Blog Sitem
  erdal Atabek
 
 
YÜZYILIN CANLI BELGESELLERİ: 4
Çernobil Çocukları... 4
Matriyoşka: Sevgili Annecik... 9
İNSANIN KİRLENMESİ... 12
AMA MUTSUZUM VE DAHA MUTSUZ OLUYORUM... 15
BAHAR İZİN İSTEMEZ 17
KELEBEKLER ÖZGÜR MÜ? 20
ÇİÇEKLERİN DİLİNİ BİLMEK... 23
İÇİMİZDEKİ BÜYÜCÜ... 26
ARMAĞANIN EN GÜZELİ... 29
AŞIK OLMAK HAKKI... 35
YALANIN YEDİ RENGİ... 38
TÜRK ERKEĞİ NASIL BİRİDİR?.. 41
ERKEKLER KADINLAR İÇİN NE DÜŞÜNÜYOR? 44
BENİ ANLAMADI DERKEN... 47
KADINI KADINLIĞIYLA KÜÇÜLTMEK 50
O DA KİMBİLİR NE YAPMIŞTIR? 54
HAYVANLAR DİŞİLERİNE HAYVAN GİBİ SALDIRIR MI? 57
ÇARMIHA GERİLEN MERYEM.. 59
KORUNMAYA MUHTAÇ OLAN KİM? 63
SIRADAN KADIN YOKTUR... 66
GENÇ KADINLAR AYAĞA KALKARKEN 69
KADIN MEMESİNİN TOPLUMSAL EVRİMİ 72
MAKYAJ DEYİP GEÇERKEN 75
EVİM EVİM GÜZEL EVİM, CENNETİM VE CEHENNEMİM... 78
NEDEN BOŞANIYORSUNUZ?.. 80
ŞİMDİ NASIL YAŞAYACAĞIMI BİLMİYORUM... 86
BEETHOVEN'İ KISKANIYOR MUSUNUZ? 92
İSTERİK?.. 95
SOĞUK ÜLKEDE SICAK YÜREKLER... 98
LEYLA WİNKEL -ÇAKAR 101
ÇOCUKLARIMIZIN ADINI KOYARKEN.. 104
KADINLAR POLİTİKADA (MI?)... 107
BEŞ LİDER EŞİ 110
SAHİ, SİZİN TİKİNİZ NEYDİ? 114
Pratik misiniz? 114
Romantik misiniz? 115
Sempatik misiniz? 115
Antipatik misiniz? 115
Nörotik misiniz? 116
Erotik misiniz? 116
Otomatik misiniz? 117
Artistik misiniz? 117
Bitik misiniz? 117
Atik-Tetik misiniz? 118
Politik misiniz? 118
Kozmetik misiniz? 119
Egzotik misiniz? 119
 
 
 
 DR. ERDAL ATABEK
 
 KIRMIZI IŞIKTA
 
 YÜRÜMEK...
 
 ELİFSU'YA...
 
 Kızım Elifsu,
 
 Dünyaya gelmeni annen ve baban istediler. Bu onların işiydi.
 
 Ama yaşamak senin işindir. Sana pek çok şey öğreteceğiz ama yaşamayı öğrenmeyi sana bırakacağız. Onu tek
başına öğreneceksin. Bu kitabı sana yazılmış mektuplar olarak oku. Şimdi değil, ilerde okuyacaksın, henüz beş
yasındasın ama 2000 yılında on dört yaşında olacaksın. Okuduğun zaman belki kendi hayatını bulacaksın, belki
o zamanlar nelerle uğraşmışlar diyeceksin. Ama bir zamanlar birinin senin hayatını düşündüğünü, senin
geleceğini düşündüğünü anlayacaksın. Bu da o birine yetecektir.
 
 Hep ne güzel, yaşıyorum diyebilmeni diliyorum. Sevgim hep bütün insanların olacak...
 
 Erdal Atabek
 
 İÇİNDEKİLER
 
  Çernobil Çocukları
 
 Matriyoşka: Sevgili Annecik
 
 İnsanın Kirlenmesi
 
 Yanlış Yaşama Öğretisine Karşı Çıkmak
 
 Bırakın da Mutlu Olalım
 
 Bahar İzin İstemez
 
 Kelebekler Özgür mü?
 
 Çiçeklerin Dilini Bilmek
 
 İçimizdeki Büyücü
 
 Armağanın En Güzeli
 
 Mutluluk Güzel Kokar
 
 Aşık Olmak Hakkı
 
 Yalanın Yedi Rengi
 
 Türk Erkeği Nasıl Biridir?
 
 Erkekler Kadınlar İçin Ne Düşünüyor?
 
 Beni Anlamadı Derken
 
 Kadını Kadınlığıyla Küçültmek
 
 O da Kim Bilir Ne Yapmıştır?
 
 Hayvanlar Dişilerine Hayvan Gibi Saldırır mı?
 
 Çarmıha Gerilen Meryem
 
 Korunmaya Muhtaç Olan Kim?
 
 Sıradan Kadın Yoktur
 
 Genç Kadınlar Ayağa Kalkarken
 
 Kadın Memesinin Toplumsal Evrimi
 
 Makyaj Deyip Geçerken
 
 Evim Evim Güzel Evim
 
 Cennetim Ve Cehennemim
 
 Neden Boşanıyorsunuz?
 
 Dul Kadın Sendromu
 
 Şimdi Nasıl Yaşayacağımı Bilmiyorum
 
 Ayrılmasını Bilmek
 
 Beethoven'i Kıskanıyor musunuz?
 
 İsterik?
 
 Soğuk Ülkelerde Sıcak Yürekler
 
 Leyla Winkel-Çakar
 
 Çocuklarımızın Adını Koyarken
 
 Kadınlar Politikada (mı?)
 
 Beş Lider Eşi
 
 Sahi, Sizin Tikiniz Neydi?
 
 
 
 Helena Bosistaya girl 31.05.1975
 
 Andrei Boronyak boy 02.10.1977
 
 Anatoli Venger boy 21.12.1975
 
 Aleksander Belenko boy 01.01.1980
 
 Tamila Karaeva girl 29.06.1978
 
 Anna Nozdracheva girl 27.05.1982
 
 Natasha Shaleyko girl 25.10.1976
 
 En küçükleri 9, en büyükleri 16 yaşında olan 33 Çernobil Çocuğu... Kiev'den geliyorlar. Çernobil'de patlayan
nükleer santral felaketinde yüksek dozda radyasyon alarak hastalanan çocukların bir bölümü. Sürekli tıp
denetimi altında tutuluyorlar. Gelecekleri belirsiz. Önlerindeki yaşama süresini doğru kestirmek bile pek olası
değil. Artık çevre değiştirmek mi demeli, moral gezisi mi demeli, son istek mi demeli, bilemiyorum, bir Türkiye
gezisi için geldiler. İstanbul'da Liones Çevre Yönetimi tarafından ağırlandılar.
 
 Haberin kendisi bile sarsıcıydı. Dünyayı sarsan bu nükleer felaketin masum kurbanları olan bu çocukların veda
gezisine çıkmış olmaları, insanı hiç bilmediği bir yerinden vurmak için yeterliydi. Onları mutlaka görmek için
dayanılmaz bir istek duyuyordum. Onları bir kez olsun görmek, gidenlerin kalanlara uzattıkları eli sıkmak için
belki de son olanaktı. Bu bir meslek merakı değildi, olayı yazma isteği değildi, kişisel bir borç gibiydi. Ödenmesi
zorunlu kişisel bir borç. Belki de insanın insana her zaman duyması gereken bir borçtu bu. Harem Oteli'nin
lobisinde merdivenlerden inen çıkan, bahçeye gidip gelen çocukların görünümü pikniğe giden bir öğrenci
grubundan hiç de farklı değildi. Gürültüleri yoktu, şamataları duyulmuyordu ama bütün bunlar bir grup
disiplininden doğuyor gibiydi. Hava pırıl pırıldı. İstanbul'un güzel güz günlerinden biriydi.
 
 Bir cumartesi. Tuzla'ya gideceklerdi, hazırlanıyorlardı. Bu sarışın, güzel yüzlü, kızlı erkekli çocuk-gençler mi
hastaydı? Böyle bir şey yoktu, çevrede de böyle bir ortam görünmüyordu. Gerçekler nasıl da derinlerde gizlidir.
 
 Selma Selçuker, her şeyle ilgilenen canlı neşesiyle günün programını gözden geçiriyordu. Derneğin halkla
ilişkilerini arkadaşlarıyla birlikte düzenliyordu. Dernek üyeleri baylar yaptıkları duygu yüklü görevin
heyecanını sessizce paylaşıyorlardı. Duygu yüklü dakikalar, saatler, günler geçirmişlerdi. Ağlamışlardı,
üzülmüşlerdi, sevinmişlerdi, her şey içiçeydi. Bugün de ağlayacaklardı, üzüleceklerdi, sevineceklerdi, bunu da
görecektik. Sonra, Tuzla'da tanıştığımız Çevre Yönetimi Başkanı Zehra Akın, bir gün önce Topkapı Konyalı
lokantasında yemek yerlerken, garsonların kendi aralarında düşünüp çocuklara topaç armağan edişlerini
anlatacaktı. Bu içtenlikli davranış hepsini ağlatmıştı. Gözyaşlarını çocuklara göstermemeye çalışıyorlardı ama
sonra da ağlamak da insani bir şey değil mi? diye sesli düşünüyorlardı. Çocuklardaki sessizlik bir arada
oldukları zaman daha bir göze çarpıcıydı. Ne yapmaları gerekirse onu yapıyorlardı. Kendi aralarında bile az
konuştukları dikkatimi çekti. O yaşa özgü hareketlilik, yerinde duramamak, konuşmak, gülmek, şakalaşmak...
Hiçbiri yoktu. Sessiz, akıllı, usluydular. Her şeyi izliyor, açıkça bakmadan görüyor, grup şeflerinin söylediklerini
yapıyorlardı. Ama o yaşların coşkulu katılımı? O yoktu. İçlerinde bir yerleri hiçbir şeye katılmadan duruyor
gibiydi. Bir yerleri bugünden kopmuş muydu? İçlerindeki saat bir yerlerde durmuş muydu? Bilemiyorum.
Onlarla birçok şeyi konuşmak istiyordum. Aklımda ne çok soru vardı. Onlarla ne çok şeyi paylaşmak
istiyordum. Hiçbirini yapamadım. Belki de bu soruların anlamı kalmamıştı. Belki kalmıştı ama ben
duralamıştım, bilmiyorum. Duyguları neydi? Düşünceleri değiş miydi? Hayata nasıl bakıyorlardı? Bildikleri bu
acı gerçeğe karşı nasıl davranıyorlardı? Gelecekten bekledikleri nelerdi? İnsanlara neler söylemek istiyorlardı?
Sevgi konusunda ne düşünüyorlardı? Dünyanın geleceğini nasıl görüyorlardı? Yaşamanın anlamını nasıl
görüyorlardı? Mutlaka yapmak istedikleri şeyler var mıydı? Daha nice soru aklımda duruyordu
ama hepsi de çocukları gördükten sonra anlamlarını yitirdi. Birlikte olduğumuz o gün, sadece birlikte olduğumuz
bir gün olacaktı.
 
 Sorularımı sözsüz soracaktım, yanıtlarını sözsüz alacaktım. Bu çocuklara hiçbir soru soramazdım. Böyle
davranmak durumlarına saygısızlık gibi geldi.
 
 Aynı biçimde birlikte gelen doktorları Dr. Vladimir'e sormak istediğim soruları da durdurdu. Sadece içlerinde
ilik nakli yapılan çocuk bulunup bulunmadığını sordum. Hayır, hiçbirine ilik nakli yapılmamıştı. Kan tablolarına,
kemik iliği bulgularına, hastalık durumlarına ilişkin kafamda hazır bekleyen soruları da unuttum gitti. Bu konuda
Dr. Vladimir de, grup şefleri Bay Leonid de isteksizdiler. Belki de haklıydılar. Bu çocuklar buraya bir tıp
gösterisi için değil, gezmek için gelmişlerdi! Belki gördükleri ilginin bile kendilerini rahatsız eden yanları vardı.
Belki içlerinden unutmak istedikleri şeyleri anımsatan her şeyden uzak kalmak istiyorlardı. Bunları düşündüm ve
sorularımı aklımdan attım. Bugün birlikte olduğumuz sürece günü paylaşmak yeterliydi. Belki en doğrusu da
buydu.
 
 Andrei (14) sarışın, yüz çizgileri kemikli bir erkek genci. İngilizce biliyor, grubuna çevirileri o yapıyor.
 
 -Güzel bir gün, diyorum.
 
 -Çok güzel, diyor. Denizden esen ılık rüzgarlı havayı içine çekiyor. (Hep taze hava diyorlarmış. Fresh air.
Kapalı, havasız yerlerden sıkılıyorlarmış. Taze hava istiyorlarmış. İçlerindeki kötülüğün kirli havadan geldiğini
unutamamaları doğal değil mi? Kirli hava. Radyasyonla, ekzos gazlarıyla, fabrika dumanlarıyla kirlettiğimiz
hava. Burada bile, Tuzla'da, bu güzel villada, insanın içine dolan güz havasının temizliğinde bile insanın içini
burkan bir şeyler nereden geliyor olmalı? Nereye bakarsak bakalım neden bu güzel çocukların içini görüyoruz
ki?)
 
 -İstanbul'u sevdiniz mi? Geziniz iyi geçiyor mu? Andrei gülümsüyor. İçtenlikle gülümsüyor.
 
 -Çok güzel. Gezimiz çok güzel. Her şey güzel. İki ülke, ülkelerimiz hep dost olmalı.
 
 Ah Andrei, elbette ülkelerimiz dost olmalı, Bütün ülkeler dost olmalı. Bütün insanlar dost olmalı canım. Sadece
bizim ülkelerimiz değil, bütün ülkeler. Sen artık iki ülke dememelisin, dünya demelisin. Sen dünyanın canlı
belgeselisin. Senin bir fotoğrafını çekmeli. Bu fotoğrafı poster yapmalı. Bütün nükleer santrallara asmalı. Bütün
barış yürüyüşlerinde taşımalı. Bütün evlere, bütün sokaklara, bütün alanlara bu posteri asmalı. Son gezegeni ne
hale getirdiğimizi senden daha iyi kim anlatabilir? Ev sahibemiz bayan Sema her yana koşuşuyor. Arkadaşları
her şeye yardımcı ama o ev sahibi olduğunu unutmuyor. O da Derneğin üyesi. Öğle yemeğinin iyi geçmesi için
büyük hazırlık yapılmış. Aman bir şey eksik olmasın. Çocukların tabakları verildi mi? Hepsi yemeklerini aldı
mı? Kendisine mutfağın önünde teşekkür ediyorum. Yoruldunuz diyorum. Yoruldunuz ama çok güzel bir şey
yapıyorsunuz. Sizin duygularınızı da merak ediyorum.
 
 Bu konuklar her zamanki konuklarınız gibi değil. Duygularınız da farklı olmalı. Bayan Sema ağlamaya
başlıyor. Sonra gözyaşlarını kuruluyor:
 
 -Bugün her şey çok farklı, diyor. Teknolojiye kızıyorum, nükleer santrallara kızıyorum, Devletlere kızıyorum,
Devlet adamlarına kızıyorum. Bilseniz ne çok şeye kızıyorum. (Öfke duyuyorum, tepki duyuyorum, karşıyım,
istemiyorum da olabilir). Bu evi artık pek kullanmıyoruz. Eşim bu evi mutlu olalım diye yaptırmıştı. Üç yıl önce
bir uçak kazasında öldü. Şimdi bu çocukları bu evde ağırlarken onun da burada, bizimle birlikte olduğunu
hissediyorum.
 
 Sorumun buralara uzanan çağrışımlarını bilemezdim, özür diliyorum. Bahçede çocuklar meyvelerini yiyor
olmalılar. Birden bahçeden kahkahalar yükseliyor. Bahçeye çıkıyorum. İllüzyonist Sermet, şık siyah giysileriyle
her zamanki zarif sihirbaz gösterilerini yapıyor. Çocuklar numaraları neşeyle izliyor. Kahkahayla gülüyorlar.
Bayan Zehra bize dönüyor, ilk kez böyle gülüyorlar diyor. Ev sahibi bayanların hepsi sevinçli. Çocukların yüzü
gülüyor diye hepimiz seviniyoruz.
 
 İllüzyonist Sermet, içinin boş olduğunu gösterdiği bir kutudan renkli kurdelalar çıkarıyor. Renk renk kurdelalar
birbiri ardına kutudan çıkıyorlar. Çocuklar alkışlıyor, neşeyle gülüyorlar. (Ah Sermet kardeşim, keşke o kutunun
içinden yaşadıklarınız kötü bir rüyaydı, artık hiçbir şeyiniz kalmadı kurdelasını da çıkartabilseydin.
O zaman nasıl da birbirimize sarılır, hem ağlar, hem gülerdik).
 
 Gösteri bitiyor. Çocuklar içeri girip çıkmaya başlıyorlar. Yanımızdan geçen en küçüklerden birine soruyoruz:
Name?.. Saz benizli, zayıf, gözleri büyük büyük duran çocuk: Aleksi, diyor. Aleksi? Karamazof
Kardeşler'in küçük Aliyoşa'sı mı bu? Saçlarını hafifçe seviyoruz. Aleksi bahçeye fırlıyor.
 
 Aleksander Belenko'nun doğum tarihine bakıyorum: 01.01.1980. On bir yıl önce yeni gelen yılda doğmuş. Bir
kadınla bir erkek ne sevinmiştir kimbilir? Yeni yılla gelen küçük bebek. Aleksi bebecik. Yeni yılda doğmuş. Bir
anne, bir baba. Ne sevinmişlerdir. Bu yılın uğuru bebeğimizle birlikte geldi demişlerdir. Bebekle gelen uğuru
insan nasıl unutabilir?
 
 Nataşa-Anna-Tatyana-Balentina 15 yaşında dört genç kız. Tamila 13 yaşında. Olesya 14. O yaşların tazeliğinde
Slav güzelliğinin bütün özelliklerini taşıyorlar. Sahi bu kızlar bu yaşlarda mı? Bakışları, davranışları, hareketleri
çok daha olgun yaşları düşündürüyor. Hepsinde de ikon güzelliği var. Şimdiden kilise duvarlarına asılmış
azizeler gibi duruyorlar. Yirminci yüzyılın azizeleri. Daha içimizdeyken manastıra kapanmışlar.
Evlenmeyecekler, çocukları olmayacak, bir yılbaşında bebekleri doğmayacak. Onun sarı saçlı başını
sevemeyecekler.
 
 Matyoşa'ları kendilerini dört gün boyunca ağırlayan ev sahibelerine verirken duygulu bir hava esiverdi.
Matyoşa, Rus kültüründe içinden bebek çıkan bebekler. Çernobil Çocukları onları verirken ben Matyoşa'yı
düşündüm. İçinden bebek çıkaran bebeği. Anneyi. Anne olmayı. Bu güzelim kızları, Nataşa'ları, Tatyana'ları,
Balentina'ları, Tamila'ları, Olesya'ları, Olga'ları anne olmak hakkından yoksun bırakmıştık. Oleg'ler de, İgor'lar
da, Evgeni'ler de, Dimitri'ler de baba olamayacaklardı.
 
 Onların yılbaşı sevinci belki de sadece bu yıla da çıktık demek olacaktı. Kim sorumluydu bundan? Bu suç
kimindi? Nükleer santralın sorumluları mı? Santralın gece bekçisi mi? Nükleer enerjiyi bulanlar mı? Atom
fizikçileri mi? Oppenheimer mi? Atom bombasını düşünenler mi? Yapanlar mı? Atanlar mı? Gelişen teknoloji
mi? Çevreyi kirleten kalkınma mı? Bütün bunlardan ben mi sorumluydum? Siz mi sorumluydunuz? Hepimiz mi
sorumluyduk? Böyle olması bile neyi değiştirirdi ki?
 
 Hayır, bin kere hayır. Bu çocuklar dünyayı değiştiriyordu. Yirminci yüzyılın bu canlı belgeselleri, dünyayı
değiştiriyordu. Hepimize sorumlu olduğumuzu anlatıyorlardı. İçimizin sızlaması, onlara armağanlar vermek
hiçbir şey değildi. Asıl olan, onların yaşadıklarında kendi sorumluluğumuzu görebilmekti. Hepimiz
sorumluyduk, hepimiz suçluyduk. Nükleer silahlara karşı çıkmayan herkes sorumluydu. Nükleer enerjinin yanlış
kullanılışına karşı çıkmayan herkes sorumluydu. Ekosistemi bozan herkes sorumluydu. Buna duyarsız kalan
herkes sorumluydu. Dünyanın yağmalanmasına aldırmayan herkes sorumluydu. Kendi rahatımız için, kendi
keyfimiz için, kendi çıkarımız için başkasını düşünmediğimiz için hepimiz sorumluyduk. Hepimiz, hepimiz.
Andrei'ler, Aleksi'ler, Nataşa'lar, Olga'lar... Sizlere binlerce teşekkür. Hepinize binlerce teşekkür. Bizleri hiç
bağışlamayın. Belki böylece biz de doğruyu görebiliriz...
 
 
 MATRİYOŞKA, tahta bir bebektir. Bebeğin başı, başörtülü bir annenin sevimli yüzünü gösterir. Boyalı tahta
bebekte insanda sevgi uyandıran, şefkat uyandıran bir geçmiş olduğunu hemen sezersiniz. Elinize alıp bakmakla
yetinmez de bebeğin belinden yukarısını çekerseniz, daha küçük yeni bir bebecik çıkar. Bu da anne bebeğin
kopyası gibi boyanmıştır. Onu açarsanız bir yenisi çıkar, onu açarsanız bir yenisi. Rus bebeği diye bilinen
Matriyoşka, budur.
 
 O SEVGİLİ ANNECİK'dir. Sözlük anlamı da bu olmalıdır. (Sevgili Ataol Behramoğlu'na da sordum. Yaklaşık
anlamının bu olduğunu söyledi. Ataol şair olduğu için filologdan fazlasıdır. Her şair bilimden bir fazlasını bilir,
buna inanırım.) MATRİYOŞKA'nın da şiirsel bir yanı olduğunu geç anladım. Belki de o tahta bebecik
Puşkin'den Aytmatov'a kadar uzanan Rus şiirinin anacık simgesindeki özetidir. Şişmandır, sevecendir, iri
memelidir, bol giysiler giyer. Bütün çocukların üstüne titrer, herkesin yardımına koşar, kendi sıkıntılarını
düşünmeden başkalarının acılarını azaltmak için çırpınır. Onda doğulu annenin bütün özelliklerini bulursunuz.
Öyle modaymış, şıklıkmış, modernlikmiş bilmez. Varı yoğu evidir, çocuklarıdır, komşularıdır, ailesidir. Rus
olduğuna bakmayın, ne komünizmi bilir ne de kapitalizmi. Onun bildiği ocağının tütmesi, çorbasının kaynaması,
evinin sıcak olması, kocasının dinlenmesi, çocuklarının karnı tok, sırtı pek olmasıdır. Erkek kardeşlerine
annelerine bakmadıkları için kızar, kız kardeşlerine hayırsız kocaları yüzünden üzülür. Bunları da kimseciklere
söylemez. Borç çorbasını kimseler bilmez ya o icat etmiştir. Yokluğun gözü kör olsun, insana neler yaptırır.
Bahçeden lahana toplamıştır, tencereye basmıştır, doldurmuştur suyu, biraz yağ, bolca kırmızı biber basıp
kaynatmıştır. Olmuştur size borç çorbası. Bir ev horantasını doyurmak için kafasını her gün yormuştur da böyle
neler neler bulmuştur. Ama sevgili MATRİYOŞKA hiçbir zaman içi sızlayarak kaynattığı çorbanın Paris'in ünlü
Maxim restorantında spesiyal yemekler bölümünde yer aldığını öğrenememiştir. O Rusya'nın köylü kadınıdır.
Anadolu kadınının, gene fakirliğin gözü kör olsun, ambarda ne bulursa koyduğu Ezo gelin çorbası'nı yaptığını
da bilmemiştir. Çorbanın tarihi yazılmamıştır ama eğer yazılsaydı, kadınların payı da bilinirdi. Çünkü çorbayı
kadınlardan başka kimsecikler düşünemez. Amban, kileri, torbayı kazıyıp da kalan kırıntılardan yemek yapmayı
becermek yalnız kadınların başarısı olabilir. İş erkeklere kalsaydı ava çıkmaktan başka akıllarına ne gelirdi ki?
Kadınların tarımla, erkeklerin avla uğraşmalarına neden şaşmalı? Tarih boyunca da üretim kadınların, tüketim
erkeklerin işi olmamış mıdır? Üretim işini kadınlardan daha iyi kim bilebilir? Tarlanın derdini en iyi anlayan da
toprak değil mi?
 
 NATAŞA on beş yaşında güzel bir kızdı. Arkadaşlarının arasından yürüdü, armağanını uzattı. Armağanı bir
tahta bebekti: MATRİYOŞKA. İçimde bir şey cız etti. İçimde incecik bir tel titredi. İçimde bir yer damlamaya
başladı. İçimde bir yumruk isyan ederek havaya kalktı. İçimde bir yumruk geldi, boğazıma dayandı.
NATAŞA VE MATRİYOŞKA. Sustum kaldım.
 
 NATAŞA bir Çernobil çocuğuydu. Çernobil'de bir nükleer santral patlamıştı. Çevreye radyasyon yağmıştı.
Çernobil'in yakınında olan Kiev büyük bir radyasyon etkisi altında kalmıştı. Radyasyon insanın kemik iliğini
bozuyordu, kan yapımını etkiliyordu, lösemiye yol açıyordu, kanserlere neden oluyordu, üreme hücrelerini
bozuyordu. Kiev'li çocuklar bu tehlikelerin tümünü de yaşamışlardı. Belki lösemi olmuşlardı, belki kanserleri
vardı, bunları sormaya hazırlanmıştım ama onları görünce hiçbir şey soramamıştım. Ama bildiğim, bu
çocukların geleceklerinin olmadığıydı. Onların gelecekleri yoktu. Önlerinde sadece günler vardı, haftalar vardı,
aylar vardı. Yıllar var mıydı? Bunu kimse bilmiyordu. 2000 yılını görecekler miydi? Bunu kimse bilmiyordu.
Bildiğim şey, NATAŞA'nın ANNE olamayacağıydı. Evet, NATAŞA anne olamayacaktı.
 
 Anne olamayacağını bilen on beş yaşındaki genç bir kızın duygularını kim bilebilir ki?
 
 ANNE bilir bunu. ANNELER bilir bunu. O armağan verme anında bütün anneler bunu biliyordu. Onların hepsi
de kendilerini unutmuş, belki de kim olduklarını, orada neden bulunduklarını bile unutmuş; sadece NATAŞA'ya
ve elindeki MATRİYOŞKA'ya bakıyorlardı. O anda belki bütün bunları düşünmüyorlardı ama duyumsuyorlardı.
Duygular düşüncelerden daha hızlıdır, doğruyu da daha çabuk bulur. O anlar duygular anıydı. Kimi zaman bir
an yaşanır, hiçbir zaman birimiyle ölçülemez. Belki bir saniyedir, belki dakikalar, belki saatler, belki bir ömür...
 
 NATAŞA o anı nasıl yaşamıştı? Sonradan bunu çok düşündüm. Elindeki bebeğin anlamını düşünmüş müydü?
Sadece bir armağan verme anı mıydı? Duygulu dünyasında bir çiçek mi açmıştı? O güzel yüzünde belirsiz bir
gölgenin karanlığı gelip geçmiş miydi? Bilmiyorum, hiçbir şey bilmiyorum. Bildiğim bir şey vardı, bu anın
anlatılması gerekiyordu, bu anın paylaşılması gerekiyordu, bu anın kalması gerekiyordu...
 
 BARBİ bebeği bilir misiniz? Amerika'da ortaya çıktığı zaman herkesin sevgilisi olmuş, ortalığı yakıp geçmişti.
BARBİ bebek sarışın, incecik, güleryüzlü, sevgili bir çocuk-gençti. İnsana inanılmaz bir neşe veriyor, bulunduğu
yeri aydınlatıyor, çocukların sevgilisi oluyordu. BARBİ bebeğin öyle ana olmak, çocuklarını merak edip
üstlerine titremek gibi tutkuları yoktu. Amerikan bireyciliğinin sevimli simgesi olarak BARBİ bebek, kendine
özgü bir dünya yaratmıştı. Biçim biçim, renk renk giysileri, oturma odası, banyosu, yatak odası, gecelikleri ayrı
ayrı satılıyor, yeni bir hayal dünyası yaratıyordu. BARBİ bebeğinizin olması hayallerinizin gerçekleşmesi
demekti. Günümüzün insanı ulaşamadığı gerçeklerin yerine bebekleri koyarak mutlu olmanın yolunu arıyor.
BARBİ bebeği olmak da modern dünyaya ortak olmak demekti. Günümüz gençliğinin Cola'yla, Benetton'la,
Adidas'la aradığı modern hayata katılım da bu değil mi?
 
 BARBİ bebek uçarı bir genç kadındır. Öyle çocukmuş, kocaymış, evin derdiymiş uğraşamaz. Kendine çok
dikkat eder. Banyosundaki tartısında her sabah tartılır. Dün yediği dondurmanın kalorisi acaba çok mu gelmiştir?
Buna dikkat eder. İnceciktir, öyle de kalmalıdır. Kilo alırsa sevgili Fred'ciği başka bir ince kızı beğenebilir.
Öyle sadakat, vefa gibi eski kafalılıklarla kendini yormaz. O en iyisidir, her şeyin de en iyisini ister. Modern bir
büroda çalışır. İşi de en iyilerin çalışacağı, post, modern bir iştir. Spor arabaları sever. Yakında bir Porsche ya da
Lancia alacaktır. Öyle aile arabası diye tanıtılan içi geniş lenduhalarla işi yoktur. İki kişilik spor arabaları sever.
Hız yapar, aerobik düşkünüdür, jogginge meraklıdır, sağlıklı Çin yemeklerini sever. Çorba yapmak mı? BARBİ
bebek böyle şeylere çok güler. Öyle katıla katıla güler ki, yerlere yatar tepinir. Ama öyle güzel yatar ki, öyle
güzel tepinir ki, içinizden gidip onu öpmek gelir. Sevimli şeytan. Ne yapsa kızamazsınız. Maskaranın tekidir.
 
 BARBİ bebeğin çocuğu olmazsa? BARBİ buna çok güler. Çocuk yapmayı düşünmemiştir bile. Çocuk yapmak
bu kirli dünyada hiç düşünülmemelidir. Bu dünyaya hangi cesaretle çocuk doğurulacaktır? Akıllı insanlar çocuk
yapmayı düşünmemelidir. Hele onların sorumluluğu? Nasıl olsa çocuk yapacak pek çok insan vardır. BARBİ
bebeğin kendi işleri başından aşmıştır. Varsın çocuk yapmayı da başkaları düşünsündür.
 
 Böyle düşündüğüne bakmayın. Bunlar hep evlenmeden önceki sözlerdir. Fred'le evlendikten sonra bunların
hepsini unutacak, sekiz çocuk doğuracaktır. Ama her sabah banyoda tartılmayı bırakmayacaktır. Ah BARBİ
bebek. Sen bizi çok aldatacaksın ama öyle güzelsin ki...
 
 MATRİYOŞKA ANA'ya BARBİ bebeği biliyor mu diye sordum.
 
 Semaveri masaya koyuyordu. Şöyle bir duraladı:
 
 -Barbi mi? Kim o? Bilmiyorum.
 
 -Canım, hani sevimli, sarışın bir kız. Sizin buralara gelmedi demek. Amerika'da her eve girdi.
 
 -Bilmem, dedi. Hiç duymadım.
 
 -Demek duymadınız. Ama o da sizin bildiklerinizi bilmez. Çorba yapmayı bilmez mesela. Borç çorbası
yapamaz. Yediği de biraz salata, yağsız süt, iki kraker.
 
 MATRİYOŞKA ANA gözlerini hayretle açtı.
 
 -Vah yavrucak, dedi. O kadarcık şeyle nasıl beslenir. Büyümez, hastalanır. Kim demiştiniz?
 
 -BARBİ bebek diye biliniyor. Asıl adı Barbara ya, kısa adı kullanılıyor.
 
 -Ah yavrum, dedi. Bütün çocuklar aynıdır. Anneleri yedirmek ister, onlar da yemez. Kim bilir annesi ne
üzülüyordur.
 
 -Aman MATRİ ANA, dedim. Şimdiki gençler kilo alacağız diye bir şey yemiyorlar. Biliyorsun zayıflık moda.
 
 Başını iki yana salladı. Yalancıktan kızmış gibi yaptı:
 
 -Ah bugünün gençleri. Zayıflık, zayıflık. Sonra da hastalık. Bize bir şeycikler olmazdı, bir de bugünkülere bak.
Zırt hasta, pırt hasta. Ben genç mi derim onlara.
 
 -MATRİ ANA, borç çorbası içmeden insan sağlam olur mu? dedim.
 
 Yuvarlak yüzündeki gözleri parladı:
 
 -Isıtayım mı? İçer misin?
 
 NATAŞA armağan bebeği uzattı. MATRİYOŞKA ANA ağlıyordu...
 
 
 Çevre Kirliliğini artık tanımaya başladık. Radyoaktif atıkların, kimyasal atıkların, endüstri ürünü atıklarının
çevreyi nasıl kirlettiğini biliyoruz. Ozon tabakasının inceldiğini, delindiğini kaygıyla öğreniyoruz. Toplantılar
yapıyoruz, konuşuyoruz, yazıyoruz, önlem almaya çalışıyoruz. Ama Çevre Kirliliği sadece doğanın kirlenmesi
değil ki... İnsanın kirlenmesi çağımızın en büyük sorunlarının başında geliyor ve biz farkında bile değiliz.
 
 Evet, insan kirleniyor. İnsanın duyguları kirleniyor, düşünceleri kirleniyor, umutları kirleniyor, sevinçleri
kirleniyor..., Ama insan insana duyarsız. İnsan insana ilgisiz. İnsan insana kayıtsız. Oysa insanı görmemiz
zorunlu, insana bakmamız zorunlu, insanı korumamız zorunlu. Çevrenin insanı nasıl kirlettiğini görmemiz
zorunlu.
 
 İnsan kirleniyor ve yaşama sevinci duyamıyor. İnsan insana güvenemiyor. İnsan geleceğe güvenemiyor. İnsan
umut duyamıyor. İnsan mutluluğu bulamıyor. İnsan insanı sevemiyor. Dünyayı saran asıl kirlilik budur.
 
 Yaşama sevincimiz çıkarcılıkla kirletiliyor. Dünya, herkesin kendi çıkarının peşinde koştuğu bir yaşama
kavgasıyla kirletiliyor. Herkesin kendi çıkarını düşündüğünü gören insana da kendi çıkarını düşünmekten başka
bir yol kalmıyor. Sürekli olarak kendini korumak zorunda kalan insanın yaşama sevinci gölgeleniyor,
azalıyor, yok oluyor. Çıkarcılık insana kendinden başkasını düşünmemeyi öğretiyor, kendinden başkasını
sevmemeyi öğretiyor, bencilliği öğretiyor, paylaşmamayı öğretiyor.
 
 Düşüncelerimiz şartlandırmalarla, baskılarla kirletiliyor. Yaşama kavgasına düşürülmüş insan, günlük
sorunlardan kurtulup da geniş ufuklara bakamıyor. İlk insanların yiyecek peşinde koşmaktan hiçbir iş
yapamadığı dönemlerine dönmüş gibiyiz. Günlük sorunların kargaşası bitmek bilmiyor. İnsanı insan yapan
düşünce ufuklarını artık göremiyoruz. Adı konmamış bir yeni kölelik düzenini yaşamaya zorlanıyoruz. Yaşama
biçimimiz bize dayatılıyor. Buna bireysel karşı çıkma yollarının kapalı olduğunu görüyoruz. Düşüncelerimiz hep
gelecek korkularıyla kirletiliyor.
 
 Duygularımız önyargılarla, baskılarla, korkularla kirletiliyor. Günümüz insanı duygusal davranmakla
aşağılanıyor. Duygularımızla hareket etmememiz gerektiği sürekli yineleniyor. Duygularımızdan korkuyoruz.
Duygularımızdan utanıyoruz. Duygularımızdan kaçıyoruz. Duygularımızı saklıyoruz. Duygularımıza
yabancılaşıyoruz. Bu duyarsızlığın adına gerçekçi olmak deniyor ve kutsanıyor.
 
 Umutlarımız umutsuzlukla kirletiliyor. Umut her gün hırpalanıyor, horlanıyor, aşağılanıyor. Umut, boş
beklentilerle karıştırılıyor. İnsanın yazgısını değiştirme gücü azaltılıyor. İnsanın geleceğini belirleme gücü
küçümseniyor. İnsanın dünyayı değiştirme azmi kırılıyor. Bütün bunlar demek olan umut bilinci
yokediliyor. Yaşama, üretme, yaratma gücü olan umut, hem de gerçekçilik adına yokediliyor. İnsan umutsuzluk
ideolojisinin çıkmazlarında bunaltılıyor.
 
 Mutluluk yasaklarla, tabularla, suçlulukla kirtetiliyor. Mutsuzluk yaygınlaştırılıyor, yerleştiriliyor, kutsanıyor.
İnsanlara mutsuz olmaları gerektiği, mutsuz oldukları, mutsuzlukla rahat oldukları öğretiliyor. İnsanlar mutlu
olmaktan korkuyorlar, mutlu olmaktan kaçıyorlar. Mutluluğa giden her yol dikenli, her yol engelli, her yol
tehlikeli. İnsanlar mutsuzluğun herkesi rahat ettiren yolunda birlikte mutsuz olarak yürüyorlar. İnsanlara
başkalarının mutlu olmasından rahatsız olmaları gerektiği öğretiliyor. İnsanlar, başka insanların da mutsuz
olduğunu görerek rahatlıyorlar.
 
 İnsan kirletiliyor. Çevre kirliliği asıl burada. Yaşamak için dünyaya gelen insan, kendisini yaşatmamanın her
türlü yolunu buluyor. Felaketin büyüğü, bunu görmemekte, bunu bilmemekte, bunu yaşama saymakta.
Önlenmesi gereken çevre kirliliğinin boyutları asıl burada büyüyor. Günümüzde de gelecekte de, asıl önlemi
insanı korumak için almalıyız. Doğayı korumak gibi, çevreyi korumak gibi, kaplumbağaları korumak, balinaları
korumak gibi insanı korumak da birincil görevimiz olmalı.
 
 Yanlış Yaşama Öğretisine Karşı Çıkmamız Gerekiyor...
 
 Bugün bize bir şeylere sahip olarak mutlu olacağımız öğretiliyor. Bir şeylere sahip olmadığımız zaman hiçbir
şeyimizin olmayacağıyla korkutuluyoruz. Toplum içindeki güvensizliğimiz karşımıza dikiliyor, kendimizi
koruma duygumuz sömürülüyor; bir şeylere sahip olmaya güdüleniyoruz. Bu sahip olma güdüsü, yaşamamızın
temel itkisi kılınıyor. Giderek sahip olacağımız her şeye ulaşmak için yaşamamız öğretiliyor. Sahip olmak
yaşamanın amacı oluyor. İnsanlar sahip oldukları şeylerle değer kazanıyor. Çok şeye sahip olmadığımız
zaman değersiz olduğumuz öğretiliyor. Varoluşumuz, toplumsal kimliğimiz, bireysel kimliğimiz sahip
olduğumuz şeylerle özdeşleşiyor. Varoluşumuz da şeyleşiyor. Şey bu duruma geldiği zaman amacımız oluyor.
 
 Şey nedir? O artık hayatımızdaki metalar olmaktan çıkıyor, değerler oluyor, insanlar oluyor, ilişkilerimiz
oluyor. Sadece benim dediğimiz şeylerle mutlu olduğumuzu sanıyoruz. Ev, araba, yetki, erkek, kadın, çocuk,
ülke, güç... artık şeyler dir. Hepsi de sahip olma tekilliğinde varolduğu zaman rahat ediyoruz. Benim
olduğu zaman değer veriyoruz. Benim diyebildiğimiz zaman seviyoruz. Sevgi de sahip olmayla yer değiştiriyor.
Sadece sahip olduğumuz şeyleri seviyoruz. Sahip olmadığımız hiçbir şeye sevgi duyamıyoruz.
 
 Evimi seviyorum.
 
 Arabamı seviyorum.
 
 Yetkimi seviyorum.
 
 Kocamı seviyorum.
 
 Kadınımı seviyorum.
 
 Çocuğumu seviyorum.
 
 Ülkemi seviyorum.
 
 Güçlü olmayı seviyorum.
 
