Blog Sitem
  karakter egitimi
 
 
 
KARAKTER    EĞİTİMİ
 
VAROLUŞ KANUNU
 
MUTLU ve BAŞARILI
 
OLMA
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
VAROLUŞ KANUNU................................................................................................1
VAROLUŞ KANUNU VE İNSAN MUTLULUĞU..................................................2
FAZİLETLER ve DEĞERLER: KATEGORİK YANLIŞ
ANLAMA ve KÜLTÜREL KAOS…………………………….................................3
SIGMUND FREUD ve B.F.SKINNER TARAFINDAN
YAPILAN DEHŞETLİ YIKIM…………………………………...............................7
VAROLUŞ KANUNU ve TEMEL İHTİYAÇLARIN
GİDERİLMESİ...........................................................................................................10
FAZİLETLER:BİZE EN GEREKLİ YÜKSEK STANDARTLAR...........................12
FAZİLET VE KENDİNE GÜVEN…………………………….................................14
VAROLUŞ KANUNU ve BAŞARI……………………………...............................17
ALÇAK GÖNÜLLÜLÜK :BİRİNCİ FAZİLET…...............................…………….18
SORUMLULUK DUYGUSU :HÜR OLABİLMENİN İLK
ŞARTI………………………………………………………….................................19
ÇALIŞMAK FAZİLETTİR…………………………………..............................…..21
BÜYÜK YANLIŞLIK: “FAKİRLİK SUÇ İŞLEMEYİ
GEREKTİRİR”………..............................………………………………………….23
FAKİRLİĞE ÇÖZÜM……………………..............................……………………..25
YÜKSEK STANDARTLAR, KUSURSUZLUK
 ve ALÇAK GONÜLLÜLÜK…………............................…………………………26
KÜCÜK MAKİNİST , KAPLUMBAĞA ve TAVŞAN…............................………28
MEDYA ve OLUŞAN KANALİZASYON KÜLTÜRÜ...........................................29
“KÖTÜ” , “İYİ” OLDUĞU ZAMAN………............................……………………31
“İYİ” , “KÖTÜ” OLDUĞU ZAMAN…………………………...........................….33
İNANÇLAR:BİR SEÇİM MESELESI…...........................………………………....34
BİLGİNİN GÜCÜ…………………..........................………………………………37
BASİT OLMA FAZİLETİ……………………………………...........................…..39
EFİMİZİM: ÇÖKÜŞÜN KAMUFLE EDİLMESİ………………............................42
NE YAPABİLİRİZ?………..........................………………………………………43
SADECE ÖRNEK VEREREK ÖĞRETME YANLIŞLIĞI…….........................….48
KENDİNİ GELİŞTİRME :FAYDALI TEK YOL………………............................50
KENDİ KENDİNİ HESABA ÇEKME :MÜKEMMELLIĞE
GİDEN TEK YOL……………………………………………….............................51
FAZİLETLER :KENDİMIZİ SINAMAK ve GELİŞTİRMEK İÇİN
STANDARTLAR……………………………………………….........................….51
 
 
 
 
 
 
 
 
 
KARAKTER EĞİTİMİ
                   VAROLUŞ KANUNU
                                   İNSAN MUTLULUĞU ve BAŞARILI OLMA
 
“Ölüm veya diriliş insanın önündedir, hangisini isterse ona verilecektir.”
                                                                           Sirach:15:17
 
 
                            VAROLUŞ KANUNU
 
Onbeş yıldır devam eden okulları reform çalışmalarının ardından eğitimcilerde, politikacılarda ve halkın büyük bir kesiminde oluşan genel kanaat , fazla bir mesafe katedememiş olduğumuz yönündedir.Bunun sebebi , eğitimcilerin büyük gayretlerine ve harcanan büyük meblağlara rağmen,en başta kabul ettiğimiz kıriterlerin yanlış olmalarıdır.Bu kitapta öğrencinin başarısını ,disiplinini ve kendine olan güvenini arttırmaya yönelik yapılan çalışmaların niçin boşa çıktıklarını ve bundan sonra yapılacak olan çalışmaların tekrar boşa çıkmaması için neler yapılması gerektiği anlatılmaya çalışılacaktır.
        
Altmışlı yıllarda kolejde filozofi ile ilgilendiğim zamanlarda "varoluş kanunu" terimi ile ilk defa karşılaşmıştım.Fakat o zamanlarda bu tür şeylerin çok sıkıcı olduğunu zannettiğim için fazla ilgilenmedim.
        
Doksanlı yıllarda Steven Covey’in en iyi satan kitaplar arasında yeralan "Etkili İnsanların Yedi Alışkanlığı" isimli kitabında bir kere daha "varoluş kanunu " tabiriyle karşılaştığımda artık anlayabilmek için hazır olduğumu hissettim.Ve sadece bu tabiri anlamakla kalmayıp , aynı zamanda insanlar arası ilişkilerde ne kadar önemli olduğunun da farkına vardım.
        
Aslında bu yeni bir anlayış değil.İnsanlar arası ilişkileri yönlendiren , bununla birlikte mutluluk ve başarıyı getirebilecek şeyin " varoluş kanunu" na uymak olduğunu ilk defa Aristo gözlemlemişti ve basitçe şöyle ifade etmişti "Herşey belli bir vasattadır,ölçüdedir ve aşırıya kaçmamalıdır."
        
Bu kanunu hiçbir meclis çıkarmadı ve hiçbir mahkeme bu kanuna göre kimseyi yargılayamaz.Ben bu kanunu çiğneyebilirim fakat sonuçlarına katlanacak olan yine benden başkası değildir.Varoluş kanunlarının doğal bir takım neticeleri vardır ve kaçınılmazdırlar.Hiç bir avukat beni bu kanunların elinden kurtaramaz.
 
VAROLUŞ KANUNU ve İNSAN MUTLULUĞU
        
Dikkatinizi "varoluş kanunu tahmin edilemeyecek kadar önemlidir "diyerek çekmeye çalıştım.Çünkü bizim şu andaki kültürel ve ahlaki düşüşümüz, varoluş kanununa uymayışımızın doğal bir neticesidir.Birçoğumuz okullarımızdaki sürekli olarak artan disiplinsizliği , kültürümüzdeki bozulmayı , ahlaki ve sosyal standartlardaki genel düşüşü farketmişizdir.Kültürümüzün en önemli parçası olan aile yapımız parçalanıyor.Bütün bu problemler kronik bir vaka olarak kültürümüzü yani bizi yıkmaktadır.
         W.Edwards Deming, organizasyonlardaki problemlerin % 95 inin kaynağında sistem bozuklukları olduğunu tespit etmiştir.Aile, toplumumuzun en temel yapı taşıdır.Bence biz milli kültürümüzü bir organizasyon olarak görmeliyiz.Kültürel bozuluşumuzun , düşüşümüzün sebepleri sistemimizdeki bozukluklardır.Daha da özelleştirecek olursak "sosyal standartlarımız ne olduğu belirsiz bir haldedirler" diyebiliriz.
 
         Standarlarla kanunları (Burada devletin kanunlarını kastediyorum) birbirine karıştırmamak lazım.Şu ana kadar görünen odur ki sosyal standartlar toplum için yeterli olduğunda , kanunlara gerek duyulmamıştır.Sosyal standartlar yetersiz olduğunda ise kanunlar bu olması gereken standartların yerini dolduramamıştır.Eğer kanunlar sosyal ihtiyaçları karşılayabilselerdi hiç suç işlenmezdi.İnsanlar tarafından yapılan kanunlar gereklidirler fakat hiç bir zaman insanın gerçek anlamda mutlu olabilmesi için yeterli değildirler.Bu nokta ilerideki satırlarda daha ayrıntılı bir şekilde açıklanacaktır.
        
Benim bu çalışmamda amaçladığım şey varoluş kanunu ile insan mutluluğu arasındaki sebep-sonuç ilişkisini net bir şekilde gösterebilmektir.Kültürümüzün mükemmele doğru yükselebilmesi için bu ilişkinin farkedilmesi ve doğru bir şekilde anlaşılması gerekir.Ve ayrıca bütün bunlar liderlerimiz tarafından örnek alınmalı ve başkalarına tavsiye edilmeli , okullarımızda , kiliselerimizde ve ailelerimizde öğretilip davranışlarımız için standart haline getirilmelidirler.
 
 
 
FAZİLETLER ve DEĞERLER : KATEGORİK YANLIŞ            ANLAMA ve KÜLTÜREL KAOS
        
         Mantık biliminde "kategorik yanlış anlama" şeklinde ifade edilenbir yanlışlık terimi vardır.Bu , farklı kategoride bulunan şeylere aynı kategorideymiş gibi yaklaşmaktır.Mesela , kuşları ve çiçekleri aynı kategoride görseydik kuşlarla ve çiçeklerle rasyonel ve mantıklı bir sekilde uğraşamayacaktık.Bunun sonucunda da bir sürü saçmalıkları doğruymuş gibi algılamaya çalışacaktık.
         Bizim kültürümüzde birbiriyle karıştırılan iki kategori; faziletler ve değerlerdir.Faziletler ve değerler aynı şeyler olmamalarına rağmen onları aynı şeylermiş gibi görmeye çalışıyoruz.İşte şahsi ve toplumsal hayatımızın çöküşünün sebebini açıklayan formül:Bazı şeyleri iyi tanımlamaya ihtiyacımız var.
 
FAZİLET :       BENİ DAHA İYİ YAPAN DAVRANIŞ
DEĞER   :       BENİM İSTEDİĞİM ŞEY
 
         İki tanım arasındaki fark çok önemlidir.Faziletler ahlaka ait şeylerdir.Değerler ise kişinin seçimleriyle ilgili yani ahlakla ilgili değildirler ve kişiden kişiye göre değişirler.On dolar bir değerdir, elli dolar daha büyük bir değerdir.Değerler iyi veya kötü olabilirler.Mesela insanlar barışa değer verirler fakat savaşa da değer verenler vardır.
        
Diğer taraftan faziletleri ele alacak alırsak, faziletler sabittirler, kesindirler ve kişiden kişiye göre değişmezler.Kibarlık , naziklik her zaman iyidir.Kibar ve nazik olan kim olursa olsun herkes tarafından sevilir.Sabır her zaman iyidir.Adalet her zaman iyidir.
        
Bundan dolayı faziletler değerlere göre her zaman daha önde yer alırlar.Bu iki kategoriyi hep karıştırırız ve değerleri ön sıraya geçiririz.Mesela,şu andaki Amerikan kültürü insan hakları ve hürriyetini sorumluluklarının önüne geçirmektedir.Bu çok yanlış bir tutumdur.Hürriyet benim için çok önemli bir değerdir.Fakat o bir fazilet değildir.Hür olmam beni hürriyeti elinde olmayan insanlardan üstün yapmadığı gibi , hürriyetimin elimde olmaması da hür olanlara göre beni daha kötü yapmaz.Sorumluluk duygusu ise bir fazilettir beni iyi yapan bir davranıştır.Sorumluluk duygusunu taşıyan insanlar taşımayanlara göre üstündürler ve daha iyidirler denebilir.
        
Hep hayranlık duyduğumuz insanları şöyle bir düşünün .Onlar sorumluluk duygusunu hep ön plana çıkarırlar ve buna rağmen onlar en hür , en serbest insanlardır.Sorumluluk duygusu ve şuuru gerçek hürriyeti elde edebilmenin en birinci ön şartıdır.Bir kişi ne kadar (az) sorumluluk duygusu taşıyorsa o kadar (az) hürdür.Mesela bir uyuşturucu müptelasını düşünün.Gerçek anlamda “hürdür” diyebilir miyiz?Elbette hayır.O , hürriyetini sorumsuzluğuna feda etmiş bir kişiden başkası değildir.
        
Çok ilginçtir , hürriyeti sorumluluğun önüne geçirdiğimizde kendi öz hürriyetimizi inkar ediyoruz ve kişisel hürriyetimizi imkansız hale getiriyoruz.Yani , ne hür oluyoruz ne de sorumluluklarımızı anlıyoruz.Sorumluluklarımızı öne aldığımızda ise hem sorumluluk bilincimiz olur hem de gerçek hürriyeti tatmış oluruz.
 
         Bir kültür hürriyet duygusunu sorumluluk duygusunun önüne koyduğunda bunu takiben başlayacak olan yıkılışının tohumlarını da ekmiş olur.Tarih kendini dünyaya kabul ettirmiş kültürlerin örnekleriyle doludur.Fakat onların hiçbiri kazandıkları seviyeyi koruyamamış ve kendilerini yükselten fazilet duygusunu bir kenara bıraktıkları andan itibaren hızlı bir düşüşe ve çöküşe geçmişlerdir.Berlin duvarı yıkıldığında bizim kültürümüz çok açık bir şekilde dünyada hakimdi.Fakat görünen o ki bundan sonra kültürümüz , çoktan başlamış olan ahlaki çöküşümüz nedeniyle hakimiyetini çok yakın bir gelecekte kaybedecektir.Birleşik Devletler tarihteki yerini almak üzeredir.Daha önce hiçbir kültür tarih boyunca üstünlüğünü koruyamamıştır.Bizim de kültürümüzü daha ne kadar koruyabileceğimiz cevabı bilinmeyen bie sorudur.En azından neticesi şüphelidir.
 
         Şu andaki aşk ( sevgi anlamında) ve seks hakkındaki yaygın olan görüşlerde faziletleri ve değerleri karıştırdığımızın çok iyi bir örneğidir.(Seks bir değerdir)Aşk (sevgi) seks demek olmadığı gibi seks de aşk demek demek değildir.Seks bir değerdir.Aşk(sevgi) ise bir fazilettir.Aslında aşk (sevgi) bütün faziletlerin toplamıdır.Ben sana sabrettiğim zaman , seni seviyorum demektir.Sana karşı nazik olduğumda , sana karşı toleranslı olduğumda ve sana saygı gösterdiğimde bütün bunlar hep seni sevdiğimi gösterir.
 
         Bu kavram kargaşasını destekleyenlerin ve yönlendirenlerin başında medya geliyor.Verdikleri haberlerde “aşk yapmak” tabirini “seks yapmak” anlamında kullanıyorlar.Bu müthiş yalan gençliğimize sürekli olarak enjekte edilmektedir.Hitler’in sözünü hatırlamadan geçemeyeceğim. “Bir büyük yalanı yeteri kadar tekrar edersen bütün insanlar ona inanacaktır.”
 
         Seks, fazilet duygusuyla birlikte ele alındığında (neslimizin devamı için ) gerçek aşkın bir parçası olur ve o zaman iyi bir değerdir.Aksi takdirde yıkıcı , zararlı ve kötü bir değerdir.Fazilet duygusu olmadan ele alınan (muzır) seks anlayışının zararlarını , yaptığı inanılmaz tahribatı ve sebep olduğu sefaleti görmemiz için etrafımıza şöyle bir bakmamız yeterildir.Bunlardan dolayı, bir genç erkek bir genç kıza :
         “Eğer beni seviyorsan arzularımı tatmin etmelisin” dediğinde genç kız şöyle cevap vermeli:
         “Eğer sen beni gerçekten seviyorsan , benim refahımı anlık arzularının önüne koymalısın ve benden senin arzularını tatmin etmemi istememelisin.” Gerçek aşk , gerçek sevgi sorumluluk ve saygı gibi faziletleri bedeni arzuların önüne koyar.
 
         Ne yazık ki bir çok yetişkin de aşk, sevgi ve seks etrafında dönen kavram kargaşasının kendilerine ve çocuklarına verdiği zarardan şikayet etmelerine rağmen kendileri de şu anda yakalanmış olduğumuz sefalet girdabını yaşadıkları hayat tarzıyla daha da hızlandırıyorlar.
 
