Josserand bu parayı bulabilmek için
kıvranıyordu. Sonunda Berthe'in Saturnin'in doktoruna
gitmesine karar verdiler. Çocuğa halalarından biri üç bin
franklık bir miras bırakmıştı. Berthe gezdirmek bahanesiyle
doktordan izin alıp kardeşini hastaneden çıkardı ve notere
götürdü. Zavallının durumunu bilmeyen noterin önünde
Saturnin'e imza attırıldı ve Berthe'in okşamalarıyla yine
hastaneye götürüldü. İşte bayanları şaşırtan bu pahalı
gelinliğin gizi buydu.
Madam Josserand kendisini daha tombul gösteren mor bir giysi
giymiş, bir yandan da kocasına söyleniyor, Hortense'a
bağırıyor ve Berthe'in oturmasını yasaklıyordu.
- Dikkat et! çiçeklerini ezeceksin!
- Telaşlanmayın, dedi Madam Duveyrier, zamanımız var. Auguste
bizi almaya gelecek.
Herkes salonda bekleşirken kapı büyük bir gürültüyle açıldı.
İçeri giren Theophile'in giysisi dağınık, kravatı çarpık
bağlıydı. Bakımsız dişleri ve kılsız yüzünde mosmor bir
anlatımla içeri girdi.
Yüzü öfkeden titriyordu. Ablası şaşırıp onun yanına geldi:
- Neyin var?
Neyim mi var? Ben... ben...
Bir öksürük nöbeti sözünü kesti; orada bir dakika kadar
öksürüp mendiline tükürerek kıvrandı. Valerie bir önseziyle
ayağa kalkmış ona bakıyordu. Sonunda adam çevresindeki
hanımlara aldırmadan karısının üzerine yürüdü:
- Ne olduğunu söyleyeyim: Kravatımı ararken çekmecelerden
birinde bir mektup buldum...
Adamın parmakları arasındaki kâğıt parçasını gören Valerie
sapsarı oldu. Ama hemen durumu değerlendirip bir rezalet
çıkmasını önlemek için Berthe'in boşalttığı odaya doğru
yöneldi:
- Eğer birileri saçmalamaya başlayacaksa, ben giderim daha
iyi.
Theophile kendisini susturmak isteyen Madam Duveyrier'yi
dinlemedi:
- Bırak beni! Onun ne olduğunu söyleyeceğim. Bu kez elimde
kanıt var! Ah hayır! Artık beni aldatamayacak!
Kız kardeşi onu kolundan tutmuş, sarsıyordu.
- Sus! Nerede olduğunu görmüyor musun? Şimdi sırası değil,
tamam mı?
- Sıra falan dinlemem! Başkaları duyarsa duysun. Bu onlara da
ders olur!
Adam gücü kesilip bir sandalyeye çökerken gözlerinden yaşlar
akıyordu. Hanımlar anlamamış gibi kibarca uzaklaştılar. Madam
Josserand nikaha gölge düşürebilecek bu rezaleti önleyebilmek
amacıyla koşup Valerie'nin yanına gitti. Berthe hiçbir şey
duymamış gibi aynanın karşısında tacını düzeltiyordu.
Madam Duveyrier alçak sesle kardeşini sorguluyordu. Madam
Josserand gelip onun kulağına bir şeyler fısıldayıp yine içeri
girdi. Gidip gelen diplomatik notalardan anlaşıldığı kadarıyla
Theophile Octave'ı suçluyordu; kiliseye gelirse o adamı
tokatlayacağını söylüyordu. Daha dün Saint-Roch Kilisesi
merdivenlerinde onu karısıyla gördüğünü, o zaman pek
tanıyamadığını ama şimdi emin olduğunu anlatıyordu.
Hanımefendi bayan arkadaşlarıyla öğle yemekleri uyduruyor veya
dua etme bahanesiyle kiliseye gidip arka kapıda aşığıyla
buluşuyordu. Fakat Octave'ın adını duyan Valerie gülümsedi;
hemen haklı biri gibi, bu mektubun Octave'dan olmadığını gidip
ona kanıtlayacağını söylüyordu. Madam Josserand onu dikkatle
dinliyordu, deneyimli bakışlarını kadının gözlerine dikmişti.
Theophile'i yatıştıracak her çareye razıydı. Sonunda
Valerie'ye şunu önerdi:
- Bırakın ben halledeyim. Siz sesinizi çıkarmayacaksınız.
Madem Mösyö Mouret'den kuşkulanıyor, öyle olsun. Kilise
merdivenlerinde Mösyö Mouret ile görülmek suç değil. Asıl
önemli olan mektup. Octave'dan kuşkulanıp sonra genç adamın el
yazısını gördüğünde siz kazanırsınız. Sakın benim
söyleyeceklerime karşı çıkmayın. Böyle bir günümüzü berbat
etmenize izin veremem.
Madam Josserand Valerie'yi salona getirdiğinde Theophile kız
kardeşine anlatıyordu:
- Senin hatırın için, madem ki düğünü berbat etmememi
istiyorsun, onun suratını burada dağıtmayacağım. Ama kilisede
ne olur bilemem. Bu soytarı karşıma çıkarsa temizlerim.
O sırada Auguste siyah smokiniyle ve üç gündür geçmeyen baş
ağrısının etkisiyle sol gözü kapanmış olarak, babası ve
eniştesiyle birlikte nişanlısını almaya geldi. Bir kargaşa
oldu, çünkü geç kalınmıştı. Bir süre, kol düğmelerini arayan
Mösyö Josserand'ı beklediler. Sonunda adam özür dileyerek
geldi ve Berthe'i kolundan tutup ön safa geçti. Arkasından
Auguste ve Madam Josserand yerlerini aldılar. Böylece tüm
kafile saygın bir sessizlik içinde apartman merdivenlerinden
aşağı inmeye başladı. Duveyrier'nin yanına düşen Theophile
tartışmasını sürdürerek bu sessizliği bozuyordu. Onların
önünde Valerie kendini toplamış, Madam Juzeur'ün öğütlerini
dinleyerek iniyordu.
Arabalara doluştular. Tüm apartman hizmetlileri ve diğer
kiracılar onları izlemeye çıkmışlardı. Maire Pichon kucağında
Lilitte'le inmişti; gelini gözleri yaşlı olarak seyrediyordu.
Mösyö Gourd yalnızca ikinci kattaki yazarın çıkmadığına dikkat
çekerek, başkalarından farklı olmayı burada da sürdürdüklerini
söylüyordu.
Saint-Roch Kilisesi'nin büyük kapısı ardına kadar açılmış,
merdivenlere kırmızı bir halı serilmişti. Bu yağmurlu kış
sabahında hava soğuktu. İçerde kafile sıralar arasında
yürüyerek, mumlarla aydınlatılmış mihraba doğru ilerledi. Uzun
kablolara asılı kristal avizeler ve pencere kenarlarındaki
kalorifer radyatörleriyle oldukça modern ve zengin bir
kiliseydi. Auguste Berthe'in yanındaki koltuğa yerleşirken
Madam Josserand ona soruyordu:
- Yüzükleri unutmadınız, değil mi?
Adam telaşa kapıldı, ceplerini aramaya başladı ve bulunca
ferahladı. Kadın onun yanıtını dinlemeden kalabalığı
süzüyordu. Sağdıç olarak görevli olan Trublot ve Guelin,
gelinin tanıkları olarak Bachelard ve Campardon, damadın
tanıkları olarak da Duveyrier ve Doktor Juillerat yerlerini
almışlardı. Kadın bütün bu konukları orada görmekten mutluydu,
ama gözleri Octave'ı arıyordu. Sonunda genç adamı kapıda Madam
Hedouin'e yol açarken gördü. Hemen Octave'ı alıp bir sütunun
arkasına götürdü ve hızlı bir biçimde olanları anlattı. Genç
adam durumun ciddiliğini anlayamadan şaşkın bakışlarla onu
dinliyordu. Ama sonunda razı olup başını olur der gibi
salladı.
Madam Josserand yerine otururken Valerie'nin kulağına
fısıldadı:
- Tamam.
Org çalmaya başladı. Çocuk korosu ilahi söylüyordu. Rahip
Mauduit tanıdığı bu iki genci evlendirme onurunu üzerine
almıştı. Konukları gülümseyerek selamlıyordu. Koro Veni
Creator ilahisine başlamıştı ki Theophile o anda Octave'ı
gördü. Adam, kız kardeşinin engellemesine karşın yerinden
fırladı:
- Hayır, onu burada görmeye katlanamam!
Adam, aileyi temsil etmek üzere Duveyrier'yi de kendisiyle
gelmeye zorluyordu. Başlar o yana çevrildi.
Sabah tokat atmaktan söz eden Theophile, Octave'ın karşısına
gelince biraz durakladı; ne söyleyeceğini bilemeden ayak
parmakları üzerinde dikiliyordu. Sonunda:
- Bayım, dedi, dün sizi karımla gördüm.
O sırada ilahi bitip sesi kilisede yankılanınca Theophile
telaşa kapıldı. Zaten Duveyrier bunun burada ne kadar uygunsuz
düştüğünü söyleyerek onu çekiştiriyordu. Mihrap önünde tören
başlamak üzereydi. Rahip gelinle damada kısa bir öğüt
konuşması yaptıktan sonra yüzükleri kutsamak için eline aldı.
- Benedic, Domine Deus Master...
Theophile cesaret bulup yüksek sesle yineledi:
- Bayım, sizi dün bu kilisede karımla gördüm.
Octave şaşırmıştı, ama Madam Josserand'ın pek anlayamadığı
uyarısını anımsayıp rolünü oynadı.
- Evet, dün Madam Vabre'la burada karşılaştım ve arkadaşım
Campardon'un yapmakta olduğu onarımı görmek için içerde biraz
dolaştık.
- İtiraf ediyorsunuz demek, diye öfkelendi Theophile.
Duveyrier onun omzuna vurup yatıştırmak istedi. Çocuk
korosunun sesi kilisede yükseldi:
- Amin.
- Peki bu mektubu da tanıyor musunuz?
Theophile elindeki kâğıdı Octave'a uzatıyordu. Yargıç onu
kolundan tuttu:
- Yahu bırak! Yeri değil şimdi. Biraz mantıklı ol.
Octave mektubu açtı. Konuklar soluklarını tutarak
izliyorlardı.
Fısıldaşmalar çoğalıyor, kimse töreni izlemiyordu. Rahibin
önünde duran Berthe bile bir ara kafasını çevirip baktı.
Theophile'le Octave'ın görünümü karşısında o da töreni unutup
kulağını dikti.
Bu arada Octave mektubu yüksek sesle okuyordu:
- "Sevgilim, dün ne kadar mutlu olduk. Salıya, Saints-Anges
Kilisesi'nde buluşalım."
Rahip o arada damattan bir "evet" yanıtı almış ve geline
dönmüştü:
- Bay Auguste Vabre'ı kocalığa almayı ve Tanrının buyurduğu
biçimde ona her şeyde bağlı olmayı kabul ediyor musunuz?
Berthe'in aklı arkadaki olaydaydı ve her an bir tokat sesi
bekliyordu. Uzun bir sessizlik oldu.
Sonra Berthe kendisinden yanıt beklendiğini anlayarak
toparlandı:
- Evet, evet.
Rahip Mauduit kızın dalgınlığına önce şaşırdı, sonra onun
baktığı yöne kafasını çevirince kilisenin gerisinde alışık
olmadığı bir şeyler olduğunu anladı. O andan başlayarak
rahibin yönetimi de aksamaya başladı. Artık herkes olayı
biliyordu. Bayanlar soluklarını tutmuş, Octave'ın tepkisini
bekliyorlardı. Erkekler bıyık altından gülüp neşeleniyorlardı.
Madam Josserand işaretle Madam Duveyrier'ye endişelenmemesini
bildiriyordu. Yalnızca Valerie nikah törenini çok duygulanmış
gibi dikkatle izliyordu.
Octave mektubu kocaya geri uzattı:
- Bir şey anlamıyorum, bayım. Bu yazı benim değil. İşte siz de
bakın.
Genç adam mağazada kullandığı cep defterini çıkarmış,
Theophile'e gösteriyordu. Adam şaşırdı:
- Benim değil de ne demek? Benimle alay mı ediyorsunuz? Bu
sizin yazınız olmalı.
Rahip, Berthe'in sol elini kutsaması gerekirken, şaşırıp sağ
elini tuttu:
- In nomine Patris, et Filii, et Spiritus Sancti.
- Amin.
Ama rezalet önlenmişti. Duveyrier defteri inceleyip mektubun
Octave'dan olmadığını Theophile'e kanıtlamıştı. Bu sonuç
konuklar için bir düş kırıklığı oldu; içlerini çekip töreni
izlemeye döndüklerinde Berthe ve Auguste Tanrı'nın önünde karı
koca olmuşlardı.
Mösyö Josserand çok duygulanmış, titreyen sesiyle yaşlı Mösyö
Vabre'a döndü:
- Ne kadar yakıştılar birbirlerine, değil mi?
Ama yaşlı adam onu dinlemiyor, törenin başından beri
mihraptaki mumları sayıyor, her defasında şaşırıp yeniden
başlıyordu.
Koro yeni bir ilahiye başladı. Trublot ve Guelin ayrıntıları
öğrenmek için hemen Octave'ın yanına geldiler. Rahibin duaları
arasında üç genç sütunların arkasında gülüşüyorlardı.
Theophile yerinde duramıyor, mektup sahibinin Octave
olmayışını anlayamadığı için, ikide bir Duveyrier'yi
konuşturmaya çalışıyordu. Konuklar onun davranışlarını göz
ucuyla izlemeyi sürdürüyorlardı. Rahip Mauduit Pater duasından
sonra mihraptan inip yeni evlileri son bir kez kutsadı. Madam
Josserand Valerie'ye dönerek fısıldadı:
- Sakın bir itirafta bulunmayın.
Daha sonra imzaların atılması için kutsal eşyaların bulunduğu
salona geçildi. Kendi çalışmalarını bayanlara göstermek için
uzaklaşmış olan Campardon özür dileyerek yerini aldı ve
imzasını attı. Sonra yanı başındaki Hortense'a döndü:
- Eh, matmazel! Artık sıra sizde.
Ama Hortense'ın dudaklarını ısırdığını görüp pişman oldu. Genç
kız o akşamki baloda Verdier'den kesin kararını verip,
metresini veya kendisini seçmesini isteyecekti. Bu nedenle
dalgın bir sesle mimarı yanıtladı:
- Benim zamanım var. Ne zaman istersem evlenirim.
O sırada kardeşi Leon'u gördü; genç adam her zamanki gibi
gecikmişti.
- Ah ne iyi! Beyefendi şimdi mi geliyorlar? Kız kardeşi
evlenirken insan böyle mi yapar? Seni Madam Dambreville ile
bekliyorduk.
Genç adam soğuk bir sesle yanıtladı:
- Madam Dambreville canı nasıl isterse öyle yapar; ben de
elimden geleni yapıyorum.
Genç adamın yaşlı metresiyle arası bozuktu. Kadının, onu
evlendirmek yerine, kendisine ayırdığını düşünüyor ve iyi bir
evlilik yapma umuduyla girdiği bu uzun süren ilişkiden
sıkılıyordu. İki haftadır sözünü tutması için kadını
sıkıştırıyordu. Geç yaşta bu genç adama aşık olan Madam
Dambreville üzüntüsünden durumu Madam Josserand'a açmış ve
oğlunun kaprislerinden yakınmıştı. Annesi bu nedenle oğluna,
geç geldiği için çıkıştı. Leon annesine bakanlıkta önemli bir
konferans hazırlığı olduğu bahanesini söylüyordu ki Madam
Dambreville araya girdi:
- Oysa bir nikah töreni o kadar kısa sürer ki!
Yaptığı yanlışı geç anladı. Leon ona gözlerini dikip
yanıtladı:
- Her zaman değil!
Genç adam gidip Berthe'i kucakladı, yeni eniştesinin elini
sıktı. Madam Dambreville ağlamaklı olmuştu.
Bütün konuklar yeni evlileri kutlamak için sıraya girdiler.
Madam Josserand bu kadar kalabalık olmasına şaşıyordu. Ama
Bachelard Dayı kimsenin tanımadığı kahve ve genelev
arkadaşlarını getirmişti. Kadınlar ve genç kızlar şişman
erkeklerin arasında itilip kakılıyordu. Kutlamalar sırasında
Theophile'in öyküsü yayılmayı sürdürüyordu. Olayı öğrenen
Madam Hedouin iffeti sağlık gibi gören bir kadının
şaşkınlığıyla Valerie'ye bakıyordu. Rahip Mauduit de, merakı
giderilmiş olacak ki, eski neşesini bulmuş, sürüsünün gizli
günahlarını bağışlayıcı bir sevecenlikle çevresine
bakınıyordu. Bir kıyıda bekleyen Guelin arkadaşlarına dün
Duveyrier'nin Clarisse'i iş üzerinde yakalamasına ramak
kaldığını anlatıyordu. Bu yüzden Clarisse dostuna iyi
davranmaya başlamıştı.
Sonunda kalabalık dağıldı, aile ve yakın akrabalar kaldı.
Rahip Theophile'i bir yana çekmiş öğüt verirken, Madanm Juzeur
de Valerie'yle konuşuyordu. Dışarda Trublot ve Guelin
bayanları arabalara yerleştirmeye çalışırken Madam Josserand,
bu günün keyfini tadabilmek için, en son binmekte diretiyordu.
Akşam Louvre Oteli'nde verilen yemek yine Theophile'in
serüveni nedeniyle tatsız oldu. Kadınlar bir saplantı gibi
bunu konuşuyorlar, kocanın mektubu bulmak için ertesi günü
beklemesi gerektiğini ileri sürüyorlardı. Bereket masada
yalnızca iki ailenin yakınları bulunuyordu. Josserandların
çekinerek çağırdıkları Bachelard Dayı kadehini kaldırıp bir
söylev çekmek istedi. İyice sarhoş bir sesle "Duyduğum
mutluluktan çok mutluyum", gibisinden saçma bir iki sözden
sonra yerine oturdu. Auguste ve Berthe bu yorucu günün
sonunda, yan yana olmaktan şaşkınmış gibi, bazen birbirine
bakıyorlar, sonra nikahı anımsayıp utangaç bir tavırla
başlarını tabaklarına eğiyorlardı.
Balo için iki yüz davetiye gönderilmişti. Saat dokuz buçuktan
sonra konuklar gelmeye başladılar. Kırmızı salonda üç büyük
kristal avize gözleri kamaştırıyordu. Duvar önündeki bir sıra
sandalye dışında salon boşaltılmış, şömine önünde orkestraya
bir yer hazırlanmıştı. Yandaki iki küçük oda iki ailenin
dinlenmesi için ayrılmıştı.
Madam Josserand ve Madam Duveyrier ilk konukları karşılarken,
sabahtan beri yakından izlenen Theophile ortalığı karıştırdı.
Campardon Valerie'yi dansa kaldırdığında kadın bir kahkaha
atınca kocası buna dayanamadı:
- Gülüyorsunuz ha! Söyleyin bana, bu mektup kimden? Herhalde
bir göndereni var, değil mi?
Tüm öğleden sonra bu konuyu kafasında kurcalamıştı. Eğer
mektup Octave'dan değilse, başka birinden olmalıydı ve onun
adını öğrenmek istiyordu. Valerie yanıt vermeden uzaklaşmak
istediğinde kocası onu kolundan yakalayıp acımasızca büktü.
Sabırsız bir çocuk gibi yineliyordu:
- Söyle, kim o? Yoksa kolunu kırarım.
Genç kadın korku içinde bir çığlık attı. Yüzü bembeyaz
olmuştu. Campardon kadının üzerine yığıldığını duyumsayınca
yine bunalım geçirmekte olduğunu anladı. Hızlı bir hareketle
onu yandaki odaya götürdü, peşinden gelen kadınların
yardımıyla bir kanepeye uzattı. Mimar dışarı çıkarken Madam
Juzeur ve Madam Dambreville Valerie'nin korsesini
gevşetiyorlardı.
Bu kısa şiddet sahnesini salonda yalnızca üç dört kişi
görebilmişti. Madam Duveyrier ve Madam Josserand konukları
kabul etmeyi sürdürüyorlardı. Salonda nezaket sözleri ve
gülüşmeler yükselmeye başlamıştı. Ciddi yüzlü anne ve babalar,
sıska kızlar, makyajlı genç kadınların gerisinde bir keman
inliyordu.
Yalnız kalan Theophile Octave'ın yanına geldi:
- Bayım, sizden özür dilerim. Benim yerimde kim olsa sizden
kuşkulanırdı değil mi? Ama hatamı kabul ettiğimi göstermek
için elinizi sıkmak istiyorum.
Octave'ın elini bırakmayıp onu bir yana çekerken konuşmasını
sürdürdü:
- Ah bayım, durumu bir bilseniz...
Karısını anlatıyordu. Genç kızken sağlığı iyi değildi, ama
evlenirse düzeleceği söyleniyordu. Babasının havasız
dükkanında çalışırken Theophile onu her görüşünde sevimli,
hüzünlü ve söz dinler davranırdı.
- Ama evlilik onun sağlığını düzeltmedi, bayım, üstelik daha
da çekilmez oldu. Birkaç hafta içinde geçimsizlik başladı. Bir
hiç yüzünden tartışıyor, güldüğü bir sırada hiç nedensiz
ağlamaya başlıyordu. Bir sürü ipe sapa gelmez düşünceler,
kaprisler... Kısacası, evim bir cehenneme döndü.
- Bu çok tuhaf, dedi Octave bir şeyler söylemiş olmak için.
Sonra adam karısının kötü huyu dediği özelliğine geldi. İki
kez kendisini aldattığından kuşkulanmış, ama dürüst bir adam
olduğu için kabul etmek istememişti. Bu kez elinde kanıtı
vardı; bunu göz ardı edemezdi, değil mi? Titreyen
parmaklarıyla cebindeki mektubu arıyordu.
- Bunu para için yapıyor olsa bir derece anlardım. Ama para
almıyor, alsaydı anlardım. Söyleyin bana, bu kadının nesi var?
Evde ona her şeyi veriyorum, bir eksiği yok. Ben
anlayamıyorum, anlayan beri gelsin.
Bu açıklamalardan rahatsız olan Octave bir yolunu bulup
kurtulmayı düşünürken mırıldanıyordu.
- Çok tuhaf... çok tuhaf.
Ama kuşkunun kemirdiği talihsiz koca onu bırakmıyordu. O
sırada Madam Juzeur salona gelip Madam Josserand'ın kulağına
eğildi. Kadın onu dinledikten sonra konukları bırakıp içeri
koştu. Octave Theophile'e döndü:
- Herhalde karınızın bunalımı ciddi olmalı.
- Aldırmayın ona! Buna hoşnut olmuştur, çünkü bunalım gelince
herkes ondan yana çıkıyor. Benim sağlığım da ondan iyi değil,
ama ben onu hiç aldatmadım.
Madam Josserand geri gelmiyordu. Kadınların anlattığına göre
Valerie korkunç ağrılar içinde kasılıyordu. Onu tutmak için
birkaç erkek gerekiyordu, ama yarı çıplak olduğu için Trublot
ve Guelin'in yardım önerisi geri çevrildi. Orkestra bir kadril
havası çalmaya başlayınca Duveyrier dansı Berthe ile açtı.
Görenek gereği Madam Josserand'ı arayan Auguste onu
bulamayınca Hortense'ı dansa kaldırdı. Valerie'nin bunalımı
genç evlilerden saklanıyordu. Dans havayı canlandırdı, kristal
avizelerin ışığında kahkahalar yeniden yükseldi. Kemanlar bir
polkaya başlayınca konuklar el ele tutuşup salonu dolanmaya
başladılar. O sırada Madam Josserand telaşla salona girdi:
- Doktor Juillerat nerede? Onu bulun!
Doktor da çağrılmıştı, ama ortalıkta görünmüyordu. Kadın bunun
üzerine sabahtan beri içinde biriktirdiği öfkesini yenemeyerek
patladı. Octave ve Campardon'un önünde sözlerini
esirgemiyordu.
- Artık burama kadar geldi. Bu herifin boynuzlanma öyküsü
bitmek bilmiyor ki!
Kadın gözleriyle Hortense'ı arıyordu. Sonunda onu, sırtı dönük
bir beyle kapıya yakın bir yerde konuşurken gördü. Bu adam
Verdier idi. Bu görünüm onu daha da öfkelendirdi. Sert bir
sesle kızını çağırıp, böyle durumlarda annesine yardımcı
olması gerektiğini anımsattı. Kızın yüzü gülüyordu, çünkü
Verdier iki ay sonra haziranda evleneceklerini söylemişti.
- Bana masal anlatma! diye bağırdı annesi.
- İnan bana, anne... Şimdiden, o kadını alıştırmak için,
haftada üç gün evine uğramıyormuş. İki hafta sonra hiç
görüşmeyeceklermiş. O zaman artık hep benimle olacak.
- Yeter! Sizin romanınızı dinlemekten kafam şişti. Hemen
kapıya gidip Doktor Juillerat'yı bekle, gelir gelmez onu
yanıma gönder. Ayrıca, kardeşine bundan tek sözcük etme!
Hortense'ın karşılık vermesini beklemeden yandaki odaya girdi.
Orkestra şimdi valse başlamıştı. Berthe kocasının küçük bir
kuzeniyle dans ediyor, yeni akrabalarıyla sırayla dans etme
görevini yerine getiriyordu. Madam Duveyrier, iğrenmesine
karşın Bachelard Dayı'dan kaçamamış, onun soluğuna katlanarak
dans ediyordu. Sıcaklık artınca mendilleriyle alınlarını silen
beyler büfenin önüne yığılmaya başlamıştı. Küçük kızlar kendi
aralarında dans ederken, bir köşede oturan analar dalgın
gözlerle kızlarının evleneceği günü düşlüyorlardı. Herkes iki
babayı, Josserand ile Vabre'ı kutluyordu; bu ikisi artık hiç
ayrılmıyorlardı, ama tek sözcük konuştukları yoktu.
Mimar Campardon hiçbir dansı kaçırmıyor, ama Valerie'nin
durumunu da merak ediyordu. Bir ara kızı Angele'i gönderip
haber almak istedi. On dört yaşındaki meraklı kız sabahtan
beri, fısıltılara konu olan Valerie'nin peşinden ayrılmıyordu,
babasının izniyle yandaki odaya girebilmekten mutluydu. Kızı
geri gelmeyince mimar gidip kapıdan bakmak zorunda kaldı.
Angele kanepenin önünde dikilmiş, vücudu kasılan ve gevşemiş
korsesinden göğüsleri fırlamış olan kadını seyrediyordu.
Hanımlar bağırarak onun bakmasına itiraz edince çıkmak zorunda
kaldı. Kapının önündekilere başını iki yana sallayarak
mırıldandı:
- Durumu hiç iyi değil, dört kişi onu zor tutuyor. Bir kadının
kendini incitmeden böyle kasılması için yapısı ne kadar sağlam
olmalı!
Kapı önünde küçük bir topluluk birikmiş, en ufak gelişmeyi
izliyordu. Bazen hanımlar danslarına ara verip yeni durumu
öğrenmeye geliyor ve sonra erkeklere anlatıyorlardı. Bir
köşede bırakılmış olan Theophile kendisiyle alay edildiğini,
buna katlanamayacağını söyleyip duruyordu.
O sırada, Doktor Juillerat peşinde Hortense ile salonu geçip
hızla odaya girdi. Madam Duveyrier onları izliyordu. Doktor
girdiği sırada Madam Josserand yanında Madam Dambreville ile
odadan çıktı. Kadının öfkesi artmıştı; Valerie'nin kafasından
iki sürahi su boşalttığı halde bunalım geçmek bilmiyordu. Bu
durumda salonu dolaşıp, varlığıyla dedikoduları susturmayı
denemek istiyordu. Ama o kadar sinirli yürüyor, o kadar zoraki
gülümsüyordu ki herkesin merakı daha da artıyordu.
Madam Dambreville onun peşinden ayrılmıyordu. Sabahtan beri
fırsat buldukça Leon'dan yakınıyor, oğluyla ilişkisini
canlandırmak için anasından yardım istiyordu. Uzakta uzun
boylu bir kızla konuşan Leon'u gösterirken sesi ağlamaklıydı:
- Beni bırakmak istiyor. Ona kızın lütfen, böyle yapması doğru
değil.
- Leon, buraya gel! diye çağırdı Madam Josserand.
Oğlu yanına gelince kibarlığı bir yana bırakıp ona çıkıştı:
- Hanıma niçin kötü davranıyorsun? O senin iyiliğini istiyor.
Aranızda konuşup anlaşın, somurtmak bir işe yaramaz.
Onları şaşkın bir biçimde başbaşa bırakıp gitti. Madam
Dambreville Leon'un koluna girip onu bir köşeye çekti. Daha
sonra balodan kol kola ve barışık ayrıldılar. Kadın onu güzde
evlendireceğine ant içmişti.
Bir ara Madam Josserand çok duygulandı. Kızı Berthe, herkesle
dans etmekten kolları kopmuş ve soluğu kesilmiş bir durumda
annesinin karşısına çıktı. Giysisi artık buruş buruş olmuş
kızını gören anne onu kucakladı, karmaşık duygular içinde
ağladı:
- Ah kızım, güzel kızım! Bir tanem!
Kızının yanaklarına kocaman iki öpücük konduruyordu ki Berthe
sordu:
- Valerie nasıl?
Madam Josserand hemen sirke gibi acılaştı. Demek Berthe de
olanları biliyordu! Herhalde yeni kocası dışında herkes
biliyor olmalıydı. Madam Josserand damadını yaşlı bir kadına
büfede yardımcı olmaya çalışırken gördü. Birisini
görevlendirip olayı ona anlattırmaya karar verdi, çünkü
damadının herkesten geride, aptal bir duruma düşmesini
istemiyordu.
- Demek ki felaketi gizlemek için boşuna uğraşıyormuşum! dedi
kadın. Madem öyle, ne halleri varsa görsünler. Seni gülünç
duruma düşürmelerini istemiyordum.
Orkestra coşturdukça çiftlerin sarılmaları daha da serbest
olmuştu. Garsonlar içecek dolaştırıyordu. Bir kanepe üzerinde
yorgunluktan bitkin düşen iki küçük kız birbirine sarılmış
uyuyorlardı. Yaşlı Mösyö Vabre gürültü arasında dünürüne büyük
yapıtını anlatmaya karar vermişti; on beş gündür aynı adı
taşıyan iki ressamın yapıtlarını ayırt etmekte büyük zorluk
çekiyordu. Bir öbeğin ortasında Duveyrier, Comedie-Française
sahnesinde toplumu eleştiren bir oyuna izin verdiği için
İmparatora kızıyordu. Bu sırada Campardon yanlarına geldi:
- Durumu şimdi iyi. Artık girilebilir.
Cesur birkaç erkek odaya sokuldular. Valerie hâlâ yatıyordu,
ama bunalım geçmişti. Kadınlar ayıp olmasın diye onun göğsünü
bir peçeteyle örtmüşlerdi. Pencere önünde Madam Duveyrier
doktorun açıklamalarını dinliyordu; bunalım geldiğinde sıcak
havluyla boynunu silmeleri iyi olurdu. Hasta kadın o sırada
Octave'ın ötekilerle birlikte girdiğini görünce bir baş
işaretiyle onu yanına çağırdı. Genç adam, doktorun da
üstelemesi üzerine kadının yanına iliştiğinde önce kopuk ve
anlamsız sözler duydu. Kadın korkudan titriyor, onu aşığı
sanarak kendisini saklaması için yalvarıyordu. Böylece genç
adam, bir saat önce kocanın itiraflarından sonra şimdi de
karısının itiraflarını dinlemek zorunda kaldı. Biraz sonra
Valerie kendine geldi, Octave'ı tanıdı ve yaşlı gözlerle,
yalana ortak olup, onu kurtardığı için teşekkür etti. Octave
bu sırada üç ay önce, acemi gibi yararlanmak istediği diğer
bunalımı anımsadı. Şimdi onun sırdaşı olmuş, her şeyini
öğrenmişti. Belki de bu daha iyiydi.
O ana kadar kapıda dolanmakta olan Theophile içeri girmek
istedi. Diğer erkekler girdiğine göre o niçin giremeyecekti?
Ama bu istek bir paniğe yol açtı. Onun sesini duyan Valerie
titremeye başlayınca, yeni bir bunalımın gelmekte olduğunu
gören hanımlar kocasını dışarı ittiler. Adam direniyordu:
- Ona yalnızca adını soracağım... Bana adını söylesin.
Oradan geçmekte olan Madam Josserand bu sözleri duyunca
patladı. Theophile'i içeri alıp ona bağırdı:
- Bana bakın! Rahat duracak mısınız siz? Sabahtan beri
huzurumuzu kaçırıyorsunuz. Siz görgüsüzün birisiniz, bayım.
Evet, öyle. Bir nikah günü böyle şeyler yapılmaz.
- Ama, bayan, izin verin... Bu sizi ilgilendirmez.
- Ne demek beni ilgilendirmez? Ben artık sizin ailenizdenim,
bayım. Bu soytarılığın hoşuma gittiğini mi sanıyorsunuz? Ah!
Kızıma iyi bir düğün gösterdiniz! Tek sözcükle söyleyeyim;
görgüsüz!
Adam şaşırdı; çevresine bakınıp destek arıyordu. Ama tüm
hanımların çatık kaşları kendisine karşı olduklarını
anlatıyordu. Kız kardeşi bile ona surat asıyordu. Biraz daha
konuşmak isteyince genel bir protestoyla karşılaştı. Fazla
oluyordu artık! Böyle bir günde kendini tutmalıydı.
Bu sözler onun ağzını kapattı. O kadar şaşkın, çelimsiz
kolları ve kadınsı suratıyla o kadar zavallıydı ki hanımlar
gülümsediler. Bir kadını mutlu edecek gücünüz yoksa
evlenmezdiniz. Adam çevresine bakındı; iri kalçaları ve
göğüsleriyle tüm kadınların kendisini sardığını görünce geri
çekildi.
Bu arada kadınlar, ortak bir savunma içgüdüsüyle, olayı
tatlıya bağlamanın yollarını arıyorlardı. Mektubun nasıl
açıklanabileceğini yüksek sesle tartışıyorlardı ki Trublot
yanındaki Octave'a döndü:
- Çok basit: Mektubun hizmetçiye gelmiş olduğunu söylemek
yeter.
Madam Josserand bunu duyunca Trublot'nun yüzüne "aferin" der
gibi baktı. Sonra Theophile'in yanına gitti:
- Sizin kabalığınız karşısında namuslu bir kadın açıklama
yapacak kadar alçalır mı? Ama ben rahatça konuşabilirim.
Mektup hizmetçi François'nındır. Karınız onun ahlaksızlığını
yakalayıp kovunca mektup ortada kaldı. İşte bu kadar basit!
Şimdi içiniz rahat etti mi? Belki biraz utanmışsınızdır!
Adam önce omuz silkti. Ama tüm kadınlar o kadar ciddi ve sakin
görünüyorlardı ki inancı sarsıldı. Karşı çıkmak isteyince
Madam Duveyrier ona öyle bir bağırdı ki tam bir bozguna
uğradı. O zaman, şefkat isteyen bir çocuk gibi, Valerie'nin
boynuna sarılıp ondan af diledi. Bu sahne o kadar dokunaklıydı
ki Madam Josserand bile duygulandı:
- Barışmak gibi güzel şey yok. Neyse, gün kötü bitmeyecek.
Valerie giydirildikten ve Theophile'in kolunda salona
getirildikten sonra balonun neşesi bir kat daha artmış
gibiydi. Saat gecenin üçünü geçerken konuklar ayrılmaya
başladılar. Ama orkestra polka ve valsleri birer birer
devirmekten yorulmuyordu. Erkekler barışan çiftin dans edişini
bıyık altından gülümseyerek izliyorlar, küçük kızlar
Valerie'nin yüzüne merakla bakıyorlar, ama annelerinin çatık
kaşlarını görünce aptal bir tavır takınıp uzaklaşıyorlardı.
Kocasıyla dans eden Berthe bir ara onun kulağına eğildi.
Sonunda konuyu öğrenen Auguste, kendisi böyle durumlara
düşmeyeceğinden emin bir adamın şaşkın gözleriyle kardeşi
Theophile'e baktı. Orkestra son bir parçaya girişirken
pisttekiler yavaş yavaş çözülüyorlardı. Octave'ın kollarında
dans eden Madam Hedouin bir ara ona sordu:
- Onunla aranız iyi demek?
Genç adam kadının düzgün belinde bir titreme duyar gibi oldu.
- İlgisi yok. Beni bu işe karıştırdılar. Rolümü pek sevdiğimi
söyleyemem.
- Çok kötü şeyler bunlar, dedi kadın.
Octave yanılmış olmalıydı. Dans ettiğinde Madam Hedouin'in
soluğu bile hızlanmamış, bakışlarının berraklığı bozulmamıştı.
Fakat balo sonunda bir rezalet yaşandı. Büfenin önünde fazla
kalan Bachelard Dayı aklına gelen bir düşünceyle piste
fırladı. Ceketinin önüne iki peçete bağlayıp içlerine birer
portakal koymuş, son moda bir dansı yapmaya çalışıyordu.
Görünüm o kadar çirkindi ki herkes protesto etti. İnsan çok
para kazanabilirdi, ama görgülü bir adam özellikle genç
kızların önünde böyle şeyler yapmamalıydı. Utanç içinde
kıvranan Mösyö Josserand kayınbiraderini kolundan tutup dışarı
çıkardı.
Saat dörtte genç evliler Choiseul Sokağı'na döndüler.
Arabalarına Theophile ve Valerie'yi de almışlardı. İkinci
kattaki dairelerine çıkarlarken merdivenlerde Octave'a
rasladılar. Genç adam çekilip onlara yol vermek istedi. Ancak
Berthe de aynı yöne çekilince çarpıştılar.
- Ah! Pardon, matmazel, dedi genç adam.
Bu "matmazel" sözcüğü onları güldürdü. Berthe ona bakarken
genç adam apartmana ilk geldiği günün akşamı yine bu
merdivenlerde karşılaştıklarında onun neşeli gülüşünü
anımsadı. Genç kız belki bu bakışı anladı ve kızardı.
Sabahtan beri süren başağrısı nedeniyle sol gözü tümüyle
kapanmış olan Auguste dairenin kapısını açtı. Valerie
Berthe'in giysisini son bir kez buruşturarak ona sarılıp veda
ederken yavaş sesle şöyle diyordu:
- Ah! Güzelim, inşallah sizin şansınız benden daha iyi olur!