 Sahip olma güdüsü, paylaşmayı değil, paylaşmamayı öğretiyor. Paylaştığım her şey mutluluğumu azaltıyor.
Onun için de paylaşmıyorum. Bir şeyi paylaşmak zorunda kaldığım kişiyi sevmiyorum, hatta ondan nefret
ediyorum. Çünkü, o benim sahip olduğum şeyleri azaltıyor, beni mutsuz ediyor. Sahip olma, güdüsü bana nefreti
öğretiyor, bana düşmanlığı öğretiyor. Elimdekine ortak olmak isteyen herkes artık benim düşmanımdır. Nefreti
ve düşmanlığı öğreniyorum. Elimdekini korumak artık bana yetmiyor. Daha fazla şeye sahip olmak için
başkasının elindekini de almam gerekiyor. Onunla savaşmayı öğreniyorum. Onunla savaşıyorum, elindekini
alıyorum. Çünkü o düşmanımdır ve onunla savaşmam gerekiyor. Onunla savaşmam, onu öldürmem
gerekiyor. Çünkü onun elindekini alacağım ve daha çok şeye sahip olacağım.
 
 Sahip oluyorum ama mutlu olamıyorum. Mutluluk hep daha çok şeye sahip olmanın ucunda, elimdekiler bana
yetmiyor. Mutsuz oluyorum. Mutsuzum.
 
 Sahip olma öğretisi bana çalışmamın zorunlu olduğunu da öğretiyor. Çalışmam, çok çalışmam gerekiyor.
Yapacağım işi sevip sevmediğimi, düşünme hakkım da yok. En çok sevmem gereken iş, en çok para
kazanacağım iş oluyor. Buna zorunluyum. Çünkü çok para kazanmam, çok şeye sahip olmanın tek yolu. Bunun
için de hangi işi yapmalıyım? sorusunun yanıtı hangisi daha çok para getirirse oluyor. Ben de gözümü çok para
getiren işlere dikiyorum. Eğitimimi de bu biçimlendiriyor. En çok para getiren mesleklere bakıyorum, onun
eğitimini yapmak için kendimi zorluyorum. O mesleği sevip sevmemek hiç önem taşımıyor. O mesleği yapmak,
çok para kazanmak için zorunlu. Öyleyse eğitimim de o yönde olmalı. Eğitimimi tamamlıyorum, mesleği
yapıyorum. Aslında ne mesleğimi seviyorum ne de işimi. Ama bunu yapmaya zorunluyum. Çünkü çok para
kazanmalıyım ve çok şeye sahip olmalıyım. Ancak böyle mutlu olabilirim. Bana bu öğretildi. Çalışıyorum, çok
çalışıyorum, para kazanıyorum, daha çok para kazanıyorum. Bir şeylere sahip oluyorum, daha çok
şeylere sahip oluyorum.
 
 
 Anlıyor musunuz?
 
 Bırakın da Mutlu Olalım...
 
 Bırakın mutlu olalım. Bizi bize bırakın.
 
 Beynimizi süslü masallarınızla doldurmayın. O masallarınızın altında hep çıkar dünyasının hesapları var. Bizi
aldatmayın. Yüzyıllardır insanları masallar anlatarak kandırdınız. Onlara küp küp altınları anlattınız. Paha
biçilmez mücevherlerden söz ettiniz. Zenginliği övdünüz. Zengin erkeklere güzel kızları verdiniz. Servetlerle,
paralarla gözlerimizi kamaştırdınız. Bize zenginler karşısında eziklik duymayı öğrettiniz. Fakirleri küçümsemeyi
öğrettiniz: İnsanı parasına göre değerlendirmeyi öğütlediniz. İçimizdeki değer yargılarını değiştirdiniz. Bizi de
kendinize benzettiniz. Bizi mutsuz ettiniz. Bırakın da kendimize gelelim. Bizi bize bırakın. Belki mutlu
olabiliriz. Belki...
 
 Düşüncelerimizi şartlandırmaktan vazgeçin. Düşünmeye yeniden başlayalım. Düşünmeyi öğrenelim.
Üzerimizdeki baskıları kaldırın. Kaldırın ki, düşünmek ne demekmiş, öğrenelim. Düşünelim ki, insanlık nerden
nereye gelmiş, anlayalım. Düşünelim ki, zenginler nasıl zengin olmuş, fakirler nasıl fakir olmuş, anlayalım.
Düşünelim ki, bizim cebimizdeki emek nasıl oluyor da sizin cebinize akıyor, anlayalım. Düşünelim ki, kendimizi
aptal sanmayalım. Düşünelim ki, sizin becerikli, bizim beceriksiz olduğumuz masalına aldanmayalım.
Düşünelim ki, sizi çalışkan, kendimizi tembel bulmayalım.
 
 Duygularımızı aşağılamaktan vazgeçin. Duygularımızı aşağılamayı sizden öğrendik. Duygularımıza kulak
asmamayı sizden öğrendik. Duygularımızı küçümsemeyi sizden öğrendik. Acıma duygumuzu körlettiniz. Bize
kendimizden başka kimseye acımamayı siz öğrettiniz. Sevgi duygumuza güldünüz. Sevginin olmadığını, sadece
çıkarımız olanı sevebileceğimizi söylediniz. Saygımızı değiştirdiniz. Sadece çıkarlarımız olana saygı göstermeyi
öğrettiniz. Vazgeçin bütün bunlardan. Vazgeçin ki, duygularımızı bulabilelim. Vazgeçin ki, sevgimiz sevgi
olsun, saygımız saygı olsun. Vazgeçin ki, sevgiyi sevdiklerimize, saygıyı saydıklarımıza gösterebilelim.
Duygularımızı yeniden bulalım.
 
 Umutlarımızı yoketmeyin. Umutlarımız yaşama gücümüzdür, değiştirme gücümüzdür, yaratma gücümüzdür.
Umutlarımızı yokettiniz ki, halimize razı olalım. Başımıza gelenlere kadermiş diyelim. Belki bir gün değişir diye
boş yere bekleyelim. Kaderimizi değiştirin diye size yalvaralım. Umutlarımızı yokettiniz. Biliyordunuz
ki, umutsuz insan hiçbir şey yapamaz. Umutsuz insanın kolu kanadı kırıktır. Umutsuz insan çaresizdir. Bunu
biliyordunuz, umutlarımızı bunun için yokettiniz. Gelin bunu yapmayın. Bunu yapmayın ki, yaşama gücümüzü
yeniden bulalım. Yapmayın ki, değiştirme gücümüzü yeniden görelim. Yapmayın ki, yaratma gücümüzün
farkına varalım.
 
 Bize mutluluğun sahip olmak olduğunu öğrettiniz. Hepimiz de sahip olmaya şartlandık. Sahip olduğumuz
şeylerle mutlu olmaya çalıştık. Ama biz de size benzedik, mutsuz olduk. Bizi de kendiniz gibi mutsuz etmeyi
başardınız. Gelin bunu bırakın. Kendiniz de mutlu olamadınız, bizi de mutsuz ettiniz. Bunu bırakın da,
nasıl mutlu olacağımızı düşünelim. Önyargısız, şartlanmadan, baskı altında kalmadan, korkmadan, suçlanmadan
özgürce düşünelim Nasıl mutlu olacağımızı yeniden düşünelim. İçinde bulunduğumuz zehirli hayattan, mutsuz
yaşamaktan kurtulalım...
 
 Nasıl mı?
 
 Bırakın da, dünyanın bütün değerlerini üretelim. Hepimiz kendi isteğimize göre, kendi yetilerimize göre
yaratma gücümüzü üretime geçirelim. İnsanlar için gerekli değerleri üretelim. Birbirimizi öldürmek için silah
üretmek yerine besin maddeleri üretelim, güzel konutlar üretelim, sağlıklı çocuklar büyütelim, teknolojiyi rahat
yaşamak için kullanalım. Bu güzelim dünyayı yakmak için değil, yıkmak için değil, satmak için değil, yaşamak
için üretelim. Dünyayı yoketmeyelim, yeniden üretelim. Doğayı kirletmeden üretelim. Doğayı küstürmeden
üretelim. Kar etmek için değil, yaşamak için üretelim.
 
 Üretirken mutlu olmayı öğrenelim. İstemediğimiz işlerde, istemediğimiz mesleklerde, istemediğimiz kişilere
hizmet ederek mutsuz olmayalım. İstediğimiz işleri yapalım, istediğimiz mesleklerde çalışalım, yaptığımız
işlerin insanlara yararlı olduğunu bilerek mutlu olalım. Çalışırken birilerinin karları için değil, hepimize yararlı
işler yaptığımızı bilerek mutlu olalım. Yaptığımız işlerin güzel ürünler olduğunu bilerek çalışalım. Yaptığımız
işlerin insanları açlıktan kurtaracağını, soğuktan koruyacağını, hastalıktan kurtaracağını bilerek mutlu olalım.
Yaptığımız işlerin doğanın dostu olduğunu bilerek mutlu olalım. Çalışırken dünyanın daha güzel olacağını
bilerek mutlu olalım.
 
 Paylaşarak mutlu olmayı öğrenelim. Sahip olma hırsının yerine paylaşmanın tadını koyalım. Hepimiz birlikte
mutlu olmayı öğrenelim. Bu dünyanın hepimizin olduğunu yeniden öğrenelim. Ürettiklerimizi paylaşarak mutlu
olmayı öğrenelim. Düşüncelerimizi paylaşarak mutlu olduğumuzu görelim. Duygularımızı paylaşarak mutlu
olduğumuzu görelim. Hayatı paylaşarak mutlu olduğumuzu görelim. Ürettiğimiz bütün değerleri, bilimi, sanatı,
kültürü paylaşarak mutlu olduğumuzu görelim. Birbirimizden sorumlu olduğumuzu bilerek mutlu olduğumuzu
görelim.
 
 Severek mutlu olmayı öğrenelim. Bize öğretilen sevgisizlik yerine sevgiyi koymayı öğrenelim.
Sevginin gücümüz olduğunu öğrenelim. Ürettiğimiz değerlerin bize sevgiyi nasıl öğrettiğini, bu değerleri
paylaşmanın bize sevgiyi nasıl öğrettiğini görelim. Sahip olma bencilliğinin yarattığı nefretin yerine
sevginin, düşmanlığın yerine dostluğun nasıl geldiğini görelim. Doğru üretimin, hakça paylaşımın sevgiyi,
dostluğu nasıl yarattığını görelim.
 
 Doğru bir üretim -Paylaşım-Sevgi...
 
 İşte mutluluğun üç kaynağı. İşte mutluluğun üç ayağı...
 
 Bırakın da mutlu olalım.
 
 Ama siz bunu yapmayacaksınız, biliyoruz. Bunları yaparsanız bizleri sömürmemeniz gerekir, bundan
yapmayacaksınız. Bunları yaparsanız, bizim emeklerimiz sizin servetleriniz olmayacak, bundan
yapmayacaksınız. Bunları yaparsanız insanları baskı altına alamayacaksınız, savaş açamayacaksınız, bundan
yapamayacaksınız. Bunları biliyoruz.
 
 Onun için de söylediklerimizi biz yapacağız. Size bunları söylememiz, bunları sizden beklemek için değildir,
size bir kez daha seslenmek içindir. Yanlışlarınızı size bir kez daha göstermek içindir. Yoksa, bütün bunları biz
yapacağız, bilesiniz. Biz, YENİ DÜNYANIN YENİ İNSANLARIYIZ...
 
 Biz, bu dünyanın geleceğini düşünen yeni insanlarız. Bu dünyanın geleceğini kuran yeni insanlarız. Biz,
gençleriz, kadınlarız, erkekleriz, emeğiyle üretenleriz, bilgisiyle üretenleriz, bilimiyle, sanatıyla üretenleriz.
 
 Biz, üretmeyi bilenleriz, paylaşmayı bilenleriz, sevgiyi bilenleriz.
 
 Biz, mutlu olmayı bilenleriz.
 
 Gelin bize katılın, hepimiz mutlu olalım...
 
 
 Her bahar doğanın uyanışını yaşarız:
 
 Doğa bıkmadan, usanmadan her bahar yeniden coşar. Ağaç dalları bahar sürgünlerine filizlenir, kentlerin
küçücük toprak parçalarında çimenler yeşerir, havada bahar kokusu uçar. Ya biz insanlar? Biz insanlar ne
yaparız?
 
 Bakın ne yaparız? Başlarız yakınmaya. Üstümüzde bir yorgunluk vardır da bu bahar yorgunluğu mudur? Elimiz
kolumuz kalkmaz olur, bir tembelliktir üstümüze çöker, elimiz iş yapmayı istemez. Biz de bu dünyaya çalışmak
için geldik ya, buna bir üzülürüz, bir üzülürüz. Aman, nedir bu üstümüze çöken bahar yorgunluğu?
 
 Bir yakınma, bir yakınma, bir öldük bittik mahvolduk nakaratı.
 
 Her bahar doğa gençleşir, biz yaşlanırız.
 
 Bahar yorgunluğu, dediğimiz de, bizim baharla uyumsuzluğumuzdur.
 
 Bahar canlının yenilenmesidir. Bitkiler, hayvanlar bahara yeni bir canlanışla girerler. Kendini doğadan ayırıp
eliyle kurduğu hapishanelere (sıkışık caddelere, mutsuz eden işyerlerine, sığınakla barınak arası evlerine) giren
insan doğanın uyanışını nereden bilecek?
 
 Baharın insanlar için alerjik hastalıklarla bahar yorgunluğu arasına sıkışması ne yanlış bir seçimdir. İnsanın
yanlış seçimi. Sevgiyi unutmanın bedelini ödüyoruz.
 
 Sevgiyi satmanın, sevgiyi izne bağlamanın, sevgiyi sevgi olmaktan çıkarışın bedelini ödüyoruz.
 
 Bedel, baharı hastalık olarak yaşamaktır.
 
 Ne yazık ki gezegenimize dışarıdan bakamıyoruz. Şöyle, uzaya çıkar gibi gezegenimizin dışına çıksaydık da, yaşadığımız hayata kuşbakışı bakabilseydik.
 
 Doğanın en yetenekli canlısının yaşamayı nasıl unuttuğunu, küçük yerlerde nasıl dönüp durduğunu, zavallı
istekler için kendini nasıl harcadığını, birbirlerini nasıl sıkboğaz ettiklerini, anlamsız kavgalarını, o sevgi
bilmezliklerini görseydik, görebilseydik şaşar kalırdık. Bütün bunlar ne için? der miydik, bilemiyorum.
Dememiz gerekirdi. Bütün bunlar ne için?. Sormamız gerekiyor, hep sormamız gerekiyor.
 
 İnsan doğanın en yetenekli canlısı, (öyle olsun, hadi kabul edelim) neden sevgiyi kabul edemiyor, neden
yaşayamıyor? Doğanın en yetenekli canlısı (hatırınız için öyledir diyelim) neden bütün yaşamın zenginliğini
bırakıyor da altın dediğimiz maden parçalarına, kumaş dediğimiz dokunmuş ipliklerin üzerine kapanıyor,
zenginlik diye bunlara tapıyor.
 
 Doğanın en yetenekli canlısı (beyni en gelişmişmiş de ondanmış) neden her şeyi ele geçirip üstünde tepinmek
istiyor? İnsanın doğayı fark etmemesi, baharı fark etmemesi size de çok tuhaf gelmiyor mu?
 
 Belki de bahar öyle kendiliğinden geliveriyor, diye umursamıyoruz.
 
 Öyle ya bu bahar da kalkıp herkese birden geliveriyor.
 
 Oysa, böyle herkese gelmeseydi de yalnız parası olanlara gelseydi, parası olanlar onu bir güzel satın alsaydı,
daha değerli olmaz mıydı? Bakın, bu doğru.
 
 Nasıl da BAHAR PAZARLAMA AŞler kurulurdu. Baharda yalnız bu şirketlerin ağaçlarına, bu şirketlerin
çimenlerine gelirdi. Geri kalanı kuru dal, kuru toprak.
 
 Konuşmaları da hayalleyelim mi?.
 
 -Bu yıl bahar alabildiniz mi?
 
 -Evet, biraz aldık. Bu yıl erken geldi ama bizim de biraz hazırlığımız vardı.
 
 -Biz uzakta aldık baharı. Şimdi görmüyoruz ama, yaşlılığımızda bol bol göreceğiz, emekli olunca.
 
 -Biz çocuklarımız için aldık. Artık bizden geçti, bahar alsak ne olacak, almasak ne olacak? Ama çocuklarımıza
gerekli. Belki ileride onlara bahar kalmaz. Alalım da onlara bırakalım dedik.
 
 -O şirketten mi aldınız? Onlarınki hormonlu, yanlış yapmışsınız. Bizim aldığımız şirketinki doğal. Hormonlu
bahar, sağlığa aykırı diyorlar.
 
 Eğer böyle olsaydı, bahar ne değerli olurdu kimbilir?
 
 Oysa dal uçlarında filizlenen, çimenlerde yeşeren, kuşlarda cıvıldayan bahar, bütün alım-satımlara meydan
okuyor, bütün mevduat hesaplarına gülüyor, sandığa atılıp da gizlice okşanan maden parçalarına küçümseyerek
bakıyor.
 
 O herkesindir, bütün insanlarındır ve sevginindir. Sevgiyi öyle yapmadık mı? Sevgiyi izne bağlamadık mı?
Sevgiyi alıp satmadık mı? Sevgiyi sen bana-ben sana terazisine vurmadık mı? Sevgiyi suçlamadık
mı? Sevgiyi korkutmadık mı? Sevgiye saygısızlık etmedik mi?
 
 Üstümüze bunca sevgi yorgunluğu, bunca sevgi alerjisi nasıl çöktü?
 
 Sevginin değerini de (tıpkı bahar gibi) bilemedik de, bir türlü sevgiyi öğrenemedik de başımızın belası
saymadık mı? Kimseyi sevme, diye öğütler vermedik mi?
 
 Sevgiyi sahip olmakla karıştırıp, sonra da sahip olmadığımız şeyi sevmemeyi öğrenmedik mi?
 
 Bunca sevgisizliğimiz nasıl oldu?
 
 Oysa sevgi de, bahar gibi izin almazdı.
 
 Sevgi de birdenbire gelirdi, içimizi açardı, bizi gönderirdi, bizi büyütürdü, bizi zenginleştirirdi.
 
 Sevgi de kimin parası var, kimin parası yok demezdi.
 
 Ne çare, bilemedik işte. Bize sevgi öğretilmedi. Dahası sevgisizlik öğretildi.
 
 Biz sevgiden korkutulduk, sevgiden ürkütüldük.
 
 Hayata sevgisiz insanlar egemen oldular ve insanlara sevgisizliği öğrettiler, sevgisizliği buyurdular. Sevmek
suçtu, sevmek günahtı, sevmek belaydı.
 
 Sana uygun görüleni sevebilirdin. Ancak sahip olacağın şeyi sevebilirdin. İnsanı bile ancak sahip olabilirsen
sevebilirdin.
 
 Geri yanı sevgisizliktir ve insan böyle mutsuz edilmiştir.
 
 Sevgi insanın özgürlüğüdür.
 
 Sevgiyi öğrenmek, sevgiyi bilmek, sevgiyi çiçeklendirmek insana özgü bir eylemdir.
 
 Sevgi insanın eylemidir.
 
 Sevgiyi korumak, insanın insanlığını korumaktır.
 
 Sevginin metalaşmasına karşı çıkmak insanın özgürlük mücadelesidir. Sevginin alınıp satılmasına karşı
çıkmak; insanın insanlık görevidir.
 
 Sevgi de bahar gibidir.
 
 İnsanın Acaba ben de sevebilecek miyim?, diye tasalanması boşuna. Sevgi hep vardır, sevgi hep gelir, ama
insanın onu bilecek, onu farkedecek, onu incelikle tutacak insanlığını arar.
 
 Benim mi, değil mi? hesaplarıyla hayata bakanlar sevgiyi göremezler ki.
 
 Alınır, satılır mı? diye soranlar sevgiyi bilemezler ki.    
 
 Sende ne kadar var, bende ne kadar? diye düşünenler sevgiyi anlayamazlar ki.
 
 Sevgi yürekle görülür, yürekle bilinir, yürekle yaşanır.
 
 Bunu bilmeyenler sevgiyi kendi başlarına da, sevdiklerini sandıkları insana da bela ederler ve hiçbir şeyi
anlayamazlar.
 
 Sevgi bahar gibidir.
 
 İzin istemez ve değerini bilenindir.
 
 
 Bir Çin deneme yazarı, M.Ö. 4. yüzyılda Kelebek Rüyasını yazmış. Çin yazarlarının kendine özgü inceliklerini
taşıyan bu yazı, bakınız varlıkların değişimini nasıl düşündürücü bir biçimde anlatıyor.
 
 Kelebek Rüyası
 
 Günün birinde Cuang Cou, bir kelebek olduğunu, neşeli, hayattan memnun bir kelebek olduğunu, rüyasında
görmüş. Bu kelebeğin Cuang Cou'dan haberi bile yokmuş.
 
 Birdenbire uyanmış bir de görmüş ki, gerçekten Cuang Cou imiş. Şimdi artık, Cuang Cou, rüyasında bir
kelebek mi olmuştu, yoksa bir kelebek rüyasında kendini Cuang Cou olarak mı görüyor, bunu bilemiyormuş.
 
 Bir kelebekle Cuang Cou arasında fark vardır. Fakat ne dersin, varlıklar işte böyle değişirler.
 
 Varlıklar gerçekten de böyle mi değişirler bilmiyorum ama, kendimizi zaman zaman başka bir varlık gibi
algıladığımız doğru değil mi? Kimi zaman özgür bir kelebek, kimi zaman kendi başına buyruk bir kedi, yeni
ufaklara kanat açmış bir martı, kent sokaklarında amaçsızca dolaşan bir köpek, yorgun bir at gibi değişmeleri
yaşamadığımızı, kim söyleyebilir?
 
 Çinli yazar Cuang Cou, bir küçük kitap sayfasından bize seslenip de 2400 yıllık arayı kapatarak günümüze
kadar uzanıyorsa, bu da varlıkların değişimine bir örnek olmuyor mu?
 
 Özlem Tezcan da, üniversite öğrencisi bir genç okur olarak, bize kendi KELEBEK yorumunu bir şiirle
anlatıyor:
 
 KELEBEK
 
 Kelebek olup bir gün
 
 Uçmaya başlayınca
 
 Duyduğumuz sevince
 
 Ad koyamazsınız.
 
 Gem vurulmaz.
 
 Bir at
 
 Koşturur peşinizden
 
 Takılmak istemezken
 
 İçinizdeki çocuğu
 
 Durduramazsınız.
 
 Güneşi yakar ateşiniz.
 
 Denizler döküp üstüne
 
 Söndüremezsiniz.
 
 Bir dünya daha
 
 Olmalı dersiniz
 
 Barış, sevgi, kardeşlik
 
 Duyuramazsınız.
 
 Umut tohumları
 
 Kalır elinizde
 
 Rüzgarı çalarlar sizden
 
 Savuramazsınız.
 
 Ve dudaklarında Dikenli tel
 
 Pas tutmuş diller
 
 Hep aynı şarkıyı
 
 Söylerler
 
 Ahh, daha çok gençsiniz.
 
 Özlem, ileride edebiyat öğretmeni olacak, bu dalda eğitimini sürdürüyor. Gönderdiği mektubunda şunları da
yazmış:
 
 Arada bir şiir yazarım. Kelebek -bilmiyorum nasıl buldunuz? -sanırım büyük oranda yaptıklarınızın esin
verdiği bir şiir. Beğenmeseniz de size yazmak istedim. Diğer dostlarıma yolladığım gibi.
 
 Kelebek'le anlatmak istediğim, her yaştaki gençler. Yalnız kelebek kanadı gibi kolay incinmemek gerekir.
Bunun dışında değişik çiçeklere konmaktan korkmamalı, çeşitli alanlarda bilgi sahibi olmaya çalışmalı. En
önemlisi de kelebekler gibi özgür olmalı.
 
 Kelebekler binlerce yıldır insanları etkilemeyi sürdürüyor. Özgürce uçan, çiçekten çiçeğe gezen bir kelebek,
insanlara hep dünyayı yeniden tanımayı, özgürce yaşamayı düşündürüyor. Gerçekten de insan, özgürlüğü
düşündüğü zaman kelebekler gibi olmayı istiyor. Kelebeklerin bizim sandığımız gibi özgür olup olmadıklarının
da çok önemi yok. Aslında onlar bizim için bir simge. Kuşlar da öyle değil mi?
 
 Kendimi bir kuş gibi özgür hissediyordum.
 
 Belki de ne kuşlar sandığımız kadar özgür, ne de kelebekler. Onlar içgüdülerinin itkisiyle, bizim özgürlük
dediğimiz hareketleri yapıyorlar. Uçuyorlar, yer değiştiriyorlar, istedikleri zaman bir yerden kalkıp, başka bir
yere konuyorlar.
 
 Biz insanlar, özgürlüklerimizi kendimiz kısıtlayıp, sonra da bilinmedik yerlerde özgürlük aradığımız için,
gözümüzü doğaya dikiyoruz. Özgürlüklerimizi doğanın canlılarında arıyoruz. Oysa doğanın gerçekte özgür
olacak tek canlısı insan değil midir? İnsan özgürlüğe adımını ilk kez, toprağa buğday tohumunu attığı zaman
yaşamadı mı? Sadece meyve toplayarak, hayvan avlayarak beslenen atalarımız, elbette özgür olamazdı. Ama,
onların çocukları toprağı ekip biçmeyi başararak, bu bağımlılıktan kurtulmayı öğrendiler.
 
 Gerçekte özgürlük, bağımlılıktan kurtulmaktır.
 
 Uçmanın özgürlüğü, insanı yere bağımlılıktan kurtardığı içindir: Bizim asıl bağımlılığımız toplumun içimize
yerleştirdiği baskılar, önyargılar, tabular değil mi? Asıl özgürlüğümüz de bunlardan kurtulabilmek değil mi?
 
 İnsan uçağı yaptı, yere bağımlılıktan kurtuldu. İnsan tarımı buldu, doğaya bağımlılıktan kurtuldu. İnsan
endüstriyi yarattı, tarıma bağımlılıktan kurtuldu. Ama hiçbir zaman gerçek ölçüde özgürlüğü bulamadı.
 
 İşte, gerçek özgürlüğümüz, kendi kişiliğimizde varolacaktır, kendi bilincimizde varolacaktır. Kim bilir, belki de
o zaman kelebekler özgür insanı rüyalarında göreceklerdir. Ne dersiniz?
 
 
 Çiçeklerin dilini bilmek denince aklımıza ne gelir?
 
 Hangi çiçek ne anlama gelir? Bir çiçeği birisine götürürseniz ne demiş olursunuz? Hangi olayda hangi çiçek
gider? gibi bilgileri çiçeklerin dilini bilmek sanırız. Bunda da şaşılacak bir şey yok, yüzyıllar boyunca kim bilir
ne çok çiçek insan duygularına aracı oldu. İnsanların birbirine güçlükle anlatacağı duyguları bir çiçekle
açıklamalarında duygulu bir yan yok mu?
 
 Alev alev yanan bir gül, aşıkın yüreğindeki yangını anlatmaz mı? Sevgili o gülü alıp da dudaklarına götürdüğü
zaman aşkın kırmızı rengi daha bir parlamaz mı? Ama pek umudunuz yoksa, kararlılığınızı göstermek, hep onu
bekleyeceğinizi anlatmak için belki de siyah gül daha uygun olurdu. Sevilen insan bir siyah gülü alınca
duyarlılıkla düşünmez mi? Daha sadelikle duygularınızı anlatmak istiyorsanız papatyaları düşünmelisiniz. O saf
yüreğin temiz duygularına seslenmek istiyorsanız papatyalar sizi çok güzel dile getirebilir. Yok, size kusursuz
bir gizem, meraklı bir doygunluk veriyorsa sevdiğinizi siyah bir lale mutlu edebilir. Menekşenin sadakati dile
getirdiği söylenir. Menekşeyle söylenen de sadakattir, ama şimdilerde çok geçerli sayılmıyor. Manolya el
değmemişliğin simgesi. Bir zamanlar Sadece benim olan anlamına gelirdi. Bugünün insanları pek oralı değil gibi
görünüyorsa da duygular alevlendiği zaman Sadece benim misin? Başkası da olabilir mi? gibi sorular gene
gündeme geliyor. Eğer pastoral duygulardan hoşlanıyorsanız, doğayı, doğallığı seviyorsanız kır çiçeklerinden
yapılmış bir demet sizi daha iyi dile getirecektir.
 
 Bu konuda yazılmış listelere pek bakmayın. Siz gene yüreğinizin sesini dinleyin. Siz çiçeklere ne söylerseniz,
çiçekler de onu iletecektir.
 
 Bir dostum, Çiçeklerin dilini bilmek onların ne anlama geldiğini bilmek değil, gerçekten onların dilini
anlamaktır demişti. Çiçekler sadece türleriyle değerlendirilemezler. O şiirsel bir yakıştırmadır, ama tek anlamlı
bir sadeleştirmedir. Gülün sadece ateşli bir aşkı dile getirdiğini sanmak eksiktir. Gül öyle bir hüznü anlatır ki
şaşar kalırsınız. Aynı gül zaman olur, hem kavuşmayı, hem ayrılığı anlatır. Papatya sadeliktir değil mi? Ama
papatya öyle bir bakire şehveti havalandırır ki, kaç aşkın küllerini savurmuş gül bile onun yanında ana kuzusu
kalır. Çiçeklerin tek bir dili yoktur. Çiçekler çok zengin bir anlatım gücüne sahiptir. İşin tuhafı nedir bilir
misiniz? Çiçeklerin bu dilini onu gönderenler bilmez ama çoğu kez alan bilir.
 
 -Şimdi bunlar gerçek mi, yoksa hayal gücünüzü mü çalıştırıyorsunuz?
 
 -Ah insanoğlu işte, hep alıştığını arayan insanoğlu. Şimdi siz bu konuda bilimsel kanıtlar arıyorsunuz değil mi?
Çiçeklerin çok yönlü duygular taşıdığından kuşku duyuyorsunuz. Bilimsel kanıtlar gerekiyor değil mi? İnsanın
aşkı için bilimsel kanıt arıyor musunuz? Ya kırgınlığı için? Pişmanlıklar, öfkeler, terk etmeler, terk edilmeler,
tam her şey bitti dediğiniz sırada her şeyin yeniden başlamaları? Bütün bunlar için de bilimsel kanıtlar mı
arıyorsunuz? Aslında bunlar da var, ama ben size insanca değil çiçekçe bir şeyler söylemeye çalışıyorum. Siz
hep insan gibi düşündükçe korkarım benim ne söylediğimi tam olarak anlayamayacaksınız. Olaylara bir kere de
kuşkuyla değil de Neden olmasın? diye bakmaya çalışın.
 
 -Çiçekçe bir şeyler söylemek mi dediniz? Çiçekçe, öyle mi?
 
 -Evet, çiçekçe dedim. Çiçeğe insan gibi değil çiçek gibi yaklaşmak. Öyle söyledim, onu söyledim. Doğanın
dilini anlamaktır bu. Süleyman Peygamber hayvanların dilini anlarmış. Aslında her insan hayvanların dilini
anlayabilir. Süleyman Peygamber'in anlattığı bu. Ama baksanıza, insanların hayvanlara davranışı nasıl?
Ya onlardan yararlanmaya çalışıyorlar ya da hiç nedensiz korkutup eziyet ediyorlar. Hayatı boyunca bir atın
boynunu okşamamanın insana neler kaybettirdiğini hiç düşündünüz mü? Şimdi artık kentlerde yaşıyoruz ve
hayvanlarla hiç ilgimiz kalmadı. Doğayla ilgimiz kalmadı. İnsanlar hayvanlardan korkuyor, hayvanlar da
insanlardan kaçıyor.
 
 -Duygu dünyamız mı eksiliyor?
 
 -Evet, çok iyi bildiniz, söylemek istediğim tam buydu. Duygu dünyamız eksiliyor. Eksilmekte de kalmıyor,
zedeleniyor, örseleniyor, aşınıyor. Artık duygularımızı tanımıyoruz: Hayvanları sevmediğimiz gibi
duygularımızı da sevmiyoruz. Duygularımızı reddediyoruz ve bununla övünüyoruz. Duygusal olmadığımızı,
gerçekçi olduğumuzu söylüyor ve övünüyoruz. Gerçekçi olmak dediğimiz de ne? Nelere sahip olduğumuzu
düşünmek, yeni şeylere sahip olmak, hep daha çok şeye nasıl sahip olabilirim diye düşünmek, bütün bunlarla da
doğayı reddetmiş olmanın, hayatı reddetmiş olmanın boşluğunu doldurmaya çalışmak. Bir atla arkadaş olmadan
yaşamak ve ölmek. Bir çiçekle özel duyguları paylaşmayı öğrenmeden geçip gitmek.
 
 -Çiçeklerle ilişkimiz demiştik?
 
 -O da aynı çizgide. Çiçekleri satın almak ve götürmek. Paranız kadar pahalı -aynı zamanda değerli demek ya-
çiçekler almak, duygularınızı da faturanızla temsil ettirmek. Çiçek armağan etmek bu mudur? Soruyorum, bu
mudur? Siz insan duygularını biliyorsunuz, ne söylediğimi anlıyorsunuz. Çiçek armağan etmek bu mudur? Şimdi
15 tane gül almak, eliniz bu çiçeklere değmeden, sadece jelatin ambalajı tutarak götürmek onları armağan etmek
mi?   
 
 -İyi de kent hayatı biraz bunları zorlamadı mı?
 
 -Bilmem, kent hayatı deyip duruyoruz, acaba kent hayatı mı, yoksa bizim hayat diye saplandığımız
alışkanlıklar, önyargılar, şartlanmalar mı? Doğayı kafeslere koyuyoruz, evimize kapıyoruz, onlarla oyalanmaya
çalışıyoruz. Her şeye etiketler koyuyoruz, her şeyi çekmecelere koyuyoruz, bir şeyler yakıştırıyoruz, sonra da bu
olup bitenlere kendimizi inandırıyoruz. Bana sorarsanız biz çiçekleri kaybettik.
 
 -Ama nasıl olur? Bakın çiçekçilik dünyada nasıl gelişiyor, her yere çiçek gönderme olanağı var, türler
geliştiriliyor, birbiriyle aşılanıp yeni türler elde ediliyor. Çiçeğe böylesine önem verilirken...
 
 -Bunları siz söylüyorsunuz. Bütün bunların alım-satım için yapıldığını bilirken. Her şeyi metalaştıran bir
yaşama biçiminde duygular bunun dışında kalır mı? Daha çok harcama daha büyük sevgi demek olmuş. Burada
hangi duygudan söz edilebilir ki'?
 
 -Çiçeklerin dili demiştik...
 
 -Evet öyle demiştik değil mi? Çiçeklerin dili insanın duygularıdır. İnsanın elinin çiçeklere değmesidir. İnsan
sıcaklığının çiçeklere dokunmasıdır. İnsan sesinin çiçeklere ulaşmasıdır. İnsan duygularının çiçeklere
iletilmesidir. Siz çiçeğe ne verirseniz o da size onu verir. Çiçeklerin dili bizim onlarla kurduğumuz iletişimle
gelişir. Çiçekleri anlamak da bir duyarlılıktır. Onlara yüreğini, duygularını uzatmayı bilmektir. Ancak o zaman
doğayı anlayabiliriz. Doğayı, çiçekleri, hayvanları, sabahı, akşamı...
 
 -İnsandan söz eder gibisiniz.
 
 -İnsan da öyle değil mi? İnsana da öyle bakmıyor muyuz? İnsana da benim mi, değil mi diye bakmıyor muyuz?
İnsan da bizim çıkar dünyamızda kaybettiğimiz bir doğallık değil mi?
 
 İnsanla konuşmayı da kaybetmedik mi? Birbirimize duygularımızı iletmeyi unutmadık mı? Neden
duygularımızı söylemiyoruz da çiçeklere aracılık yaptırıyoruz. Duygularımızdan çekiniyor muyuz,
utanıyor muyuz? Ne bize bunları öğretiyor? Ne, neler, kim, kimler, hangi kurallar, hangi önyargılar? Çiçekleri
düşünürken önce bunları düşünmemiz gerekmiyor mu?
 
 Birbirimizi kaybettikten sonra çiçekleri anlamaya çalışmak neye yarar? İnsanı sevmeyen birinin köpekleri
sevmesi neye yarar? Bütün bunlar insanı sevmenin yolu değil mi? Sevgi duygusunu kaybeden birinin hayvan
sevmesi, çiçek sevmesi olanaklı mı?
 
 Belki de sevgi adı altında kendine bağımlı varlıklar yaratmaya çalışmaktır bu çabalar...
 
 -Çiçeklere de başka bir gözle bakmak gerekiyor. Sanırım haklısınız.
 
 Biliyordum ki haklıydı...
 
 
 Büyü deyince aklımıza ne gelir?
 
 Karanlık odalar mı, cadı kılıklı büyücü kadınlar mı, kim bilir neler yazılan muskalar mı, birbirine karıştırılıp
kaynatılan zehirli otlar mı, ya da buna benzer şeyler mi?
 
 Bu ürkütücü büyüler belki gene bir yerlerde insanları korkutup sevindiriyordur, ama günümüzün büyüleri
bunlardan çok farklı.
 
 Günümüzün büyüleri, artık çok uzaklarda hazırlanmıyor, yaşadığımız hayatın içine girmiş, bizi etkiliyor.
Eskilerden uzanıp geliveren bir şarkı, ummadığımız bir anda karşımıza çıkıveren günbatımı, beklemediğimiz bir
anda bir insanın şaşırtıcı davranışı, elektronik dünyasının gizlerini kullanan bir pop şarkıcısı...
 
 Büyüleniyoruz. Bir duygu yoğunluğu içimizde kabarıyor. Yükselen duyguların her yanımızı sardığını
seziyoruz, hiçbir şey yapamadan kalakalıyoruz. Bir şey söyleyemiyoruz, bir şey yapamıyoruz. Öylece duruyoruz.
 
 O anda büyülenmiştim... Sonradan bulup söylediğimiz bu oluyor.
 
 Büyülenmiş gibiydim.
 
 Bir kadın:
 
 -Çok sevdim, çok sevildim demişti. Ama hayatımda beni büyüleyen bir erkeği hiç unutamadım. Onunla
aramızda hiçbir şey geçmedi. Ben ona hiçbir şey söyleyemedim, o da benim belki farkıma bile varmadı. O Bir
toplantıda konuşuyordu. Beni büyüleyen şeyin ne olduğunu bile bilemem, size de işte budur diyemem.
Ama büyülendim. Onda beni çeken bir şey vardı, sanki bir güç vardı ve beni çekiyordu. Ona doğru bir-iki adım
attığımı bile sonradan farkettim. Ama yanına gidemedim. Orada öylece kaldım, sadece onu dinledim. O
toplantıdan aklımda kalan sadece odur.
 
 Sonra çok düşündüm, keşke bir kere yaşasaydım aşkı, ama büyülü bir aşk olsaydı. Bugünün insanlarında
eksiklik nedir diye sorsanız, hayatın büyüsü derim.
 
 Hayatın büyüsü belki de büyülü güçlerin en güçlüsü. Ama gündelik hayatımızın içinde her şey öylesine
sıradanlaşıyor ki, hayatın bizi büyüleyecek yanlarını kalın bir sis perdesinin içinde kaybediyoruz.
 
 Büyüyen kentlerin içinde yükselen beton yığınları arkasında kaybolup giden doğa. Ne doğduğunu
görebildiğimiz ne battığını seyredebildiğimiz güneş. Artık sadece filmlerde görebildiğimiz dolunay.
Ormanlarından çekip çıkardığımız, kent kalabalığı içinde zavallılığıyla yaşamaya çalışan ağaçlar. Bizden kaçıp
kurtulmaya çalışan kuşlar. Doğanın artık unuttuğumuz eşsiz büyüsü.
 
 Günlük hayatımız içinde sıradanlaşan insan ilişkileri. Bir insanla bir insan arasında yaşarken bulacağımız o
eşsiz sıcak büyüyü bir türlü bulamayışımız. İnsan elini duyarlılıkla tutarken her yanımızı saran ince titreşimi
kaybedişimiz. Bir konuşmanın iki ucunda buluşan insanın yeniden yaşadığını şükranla duyuran büyüyü
duyamayış.
 
 Belki de içimizdeki büyücüyü kaybettik.
 
 İçimizde bir büyücü vardır: İsteyen, etkileyen, değiştiren, arayan, koşan, duyan bir büyücü. Hayatı yaşayan,
yaşamak isteyen, görmek isteyen, duymak isteyen, bu istekle bizi harekete geçiren bir büyücü. Biz bu büyücüyü
bastırdık, ona kızdık, onu hapsettik. Belki de şimdi bilmeden aradığımız odur.
 
 Hepimizin içinde bir büyücü vardı. Doğanın gizlerini bilen biri. Ormanın içinde ağaçlarla birlikte soluk alan
biri. Yaprakların tazeliğinin gizini bilen biri. Hayvanların dilini anlayan, onlarla konuşan, onlarla birlikte
yaşamayı bilen, onlara bilmediklerini öğreten biri. İçimizdeki büyücü buydu. Bizi hep yaşamaya çekerdi.
Her şeye bakmamızı isterdi. Her şeyi görmemizi isterdi. Her şeyi değiştirmemizi isterdi. İçimizdeki büyücü
buydu.
 
 Biz onu kaybettik ve her şey değişti.
 