         Faziletleri ve değerleri karıştırdığımızdan dolayı , insanlar değerleri faziletlerin önüne koyuyorlar.Bu durum varoluş kanununu ihlal etmemize sebep oluyor ve kaçınılmaz kronik kargaşalara , endişeye ,çatışmalara (kişisel ve toplumsal), bozulmuş ilişkilere , mutsuzluğa yol açıyor.Faziletleri ön plana çıkaran insanların ise hayatlarında bir takım problemleri olsa bile bu türlü kronik problemleri yoktur. Çevremizi gözlemlediğimizde bunun doğruluğunu kolayca görebiliriz.
 
         Bütün bunlardan dolayı faziletlerle değerleri birbirine karıştırmamamız çok önemlidir.Bu kategorilerin ne olduğu net olarak anlaşılıncaya kadar insanlar değerleri faziletlerin önüne koyma tuzağına düşmeye devam edeceklerdir.Bu da insanların ve çevresindekilerin önü alınamayacak bir şekilde ızdırap çekmelerine sebep olacaktır.Bu kavram kargaşasınınortadan kaldırılması okullarımızın “karakter eğitimi programlarının” ilk hedefi olmalıdır.
 
         
 
FAZİLETLERLE   KARIŞTIRILAN BAZI DEĞERLER
 
KÜLTÜR                                TARİH
 
AİT OLMA                             BİLGİ
 
SOY                                       DİN
 
AİLE                                      BARIŞ
 
HÜRRİYET                            GÜÇ
 
EĞLENCE                             IRK
 
Bazı değerlerimizin çok önemli olduğu doğrudur fakat bu değerlerin bende olması beni ne başkalarından üstün yapmadığı gibi , olmamasıda beni başkalarından daha eksik yapmaz.Mesela din.Bir dine bağlı bulunmak   beni üstün veya eksik yapmaz.Ben hayatım boyunca bir Katolik olarak yaşadım.Fakat Katolizm beni diğer insanlardan daha üstün veya daha eksik yapmaz.Eğer ben faziletli davranabiliyorsam iyi bir katoliğim demektir.Faziletleri unutmuşsam bu da kötü bir katoliğim demektir.(Bir dine bağlı bulunma fazilet değil değerdir.)Bütün dinler insanlara faziletleri öğretmeyi hedeflediklerinden dolayı faziletlerle çok yakından alakalıdırlar.Bu dediğim doğru olmakla birlikte fazilet ve din farklı şeylerdir.Faziletler herhangi bir dinin sadece kendine has bir özelliği değildir. Gerçekte bazı dinsiz, ateist insanlarda bir takım geleneksel faziletlere sahiptirler.
 
Aynı şey aile değerleri içinde(doğrudur) geçerlidir.Ailem beni çevremdeki insanlara göre ne daha iyi yapar ne de daha kötü.Eğer bende bir takım faziletler varsa işte o zaman ben iyi bir aile reisiyim demektir.Eğer faziletli davranamıyorsamkötü bir aile reisiyim demektir.Böyle çok hassas şeylerden bahsederken bunları faziletlerle karıştırmamız her zaman mümkündür.Bu yüzden tanımları çok iyi yapmalıyız.
 
BENİM İSTEDİĞİM ŞEYLER , DEĞERLERDİR.
 
FAZİLETLER , BENİ İYİ YAPAN DAVRANIŞLARDIR.
 
Ahlak bakımından iyi olma ; davranışların veya faziletlerin yerine getirmesi gereken bir fonksiyondur.Yoksa o , herhangi bir guruba üye olmanın veya birtakım değerlere sahip olmanın neticesinde elde edilen bir şey değildir.Fakat yanlış anlaşılmasın ki bazı değerler önemsiz değildirler , mesela ailemiz.Ailem benim için kendi hayatımdan daha önemlidir.Fakat o ne bir davranıştır ne de bir fazilet.Bir kişi çok mükemmel ve soylu bir ailenin üyesi olduğu halde ahlaksızca davranıyor olabileceği gibi , kötü bir aileye mensup olup faziletli davranıyor da olabilir.
 
SIGMUND FREUD     ve         B.F. SKINNER TARAFINDAN              YAPILAN                              DEHŞETLİ YIKIM
 
Fikirler , iyiliğe veya kötülüğe teşvik edip etmemelerine bakılarak asla küçük görülmemelidirler.Komünizim çok iyi bir örnektir.Savaşlar , katliamlar , nükleer tehditler ve en sonunda bütün Doğu Avrupanın ve Sovyetler Birliğinin ekonomik çöküşü.Marks , Lenin , Stalin , Mao’ ların tanımladığı ve sunduğu komünizmin yanlış ve kötü bir fikir olduğunun anlaşılması 70 yıl sürdü.Sonuçta ise hesaplanması mümkün olmayan bir yıkım meydana geldi.
         Fikirler büyük kuvvetler olabilirler.Kişileri şahsi hayatlarında, toplum hayatında ve kültür hayatında bazen iyiye bazende kötüye teşvik edebilirler.
        
Ortak olan görüşe göre ABD nin inişe geçmesi altmışlı yıllarda başladı. “Kendi bildiğini yap” düşüncesi , cinsel özgürlük hareketi , uyuşturucu bağımlılığı ve egoist bir nesil yapılanması bu yıllarda başladı.Bu durumun sebebi her ne kadar Vietnam savaşına dayandırılsa da gerçek sebebi Vietnam savaşı değildi , savaş sadece süreci hızlandıran
 bir katalizördü .
 
         Doksanlı yıllarda geleneksel ahlak standartlarının reddedildiğine şahit oluyoruz.Parçalanan aileler , okullrımızda disiplinin hızla gerilemesi , suç oranının artması ve evlerine kapanmış , bir sürü kilit arkasında yaşamını sürdürmeye çalışan bir toplum.Eğer şu anki kültürel ve ahlaki çöküşümüzü durdurmak zorundaysak , bu duruma nasıl düştüğümüzü çok iyi bilmeliyiz.
 
         20. yüzyılın ilk yarısında altmışlı yıllara kadar Amerikan üniversiteleri ve bunun doğal sonucu olarak bütün kültürümüz Freud pisikolojisinin etkisi altında kalmıştır.Bütün yaptığımız şuuraltında dolaşmaktan başka birşey değildi.
 
         Aynen komünizmin dayandırıldığı yanlış mantık gibi , Freud da kendi pisikolojisini bazı yanlış varsayımlar üzerine bina etti.O , insanı ancak içgüdüleriyle ve cinsel arzularıyla hareket ettiği zaman mutlu olabilen bir varlık olarak tarif etti.Fakat medeniyetin , geleneğin insana öğrettiği şey ise cinsel isteklere karşı insanın kendisini kontrol altına alması gerektiği idi.Tabii çevresinde geleneğin kurallarıyla , ailesiyle ve bağlı olduğu dinin kurallarıyla kontrol altına alınan insanda bunların sebep olduğu süper ego yani arzularını tatmin etme isteği gelişti.Yani bu düşünceye göre, eğer ben kendi doğal ve serbest çevremde olsaydım çekici bir kadını gördüğümde benden beklenen şey içimden ne geliyorsa yapmamdır.Fakat medeni kurallara ve geleneklere göre bu yapılmaması gereken bir şeydir.Bundan dolayı yaşadığım çevre arzularımı bastırmamı bekliyor benden.Bu da elbette bende endişeye , kızgınlığa ve hastalığa sebep oluyor.FREUD BİZE AHLAKLI OLMANIN İNSANI HASTA ETTİĞİNİ ÖĞRETTİ. Freud düşüncesine göre tek doğru olan şey kendi özgürlüğümüzü medeniyetin ve geleneğin ahlaki sınırlamalarından kurtarmak için çalışmamızdır.
 
         Altmışların sonlarında Psikanaliz düşüncesinin yerine deterministik davranış düşüncesini koymamıza rağmen , Freud’un düşünceleri daha geniş kabul gördü ve bugünkü “kendini başkalarının kurbanı olarak görme” anlayışı yayıldı. Şimdi milyonlarca insan kendilerini geçmişlerinin , ailelerinin , sistemin veya devletin kurbanı olarak görüyorlar.
        
Aslında altmışlı yıllarda Freud düşüncesinin yaptığı zarara Skinner da büyük katkıda bulundu ! Freud determinizminin ırkçılığa kadar varan birtakım sonuçları vardı.Bu yüzden insan hakları hareketi Amerikalıların Freud’un genetik determinizmini reddetmelerine neden oldu.Fakat bu durum psikolojistlerimiz için bir problem değildi!Skinner ve yandaşları bu probleme çözüm bulmada hiç zorlanmalıdırlar. “Evet çok haklısınız, bizim davranışlarımızı yönlendiren genlerimiz değil yaşadığımız çevredir.” düşüncesini öne sürdüler.Ve bundan sonra da meşhur “Çevre mi ? Aile mi?” tartışmaları duyulmaya başladı. “Çevre de bir faktördür.” İşin garibi , genetik determinizminden kaçarken bu seferde çevre determinizmine yakalandık. “Başkalarının kurbanıyız” düşüncesi değişmedi aynı kaldı sadece başka bir tarzda uygulanmaya başladı.Freud’ un ve Skinner’ın determinizmi pesimizmi (karamsarlık düşüncesi) bugün her yanımızı sarmış durumda.Maalesef, Freud ve Skinner’ın yaydığı düşünce sadece yanlış değildi aynı zamanda kişisel ve toplumsal hayata çok büyük zararlar verdi.Bu iki düşünce bizi zavallı , yardımcısı olmayan , yapayalnız yaratıklar haline getirdi.Skinner’ın çevre determinizmi bize ahlakın gereksiz olduğunu empoze etti.Ve daha da kötüsü Freud , ahlakın bizi hasta yaptığını öğretti.
 
Gerçekte ise ahlaklı olma bizi iyi ve sağlıklı yapar. Buna en basit gerçek delil , geleneksel faziletlerimiz ve varoluş kanunlarıdır.Onlardan kaçamayız ve onları ihlal ettiğimizde sonuçlarına katlanmak zorunda kalırız.Bunu çok basit bir denklemle ifade edebiliriz.
 
FAZİLET = MUTLULUK , BAŞARILI İLİŞKİLER
 
Buna karşılık
 
KURALLARI ÇİĞNEME = MUTSUZLUK , BOZULMUŞ İLİŞKİLER
 
 
SORUMLULUK ve HÜRRİYET PSİKOLOJİSİ
 
Büyük psikiyatrist , William Glasser “Kontrol teorisi” (Seçme Teorisi) adı altında Freud ve Skinner’a alternatif olan bir teoriyi geliştirmiştir.Freud’un ve Skinner’ın neden olduğu büyük kültürel yıkımın üzerinde daha sonra duracağız.Glasser , insan davranışlarını motive eden temel ihtiyaçları aşağıdaki şekilde doğru olarak gözlemlemiştir.
 
-Fiziksel ihtiyaçlar
-Hür olma ihtiyacı
-Ait olma ihtiyacı
-Güçlü olma ihtiyacı
-Eğlenme ihtiyacı
 
Daha geniş ve doyurucu açıklamalar için Glasser’in harika kitaplarını okumanızı tavsiye ediyorum.Glasser hakkında sadece şunu söylemek yeterli olur:Glasser pisikolojisi , 20. yüzyılda Freud’un ve Skinner’ın kabul görmesi gibi , 21.yüzyılın kabul görecek psikolojisi olacaktır.En büyük fark elbette Glasser’in pisikolojisinin doğru olan pisikolji olmasıdır.
 
Kontrol Teorisini inceleyip kendi özel hayatımda uyguladığım ve başkalarına da öğrettiğim zaman , bu teorini ne kadar doğru ve etkili olduğunu daha iyi anladım.Glasser’in “beş temel ihtiyaçları” hayatın kanununun örnekleridir.Bu ihtiyaçlar bütün insanlar için evrenseldir ve bizim doğamızın bir parçasıdır.Örneğin demokrasinin bütün dünyada hızla yayılmasının sebebi insanın hür olma isteğidir ve insan , hayatı boyunca onu elde etmek için çalışır.
 
Aslında hangi kültürde olursa olsun bütün insanların bu beş temel ihtiyaca gereksinimleri vardır.Hangi yaş , hangi ırk , hangi milletten olursa olsun herkesin ihtiyaçları aynıdır.Eğer kişileri çok dikkatli incelersek , onların herhangi bir davranışının bu beş temel ihtiyaçla ilgili olduğunu her zaman tespit edebiliriz.
 
 
VAROLUŞ KANUNU ve TEMEL İHTİYAÇLARIN               
                   GİDERİLMESİ
 
Glasser , hayatımızı bu temel ihtıyaçlarımızı karşılamak için çalışarak harcadığımızı belirtiyor.
 
Abraham Maslow , pisikolojinin hep olumsuzluklarla uğraştığını tespit eden ilk modern pisikologtur.Biz hep mutsuz , hasta ve sefil insanlar üzerinde yoğunlaştık ve böyle olmalarının sebeplerini bulmaya çalıştık.Maslow’un tavsiye ettiği yol ise bu olaya olumlu yönlerden yaklaşmaktı.Yani ,mutlu insanlara bakmalıyız , sağlıklı insanları incelemeliyiz ve en dengeli yaşayan insanlarda yoğunlaşıp böyle olabilmelerinin sebeplerini bulmaya çalışmalıyız.O bu tür insanları “kendilerini bulan” insanlar şeklinde tanımladı.Ve bu anlayışın ortaya çıkmasıyla modern psikoloji doğmuş oldu.
 
Ayrıca Maslow insanların bir çok ortak yönlerinden bahsetti.İnsanların adalet , sevgi , sade bir hayat yaşama vb. gibi metafiziksel ihtiyaçları olduğuna işaret etti.Biz de Maslow’un bu pozitif yaklaşımını kendi sahip olduğumuz tecrübelerimizle doğrulayabiliriz.Şimdi sizin çok hoşunuza giden ama gerçekten kendisine hayranlık duyduğunuz bir kişiyi aklınıza getirin.Ben size onu tarif edebilirim.BU KİŞİ
         
         ALÇAK GÖNÜLLÜ                                 SADAKAT SAHİBİ
 
CESARETLİ                                          SADE YAŞAMAYI SEVEN
 
AFFEDİCİ                                              SABIRLI
 
CÖMERT                                                DİKKATLİ
 
DÜRÜST                                                SAYGILI
 
İYİMSER                                                SORUMLULUKLARINI BİLEN
 
AÇIK SÖZLÜ                                         BASİT
 
KİBAR                                                   CANDAN
 
Ben bunu binlerce insana sordum ve hepside mükemmel bir şahsiyetin yukarıdaki özelliklere sahip olduğu noktasında görüşlerini bildirdiler.Bu özelliklere baktığımızda göreceğiz ki MÜKEMMELLİK HAKKINDA BİLDİĞİMİZ HERŞEY GELENEKSEL FAZİLETTEN BAŞKASI DEĞİLDİR.
 
Fakat farkedemediğimiz nokta GELENEKSEL FAZİLETLERİN ASLINDA VAROLUŞ KANUNLARIYLA AYNI ŞEYLER OLDUKLARIDIR.İşte bizim bu tür insanlara hayran olmamızın sebebi onların hayatlarını varoluş kanunlarına göre yaşamalarıdır.İşte bu onların mükemmel olmalarının sebebidir.Ve aynı zamanda en mutlu bir şekilde yaşadıkları hayattan da memnun olmalarının sebebidir.
 