9

İki gün sonra, saat yediye doğru Octave akşam yemeği için
Campardonlara uğradığında Rose'u yalnız buldu. Kadın beyaz
dantelli bir giysi giymişti.
- Birini mi bekliyordunuz? diye sordu genç adam.
- Oh, hayır, dedi kadın biraz sıkılarak, Achille gelir gelmez
masaya otururuz.
Mimar artık yemeğe hep geç kalıyor, her zaman telaşlı gelip
bir iş bahanesiyle akşam yine çıkıyordu. Bu durumlarda Octave
hep saat on bire kadar kadına arkadaşlık ediyordu; çünkü
mimarın bu görev için kendisiyle ilgilendiğini anlamıştı.
Kadın eşi için endişe ediyordu; onu her zaman özgür bırakmıştı
ama bu gece yarısı eve dönüşler onu hep meraklandırıyordu.
Kadın bir ara Octave'a sordu:
- Onu bir süredir üzgün bulmuyor musunuz?
Genç adam buna dikkat etmemişti.
- Belki biraz dalgın görünüyor. Saint-Roch onarımı onu yoruyor
olmalı.
Kadın başını iki yana salladı ama üstelemedi. Sonra Octave'ın
yaşantısıyla ilgilendi, bir anne veya kız kardeş gibi mağazada
günün nasıl geçtiğini sordu. Dokuz aydır onların evinde yemek
yiyen genç adamı evin bir çocuğu gibi görüyordu.
Sonunda mimar geldi. Eşini abartılı bir biçimde kucakladı:
- İyi akşamlar hayatım, iyi akşamlar balım. Yine sersemin biri
beni bir saat kaldırımda lafa tuttu!
Octave uzakta duruyordu ama yavaş sesle konuştuklarını duydu:
- O gelmeyecek mi?
- Hayır; ama bunun için canını sıkma.
- Ama bana geleceğine ant içmiştin!
- Pekâlâ, gelecek! Şimdi mutlu musun? Bunu senin için
yapıyorum.
Masaya geçildi. Yemek sırasında Angele'in iki haftadır
başladığı İngilizce kurslarından söz edildi. Campardon bir
genç kız için İngilizcenin önemli olduğunu savunuyordu. Lisa
daha önce Londra'dan gelen bir oyuncunun yanında çalışmış
olduğundan, gelen yemeklerin İngilizce adını soruyorlardı.
Onlar "beefsteak" sözcüğünü tartışırken aşçı Victoire eti
ocağın üstünde unutup yakınca, biftekleri geri göndermek
zorunda kaldılar.
Tatlı sırasında kapı zili çalınca Madam Campardon birden
titredi. Lisa gelip haber verdi:
- Madamın kuzini geldiler.
Gerçekten de gelen Gasparine'di. Zayıf yüzü ve siyah yün
giysisiyle yoksul mağaza tezgâhtarı görünümündeydi. Rose ayağa
kalktı, heyecandan gözleri yaşarmıştı.
- Ah! Kardeşim, ne iyi ettin. Her şeyi unutalım, olur mu?
İki kadın kucaklaşıp öpüştüler. Octave kibarlık edip gitmek
isteyince karşı çıktılar: Elbette kalacaktı, o da aileden
sayılırdı. Campardon önce durumu sıkıntıyla izlerken, Lisa
şaşırmış olan Angel'e göz kırpıyordu. Mimar kızına açıkladı:
- Senin kuzinin olur, daha önce biz konuşurken duymuşsundur.
Onu kucakla bakalım.
Kız çekinerek Gasparin'e sarıldı; kadının birkaç sorusuna
yanıt verdikten sonra salona geçtiler. Bu arada Lisa daire
kapısını kapatırken, duyulacağından çekinmeden söyleniyordu:
- İyi valla, burası panayıra dönüyor!
Salonda Campardon kendisini temize çıkarmaya çalışıyordu:
- Vallahi bu benim düşüncem değil. Barışmak isteyen Rose'du.
Her sabah sizi çağırmam için üsteliyordu. Ben de sonunda
çağırmak zorunda kaldım.
Kadınları başbaşa bırakan mimar Octave'ı bir köşeye çekti; onu
da inandırmak istiyor gibiydi:
- Ne dersiniz? Kadınların işine akıl ermez... Ben, sonunda bir
tatsızlık çıkar diye razı değildim. Rose hiçbir sorun
olmayacağını söylüyordu. Bakalım göreceğiz. Şimdi benim
erincim ikisinin elinde.
Gasparine ile Rose kanepede oturmuş konuşuyorlardı. Geçmişte
Plassans'da yaşadıkları günleri anıyorlardı. O zamanlar Rose
çelimsiz ve hastalıklıydı. Oysa Gasparine daha on beş yaşında
gelişmiş vücudu ve iri güzel gözleriyle çekici bir kızdı.
Şimdi birbirlerine bakıp tanıyamıyorlardı: Biri zoraki namuslu
yaşamıyla tombul ve pembe yanaklı olmuş, öteki içini yakan
ateşle kurumuştu. Gasparine bir an, karşısında ipek giysili ve
beyaz gerdanlı kadının yanında kendi sarı yüzünü ve buruşuk
giysisini düşünerek mahzunlaştı. Ama bu kıskançlık bunalımını
hemen atlatıp, kuzinin yanında yoksul akraba durumuna kendini
uydurdu.
- Ya sağlığın nasıl? Achille bana biraz söz etti... iyileşme
umudu var mı?
- Hayır, hayır, dedi Rose. Görüyorsun, yiyip içiyorum,
görünüşümde bir şey yok. Ama hiç iyileşemem.
Rose ağlamaya başladı; Gasparine onu kucaklayıp yassı göğsünde
bir süre tuttu. Campardon hemen yetişti:
- Niçin ağlıyorsun? Önemli olan acı çekmemen, biliyorsun.
Çevrende seni sevenler olduktan sonra neyin önemi var?
Rose yatışıp yaşlı gözleriyle gülümsemeye çalıştı. O zaman
mimar iki kadını da birden kucaklayıp öpücüklere boğarken
heyecanlandı:
- Evet, evet, hepimiz birbirimizi seveceğiz, hepimiz seni
seveceğiz, hayatım. Artık bir arada olduk ya, göreceksin her
şey daha güzel olacak.
Mimar Octave'a döndü:
- Ah! Azizim, ne demişler: Aile gibisi yok!
Akşam neşeli geçti. Evde kaldığı akşamlar koltukta uyuklayan
Campardon'un sanatçı neşesi geri gelmişti. Saat on bire doğru
Gasparine kalktı; yürümekte zorlanan Rose onu kapıya kadar
geçirmek istiyordu. Merdiven sahanlığında arkasından bağırdı:
- Yine gel!
Ertesi gün, bu olayı merak eden Octave mağazada kuzin
Gasparine'i konuşturmak istedi. Fakat kadın, dünkü duruma
tanık olan bu adamdan sıkıldığını belirtircesine ters yanıtlar
verdi. Öte yandan kadın, patronu Madam Hedouin'in çevresinde
dolanan bu genç adamın niyetini sezinlediği için, ondan
hoşlanmıyordu. Octave da, ne zaman patronuyla bir iş için
konuşacak olsa aradan kara kuru elini uzatan bu kıza, planını
bozduğu için içerliyordu.
Octave patronu elde etmek için kendine altı ay süre tanımıştı.
Her sabah, kadının sakin ve soğukkanlı tavırlarını gördükçe,
hiç ilerleme göstermediğini anlıyor ve acaba daha atak mı
olmalıyım diye düşünüyordu. Ama Madam Hedouin'in gözüne
girmeyi başarmıştı. Kadın onun kumaş beğenisini, büyük
tezgâhlar ve milyonluk mallar düşleyen geniş görüşlerini
beğeniyordu. Bazan kocası orada olmadığı zamanlar postayı genç
adamla birlikte açıp yazışmalar konusunda onun görüşünü
alıyordu. Fatura desteleri arasında elleri birbirine değiyor,
rakamları söylerken solukları yüzlerini okşuyordu. Genç adam
bu anlardan yararlanmayı biliyor, iyi bir satış sonrası mutlu
tezgâhtar havasıyla kadına dokunuyor, böylece zayıf bir
gününde onu kucaklamayı bekliyordu. Ama kadın iş konusu
bitirildiğinde hemen o dingin yetkesini kazanıp ciddileşiyor,
diğer çalışanlara yaptığı gibi buyruklar yağdırıyordu. Bu
güzel kadın mermer sütun beyazlığındaki boynuna bağladığı
erkek kravatı ve siyah korsesiyle mağazayı bildiği gibi
yönetiyordu.
O sıralarda Mösyö Hedouin hastalanıp bir mevsim Vichy'deki
kaplıcalara gitmişti. Octave buna sevindi, bu sayede kadının
yalnız kalıp yumuşayacağını umuyordu. Ama hiçbir yumuşama veya
tatlılık belirtisi göremedi. Kadın iki kat daha çok çalışıyor,
herkesten önce geldiği mağazada üstüne bir toz bile
değdirmeden her köşeyi dolaşıyordu. Octave bazan ona kumaş
topları arasında dar bir geçitte rasladığında, acemice yana
çekilirken bir an için kadının göğsüne abanıyor, ama kadın
kafası dalgın bir biçimde geçip gidiyordu. Böyle anlarda genç
adam Gasparine'in bakışlarıyla kendisini izlediğini
farkediyordu.
Ama Octave pes etmiyordu. Bazan hedefe yaklaştığına inanıp
patronunun dostu olacağı günü düşlüyordu. Bu arada zaman
geçirmek için Marie vardı. Ama hiçbir şey istemeden, elini
uzattığı zaman sahip olabildiği bu kadın ilerde onun başına
dert olabilirdi. Bu nedenle Octave onunla ilişkisini uygun bir
biçimde bitirmenin yollarını düşünüyordu. Onu kabaca bırakmak
yanlış olurdu. Bir sabah komşusunu yatakta ziyarete giderken,
artık onu kocasına kazandırıp vicdanı rahat bir biçimde aradan
çekilmeye karar verdi. Ama kadınsız kalma endişesi daha ağır
bastı.
Bu arada Campardonlardaki durumu da güçleşiyor, artık
yemeklerini başka bir yerde yemesi gerektiğini anlıyordu. Üç
haftadır Gasparine daha sık gelip eve iyice ısınıyor,
yetkesini duyumsatıyordu. Önce her akşam gelmiş, sonra öğle
yemeklerinde de uğrar olmuştu. Mağazadaki görevine karşın
Angele'in eğitimi veya mutfak alışverişi gibi evin tüm
işleriyle ilgileniyordu. Rose her akşam kocasına söylüyordu:
- Ah! Keşke Gasparine bizimle kalsa!
Ama mimar yüzü kıpkırmızı bir biçimde buna karşı çıkıyordu:
- Hayır, hayır, bu olamaz. Zaten onu nerede yatıracaksın?
Bir yandan da uygulamada çıkacak zorlukları anlatıyordu:
Kuzine kendi çalışma odasını vermeleri, kendi çalışma masasını
da salona taşımaları gerekecekti. Gerçi onun açısından o dar
odada çalışmaktansa salon daha iyiydi, ama Gasparine kendi
evinde kalmalıydı; kalabalık olmaya ne gerek vardı. Octave'a
dönüp:
- İnsanın rahatı iyiyse, daha iyisini aramamalı, azizim,
diyordu.
Bir ara Mimar, kilise onarımı için Evreux kentine gitmek
zorunda kaldı. Çalışma harcamaları umduğundan çok olunca,
piskoposla görüşmesi gerekmişti.
Onun dönüşünü pazar akşamına bekliyorlardı, ancak öğle
yemeğinin ortasında çıkagelince evde bir panik yaşandı.
Gasparine yemekte Octave ve Angele'in ortasında oturmuştu. Onu
normal karşılamaya çalıştılar ama ortada bir tuhaflık vardı.
Yerlerde ambalaj kartonu parçaları unutulmuştu. Mimar gidip
soyunmak istediğini söyleyince Rose onu durdurup boynuna
sarıldı:
- Kocacığım, bana kızma... Eğer bu akşam dönmüş olsaydın, her
şeyi yerleştirilmiş bulacaktın.
Kadın heyecanla salonun ve çalışma odasının kapılarını ardına
kadar açtı. Çalışma odasına maun bir karyola konmuş, orada
olması gereken çizim masası salona alınmıştı. Fakat hiçbir şey
yerleştirilmediği için ortalık karton kutular ve Gasparine'in
giysilerinden geçilmiyordu.
Kadın yüzünü kocasının yeleğine saklayarak fısıldadı:
- Sana sürpriz yapmak istiyorduk.
Adam donmuş, hiçbir şey söyleyemiyor ve gözlerini Octave'dan
kaçırmaya çalışıyordu. O zaman Gasparine kuru bir sesle sordu:
- Kuzenim, yoksa memnun olmadınız mı? Rose çok üsteledi, karşı
çıkamadım. Ama fazla olduğumu düşünüyorsanız hemen
gidebilirim.
- Ah! Kuzinim, Rose doğru yapmış! diye haykırdı mimar.
Karısının ağladığını görünce ekledi:
- Ağlama, gerçekten sevindim. Kuzinini yanına mı almak
istiyorsun? Tabii alabilirsin. Buna ben de alışabilirim.
Adam karısına sarılmış, okşayarak onu avutuyordu. Rose kendini
biraz toparladıktan sonra fısıldadı:
- Ona sert davrandın. Ona da sarıl.
Campardon sarıldı. Sonra Angele'i yemek odasından çağırdılar;
küçük kız zaten kapı aralığından onları seyrediyordu, hemen
koşup geldi, kadını öptü. Octave ortamın iyice
duygusallaştığını görüp kıyıya çekilmişti. Bu arada hizmetçi
Lisa'nın Gasparine'e karşı ne kadar saygılı ve söz dinler
olmaya çalıştığını fark etti. Göz kapakları morarmış bu
hizmetçi kız aptal değildi anlaşılan.
Böylece mimar ev giysilerini giymiş, öğleden sonrasını ıslık
çalarak ve şarkı söyleyerek Gasparine'in yerleşmesine yardım
etmekle geçirdi. Kadın da ona yardım ediyor, mobilyaları
birlikte iteliyor, giysileri birlikte asıyorlardı. Bu arada
yorulmaktan çekinen Rose oturduğu yerden onlara öneriler
getiriyordu. Octave birbirine bu kadar bağlı üçlünün arasında
fazlalık olduğunu anlayıp bir bahaneyle oradan ayrıldı.
Genç adam saat beşe doğru, Trublot'yu bulamayınca, yalnız
kalmamak için Pichonları yemeğe çağırmaya karar verdi. Ancak,
onların kapısını çaldığında bir aile kavgasının ortasına
düştü. Marie'nin annesi ve babası öfke içinde Jules'e
bağırıyorlardı.
- Bu yaptığınız çok ayıp, beyefendi! diye damadına
bağırıyordu. Madam Vuillaume. Bize şeref sözü vermiştiniz!
Baba da kızını haşlıyordu:
- Ya sen? Yadsıma, sen de suçlusun. Açlıktan ölmek mi
istiyorsunuz yoksa?
Kadın şalını ve şapkasını giyerken söyleniyordu:
- Elveda! Bizim isteklerimize hiç önem verilmeyen bu evde bir
dakika bile kalamayız.
Damat her zamanki gibi onları geçirmeye davrandığında kadın
onu tersledi:
- Yorulmayın, siz olmadan tramvayı buluruz. Önden buyurun,
Mösyö Vuillaume. Yemeklerini kendileri yesinler, çünkü yakında
yiyecek bulamayacaklar.
Octave şaşkınlık içinde onlara yol verdi. Kapı kapandıktan
sonra bir sandalyeye yığılan Jules'e ve ayakta dikilen
Marie'ye baktı. İkisi de susuyorlardı.
- Ne oluyor? diye sordu.
Fakat Marie ona yanıt vermeden kocasına çıkıştı:
- Sana söylemiştim. Onlara söylemeden önce bir süre
beklemeliydin. Henüz dışardan belli olmadığına göre zamanımız
vardı.
- Ne oluyor? diye yine sordu Octave.
Kadın ona doğru dönmeden yanıtladı:
- Gebeyim.
Jules ayağa fırladı:
- Ah! İkisi de kafamı şişiriyorlar! Onlara dürüst davranıp
açıkça söylemek istedim. Benim bu işe sevindiğimi mi
sanıyorlar? Üstelik nasıl olduğunu da bilmiyoruz, değil mi,
Marie?
- Gerçekten de öyle, dedi genç kadın.
Octave içinden ayları saydı. Kadın beş aylık gebe olduğunu
söylediğine göre, mayıstan geriye sayarsa, aralık ayını
buluyordu. Bu hesaba göre çocuğun kimden olduğunu anlamıştı.
Önce heyecanlandı, ama sonra kuşku duymayı yeğledi. Jules
söylenmeyi sürdürüyordu: Bu çocuğa elbette bakacaklardı, ama
olmasa daha iyi olurdu. Marie ise kızgın duruyor, annesine hak
veriyordu. Evli çift kavganın eşiğine geliyordu ki Octave
araya girdi:
- Madem ki oldu, tartışmak bir işe yaramaz... Bakın, sizi
dışarda yemeğe çağırmak istiyorum. Ne dersiniz?
Kadının yüzü sevinçten kızardı. Dışarda yemeğe bayılırdı. Ama
kızı yüzünden hiç çıkamadıklarını söyledi. Octave onu da
götürmelerini istedi. Boeuf a la mode lokantasına gittiler.
Octave parayı esirgemeyip masayı çok güzel donattı. Genç çift
Lilitte'i bir kanepeye uzatıp uyuttuktan sonra güzel bir akşam
geçirdiler. Saat on bire doğru kalktılar. Dışarda serin havada
yürümek istediler ama uykudan kaldırılan Lilitte
yürüyemiyordu. Octave bir araba tuttu. Arabada bacaklarını
Marie'ninkilere değdirmemeye özen gösterdi. Ancak evde, Jules
içerde Lilitte'i yatırırken Octave kadını alnından öptü; bu,
kızını damadına teslim eden bir babanın veda öpücüğü gibiydi.
Onları birbirlerine yaklaştırdığını düşünerek ayrıldı.
Yatağına girerken düşünüyordu:
- Elli frank harcadım ama, doğrusu değdi. Onların birbirini
sevmesini istiyordum, sanırım başardım.
Uyumadan önce, ertesi gün büyük atağa geçmeye karar verdi.
Her pazartesi, öğle paydosundan sonra Madam Hedouin haftalık
siparişleri Octave'la birlikte gözden geçiriyordu. Bu iş için
dipteki küçük bir odaya çekiliyorlardı. O pazartesi günü
Duveyrierler Madam Hedouin'i operaya çağırmışlar, iş saatinden
sonra uğrayıp alacaklardı. Kadın saat üçe doğru onu çağırdı.
Hava güneşli olmasına karşın ışığı az alan odada lambayı
yaktılar. Genç adamın kapıyı sürgülediğini görünce kadın
kaşlarını kaldırdı.
- Kimse rahatsız etmesin istedim, diye açıkladı Octave.
Kadın başıyla onaylayınca çalışmaya koyuldular. Yaz
yenilikleri iyi gidiyor, işleri artıyordu. Özellikle
yünlülerde talep artışı olduğunu gören kadın içini çekti:
- Ah! Biraz daha geniş yerimiz olsaydı?
Genç adam atağa geçti.
- Ama bu kolay. Çoktandır düşündüğüm bir şeyi size açmak
isterim.
Octave'ın geniş düşlemindeki düşüncesi şuydu: Yandaki Neuve-
Saint-Augustin Sokağı'ndaki komşu dükkanı satın alıp mağazayı
genişletmek ve daha büyük reyonlar açmak. Bunu anlatırken
heyecanlanıyor, rutubetli ve karanlık dükkanlarda yapılan eski
kafa ticareti küçümsüyor, kadınların lüks isteğine yanıt veren
ve milyonlar kazanılan kristal saraylardan söz ediyordu.
- Bununla Saint-Roch Mahallesi'ndeki tüm rakipleri yok eder,
küçük mağaza müşterilerini de kazanırsınız. Örneğin, Mösyö
Vabre'ın ipekçi dükkanı sizden fazla ipek satışı yapıyor; o
sokağa bakan vitrinleri yeniden düzenleyip özel bir ipek
reyonu açın, beş yıl içinde adamı iflas ettirirsiniz. Ayrıca,
Opera'dan Borsa'ya kadar yeni bir cadde açılması
planlanıyormuş; arkadaşım Campardon bundan söz ediyordu. Bu
olursa mağazanın iş hacmi on kat artar.
Madam Hedouin dirseklerini muhasebe defterine dayamış, güzel
başı iki elleri arasında onu dinliyordu. Babası ve amcasının
açtığı bu mağazada doğmuştu; burayı seviyor ve daha da
büyümesini istiyordu. Komşu dükkanları birer birer yutan bu
krallara layık mağaza düşlemi onun canlı zekasına ve kazanma
isteğine tam uyuyordu.
- Deleuze Amca asla bunu kabul etmez, diye mırıldandı kadın.
Ayrıca, kocamın sağlığı iyi değil.
Onun ilgisini çektiğini gören Octave daha da heyecanlı ve
tatlı bir sesle düşlerini anlattı. Bu arada, kadınların
beğendiğini söyledikleri kahverengi gözleriyle onu etkilemeye
ve kızıştırmaya çalışıyordu. Fakat kadında hiçbir ateşlenme
olmuyor, yalnızca genç adamın düşlerine dalıp gidiyordu.
Octave rakamlardan söz etmeye başlamıştı, genç bir aşık gibi
bu dev mağazanın işleyişini anlatıyordu. Kadın, daldığı
düşlemden uyandığında kendisini onun kolları arasında buldu.
Kadının sonunda kendini bıraktığını sanan genç adam onu
kanepeye yatırmaya çalışıyordu.
- Tanrım! Demek hepsi bunun içindi, öyle mi?
Kadın üzgün bir sesle bunu söylerken bir çocuğu defeder gibi
ondan kurtuldu. Octave haykırıyordu:
- Evet, sizi seviyorum! Beni geri çevirmeyin. Sizinle büyük
işler yapabiliriz...
Yine mağaza düşlerini anlatmaya koyuldu, ama bu kez sözleri
inandırıcı olmaktan uzaktı. Kadın onun sözünü kesmeden
defterleri karıştırıyordu. O bitirince ayağa kalktı:
- Bunları biliyorum, daha önce de birçok erkekten dinledim.
Ama sizi daha akıllı sanıyordum, Mösyö Octave. Size gerçekten
acıyorum, çünkü güvenimi boşa çıkardınız. Nedense tüm genç
erkekler akılsız oluyor. Böyle bir mağazada en önemli şey
düzendir. İstediğiniz şeyler buradaki çalışma düzenini alt üst
eder. Ben burada bir kadın değilim, çok işim var. Bunu asla
yapmayacağımı nasıl anlamadınız, şaşıyorum. Birincisi bu çok
aptalca bir şey olurdu; ikincisi de şu: Çok şükür buna istek
duymuyorum!
Genç adam onun kızıp bağırmasını yeğlerdi. Pratik zekalı bir
kadının dingin bir sesle söylediği bu sözler onu daha çok
yaraladı. Kendisini gülünç duyumsuyordu. Ama son bir kez
denemek istedi:
- Bana acıyın, madam, diye kekeledi. Ne kadar acı çektiğimi
görmüyor musunuz?
- Hayır, acı çekmiyorsunuz; çekseniz bile kolay iyileşirsiniz.
Bakın, kapı vuruluyor; açsanız iyi olur.
O zaman Octave pes edip sürgüyü açtı. Gelen Gasparine'di ve
gömlek siparişlerini sormak istiyordu. Şeytan kız sürgünün
çekili oluşuna şaşmıştı; ama Madam Hedouin'i iyi tanıyordu ve
soğukkanlı patronun yanında kıpkırmızı duran Octave'ı görünce
alaycı bir biçimde gülümsedi. O gittikten sonra Octave
patronuna döndü:
- Madam bu akşam işimden ayrılıyorum.
Kadın şaşkın bir yüzle ona baktı:
- Niçin? Sizi kovmadım ki. Ah! O konuyu düşünüyorsanız benim
için önemli değil; sizden korkum yok.
Bu sözler onu çileden çıkarmaya yetti. O zaman hemen şimdi
ayrılacaktı. Bu acıya bir dakika bile katlanamazdı.
- Peki, Mösyö Octave. Muhasebeye uğrayıp hesabınızı çıkarın.
Mağazamız sizi özleyecektir, çünkü iyi bir tezgahtardınız.
Octave caddeye çıktığında aptal gibi davrandığını anladı. Saat
dört sularıydı ,bir ilkyaz güneşi Gallion Alanı'nın bir
köşesini aydınlatıyordu. Yürürken neyi yanlış yaptığını
düşünüyordu. Sen kim, patronun dostu olmak kim? İşinde ekmeğin
yanında bir de yatak mı vereceklerdi? Bir an mağazaya geri
dönüp özür dilemeyi aklından geçirdi. Ama Madam Hedouin'in o
görkemli soğuk görüntüsü gururunu yeniden azdırdı ve Saint-
Roch'a doğru yürümeyi sürdürdü. Ne yapalım, oldu bir kez!
Kiliseye bakıp Campardon'u bulursa onu kahveye çağıracaktı.
Bir içki onu yatıştırabilirdi. Kutsal emanetlerin bulunduğu
salonun kapısından girdi.
Loş kilisede gözleriyle aranırken bir ses:
- Bay Campardon'u arıyorsunuz herhalde? diye seslendi.
Gelen Rahip Mauduit'di. Mimar yerinde olmadığı için rahip ona
kiliseyi gezdirmek istedi. Özellikle çarmıhtaki İsa yontusunu
göstermek istiyordu. Beyaz duvarlı Meryem Ana Tapınağı'na
geçtiler. Mihrapta Aziz Joseph ile Meryem Ana arasındaki bebek
İsa'dan oluşan bir kreş sahnesi vardı. Yedi altın kandille
aydınlatılan bu bölümde tahta perdeler çekilmiş, titretici
soğuğun arasında kara gölgeler geziniyor ve çekiç sesleri
duyuluyordu.
- Gelin, dedi Rahip Mauduit, size yenilikleri göstereyim.
Tahta perdelerin arkasına geçtiler, yerlerde su birikintileri
arasında alçı ve çimento molozları dağılmıştı. Sağ tarafta
İsa'nın onuncu durağı çarmıha geriliş, daha sonra on ikinci
durakta azizeler arasında İsa görünüyordu. Bu ikisinin
arasındaki on birinci durakta çarmıha asılı İsa yontusu yoktu;
yerinden alınmış ve bir duvara yaslanmıştı. İşçiler burada
çalışıyorlardı. Kilisenin bir duvarı açılmış, gün ışığı içeri
dolmuştu.
- İşte, dedi rahip. Birgün yukardan bakarken bu sahneyi gün
ışığıyla aydınlatmanın iyi olacağını düşündüm. Nasıl bir etki
yapacağını görebiliyor musunuz?
- Evet, evet, dedi Octave dalgın bir yüzle.
Rahip yüksek sesle, dekor düzenleyen bir tiyatro yönetmeni
gibi konuşuyordu:
- Tabii hiçbir süs, yaldız veya resim olmadan, yalnızca çıplak
duvarlar olsun istiyorum. Bir mezarda gibi huşu içinde olmalı.
En önemli sahne İsa'nın çarmıhta Meryem'le Magdelena'nın
önünde olduğu bölüm. Onu bir kayalığın tepesine dikiyorum,
beyaz yontuları gri bir fon önüne alıyorum. O zaman kubbeden
düşen gün ışığı onları doğa üstü bir canlılıkta ortaya
çıkarıyor... Göreceksiniz, göreceksiniz.
O arada gözü bir işçiye takıldı:
- Meryem'i oradan kaldırın, sonunda kalçasını kıracaksınız.
İşçi bir arkadaşını çağırdı, birlikte Meryem'i belinden
kavrayıp, sinir bunalımı  geçirip kaskatı kesilmiş bir kızı
götürür gibi yana aldılar. Rahip onlara yardımcı olurken
elleri ve cüppesi toz içinde kaldı.
- İşte, dedi rahip, iki kapının açık olduğunu göz önüne
getirirseniz, çarmıh önündeki bu üç figürün yaratacağı yalın
ve çıplak etkiyi beğeneceğinizden eminim. Ne dersiniz,
dayanılmaz değil mi?
Rahip gururlu ve mutlulukla gülümsüyordu. Octave onu hoşnut
etmek için:
- Evet, inanmayanlar bile duygulanacaktır, dedi.
Rahip onu yine yan kapıdan uğurlarken durdu:
- Bu akşam Mösyö Campardon'a uğrayacağım. Beni beklemesini
söyleyin, bazı yeni düşüncelerim var.
Octave oradan ayrılırken gerçekten de yatışmış olduğunu
duyumsadı. Ama karanlık tapınaklarda yaşayan ve yaşlı
hizmetçilerin ev işlerine baktığı bu adamın yaşamına
imrenemiyordu.
Akşam saat altı buçukta zili çalmadan Campardonların kapısını
aralık bulup girdiğinde, holde mimarla Gasparine'in dudak
dudağa öpüştüklerini gördü. Kadın mağazadan yeni döndüğü için
kapıyı kilitlemeye fırsat bulamamış olmalıydı. İkisi de
donakaldılar. Mimar bir şeyler söyleme gereğini duydu:
- Rose saçlarını taramaya gitti. Bir bakın, hazırlanmış mı?
Onlar kadar utanmış olan Octave Rose'un odasına gidip kapıyı
vurdu. Gerçekten de bu evde fazlalık olmaya başlamıştı.
- Girin! diye bağırdı Rose. Siz misiniz, Octave? Oh! Bir
kötülük yok, girin.
Geceliğini giymemiş olduğundan süt gibi beyaz kol ve omuzları
çıplaktı. Aynanın önünde altın saçlarını rulo yapıyordu. Bu,
onun sessiz yaşamında her gün saatler harcadığı tuvalet ve
makyaj uğraşısıydı. Octave gülümsedi:
- Bu akşam yine çok güzelsiniz.
- Tanrım! Başka bir eğlencem yok ki! Bu beni oyalıyor.
Biliyorsunuz, ev işlerine hiç merakım yok, hele artık
Gasparine olduktan sonra... İyi giyinip kendime özen
gösterince biraz avuntu buluyorum.
Yemek hazır olmadığı için, beklerken Octave mağazadan
ayrıldığını kadına bildirdi. Bir yalan uydurdu: uzun zamandır
beklediği başka bir iş boşalmış, o da bunu fırsat bilmişti. Bu
bahaneyi yemeklere artık gelmemek için de hazırlıyordu. Kadın
böyle iyi bir işi bıraktığına şaşırdığını söylüyordu, ama bir
yandan da aynada kendi yüzünü inceliyordu.
- Şu kulağımın arkasındaki kızarıklığa bir bakar mısınız?
Sivilce mi?
Octave onun uzattığı boynuna eğilip bakmak zorunda kaldı.
- Bir şey değil, yıkarken örselemiş olmalısınız.
Sonra kadının kimonosunu giymesine yardımcı oldu, birlikte
yemek odasına gittiler. Çorbadan hemen sonra Octave'ın
mağazadan ayrılması konuşma konusu oldu. Campardon şaşırmıştı,
ama Gasparine ince ince gülüyordu. Octave mimar ve dostunun
Rose'a çok iyi davrandıklarını fark etti. Campardon onun
bardağını doldururken, Gasparine yemeğin en iyi parçasını ona
veriyordu. Ekmeği beğenmiş miydi, sırtına bir yastık ister
miydi? Rose bütün bunları bir kraliçe gibi kabulleniyor,
sağında şişman kocası ve solunda tutkunun kemirdiği sıska
kuzini arasında bol bol yiyordu.
Tatlı sırasında hanımına ukalaca yanıt veren Lisa'yı Gasparine
sertçe uyardı. Hizmetçi hemen uysallaştı. Gasparine şimdiden
evin yönetimini eline almış, hizmetçi ve aşçıyı hizaya
getirmişti. Rose ona minnet duydu; o geldiğinden beri kendisi
daha çok saygı görüyordu artık. Bir düşüncesi onun da
mağazadan ayrılıp Angele'in eğitimini tümüyle üstlenmesiydi.
- Bir düşünün, burada yapılacak çok iş var. Angele, kızım,
kuzenine ne kadar sevineceğini söyle.
Kız kuzenine yalvarırken Lisa da başıyla onaylıyordu. Ama
Campardon'la Gasparine ciddi bir yüzle karşı çıktılar; insan
işini bırakmamalıydı, yaşamda neler olacağı bilinmezdi.
Artık evde akşamları neşe içinde geçiyordu. Campardon artık
bir bahane uydurup kaçmıyordu. O akşam mimar çerçeveciden
gelen tabloları Gasparine'in odasındaki duvara
yerleştirecekti. İyi bir yemeğin verdiği neşeyle şişman adam,
ışığı tutması için kuzenini yanına çağırdı. İçerden çekiş
sesleri gelirken Octave Rose'un yanına oturdu; gelecek ay
başka bir eve taşınmak istediğini anlattı. Ama kadın dalgındı,
içerden kocasının ve kuzenin kahkaha seslerini dinliyordu.
- Bakın, tabloları asarken nasıl da eğleniyorlar! Ne güzel,
değil mi? Achille artık beni bırakıp gitmiyor. Artık kahve
veya iş toplantıları bitti. O geç dönerken ne kadar endişe
ettiğimi anımsıyor musunuz? Artık erinç içindeyim, buna
sarılmam gerekir.
- Elbette, dedi Octave.
Kadın yeni düzenin ne kadar ekonomik olduğunu anlatıyordu.
Sonra genç adamın sorununa eğilme gereğini duydu:
- Demek bizi gerçekten bırakıyorsunuz? Ne olur kalın, burası
artık mutlu bir yer.
Octave yeniden gerekçelerini sıralıyordu. Kadın ona hak verip
başını eğdi, bu karardan rahatladığı belli oluyordu. Yeni aile
düzeninde bu çocuğa yer yoktu. Octave onlara sık sık
uğrayacağını söyledi.
- İşte bu kadar, diye bağırdı içerden Campardon. Durun. Durun,
kuzin, sizi indireyim.
İçerde adamın kadını kollarına alıp yere indirdiğini
anladılar. Sonra bir sessizlik ve gülüşme oldu. Ama mimar
hemen salona döndü ve yanağını karısına uzattı:
- Bitti, hayatım. Becerikli kocana bir öpücük vermek yok mu?
Gasparine elinde bir nakışla gelip lambanın yanına oturdu.
Campardon bir dergide gördüğü madalyayı kesiyordu, Rose bunu
onun göğsüne iliştirince adam kızardı. Çünkü ortalıkta ona
Şeref Lejyonu nişanı verileceği söylentisi dolaşıyordu. Bu
arada Angele bir yandan din bilgisi kitabını okurken, bir
yandan da gözlerini kaldırıp çevresinde olup bitenleri
izliyordu. Mutlu bir aile akşamıydı bu.
Mimar bir ara kızının din bilgisi kitabının altında la Gazette
de France gazetesini okuduğunu farkedip öfkelendi:
- Angele, ne yapıyorsun? Sabah o yazıyı kırmızı kalemle
çizmiştim. Çizilen bölümleri okumaman gerektiğini bilmiyor
musun?
- Baba, ben yanındaki yazıyı okuyordum.
Adam yine de gazeteyi kaldırdı; o günkü sayıda yine bir seks
cinayeti haberi vardı. Mimar Octave'a yakınıyordu: İnsan evine
la Gazette de alamayacaksa hangi gazeteyi almalıydı? Gözlerini
havaya kaldırırken hizmetçi Rahip Mauduit'yi haber verdi.
- Ah! Sahi unutmuştum, dedi Octave. Benden, geleceğini haber
vermemi istemişti.
Rahip gülümseyerek geldi. Mimar kâğıt madalyasını göğsünde
unuttuğu için kekelemeye başladı. Söylentilere göre ona
madalya verilmesi için girişimleri yapan ve adı gizli tutulan
kişi rahipti.
- Bilirsiniz işte, bu hanımlar...
- Hayır, çıkarmayın, dedi rahip anlayışla. Takıldığı yere çok
yakışmış, yakında onu madeniyle değiştiririz.
Rahip önce Rose'un sağlığıyla ilgilendi, Gasparine'in
akrabasına yardımcı olmak için eve yerleşmesini çok olumlu
buldu. Paris'te yalnız yaşayan matmazellerin başına kötü
şeyler gelebilirdi. Rahip böyle babacan tavırlarla konuşuyor,
ama her şeyi biliyordu. Bu akşam geliş nedeni, ailenin yeni
düzenini onaylamak ve mahallesindeki nazik bir durumu
kurtarmaktı. Çarmıhı restore eden mimar mahallede saygı
görmeliydi.
Octave rahibin gelişiyle hemen izin isteyip ayrıldı. Holden
geçerken karanlık yemek salonundan konuşmalar duydu. Angele
soruyordu:
- Sana peynir için mi kızdı?
- Evet, diye yanıtladı Lisa'nın sesi. Siz de gördünüz, bu
şirret kadın beni yemekte nasıl azarladı? Ama boyun eğmiş gibi
yapmalıyım, bu kadınla başka türlüsü olmaz. Hem bir yandan iyi
eğleniyoruz.
Angele Lisa'nın boynuna sarılmış olmalıydı; sesi boğuk geldi:
- Evet, evet! Ama ne olursa olsun, ben seni seviyorum.
Octave odasına çıkacaktı ama canı hava almak isteyince aşağı
indi. Saat ona geliyordu, Palais-Royal'a kadar uzanmaya karar
verdi. Artık bekar olmuştu: ne Valerie, ne de Madam Hedouin
onun aşkını istemiş, Marie'yi de Jules'ün kucağına itmişti.
Gülmek istedi, ama hüzün duyuyordu. Marsilya'daki başarılarını
anımsıyor, bu bozgunu işlerinin kötü gideceğine bir işaret
gibi görüyordu. Madam Campardon bile onun gitmesine
sevinmişti! Paris bu kadar acımasız mıydı?
Apartmanın kapısından çıkarken kaldırımdan bir kadın sesi onu
çağırdı; ipekçi dükkanı önünde duran Berthe'i gördü:
- Doğru mu, Mösyö Mouret? diye sordu kadın, Bonheur de Dames
mağazasından ayrılmışsınız?
Genç adam haberin bu kadar çabuk yayılmasına şaşırdı. Kadın
kepenkleri kapanan dükkanın içindeki kocasına seslendi.
Auguste hemen gelip Octave'ın hatırını sordu. Aslında yarın
gelip onunla konuşmak istiyordu, ama şimdi de konuşabilirdi:
Kısacası, ipekçi dükkanında çalışmak ister miydi? Octave
hazırlıksız yakalanmıştı. Tam geri çevirmek üzereydi ki
Berthe'in ona gülümseyen güzel yüzünü gördü. İlk geldiği akşam
merdivenlerdeki gülüştü bu.
- Evet, dedi Octave kararlı bir sesle.