 Kolumuza bir saat taktık ve onun esiri olduk. Artık bizi içimizdeki büyücü değil, kolumuzdaki saat yönetiyor.
Aman geç kaldık diyoruz, Şu saatte bir yerde olmalıydım, diyoruz. Oradan oraya koşuyoruz ya da ne
yapacağımızı bilemeden kolumuzdaki saate bakıyoruz. Şimdi ne yapsam acaba? Her şeyi biz düzenliyoruz
sanıyoruz, işe giriyoruz, çalışıyoruz, ücret alıyoruz, ev kirasını ödüyoruz, elektrik faturalarını, telefon faturalarını
ödüyoruz, ne yememiz gerektiğini düşünüyoruz, mide ağrımıza ne yapmak gerektiğini düşünüyoruz, sabahları
neden yorgun olduğumuzu düşünüyoruz. Ne çok şeyin esiri olduğumuzu düşünmeden yaşıyoruz. Sonra da
kendimize soruyoruz: Neyim var? Neden hiçbir şeyden tat almıyorum?
 
 İçimizdeki büyücüyü kaybettik. Onun yerine hiçbir büyüsü olmayan şeyleri koyduk, onların bizi yönetmesine
izin verdik.
 
 İçimizdeki büyücüye kimileri içimizdeki çocuk der, kimileri de içimizdeki sanatçı, oysa o bizim
büyücümüzdür.
 
 Ama durun bakalım. Belki her şey bitmemiştir, her şey tükenmemiştir. Belki de kaybettiğini sandığımız şey,
bize çok yakındır da farkına varmıyoruzdur.
 
 Şöyle bir durup düşünelim. İçimizdeki sesleri duymaya çalışalım. Kendimizi görmeye çalışalım. İçimizdeki
gücü anlamaya çalışalım. O belki de çok uzaklarda değildir, çok yakınımızdadır, bizim kendisini farketmemizi
beklemektedir. Neden olmasın?
 
 Gözlerimizle kendi gözlerimizi görmeyi denedik mi? Duygularımızla kendi duygularımızı duymayı denedik
mi? Kendimizi kendi gücümüzle canlandırmayı denedik mi? Gelin yapalım bunları.
 
 Bugün yeni yıla giriyoruz. 1990 yılı başlıyor. On yıl sonra yeni bir, yüzyıl başlayacak. Bir-iki ay sonra ağaçlar
yeniden yeşillenmeye başlayacak. Doğa kendini yenileyecek. Biz neden kendimizi yenilemeyelim.
 
 Gelin içimizdeki büyücüyü bulalım, onunla barışalım, onu yeniden canlandıralım. Büyülenmekten
korkmayalım, büyülemekten korkmayalım. İnsan yalnız büyülenen değildir, büyüleyendir de. İçimizdeki büyücü
büyülenmeyi bildiği gibi büyülemeyi de bilir. Yeter ki biz ona canlanma fırsatı verelim. Ondan korkmayalım,
onunla dost olalım.
 
 İçimizdeki büyücü, bizim yaşama gücümüzdür.
 
 Bizim duygularımızdır, bizim düşüncelerimizdir, bizim isteklerimizdir, bizim alma gücümüzdür, verme
gücümüzdür.
 
 Hayata bu gücümüzle bakalım, hayata bu gücümüzle katılalım.
 
 Berlin Duvarı yıkılıyor. Doğu'da ve Batı'da yaşayan Berlinliler, kendilerini ayıran duvarı yıkıyorlar. İnsan
kendini insandan ayıran duvarı yıkıyor. Bunu yaptıran da onların, içindeki büyücüdür. Olmaz denileni olduran,
yapılmaz denileni yaptıran büyücü.
 
 Biz de içimizdeki duvarları yıkalım. Duygularımıza çektiğimiz duvarları yıkalım, düşüncelerimize çektiğimiz
duvarları yıkalım. Düşünmeyi suç sayan duvarları yıkalım, düşünce açıklamayı suç sayan duvarları yıkalım. Bizi
kendimizi yönetmekten alıkoyan duvarları yıkalım. Bizi kendimizin efendisi yapmaktan engelleyen
duvarları yıkalım. Özgürlüklerimizin önüne konan duvarları yıkalım.
 
 Ben ne yapabilirim ki? demeyelim. Ben tek başıma neye güç yettirebilirim ki? demeyelim. Hayatta bizim
yapamayacağımız hiçbir şey olmadığını bilelim.
 
 Gücümüzün yetmediği yerde içimizdeki büyücüyü çağıralım. O, bizim bile bilmediğimiz gizli gücüyle her
şeyin üstesinden gelecektir. Evet, onun gizli gücü vardır ve o her şeyi yapabilir. Onun her şeyi yapabileceğini
bilelim. Bunun için de ne muskalara gerek var, nede gizli otları kaynatmaya. Sadece içimizdeki büyücüyü
bilmeye gerek var, o kadar.
 
 İçimizdeki büyücüyü bilelim.
 
 O sevgimizdir, o yaşama istediğimizdir, o varoluşumuzdur.
 
 Kendimize güvenimiz zayıflarsa, ona güvenimizi pekiştirelim.
 
 Biz hayatla varız ve en büyük büyü bunu bilmektir.
 
 
 Armağan vermek, armağan almak.
 
  Gündelik işlerimizden biri gibi görünüyor. Oysa öyle incelikli bir iş ki.
 
 Vermek bir gönül tadıdır, bir davranış inceliğidir, bir insan eylemidir.
 
 Almak da öyle. Bir gönül hoşluğu, incelikli bir haz, insanın eylemi.
 
 Armağan vardır yürek titretir, armağan vardır garson bahşişi.
 
 Eğer bir alışveriş değilse, ne verildiğinin çok önemi yoktur.
 
 Armağan adı altında gizli ücret ödeme, yapılan bir yanlışın üstü örtülü bedeli konumuzun dışında. Bunlar
armağan değil.
 
 Sıradanlaşmış, adet yerini bulsun diye verilen armağanların da kullanım değeri dışında fazla önemi yok.
 
 Armağanda önemli olan, önce içtenliği.
 
 İçten olacak, içten gelecek.
 
 Armağan, verenden bir parça olacak. Verenin duygusunu taşıyacak, verenin düşüncesini taşıyacak. İnceliğini,
rengini, kokusunu.
 
 Sonra, verilişi çok önemli.
 
 İncelikli bir iş.
 
 Elle değil yürekle verilecek. Duyguyla.
 
 Alana bir şey katacak. Bir duygu, bir düşünce, bir anlam.
 
 Çiçek, kitap, kalem, biblo, kadeh, eşarp, kravat...
 
 Neden sevdiklerimize beğendiğimiz bir filmin biletini armağan etmeyiz:
 
 Belki de armağan değeri bulmuyoruzdur. Oysa var.
 
 Aslında her şey armağan olabilir.
 
 Yeter ki bir duyguyu iletsin, bir düşünceyi, bir inceliği.
 
 Yeter ki vermesini bilelim.
 
 Bir akşam dost toplantısındayız.
 
 Orada tanıdığım bir insanı beğendim.
 
 Birden, içimden ona bir şey vermek geldi. Orada, o anda.
 
 Çakmağımı uzattım, Bunu size veriyorum dedim. Çok şaşırdı ve sevindi. Aldı, teşekkür etti, kendi çakmağını
da bana uzattı, Siz de bunu alın. Verdiği çakmağı aldım.
 
 O çakmağın verildiği anı hiç unutmadım, sanırım yeni dostum da unutmadı.
 
 Hep düşünürüm, gerçek bir armağandı bu.
 
 Bir gün de, bir dostumun verdiği kitabı okuyordum. Bazı sayfalarının arasında ince kum zerrecikleri vardı. Bazı
sayfalarında sigara yanığı. Çok okunan sayfalar biraz yıpranmıştı. Dostuma Bu kitabı bana armağan et dedim.
Anladı.
 
 Keşke ben düşünseydim dedi. Zararı yok dedim. Benim istemem de aynı anlama gelir.
 
 Sonra, o kitapta ne olduğunu düşündüm. Ne bulmuştum o sayfalarda?
 
 O sayfalarda dostumun değişik anları vardı. Deniz kıyısında okumuştu o kitabı. Kim bilir neye dalmıştı da
sigarası sayfayı yakmıştı. Kitabın sayfalarında nice duygu, nice düşünce oraya buraya saklanmıştı. Kitabı
okurken onları da yaşıyordum.
 
 Oysa, sevdiğimiz bir kitabı dostumuza armağan etmek istersek gidip yenisini alırdık. Elimizin değmediği,
gözümüzün dokunmadığı bir kitap alırdık ve onu verirdik. Anısı olmayan, geçmişi olmayan bir
kitap.
 
 Okuduğum kitabı armağan etmek isterim.
 
 Ve dostumun okuduğu kitabı bana armağan etmesini.
 
 Söz ne güzel armağandır.
 
 İçten geldiğinde, öyle yürekten söyleniverildiğinde, bir duyguyu verdiğinde.
 
 Bu armağanı esirgemek ne yanlış bir şeydir, sırasında bir zulüm.
 
 -Biliyor musun, sende en çok neyi seviyorum?
 
 Söz ne güzel armağandır.
 
 -Seni sevdiğime öyle seviniyorum ki.
 
 İnsanı verdiğinde söz ne güzeldir.
 
 Dokunmak ne güzel armağandır.
 
 Birden öyle dokunuvermek.
 
 Omzunu tutuvermek, saçını okşayıvermek, koluna dokunuvermek.
 
 Nasıl sözsüz bir sestir, nasıl sessiz bir söz.
 
 Dokunmak ne güzel armağandır.
 
 Duyguyu armağan etmesini bilmek.
 
 Bakışı armağan etmesini bilmek.
 
 Davranışı armağan etmesini bilmek.
 
 Güveni armağan etmesini bilmek.
 
 Dostluğu armağan etmesini bilmek.
 
 Sevgi ne büyük armağandır.
 
 Sevgi ne gerçek armağandır.
 
 Sevginin armağan olduğunu bilmemek ne acı.
 
 Sevebilmek insanın verebilme gücüdür. Paylaşıldığında çoğalan.
 
 Ama paylaşılmazsa ille de karşılık istemeyen.
 
 Sevgi, sevenin gücüdür. Sevilme isteği bunun anlaşılmasını istemek.
 
 Sonradan, yaşadığımız güzellikleri unuturuz da sevgiyi terazide tartmaya kalkarız. Aslında sevgiye haksızlık
ederiz de farkında olmayız.
 
 Oysa bize sevgi armağan edilmiştir. Bize sevgi katılmıştır. Bize insanlık katılmıştır. Geçmişe teşekkür etmeyi
ne çok unuturuz.
 
 Eski İspanyol haritacılarının sevgilileri harita çizilirken, Benim için bir ada çiz derlermiş. İspanyol haritacısı da
sevgilisi için gerçekte olmayan bir ada çizermiş. Eski İspanyol haritalarında böyle sevgiliye armağan adacıklar
olurmuş.
 
 Kristof Kolomb bir deniz seferinde, haritadan anlayan bir İspanyol'a gemide sularının azaldığını, haritada
görülen şu adacıkta içme suyu bulunup bulunmadığını sorunca İspanyol gülümsemiş, Efendim, o adanın
varolduğunu sanmıyorum. Onu çizen haritacı sevgilisine çizmiştir demiş de gerçek ortaya çıkmış.
 
 Akşit Göktürk'ün Edebiyatta Ada yapıtını okuduğumda çok gülmüştüm.
 
 Sevgilisinden haritada bir ada isteyen İspanyol kadını da, ona adayı armağan eden İspanyol haritacısı da ne
güzel bir şey yapmışlar.
 
 İngiliz Kralı Edward da sevdiği kadına, bir krallık armağan etmiştir de, nice kadını heyecandan titretmiştir.
Mrs. Simpson için krallığından vazgeçmesi zamanının Leyla-Mecnun öyküsünü yaşatmıştır.
 
 Çizecek haritası olmayanlar, vazgeçecek krallığı olmayanlar ne yapsın?
 
 Bütün bunlar sembol değil mi?
 
 Haftalardır görmediğimiz bir dosta bir kart göndermek aklımızdan bile geçmez. Aynı kentteyiz, nasıl olsa
yakınız diye düşünürüz. Oysa değilizdir.
 
 İnsan insanı kaybediyor. Ve bulamıyor. Aynı kentte olsa da...
 
 Aynı semtte olsa da.
 
 Aynı evde olsa da.
 
 Sonra da soruyoruz. Neyim var, ne oluyor, eksiklik ne?..
 
 Eksilen insan. Ve kendimiz.
 
 Bir haritaya bir ada çizip de Bu senin adan demeyi unutuyoruz.
 
 Oysa herkesin bir adası olabilir. Denizler öyle büyük ki. Duyguları unutuyoruz. Düşünceleri. Sevgiyi.
 
 Sözleri, Dokunuşları. Bakışları. Davranışları. Dostluğu.
 
 Unutuyoruz.
 
 Vermeyi unutuyoruz. Kendimizi beklemeye alıştırıyoruz. Sonra da neyi beklediğimizi unutuyoruz. Eksiliyoruz.
Neden eksildiğimizi bilmeden.
 
 Yeni bir yıl bu. 1989. Yeni bir yıl. Yeni bir başlangıç.
 
 Gelin yeniden başlayalım.
 
 Yaşamın, sevmenin, yapmanın en güzel armağan olduğunu bilerek.    
 
 İnsan olmanın en güzel armağan olduğunu bilerek.    
 
 Yeniden.
 
 MUTLULUK GÜZEL KOKAR...
 
 Dostum birden soruverdi:
 
 -Bir insanın mutlu olduğu nasıl anlaşılır? Şöyle düşünmüş olmalıyım:
 
 -Bilmem, gözlerinin parlaklığından, neşesinden, belki yüzüne vuran iç aydınlığından.
 
 Dostum hepsini kabul eden ama yeterli, bulmayan bir el işareti yaptı:
 
 -Bunlar doğrudur. Mutluluk saklanamaz. Mutluluk insanın içinden sızar, bir yerlere girer, orayı değiştirir. Bir
de kokusu vardır. Bilir misin mutluluk kokar.
 
 -Mutluluğun kokusu mu?
 
 Doğrusu duymamıştım.
 
 Dostum anlayışla baktı:
 
 -Doğrudur, duymamışsındır. İnsanlar pek farketmezler. Oysa, her ruh halinin kendine özgü bir kokusu vardır.
Eğer insanlar koku duygularını kaybetmeselerdi, bunları da bilirlerdi. Ama birçok şey gibi bunu da kaybettiler.
 
 -Yani, önceden biliyorlar mıydı?
 
 -Elbette biliyorlardı. Bak, hayvanların birbirleriyle iletişim kurmalarında koku nasıl önemli bir rol oynar...
 
 -Evet ama konuşamadıkları için... Dostum biraz sabırsız, sözümü kesti:
 
 -İnsanlar konuştukları için artık kokuya gerek duymuyorlar değil mi? Şimdi sen bana insanların konuştuklarını
mı söylüyorsun?
 
 Artık yanıt vermiyordum. Dinlemeyi sürdürdüm.
 
 Dostum:
 
 -Sen de biliyorsun ki insanlar gerçekte konuşmuyorlar. Konuşur gibi yapıyorlar. Öğrendikleri sözcükler var.
Birbirlerine onları söylüyorlar. Gerçekte çok azı, çok az zaman için konuşuyor. Orada da dikkat et, duygu
sözcükleri yoktur. Birbirlerine söylemeleri gereken sözleri söylerler. Onun için de çoğunlukla birbirlerini
dinlemezler. Gerçekte konuşmayan, gerçekte dinlemeyen insanlar iki önemli iletişim aracını da kaybettikleri için
artık anlaşamıyorlar. Koku ve dokunma. İşte gerçek iletişimin iki yolu. İnsanlar ikisini de unuttu.
 
 Onu biraz kışkırtmayı denedim.
 
 -Şimdi insanların birbirini koklamalarını mı söylüyorsun?
 
 Umutsuz ve kırgın bir bakışla baktı:
 
 -Keşke ne dediğimi anlasalardı da söyleseydim. Koklamak, öyle incelikli bir duygudur ki, bugünün insanına
öğretilmesi gerekir. Zavallı koku alma duygumuz. Öylesine kötü kokularla bozuldu ki, yeniden eğitilmesi
gerekiyor. Biliyor musun, insanlar insan kokusunu bile alamıyor. Bir kadının kokusu. Bir erkeğin kokusu.
Çocuğun kokusu. Yaşlı insanın kokusu. Umudun kokusu. Bezginliğin kokusu. Hayata kırılmanın kokusu.
Mutsuzluğun kokusu. Mutluluğun kokusu. İnsanlar bütün bunları unuttular. Dokunma da öyle. İnsanlar bunu da
unuttu. Bir elin el üstüne konması. Bir elin omuz üstüne konması. Bir omuzun omuza dayanması. Bir sırtın sırta
dayanması. Ayakların birbirine sarılması. Bedensel dokunma. Unuttuğumuz ne çok şey var...
 
 Günümüz insanını savunmak istedim:
 
 -Ama sözcükler var, yazı var. Belki de o yüzden unutmuşuzdur.
 
 Dostum biraz dalgınlaştı:
 
 -Evet yalanların aracı sözler, yalanların aracı yazılar. Bir türlü içimizden geleni söylemeyi, yazmayı
bilemediğimiz için yalanlarımızın aracı olanlar. Beden yalan söylemez. Dilin yalan söyler, kalemin
de yalan söyler ama kokun yalan söylemez, dokunuşun yalan söylemez. Bunlar gerçekleri iletir. Sadece
gerçekleri...
 
 Dostumun söylediklerini sonraları çok düşündüm. Kendimize nasıl da yapay bir dünya yaratmayı başarmıştık.
Doğallığımızdan nasıl da böylesine uzaklaşmıştık. Sadece beton yığınlarının içine kapanarak değil, birbirimizi
de unutarak yaşamaya nasıl da alışmıştık. Kokularımızı unutmuştuk. Doğal kokumuzdan utanmayı öğrenmiştik.
Yapay endüstri kokuları yeni fetişlerimiz olmuştu. Hepimiz birbirimizi şişelere konmuş kimyasal ürünlerle
koklamaya alışmıştık. Koku duygumuzun da yalanlarını bulmuştuk. Gene de bir kadın beni yeniden
düşündürünceye kadar işin içinden çıkabildiğimi söyleyemem...
 
 -Ah beni böyle tanımamalıydınız... Çok mutsuzum ve bana yaklaşmanızı istemiyorum. Mutsuz olduğum
zaman kötü kokarım.
 
 -Nasıl yani? Terden mi söz ediyorsunuz?
 
 -Hayır hayır, terle ilgisi yok, hem ter kötü kokmaz ki. Mutsuzluktan söz ediyorum. Mutsuzluk kötü kokar,
bendeki de o işte. Mutsuzluğun kokusu. Mutsuzluğun kokusu kötü müydü, bilmiyorum. Buna kötümü demek
gerekirdi, yoksa kendine özgü demek mi uygundu? Mutsuzluğun kokusu. Gri-sarı bir kokuydu. Bezgindi,
yorgundu. Bezginlik veriyordu, yoruyordu. Tenin üzerinde yapışkan, belli belirsiz sıvı-gaz arası bir yoğunlukla
duruyordu. Bir yerlere kaçmak istemiş de gücü yetmemiş gibiydi. Geriye dönmek istemiyordu, ilerde gidecek bir
yeri de yoktu. Orada öylece kalmış, içi boşalmış, hiçbir yere bakmayan bir kokuydu. O anda mutsuzluğun
kokusunu duydum. Kadının kendini tanıma gücüne saygı duyduğumu anımsıyorum. O kendi kendine kalmalıydı.
Belki de kendi geçmişiyle hesaplaşması gerekiyordu.
 
 Parfüm dünyasının gerçek bir uzmanı şunları söylemişti:
 
 -Parfümler, doğanın verdiklerine insan ustalığının katılmasının ürünüdür, ama hiçbir parfüm kadın tenine
değmeden gerçek bir koku değildir. Parfüme kişiliğini veren, kadının özel ten kokusudur. Onun için de aynı
parfüm her kadında birbirinden farklı özellikler kazanır. Parfüm sürmenin ustalığı, bu karışımın oluşmasına
yardımcı olacak ölçüde ve biçimde sürmeyi bilmektir.
 
 Böyle sürülmediği zaman kadın sadece parfüm kokar, ama sürmesini bilen kadının kendisi kokar. Önemli olan
da parfüm değil, kadının özel kokusudur. Bu özel kokuyu kadının giydiği eşyaların durduğu gardropta,
çamaşırlarında, özel yerlerinde bulabilirsiniz. Dikkat edin, özel kokusunu tanımadığınız hiçbir kadını gerçekte
tanımış sayılmazsınız. Ne yazık ki insanın kokusuna önem vermeyi bilmiyoruz. Sonra bir gün, mutluluğun
kokusu'nu tanıyacaksınız. Tenin hafifçe pembeleştiğini göreceksiniz. Güneşin ilk ışıklarına eşlik eden
tozpembedir bu. Mutluluğun biraz utangaç, biraz ürkek, biraz çekingen başlayan, ama sonra cesaretle yayılan,
güç veren, kendini duyuran özel pembesi. Bu pembeliğin üzerine dikkatle bakacaksınız. Orada buğulu bir
nemlenme göreceksiniz. Hep uçan, hep havaya karışan, hep yenilenen uçucu bir nemlenme. Görenlere sende bir
şey var, aşıksın galiba dedirten bir bahar tazeliği, filiz tadı... Yaklaşın o tene. Yaklaşın ve mutluluğun
kokusunu duyun. Birbiriyle uyum içinde binlerce kokunun süzülmüş kokusunu duyun. Pembeden eflatuna, deniz
mavisinden güneş sansına değişen gökkuşağı renklerindeki özel kokuyu. İnsanı rahatlatan, dinlendiren,
coşturan, kıpırdatan, susturan, konuşturan mutluluk kokusu'nu duyun. Dünyanın en güzel kokusu budur. Bebeğin
annesinden aldığı koku budur. Annenin bebeğinden aldığı koku budur. Seven insanın sevilen insandan aldığı
koku budur. Ama bu koku kendiliğinden olmuyor. Buna emek vermek gerekiyor. Sabahların, gecelerin,
günışıklarının birbirine karışması gerekiyor. Umutsuz günlerde, umutlu günlerde birbirinin değerini bilmek
gerekiyor. Mutluluk kokusu, dağlarda, ırmak kıyılarında değil. Bu koku, yalnız insanda. İnsanın insanda yarattığı
koku bu. İnsanı insan kılmanın kokusu. Sevginin kokusu. Güvenin kokusu. İyi ki sen varsın'ın kokusu. Keşke
şimdi yanımda olsaydın'ın kokusu. Seni seviyorum'un kokusu. Beni seviyor'un kokusu. Bir gün mutluluğun
kokusunu tanıyacaksınız. O zaman daha da mutlu olacaksınız, biliyorum.
 
 
 İnsan hakları beyannamesinde böyle bir hak yer almamıştır. Hiçbir anayasada, hiçbir yasada aşık olmak hakkı
diye bir haktan söz edilmemiştir. İnsanlar köleliğe karşı başkaldırmış, özgürlük için canlarını bile ortaya koyarak
mücadele etmişlerdir, bu hak da insan haklarını belirleyen bütün metinlerde yer almıştır. Seçme-seçilme hakkı,
eğitim hakkı, sağlık hakkı gibi nice hak böyledir. Böyledir de aşık olmak hakkı, neden hiçbir insan hakkı
belgesinde yoktur? Önemsizdir desek değildir, uğrunda mücadele edilmemiştir desek insanlar ayağa kalkar,
nedendir bilmiyorum, kimsenin bildiğini de sanmıyorum. Geçen gün bir kadın ahbabım uğramıştı. Orta yaşlarda,
kızını büyütüp, evlendirmiş, bu yaşların olgun güzelliğini hem yaşıyor, hem de yaşatıyordu. -Aşık olmak benim
de hakkım değil mi doktor bey? demişti. Siz `kadın altmışında da aşık olabilir' dersiniz. Ben aşık olabilirim değil
mi? Benim de hakkım değil mi? Sözleri hoşuma gitmişti. Gülümseyerek yanıtlamıştım:
 
 -Tabii aşık olabilirsiniz. Aşık olmak herkesin hakkı. Hem neden soruyorsunuz ki? Aşk izin istemez...
 
 Sonra düşündüm. Neydi bu aşık olmak hakkı? Neden bu hakkı bir türlü kimselere veremiyorduk?
Yaşadıklarımızı şöyle gözümün önüne getirdim...
 
 -Ayol o daha dünkü çocuk, aşık olmaktan ne anlarmış? Ah bu yeni yetmeler, daha bir şey bildikleri yok. Şimdi
aşık olurlar iki gün sonra unuturlar...
 
 Ama o dünkü çocuk uykusuz kalırmış, kendi kendine ağlarmış, sevdiğini bir kez görebilmek için sokaklarda
dolaşırmış, her gördüğünü ona benzetirmiş, şiirler yazarmış, şarkılar dinlerken dalıp gidermiş... Kimin
umurunda?
 
 -A öyle şey olur muymuş? Koskoca adam aşık mı olurmuş? Ayol evli değil mi? Kaç yıllık karısı, çocukları,
olacak şey değil. Kendini şaşırmış. Ne aşkıymış bu? Onunki yaş dönümüdür. Erkekler yaş dönümünde böyle
olur. Kimbilir hangi yelloza tutulmuştur. Aşk maşk dediği rezillik. Bir dönüp hallerine bakmazlar da...
 
 Buyrun bakalım. İşte sessiz sedasız bir yargılama daha, zavallı adam hemen yargılanıp asılır. Neymiş, aşık
olmaya kalkmışmış. Karşılaşınca söz dokundurmalar, tuhaf tuhaf bakmalar, yüz göz buruşturmalar. Aşık olmak
hakkı, bir kez daha ihlal edilmiştir. Kimse de böyle bir hakka sahip çıkmaz...
 
 -Ne dedin ne? Birbirlerine aşık mı olmuşlar? Güldürme insanı. Kazık kadar insanlar. Onların aşık olacak
halleri mi kalmış? Ay karşılıklı halleri gözümün önüne geliyor da... Komik vallaha. Aşık olmuşlar ha?...
 
 Demek ki bu çiftin de bir şeyleri aşık olmaya, uygun değil. Böylece aşık olmaya hakları olmuyor.
 
 -Eyvah bizim oğlan galiba aşık oldu. Öyle dalgın dalgın geziyor. Anlattım, bak sende bir haller var dedim.
Bunun sonu iyi değildir dedim. Senin okulun var, derslerin var dedim. Konuşmuyor. Şöyle bir şeyler söylese
rahatlayacağım. Genç işte. Bu yaşlarda insan aşkı ne bilirmiş? Üstüne gitmeye de korkuyorum. Bilmiyorum
ne olacak?
 
  Evet, bir de aşık olma yaşı vardır. Vardır da kimsenin bildiğini görmedim. Küçük yaşlarda aşık olunmaz, çünkü
o yaşlarda hiçbir şey bilinmez. Gençlikte aşık olunabilir ama o da çok tehlikelidir. İnsanın aklını başından alır da
çılgınlıklar yaptırır.
 
  Orta yaşlarda hiç aşık olunmaz, çünkü insanın çevresi vardır, konumu vardır, ayıp olur. Orta yaşlardan sonra
aşkın sözü bile edilemez, çünkü çok gülünç olur, ele güne rezil olunur.
 
 Peki, insan ne zaman aşık olabilir? Buna yanıt verilmez ama gerçekte hiçbir zaman aşık olunmaz dense daha
gerçekçi olur. Toplumumuzda insana yaşatılan budur.
 
 Ama AŞK, o güzelim duygu fırtınası bütün kuralları, karşı çıkmaları dinlemez bile. Dünya umurunda değildir.
Kimi zaman pat diye çıkar gelir, kimi zaman yavaş yavaş yerleşir. Gelir de dünyayı öyle bir değiştirir ki. Yeşil
başka bir yeşil olur, kırmızı başka bir kırmızı. İnsanın ayağını yerden öyle bir keser ki insan sanki uçar. Yerde mi
yaşıyor gökte mi, kendi de bilmez olur. Sabahlar artık başka sabahlardır, akşamlar başka akşamlar.
 
 AŞK, o güzelim duygu fırtınası esip de insanın başını döndürdü mü değme gitsin. Ne küstah şeydir o, ne
cüretkardır. Dünyayı umursamaz. İnsanların yasaları ona vız gelir. İnsanların ahlak diye bildiklerini dinlemez
bile. Huzur diye yaşadıklarını altüst eder. Söylenenlere aldırmaz, suçlamalara başını çevirmez, eleştirilere güler
geçer. Böyle dikbaşlı, böyle isyankar bir şey görülmemiştir. Belki de hiçbir ideolojinin isteyip de yapamadığı
şeyi yapar: İnsanı değiştirir, dünyayı değiştirir.
 
 AŞK, o güzelim duygu fırtınası üstelik de çok demokratiktir. Ne ırk ayrımı bilir, ne deri rengi. Sınıf ayrılığını
çiğner geçer. Sınır tanımaz. Siyasal düşünce ayrımı yapmaz. İnsanları parasına göre ayırmaz. Bakalım nereden
mezun olmuş demez. Hele bir arabasının markasını görelim demez. Sahi, AŞK'ın demokratik olduğu hiç
aklımıza gelmedi değil mi? Ama doğrusunu isterseniz, biz AŞK'ın nesini düşündük ki. Hayatımız hem onu
aramakla hem de ondan korkmakla geçmedi mi?
 
 -Ah bir aşık olabilsem... Nasıl oluyor çok merak ediyorum. Biliyor musun, evlendim çocuklarım oldu ama aşkı
hiç tanımadım.
 
 -Aman aman sakın ha. Aşk çok tehlikeliymiş. Ben de bilmiyorum. Öyle bir şey oluyor gibiydi ama hemen
kaçtım. Çok tehlikeli canım. İnsana olmadık şeyler yaptırır. Deli misin, aklına sakın öyle şeyler sokma...
 
 -Ama çok da güzel olmalı. Ne olurdu, bir kere aşık olabilseydim...
 
 -Ah ah, çok güzel olmalı değil mi? Biliyor musun, aşk çocukları çok güzel olurmuş. Piçlerin güzelliği ordan
gelir diyorlar...
 
  -Ağzından yel alsın. Güzel çocuk yapacağız diye şimdi olmadık şeyler mi yapacağız?..
 
 Yok zaten öyle olmazmış. Senin hiç beklemediğin zamanda olurmuş öyle şeyler. Aman aman benden uzak
olsun...
 
 -Benden de benden de. Ama bir aşık olsaydım da sonra ne olursa olsaydı...
 
 AŞK, o güzelim duygu fırtınası, bütün bunları dinlemez bile. Korkakların yanına uğramaz. Aslında AŞK, çok
da seçicidir. Yaşamaktan korkmayan insanları seçer. Bezginlerin, hayata küskünlerin yanına bile uğramaz.
Hayatını hesaplar üzerine kuranların semtinden geçmez. Duyguları küçümseyenlere tepeden bakar. Kibirlilere,
gururlulara güler geçer. İnsana değer vermeyenlere hiç değer vermez.
 
 AŞK, insanın en insan yanına gelir yerleşir. İnsanı insan yapar. İnsanları birbirinden ayıran bütün yapaylıkları
kaldırır.
 
 AŞK, varsın insan hakları bildirgesinde yer almasın, varsın anayasalarda yazılmasın, varsın yasalarda sözü
geçmemiş olsun, bunlara aldırmaz bile. Onun kendi yasaları vardır, kendi aşk hakları bildirgesi vardır. Hem de
gözünü bile kırpmadan uygular bunları. Aşık olma hakkını ne diktatörlükler rafa kaldırabilir, ne polis önlemleri
engelleyebilir. Bu öyle bir insan hakkıdır ki, kimse çiğneyemez. Ama herkes de bu haktan yararlanamaz. Aşık
olma hakkı başkaları tarafından verilmeyen belki de tek haktır. Onu alabilmek için insanın onu hakketmesi
gerekir. Bu hakkı almak için çok acı çekmek gerekir, öyle çok şeyi göze almak gerekir ki... Ama her şey öyle
değil mi? İnsan olmanın güzelliği de başka ne ki?
 
 
 Yalanı kimse övmez, ama ona başvurmayan var mıdır bilmem? Hayatında kim yalan söylememişse, ortaya
çıkıp yalan kötüdür demeye hakkı vardır.
 
 Yalan dünyadan kalksaydı? diye fanteziler yapılmıştır. Ünlü Amerikalı çizgi ustası Al Capp yurdumuzda Hoş
Memo diye bilinen dizisinde, böyle bir fantezi yaratmıştı. Bu dizide, dünyaya hoş ve sevimli yaratıklar
geliyordu, bu yaratıklar kimin gözünde baksa o kişi -elinde olmadan-içinden geçen doğruyu söylüyordu.
Kel agucuk adını taşıyan bu sevimli yaratıklar, Amerika'daki bütün hayatı altüst ediyorlardı. Malını satmak
isteyen satıcı, sattığı malın bütün kusurlarını alıcıya açıklıyor, alıcı malı almaktan vazgeçiyor, ticaret dünyası
allak bullak oluyordu. Karı kocalar günlük yalanlarını -ellerinde olmadan- söyleyemiyor, söyledikleri
gerçeklerse aile düzenini yerle bir ediyordu. Ülkede hiç doğru söyleyen kalmamış mıydı? Kalmıştı elbette.
Çocuklarla deliler. Çocuklar ve deliler ne yapılsa doğruyu söylemekten vazgeçmiyor, kel agucuklar onları
etkileyemiyorlardı.
 
  Tanrı dünyayı, kel agucuklar'dan korusun.
 
 Bereket versin ki çocuklar büyür ve yalan söylemeyi öğrenir, deliler tedavi edilir ve günlük yalanlarına
dönerler. Yoksa ne olurdu halimiz?..
 
 Hem bu telaşımız niye? Yalanı yermek çok kolay ama doğruyu savunmak öyle kolay mı? Doğru nedir, Gerçek
nedir? Sizin gerçeğinizi başkası kabul ediyor mu? Belki de bütün tartışmalarımız, gerçeğin ne olduğunda
anlaşamamaktan çıkmıyor mu?
 
 İsterseniz günlük hayatımıza birlikte bakalım.
 
 Anne-baba, yemeklerini yedikten sonra giyiniyor ve dışarıya çıkmaya hazırlanıyorlar. Beş yaşındaki çocukları
büyükanneleriyle birlikte kalacaktır. Çocuğa dönüyor ve:
 
 -Biz doktora gidiyoruz. Sen uslu otur, yaramazlık yapma diyorlar.
 
 Bu yalan mıdır?
 
 Anne-baba, hayır, diyeceklerdir. Bu yalan değildir, çocuğun üzülmemesi için söylediğimiz bir sözdür.
 
 Evin bankada çalışan kızı eve her zamankinden geç dönmüştür. Genç kız arkadaşlarıyla birlikte gittiği bir
toplantıdan dönmüştür.
 
 Baba sorar: Neredeydin, bu akşam geç kaldın?
 
  Anne, genç kızın yerine soruyu yanıtlar: Hesapları tutmamış, işleri böyle işte, son kuruş tutana kadar
çalışıyorlar.
 
 Bu yalan mıdır?
 
 Değildir, yalan sayılmıyor. Çünkü, babanın yersiz öfkesinden korunmanın başka yolu yoktur.
 
 Beyaz yalan kimseye zarar vermeyen, ortalığı yatıştıran yalandır.
 
 Yalan da böylece renklenmiştir.
 
 -Ne düşünüyorsun? Bugün pek keyifsizsin, hiç ağzını açmadın?
 
 -Bilmem, bir şeyim yok. Biraz başım ağrıyor.
 
 Susarak söylenen yalanlar. Gerçeği söyleyememenin sıkıntılı Suskunluğu.
 
 (Sen, hiçbir şeyin farkında değilsin. Hiçbir şey anlamıyorsun. Sana bir şey söylemeyi canım istemiyor. Artık
hiçbir şey konuşmuyorum. Seninle mutlu değilim. Seninle birlikte olduğum için kendime kızıyorum. Sana bütün
bunları söyleyemediğim için kendime kızıyorum. Beni çok kırdın, hiçbirini bilmiyorsun. Artık hiçbir şeyi
istemiyorum. Senden gelecek hiçbir şeyi. Farkında bile değilsin. Bir şey söylesem sinirlisin diyeceksin,
biliyorum. Onun için de söyleyemiyorum. Seninle her şey bitti.)
 
 Susmak. Aslında bütün bunları söylemek demek olan susmak. Bir kadının söyledikleri ne anlamlıydı:
 
 -Biliyor musunuz, galiba en çok susarak yalan söylüyoruz ya da ben öyle yaptığımı düşünüyorum. Susuyorum,
suskunluğum ortada hiçbir şey olmadığını söylüyor. Ama düşündüklerimi söylemeye cesaretim yok. Bir iki kez
denedim.
 
 Hiç yararı yok. İnsanların ilişkisi kavga etmekle bozulmuyor. Kavga etmek, tartışmak gene de bir şeylerin
kaldığını gösteriyor. Bir ortak yol bulmak isteği belki. Ama artık kavga bile edememek yok mu? Bir konuyu
tartışmak bile gereksiz olmuyor mu? İşte o zaman her şeyin bittiğini anlamak gerekiyor. Anlıyorsun ve
susuyorsun. İnsana Yüz Yıllık Suskunluk, gibi geliyor. Keşke Marquez bunu da yazsaydı.
 
 Susarak söylenen yalanlara GRİ yalanlar mı demeli?
 
 PEMBE YALANLAR olmasaydı hayatımız belki de daha keyifsiz olurdu. Aşk yalanlarına bu renk yakıştırılır.
Aşk yalanları da bağışlanmazsa bu dünyada neyi bağışlayabiliriz? Hem aşk yalanlarına önce aşıkların inanması
gerekmez mi? Buna yalan demek bile yanlış. Bir duygu çalkantısının içinde her şeyi aşk olarak görmenin nesi
yalan?
 
 -Seni hayatım boyunca seveceğim.
 
 -Ben de seni sevgilim.
 
 -Senden başka düşündüğüm hiçbir şey yok.
 
 Aradan yıllar geçer, duygular değişir. Hayat başka alanlarda: akmaya başlar. O zaman her şeyin inkarı acıdır,
şiddetlidir.
 
 -Aşk yalandır. Aşk büyük bir yalandır.
 
 -Yalanlarına inandım. Beni aldattı. Duygularımla oynadı.
 
 Oysa ne aşk yalandır, ne de biri ötekini aldatmıştır. Sadece duyguların çalkantısı sonsuz sayılmıştır. Hayat
duygulardan daha uzun ömürlüdür ve insanlar bunu geç öğrenir. Sadece duygular olgunlaşmaktadır, insan
olgunlaşmaktadır. Gelin, pembe yalanları yalandan saymayalım.
 
 Yalanın Yedi Rengi
 
 BEYAZ yalanlar. GRİ yalanlar. KIRMIZI yalanlar. SARI yalanlar. MAVİ yalanlar. YEŞİL yalanlar. SİYAH
yalanlar. MOR yalanlar. Bu kadar mı?
 
 YALANIN SONSUZ RENKLERİ...
 
 Leylak rengi yalanlar. Malaşit yeşilleri. Turkuvazlar. Ayva sarıları. Nar kırmızıları. Küf renkleri.
Samansarıları... Sonsuza uzanan renk cümbüşleri...
 
 Yalanlara kızmak içimden gelmiyor. İnsanın düş gücüne kızamam. İnsanın her şeyi değiştirmek isteğine
kızamam. İnsana kızamam. İnsanı insan yapan hiçbir şeye kızamam.
 
 İnsanı yalan söylemeye zorlayan baskılara kızıyorum.
 
 İnsana yaşamayı zehir eden insanlara kızıyorum.
 
 İnsanı insan olmaktan çıkaran koşullara kızıyorum.
 
 Bütün ahlak öğretileri, bütün dinler, yalanı yeriyor, onun kötülüklerin anası, olduğunu söylüyor ama insanı
yalana zorlayan nedenlerin kötülüğünü anlatmıyor. İnsanın yalanına kızmadan önce, onun neden yalan
söylediğine bakmak gerekiyor.
 
 Asıl kötü olan, insanın yalan söylemek zorunda kalması. Hele insanın kendine söylemek zorunda kaldığı
yalanlar. En kolay gibi görünen en güç yalanlar.
 
 İnsanın kendine söylemek zorunda kaldığı, kendini inandırmak zorunda kaldığı yalanlar. Hüzünlü yalanlar.
İnsanın kendini korumasıdır bu.
 
 Hayatın acımasızlığına karşı, çevrenin anlayışsızlığına karşı, insanın yalnızlığına karşı kendine söylenen
yalanlar.
 
 Bu yalanı söylememek ne büyük bir cesaret istiyor. Bilmediği sulara açılmaktan, bilmediği ormana girmekten
daha büyük bir cesaret.
 
 Ama bu cesareti göstermeliyiz.
 
 Bu, yaşamak cesaretidir.
 
 Cesaretle yaşamak, bu cesaretle insan olmak.
 