Glasser’in modeline göre bu tip insanlar “ihtiyaçları giderilmiş” insanlardır.Onların temel insani ihtiyaçları olan fiziksel ihtiyaçlar , güçlü olma ihtiyacı , hürriyet , ait olma ve eğlenme ihtiyaçları dengeli bir şekilde tatmin edilmiştir.Bütün bu tip insanlar faziletli insanlar olduklarından dolayı , çok net olarak söyleyebiliriz ki mutluluğa giden yol faziletlerden geçmektedir.Ve bütün tarih boyunca , bütün kültürlerin insanlığa faziletleri öğretmesi de bir rastlantı olmasa gerek.Bu gerçek , insanların faziletlerle mutluluk arasındaki ilişkiyi keşfetmeleriyle doğrulanmıştır.Ve zaman zaman  bunun unutulup daha sonra yeniden keşfedildiği de ayrı bir gerçektir.İNSAN MUTLULUĞUNUN SIRRI İNSANİ FAZİLETLERDEDİR.Fazilet gerçekten bütün mutlu insanların ortak paydasıdır.Çok enteresandır , insanların daha mutlu yaşayabilmeleri için düzenlenen programlara ve kurslara harcanan çok büyük miktarlardaki paraları düşündüğümüzde hayrete kapılmamak elde değil.Halbuki insanın mutlu olmasını sağlayabilecek tek program : faziletli davranışların öğretilmesidir.
 
Aynı şekilde çok enteresandır ki okullarımızda disiplini sağlamak için harcanan efor ve yapılan çalışmalar çok büyük boyutlardadır.Milyonlarca dolar hizmetiçi eğitim programları için harcanıyor.Fakat bu programların hiçbiri okullarımızda disiplini ve başarıyı arttırabilecek olan gerçek programı yani geleneksel fazileti öğretmiyor.
 
Bu gerçeği doğrulayabilmemiz için çevremize şöyle bir göz atmamız yeterlidir.Kendini disipline edebilmiş insanların aynı zamanda faziletli insanlar olduklarını göreceğiz.Daha da açarsak , disiplinli olmayan insanların faziletli olmadıklarını da söyleyebiliriz.Yani faziletsiz disiplin gerçek disiplin olmaktan çok uzaktadır.
 
FAZİLET İYİ DİSİPLİNDİR.İYİ DİSİPLİN FAZİLETTİR.HER İKİSİ DE AYNIDIR.Bundan dolayı disiplini geliştirebilmemiz için faziletin ne olduğunu öğretmeliyiz ve bizzat uygulamalıyız.Bu iş başka hiçbir şekilde başarılamaz.
 
Fakat her nedense , binlerce okul fazileti görmemezlikten gelerekten disiplini geliştirmeye yönelik programlar için büyük meblağları harcamaktadırlar.Bu gerçek farkedilene kadar okularımızdaki disiplin seviyesi , harcanan büyük meblağlara rağmen , düşmeye devam edecektir.
 
Bu aynı zamanda suç oranındaki artış ve kültürümüzün yıkılışı içinde geçerlidir.Aile hayatımızdaki , işimizdeki ve komşuluklarımızdaki standartlarımızı yeniden inşaa etmeliyiz.Kısacası , daha çok para harcamak ve daha çok kanunlar çıkarmak bu problemleri çözemeyecektir.
 
FAZİLETLER: BİZE EN GEREKLİ YÜKSEK
                         STANDARTLAR
 
Eğitim adına yapılan en son çalışmalarda üzerinde en çok durulan nokta akademik standartların yükseltilmesi meselesidir.Bütün ülke bunun için seferber olmuştur.Hedeflenen yüksek standartlara ulaşabilmek için birinci derece vasıta olarak görülen “gerçekçi değerlendirmeler” için çok büyük miktarda enerji ve kaynak bu işe harcanmaktadır.
 
Akademik standartları yükseltmek asıl mesele değildir.Aksine çok kolaydır.Bir ders geçmek için “C” yerine “B” isteriz olur biter. “Poof” şimdi standartları yükseltmiş mi olduk?Binlerce eğitimciye Amerikan okullarındaki öğrencilerin başarı durumlarını sorduğumda herkes bunu % 15 veya daha az şeklinde tahmin etti.Eğer standartları indirmeden testleri değiştirmeye kalkarsak , hala öğrencilerimizin % 85’i bu yüksek standartlara ulaşamayacak demektir.
 
Başarılı öğrenciler yüksek standartlı yeni testlerde de aynen eski testlerde gösterdikleri performansı gösterecekler aynı şekilde başarısız öğrenciler de yine başarısız olacaktırlar.
 
Test sonuçlarının düşük olmasının gerçek sebebi az becerebilmektir (düşük başarıdır) , kullandığımız testin çeşidi değildir.İyi bir okuyucu hangi test olursa olsun hepsinden iyi sonuç alır.Matematik kabiliyetini iyi geliştirmiş olan birisi hangi test olursa olsun hepsinden iyi sonuç alır.Eğer benim matematiğe kabiliyetim varsa , siz beni neyle ölçerseniz ölçün ben başarılı olabilirim.
 
Standartları yükseltmenin büyük kitleleri başarısızlığa iteceğini kestirebilmek hiç de zor değildir.Şu andaki testlerimizden kaynaklanan anlamsızlık ve kargaşa bunun iyi bir delilidir.Değişmesi gereken şey ise sistemin tümüdür.Daha yüksek başarı , testlerin değiştirilmesiyle elde edilemez.Sadece ve sadece daha etkili okullarda , daha iyi müfredatlarla ve birtakım yapısal değişikliklerle beraber daha iyi bir öğretimle yüksek başarı yakalanabilir.
 
Bütün bir toplum sonucu fiyasko olacak bir işe girişiyor.Kimse daha yüksek akademik standartalara ihtiyacımız olduğunu benden fazla düşünmez.Fakat aynı zamanda düşük başarının programdan kaynaklanan nedenleriyle uğraşmayı ihmal ediyoruz.Şu anki problemden daha önemli olan şey, problemin asıl kaynağını görmemezlikten geliyor olmamızdır.
 
İhtiyacımız olan yüksek standartlar akademik değil ahlaki standartlardır.Eğer ahlaki standartlarımız daha yüksek olsaydı akademik standartlarımız ve başarı düzeyimiz çok daha iyi olacaktı.
 
Eğer sorumluluk , azimli olma , çalışma vs. gibi standartlarımız kültürümüzde olmaları gereken yerde olsaydılar , akademik standartlar otomatik olarak yükselecektiler.Bu ahlaki standartlar olmadan yapılacak yapılacak bütün çalışmalar boşa gidecektir .Hatta şu anda ihmal ettiğimiz bazı sistematik hataları bile düzeltsek ahlaki standartları yükseltmeden okullarımızdaki düşük başarı ve disiplin problemlerini çözemeyiz.
 
 
                                  FAZİLET ve KENDİNE GÜVEN
 
Geçen Jen Patrik gününde çok önemli bir şeyi fark ettim.Hayatımda çok defa insanlar benim iyi olduğumu ve bunun da sebebinin İrlandalı olmam olduğunu söylemişlerdir.Bu elbette mantıklı bir şey değil.İrlandalı olmam beni olduğumdan ne daha iyi yapar ne de daha kötü.Değer verdiğimiz şeylerin birçoğunun ahlaki olarak iyi veya kötü şeklinde bir anlamı yoktur.
 
Kişinin kendisine saygısı ve güveni okullarımızda üzerinde en çok durulan konulardan birisidir.Öğrencinin kendisine olan güvenini arttıracak taktiklerden birisi de ona kültürel mirasını öğretmektir.Fakat şunu da vurgulamalıyız ki kültürel mirası insanı olduğundan ne daha iyi yapar ne de daha kötü.Kişini kendisine saygılı olmasını ve kendisine olan güvenini kazandırmak gerçekten zor bir iştir , kum üzerine ev inşaa etmek gibi bir şey.
 
Geçenlerde bir okulun rehberlik ve danışma bölümünde geçen bir olaya şahit oldum.Lisede okuyan bir kız öğrenciye kendine olan güvenini kazandırmak için uğraşılıyordu.Diğer öğrencilerin kendisini sevmediğini ve bu yüzden onlarla geçinmekte zorlandığını söylüyordu.Ve sebebini sorduğumuzda ise burnunun çok uzun olduğunu ve boyunun da yaşına göre 8 cm daha kısa olduğunu anlattı.
 
Danışman öğretmen, kıza hoşlanıp hoşlanmadığı bir öğretmen olup olmadığını sorduğunda Mrs. Smith’ den hoşlandığını söyledi.
Danışman: Burnu çok mu güzel?
Öğrenci    : Evet
Danışman: Güzel mi giyiniyor? Burnu mu güzel?
Öğrenci    : Evet evet
 
Sonra danışman şöyle özetledi:
         “Evet şimdi olayı doğru anlayıp anlamadığımı bir görelim.Sen Mrs.Smith’i seviyorsun çünkü o gerçekten güzel giyiniyor.Fakat sen yine aynı şekilde güzel giyinen Mrs. Jones’u sevmiyorsun Doğru mu?”
         Öğrenci   : Evet
         Danışman: Mrs. Jones hakkında biraz daha anlat , niçin onu sevmiyorsun?
         Öğrenci : O bizi sevmiyor.Öğrencilere sevgiyle yaklaşmıyor , durmadan bizi iğneliyor.
         Danışman : Peki ya Mrs. Smith ?
         Öğrenci : Oh    o gerçekten bize karşı çok iyi , bizimle çok iyi ilgileniyor.
         Danışman :Her iki öğretmen de güzel giyindiğine göre Mrs. Smith’i sevmenin sebebi onun güzel giyinmesi değil , size karşı gerçekten iyi davranması olabilir mi?
 
         Bu soru karşısında öğrenci şok olmuş gibiydi.Gerçek sebebin bu olabileceğini hiç düşünmemişti.
         Danışman diğer öğrencilerin ona karşı olan davranışları hakkında biraz daha sordu.Kız öğrenci diğer öğrencilerin kendisiyle dalga geçtiklerini ve isim taktıklarını söyledi.
         Danışman: Ne tür isimler?
         Öğrenci   :Bücür , yalancı gibi şeyler.
         Danışman:Yalancı mı diyorlar?
         Öğrenci   :Evet
         Danışman:Hiç yalan söyledin mi onlara?
         Öğrenci   :Ah, evet bazen.
        
         Evet burada öğrencinin kendine olan güveninin az oluşunun sebebini rahatça görebiliriz.Onun problemi burnunun uzun olması ile ilgili değildi.Arkadaşlarına yalan söylediği için , kimse onu sevmiyor.Şimdi bu kız öğrenciye tarihi mirasının da anlatılması hiç bir fayda sağlamayacaktır.Burnunun uzun olmadığını bin kere de söyleseniz faydası olmayacaktır.Kendisinin yalancı olduğunu bilen bu kız öğrenciye geleneksel stratejilerin hiçbiri yararlı olamayacaktır.Ona kendisine güven duygusunu kazandıracak tek şey “dürüstlük” faziletinin öğretilmesidir.Başka hiçbir şey fayda vermeyecektir.Yalan söylediği sürece kendisi de kendisini sevemeyecektir.Sebep gayet basittir.Yalancılar sevilmezler.Kimse yalancılara ne saygı duyar ne de sever.
        
Yine okullarımızda öğrencilerin kendilerine olan güvenlerini arttırabilmek için büyük miktarlarda efor ve kaynak harcanırken , bu problemi gerçekten çözebilecek etkili çözüm yolu yani ,faziletli olma görmemezlikten geliniyor.Fazileti tesis etmeden öğrencinin kendine olan güvenini , saygısını arttırmaya yönelik faaliyetler hep boşa gidecektir.
         Okullar genelde , öğrencilerin kendilerine olan güvenlerini arttırmada değişik destek programları geliştirmeye çalışıyorlar.Bunların arasında öğrencilerimize değer verdiğimizi gösteren pozitif mesajlar yer almaktadır.Ne yazık ki okullarımız bir hataya daha maruz kaldılar.(Bu hatayı etki-tepki psikolojisi de doğruluyor)Buradaki hata , başta kabul edilen varsayımda.Yani kişi kendisini başkalarının etkisinde kalarak , başkalarına göre değerlendirmemeli.Kişi , çevresindekilerinin ürünü değildir.Kişi kendisini nasıl görüyorsa öyledir.Beni en iyi ben tanırım.Sen bana istediğin pozitif mesajları gönderebilirsin fakat ben yalancıysam , dedikoducuysam , saygısızsam vs. bunu sen bilmesen bile ben biliyorum.Kendime olan güvenimi ancak kendime saygı gösterdiğim zaman ve kendimi sevdiğim zaman kazanabilirim.Ve aynı zamanda saygı duyulabilen , sevilebilen faziletli birisi olduğum zaman.
 
         Çok ilginçtir hepimiz biliriz ki inanılmayacak derecede negatif ve yıkıcı bir ortamda yetişmiş olup kendisine güveni tam olan insanlar çoktur.Bu insanlar başkalarına karşı besledikleri sevgi ve saygı kadar kendilerine de saygıları ve güvenleri tamdır.Onlar faziletlidirler ve ihtiyaçları olan da budur.
 
         Yapılabilecek birkaç basit gözlemle hayran olduğumuz insanların kendilerine olan güvenlerinin oldukça sağlam olduğunu görebiliriz.bunun sebebi de gayet açıktır.Çünkü bu insanlar başkaları tarafından seviliyor ve saygı gösteriliyorlar.Faziletli insanlar hep böyledirler.Kişi, sağlam bir karakter inşa etmek istiyorsa temellerini faziletlerle desteklemelidir.Eğer temelde fazilet yoksa , öğrenciler (öğretmenler) tarafından yapılacak bütün diğer eforlar , gösterilecek gayretler ve uygulanacak yeni stratejiler hep boşa gidecektir.
 
         Okullar öğrencilerin kendilerine olan güvenleri ve saygıları ile çok yakından ilgilenmelidirler.Bu sadece öğrenciler açısından değil aynı zamanda toplum içinde çok gerekli ve faydalıdır.Çünkü kendisine saygısı olmayanın başkalarına saygı duyması beklenemez.Başkalarına saygısız davranma da kişinin kendisine saygısının olmadığının bariz bir göstergesidir.Fakat biz Amerikalılar bunu bir türlü anlayamadık.Az önce bahsettiğimiz örnekteki danışmanıyla konuşan kız öğrenci “iyinin” ne olduğunu bile bilmiyor.Ona göre “güzel” olmak “iyi” olmak anlamına geliyor.Bu türlü ahlaki kavram kargaşası devam ettiği sürece toplumumuzdaki problem daha da kötüleşerek devam edecektir.Bunun bu hale gelmesin nasıl izin verdik?
 
         Okullar “karakter eğitimini” öğretmelidirler.(Biz buna “vatandaşlık” dedik)Bu konu hakkındaki özel tavsiyelerimi daha sonra sunacağım.Fakat şunu önce netleştirmeliyiz ki yetişkinler arasında da ahlaki kavram kargaşası oldukça yaygın.
 
                               VAROLUŞ KANUNU ve BAŞARI
 
         Steven Covey , sağlam bir karakter sahibi olmanın ve yeterliliğin başarıyı elde etmek için en gerekli iki şey olduğuna dikkatleri çekiyor.Steven Covey çok haklı.Fakat bu iki şeyden “sağlam karakter” daha önce gelir “yeterlilik” ise ikinci sırada gelir.yani eğer benim sağlam bir karakterim varsa gerekli olan yeterliliği , beceriyi elde etmek için elimden geleni yapabilirim demektir.     
        
Elliüç yaşımda bilgisayar kullanmayı öğrenmeye karar verdim.O ana kadar nasıl açılır nasıl kapatılır onu dahi bilmiyordum.Bir bilgisayar kursuna yazıldım.Bir gün orta seviyeli bir sınıfta çalışıyordum.Sınıfta bilgisayar kullanmasını gayet kolay bir şekilde kavrayan , kabiliyetli iki genç kız öğrenci vardı.Söylenenleri adeta tereyağından kıl çeker gibi kolay bir şekilde hallediyorlardı.Beni bir sıkıntı bastı.Hem o günkü dersler sonunda kafam daha da çok karışmıştı.Kafamdaki müthiş bir başağrısıyla beraber “Bu bilgisayar kullanmayı nasıl öğreneceğim?” diye düşünmeye başladım.
 