10

O günden sonra Octave Duveyrierlere daha yakın oldu. Madam
Duveyrier eve dönerken sık sık kardeşinin dükkanına uğruyor ve
ayaküstü Berthe'le sohbet ediyordu. Genç adamı tezgahın
arkasında gördüğü ilk gün gelip ona sitem etti: Bir akşam
gelip sesini piyanoda deneyecekti. Kadın önümüzdeki kış
cumartesi akşamlarında Hançerli Yemin'i yeniden sunmak
istiyordu, ama bu kez iki tenora daha gereksinmesi vardı.
Bir gün Berthe genç adama:
- Sizin için sakıncası yoksa, akşam yemeğinden sonra görümceme
uğrayabilir misiniz? dedi. Sizi bekliyor.
- Şey, bu akşam kutuları bir düzene sokacaktım da...
- Siz merak etmeyin, o işe bakacak adam bulunur. Akşam için
size izin veriyorum.
Saat dokuza doğru çıktığında Madam Duveyrier onu salonda
bekliyordu. Işıklar yakılmış, piyano açılmıştı. Genç kadını
yalnız gören Octave kocasının sağlığını sordu. Kadın onun iyi
olduğunu, ancak kurul üyelerinin onu önemli bir dava dosyası
hazırlamakla görevlendirdiklerini, onun da bilgi toplamak için
geceyi dışarda geçireceğini söyledi.
- Biliyorsunuz, şu Provence Sokağı olayı.
- Ah! Demek o davaya bakıyor! dedi Octave.
O sıralar Paris küçük çocukların önemli kişilere peşkeş
çekildiği bir rezaletle çalkalanıyordu. Clotilde ekledi:
- Evet, ama çok zorlanıyor; on beş gündür akşamları çıkıyor.
Octave kadının yüzüne baktı; Trublot'dan aldığı habere göre
Duveyrier bu akşam Bachelard Dayı ile içmeye gidecek, sonra da
geceyi Clarisse'de bitireceklerdi. Ama kadın ciddi bir yüzle
kocasının ne kadar sorumluluk altında olduğunu anlatıyor,
abartılı bir biçimde anlattığı ayrıntılarla kocasının niçin
hiç evde olmadığını açıklamaya çalışıyordu.
- Elbette, dedi Octave, adalet savaşı veriyor.
Bu boş apartmandaki yalnız kadın ona güzel görünüyordu. Uzunca
yüzünü soluk gösteren kızıl saçları, belini saran balinalarla
pekiştirilmiş korsesi ve boğazına kadar uzanan gri ipek
giysisiyle sanki üç kat zırh giymiş gibi duran kadın ona sıcak
olmayan bir kibarlıkla davranıyordu.
- Ne dersiniz, başlayalım mı? dedi kadın. Umarım bu isteğimi
biçimsiz bulmamışsınızdır. Gevşeyin, nasılsa Mösyö Duveyrier
evde yok, istediğiniz kadar yüksek sesle söyleyin. Kocamın
müzikten nefret etmekle övündüğünü belki siz de
duymuşsunuzdur!
Bu tümceyi öyle bir nefretle söylemişti ki Octave şaşırdı:
kocasının kendisinde uyandırdığı fiziksel tiksinmeyi
saklayabilecek kadar güçlü olan kadın, onun herkesin önünde
piyanosuyla alay etmesini ancak böyle karşılayabiliyordu.
Octave ona yaranmak için güldü:
- İnsan nasıl olur da müziği sevmez?
Kadın piyanoya oturdu; Grétry'nin Zémire ve Azor adlı
parçasını seçmişti. Önce prelüdü çalarken genç adam sesini bir
yokladı:

Sevilince insan o kadar tatlı olur...

- Çok iyi! diye bağırdı kadın. Hiç kuşku yok, bir tenor sesi
bu. Sürdürün, lütfen.
Kadın sevinmişti: işte üç yıldır aradığı tenoru bulmuştu.
Gençlerin artık sesi olmadığından yakınarak Trublot'yu örnek
gösterdi; herhalde sigara yüzünden sesleri bozuluyordu.
- Şimdi dikkat! dedi kadın. Biraz duygulu bir yere geliyoruz,
kendinizi tutmayın.
Kadının soluk yüzünde bir gevşeme oldu, gözlerini
baygınlaştırıp genç adamın yüzüne dikti. Onun canlandığını
gören Octave kadını güzel bulmaya başladı. Yan odalardan hiç
ses gelmiyor, salonun loş ışıkları onları bir istek perdesiyle
sarar gibi oluyordu. Notaları görmek için kadının arkasından
eğilen adam göğsüyle onun saç topuzuna değiyor, sesi
titriyordu:

Ben de sizin kadar yanmışım...

Ezgi biter bitmez kadının yüzündeki istekli anlatım bir maske
gibi düştü. Genç adam irkilip geri çekildi, Madam Hedouin'le
olan kötü deneyimi yeniden yaşamak istemiyordu.
- Çok iyi uyum sağlayacaksınız, diyordu kadın. Yalnızca usulü
biraz vurgulayın, örneğin şöyle...
Ve kadın kendisi söylemeye koyuldu, yirmi kez "ben de sizin
kadar yanmışım" diyen tiz sesi salonda yankılanıyordu. Birden
arkalarında bir gürültü koptu. Hizmetçi koşarak geliyordu:
- Madam, madam!
Kadın yerinden sıçrayıp döndü ve hizmetçisi Clemence'ı tanıdı:
- Ha! Ne var?
- Madam, babanız masasına yığılıp kaldı... Hiç kıpırdamıyor.
Kadın pek anlamadan şaşkın bir biçimde hizmetçinin arkasından
koştu. Octave önce onları salonda bekledi, ama koşuşma ve
çığlıkların arkası kesilmeyince o yana gitti. Tüm hizmetliler
oradaydı: aşçı Julie önlüğüyle, akılları hâlâ yarıda
kestikleri domino partisinde olan Clemence ve Hippolyte şaşkın
bir halde orda dikiliyorlardı. Yalnızca Clotilde babasının
kulağına eğilmiş, bir şeyler söylemesi için ona yalvarıyordu.
Ama kafası fişlerinin arasına düşmüş olan yaşlı adam
kımıldamıyordu. Devrilen hokkadan çıkan mürekkep sol gözüne
sıçramış, ince bir çizgi halinde dudaklarına sızıyordu.
- Bu bir kalp krizine benziyor, dedi Octave. Onu böyle
bırakmayın, bir yatağa uzatılması gerek.
Madam Duveyrier panik içindeydi. Sonunda duyguları açığa
çıkabiliyordu. Ağlayan bir sesle yineliyordu:
- Öyle mi dersiniz? Oh Tanrım! Zavallı babacığım!
Uşak Hippolyte yaşlı adama dokunmaktan duyacağı tiksinmeyle
ağırdan alıyor, adamın kolları arasında ölmesinden
çekiniyordu. Octave ona bağırınca kımıldadı, birlikte adamı
yatırdılar. Genç adam Julie'ye bağırdı:
- Ilık su getirin! Vücudunu ovuşturmalıyız.
Bu arada Clotilde kocasına kızıyordu. Böyle bir anda dışarda
mı olmalıydı? Ona gereksinme duyulduğunda sanki bile bile evde
olmuyordu. Octave ona Doktor Juillerat'yı çağırmasını önerdi.
Hippolyte, hava almaktan mutlu, hemen gitti.
- Yapayalnız ben ne yaparım? diye sürdürüyordu Clotilde. Bir
sürü formalite gerekecek. Ah zavallı babam!
- Akrabalarınıza haber vereyim mi? diye sordu Octave. İki
kardeşinizi çağırabilirim.
Kadın yanıt vermedi. Julie ve Clemence yaşlı adamı soyarken
kadının gözlerinden iki damla yaş aktı. Sonra Octave'a döndü:
Auguste bu akşam bir yere gitmişti; Theophile'e gelince, hiç
çıkmasa daha iyi olurdu, çünkü onu görmek yaşlı adamın işini
bitirebilirdi. Anlattığına göre yaşlı adam o sabah kira
istemek için Theophile'in kapısına gitmiş ve çok kötü
karşılanmıştı; özellikle Valerie ona bağırmış, evlenirlerken
söz verdiği parayı istemişti. Belki de krizin nedeni buydu,
çünkü yaşlı adam çok üzgün dönmüştü.
- Madam, diye uyardı Clemence, şimdiden bir yanı soğumuş.
Bu sözler onun öfkesini daha da artırdı. Hizmetlilerin önünde
fazla açıklayamıyordu, ama kocası hiç evini düşünmüyordu. Ah
kendisi yasaları bilmiyordu ki. Yatağın önünde gidip geliyor,
ellerini ovuşturuyordu. Sonra Octave'ın karşısına dikildi:
- Gidip onu getirin.
Genç adam şaşkınlıkla ona baktı; kadın daha önceki dava
özürünü bir yana bırakmıştı.
- Biliyorsunuz, Cerisaie Sokağı... Hangi ev olduğunu tüm
beyler biliyor ya!
Genç adam yadsımak istedi:
- Madam, sizi temin ederim ki..
- Onu korumaya kalkmayın! diye çıkıştı kadın. Ben hoşnutum,
istediği kadar o evde kalsın. Ah! Tanrım! Zavallı babam arada
olmasa...
Octave başıyla onayladı. Hizmetçiler yaşlı adamın yüzünü
silerken Madam Duveyrier onu kapıya kadar geçirdi.
- Kimseye tek söz etmeyin, diye fısıldadı. Apartmanı ayağa
kaldırmaya gerek yok. Bir arabaya atlayıp onu alın, gelin.
Adam gidince kadın hastanın başında bir sandalyeye çöktü.
Yaşlı adam kendinde değildi, çok zayıf soluk alışı odanın
sessizliğinde işitiliyordu. Doktor da gelmeyince, iki
hizmetçinin bakışları altında Clotilde, derin bir acının
etkisiyle hıçkırarak ağlamaya başladı.
Duveyrier ile Bachelard Dayı İngiliz Kahvesi'nde
buluşacaklardı. Onu bu pahalı kahveye getirmesinin nedeni
belki de bir yargıca tüccarların nasıl para harcadığını
göstermek içindi. Trublot ve Guelin'in dışında dört adam daha
çağırmıştı, hiç kadın yoktu. Kadınların yemek yemesini
bilmediklerini, sindirimi zorlaştırdıklarını ileri sürüyordu.
Dayının yemek şölenleri ünlüydü; Hindistan veya Brezilya'dan
bir müşteri geldiğinde adam başı üç yüz franklık yemeklerle
Fransız tüccarların onurunu koruyordu. Böyle durumlarda onu
bir para harcama krizi tutuyor, yenmeyecek bile olsa en pahalı
yiyecekleri ısmarlıyordu: Volga balıkları, İskoç ördekleri,
İsveç toy kuşları, Karaorman ayı parçaları, Amerika bizonları,
Yunan kabakları ve tüm bunlar turfanda mevsiminde
ısmarlanıyor, en pahalı kristal servis takımlarında yeniyordu.
İçkileri saymaya gerek yok: mahzendeki en eski şarabı bile
yeterince yıllanmış bulmuyordu.
Mevsim yaz olduğundan o akşam her şey bol ve ucuzdu; hesabı
kabartmak kolay olmuyordu. Kremalı kuşkonmaz çorbası ve talaş
kebabından sonra Genevre alabalığı, Chateaubriand usulü sığır
filetosu, karides salatası ve son olarak bir tepside karaca
eti gelmişti. Şaraplar da bu menünün görkemine layıktı:
çorbada Madeira, antrede Chateau Filhot 58, etlilerde Sparling
Moselle ve tatlıda Roederer şarapları içilmişti. Bachelard beş
yüz yıllık bir Johannesberg şarabının üç gün önce bir Türke on
altına satıldığını öğrenince çok üzüldü.
- İçin, bayım, diyordu Duveyrier'ye. İyi şarap adamı sarhoş
etmez. Tıpkı iyi pişirilmiş yemeğin mideyi bozmaması gibi.
Ama Duveyrier ılımlı gidiyordu. O gün yakasında nişanı,
taranmış saçları ve traşlı yüzüyle bir yüksek bürokrat havası
vermek istiyordu. Trublot ve Guelin hepsinden yiyorlardı.
Dayının kuramı doğru olmalıydı, çünkü midesinden rahatsız olan
Duveyrier her zamankinden fazla yemiş ve içmiş, ama bir
zararını görmemişti.
Saat dokuzda yemek hâlâ sürüyordu. Gaz lambaları altında
masadaki kristal ve gümüşler ışıldıyor, masa ortasındaki
çiçekler yavaş yavaş soluyordu. İki şef garsonun dışında her
çağrılının arkasında bir garson hizmet ediyordu. Bulvardaki
serin havaya karşın içerisi sıcaktı.
Sonunda kahve ve likörler gelince garsonlar çekildi ve herkes
sigarasını yaktı. Bachelard Dayı koltuğuna yaslanıp mutlu bir
geğirti çıkardı:
- Ah! İyi yedik.
Trublot ve Guelin de arkalarına yaslandılar:
- Evet, tıka basa!
Duveyrier soluk soluğa kalmıştı:
- Ah, o karidesler!
Dört adam birbirlerine bakıp gülüştüler. Aile dertlerinden
uzakta tıkınan kentsoyluların yavaş ve bencil sindirimi
nedeniyle yüzlerine bir pembelik gelmişti. Kemerlerini
gevşetiyorlar, göbeklerini masaya dayıyorlardı. Hatta
gözlerini kapayıp bir süre hiç konuşmadılar. Sonra, hiç kadın
olmayışının ne kadar iyi olduğunda anlaşıp kadınlardan söz
ettiler.
- Ben uslandım, diyordu Bachelard, artık namuslu kadınlara
saygı duyuyorum.
Duveyrier başıyla onayladı, dayı sürdürdü:
- Bu yüzden alem yapmaya elveda dedim. Bakın, Godot-de-Mauroy
Sokağı'ndaki tüm fahişeleri tanırım: Sarışın, esmer, güzel
vücutlu kızlar, hepsini denedim. Ama pis yerleri de bilirim,
örneğin Montmartre'daki otellerde pis, yaşlı ve çirkin
olanları da gördüm.
- Ah! Sokak kızları! diye araya girdi Trublot. Ne büyük
aldatmaca. Asla paranızın karşılığını alamazsınız. Benim
gözümde bir işe yaramazlar.
Bu kaba konuşmalar Duveyrier'nin içini gıcıklıyordu. İçkisini
yudumlarken yüzündeki tikler artıyordu:
- Ben ahlaksızlığı kabul edemem, dedi. Beni iğrendiriyor. Bir
kadını sevebilmek için ona değer vermeli, öyle değil mi? Ben
bu sokak kızlarına yaklaşamam, ama pişmanlık duyup o yaşamı
bırakmaya razı olursa, ona bir ev tutarım, saygın biri
yaparım. Yani namuslu bir metres olmalı. O zaman olur.
- Ah! Namuslu metreslerim de oldu, diye haykırdı Bachelard.
Onlar daha da rezil! Sırtınızı döndüğünüz anda iş çevirmeye
bakarlar, bunlardan az hastalık kapmadım. Size en son
metresimi anlatayım: Ona kilise kapısında raslamıştım; ufak
tefek, çekingen bir güzeldi. Ona Ternes Sokağı'nda bir
konfeksiyon dükkanı açtım; saygın birisi olsun diye, yoksa tek
müşteri gelmezdi. Ne oldu biliyor musunuz? Sokaktaki tüm
erkeklerle yatıyormuş!
Guelin sırıtıyordu. Sigarasını üfleyerek ekledi:
- Ya şu Passy Sokağı'ndaki uzun boylu kadın; hani şekerci
dükkanı açmıştınız. Veya yüzbaşının dul karısı; hani
karnındaki kılıç yarasını gösteriyordu herkese. Hepsi, ama
hepsi sizinle dalga geçti, enişte. Bir akşam kılıç yarası
olana yarım saat direnmiştim. O istiyordu, ama ben böyle
kadınlarla işin nereye varacağını bildiğim için oradan kaçtım.
Bachelard gücenmiş gibiydi. Dudaklarını ısırıp diklendi:
- Oğul, hepsi senin olsun. Bende şimdi çok daha iyisi var.
Bunu söylerken gizemli bir hava takınmıştı. Diğerlerinin
sormadığını görünce sözünü sürdürdü:
- Genç bir kız; ama gerçekten namuslu bir kız.
- Vay be! dedi Trublot. Sahiden öyle mi?
- İyi aile kızı mı? diye sordu Duveyrier.
- En iyi aileden, dedi Bachelard. Bu kadar namuslu bir kızı
raslantıyla buldum. O henüz niyetimi bilmiyor, ama...
Guelin:
- Ama, ben biliyorum, dedi.
- Nasıl? Senin bildiğin bir şey yok, bacaksız! Bu parça dayı
için. Ona kimse dokunamaz.
Dayı Duveyrier'ye döndü:
- Siz olgun adamsınız, bayım, beni anlayacaksınız. O kızın
evine gittiğimde, tüm yorgunluğum geçiyor ve mutlu oluyorum.
Bu sürtüklerden yorulduğumda orada dinlenebileceğim bir köşem
var. Hele kızın ipek gibi teni, sütun gibi bacakları ve
şeftali gibi yanaklarını bir görseniz!
Yargıcın yüzündeki kırmızı lekeler artmıştı. Trublot ve Guelin
dayıya baktıkça, bu ağzından salyalar akan, altın dişli herifi
tokatlamamak için kendilerini zor tutuyorlardı. Ne demek? Tüm
Paris'te her türlü rezilliği yaşamış olan bu sarhoş, yaşlı
adam şimdi bir köşede kendine ayırdığı masum bir genç kızı pis
elleriyle kirletmeye hazırlanıyordu.
Dayı duygulanmıştı; kadehiyle dudaklarını ıslattı:
- Aslında bu kızın mutlu olduğunu görmek isterim. Ama benim
göbek büyüdü, ona bir baba oldum. Ama, vallahi, iyi bir
delikanlı bulursam onunla evlendireceğim.
Lokanta iyice ısınmış, sigara dumanından havası ağırlaşmıştı.
Adamlar temiz hava almak istiyorlardı.
- Onu görmek ister misiniz? diye sordu Bachelard.
Diğerleri bakıştılar; neden olmasın? Yalnızca Duveyrier
Clarisse'in kendisini beklediğini söyledi. Bachelard bir
uğrayıp geleceklerine ant içti. O hesabı öderken diğerleri
dışarda bekleştiler. Yanlarına gelince Guelin kızın evini
bilmiyormuş gibi yaptı:
- Pekâlâ, enişte. Ne taraftan?
Bachelard ciddileşmiş, Fifi'yi diğerlerine gösterme isteğiyle
onu kaptırma korkusu arasında bocalıyordu. Bir an durup sağa
sola baktı. Sonra:
- Vazgeçtim, dedi. İstemiyorum.
Trublot ve Guelin'in tüm iğneli sözlerine karşın inadından
dönmedi. Bu durumda Clarisse'in evine gitmekten başka çare
yoktu. Gece güzel olduğundan, sindirime iyi geldiği için
yürümeye karar verdiler. İki genç önden yürürken Bachelard ve
Duveyrier arkadan geliyorlardı. Dayı yargıca güvendiğini
anlatıyordu; Fifi'yi onun gibi kibar bir adama göstermekten
çekinmezdi. Ama bu gençlere güven olmazdı. Duveyrier ona hak
verdi; kendisi de Clarisse konusunda öyle yapmıştı: onu bir
eve yerleştirdikten sonra tüm arkadaşlarıyla ilişkisini
kesmiş, sadık olduğuna emin olduktan sonra ancak görüşmelerine
izin vermişti. Ne kadar namuslu ve iyi kalpli bir kızdı!
Elbette, geçmişte yanlış yönlendirildiği için kendini zor
tutuyordu.
- Evet, hiç kuşkusuz, diye onayladı dayı. Namuslu kadından
daha güvenilir biri olmaz.
Cerisaie Sokağı'na geldiklerinde ev sessiz ve karanlıktı.
Duveyrier üçüncü katın penceresinde ışık görmeyince şaşırdı.
Trublot belki de kadının onları beklerken uyuyakaldığını
söyledi; Guelin ise mutfakta hizmetçiyle bezik oynadığını
tahmin etti. Kapıyı çaldılar. Girişten geçerlerken kapıcı
odasından koşup geldi:
- Bayım, bayım! Anahtarı alın!
Duveyrier ilk basamakta durdu.
- Madam evde değil mi?
- Hayır, bayım. Durun size bir de mum vereyim.
Kapıcının getirdiği mumun ışığında yüzündeki abartılı saygı
anlatımı altında kıs kıs güldüğü belli oluyordu. Dört adam
sessizce yukarı çıktılar. En önde giden Duveyrier ne olduğunu
anlayamadan uyur gezer gibi çıkıyordu. Üçüncü kata geldiğinde
hali kalmadı, anahtar deliğini bulamıyordu. Trublot ona yardım
edip kapıyı açtıklarında sesleri bir kilisede gibi
yankılanıyordu.
- Şaşılacak şey! dedi. Trublot, içerde kimse yok gibi.
- Mağaraya benziyor burası, dedi Guelin.
Yine Duveyrier önde, daireden içeri girdiler. Hol boştu, bir
portmanto bile yoktu. Benzer biçimde, salon ve küçük oda da
boşaltılmıştı. Ne bir mobilya ve ne bir perde bırakılmıştı.
Donup kalan Duveyrier gözlerini tavana kaldırmış bakıyor,
sanki kadının hangi delikten kaçtığını anlamak istiyordu.
- İyi temizlik yapılmış, dedi Trublot.
- Belki de onarım yapılıyordur. Yatak odasına bakalım,
mobilyalar orada olabilir.
Ama yatak odası da boştu. Yatağın söküldüğü yerde delikler
vardı; açık bırakılan bir pencereden içeri rüzgâr giriyordu.
Duveyrier o zaman ağlamaya başladı:
- Tanrım! Tanrım!
Bachelard Dayı onu avutmaya çalıştı:
- Hadi hadi, cesaret! Benim de başıma geldi ama görüyorsun
yaşıyorum.
Yargıç başını sallayıp mutfağa gitti. Felaket eksiksizdi.
Tezgahın muşambası sökülmüş, raflar vidalarıyla birlikte
götürülmüştü.
- Vay be! dedi. Guelin hayranlıkla. Hiç olmazsa vidaları
bırakabilirdi.
Diğerleri yemeğin yorgunluğuyla solurken Duveyrier bıkmadan
bir odadan ötekine koşuyor, mum ışığıyla her köşeyi arıyordu.
En acı yanı daire tertemizdi; ne bir çöp veya kâğıt parçası
kalmış, kapıcı öç alır gibi her yanı suyla yıkamıştı.
- Onu en son ne zaman gördünüz? diye sordu Bachelard.
- Dün.
Guelin başını salladı: bu kadar kurnazlığa şapka çıkarılırdı.
Trublot birden haykırdı. Şöminenin üzerinde bir kravat ile
sönmüş bir puro duruyordu.
- Yakınmayın, dedi. Size bir anı bırakmış.
Duveyrier kravata bakarken mırıldanıyordu:
- Yirmi beş bin franklık mobilya vardı... Ama, hayır,
mobilyaları düşünüyor değilim. Söyleyin bana, nereye gitmiş
olabilir?
Bachelard ve Guelin bakıştılar. Bu nazik bir durumdu. Ama dayı
sorumluluğu üzerine aldı ve zavallıya Clarisse'in kim olduğunu
anlattı: Her akşam o gittikten sonra arkadaşları sıradan
geçiyorlardı. Herhalde en son sevgilisi olan Midili yontucu
adayıyla kaçmış olmalıydı. Duveyrier bütün bunları dehşet
içinde dinliyordu. Sonunda umutsuz bir durumda bağırdı:
- Dünyada dürüstlük kalmamış!
Adam bu kadın için neler yaptığını bir bir anlatıyordu. Bu
kadının, yüreğindeki yüce duygularla alay ettiğini söylüyordu,
ama cinsel iştahının yarıda kalmasından duyduğu acıyı
gizleyemiyordu. Clarisse onun için vazgeçilmez olmuştu. Onu
bulacak ve yaptığından utandıracaktı.
- Boşverin, dedi Bachelard, sizi yine aldatır. Benim gibi
yapın; bir çocuk gibi masum bir genç kız alıp yetiştirin. O
zaman hiç korkmadan rahat uyursunuz.
Duvar dibinde uzanmış puroyu içen Trublot kalktı:
- Eğer ilgileniyorsanız, adresini bulurum. Hizmetçisini
tanıyorum da. Duveyrier ona şaşkınlıkla baktı. Sonra karşı
çıktı:
- Hayır, hayır. Bu kadının gelip benden özür dilemesi gerekir.
- Durun! Herhalde o geliyor! diye bağırdı Guelin.
Gerçekten de holde birisi yürüyordu. Bir ses "Kimse yok mu?"
diye bağırdı. Açılan kapıdan Octave içeri girdi. O da boş
odalara bir anlam verememişti, ama çıplak salonun ortasında
mum ışığında dikilen dört adamı görünce şaşkınlığı daha da
arttı. Durumu ona da anlattılar.
- Olamaz!
- Kapıcı size aşağıda söylemedi mi? diye sordu Guelin.
- Hayır, yukarı çıkarken sessizce beni izliyordu. Demek
Clarisse kaçtı ha!
Genç adam, getirdiği üzücü haberi unutup ayrıntıları öğrenmek
istedi. Sonra Duveyrier'ye döndü:
- Sahi, karınız sizin hemen gelmenizi istiyor. Kayınbabanız
ölmek üzere.
- Ah! dedi yalnızca yargıç.
- Vabre Baba mı? dedi Bachelard. Bunu bekliyordum.
Sonunda boş daireden çıktılar. Duveyrier kapıyı özenle
kilitledi; ama aşağıda ona bir utanma geldi, anahtarı kapıcıya
Trublot vermek zorunda kaldı. Sokakta el sıkışarak ayrıldılar.
Octave ve Duveyrier bir arabayla giderken, Bachelard Dayı
ıssız sokakta gençlere döndü:
- Pekâlâ! Size o kızı göstereceğim.
Adam saf yargıcın uğradığı yıkımın kendi başına
gelmeyeceğinden sevinç duymuştu ve bunu paylaşmak istiyordu.
- Enişte, dedi Guelin, yine bizi kapıdan çevireceksiniz...
- Hayır, bu sefer söz. Vakit gece yarısı ama yatmışsa bile
kalkar. Bakın, o bir yüzbaşının kızı; Lille tarafında bir
halası var. Bu kadar temiz aile bulamazsınız. Şimdi size namus
nedir göstereceğim!
Böylece iki gencin koluna girip bir araba çevirmek için
yürüdü.
Bu sırada Octave arabada giderken Duveyrier'ye Mösyö Vabre'ın
kalp krizini anlatıyordu; bu arada karısının bu adresi
bildiğini de gizlemedi. Yargıç bir süre sustuktan sonra sordu:
- Sizce karım beni bağışlar mı?
Octave yanıt veremedi. Araba karanlık sokaklarda ilerliyordu.
Eve yaklaştıklarında endişesi daha da artan Duveyrier bir soru
daha sordu:
- Acaba, bu süre içinde karımla barışıp onunla ilgilensem daha
iyi olmaz mı?
- Bence bu mantıklı olur, dedi Octave.
Bunun üzerine yargıç kayınbabasının hastalığına üzülme gereği
duydu. Yaşlı adam korkunç çalışkan, enerji dolu biriydi; bunu
da atlatırdı. Choiseul Sokağı'na geldiklerinde apartmanın
önünde, kapıcı Gourd'un çevresinde kümelenmiş hizmetçileri
gördüler. Eczaneye koşmuş olan Julie olanları ötekilere
anlatırken söylenip duruyordu. Bu kentsoylular hastalanınca
gecenin ortasında koşuşturmak onlara düşüyordu; hizmetçiler
olmasa yaşlı adam şimdi yirmi kez ölmüştü. Mösyö Gourd onların
taş yürekli olduğunu, zavallıya bir lavman yapmak için
ellerini kirletmekten korktuklarını söylüyordu. Duveyrier'nin
geldiğini görünce hepsi sustu.
- Ne oluyor? diye sordu yargıç.
- Doktor beyefendiye hardal lapası uyguluyor, dedi Hippolyte.
Onu buluncaya kadar epey dolaştım.
Yukarı çıktıklarında Madam Duveyrier salona geldi. Ağlamaktan
gözleri kızarmıştı. Yargıç zoraki bir davranışla kollarını iki
yana açıp karısını kucakladı:
- Benim zavallı karıcığım!
Kadın bu beklenmedik sevgi gösterisinden irkilip geri çekildi.
Octave durduğu yerden adamın ona söylediklerini duyabiliyordu:
- Beni bağışla; böyle zor bir günde kırgınlıklarımızı
unutalım. Görüyorsun, işte sana dönüyorum. Ah! Tanrı beni
cezalandırdı.
Kadın yanıt vermeden sıyrıldı, Octave'ın önünde yine hiçbir
şey bilmeyen kadın rolüne girdi:
- Sizi rahatsız etmek istemezdim; bu Provence Sokağı davası
için ne kadar çalıştığınızı biliyorum. Ama kendimi yalnız
duyumsadım, burada olmanızı istedim. Zavallı babamın kurtuluşu
yok gibi. Girin bakın, doktor yanında.
Duveyrier yan odaya geçerken kadın Octave'ın yanına geldi.
Genç adam ne yapacağını bilemeden piyanonun önündeki nota
defterlerini okur gibi yapıyordu. Madam Duveyrier bir süre ona
baktıktan sonra sordu:
- Kocam o evde miydi?
- Evet, madam.
- Peki, ne oldu? Nesi var?
- O kadın tüm eşyalarla birlikte onu bırakıp kaçmış. Ben
gittiğimde dört duvar arasında elinde bir mumla kalmıştı.
Clotilde anlayınca rahatladı, ama yüzünde sevinmiş bir anlatım
yoktu. Babasının derdi yetmiyormuş gibi, bu yüzden kocasıyla
yakınlaşmak zorunda kalacaktı. Onu biliyordu, şimdi dışarda
bir evi olmadığı için üstünden kalkmayacaktı. Görevine saygılı
bir kadın olduğu için bu iğrenç işe nasıl katlanacağını
düşünüp titriyordu. Bir an piyanoya baktığında gözünden iki
damla yaş aktı. Octave'a döndü:
- Teşekkürler, mösyö.
İkisi de Mösyö Vabre'ın odasına geçtiler. Duveyrier, sararmış
bir yüzle Doktor Juillerat'nın açıklamalarını dinliyordu.
Hasta çok ciddi bir kriz geçirmişti; belki sabaha kadar
yaşayabilirdi ama hiç umut yoktu. Clotilde yaklaşırken bunu
duyunca bir sandalyeye yığıldı, zaten ıslak olan mendiliyle
gözlerini sildi. Ama biraz güç bulup doktora babasının
bilincinin yerine gelip gelemeyeceğini sordu. Doktor bundan da
kuşkuluydu; ama sorunun amacını bildiği için Mösyö Vabre'ın
tüm işlerini daha önce yoluna koymuş olduğunu sandığını
söyledi. Aklı Cerisaie Sokağı'nda kalmış olan Duveyrier bu söz
üzerine ayıldı. Karısına baktıktan sonra, Mösyö Vabre'ın
işlerinden kimseye söz etmediğini söyledi. Karı koca birşey
bilmiyorlardı; yalnızca çocukları Gustave için bazı sözler
vermişti. Ne olursa olsun, bir vasiyetname varsa onu
bulurlardı.
- Diğer aile bireylerine haber verildi mi? diye sordu doktor.
- Tanrım, hayır! dedi Clotilde. O kadar ani oldu ki. İlk
düşüncem kocamı çağırtmak oldu.
Duveyrier ona baktı; şimdi artık anlaşıyorlardı. Saat bire
geliyordu. Doktor yapacak bir şeyi olmadığını söyleyerek
gitmek istiyordu; yarın sabah erkenden gelecekti. Octave'la
birlikte çıkarlarken Madam Duveyrier genç adamı çağırdı:
- Yarına kadar bekleyin, olur mu? diye fısıldadı. Sabah bir
bahaneyle Berthe'i bana gönderirsiniz; Valerie'yi de ben
çağırtırım. Kardeşlerime onlar haber verirler. Bize artık uyku
yok, bari o zavallılar bu gece rahat uyusunlar.
Ve kadın, yaşlı adamın hırıltılarıyla kesilen gecenin
sessizliğinde kocasıyla yalnız kaldı.