 Kendimiz olmanın yolunu bulmak değil mi?
 
 
 Konuğum olan kadın bunu sorunca ben de düşündüm. Gerçekten Türk erkeği kimliğinin belirgin çizgileri
neydi? Ama bakalım Türk erkeği, diye bir prototip var mıydı, yoksa insanların kolayına geldiği için mi böyle
düşünülüyordu? Türk erkeği, Fransız kadını, Amerikan kızı, gibi bütün bir toplumu kapsayan değerlendirmeler
yapılabilir miydi? Konuğum, Erkekleri bir türlü anlayamadığını, belki de Türk erkeklerinin kendine özgü
özellikleri olduğunu düşündüğünü söylediği zaman da ona katılamadım. Türk erkeklerinin değil de her erkeğin,
hatta her insanın ayrı özellikleri olduğunu düşündüğümü söyledim. Bence, böyle standartlaştırmalar kolay
hükümler vermeye yardım ediyordu ama, insanın özelliklerini gözardı ederek yanılmalara neden oluyordu.
Konuğum düşüncelerime pek katılmadı. Başka kadınlarla yaptığım görüşmelerde de, Türk erkeği konusundaki
düşüncelerin belirgin olduğunu gördüm. Bu konudaki görüşleri birleştirince, ortaya şu özellikler çıktı:
 
 Bencildir...
 
 Kendini çok önemser. Her şeyin kendi dediği gibi olmasını ister. Bunun da, kendi istediği için değil de
doğrusunun o olduğu için yapılmasını istediğini söyler. Eğer isteklerine karşı çıkarsanız, kavga hazırdır. Bir an
bile istediğinin benimsenmeyeceğinden kuşku duymaz. Bencildir, bencil olduğunu da kabul etmez.
 
 Suskundur...
 
 Az konuşur. Ağzından kerpetenle laf çıkar. İlk tanıştıklarında çok konuşur, sonra da ağzını bir kapar pir kapar.
Ne olup bittiğini sorarsınız, ağzında bir şeyler geveler, o kadar. Sanki sır küpüdür mübarek. Ona aldırmayıp da
siz konuşmaya çabalasanız, pek dinlemediğini anlarsınız. Siz de kendinizi geveze yerine koymaktansa susarsınız.
 
 Sevdiğini Söylemez Kızdığını Söyler...
 
 Hoşuna gittiğini bildiğiniz bir şey yaparsınız, ağzını açıp tek söz bile söylemez. Beğenip beğenmediğini
sorarsınız, iyi olmuş falan gibi bir şeyi, lütfen söyler. Sen artık beni sevmiyorsun deseniz, sevdiğini ama ille de
bunu söylemek mi gerektiğini söyler. Ama kızdığı bir şey olursa hiç geciktirmeden söyler. Söylerken de sizi
incitmekten hiç çekinmez.
 
 Pohpohlanmaktan Çok Hoşlanır...
 
 Siz onu pohpohlayın da ne olursa olsun. Pohpohtan çok hoşlanır. Hatta pek doğru olmasa bile kuşku duymaz.
Kendine çok güvenir ya da öyle görünür. Hele erkekliğini, cesaretini, her şeyi çok iyi düşündüğünü, pek zeki
olduğunu, herkesin onu çok beğendiğini söylerseniz, çok hoşlanır. Aslında sizin böyle düşünmeniz de yetmez,
başkalarının da böyle düşündüğünü söylemeniz gerekir. Yanlışlarında da başkalarını suçlamak gerekir. Onun
yanlış yaptığını söylerseniz dehşetli kızar, sizin onu anlamadığınızı, zaten budala olduğunuzu rahatça söyler.
 
 Hastalığında Çok Mızmızdır...
 
 Atmasına tutmasına bakmayın, hastalığında çok mızmızdır. En küçük kırıklığında oflamaya, puflamaya başlar.
Küçük bir çocuk gibi ilgilenmenizi, bakmanızı bekler. Hastalığını abartmanızdan çok hoşlanır. Ama siz
hastalanırsanız canı çok sıkılır. Pek bir şeyinizin olmadığını, hastalanmaktan hoşlandığınızı söyler. Hele yatıp
dinlenmek isterseniz, size adamakıllı kızar. Kendinize bakmadığınızı, üşütüp hastalanmak için bahane
aradığınızı söyler.
 
 Bizim Demez, Benim Der...
 
 Evdeki her şey onundur. Onun televizyonu çok iyi görüntü vermektedir, arabasını bakıma verse iyi olacaktır,
oğlu yakışıklıdır, kızı çok iyi okumaktadır: Sizi neredeyse unutmuştur: Hayatın ortak olduğunu bir şey alınacağı
zaman hatırlar, sonra da çabucak unutur. Yaşanan her şey onundur, siz de eklenti gibi uzaktan bakarsınız. Ne
diyeceksiniz ki?
 
 Gözü Hep Dışarıdadır, Kendini Don Juan Sanır...
 
 Başka kadınların kendini beğendiğini sanır, bundan da çok hoşlanır. Başkalarının yanında hemen değişiverir.
Kadınların hoşuna gitmek için olmadık şeyler yapar. Aşırı kibarlaşır, konuşkan biri olur, fıkralar anlatır, iltifatlar
eder, sigaralar yakar. O hevesle size de ilgiliymiş gibi davranır ama eve dönünce eski hamam eski tastır. Değişen
bir şey yoktur.
 
 Ama başka bir erkek sizi beğenince müthiş öfkelenir. Sizi suçlamaktan hiç çekinmez. Sizin, başkalarının
ilgisini çekmek için hareket ettiğinizi söyler. Siz de aynı şeyleri ona söylerseniz, kendisinin her zaman
beğenildiğini, kadın ruhunu çok iyi anladığını söyler. Sizin ruhunuzu neden çok iyi anlamadığını soramazsınız.
 
 Ailesinin Ağzına Bakar...
 
 Ailesini ziyaret edip döndüğü zaman, neler konuşulduğunu hemen anlarsınız. İçerideki elektriğin boşu boşuna
yandığını söyler, yemeklerin fazla yapıldığından söz eder. Müsrif olduğunuz konuşulmuştur. Sevgili oğullarının
kıymetli paracıkları, savruk gelinin elinde pul olmuştur. Yeni bir elbise diktirmesi gereklidir, siz de
oğulcuklarının kendini ihmal ettiğinin konuşulduğunu anlarsınız. Giyim kuşam meraklısı kadından oğullarına
sıra gelmemektedir. Biraz sabırlı olursanız hepsini anlarsınız. Ailesiyle konuştukları birer birer ortaya çıkar.
Onların söylediği her şey doğrudur. Hepsi de kısa zamanda unutulur ya.
 
 En Küçük Aksilikte Panikler...
 
 Öyle kasılmalarına, kurumlanmalarına bakmayın, en küçük aksilikte panikler. Sıkıntılar, oflamalar, içine
kapanmalar hemen başlar. Size düşen de anlayışlı olmak, merak etmemesini, her şeyin çaresinin bulunacağını
söylemektir. Baştan karşı çıkmasına aldırmayın, siz bunlarda ısrar edin, hoşuna gidecektir. Her zaman
desteklenmeye ihtiyacı vardır. Karşılaştığı güçlükleri büyütmeye bayılır. Dünyada bir onun başına geliyormuş
gibi davranır. Önce şaşar, sonra da böyle güçsüz olmasına alışırsınız. Sakın olayın önemsiz olduğunu
söylemeyin, çok kızar. Düşüncesiz olduğunuzu, hayatınız mahvolurken kayıtsız kaldığınızı söyler. Siz çok
önemser gibi yapın ama çareler bulmak da sizin işinizdir, unutmayın. Gelecekten Hem Korkar, Hem de Hiç
Düşünmez... Sık sık eline geçen fırsatları değerlendirmediğinden yakınır. Herkes neler yapmış, nelerin sahibi
olmuştur ama kendisi fırsatçı davranmadığı için kaybetmiştir. Sonlarının ne olacağı belli değildir. Bu gelecek
korkusu, yakasını hiç bırakmaz. Ama, eline geçen parayı har vurup harman savurmakta da üstüne yoktur.
Biraz diş sıkıp da bir şeyler yapmanın gerektiğini söylediğiniz zaman onu anlamadığınızı, hayatını kısıtladığınızı
söyler. Siz yaşamayı bilmiyorsunuzdur. Arkadan da müsrif olduğunuz gelecektir. Sizin dikkatsizliğiniz
yüzünden paralar çarçur olmaktadır. Ne dediğinizi bir türlü anlatamazsınız. Sizin Söylediğiniz Önemsiz,
Başkalarının Söylediği Önemlidir... Bir şey söylersiniz, kabul etmez. Ama aynı şeyi başkaları söylerse doğru
olur. Bunun öyle çok örneği vardır ki. Siz, aynı şeyi daha önce söylediğinizi ama kabul etmediğini, bunu
başkalarından duyunca nasıl da kabul ettiğini söylerseniz, aynı şey olmadığında direnir durur. Bir şeyin doğru
olduğunu başkalarından duyması neden gereklidir, bunu anlayamazsınız. Sizin hakkınızda bile iyi bir şeyi
başkalarından duyarsa sevinir, bunu da size söyler. Siz de neden kendi aklıyla hareket etmediğini kendinize sorar
durursunuz.
 
 Hem İlgisizdir, Hem de Kıskançtır...
 
 Size karşı ilgisini belli edecek bir şey yapmaz. Ne tatlı bir söz, ne bir günü hatırlama, ne bir demet çiçek. Ama
ne zaman ki size gösterilen küçücük bir ilgiyi farkeder, aman Tanrım, dünyanın en kıskanç erkeği karşınızdadır.
Meğer nelere dikkat edermiş de siz bilmezmişsiniz. Saçlarınız neden öyle yapılmışmış? bluzunuzun yakası
açıkmış, o nasıl oturmaymış öyle. Siz artık saçlarınızın ne zamandır öyle olduğunu, bu bluzu kaçıncı giyişiniz
olduğunu anlatın durun; faydası yoktur. Yapacağınız şey, sadece onu sevdiğinizi, onun gibi yüce Tanrının nimeti
bir erkeğiniz varken kime bakacağınızı durup dinlenmeden söylemektir.
 
 Kadınların Türk erkeği, konusundaki gözlemlerinden bir demet yapmayı deneyince ortaya bunlar çıktı.
Doğrusu önemli gerçekler de dile getirilmiş. Size önerim, bunları okumanız ama eşinize, sevgilinize okutmak
için çaba harcamaktan vazgeçmenizdir. Yanınızdaki erkek de bu özellikleri ya da bir bölümünü taşıyorsa,
bunu kabul etmek istemeyecektir. Aslında önemli bir konudur, daha geliştirilmesi de gerekir. Nedenlerinin de
ayrıca düşünülmesi zorunlu.
 
 Ama bakalım, erkekler Türk kadını için ne düşünüyor? Bunu da görürüz.
 
 
 Erkeklerin kadınlar için ne düşündüğü hep merak konusudur. Bu konuda da bütün erkeklerin aynı kefeye
konulması söz konusu olamaz. Ama gündelik konuşmaların yansımaları, özellikle erkeklerin kendi aralarında
konuşmaları, belki de bir ortak erkek dilini, bize iletebilir. Aslında erkeklerin kadınlara karşı davranıştan, bu
düşüncelerin izdüşümünü taşımaz mı?
 
 Biz de duyduklarımızın, gördüklerimizin bazılarını aktararak, belki kadınlarımızın da kimi konularda
düşünmesine yardımcı oluruz diye düşündük.
 
 1. Kadınlar Evlendikten Sonra Çok Değişir...
 
 Evleninceye kadar çok dikkatli, kibar, sevecen davranan kadınlar, evlendikten sonra değişirler. Artık erkek
benim oldu, diye düşünürler, kendilerini ihmal ederler, dikkatsiz, ilgisiz olurlar. Oysa asıl evlendikten sonra
kadının kendisine dikkat etmesi gerekir. Erkeğin karşısına kendine bakmadan çıkan kadın, bir süre sonra erkeğin
ilgisizliğinden yakınmaya başlar. Oysa, bunu kendisinin düşünmesi gerekir. Sonradan yakınmanın yararı olmaz.
 
 2. Kadın Erkeğin Arkadaşı Olmayı Bilemez...
 
 Erkeğin kadından beklediği en önemli şey, onun kendisiyle arkadaş olmasıdır. Oysa kadın hele evlendikten
sonra, evin gereksinmelerini, evin temizliğini, ya da başka şeyleri öne alır, erkekle arkadaş olmayı unutur.
Kimileri bunu daha baştan bilmez. Erkek yavaş yavaş kendini yalnız hissetmeye başlar. Oysa erkeklerin
kendini anlatmaya, iyi kötü günlük olaylarını paylaşmaya gereksinmesi vardır. Kadının bunlarla ilgilenmemesi,
konuşmaya zaman ayırmaması, erkeğin de ona hiçbir şey söylememesiyle sonuçlanır. Bu da, erkeklerin başka bir
kadın arkadaş aramalarına neden olur.
 
 3. Günlük Sıkıntıların Söyleneceği Zamanı Bilmez...
 
 Daha kapıdan girerken erkeğe günlük sıkıntıları anlatmaya başlar. Elektrik faturası çok gelmiştir. Bu evde
elektriklere dikkat edilmemektedir. Oğlanın okul durumu iyi değildir. Baba olup da çocuğun ders durumuna
bakmamaktadır. Bugün çok yorulmuştur.
 
 Elbette bunlar anlatılacaktır ama bir zamanı yok mudur? Şöyle bir içeri girilip biraz dinlenilmelidir, yemek
yenmelidir. Ondan sonra konuşulurken bunlar da anlatılacaktır. Sonra hep kötü şeyler mi olmuştur? Biraz da iyi
şeyler konuşulmamalı mıdır? İnsanın biraz da yüzü gülse kıyamet mi kopar? Kadınlar bir şeyin zamanını
bilmezler. İnsanın canı sıkıldıktan sonra da yüzü gülmez olur. O zaman da Sanki senin yüzün pek mi gülüyor?
diye takaza edilir.
 
 4. Kadınlar Aşırı Kıskanç Olur...
 
 Biraz geç kalsan, asık bir surat, kuşkucu bakışlarla karşılaşırsın. Sen istediğin kadar Yahu, bizim canımız
burnumuzdan geliyor, sen neler düşünüyorsun? de, hiç faydası olmaz. Buruk bir sesle Nerdeydin gene? diye
sorulur. Hele o gene yok mu, insanın cinini tepesine fırlatır. Ne genesi? Ben nerde olurum? Kırk yılda bir İhsan
geldi, çocuğun anlatacakları vardı, bir yerde biraz oturduk; bunlar da dert olur mu?, deyiverir. Tanrım, bir başlar,
susturana aferin derim. Canım burnumdan gelir. Kadın kıskanır, anlarım ama bir şey olur da kıskanır, bizimki
öyle değil, vallahi kıskançlık sevgiden mevgiden değil, herif elimden gidiverirse korkusu. Esir olduk bunlara
esir.
 
 Kadınları dinlersen, onların da anlatacağı çok şey vardır ama erkeklerin kadın kıskançlığından yakınmaları az
buz değil.
 
 5. Kadınlar iş Sorunlarını Eve Getirir...
 
 Yorgun argın eve gel, kadının iş sorunlarını dinle. İşyerinde Selma diye biri var, onunla anlaşamıyor. Selma'nın
şefle arası iyiymiş, bütün işleri bizimkine yüklüyormuş, Selma da bütün gün oturuyormuş. Belki de öyledir ama
ben ne yapayım? Gidip de şefiyle kavga mı edeyim? Kızım, herkesin işyerinde sorun olur, bunu kendi çapında
halleder, kimini görmezden gel, diyorum. Hayır, bitmiyor. Evde bir Selma sorunu, iş sorunu sürüp gidiyor.
Yardım edebilsem neyse, benim ne faydam olur, gidip konuşsam büsbütün zıtlaşacaklar. Bıktım, kazancım yetse
hepsinin canı cehenneme, çık işten gel evinde otur diyeceğim. Hoş onu da istemez ya, bu kez de evde bunaldım
diyecek, biliyorum. Bunaldım kaldım.
 
 6. Sürekli Kötümserliği İç Karartıyor...
 
 Gelecekle ilgili karamsarlık, kadınların içine işlemiş. Geleceğe ilişkin bütün tahminleri ileride sefil
olacağımıza, bakanımız olmayacağına yönelik. Bunda da baş sorumlu erkek oluyor. Erkeğin geleceği
düşünmediğini sürekli vurguluyor, elimize geçeni har vurup harman savurduğumuzu, bir kenara birkaç kuruş
koymayı düşünmediğimizi söyleyip duruyor. Zaten elimize geçen ne? Olsa bile bunu daha iyimser söyleyebilir.
Hep gam, hep kasvet, insanın içini karartıyor. İnsanın Aman canım, ne olursa olsun demesine yol açıyor. Bunu
söyleyince daha beter suçlanıyoruz. Sonu gelmez bir kötümserlik.
 
 7. Her Şeyde Suçlu Aramaya Alışmış...
 
 Hep başımızı sokacak bir evimiz yokmuş. Suçlusu bendeniz (yani erkek). Evi çok dağıtıyoruz. Suçlusu biz
(yani erkek ve çocuklar). Çok yoruluyormuş. Suçlusu gene biz. Artık böyle yaşamaktan bunalmış. Suçlusu ben.
Düşününce haklı yanları var ama bunları birilerini suçlayarak söyleyince, insan da kendini savunmak zorunda
kalıyor. Böyle suçlayarak konuşacağına derdini güzel güzel anlatsa, insan da anlamaya çalışır değil mi? Ya
hiçbir şey söylemiyor ya da patlayıp hepimizi suçluyor. Biz de sıkıntılıysak kavga hazır. Bilmiyorum neden
böyle oluyor.
 
 8. Arkadaşlarının Çok Etkisinde Kalıyor...
 
 Kadınları anlamak mümkün değil. Arkadaşları arasındaki konuşmaların çok etkisinde kalıyor. Akşam evdeki
konuşmalardan o gün hangi arkadaşıyla konuştuğunu anlıyorum. Eşyalar eskimiş, artık değiştirmemiz lazımmış.
Tamam, diyorum, bugün Hayriyelere gidilmiş, Hayriye, evdeki eşyalara kafayı takmış bir arkadaşı. Gider,
dolaşır, nerede mobilya kaça, arar durur. Artık biliyorum.
 
 Saçlarını yeni bir biçime sokmak istiyormuş, bu kafayla dolaşan kalmamışmış. Tamam, bugün Belma'yla
görüşüldü. O da saçlarını, cilt kremlerini filan tutturur. Kadının bakımlı olması iyi güzel de, bizimkinin kendi
fikri olsun istiyorum. Yahu, sen kendine bak, saçın da başın da kendine uygun, ne fık fıklanıyorsun desem, bitti.
Herkesin kendine nasıl baktığı, berberden bilmem ne salonlarından çıkmadığı, kendinin en küçük ihtiyacının bile
göze battığını dinle dur.
 
 9. Ailesinin etkisinde Kalmaktan Kurtulamadı...
 
 İnsanın ailesiyle bağları elbette olur. Ben, anneni babanı terk et, görme demiyorum. Ama aile içindeki bütün
eleştirileri benimsemesi canımı sıkıyor. Tabii bunları böyle açık açık söylemiyor ama tavrından anlıyorum. Onlar
da hala bizim hayatımızı kendilerine göre düzenlemekten vazgeçmediler. İnsan da kalkıp Kendi hayatınızı iyi
düzenlediniz de sıra bizimkine mi geldi? diyemiyor. Aslında dinlesen, bizimkiler de bunu yapar ya, ben kulak
asmam. Kaç kere Biz kendi işlerimize aileleri karıştırmayalım diyorum, bana öyle diyor ama gene de oraya gidip
geldiğinde anlıyorum ki doldurulmuş. Artık yapacak bir şey yok, ben de anlamazdan geliyorum. Gene de zaman
zaman tartışmalarımızın konusu.
 
 10. Çocukların Sorunlarını Benden Saklıyor...
 
 Bu da bir dert. İyi niyetle yaptığını biliyorum ama sonunda yanlış oluyor. Çocukların sorunlarını kendi
çözmeye kalkışıyor. Benden tatsız bir tepki falan gelmesin diye yapıyor olmalı. Ama yanlış. Bir kere, sanki
çocukları sade kendisi düşünüyormuş da biz ilgisizmişiz gibi oluyor. Sonra da çocuklar gizli saklı işlere alışıyor.
Benden saklayıp da ne olacak, iş bir yerde gelip bana ulaşıyor. O zaman ne oluyor? Bana geldiğinde daha da
karışmış bir sorun. Şunu zamanında bana söylesene. Yok yorgunmuşum, yok işlerim zaten beni sıkıyormuş falan
filan. Hayır, bunlar değil. İşin aslı böyle olmasına alışmaları.
 
 Ben duyduklarımı, gördüklerimi anlatmaya çalıştım. Bunlar önemli de olabilir, önemsiz de. Ama sizin için çok
önemli olan şey, erkeğin gözüyle ara sıra kendinize bakmayı bilmenizdir. Şu sayılan dökülen sorunların hiçbiri
sizinle ilgili olmayabilir ya da bir ikisi söz konusu olabilir. Ama, erkek arkadaşınızın ya da eşinizin sizi nasıl
gördüğünü, merak etme akıllılığını gösterin. Sonuç ikiniz için de iyi olacaktır.
 
 
 -Beni anlamadı. Ona neler anlatmak istemiştim. Anlamadı. Bilseniz nasıl kırıldım. Anlaşılmamak çok acı geldi
bana. Neden bilmem, anlayacak sanmıştım. Size söyleyebilirim, anladığını da sanmıştım. Hep beni anlıyor diye
bakmıştım. Boşunaymış, anlamamış. Başından beri anlamamış hem de. Çok yazık. Şimdi kendimi öyle boş
hissediyorum ki. Öyle boş. Ne diyeceğimi bilmiyorum.
 
 -Beni kimse anlamıyor. Ne annem, ne babam, ne de arkadaşlarım. Kimse anlamıyor. Ben de artık onlara
anlatma çabasına girmiyorum. Kimsenin beni anlamadığını biliyorum. Artık beni anlayacak birinin çıkacağından
umudum da yok. İnanın yok. Ama birinin beni anlaması gerek. Dünyada beni anlayacak bir kişinin bile
olmaması ne acı. Kitaplara kapanıyorum, müzik dinliyorum. Onlar beni anlıyor mu bilmiyorum ama hiç değilse
ben onları anlamaya çalışıyorum. Bu da bir şeydir.
 
 -Beni hiç anlamamış. Düşünebiliyor musunuz, beni hiç anlamamış. Yıllar sonra anladım bunu. Anladım ve
yıkıldım. Neredeyse on beş yıl oluyor. Flört etmişiz, arkadaş olmuşuz, evlenmişiz, çocuklarımız olmuş. Ve
sonunda beni anlamadığını anlıyorum. Beni yıkan da, bugün beni anlamaması değil, başından beri anlamamış
olması. Başından beri beni anlamamış. Diyeceksiniz ki, nasıl olur, bugüne kadar sizi anlamadığını anlamadınız.
İnanın, anlamamışım, asıl kendi aptallığıma kızıyorum. İnanın, insanlara güvenim kalmadı. Dünyada hiçbir şeye
güvenemeyecek mi insan?
 
 Anlaşılmamak. Çok önemli mi? Evet, çok önemli. Belki de bütün hayatımızı anlaşılmak, için yaşıyoruz. Bu
denli önemli. İnsanın anlaşılması. Burada güç olan, sizi başka birinin anlamasının gerekli oluşu. Anlaşılmak için
bizden başka birisi gerekli. İşte o birisi çok önemli. Belki de hayatımızın en önemli birisi.
 
 Anlaşılmanın önemli yanı doğru anlaşılmak. Yoksa, herkes birbirinden bir şey anlıyor. Ama doğru mu anlıyor'?
Belki de asıl sorun bu.
 
 Doğru anlamak, sanıldığından daha incelikli, çok daha duyarlı bir iş.
 
 İnsanın yalnız dışını değil, içini de görebilmek. Yalnız görüneni değil görünmeyeni de sezebilmek. Yalnız
bugünü değil, dünü de, yarını da kavrayabilmek. Asıl güçlük burada. İncelik isteyen, duyarlılık isteyen, sezgi
isteyen, sevgi isteyen, saygı isteyen insanca bir bakışın az bulunurluğu burada.
 
 Bir insanı doğru anlayabilmek?
 
 Yıllar boyu hep bunu düşünmüştüm.
 
 Yanımdaki insanı doğru anlıyor muydum?
 
 Yanımdaki insanı anlıyor muydum?
 
 Kuşkum mu vardı? Evet, hep kuşkum vardı. Yanımdaki insandan değil, kendimden kuşku duyuyordum. İnsanı
anlama yetilerim yeterli miydi? İnsanı anlama dikkatim yeterli miydi? İnsanı anlama isteğim yeterli miydi? Ben,
bir insanı anlamak için yeterli miydim?
 
 Kendimden hep kuşku duydum. Kendi yeterliliğimden kuşku duydum. Bundan kuşku duymayan insanlardan
da hep kuşku duydum.
 
 Ben onu biliyorum, diyenlerden.
 
 Ben onu tanıyorum diyenlerden. Hep kuşku duydum.
 
 Bir insanı tanımak öyle kolay mıydı? O insan sürekli değişen insan değil miydi? Bir insanı tanıyabilirdiniz ama
o insan on yıl önceki insan olabilir miydi, üç ay önceki insan mıydı, dünkü insan mıydı? Bunu düşünür
müydünüz? Hayır. Bunu düşünmezdiniz. Bir insana bir kez bakardınız, sonra o insanın hep öyle olduğunu
düşünürdünüz. Oysa yanlıştı bu, o insan aynı insan değildi, olamazdı. Bunu düşünmezdiniz. Sonra da
şaşırırdınız. Çok şaşırırdınız.
 
 O böyle yapmazdı.
 
 Ben onu iyi tanırım, o böyle değildir.
 
 Hayret, bu yanını hiç bilmiyordum.
 
 Ya insanın kendini tanıması?
 
 Belki de işin en güç olanı. KENDİNİ TANIMAK.
 
 Kendinizi merak ettiniz mi?, Ben kimim? Ben nasıl biriyim? Ben nasıl bir kadınım? Ben nasıl bir erkeğim?
diye düşündünüz mü?
 
 Siz kendinizi merak etmedinizse, siz kendinizi doğru dürüst tanımadınızsa, nasıl olur da başkasının sizi
anlamasını beklersiniz?
 
 Siz kendinizi anlıyor musunuz?.
 
 Siz kendinize anlayışlı davranıyor musunuz? Yoksa sürekli kendinizi yargılıyor musunuz? Kendinizi hor mu
görüyorsunuz? Kendinizi değersiz mi buluyorsunuz, işe yaramaz biriyim, mi diyorsunuz?
 
 Dikkat edin, kendimizi hep başkasının gözüyle görmeye alışmışızdır. Hep Başkaları bizi nasıl bulur? diye
düşünmüşüzdür.
 
 Başkaları. Hep başkaları. Arkadaş, sevgili, eş, komşular, çevre, toplum. Hep başkaları. Onlar için giyinmişiz,
onlar için soyunmuşuz, onlar için konuşmuşuz, onlar için susmuşuz. Hep başkaları. Başkalarının gözündeki
insan olmuşuz. Ya kendimiz? Biz kimiz ve kendimiz için ne yapmışız?
 
 Belki de kaçtığımız sorun budur.
 
 Son kitabımla ilgili konuşmalarda sık sık aynı soruyu duydum:
 
 -Nasıl oluyor da erkek olduğunuz halde kadınların duygularını bu denli iyi anlayabiliyorsunuz?
 
 Soruyu şu yanıtla karşılıyordum:
 
 -Erkekler kadınları anlayamaz mı?  
 
 Yanıt genellikle şöyle oluyordu:
 
 -Ben anlayanını hiç görmedim.
 
 Kadınlar, kadınların duygularını, düşüncelerini, davranışlarını, sorunlarını bir erkeğin anlayabileceğini
görmemişlerdi, düşünemiyorlardı.
 
 Toplumumuzda kadın-erkek iletişimi bu kadar mı kopmuştu?
 
 Erkekler, kadınları bir türlü doğru anlayamıyor muydu? Böyleyse, neden böyle oluyordu? Toplumumuzda
insan mutluluğunun önündeki önemli engellerden biri de bu muydu?
 
 Erkekler kadınları anlayamıyordu. Peki, kadınlar erkekleri anlıyor muydu?
 
 Belki de temelde yatan sorun İNSAN İNSANI ANLIYOR MU?ydu?
 
 Yoksa biz, İNSAN'ın önünde duran yükümlülükleri görmekten insanı göremiyor muyduk?
 
 Acaba günlük hayat bizi öylesine boğuyor da, bu karmakarışık dokuda yanımızdaki İNSAN'ı kaybediyor
muyduk?
 
 -Bir gün olsun eline bir çiçek alıp getirmedi.
 
 -Bir gün de bana işinde yoruluyor musun diye sormadı.  
 
 -Harçlığın yetiyor mu diye bir kere olsun merak etmedi. Gençler, orta yaşlılar, yaşlılar, kadınlar, erkekler
bunca hayhuyun içinde bir kere olsun, bir gün olsun, kendinden başkasını düşündüler mi, kendinden başkasını   
merak ettiler mi, kendinden başkasının ne isteyebileceğini duyumsadılar mı?
 
 Kendimize de sormayalım mı?
 
 Düşündük mü, merak ettik mi, duyumsadık mı?
 
 Yoksa her şey elektrik faturaları mı, değiştiremediğimiz takımlar mı, alamadığımız elektrik süpürgesi mi?
Kendimize de sormayalım mı?
 
 Gelin önce kendimize soralım. Sonra da yanımızdaki insana söyleyelim. Onunla konuşalım. Ona anlatalım.
Konuşmaktan, anlatmaktan korkmayalım.
 
 Beni anlamalısın, diyelim. Bunu söylemek bizi küçültmez. Küçültür, o anlasın diye düşünmeyelim. Gelin bunu
yapalım.
 
 İnsan, insanca davranırken sadece büyür.
 
 
 Karşımda oturan kadını anlamaya çalışıyordum.
 
 Üzgün müydü? Kırgın mıydı? Durgun muydu? Belki hepsi. Fazlası da.
 
 Onda bir öfkenin kırmızı parlaklığını görmüyordum. Oysa öfkeli olmalıydı. Öfke kızartır, kızgınlık karartır,
heyecan soldurur. Duygusal tepkilerin renkleri vardır.
 
 Karşımda oturan kadında bu rengi aradım. Kahverengiydi ve mat.
 
 -Kadınlığımla oynadı dedi. Yıllar geçti, bunu unutamadım. Ne çok şeyi unuttum oysa, neleri unuttum.
Düşünüyorum da, gerçekten neleri unuttum. Ama işte bunu unutamıyorum. Kadınlığımla oynayışını yani.
 
 Erkek ne yapmıştı da kadının kadınlığıyla oynamıştı? Bunun ne çok biçimi vardır.
 
 -Sen de kadın mısın? Bir tartışma sırasında söyleniveren bir söz.
 
 -Baksana, Hale giydiğini ne güzel yakıştırmış. Bir toplantıdan sonra üstü örtülü eleştiri olarak yapılan bir
karşılaştırma.
 
 -Yıllar kadını daha çok yıpratıyor. (Erkeği o denli yıpratmadığını söylemenin bir başka biçimiyle.)
 
 Çocukken akrabamız olan bir kadının Kadınlık gururum incindi, dediği olayı anımsadım. Genç kadın, eşinin
kendisini başka bir kadınla aldatmasından yakınıyordu. Ama kadınlık gururunu inciten, eşinin onu aldatması
değil, öteki kadını kendisinden daha çirkin bulmasıydı.
 
 Gördüm onu. Benden çirkin. Güzel bir kadın olsaydı anlardım. Erkektir. Güzel bir kadını beğenebilir.
Böylesine kırılmazdım. Ama bu kadın? Bu kadında ne buldu? Keşke güzel bir kadın olsaydı. Gururum kırıldı.
 
 Ben söze karışmıyordum. Sadece anlamaya çalışıyordum. Bu genç kadın, kocasının kendisini aldatışına değil
de, kadının daha çirkin oluşuna kızıyordu. Neden böyleydi? Bilmiyordum ve anlamıyordum.
 
 Sonra akrabamız olan kadın gittikten sonra annemle konuştuk.
 
 Ona Kadın güzel olsaydı daha çok üzülmeyecek miydi? dedim. Bu kez de ben daha çirkinim diye üzülmeyecek
miydi?
 
 Annem Belli olmaz oğlum dedi. Onun ne demek istediğini de anlamadım.
 
 Şimdi her şeyi anlıyor muyum? Ne gezer. İnsanlar ilişkin hiçbir şey kolay kolay anlaşılmaz: Ama bu konunun
derinden yaralayıcı yanını sanırım anlıyorum.
 
 İnsanı cinsel kimliğinde yaralamak.
 
 Gerçekten ağır yaralama bu. Ağır. Derinden. Kalıcı.
 
 Hiçbir koşulda hiçbir tartışmada, hiçbir kavgada yapılmaması gereken bir büyük yanlış.
 
 Erkek için de geçerli. Aynı derecede geçerli.
 
 -Sen de erkek misin? Hiç söylenmemeli bu.
 
 -Baksana, Ekrem ne hoştu. Sakın sakın.
 
 -Erkekler daha çabuk yıpranıyor galiba. Dikkat.
 
 İnsanı cinsel kimliğinde yaralamak kadına da, erkeğe de yapılmaması gereken bir yanlış.
 
 Kadınlar, sezgileriyle daha çabuk kavrıyor, bu büyük yanlışı genelde yapmamaya çalışıyorlar gibi bir gözlemim
var. (Belki de erkeği gözden çıkarıncaya kadar, bilemem.)
 
 Erkekleri daha dikkatsiz buluyorum. (Belki de benim gözlemim böyledir.)
 
 Ama, kurumsal işlemlerin hemen sadece kadınlara yönelik olduğu doğru.
 
 Resmi bir işe girmek için başvuran kadınların Bakire olup olmadıklarını anlamak için muayene ettirildikleri
haberi basında yer aldı.
 
 Haber öylece yayınlandı, geçti. Ertesi günlerde bazı kadınların imzalarıyla bir protesto ilanı verildi ve bitti.
 
 Bu konu bitmeli miydi?
 
 Bir olayın tahkikatı sırasında yakalanan genç kızların Kızlık muayenesine gönderildikleri haberi basında yer
aldı, geçti.
 
  Bu haber öyle geçmeli miydi?
 
 Neden, erkeklerin erkekliklerini muayene ettirmek kimsenin aklından geçmez de, kadınlar söz konusu olunca,
bunlar yapılabilir?
 
 Kuşkusuz, böyle bir davranış ne kadınlara yapılmalıdır, ne de erkeklere.
 
 Cinsel kimliğe saldırı, iki kişi arasındaki tartışmada da, kurumsal işlev olarak da ağır, derin, kalıcı, bir
yaralanmadır.
 
 İnsanlar tartışabilir, birbirlerini eleştirebilir, birbirlerine üzücü sözler söyleyebilir, birbirlerine kırıcı olabilir.
 
 Ama, çok dikkat, bazı sınırlar aşılmamalıdır.
 
 Ama, çok dikkat, duyarlı alanlara girilmemelidir.
 
 Ama, çok dikkat, bazı çıplak yerler örselenmemelidir.
 
 Erkek olsun, kadın olsun birbirlerine davranışları özen gerektirir.
 
 Davranışlarda özen, hele de tartışmalarda, hele de eleştirilerde, hele de anlaşmazlıklarda olağanüstü önem
taşımaz mı?
 
 Bir insanı yaralamak çok kolaydır. Ya onarmak? Onarmak, sanıldığından daha zor.
 
 Doğru bir atasözümüz Yıkmak kolay, yapmak güç der.
 
 Ya onarılmaz yaralamaya ne demeli?
 
 Kurumsal davranışlara gelince. Bunlar hepimizin sorunu değil mi?
 
 İnsanlar işe girmek isteyebilir. İnsanlar çalışmak isteyebilir. İnsanlar gözaltına alınabilir. İnsanlar tutuklanabilir.
 
 Böyledir diye, çaresizdir diye, karşı koyacak güçleri yoktur diye, onların cinsel kimliklerine saldırmak hangi
insan hakkı kavramıyla bağdaşır?
 
 Kim, kimler kendilerinde genç kızları kızlık muayenesine göndermek hakkını bulur?
 
 Bir toplum, kadınıyla erkeğiyle bütün bir toplum, nasıl olur da benim başıma gelmedi ya rahatlığıyla bu olaya
kayıtsız kalır?
 
 Ondan sonra da insan haklarından söz etmek.
 
 Ondan sonra da uygar olduğunu söylemek.
 
 Ondan sonra da Avrupalı olmak istemek.
 
 Bu tutarsızlığımızı bilmek zorundayız.
 
 Bu davranış yanlışlığımızı düzeltmek zorundayız.
 
 Bunun için de çocuk eğitimimize kadar uzanmamız gerekiyor. Çocuk eğitimimize kadar. Çünkü, yanlışlarımız
oradan başlıyor.
 
 Çocuklarımızın cinsel kimliklerini ya kışkırtıyoruz, ya da bastırıyoruz.
 
 Sonra o çocuklar büyüyor, genç oluyor.
 
 O gençler büyüyor, büyük oluyor.
 
 O büyükler de birbirlerine bunları yapıyor.
 
 Her şey çocukları nasıl eğittiğimizle başlıyor, ama onunla kalmıyor.
 
 Bütün geleneksel değer yargılarımızı işin içine sokuyoruz.
 
 Toplumun bütün açık, kapalı baskılarını işin içine sokuyoruz.
 
 İnsanı yaralamanın binbir yolunu öğreniyoruz.
 
 Öğrendiklerimizle insanı yaralıyoruz.
 
 Sonra da yakınmaya başlıyoruz:
 
 -Bana çok uzak davranıyorsun. Önceden böyle değildin, değiştin.
 
 -Sanki iki ayrı kişi gibi olduk.
 
 -Beni artık sevmiyorsun.
 
 Ya da toplumsal hüznün çaresiz açıklamaları.
 
 -Bakıyorum da kimsenin yüzü gülmüyor.
 
 -Millet iyice içine kapandı.
 
 Kişisel ilişkilerde özensizlik, dikkatsizlik, kopukluk.
 
 Toplumsal ilişkilerde baskıcılık, ilgisizlik, çıkarcılık.
 
 Ne bekliyoruz, ne bekleyebiliriz, neye hakkımız var?
 
 Buradan başlamak gerekiyor. Buradan başlamak ve yanlışı düzeltmek gerekiyor. Önce kendimizde, sonra
yakınımızda, sonra bütün toplumumuzda.
 
 Yanlışı düzeltmek ve doğru bir cinsel kimlik kazanmak.
 
 Kadın ve erkek olmaktan önce insan olmayı öğrenmek.
 
 Kadın ve erkekliğin değil, insan olmanın önemli olduğunu öğrenmek.
 
 İnsan olmak ve insan olma çabasını hayat boyu sürdürmek.
 
 İnsan olmak ve herkesin insan olduğunu bilmek.
 
 İnsanca yaşamak ve herkesin insanca yaşamak hakkına saygı duymak.
 
 Belki de ilk öğrenmemiz gereken budur.
 
 Belki de yaşamanın asıl anlamı budur.
 
 Ne dersiniz?
 
 
 SANIK filminden çıkarken düşünmüştüm. Bu filmi şu sokaklarda yürüyen insanlara gösterip de Ne dersin?
diye sorsak, acaba nasıl yanıtlar alırdık? Gecenin bir vaktinde bara gidip de orası burası görünen bir giysiyle
dolaşan hele de tahrik edici hareketlerle ortalık yerde dans eden bir genç kadına oradaki içkili erkekler sırayla
tecavüz ederse buna ne denirdi? Amerika gibi nice çılgınlıklara alışık bir ülkede bile derdini anlatamayan genç
kadın, kimbilir bizim buralarda neler işitirdi?
 
 -Oh olsun şıllığa. O kendi istemiş canım.
 
 -Ne işi varmış kendini bilen kadının oralarda? Çanak tutmuş çanak. O adamların ne kabahati var? Sen git ona
buna sürtün, başına bunlar gelince yan yakıl, olacak iş değil.
 
 -Dişi köpek kuyruk sallamazsa erkek köpek peşinden gitmez. Ben bunu bilir bunu söylerim.
 
 Merak etmeyin, bunlar kadın değerlendirmeleridir. Bu konuda toplumsal şartlanma kadınlarda da erkeklerden
pek farklı değildir.
 
 Erkeklerin değerlendirmeleri daha kısa yoldan olurdu sanırım:
 
 Ne olmuş peki? Görüyorsun, kadın her haliyle `Hadi gelin' diyor, onlar da kadının istediğini yapıyorlar. Ne
varmış bunda?.
 
 -İşin yanlışı öyle ortalık yerde yapılması. Kadının yollu olduğu her halinden belli. Alıp götüreceksin bir yere.
Kimsenin çıtı çıkmaz.
 