         Ders veren öğretmenin sınıftaki gençlerle gayet iyi iletişim kurduğunu düşündüm.Herşeyin ötesinde ben bir profesördüm.Ve bu öğretmenin benim seviyemde olmadığı da açıktı.(Yani ben ki profesörüm ve aynı zamanda basit bir öğretmenden ders almak zor geliyordu)Daha sonra “Bu kendini büyük görmekle bilgisayar kullanmayı öğreneceğini mi zannediyorsun ?” diye sordum kendime. “Hayır!”
 
         O halde ne yapmalıyım?Sabırlı olmaktan başka yapabileceğim bir şey olmadığı geldi aklıma.Çalışmaktan yılmamalıydım ve alçak gönüllü olmalıydım.(Evet bu işin o iki genç kıza göre benim için daha zor olacağı kesindi.)Cevap: “Faziletli ol!” idi.Eğer bu dediklerimi yaparsam , bilgisayar kullanmayı öğrenebilirim.Baş ağrısı neredeyse geçivermişti.Artık başarmak için ne yapmam gerektiğini biliyordum.Bir yıl kadar sonra ilk halime göre epeyce mesafe almıştım ve artık bilgisayarı rahatça kullanabiliyorum.Ve aslında bu işi çok da sevmeye başlamıştım. Anladım ki sabırlı olup çalıştıkça bu işte kendimi istediğim kadar geliştirebilirim.
 
         Herşeyden önemlisi şunu farkettim ki herhangi bir başarıya ulaşmanın yolu faziletten geçiyor.Eğer faziletli olabilirsem hemen hemen istediğim herşeye karşı becerimi arttırabilirim.FAZİLET SADECE MUTLULUĞUN SIRRI DEĞİL AYNI ZAMANDA BAŞARININ DA SIRRIDIR.
 
         ALÇAK GÖNÜLLÜLÜK : BİRİNCİ FAZİLET
        
Steven Covey “Etkili İnsanların Yedi Alışkanlığı” isimli kitabında alçak gönüllü olmanın faziletlerin başında geldiğine dikkati çekiyor.Bunun sebebi , alçak gönüllü olamadan diğer faziletlere ulaşmanın imkansız olmasıdır.Eğer terkettiğimiz bir fazilet varsa o da alçak gönüllülüktür.(Allah biliyor ya hepsini terkettik)
 
         Tarihe bakarsak , aslında insanlığın (başına bela olan) probleminin baştan beri hiç değişmediğini göreceğiz.Hz Adem dönemine baktığımızda (insanlığın başlangıcı) onun günahının “gururu” olduğunu göreceğiz.Oh hayır , Hz. Adem kusursuz olarak herşeyi bilebilmek için bilgi ağacının yasaklanmış meyvelerinden yemeliydi ki kusursuz olarak herşeyi bilsin.Ve Hz. Adem , bir an için , kusurlu bir varlık olmayı kabul etmemişti.
 
         Hz. Adem’den bu yana insanların gururlu olmaları yüzünden dünyaya savaş , birbirini yok etme ve ölüm süvarileri gönderildi.Ve bu güne kadar insanlığa hep kükreyip durdular.Eğer bunda şüphe ediyorsanız akşam 6:00 haberlerini dinleyin ve kendiniz görün.Evet bu , hayatın kanunun(alçak gönüllü olma kanunu) ilk çiğnenmesiydi.
 
         İnsanlığın başlangıcından beri perfeksiyonizim (kusursuz olma isteği) vardı.Perfeksiyonist kişi acılar çeken ve başkalarına da bu acıları çektiren kişidir.Kendisinin kusurlu olmasını kabul edemeyeceğinden başkalarının da kusurlarını kabul etmez.Aslında sadece Bir kusursuz vardır.Geri kalanlar , yani biz hepimiz kusurluyuz.ALÇAK GÖNÜLLÜLÜK KUSURLARI FARKEDEBİLME ve KABUL EDEBİLME KABİLİYETİDİR.Alçak gönüllü olmadan herhangi bir şahsi gelişme sağlamak mümkün değildir.Faziletleri elde etmek ve şahsi veya herhangi bir gelişme kaydetmek hayalden öteye geçmez.Ama ne yazık ki günümüzde kusurlu olduğumuzu kabul etmemiz , kendimizi geliştirebilmemiz için iyi bir fırsattan ziyade bir tehlike olarak algılanmaktadır.
 
         Aslında , MÜKEMMELLİK KİŞİNİN KENDİNİ GELİŞTİRME ALIŞKANLIĞIDIR.(VEYA FAZİLETİ ELDE ETMEYE ÇALIŞMA ALIŞKANLIĞIDIR).Mükemmellik ancak kusurlu olduğumuzu farkettiğimiz ve kabul ettiğimiz zaman mümkün hale gelir.Bunu farkedemezsek veya farkettiğimizde kabul etmezsek sadece ve sadece kendi gururumuzun esiri olmaktan öteye geçemeyiz.
 
         Gurur , mükemmelliği ve şahsi gelişmeyi çok etkili bir şekilde engelleyen tam bir tuzaktır.Kişinin enerjisi kendisinin kusursuz olduğunu savunmakla harcanır.Gururlu insanların genelde sevilmediklerini ve çevreleriyle olan ilişkilerinin çok zayıf olduğunu söylemek şaşırtıcı olmasa gerek.Sürekli olarak , alçak gönüllü olma kanunu ihlal ettiklerinden dolayı genelde hep mutsuzdurlar ve bunun sonucu olarakta kendilerine olan güvenlerini kaybederler.
 
         Gururlu insanları hiç kimse sevmez hatta başka gururlu insanlar bile.Gurur hem mutluluğun hem de gerçek başarının düşmanıdır.Size az önce verdiğim “bilgisayar kursu” örneği , gururun başarıya giden yolda nasıl bir engel olabileceğinin çok açık bir örneğidir.
 
         Alçak gönüllülük sağlam karakterli olabilmenin ilk şartı olan bir fazilettir.Kendime karşı hoşgörülü olmalıyım , kusurlarımı kabul etmeliyim ki karakterimdeki boşlukları doldurabileyim.
 
         Sonuç olarak ; Covey, kitabında gerçeğin ta kendisini ifade ediyor.Alçak gönüllü olmadan , diğer faziletlere ulaşabilmemiz imkan ötesi bir şeydir.Faziletli olmadan ne gerçek anlamda mutlu olabiliriz ne de başarılı.Gurur nasıl ki hayatın kanununun ilk defa ihlal edilmesiyse işte aynen öyle de alçak gönüllülükte diğer bütün faziletlerin ilki olmalıdır.
 
 
SORUMLULUK DUYGUSU : HÜR OLABİLMENİN GEREKLİ İLK
                                               ŞARTI
 
         Hayran olduğumuz insanların aynı zamanda sorumluluk duygusunu en iyi hisseden insanlar olduklarını ve bundan dolayı da en hür insanlar olduklarını gözlemlediğimiz için şimdide sorumluluk duygusunu irdeleyelim.
 
         Popüler kültür sık sık gurup sorumluluğunu öne çıkarır.İnsanlar hep bir gurubun üyesi olarak görülmüş ve hatta tanımlanmışlardır.Siyah-beyaz , erkek-kadın , zengin-fakir , genç-yaşlı vs. “Nesilden nesile sorumluluk” gibi şeyler duymaya başladık.Bu kategoriler ancak eskiden olan kabile kimliğinin modern bir şekile bürünmesinden başka bir şey değildir. (Değişik kabilecilik anlayışlarına yol açıyor)Bazı insanlardan duyuyorum “İrlandalı! İşte bu benim” diyorlar ve kendilerini bir gurup üyesi olarak tanımlıyorlar. “Kişisel kimliklerimizi görmemezlikten gelerek kişisel sorumluluklarımızdan kaçıyoruz” dersem yalan olmaz.Bu yüzden , erkekler cinsiyet ayrımının , 20. yüzyılın beyazları kölelik sisteminin , zenciler işlenen suçların sorumluları olarak ilan edildiler.
         Sorumlulukların belli guruplara yüklenmesi , işlenen suçların yine birtakım guruplara yüklenmesinin ilk sebebidir.Bir gerçeği göz ardı ediyoruz ki o da :önyargı dediğimiz şeyin kişileri ait oldukları guruba göre yargılamaktan başka birşey olmadığıdır.Belli bir guruba üye olmam beni işlemediğim bir suçtan dolayı sorumlu yapmaz.GERÇEK SORUMLULUK SADECE KİŞİNİN KENDİSİNİN ŞAHSİ SORUMLULUĞUDUR.
        
Hipotez: İnsanlar yaşadıkları çevrenin ürünüdürler.
 
Sonuç : Bundan dolayı davranışlarından dolayı sorumlu değildirler.
 
Fakat o halde sorumlu kim? İçinde herşeyi barındıran çevre mi?Mesela erkekler seksizmin sorumlusu.Beyazlar ırkçılığın sorumlusu.Yani şahıslar sorumlu değilse guruplar sorumlu olurlar.
 
İşin en ilginç tarafı da şu : Çok net ve açık bir saçmalık , mantıksızlık bu düşünceyi savunanlarca göz ardı ediliyor.Eğer onların inandıkları gibi , şahıslar çevrelerinin kurbanları iseler ve davranışlarından dolayı sorumlu değilseler yine bu insanlardan oluşan guruplar nasıl sorumlu olurlar.(Elma hücrelerinin birleşerek bir armut oluşturmaları kadar saçma)
 
Bir gurubun üzerine düşen sorumluluk tek tek o gurubun fertlerinin üzerine düşen sorumluluk kadardır , ne eksik ne fazla.Gurup sorumluluğu diye bir şey yoktur.Ben sadece benim şahsi davranışlarımdan dolayı sorumluyumdur.
 
Bu sorumluluğun yanlış bir şekilde guruplara yüklenmesi inanılmaz saçmalıklara ve zararlara yol açmıştır.Sorumlulukları guruplara yükleme gayretlerimizle , kişileri sorumluluk duygusu taşımaktan uzaklaştırdık.Bir kere daha etki-tepki (stimulus-response) psikolojisinin çok kötü etkisini rahatça görebiliriz.
 
“Ben çevremin bir kurbanıyım.İş bulup , çalışıp insanlara faydalı olmuyorsam bu bir beyaz olarak benim suçum değil.Bu problemin sebebi diğerlerinin (kadınların , zencilerin vs.) bana karşı olan önyargılarıdır.Bu yüzden çalışmayışımın suçlusu ben değilim benim çevremdir.Dünya kapkaranlık bir yer.Ben de bu karanlık dünyanın bir kurbanıyım.”
 
Fakat ne yazık ki   bu düşünce benim iş bulup çalışmama hiç yardımcı olmayacaktır.
 
Aslında , ben hangi guruptan olursam olayım işlediğim suçlar ve yüklenmem gereken sorumluluklar içinde olduğum gurubu hiç etkilemez.Kişilerin davranışlarından sorumlu olmadıkları düşüncesi çok tehlikelidir ve bugünkü ahlaki kargaşanın ve çöküşünde temel sebebidir.Bu , Freud tarafından verilen ve Skinner tarafından desteklenen düşünce hala bir sürü üniversitenin psikoloji eğitiminde esas olarak alınmaktadır.Evet bu düşüncenin gerçek kaynağı üniversitelerin psikoloji bölümleri , sanat bölümleri ve hatta bazı ekonomi ve bilim fakülteleridir.Ve böylece akademik kuruluşları saran bu düşünce bütün kültüre sızmaktadır.Bu düşünce sadece yanlış olmakla kalmıyor aynı zamanda kişisel ve toplumsal ahlakın çökmesine sebep olup bizi felakete de sürüklüyor.Mantıki düşünecek olursak , “bu düşüncenin öğretilmesi dünyanın düz olduğunun öğretilmesiyle aynıdır” diyebiliriz.
 
                        ÇALIŞMAK FAZİLETTİR
 
Çalışma ve iş yapma , kültürümüzde şu anda bir değer olarak görülmektedir.Bu yüzden çalışmanın anlamı kişiden kişiye değişmektedir.Çalışmak iyidir eğer özel bir sebebin varsa yani mesela birilerini geçindireceksen veya belli bir şey karşılığında bir anlaşma yapmışsan.Amerikan refah sisteminin de son zamanlarda ifade ettiği gibi “Eğer senden önceki kuşaklar çalışıp belli bir refah seviyesine ulaşmışsa senin çalışmana hiç gerek yok”anlayışına göre, çalışma yapılması gerekli olan bir şey olarak görülmemektedir.
 
Geçenlerde Newyork şehrindeki bir kolejin öğrencisi ücretsiz olarak okuduğu şehir üniversitesine devam edebilmesi için kendisine tuvalet temizleme görevi verildiğini ve bu işin kendisini “küçük düşürücü” bir iş olduğunu Başkan Clinton’a söyleyerek şikayette bulundu.Başkan ise öğrenciye net ve ikna edici bir cevap veremedi.
        
Bu olayı duyan Newyork eyaleti senatörü Patrick Moynihan öğrenciden istenilen bu işin tamamen doğru ve haklı bir istek olduğunu ifade etti.Senatör çalışmanın bir fazilet olduğunu anlamış ve açıkça bunu ifade etmişti.Fakat Başkan Clinton böyle yapmadı .
 
         Çalışmak gerçekten bir fazilettir.Ben çalıştığım zaman , sadece günlük yemeğimi kazanmakla kalmıyor aynı zamanda toplumun iyiliği adına katkıda bulunmuş oluyorum.İşin şekli ve ne olduğu hiç önemli değil yeter ki dürüstçe olsun.Yollarda kazma sallayan ve çalışan yol işçileri bugün hepimizin bu yollarda daha emniyetli ve rahat bir şekilde seyahat etmemizi sağlıyorlar.
 
         Sık sık duyarız “Mc Donald’s ta çalışan insanlardan ne umarsın ki?”Bu demektir ki Mc Donald’s gibi yerlerde çalışmak aşağılayıcı bir durum.Böyle yerlerde çalışmaktansa çalışmamak daha iyi.Hiçbirşey “doğrudan” daha iyi olamaz.Bir sürü dürüst işe karşı saygımızı kaybetmemize rağmen şunu bilmeliyiz ki dürüst olarak çalışmakta büyük bir olgunluk ve ağırbaşlılık vardır.Dürüstçe yapılan iş ne olursa olsun ona saygı duyulmalıdır.Eğer insanları çalışamamaya teşvik edersek , teşebbüs (girişimcilik) güçlerini ve kendilerine olan güvenlerini kaybetmelerine neden oluruz.Bu arada bir yığın başkalarına bağlı olarak yaşayan tembel insan yetişiyor.İstemedende olsa ülkemizin çalışma gücünü azaltıyor ve bu sorumsuz davranışımızla da bir yığın insanı sefalete itiyoruz.
 
         Şu anlaşılmaz halimize bir bakın ; tembelliği fazilet seviyesine çıkarırken bir yandan da insanların kendilerine olan güvenlerini arttırmak için uğraşıyoruz.Kendine güvenme , bir işi başarabileceğine inanma duygusunun , çalışabileceği halde çalışmayan insanlarda oluşması asla mümkün değildir
 
Çalışan insanlar bunu tecrübeleriyle test edebilirler.Yani çalışmamak , boş boş durmak kendi ebeveynleri için, kendileri için veya onların çocukları için asla kabul edilemez ve korkunç bir durumdur.Fakat bugün aynı davranışı (çalışmama alışkanlığı) başkaları için kabul etmek merhamet gösterme olarak görülüyor va hatta çeşitli zorunlu destek programlarıyla da bu derece zararlı ve antisosyal bir davranış kolaylaştırılmaktadır.
 