11


Ertesi sabah Octave saat sekizde uyanıp aşağı indiğinde tüm
apartmanın, mal sahibinin geçirdiği krizden ve umutsuz
durumundan haberdar olduğunu gördü. Ama kimse yaşlı adamla
ilgilenmiyordu; konuşmalar miras üzerineydi.
Pichonlar küçük yemek odalarında kahvaltı ediyorlardı. Jules
Octave'a seslendi:
- Baksanıza, bu koşturmacaya ne diyorsunuz? Bir vasiyetname
var mıymış?
Octave yanıt vermeden haberi kimden duyduklarını sordu. Marie
fırıncıdan getirmişti; ayrıca hizmetçiler aracılığıyla alt
katlardan dalga dalga yayılıyordu. Genç kadın çocuğuna yemek
yedirirken söze karıştı:
- Ah! Bütün bu servet! Bize de yüzde biri düşseydi. Ama ne
gezer!
Octave'ın gideceğini gören kadın ekledi:
- Kitaplarınızı bitirdim, Mösyö Mouret. Onları alırsınız,
değil mi?
Octave inerken Madam Duveyrier'ye Berthe'i bir bahaneyle
göndermek üzere verdiği sözü anımsadı. Üçüncü kattan geçerken
kapı açıldı ve Campardon göründü:
- Hey! diye bağırdı mimar. Sizin patron mirasa konuyor.
Duyduğuma göre yaşlı adamın, bu apartman dışında, altı yüz bin
frank parası varmış. Elbette! Duveyrierlerde beş kuruş
harcamadan yaşıyordu. Ne dersiniz? Üç aileye yeter de artar
bile!
Böyle konuşarak Octave'la birlikte iniyordu. İkinci katta
Madam Juzeur'le karşılaştılar. Dul kadın küçük hizmetçisi
Louise'in nereye kaybolduğunu merak edip aramaya çıkmıştı. O
da konuşmaya katıldı.
- Mirası nasıl paylaştırdığı bilinmiyormuş, diye fısıldadı.
Belki de kavga çıkar.
- Ah, ben onların yerinde olacaktım ki! dedi mimar. Üç eşit
parçaya bölerdim, herkes kendi payını alır ve sonra güle güle!
Madam Juzeur merdivenlere eğilip aşağı yukarı baktı; kimse
olmadığından emin olunca mimara döndü:
- Peki ya beklediğiniz serveti bulamazsanız? Dedikodulara
göre...
Mimarın gözleri faltaşı gibi açıldı. Hadi canım! Bunlar
masaldı! Yaşlı Vabre parasını yün çoraplarda saklayan cimrinin
biriydi. Mimar ve Octave bunun üzerine kadından izin
istediler. Birkaç basamak indikten sonra mimar genç adama
döndü:
- Karım sizden şikayetçi. Arada bir uğrayıp konuşsanıza.
Yukardan Madam Juzeur de Octave'a söyleniyordu:
- Ya ben? Bana hiç uğramıyorsunuz! Beni biraz olsun
sevdiğinizi sanmıştım. Gelirseniz size özel likörümden
tattıracağım.
Genç adam söz verip ayrıldı. Dükkana girmek isterken yine
apartman kapısında bir hizmetçi öbeği arasından geçmek zorunda
kaldı. Bunlar da yaşlı adamın mirasını pay ediyorlardı: Madam
Clotilde'e bu kadar, Mösyö Auguste'e ve Mösyö Theophile'e şu
kadar. Duveyrier'lerin hizmetçisi Clemence rakamlar veriyordu,
çünkü Hippolyte paraları bir sandıkta görmüştü. Julie bunu
kuşkuyla karşılıyordu. Lisa daha önce yanında çalıştığı yaşlı
bir adamın kendisine nasıl pay sözü verip aldattığını
anlatıyordu. Tüm bunları Adele ağzı açık dinliyordu. Karşı
kaldırımda kapıcı Gourd kırtasiyeciyle dedikodu yapıyordu; ona
göre mal sahibi çoktan değişmişti:
- Beni ilgilendiren apartmanın kime kalacağı... Her şeyi
paylaşsınlar, ama evi üçe bölemezler ya!
Octave dükkana girdiğinde ilk gördüğü kişi kasanın önünde
oturan Madam Josserand oldu. Kadın çoktan giyinmiş, saçlarını
ve giysisini duruma uygun olarak seçmişti: savaşa hazırdı.
Onun yanında, aceleyle indiği belli olan Berthe ev entarisi
içinde heyecanlı görünüyordu. Onu görünce sustular, anne genç
adama sertçe baktı.
- Mösyö, insan ekmek yediği kapıya böyle mi yapar? Siz de mi
kızımın düşmanlarının komplosuna karışıyorsunuz?
Octave şaşırdı; olanları anlatmak istedi. Ama kadın onun
ağzını kapıyor, geceyi Duveyrierlerle birlikte vasiyetnameyi
aramakla geçirdiğini ileri sürüyordu. Genç adam gülerek,
kendisinin bunda ne gibi bir çıkarı olabileceğini sorunca,
kadın üsteledi:
- Sizin çıkarınız, sizin çıkarınız... Her neyse! Hemen koşup
bize haber vermeliydiniz, çünkü Tanrı sizin bu olaya tanık
olmanızı istedi. Ah, ben olmasaydım, kızım hâlâ her şeyden
habersiz olacaktı. Evet! İlk haberi alır almaz aşağı
koşmasaydım, şimdi kızımı soyup soğana çevireceklerdi. Sizin
çıkarınız mı dediniz? Ne bileyim? Madam Duveyrier biraz geçkin
ama böylesinden hoşlananlar da olur...
- Ah! Anne, lütfen! dedi Berthe. Clotilde gibi namuslu biri...
Madam Josserand kızdı:
- Sen sus! Para için insanların neler yapabileceğini
bilmezsin.
Octave onlara krizin ayrıntılarını anlattı. İki kadın arada
bir bakışıyorlardı; anneye göre entrikalar dönüyordu. Clotilde
ailenin öteki bireylerinin geceden üzülmemesini düşünür müydü?
Sonunda genç adamın işinin başına gitmesine izin verdiler.
Anne kız arasındaki tartışma sürdü.
- Sözleşmede yazan elli bin frankı şimdi kim ödeyecek sana?
diyordu Madam Josserand. Yaşlı adam toprağa girince avucunu
yalarsın.
- Ah! Şu para... diye mırıldandı Berthe. Ama kayınbabam da,
sizin gibi, altı ayda bir on bin frank verecekti. Henüz süresi
gelmedi ki; beklemeliyiz...
- Bekle, bekle, mezarından kalkıp sana getirsin diye, öyle mi?
Koca aptal, dolandırılmak mı istiyorsun? Hayır! Hayır! Hemen
mirastan bu parayı izleyeceksin. Bize gelince, daha ölmedik,
ödeyip ödemeyeceğimiz zamanı gelince belli olur. Ama o,
öldüğüne göre hemen ödemesi gerek.
Kadın kızına geri adım atmayacağı konusunda ant içirdi. Bu
arada, üst katta Duveyrierlerde olanları duyabilecekmiş gibi,
kulağını tavana dikiyordu. Yaşlı adamın odası tam kafasının
üzerinde olmalıydı. Ona haber verince Auguste babasının yanına
çıkmıştı. Ama kadın ona güvenemiyor, karmaşık entrikalar
düşlüyordu. Sonunda dayanamadı:
- Yürü! dedi kızına. Sen de çık bak; Auguste safın biridir,
şimdi onu torbaya koyuyor olmalılar.
Berthe çıkıp gitti. Vitrini düzenliyen Octave onları
dinlemişti. Annenin de kapıya yöneldiğini gördü; bir izin
koparmak umuduyla, bugün dükkanı açmanın doğru olup
olmayacağını sordu. Kadın şaşırdı:
- Niçin olmayacakmış? Bekleyin bakalım, daha adam ölmedi.
Satış kaçırmanın ne gereği var?
Ama biraz ileri gittiğini fark edince ekledi:
- Yalnızca vitrine parlak kırmızı şeyler koymayın.
Birinci katta Berthe kocasını babasının baş ucunda buldu. Oda
dünden beri değişmemişti. Yatakta adam, tüm duyularını
yitirmiş bir durumda devinimsiz, kaskatı yatıyordu. Masanın
üzerindeki fiş yığını öyle bırakılmıştı. Hiçbir dolap veya
eşya karıştırılmış gibi görünmüyordu. Uykusuz bir gece geçiren
Duveyrierler yorgun ve endişeli görünüyorlardı. Daha sabah
sekizde Hippolyte'i gönderip çocukları Gustave'ı Bonaparte
Lisesi'nden aldırmışlardı. On altı yaşındaki çocuk, hesapta
olmayan bu tatili ölmek üzere olan birinin baş ucunda
geçireceği için sevinemiyordu.
Clotilde Berthe'i kucakladı.
- Ah kardeşim, ne kadar acı bir gün!
Berthe annesinin dudak büküşüne öykünüp sordu.
- Niçin bize de haber vermediniz, abla? Size yardımcı olurduk.
Auguste göz ucuyla onlara sessiz olmalarını işaret etti. Kavga
etmenin sırası değildi. Doktor Juillerat sabah gelip gitmişti;
yine hiçbir umut olmadığını, hastanın günü atlatamayacağını
söylemişti. Auguste bu haberi karısına verirken Theophile ve
Valerie geldiler. Clotilde yine öne çıkıp Valerie'ye sarıldı:
- Ah kardeşim, ne kadar acı bir gün!
Ama Theophile kızgın girmişti:
- Demek babamızın ölmek üzere olduğunu kömürcüden öğreneceğiz,
öyle mi? Onun ceplerini karıştırmak için zamana mı
gereksinmeniz vardı?
Duveyrier bu aşağılama üzerine yerinden fırladı. Ama Clotilde
onu yana itip kardeşine yavaş sesle çıkıştı:
- Hayırsız! Babamızın acısına bile saygın yok! Ona bak, bak da
kendi yapıtını gör. Kiranı ödemeyeceğini söyleyerek onu bu
duruma sen getirdin.
Valerie güldü:
- Ciddi olamazsınız.
- Ne demek? Onun kira toplamayı ne kadar sevdiğini bilirdiniz.
Onu öldürmek isteseniz başka türlü davranamazdınız.
İki kadın daha keskin atışmaya başlayıp, birbirlerini mirasa
konmakla suçlayınca Auguste araya girdi:
- Yapmayın, ayıp! İlerde çok zamanınız olacak. Bu saatte
sırası değil.
O zaman her biri bunun doğruluğunu anlayıp yatağın çevresine
ilişti. Nemli odada yaşlı adamın hırıltısından başka ses
olmadan bir süre oturdular. Berthe ve Auguste babanın ayak
ucundaydılar. Sonradan gelen Theophile ve Valerie daha uzakta,
masanın yanındaydılar. Clotilde baş ucunda yerini almış, oğlu
Gustave'ı yatağın kıyısına oturtmuştu. Kimse konuşmuyordu, ama
bakışları birbirini suçluyordu. Çocuğun hastanın burnu dibine
oturtulması özellikle diğer iki çifti rahatsız ediyordu.
Duveyrierlerin, adam kendine gelebilirse onu yumuşatmak için
çocuğu kullanacakları anlaşılıyordu.
Bu manevra bile vasiyetname olmadığının bir kanıtıydı; bu
nedenle herkesin gözü bir köşedeki eski kasadaydı.  Yaşlı
noter emekliye ayrılınca onu yanında getirmiş, bir duvara
gömdürmüştü.  İçinde bir sürü şey saklama alışkanlığı vardı. 
Herhalde Duveyrierler gece bu kasayı aramış olmalıydılar.
Theophile onları konuşturmak için olta uzattı.
- Sahi, dedi yargıca, noteri çağırsak iyi olmaz mı? Babam
kendine gelirse, vasiyetinde değişiklik yapmak isteyebilir.
Duveyrier önce onu duymadı. İyice sıkıldığı bu odada bir
süredir kafası Clarisse'e takılmıştı. Kuşkusuz, en iyisi
karısıyla barışıp onunla yaşamaktı. Ama öteki ne kadar
çekiciydi; geceliğini başından çekip çıkarışı yok muydu...
Adam gözleri can çekişen ihtiyara çevriliyken bile kafasında
Clarisse'in bu görüntüsünü canlandırıyordu; o kadına bir kez
daha sahip olmak için neler vermezdi. Theophile sorusunu
yinelemek zorunda kaldı. Duveyrier kendine geldi:
- Noter Renaudin'e sordum, dedi. Vasiyetname bırakmamış.
- Belki buradadır!
- Ne burada, ne de noterde yok.
Theophile Auguste'e baktı: Duveyrierlerin her yeri
karıştırdığını o da anlamış mıydı? Clotilde bu bakışı yakaladı
ve kocasına kızdı. Ne yapıyordu? Uyukluyor muydu? Yanıtı
kendisi vermek zorunda kaldı:
- Babamız doğru bildiğini yapmıştır. Yakında herhalde
öğreniriz. Kadın ağlıyordu. Onu gören Valerie ve Berthe de
tatlı tatlı hıçkırmaya başladılar. Theophile sandalyesine
döndü; bilmek istediğini öğrenmişti. Eğer babası bilincini
kazanırsa, Duveyrierlerin çocuk numarasına kanıp onlara
ayrıcalık tanımazdı. Otururken Auguste'ün gözlerini sildiğini
gördü; bu onu o kadar duygulandırdı ki boğazı düğümlendi. Ölüm
düşüncesi aklına geldi; belki kendisi de böyle ölecekti. O
zaman tüm aile ağlamaya başladı. Yalnızca Gustave
ağlayamıyordu; çocuk başını yere eğmiş, beden eğitimi
derslerinde öğrettikleri yerinde saymaya benzer biçimde
soluğunu dinliyordu.
Bu arada zaman geçiyordu. Saat on birde doktor Juillerat yine
geldi. Hastanın durumu ağırlaşıyordu; artık ölmeden önce
çocuklarını tanıyabileceği bile kuşkuluydu. Ağlaşmalar yeniden
başladığı sırada hizmetçi Rahip Mauduit'nin geldiğini
bildirdi. Clotilde onu karşıladı. Ailenin üzüntüsünün
bilincinde olan rahip her birini avutacak sözler
bulabiliyordu. Sonra, dikkatli seçtiği tümcelerle, bu canın
kilise yardımı olmadan uçup gitmesinin doğru olmayacağını
söyledi. Günah çıkartma töreni yapmak istiyordu.
- Ben de öyle düşünmüştüm, dedi Clotilde. Ama Theophile karşı
çıktı. Babası kiliseye hiç gitmezdi; eskiden çok serbest
düşünceleri vardı, çünkü Voltaire okuyordu. Madem ki ona
soramıyorlardı, en iyisi onu rahat bırakmaktı:
- Sanki şu mobilyaya günah çıkartmaya benzer bu. Üç kadın onu
susturdular. Hepsi çok duygulanmış, rahibin isteğine
katılıyorlardı. Mösyö Vabre konuşabilseydi razı olurdu, çünkü
hiçbir konuda dikkati üzerine çekmek istemezdi.
- Hiç olmazsa, mahalleli için, dedi Clotilde.
- Haklısınız, diye doğruladı rahip. Babanız gibi yüksek
insanlar örnek olmalı.
Auguste'ün bir düşüncesi yoktu. O arada, Clarisse'in
bacaklarını havaya dikip çorap giyişini düşleyen Duveyrier
ayıldı ve ateşli bir biçimde günah çıkartılmasını istedi.
Onları uzaktan izleyen doktor Juillerat bir ara rahibin yanına
geldi, benzer durumlarda birlikte çalışan iki meslektaş gibi
kulağına eğildi:
- Acele edin, fazla zamanımız kalmadı.
Rahip gerekli şeyleri getireceğini söyleyip hemen ayrıldı.
Theophile hâlâ inat ediyordu:
- İyi valla! Artık ölülere de günah çıkartıyorlar.
O anda korkunç bir heyecan yaşandı. Yerine oturmakta olan
Clotilde babasının gözlerinin açık olduğunu fark etti ve
elinde olmadan bir çığlık attı. Herkes başına toplandı. Kafası
kımıldamayan yaşlı adamın gözleri çevresini bir kez daha
dolandı. Doktor Juillerat bile buna şaşıp geldi.
- Babacığım, dedi Clotilde, bizi tanıyor musunuz?
Mösyö Vabre ona baktı; sonra dudakları kımıldadı, ama bir ses
çıkmadı. Herkes birbirini itip onun son sözlerini duymak
istiyordu. Arkada kaldığı için ayakta dikilmek zorunda kalan
Valerie söylendi:
- Onu sıkıştırmayın; bırakın adam soluk alsın. Bir şey
diyecekse duyamazsınız.
Ötekiler geri çekildi. Gerçekten de Mösyö Vabre'ın gözleri
odayı arıyordu.
- Bir şey aradığı kesin, dedi Berthe.
- İşte torununuz Gustave burada, diyordu Clotilde. Onu
görebiliyor musunuz? Sizin için okuldan geldi. Dedene sarıl
yavrum.
Çocuk dehşet içinde direniyordu, ama annesi sertçe kolundan
tutmuş onu itiyor ve yaşlı adamın yüzünde bir gülümseme
bekliyordu. Babasının gözlerini izleyen Auguste onun masaya
baktığını söyledi; herhalde bir şey yazmak istiyordu. Bir
koşuşma oldu. Masayı yaklaştırıp kâğıt kalem getirdiler. Adamı
doğrultup sırtına yastıklar koydular. Doktor tüm bunlara
gözlerini kırparak izin veriyordu.
- Kalemi eline verin, dedi Clotilde.
Herkes bekliyordu. Hiç kimseyi tanımayan Mösyö Vabre kalemi
düşürdü. Gözleri yine masaya, fişlerini sakladığı küçük
çekmeceye bakıyordu. Bir çuval gibi vücudu öne kayarken son
bir çabayla elini uzattı; fişleri karıştırmak isterken yüzünde
bir mutluluk okunuyordu. Konuşmak istiyordu, ama bebeklerin
ilk sözleri olan tek hecelerden başka bir şey çıkmıyordu
ağzından.
- Ga.. ga... ga... ga...
Adam yaşamının işine, büyük istatistik çalışmasına elveda
demek istiyordu. Birden başı yuvarlandı. Ölmüştü.
Doktor "bunu bekliyordum" diyerek yaklaştı, ailenin dehşetini
görünce ölüyü uzatıp gözlerini kapadı.
Auguste masayı uzaklaştırırken herkes birbirine bakıyordu.
Sonra hıçkırmalar başladı. Ne olacaktı şimdi? Serveti
kendileri pay edebilecekler miydi? Clotilde hemen Gustave'ı
dışarı çıkardıktan sonra Berthe'e sarılıp ağlamaya başladı.
Diğer iki kadın da hıçkırıyordu. Pencerenin önünde Theophile
ve Auguste gözlerini ovuşturuyorlardı. Ama en şiddetli ağlama
Duveyrier'den geliyordu: Bu yıkımın ortasında metresini
özlüyordu: Hayır, Clarisse olmadan yaşayamazdı; bu adam gibi
hemen ölse daha iyiydi.
- Madam, diye girdi Clemence, rahip bey geldiler.
Eşikte Rahip Mauduit göründü. Onun arkasında yardımcısı koro
çocuğunun başı görünüyordu. Rahip hıçkırıkları fark edip
doktora döndü; doktor kendi suçu değilmiş gibi ellerini  iki
yana açınca  durumu anladı.  Birkaç dua mırıldandıktan sonra
gitti.
Holde bekleşen diğer hizmetçiler Clemence'ı dinliyorlardı:
- Bu uğursuzluk getirir, diyordu Clemence. Tanrı boş yere
rahatsız edilmez. Göreceksiniz, bir yıl geçmeden bu eve
yeniden uğrayacak.
Mösyö Vabre'ın cenazesi iki gün sonra kaldırıldı. Duveyrier
davetiyelere "Kilisenin kutsamasıyla vefat eden..." tümcesini
eklemeyi unutmamıştı. Dükkan kapalı olduğundan Octave o gün
serbest kalmıştı. Buna çok sevindi, çünkü uzun süredir odasını
yerleştirmek istiyordu. Erken kalkmış, saat sekize doğru
eşyalarını yerleştirmeyi bitirmek üzereydi. Kapı çalındı.
Marie kitaplarını geri getirmişti.
- Siz almaya gelmediniz; ben de getirdim.
Genç adamın çağrısı üzerine yüzü kızarıp içeri girmek
istemedi. İlişkileri zaten uzun süredir, o gidip ilgilenmediği
için, doğal olarak kesilmişti. Kadın yine de ona iyi
davranıyor, karşılaştıklarında gülümsüyordu.
Octave bu sabah neşeliydi, ona takılmak istedi.
- Ah! Yoksa Jules benim odama girmenizi yasakladı mı? Sahi
kocanızla aranız nasıl? Size daha çok ilgi gösteriyor mu?
- Ah! dedi kadın, onu bir yere götürüp vermut ısmarlarsanız,
tabii orada iyi davranıyor. Ama ben bu kadarını istemiyorum.
Evde iyi olmasını istiyorum.
Kadın ciddileşip ekledi:
- Bakın, Balzac kitabınızı okuyamadan geri getirdim; çünkü çok
üzücü. Bu yazar hep tatsız şeyler anlatıyor.
Ondan içinde aşk ve uzak ülkelere yolculuklar olan kitaplar
istiyordu. Sonra cenazeden söz etti. Kendisi kilisedeki törene
katılacak, Jules de mezarlığa kadar uzanacaktı. Kadın
ölülerden korkmadığını söyledi: on iki yaşındayken aynı
hastalıktan ölen bir enişteyle halanın cenazesini bütün gece
beklemişti. Ama Jules ölülerden nefret ediyordu; dünden beri
evde bu konunun açılmasını yasaklamıştı. Böyle olunca da,
başka bir şey düşünemedikleri için, bütün gün iki sözcük
konuşamamışlardı. O kadar sıkılmıştı ki, Jules'ü götürecekleri
gün onun hesabına hoşnut olacaktı. Kadın aklındakileri rahatça
söyleyebilmekten mutlu oluyor, genç adama sorular soruyordu:
Ölüyü görmüş müydü? Tabuta konulurken bir kaza olmuş
diyorlardı, doğru muydu? Aile bireyleri tüm yatakları söküp
arıyorlar mıydı? Bu kadar hizmetçi bolluğu olan bu apartmanda
dedikodudan tabii geçilmezdi. Ölümden başka şey
konuşulmuyordu.
Genç adamın kendisine uzattığı yeni kitaplara baktı.
- Ama yine bir Balzac veriyorsunuz. Hayır, onu geri alın.
Yaşamı olduğu gibi anlatıyor.
Kitabı geri uzatırken genç adam onu bileğinden yakalayıp odaya
çekmek istedi. Kadının ölüme olan çocukça merakı genç adamı
ilgilendirmiş, birden içinde bir istek uyanmıştı. Kadın hemen
anladı, yüzü kızarıp geri çekildi. Dairesine girerken:
- Teşekkürler, Mösyö Mouret, diye seslendi. Cenazede
görüşürüz.
Octave giyindikten sonra Madam Campardon'a uğrama sözünü
verdiğini anımsadı. Saat on birdeki cenazeye kadar iki saat
boş olduğundan apartmanda birkaç ziyaret yapabileceğini
düşündü. Rose onu yatakta karşıladı. Genç adam rahatsız
etmekten çekinip özür diledi, ama kadın kendisi girmesi için
üsteledi. O kadar az görüşüyorlardı ki bu değişikliğe
sevinmişti!
- Ah! diye sızlandı kadın. Şimdi aşağıdaki tahta sandıkta ben
olmalıydım!
Evet, malsahibi yaşamdan ayrıldığı için mutlu olmalıydı.
Octave onu bu kadar karaduygulu görmekten şaşırıp sağlığını
sordu.
- Ah! Hep aynı. Ama bazen yaşamdan bıkıyorum. Achille
kıpırdandıkça benim rahatsız olduğumu görünce çalışma odasına
bir yatak serdi, artık orada yatıyor. Biliyor musunuz, bizim
üstelememiz üzerine Gasparine mağazadaki işinden ayrıldı. Ona
minnettarım, bana o kadar iyi bakıyor ki! Tanrım! Çevremde
bana iyi bakan bu kişiler olmasaydı, yaşamak istemezdim.
O sırada Gasparine ona kahvaltısını getirdi; fakat akraba
durumundan hizmetçi durumuna düşmüştü. Doğrulmasına yardım
etti, sırtına yastıklar koydu ve dizlerine bir tepsi
iliştirdi. Rose dantel ve işlemeli geceliği içinde oburca
yemeye başladı. Kadının derisi renklenmiş, sarı saçları
canlanmış ve güzelleşmişti. Ekmeğini kahveye batırırken
konuşuyordu:
- Ah! İştahım yerinde ama... hastalığım midemde değil ki!
İki damla gözyaşı kahvesinin içinde düştü. Gasparine ona
kızdı:
- Bak, ağlarsan Achille'i çağırırım. Kraliçe gibi rahatsın
işte; yoksa mutlu değil misin?
Madam Campardon kahvaltısını bitirip Octave'la yalnız
kaldığında neşesi yerine gelmişti. Koketlik yapıp ölümden söz
etmek istedi, ama yatağında sabah keyfi yapan bir kadın gibi
neşeliydi. Sırası geldiğinde kendisi de ölecekti tabii. Ama
kuzini haklıydı, mutsuz olması için bir neden yoktu.
Genç adam kalkarken Rose ona seslendi:
- Daha sık gelin, olur mu? Cenazede fazla üzülmeyin.
Octave aynı katta Madam Juzeur'ün kapısını çaldı. Kapıyı açan
küçük Louise onu salona aldı, karşısında meraklı gözlerle
dikilirken Madam Juzeur gelince mutfağa kaçtı. Kadın yine
karalar giyinmiş, yas giysisiyle bile sevimli görünüyordu.
- Bu sabah geleceğinizden emindim. Dün gece düşümde sizi
gördüm. Apartmandaki ölü nedeniyle kolay uyuyamıyordum.
Kadın üç kez kalkıp divanların altına baktığını söyledi.
- Beni çağırsaydınız ya! diye şakalaştı genç adam. Yatakta iki
kişi olsaydık korkmazdınız.
Kadın ona kızar gibi baktı:
- Susun, bu çok ayıp!
Bunu söylerken avucuyla onun ağzını kapamak istedi; genç adam
hemen avuç içini öptü. Kadın gıdıklanmış gibi parmaklarını
daha da açtı. İyice ateşlenen Octave işi daha da ileri
götürmek isteyip onu belinden yakaladı ve göğsüne bastırdı.
Kadın kurtulmak için çabalamıyor, ama katılmıyordu da. Octave
onun kulağına fısıldadı:
- Ama niçin istemiyorsunuz?
- Oh! Bugün hele hiç olmaz!
- Neden bugün olmasın?
- Alt kattaki ölüden söz ediyorum. Hayır, kesinlikle yapamam.
Genç adam onu daha sıkı kucaklıyor ve kadın kendini
bırakıyordu. Solukları yüzlerini ısıtıyordu.
- Öyleyse ne zaman? Yarın?
- Asla.
- Oysa siz özgürsünüz. Kocanız sizi terkettiğine göre,
istediğinizi yapabilirsiniz. Ha? Yoksa çocuk yapmaktan mı
korkuyorsunuz?
- Hayır, doktorların dediğine göre artık çocuğum olmazmış.
- E, öyleyse? Ciddi bir nedeniniz yoksa bu aptalca inat niye?
Genç adam onu sarsıyordu. Kadın esnek bir biçimde onun
kollarından sıyrıldı. Sonra kımıldamaması için Octave'ı kendi
kolları arasına alıp kulağına mırıldandı:
- İstediğiniz her şeyi yaparım, ama bunu asla! İşitiyor
musunuz, asla! Bu benim bir yeminim. Tanrıya bir gün... neyse,
bilmeniz gerekmez. Siz de diğer erkekler gibi kabasınız, bir
şeyi elde edemezseniz tatmin olmuyorsunuz. Oysa ben sizi çok
seviyorum. Ne isterseniz yaparım, ama bunu asla, sevgilim!
Kadın vücudunu onun ellerine terkediyor, en özel okşamalara
izin veriyordu. Ama yasak olan o eyleme geçmek istediğinde
sert bir direnişle onu durduruyordu. Bu inatçılığında bir
rahibenin günah çıkarma endişesi, küçük günahları için affa
uğrayacağı ama büyüğü için cehenneme gideceği korkusu vardı.
Kendine bile itiraf edemediği diğer duygular da karışıyordu
buna; gurur ve kendine saygı, erkekleri parmağında oynatıp
onlara bir şey vermeyen kadının fettanlığı, tüm vücudunu
öptürerek aldığı kişisel zevk yanında son darbeyi hep
geciktirmenin heyecanı. Kadın bunu yeğliyordu; kocasının
alçakça gidişinden sonra hiçbir erkeğin ona sahip olmakla
övünemeyeceğini bilmekten daha iyisi yoktu. Ve o, namuslu bir
kadın oluyordu!
- Hayır, mösyö, kimseyle ilişkim olmadı. Ah! Benim konumumdaki
birçok kadın yoldan çıkardı, ama ben başım dik yürüyebilirim.
Kadın onu yumuşakça itip kanepeden kalktı.
- Bırakın beni. Alttaki bu ölü beni çok üzdü. Sanki tüm evde
ölüm kokusu dolaşıyor.
Zaten cenaze töreni saati yaklaşıyordu. Kadın onu yolcu
ederken dün sözünü ettiği likörü anımsadı. Onu yeniden içeri
aldı, şişeyle birlikte iki kadeh getirip ikram etti. İçerken
kadının yüzünde çocuksu bir sevinç okunuyordu. Dudaklarını
şaplatıyor, şekerli ve vanilyalı şeylere bayıldığını
söylüyordu.
- Bu bizi törende ısıtır.
Holde genç adam onu dudaklarından öperken gözlerini
kapatıyordu. Şekerli dudakları bonbonlar gibi eriyordu.
Saat on bir olduğu halde cenaze aşağı indirilmemişti. Octave
merak edip dışarı çıktı. Giriş kapısına siyah perde çekiliyor,
halı seriliyordu. Hippolyte bu işleri yönetirken, kaldırımda
toplanmış bir öbek hizmetçi aralarında konuşuyorlardı. Lisa,
Valerie'nin yanına yeni girmiş olan yaşlı hizmetçiyi
bilgilendiriyordu:
- Evet, hanımınız kurnazlık etti, ama işe yaramadı. Tüm
mahalleli biliyor. Kocasının sağlığı bozulmuştu; yaşlı adamın
mirasını güvenceye almak için kasaptan çocuk peydahladı. Ama
işte kocası hâlâ sağlam, yaşlı adamsa öldü. Şimdi velediyle
sap gibi kaldı!
Yeni hizmetçi duyduklarına inanamıyordu:
- İyi olmuş, orospuluğun karşılığını almış. Zaten ben de
yanında fazla kalmayacağım. Bu sabah haftaya ayrılacağımı
söyledim. O velet mutfağıma kakasını yapıyordu.
O sırada Julie aşağı inip Hippolyte'e yeni buyruklar
getirmişti; Lisa onun yanına koşup ağzını aradı. Sonra
Valerie'nin hizmetçisinin yanına döndü:
- Aşçının dediğine göre yukarısı karışmış; hâlâ adamın
parasını bulamamışlar. Bu gidişle akşama birbirlerine
girerler.
O sırada Adele bakkaldan dönüyordu; Madam Josserand'ın ona
buyurduğu biçimde, aldığı dört kuruşluk tereyağını önlüğünün
altına gizleyip getiriyordu. Lisa ne aldığını görmek istedi,
sonra onu haşladı; insan dört kuruşluk şey için bakkala
gönderilir miydi? Kendisi olsaydı, ya bu cimrileri daha iyi
beslenmeye zorlar, yahut da onlardan önce kendisi yerdi. Evet
tereyağı, şeker, et, ne bulursa yerdi! Bir süredir diğer
hizmetçiler onu başkaldırmaya kışkırtıyorlar, kız da onlara
uyuyordu. Korkmadığını göstermek için, tereyağının bir
kenarını koparıp hemen orada ekmeksiz yemeye başladı.
- Ben çıkıyorum, dedi Adele. Ölüyü görmek istemiyorum; sonra
bütün gece düşümde ayaklarımdan çektiğini görüyorum.
O giderken diğerleri arkasından gülüştüler. Dün gece
hizmetçilerin katında Adele'in karabasanları hepsini
eğlendirmişti. Hizmetçiler korkudan kapıları açık yatınca,
muzip bir arabacı hortlak gibi giyinip onları sabaha kadar
korkutmuştu.
Cenaze levazımatçısı kapıda hazırlık yaparken, evin önünde bir
el arabası belirdi. İçinde yoksul birkaç mobilya olan arabayı
küçük bir çocuk itiyor, soluk yüzlü bir genç kız da ona yardım
ediyordu. Karşı kaldırımda kırtasiyeciyle konuşan kapıcı hemen
koşup geldi:
- Hey! Ne yapıyorsunuz?
Kız ona döndü:
- Bayım, ben yeni kiracıyım. Eşyalarımı getirdim.
- Hayır! diye bağırdı kapıcı. Bugün olmaz, cenaze var. Yarın
geleceksin!
Kız kapıdaki siyah perdeleri o zaman fark edip şaşırdı. Ama bu
eşyalarla birlikte sokakta kalamazdı ki; odasına çıkmak
istiyordu. o zaman Gourd köpürdü:
- Siz tavan arasındaki odayı kiralayan ayakkabıcı kızsınız
herhalde. Mal sahibinin inadı bitmiyor ki! Marangozun
yaptıkları yetmiyormuş gibi yüz otuz frank için yine başımıza
bir işçi sardı. Hem de kadın!
Sonra mal sahibinin yaşamda olmadığını anımsadı:
- Evet, maalesef mal sahibi öldü. Pekâlâ, tabut inmeden acele
edin!
O sinirle kapıcı arabayı kendisi itekliyordu. Genç kız avlunun
içinde arabasıyla kayboldu.
- Bu kız da tam zamanını buldu, dedi Lisa. Cenaze sırasında
taşınmak ne de neşeli olur ama!
O sırada Gourd'un geri döndüğünü görünce sustu; kapıcı
hizmetçilerin başbelasıydı. Kapıcının sinirli oluşunun nedeni
apartmanın Theophile'e miras kalacağını duymuş olmasındandı. O
ise bir yargıç olan Duveyrier'nin mal sahibi olmasını isterdi.
O sırada törene katılacak olanlar inmeye başladı. Madam Juzeur
kapının yanında Trublot'yla buluşmuş olan Octave'a gülümsedi.
Sonra Marie indi; tabutun üzerine konulacağı sehpaya
şaşkınlıkla bakıyordu. Kapıcı Gourd ikinci kattaki kapalı
perdeleri işaret edip söyleniyordu:
- Bu ikinci kattakiler şaşılacak insanlar, dedi. Sanki
başkaları gibi olmamak için özen gösteriyorlar. Üç gün önce
bir geziye çıktılar.
O sırada Lisa hizmetçilerin arkasına saklanmaya çalıştı, çünkü
Gasparine görünmüştü. Kadın elinde menekşeden bir çelenkle
gelmişti; bu çelenk, Duveyrierlerle iyi ilişkiler içinde olmak
isteyen mimarın bir jestiydi. Uzaktan kırtasiyeci söylendi:
- Oh oh! Öbür Madam Campardon bugün çok şık.
Adam farkında olmadan mahalle esnafının ona taktığı adı
kullanmıştı. Hizmetçiler gülüştüler. Tam o anda tabut
merdivenlerden indirildi. Taşıyıcılar siyah perdelerin
arasından geçerken soluk soluğa kalmışlardı.
- İşte, kiralarını toplayamadan gitti, diye nefretle söylendi
Lisa.
Kapıcının karısı da o zamana kadar ayaklarını uzatıp oturduğu
koltuktan kalktı ve lojmanın kapısında durdu. Kocasının
talimatı üzerine geçerken tabutu selamladı.
Saint-Roch Kilisesi'nde tören sırasında Doktor Juillerat
dışarda bekledi. Zaten içerisi kalabalıktı ve birçok adam da
merdivenlerde bekleşiyordu. Sigara içemedikleri için konuşma
politikaya döndü. Kilisenin açık kapılarından org sesi bazan
dışarı taşıyordu.
- Biliyor musunuz, dedi Leon Josserand, Mösyö Thiers gelecek
yıl bizim bölgemizden adaylığını koyacakmış.
- Ah! dedi doktor. Herhalde sizin gibi bir cumhuriyetçi ona oy
vermez, değil mi?
Genç adam Madam Dambreville'le sosyeteye alışalıdan beri
özgürlükçü düşüncelerinde bir soğuma başlamıştı:
- Niçin olmasın? dedi. O da imparatorluğa karşı.
Bunun üzerine büyük tartışma çıktı. Leon taktikten söz ediyor,
Doktor Juillerat ilkeleri savunuyordu. Doktora göre kentsoylu
sınıfı ömrünü doldurmuştu ve devrimin yoluna engel oluyordu.
Mülk ve servete kavuştuktan sonra, tıpkı eski soylu sınıf
gibi, geleceğin Fransası önünde ayak diriyordu.
- Siz korkaksınız, dedi doktor. Bir tehlike gördüğünüz zaman
en gerici partinin kucağına atlıyorsunuz.
Campardon buna karşı çıktı:
- Ben, bayım, sizin gibi jakoben ve dinsizdim. Tanrı'ya şükür,
aklım başıma geldi. Ama Mösyö Thiers'e oy verecek kadar
bunamadım. Tutarsız, her şeyi karıştıran bir adam.
Oradaki tüm liberaller, Mösyö Josserand, Octave, hatta hiçbir
şey umursamayan Trublot, hep Mösyö Thiers'e oy vereceklerini
belirttiler. Hükümetin adayı Saint-Honoré Sokağı'nda
şekercilik yapan Mösyö Dewinck idi ve onunla alay ediyorlardı.
Bu aday Tuileries Sarayı ile olan ilişkileri yüzünden
kilisenin desteğini alamamıştı. Papazların safına geçmiş olan
Campardon bu adayı kuşkuyla karşılıyordu. Birden sözü
değiştirdi:
- Bakın, sizin Garibaldi'yi (*) ayağından yaralayan kurşun
keşke yüreğini delseydi!
Mimar bu liberallerle daha fazla birlikte görünmemek için
hemen kiliseye girdi. İçerde Rahip Mauduit'nin duaları koro
sesine karışıyordu.
- Artık neredeyse kilisede yatacak, diye mırıldandı doktor.
Ah, bütün bunları süpürmek gerekiyor!
Leon devlet bakanının senatoda yaptığı konuşmayı anımsatıyor,
devrimin imparatorluğu doğurduğunu ve onun ancak seçimlerle
ortadan kaldırılabileceğini söylüyordu. Herkes imparatora bir
ders verilmesi gerektiğine inanıyordu. Yanıbaşlarında duran
kapıcı Gourd saygılı bir tavırla onları dinliyordu.
Tören bitmek üzereydi. Kilisenin derinliklerinden gelen sesler
onları susturdu:
- Requiescat in pace!
- Amin!
Père-Lachaise Mezarlığı'nda tabutu indirirlerken Trublot,
yanındaki Octave'ın Madam Juzeur'e gülümsediğini fark etti.
- Ha evet, diye fısıldadı Trublot. Talihsiz kadın...
İstediğinizi yapar, ama o şeyi asla!
Octave sarsıldı. Nasıl? Onunla da? Ama Trublot kendisinin bu
işlerde olmadığını, bir arkadaşından duyduğunu söyledi. Zaten
kanepede likör içmeyi seven her erkekle oluyordu. Sonra
Octave'ın kolunu bıraktı:
- Pardon, dedi Trublot. Cenaze gömüldüğüne göre, Duveyrier'ye
bir mesaj iletmem gerekiyor.
Aile sessiz ve üzüntülü, mezarlıktan ayrılıyordu. Trublot
yargıcı arkaya çekip bildirdi: Clarisse'in hizmetçisiyle
görüşmüştü. Ama hizmetçi metresinin adresini bilmiyordu, çünkü
hanımına iki tokat patlattıktan sonra o gün işten ayrılmıştı.
Duveyrier'nin son umudu da uçmuştu. Mendiliyle yüzünü kapayıp
ailesine yetişti.
Akşam olur olmaz tartışmalar başladı. Aile tam bir yıkıma
uğramıştı. Mösyö Vabre, noterlerin bazan yaptığı gibi,
vasiyetname bırakmamıştı. Tüm mobilyalar boşuna arandı;
beklenen yedi yüz bin franktan eser yoktu. Ne bir hisse
senedi, ne de devlet tahvili vardı. Bir çekmecede yedi yüz
otuz frank değerinde bozuk para bulundu. Buldukları bir
defterdeki karmaşık hesapları ve banker mektuplarını
inceledikten sonra gerçeği öğrenen mirasçıların yüzü sapsarı
oldu: Yaşlı adamın büyük istatistik çalışmasının altında gizli
bir kumar alışkanlığı yatıyordu. Tüm servetini borsada
sorumsuzca oynayıp bitirmişti: Emekli maaşı, ev kiraları,
hatta çocuklarından ödünç diye aldığı paraların tümü oraya
gittiği gibi, apartmanı da üç kez ipotek edip yüz elli bin
frank borçlanmıştı. Aile o meşhur kasanın önünde perişan
duruyordu: içinde her yerden topladığı incik boncuklar, eski
madalyalar, hatta küçük Gustave'dan çaldığı oyuncaklardan
başka bir şey yoktu.
O zaman adama ilençler yağdırdılar. Aşağılık, dolandırıcı,
moruk, hem kendine bedavadan baktırmış ve hem de çocuklarını
hiç düşünmeden o serveti yok etmişti. Duveyrierler onbir yıl
ona karşılıksız bakıp, Clotilde'in çeyiz parasını bile
istemedikleri için pişmandılar. Teophile ise kendisine
evlenirken söz verilen elli bin franka yanıyordu. Auguste de
aynı durumdaydı; Berthe, annesinin öğrettiği biçimde böyle
dolandırıcı bir aileye gelin gitmekten utandığını söyleyerek
hakaretler yağdırıyordu. Valerie, mirastan yoksun edilme
korkusuyla, başlangıçta ona ödemiş oldukları birkaç aylık
kirayı ona haram ediyordu.
İki hafta boyunca aile bu konuyla çalkalandı. Neyse ki üç yüz
bin frank değer biçilen apartman yerinde duruyordu. İpotek
ödendikten sonra, her bir çocuğa net elli bin frank kalacaktı
ve bu, hiç yoktan iyi sayılırdı. Evin satılmasına karar
verdiler. Duveyrier karısı adına satış işlemlerini üstlendi.
Önce diğer iki kardeşe sorunu mahkemeye gitmeden
çözümlemelerinin daha iyi olacağını kabul ettirdi. Aralarında
anlaşırlarsa, çok dürüst bir adam olan Noter Renaudin önünde
işlemler bitirilirdi. Sonra, noterin önerdiğini söyleyerek,
evi başlangıçta düşük bir fiyattan satışa çıkarmalarını
söyledi. Örneğin, yüz kırk bin franka satışa çıkarsa amatörler
üşüşür, öneriler kızışır ve çok yüksek bir değere
satabilirlerdi. Teophile ve Auguste gülerek kabul ettiler.
Satış günü, beş altı öneriden sonra Noter Renaudin birden, yüz
kırk dokuz bin franka satışı Duveyrier'nin üzerinde bıraktı.
İpoteği ödeyecek kadar bile para etmemişti. Bu darbe onları
bitirdi.
O akşam Duveyrierlerin evindeki kavganın ayrıntıları asla
öğrenilemedi. Evin kalın duvarları bağrışmaların duyulmasını
önlüyordu. Teophile eniştesini dolandırıcılıkla suçladı;
notere bir asliye hukuk yargıçlığı söz vererek satın aldığını
haykırıyordu. Auguste, çapkınlığı tüm mahallede bilinen noteri
mahkemeye vereceğini söylüyordu. Arada yumruklaşmalar olduğu
da söyleniyordu. Daire kapısından çıkarlarken Auguste içeriye
bağırıyordu:
- Alçak rezil! Senden daha az suçlu olanları bir de utanmadan
küreğe mahkûm ediyorsun!
Son çıkan Teophile öksürük nöbetleri arasında haykırıyordu:
- Hırsız! Hırsız! Evet, sen ve karın, ikiniz de hırsızsınız!
Adam çıkarken kapıyı öyle bir çarptı ki alt kattan kapıcı
Gourd alarma geçip yukarı baktı. Yalnızca kapısından dinleyen
Madam Juzeur'ü görünce mutlu bir yüzle yine odasına döndü.
Kapıcı yeni mal sahibini haklı buluyordu.
Birkaç gün sonra Auguste ile kız kardeşi barışınca tüm
apartman şaşırdı. Octave'ın Duveyrierlerin evine gidip
görüştüğü gözlendi. İki kardeşin çıkardığı gürültüden çekinen
yargıç, hiç olmazsa mirasçılardan birinin ağzını kapamak için,
girişteki dükkanın beş yıllık kirasını onlara bağışlamıştı.
Bunu öğrenen Teophile, karısını da alıp Auguste'le kavga
etmeye indi. Kardeşini arkadan vurmaya, bu hırsızlara kendini
satmaya utanmıyor muydu? Ama dükkanda Madam Josserand vardı ve
onun ağzının payını verdi. Kadın Valerie'ye de kızı Berthe'i
örnek alıp kendini satmaktan vazgeçmesini söyleyince Valerie
geri çekilmek zorunda kaldı. Kadın dükkandan çıkarken
bağırıyordu:
- Demek yalnızca biz enayi kaldık! Ben de kira falan
ödemiyorum işte! O kürek mahkûmu isterse bizi mahkemeye
versin. Ve sen Berthe, bir gün senin kaça gideceğini inşallah
birlikte görürüz!
Yeniden kapılar çarpıldı. İki aile arasında ölümüne bir kin
oluştu. Bu arada onlara yardımcı olan Octave aileye daha da
yakınlaşmıştı. Valerie'nin sözlerini Auguste müşterilerin
duymamasına çalışırken, Berthe genç adamın kolları arasında
bayıldı. Madam Josserand da genç adama güveniyordu artık. Bu
arada savaşımı bırakmamıştı:
- Kira geliri kötü sayılmaz. ama ben elli bin frankımızı
istiyorum.
- Ama bizim de ona eşit parayı ortaya sürmemiz gerekiyor,
dedi, Berthe.
Annesi anlamamış gibi yaptı:
- Paramızı istiyorum, işitiyor musun? Bu moruk şimdi mezarında
bize gülüyordur. Beni dolandırmasına izin veremem. Olmayan
parayı söz verirsin ha! Ne sahtekarlar var dünyada! Sana bu
parayı verecekler kızım! Gerekirse onu mezardan çıkarıp yüzüne
tükürürüm!
¯¯¯¯¯¯¯
(*) İtalyan cumhuriyetçi general Garibaldi (1807-1882) birçok
kez Roma'yı papanın elinden almak için girişimlerde
bulunmuştu.
12