 -O kadın isterikti. Bu isterikler böyledir. Önce isterler sonra da bana saldırdılar derler. Bunlar adamın başını
belaya sokarlar, ben olsam iki tokat atıp `Hadi bas bakalım buralardan' derdim.
 
 Bu genç kadına hiç hak veren olmaz mıydı? Bir-iki kişi şöyle diyebilirdi:
 
 -Olur mu öyle şey? Kadın taşkın hareketler yapıyor olabilir, yaptıkları yanlış da olabilir, ama bu, hiç kimseye
ona zorla tecavüz etmek hakkını vermez. Böyle düşünmek bütün şiddet hareketlerini haklı görmek demektir.
Asıl yanlış burada.
 
 Onlar da şu sözlerle karşılanırdı:
 
 -Şimdi böyle söylüyorsun ama, sen de orada olsan ne yapardın sanki?
 
 Ama asıl yanlış nerededir?
 
 Bunu düşünmek gerekiyor.
 
 O da kimbilir ne yapmıştır'?
 
 Bir olay olduğunda hep dikkatimi çekmiştir. Olayı öğrenenler benzer tepkiyi ne sık gösterirlerdi:
 
 O da kimbilir ne yapmıştır?
 
 Şiddet hareketlerinde, bu düşünce yürütmeyi hep gördüm.
 
 Dayak olaylarında, öldürme olaylarında, tecavüz olaylarında benzer tepki böyle olur.
 
 O da kimbilir ne yapmıştır? Durup dururken kimseyi dövmezler.
 
 Kabahat ölende mi, öldürende mi? Bakalım o da ne yaptı?
 
 Tecavüz mü etmişler?
 
 O kadının ne işi varmış orada?
 
 Durup dururken kimse kimseye bir şey yapmaz!
 
 Tuhaf bir düşünce yöntemiyle bir süre sonra dayak yiyen, görünmez suçlu olur. Öldürülen sanki bu sonucu hak
etmiştir. Tecavüze uğrayan kadın, bunu kendi hazırlamıştır.
 
 Olay insanların aklında yargılanmış, suçlu bulunmuştur.
 
 Bu düşüncenin toplumumuzda sanıldığından daha yaygın olduğunu görüyorum. Haklıdan yana olmaktan çok
güçlüden yana olmanın daha rahat, daha kolay olduğu toplumlarda gelişip beslenen bir düşünce sistemidir bu.
 
 Bu düşünceyi bir kez benimsediniz mi, sizi rahatsız eden hiçbir şey kalmaz. Tatsız bir olayı akıldan çıkarıp
günlük hayatı sürdürmenin en kolay yolu budur.
 
 Polisler gene öğrencileri dövmüşler.
 
 O öğrencilerin de ne işleri varmış? Derslerine çalışsalar ya!
 
 Çok işkence yapmışlar zavallıya.
 
 O da kimbilir ne işlere karışmıştır? Durup dururken olmamıştır.
 
 Gençleri tutuklamışlar.
 
 Onlar da ne karışıyorlar şuna buna, tutuklarlar elbette.
 
 Bir toplumda insanlar haklıdan yana olmayı göze alamayıp da güçlüden yana olma kolaylığına katılınca her
olayın çok rahat bir açıklaması bulunur.
 
 Asıl yanlış buradadır.
 
 Fahişeye tecavüz indiriminin asıl yanlışı da burada. Bu yasa maddesi yıllardır vardı, yıllardır yürürlükteydi.
Şimdi ortaya çıkışı, kadın hakları savunucularının uğraşları nedeniyledir. Aslında bu yasa maddesini yazanlar da,
kabul edenler de, uygulayanlar da kadın hakları düşmanı değildi, sadece toplumdaki önyargıyı -pek de
düşünmeden-benimsemişlerdi, onu temsil ediyorlardı. Belki de yeni yeni bütün bunları düşünüyorlardır.
Önyargıları değiştirmek yasaları değiştirmekten daha güçtür.
 
 Kullandığımız dile bakalım. Dil, kültürün aynası değil mi?
 
 Fahişe-fahiş sözcüklerinin karşılığı nedir?
 
 Fahişe, para karşılığında kendini cinsel amaçla satan kadındır.
 
 Fahiş, nedir?
 
 Aşırı demek, fahiş fiyat, fahiş hata anlamında kullanıyoruz. Para karşılığında kendini cinsel amaçla satan
erkeğe fahiş demiyoruz, öylesi de yok mu?
 
 Önemli olan günlük hayatın içinde saklanan önyargıları yakalamaktır. Bu önyargıları yakaladığımız zaman
sokakların, karanlıkların, kadınlara neden yasaklandığını da anlayabiliriz. AGO-RAFOBİ kitabının yazarı,
sokakların nasıl kadınlara yasaklandığını anlatıyordu. Agorafobi, insandaki alan geçme korkusu demektir.
Burada, sokakların kadınlara yasaklanması anlatılıyor.
 
 Kadını durduran asıl neden Onun da ne işi varmış orada? sorusuna yanıt vermek zorunda kalmasıdır. O saatte
oradan kadın geçer mi?, ya da Canım durup dururken olur mu bunlar? biçiminde üstü örtülü suçlamalardan
korunmak isteği kadının önündeki engellerdir.
 
 Olaylara bütünlük içinde bakabilmek de ayrıca önem taşıyor.
 
 Örneğin kadınlara dayak atılması olayına ne ölçüde şiddetin toplumdan kalkması bütünlüğü içinde
bakabiliyoruz? Kadınlarımız da bu hesaplaşmanın içine girmek zorundadırlar. Kocasının kendisine vurmasından
yakınan kadın, çocuğuna rahatça vuruyorsa şiddet suçuna katılıyor demektir. Toplumdaki dayağa başka yerde
karşı çıkmayanlar karakolda dayak olgusuna içtenlikle karşı çıkamazlar. Psikolojik bir zincir tepkimesi olan
kocanın karısını-kadının çocuğunu-çocuğun kendisini dövmesi toplumdaki bütün dayak olaylarına karşı olabilir
etiketi takmaktadır. İnsan, içinde bir kez birisi hak ederse dayağı yer önyargısına ulaşırsa, okulda öğretmenin
öğrenci dövmesi, polisin karakolda zanlı dövmesi bir önyargı haklılığı kazanır.
 
 Asıl yanlış bu olabilirdedir.
 
 Kadının dayak atılabilir olması, çocuğun dövülebilir olması, öğrencinin coplanabilir olması, toplumsal şiddetin
kaynakları değil mi?
 
 Bütün bunların haklı nedenlerini arayıp bulmaksa, konunun en tehlikeli yanıdır.
 
 Ama onun yaptığı da yapılmazdı canım!, Adamı kimbilir nasıl çileden çıkarmıştır? Kaç kere söylemiş,
dinlemeyince ne yapsın? türünden açıklamalar işin en tehlikeli yanıdır. Bu yola bir kez girildi mi, her şeyin
açıklaması bulunur.
 
 Karşı çıkılması gerekenler, bu önyargılardır, asıl yanlışlardır.       
 
 Hep bu önyargılara bakmamız gerekiyor. Kendimizdeki önyargılara, kadınlardaki önyargılara, erkeklerdeki
önyargılara, toplumdaki her türden önyargılar. Hep bakmamız gerekiyor. Cesaretle aramamız gerekiyor.
Dikkatle karşı çıkmamız gerekiyor.
 
 Yoksa hepimiz de SANIK olmaktan çıkar, SUÇLU oluruz.
 
 
 Hayvanlarla ilgili ne çok önyargımız vardır. İnsan türüne yakıştıramadığımız nice yanlışı hayvan gibi diye
niteleyip, insanı koruruz. Oysa işin gerçeği hiç de öyle değildir. Her gün kullandığımız deyimlere bakılırsa
hayvanlar duygusuz, kendilerine gösterilen hiçbir ilgiyi farketmeyen, kaba, nankör, isteklerini zorla kabul
ettiren, şiddete başvurmaktan çekinmeyen canlılardır. İnsanların böyle davranışlarını da hayvan gibi, hayvanca, o
anda hayvanlaşmış gibi sözleriyle belirtiriz. Hele cinsel istekler için bir zamanlar pek kullanılan hayvani arzular,
sözü, insanlara yakıştırılan isteklerin hep masum türden olduğunu açıklar. Böyle hayvanlara yakışır
isteklenmeleri insanlara konduramazdı.
 
 En çok da cinsel tecavüz olaylarındaki erkeklerin davranışı hayvanlara pek uygun görülürdü. Gözü dönmüş
zorbalar kadına hayvan gibi saldırır, zorla hayvani emellerine nail olurlardı. Oysa, hayvanlar arasında cinsel
tecavüz olayı görülmez. Bir dişinin istemediği hiçbir cinsel birleşme erkek hayvan tarafından gerçekleştirilmez,
böyle bir şey hayvanın aklına bile gelmez. Hayvanlar dünyasında fuhuş da yoktur. Öyle dişi hayvanların süzüm
süzüm süzülüp, kendilerini göstermeleri, erkeklerin de parayı bastırıp istedikleriyle yatmaları görülmemiştir.
Hayvanlarda olur olmaz şeye kıskançlık gösterip; eşlerini dövmeye kalkana da rastlanmamıştır. Ama kafamız
kızınca hayvan gibi demekten de vazgeçmeyiz. İnsanların önyargıları, kendilerinde kusur bulmaya
yanaşmamaları bu konuda da kendini gösteriyor. Şimdi, hayvanlar dünyasındaki cinsel gerçeklere kısa bir
gözatalım...
 
 Hepimiz biliriz, hayvanların erkeği güzeldir. Horozların gelişmiş ibikleri, parlak renkleri yanında tavuklar pek
silik kalır. Erkek aslanın yelesi ünlüdür. Hayvanlar aleminin pek çok üyesinin erkeği gözalıcı renklerle
bezenmiş, gösterişli tüylerle süslenmiştir. Dişilerin ise, göze çarpan pek bir şeyleri yoktur. Biz insanlar, bu farkı
erkeğin artı puanı sayarız. Oysa işin gerçeği, tam tersinin doğru olduğudur. Cinsel ilişkide eşi hayvanların dişisi
seçer. Erkeklerin bu gözalıcı güzellikleri de dişiler tarafından seçilebilmek içindir. Tüyleri, kılları parlamayan,
gözalıcı renkleri az olan, kur yapmasını bilmeyen, başarısız erkekler ne çare ki, dişiler tarafından seçilemezler ve
üreyemezler. Erkek hayvanlar arasındaki itişme kakışma da çoğunlukla bir dişi tarafından seçilmeyi
sağlayabilmek için yapılmaktadır. Ama konu sadece seçilir güzellikte olmayla bitmez.
 
 Hayvanların çiftleşmesi, bir dizi uyarının doğru verilmesiyle olabilir. Ses uyarısı çok önemlidir. Erkek
bülbüllerin (Luscinia megarhyncos) dişilerden önce gelip, kendilerine bir alan seçerek orada güzel sesleriyle
ötmeye başlamaları, aslında dişi bülbüllere seslenmek içindir. Bu sesleri duyan dişi bülbüller de erkek
bülbülün yanına gelip, onu bulur. Sadece bülbüller değil, balıkçıllar, ağaçkakanlar, kurbağalar, cırcırböcekleri de
dişilerini uyarmak için ses çıkarırlar. Dikkati çeken yan, bu hayvanların büyük çoğunluğunun bekar oldukları
sürece ses çıkarmalarıdır. Bir eş bulduktan sonra seslerini keserler, çünkü daha yapacak çok işleri vardır.
 
 Bakalım, bir kadife kelebeği erkeği eşini nasıl arıyor ve ona nasıl yaklaşıyor?
 
 Erkek kelebek yiyecek aramayı bırakıp, belli yerlerden birine konar ve bekler. Dişi bir kelebek yakından
uçarsa, hemen havalanıp onu izlemeye başlar. (Eni sonu bir hayvan olduğundan, insanlara özgü laf atma, dirsek
çarpma, çimdikleme gibi yaklaşma yollarını bilmez). Dişi kelebek çiftleşmeye hazırsa (dişinin kararına dikkat
edelim) uçmaktan vazgeçer, yere konar. Erkek kelebek tam onun yanına konar, karşısına gelecek biçimde döner.
Eğer dişi çiftleşmek istemezse, kanatlarını hızla kapatıp uçar. Erkek de -çaresiz-oradan uzaklaşır. Eğer dişi
çiftleşmeyi kabul ederse hareketsiz kalır ve erkek kelebek kur yapmaya başlar. Şimdi erkek kelebeğin nasıl kur
yaptığını görelim: Önce kanatlarını ona doğru açar ve hafif yukarı kalkık biçimde tutar. Böylece kanatlar
üzerindeki beyaz gözbebekli güzel siyah gözler ortaya çıkar. Erkek bu durumda kanatlarını ritmik olarak hafifçe
açıp kapar, antenlerini sallamaya başlar. Sonra ön kanatlarını kaldırıp iyice açar, hafif bir hareketle öne eğilir. Bu
hareket erkeğin dişi kelebek önünde eğilmesi gibidir. Bu zarif hareket sırasında kanatlarını hafifçe kapayarak
dişinin antenlerini sevgiyle kucaklar. Bu hareketleri kabul etmekle dişi kelebek, erkeği kabul ettiğini
gösterir. Bundan sonrası cinsel birleşmedir. 30-40 dakika süren bu birleşme, yeni kadife kelebeklerinin doğması
demektir.
 
 Ses uyarıları kadar önemli olan bir başka uyarı çeşidi de koku uyarılarıdır. Cinsel uyarıda kullanılan maddelere
feromon denir. Bu seks feromonları, salgılanan kimyasal maddelerdir ve çok etkilidir. Dişi ipekböceği tarafından
salgılanan bir-kaç molekül Bombykol maddesi, kilometrelerce uzaktaki erkek ipekböceklerini harekete
geçirmeye yeterlidir. Yapılan bir araştırma, erkeklerin 46 kilometre uzaktan, kozdan yeni çıkmış dişilerin
kokusunu alıp oraya kadar geldiklerini saptamıştır.
 
 Görsel uyarılar da hayvanların seks dünyasında önemli bir yer tutuyor. İşte, erkek hayvanlardaki gözalıcı
renkler, parlak tüyler hep bu uyarıya seslenir. Ama hepsi bu kadar değildir.
 
 Yeni Gine'de yaşayan Çardakkuşu'nun erkeği; kendi renkleriyle yetinmez, dişisine göze çarpıcı bir bahçe
düzenler. Değişik, parlak renkte taşlar, kabuklar, meyveler bularak bunları şaşılacak bir zevkle dizer, kendi
ölçüsünde bir bahçe yaparak dişisinin hoşuna gitmeye çalışır. Dişiye kur yapma hayvanlar dünyasında
seçilmenin önemli bir yoludur.
 
 Bazı hayvan türlerinde erkekler toplu halde kur yaparlar. Her erkek kendine özgü hareketlerle, çevrelerinde
dolaşan dişilerin dikkatini çekmeye çalışır. Burada, erkeklerin çevresinde dolaşıp beğenecekleri birinin bulunup
bulunmadığına karar verecek olan dişidir. Erkeklerin bütün çabası, bir dişinin ilgisini çekebilmektir.
 
 Eğer zamanınız olursa, kumrular arasındaki kurlara dikkat edin. Erkek kumrunun dişinin çevresinde nasıl
dolaştığını, ne gürültülü sesler çıkardığını, tüylerini kabartarak ne turlar attığını görebilirsiniz. Bütün bunlara
karşın, dişi uçup giderse, erkeğin onun arkasından koşup da tüylerini yolmaya çalıştığını, kanat atıp altına
almaya çabaladığını hiç görmedim. Hayvanlara yakıştırdığımız bu tür zorbalıklar, ne yapalım ki, insanlara
özgü. Hayvanlar hiç de böyle şeyler yapmıyor...
 
 İnsanların hayvanca diye nitelediği pek çok şeyin, hiçbir zaman hayvanlar tarafından yapılmadığını daha önce
de farketmiştim. Hayvan hayvanı hapsetmez, hiçbir hayvan ötekine işkence yapmaz. Hayvanlar, kendinden
zayıfı dövmez, onunla kavga da etmez, karşısındaki zayıflığını belirtirse, çeker gider. Hayvanlar bütün
yaptıklarını içgüdüleriyle yaparlar. Yaptıkları doğaldır, kendi varlıklarını sürdürmeye yöneliktir.
 
 Keşke, hayatımızda o kınayıp, kötü örnek gibi gösterdiğimiz hayvanlardan bir şeyler öğrenebilsek. Onların
nasıl duygulandıklarını, duygularını nasıl açıkladıklarını anlayabilsek. Hayvan gibi çiftleştiler, sözünün
arkasındaki yanlışı görebilsek. Keşke, hayvan cinselliğini gerçekten anlayabilsek... O uyarı mekanizmalarının
nasıl kullanıldığını, birbiri ardından gelen yumuşak aşamaları kavrayabilsek... Karşısındakine kur yaparak, değer
vererek, zaman ayırarak, güzel konuşarak, güzel kokarak, güzel görünerek seslenebilsek...
 
 Keşke, kendi bencilliğimizden, körlüğümüzden bir sıyrılabilsek...
 
 
 -Biz hepimiz bakire Meryem'lerizdir, bize dokunulması için izin belgesi gerekir, hem de öyle böyle değil, aile
onaylı, toplum tasdikli izin belgesi...
 
 Orta yaşlı kadın acı bir öfkeyle konuşuyordu. Kadınlı erkekli küçük bir dost grubuydu. Erkeklerden biri
anlayışlı bir tavırla karşı çıktı:
 
 -Yok ama, artık bu kadar değil. Bunlar biraz geçmişte kalmadı mı? Şimdi toplumlar bu konuya eskisi kadar
katı bakmıyorlar, öyle değil mi? Bizim toplumumuzda bile bu görüş değişmedi mi?
 
 Kadın acıyla güldü:
 
 -Bizim toplumumuzda bile mi?
 
 Bizim toplumumuz öyle mi? Bu ikiyüzlü toplumda? İnsanı güldürmeyin.
 
 Hiçbir şey değişemedi, hiçbir şey. Değişti sanılan şey, insanların gücünün yetmediği olayları kabul eder
görünmesi o kadar. Eğer ünlü bir ses sanatçısı olursanız, çocuğunuzu doğurmanız görmezden gelinir. Dikkat
edin, onaylanır demiyorum, sessizce kabul edilir. Ama yanı başınızda bir genç doğurmaya kalkarsa onu çarmıha
asarsınız. Çarmıha asarsınız da başına taşlar yağdırırsınız, yüzüne tükürürsünüz, böylece rahatlarsınız.
Ahlaklı olduğunuzu kanıtlarsınız, içiniz serinler. Bu toplumun ahlak dediği de budur.
 
 Konya'da üniversiteli bir genç kızın çocuğunu doğurması ya da düşürmesi olayı konuşuluyordu. Olay Konya'da
değişik yorumlara, tepkilere yol açmıştı. Üniversiteli kız, arkadaşlarıyla birlikte kaldığı evin banyosunda
çocuğunu doğurmuş ya da düşürmüş, bebek ölmüştü. Şimdi kız hakkında soruşturma yapılıyordu. Savcılık,
bebeğin ölümü nedeniyle soruşturma açmıştı, üniversitenin de soruşturma açacağı basında yazılıyordu.
 
 Gruptaki başka bir kadın görüşünü şöyle açıkladı:
 
 -Ama şimdi bu kızın durumu biraz farklı. Belli ki bu çocuğu doğurmayı göze alamamış, çevreden gizlemiş,
artık saklanamaz duruma gelince de tek başına işi halletmeye kalkmış: Madem istemiyordu, bunu baştan
düşünmeliydi, değil mi? Ya gebe kalmamalıydı ya da baştan halletmeliydi. Belli ki kızın istemediği
bir şey olmuş. Artık bilgisizlik mi, tedbirsizlik mi, bilinmez ama istenmeyen bir şey olduğu belli. Bence ortada
büyük bir bilgisizlik var. Yoksa böyle olmazdı.
 
 İlk konuşan kadın acı acı güldü:
 
 -Bilgisizlik, tedbirsizlik, düşüncesizlik, cahillik... Şimdi bütün bunlar söylenecektir. Bunların hepsi de doğru.
Bakın, çocuk doğuran bir kadın için bile hala kız diyoruz, üniversiteli kız Neden böyle diyoruz? Evlenmediği
için değil mi? Evlenmediyse kız olması gerekir. Çünkü, kız ya da kadın olmak bedensel bir şey değil, toplumsal
bir olay. Genç kadın çocuğunu doğuruyor, hala kız diyoruz, neden? Kadın olmasına izin almayı unutmuş da
ondan. Sizler bana söyler misiniz? Bir kadın ne zaman çocuk sahibi olabilir? Bunu söylemenizi istiyorum. Bir
kadının çocuk sahibi olmasına ne zaman izin verilir?
 
 Kimse bir şey söylemedi. Kadın konuşmasını sürdürdü:
 
 -Hatırlar mısınız, bir bilimkurgu filmi vardı. Kimsenin çocuk yapmasına izin verilmeyen bir sistem kurulmuştu
da çocuk yapmak isteyen çift izin almak zorundaydı. Birbirini seven iki insan, erkekle kadın da gizlice çocuk
yapmak zorunda kalmışlardı, çünkü gerekli izni alamamışlardı. Ülkenin bütün polisleri peşlerine düşmüştü, onlar
kaçıyor, öbürleri kovalıyorlardı. İşte o filmi ben bilimkurgu diye seyretmemiştim, sanki içinde yaşadığımız
koşulları görmüştüm. Bir kadının çocuk sahibi olması için evlenmesi gerekiyor, öyle değil mi?
 
 Bir erkek:
 
 -Evet, dedi. Evlenmesi gerekiyor, doğru. Ama her toplumun kendine özgü kuralları var, bizimki de öyle.
Doğru bulabilirsiniz, yanlış bulabilirsiniz ama karşı çıkmanız zordur, bana sorarsanız karşı çıkmanız çok da
doğru değildir. Çünkü toplumlar biraz da sosyal kurallarıyla toplum olurlar.
 
 Kadın ona döndü:
 
 -Çok güzel, çok doğru. Ama şimdi bana nasıl evlenileceğini de söylemeniz gerekiyor. Bu toplum genç kızların
evlenmeleri için ne yapıyor? Hiçbir şey yapmıyor değil mi? Evlenemeyen kız, kendi kusurları yüzünden
evlenmemiş oluyor. Sanki gizlice cezalandırılıyor. Toplum bu kızın durumundan sorumluluk duymuyor. O genç
kız, evlenemediği için çocuk sahibi olamıyor. Çocuğa çok önem veren ya da öyle görünen toplumumuz buna da
kayıtsız kalıyor. Toplumunuzu tatmin etmek için o genç kız anne olmaktan mahrum kalıyor. Bir gün,
evlenmeden çocuk sahibi olursa hemen başına üşüşüyorsunuz, suçluyorsunuz, cezalandırıyorsunuz,
yüzüne tükürüyorsunuz. Peki bu kızın suçu ne, bana söyler misiniz? Evlenemeyen, evlenemediği için çocuk
sahibi olamayan genç kıza toplum ne yapıyor? Ödüllendiriyor mu? Onu yılın ahlaklı kızı olarak seçiyor mu? Yo,
sadece acıyor, `zavallı evlenemedi' diyor. Siz cinselliğinizi yaşamıyorsunuz, anne olamıyorsunuz. Bunun
hesabını vermek de gene size düşüyor. Şimdi bana söyleyin, böyle değil mi?
 
 Erkek biraz sıkıntılı konuştu:
 
 -Evet, ne yazık ki böyle ama artık pek evlenmemiş kız kalmadı, değil mi?
 
 Kadın artık kimseye bakmıyordu:
 
 -Ben varım sayın bayım, ben varım. Karşınızda duran bu kadın hala bakiredir. Şimdi 52 yaşındadır. Hiç
evlenmedi. Evlenemedi. Birisini sevdiği, onunla evlenemediği için evlenemedi. Kimseyle cinsel ilişki kurmadı.
Hiç çocuğu olmadı. Artık çocuğu da olamaz, o şansı kaçırdı. Eğer şimdiki aklı o zaman olsaydı, evlenmeden
bir çocuk doğurur, göğsünü gere gere büyütürdü ama bu kadın sizin ahlakınız uğruna bunu yapmadı. Şimdi
onunla gurur duyabilirsiniz. Onun bütün mahrumiyetleri sizin eserinizdir...
 
 Söz bitmişti. Sözün bittiği yerde konuşulmaz...
 
 Söz biter ama hayat bitmez.
 
 Yıllar boyunca gazete manşetlerinde Canavar Analardan söz edilmiştir. Bu canavar analar, evlilik dışı
ilişkilerden doğan çocuklarını cami avlularına bırakıp kaçan, öldürüp gömen analardır. Bu haberler yayımlanınca
kız anaları yakalarına tükürmüş, aman büyük konuşmayalım, insanın başına ne geleceği bilinmez
demişlerdir, oğlan anaları aman çocuğa dikkat etmeli, ortalıkta neler oluyor diye düşünmüş, toplum onları sessiz
sedasız yargılamış, mahkum etmiştir. Ama kimse şu soruyu soramamıştır: Bir ana çocuğunu nasıl bırakır, nasıl
öldürür? Ve neden bunu yapar?
 
 Neden? Neden? Neden? Toplumun kutsadığı kurallar nedir? Toplumun ayakta tutmak için cezalar verdiği
kurumlar nelerdir? Aile mi? Ahlak mı? Namus mu? İnsan mı? Sevgi mi?
 
 Bütün bunları bir canavar anaya sormuştum. Bu konu çok ilgimi çekiyordu. Çocuğunu bırakıp kaçmış bir
anayla konuşuyordum. Adına Meryem diyelim, çünkü bütün kadınların adı belki de Meryem olmalıdır, bakire
Meryem... Ona sormuştum. Bana şunları söylemişti:
 
 -Keşke hiç sormasaydınız... Keşke hiç yaşamasaydım. Keşke hiç doğmasaydım. Keşke kadın olmasaydım.
Keşke büyümeseydim. Keşke sevmeseydim. Keşke sormasaydınız ama sordunuz. Öyleyse dinleyeceksiniz.
Dinlemek istiyorsunuz değil mi?..
 
 (Karşımda oturan kadın hiç de yılların öncesinin kadını değildi. Yıllar öncesinin çaresiz, yalnız kalmış
çocuğundan bir utanç gibi kaçmaya çalışan kadını gitmiş, hayatı erken öğrenmiş, güçlükleri kendi çabasıyla
yenmiş, bilinçli, alımlı, başarılı bir kadındı.)
 
 Çocuğumu bir caminin avlusuna bırakmıştım. Gariptir, hiç de dini inançlarım yoktu ama orada merhametin,
yardımın, canlı bir bebeğe sahip çıkılacağının duygusu içindeydim. Bakın, neden çocukların cami avlusuna
bırakıldığını bile kimse düşünmemiştir. Sonraları bu olayı gizliden gizliye inceledim: Bütün gazete küpürlerini
kestim. İlgilenirseniz hepsini size veririm. Cami avlusuna bırakılan çocukların göğsüne bir kağıt konulurdu, işte
adı şudur, ona iyi bakın diyen bir kağıt. Çaresiz bir ananın en yararlı yerinin sesidir bunlar. Ben kağıt falan
bırakmadım, böyle bir şeye hakkım olmadığını düşünmüş olmalıydım. Ama bırakıp gitmedim. Kuytu bir köşeye
saklandım. Bulunduğunu görünceye kadar bekledim. Bulunduğunu görünce de utançlı bir sevinçle ağladım.
Yatsı namazını kılmaya gelen bir müslüman çocuğu farketti, aldı, yanına yöresine bakındı, kimseyi göremedi.
Yanına gelen bir iki kişiyle konuştu, sonra da namazdan vazgeçti, çocuğu alıp gitti. Dayanamadım, onu izledim.
İki sokak ötedeki evine gidinceye kadar izledim. Kapı kapanınca ne yapacağımı bilemedim. İnanın, kendimi
öldürebilirdim, çok rahat öldürebilirdim. Ama çocuğum vardı ve yaşamalıydım. Onun için yaşamalıydım.
Yaşadım da. Onun için yaşadım.
 
 Bütün yaşama gücümü bana çocuğum vermiştir. Ailemi terketmiştim, beş kuruşum yoktu, yapabileceğim hiçbir
iş yoktu. Ama yaşamaya kararlıydım. Okudum, çalıştım, büyük paralar kazandım. Çevrem bana büyük saygı
duyuyordu. Toplumda sözü geçen, değer verilen biri olmuştum. Ama benim için çocuğunu cami avlusuna
bırakan çaresiz genç kadından daha değerli hiç kimse yoktu. Bakın ne beni bırakıp kaçan çaresiz genç erkeği
suçladım, ne de toplumu. Bunlar çok gerilerde kaldı. Paranın verdiği güçle ve sabırla çocuğumu buldum. On iki
yaşındaydı. Bir arkadaşımın bana anlattığı hikayeden yola çıkmış gibi bütün olanları anlattım. Onu yanıma
aldım. Çok iyi bir çocuktu. Benim yanımda daha da iyi oldu. Sonraki bunalımlarımızı birlikte aştık. Ona
kendisini taşımasını öğrettim. Ben de kendimi taşımayı öğrenmiştim. Bizim öğrenemediğimiz şeylerden biri de
budur.
 
 Sakın yanılmayın, toplum gerici falan değildir, sadece yoksulların, güçsüzlerin çaresiz kaldığı bir toplumdur.
Eğer paranız varsa, toplumsal değeriniz varsa, istediğiniz her şeyi yapabilirsiniz, toplumdaki herkes de size
içinde bulunduğunuz duruma göre yaklaşır. Her şey bundan ibarettir. Ben mücadele ettim ve kazandım.
Şimdi, siz de görüyorsunuz, çok mutluyum. Sonradan bütün bunları çok düşündüm. Sanırım her şey için
mücadele etmemiz gerekiyor. Eğer çok param olursa bir analar vakfı, kuracağım. Sadece çocuk doğuran
kadınların korunacağı bir vakıf. Hiçbir şeye bakılmadan, sadece ana olan kadınların geleceği, saygı göstereceği,
rahat edeceği bir vakıf. Sordunuz, söyledim ama iyi oldu?
 
 Meryem gerçekten de rahattı ama ben rahat değildim...
 
 Sonraları neden rahat olmadığımı daha iyi anladım, gerçekleri görmezlikten gelerek rahat etmeye çalışmak
boşunaydı. İnsanı görmezden gelen, insan doğasını görmezden gelen, onu toplum kurallarına kurban eden bir
yaşama biçiminde rahat olmaya hakkımız var mıydı ki? İnsanı kendi bedenine yabancılaştırmaya, insanın
doğasını reddetmeye, insanın doğal haklarını yasaklamaya kimin, ne hakkı olabilirdi? İnsan doğasıyla toplum
kurallarını birbiriyle zıtlaştırarak yaşamaktan nasıl rahat olabilirdik? Meryem çarmıhta asılı dururken,
hiçbirimizin rahat etmeye hakkı yoktur...
 
 
 Erkekler, kişilik sahibi, bağımsız, güçlü, kendi sorunlarını çözebilen kadınlara karşı çekingenlik mi duyar? Bu
soruyu birçok kadından duyduğumu anımsıyorum. Bir kadın anlamıyorum demişti, erkekler karşılarında ezilip
büzülmeyen, görüşlerini, tavırlarını net olarak koyan kadınlara karşı çok ilgi duyuyor, bunu da gösteriyor ama iş
sürekli bir ilişkiye gelince duralıyor. Elbette bu gözlemin dışına çıkan erkekler de var ama genelde yaşanan
doğru bu mudur, böyleyse neden böyledir? Ege Üniversitesi'nce yapılan bir araştırma. TÜRK ERKEĞİ ÖNCE
SADAKAT İSTİYOR başlığı ile yayınlanınca aklıma bu konu geldi. Türk erkeğinin kadında aradığı 12 özelliğin
başında sadakat geliyormuş. Hepsini görelim:
 
 1. Sadakat, 2. Akıllılık, 3. Zarafet ve güzellik, 4. Güler yüzle karşılanma, 5. İyi bir ev kadını olma, sözüne
güvenilir olma, 6. Açık ve doğru sözlü olma, özellikle iyi yemek yapma, 7. Az masraflı olma, 8. Aşırı kıskanç
olmama, 9. Yabancıların yanında hanımefendi, evinde dişi olma, 10. Dırdırcı olmama, 11. Kendi ailesine karşı
saygılı olma, 12. Çocuklarına kol kanat geren anne olma...
 
 KADINCA'daki yazılarımızın birinde erkek gözüyle kadın konusuna değinmiş, araştırmada bulunan
saptamaların çoğundan söz etmiştik. Ancak sadakat konusunun bütün özelliklerinin başında yer alması
düşündürücü değil mi? Acaba erkekler kadınlara güveniyor mu, yoksa bu beklentinin altında kendine
güvensizlik mi yatıyor? Bir kadından öncelikle sadakat beklenmesi, kadının sürekli korunmaya muhtaç birisi
olarak gören toplumsal davranışın bir yansıması değil mi?
 
 Küçük bir kız çocuğu olduğu zamanlardan başlayarak hep koruma altında tutulan kızların, ilerde de koruma
altındaki kadın, olarak görülmesi toplumsal bir davranış değil mi? Babanın korunması altındaki eşe dönüşmüyor
mu? Böylece sürdürülen gizli güvensizlik kadınlara da, erkeklere de yansıtılmıyor mu? Erkeklerin kadınlardan
en çok bekledikleri özelliğin sadakat olması da bu güvensizliğin izdüşümü değil mi?
 
 Erkeklerin yetiştiriliş biçimi de bu davranış kalıbına çok uygun oluyor. Ağabey ise kız kardeşini koruyacaktır.
Büyüyünce, eli ekmek tutan bir erkek olunca, ailesini koruyacaktır. Evlenen erkek karısını koruyacaktır, ilerde
baba olunca çocuklarını koruyacaktır. Erkeğin böyle hep birisini birilerini, bir şeyleri koruyucu olarak
yetiştirilmesi, belki de ilk sorduğumuz soruyu aydınlatıyor.
 
 Erkek, kendinin koruması gerekmeyen, kendini koruyabilen, kişilik sahibi, kendi sorunlarını çözen bir kadın
karşısında koruyucu rolünü oynayamıyor. Kendisine gerek duyulmadığı duygusuna kapılıyor, kendisine güven
duyması için gereksindiği koruyuculuk duygusunu boşlukta kalmış buluyor. Alıştığı davranış kalıplarının
dışında ne yapacağını bilemiyor, bocalıyor, çekiniyor. Bir yandan bu kadına hayranlık duymaktan kendini
alamıyor, diğer yandan da kendini görevini yapmaktan alıkonmuş duyuyor. Bu çelişkinin yarattığı bocalama
kişilik sahibi kadına, korumaya alışmış erkek arasındaki iletişimsizliğin nedeni değil mi?
 
 Erkeğin kadından beklediği, hem de en çok beklediği 12 özellik içinde iyi bir insan olma, eşine arkadaş olma,
hayatın iyi ve kötü yanlarını paylaşabilme gibi özelliklerin hiçbirisinin yer almadığı dikkatimizi çekmiyor mu?
Oysa artık kadınlar öncelikle bunları istiyor. Kendi insan kişiliğinin, kendi arkadaş kimliğinin, kendi paylaşımcı
anlayışının farkedilmesini, bilinmesini, beklenmesini istiyor. Yeni kadın kimliği erkekten öncelikle bunları
bekleyecektir. Bunları farketmeyen, anlamayan erkek yeni erkek kimliğini kavrayamamış, geleneksel erkek
ölçütleri içinde kalmış erkek demektir, erkeklerimizin bilmesi gereken de budur.
 
 Yeni kadın kimliği eşitlikçi anlayış içinde ikinci bir erkek olmak istemiyor. Buradaki yanlış anlayışı düzeltmek
gerekli. Eşitlikçi anlayış, kendi için isteklerini karşısındakine yapan insanı ister. Şimdi bu 12 özelliği Kadınların
erkeklerden istedikleri biçiminde okuyalım. Erkeklerin de bunları sahip olmaları gerekmiyor mu? Eşinden
sadakat bekleyen erkek kendini de bunlara yükümlü görüyor mu? Akıllılık, zarafet, güleryüzlülük, iyi bir ev
erkeği olma, az masraflı olma, aşırı kıskanç olmama... gibi özellikler erkekler için de geçerli değil mi?
 
 Kadınların erkeklerden daha hızlı geliştiği, artık bilinmesi gereken bir gerçek. Dünyanın geleceği gençlerin ve
kadınların elinde yeniden biçimleniyor. Toplumlar bilgi toplumlarına dönüşüyor; ekonomi, endüstri
ekonomisinden bilgi ekonomisine dönüşüyor. Beyinsel gelişme, kol gücünü gerilerde bırakıyor. Bu gelişme
geleneksel değer yargılarını sarsıyor, geleneksel düşünce birimlerini geçersiz kılıyor. Böyle bir değilim
sürecinde eski usul kadının, beklentisi de tarihe karışacaktır, Bir an önce bilinmesi gereken bu.
 
 Yeni erkek kimliği üzerinde daha çok durulmalıdır. Kadınla arkadaş olmayı bilen, hayatı paylaşmayı isteyen
erkek, belki de bugün yaşayan pek çok sorunun ortadan kalkmasına anahtar, olacaktır. Erkeklerin bu yönde
değişimi geleceğin kurulmasında büyük rol oynayacaktır.
 
 Resmi ideoloji Aile'nin Yeniden Güçlendirilmesi adı altında yeni bir şey aramıyor. Tersine, yeniliklere kapalı,
eskimiş değer yargılarının küllerini üflemeye yönelik bir çaba. Yeni çağ insanlarının istemlerine gözlerini
kapamış, onlara sadece görevlerini yükümlemeye çalışan bir gayretkeşlik. Yeni insana karşı, yeni düşüncelere
karşı, insan duygularına karşı.
 
 Yeniden dünyayı durduramazsınız, o gene dönüyor demek gerekiyor.
 
 Yeniden insana bakmak gerekiyor, insanı aramak gerekiyor, insanı bulmak gerekiyor. İnsanın bu dünyanın
insanı olduğunu yeniden anlatmak gerekiyor. Eskimiş bir toplum olmak istemiyorsak, dünya ülkeleri içinde
yeniden kültürel azgelişmişlik örneği sayılmak istemiyorsak, YENİ İNSAN olmayı bilmek zorundayız.
 
 YENİ İNSAN, yeni bir çağın kadını ve erkeği olmak demek. Bilgili, katılımcı, paylaşımcı, kendisiyle ve
hayatla barışık YENİ İNSAN...
 
 Kadınlarımız yeni kadın olurken, erkeklerimiz de yeni erkek olarak geleceği birlikte kucaklayacaklar.
Birlikteliklerimizi birbirine yük olarak değil, birbirine güç olarak kurmayı öğreneceğiz. Birbirimizden
yükümlülükler değil, sevgi bekleyeceğiz. Birbirimize sıkıntı değil, sevgi vereceğiz.
 
 Bilgi ekonomisi bilgi toplumunu yaratacak, bilgi toplumu da bilgi insanını. Kendi kişiliğinin farkına varmış,
kendi bireyselliğini kavramış bilgi insanı. Katılımı da, paylaşımı da doğru yerine koymuş yeni insan. Başkasına
yük olmadan yaşamayı bilen, başkasını taşımadan paylaşmayı bilen yeni insan. Bugün en çok sıkıntı çeken
insanlar, bu aşamaya varmış insanlar. Paylaşmakta sıkıntı çeken insanlar bunlar. Bildiklerini anlatamayan
insanlar bunlar. Yaşamları engellenen insanlar bunlar.
 
 Ama bu insanlar geleceği kuracak insanlardır, geleceğin insanlarıdır. Bugünden yeni kadınlar ve yeni erkekler.
Belki talihleri de burda, talihsizlikleri de. Ama zaman onlar için çalışıyor, hiç kuşkum yok...
 
 
 Kadın ayağa kalktı, doğrudan bana baktı:
 
 -Ben seni seviyorum, dedi. Böyle bir şeyi hiç beklemiyordum. Karşımda duran kadına belki de ilk kez bu
sözün anlamıyla bakmıştım. Kadının dikkat çekici hiçbir özelliği yoktu. (Belki de benim için yoktu
demeliyim). Yani ne bileyim, her gün, her an karşılaşabileceğiniz bir kadındı. Aramızda böyle bir özel yakınlığı
yaratacak hiçbir şey olmamıştı, bunu iyi anımsıyorum. Çirkin bile denebilirdi. Üzerinde günlük bir giysi vardı.
Şimdi `nasıldı' desen onu bile anımsamam. Ama gözlerinde öyle bir parlaklık vardı ki kayıtsız kalamadım.
Söylediğini anlamazlıktan gelmeyi denedim:    
 
 -Ben de sizi severim.
 
 Kadın tepkiyle karşıma dikildi:
 
 -Yok öyle değil, ben seni seviyorum.
 