Enteresandır , kendilerine güvenleri tam olan teşebbüs gücü yüksek olan insanlarımız emekli olduktan sonra , geçinmek için çalışmaya ihtiyaçları olmamalarına rağmen aynı şekilde çalışmaya devam etmektedirler.Bunların çoğu yaptığı işi gönüllü olarak ve o güne kadar oluşmuş iyi karakterlerinin bozulmaması için yapıyorlar.Yaptıkları işi azaltabilecekleri halde veya işin şeklini değiştirebilecekleri halde onlar yine de sağlıkları elverdiği sürece devam ediyorlar.
 
         Çalışmaya olan ihtiyacımızın sevgi , saygı , nezaket ve sorumluluk gibi duygulara olan ihtiyacımızdan daha az olduğunu düşünmek çok feci bir yanlışlıktır.Çalışmak ta diğer bütün faziletler gibi bir fazilettir. Çalışamayacak bir takım özürlü insanlar hariç çalışılmadan geçirilen uzun periyotlar fert ve toplum adına oldukça ciddi kayıplardır.
 
         Çalışmamayı seçmenin kişinin kendisi için yıkıcı bir seçim olduğu çok barizdir.Ve bu durum ülkemizde uzun zamandır çok değişik şekillerde desteklenmektedir.
 
BÜYÜK YANLIŞLIK :“FAKİRLİK SUÇ İŞLEMEYİ GEREKTİRİR”
 
         Şu anda büyük zararlara neden olan mantıksal bir hata latincede “non sequiture” şeklinde isimlendiriliyor.Bu hata , bir şeyin (gerçek sonucu olmadığı halde) başka bir şeye neden olduğu sonucuna varıldığı zaman ortaya çıkar.Bugün Amerikan toplumunda hakim olan genel düşünce fakirliğin suç işlemeyi gerektirdiği düşüncesidir. Yani fakirlik suç işlenme oranının artmasında en etkili sebeplerden birisidir.Bundan dolayı fakirlik olduğu sürece suç işleme de devam edip duracaktır.
 
         Buna benzer başka bir düşünce de zenginliğin faziletli olmada etkili olduğudur.Evet elbette bu düşünce de aynen bir önceki gibi mantıksızdır.İkinci düşüncenin mantıksızlığını herkes kolayca anlayabilir.Fakirliğin de suç işlemeğe teşvik etmediğine dair çok açık , ikna edici deliller vardır.
        
1.Irza geçme suçuna fakirlik mi sebep oluyor?
         2.Eğer fakirlik suçlu üretiyorsa peki zengin suçlu yok mu?
         3.Eğer fakirlik suça teşvik ediyorsa niçin fakir insanların ezici   çoğunluğu suçsuz olarak yaşıyor?
         4.Üst tabakanın işlediği suçların fakirlerin işlediği suçlardan çok daha farklı olduğuna dair inandırıcı bir sebep yoktur.
 
         Fakirliğin suç oranını arttırdığı düşüncesi , fakirlerin üzerinde katı bir önyargının oluşmasına neden oluyor.Eğer yanınızda fakir birilerini görürseniz dikkat edin onların suç işlemeye diğer insanlardan daha uzak olduklarını göreceksiniz.Fakirlerin büyük bir çoğunluğunun suçlu olduğu düşüncesi korkunç ve çok çirkin bir önyargıdır.Bir yandan bu önyargının oluşmasını desteklerken diğer yandan da merhamet dolu gayretlerimizle fakirleri işledikleri suçlardan temize çıkararak sadece masum olan fakir insanların büyük bir kısmını rencide etmekle kalmıyoruz aynı zamanda çok az sayıdaki suçlu olan fakirleri de çevrelerinin zavallı kurbanları olarak göstererek onları işledikleri suçun cezasını çekme derdindende kurtarıyoruz.(Yani onlar fakir olmasalardı suç işlemezlerdi.O halde suç onlarda değil onların fakirleşmesine neden olan sebeplerdedir.Bir kere daha teşekkürler B.F. Skinner)
 
         Glasser’in çok önemli noktaların aydınlatıldığı kitabı “Kontrol Teorisi’nde” de çok parlak bir şekilde açıkladığı gibi , çevremiz herhangi bir davranışımıza sebep olmaz ve sadece bize herhangi bir zamanda seçimi bizim elimizde olan bazi seçenekler sunar.Bütün davranışlarımızın sebebi bütün insanlarda ortak olan beş ortak ihtiyaçtır.Bu fakir için de , zengin için de , erkek veya kadın için de kısacası herkes için aynıdırBazıları faziletli davranışları seçerken bazıları da olumsuz , zararlı davranışları seçerler.
 
         Aslında insanlık tarihi boyunca suç işlemenin sebebi hiç değişmedi.İlk kaydedilen suç Kabil’in kardeşi Habil’i öldürmesiydi.(Hz Adem zamanında)Bu cinayetin sebebi fakirlik değil sadece birbirini çekememe idi.Kabil , Habil’i kıskançlıktan dolayı öldürmüştü.Ve bugüne kadar kıskançlık , gurur , çekememe kapris vs. gibi sebepler suç işlenilmesini gerektirdiler.Başka hiç bir sebep olmadı, şu anda da yoktur ve asla olmayacaktır.
 
         Zenginlik , faziletli olmanın bir önşartı olmadığı gibi fakirlik de suç işlemenin önşartı değildir.Artık bu mantıksız , aynı zamanda yanlış ve toplum için son derece zararlı olan düşünceden kurtulmanın zamanı geldi.
                                     
 
 
FAKİRLİĞE ÇÖZÜM
 
Amerika’da fakirliğin sebepleri çoktur.Bazıları fakir olarak doğar.Bazıları sistemin işleyişiyle kaybederler ve fakirleşirler.Bazıları başka fakir ülkelerden ABD’ye göç ederler.Bazıları da kötü şansları veya kendilerine yapılan haksızlık sonucu fakirleşirler.
 
Kim hangi sebeple fakir olursa olsun , fakirliğin çözümü tektir.Cevabı bulabilmek için tecrübelerimize ve gözlemlerimize başvurabiliriz.
 
Yüzlerce yıldır Amerika’ya milyonlarca insan göç etti ve fakirliği yenmeyi başardılar.Bunu nasıl yaptılar?Cevap:Faziletli yaşayarak.Çalıştılar , çoğunlukla en zor şartlar altında ve uzun bir zaman böyle devam ettiler.(Tutumlu olma ; ileriyi görme ve hikmetli davranışların pratikte uygulanması adına iyi bir örnektir.)Kararlıydılar ve sabırlıydılar.Günümüzde ise işin kolayına kaçıp milyonlarca insana kazanma umudu dağıtan lotarya oyunlarının faydası olmamakla birlikte onları terketmek gayet faydalı olacaktır.Beni fakirlikten kurtarabilecek tek insan yine benden başkası değildir.Başarılı olabilmek için bilinen tek metot veya plan faziletli olmaktır.
 
Fakir insanlardan bahsedildiği zaman hep şunun duymuşumdur “Fakirlerden ne bekleyebilirsinizki? Bırak kendi hallerine.” Bu da gösteriyor ki “Fakirler kendi kendilerine asla birşeyler yapamazlar” inancı toplumumuzda yaygın.Yani fakirler “Siz kendi kendinize yardım edebilecek kabiliyette değilsiniz , siz zavallısınız” düşüncesine inandırılmışlardır.
 
Aslında , faziletli davranışlar içinde olma sadece fakirlikle mücadele için değil her zaman en faydalı yoldur.Deneyin göreceksiniz.Herhangi bir probleminiz varsa , ne olduğu hiç önemli değil , fazilet bu problem için bulunabilecek en iyi çözüm yoludur.Ne yazık ki fakirlerin bir çoğu kendilerine “merhametle” yaklaşanların yanlış düşüncelerine her zaman inanırlar ve kendi fakirliklerine çözümün başkalarının ellerinde olduğunu zannederler.
 
Bu gerçek , fakirlerin kendi kendilerini bu durumdan kurtarabilecekleri gerçeği , diğerlerinin fakir insanlar için daha iyi şartlar hazırlama , onlara yardım etme sorumluluklarını ortadan kaldırmaz elbette.Fakirlere yönelik , onları fakirlikten kurtaracak yeni fırsatlar ortaya koymak için çalışabilirler.Fakat her ne olursa olsun standartları yükseltebilecek tek şey vardır , o da faziletli yaşamaktır.Fakirler kendi kendilerine doğrulmayı , yardım etmeyi denemedikleri sürece fakirlikleri sürüp gidecektir.Bu gerçeği “merhamet” kisvesine bürünerek inkar etmek yapılabilecek en dehşetli yıkım ve aptallıktır.
 
 
YÜKSEK STANDARTLAR,KUSURSUZLUK ve
               ALÇAK          GÖNÜLLÜLÜK
 
Bir gurup eğitimciyle birlikte iyi karakterli olabilmenin yüksek standartları hakkında çalışma yaparken , katılanlardan biri bana şu soruyu yöneltti.
-Tom , sen her zaman bu yüksek standartlara uygun mu yaşıyorsun?
-Elbette , hayır” diye cevapladım.
-Fakat bu seni “ savunduklarını yapmayan” birisi durumuna düşürmez mi?
-Hayır.Bu benim insan olmamın gereğidir.
 
Bunun çok açık ve basit sebebi , benim kusurlu olmamdır.Benim her zaman bu yüksek standartları göre yaşayamamamın tek sebebi insan olmamdır.Bir şeyi tam olarak başaramadığım zaman bu onu tam olarak terk etmemi gerektirmez ve kendimi tekrar toplarım , usanmadan yine denerim.Hayat zaten hep bundan ibarettir.İşte alçak gönüllü olabilme faziletidir ki bana kendi kusurlarımı kabul ettirir ve aynı zamanda daha iyiye ulaşmak için beni harekete geçirir.
 
İnsanoğlunun kusurlu olduğu gerçeği inkar edilemez.Fakat ne yazık ki, bu gerçek te düşük standartlarla yaşamak için bir bahane olarak kullanılmaktadır.Ve işte tekrar; yapmak istemediğimiz şeyi abzürtleştirme yanlışlığı.İnsanlar bu yüksek standartları hiç başarısızlık yaşamadan yakalayamadıklarından dolayı çıtayı aşağıya indiriyoruz.(Standartları alçaltıyoruz.)Bir kere aşağı indirdiğinizde artık herkes bu düşük standartları normal olarak kabul etmeye başlar.Örneğin , çoğu gençler için cinsel arzularını gemlemek , kontrol altına almak   zor olduğundan , cinsel arzuları kontrol altına almanın imkansız olduğuna karar veriyoruz.Ve biz onlardan yüksek standart olan saygılı ve sorumlu bir davranış göstermelerini beklemediğimizden dolayı,alçalttığımız yeni standartlara göre onlara “prezervatif kullanabilirsiniz” diyoruz.Onlardan ancak bu alçak standartı bekliyoruz.
Biz bunu hep değişik şekillerde yapıyoruz.Çocuklarımıza her zaman iyi davranmak , merhametle yaklaşmak bize mantıksız geldiği için , okullarında disiplin problemlerinin olmasını umuyoruz ve olduğunda da bize normal geliyor.Halkın ödedikleri vergiler hakkında dedikodu yapmasını , evli insanların hemen hemen yarısının birbirlerini aldatmalarını ve boşanmalarını , çoğu insanımızın oy bile kullanabilecek seviyede olmadığını normal şeyler olarak görüyoruz çünkü biz bu düşük standartları kendi içimizde kabullenmişiz artık.
 
Bütün insanlar kusurlu olduklarından dolayı , kusurlu olma standart olarak kabul ediliyor.Yine kategorik yanlış anlama ve kavramsal kargaşa .Bu sefer günahı ve günahkarı karıştırıyoruz.Ben kimseyi yargılayamayacağım halde (hoşgörülü olma fazileti bunu gerektiriyor) hem benim hem de başkalarının davranışlarını yargılamaktan sorumluyum.İnsanları ayıplamak bir hoşgörüsüzlüktür.Yanlış bir davranışı da doğruymuş gibi kabul etmek bu yanlışa katılmak demektir. İnsanlar ve davranışları aynı değillerdir.Ben kristal evimde yaşarken başkalarına taş atamam.Eğer tolerans gibi çok büyük bir fazileti elde edebilmişsek kimseyi hatalarından dolayı kınamayız .Yani insanları kınamak yerine onların faziletsiz davranışlarını düzeltmeye çalışırız.
 
Fakat kişinin ve yaptığı davranışın karıştırılması , bu kişinin yaptığı zararlı davranışı hoş görerek kabul etmemize neden olmıştur.Boşanma hadisesi bunun en iyi örneğidir.Kimsenin boşanmış bir kişiyi tenkit etmeye, yargılamaya hakkı yoktur.
 
Kocası tarafından dört çocuğuyla beraber terkedilen bir hanımefendi tanıyorum.Çocuklarını yetiştirme sorumluluğuyla dopdolu olan o kadın tam bir kahramandı.Ondan daha faziletli birisiyle hiç tanışmadım.Tabiiki boşanmanın diğer seçeneklerden daha az zararlı olduğu durumlar kesinlikle vardır.Ve öyle durumlar vardır ki eşlerden biri bu boşanmadan hiç sorumlu değildir.Fakat bu gibi durumlar boşanmayı insanlık için iyi ve zararsız yapmaz.Boşanma ,    bulunduğu kategori itibariyle kötüdür.Aile içi ilişkilerin yıkılması her zaman trajik sonuçlar getirmiştir ve özellikle bu işten çoçuklar da etkileniyorsa.Faziletli olma benden , boşanmış insanlara karşı saygılı olmamı ve onları sevmemi isterken aynı zamanda boşanmanın bir standart olarak algılanmasını reddetmemi gerektiriyor.Bazen gerekli olabilir ama asla iyi bir şey değildir.
Birçok boşanmış insan bu kritik farkı diğer insanlardan çok daha iyi anlar.Bu trajediyi yaşamış olmakla , onlar boşanmanın asla daha iyiye sebebiyet vermediğini gayet iyi bilirler.Evlenme olduğu sürece doğal olarak boşanma da olacaktır.Fakat biz boşanmayı o kadar normal görür hale geldik ki adeta kabul edilebilir bir standart , alternatif bir hayat tarzı haline getirdik.Standart demek yapabileceğimiz veya olabileceğimiz en iyi şey demektir.Şüphesiz ki bazı insanlar boşanmayı normal olarak görüp , kabul edeceklerdir fakat biz bunu asla normal görüp standart haline getirmemeliyiz.Boşanmış eşler boşanmayı bir iflas ve başarısızlık olarak görürler eğer dikkatli düşünürseler çünkü o gerçekten bir iflastır.Peki böyle iflas etmiş , başarısız olmuş bir şahıs ne yapmalıdır?Cevap çok basittir ve her zaman aynıdır: HERHANGİ BİR BAŞARISIZLIKTAN SONRA FAZİLETİ ELDE ET.Boşanmış bir kişi faziletli ve mükemmel olabilir ve olmalıdırda.Çünkü başka herhangi birisi gibi o da bunu başarabilir.
 
KÜÇÜK MAKİNİST , KAPLUMBAĞA ve TAVŞAN
 
Hayat standartlarımızı , hayran olduğumuz insanlara göre ayarlamaya , belirlemeye yatkınız.Bu hayran olunan modeller çok ama çok önemlidirler özellikle çok kolay etkilenebilen gençler açısından.Ben anaokulunda iken (50 yıl önce) öğretmenimiz bize küçük makinistin hikayesini okurdu.Küçük makinist faziletliydi.Çok çalışkan , sabırlı , optimistik (ümitsizliğe düşmeyen) (Optimizim inançlı olmanın veya mütevekkil olma(bir işi başarabilmek için gereken herşeyi yaptıktan sonra her türlü sonuca hazır olma) faziletinin bir örneğidir.) ve kendine güveni tam olan birisi olarak karakterize edilmişti.
 