Bir sabah Berthe annesinin evinde bulunduğu sırada hizmetçi
Adele Saturnin'in yanında bir adamla geldiğini söyledi.
Moulineaux Akıl Hastanesi Müdürü Doktor Chassagne daha
önceleri birçok kez aileye çocuklarını daha fazla hastanede
tutamayacağını, çünkü ilerlemiş bir delilik belirtisi
görmediğini bildirmişti. Doktor ayrıca çocuğa imza attırıp üç
bin frankını aldıklarını öğrenmiş, kendi kurumunu bu işlere
bulaştırmamak için onu ailesine geri gönderiyordu.
Bu Madam Josserand için yıkım oldu. Görevliyle konuşup
kandırmaya çalıştı. Ama adam şöyle dedi:
- Müdür Bey size iletmemi istedi; ailesine para verecek kadar
sağlığı iyiyse, onların yanında yaşayabilecek kadar da iyidir.
- Ama o deli, bayım! Hepimizi kesebilir.
- İmza atabilecek kadar akıllı ya! deyip gitti adam.
Saturnin çok sakindi, sanki Tuileries Parkı'nda bir gezinti
yapıp dönmüştü. Hastanedeki günlerinden hiç söz etmedi bile.
Ağlayan babasını kucakladı, titreyen annesi ve kız kardeşi
Hortense'ı öptü. Sonra Berthe'i fark edince yüzü aydınlandı,
onu küçük bir çocuk gibi okşadı. Onu iyi durumda gören Berthe
evlendiğini açıklamayı göze aldı. Delikanlı, daha önceki
tepkilerini unutmuş gibi, ses çıkarmadı. Ama kız kardeşi aşağı
inmeye kalkınca bağırmaya başladı: Evlenmesi umurunda değildi,
ama burada yanında kalmasını istiyordu. Annesinin berbat
durumunu gören Berthe'in aklına kardeşini yanına almak geldi.
Dükkanda ona yaptıracak iş bulunurdu elbet.
Aynı akşam Auguste, hiç yandaş olmadığı halde, Berthe'in
kararına uydu. Üç aydır evlilerdi, ama aralarındaki birlik
yavaş yavaş bozuluyordu. Bu, iki farklı özyapının, iki farklı
eğitimin doğal bir sonucuydu: asık suratlı, titiz, duygusuz
bir kocayla, Paris'in sahte lüksünde yetişmiş, bencil ve
savruk bir kadın. Adam bu yüzden karısının hareketli yaşamını,
sürekli ev ziyaretleri, alışverişler, gezintiler, tiyatro ve
sergiler arasında koşturmasını anlayamıyordu. Haftada iki üç
kez Madam Josserand kızını alıp dışarda yemeğe götürüyordu.
Onu, artık para vermediği süslü giysileriyle sosyetede yanında
gezdirmekten zevk alıyordu. Kocası en çok bu pahalı giysilere
karşı çıkıyordu. Geliriyle bağdaşmayan bu süslenme merakı veya
işlerinde çok gerekli olan parayı sokağa atma hevesi ne
oluyordu? Adamın dediğine göre, başkalarına ipek satan kişi
yünlü giymeliydi. Bu durumlarda Berthe annesinin şirret
havasına bürünüp kocasına, yoksa çıplak gezmesini mi
istediğini haykırıyordu. Adam ayrıca karısının temiz iç
çamaşırlarıyla gezmeyişine, görünmeyen kısımların temizliğine
aldırmayışına da kızıyordu. Ama Berthe iki sözcükle onun
ağzını kapatıyordu.
- Kendime acındıracağıma imrendiririm daha iyi. Ben yirmi
kuruşum varken kırk kuruşum varmış gibi yaşarım.
Berthe'in kalıbı giderek annesine benziyordu. Evlendikten
sonra oldukça toplamış, anne tokadı altındaki sinmiş kız
yerine, kendi isteği doğrultusunda inatlaşabilen bir kadın
olup çıkmıştı. Auguste bu ani olgunlaşmayı şaşkınlıkla
karşılıyordu. Berthe önceleri zarif kıyafetlerle dükkandaki
tezgahta kurumlanmaktan hoşlanmıştı. Ama kısa sürede ticaretin
hareketsizliğinden bıkmış, evin geçimi için yaşamını feda eden
kadın havasına girince, kocasıyla arasında bitmeyen kavgalar
başlamıştı. Ana evinde gördüğü kavgaları şimdi kendi evinde
kocasıyla yapıyor, aldığı eğitimin temelinde yatan erkek
düşmanlığıyla kocasını yalnızca para getirmekle görevli
sayıyordu. Her kavgadan sonra içini çekiyordu:
- Ah! Annem ne kadar haklıymış!
Auguste ilk zamanlar onun isteklerini karşılamak için
çabalamıştı. Baba yetkesinin ezdiği gençliğinin
alışkanlığıyla, erinç içinde ve dingin bir aile yaşamı
istiyordu. Giriş katında dükkanın arkasındaki odası artık
yetmeyince, ikinci katta avluya bakan daireye taşınmışlar, ona
göre bir servet olan beşbin franklık mobilya almışlardı.
Önceleri mavi ipek döşeli yatak odasında mutlu olan Berthe,
bir bankerle evli olan arkadaşının evini gördükten sonra,
kendi evini küçümsemeye başlamıştı. İlk kavga hizmetçiler
konusunda olmuştu. Ana evinde zavallı kızları aç bırakarak
yaptırdıkları en ağır hizmetleri kendi evinde de sürdürmeye
kalkınca kızlar başkaldırmıştı. Bu hizmetçilerden biri
mutfağına kapanıp ağlamaya başlayınca, onu avutmaya çalışan
Auguste, karısının hıçkırıkları karşısında, bir saat sonra
kızı kovmak zorunda kalmıştı. O sırada dayanıklı ve yiğit bir
kızı işe aldılar. Rachel adındaki bu kız yirmibeş yaşlarında,
iri burunlu ve sert yüzlü biriydi; kalıcı olacağa benziyordu.
Daha ilk günden onu çirkin bulan Berthe bu kıza iki günden
fazla katlanamayacağını söylüyordu; ama kızın sessiz ve söz
dinler tavırları, her şeyi anlayan ama sesini çıkarmayan
bakışları karşısında, yarı hoşnut ve yarı korkmuş olarak onu
kabullendi. Rachel en ağır işleri sesini çıkarmadan yapıyor,
kuru ekmeğe razı oluyor ve yavaş yavaş ailenin her işini
üzerine alıyordu. Gözlerini her zaman açık tutan ve dişlerini
sıkan bu kız, madamın kendisine mecbur kalacağı günü sabırla
bekliyordu.
Apartmanda Mösyö Vabre'ın ölümünden sonraki karışıklık gitmiş,
yerini büyük bir sessizliğe bırakmıştı. Merdivenler bir
kentsoylu kilisesinin saygın havasına yeniden kavuşmuştu.
Duveyrier'nin karısıyla barıştığı söyleniyordu. Valerie ve
Theophile ise kimseyle konuşmadan başları dik girip
çıkıyorlardı. Kapıcı Gourd hoşnut bir yüz anlatımıyla
apartmanı arşınlıyordu.
Bir akşam saat on bire doğru, Auguste ikide bir dükkanın
kapısına çıkıp bakıyordu. Endişeli olduğu anlaşılıyordu. Akşam
yemeği sırasında annesi ve kızkardeşi Berthe'i gelip almışlar,
tatlısını bile yemeye fırsat bırakmamışlardı. Kapanıştan önce
dönmeye söz verdikleri halde hâlâ ortada yoklardı.
- Ah! Tanrım! Tanrım! diye ellerini ovuşturuyordu adam.
O sırada tezgahta ipek toplarını etiketleyen Octave'ın yanına
geldi. Akşamın bu ilerlemiş saatinde müşteri de zaten
gelmiyor, dükkanı yerleştirmek için açık tutuyorlardı. Genç
adama sordu:
- Bu hanımların nereye gittiğini biliyor musunuz acaba?
Octave şaşırıp masum bir yüzle ona baktı:
- Ama efendim, size söylediler ya. Bir konferansa gittiler.
- Konferans saat onda bitecekti. Namuslu kadınlar bu saatte
evlerine dönmüş olurlar!
Adam dükkanda yine volta atmaya başladı; bir yandan da,
onların suç ortağı olabileceğinden kuşkulandığı Octave'a göz
ucuyla bakıyordu. Genç adam da onu belli etmeden izliyordu.
Onu hiç bu kadar endişeli görmemişti. Ne oluyordu! Başını
çevirince, dükkanın dip tarafında elindeki alkollü bezle bir
aynayı temizleyen Saturnin'i gördü. Çocuğu yavaş yavaş
alıştırmak için ona basit işler veriyorlardı. O akşam
Saturnin'in gözleri tuhaf bir biçimde parlıyordu. Octave'ın
arkasından süzülüp ona fısıldadı:
- Dikkat edin... bizimki bir kâğıt buldu. Evet, cebinde bir
kâğıt var... Sizinse dikkat edin.
Sonra çabucak aynanın başına döndü. Octave bir şey anlamadı.
Bir süredir deli çocuk, köpeklerin içgüdüleriyle yaptıkları
gibi, ona tuhaf bir yakınlık gösteriyordu. Niçin ona kâğıttan
söz etmişti? Kendisi Berthe'e mektup yazmamıştı. O yalnızca
genç kadına bakmakla yetiniyordu, ona bir armağan verebilmek
için fırsat kolluyordu. Daha önceki deneyimlerine dayanarak bu
taktiği geliştirmişti.
- Saat onu on geçiyor! diye bağırdı Auguste. Nerede kaldı
bunlar?
Aynı anda hanımlar göründüler. Berthe beyaz işlemeli ve pembe
ipekli şahane bir giysi giymişti. Annesi ve kızkardeşi de her
mevsim yeniden onardıkları mavi ve mor ipekli giysileri
içindeydiler. Madam Josserand iri gövdesiyle önden girerek,
damadının boğazında hazırlanmış olan serzenişleri önlemeye
çalıştı. Kadın, önemsiz bir şeymiş gibi, mağaza vitrinlerine
bakarak geldikleri için geç kaldıklarını söylemekle yetindi.
Yüzü bembeyaz olan Auguste bir şey söylemedi, herhalde uygun
bir an bekliyordu. Fırtınayı duyumsayan anne birkaç sözle
damadını yokladı, ama sonunda çıkmak zorunda kaldı:
- İyi akşamlar, kızım. Uzun yaşamak istiyorsan erken yatıp
uyu, olur mu?
Kadın ve kızı çıkar çıkmaz Auguste, Octave ve Saturnin'i
unutup cebinden çıkardığı buruşuk bir kâğıdı Berthe'in yüzüne
tuttu:
- Nedir bu?
Berthe şapkasını çıkarırken kızarmıştı:
- Ah, o mu? Bir fatura.
- Evet, bir peruk faturası! Kafanızda saç yokmuş gibi peruk
takmak ne oluyor? Ama önemli olan bu değil; siz bu faturayı
ödemişsiniz. Hangi parayla ödediniz?
Genç kadın iyice zor durumda kalmıştı:
- Kendi paramla, tabii!
- Sizin bu kadar paranız yok. Ya birisinden aldınız, yahut da
kasadan. Ayrıca, başka borçlar yaptığınızı da biliyorum. Her
şeye katlanabilirim, ama borca asla! Anlıyor musunuz: Borç
yok!
Adamın bu bağırışında namuslu bir tüccarın borca karşı duyduğu
nefret vardı. Hızını alamayıp karısının sürekli dışarda
oluşunu, Paris'in dört bir yanına yaptığı gezintileri ve lüks
giyinme alışkanlığını eleştirdi. Onun durumundaki bir aile
kadını ipek giysilerle gece saat on birlere kadar dışarda mı
olmalıydı? Böyle zevkleri olan bir kadının en az beş yüz bin
frank çeyiz parası getirmesi gerekirdi. Ama o gerçek suçluyu
biliyordu: Kızlarının sırtına gömlek alacak parası olmadığı
halde, onları servet yemeye alıştıran annesi!
- Annemi aşağılamayın! diye bağırdı Berthe. Onun bir suçu yok,
o yalnızca görevini yaptı. Ya sizin ailenize ne demeli?
Babalarını öldürenler!
Octave etiketlerine eğilip duymazlıktan geldi. Ama göz ucuyla
kavgayı ve özellikle Saturnin'i izliyordu. Deli çocuk aynayı
temizlemeyi bırakmış, burnundan soluyor ve kocanın üzerine
atılmaya hazır görünüyordu.
- Ailelerimizle uğraşmayalım, kendi derdimiz bize yeter, dedi
Auguste. Bakın, bu yaşam biçimini bırakacaksınız, çünkü size
artık beş kuruş bile vermeyeceğim. Sizin yeriniz burada, tüm
namuslu kadınlar gibi, tezgahın arkasındadır. Eğer bir daha
borçlanırsanız karışmam.
Berthe sapsarı kesilmişti. Alışkanlıkları, zevkleri ve güzel
giysilerine bir darbe vuran bu koca yetkesi onu şaşırtıyordu.
Bu, sevdiği ve evlenirken düşlediği her şeyin sonu demekti.
Ama bir kadın taktiğiyle, asıl öfkelendiği noktayı gizleyip
öfkeyle bağırdı:
- Annemi aşağılamanıza katlanamam!
Auguste omuz silkti:
- Anneniz, ha! Bakın, bu davranışınızla gittikçe ona benziyor,
çirkinleşiyorsunuz. Evet, sizi tanıyamıyorum, yerinize o
gelmiş. Vallahi bu beni korkutuyor!
Berthe hemen dingin bir biçimde karşısına dikildi:
- Az önce söylediğinizi, sıkıysa annemin yüzüne söyleyin
bakalım. Sizi nasıl kapıya koyar.
- Ah! Beni kapıya koyacakmış! Pekâlâ, hemen çıkıp
söyleyeceğim.
Adam kapıya doğru yürüdü. Aslında çıkması iyi olacaktı, çünkü
Saturnin kurt gibi gözlerini kısmış, onu boğmak için
arkasından yaklaşıyordu. Genç kadın bir sandalyeye çöküp
söylenmeye başladı:
- Ah, Tanrım! Yeniden başlamak mümkün olsaydı kesinlikle
onunla evlenmezdim!
Yukarda, Adele yatmış olduğundan, kapıyı Mösyö Josserand açtı.
Baba gece çalışmasına başlamak üzereydi; son günlerde baş
ağrıları çekmesine karşın ve her zamanki keşfedilme korkusuyla
bu nankör işi sürdürüyordu. Yaşlı adam masanın üzerinde
bitirmesi gereken bir muhasebe işi olduğunu söyleyerek
damadını doğrudan yemek odasına aldı. Auguste hemen konuya
girip kızını borçla alışveriş yapmakla suçladı ve peruk
faturası üzerine çıkan kavgayı anlattı. Yaşlı adamın elleri
titremeye başladı; kekeliyor ve gözlerinden yaş geliyordu.
Demek kızı da ömrünü borç ve sürekli aile kavgaları içinde
geçirecekti! Talihsiz yaşamı çocuğunda yineleniyordu! Ayrıca
diğer bir korku adamın elini kolunu bağlıyordu; damadının her
an söz verilen parayı istemesinden korkuyordu. Genç adam
akşamüstü birden eve geldiğine göre durumlarını biliyor
olmalıydı.
- Şey... karım uyuyor, onu rahatsız etmesek iyi olur diyorum.
Doğrusu çok şaşırdım... Aslında Berthe iyi kızdır, inanın
bana... Biz de herhalde sizi kızdıracak bir şey yapmadık,
sevgili oğlum...
Adam damadını yatıştırmaya çalışırken bir yandan da endişeyle
onun yüzünü inceliyordu. O sırada Madam Josserand yatak
odasının kapısında göründü. Geceliği ve bembeyaz yüzüyle
dehşet verici bir görüntüsü vardı. Auguste kızgın olmasına
karşın geri çekildi. Kadın kapıdan dinlemiş olmalıydı, çünkü
hemen yumruk gibi konuya girdi:
- Herhalde söz verdiğimiz on bin frankı istemeye geldiniz,
değil mi? Vadesine henüz iki ay var. Merak etmeyin, iki ay
sonra ödeyeceğiz, bayım. Bizde ölüp de sözümüzden kaçmak yok.
Yalanın bu kadar görkemlisi Mösyö Josserand'ın yüreğine indi.
Madam Josserand damadına konuşma fırsatı vermeden darbeleri
indiriyordu:
- Siz bu düşüncesizce davranışlarınızla Berthe'i hasta
ettiğinizde, doktor çağırmanız gerekecek. İlaç paralarıyla
birlikte kaça mal olacağını bir düşünün. Az önce, bir
budalalık yapacağınızı fark ettiğim halde yukarı geldim.
Elinizden geleni yapın, karınızı isterseniz dövün. Ama benim
ana yüreğim rahat, çünkü Tanrı bizi gözlüyor ve onun cezası
hiç gecikmez.
Sonunda Auguste yakındığı şeyi anlatabildi. Karısının sürekli
dışarda gezmesini, pahalı giysilerinden söz etti. Daha da
cesaretlenip Berthe'in aldığı terbiyeyi de eleştirdi. Madam
Josserand onu acıyormuş gibi dinliyordu. Adam bitirince şöyle
dedi:
- Tüm bunlar o kadar saçma ki yanıt vermeye bile değmez,
bayım. Benim vicdanım rahat, bu bana yeter. Size bir melek
emanet ettim, ama beni aşağılayacaksanız hiçbir şeyinize
karışmıyorum. Kendiniz halledin.
- Ama böyle giderse kızınız beni aldatabilir, madam! diye
öfkelendi Auguste.
Gitmek üzere olan kadın döndü:
- Bunun için ne gerekiyorsa yapıyorsunuz, bayım!
Ve Madam Josserand beyaz geceliği içinde üç memeli dev bir
Ceres (*) gibi gururla odasına döndü.
Baba Auguste'ü birkaç dakika tutup yatıştırmaya çalıştı.
Kadınların isteklerine karşı çıkmanın zor olduğunu anlatarak
genç adamı sakinleştirdi ve onu karısını bağışlamaya hazır bir
kafayla gönderdi. Yalnız kalan Mösyö Josserand masasına
oturunca, küçük gaz lambası önünde ağlamaya başladı. Her şey
boştu, kızına gizlice yardım edecek kadar gece işini hiçbir
zaman bitiremeyecekti. Çocuğunun borçlanıyor olması ona kendi
utancı gibi geliyordu. Üstelik kendini iyi bulmuyordu, bu
yakınlarda yine bir bunalım gelebilirdi. Sonunda gözyaşlarını
tutarak güçlükle çalışmaya koyuldu.
Aşağıda, dükkanda Berthe başını elleri arasına almış,
devinimsiz oturuyordu. Çıraklardan biri kepenkleri örttükten
sonra mahzene inmişti. O zaman Octave genç kadına
yaklaşabildi. Koca gittikten hemen sonra Saturnin el kol
işaretleriyle Octave'ı kız kardeşinin yanına gitmeye
zorluyordu. Gülerek genç adamı cesaretlendirmeye çalışıyor,
anlaşılmamaktan korktuğu için elleriyle öpücük işaretleri
yapıyordu. Octave ona işaretlerle "Nasıl? Onu öpmemi mi
istiyorsun?" diye haber gönderince deli çocuk başını evet
anlamında sallıyordu.
Saturnin genç adamın kız kardeşinin yanına gülümseyerek
gittiğini görünce, onları rahatsız etmemek için, mutlu bir
biçimde tezgahın arkasına saklandı. Gaz lambalarının ışığında
ve ipeklerin kokusu altında mağaza sessizdi.
- Madam, dedi Octave tatlı bir sesle, kendinizi bu kadar
üzmeyin.
Kadın dalıp gitmişti, genç adamı yakınında görünce irkildi.
- Sizden özür dilerim, Mösyö Octave. Bu tatsız olaya tanık
olduysanız suç benim değil. Kocamın da kusuruna bakmayın, bu
akşam biraz rahatsız olmalı. Bilirsiniz, her ailede ufak
sürtüşmeler olur...
Kadın hıçkırmaya başladı; kocasının kusurunu dışarıya karşı
savunması gerektiği düşüncesi ilk kez aklına geliyordu.
Saturnin tezgahın altından kafasını çıkardı; ama Octave'ın kız
kardeşinin elini tuttuğunu görünce çekildi.
- Biraz cesur olun, madam, lütfen.
- Elimde değil. Siz de buradaydınız, her şeyi duydunuz. Seksen
franklık peruk için! Sanki diğer hanımlar peruk takmıyormuş
gibi! Ama o hiçbir şey bilmiyor ve dinlemiyor. Kadın ruhundan
anlamıyor. Ah! Çok mutsuzum, Mösyö Octave!
Duyduğu nefretin ateşiyle aklına gelen her şeyi söylüyordu.
Severek evlendiği bu adam şimdi kendisinden bir bluzu
esirgiyordu! Oysa kadınlık görevlerini yerine getiriyordu.
Geçenlerde peruk alma isteğini geri çevirmeseydi, kendi
parasıyla almaya kalkar mıydı hiç? Kocası en basit şeylere
bile kızıyordu. Ufak bir süs eşyasını canı çekip istediğinde
hep surat ediyordu. Ama gururu vardı, kocasından bir şey
istemeden, gerektiğinde ondan yoksun kalabiliyordu. Örneğin,
iki haftadır Palais-Royal'daki bir kuyumcuda fantezi bir
mücevher görmüştü.
- Bir bilseniz, üzerinde elmas taklidi üç yıldız olan bir saç
tokası. Oh! Yüz franklık bir şey. İşte bunu kaç kez söyledimse
de oralı olmadı.
Octave böyle bir şansa inanamazdı. Olayı hızlandırdı.
- Evet, evet, biliyorum. Benim önümde de kaç kez konuştunuz. 
Doğrusu, madam, beni dükkanınıza kabul ettiniz, bana o kadar
yardımcı oldunuz ki ben de bağışlamanıza sığınarak...
Bunları söylerken cebinden bir mücevher kutusu çıkarıp açtı:
üç yıldızlı toka kadife üzerinde parlıyordu. Berthe heyecanla
ayağa kalktı.
- Ama bu olanaksız! Mösyö Octave, bunu kabul edemem. Doğru
yapmadınız.
Genç adam saf görünüp birkaç bahane sıraladı. Midi bölgesinde
bu görenekti. Ayrıca, gerçek elmas değildi ya. Kadının yüzü
pembeleşmiş, ağlamayı kesmiş ve gözlerini mücevherden
ayıramıyordu.
- Rica etsem, madam... Hiç olmazsa, çalışmamdan hoşnut
olduğunuzu göstermek için kabul edin.
- Hayır, Mösyö Octave, üstelemeyin. Gerçekten kabul edemem.
Saturnin ortaya çıkmış ve büyülenmiş gibi mücevhere bakıyordu.
Ama sağlam kulakları Auguste'ün ayak seslerini duyunca dilini
şaklatıp Berthe'i uyardı. Tam kocası içeri girerken kadın
kararını verdi; kutuyu cebine atarken fısıldadı:
- Pekâlâ! Ama onu ablam Hortense'ın armağan ettiğini
söyleyeceğim, olur mu?
Auguste dükkanın kapatılması için buyruk verdikten sonra
Berthe'le evine çıktı. Adam kavgadan tek söz etmedi, üstelik
karısının yatışmış olmasından hoşnut gibiydi. Octave da
dükkandan ayrılırken bir el omzuna dokundu. Bu, Saturnin'di;
mahzende yatıp kalkıyordu. Deli çocuk yabanıl bir sevinçle ona
gülüyordu:
- Arkadaş... iyi dost...
O zamana kadarki hesapları değişen Octave, şimdi Berthe'i genç
ve güzel olduğu için arzuluyordu. Şimdiye kadar kadınların
desteğiyle bir yere gelmenin hesaplarını yaparken şimdi,
Marsilya'da bilmediği, lüks ve zarif Parisli Kız'ın tadına
bakmak istiyordu. Onun eldivenli küçük ellerine, yüksek
topuklu küçük ayaklarına, dantellerle süslü göğüslerine, hatta
temizliği kuşkulu iç çamaşırlarına bayılıyordu. Böyle bir
kadın için armağanlara para harcamak tutumlu doğasına aykırı
da olsa ona zevk veriyordu.
Genç adamı en çok şaşırtan bu kadına aşık olurken üzerine bir
utangaçlık gelmiş olmasıydı. Her zamanki aceleciliği gitmiş,
işleri oluruna bırakıp yavaş gitmenin zevkini alır olmuştu.
Valerie ve Madam Hedouin'le olan kötü deneyimleri sonunda
Berthe'i uzun ve dikkatli bir kampanya sonunda elde
edebileceğini anlamıştı. Ama tüm bunların altında, sevdiği
kadının korkusu da vardı; çünkü Berthe'in namuslu olduğuna
inanıyordu.
Bu tartışmanın ertesi günü, kadına armağanını verebilmekten
mutlu olan Octave, kocayla da arayı iyi tutmanın yararlı
olacağını düşündü. Auguste tüm çalışanlarına kendi masasında
yemek yedirirdi. Yemekte Octave patronunu dikkatle dinliyor,
düşüncelerini hararetle destekliyordu. Özellikle, karısına
karşı olan eleştirilerine katılıyordu; hatta ona yardımcı olup
karısını gözetlemeyi ve rapor vermeyi üzerine aldı. Auguste
bundan çok duygulandı. Genç adama, onu kaynanasının tarafında
sanıp bir ara kovmayı düşündüğünü itiraf etti. Buna büyük
tepki gösteren Octave Madam Josserand'dan nefret ettiğini
söyleyince adamın güvenini tümüyle kazandı. Sinirli bir yapısı
olan Auguste aslında iyi bir adamdı, parasını sokağa atarak ve
¯¯¯¯¯¯¯
(*) Romalılarda bereket tanrıçası.
ya namusuna dokunarak sinirlendirilmedikçe her şeye uyum
gösterebilirdi. Kavgadan sonra başağrısı o kadar artmıştı ki
bir daha kavga etmeyeceğine ant içiyordu.
- Siz hiç olmazsa beni anlıyorsunuz. Ben huzur istiyorum...
Bunun dışında hiçbir şey umurumda değil; namus ve para konusu
dışında, doğal olarak. Söyleyin, bu mantıklı değil mi,
karımdan çok şey mi istiyorum?
Octave onun mantığını yüceltiyor ve iki adam, ipek topları
devirmekle geçen o tekdüze yaşamın ne kadar tatlı olduğunda
birleşiyorlardı. Onun hoşuna gitmek için Octave büyük mağaza
düşlerinden bile vazgeçiyordu. Bir akşam, Madam Hedouin'e
anlattığı gibi, yandaki dükkanı satın alıp büyük bir mağaza
yapma düşüncesini ona da açmıştı. Zaten dört tezgahı arasında
bile başı ağrıyan Auguste ona o kadar dehşetle bakmıştı ki
genç adam hemen lafı çevirip küçük esnaflığın erdemlerinden
söz etmeye başlamıştı.
Günler geçiyordu, Octave dükkanda kendine iyi bir yer
edinmişti. Koca ona değer veriyor, Madam Josserand bile
kendisine açıktan yakınlık göstermeyen genç adamın çalışmasını
beğeniyordu. Berthe'e gelince, o da Octave'a sevimli bir
yakınlık gösteriyordu. Ama en iyi dostu Saturnin'di; çocuğun
dilsiz sevgisi her geçen gün, Octave'ın kadına duyduğu istekle
birlikte artıyordu. Deli çocuk, kız kardeşine yaklaşan başka
herkese karşı düşmanca bir kıskançlık gösteriyor, dişlerini
gösterip onu ısırmaya hazırlanıyordu. Ama Octave kız
kardeşinin yanına gelip onu mutlu bir aşık gibi güldürdüğünde,
onların istek dolu neşesi bir parça da delinin yüzünde
yansıyordu. Zavallı yaratık kendi kanından olan bu kadının
aracılığıyla aşkı tadıyor gibiydi. Arada bir Octave'ı
durduruyor, yalnız olmadıklarından emin olmak için çevresine
bakındıktan sonra, ona heyecanla Berthe'i anlatıyordu.
- Küçükken şu kadarcık elleri vardı; tombul, pembe yanaklıydı.
O yerde yatmış gülerken ben onu seyretmeye doyamazdım. Yanına
çömeldiğimde bana pat! pat! pat! diye tekme atardı. Oh! Ne
kadar severdim o tekmeleri!
Octave böylece Berthe'in tüm çocukluğunu öğreniyordu.
Saturnin'in boş beyni en önemsiz ayrıntıları bile saklamıştı:
Bir gün Berthe'in parmağına diken battığında, onu parmağındaki
kanı emerek iyileştirmişti; başka bir gün masanın üzerinden
düştüğünde onu kucağında tutmuştu. Ama hep, büyük dram dediği,
Berthe'in hastalığına dönüp geliyordu:
- Ah! Onu bir görseydiniz! Bütün gece onu bekledim. Beni
tekmeyle uyumaya göndermek istiyorlardı. Ama ben yine gelip
onun başında bekliyordum. Cildi o kadar beyazlaşmıştı ki
ağlıyordum; soğumasın diye yokluyordum. Sonra bana
ilişmediler. Onlardan daha iyi bakıyordum çocuğa; ilaçların
hepsini biliyordum, o da bir tek benim elimden ilacını
alıyordu. Çok acı çektiği zaman yanına yatıp onu ısıtıyordum.
Ne kadar yakındık. Sonra iyileşti; ben yine odasında yatmak
isteyince beni dövdüler.
Gözleri parlıyor, her şey dün olmuş gibi kâh gülüp kâh
ağlıyordu. Bölük pörçük sözlerinden bu tuhaf sevginin öyküsü
ortaya çıkıyordu: doktorların ölüme terkettiği küçük hastanın
başucunda zayıf aklıyla bulduğu çözüm, kalbini ve vücudunu ona
vererek kurtarmak olmuştu. Bir erkek olarak duyabileceği sevgi
ve şehvet bu acı dramın şok etkisiyle sonsuzca körleşmişti.
Ama Berthe, iyileştikten sonraki iyilik bilmezliğine karşın,
onun gözünde ölümden kurtardığı ve kıskanç bir sevgiyle
yücelttiği bir kız ve bir kardeş olmuştu. Bu nedenle, bir aşık
gibi onun kocasından nefret ediyor, içini Octave'a dökerek
rahatlıyordu:
- Yine bir gözü kapanmış. Onun bu başağrısı kafamı bozuyor.
Dün ayaklarını nasıl sürüdüğünü gördünüz, değil mi? İşte yine
sokağa bakıyor. Pis domuz, pis domuz!
Auguste adım atsa onu kızdırıyordu. Deli çocuk bazan da
tehlikeli çözümler düşünüyordu:
- İkimiz bir olup onu domuz gibi keselim, ha ne dersin?
Octave onu yatıştırıyordu. Dingin olduğu günlerde deli çocuk
genç kadınla Octave arasında habercilik yapıyor, birinin öteki
için söylediği güzel bir sözü, bir iş buyruğunu iletiyordu.
Onlar için canını verecek gibiydi.
Berthe armağandan bir daha söz etmemişti. Octave'ın heyecanlı
ilgisini fark etmemiş görünüyor, ona bir arkadaş gibi
davranıyordu. Genç adam artık çok şık giyiniyor, kızların
çekici bulduğu gözlerini genç kadının üzerinden ayırmıyordu.
Kadın yalnızca bir kaçamağını saklamaya yardım ettiği zaman
ona minnet duyuyordu. Aralarında bir suç ortaklığı oluşmuştu;
genç kadını annesiyle çıkmaya yüreklendiriyor, koca
kuşkulandığı zaman onları bir bahaneyle koruyordu. Alışveriş
ve gezme furyasına dalmış olan genç kadın artık kocasının ne
diyeceğiyle hiç ilgilenmiyor, bu konunun çözümünü Octave'a
bırakıyordu. Böyle dönüşlerinde genç adamın dükkanda
beklediğini görürse, arkadaşça onun elini sıkıyordu.
Ama bir gün kadının ödü koptu. Berthe bir köpek sergisinden
döndüğü gün, Octave onu mahzene çağırdı ve gündüz gelen yetmiş
iki franklık bir çorap faturasını Berthe'e verdi. Genç kadın
sararıp bir çığlık attı:
- Tanrım! Kocam bunu gördü mü?
Genç adam merak etmemesini, kocasına göstermeden faturayı cebe
indirmek için epey ter döktüğünü anlattı. Sonra, çekingen bir
sesle ekledi:
- Faturayı ödedim.
Genç kadın hemen ceplerini arar gibi yaptı, bir şey
bulamayınca ona döndü:
- Size bunu ödeyeceğim. Ah! Çok teşekkür ederim, Mösyö Octave.
Auguste bunu görseydi yok olmuştum.
Bu kez genç adamın iki elini tuttu ve bir an elleri arasında
tutup sıktı. Bundan sonra yetmiş iki frankı ağzına almadı.
Berthe, genç kızlığında aklına koyduğu ve annesinin bir
erkekten istemesini öğrettiği her şeye karşı giderek bitmeyen
bir istek ve zevk duyar olmuştu. Baba ocağında tatmin
edemediği isteklerin, çizme alabilmek için kalitesiz yağ yemek
zorunda kaldığı günlerin, yirmi kez onartıp giydiği giysilerin
acısını çıkarmak istiyor gibiydi. Ama en çok son üç yılın, bir
koca bulabilmek için Paris çamurunda balo ayakkabılarıyla kapı
kapı dolaştığı günlerin öcünü alıyordu: Bir sandalyede oturup
sıkıntıdan patladığı çağrılar, aptal suratlı erkeklere yüzünde
tutabilmek için zorlandığı utangaç gülümseyişler, her şeyi
bildiği halde masum gibi durabilmeler. Sonra yağmur altında,
araba tutamadan eve dönüşler, buz gibi yatağında titremeler ve
yanaklarında hâlâ acısını duyduğu anne tokatları. Yirmi iki
yaşında olmasına karşın hâlâ o günleri unutamıyor, bazan bir
eksiği var mı diye aynada kendini inceliyordu. Uzun süre izini
sürdükten sonra yakaladığı avın işini bir darbeyle bitiren
avcı, Auguste'e hiç acımıyor ve ona bir zavallı gözüyle
bakıyordu.
Karı koca arasındaki birlik, erincini yitirmemek isteyen
kocanın tüm çabalarına karşın, giderek çözülüyordu. Adam
karısının ufak kusurlarına göz yumuyor, hatta daha büyüklerini
de sineye çekiyordu, ama sürekli olarak daha büyük bir ayıbın
korkusuyla yaşıyordu. Bu nedenle, Berthe'in açıklamakta
zorlandığı alışverişleri annesi veya kız kardeşinin üzerine
yıkmasını hoşgörüyle karşılıyordu. Karısının akşamları
çıkmasına da göz yumuyordu; bu sayede Octave iki kez genç
kadını, annesi ve kız kardeşiyle birlikte, gizlice tiyatroya
götürebilmişti. Bu çağrılardan hanımlar o kadar hoşnut
kaldılar ki genç adamın yaşamasını bildiğini söylediler.
O zamana kadar Berthe, en ufak tartışmada, kocasının karşısına
namuslu oluşunu çıkarıyordu. Kocası olarak rahat uyuyabilirdi.
Annesi gibi kızın da ahlak anlayışına göre kocanın haklılığı,
kadının zina yapması durumunda mazur görülebilirdi. Bu gerçek
namusluluk, evliliğinin ilk aylarında isteklerini tatmin
ederken, onun için büyük bir özveri oluşturmuyordu. Soğuk
yapılı bir kadın olduğundan, arzulu bir yaşamın sorunlarını
göze almaya yanaşmıyor, kendi başına tatmin edebildiği
zevkleri yeğliyordu. Octave'ın ona kur yapması yalnızca,
başarısız koca arama günlerinde bir parça kırılmış olan
gururunu okşuyordu; üstelik bundan türlü çıkarlar sağlıyordu.
Bir gün genç adama beş saatlik araba ücretini ödetmişti. Başka
bir gün tam çıkarken, genç adama cüzdanını yukarda unuttuğunu
söyleyerek otuz frank ödünç almıştı. Bu genç adam zararsızdı;
bir art niyet taşımadan, olayların ve zevklerinin gelişmesine
göre, ondan yararlanıyordu. Bu arada, görevlerini kusursuz
yaptığı halde eziyet gören kadın rolünü de sonuna kadar
oynuyordu.
Bir cumartesi günü karı koca arasında kıyamet koptu. Hizmetçi
Rachel'in hesabında yirmi kuruş eksik çıkmıştı. Evin haftalık
parasını Auguste veriyor, Rachel'in hesabını Berthe ödüyordu.
O akşam Josserandları yemeğe çağırmışlardı ve mutfak yiyecek
doluydu: Tavşan, koyun budu, karnıbahar. Saturnin yerde
oturmuş, kız kardeşinin ve eniştesinin ayakkabılarını
boyuyordu. Tartışma yirmi kuruş konusunda uzun arayışlarla
başladı. Nereye gitmiş olabilirdi? Auguste yeniden hesapları
incelerken, Rachel dingin ve sert yüz anlatımıyla hiçbir şey
olmamış gibi, ama kulaklarını dikerek koyun budunu şişe
geçiriyordu. Adam sonunda elli frankı tamamladı: aşağı
inecekken yine kafası bu kayıp paraya takılınca geri döndü:
- Ama bu parayı bulmamız gerekir, dedi karısına. Belki de
Rachel'den ödünç almış, vermeyi unutmuşsundur.
Berthe bu söze alındı.
- Bari evin parasını çaldığımı söyleyin! Ah, ne yazık!
Her şey burada başladı ve en zehirli suçlamalara kadar gitti.
Barış istemesine karşın, mutfaktaki tavşanı ve koyun budunu
gören Auguste bu aşırı yiyecek harcaması nedeniyle çileden
çıkmıştı. Mutfak defterini karıştırıyor, her harcamayı
eleştiriyordu. Bu kadar savurganlık olur muydu? Yoksa
hizmetçiyle birlik olup mutfak hesabını şişiriyorlar mıydı?
Sabrı taşan genç kadın bağırmaya başladı:
- Ben! Ben hizmetçiyle birlik mi oluyormuşum? Oysa beni
ispiyonlaması için onu burada tutan sizsiniz! Evet, her zaman
peşimde, nereye gitsem gözleri üzerimde. Ah! Belki de ben
çamaşır değiştirirken anahtar deliğinden bakıyordur. Sizin
izlemeniz umurumda değil, çünkü ben kötü bir şey yapmıyorum.
Ama beni onunla birlik olmakla suçlamayın, lütfen.
Bu beklenmedik saldırı kocayı bir an şaşkın bıraktı. Rachel
elindeki butla geri döndü; elini göğsüne bastırıp protesto
ediyordu:
- Oh! Madam, bunu nasıl söylersiniz? Ben ki size o kadar saygı
duyuyorum...
- Siz delisiniz, dedi Auguste karısına. Kızım, siz kendinizi
savunmayın, o delirmiş!
Adam arkasında bir gürültü duyup telaşlandı. Saturnin elindeki
yarı boyanmış ayakkabıyı yere fırlatmış, kız kardeşinin
yardımına koşuyordu. Yüzü vahşileşmiş, yumruklarını sıkarak bu
pis domuzu boğacağını haykırıyordu. Auguste korku içinde
eviyenin arkasına sığınmış, bağırıyordu:
- Artık yeter! Karıma iki çift laf edecek olsam, hemen bu
aramıza giriyor. Onu evime almayı kabullendim, ama huzur
bırakmıyor! İşte annenizin güzel bir armağanı daha! Kendi
korktuğu için onu başımıza sardı. Teşekkürler! Şimdi eline
bıçak alıyor. Durdurun onu!
Berthe kardeşinin elinden bıçağı aldı, bir bakışıyla onu
yatıştırdı. Yüzü bembeyaz olan Auguste sızlanıyordu: bu deli
evde en ufak şey için bıçak çıkarıyordu; maazallah elinden bir
kaza çıksa cezai ehliyeti olmadığı için polis bile bir şey
yapamazdı. Bir kocayı çaresiz bırakan böyle bir kardeşi başına
sarmak doğru muydu? Berthe onu ayıpladı:
- Siz görgüsüzün birisiniz, bayım! İnsan mutfakta böyle şeyler
konuşmaz.
Kadın kapıları çarparak odasına çekildi. Rachel bir şey
duymamış gibi ocağın başına döndü. Auguste hemen koşup
karısını odasında yakaladı.
- Beni anlamalısın, karıcığım; az önce senin değil,
hizmetçinin hesabı şişirdiğini söylemek istemiştim. Bu yirmi
kuruşu bulmamız gerek.
Genç kadın sinirli bir biçimde dönüp onun yüzüne baktı:
- Sıktınız artık bu yirmi kuruşunuzla! Bana yirmi kuruş değil,
ayda beşyüz frank gerek. Evet, giyim ve gezme için beşyüz
frank... Ah! Mutfakta hizmetçi önünde paradan söz etmeye
çekinmediniz; öyleyse ben de konuşayım: Ben beş yüz frank
istiyorum.
Bu istek karşısında adamın ağzı açık kaldı. Kadın, yirmi yıl
boyunca annesinin her hafta babasıyla ettiği kavgayı
sürdürüyordu. Yoksa çıplak ayakla mı gezmeliydi? Bir erkek
evlendiği kadının normal giyinmesi ve yemesi için gerekli
parayı bulmalıydı. Bu parasız yaşama katlanmaktansa dilencilik
yapsa daha iyiydi. Kocası dükkan işletmeyi bilmiyorsa bu onun
suçu değildi. Evet, beceriksiz, hiçbir düşüncesi veya
girişimciliği olmayan, yalnızca tutumluluktan başka şey
düşünmeyen biriydi. Adam dediğin servet yapıp karısını
kraliçeler gibi giydirip gezdirmeliydi. Ama hayır, bu kafayla
iflas kaçınılmazdı. Bu söz yığını ardında kadının ailesinden
öğrendiği paraya olan sınırsız istek açıktı.
- Beş yüz frank ha! dedi Auguste. Dükkanı kapatırım daha iyi.
Kadın ona soğuk bir yüzle baktı:
- Vermiyorsunuz demek. İyi, ben de borç alırım.
- Hâlâ mı borçtan söz ediyorsun, utanmaz!
Adam o kadar öfkelendi ki karısını sert bir hareketle kolundan
tutup duvara itti. Kadın öfkeden boğulmuş gibi adamdan
kurtulup pencereye koştu. Bir an camı açıp aşağıya
atlayacakmış gibi durdu; sonra geri gelip adamı kapıdan dışarı
itmeye çabaladı:
- Defolun, yoksa canıma kıyarım!
Adam çaresiz odadan çıktı. Çekilen sürgünün arkasından bir
süre bekledi, sonra mutfaktan çıkmakta olan Saturnin'in
gözlerini fark edince dehşet içinde oradan ayrılıp dükkana
indi.
Dükkanda, yaşlı bir kadına fular satmakta olan Octave adamın
yüzündeki karışıklığı fark etti. Auguste tezgahın önünde
dolanıp duruyordu. Müşteri gittikten sonra genç adama
yaklaştı:
- Azizim, karım delirmiş. Kendini odasına kilitledi. Sizden
rica etsem, çıkıp onunla konuşsanız. Bir kaza olmasından
korkuyorum.
Octave çekiniyormuş gibi yaptı; bu nazik bir konuydu. Ama
ailenin hatırı için razı oldu. Yukarı çıktığında Saturnin kız
kardeşinin kapısı önünde bekliyordu. Deli çocuk onun ayak
seslerini duyunca hırladı; tezgahtarı tanıyınca yüzü
aydınlandı.
- Ah! Evet, sen diye mırıldandı. Sen iyi... O ağlamasın,  ona
iyi davran. Korkma, ben burada beklerim. Hizmetçi bakmak
isterse çarparım. Sonra sadık bir köpek gibi kapının önüne
oturdu, zaman öldürmek için elindeki ayakkabıyı parlatmaya
koyuldu.
Octave kapıyı vurdu. Yanıt alamadı. İçerden hiç ses gelmeyince
seslenip kendini tanıttı. Berthe kapıyı aralayıp girmesini
rica etti. Sonra kapıyı kapayıp yine sürgüledi.
- Siz gelebilirsiniz, ama o, hayır!
Kadın sinirli bir biçimde yatakla pencere arasında volta
atıyor ve söyleniyordu. Kocasının canı isterse anne ve
babasına yemek verebilirdi; ama o masaya oturmayacaktı.
Bakalım kocası bunu nasıl açıklayacaktı? Zaten yatmak
istiyordu. Sinirli elleriyle battaniyeyi açıyor ve yastıkları
düzeltiyordu. Octave'ın orada olduğunu o kadar unutmuştu ki,
bir ara giysisinin düğmelerini açar gibi yaptı. Sonra başka
bir konuya atladı:
- İnanır mısınız, beni dövdü! Niçin? Paçavra içinde gezmekten
utanıp beş yüz frank istediğim için!
Genç adam odanın ortasında dikilmiş, barıştırıcı sözler
arıyordu. Berthe bu kadar üzülmekle kendine haksızlık
ediyordu. Her şey düzelirdi.Sonra, çekingen bir tavırla
önerisini yaptı:
- Ödeme güçlüğü çektiğiniz zaman niçin dostlarınıza
başvurmuyorsunuz? Örneğin ben! Oh! Bu yalnızca bir borç, sonra
ödersiniz.
Kadın ona bakıyordu. Bir sessizlikten sonra:
- Hayır, dedi. Bu yanlış olur. Elalem ne der, Mösyö Octave?
Öneriyi geri çevirişi o kadar sakindi ki genç adam üstelemedi.
Ama Berthe'in öfkesi geçmişti. Derin soluk alıp gözlerini
sildi. Dinginleşen yüzü hâlâ beyazdı. Genç adam bu güzellik
karşısında yine kendisini utangaç duyumsadı. Bir yandan
barıştırıcı sözler söylerken, içinden hızlı bir plan
yapıyordu: Acaba onu kucaklayabilir miydi? Kadın yüzündeki
kararlı anlatımla ona bakıyordu.
- Biraz sabırlı olun, dedi Octave. Kocanız kötü biri değil.
Onu idare etmesini bilirseniz, size istediğinizi verecektir.
İkisi de bu boş sözlerin ardından aynı havaya girmişlerdi.
Odada yalnız, her türlü sürprizden uzak ve özgürdüler. Bu
güven ve odanın ılık havası içlerine işliyordu. Ama genç adam
cesaret edemiyordu; içinde kadınsı bir taraf bu istek
dakikasını uzatmak ister gibiydi. O zaman kadın, sanki eski
dersleri anımsamış gibi, mendilini düşürdü.
- Oh! Pardon.
Genç adam mendili yerden alırken parmakları birbirine değdi,
bu dokunma bir an için onları yaklaştırdı. Şimdi kadın ona
gülümsüyor, erkeklerin tahta gibi kadınlardan nefret ettiğini
anımsayarak, belini yumuşatıyordu. Aptal olmamalıydı; bir
erkeği kazanmak için, farkında değilmiş gibi oyunlara izin
vermeliydi.
- Bakın gece oluyor.
Kadın pencereye giderken genç adam da onu izledi. Perdelerin
arasında elini tutmasına izin verdi. Şimdi daha neşeli
gülüyor, davranışlarıyla erkeği büyülüyordu. Sonunda genç
adamın cesaret bulduğunu görünce boynunu geriye atıp
göğüslerini öne çıkardı. Çılgına dönen Octave onu çenesinin
altından öptü.
- Ah! Mösyö Octave!
Kadın onu azarlar gibi yapıyordu. Genç adam onu belinden
kavrayıp yatağın üzerine attı. Bu hareketle onun gerçek
kabalığı ve iltifatlı tavırları altında kadını aşağı gören
özyapısı kendini gösteriyordu. Berthe sesini çıkarmadan
kendisine sahip olmasına izin verdi. Ayağa kalktığında
bilekleri ağrıyor, yüzünde erkeklerden iğrenen bir anlatımla
ona bakıyordu. Odadaki sessizliğin içinde, kapının arkasında
ayakkabı fırçalayan Saturnin'in gürültüsü işitiliyordu.
Octave'ın kafasında Valerie ve Madam Hedouin vardı: İşte
sonunda Marie Pichon'dan daha iyisine sahip olabilmişti! Kendi
gözünde değerinin arttığını duyumsadı. Sonra, Berthe'in
güçlükle hareket ettiğini görünce, bir utanma duygusuyla onu
öptü. Kadın yavaş yavaş kendini toparlıyor, yüzünde tasasız
bir anlatımla sanki "Ne yapalım? Olduysa oldu!" der gibi
duruyordu. ama bir ara hüzünlendi:
- Keşke benimle siz evlenseydiniz! diye mırıldandı.
Genç adam şaşırdı, hatta endişelendi; ama onu öpmekten kendini
alamadı:
- Ah! Evet, ne kadar iyi olurdu!
O akşam Josserandlar yemeğe geldiklerinde her şey çok güzel
oldu. Berthe hiç bu kadar tatlı olmamıştı. Kavgadan annesine
söz etmediği gibi, kocasını da uysal bir tavırla karşıladı.
Çok sevinen Auguste bir ara Octave'ı kenara çekip teşekkür
etti. O kadar minnet duyuyordu ki genç adam biraz sıkıldı.
Diğerleri de ona ilgi gösteriyorlardı. Saturnin masada görgülü
davranıyor, arada bir Octave'a, sanki günahı birlikte
işlemişler gibi, baygın gözlerle bakıyordu. Hortense onun
anlattıklarını dinlemeye gönül indiriyor, Madam Josserand bir
ana gibi bardağını dolduruyordu. Tatlı sırasında Berthe şöyle
dedi:
- Resim yapmaya yeniden başlayacağım. Uzun zamandır Auguste'e
kendi elimle bir fincan dekore etmek istiyordum.
Karısının bu ince düşüncesi kocayı duygulandırdı. Yemeğin
başından beri Octave masanın altından bacağını genç kadının
bacağına dayamıştı. Bu küçük kentsoylu şöleninde bu davranış
bir tür sahiplenmeydi. Ama Berthe endişeliydi; çünkü Rachel'in
bakışlarını hep üzerinde yakalıyordu. Yoksa yüzünden belli mi
oluyordu? Bu kızı ya göndermeli ya da kazanmalıydı.
O sırada, kızının yanında oturan Mösyö Josserand içinde on
dokuz frank bulunan bir zarfı Berthe'in peçetesi altından ona
uzattı.
- Al; bu benim gece işimden... Borcun varsa ödemelisin.
O zaman genç kadın, bir omzunda babasının eli ve bir bacağında
aşığının bacağı arasında kendini mutlu duyumsadı. Yaşam güzel
olabilecekti. Herkes mutlu bir aile toplantısının neşesini
yaşıyordu. Gerçekte bu inanılır gibi değildi; herhalde bir şey
onlara şans getiriyordu. Yalnızca Auguste'ün sabahtan beri
beklediği başağrısı gelmiş, bir gözünü kapamıştı; saat dokuza
doğru yatmaya gitti.