 Bu kez anlamamak olanak dışıydı. Durumu kabul etmeliydim:
 
 -Peki ne olacak?... Kadın şiddetle bakıyordu:
 
 -Olacak bir şey yok, evleniriz, dedi. Artık bu kadarı da fazlaydı:
 
 -İyi ama nasıl evleniriz?, dedim. Sen evli değil misin? Parmağındaki yüzüğü görmüştüm.
 
 Kadın bir an bile duraksamadı:
 
 -Ayrılırım, dedi. Kadının kararlı davranışı beni şaşırtmıştı. Bütün bunları nasıl güçlükle söylediğini anlamak
zor değildi. Ona biraz yardım etmeyi düşündüm:
 
 -İyi de ben evliyim.  
 
 Kadın hiç oralı olmadı:
 
 -Sen de ayrılırsın...
 
 Bir an kadına özel bir dikkatle baktığımı şu anda bile anımsıyorum. Bütün bunları ona düşündürtecek hiçbir şey
olmadan nasıl böyle bir karara vardığını düşünüyordum. Ama bu işi burada kesip atmak gerekiyordu:
 
 -Şimdi bakın, dedim. Ben hiç böyle bir şey düşünmedim.
 
 Bunları neden düşündüğünü bilmiyorum. Bence bütün bunları unutsak daha iyi olur. Benim hiç böyle bir
niyetim yok.
 
 Önümde duran belgelerin işi bitmişti. Kadına uzattım.
 
 Kadın gözlerime baktı. Belgeleri aldı. Çıktı gitti. Bir daha da görmedim. Ama inan bana, hayatımda çok
düşündüğüm kadınlardan birisi odur...
 
 Arkadaşımı tanırdım. Bir bankada çalışıyordu. Yakışıklıydı, kadınlarla istediği gibi ilişki kurmasını bilirdi.
Duyarlı olduğunu da bilirdim. Merak ettim:
 
 -O kadında seni bu kadar düşündüren neydi?
 
 Arkadaşım düşünceli, yanıtladı:
 
 -...Kararlılık. Beni etkileyen kadının kararlılığıydı. Ama asıl dehşete düşüren, kadının kararlılığının kendine ait
oluşuydu. Düşünebiliyor musun, kadın beni hiç hesaba katmıyordu. Kendisi bir karar vermişti ve gözü hiçbir şey
görmüyordu. Evliydi, kendi evliliğini gözden çıkarmıştı. Hadi diyelim ki mutlu değildi ve ayrılmak istiyordu.
Ama benim evliliğim de umurumda bile değildi, tek sözcükle ikimizi de eşlerinden ayırıyordu ve biz
evleniyorduk...
 
 -Düşüncesiz biriydi belki de...
 
 -Sanmıyorum. Tersine bütün bunları çok düşündüğünü sanıyorum. Belki gecelerce...
 
 -Senin hayatını biliyor muydu? Eşini tanıyor muydu?
 
 Arkadaşım irkildi:
 
 -Yok canım, bizim çevremizle falan ilgisi yoktu. Tanıdığını hiç sanmıyorum, onun da böyle şeyler umurumda
değildi. Sanırım, duygusuna kendisi için bir kurgu yapmıştı, bunu da tutkuya dönüştürmüştü. Peki, bunca
tutkuyla seven bir kadın nasıl bir daha görünmedi?
 
 -Bilmiyorum. Belki de kurgusunda ben de ona aşıktım. Belki de benim kendisine açılamadığımı düşünüyordu,
bilemem.
 
 -Sakın ona bir biçimde umut vermiş olmayasın...
 
 Arkadaşım bu kez sitemle bana baktı.
 
 -Artık pes derim. Öyle bir şey olsaydı, söyleyecek sözüm olabilir miydi?... Doğruydu, söylenecek söz yoktu...
Sonradan bu öyküyü ben de çok düşündüm. Bu, gerçekten yaşanmış bir olaydı. Belki de insanların başından kaç
kez geçmiş bir olay. Ama bizi neden bu kadar düşündürmüştü? Sonraları bulduğumu sandım. Ancak bir kadın bu
denli kararlı davranabilirdi. Böyle kararlı davranan bir erkek görmemiştim. Erkekler, genellikle böyle
durumlarda sonra ne olacağını düşünür, hesaplar, ona göre karar verirlerdi. Ama bir kadın karar verirse, sonradan
ne olacağını düşünse bile göze alırdı. Kadınlar erkeklerden daha mı kararlıydı?
 
 Düşündüklerimi arkadaşıma sordum:
 
 -Anlattıkların beni çok düşündürdü. Sence de kadınlar daha mı kararlı? Biz erkekler kadın ilişkilerimizde daha
çok mu hesap yaparız? Kadınlar daha gözü kara mı davranır?
 
 Arkadaşım ciddi bir tavırla yanıtladı:
 
 -Bu olay bana önce bir şey anlattı, sıradan kadın yoktur. Hani biz erkekler aramızda konuşuruz da, kimi
arkadaşlar ben kadınları tanırım, kadınlar şöyledir, kadınlar böyledir derler ya, bil ki bunlar yanlıştır. `Kadınlar'
diye bir şey yoktur, `kadın' vardır. En önemsemediğin kadın bile `özel bir kadındır'. Bunu bilmeyen
erkek, gerçekte kadın konusunda deneyimsiz erkektir. Kadınları tanımış bir erkek hiçbir zaman `kadınlar' demez.
Her kadının `özel bir kadın' olduğunu bilir. Soruna gelince, evet diyorum. Kadınlar her zaman erkeklerden çok
daha kararlıdır. Bir şey yapmayı aklına koyan kadını bundan döndürecek hiçbir güç yoktur. Belki bekler,
planlarının gerçekleşmesi için bekler, ama vazgeçmez, bekler, planını uygular ve yapar. İnan ki, bu kadının
yaptığını yapacak bir erkek tanımadım. Ben hiçbir zaman onun yaptığını yapamazdım.
 
 -Nasıl yani?...
 
 -Yani, ben bir kadını çok beğenseydim, onun karşısına dikilip de, `ben seni seviyorum. Sen ayrıl, ben de
ayrılayım, sonra da evlenelim' diyemezdim.
 
 -Ne derdin peki?...
 
 -Ne mi derdim? Doğrusu pek düşünmedim ama böyle köklü çözümler bulayım diye kararlar vermezdim
sanırım. Böyle köklü çözümlere gitmeden konuyu idare edelim derdim herhalde...
 
 -O da çapraşık durumlar yaratmaz mıydı?
 
 -Yaratırdı ama köklü çözümlere ulaşmak çok daha zor...
 
 İnsan karmaşık bir canlı. Önüne çıkan engellere çözüm aramak; bu çözümü bulmak, bu çözümü
gerçekleştirmek kimi zaman ne kolay, kimi zaman ne zor. Kimine göre ne kolay, kimine göre zor. Ama erkekleri
daha kararlı, kadınları daha kararsız bulan önyargımız aslında yanlış. Galiba asıl kararlı olan kadınlar.
Ama çoğu kadın bile bunun,pek farkında değil. Erkekleri kendisinden daha kararlı sanan kadın sayısı pek çok.
Bunda da erkeğe başat bir toplumsal rol veren öğretimiz etkili olmuştur. Hep erkeklerin karar vermesine
alışılmış, erkeklerin kararlarına bakılmış, onların kararlarına uyulmuş. Onun için de kararlı kadınlar
erkekleri şaşırtıyor. Erkeklerin kararına bırakılmış bir toplumda yaşamak, kadınların kendilerinin farkında
olmalarını engellemiş, ondan dolayı da erkekler daha kararlı sayılmış.
 
 Bugünün kadınının daha kararlı görüntüsü toplumu şaşırtıyor. Toplum bugüne kadar gördüklerinden daha farklı
bir kadın görüyor, şaşırıyor, kimi zaman görmezden geliyor, kimi zaman gülerek karşılamaya çalışıyor, çoğu kez
de ne yapacağını bilmiyor.
 
 Aile içinde genç kızlar daha kararlı, okullarda kız öğrenciler daha kararlı, çalışan kadınlar daha kararlı, evdeki
kadın daha kararlı, erkek-kadın ilişkisinde kadın daha kararlı. Erkeklerin elindeki toplumsal güç değişiyor,
azalıyor, yetkilerin paylaşılması gerekiyor. Bunun çok kolay olduğu sanılmasın, aslında daha
aşılması gereken pek çok engel var. Ama durumun değiştiğini toplum da yavaş yavaş farkediyor. Bugün
toplumun en dinamik iki kesimi kadınlar ve gençler. Buna hiç şaşmamak gerekiyor. Aslında yeni bir olgu da
değil. Yeni olan, kadınların birey olarak farkında olmadıkları güçlerinin toplumsal ölçekte farkına varmaları.
Bunun bireysel bir değişim olduğu sanılmasın, aslında değişim toplumsal. Bütün bir toplum değişiyor.
Kadınların toplumsal güçlerinin farkına varmaları sadece kadın haklarını değil, bütünüyle insanların durumunu,
konumunu değiştirecek bir olgu.
 
 Belki de uygarlaşma, çağdaşlaşma bu değişimin ucunda yaşanacak...
 
 
 Bu yıl ilk yazdan başlayarak değişik bölgelerimizde, nerdeyse küçük bir turne denecek kadar imza-söyleşi
gününe katıldım: Bergama, Bandırma, Adapazarı, İstanbul'da Moda, Bakırköy, önümüzdeki günlerde Gebze
sonra İzmit, sonra Dikili.
 
 Belediyelerin yeni siyasal yapısı, yörelere başka bir canlılık katıyor. Kültür ve sanatı halkın gündelik yaşamına
katma çabaları, yeni ivmeler kazanıyor. Bu çabalara katkıda bulunmak, bizim için de görev.
 
 Her yerde beni çok sevindiren bir olguyu görüyorum: Genç kadınlar soruyorlar, konuşuyorlar, eleştiriyorlar,
katılıyorlar. Her yerde böyle. Geçmiş yıllarda daha pasif bir katılım vardı. Gelirler, dinlerler, izlerlerdi, o kadar.
Son yıllarda genç kadınlar katılıma öncülük de yapıyorlar. Söz isteyenler sorulduğu zaman, önce onların
parmakları kalkıyor, cesaretle konuşuyorlar, kararlılıkla konuşuyorlar.
 
 Bu gelişim, kanımca geleceğin büyük umududur.
 
 Adapazarı'nda liseli bir genç kız, şunları söyledi:
 
 Bu ders yılının başında biz kız öğrencilerin erkek arkadaşlarımızdan ayrı bir kapıdan okula girmemiz istendi.
Okula ayrı ayrı kapılardan girdik. Bunun, üzerimizdeki büyük acısını anlatmak istiyorum. Okul yöneticileri bu
hareketle ne demek istiyorlar? Bunu bir türlü içimize sindiremedik, bir türlü kabul edemedik. Liseli gençlerin
çok sorunu var. Bunları konuşmak istiyorum.
 
 Liseli gençler grubu içindeki erkek arkadaşları da bu ayrı kapılardan okula giriş sırasında kız öğrencilerin
ağladıklarını, büyük bir üzüntü duyduklarını, anlattılar.
 
 Ülkemiz adına ben utandım ve üzüldüm.
 
 Bandırma'da da Kuşcenneti Festivalinde Manyas Gölü'ne akıtılan kimyasal maddelerin çevreyi kirletişine karşı
çıkılıyor, Kuşcenneti'nin cehennem olmaması için uğraş veriliyordu. Gene, genç kadınlar öndeydi. Liseli
gençler, üniversiteli gençler, her meslekten insan, bu yoğun çalışmanın içinde görev yapıyordu.
 
 Burada da gençler yaşanır bir çevre için mücadele ediyorlar, bu yaşanır çevrenin, sadece havası, suyu, temiz bir
çevre demek olmadığını, kültürle-sanatla temizlenmiş bir çevre olduğunun bilinciyle olaylara bakıyorlardı.
 
 Edirnekapı Kütüphanesi yöneticisi bayan Ayten, her yıl düzenlediği Kitap Günlerine beni de çağırmıştı. Üç
lisenin öğrencileri, öğretmenleriyle birlikte kitaplığın salonunda toplanmış, belli bir konu üzerindeki kitapları
tartışıyorlardı. O günün konusu, güzel konuşmaktı. Yüzlerce öğrencinin, kendi temsilcilerinin hazırladığı
sunuşları dikkatle izlediğini gördüm. Göğsüm kabardı. İşte örnek bir kitaplık yöneticisi diye düşündüm. Kitaplığı
bir kitap mezarlığı olmaktan çıkarmış, canlı bir kitapsever ortamı yaratmayı iş edinmiş, ne güzel de başarıyor.
Sadelikle, alçakgönüllülükle ne güzel bir iş yapıyor.
 
 Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği yöneticileri Alman Kültür Merkezi'nde bir panel düzenlemişler: Çağdaş
Eğitim Sorunları. Dernek yöneticisi Prof. Dr. Aysel Ekşi, derneğin amaçlarını anlattı. Türkiye'nin her yanından
gelen Almanca dersi öğretmenleri paneli dikkatle izlediler, sorular sordular. Çağdaş kadınlar diye düşündüm.
Her kademede öğretmenler, ortaokul, lise, üniversite öğretmenleri, ilkokul öğretmenleri. Gözlerinde ışık
parlayan öğretmenler. Nice güçlüğe, nice baskıya karşın, nice sıkıntılı koşullarda bu ülkenin çocuklarına ışık
veren insanlar.
 
 Genç kadınlar, ev kadını olarak da farklı yerdeler.
 
 Moda'da bir imza gününde, Konya'dan geldiğini söyleyen genç bir kadının sözlerini unutamam: Hep buralarda
olmayın, bizlere de gelin. Bizler Konya'da da sizleri görmek, sizlerle konuşmak istiyoruz. Oralara da gelmeniz
gerekli.
 
 Çalışıp çalışmadığını sormuştum.
 
 Ev kadınıyım demişti.
 
 Ev kadını da çalışan bir kadındır. Çalışmasına değer verilmemeye alışılmış bir çalışan kadın. Onlar da
yaptıklarının bilincine varıyorlar. Kendilerini geliştirmenin önemini kavrıyorlar.
 
 Genç kadınlar, belirli bir yaş dilimindeki kadınlar değildir.
 
 Genç kadınlar, kaç yaşında olursa olsun, kendi kişilikleriyle kendi özgür düşünceleriyle, kendi içten
duygularıyla, daha doğruyu, daha iyiyi, daha güzeli arayan kadınlardır.
 
 Genç kadınları her yerde görüyorum. Öğrencidirler, gazetecidirler, öğretmendirler, ev kadını, mimar, hemşire,
yargıç, doktordurlar.
 
 Genç kadınları her yerde görüyorum. Hapistedirler, tiyatro oyuncusudurlar, yazardırlar, tezgahtardırlar,
işçidirler, işsizdirler. Genç kadın olmak, hayatın içinde değişmek ve hayatı değiştirmektir.
 
 Genç kadın olmak, kendisine yazgı diye tanıtılan kafesi kabul etmemek, yazgının ne olduğunu sormak, yazgı
denilen kafesi kırmak için çaba harcamaktır.
 
 Genç kadınlar onun için şaşırtıcıdır, sarsıcıdır, yenidir.
 
 Kadınların dayağa hayır demelerinde dayak yemekten bıkmaktan daha önemli şeyler vardır. Basındaki kimi
alaylı yorumlarda dayağa hayır diyen kadınların, aslında dayak yemeyenler olduğu, dayak yiyenlerinse pek
sesinin çıkmadığı yollu görüşler çıkmıştı.
 
 Oysa, önemli olan kadının dayak atılabilir kişi, olmasıydı. Önemli olan buna karşı çıkmaktır. Önemli olan,
insanın dayak atılabilir kişi olmamasıdır. Kuşkusuz, böyle düşünen kadınlar, çocuklarına da dayak
atmayacaklardır. Önemli olan kimsenin kimseyi dövmeyi düşünmediği bir toplum yaratmaktır.
 
 Kadına dayak atabilen kişi, kendisinin de dövülebileceğini kabul edecektir.
 
 Birisine baskı yapan kişi, kendisine baskı yapıldığı zaman da, sesini çıkarmayacaktır.
 
 Önemli olan, toplumdaki dayağı, baskıyı, eziyeti insan olmaya aykırı kabul etmek, bunu ne yapmak, ne de
kimseye -kuşkusuz kendisine de-yaptırmamaktır.
 
 İşte genç kadınların başkaldırısında varolan demokrasi gücü budur.
 
 Genç kadınların hareketinde varolan insan hakları özü budur.
 
 Geçenlerde 70 yaşındaki bir genç kadın şunları söylüyordu:
 
 Aferin gençlere, bizim bilip de yapamadıklarımızı yapıyorlar. Bilip de yapamamak. Görüp de diyememek.
Duyup da aldırmamak. Kırılan zincir budur.
 
 Kafeste yaşayan bir kuşu özgür bıraktığınız zaman, hemen uçup gidemez. Biraz uçar, dolaşır, yeniden kafesine
döner.
 
 Kimse ellerini çırpıp gördün mü, uçamaz işte diye sevinmesin. Kuş yeniden kafesten çıkar, biraz daha uçar,
yakındaki bir yere konar. Sonra, yeniden uçar, kanatlarını dener; kendine güvenini kazanır, uçar ve gider.
 
 Onun gittiği yer özgürlüğüdür.
 
 Ve özgürlük insan içindir.
 
 
 MEME sözcüğü, çocuğu besleyen ananın süt deposunu anlatır. Meme imgesinde erotizm yoktur, tersine
çocuğunu besleyen ananın simgesidir. Kadın memesini kutsal kılan, çocuktan başkasına tabu kılan da budur.
Kalabalık bir yerde çocuğunu emzirmek zorunda kalan ananın sakınarak çıkardığı memeye, erkekler arkasını
döner. O meme, kadının bir organı değil, çocuğu besleyen bir kaynaktır.
 
 Ağlamayan çocuğa meme vermezler sözü de hiçbir cinsel imge taşımaz. Burada meme, cinsellikten tümüyle
yalıtılmıştır. Hiçbir erkek de -artık çok ilkel değilse-çocuk emziren kadın memesine erotik bir gözle bakmayı
düşünmez. (Elbette burada da toplumsal tabular işin içine girmiştir. Yoksa ilkellerde çocuğunu emziren ana
memesini erkeklerden saklamayı aklından bile geçirmezdi. Bu gizliliği, memeyi erkeklere yasaklayan toplumsal
tabular öğretmiştir.)
 
 Bilinen fıkraya göre iki şey çocuklar için yapılmış ana babaların daha çok hoşuna gitmiştir. Birisi oyuncak tren,
ikincisi de kadın memesidir.
 
 Belki de cinsel ahlakın tümü, insanların örtünmesinden doğmuştur. Eğer insanlar örtünmeyi öğrenmeseydi, ne
kadın memesi, ne de insanların cinsel organları böylesine ilgi çekici olmazdı. Olsa olsa onlar da insanların ağzı
gibi, burnu gibi bir iki bakıp alışılan normal organlar olurdu. Ama bütün gizlilikler gibi, kendilerine
erotizm yüklenmiş organlar da merakların konusu olmuş, gizli kapaklı konuşmalarda kışkırtıcı mitoslar yaratmış,
insanların içini gıcıklamıştır. Belki bu da uygarlığın üstünde pek durulmayan sonuçlarından birini oluşturmuştur.
Yıllarca önce Beyoğlu'nda Saray sinemasında gösteriler yapan Afrikalı bir dans grubu, İstanbul'da ilk kez
göğüsleri tümüyle üryan genç kızların şovunu seyircilere sunduğu zaman, tamtamların eşliğinde soluk kesen
görüntüler uzun zaman dillerde dolaşmıştı, O, zamanki rivayetlere göre, bu dans grubunda bulunan Afrikalı
kızların sadece iki yıl çalıştığı, sonra da göğüs kasları esnediği için emekliye ayrıldıkları söylenmişti. Kadın
göğüslerinin anatomi atlaslarıyla, açık saçık fotoğrafların dışında görülmediği zamanlarda bu gösteriler olay
yaratırdı. Sadece kırk yıl içinde kadın göğüslerinin tümüyle azat olacağını kimseler aklına bile getirmezdi.
Bugünse, bizim ülkemizde bile turistik bölgelerde üstsüzlere bakmak görgüsüzlük sayılmakta.
 
 GÖĞÜS sözcüğü erotiktir. Meme çocuğundur ama göğüs erkeğin olmuştur. Onun için de erkekler kadınların
göğüslerinden söz ederler, çocukların memesine ortak olmazlar.
 
 Geleneksel toplumlarda kadın memesi, çocuğu besleyen işlevi için önemlidir. Çocuğu olmayan kadın kendi
memesini işe yaramayan bir organ olarak görür. Gerçi bozulmamıştır, sarkmamıştır ama hiçbir işe yaramamıştır.
Çocuğu olmadığı için çevresi tarafından suçlanan, bu suçlanmaya kendi içinden de katılan kadın çocuk
emzirmeyen memelerine bakıp bakıp içlenir. Onlar çalışmayan organlarıdır. Geleneksel toplumda meme, çocuğu
besleyen süt deposudur. Bu değerlendirmenin biyolojik bir doğru olduğunda günümüz bilgilerine göre kuşku
yok. Ana sütünün çocuk için en değerli besin olduğu bugün biliniyor. Hiçbir sütün anne sütünün yerini tutmadığı
anlaşıldı. Sadece sütün değeri değil, çocuğu emzirmenin çocuk için de, anne için de bedensel ve ruhsal doyum
sağladığı, gün geçtikçe daha iyi anlaşılıyor. Çocuğu emziren anne fotoğrafı her zaman en beğenilen fotoğraf.
Ama toplumların gelişmesi başka fotoğrafları da gündeme getirdi.
 
 Her şeyi metalaştıran, amaçları uğruna her şeyi kullanan toplumsal ideolojilerde kadın göğsü de bir tüketim
malı olmaktan kurtulamadı. Reklamlarda kullanılan kadın göğüsleri kimi zaman bir sütyen reklamında, kimi
zaman otomobil reklamında ön plana çıktı. Endüstri toplumu kadının göğsünü kullanırken, kadın göğsünden de
yeni bir endüstri yaratmayı savsaklamadı.
 
 Bize gelin, size yeni bir göğüs yapalım, sloganı, endüstri toplumunun kadını için yeni olanaklar yarattı. Küçük
göğüslü olduğuna inanan kadınlar göğüslerini büyütmek için, göğüslerinin büyük olduğunu düşünen kadınlar,
daha küçük göğüslere sahip olmak için, sarkık göğüslüler göğüslerini dikleştirmek için estetik endüstrisinin
sunduğu çarelerden yararlanmaya başladılar. Endüstri toplumu kadın göğsünü de kendi alanına çekmekte hiç
çekingen davranmadı. Böylece yeni bir göğüs ideolojisi yarattı.
 
 Bu gelişmenin altında yatan öğreti erkeklerin hoşuna gidecek kadın göğüsleridir. Kadınlar belki de erkeklerin
beğenisine açık yerlerinin yarı gizli, bölgesinin önemine yönlendirildiği için göğüslerine özel bir anlam verdiler.
Ünlü karikatürdeki horozun muhallebici dükkanına girip de çalımla tavukgöğsü istemesi gibi, erkeklerin
beğeneceği göğüsler, kadınların özel avantajları oldu.
 
 Çağdaş kadının aştığı olay budur. Kendisini erkeğin gözünde göğüsleriyle beğenilen kadın olmaktan kurtarıp
kişiliğiyle ortaya çıkan kadın, bu toplumsal koşullanmaya başkaldırdı. Çağdaş kadını, çağdaş yapan öğelerin
önemli birisi kadın memesinin toplumsal evrimidir. Çağdaş kadın için önemli olan kendi kişiliğidir. Gözünün
rengi, göğüslerinin biçimi, kalçalarının nasıl dalgalandığı, ayak bileklerinin inceliği, artık gerilerde kalmıştır.
Pazarda satılan atlarda ya da ineklerde aranan niteliklerle kadının beğenilmesi, esir pazarlarında satılan
kadınlarla birlikte tarihe karışmıştır. Bugüne kadar süregelen kadın memesinin toplumsal değeri gerilerde
kalmakta, bunun yerini kadının insan olarak değeri almaktadır. Çağdaş kadın, kendini erkeklerin gözüyle değil,
kendi insanlık değeriyle değerlendirmek istemektedir. Bugünden bilinmesi gereken de bu.
 
 Göğüslere Özgürlük sloganı da, yirminci yüzyılın kadın özgürlüğü, hareketinin şaşırtıcı bir adımı olmuştu.
Amerikan kızlarının göğüsleri hareket etmeyecek biçimde saklamak öğretisine karşı çıkarak sütyen kullanmayı
reddetmeleri, püriten ahlaka sahip toplumlarda büyük dalgalanmalar yarattı. Yüzyıllar boyunca kendi
bedenlerinden utanmaları gerektiği öğretilmiş kadınların bu tabuyu kırıp da bedenlerine özgürlük vermesi,
aslında sanıldığından daha önemli anlamlar taşıyan bir başkaldırıydı. Ne var ki, tabular sanıldığı gibi kolay
aşılmıyor. Kendi göğsünden utandırılan kadın öğretisi de öyle kolay terkedileceğe benzemiyor.
 
 Daha yeniyetmeliğinde, kabaran küçük memeleri belli olmasın diye kambur yürümeye başlayan genç kız,
sonradan çevresindekileri hedeflenmiş erkek bakışları yüzünden ne yapacağını bilemez olur. Bütünüyle gizlenip
suçlanan cinselliğin en belirgin objesi durumuna gelen meme-göğüslerin artık farkedilmemesi olanaksız
duruma geldiğinde yapılması gereken de onları hapsetmektir. Böylece göz saldırılarından -bir ölçüde-korumanın
düşünüldüğü bu organlar, artık kadının hayatı boyunca estetik kaygıların konusu olmaktan kurtulamayacaktır.
Sarktı-sarkmadı, bunlar neden böyle küçük oldu, seninkiler de pek büyük canım yollu değerlendirmeler, pek çok
kadının aklından çıkaramadığı bedensel saplantılardan önemli birini oluşturacaktır.
 
 Mahmutpaşa esnafının pek kullandığı deyimle ikizlere takke endüstrisi de, kadının kendi bedenine dikkati
üzerine kurulduğu için, artık göğüslerin saklanması reddi hiç kolay olmayan bir öğretiyi oluşturacaktır. Bugün
öyle bir duruma gelinmiştir ki, balkona asılmış bir sütyen bile cinsel fetiş olmuştur. Uygarlık dediğimiz değerler
sisteminin tabularından kurtulmak için ilkel diye burun kıvırdığımız ilk uygarlıkların insanlarını yeniden
anlamamız gerekmektedir. Kadın memelerinin açıkta dolaştığı topluluklarda bu organların hiç de iç gıcıklayıcı
olmadığı kolayca anlaşılacaktır. Ama Batı'nın misyonerleri gelip de onları uygarlaştırmak için din yoluyla adam
etmeye başladıkları zaman göğüsler de kapatılmıştır. Cinsel ahlak böylece yeni bir biçim almış, kadının
göğsünü önce kapatıp, sonra da günah aracı saymıştır. Aslında sütyenin tarihi de bir anlamda uygarlık tarihinin
ilginç bir kesitini oluşturur.
 
 Toplumların modernleşmesinde kadın göğsünün neyi simgelediği de önemli bir ölçüt oluşturur. Geleneksel
toplumdaki biyolojik süt makinesi, çağdaş toplumda artık kadının bir organıdır. Kadın, kendisinin bir parçası
olan göğsüne başkalarının beğenisi/eleştirisine yönelik anlamlar yüklemek yerine, onunla barışık yaşamayı
öğrenecektir.
 
 Göğsü, kadının bir parçasıdır, bir organıdır. Ondan utanmak ya da onu kullanmak yerine, onunla yaşamak
çağdaş kadının yeni yaşam öğretisi olacaktır. Kadın elbette göğüslerine önem verecek, estetik bir özen
gösterecektir. Ama artık sadece bedeniyle beğenilmek, bedeniyle değerlendirilmek, yeni kadının yaşam
öğretisinde yer almayacaktır. Yeni kadın için bedeni, aklı ve ruhuyla birlikte kendi özgürlüğünün bütünleşmiş bir
simgesidir. Kendi kişiliğini tanımayan bir erkeğin, sadece gözlerini ya da göğüslerini beğenmesi olumlu değil,
küçültücü bir anlam taşıyacaktır. Onun için de yeni kadın, moral dikkatini bedeninin bir parçasına değil,
kişiliğinin bütününe yöneltecektir.
 
 İnsan olmanın asıl yolu da moral değerlerimiz değil mi?
 
 
 Beş yaşındaki Aysun, annesinin tuvalet masasının önüne oturmuş, annesinin rujunu dudaklarına sürüyordu.
Babası Yılmaz Bey bütün olgunluğunu aşan bir tuhaflıkla içeri girerek sakinleşmeye çalıştı. Bunda ne vardı ki?
Bütün kız çocukları bir yaşa gelince annelerinin makyaj malzemesini kullanmaya heves etmezler miydi?
Jale Hanım'a döndü: Aysun'u gördün mü? İçeride makyajını yapıyor, istersen git de bak. Jale Hanım gülümsedi:
Benim gitmeme gerek yok, o buraya gelir, yaptığını bize göstermeden durabilir mi? dedi. Gerçekten de biraz
sonra Aysun kırıtarak içeri girdi: Nasıl, güzel olmuş muyum?
 
 Makyajın yüzyıllar boyunca süren egemenliği Aysun'un bu sorusunda mı saklıydı? Güzel oldum mu? Her
kadının ruhunun derinliklerinde bu sorular mı yatmaktadır? Güzel miyim? Daha güzel olabilir miyim? Çekici
miyim? Etkili miyim? Aranan bir kadın mıyım? Kozmetik endüstrisi bütün gücünü bu sorunun yanıtı olabilmek
için harcamıyor mu? Bu büyülü endüstrinin kimya dünyasını cesaretle altüst etmesi, bitkilerin içinde olup biteni
araştırması, renkleri, kokuları birbiriyle karıştırıp yeni uyumlar araması hep kadınları daha güzel, daha çekici,
daha etkili, yapmak için değil mi?
 
 İ.Ö. 4000 yıllarında yaşayan Mısırlı kadınlar gözlerini daha da büyük, daha da siyah gösteren boyaları
kullanırken, bir ressamın yaptığı resimlere gösterdiği özeni gösteriyorlardı. Sonradan I. Negade dönemine ait
araştırmalarda bu maçla kullanılan boya paletleri ve makyaj çanakları bulunacaktır. Gene İ.Ö. 3000 yıllarında
yaşamış Kral Naramsin'in Tell Brak'taki saray kalıntıları içinde, kadınların süslenmesine yarayan çanaklara ve
benzerlerine rastlanacaktır. Romalı kadınlar da, katıldıkları yemeklerde gözlerinin daha büyük, daha siyah
görünmesi için bir bitkinin özsuyunu gözlerine damlatacaklar, gözbebekleri genişleyecektir. Bu bitki de adını bu
olaydan alacaktır: Bella-donna (Güzel kadın).
 
 Ama güzelleşmenin tarihi, kadınlar için birçok sıkıntının da tarihidir. Kadınların ince belli görünmek için
giydikleri sıkı korseler, kabarık etekliklerin takıldığı çemberler, Çinli kadınların ayaklarının küçük olması için
giydikleri demir kalıplar, Afrikalı kadınların ait dudaklarını büyütmek için çektikleri çileler hep bu amaç için
katlanılan sıkıntılar değil miydi? Kadınların özgürleşmesinde bu başkası için güzel olmak amacına artık pek
kulak asmamak tavrı da yok muydu? Bugün bile güzellik fizik ölçülerle değerlendirilse de etkileyen kadın, artık
rakamların şifresinde değil de kadının gizli özel etkisinde aranmıyor muydu? Takvim yapraklarını süsleyen
pinup kızları belki gene uzak yol denizcilerinin kamaralarına asılıyor olsa da, günümüzün erkeği de giderek
kendisini anlayan kadını aramıyor muydu?
 
 1930'ların ünlü göz süzen kadını günümüzde yerini dostça bakan kadına bırakmamış mıydı? Kadının
doğallaşması elbette makyaj kavramını da değiştirecekti. Makyaj da kadının kendini resimleştirmesi olmaktan
çıktı, kişiliğinin renkleri, çizgileri oldu. Burada pek farkedilmeyen büyük bir dönüşüm gerçekleşmiştir.
Kadın makyajın bir parçası, olmaktan çıktı, makyaj kadının bir desteği oldu. Bu da makyajın psikolojik yanıdır.
Ancak büyük makyaj sanatçılarının ulaşabileceği bir yeni kavram: Kişiliğin tamamlayıcısı olan makyaj.
Kuşkusuz burada önemli olan, kadının gizli kişiliğini farkedebilmektir. Makyajın güç yanı da budur. Bir makyaj
uzmanının öncelikle yaratıcı bir psikolog olması bundan gereklidir. Kadının görünen kişiliğinden çok daha
önemli olan kadının gizli kişiliğidir. Ustalıkla yapılmış makyaj, işte bu derindeki kadını yakalayabilmektir. Onun
için de makyaj ustası bunu yakalayan büyücü olmak zorundadır. Kadın da kendi makyajını yaparken bu süreçleri
yaşar.
 
 Makyaj tiyatro sanatının bir parçası olarak gelişmiştir, bu da boşuna olmamıştır. Her makyaj insana değişik
kişilikler kazandırabilir. Makyajla iyiyi, kötüyü, güçlüyü, güçsüzü, mutluyu, mutsuzu, genci, yaşlıyı
anlatabilirsiniz.
 
 Makyaj tiyatroda bir ileti aracıdır ama hayatta da öyle değil mi? Kadının makyajı gerçekte içindeki kendisini
anlatmıyor mu?
 
 -Bilmem, hiç böyle düşünmemiştim ama galiba haklısınız. Belki de makyajla gerçekten kendimizi anlatıyoruz.
Şimdi siz söyleyince düşünüyorum da, kendimi iyi hissettiğim zamanlar başka bir makyaj yapıyorum, kötü
hissettiğim zamanlar başka bir makyaj.
 
 -Nelerin farklı olduğunu söyleyebilir misiniz?
 
 -Neler mi? Belki renkler farklı oluyor. İyi olduğum zamanlar sanırım daha parlak renkler kullanıyorum.
Özellikle kırmızıyı kullanıyorum. Ama her zamanki makyajımdan çok farklı olmamaya da dikkat ediyorum.
Daha açık tonda bir renk seçiyorum. Çizgiler de farklı oluyor sanırım. Daha belirgin, daha açık çizgiler.
Bir de makyaj için duyduğum istek farklı oluyor. İyi olduğum zaman daha istekli oluyorum. Bilmiyorum bunun
da önemi var mı?
 
 -Var ya. Özellikle istek önemli. Bakın, dikkat etmişsinizdir, bir kadının bugün canım hiç boyanmak istemiyor
dediği zamanlar vardır.
 
 -Evet doğru. Bunu nereden biliyorsunuz?
 
 -Neden bilmeyeyim? Böyle bir sorunun yanıtı kadınlar için depressif durumun gerçek bir ölçütü olabilir.
Erkekler için de bunun karşıtı tıraş olmak istememektir. Hiç düşünmüş müydünüz?
 
 -Hayır. Bunun tembellikle ilgili olduğunu sanıyordum.
 
 -Doğrudur, tembellikle ilgilidir. Ama tembellik neyle ilgilidir? Bir şeyi yapmak istemek ya da istememek basit
bir davranış olarak görünür ama değildir. İnsanın her davranışının altında sanıldığından daha karmaşık bir ruhsal
mekanizma vardır. Biz sadece sonucu yorumlamak kolaylığına kapılırız. Kendimizi tanımak da bunun için kolay
değildir.
 
 -Peki, ya makyaj yapmayı özellikle istediğiniz zamanlar? O zamanlar da bir şeyi mi anlatıyor?
 
 -Evet, o zamanki davranışımız da bir şeyi anlatıyor. Öncelikle umutlu olmak istediğimizi anlatıyor. Bir şeyi
beklediğimizi ya da bir şeyleri umut ettiğimizi anlatıyor. Belki de birçok şeyi değiştirmek istediğimizi anlatıyor.
Belki hayatımızı değiştirmek istiyoruz, belki kendimizi değiştirmek istiyoruz, belki de başka şeyleri. Ama insan
hep bekleyiş, hep arayış, hep değişim değil mi?
 
 -Desenize makyaj deyip de geçiverdiğimiz şey?
 
 -Makyaj deyip de geçiverdiğimiz şey mi? Bunu söyleyemeyiz. İnsanlar makyaj deyip de geçivermemişler. Eski
Mısırlı kadından günümüzdeki Japon kadınına kadar yaşayan bir şey çok önemli demektir. Japon kadınlarının
çok makyaj yaptıklarını bilir misiniz?
 
 Onlar için süslenmek diğer insanlara saygı duymanın ifadesidir. Bizim kültürümüzde de makyajın çok önemli
olduğunu bilirsiniz. Allıklar, düzgünler, rastıklar hep böyle bir özeni açıklamıyor mu?
 
  -Gerçekten doğru. Makyaj olayına hiç böyle bakmamıştım.         
 
 -Her olay bize insanı gösteriyor. Makyajın tiyatrodaki önemi de bu, sinemadaki yeri de bu, günlük
hayatımızdaki özelliği de bu.
 
 -Makyaj sandığımızdan daha önemli.
 
 -İnsan sandığımızdan daha önemli. Belki de makyajdan önce kendimizi düşünmemiz gerekiyor. Kişiliğimizi,
sıkıntılarımızı, arayışlarımızı, neleri değiştirmek istediğimizi. Makyaj belki de bir örtme, saklanma isteği. Neyi
örtmek istediğimizi, neyi saklamak istediğimizi düşünelim. Hayatı yaşamakla, oyun oynamak arasındaki
farkı görelim. Yaşadığımız hayatın yüzümüzün renklerinden, çizgilerinden daha önemli olduğunu görelim. Belki
o zaman makyaj bizim bir parçamız olabilir. Bizim kişiliğimizin tamamlayıcısı olabilir. Belki o zaman makyajın
bizi değiştirmesini beklemez, biz makyajı değiştiririz.
 
 Ne dersiniz, bir de öyle düşünelim mi?
 
 
 Evimizin hayatımızda ne özel bir yeri vardır. Zaman olur, dünyadan kaçar ona sığınırız, zaman olur ondan
kaçıp derin bir nefes alırız. Ev bir güvencedir, rahatlanan yerdir, istediğimiz gibi hareket edebildiğimiz yerdir.
Belki de bu konuda ilk insanın korkularını hiç aşamadık. İnsanı göklerin yağmurundan, yıldırımından,
yerlerin çamurundan, dışarının soğuğundan koruyan ilk insanın kovuğundan, bugünün evlerine kadar çok şey
değişti ama, belki de insanların duyguları değişmedi. (Ya da bizim toplumumuzun duyguları demeliyiz.)
 
 Çocukluğumuzun oyunlarının sonunda, akşam karanlığı çökerken, oyunu şu sözlerle bitirmez miydik:
 
 Evli evine, köylü köyüne
 
 Evi köyü olmayan, sıçan deliğine.
 
 Hepimiz de içimizden evimiz var duygusunu geçirip rahatlar, sıçan deliğine girmenin korkusunu atlatırdık.
Onun için de Batı'nın çiçek çocukları, o güzelim evlerini barklarını bırakıp, uyku tulumlarının içinde yatıp
uyuyarak, ta Katmandu'lara kadar nasıl giderlerdi, neden giderlerdi, hiç anlayamadık. Anlasak da hak veremedik.
Hak versek de katılamadık. Geleneksel kültürümüz, özünde ev kültürüdür. O nedenle de hiçbir zaman için
gerçek sokak kültürümüz olmadı.
 
 Sokak kültürü, yani sokakta yemek, sokakta resim yapmak, sokakta içki içmek, sokakta eğlenmek, sokakta
geceyi geçirmek, sokakta yaşamak, başka bir uygarlığın kültürü. Bizim kültürümüze özünde hiç girmedi. Bizde
bütün bunlar yapay kaldı, ekleme oldu, özentiden öteye gitmedi.
 
 Biz ev kültürünün insanları olduk, öyle de kaldık. Nereye gidersek gidelim, nerede eğlenirsek eğlenelim,
sonunda hep evimizi özlememiz bundandır. Büyük dediğimiz kentlerimizde bile (İstanbul, Ankara, İzmir dahil)
gecenin saat 10'undan sonra sokaklar, yaşama yeri olmaktan çıkar, tenhalaşır. Geceyarısından sonra sokakta
olanlar da, yalnız oldukları duygusundan kurtulamazlar. O yüzden de gerçek bir büyük kentimiz yoktur. Bizim
büyük kasabalarımız vardır. Bu kasabalarda da bir avuç küçük kentli yaşar. Büyük kent olmadan büyük kentli
insan, olmaz.
 
 İki insanın hayatlarını birleştirmelerinin ekseni de ev değil mi?
 