Öğretmenimiz bize “Tavşan ve Kaplumbağa” hikayesini de okurdu.Kablumbağa tavşana göre daha az kabiliyetli olmasına rağmen daha fazla faziletliydi(Daha çalışkan , daha sabırlı vs.)Açıkça belliydi ki faziletli olma yetenekli olmadan daha önemliydi.Hızlı tavşanın gururu kendisinin yenilmesini hazırlamıştı hatta yaratıkların en yavaşı olan bir kaplumbağaya bile.
Anaokulundan başlamak üzere , ortaokul ve lisede faziletli olmamız öğretilmişti bize .O zamanlarda devlet okulları , öğrencilere faziletli olmayı öğretmeyi eğitimin temel amacı olarak görüyorlardı.Gerçektende şöyle bir geriye baktığımda bunun bizim öğrenmemiz gereken şeyler içinde en temel hedef olarak alındığını anlıyorum.Faziletli olmanın değişik modelleri bize sürekli olarak sunulmuştu ve tartışılıyordu. Varoluş kanunu ( o zaman böyle adlandırılmıyordu) benim aldığım eğitimin ilk ve sabit odak noktasıydı.Ne kadar şanslıyım ki böyle güzel bir okullara gittim.
 
Değişik okullarla çalışırken ülkemizin büyük bir kısmını gezerim.Bir gece kaldığım otel odasında “Yanlız Gezgin” in eski siyah beyaz versiyonuna televizyonda rastgeldim.Açılış müziği William Tell ile başlıyordu ve en azından son 40 yıldır görmediğim bir şeyi tekrar seyrediyordum.Yanlız gezgin ne yapıyordu?Zayıfları şeytanın kötülüklerine karşı koruyordu.Cesurdu.Alçak gönüllüydü ve başkalarıyla çok iyi geçiniyordu.Çok saygılıydı.Yalnız Gezgin varken kimse bir kadını rahatsız edemezdi.
 
Diğer televizyon programlarını da hatırladım.Her dizinin başında Superman “doğruluk , adalet ve özgür bir hayat için nasıl çalıştığını anlatırdı.Elbette doğruluk ve adalet gerçekten büyük faziletlerdir.
 
Faziletli olma bana okulum , ailem , kilise ve hatta medya tarafından öğretilmişti.Küçük Tommy Kelly olarak oturup “Yalnız Gezgin” vb. şeyler seyrettiğimde hemen “Ben de büyüyünce onun gibi olmak istiyorum” diye düşünürdüm.Bütün kültürümüz bunu destekliyordu.
 
Ne kadar da aşağı düştük.Şimdi öğrencilerimize okula silahlarını getirmemelerini ve büyüklere de okul civarında öğrencilere uyuşturucu satmamalarını söylüyoruz.Altmışlardan bu yana bir ahlaki çöküntü içindeyiz.geriye kalan tek bir soru da öyle görünüyor ki “Daha ne kadar düºebiliriz ?” sorusudur.
 
MEDYA ve OLUŞAN KANALİZASYON KÜLTÜRÜ
 
Çocuklarımızın şimdi örnek aldığı modeller kimler? Madonna , Rambo , Denis Rodman? Hangi standartları öğretiyorlar?Şu anda ülkemizde güngeçtikçe güçlenen bu kanalizasyon kültürünün en büyük ve tek destekleyicisi medyadır.Hayatımızın her anında ve yerinde dört bir yanımızı saran medya herşeyin uzaktan göze hş göründüğü “Şirin Kasaba” kültürünün oluşmasını sağladı.
 
Dediklerini yapmama hususunda kimse medyayı geçemez.Şiddet , saygısızlık ve muzır seksi sadece para kazanmak için satarken , hala doğruluk ve objektiflik için çalıştıklarını ilan ediyorlar.Aileler katıldığı TV-showlar anne ve babayı aptallar olarak tasvir ediyorlar.Bu aptal yerine koymalar ve alay etmeler sürekli olarak haberlerde ve talk showlarda insanlara empoze edillmektedir.Medyayı bu noktada eleştirdiğiniz an hemen kendi haklarını öne çıkartıyorlar.Haklarımız büyük değerler ise sorumluluklarımız da büyük faziletlerdir. “Haklarımızı” standart haline getirirken , çıtayı alçaltıyoruz ve varoluş kanununu ihlal ediyoruz.Telafisi çok zor bir hata.Medya , sorumluluklarını kabul etmede çok az bir eğilim gösteriyor.Ve medyanın kültürümüz üzerindeki çok büyük etkisi dehşetli bir zararla neticelenmektedir.
 
Erkeklik , medyanın sürekli saldırılarına maruz kalmaktadır. “Koca” kelimesini “karısını döven” bir kişi şeklinde duymadığınız zaman çok azdır. “Baba” kelimesini duyduğunuzda hemen arkasından “çocuğunu döven” ifadesi gelecektir.Erkeklik mefhumunun medya tarafından suistimal edilmesi , kötüye kullanılması oldukça sık görülür.Kahraman erkekler bile vahşetin zalimliğin ve tahribatçılığın failleri olarak gösterilmektedirler.Bu sürekli saldırınn büyük kısmı farkedilmesi çok zor bir şekilde , kurnazca ve sinsice yapılmaktadır.Cinsel arzuların pratiğinin her yerde gösterildiği bir ortamda küçük Tommy Kelly için örnek olabilecek , her yerde ve her zaman hazır olan faziletli karakterler artık medyada kendilerine yer bulamıyorlar.
 
Bizim neslimize yönelik kafamı kurcalayan , beni sürekli rahatsız eden bir soru var.Biz bugünkü durumun oluşmasına nasıl izin verdik?Biz daha iyisi için eğitildik.Hava ve suyun kirletilmesine karşı hemen gerekli tavırı takınıyoruz ve reaksiyon gösteriyoruz.Ve bu davranış içinde olanları da hemen boykot ediyoruz.Kültürümüzün kirletilmesi karşısında ise hala rahat rahat oturuyoruz.Ve bu konu hakkında toplumun yararı için konuşan bir kaç cesur ve dürüst insanı da eleştirme yoluna itiliyoruz.
 
Burada çok açık olayım.Ben sansürcülüğü istemiyorum.Daha çok kanunların yapılması da çözüm değil.Ben sadece , her birimizin bu çöplüğü ortadan kaldırmak için sorumluluğunu kabul etmesini istiyorum.Yani çöplüğün ne olduğunu söyleyebilecek kadar cesur olmalıyız.Yani bu çöplük için para ödemeyecek veya bu çöplüğü oluşturanların ürünlerini almayacak şekilde disipline olmalıyız.Eğer bu çöplük kar getirmeseydi , hemen hemen hiç olmazdı zaten.
 
Ben para için etrafı kirletmiyorum deyip bir kenara çekilmek yeterli değildir.Eğer biz kabul etmeseydik kültürümüzü kirletemezlerdi.Kültürel kirlenmeden dolayı başkalarını suçlu görüp tenkit etmekte yeterli değildir. “Bunu durdurmak için benimde yapabileceğim şeyler var” demeliyiz.Benim yapabileceğim katkı , sağlayabileceğim yarar ne kadar az olursa olsun hiç önemli değil , eğer ahlaklı isem bu sorumluluğu kabul etmek zorundayım.
 
Fazilet , yanlışı yapmamakla sınırlandırılmamıştır.Aynı zamanda doğruyu yapmayı gerektirir.Kimin söylediğini unuttum fakat çok doğru ve yerinde bir söz: “Kötülüğün egemen olması için bütün iyi insanların sessiz kalması yeterlidir”Ve genelde şu anda olan da budur.
 
                     “KÖTÜ” , “İYİ” OLDUĞU ZAMAN
 
Bugünkü ahlak kargaşasını arttıran sebeplerden birisi de “nonsequiture” şeklinde bilinen bir hatadır.Bu, şu anlama geliyor:birşey gerçekte olmadığı halde olmuş gibi , varmış gibi          kabul edip öyle davranmaktır.Kurban piskolojosi bu hatayı çok etkili bir biçimde kullanır mesela bize kendi davranışlarımızı kontrol edemeyeceğimizi empoze eder.Bundan dolayı da yaptığımız davranışlarımızdan dolayı sorumlu olmadığımızı düşünürüz.Bunun çok değişik şekilleri vardır.Şimdi birkaç örnek vereyim.
 
Çoğu insan “ biz ailemizin ürünüyüz” şeklinde bir inanca sahiptir.Eğer düzenli bir aile yapısına sahip değilsem (bugünlerde çok geçerli bir durum) benim de düzensiz birisi olmamdan , istikrarsız bir hayat yaşamamdan başkasının beklenmesi mantıksız olacaktır.Yani benim de ailem gibi olmam bekleniyor.Ailemin yanlış yaptığı bir şey varsa , benden o şeyin daha iyisini yapmam beklenemez.Ve bundan dolayı “nonsequiture” oluşur.Ailem düzensiz , bozuksa   ben de düzensiz  ve bozuk olmalıyım.
 
Öğretmenlerden ve idarecilerden hep duyuyorum “herşeyin ötesinde , bunlar fakir çocuklar” .Bu ifadenin söylenmemiş kısmı şöyle devam etse gerek: bu çocuklardan düşük başarı , şiddet , bozgunculuk ve yüksek suç oranı gibi vs. gibi şeyler beklememiz gerektiğidir.Çünkü onlar fakir olan çevrelerinin bir ürünüdürler.
 
Refah seviyesi yüksek olan üçüncü veya dördüncü kuşak yetişkinlerden çalışmaları beklenmez.Ve onlara sürekli olarak ait oldukları zengin çevrenin ürünü oldukları hatırlatılır.Yani zenginsin niçin çalışacaksın ki.
Yukarıdakilere benzer daha birçok örnek bulunabilir.Hepsinin ortak paydası sorumluluktan kaçmak için kullanılıyor olmalarıdır. Ben yaşadığım hayattan veya sahip olduğum davranışlardan sorumlu değilim çünkü
 
1.Ben fakirim
2.Annem ve babam çalışama özürlü
3.Kadınım (Biliyoruz ki dünya kadınlar için adaletsizdir)
4.Ben zenciyim
5.Ben İspanyolum
6.Ben asyalıyım
7.Ben buyum , ben şuyum vs.
 
Aynı zamanda hem zenci , hem kadın , hem fakir hem deanna ve babası çalışma özürlü olan bir şahsın halini varın siz hayal edin.Tam dört kere hapı yutmuş , geleceğin toplum kurbanı.
 
Bir kere kurbanlar belirlendikten sonra onlardan sorumsuzca hareket etmelerinden başka bir şey beklenemez.Artık sorumluluklar şahsa ait olmayıp , çevre şartlarına aittir yani sebep olunan olumsuz bir şey varsa bunun sebebi şahsın davranışları değil çevre koşullarıdır.Bundan dolayı onların sorumsuz davranışları kabul edilebilir.Hatta iyi bile olabilir.Mesela fakir birisi duvarlara yazı yazarak düzenini bozarsa , bu saygısızca bir davranış olarak kabul edilmeyip aksine “halk sanatı” diye adlandırılır.Zengin birisi aynı şeyi yaptığında ise biz bunu iyi bir iş olarak göremesek bile o , bunu sadece kendisine kötü davranan anne ve babasına kızgınlığın değişik yolla ifadesi şeklinde kabul edilir.
 
Geçenlerde olan hadiseyi hepimiz çok iyi hatırlarız.İki kardeş zengin anne ve babalarını öldürerek kaçmışlardı.Ve idamla neticelenen ilk duruşmalarında kendilerini “ annemiz ve babamız bize çok kötü davranıyorlardı bundan dolayı bu cinayeti işlemeye bizi onlar zorladılar” iddiasında bulunmuşlardı.(Yani kendilerini ailelerinin kurbaları olarak görüyorlardı)
 
Sorumsuz bir davranış için herhangi bir bahane kabul edilemez.Hayatımın şartları ne olursa olsun , benim önümde her zaman için değişik seçenekler vardır.Doğruyu veya yanlışı seçebilirim.Yanlışı seçmenin haklı bir tarafı yoktur.Yanlış yol asla kabul edilemez veya haklı bulunamaz.Başkalarının bana ne kadar ve nasıl yanlış davrandıkları hiç önemli değil.Ben onların davranışlarından sorumlu değilim , sadece kendileriminkinden sorumluyum.
 
Kültürümüze şahısları yaptıkları davranışların sorumluluklarından uzaklaştıran yeni yeni şeyler ekledik.Ve ondan sonra da yanlış davranışları sadece kabul etmekle kalmadık aynı zamanda bu davranışları tasdik ettik , doğruladık.Bunu yapmakta (yani yanlışı kabul etmek) yapılan yanlışta pay sahibi olmak demektir.Eğer yapılan bir hata , yanlışlık varsa ve ben de buna göz yumup kabul ediyorsam o halde bu yanlışlıktan ben de sorumluyum.
 
Yukarıdakilere ek olarak sık sık “bunu herkes yapıyor” gibi sözleride duyuyoruz.Ve bu ifadeden de anlaşılacağı gibi davranışların kriterleri , ölçüleri adalet , saygı , sabır vs. yerine bu işi kaç tane insanın yaptığına göre şeklinde belirleniyor.Eğer bir davranış çok kişi tarafından yapılıyorsa kabul edilebilir bir davranış haline geliyor.Eğer sayı oldukça kabarık ise bu daha da iyiye işaret anlamına     geliyor.
 
İşte bütün bunlardan dolayı şu anda öyle bir dünyaya sahibiz ki “KÖTÜ” , KABUL EDİLEBİLİR VE HATTA “İYİ” OLARAK ALGILANABİLİR hale geldi.
                   “İYİ” , “KÖTÜ” OLDUĞU ZAMAN
 
Eğer kötü bir şey yapmak istiyorsan bunu iyi bir şey yapıyormuş gibi göster.Mesela “haklar”, sürekli olarak yapılan yanlışlıkların sebebi olarak öne sürülüyorlar.Serbest konuşma hakkı pornografiyi desteklemenin , silah taşıma hakkı makinalı tüfek ve zırh delici mermi taşımanın sebebi olarak öne sürülmesi gibi.Bu örnekler “reductio ad absurdam”(normal bir şeyi alıp , abzürtleştirip anormal hale getirmek) yanlışlığına çok iyi örneklerdir.Bu yanlışlık iyi bir şeyi alıp kendi isteklerimiz doğrultusunda kötü bir hale getirdiğimiz zaman oluşur.
 
Hatırlıyorum da öğretmenlik yaptığım yıllarda , çocuklar için gereksiz ve zararlı şeyler yapan bir öğretmen vardı.Niçin böyle yapıyorsun dendiğinde ise “ ben bunu çocuklar için yapıyorum çünkü çocuklara özen gösteririm” şeklinde cevaplıyordu.Bu durum karşısında kim ne diyebilir ki?Ve bu genellikle yanlış davranışın kabul edilmesiyle neticelenir.İyi “son” düşüncesi zararlı yolları , araçları tasdiklemişti ve kabul edilebilir bir hale sokmuştu.
 
Bu şekilde davranan politikacılara sık sık rastlıyorum.ve herhangi bir davranışlarını eleştirdiğinizde ise tipik olarak bunu “ sosyal güvenliği koruma” adına yaptıklarını belirterek veya bu konuda yetersiz kalanlara yardım ettiklerini söyleyerek kendilerini haklı çıkartırlar.Böylece yapılan yanlış üzerindeki dikkati , bunu iyi bir sonuç elde etmek için yaptıklarını iddia ederek başka yöne çekerler.Bu kurnazca taktik genelde farkedilmez ve eleştirilmez.
 
Şuna eminim ki iyi şeyler adına yapılan yıkımlar , verilen zararlar başka herhangi bir sebepten dolayı verilen zararlardan daha fazladır.Tarihe bakarsak din adına yapılmış bir sürü savaşlar göreceğiz.Hitler “ülkem adına yapıyorum” diyerek büyük bir yalanı yutturmuştur.Tarih , büyük değerler hatta faziletler adına yapılmış bir çok büyük hata ile doludur.Biz de bu türlü hataları örtmek için kullanılan kurnazca metodu kabul etmeye hazır görünüyoruz.
 