APARTMAN

APARTMAN adlı yapıt Sn. Bekir Karaoğlu'nun izniyle
basılmıştır.
Yayına hazırlayan : Egemen Berköz
Dizgi : Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş.
Baskı : Çağdaş Matbaacılık Yayıncılık Ltd. Şti.
Ocak 2000

EMİLE ZOLA
APARTMAN
(Pot-Bouille)

Fransızcadan çeviren:
Bekir Karaoğlu

EMİLE ZOLA
 (1840/902)

19. yüzyıl Fransız edebiyatının en büyük yazarlarından biri
olan Emile Zola romanlarıyla bir yandan yeni başlayan Endüstri
Çağı'nın toplum ve insan üzerindeki etkilerine, diğer yandan
da o dönem Fransa politik tarihine ışık tutan bir ayna
olmuştur. Üstelik, o çağda olduğu üzere, Zola'nın romanları
Paris gazetelerinde tefrika olarak yayınlanırken yalnızca
baskı rekorları kırmakla kalmamış, günümüzde dahi "romanları
en çok filme alınan Fransız yazar" olarak kalabilmesini
sağlamışlardır.
Zola'nın önemi bunlarla da bitmez: Bir yandan edebiyatta
doğalcılık (natüralizm) adıyla yeni bir akımın kurucusu ve en
yetkin temsilcisi; diğer yandan çağının önemli tartışmaları ve
siyasal  kavgalarında taraf olmuştur: Örneğin, eleştirmen
kimliğiyle izlenimci (empresyonist) resim akımının ilk
savunucusu olarak onların müzelerde yer almalarını
sağlayabilmiştir. Veya, ünlü Dreyfus Davası'nın en karanlık
günlerinde yazdığı bir gazete makalesiyle tüm Fransa'yı ayağa
kaldırmış ve bir anda davanın gidişini değiştirebilmiştir.
Kısacası, Hugo, Balzac ve Flaubert gibi dev romancıların
sonuncusudur Zola.
***
1840 yılında Paris'te doğan Emile Zola, babasının erken ölümü
üzerine yoksul bir çocukluk geçirmiş, olgunluk sınavında
başarısız olup liseyi bitiremeyeceğini anlayınca Hachette
yayınevinde büro memuru olarak çalışmaya başlamıştır. Bu işi
sırasında devrinin önemli yazar ve eleştirmenlerini tanıma
fırsatı bulmuş, edebiyata ilgisi artmıştır. Önceleri edebiyat
dergilerinde eleştiri, öykü ve şiir ile başlayan yazar, 27
yaşında yayınladığı Therese Raquin (1867) adlı romanın
kazandığı büyük başarı üzerine daha sonraki yıllarda tümüyle
romancılığa dönmüştür.
Zola daha sonra en iddialı projesine girişti. Bu, Rougon-
Macquart Ailesi adında 20 ciltlik bir dizi roman olacaktı ve
bağımsız olarak okunabilen her bir ciltte bu aile
bireylerinden birinin yaşadıklarını anlatacaktı. Bu olaylar
dizisi Fransa tarihindeki en baskıcı ve yoz dönem olan, Louis-
Napoleon'un darbesiyle (1851) başlayan İkinci İmparatorluk
çağında geçecek ve Paris Komünü (1872) ile son bulacaktı.
1877-1893 arasında tamamladığı Rougon-Macquart dizisi Zola'yı
üne ve paraya kavuşturdu. Bu dizi içinde yer alan L'Assomoir
(1877), Nana (1880) ve Germinal (1885) adlı yapıtları günümüze
kadar en çok okunan ve filme alınan romanları olmuşlardır.
***
Bu arada, ikinci evliliğini de yapıp özel yaşamını düzene
koydu. 1870'te Alexandrine Meley ile yaptığı ilk evliliğinden
çocuğu olmayınca, uzun süre arkadaşlık ettiği Jeanne Rozerot
ile evlenmiş ve bu evlilikten iki çocuğu olmuştur.
Zola daha sonra başka roman dizileri de denedi, fakat hiçbiri
Rougon-Macquart dizisi kadar başarılı olamadı.
Zola ve eşi 29 Eylül 1902'de evlerindeki şömineden sızan
dumandan uykuda zehirlendiler. Yardım gelebildiğinde Zola
ölmüş, karısı kurtulabilmişti. Cenazesi devlet töreniyle
kaldırılıp Pantheone'a gömüldü.
***
Dreyfus Olayı. Fransız ordusunda görevli Albert Dreyfus
adındaki genç bir subay Almanya hesabına casusluk ettiği
iddiasıyla vatana ihanet suçundan yargılanmış ve 1894 yılında
ömür boyu hapse mahkûm edilmişti. Ancak, bu davada kanıtların
yeterli olmadığı ve kararda Dreyfus'ün Yahudi asıllı olmasının
etkili olduğu kısa sürede anlaşılmıştı. Fransız basınında
başlayan ve 12 yıl süren bu tartışma dönemin toplumsal ve
siyasal yapısında derin izler bırakmıştır.
Dreyfus'un suçsuz olduğuna inanan Zola 13 Ocak 1898 tarihli
L'Aurore gazetesinin ilk sayfasını tümüyle kaplayan ve ünlü
J'Accuse! (Suçluyorum!) sözleriyle başlayan bir açık mektup
yayınladı. Bu yazı üzerine, orduya hakaret suçuyla yargılandı
ve mahkûm edildi. Zola yargıtay kararını beklemeden
İngiltere'ye kaçtı. Daha sonraki gelişmeler sonucu, Dreyfus
kararı bozuldu ve Zola Fransa'ya geri döndü.
Geçtiğimiz yıl (1998) Zola'nın anısına J'Accuse! mektubunun
dev bir kopyasının bez afişi Paris alanlarında sergilendi.
***
Apartman (Pot-Bouille) adlı roman 20 ciltlik Rougon-Macquart
Ailesi dizisinin 10. kitabıdır. Bu çeviriyle Türkçede ilk kez
yayınlanmaktadır.
Zola dizide daha önce yayınladığı L'Assomoir (Türkçe'ye Sen
Bir Melektin adıyla çevrilen) romanında alkolik bir işçi ve
ailesinin yaşadığı yoksulluğu anlatarak endüstri devrimini
suçlamıştı. Kendi sözleriyle "Şimdi kentsoylu sınıfıyla
hesaplaşma zamanı geldi", diyerek yazmaya başladığı Apartman
(Pot-Bouille) adlı romanında, o yıllarda yeni başlayan
apartman yaşamı ortamında, saygın kentsoyluların kirli
çamaşırlarını ortaya dökmektedir. Roman yayınlandığı andan
başlayarak tartışmalar yaratmış, aşağılama ve müstehcenlik
suçlamalarıyla birçok hukuk davasına yol açmıştır. Zola'nın en
sürükleyici romanlarından biridir.
Bekir Karaoğlu