 Ev alana evlendi demeyiz de, hayatlarını birleştirmeye evlenmek deriz. EVLENMEK, EVİNİ AÇMAK, EVİNİ
BARKINI BİLMEK, EVİNİ KURMAK, EVLİ OLMAK gibi sözcüklerin hepsi de, ev kültürümüzün zengin
sözlüğünde yerlerini almıştır.
 
 Böylece kutsal ailenin simgesi olan ev, hayatımızın cenneti mi? Evimiz gerçekten yaşadığımız yer mi? Yoksa,
gereksinmelerimizi giderdiğimiz, aile tipi restoran aile tipi motel mi? Bunu belirleyen de bir evde birlikte
yaşayan insanlar arasındaki ilişkiler. Erkek-kadın arasındaki ilişki, anne-babayla çocuklar arasındaki ilişkiler.
 
 Aslında ev de sessiz sedasız paylaşılan bir mekan olmuyor mu? Oturma odası, ailenin paylaşmak zorunda
olduğu bir lokal. Ama bu lokalde evin erkeğinin (baba) oturduğu yer belirlenmiştir. Onun yerine oturulmaz,
oturulsa da geçicidir, o gelince kalkılıp ona bırakılır. Annenin de belirli bir yeri olabilir, ama o pek kesin
değildir; Çocukların ayrı odaları yoksa, onlar da bir köşecik edinmeye çalışırlar. Yatak odası da erkekle kadının
paylaştığı bir odadır. Kadının bağımsız olduğu yer mutfaktır. Kadının benim mutfağım dediği, belki de tek yer.
Gelinle kaynananın birlikte oturdukları evlerde bu iki kadın arasında kimi zaman sessiz, kimi zaman da
gürültülü mutfak kavgalarını erkekler hiç anlamaz. (Bu kadınlar neyi paylaşamamaktadır. Sevgili anne artık
oturup kenara çekilsin, rahatına baksındır. Ya da sevgili karısı yemek işlerini annesine bıraksın, biraz rahat
etsindir. İki sevilen kadın da neyi paylaşamamaktadır.) Oysa burada bir duygular savaşı yaşanmaktadır. Yaşlı
kadın geçmişini, genç kadın geleceğini mutfakta yaşamak istemektedir, bunun için mücadele etmektedir.
 
 Evinizi Seviyor musunuz?
 
 -Evet, evimi seviyorum. Şimdi tatildeyim. Garip bir duygu bu. Bütün yıl evden kaçıp bir yerlere gitmeyi
istemiştim. Yıl boyunca ev benim için işler, bir şeyleri temizlemek için çalışmak olmuştu. Şuradan bir çıkıp
kafamı dinlemek istemiştim. Tatil yapmak benim için hep bir şeylerden kaçıp kurtulmak olmuştu. Tatil de
doğrusu çok iyi gelmişti. Evde ne varsa hepsini unutmak istemiştim, ama birkaç günden sonra evimi özledim.
Gene evdeki işler gözümde büyüyor, dönünce temizlikti, çamaşırdı bir sürü iş olacak, ama gene de özledim işte.
Belki neyini özledin? deseniz, hemen bulamam. Belki de bu kocaman dünyada benim diyebileceğimiz tek yer
orası. Tam anlatamayacağım bir duygu bu. Evet, evimi seviyorum.
 
 -Hayır, evi sevmiyorum. Bakın yanlış anlamayın, benim de bir eve gereksinmem var ama, orası `benim evim'
değil. Orası, benim hizmet etmem için var olan bir yer. Benden hep bir şeyleri yapmamın beklendiği yer. Hani,
ev tipi restoran, ev tipi motel diyorsunuz ya, öyle bir yer. Aşçısı ben, hizmetçisi ben, sorumlusu ben. Erkek
deseniz, hiçbir şeyi beğenmeyen müşteri, çocuklarsa bakım evinin yumurcakları. Gündüzleri ben de çalışıyorum.
Eğer çalışmasaydım hiç değilse gündüzleri ev benim olurdu, ama bu durumda haksız bir paylaşım oluyor. Bütün
zahmeti benim sırtımda, bütün rahatlar onların elinde. Evi sevmiyorum ve yapacak hiçbir şeyim yok. İnanın ev
dışında geçen en küçük zamanı bile, sanki kurtuluş gibi bekliyorum. Bunu da kimseye anlatmam mümkün değil.
 
 -Evimi seviyor muyum? Hem seviyorum, hem sevmiyorum. Bunu çok düşündüm. Sonra sonra neden
sevdiğimi de, neden sevmediğimi de buldum sanırım. Evimi sevmem, orada yaşadığımız için değil belki de. Biz
oraya hayallerimizi, umutlarımızı taşıdık. Onları evimize getirdik, orada büyüttük, zenginleştirdik. Evimizi
kendimiz yaptık. Şimdi köşe bucağa bakıyorum da hep kendimizden bir şey katmışız. Evde kokumuz var,
rengimiz var, biz varız. Böyle olunca hiçbir şeyin beni yormadığını, bıktırmadığını gördüm.
 
 Ama sonraları bir şeyler değişti, belki ben de değiştim. Önce hayallerimiz evden çıkıp gitti. Biz pek farkında
olmadık. Sonra umutlarımız evi terk etti. Onun da farkında olmadık. Ama bir şeyi anladım, hayalleriniz,
umutlarınız neredeyse, siz de orada olmalısınız. Bütün bunlar evden çıkıp gittikten sonra, evimi eskisi gibi
sevmediğimi anladım. Bunlar olmadı mı orası da siz olmaktan çıkıyor. Geriye alışkanlıklar kalıyor. Ev artık
alışkanlıkla gelinen, dinlenmek için, temizlenmek için gelinen bir yer oluyor.
 
 İçimizdeki evimizi başka bir yere taşıyoruz da, farkında bile olmuyoruz. Belki eşim için de böyledir, o da evini
başka bir yere taşımıştır da ben farketmemişimdir. Bunu da kabul etmek gerekir. Şimdi düşünüyorum da,
görünüşte hepimiz aynı evde yaşıyoruz, ama gerçekte belki de öyle değil. Belki de hepimiz ayrı evlerde
yaşıyoruz. Belki de burada `evimiz' dediğimiz bu yerde, ara sıra buluşuyoruz. Artık bana öyle geliyor.
 
 Tatil günleri insana değişik şeyler düşündürür. Günlük, alışık hayatın dışına çıktığımız zaman, belki de her şeyi
yeniden düşünüyoruz. O kutsal evimiz bizim için nedir? Ortak bahçemiz mi, ortak hapishanemiz mi? Bu da pek
çok şey gibi aslında neyi paylaştığımıza bağlı değil mi?
 
 Duygularımızı, hayallerimizi, umutlarımızı paylaşıp paylaşmamaya bağlı değil mi? İki insanın birlikteliği de
aslında bu değil mi? Bütün bunları paylaşamıyorsak gerçekte evli miyiz? Bütün bunları sığdıramıyorsak, orası
bizim evimiz mi?
 
 Her şey, insanla başlayıp insanla bitmiyor mu?
 
 
 Evlenme-boşanma konusunda karşıtlıklar hep dikkatimi çekmiştir.
 
 Evlenmelere hep seviniriz-Boşanmalara hep üzülürüz.
 
 Evlenmeleri destekleriz-Boşanmalara karşı çıkarız.
 
 Evlenirken kimse şu soruları sormaz: Neden evleniyorsun? Neden onunla evleniyorsun?
 
 Ayrılırken sormayan yoktur: Neden ayrılıyorsun? Ondan neden ayrılıyorsun, ne kusuru vardı?
 
 Evlenirken kimseye bir şey açıklamanız gerekmez-Boşanırken herkese ne çok şey açıklamak gerekir.
 
 Evlenirken belediye karar verir-Ayrılırken mahkeme kararı gerekir. 
 
 Evlilikte mutlu olup olmadığınızı kimse sormaz-Ayrıldıktan sonra nasıl mutsuz olacağınızı herkes -kendine
göre-sorar.
 
 Neden böyle? diye düşünmekten bile kaçınmamız aslında ne çok şeyi anlatıyor.
 
 KADINCA ekibi derginin geçen sayısında bu konuyu işlemişti, pek de iyi etmişti. Konunun daha da işlenmesi
gereken ne çok boyutu var.
 
 Toplumumuzda boşanmalar fazla mı? diye bir soruya yanıt verirken, Aslında çok az demiştim. Söylediğim, pek
çok evliliğin aslında yürümediği, belki de o insanların ayrılması gerektiği, halde çeşitli nedenlerle mutsuz bir
birlikteliğin sürdürülmesiydi:
 
 Toplumumuz evlilikte boşanmaya neden ayrı gözlüklerle bakıyor?
 
 Sanırım sorunun temeli insana verilen değerle, kuruma verilen değer arasındaki farktır.
 
 Evlenirken söz konusu olan iki insandır, bir kadın ve bir erkek.
 
 Ayrılırken söz konusu olansa iki insan değildir, evlilik kurumudur.
 
 Kurum her zaman insandan üstündür. Kurum her zaman insandan daha değerlidir. Çünkü kurum demek düzen
demektir, toplumda yaşayan insanlar da kurumların dışında düşünmeye, kurumların dışında yaşamaya alışık
değillerdir, böyle bir durumu karışıklık olarak algılarlar, korkarlar, istemezler.
 
 Evliliğin bir güvence olduğu, erkeklerin boşanmak istedikleri, kadınların bunu istemedikleri sanılır. Görünüşte
öyledir ama gerçekte hiç de böyle değildir.
 
 Erkekler de aslında boşanmak istemezler, boşanmaktan korkarlar ama geleneksel erkek rolüne göre
davrandıkları için evliliği sürdürmeyi kendi ikramları gibi gösterirler. Erkek duygusal açıdan belki de kadından
daha güvensiz. Erkeğin yalnızlık korkusu hiç de kadından daha az değil. Mutsuz bir evliliği sürdürmek isteyen
erkek sayısı hiç de kadın sayısından az değil. Boşandıktan sonra kendini toparlayamayan erkekler bu durumun
örnekleri. İşin bu yanı da var ve bilinmesi gerekiyor.
 
 Boşanmaktan kaçınan kadınların da yalnızlık duygusu sorunu var. Ama mutsuz bir evlilik karşısında kadını asıl
düşündüren belki de bu duygudan çok toplumsal ve ekonomik sorunlar. Böyle mutsuz bir evliliği
yürdürmektense yalnız olmayı yeğleyen çok kadın gördüm. Kanımca, kadınlar yalnız yaşamayı erkeklerden daha
başarıyla yürütebiliyor.
 
 Kadını asıl düşündüren noktanın başında -ekonomik sorundan bağımsız-toplumsal yargılar geliyor. Ayrılmış
kadın? boşanmış kadın, dul kadın asıl yalnızlığı toplumsal ölçekte yaşıyor. Burada adı konmamış bir tabu olayı
var. Bir yanda erkeklerin dul kadına, yerine getirilmeyen istekleriyle dolaşan kadın gözüyle bakmaları ya da
böyle baktıkları duygusu, diğer yanda kadının evli arkadaşları arasında duymaya başladığı tedirginlik, kadın için
çok önemli.
 
 Dul kadın sendromu, belki de kadınların mutsuz bir evliliği bitirmek istememelerindeki asıl etkenlerin başında
geliyor. Evli olmak, kadının toplumsal konumunu sağlıyor, bunu kaybedince yerine koyabileceği bir yeni konum
yok. Her şeyi kadının tek başına göğüslemesi gerekiyor, bu da çok zor. Bunu göğüsleyemeyince seçenek yeniden
evlenmek, olacaktır. O evliliğin de nasıl olacağı bilinmeyince kadın, şimdiki durumunu sürdürmeyi yeğliyor.
Konunun toplumsal boyutu bu.
 
 Ekonomik sorun, çalışmaya yeni başlayacak kadın için ya da çalışamayacak durumdaki kadın için çok önemli.
Çalışan ya da çalışabilecek kadın için ekonomik sorun, sanırım ilk iki sorundan sonra geliyor.
 
 Yalnızlık korkusu, toplumsal bakışın değişmesi korkusunun arkasından ekonomik güçlük korkusu geliyor.
 
 Ya çocuklar? Çocuklar ne olacaktır? Kimin yanında kalacaktır? Nasıl büyüyeceklerdir? Nasıl okuyacaklardır?
Nasıl etkileneceklerdir?
 
 Pek çok evlilik de, ne yapalım, çocuklarımız var diye yürümektedir. Ama kimse de Mutsuz bir evlilikte
çocuklar nasıl büyüyor, nasıl etkileniyor? diye sormamaktadır. Boşanma olayında çocuklar öne çok sürülür ama
çoğu kez diğer nedenleri göğüsleyememenin bahaneleri olur.
 
 Kişisel gözlemlerim, evlilik içi sorunları en akılcı görenlerin çok kere çocuklar olduğunu göstermiştir. Çocuklar
sanıldığı kadar boşanmanın önündeki engel değillerdir. Çocukları bahane eden, ayrıldıktan sonra da -ne yazık ki-
onları kendi isteklerinin aracı yapanlar, anne olmuş, baba olmuş büyüklerdir.
 
 Bütün bunları düşünmüştüm de Bizde boşanmalar çok değil mi? sorusuna belki de olması gerekenden az
demiştim.
 
 Peki de ne yapalım?
 
 Batı dünyasında zaman zaman öne sürülen insanı engelleyen bu eskimiş kurum, bu evlilik kurumu artık ortadan
kalksın mı diyelim?
 
 Sahi, bu kurum artık ortadan kalksın mı?
 
 Bir kurumun sadece kurum olduğu için yürümesinden yana değilim.
 
 Artık evlendiniz. Bu evlilik ölünceye kadar sürecektir. İyi ve kötü günlerde birbirinizin yanında olacaksınız
diyen öğretinin değişmesi gerektiğine inanıyorum.
 
 Doğrusu Birbirinizle birlikte yaşamak için karar veriyorsunuz. Bunun için evleniyorsunuz. Birlikte mutlu
yaşamayı öğrenmeniz gerekiyor. Bunu başardığınız sürece birlikteliğinizi sürdürün. Eğer mutlu olamazsanız,
birbirinize yük olmayın. Bu kararı nasıl veriyorsanız, o kararı da öyle verin olmalıdır.
 
 -Evlendim. Eşim istemediği için tahsilimi yarıda bıraktım.      
 
 -Çalışıyordum. Eşim istemedi, ben de çalışmayı bıraktım.
 
 -Onu çok seviyordum, her şeyim oydu. Ne isterse yaptım, nasıl isterse öyle davrandım.
 
 Bu sözlerin, bu davranışların, bu yaşama biçiminin doğru bir yanı yoktur.
 
 Bu denli kendi olmaktan vazgeçmek, bırakın boşanmayı, evliliğin mutlu yürümesinin önündeki büyük engeldir.
 
 Kendi olmaktan vazgeçmek aslında yaşama cesaretinden vazgeçmektir. Evlilik kurumunu böyle görmek
özünde insanın kendi kişiliğinden vazgeçmesidir ve yanlış olan da budur.
 
 Kurumlar, insanların daha insan olmaları için varsa yararlıdır.
 
 Evlilik kurumu da, kadını ve erkeği daha güvenli, daha kişilikli, daha gelişmiş, daha mutlu kılıyorsa yararlıdır.
 
 İnsanı -ister kadın olsun, ister erkek- daha güvensiz, daha kişiliksiz, daha gerilemiş, daha mutsuz, yapan bir
evlilik, artık yararlı değil, zararlıdır.
 
 Yolun sonuna gelince Nasıl oldu da buraya geldik? Nerede yanlış yapmıştık? diye sormanın pek yararı
olmadığından, o yolun başında bütün bunları düşünmek doğrudur. Düşünmek ve yürünen yolu iyice görmek.
 
 Yaşanan gerçeklere gözlerini kapatıp da Mutluyuz ya, daha ne istiyordu? demenin ya da çevreden
mutluluklarına tanık aramanın yanlışı ortada.
 
 Evlenmek de boşanmak da birey olarak kişiliklerini bulmuş insanların sorunsuz dönemeçleri olacaktır.
 
 Birbirini tamamlamak, eksiklerini birisinde tamamlamak zorunda olan insanların değil, kendi başına da eksik
olmayan insanların birlikteliğinde zenginleşen bir hayat demektir. Eksiğini birisinde tamamlamak isteyen insanın
bulacağı mutluluk değil, bağımlılıktır.
 
 Hiç unutmayalım ki, mutluluğa yakın insanlar, gerçekte özgür ve bağımsız kişilikte olanlardır. Özünde
evlenme-boşanma sorunu da, birçok benzeri gibi, yaşama cesaretine sahip olan kişilik sorunu olmuyor mu?
 
 DUL KADIN SENDROMU...
 
 Ümraniye'de (İstanbul) SHP Kadın Kolları tarafından düzenlenen bir Kadın Sorunları söyleşisinde, bir kadın
söz aldı:
 
 -Ben dul bir kadınım. Burada kadınların pek çok sorunları ele alındı. Daha başka toplantılarda da böyle oluyor.
Ama dul kadınların sorunlarına hiç dokunulmadı. Benim yaşadığım sorunlar hiç ele alınmıyor. Oysa öyle çok
sorunumuz var ki.
 
 Ben eşimle anlaşamadığım için ayrıldım. İki çocuğumla yaşıyorum. Onları okutmakla uğraşıyorum, iyi
yetişmelerini istiyorum, ilerde de başarılı bir hayatları olsun istiyorum. Ama bakın görün ki, yaşadığım bütün
hayatım çevrenin kontrolu altında. Ailem, komşular, eski dostlarım, tanıdıklar yaptığım her şeyle aşırı derecede
ilgililer. Evden saat kaçta çıktığım, eve kaçta geldiğim gözleniyor. Kiminle konuştuğum, yanımda kimin olduğu,
çocuklarımla beraber olup olmadığım kontrol ediliyor. Göremedikleri zaman da soruyorlar, rahatça soruyorlar.
Nereye gittiğimi, ne zaman döndüğümü sorma hakkını kendilerinde görüyorlar. Bakın evli olduğum zamanlar
böyle değildi. O zaman ne yaptığıma, nereye gittiğime, kaçta döndüğüme kimse karışmazdı. Şimdi herkes
hayatımın her anına karışma hakkını kendinde görüyor. Ben elbette mücadele ediyorum. Dul olmak neyi
değiştirir ki? Namusumla yaşıyorum, çocuklarımı yetiştirmeye çalışıyorum, işim var, çalışıyorum, kendi
geçimimi sağlıyorum. Ama bunlar herkesi neden ilgilendiriyor?
 
 Ben bizim sorunlarımızın da tartışılmasını istiyorum.
 
 Bu genç, güzel kadın cesaretle konuşmuştu ama pek çok yerde dul bir kadın yaşadıklarını böyle dile getirmeye
bile çekinirdi. Aslında dul kalmak öyle sorunlu bir hayat yaratıyordu ki sadece bu kavramın gölgesi bile artık
çekilmez hale gelmiş evliliklerin bitmesini engellemeye yetiyordu.
 
 Genç, güzel dul komşu imgesi erkekler için kendi başına bir cinsel tahrik anahtarı oluyordu. Sıcak yaz
gecelerinde yatağında sereserpe yatan güzel dulun etekleri sıyrılmış, dolgun beyaz bacakları açılmıştı. Diri
gövdesi yalnızlığın sıkıntısıyla kıpırdıyor, içinde ara sıra duyduğu garip ürpertilerle geriniyordu. Porno
endüstrisinin kitaplarda, fotoğraflarda, filmlerde işlediği bu konu yeniyetmelerden uzamış evliliklerin yenilik
arayan erkeklerine kadar bütün erkek cinsinin hayalini süslüyordu.
 
 Dul kadın olmak kendi başına cinsel ideolojiyi yansıtan bir kavramdı. Bu kavramdaki fotoğraf, cinsel ilişkiyi
yaşamış ama şimdi ondan yoksun kaldığı için erkek arayan, kız olmadığı için cinsel ilişki kurmaktan
çekinmeyecek, erkeklere hoşgörülü davranmak zorunda olan, yalnız kaldığı için bir erkeğin desteğine muhtaç
kadının görüntüsüydü. Sadece bu imaj bile erkekleri harekete geçirmeye yeterliydi. Erkekler de kimi zaman,
koruyucu amca, kimi zaman anlayışlı arkadaş, güçlü, doyurucu erkek, şefkatli aşık rollerine giriyor ama
ilgilerinin arkasındaki asıl itkiyi kısa zamanda ucundan kulpundan çıkarmakta gecikmiyorlardı.
 
 Dul kadın sezgileriyle hepsinin de ne anlama geldiğini çok iyi biliyor, ilişkilerini bozmadan, insanları
kırmadan, anlamazdan gelerek çevresini istediği mesafelerde tutmanın mücadelesini veriyordu. İlişkilerini iyi
tutmak zorundaydı, çünkü bozulan bir komşuluk ilişkisinin arkasından istedi de ben oralı olmadım
yakıştırmasının gelmesi tehlikesini çok iyi biliyordu.
 
 Akıllı bir kadının söylediği gibi eski aile dostlarıyla ilişkileri bile tuhaflaşmıştı. Eski eşiyle ortak dostları olan
ailelerin erkekleri biraz değişik davranıyor, kadın arkadaşları da tedirgin duruyorlardı. Öyle ya, o artık duldu. Ya
kocasıyla ilişki kurarsa? Bu düşünceyle kadın da eski dostlarına gidiş gelişlerini seyreltiyordu. Yeni dul kadın
kimliğiyle yeni bir çevre kurmak da kolay değildi ya.
 
 Franz Lehar'ın da bu imajın oluşmasında payı vardı. Bu ünlü Macar besteci daha 1905 yılında Şen Dul operetini
besteleyerek neşeli, uçarı, güzel dul kadını insanların hayallerine armağan etmişti. Orta Avrupa'nın neşeli
hayatında dulluk şen olabilirdi ama dünyanın her yerinde böyle olmadığı da biliniyordu. Hindistan'ın
geleneksel töresinde kocası ölen kadının, kocasından sonra yaşama hakkı olmadığı için yakıldığı da biliniyordu.
Geçenlerde bir otobüsün arkasına yazılmış olan Öyle Birini Sev ki, Senden Sonra Yaşamasın, özdeyişini
okuyunca gülmüştüm ama sonradan bu duygunun nasıl güçlü olduğunu düşünmüştüm.
 
 Aslında toplumun ortalama duygusal çizgisi bugün bile bu değil miydi? Toplumca sevilen bir erkeğin
ölümünden sonra eşine bir tür kutsal emanet gözüyle bakılmıyor muydu? Geriye kalan kadın neredeyse adı
konmamış bir tabu sayılıyor, o kadına yaklaşacak erkekten nefret ediliyor, kadın da böyle bir eğilim gösterirse
sessizce, kimi zaman da seslice kınanmıyor muydu? Muhterem ağabeyimizin emaneti yengemiz, elbette
hayatını toplumun ortak anısına adamalıydı. Kendi hayatını yaşamak, bir erkekle evlenmek istemek, bize miras
bırakılmış anılara ihanet sayılmaz mıydı? Geleneksel toplum değerlerimiz nice kadını bu tür yargılarla
denetlemektedir. Belleğimizi biraz yoklamak bu alandaki davranışları bize anımsatacaktır.
 
 Dul yaşmağı deyimi de, dul kadının yüzünü örtmesi gerektiğini belirten bir simgedir. Dul, yüzünü örtmeli,
saklanmalı, evine kapanmalıdır. Erkeklerin günahkar bakışlarından kaçmalı, kadınların koruyucu ilgilerine açık
olmalıdır. Her anının nasıl geçtiğini açıklamalı, sık sık komşularına, dostlarına giderek sıkıntılarından,
çektiklerinden söz etmelidir. Acısını yaşamalı, başkalarının bu acıya ortaklığını istemeli, onların kontroluna açık
olduğunu sezdirmelidir. Dul kadın ancak o zaman rahat edebilir. Toplumun şefkatine layık olduğunu kanıtlar,
aralarına yeniden girebilir. Dul kadından beklenen de, kendisini anılarına ve çocuklarına adaması, günah
olabilecek isteklerini bastırması değil midir?
 
 Belki de Dul aptal otu adı, yüksek tepelerde yetişen bir ağaçcığa bu nedenle konmuştur. Bu küçük ağaç, yüksek
tepelerde yalnız kalmıştır. Çiçekleri çok güzel kokar ama pek koklayanı yoktur. Daha çok bilinen Dul avrat otu,
şifalı bitkiler arasında sayılır. Terletici, yumuşatıcı, kan temizleyici, idrar söktürücü bir bitki olarak
tanınmıştır.
 
 Ama dullara yakıştırılan özellikler hep neşeli, yalnız, gamlı olmamıştır. Dulların ünlü bir nitelenmesi de vamp
kadın imgesidir. Batı kaynaklı bu niteleme, dul kadının artık özgür olduğu, süslenip püslenip gözüne kestirdiği
erkekleri ağına düşürmesi biçiminde olmuş, bu nedenle de cinsel birleşme sırasında erkeğini yiyen örümceğe
Kara dul örümceği Black Widow Spider adı verilmiştir.
 
 Aslında sadece Kara dul örümceği değil, bahçe örümcekleri de, başka örümcekler de cinsel birleşme sırasında
erkeklerini yiyiverir. Bu konuda yazılmış kitaplar, böyle birleşmelerde iş biterken erkeğin de yenip bittiğini
yazarlar. Gözlemler, bazı akıllı erkek örümceklerin önceden bir yiyecek, örneğin bir sinek tutup
ağızlarında bu armağanla dişilerine yaklaştıklarını, dişi örümcek kendisine sunulan yiyeceği yerken cinsel
birleşmeye başladıklarını, dişi örümcek yiyeceğini bitirmeden işi bitirip sıvıştıklarını göstermiştir.
 
 Burada önemli olan, örümceklerin bu özelliği değil, dul kadın imgesinin nelere yakıştırıldığıdır.
 
 Erkek dünyası erkeğini yiyen örümceklere kara dul adını takarken, yaz aylarında eşi bir yerlere giden erkeğe de
yaz bekarı, demiş, onun bu sıralarda yapacağı kaçamaklara yaz çapkınlıkları hoşgörüsüyle bakmıştır. Doğrusu
haksızlığın bu kadarı fazla ama hayatımızın neresinde eşitlik var ki?
 
 Dul kadınların sorunları, çözülür mü? Çözüm insanın insana bakışında yatıyor. Çözüm toplumun insana
bakışında yatıyor. İnsana insan olarak bakmayı öğrenmemiş, ancak sosyal statü ile değerlendiren toplumlarda
çözüm mücadeleyle olacaktır, sancılı olacaktır, güç olacaktır. Öncelikle erkeğin de, kadının da bakışındaki
soru işaretlerinin kalkması gerekiyor. Kız mıdır, kadın mıdır, evli midir, bekar mıdır diye ayırmadan kadına
bakabilmek, kadını önce ve sonra insan olarak değerlendirebilmek. Çözüm burada. Çözüm insanlıkta. Çözüm
insan olmakta. Erkeklerimizin de, kadınlarımızın da önce bunu öğrenmesi gerekiyor. Önce insana saygı duymayı
öğrenmesi gerekiyor.
 
 Yaşadığımız nice güçlüğün çözümü de burada değil mi?
 
 
 ... evlilikle noktalama arzusunda olduğumuz beraberliğimiz onun ailesinin ve çevresinin baskısıyla sona erdi.
Beraberliğimiz süresince bu tepkiyle mücadele etmekten yorulduk. Hala birbirimizi çok seviyor olmamıza
rağmen, onun mantığınca bu işin sonunda mutsuzluk olduğunu düşünmesi sonucunda bir aydır görüşmüyoruz.
 
 Bu süre içinde hep haber bekleyerek yaşıyorum, yaşam faaliyetlerini sürdüremiyorum, çünkü hiçbir tarafım
tutmuyor sanki, bedenim yaşamaya devam etse de ruhum ölmüş gibi. Beş sene boyunca hep hayal olan bir sevgi
peşinde koşmuş olmanın çöküntüsü asla tamir edilemeyecek bir yara oldu bende. Her şeye karşı güvenimi ve
sevgimi yitirdim. Bilirsiniz ki sevgi insan hayatında en önemli yeri tutar ve sevgi emek ister. Ben çok emek
verdim, sonunda yine yalnızlık oldu mükafatım. Bunu hak etmedim kesinlikle. Tek suçum bu çağa
yakışmayacak kadar sevgi dolu ve duygusal olmam...
 
 Bu dar geçitlerden hangimiz geçmedik ki? Bu genç kadının acılarına kim zayıflık bunlar diyebilir? Bizim insan
olmamızda bu duyguların, bu çırpıntıların payını kim inkar edebilir?
 
 Okurum, önce telefon etti, sonra da konuştuğumuz gibi mektup yazdı. Kendisiyle tanışmamıştık, gene de
tanışmıyoruz, başka bir kentte yaşıyor. O beni yazdıklarımla tanıyor, ben den onu mektuplarıyla. Bu da önemli
bir tanışıklık değil mi?
 
 Mektubun sonu da bilinmesi gereken önemde:
 
 ... Seven insanların istemeden ayrılması doğru mu? Ben, bu acıyı nasıl yeneceğim?
 
 Özür dilerim, cevabını kendimizin veremediği şeyleri size soruyorum.
 
 Kadınca'da yazınızı okuduğum zaman sanki bana umut verdiniz ve sizi hemen arayıp özel desteğinizi almak
isteğini duydum.
 
 Aslında daha detaylı bir şekilde anlatıp, olayı sizin bakış açınızdan değerlendirmek isterdim, fakat şu anda çok
uzun yazamıyorum.
 
 Lütfen bana yardımcı olun, buna gerçekten çok ihtiyacım var.
 
 Toplumun katı gerçeklerini göremeyecek kadar farklı bir dünyada yaşıyorum. Beni gerçek yaşama kabul
etmeyen, dışlayıp atan bu toplumun gerçekten ezmesine izin vermeyin. Ne olur bir şeyler yapın. Cevabınızı
sabırsızlıkla bekliyorum.
 
  Mektubu okuyup bitirdim ve birçok şeyi birden düşündüm. Sevmek-sevilmek-ayrılmak-acı çekmek-ne
yapacağını bilememek.
 
 Ne çok insandan dinlemiştim, ne çok kadından, ne çok erkekten...
 
 Sadece dinlememiş ben de yaşamıştım.
 
 Onun için de bütün okurlarımla mektuplaşmayı düşündüm.
 
 Bu yazı, mektup sahibi okuruma da, bütün okurlarıma da, kendime de yazılmış bir yazı olacaktı. Bir anlamda
kendimle konuşmaydı.
 
 Neden böyle oluyordu.
 
 Sevmek mi yanlıştı? Duygular mı yanlıştı? Güvenmek mi yanlıştı?
 
 Kimseye güvenmemeli miydik? Kimseyi sevmemeli miydik? Duygularımız olmamalı mıydı? Peki o zaman
nasıl insan olacaktık?
 
 Kendimizi böyle yapayalnız duyarken böyle düşünmekten kaçınabilir miyiz? Kendimizi yanlış bulmaktan,
kendimizi suçlamaktan, kaçınabilir miyiz? Hiç kimsenin buna değmediğini düşünmekten kaçınabilir miyiz?
 
 Sevgiyi bilmeyenleri hiç düşündük mü? Sevgiyi bilmeyenler duygusuz oldukları için mi bilmezler? Bence
hayır.
 
 Sevgiyi bilmeyenler, onu reddedenlerdir. Sevgiyi reddetmenin asıl nedeni de bencillik ve korkudur. Evet,
bencillik ve korku.  
 
 Sevgiyi bilmeyenler ya bencildir, ya korkak, ya da hem bencil hem korkak.
 
 Bu da onların kötü insan olmalarından değil, verme duygusunu öğrenmemelerinden, yaşama cesaretini
kazanmamalarından doğar.
 
 Sevgi, verebilme soyluluğuyla yaşama cesaretinin ortak ürünüdür.
 
 Böyle olmayan bir duyguya, sevgi demek yanlıştır ama ne çok insanımız bu yanlışı yapar bilseniz.
 
 Bencil bir insanın sevgi dediği, kendisi bir şey vermeden aldığı duygulardır, kendi eksikliğini tamamlamaya
yönelik bir katkı, bir dolgu. Böyle birisi seviyorum, dediği zaman, bu senin beni sevmeni seviyorum demektir.
Sürekli olarak almaya ve alışla kendisinin hiç doymayacak olan eksikliğini tamamlamaya yöneliktir.
Bencilliğin temelinde de ne yazık ki yoksunluk vardır. Bencil insan, aslında en yoksun insandır. Sürekli olarak
almaya çalışarak hiçbir zaman tamamlayamayacağı yoksunluğunu gidermeye çalışmaktadır.
 
 Böyle bir insan sevemez. Sevgiyi bilemez. Sevginin değerini de bilemez.
 
 Sevgi, onun için, sadece almaktır. En çok kimden alabilirse ona yönelir ve onu sevdiğini sanır.
 
 Bencil insanın kendine güveni sanılan mesafesi ise, aslında kendine kapanışıdır. Bunun temelinde yatan
yaşama korkusunu çoğu kez göremeyiz.
 
  Yaşama korkusu, sevginin önündeki bir diğer engel.
 
 Sevmek, cesaret ister. Duygusal cesaret ister ve çok az insan bunu bilir.
 
 Toplumumuz insana en büyük kötülüğü bu alanda yapmaktadır. Toplumumuz hepimize bencilliği ve korkmayı
öğretir. Bize öğretilen vermenin ve cesaretin bizim sefaletimize yol açacağıdır. Oysa, yaşanan, insan sefaleti,
bencilliğin ve korkaklığın sonucudur.
 
 Öyleyse neden açı çekiyoruz?
 
 Sevgiyi bilen insanlar, vermeyi bilen ve sevmekten korkmayan insanlar neden acı çekiyor?
 
 Gelin, bunun yanıtını da düşünelim.
 
 Önce Hayatı Sevmek Gerekiyor
 
 Hayat her şeydir. Ağaçlar, çiçekler, içtiğimiz kahve, elimizi uzattığımız kedi, sinemaya yeni gelen film,
okuduğumuz kitap, Arjantin'deki enflasyon, Joan Baez'in şarkıları, gazetedeki bulmaca, almayı düşündüğümüz
gömlek, havanın aşırı sıcaklığı, Milli Piyango satıcısı, televizyonda yayımdan kaldırılan film, arkadaşımızın
diş hekimine gitmesi...dir.
 
 Hayat her şeydir, bizi her an kendisini sevmeye zorlamakta.
 
 Ama, biz bunu çok sonradan öğreniriz.
 
 Bize hayatı sevmek öğretilmez. Bunu kendimiz öğrenmek zorundayız.
 
 Hayatın yerine bir erkeği (ya da bir kadını, bir evi, parayı?) koyarız ve onu hayat olarak sevmeyi öğreniriz.
 
 Hayat artık bizim için odur, sadece odur; böyle yaşamaya başlarız.
 
 Hayatı daraltırız ve korkarız. Ya erkek (ya da kadın, ev, para?) giderse ne yaparız? Bunu düşünür ve korkarız.
Yaşama tehlikesi budur, bu tehlikeye atılırız ve yaşarız. Sonra, erkek (ya da kadın, ev, para?) gider ve biz ölürüz.
 
 Bu ölümü kendimiz hazırlamışızdır.
 
 Yaşamın çok rengi yerine, yaşamın çok çizgisi yerine tek bir varlığı koymuşuzdur. Bu yanlışı ölümle öderiz.
 
 Kim bilir, yaşarken kaç kez böyle öldük?
 
 Ölmek ve yeniden dirilmek insana özgü.
 
 Diriliriz, her şeyi yeniden öğreniriz, yaşamayı yeniden öğreniriz.
 
 Ölüp yeniden dirilenler çok şey bilir.
 
 Biz de bu deneyi bilerek yeniden yaşamaya başlarız.
 
 Eğer bu deneyi bilebilirsek, bundan sonra hayatı sevmeyi öğreniriz, sevdiğimiz insanı da o geniş hayatın içinde
bir yere koyarız. Onu taşımadan ve kendimizi ona taşıtmadan hayatı yaşamayı öğreniriz.
 
 İşte o zaman, birini severken ağaçları, çiçekleri, içtiğimiz kahveyi, elimizi uzattığımız kediyi, sinemaya yeni
gelen filmi... unutmayız.
 
 AYRILMASINI BİLMEK...
 
  Kadın-erkek ilişkisinin en önemli yanlarından birisi de ayrılmasını bilmek değil mi? Belki de insan kişiliğinin
çok ortaya çıktığı durum budur. Kadın olsun, erkek olsun bir insanın niteliklerini, yetişme biçimini,
davranışlarını, yapısını, olgunluk derecesini anlamak istiyorsak, onun ayrılırken nasıl davrandığını görmek
yeterlidir. Eskiden insanlar üç yerde anlaşılır denirdi: Yolculukta, içkide, kumarda. Bu üç durumda da insanların
kendisini saklaması olanaksızdır. Gizlenmiş bencillikler, yapmacık kibarlıklar, cilalı davranışlar bu üç durumda
da uçar gider, yerini gerçek davranışlar alır. Yolculukta, içki masasında, kumar oynarken insan kendini
saklayamaz. Gerçek payı büyük bir gözlemdir bu.
 
 Sanırım ayrılık da önemli ölçütlerden birini oluşturuyor. Bitme noktasına gelmiş bir arkadaşlık, heyecanı uçup
gitmiş bir aşk, tükenmiş bir evlilik ayrılık dönemecine gelince, insanlar nasıl davranıyor? Bu sorunun yanıtları
toplumumuzun en büyük sorunlarından birini de aydınlatmaktadır.
 
 Hiç bilmediğimiz şey, ayrılıkta topluma verilecek bir hesabın olmadığıdır. Ayrılırken hesaplaşmamız gereken
en önemli kişi kendimiziz. Ayrılık, önce kendimizle hesaplaşmaktır. Keşke bunu dürüst bir hesaplaşma olarak
yapabilsek. Kendimizi haklı çıkarmaya çalışmadan, kendimizi aldatmadan, kendimizi yanıltmadan olaya
bakabilsek... O zaman pek çok konu çözümlenmiş olurdu... Ama bunu bilmek; daha önemlisi yapabilmek
ne çok şey istiyor. Birey olarak kendi kimliğimizi bulmuş olmak, kadın-erkek ilişkisini çıkar hesabına
oturtmadan yaşayabilme olgunluğunu taşımak, kendi kararlarımızı verebilmek, daha önemlisi bu kararları
taşıyabilmek... Belki daha başka şeyler de var ama en önemlileri bunlar değil mi? Kendimizle hesaplaşabilmek,
en çok böyle zamanlarda gerekiyor.
 
 Ayrılık olgusunda doğru bakmamız gereken ikinci kişi de ayrıldığımız kişidir. İşin başka güç yanı da
ayrılacağımız insana doğru bakabilmek. Aramızdaki ilişkinin biten yanlarını ona fatura etmeden bakabilmek, bir
ilişkinin yıpranışını ille de insan kusurunda aramamak, toplumda örneklerini çok az gördüğümüz bir davranış
değil mi? Yaşanmış ortak güzellikleri çamura bulamadan ayrılmayı başarmak, belki de insan hayatının en önemli
davranışları değil mi? Hesaplaşmamız gereken ikinci kişi de şimdi ayrılmakta olduğumuz odur. Arkadaşımız,
sevgilimiz, eşimiz olan o.
 
 Ayrılmakta olan ya da ayrılan iki kişinin kendilerine ve birbirlerine vermeleri gereken hesaptan başka borçları
yoktur. Hele topluma verecek hiçbir hesapları yoktur. Bunu bilmemek, insan ilişkileri için nice umut kırıcı.
Doğru ayrılmayı bilmemek, sevgiyi bilmemek, insanı bilmemek, değeri bilmemek olgusunun bir parçası belki
de.
 
 Oysa toplumumuzda yaşanan ayrılık olgusu bu değerlendirmeden çok uzak. İnsanımız önce topluma hesap
vermekle yükümlü olduğunu sanıyor. Belki de böyle öğrenmiş, böyle görmüş, böyle yapmakta bir şeylere
tutunmaya çalışıyor.
 
 Bilemezsiniz, neler çektim. Nelerine dayandım, nelerine göz yumdum. Geçer diye, düzelir diye bekledim ama
hiçbir şey olacağı yok. Dışardan çok kibar görünür, nazik görünür, ah, hepsi rol, hepsi yapmacık. Bencilliklerini
gizlemeyi çok iyi bilir. Kabalıklarını kimseler bilmez. Beni kullandı, evet, hep beni kullandı. Aslında
herkesi kutlanır ama dışardan anlayamazsınız. Artık dayanmama imkan yok. Ayrılıyorum, başka çaresi yok.
Biliyorum, gene özürler dileyecek, ağlayacak, çünkü bunları hep yaptı ama hiçbirine aldanmam. Kesin kararımı
verdim, ayrılıyorum. Yıllarımı ona verdim, iç yüzünü bilemedim, şimdi ne olacağını bilmiyorum. Ama ben kesin
kararlıyım. Kendimi kurtarıyorum. Daha size anlatamayacağım neler var. Hoş herkes onun ne mal olduğunu
biliyor ya. Belki ben kendimi aldattım.
 