Zararın daha da kötüsü ise insanlar bu işi anlayınca ve yanlış yapıldığının farkına vardıklarında bu işi yapan kişi yerine sebep olarak öne sürülen iyi ve güzel şeyleri bu hatanın gerçek sebepleri zannettiklerinde başlıyor. Mesela din , savaşların ve başka kötü işlerin sebebi olarak gösterilir.Bunun üzerine toplum , savaşlara sebep olan kişiler yerine yanlışlıkla dini savaşın sebebi olarak görürler ve dine düşman olurlar.Çok yararlı ve iyi bir şey yanlış bir şekilde kullanılabilir. “Kötüyü” haklı çıkarmak için kullanılan “iyi” iyiliğinden bir şey kaybetmez ve o hala iyidir.Fakat bu “iyinin” yanlış kullanılması kötüdür.
 
Kötü olan bir şeyin iyilik adına yapılması en aldatıcı va zararlı hataların başında gelir.Ve genellikle sadece kötü ve zararlı olanın iyi ve faydalı olarak kabul edilmesiyle kalmaz aynı zamanda yanlış kullanılan iyinin reddedilmesiyle sonuçlanır.
 
 
                   İNANÇLAR : BİR SEÇİM MESELESİ
 
İnançlar bir tercih meselesidir.Beraber çalıştığım binlerce yetişkine şu soruyu sordum: “Hayatınızda kaç şeyden tam emin oldunuz?” Genelde verilen cevap : “Birkaç şey veya hiç” şeklinde oldu.Ve genellikle herkes yaşlandıkça bu sayının da düştüğü fikrinde birleşti.
Glasser çok açık ve net bir şekilde şöyle ifade ediyor:Bizim davranışlarımız aslında yaptığımız seçimlerimizdir.İnançlarımız , davranışlarımızın bir parçasıdır.Bundan dolayı inançlarımız yaptığımız seçimlerimizdir.İnsanlar istedikleri şeylere veya inanmak için seçtikleri şeylere inanırlar.
 
Mesela ben Allah`a inanırım.Bir ateist diyebilir ki “ Tom , bana Allah’ın varlığını ispatla ” Ben bunu bir takım delillerden yola çıkarak ispat edebilirim fakat bu ispatı o kabul etmeyebilir.Ben de ona derim ki “Madem kabul etmiyorsun sen de bana yokluğunu ispatla”.Elbette o da bunu ispatlayamayacaktır.Basit gerçek şudur ki Allah’ın varlığını başka birine ispatlayıp kabul ettiremeyiz.Peki o zaman niçin birisi Allah’a inanırken başaka birisi niçin inanmaz ?Cevap: Çünkü birincisi Allah’ın varlığına inanmayı seçmiştir ikincisi de Allah’ın varlığına inanmamayı tercih etmiştir.
 
Otuz bir yıldır çok güzel bir kadınla evliyim.Ve inanıyorum ki eşim bana sadıktır.Bunu ispatlayabilir miyim?Elbette hayır.Çünkü her dakika onunla birlikte değilim.Ben biliyorum ki inançlar tercih meselesidir.Beni pozitif veya negatif şekilde etkileyecek inançları seçebilirim.Eşimin bana sadık olduğu inancı , onunla benim aramda sağlıklı yani pozitif bir ilişki oluşmasına sebep oluyor.
 
Bunun ( inançlarım yaptığım seçimlerimdir) farkında olmadan yani iyice anlamadan seçeceğim inançlar rastgele veya kritiğe tabi tutulmadan ,düşünülmeden yapılmış olacaktır.Eğer kıskançlığı seçersem , eşime güvenmemeyi seçmiş olacağım.Bunu yaparak varoluş kanunu çiğnemiş oluyorum böylece eşimle aramda negatif ilişkiler oluşmasına neden olarak eşimi , çocuklarımı ve kendimi incitmiş olacağım.
 
İnançlar davranışları yönlendirdiklerinden dolayı çok ama çok önemlidirler.İnançlarım benim seçimlerim olduklarından , onlardan dolayı sorumluyum çünkü onlar (inançlarım) beni ve çevremi iyi veya kötü şekilde etkileyeceklerdir.
 
Negatif yönde etkileyen inançlar kendimi çevremin kurbanı olarak , kendi iradesini kullanamayan birisi olarak görmeme neden olurlar.Bu yüzden hem davranışlarımdan doğan sorumlulukları kabul etmiyorum hem de başkalarının da kendi davranışlarından doğan sorumluluklarını kabul etmeyişlerini normal görmeye eğilimim artıyor.
 
Eğer kendimizi objektif olarak gözden geçirecek olursak bizi negatif yönde etkileyen inançlarımızın bir çoğunu kolayca bulabiliriz.Ben beni zarara uğratan zararlı inançları değiştirebilirim ve değiştirmeliyimde.Aslında seçmiş olduğum inançlardan ahlaken sorumluyum.
 
Bir kaç yıl önce (aradan 19 yıl geçmişti) bir arkadaşım çalıştığı işletmenin küçültülmesi nedeniyle Grumman’dan işten çıkarılmıştı.(Long Island adasının en büyük ve tek işvereni son 10 yılda binlerce kişiyi işten çıkarmıştı)Bu arada bende ona rastlamıştım , aramızda koyu bir sohbet başlamıştı.
 
“İşler nasıl gidiyor” diye sordum.
“Çok iyi değil” dedi ve ekledi “ 51 yaşından sonra kim beni işe almak ister ki ?”
Onun bu ümitsiz inancını hemen farkettim.Böyle bir inancı seçtiği sürece hiçbir zamn kendisine yardım edemeyecekti.
“Şimdi söyle bakalım mesleğini 51 yaşında 41 yaşındakinden daha kötü yapacağını mı zannediyorsun?” dedim.
Biraz düşündükten sonra cevapladı “Kesinlikle şu anda daha iyi yaparım”
“Niçin böyle?”
“Çünkü 41 yaşımdaki tecrübemin üzerine 10 yıllık daha eklenmiş oluyor.” dedi ve hemen ekledi “Fakat piyasada bu şekilde değerlendirilmiyor.”Önceki inancından birazcık olsun şüphe ederken , öncekine eş ikinci negatif inancını seçmişti.
“Senden ve benden başka senin 51 yaşında daha iyi iş yapabileceğini düşünen BAŞKA KİMSELER var mıdır?”
“Elbette bazıları var fakat çok değil.”
“ Peki sana kaç tane iş lazım?”
 
Şaşkın şaşkın bana bir süre baktı ve bir müddet düşündükten sonra gülümsedi.
 
Altı ay geçtikten sonra Longa Island’dan ayrılmıştı fakat eski işinden 9000 $ daha fazla ödeyen yeni bir iş bulmuştu.
 
Çok iyi bir durumda emekli olabilirdi fakat emekli olmak istemedi.Kendi kendisine yardım edemeyeceğine ve iradesiyle varolamayacağına inandığı sürece (yaşının kurbanı olduğunu düşünüyordu) , bu inanç onu felce uğratacaktı.Ve kendi kendisine yardım edebileceğine inandığı an yapması gereken tek şey sabretmek ve çalışmaktı.Onun probleminin çözümü bütün insanlığın probleminin çözümüyle aynıydı:FAZİLETLİ DAVRANMAK.
 
Faziletli davranmak bizim bütün problemlerimizi hızlıca ve tamamen çözebilir veya çözemez ama bizim için en uygun çözüm olduğunda şüphe yoktur.Uzun vadede bize mutluluğu ve başarıyı getirecek tek yoldur faziletli yaşamak.
 
Yapabileceğimiz en faydalı şeylerden biri de belli periyotlarla inançlarımızı yoklamamızdır.İnançlarımın benim seçimlerim olduğunu anlayarak ,   negatif olanlarını belirleyip pozitif hale sokmalıyım.
 
Ne yazık ki şu anki kültürümüz zararlı ve kabiliyetlerimizi körelten inançları destekliyor ve hatta öğretiyor.Eleştiricilik , şahıslara yönelik saldırılar , diğer insanların ihtiyaçlarını küçümseme , zorbalık ve hatta şiddet ve uyuşturucu gibi şeyler isteklerimize ulaşmanın meşru yolları gibi görülmektedirler.Kültürümüzde olmayan en bariz şey faziletli yaşamanın isteklerimizi elde edebilmenin en uygun yolu olduğunun öğretilmesidir.İnsanların çoğu faziletlerin öğretilmesinin , hernasılsa , uygun olmadığına inanıyor. Faziletleri empoze decekleri yerde değerlerin empoze edilmesi gibi mantıklı dayanağı olmayan bir anlayış besliyorlar.Şu andaki düşüşümüzün en temel sebebi işte bu popüler inançtır.Bu da diğer inançlar gibi bir seçimdir , trajik ve yıkılışa götüren bir seçim.Genelde bir takım ihmaller sonucu yapılan böyle bir seçimin sebebi; doğrunun ne olduğunun net olarak ifade edilmeyişi ve öğretilmeyişidir.
                                        
BİLGİNİN GÜCÜ
 
Bilgiyi elde etme arzusu insanoğlunun arzularının en zayıfıdır deniliyor.Bu ifadeyi söyleyen birisi bilgiyi elde etmenin zevkini hiç tatmamış birisi demektir.Bilmeye , anlamaya olan arzu insanın diğer herhangi bir arzusunu gerçekleştirmesi gibi bir şeydir.Şunu rahatça söyleyebilirim ki öğrenmeyi benden daha çok isteyen birisiyle henüz tanışmadım.
 
Başkan Lyndon Johnson’un dediği gibi “ Bütün milli problemlerimizin çözümü tek kelimede saklıdır: eğitim”Başkan dünyayı daha iyi hale getirmenin en kısa yolunun bilgi olduğu düşüncesinde yanlız değil.Bir sürü akademik kurum bilgiyi nihai amaç edindi , adeta tanrılaştırdılar.Onlarda yanlız değiller.Bir çok öğretmen ve veli de bu handikapa takıldı ve akademik başarıyı herşeyden daha önemli görmeye başladılar.Böylece bu yanlış hep desteklendi ve öğretildi.
 
Bilgi elbette bir değerdir , fakat bir fazilet değil.O benim istediğim bir şeydir ama tek başına beni iyi yapan bir davranış değildir.Benim bilgiyi iyi amaçlar uğrunda kullanıp kullanmayışım benim “iyiliğimi” ortaya çıkaracaktır.sadece bilgiye sahip olmam ise benim “iyiliğimi” göstermez.
 
Bilgili olmak faziletli olmakla sık sık karıştırılmaktadır.Genelde bilgili kişilere karşı hayran olma ve saygı gösterme eğilimimiz vardır.Bu , onların ellerindeki bilgiyi kullanmalarına bağlı olarak doğru veya yanlış olabilir.Genelde yaptığımız şey bir insanın faziletli olup olmadığına bakmadan sadece zeki ve bilgili olduğu için peşinden gitmemizdir.
 
Glasser’in bahsettiği insanın beş temel ihtıyacından birisi de güçlü olmaktır.Özellikle kendi hayatını kontrol edebilme gücü.Belli bir güce ulaşmanın yolu bilgiyi elde etmeden geçer.Bu çok önemli hakikat insanların neredeyse tümü tarafından farkedilememektedir.
 
Bilginin bir değer olduğunu farketmekle birlikte yine onun , insanın temel ihtiyaçlarından olan gücü sağlamada vazgeçilmez bir unsur olduğunu da unutmamalıyız.O aynı zamanda benim faziletlerimi ve toplumun yararına çalışma kabiliyetimi arttırmak için gerekli olan çok güçlü bir araçtır.Çok bilgili ve aynı zamanda faziletlerle donanmış olan bir insan toplum yararına çok büyük işler yapabilme kapasitesine sahiptir.Bundan dolayı , bilginin elde edilmesi herkes için ahlaki bir gereksinim ve sorumluluktur.
 
Ne kadar fazla bilgiye sahipsem kendi hayatımı ve başkalarına da faydalı olabilmek için o kadar çok imkanlarım , değişik yollarım var demektir.Şu gerçeğin iyice farkına varmamız gerekir ki bilgi güç demektir ve bilgisizlik te zayıflık anlamına gelir.(Sık sık söylendiği gibi mutluluk değil)Şu anda en çok ihtiyacımız olan bilgi ne okullarımızda ne de herhangi başka yerde öğretilmektedir.Evet varoluş kanunlarını anlayabilme bilgisinden bahsediyorum.Öğrencilerimize faziletleri ve onların önemini öğretmeliyiz.Faziletli yaşamanın ve yaşayamamanın sonuçlarını da .Bundan daha önemli ne olabilir ki?Şu andaki fazilet ve değer kavram kargaşası aşmamız gereken ilk cahilliğimizdir.Varoluş kanunlarının diğer kanunlardan farkları ve sonuçları okullarımızın (ailelerin , kiliselerin ve bütün öğretme konumunda olan herkesin) öncelikle yerine getirmesi gereken sorumluluğudur.
 
Bilgi sadece hayatımızı kontrol edebilmek için değil aynı zamanda diğer temel ihtiyaçlarımızdan olan hürriyet (ama gerçek anlamda hürriyet) ,ait olma , bedensel olarak sağlıklı olma ve eğlenmeyi de sağlayabilmek için geçerli bir araçtır.Evet o , bütün temel ihtiyaçlarımızı elde etmemizde en güçlü yardımcımızdır.Hür olmayı , nereye ait olduğumuzu , sağlıklı olmayı ve eğlenmeyi faziletli yollarla öğrenmek zorundayız.Bunların hepsi öğrenilen davranışlardır.Bundan dolayı öğretilmelidirler.Burada işaret ettiğim bilgi varoluş kanunlarını anlayabilme bilgisidir.Bunu okul müfredatlarının dışında bırakmak bir ahlaksızlık olmakla kalmaz toplum adına da büyük kayıplara neden olur.Eğer böyle bir eksikliği farketmişsek , bunu düzeltmekle sorumluyuz.
                                       BASİT OLMA FAZİLETİ
        
Modern psikolojinin babası büyük psikolojist Abraham Maslow’dur.O psikolojiye pozitif yaklaşımında hep en mutlu , en başarılı ve en sağlıklı insanlar üzerinde çalışmanın yollarını aradı.O , bu tür insanları “kendi olabilenler” diye adlandırdı.Böyle kişilerin hep hayran olduğumuz kişiler olduklarını daha önce de ifade etmiştik.Onun bu insanlar hakkındaki gözlemlerinden birisi de şudur: bu insanların da aynen diğer insanlar gibi temel ihtiyaçları olduğu fakat bu insanlar hayatlarını çok daha özel ihtiyaçlara göre düzenliyorlar.Bu özel ihtiyaçları “ meta ihtiyaçlar”(manevi ihtiyaçlar)şeklinde isimlendirdi.Ve eğer bu insanlar bu meta ihtiyaçlarından yoksun bırakılırsalar aklen ve/veya bedenen hasta durumuna düşerler.Maslow bu meta (manevi) ihtiyaçlar arasında adalet , sevgi , doğruluk ve BASİTLİK gibi ihtiyaçları saymıştır.Çok ilginçtir Maslow’un meta (manevi) ihtiyaçlar listesi aynen faziletlerin listesi gibidir.Maslow bu muhteşem çalışmasında sürekli olarak faziletlere ihtiyacımız (dolayısıyla varoluş kanunlarını bilmeğe) olduğunu vurgulamıştır.Evet böyle büyük dahilerin hep böyle büyük gerçekleri hissetmeleri gerçekten hayret verici ve büyüleyici bir şey.Maslow’un tanımladığı “kendi olabilen insanlar” bizim bahsettiğimiz faziletli kişilerdir.Şöyle bir düşündüğümüzde göreceğiz ki kendimiz olabilmemiz veya kendimizi geliştirebilmemizin yolu faziletli olmaktan geçmektedir.
 