APARTMAN
I
1

Octave'ı getiren üç sandık yüklü at arabası sokağın başında
durdu. Kasım ayının karanlık öğleden sonrasında havanın soğuk
olmasına aldırmayan genç adam camlardan birini açıp dışarı
baktı. İç içe geçmiş sokaklarda insanların kaynadığı bu
kalabalık mahallede birden kararan güne şaşırmıştı. Depreşen
atlarına söven arabacılar, kaldırımlarda birbirine çarparak
geçen insanlar, mağazalardan akan tezgahtar ve müşteriler onu
şaşırtıyordu; çünkü her ne kadar Paris'in daha temiz olmasını
umuyorsa da bu koşuşturmacayı beklemiyor, buranın gözüpek
adamların iştahına açık bir kent olduğunu duyumsuyordu.
Arabacı eğilerek sordu:
- Choiseul Geçidi mi demiştiniz?
- Hayır; Choiseul Sokağı... Yeni bir ev olduğunu sanıyorum.
Araba hemen yandaki sokağı dönünce ev baştan ikinci
konumdaydı: Dört katlı büyük apartmanın taş duvarları komşu
evlerin yosunlaşmış duvarları yanında pek kararmamış
sayılmazdı. Kaldırıma inen Octave evi, aşağıdaki ipekçi
dükkanından ortadaki giriş katına ve en üstte terasa açılan
geri daireye kadar şöyle bir süzdü. Birinci katta küçük kadın
başı yontularıyla süslü balkon demirleri, taş üzerine doğrudan
yontulmuş pencere doğramaları vardı. Onun altındaki giriş
kapısı çok daha süslüydü, iki meleğin tuttuğu kapı numarası
gaz lambasıyla aydınlatılmıştı.
Sarışın, şişman bir adam kapıdan çıkarken Octave'ı görünce
durakladı:
- Vay! Geldiniz demek! Sizi yarın bekliyorduk.
- Plassans'dan bir gün önce ayrıldım, dedi genç adam; yoksa
oda henüz hazır değil mi?
- Oh! Hazır, hazır... On beş gün önceden kiraladım ve hemen
istediğiniz gibi döşettim. Gelin sizi dairenize götüreyim.
Octave'ın itirazlarına karşın onunla içeri girdi. Arabacı üç
sandığı kaldırıma indirmişti. Kapıcı dairesinde dikilen, yüzü
diplomat traşlı bir adam ciddi bir yüzle Moniteur gazetesini
gözden geçiriyordu. Ama kapısı önüne yığılan üç sandıkla
ilgilenmeye gönül indirdi; dışarı gelip kendi deyimiyle üçüncü
katın mimarına sordu:
- Mösyö Campardon, gelen beklediğiniz bay mı acaba?
- Evet, Mösyö Gourd, bu bay dördüncü kattaki odayı adına
kiraladığım Mösyö Octave Mouret. Odasında yatacak ve yemekleri
bizimle yiyecek... Bay Mouret karımın akrabalarından olur.
Octave girişteki yapay mermer duvarları ve tavan süslemelerini
inceliyordu. Dipteki betonla kaplanmış avlu soğuk bir hava
veriyordu. Avlunun köşesinde bir arabacı koşumlarını bezle
siliyordu. Bu avlunun güneş gördüğü söylenemezdi.
Bu arada kapıcı Gourd sandıkları inceliyordu. Onları
ayakkabısıyla yoklayıp ağır olduklarını anlayınca daha saygılı
oldu; servis merdiveninden taşıtmak için bir hamal arayacağını
söyledi. Kapıdan içeri bağırdı:
- Madam Gourd, ben çıkıyorum.
Kapıcı dairesinde, döşemesi kırmızı çiçekli halıyla kaplı
küçük bir salon görünüyordu. Kapısı yarı aralık bir yatak
odasında koltuğa uzanmış, başı kurdeleli şişman bir kadın
hiçbir şey yapmadan oturuyordu.
- Haydi! çıkalım, dedi mimar Campardon.
Koridorun maun kapısını iterken kapıcı hakkında bilgi vermek
istedi:
- Mösyö Gourd daha önce Dük dö Vaugelade'ın hizmetinde
çalışmış.
- Öyle mi? dedi Octave.
- Evet; sonra Mort-la-Ville'den dul bir kadınla evlenmiş,
hatta orada bir evleri var. Emekliye ayrılmak için kira
gelirlerinin üçbin franka çıkmasını bekliyorlar. Çok uygun bir
kapıcı ailesi...
Koridor ve merdivenin süslenmesi için epey uğraşılmıştı.
Yaldızlı bir kadın büstü üzerine kondurulmuş üç gaz lambası,
duvarlardaki yapay mermerler, demir trabzanın maun kaplaması
ve merdivenlerdeki kırmızı halı göz kamaştırıyordu. Ama
Octave'ın dikkatini çeken başka şeydi: Havada bir sera
sıcaklığı, birisinin yüzüne üflediği sıcak bir soluk var
gibiydi. Sordu:
- Ah! merdivenleri de ısıtıyorlar, öyle mi?
- Sanıyorum, dedi Campardon. Şimdilerde yaşamasını bilen ev
sahipleri bu harcamadan kaçınmıyorlar. Bu apartman çok, çok
iyidir... Göreceksiniz, azizim, dairelerde oturanlar çok uygun
insanlardır.
Merdivenleri çıkarken bir yandan da dairelerde oturanları
sayıyordu. Her katta biri ön cepheye, öteki avluya bakan iki
daire vardı. Önce giriş katının tümünü kaplayan ve ipekçi
dükkanının sahibi Mösyö Auguste Vabre'dan söz etti. Kendisi
apartman sahibinin büyük oğluydu. Birinci katın avlu
tarafındaki dairede mal sahibinin diğer oğlu Teophile Vabre,
ön tarafta da mal sahibinin damadı ve yargıtayda danışman olan
Mösyö Duveyrier kayınbabasıyla birlikte oturuyordu.
- Daha kırk beş yaşında yüksek mahkemede görevli, nasıl yaman
adam, değil mi? dedi Campardon ve ekledi: Her katta su ve
havagazı tesisatı var.
Her katın holünde, merdiveni soluk bir gün ışığıyla aydınlatan
bir pencere ve önünde küçük bir banket vardı. Mimar yaşlı
kimselerin burada oturup soluk alabileceklerine dikkat çekti.
İkinci katı geçerken dairelerde oturanlar hakkında bilgi
vermeyince Octave sordu:
- Ya burada kimler oturuyor?
- Ah! Onları kimse ne tanır, ne de görür. Her yerde ufak bir
kusur bulunur derler ya... Adam muhasebecilik yapıyormuş.
Bunu söylerken aşağı gören bir anlatımı vardı. Ama üçüncü
katta neşesi yerine geldi. Avluya bakan daire ikiye
bölünmüştü: Birinde yalnız yaşayan talihsiz bayanın adı Madam
Juzeur'dü. Diğerini kiralamış olan çok soylu beyefendi haftada
bir gün işleri için geliyordu. Campardon bunları söylerken bir
yandan da ön tarafa bakan dairenin kapısını açıyordu:
- Burası da bizim yerimiz; içerden anahtarınızı almam
gerekiyor... Önce sizin odanıza çıkalım, sonra eşimle
görüşürsünüz.
Yalnız kaldığı o iki dakika içinde Octave merdivendeki
sessizliğin içine işlediğini duyumsadı. Trabzana eğilip aşağı
ve yukarı baktı. Bu sessizlik sıkı  sıkıya kapalı kentsoylu
salonlarının ölü sessizliğiydi. Kapalı kapılar ardında dürüst
kazanılmış paraların uçurumları vardı.
Campardon anahtarla geri geldi.
- Şimdi sizin kata çıkalım. Komşularınız mükemmel insanlar: Ön
tarafta Josserand ailesi var: Baba Saint-Joseph kristal
fabrikasında kasadarlık yapıyor. Evlenecek iki kızları var.
Sizin taraftaki komşunuz Pichon ailesi; para içinde
yüzmüyorlar, ama terbiyeli bir karı koca... Böyle bir
apartmanda bile her yerin kiralanması gerekir, değil mi?
Üçüncü kattan sonra kırmızı halı bitiyor, gri bir muşamba
başlıyordu. Böyle saygın bir evde oturacağı için keyiflenen
Octave bunu biraz buruk karşıladı. Odasına giden koridora
doğru mimarın peşinden yürürken, yandaki yarı açık kapıdan bir
beşiğin başında duran genç bir kadın gördü. Kadın gürültüye
başını kaldırdı. Sarışın kadının açık renk gözleri boş boş
bakıyordu. Octave'ın zihninde bu bakış kaldı, çünkü kadın
yakalanmış gibi yüzü kızararak kapıyı kapadı.
Campardon sonunda servis merdivenine bitişik bir kapının
önünde durdu. Daha yukarda hizmetçilerin odaları bulunuyordu.
- İşte burası sizin yeriniz.
Oldukça büyük ve kare şeklindeki oda mavi çiçekli gri duvar
kâğıtlarıyla kaplı ve sade döşenmişti. Bir paravanayla ayrılan
yatağın bir köşesinde el yıkamaya yetecek kadar bir tuvalet
masası konmuştu. Octave doğrudan pencereye gitti. Yeşilimsi
bir aydınlığın düştüğü avluda beton zeminin bir kenarında
bakır bir musluk parlıyordu. Ve yine sessizlik; birbirinin eşi
beyaz perdeli sıra sıra pencerelerde ne bir çiçek saksısı, ne
bir kuş kafesi bulunuyordu. Sol taraftaki bitişik apartmanın
duvarını saklayabilmek için üzerine yalancı pencereler
boyanmıştı.
- Ah! Burası tam bana göre! dedi Octave sevinçle.
- Sahi, değil mi? Kendime kiralıyormuş gibi döşettim.
Mobilyalar nasıl? Genç bir adama başlangıç için bu kadarı
yeterli. Daha sonra, bakarız...
Octave onun ellerini sıkarak teşekkür etmek isteyince, ciddi
bir sesle ekledi:
- Yalnız, azizim, sakın ha! Burada fazla gürültü etmek yok;
özellikle kadın getirmeyin! İnanın bana, bir kadın
getirdiğiniz duyulursa ayaklanma olur.
- Endişe etmeyin, derken genç adam biraz endişeliydi.
- Yok, sahiden söylüyorum, başı derde girecek olan benim...
Evi gördünüz: Yüksek bir kentsoylu ahlakına sahip, hatta
aramızda kalsın, biraz fazla saygın bir havası var. Gördüğünüz
gibi, ne bir ses, ne bir gürültü... Bir şey olur da Mösyö
Gourd mal sahibi Mösyö Vabre'a şikayet ederse ikimizin de başı
belaya girer. Öyleyse, ikimizin de iyiliği için, apartmana
saygılı olun.
Bu kadar saygınlığı beğenen Octave ant içti. O zaman
Campardon, çevresine bir göz atıp göz kırptı ve fısıltılı bir
sesle:
- Ama dışarda kimse size karışamaz, değil mi? Paris bu işler
için yeterince büyük, herkese yer var. Aslında benim gibi bir
sanatçı bunları umursamaz.
Bir hamal sandıkları çıkarıyordu. Yerleşme bitince mimar
Octave'ın temizlenişini bir baba gibi izledi. Sonra ayağa
kalktı:
- Şimdi, inip karımı görelim.
Üçüncü kattaki dairelerine gelindiğinde esmer, ince yapılı ve
fettan bir hizmetçi kız hanımının işi olduğunu bildirdi.
Campardon genç dostunu rahat ettirebilmek için ona daireyi
gezdirdi. Yaldızlı ve beyaz boyalı büyük salonun yanında
yeşile boyalı küçük bir salonu çalışma odasına dönüştürmüştü.
Yatak odasına giremediler; daha sonra girdikleri yemek odası
tümüyle ahşap döşeliydi. Octave hayran kalmıştı:
- Ah! Ne kadar zengin duruyor!
- Gerçekten öyle. Bu ev göze hoş gelecek biçimde yapılmış, ama
duvarları fazla kurcalamamak gerekiyor; on iki yıllık yapı,
şimdiden çatlaklar başlamış... Ama yine de sağlam sayılır,
bizi götürür.
Solda avluya bakan oda kızı Angele'in yatak odasıydı; bembeyaz
boyası bu kasım akşamında odaya bir mezar hüznü veriyordu.
Koridorun sonundaki mutfağı, her şeyi görmek gerekir diyerek
mutlaka göstermek istedi.
- Girin, dedi kapıyı iterek.
Mutfakta bir gürültü koptu. Soğuk olmasına karşın ardına kadar
açık olan pencerenin önünde esmer hizmetçi kız ve yaşlı,
şişman aşçı kadın vardı. İkisi de sırtları gerilmiş bir
biçimde avludan aşağı bağırıyorlardı. Dar avlunun
karanlığından yükselen kahkaha ve sövgü dolu bağırışlar onlara
yanıt veriyordu. Bu sanki bulaşık suyunun boca edilmesi gibi
bir şeydi; tüm apartmanın hizmetçileri içlerini
boşaltıyorlardı. Octave ana merdivenin saygın havasını
anımsadı.
İki kadın bir önseziyle geri döndüler. Efendilerini bir beyle
birlikte karşılarında görünce donakaldılar. Hafif bir ıslık
sesi üzerine avludaki tüm pencereler birer birer kapandı ve o
ölüm sessizliği geri geldi.
- Nedir bu, Lisa? diye sordu Campardon.
- Ah efendim, dedi hizmetçi kız, yine pasaklı Adele
penceresinden aşağı hayvan barsakları atmış. Efendim Mösyö
Josserand'a iki çift laf etse iyi olur.
Campardon bu işe karışmak istemediğinden ciddi bir yüzle geri
çıktı. Çalışma odasına döndüklerinde Octave'a yaptığı
açıklamaları sürdürdü:
- İşte gördüğünüz gibi, her katta aynı yerleşim düzeni
yineleniyor. Ben üçüncü katta olduğum halde iki bin beş yüz
frank kira ödüyorum. Kiralar her geçen gün artıyor... Mösyö
Vabre bu apartmandan en az yirmi iki bin frank kira alıyordur.
Daha da artacağı söyleniyor, çünkü Borsa Alanı'ndan Opera'ya
yeni bir cadde açılacağı söyleniyor. Şu işe bakın, on iki yıl
önceki yangından ucuza kapattığı arsaya yaptığı bu yapının
böyle değerleneceğini kim bilebilirdi ki?
Çalışma odasındaki resim masasının üzerinde Octave küçük bir
Meryem Ana yontusu gördü. Şaşkınlığını gizleyemeden
Campardon'a baktı, çünkü onu Plassans'da dine pek önem
vermediği günlerinden tanıyordu. Ah! Size söylememiştim, dedi
Campardon hafifçe kızararak. Evreux Bölgesi kiliselerinin
resmi mimarlığına atandım. Fazla bir şey değil, yılda iki bin
frank kadar bir şey getiriyor işte. Arada bir oraya kadar
gitmek gerekiyor. Ama bizim işimizde insan kartvizitine kilise
mimarı yazdırabilirse iyi oluyor. Yüksek sosyetede aldığım
işleri bir bilseniz.
Konuşurken Meryem Ana yontusuna bakıyordu.
- Aslında bu din işleri benim umurumda değil! diye söylendi.
Fakat Octave'ın güldüğünü görünce endişelendi. Bu genç adama
niye açık konuşuyordu ki? Ciddi bir sesle cümlesini düzeltmeye
çalıştı:
- Umurumda veya değil... ah, azizim, siz de buralarda biraz
yaşayınca herkes gibi davranacaksınız.
Böylece kırk iki yaşından, yaşamın boşluğundan söz ederek
şişman karnıyla çelişkili bir karaduygu havasına büründü. IV.
Henri gibi sakal traşı ve dağınık saçlarıyla vermeye çalıştığı
sanatçı havasının gerisinde zekası kısıtlı, iştahı büyük bir
kentsoylunun köşeli çenesi göze batıyordu.
Octave'ın gözleri planların arasında bir Gazette de France (*)
gazetesine takıldı. Daha da zor durumda kalan Campardon zile
basıp hizmetçi kızı çağırdı, madamın hazır olup olmadığını
sordu. Evet, doktor gitmek üzereydi, madam birazdan içeri
gelecekti.
- Madam Campardon hasta mı? diye sordu genç adam.
- Hayır, her zamanki hali, diye sıkıntılı bir sesle yanıtladı
mimar.
- Ah! Nesi var?
Campardon sıkıntısını atamıyordu; doğrudan yanıt vermedi:
- Kadınları bilirsiniz, her zaman bir yerleri hastadır... On
üç yıldır, düşük yaptığından beri böyle... Bunun dışında
sağlığı iyi. Hatta onu biraz şişmanlamış bulacaksınız.
Octave üstelemedi. Tam o sırada Lisa elinde bir kartvizitle
geliyordu; mimar genç adamdan özür dileyerek karısıyla sohbet
etmesini istedi ve salona doğru seğirtti. Octave salon
kapısının bir anlık açılıp kapanması arasında bir papaz
cüppesi gördü.
Aynı anda Madam Campardon içeri girdi. Octave onu tanıyamadı.
Çocukken Plassans'da Yol ve Köprü İşleri müfettişi Mösyö
Domergue'in kızı o zamanlar yirmi yaşında olmasına karşın
ergenlikten çıkmamış gibi zayıf ve çirkindi; şimdi dolgun
vücutlu, beyaz tenli, gözlerinde obur bir kedinin bakışları
olan bu kadın, pek güzel olamamıştı ama otuz yaşının olgunluğu
ona bir güz meyvesinin baygın güzelliğini veriyordu. Genç adam
onun yürürken zorluk çektiğini fark etti.
- Ah! koca adam olmuşsunuz, dedi Madam Campardon iki elini
uzatarak. Son ziyaretimizden bu yana ne kadar boy atmışsınız!
Uzun boylu, bıyıklı ve sakalı bakımlı bu genç adama yaşını
sorup yirmi iki yaşında olduğunu öğrenince, yirmi beşinde
gösterdiğini söyleyerek karşı çıktı. En basit bir hizmetçi
bile olsa, bir kadının karşısında olmaktan mutluluk duyan genç
adam dudaklarında bir gülümseme, kadife tatlılığında
bakışlarıyla onu okşuyordu.
- Ah! Evet, çok büyüdüm... Anımsıyor musunuz, kuzininiz
Gasparine bana bilya alırdı?
Sonra ona Plassans'taki anne ve babasından haberler iletti.
Bay ve Bayan Domergue emekli olup çekildikleri evde
mutluydular; ama yalnızlıktan yakınıyorlardı. Bir inşaat işi
için Plassans'a gelen Campardon'un küçük Rose'u alıp
götürmesini hâlâ bağışlamamışlardı. Sonra genç adam sözü kuzin
Gasparine'e getirdi, çünkü ergenlik çağındaki bir merakını
gidermek istiyordu: O zamanlar mimar Campardon güzel ve uzun
boylu Gasparine'e deli gibi aşıktı, sonra birden otuz bin
franklık çeyizi olan sıska Rose ile evlenmişti. Kavgalar,
gözyaşları ve diğer kızın Paris'teki terzi halasına kaçışı...
Fakat pembe yanaklı ve sakin Madam Campardon anlamamış
gibiydi; genç adam bir şey öğrenemedi.
- Ya sizinkiler? diye sordu kadın. Bay ve Bayan Mouret
nasıllar?
- Çok iyiler, teşekkür ederim. Annem artık bahçesinden
çıkmıyor. Banne Sokağı'ndaki ev aynen bıraktığınız gibi.
Madam Campardon ayakta durmaktan hemen yorulup bir divana
oturdu, geceliğinin içinden ayaklarını uzattı. Octave alçak
bir tabure alıp onun yanına oturdu. Konuşurken bakışlarını
hayranlıkla onun yüzüne kaldırıyordu. Kadınların ruhuna
işlemesini bilen bu genç adam on dakika sonra onunla eski dost
gibi sohbet ediyordu.
- İşte sizin yanınızda pansiyoner gibi oldum. Göreceksiniz,
iyi anlaşacağız... Plassant'taki bu küçük çocuğu anımsayıp
onunla ilgilenmeniz ne kadar güzel.
- Hayır, bana teşekkür etmeyin. Ben yerimden kımıldamayacak
kadar tembelim. Her şeyi Achille halletti. Zaten annemin sizin
Paris'e gelip bir pansiyonda kalmak istediğinizi yazması
yeterliydi.Yabancıların yanında niye kalacakmışsınız? Hem bize
de arkadaşlık edersiniz.
Octave işlerinden söz etti. Ailesinin hatırı için lise
diploması aldıktan sonra, Marsilya'da üç yıl bir tuhafiye
mağazasında gezici eleman olarak çalışmıştı. Ticaret onu
çekiyordu; kadınlara lüks kumaşlar satmak sanki onları baştan
çıkarmak gibiydi; hayran bakışlar, gönül alıcı sözler...
Sonra, Paris'e gelebilmesini sağlayan o beşbin frankı nasıl
kazandığını kahkahalarla anlattı.
- Mağazada bir giysilik Hint kumaşı vardı, eski bir desen,
harika motifler. İki yıldır depoda tutuyorlardı. Aşağı
Alpler'i dolaşacağım sırada tümünü kendi hesabıma yanıma
aldım. Oh! bir tutuldu, bir tutuldu! Kadınlar topları
kapışıyorlardı; bugün o bölgede benim Hint kumaşımdan giysisi
olmayan kadına raslayamazsınız. Doğrusu ben de onları
çekmesini biliyordum; hepsi de ben ne dersem yapacak hale
gelmişlerdi.
O gülerken Madam Campardon bu Hint kumaşını düşünüyor ve
ayrıntıları soruyordu. Kırmızı bir zemin üstünde küçük
çiçekleri var mıydı? Yazlık bir giysi için bu kumaşı o kadar
aramıştı ki...
- İki yıl dolaştım, dedi genç adam. Artık yeter, Paris'i
fethetmeye geldim. Hemen bir iş arayacağım.
- Nasıl?! diye atıldı kadın. Achille size söylemedi mi? Size
iş buldu bile, hem de burada iki sokak ötede.
Genç adam teşekkürler ediyor, abartılı bir şaşkınlık içinde
işi şakaya alıyor, belki de akşama odasında yüz bin franklık
bir desteyle bir de eş olup olmayacağını soruyordu. O sırada
on dört yaşlarında, uzun boylu ve çirkin, sarışın bir kız
çocuğu odaya girdi. Ürkek bir biçimde geri çıkmak istedi.
- Gel, korkma, dedi Madam Campardon. Bu bay daha önce sözünü
ettiğimiz Mösyö Octave Mouret.
Sonra genç adama döndü:
- Kızım Angele... Son ziyaretimizde onu götürmemiştik, çünkü
çok narindi. Ama şimdi iyileşiyor.
Angele, ergenlik çağındaki kızların somurtkan haliyle gelip
annesinin yanına sokuldu. Arada bir yan gözle, kendisine
gülümseyen adama bakıyordu. Bu arada Campardon geri geldi.
Neşeliydi ve heyecandan yanakları parlıyordu. Kopuk birkaç
cümleyle karısına mutlu raslantıyı anlattı: Saint-Roch
kilisesinden Rahip Mauduit gelmişti. Ufak bir onarım
istiyordu, ama daha büyük işler için iyi bir fırsattı. Sonra,
bunları Octave'ın önünde anlatmış olmanın sıkıntısıyla
ellerini çırptı:
- Pekâlâ! Ne yapıyoruz şimdi?
- Ama siz çıkıyordunuz, dedi Octave. Sizi alıkoymak istemem.
- Achille, diye mırıldandı Madam Campardon, şu işten söz
etsene, Hedouin'in mağazasındaki...
- Ah! unutuyordum, tabii... Azizim, bir tuhafiyecide baş
tezgahtarlık işi var. Tanıdığım önemli biri sizin için
konuştu. Sizi bekliyorlar. Saat daha dört olmadı, isterseniz
sizi götüreyim, bir konuşun.
Octave kravatsız olduğunu düşünerek karar veremiyordu. Ama
Madam Campardon giyiminin uygun olduğunu söyleyince kabul
etti. Kapıda genç kadının yorgun bir biçimde uzattığı yanağını
öpen kocası ''Hoşçakal tatlım... Hoşçakal bir tanem...'' diye
mırıldandı. Şapkalarını alırken genç kadın akşam yemeğini saat
yedide yiyeceklerini anımsattı.
Onları izleyen Angele yan odada bekleyen piyano hocasının
yanına girdi. Onun sert bir vuruşuyla çınlayan piyano sesi
merdivenlere yayıldı. İki adam merdivenleri inerken her katta
dairelerden piyano sesleri geliyordu.
Sokakta Campardon bir süre düşünceli düşünceli yürüdü. Sonra,
orada aklına gelmiş gibi sordu:
- Matmazel Gasparine'i anımsıyor musunuz? Şimdi Hedouin
mağazasında birinci kız olarak çalışıyor. Onu da görmüş
olursunuz.
Octave merakını giderme zamanı geldiğini düşündü:
- Ah! O da sizde mi kalıyor?
- Hayır, hayır! dedi şiddetle mimar gücenmiş gibi.
Sonra genç adamın bu çıkıştan şaşırdığını görünce sesini
yumuşattı:
- Hayır, karım onunla artık görüşmüyor. Bilirsiniz, ailelerde
böyle şeyler... Ben ona rasladım ve tabii elimi kaçıramazdım,
değil mi? Zaten zavallı kız zor geçiniyor. Böylece iki kadın
haberlerini benden alıyorlar. Bu aile kavgalarında işi zamana
bırakmak gerek.
Octave onu evliliği konusunda sıkıştırmak istiyordu ki mimar
sözünü kesti:
- İşte geldik!
Mağaza Neuve-Saint-Augustin ile Michodiere sokaklarının
kesiştiği yerdeydi. Giriş katındaki iki pencere arasındaki
tabelada büyük yaldızlı harflerle Au bonheur des dames, 1822
yazılıydı. Vitrin camları üzerinde de kırmızı renkli harflerle
sahiplerinin adları yazılmıştı: Deleuze, Hedouin ve Ort.
Campardon açıkladı:
- Pek modern sayılmaz, ama dürüst ve saygın bir mağazadır.
Eski bir tezgahtar olan Mösyö Hedouin, Deleuze kardeşlerden
büyüğünün kızıyla evlendi. Kayınpeder iki yıl önce ölünce
mağazayı şimdi genç çiftle yaşlı amca Deleuze yönetiyor. Madam
Hedouin'i görmelisiniz, gerçek bir işkadını. Girelim.
Mösyö Hedouin alım için Lille'de bulunduğundan, onları Madam
Hedouin karşıladı. Kulağının arkasında bir kalemle ayakta iki
tezgahtara buyruklar yağdırıyordu. Siyah giysisinin üzerinde
beyaz bir yaka ve kısa bir erkek kravatı taşıyan kadın
Octave'a o kadar uzun boylu ve güzel göründü ki her zaman
rahat olan genç adam kekeledi. Her şey birkaç dakika içinde
halledildi.
- Pekâlâ! dedi Madam Hedouin her şeye alışık bir iş kadını
edasıyla, madem ki bugün serbestsiniz, mağazayı bir gezin.
Bir hademe çağırıp Octave'ın yanına kattı. Bu arada,
Campardon'un bir sorusu üzerine, Matmazel Gasparine'in iş için
dışarda olduğunu söyledikten sonra tezgahtarlara kısa
buyruklar vererek işini sürdürdü:
- Oraya değil, Alexandre... İpeklileri üste koyun. Bu aynı
marka değil, dikkat edin!
Campardon Octave'a akşam yemeği için uğrayacağını söyleyip
ayrıldı. Genç adam iki saat süreyle mağazayı gezdi. Burası pek
iyi aydınlatılmamış, mahzeninden kumaş topları taşan,
müşterilerin rahat gezemediği küçük bir yerdi. Birkaç kez
Madam Hedouin ile karşılaştı, ama kadın tüm dikkatini işine
vermiş olduğundan onu görmedi bile. Bu kadın tüm çalışanların
gözüne baktığı, beyaz ellerinin en ufak bir buyruğuna koştuğu
bir denge merkezi gibiydi. Octave onun kendisiyle bir daha
ilgilenmemesine kırılmıştı. Yediye çeyrek kala mahzenden
çıkarken ona Campardon'un birinci katta Matmazel Gasparine'le
olduğunu söylediler. Birinci katta bu kızın baktığı bir iç
çamaşırı bölümü vardı. Merdivenin başında karşılıklı yığılmış
kutuların arkasına geldiğinde genç adam durakladı: mimar
Gasparine'le ''sen''li konuşuyordu.
- Sana ant içerim ki hayır! diye haykırdı Campardon, sesini
alçaltmayı unutarak.
Bir sessizlik oldu.
- Onun sağlığı nasıl? diye sordu genç kız.
- Nasıl olsun ki! Her zamanki gibi. Kah iyi, kah kötü. Artık
iyileşmeyeceğini, her şeyin bittiğini o da biliyor.
Gasparine üzülmüş gibiydi.
- Zavallı dostum, acınacak durumda olan sensin. Ama ne
yapalım, sen de kendi başının çaresine bakıyorsun... Ona,
hastalığına ne kadar üzüldüğümü söyle...
Campardon kadının sözlerini bitirmesini beklemeden omuzlarını
yakalayıp dudaklarından öpmeye başladı. Gaz sobalarının
ağırlaştırdığı bu alçak tavanlı yerde kadın bu öpüşlere
karşılık verirken mırıldanıyordu:
- Gelebilirsen, yarın sabah altıda... Yatak dinlenmesi
alacağım. Kapıyı üç kez vur.
Şaşkınlık içindeki Octave anlamaya başlamıştı. Öksürerek
ortaya çıktığında onu bir sürpriz daha bekliyordu. Gasparine
kuru bir dal gibi, kare şeklindeki çenesi ve sert saçlarıyla
çirkin biri olmuştu. Eski güzelliği yalnızca iri gözlerinde
kalmıştı. Nasıl ki sarışın Rose geç gelen güzelliğiyle onu
büyülemişse, kıskanç alın çizgileri, ateşli dudaklarıyla bu
kadın da onun içini alevlendirdi.
Tanışma sırasında Gasparine kibar ve uzaktı; Plassans'ı
anımsadığını söylemekle yetindi. Aşağı inerken Campardon'la
birlikte ikisinin elini sıktı. Kapıdan çıkarken Madam Hedouin
genç adama iki kelime söyledi:
- Yarın bekliyoruz.
Arabaların gürültüsü ve kalabalığın içinde genç adam Madam
Hedouin'in güzel ama sevimsiz olduğunu söylemeden edemedi.
Mağazaların gaz lambasıyla aydınlatılmış pencerelerinden soğuk
ve kara kaldırıma beyaz ışık kareleri düşüyordu. Neuve-Saint-
Augustin sokağını dönerken mimar küçük dükkanlardan birinin
önünde başıyla selam verdi.
İnce yapılı ve zarif bir kadın dükkanın kapısında durmuş, üç
yaşlarında küçük bir çocuğunu yola çıkmaması için elinden
tutuyordu. Kadın yanındaki dükkan sahibi olduğu belli olan gri
saçlı yaşlı bir kadınla konuşuyordu. Karanlıkta Octave kadının
yüz çizgilerini seçemedi, ama iki güzel göz bir an için ona
baktılar. Arkalarındaki dükkanın derinliklerinden rutubet ve
küf kokusu geliyordu.
- Bu bayan apartman sahibimizin küçük oğlu Theophile Vabre'ın
karısı Madam Valerie'dir, dedi Campardon. Size birinci katta
oturduklarını söylemiştim. Çok kibar bir kadın. Sokağın en
eskisi olan bu dükkanda doğup büyüdü; anne ve babası
Louhette'ler, hâlâ dükkanı işleterek geçinmeye çalışıyorlar.
Zamanında çok kazandılar, ama artık iş yapmıyor.
Octave vaktiyle bir top kumaşın tabela görevi yaptığı bu eski
Paris dükkanlarını anlayamıyordu. Dünyalar verseler böyle bir
mağara deliğinde yaşamayacağına ant içiyordu.
Konuşarak üçüncü kata çıktılar. Madam Campardon onları
bekliyordu. Gri ipek bir elbise giymiş, saçlarını yapmış, her
bakımdan özenli bir görünüm almıştı. Campardon iyi bir kocanın
heyecanıyla onu öptü:
- İyi akşamlar, tatlım...
Akşam yemeği çok güzel geçti. Madam Campardon önce Deleuze ve
Hedouinlerden söz etti: Tüm mahallenin saygı duyduğu bir
aileydi bu. Sonra konuşma, sandalyesinde dimdik oturarak
yemeğini yiyen Angele'e çevrildi. Annesi onu evde eğitiyordu,
bu daha emindi. Fazla bir şey söylemedi, ama göz kırpmasından
anlaşıldığı kadarıyla, yatılı okullarda kızlar kötü şeyler
öğrenebilirdi. O arada genç kız muziplik yaparak tabağını
çatalın üzerinde dengede tutmaya çalışıyordu. Servis yapmakta
olan Lisa ona çarpıp tabağı kırma tehlikesi geçirince bağırdı:
- Matmazel, doğru otursanıza!
Delice bir gülüş Angele'in yüzünde bir an görünüp kayboldu.
Madam Campardon başını sallamakla yetindi; sonra, Lisa tatlı
getirmeye gittiğinde onu övdü: Çok akıllı, çalışkan, başının
çaresine bakmasını bilen bir Paris kızı. Örneğin, aşçı kız
Victoire olmasa da olurdu, çünkü pasaklıydı; ama yaşlı olduğu
ve kayınbabasının evinden geldiği için onu tutuyorlardı.
Sonra, hizmetçi kız elinde elma tabağıyla gelirken Madam
Campardon Octave'ın kulağına eğildi:
- Çok namusludur; henüz bir ayıbını görmedim. Ayda bir kez
uzakta oturan teyzesini görmek için izin alır.
Octave Lisa'ya bakıyordu. Sinirli, tahta göğüslü ve göz
kapakları morarmış olan bu kız anlaşılan teyzesinin evinde iyi
bayram ediyor olmalıydı. Ayrıca, Octave annenin eğitim
konusundaki görüşlerine katılıyordu: bir genç kızın yetişmesi
ağır bir sorumluluktu, sokağın soluğundan bile uzak
tutmalıydı. Bu arada Angele, tabak değiştirmek için yanında
eğilen Lisa'nın her defasında bacaklarını çimdikliyordu. İkisi
de göz kırpmadan bu oyunu sürdürüyorlardı.
- Bence insan kendi gözünde iffetli olmalı, diyordu mimar. Ben
bir sanatçıyım, başkalarının düşüncesine aldırmam.
Yemekten sonra gece yarısına kadar salonda oturuldu. Madam
Campardon yorgun görünüyordu; yavaş yavaş kanapeye uzanıp
kendinden geçer gibi oluyordu.
- Rahatsız mısın, tatlım? diye sordu kocası.
- Hayır, dedi kadın yarım bir sesle. Her zamanki ağrım.
Sonra kocasına bakıp yavaşça sordu:
- Onu gördün mü mağazada?
- Evet... Bana seni sordu.
Rose'un gözlerinde birkaç damla yaş vardı:
- Nasıl olsa o sağlıklı, tabii.
- Hadi, hadi, diye onu saçlarından öptü mimar; yalnız
olmadıklarını unutmuştu. Yine kendine zarar vereceksin. Benim
yine de seni sevdiğimi bilmiyor musun, tatlım?
Octave bu yakınlığa katılmamak için pencereye gitmişti; camda
Madam Campardon'un yansıyan yüzünü inceliyordu; bu kadın acaba
durumu biliyor muydu?
Sonra Octave onlara iyi geceler dileyip çıktı. Elindeki
kandille merdivenleri tırmanmak üzereyken bir giysi hışırtısı
işitti. Kibarlık gösterip yana çekildi. Dördüncü kattaki Madam
Josserand ve iki kızı bir çağrıdan dönüyor olmalıydılar.
Yanından geçerlerken şişman ve gösterişli anne onun yüzüne
dikkatle baktı. Büyük kız yanından ürkekçe uzaklaşırken,
küçüğü şaşkın bir gülüşle ona bakıyordu. Küçük yüzü, beyaz
teni ve sarıya çalan kahverengi saçlarıyla güzel bir kızdı bu.
Hareketleri genç bir gelin gibi kıvrak, tavırları özgürceydi.
Giysilerin etekleri sonunda gözden kayboldu ve kapıları
kapandı. Octave bir süre bu neşeli gözleri düşündü.
Sonra merdivenleri çıktı. Maun kapılar ardında iffetli yatak
odalarında uyuyan namuslu ailelerin sessizliği, bir gaz
lambasının aydınlattığı bu merdivenlere şimdi daha bir
saygınlık veriyordu. O ara bir gürültü duyup eğildi: Kapıcı
Mösyö Gourd son gaz lambasını da söndürmek üzereydi. Ve sonra
ev karanlığa gömüldü.
Ama Octave uzun süre uyuyamadı. Yeni gördüğü yüzler kafasında
dönüp duruyordu. Niçin Campardonlar ona bu kadar iyi
davranıyorlardı? Belki de daha sonra kızlarını ona vermek
istiyorlardı. Veya, kocası karısının neşesini geri getirmesi
için ona güveniyordu. Ya bu zavallı Rose'un hastalığı neydi?
Sonra düşünceleri daha da koyulaştı: Boş ve iri gözlerle bakan
komşusu Madam Pichon; siyah iş giysisi içinde dimdik ve ciddi
duran güzel Madam Hedouin; ateşli gözlerle ona bakan Madam
Valerie; küçük Matmazel Josserand'ın neşeli gülüşü. Ah,
Paris'te ne çok kadın vardı! Hep onun elinden tutup iş
yaşamında yardımcı olacak kadınlar düşlemişti; ama diğerleri
sürekli bu düşlemlere karışıyorlardı. Hangisini seçeceğini
bilemiyor, kibar tavırları altında yatan kadını küçümseyici
özyapısı iyice ortaya çıkıyordu. Sonunda sertçe doğrulup
yüksek sesle haykırdı:
- Beni rahat bırakmayacak mısınız? İlk hanginiz gelirse,
umurumda değil! İsterseniz hepiniz birden... Uyuyalım bakalım,
yarın görürüz.
2