 Onunla birlikteliğim hep aleyhime oldu. Kişiliğimi ezdi. O istemedi diye mesleğimi yapmadım, çalışmadım.
Beni kendine mecbur bırakmak için yaptı bütün bunları. Nasıl anlatayım, beni kendisinin gölgesi yaptı. Belki
benim de yanlışım oldu ama sevdiğim için yaptım hepsini. Bir gün bile onun için yaptıklarımı düşünmedi,
hepsini de yapmam gereken şeyler sandı. Artık yeter demem gereken yerde bile sustum. Sevgimizi kurtarmak
istedim ama olmadı işte. Şimdi elimde ne var? Hiçbir şey. Bütün hayatımız ona yaradı, benimse elimde hiçbir
şey yok.
 
 -İnsan birbiriyle yaşamadan anlayamıyor. Aslında belki de zamanın yıpratması. Hiçbir şey tek taraflı olmaz.
Benim gösterdiğim dikkati bir gün bile göstermedi, oysa benden çok o dikkat etmeliydi, çünkü bu beraberlik
benden çok onun işine yaradı. Yaptığı her işi benim gayretimle başarmıştır. Benim desteğim olmasaydı, hala
başladığı yerlerde gezinirdi. Şimdi görecek gününü, bakalım her şey göründüğü gibi mi oluyormuş...
 
 Bunlar kadın söylemleridir. Daha başkaları da olan söylemler...
 
 Erkek yakınmaları da farklı değildir. Sadece suçlama nedenleri değişir, o kadar. Daha düne kadar sevilen,
beğenilen, hiçbir davranışından yakınılmayan sevgili, arkadaş, eş birdenbire artık çekilmez olmuştur:
 
 Aramızda hiçbir şey kalmadı. Beni hiçbir zaman anlamadı ya, artık anlamak için parmağının ucunu
oynatmıyor. Varsa yoksa kendisi, böylesine kendine dönük, bencillik görülmemiştir. İlgisizliğini sürdürse ona da
ses çıkarmayalım ama olmadık kıskançlıklara ne demeli? Hayatımı zehir etmek için hiçbir fırsatı kaçırmaz.
Arkadaşlarıma bile dil uzatıyor. Artık çekemem...
 
 -Yahu anlamazsın, beni kıskanıyor. Hayır, başka kadınlardan falan değil, öyle olsa anlarım da, yaptıklarımı
kıskanıyor. Beni küçük düşürmek için ne mümkünse yapıyor. Ne yapsam küçümser, başkalarının yanında alay
etme fırsatını hiç kaçırmaz. Benim de ara sıra kabalaştığım oldu ya, hepsinin sebebi kendisi. Artık bitti, yolun
sonuna geldik. Bakalım bundan sonra nelerin olup bittiğini anlayacak mı?
 
 -Biz bittik arkadaş, işin doğrusu bu. Her şey sıradanlaştı mı bitireceksin. Ama işin buraya gelmesinin
sorumlusu o. Her şey tıkırında gidiyor ya, kendini bıraktı. Hiçbir şeye aldırdığı yok. Sevgi mi, ben inanmıyorum.
Başlangıçta heyecan sonra da alışkanlık. Başka bir şey yok. Bitsin daha iyi...
 
 Ayrılık söylemlerinin bin bir çeşidi var, bin bir türü var. Yanlışımız, ayrılıklardan mutlaka birinin sorumlu
olduğunu düşünmemizdir. Bu mutlaka birinin sorumlu olduğu saplantısı, yaşanan nice güzelliğin nasıl da
haksızca unutulmasına yol açıyor. Ayrılığın acısı, öfkeyle ateşlenip de birilerinin gözünde haklı çıkmaya
dayandı mı ne yaşanan güzellikler kalır, ne söylenen güzel sözler... Oysa bütün bunlar hep düşünmemiz gereken
şeylerdir. Duygularımıza, yaşadıklarımıza haksızlık ederken en büyük haksızlığı kendimize yapmıyor muyuz?
Hayatımıza giren her kadın, her erkek bize nice güzellikler vermiştir, bize ne güzel şeyler katmıştır, bizi
nasıl zenginleştirmiştir. Ayrılmayı bilmek, belki de insan erdemlerinin en güzellerinden biri. Bilinmesi,
yaşanması güç bir insan erdemi...
 
 Ayrılmayı çirkinleştirmemek, yaşanan güzelliklerin anısını bozmamak neden aklımıza gelmiyor?
 
 Şimdi ayrılıyoruz. Birlikte güzel şeyler yaşadık, birlikte çok anlamlı şeyler yaşadık. Birlikteliğimiz bize çok
güzel şeyler verdi. Böyle olmasını istemesek de, artık birbirimizi üzmemeliyiz. Ayrılmak, ayrıldıktan sonra da
yaşanan güzellikleri korumak belki de birlikte kötü şeyler yaşamaktan çok daha doğru. Şimdi bize düşen bu
doğrulara birlikte sahip çıkmak. Zamanında da birlikte karar vermiştik; şimdi de birlikte karar veriyoruz. Bana
verdiğin güzel şeyler için sana çok şey borçluyum, bunu hep hatırlamak istiyorum...
 
 Bunu söyleyebilmek ne güzel. Böyle davranabilmek ne güzel. Korunması gereken şeylere sahip çıkabilmek ne
güzel. Ayrılığı da birliktelik gibi taşıyabilmek ne güzel. Karşımızdakini de, kendimizi de suçlamadan ayrılığa
bakabilmek ne güzel. Başkalarının gözünde haklı çıkmak için geçmişte yaşadığımız güzellikleri zedelememek ne
güzel. O sıkıntılı dönemi olgunlukla geçirebilmek ne güzel... .
 
 Ama ne yapalım ki güzellikler hep zor, hep çileli... hepsinden önemlisi hep emek istiyor. İnsana yakışanı
bulabilmek kimi zaman çok zor ama çok da güzel...
 
 
 Böyle bir soru sorulsa ne yanıt verirdiniz?
 
 Beethoven'i kıskanır mısınız? Onun bütün yapıtlarını dünyada dinleyen tek insan olmak ister miydiniz? Bütün
senfonilerini, sonatlarını, üvertürlerini, operasını hiç kimseyle paylaşmadan tek başınıza dinlemek istemez
miydiniz? Beethoven'i kıskanır mısınız?
 
 Beethoven'i kıskanmak mı? Hiç böyle saçma şey duymamıştım. Bir müzik bestecisi kıskanılır mı? Onu sadece
ben dinleseydim ne değeri olurdu? Onun müziği benim değil ki, bütün dünyanın malı olmuş. Saçma bir soru.
 
 Belki Beethoven'in müziğini sevmiyorsunuz?
 
 Yo, severim. Size tuhaf gelir mi bilmem, en çok da onu severim. Müziğinde insanı düşündüren, duygulandıran,
heyecanlandıran bir şey var. Herkes hoşlanmayabilir elbette, ama ben çok severim.
 
 Şimdi biraz hayret ettim desem alınır mısınız? Hem seviyorsunuz hem kıskanmıyorsunuz öyle mi?
Evet, öyle. Ne varmış bunda alınacak?.
 
 Biz seven kıskanır diye bilirdik de ondan. Şarkılarımıza kadar girmemiş midir seven kıskanır diye. Hatta
sevginin ölçüsü kıskançlıktır diye bir düşünce bile yok mudur?
 
 Ah, o başka. Siz başka bir şeyi söylüyorsunuz. Sizin söylediğiniz aşk, sevgili, eş için geçerli. O başka bir sevgi.
Müzik sevgisi başka bir şey, sevgiliye duyulan başka bir şey, birbiriyle ilgisi yok.
 
 Böyle bir örnek çok düşündürücü değil mi? Kıskançlığın nedeni sevgi ise neden çok sevdiğimiz bir besteciyi,
bir ressamı, bir yazarı, bir sinema oyuncusunu kıskanmıyoruz?
 
 Bu soruyu sorduk ve şu yanıtı aldık:
 
 Sevdiğim bir sanatçıyı kıskanmaya hakkım yok ki? Kıskanacağım kişiyi kıskanmak için hakkım olmalı. Benim
sevgilim olmayan, benim eşim olmayan birini neden kıskanayım? Onu da sevgilisi kıskansın, eşi kıskansın, hak
onundur?.
 
 Öyleyse kıskanmak için sevmek yeterli değil, bir de kıskanmak hakkı gerekiyor.
 
 Peki kıskanmak hakkının temelinde ne var? Bunu da düşünmemiz gerekli değil mi?
 
 Kıskanmak kimin hakkı mı? O kişiye yakınlığı olan kişinin elbette. Artık sevgilisi mi olur, eşi mi olur, kime
aitse ona düşer kıskanmak.
 
 Demek ki kıskançlık olayının gelişiminde hem sevgi duygusu, hem de mülkiyet duygusu rol oynuyor.
 
 Böyle düşünmeyenler de var:
 
 Kıskançlığın sevgiyle ilgisi olduğunu sanmıyorum. Dikkat edin, sevdiğimiz pek çok şeyi paylaşmaya can
atarız. Ama iş kadın-erkek ilişkisine gelince tam tersi oluyor. Erkek kadını, kadın da erkeği kıskanıyor. Bunda
sevgiden çok mülkiyet duygusu rol oynuyor bence.
 
 Hem öyle olaylar oluyor ki, kıskançlığın sevgiyle hiç ilişkisi olmadığını düşündürüyor. Adam karısını
sevmiyor, hem de hiç sevmiyor. Ayrılmak istiyor, çeşitli nedenlerle gerçekleşmiyor. Tam bu durumda kadının
başka bir erkekle ilişkisi olduğunu öğrenince çılgına dönüyor. Şiddetli bir kıskançlık sahnesi yaşanıyor. Burada
sevgi söz konusu değil, hiç değil, ama yoğun bir mülkiyet duygusu var. Kıskançlığın asıl nedeni de bu. Mülkiyet
duygusu.
 
 Yani, kıskançlığın sadece mülkiyet duygusundan kaynaklandığını mı söylemek istiyorsunuz?
 
 Evet, bunu söylemek istiyorum. Kıskançlığın temelinde mülkiyet duygusu var. Kadının erkeği, erkeğin kadını
kendi malı sayması kıskançlığın asıl nedeni. Bu bilinmediği zaman ya da kabul edilmek istenmediği için başka
nedenler bulunuyor. En kolay açıklama da kıskançlığın sevgiden doğduğu yakıştırmasıdır. Bu bence tam bir
yakıştırma. Öyle olunca kıskançlık baskısı da toplumda meşrulaşıyor. Olay kanımca budur.
 
 Peki siz sevdiğiniz insanı kıskanmıyor musunuz?
 
 İsterseniz şaşırın, kıskanmıyorum. Neden kıskanayım ki? Kıskanmak için ona güvenmemem gerekir.
Güvenmesem neden onunla birlikte olayım? Güvenmeyi de abartmamak gerekir, sevdiğim bir insandır, onun da
insan ilişkileri vardır. Başkasını sevmeye hakkı da vardır, benim de hakkım vardır kuşkusuz. Onu seviyorum,
onun da beni sevdiğini sanıyorum. Elbette onu kaybetmek istemem ama kıskanarak bu ilişkiyi sürdüremem.
İstediğim tek şey, benden ayrılmak isteğinden haberimin olması. Onun da benden istemeye hakkı olan budur.
Öyle o benim malımdır ya da ben onun malıyım, gibi şeylerin bizim hayatımızda yeri yok. İnsanı mal yerine
koyarak sevemezsiniz. Sevdiğiniz zaman da onun adı malınızı sevmek, olur. Ben böyle bir davranışa sevgi
denilmesini yanlış sayarım:
 
 Ya eşiniz başka birini severse?
 
 Genç kadın güldü:
 
 Konunun can damarı bu. Korku. Terk edilmek korkusu. Bırakılmak korkusu. Ben, hayır, korkmuyorum: Neden
korkayım? Sevgimi korkuyla sürdüreceğim? Sevgimi korkuyla mı besleyeceğim? Böyle sevgi olmaz. İnsanlar
güvensizliklerinin adını sevgi koymuşlar, korkularını gizliyorlar. Bu gizli korku, kıskançlığı getiriyor.
 
 Kıskançlığın kaynağı sevgi değildir, böyle sanılması da yanılgıdır. Kıskançlığın kaynağı, bizim malımız
saydığımız insanın başka birini beğenerek, artık bizim malımız olmaktan çıkacağından duyulan korkudur.
Kıskançlığın duygusu bütünüyle budur. Böyle bir korkumuz olmadığı zaman, eşimizin beğenilmesini isteriz
değil mi? Dikkat edin, korkmadığımız zaman eşimizin beğenilmesini isteriz. Onun güzel bulunmasını, onun
giyiminin beğenilmesini, onun konuşmasının, davranışlarının beğenilmesini isteriz. Ama onu kaybetme korkusu
olursa, böyle bir beğeni bizi öfkelendirir. Olayın özü budur. Kıskançlık dediğimiz de budur.
 
 Şimdi siz, eşinizi sevdiğinizi ve kıskanmadığınızı söylüyorsunuz. Ayrıca, onunla ayrılmaktan korkmadığınızı
ekliyorsunuz. Ama toplumdaki kıskançlık olgusunun birçok örneğinde buna uymayan özellikler var. Pek çok
insan eşine güvense de onu kıskanıyor, ayrılmanın söz konusu olmadığını biliyor, gene kıskanıyor. Bunları nasıl
açıklayacağız?
 
 O pek çok dediğiniz örneklerde kıskanan kişi eşine değil, kendine güvenmiyor. Onların kendilerine güveni yok.
Asıl güvensizlik, asıl korku kendilerinde.
 
 Dikkat ederseniz, insanların çoğunda duyguların olgunlaşmamış olduğunu göreceksiniz. Duyguları
olgunlaşmamış, düşünceleri gelişmemiş insan, yaşamak için başkasına yaslanmak zorunda kalıyor. Onların
birlikte yaşamak dediği şey, aslında yanındakine kendini taşıtmak. Korkusu onu kaybetmekten. Ya da her şeyi
sadece sahip olmayla ölçen bir hayat anlayışına tıkanmış kalmış, eşini de, sahip olduğu cüzdan gibi, mendil gibi,
araba gibi bir eşya olarak görüyor. Sahip olduğu hiçbir şeyi kaybetmeye tahammülü yok, insan ilişkilerini de
böyle görüyor.
 
 Bu insanların sevgiyi bilmeleri zaten olanak dışı. Onlar, sevgi diye mallarına sahip olmayı anlıyor ya da
kendilerini taşıttıkları insana olan bağımlılıklarını kastediyorlar. Bilseniz, sevgi sözcüğü ne çok yanlışa
yakıştırılmakta.
 
 Neredeyse insanların aslında birbirini hiç de sevmediğini söyleyeceksiniz.
 
 Neredeyse söyleyecek değilim, söylüyorum.
 
 İnsanlar sevmekten çok sevgi sözcüğünün arkasına sığınıyorlar. Sevgi demek, seviyorum demek, çok
seviyorum demek, pek çok kişi için korkularından kaçmanın yolu, güvensizlikten kurtulmanın yolu. Gerçekte
sevmeyi bilmiyorlar. Sevgi bir duygu olgunluğudur. Sevgi insanın kendisinde olan bir duygunun verilmesidir,
duygunun paylaşılmasıdır. Bizde olan bitene bakın, sevginin bir taahhüt belgesi yerine konduğunu görürsünüz.
Bunu yap, çünkü seni seviyorum, Şunu yapma, çünkü seni seviyorum. Gerçek sevgi insana ipotek koyar mı?
 
 Sonuç mu, insanlar birbirini sevmiyor ama kıskanıyorlar. Olan budur.
 
 Doğrusu ben de yeniden düşünmeye başladım.
 
 
 Asistanlığını yaptığım hastanenin gece nöbetlerinde hasta geldiği zaman, hastabakıcı haber verirdi. Acil hastane
bölümü hastanenin arka giriş kapısındaydı, nöbetçi asistan odası da bitişiğinde. Hastabakıcının içeri girişinden
hastanın durumunu az çok anlardık. Telaşla girip de doktor bey, yaralı geldi, trafik kazası, dediğinde hemen
olaya yetişmek gerekirdi. Daha rahat girip hasta geldi, ağrısı varmış derse, koşarak değil, yürüyerek gitmenin
yeterli olduğu anlaşılırdı. Hastanelerin acil nöbetleri toplumun aynasıdır. Gece sarhoşları, çarpıntısı tutanlar,
trafik kazaları, iki yıllık hastalığını gece aklına takıp acile gelenler... Bunların hepsi vardı. Hastabakıcılar
yılların deneyimi içinde kendilerine göre olayı değerlendirir, kimi zaman muhtemel teşhisi bile söylerlerdi:
böbrek taşı olabilir, ya da kırığı var gibi.
 
 Ama hastabakıcıların göre göre alıştığı bir hastalık tablosu vardı ki, öyle bir hasta geldiği zaman, hastabakıcı
odaya gülerek girer: gene bir isterik doktor bey derdi. Neredeyse gelsen de olur, gelmesen de, seni de boşuna
rahatsız ediyoruz havasında.
 
 Muayene masasında yatan, bir kadın olurdu. Vücudunu kaskatı germiş, gözleri kapalı, yumrukları sıkılı bir
kadın. Yanında gelen kadın sıkıntılı bakışlarla yanına yöresine bakar, gözlerini sizden kaçırırdı. Beraberinde
gelen erkek, dışarda sinirli sinirli dolaşır, sanki aile sırları ifşa olmuş gibi içinden kadına kızdığı belli, beklerdi.
 
 İSTERİK. Yargı buydu. Hiç kimsenin buna bir hastalık gözüyle bakmadığı belli olurdu. Hastabakıcılara göre,
karının derdi belliydi ya, doktor ne yapsındı?. Yanındaki kadına göre, zavallı taze, talihsizdi, onun çektiklerini
kimseler bilmezdi. Dışardaki erkeğe göre, numaracı karıydı, dayak düşmanıydı, onun istediği şöyle dört başı
mamur bir dayaktı.
 
 Hastalıklar konusunda da toplumsal önyargılar vardır. İşte bu histeri konusunda da kimbilir ne zamanlardan
kalma bir cinsel isteği doymayan kadın imgesi gelip yerleşmiştir. Porno film tipleri de bu imgenin üstüne
oturtulur. Bu filmlerin isterik kadını açık saçık pozlar veren, orasını burasını gösteren, ikide bir şehvetli
dudaklarını ıslatıp baygın bakışlarla azgın erkek arayan bir tiptir. Biraz daha ustalıklı senaryolar gizli isteriklerin
öykülerini anlatır. Burada kadın günlük hayatında son derece ciddi, hiçbir biçimde pas vermeyen kadındır. Ama
işte, usta erkek bu gizli isterik'i keşfeder, bir iki numaradan sonra bu kadını da yatakları paralayacak duruma
sokar. Seyirciler de her zaman sokakta gördükleri kadınların içindeki gizli isterik şehvet delisini imgelerinde
geliştirip keyiflenirler.
 
 Zaten, orijinal adı Histeri olan hastalığı Türkçeleştirip isterik yaparak onu bir çağrı biçimine sokmak da bu
önyargının biçim verişi değil mi? Ruh hastalıkları tarihinin en eski konularından biri olan histeri'nin bunlarla
ilgisi olmadığını söylemek biraz işin bilinen tadını kaçırmak ama ne yapalım ki böyle. Geçenlerde katıldığım
26'ıncı Psikiyatri ve Nörolojik Bilimler Kongresi'nde bu konu tartışıldı. Prof. Dr. Orhan Öztürk'ün yönettiği
panelde, Prof. Dr. Zeliha Tunca, şöyle bir olayı anlattı: 26 yaşında bir kadın, bir gün ocağa odun koyarken sağ
kolunun birden bire tutmadığını anlıyor. Ne kadar gayret etse de boşuna, sağ kolu hiçbir şeyi tutmuyor. Kadının
dört çocuğu var. Kocası uzun yıllardır Almanya'da çalışıyor. Kadın geniş bir ailenin kızı. Gene geniş bir
aileye gelin olmuş. Bütün işlerini kendi görüyor. Aile içinden de destek görmüyor. Yakacakları odunu bile
kendisi toplamak zorunda. Kadının annesi de vaktiyle bir felç geçirmiş ve sağ kolu tutmamış.
 
 İşte bu kadının durumu histeri hastalığına bir örnek. Bu olaydaki kadının durumundan yakınması törelere uygun
olmadığı için dertlerini kimseye anlatmayan...yardım istemeyen davranış özelliklerine sahip. Mutlaka çevresinde
de her şeyini kendi pişirip kotarır, evini çekip çevirir, çocuklarını büyütür sayılmakta, onaylanmaktadır. Ama iç
dünyası öyle değildir. Onun da desteğe gereksinmesi vardır, kendisine yardım edilmesini beklemektedir,
yalnız bırakılmasından hoşnut değildir. Ama konuşmamaktadır. Bu konularda konuşmaması öğretilmiştir.
Burada beden dili işe karışır. Kadının söyleyemediklerini bedeni söylemektedir. Kadının sağ kolu tutmadığı
zaman, işte bu tutmayan sağ kol: Ben de yapmıyorum demektedir. Ben de yapmıyorum. Artık ne iş yapacağım,
ne odun toplayacağım. Madem ki siz benim farkımda değilsiniz, madem ki siz dönüp bakmıyorsunuz bile, ben
de çalışmayacağım. Yapmıyorum işte. Hiçbir şeyi tutmuyorum. Yeter, yeter artık. Yıllardır çektiklerim yeter.
 
 Beden dili böyledir. Uzun zaman işe karışmaz. Durur, bekler. Birilerinin anlayacağını umut eder. Ama bakar ki,
bu beklemeler boşuna. Kimsenin işin farkında olacağı yok. O zaman kendi diliyle işe karışır. Bütün
yakınmalarını, tepkilerini ortaya koyar.
 
 Beden dilinin tek bir konuşma biçimi yoktur. Herkesin beden dili başka sözcüklerle konuşur. Kiminin kolu
tutmaz olur, kiminin bacakları çalışmaz. Kimi konuşmaz, kimi yemek yemez. Kimi yakalarını yırtar, üstünü
başını parçalar.
 
 Çaresiz insan. Derdini söylemesi engellenmiş insan. Ne diyeceğini, neye sığınacağını bilemez otmuş insan.
Arabesk nerden doğdu sanıyoruz? Arabesk kimlere sesleniyor sanıyoruz? Bu konuda kürsüde konuşulurken
aklıma, yıllar önce gazetede okuduğum bir haber gelmişti. Ünlü arabesk sanatçısı Gülden Karaböcek, sahneye
çıktığı zaman kadınlara dönerek, haydi birlikte ağlayalım diyordu. Kadın matinesini tıklım tıklım dolduran
kadınlar da gerçekten hep birlikte, ağlamaya başlıyorlar, kimisi sessiz sessiz ağlarken, kimileri de yakalarını
yırtıyor, dövünmeye başlıyorlardı. Mevlit okunurken de birden kadının biri çığlıklar atarak kendinden
geçer. Çevresindekiler kutsal bir şeye dokundu, anlamında birbirlerine bakarlar. İnsan gizlerini anlamak kolay
değildir.
 
 Bütün bunların sadece dertlerimiz, sıkıntılarımız olduğunu da sanmıyorum. İçimizde engellenen öyle çok insan
var ki... Farketmediğimiz, yaşama hakkı vermediğimiz, dönüp bakmadığımız öyle çok insan var ki... Belki de
asıl yanlışımız bize öğretilen tek insan öğretisine inanarak yaşamamızdır. Belki de içimizde kıpırdayan, bize
sesini duyurmaya çalışan, duymazsak çimdikleyen, bizi huzursuz eden, bize rahat vermeyen içimizdeki öteki
BEN'lerdir...
 
 Belki de içimizdeki çocuk oyun oynamak istiyordur. Bizi dürtüp duruyordur, bize hadisene, oynasana, ne
duruyorsun diyordur.
 
 Belki de, içimizdeki şair bizi dürtüyordur. Neden şiir yazmıyorsun, beni hep unutuyorsun, bana dönüp
bakmıyorsun bile, diyordur. Zaman zaman yakalayıverdiğimiz bir güzelliğe dalıp gidişimiz, belki de bundandır.
 
 Belki içimizdeki tiyatro oyuncusu oyun oynamak istiyordur. Kendi dışımıza çıkıp da başkasının hayatını
oynamak için sabırsızlanıyordur. Kimi zaman içimizdeki kıpırtılara şaşıp ne oluyor bana böyle? deyişimiz
bundan olamaz mı?
 
 İçimizde, gizli bir müzisyen olamaz mı? Ya da saklanıp kalmış bir dünya serserisi?. Bir yerlerde sırasını
bekleyen illegal bir ressam yok mudur acaba? Ya da toplumca onaylanmış bütün kurallara dudak büken bir,
sıradışı aşk delisi?.
 
 En küçük kıpırtısına nefes aldırmadığımız, nereden çıktı şimdi bu? diye huzursuzlandığımız içimizdeki
insanlar? Bir türlü hayat hakkı tanımadığımız istekler, yetiler, dürtüler, gizilgüçler, arayışlar... Yok mu? Biz
görmüyoruz diye, biz farkına varmıyoruz diye yok mu bütün bunlar?..
 
 Hadi kendimize soralım. Bütün bunlar yok mu? İçimizdeki insanlar yok mu? Biz tek bir kişi miyiz? İçimizdeki
engellenmiş insanlar. İçlerindeki bir kişinin koşullara göre yaşaması için doğmaları engellenmiş, yaşamalarına
hak tanınmamış, su yüzüne çıkmalarına izin verilmemiş birçok kişi. Hepsi de ben olan birçok kişi yok mu?
 
 Sonra da, bunlardan biri ikisi kendini göstermeye çalıştı mı, yargı hazır: İsterik... Belki de normal dediklerimiz
normal değildir de, histerik, açıklamalar doğrudur. Kimbilir?
 
 
 Stockholm gri-mavi bir Kasım ayı yaşıyordu. Gündüzün soluk ışıkları sabahın geç saatlerinde (sekizden sonra)
nazla geliyor, öğleden sonra üç sularında da toplayıp gidiyordu. Otolar günboyu farlarını yakıyorlardı. Kar yağışı
sürüyordu ama iyi ısıtılmış evlerden dışardaki soğuğu anlamak olanaksızdı.
 
 Kadınlardan biri sormuştu:
 
 -İstanbul nasıldı?
 
 -İstanbul mu nasıldı? İstanbul'da yaz geri gelmişti. Bu mevsimde inanılmaz bir şey ama artık mevsimler
değişti, öyle sıcaktı ki insanlar pardesüleri bile çıkarmışlardı.
 
 Kadınların gözlerinde güz güneşleri mi parlamıştı, yoksa gurbetin bulutları mı dolaşmıştı, tam bilememiştim,
belki de her ikisi birden vardı. Hem güneşle bulut arkadaş değiller midir, şaşılacak ne var?
 
 Bayan Yaşanur:
 
 -Bu Kasım, Aralık aylarında Akdeniz'li kadınların kuzey ülkelerinde depresyona girdiği görülmüş. Buna
Kasım-Aralık depresyonu deniyor, dedi.
 
 Doğrusu, anlaşılır bir şeydi. Akdeniz'in o şaşırtıcı güz ayları gözümün önüne geldi, Tam yağmur, rüzgar, fırtına
içinde eyvah, artık kış geldi, bakalım ne yapacağız derken, ertesi gün havanın açıvermesi, pırıl pırıl bir güneşin
ortasında bile açıveren havalar. Akdeniz'in şaşırtıcı iklimi. Oradan gelip de buralarda yaşamak sadece toplumsal
değil, doğal ritmin de değişmesi demek.
 
 Stockholm'e, İsveç Türkiye'li Kadınlar Derneği'nin çağrılısı olarak geldim. Kadın konusunda, gençlik
konusunda, yazın konusunda konuşmalar yapacağız. Kadınlar tarafından çağrılmak benim için çok anlamlı.
Kadın konusunda verilen emeklerin boşa gitmediğini gösteriyor. Kadınları çok daha duyarlı, çok daha etkin, çok
daha katılımcı buluyorum.
 
 Beni nasıl tanıdıklarını soruyorum.
 
 -En çok Kadınca'da çıkan yazılarınızdan tanıyoruz. Kadınca burada çok okunur. Ben sizin yazılarınızla
bilinçlenmeye başladım diyebilirim.
 
 Kadınca Dergisi çok okunuyor, Duygu Asena çok okunuyor. Kitaplarımız burada da okunuyor. Doğrusu,
bunları yeni öğreniyorum.
 
 İsveç Türkiye'li Kadınlar Derneğinin başkanı bir diş hekimi, Yaşanur Parlak. İsveç'e 12 Eylül'den sonra gelmiş.
Geçmişteki politik yapısını epeyce irdelemiş, şimdi bağımsız bir politik görüşü var. İçine kapanmamış, tersine
bütün toplumla diyaloğu var, geleceğe çok sağlıklı bakıyor, toplumların gelişmesini çağdaş bir açıdan
görebiliyor. Derneğin yönetim kurulu üyesi olan kadınlar da olumlu şeyler yapmak istiyorlar.
 
 Fatma, bunlardan birisi. 16 yaşında Türkiye'de evlenip gelmiş. Evlendiği erkek Hasan, İsveç'e gelip yaşayan bir
Türk. Evlenip buraya gelmişler, iki çocukları olmuş, Ufuk'la Deniz. Hasan'da Türk Federasyonu'nda görevli.
İkisi de gelişmenin iki örneği. Geleneksel bağlardan önemli ölçüde uzaklar. Kendi kültürel özelliklerini
koruyarak gelişmenin yolunu bulmuşlar.
 
 Fatma:
 
 -Çocuklara piyano dersi aldırıyorum, diyor. Onların geleceği bizden de farklı olacak, geleceğe daha iyi
hazırlanmaları gerekli.
 
 Evlerinde çay içiyoruz. Hayır, çay değil, neskafe. Yeğenleri İlknur'la görüşmek istediğimi söylüyorum. İlknur,
burada yaşayan ikinci kuşak gençlerden biri. Burada büyümüş. Görüşlerini öğrenmek istiyorum. Görüşme bir
süre sonra ortak konuşmaya dönüşüyor, daha da iyi oluyor.
 
 İlknur artık burada yaşayacağını biliyor. Bir önceki kuşağın emeli olan memlekete dönüp orada yaşamak,
düşüncesi yeni kuşaklarda yok. Onlar artık burada yaşayacaklarını biliyorlar. Ama baskılar burada da var. İlknur,
saçlarını modern biçimde yaptırmış; makyajını yapmış bir genç kız. Babası burada bir restorant işletiyor. Gene
de arkadaşlık etmesi kısıtlı. Sinemaya, diskoya arkadaşlarıyla gidemiyor. Buradaki Türkiye kolonosi de
bir ölçüde haklı. Çocuklarının İsveç gençliği arasında kaybolup gitmesini istemiyor. İsveç gençliği deyince akla
hemen uyuşturucular, cinsel başıboşluk, kuralsızlık geliyor. Gerçekten böyle mi, bilmiyorum ama İsveç
gençliğinin de büyük sorunları olduğu hemen anlaşılıyor.
 
 Bindiğimiz metroda üç İsveçli genç, ellerinde bira şişeleriyle yüksek sesle konuşmaya başlayınca biz dönüp
bakıyoruz. İsveçliler oralı değil. Orta yaşlı birisi gazetesini okumayı sürdürüyor, kendisi de genç olan bir kadın
anlayışla gülümsüyor. Temiz yüzlü, temiz giyimli üç İsveçli gencin vagonda bira içerek, umursamaz
tavırlarla konuşması dikkat çekiyor. Belki de her şeyleri sağlanmış gençlerin kendilerini açıklamak gereksinimi.
 
 Kadın sorunu toplantımızda Naile, bir metro istasyonunda geçen bir olayı anlatmıştı. Bir kadına bir grup
insanın sataştığını, tecavüz ettiğini, kimsenin de aldırmadığını anlatmıştı. Toplumdaki böylesine duyarsızlıktan
yakınmıştı. Naile, zeki, duyarlı, kültürlü bir kadın. Eşi Faruk'da öyle. Ev işlerini eşitlikle paylaşıyorlar. Oğulları
Arda, sevgi dolu bir yaramaz. Ortadaki her şeyi elleyip karıştırıyor ama azarlamak, dövmek kimsenin aklına bile
gelmiyor. Ortadaki kırılacak şeyler kaldırılıyor, o kadar.
 
 Zühre'yi de orada tanıdım. Sevgi dolu, katılımcı, konuşkan bir kadınımız. İsveç radyosunun yaptığı ropörtaja
içtenlikli yanıtlar veriyor. Kendisinin de, eşinin de burada değiştiklerini, bu toplumda yaşamaktan çok şeyler
aldıklarını anlatıyor. Bizim insanımızın duyarlı özelliklerini burada daha iyi görüyorum. İnsana açık, dostluğa
açık, duyguya açık, yardıma açık özelliklerini. Batılı'nın artık unuttuğu dostluk, yakınlık, duygulu insan
ilişkilerini burada daha iyi görüyorum. Tüketim toplumunun ölçüleriyle sınırlanmış, markalarıyla yaşamaya
alışmış Batı toplumunun insanda yitirip bulamadığı insan özelliklerini.
 
 Halil'de böyle insandı. Zühre'nin eşi. Burada ayakkabıcılık yapıyor. Ortopedik ayakkabılar, onarım işleri
yapıyor. Onun tek başına çalıştığı dükkan, insana huzur veriyor. Halil'in dükkanının altındaki caddede, Olof
Palme vurulmuş. Orayı görüyorum. Biraz ilerdeki sinemadan çıkmış, oraya geldiğinde vurulmuş. Olof Palme
sadece İsveçli değil, bütün dünyanın insanı. Bütün dünyanın onun kaybına üzüldüğünü biliyoruz. Biz de
üzüldük, birçok ilçemizde parklara onun adı verildi.
 
 Stockholm, bütün vitrinlerini Noel Baba'larla donatmış. Noel şenlikleri büyük bir alışverişin de hızlandırıcı
gücü. Ev süsleri, mumlar, küçüklü büyüklü Noel armağanları, vitrinlerde sallanan, oturan, gülen Noel Baba'ların
ellerinde insanlara sunuluyor.
 
 Kendime bir armağan almak istiyorum. Her gittiğim kentten kendime bir armağan alırım. Bir anahtarlık, bir
çakmak, bir pipo, bir kaşkol ya da herhangi bir şey. O kenti bana anımsatan küçük bir anmalık. Burada da öyle
bir şeylere bakıyorum ama içimde pek istek yok. Neden? diye düşünüyorum. Neden burada pek istekli değilim?
Sonra nedenini buluyorum.
 
 Ben burada en büyük armağanımı aldım: İnsanların sevgisini... İnsanların gözlerindeki ışıkları, insanların
ellerindeki sıcaklığı, insanların yüreğindeki sevgiyi almışım, başka ne bana bu kenti anımsatabilir. (Keşke
konuşmamın bir yerinde durup dururken bir türküye başlasaydım. Hep birlikte el çırpıp türkü söyleseydik.)
Sevgimiz daha da çoğalsaydı.
 
 
 Köln'de trenden iniyorum. Buradaki bağlantım Leyla Çakar. Öğretmen. Buradaki konuşmam da Öğretmenler
Derneği lokalinde o akşam yapılacak. Almanya'ya değişik kentlerde lesea-bend-okuma akşamı denilen bir
program için gelmiştim. Siz kitaplarınızdan bölümler okuyorsunuz, dinleyiciler de merak ettiklerini soruyorlar,
kültürel bir buluşma. Buraya Duisburg'dan geliyorum. Organizasyonu Duisburg'daki Kultur und Jugend
Centrum-Kültür ve Gençlik Merkezi, yapıyor. Merkezin Türk yöneticisi Aydın Yeşilyurt diğer kentlerdeki
bağlantıları kurmuş. Elimde adlar, adresler, telefon numaraları var ama beni peronda karşılayacaklar.
 
 Trenden iniyorum. Biraz sağa sola bakınıyorum. Artık durup beklemekten başka yapacağım bir şey yok. Durup
tanınmayı bekliyorum. Önümde bir bayan duruyor:
 
 -Herr Atabek?
 
 -Evet, diyorum. Benim...  
 
 -Hoş geldiniz.
 
 Karşılayan Bn. Hatice. Etnolog olarak çalıştığını sonradan öğreneceğim. Bn. Leyla'nın başka bir peronda
beklediğini söylüyor. Oraya gidiyoruz. Leyla Çakar'la orada buluşuyoruz. Çıtı pıtı dediğimiz tipte genç bir
kadınla karşılaşıyorum. Elimi sıkıyor, hoşgeldiniz diyor. Öğretmenden çok burada sanat tarihi okuyan bir
üniversite öğrencisine benziyor. İtalyan da, Fransız da olabileceğini düşünüyorsunuz, oysa halisinden Türkiyeli,
olduğunu sonra öğreneceğim. Bana oraya gelmiş bir konuk gibi değil de, uzun yıllar sonra gelen amcası gibi
davrandığını düşünüyorum. Konuşuyor, anlatıyor, Köln'deki ünlü Dom'u, pazar sabahları bu pastanede kahvaltı
ettiklerini, kocasının bir Alman olduğunu, adının Leo olduğunu, gazetecilik yaptığını, burada epeyce
kaldıklarını, havaların şimdi serin olduğunu oysa birkaç gün önce sıcak olduğunu öğreniyorum. Şu ara değişik
bir heykel sergisi olduğunu, mutlaka görmem gerektiğini söylüyor. Ben, biraz yorgunluktan, biraz da
düşüncelerimden dolayı (toplantıya kimler gelecek, neleri ilgi çekici bulacaklar, gece kalacağım otel ayarlandı
mı...), daha çok dinlemeyi yeğliyorum...
 
 Toplantı güzel bir buluşma oluyor. Öğretmenler, öğrenciler, çeşitli meslek sahipleri, oradaki siyasal
mültecilerden oluşan kadınlı, erkekli bir dinleyici grubu. Bunları hepsine tek tek sorarak öğreniyorum.
Toplantıdan sonra bir grupla yemeğe gidiyoruz. Beni otelime bırakıyorlar. Rahat bir uyku uyumuşum...
 
 Ertesi gün Köln radyosuna gidiyoruz. Yüksel Pazarkaya ve arkadaşları birkaç program düşünmüşler, onları
yapıyoruz, akşam da Leyla ile Leo beni evlerinde yemeğe çağırıyorlar. Değişik bir akşam yemeği oluyor. Leo
çok sevimli genç bir Alman. Türkçeyi öğrenmiş. Onunla çıkıp bir marketten ufak tefek bir şeyler alıyoruz. Ev
sahiplerim yeşilci. Hiçbir yerden naylon torba almıyorlar. Ya bez torba alıyorlar ya da ellerinde taşıyorlar. Sigara
içmiyorlar. Bahçeli bir evde oturuyorlar. Yemekte onlar şarap içiyor, ben rakı içiyorum. Leyla ailesini anlatıyor,
Leo'yla nasıl evlendiklerini, ailesinin tepkilerini, Türkiye'ye geliş gidişlerini anlatıyor. Gülüyoruz, şaşırıyoruz,
beklenmedik bir keyifli akşam. Pipomun dumanları olmasa daha rahat olacağım ama onlar rahatsız olmadıklarını
söyleyip beni rahatlatıyorlar...
 
 Size Leyla'nın anlattıklarını anlatmak istiyorum. İki ayrı kültürün günlük hayattaki kesişme örnekleri öyle ilgi
çekici ki, dayanamadım, yazmak için izinlerini istedim. Leyla tabii yazabilirsiniz dedi. Ben de yazıyorum.
 
 Arabayla Türk gümrüğünden geçişlerini Leyla şöyle anlatıyor:
 
 Arabayı ben kullanıyorum. Leo da yanıma oturuyor. Gümrük görevlisi başını arabanın içine uzatıyor:
 
 -Adın ne?
 
 Adam `sen' diyor. Bu biçimde konuşmayalı epey olmuş, irkiliyorum. Buradaki laubaliliği görmezden geliyorum
ama dayanamıyorum:
 
 -Adım pasaportta yazılı.
 
 Gümrükçü yayvan bir gülüşle yanıtlıyor:
 
 -Yazılı da bide senden duyalım dedik.
 
 Yutkunup söylüyorum. İşim adamla çekişmek değil, bir an önce burdan çıkıp yola koyulmak. Ama olmuyor.
Gümrükçü bu kez başını iyice uzatıp Leo'ya bakıyor:
 
 -Bu kim bu?
 
 Bizim Leo bu oluyor. Çaresiz bunu da sineye çekiyoruz.
 
 -Kocam.
 
 -Ha kocan demek. Alman koca ha. Sünnetli mi bu?
 
 Tepem atıyor. Adam utanmayı falan kaldırmış, hayatımı soruyor.
 
 Kendimi sakinleştirmeye çalışıyorum. Buradaki işimiz kavga etmek değil, çıkıp gitmek. Yalan söylüyorum.
 
 -Sünnetli. Yalan söylüyorum çünkü Leo sünnet olmadı.
 
 (İçimden gel de kendin bak deseydin demek geçiyor ama demiyorum.)