Madam Josserand, iki kızıyla Rivoli Sokağındaki Madam
Dambreville'in çağrısından ayrılırken evin kapısını sertçe
çarpıp sokağa çıktı. İki saattir içinde tuttuğu öfkesini
boşaltmak üzereydi. Küçük kızı Berthe yine bir kocayı elinden
kaçırmıştı.
- Orada kazık gibi dikilip ne duruyorsunuz? Yürüyün bakalım!
Araba tutup iki frank harcayacağımı sanıyorsanız
yanılıyorsunuz. Büyük kızı Hortense mırıldandı:
- Bu çamurda giysilerimiz ne olacak? Ayakkabılarım yarını
göremezler.
- Yürü! Ayakkabı bulamazsan bütün gün yatarsın. Sizi gezdirmek
sanki pek işe yarıyordu!
Berthe ve Hortense başlarını eğip yürümeye koyuldular. İnce
giysi içinde titreyen omuzlarını çekip eteklerini yukarda
tutmaya çalışıyorlardı. Arkalarından gelen Madam Josserand
eski bir kürk giymişti. Her üçünün de şapkasız saçlarına
sardıkları danteller yoldan geçenlerin şaşkın bakışlarına
hedef oluyordu. Son üç kıştır buna benzer nice akşamlar, araba
tutmaya gücü yetmeden Paris'in dört bir yanına kızlarını
taşıyan annenin öfkesi, Madam Dambreville'i düşündükçe daha da
artıyordu.
- Bir de çöpçatanlık yapacakmış haspa! Nereden geldiği
bilinmeyen bir sürü herifi evine doldurmuş! Ah, zorunlu
olmasam gelir miyim? Bize hava atmak için son evlendirdiği
kızı gösteriyor. Ne örnek ama? Ayıbını örtmek için altı ay
manastıra kapatılan kıza beyaz gelinlik giydirecekmiş!
Palais-Royal Alanı'nı geçerken çiseleyen yağmur bozgunun
başlangıcı oldu. Çamur içinde durup geçen arabalara baktılar.
Fakat anne acımasızdı:
- Yürüyün! Neredeyse geldik sayılır, iki frank vermeye değmez.
Ya araba parası ödetiriz diye içerde kalan kardeşiniz Leon'a
ne demeli? Bu kadının evinden hiç çıkmıyor ki. Zaten evine
genç adamları dolduran, elli yaşını geçmiş bu kadının buralara
nasıl geldiğini biliyoruz. Yüksek bir hükümet görevlisi onun
işini halledip bir hiçken müdür yaptığı Dambreville'le
evlendirmemiş miydi?
Hortense ve Berthe onu duymuyor gibi yağmur altında
yürüyorlardı. Anneleri böyle durumlarda, onlara aşılamak
istediği görgü kurallarını unutup içini boşaltmaya
başladığında, sağır olmaları gerektiğini önceden
öğrenmişlerdi. Bir sokağı döndüklerinde Berthe bir çığlık
attı:
- Ah! topuğum çıktı. Artık daha fazla gidemem ben!
Madam Josserand gürledi:
- Sen yürü bakalım! Bak ben sızlanıyor muyum? Böyle bir havada
bu gece karanlığında benim bu sokaklarda ne işim var! Ah! Bari
herkes gibi bir babanız olsaydı. Ama hayır, beyefendi evde
kalıp rahatını düşünüyor. İşte size söylüyorum: artık bıktım!
Bundan sonra sizi babanız götürsün. Küçük düşürüldüğüm evlere
bir daha gitmeyeceğim. Ömrüm boyunca bir erkek beni aldattı,
hâlâ sıkıntısını çekiyorum. Ah Tanrım! Yeniden başlamak mümkün
olsaydı, onunla evlenmeyi kabul eder miydim?
Genç kızlar bir daha yakınmadan eve kadar yürüdüler. Kapının
önünde Madam Josserand'ı ikinci bir aşağılama bekliyordu. Aynı
sırada dönmekte olan Duveyrierlerin arabası önlerinden
geçerken üzerlerini çamur içinde bıraktı.
Yorgun ve öfkeli anayla iki kızı merdivende Octave'la
karşılaşmadan önce kendilerine çeki düzen verecek zamanı
bulmuşlardı. Ama kapıyı kapatır kapatmaz karanlıkta can
havliyle yemek odasına koştular. Küçük bir lambanın ışığında
Mösyö Josserand yazmaya çalışıyordu.
- Yine olmadı! diye bağırdı Madam Josserand bir iskemleye
çökerek.
Ve sert bir hareketle başındaki danteli söküp attı, siyah
kürkünü sandalyenin arkasına bıraktı. Siyah dekolte giysisinin
içinde hâlâ güzel omuzları ve dolgun bir vücudu olduğu
görülüyordu. Köşeli yüzü ve iri burnunda bayağılaşmamak için
kendini zor tutan bir kraliçenin trajik öfkesi vardı.
Bu şiddetli giriş karşısında Mösyö Josserand yalnızca ''Ah!''
dedi. Bu iri omuzların ağırlığını ensesinde duyumsuyormuş gibi
endişeyle gözlerini kırpıyordu. Ancak evinde giyebildiği eski
bir redingotu vardı. Otuz beş yıllık memuriyetin
silikleştirdiği yüzünde feri sönmüş iri gözleriyle karısına
baktı. Sonra söyleyecek bir şey bulamadan ağarmış saçlarını
geriye itip çalışmasını sürdürdü.
- Ah! Demek anlamıyorsunuz! diye tiz bir sesle haykırdı Madam
Josserand. Size söylüyorum: bu, boşa giden dördüncü evlilik
denemesi!
- Evet, evet, dördüncü... diye mırıldandı yaşlı adam. Çok
yazık, çok yazık...
Ve karısının dehşet verici çıplaklığını görmemek için
kızlarına döndü. İki kız balo giysilerini çıkarmaya
uğraşıyorlardı. Fazla açık ve süslü giysileri birer kışkırtıcı
silah gibiydi. Sarı benizli Hortense, yüzünü bozan annesinin
burnu nedeniyle yirmi üç yaşında olmasına karşın yirmi
sekizinde gösteriyordu. Ondan iki yaş küçük olan Berthe bir
çocuk havasında, beyaz tenli ve alımlıydı.
- Bana bakın diyorum size! diye kocasına bağırdı Madam
Josserand. Hem şu lanet olası yazınızı bırakın, sinirime
dokunuyor!
- Fakat, karıcığım, resim yazıları dolduruyorum, biliyorsun.
- Ah! evet, bin tanesi üç franklık resim yazıları...
Kızlarınızı bu üç franklarla mı evlendirmeyi düşünüyorsunuz
siz?
Zayıf lamba ışığında masanın üzeri çizgi roman yapraklarıyla
doluydu. Mösyö Josserand haftalık dergiler çıkaran bir
yayınevi için bu çizgi romanların yazılı bölümlerini
dolduruyordu. Kasadarlık görevinden aldığı maaş yetmediği için
gecelerini bu nankör işi yaparak geçiriyor, geçim sıkıntısı
çektiklerinin öğrenileceği korkusuyla utanç duyuyordu.
- Üç frank üç franktır dedi yumuşak ve yorgun bir sesle. Bu üç
frank giysilerinize kurdele eklemeye veya salı günlerinizde
pasta ikram etmenize yardımcı olabilir.
Bu sözcükleri söylediğine pişman oldu, çünkü Madam
Josserand'ın en duyarlı olduğu noktaya basmıştı. Kadının
omuzlarına kan hücum etti; önce dehşetli bir yanıt verecek
gibi oldu, ama olağanüstü bir çabayla kendini tutup başını
salladı:
- Ah! Tanrım!... Ah! Tanrım!
Yaşlı adam yenilgiyi kabul ederek kalemini bıraktı ve iş
yerinden getirdiği le Temps gazetesini açtı. Karısı küçük
oğlunu sordu:
- Saturnin uyudu mu?
- Çoktan. Ayrıca Adele'i de gönderdim. Ya Leon, o da sizinle
Dambrevillelerde değil miydi?
- Evet, ama beyefendi neredeyse o kadının evinde sabahlayacak!
Yaşlı adam şaşırdı, safça ''Ah! öyle mi?'' diye sordu.
Hortense ve Berthe yine sağır olmuşlardı. Madam Josserand
şimdi kocasıyla başka bir kavga peşindeydi: gazeteyi her sabah
geri götürmesini, dün yaptığı gibi ortalarda bırakmamasını
söylüyordu. Dünkü sayıda üstelik kızların görmemesi gereken
bir skandalın mahkeme haberi vardı.
- Hemen yatacak mıyız? diye sordu Hortense. Ben acıktım da...
- Ben de, ben de! dedi Berthe.
- Nasıl? Siz davette pastalardan yemediniz mi? Ah kafasızlar!
İnsan gittiği yerde yemez mi? Ben yedim.
Kızlar sızlanıp duruyordu. Başa çıkamayacağını anlayan kadın
onları mutfağa götürdü.
- Ah! burası leş gibi kokuyor, diye bağırdı Madam Josserand.
Bu sersem Adale'e kaç kez pencereyi açık bırakmasını söyledim.
Sabahları mutfak soğuk oluyormuş, hah! Şu pisliğe bakın: iki
haftadır tezgahı yıkamamış. İşte önceki günün bulaşığı da
duruyor. Şu eviyeye bir bakın!
Öfkeyle orayı burayı karıştırıyor, pudralı ve bilezikli
kollarıyla bulaşığı alt üst ediyordu. Etekleri yerdeki pisliği
süpürüyor, masa altlarındaki mutfak eşyalarına takılıyordu.
Eğrilmiş bir bıçağı görünce tepesi attı:
- Yarın onu kovacağım!
- Neye yarar ki? dedi Hortense. Bize hizmetçi dayanmıyor;
biraz temizlik ve yemek yapmasını öğrenen kendiliğinden
kaçıyor. Bu kız üç aydır burada duran ilk hizmetçi.
Madam Josserand dudaklarını ısırdı. Gerçekten de,
Bretanya'daki köyünden gelmiş olan Adele, pasaklı ve aptal
olmasına karşın, bilgisizliğinden ve pisliğinden yararlanıp
onu aç bıraktıkları bu evde kalmayı sürdüren tek hizmetçiydi.
Şimdiye kadar yirmi kez, ekmeğin içinden çıkan bir tarak veya
yanık bir yemek yüzünden onu kovmaktan söz etmişler, ama her
defasında vazgeçmişlerdi. Çünkü hırsızlığı sabit hizmetçiler
bile ''şekerin sayıyla verildiği'' bu eve gelmek
istemiyorlardı.
Bir dolabı karıştıran Berthe sonunda yüzünü buruşturdu:
- Yiyecek bir şey yok!
Masaya çiçek koyabilmek için ucuz et almayı marifet sayan
ailelerin bu sahte lüks mutfağında yaldızlı tabaklar, sapı
gümüş ekmek süpürgeleri, salata tabakları yıkanmış olarak
diziliydi, ama bir ekmek kırıntısı bile yoktu. Adele açlığını
bastırabilmek için sanki tabakların yaldızını solduracak kadar
inatla yıkamıştı.
- Tüm tavşanı yiyip bitirmiş! diye haykırdı Madam Josserand.
- Sahi öyle, dedi Hortense. Kuyruk kısmı kalmıştı... Hah!
buradaymış. Ben alıyorum. Soğuk ama ne yapalım?
Berthe bir yandan boşuna aranıp duruyordu. Sonunda annesinin
eski bir reçeli sulandırıp davetlerde şerbet olarak kullanmak
üzere hazırladığı şişeyi buldu. Yarım bir bardak doldurdu:
- Ben de buna ekmek batırıp yerim, ne yapalım!
Madam Josserand ona sertçe bakıyordu:
- Çekinme, buyur! Yarın konuklara ben ne ikram edeceğim,
bakalım?
Bu arada Adele'in yeni bir suçunu yakalamıştı. Masanın
üzerinde bir kitap fark etti:
- Ah! sersem kız! Yine Lamartine'imi mutfağa getirmiş!
Masadan Jocelyn (*) adlı kitabı aldı, sanki kirlenmiş gibi
sildi. Bu sırada kızlar kalan bir ekmek dilimini
paylaşmışlardı. Madam Josserand mutfağa son bir göz atıp iri
kolları arasındaki kitabıyla salona döndü.
Bu arada Mösyö Josserand yine yazmaya başlamştı. Karısının
yatmaya gitmeden önce ona fazla kızmıyacağını umuyordu. Fakat
kadın onun yanındaki bir sandalyeye çöktü ve hiç konuşmadan
gözlerini ona dikti. Bu bakışı gören adamın elindeki kalem
titremeye başladı.
- Adele'in yarın için kaymak yapmasına siz engel oldunuz,
değil mi? diye konuştu sonunda Madam Josserand.
Adam şaşkınlıkla başını kaldırdı:
- Ben mi?
- Oh! Yine hayır diyeceksiniz tabii! Öyleyse, istediğim
kaymağı niye yapmadı?.. Siz de biliyorsunuz ki yarın,
davetimizden önce, Bachelard Dayı'nın doğum gününü
kutlayacağız. Kaymak olmazsa dondurma almamız gerekecek, beş
frankı sokağa atacağız.
Yaşlı adam karşı çıkmadı. Ama işine koyulmaya cesaret edemeden
kalemiyle oynamaya başladı.
- Yarın gidip Campardonları görmenizi istiyorum, diye sürdürdü
kadın. Onları akşama kesinlikle beklediğimizi söyleyeceksiniz.
Akrabaları olan genç adam bugün gelmiş. Onu da getirmelerini
söyleyin. Duydunuz mu, onun da gelmesini istiyorum.
- Hangi genç adam?
- Bir genç adam işte; size anlatması uzun sürer... Bana
söylediler. Ne yapalım, siz kızlarınızın sorumluluğunu benim
üzerime atıp çekildiniz, ben de elimden gelen her şeyi
deniyorum.
Bu düşünce onu daha da kızdırdı:
- Görüyorsunuz, kendimi tutuyorum. Ah! bıktım. Bir şey
söylemeyin yoksa kötü olur!
Adam hiçbir şey söylemedi, ama karısı yine de patladı.
- Artık yeter! İşte söylüyorum, bu yakınlarda sizi ve iki
sersem kızınızı ortada bırakıp gideceğim. Ben bu meteliksiz
yaşam için mi doğdum? Her gün kuruş saymak, bir çift çizmeyi
alamamak, dostlarımı uygun bir biçimde konuk edememek, hepsi
sizin yüzünüzden! Kafanızı oynatıp sinirimi bozmayın! Evet,
sizin yüzünüzden! Beni kandırdınız, bayım, alçakça
kandırdınız. Eğer bakamayacaksanız evlenmeseydiniz. O zamanlar
havanızdan geçilmiyordu! Yanında çalıştığınız Bernheimların
oğlu sizin arkadaşınız da oluyordu. Ama siz ne yaptınız?
Hiçbir şey! Şimdiye kadar onların ortağı olmanız gerekirdi. Bu
kristal fabrikasını şimdi Paris'te en büyük duruma siz
getirdiniz. Ama hâlâ bir kasadar, bir memursunuz. Sizde hiç
yürek var mı? Susun!
- Sekiz bin frank aylık alıyorum, diye usulca yanıtladı adam.
Bu kötü para değil.
- Ah! kötü para değilmiş! Otuz yıl hizmetten sonra, öyle mi?
Sizin emeğinizi çaldılar, siz hâlâ minnettarsınız. Ah, ben
olsam ne yapardım biliyor musunuz? Kasayı yirmi kere cebimde
dolaştırırdım! Oysa, bunun ne kadar kolay olduğunu evlenmeden
önce anlamıştım, hep söyleyip durdum. Ama bir parça akıllı ve
girişken olmak gerek, aptalca ayakta uyumakla olmaz.
- Ama... Beni dürüst olmakla mı suçluyorsun?
Kadın elindeki Lamartine'i sallayarak üzerine yürüdü:
- Dürüst mü dediniz? Önce bana karşı dürüst olun, beyefendi!
Diğerleri sonra gelir, değil mi? Zengin gibi görünüp genç bir
kızın hayallerini yıkmaya ne hakkınız vardı? Ah! Yeniden
başlamak mümkün olsaydı. Ah! ailenizi o zamanlar tanımış
olsaydım!
Kadın, barış düşünerek başlattığı bu tartışmada gittikçe
kızışıyordu.
- Git, yat, Eleonore, dedi adam. Saat biri geçti; inan bana bu
işi yarına bitirmeliyim. Ailemden söz etme, onlar sana bir şey
yapmadı.
- Ah! Demek aileniz pek kutsal, öyle mi? Babanızın Clermont'da
avukatlık yazıhanesini bir hizmetçiye kapılıp batırdığını
herkes biliyor. O yetmiş iki yaşında etek peşinde koşmasaydı,
siz şimdi kızlarınızı evlendirmiş olurdunuz. Ah! beni
kandıranlardan biri de o.
Mösyö Josserand sarardı. Titreyen sesi giderek yükseliyordu:
- Yine ailelerimizi karıştırma lütfen! Babanız sizin çeyiziniz
olarak söz verdiği otuz bin frankı hiç ödemedi ki.
- Hangi otuz bin frank?
- Bilmiyormuş gibi yapma. Babam bir delilik yapmış olabilir,
ama sizinki dürüst davranmadı. Onun vasiyetini hâlâ anlamış
değilim. Birtakım oyunlar sonunda Saint-Victor Sokağı'ndaki
yatılı okul kız kardeşinizin kocasına kaldı. Bizi şimdi
selamlamıyorlar bile... Dağ başında gibi soydular bizi.
Madam Josserand kocasının bu beklenmedik yanıtı karşısında
boğulacak gibiydi.
- Babacığıma söz söyleyemezsiniz! Kırk yıl şerefle eğitime
hizmet verdi. Kız kardeşim ve enişteme gelince, beni
kandırdıkları doğrudur. Ama bunu söylemek size düşmez, anlıyor
musunuz? Ben size bir subayla kaçan kız kardeşiniz Andelys'ten
söz ediyor muyum? Ah! Sizin taraf pek yamanmış doğrusu!
- O subayla evlendi, hanım. Ya sizin kardeşiniz Bachelard
Dayı'ya ne demeli? Ahlakı kıt bir adam.
- Ama siz ne söylüyorsunuz, Tanrı aşkına? Parası var,
encümende istediği gibi kazanıyor. Hem Berthe'in çeyiz
parasını ödemeye söz verdi. Hiç saygınız yok mu?
- Haa! Berthe'in çeyiz parası, öyle mi? Beş kuruş
vermeyeceğine, onun pis alışkanlıklarına boş yere katlanmış
olacağımıza bahse girer misiniz? O bu eve geldiğinde utanç
duyuyorum. Yalancı, zevk düşkünü, on beş yıldır spekülasyonla
para toplayan bu adam serveti önünde diz çöktüğümüzü görüyor;
her cumartesi beni bürosuna götürüp muhasebesini bedavaya
yaptırmaya utanmıyor. Hâlâ bir armağan getireceği günü
bekliyoruz.
Bir sessizlik oldu. Sonra adam, yarı çıplak karısına bakarak,
her şeyi göze almışçasına sürdürdü:
- Ayda sekiz bin frankla çok şey yapılır. Siz hep
yakınıyorsunuz. Ama yaşamınızı gelirinizin üstünde sürdürmeye
kalkmasaydınız. Davetler vermek, pastalar ve çaylar ikram
etmek bizim neyimize?
Kadın ona daha fazla süre tanımadı.
- Ah! bari beni bir hücreye kapasaydınız! İnsan içine çıplak
mı çıkacaktım? Ya kızlarınız? Kimseyle görüşmezlerse nasıl
evlenecekler? Kapımızda kuyruk bekliyorlar zaten... Bizi feda
edin bakalım, sizi nasıl yargılayacaklar?
- Hepimiz, hanımefendi, hepimiz feda edildik. Leon sırasını
kız kardeşlerine bıraktı; bizden umudu kesip kendi başının
çaresine bakıyor. Saturnin'e gelince, zavallı çocuk, daha
okuma yazma bilmiyor. Ben de hiçbir şey istemeden geceleri bu
işi yapıyorum ki...
- Peki niçin kız çocuk yaptınız, beyefendi? Onlara aldırdığım
eğitimi mi eleştiriyorsunuz? Sizin yerinizde başkası olsaydı,
Hortense'ın aldığı diplomayla övünürdü. Ya Berthe'in yeteneği?
Bu akşam piyanoda yine herkesten alkış aldı. Yaptığı yağlıboya
resmi yarın konuklara göstereceğim. Siz nasıl bir babasınız?
Elinizden gelse kızlarınızı inek otlatmaya gönderirsiniz!
- Haa, öyle mi? Berthe için bir çeyiz sigortası yaptırmıştım.
Ama siz, dördüncü taksitten sonra, parayı salonu döşemek için
harcadınız. Ödenen primleri de geri alabilmek için hâlâ
uğraşıyorsunuz.
- Elbette, çünkü bizi aç bırakıyorsunuz. Ah! kızlarınız evde
kalırlarsa nasıl pişman olursunuz.
- Ben mi pişman olacağım? Bu gülünç giysiler ve
çağrılarınızla, koca adaylarını asıl kaçıran sizsiniz!
Mösyö Josserand hiç bu kadar ileri gitmemişti. Madam Josserand
boğulacak gibi ''Ben, ben, gülünç ha!'' diye haykırıyordu ki
kapı açıldı: Hortense ve Berthe gecelik ve sandallarıyla içeri
girdiler.
- Ah! odamız çok soğuk! diye söylendi Berthe titreyerek.
Burası hiç olmazsa biraz sıcak.
İki kız birer sandalye alarak ılık sobanın yanına oturdular.
Hortense bir elindeki tavşan kemiğini kemiriyor, Berthe
bardaktaki şurubu yalıyordu. Anne ve babası tartışma nedeniyle
onların girdiğini görmemiş gibiydiler.
- Gülünç ha! Ama artık değil, beyefendi! Bir daha onları
evlendirmek için parmağımı kımıldatırsam boynum kopsun! Bu işi
size bırakıyorum. Umarım benim kadar gülünç olmazsınız.
- Nasıl? Siz onları her yerde sergileyip saygınlıklarını
yaraladıktan sonra mı? İster evlendirin, ister evlendirmeyin,
umurumda değil.
- Benimse hiç umurumda değil, Mösyö Josserrand! Daha fazla
kızdırırsanız, ikisini de sokağa atarım. İşinize geliyorsa,
siz de onları izlersiniz, kapı orada. Ah! Tanrım! Ne rahat
ederdim?
Bu ateşli tartışmalara alışık olan kızlar sessizce
dinliyorlardı. Bir yandan ellerindekini yiyor, bir yandan da
geceliklerini sıyırıp omuzlarıyla ılık sobaya sürtünüyorlardı.
Açlığın verdiği oburlukları ve uykulu gözleriyle güzel bir
havaları vardı.
- Tartışmanıza hiç gerek yok, dedi Hortense. İkimiz de
kendimize koca bulacak kadar büyüğüz.
Bu girişten fırsat bulan baba işine koyulmak istedi:     ama
başını masaya eğmiş, bir şey yazamayan titrek ellerini
seyrediyordu. Fakat yaralı bir kaplan gibi olan anne
Hortense'ın önünde dikildi:
- Eğer kendi hesabına konuşuyorsan sana söyleyeyim: Bu Verdier
denen adam seninle asla evlenmez.
- Bu benim işim, dedi güvenle genç kız.
Hortense, memur, tezgahtar, terzi gibi beş altı damat adayını
küçümseyip geri çevirdikten sonra, Dambrevillelerin evinde
tanıştığı kırk yaşında bir avukatta karar kılmıştı. Onun
geleceği parlak biri olduğunu düşünüyordu. Fakat Verdier on
beş yıldır metresiyle yaşıyor, oturduğu çevrede onu karısı
olarak tanıtıyordu. Hortense bunu biliyor, ama
endişelenmiyordu.
Babası masadan başını kaldırdı:
- Kızım, sana bu evliliği aklından çıkarmanı söylemiştim.
Adamın durumunu sen de biliyorsun.
- Ne olmuş yani? Verdier bana ondan ayrılacağına söz verdi. Bu
kadın aptalın biri zaten.
- Hortense, kızım, böyle konuşmamalısın. Bu adam yarın seni de
bırakmaz mı?
- Bu benim işim, dedi genç kız inatla.
Berthe karışmadan dinliyordu, çünkü her gün ablasıyla bu
konuyu tartıştığı için haberi vardı. Ayrıca babası gibi,
sokağa atılmasından söz edilen bu zavallı kadından yanaydı.
Fakat Madam Josserand söze karıştı:
- Ne olmuş yani? Bu tür kadınlar sonunda sokağa düşüyorlar.
Fakat Verdier'nin ondan ayrılacak iradesi yok. Seni oyalıyor,
kızım; yerinde olsam onu bir saniye beklemeden başka birine
bakardım.
Hortense'in yanakları kızardı ve sesi tizleşti:
- Anne, beni tanırsın. Onu istiyorum ve elde edeceğim. Yüz yıl
beklesem de başkasıyla evlenmem.
Annesi omuzlarını silkti:
- Başkalarına aptal diyene bak!
Genç kız ayağa fırladı:
- Üstüme gelme! Madem bizi evlendiremiyorsun, bırak da
bildiğimiz gibi yapalım. Ben yatmaya gidiyorum.
Hortense kapıyı çarpıp çıktı. Madam Josserand başı yukarda
kocasına döndü:
- İşte çocuklarınızı nasıl yetiştirdiğinizi görüyorsunuz!
Mösyö Josserand yanıt vermedi; yeniden yazabileceği zamanı
beklerken kalemini tırnağına sürtüp duruyordu. Berthe'in
acelesi yoktu, sırtını sobaya dönmüş, parmağıyla bardağı
karıştırıyordu.
- Ah! karşılığımı görüyorum, diye sürdürdü Madam Josserand.
Yirmi yıl bunları saygın birer hanım yapabilmek için saçımı
süpürge ettim, ama istediğim gibi biriyle evlenmeyi bana çok
görüyorlar. Ne istediler de almadık? Biraz eğitildikten sonra
havaları değişiyor, serüven düşkünü avukatlarla evlenmek
istiyorlar.
Kadın Berthe'in önüne gelmişti. Onu parmağıyla uyardı:
- Bana bak, sen de ablan gibi olursan, senden hesap sorarım!
Sonra yine odayı adımlamayı sürdürdü. Her zaman haklı olduğunu
sananlar gibi düşünceleri kopuk kopuk ve çelişkiliydi:
- Ne yapılması gerekiyorsa onu yaptım; yeniden başlasam yine
aynısını yapardım. Yaşamda yalnızca utananlar yitirir. Para
paradır; paran yoksa evinden çıkmazsın. Ben hep, yirmi kuruşum
varken, kırk kuruşum var dedim. Doğrusu budur: Kendini
acındıracağına imrendir. Eğitilmiş olmak yeterli değil,
giyimin düzgün değilse insanlar seni küçümser. Bu, yanlış ama
böyle... Hizmetçi elbisesi giyeceğime kirli roblar giyerim.
Bütün bir hafta patates ye, ama konuğun için tavuk alacak para
bulundur. Bunun tersini söyleyenler aptaldır!
Bu son tümceyi kocasına bakarak söylemişti. Yeni bir kavgayı
göze alamayan adam yüreksizlik örneği verdi:
- Bu doğru; artık yalnızca paraya önem veriliyor.
- Duydun mu? diye kızına döndü. Madam Josserand. Adımını doğru
at ve bizi sevindir... Bu akşamki adamı nasıl kaçırdın?
Berthe kendi sırasının geldiğini anlamıştı:
- Bilmiyorum, anne, diye mırıldandı.
- Yardımcı büro şefi, otuzunda yok, parlak bir geleceği var.
Böyleleri her ay maaşını tıkır tıkır alır... Yoksa, daha
önceki gibi, yine aptallık mı yaptın?
- Vallahi değil, anne. Belki de başkalarından durumumuzu
öğrenmiş olmalı.
- Nasıl? Dayının sana vereceği çeyizi duymamış mı? Bunu herkes
biliyor. Yok yok, başka bir nedeni olmalı, çünkü çok ani
olarak ayrıldı. Dans ederken ikiniz bir ara küçük salona
geçmiştiniz.
Berthe kızardı:
- Evet... Yalnız kaldığımızda kötü şeyler yapmaya kalktı. Beni
kucaklayıp öpmek istedi. Ben de korkup onu ittim, dolaba
çarptı...
Annesi öfkeyle onun sözünü kesti:
- İttin mi? İttin ha?
- Ama anne, beni tutuyordu...
- Tuttuysa ne olmuş? Ah!.. bu kafasızlara okulda acaba neler
öğretiyorlar?
Genç kızın gözlerinden yaşlar akıyordu.
- Benim bir suçum yok; o adam kabalık ediyordu. Böyle durumda
ne yapacağımı bilmiyorum ki...
- Bir de ne yapacağını soruyor... Size yüz kez söyledim, bu
utangaçlığı bırakın. Siz sosyeteye çıkıyorsunuz. Bir adam
sırnaşmaya başlıyorsa, sizi seviyor demektir; ve onları
kızdırmadan yatıştırmanın yolu bulunur. Bir dolabın arkasında
sizi öpmek istiyorsa, bunu anne ve babanıza söylememeniz
gerekirdi. Ama siz adamları dolaba itiyorsunuz ve tabii
evlilik de suya düşüyor.
Sonra ders verir gibi bir tavır alıp sürdürdü:
- Artık bitti; aptallığınız karşısında umudumu yitirdim. Size
her şeyi anlatmak gerekiyor, öyleyse anlatayım. Servetiniz
yoksa, kızım, erkekleri başka bir şeyle tutmanız gerekiyor.
Biraz güler yüz göster, elini tutmasına izin ver, anlamıyormuş
gibi ufak kaçamaklarına göz yum. Koca bulmak balık tutmak
gibidir. Böyle ağlamakla daha da güzelleştiğini mi sanıyorsun?
Berthe hıçkırıyordu.
- Ağlama dedim! Mösyö Josserand, kızınıza söyleyin gözlerini
harap etmesin. Hadi bırak, sil gözlerini. Şimdi karşında sana
kur yapan bir bey olduğunu düşün. Gülümse ve yelpazeni düşür;
bey onu yerden alırken elleriniz birbirine dokunsun. Öyle
değil; hasta tavuk gibi somurtma. Başını geri at ki güzel
boynun ortaya çıksın.
- Böyle mi anne?
- Evet, daha iyi... Kazık gibi sert olma, belini yumuşak tut.
Erkekler sırıkları sevmez. Fazla ileri giderlerse oyun
bozanlık etme. İleri giden adam tutulmuş demektir.
Salondaki saat ikiyi vurdu. Bu geç saatte evlendirme tutkusu
daha da kızışan Madam Josserand iyice kendini yitirmiş, kızını
bir bebek gibi ortada çeviriyor, düşüncelerini açıkça
söylüyordu. Genç kız artık karşı koyamadan onun her dediğini
yapıyordu, ama bir parça utanç ve korku yüreğini
sıkıştırıyordu. Bir ara, annesi şuh kahkaha atmasını öğrettiği
sırada, hıçkırarak ağlamak istedi:
- Hayır! hayır! Ben bunu yapamam!
Madam Josserand bir an durakaldı. Sonra Dambrevillelerden
çıktığından beri yenemediği öfkesini boşalttı: Kızın yüzünde
sert bir tokat patladı.
- Al işte! Sersem; erkekler haklıymış.
Kadın bu arada yere düşen kitabını alıp sildi ve yatak odasına
geçti. Yanağını tutup ağlayan kızının da odadan çıktığını
gören Mösyö Josserand mırıldandı:
- Böyle olacağı belliydi.
Berthe holden geçerken yataktan kalkmış olan kardeşi
Saturnin'in kapıyı dinlemekte olduğunu gördü. Yirmi beş
yaşındaki bu genç bir beyin iltihabı sonucu gelişemeyip çocuk
kalmıştı. Deli değildi, ama onunla zıtlaşırlarsa bağırarak evi
birbirine katıyordu. Onu ancak Berthe yatıştırabiliyordu.
Küçükken Berthe'nin bir hastalığı sırasında ona bakmış, kızın
tüm kaprislerine sadık bir köpek gibi katlanmıştı. Kızın
kurtulmasından sonra ona tapacak kadar bağlanmıştı.
- Yine seni dövdü mü? diye fısıldadı genç adam.
Onu karanlıkta öyle gören Berthe endişelenip yatıştırmaya
çalıştı:
- Git yat, seni ilgilendiren bir şey değil.
- Beni ilgilendirir. Seni dövmesini istemiyorum, anladın mı?
Bağırışlarıyla beni uyandırdı. Bir daha başlamasın, yoksa kötü
yaparım!
Genç kız onun ellerini tutup yabanıl bir hayvanı yatıştırır
gibi okşadı. Genç adam hemen yumuşadı, çocuk gibi gözlerinden
yaşlar akmaya başladı.
- Senin canını yaktılar, değil mi? Söyle, neren acıyor, öpmek
istiyorum.
Karanlıkta kardeşinin yanağını öperken mırıldanıyordu:
- İşte geçti, işte geçti..
Salonda yalnız kalan Mösyö Josserand elindeki kalemi bıraktı.
Yüreği acıyla yüklüydü. Biraz bekledikten sonra kalkıp kapıya
gitti ve dinledi. Madam Josserand horluyordu. Kızların
odasından ağlama sesi gelmiyordu. Apartman karanlık ve
sessizdi. İçini çekip masaya döndü. Bir elindeki kalemiyle
yazmaya başlarken, iki damla gözyaşı çizgi romanların üzerine
düştü.
3

Tazeliği kuşkulu olan ve Adele'in ellerinde daha da
tatsızlaşan balık masaya geldiğinde, Bachelard Dayı'nın     
iki yanında oturan Hortense ve Berthe onun bardağını
doldurarak içmeye zorluyorlardı.
- İçin, için, bugün doğum gününüz. Sağlığınıza,    dayı!
İki kız dayıdan yirmi frank almayı kafalarına koymuşlardı. Her
yıl anneleri onları dayının iki yanına bu amaçla oturtuyordu,
ama kızların işi gerçekten zordu. Louis XV ayakkabılar, beş
düğmeli eldivenler düşleyen kızların yirmi frank alabilmeleri
için dayının iyice sarhoş olması gerekiyordu. Encümende
kazandığı yıllık seksen bin franklık gelirini pis alemlerde
harcayan bu adam ailesine gelince cimrileşiyordu. Neyse ki bu
akşam yarı sarhoş gelmişti.
- Sağlığınıza, benim küçük kedilerim! diye yuvarlıyordu
kadehini şişman adam.
Parmaklarını dolduran yüzükler ve yakasında bir gülle masanın
ortasında yer alan bu adam her türlü eğlence ve pisliğin
içinde yuvarlanmıştı. Takma dişleri, öne fırlamış kırmızı iri
burnu ve kısa kesilmiş saçlarının altında gözlerini zor
açabiliyordu. Ölen karısının kardeşlerinden birinin oğlu olan
Guelin adındaki genç akrabası da gelmişti; genç adam, dayının
karısının on yıl önceki ölümünden bu yana ayık gezmediğini
söylüyordu.
Madam Josserand kardeşinin sarhoşluğuna gülümsüyordu:
- Narcisse, biraz daha balık almaz mısın?
Ev sahibesi kardeşinin karşısında oturmuş, bir yanında Guelin,
diğer yanında ise Hector Trublot adındaki bir genç adam vardı.
Genelde bu tür çağrılara bazı kişileri de zorunlu olarak
katıyordu. Örneğin, üçüncü katta yalnız yaşayan Madam Juzeur
de oradaydı. Aslında, dayının masadaki durumunu bildiği için,
o geldiğinde ya çok yakın, ya da hava atması gerekmeyen
kişileri çağırıyordu. Bir bankada çalışan genç Trublot'yu bir
süre damat adayı olarak düşünmüştü; ama genç adam evlilikten
nefret ettiğini açıkça söyledikten sonra artık onu da
önemsemiyor, hatta doğru dürüst yemesini bilmeyen Saturnin'in
yanına oturtuyordu. Her zaman kardeşinin yanında oturan Berthe
ise onun rahat durmasını sağlamakla görevliydi.
Balıktan sonra dana rostosu geldi. Kızlar hücum zamanı
geldiğine inandılar.
- İçin, dayıcığım! dedi Hortense. Bu sizin doğum gününüz.
İnsan doğum gününde bir bahşiş vermez mi?
- Sahi öyle, dedi Berthe saf bir edayla. Herkes doğum gününde
bir şey vermeli. Bize yirmi frank verin.
Para sözüne kulak kabartan Bachelard sarhoşluğunu abartmaya
başladı. Bu her zamanki kurnazlığıydı: Göz kapakları
ağırlaşır, dili dolanırdı.
- Ha? Ne?
- Yirmi frank, işte. Anlamazdan gelmeyin. Bize yirmi frank
verirseniz sizi daha çok seveceğiz. Hadi dayıcığım!
İkisi de onun boynuna sarılıp tatlı sözler ediyor, pis
soluğuna aldırmadan yüzünü öpüyorlardı. Bu tütün, misk ve
şarap kokusundan zaten iğrenen Mösyö Josserand erden
kızlarının bu hallerini görünce karşı çıktı:
- Rahat bırakın onu!
- Niçin? diye atıldı Madam Josserand. Kızlar eğleniyorlar.
Eğer dayıları onlara yirmi frank vermek istiyorsa verir.
- Mösyö Bachelard ne kadar iyi bir dayı! diye karıştı Madam
Juzeur. Ama dayı direniyordu; salyalı ağzı daha da
dolaşıyordu:
- Be... ben bilmem... Ne dediniz?
Hortense ve Berthe aralarında bakışıp onu bıraktılar ve yine
bardağını doldurdular. İki güzel çıplak kol dayının iri burnu
önünde yeniden dolaşmaya başladı.
Bu arada sessiz kalmayı yeğleyen Trublot konukların arasında
gidip gelen hizmetçi Adele'i göz ucuyla izliyordu. Miyop olan
genç adam kenevir gibi saçları ve köşeli yüzüyle onu güzel
buluyordu. Hizmetçi kız bir ara elindeki rosto tenceresiyle
genç adamın omzuna doğru yarı eğildiğinde genç adam onun
baldırını sertçe çimdikledi. Hizmetçi fazla tepki göstermedi,
sanki ekmek istemiş gibi adamın yüzüne baktı.
- Ne var? dedi Madam Josserand. Size çarptı mı? Ah bu kız, ne
kadar beceriksiz! Ne yaparsınız, yeni olduğu için daha
öğrenmesi gerekiyor.
- Zararı yok, dedi Trublot ve ciddi bir edayla kara sakalını
sıvazladı.
Önce serin olan salonda yemekler geldikçe hava ısınıyor ve
sohbet ilerliyordu. Madam Juzeur Madam Josserand'a bir kez
daha otuz yıl dul kalmanın dertlerini sıralıyordu. Gözlerini
havaya kaldırarak ne acılar çektiğini anlatıyordu: On yıllık
evlilikten sonra kocası onu bırakmıştı, ama nedenini
söylemiyordu. Şimdi her zaman kapalı evine yalnızca rahipler
girip çıkıyordu.
- Benim yaşımda her şey elem verici, diye sızlanan kadın kibar
tavırlarla dana rostosunu ayıklıyordu.
Madam Josserand yanındaki Trublot'ya ''Ah! çok acı çekmiş bir
kadın'' diye açıklamak istedi. Ama genç adam aldırmadı:
Bakışları imalı ve meraklı olan bu kadın onun tipi değildi.
Bu arada bir panik yaşandı. Berhe'in pek izlemediği Saturnin
kestiği et parçalarıyla tabağında resim yapmaya başladı. Bu
zavallı, annesine korku ve utanç veriyordu. Ondan nasıl
kurtulacağını bilemeyen kadın, kız kardeşleri uğruna onu feda
edip zekasının yavaş yavaş uyandığı okuldan almış, fakat bir
işçi olarak çalışmasını gururuna yedirememişti. Yıllardır evde
işsiz ve amaçsız dolaşan bu çocuk her çağrıda onu zor durumda
bırakıyordu.
- Saturnin, doğru otur! diye bağırdı.
Ama Saturnin tabağınd