         Maslow , insan mutluluğunun ve başarısının faziletlerle çok yakından ilgili olduğunu ortaya koyan ilk modern psikologtur.(Çok önceleri Aristo ve Sokrat buna değinmişlerdi.)Glasser bu ilgiyi daha da detaylı inceledi ve Realite Terapisinin 3 R sini ortaya attı.Gerçek (realite) , sorumluluk (responsibility) , doğru ve yanlış (right and wrong).
        
William Glasser (Realite Terapisi ve Kontrol Teorisi)) ve Steven Covey (Etkili İnsanların Yedi Alışkanlığı) anlaşılması zor olan kompleks bir mefhumu alıp basitleştiren düşünürlere iyi birer örnektirler. Şimdiye kadar duyduğum en iyi deha tanımı “herhangi bir şeyi en anlaşılır bir biçimde yorumlayabilme kabiliyeti” şeklindedir.Bu her iki psikolog da , bize varoluş kanunuyla tamamen uyum içinde olan pratik bir psikoloji ve fazileti elde etmede çok faydalı , kullanışlı metodlar göstermektedirler.
 
         Ne yazık ki kültürel bozuluşumuzun , düşüşümüzün yaşandığı şu andaki durumumuzda sadelik ve basitlik kavramı çoğu kişi tarafından bir değer olarak algılanmaktadır.Hatta tipik bir negatif değer olarak görülüyor dersek daha doğru olur.
 
         Eğer “John basit ve sade bir insandır” deseydim bu cümleyi duyan bir kişinin söyleyeceği söz “Bu çok kötü bir şey” olacaktı.
 
         Diğer taraftan genelde hepimizde sadelikten ve basitlikten ziyade kompleks ve karmaşık olana daha fazla bir eğilim var.
 
         Eğer “ John kompleks bir adamdır” deseydim bu cümleyi duyan bir kişinin söyleyeceği söz “Mmmm o halde çok derin , çok bilgili ve kabiliyetli birisi olmalı” şeklinde olacaktı.
 
         Aslında o kompleks birisi demek , düşünceleri kargaşa içinde ve kendisini net olarak ifade edemeyen demektir.
 
         Bütün insanlığa önemli katkılarda bulunmuş büyük düşünürleri tekrar bir gözden geçirirsek onların hepsinin açık ve net düşüncelere sahip , çevresindekiler tarafından kolay anlaşılabilen iletişimciler olduklarını göreceğiz.Toplumu gerçek insanlıktan uzaklaştıranlar da hep girift, anlaşılmaz düşünceleriyle inasanların kafalarını karıştıran “karıştırıcılar” olmuşlardır.Freud , Skinner , Marx vs. gibi şahıslar ortaya koydukları kompleks düşünce sistemleriyle kolay aldatılabilen , safderun kimseleri etkilemeye çalışmışlardır.Bu safderun kitleler bu “büyük” düşünürleri anlamadıklarını zannettiler çünkü bu “büyük düşünürler” çok kabiliyetli , çok derin bilgiye sahiptiler.Aslında bu düşünürlerin kendileri bile ortaya koydukları bütün şüpheli         sonuçların hata vermesine neden olan , başta kabul ettikleri yanlış hipotezleri (varsayımları) başkalarına net bir şekilde anlatamayacak kadar karışık ve anlaşılmaz bir durumdaydılar.
 
         Bu noktayı başka bir açıdan da irdeleyebiliriz.Hayran olduğumuz insanları bir kere daha gözümüzün önüne getirelim.Onlar kompleks , anlaşılması zor insanlar mı?Evet onlar hep basitleştirici ve kolaylaştırıcı olmuşlardır.Anlattıkları şeyler bir duyuşta , bir görüşte anlaşılabilecek şeylerdir.En zor meseleleri anlaşılabilir parçalara indirgeyip , en iyi çözümlere kolayca ulaşırlar.Bu özelliği “en iyi öğreticilerde” hep görmüşüzdür.Aslında bu , tarihteki “büyük öğreticilerin” karakteristik bir özelliği olmuştur.İnsanlığa gönderilen peygamberler , Konfüçyus , Buda vs. hep basitleştiricilerdir.Şimdiye kadar duyduğum en iyi “öğretim” tanımı “basitleştirme sanatı” şeklindedir.Aslında gerçek derinlik basitliğin içinde gizlidir , kompleksliğin içinde değil.Komplekslik ahmakların oyun sahasıdır.
 
         Başarıya ve mutluluğa götüren yol aslında çok basittir.Faziletli olabilmek.Başka hiçbir şey yapmaya gerek yok.Çok açık ve basit gerçek tam gözlerimizin önünde dururken “uzmanların” ortaya koyduğu karmakarışık formüllerede bakın.Elbette faziletin elde edilmesi kolay ve basit değildir fakat bu da faziletli olabilmenin kendine has zorlayıcı bir özelliğidir.Fazileti en iyi şekilde elde etmek için karşılaşacağım bütün zorlukları sürekli olarak kolaylaştırmanın yollarını aramalıyım.
 
          “Bu çok basit” ifadesini çok sık duyarız. “Çok basit” ifadesi aslında bir çelişki ifade etmektedir.Bir şey çok basit olamaz.Olsa olsa “eksik” olabilir.Konuşurken ve düşünürken bazı önemli şeyleri göz ardı ediyoruz.Biz Amerikalılar “çok basit” ifadesini “eksiklik” anlamında kullanıyoruz. “Basitlik” ve “eksiklik “ aynı şeyler değillerdir.”Eksiklik” bir şeyin bazı parçalarının eksik olması demektir.Gerçekte biz bazı eksik fikirler ortaya koyduğumuzda bu anlaşılabilir, basit fikirler anlamına gelmez aksine işi daha da çıkmaza sokarız.Tam olmama , eksiklik kesinlikle basitleştirme ve kolaylaştırma demek değildir tam tersine daha da kompleks hale sokmak demektir.
 
Kompleks ve anlaşılmaz olma bir tuzaktır.Anlaşılmazlığa, giriftliğe değer veren insanlar kendilerini başkalarından üstün görürler.Ne yazık ki bizim entellektüel “elit” tabakamız anlaşılmaz ve kompleks olmayı “iyi” olarak nitelendirmektedirler.Akademik kesimimiz kendisini kompleksliliğe kaptırmış gidiyor.Ünivesitelerimizde öğretilen bir takım saçmalıkları ortaya çıkaran profösörler de susturuluyorlar. “Sen bu kompleks problemi anlamıyorsun” ifadesi aslında bunu söyleyenin kendisinin de bu problemi anlamadığını saklamak için kullandığı bir kılıftan başka bir şeyden başkası değildir.Fakat alçak gönüllülük duygusunun eksik oluşu bu problemi sen anlamazken kendisi anlıyormuş gibi davranmasına neden oluyor ki kendisinin senden daha zeki , kabiliyetli vs. olduğunu göstersin.Eğer kendisi tam olarak anlasaydı , sana güzelce anlatabilirdi.Tam olarak anlaşılmamış bir şey hiç anlaşılmamış demektir.
 
         Kompleksliğe , anlaşılmazlığa bir değer atfetmek aynı zamanda korku , endişe ve sıkça görülen çelişkiye neden olan kargaşaya da değer vermek demektir.Komplekslik insan mutluluğunun ve başarısının baş düşmanıdır.Cahillik olduğu sürece komplekslik , anlaşılmazlık ve giriftlik te sürüp gidecektir.Faziletli kişi hayatı boyunca hep kolaylaştırmaya , basitleştirmeye , anlamaya ve açıklamaya çalışır.
 
         O halde başlıca iki tip insan vardır.Zorlaştırıcılar ve kolaylaştırıcılar (basitleştiriciler).Hayranlık duyduğumuz insanların hepsi kolaylaştırıcılardır (basitleştiricilerdir).Böyle olmaları onlara hayran olmamızın en temel sebebidir.Ben de basitleştiriciyim ve bundan da gurur duyuyorum.Gururlu ve zorlaştırıcıların iftira ve eleştirileri beni yıldırmayacak.
 
         Basitlik bir fazilettir ; beni iyi yapan bir davranıştır.
 
 
         EFİMİZİM : ÇÖKÜŞÜN KAMUFLE EDİLMESİ
 
Son zamanlarda mahallenizdeki “yetişkinler” için kitap satan kitapçıya uğradınız mı?Bu ay bir çok kişiyle aşk yaptınız mı? “Olgunluk” sahneleriyle dolu olan filimleri gördünüz mü?
        
Mahallenizdeki porno yayınları satan kitapçıya uğrayıp uğramadığınız , muzır sekste bulunup bulunmadığınız veya aşırı derecede vahşet ve manevi değerlere saygısızlık sahneleriyle dolu olan filimler seyredip seyretmediğinizin size sorulması pek de hoş olmaz.Efimizim bizi bu tür hoş olmayan davranışların çirkinliklerinden korur.Bize çok kullanışlı kodlar sağlarlar.Pis kokan bir şeyi parfümlemek gibi bir şey.Alçak standartlarla yaşayan kişilerin favorisidir.
        
Eğer bazı kitapçılara “pislik satan yerler” diye hitap etseydim bana “kendi düşüncelerini başkalarına empoze etmeye çalışan bir dinci” yakıştırmasını söyleyerek saldıracaklardı.Hiç önemli değil!Eğer insanlar pisliğin içinde boğulmak istiyorsalar , istediklerini yapabilirler hür bir ülkede yaşıyoruz.Ben tek başıma karşı koyacağım.Pislik her zaman pisliktir hepimiz bunu biliyoruz ya.Eğer bazıları pislikte boğulma haklarını kullanmak istiyorsalar , lütfen benim de neyin pislik olduğunu söyleme hakkımı inkar etmeye kalkmasınlar.
         Genelde bizim sahip olamadığımız şey , yanlışları söyleyebilme cesaretidir.Ve yaptığımız ise , birileri ortaya döktükleri pisliklerini hayat standardı , yaşam stili ve iyi bir şeymiş gibi sunarken sessiz kalmamızdır.İnsanlar arası ilişkilerde cinselliği ön planda tutmalarını “dinin baskıcı tutumuna karşılık bir özgürlük” diyerek savunuyorlar.Aslında bu sorumluluk , saygı , sadakat vb. faziletlerin yok edilmeye çalışılmasından başka bir şey değildir.Çöküşü gizlemek ve sorumluluklardan kaçmak için kullanılan efimizim düşük standartları doğrulamak ve hatta övmek için kullanılan çok genel bir taktiktir.Bu tam bir sahtekarlıktır.Bu gerçeği anlayabilmemiz için geçmişte bize söylenen yalanları tekrar hatırlamaya ihtiyacımız var.
 
                                      NE YAPABİLİRİZ ?
 
KENDİNE AİT AMAÇ BİLDİRGESİ HAZIRLA
 
Ülkemizdeki bütün okullar ve diğer organizasyonlar işlerine daha iyi konsantre olabilmek için ve hedeflerine daha iyi kitlenebilmek için amaç bildirgeleri hazırlamaktadırlar.Steven Covey bir kişinin şahsi hayatında başarılı olabilmesi için şahsi amaç bildirgesi hazırlamasını öneriyor.Bu , hayatım boyunca yapacağım seçimlerimin , davranışlarımın ve vereceğim kararlarımın doğru yönde olup olmadıklarını her an gösterecek bir ekran vazifesini yapacaktır.
 
         Bildirgede yazacağım amaçlar uzun vadeli olmalı.Hayatım boyunca istikrarlı bir yol izlememi sağlamalı , herşeyden önemli bu amacım olmalı ve günlük karar ve davranışlarımda bana yol gösterecek bir yıldız olmalı.Dikkatimizi kendimizi geliştirme üzerinde yoğunlaştırmalıyız.Yaşadığım şu hayatın amacı çok basit: daha iyi olabilmek , kendimi geliştirebilmek.Yoksa hayatımın amacı ne benim karımı geliştirebilmek , ne çocuklarımı , ne iş arkadaşlarımı ne de düşmanlarımı.Sadece ve sadece kendimi geliştirmek.Bu benim için yeteri kadar çok bir iş.Amaç bildirgesi ölçülebilir olmalı.
        
İyi bir vazife bildirisinin altı tane kriteri olmalı:
 
1.İdeal- ne olduğum değil nasıl olmak istediğim.
2.Kısa-kolayca hatırlanabilir ve her an müracaat edilebilir.
3.Açık ve net-kolayca anlaşılabilir ve anlatılabilir.
4.Zorlayıcı-benim için önemli.
5.Pratik-kullanışlı
6.Ölçülebilir-her an değerlendirilebilir.
 
İyice düşündükten sonra kendi amaç bildirgemizi elde ederiz.Yukarıdaki altı kritere uygun olduğu zaman son derece kullanışlı olur.
 
FAZİLETİ ELDE ET
        
Başarıya ve mutluluğa açılan kapının faziletli yaşamak olduğunu anladıysak eğer , hayatımızın her anında fazileti elde etmenin yollarını ararız.
        
Bu amaç gayet idealdir.Fazilet güzeldir.Kusursuz olamam (yani yüzde yüz faziletli olamam) fakat her zaman kendimi geliştirebilirim ve daha faziletli olabilirim.Fazileti elde etmeye çalışmak varoluş kanunlarıyla uyum içinde olmamı ve içinde yaşadığım şu kainatın gerçeklerinin harmonisine ayak uydurmamı sağlar.
 
         Faziletlerin listesini ofisimde ve evimde göze çarpacak bir şekilde asarım.Günlüğümde de faziletlerin bir listesi var ve bu bana sürekli olarak faziletleri hatırlatıyor. Yaşadığım çevreyi hayatımın en büyük gayesini , amacını unutmayacak , gözardı etmeyecek şekilde dizayn ettim.Her fazilet listesinin başına da AMACIM:FAZİLETİ ELDE ETMEK yazdım.
 
         Bir plan yaptığımda veya kara vermek durumunda kaldığım zaman asıl amacımı referans olarak kullanabilirim.Yaptığım şey faziletli bir davranış mı? Beni amacıma daha da yaklaştıracak mı?Eğer böyleyse , güzel
Fakat böyle değilse , bu işi yapmak istemem.Böylece amaç bildirisi davranışlarımın ve seçimlerimin faziletlere veya varoluş kanunlarına ters düşüp düşmediğini gösterir.
 
YAŞADIĞIM ÇEVREYİ İYİLEŞTİRMEK
        
Glasser’in Kontrol Teorisiyle de ispatlandığı gibi her ne kadar benim davranışlarım sadece çevremin kontrolü altında olmasa da çevremden etkilendikleri muhakkak.Yaşadığımız çevrenin üzerimizde hiç etkisinin olmadığını düşünmenin akıllıca bir şey olmadığı barizdir.
        
Akla gelen ilk anahtar soru yaşadığımız çevrenin bizi daha faziletli olacak şekilde mi yoksa tam tersi , faziletlerden uzaklaştıracak şekilde mi etkilediğidir.Eğer çevremizi pornografiyle , vahşet dolu filimlerle , insanı aşağılayıcı TV şovlarıyla kirletirsek sonuç olarak faziletli olmaktan uzaklaşma ihtimali daha da artar.
        
Yaşadığımız çevreyle ilgili ikinci anahtar soru hemen hemen hiç göz önüne alınmaz veya sorulmaz.Çevremi etkileyebilmek için ben ne yapabilirim?Çevreyle olan ilişkilerim aslında çift yönlü bir yol gibidir.Çevremi etkileyip değiştirebilirim.Fakat bunun nasıl yapılacağı okulların çoğunda öğretilmez.Yapacağım seçimlerle gelecek hayatımı da etkileyecek olan çevremi ve içnde bulunduğum zamanı etkileyip değiştirebilirim.Bunun nasıl yapılabileceği Kontrol Teorisinde ayrıntılı bir şekilde anlatılmaktadır.Bu gerçeğe tam olarak inandığımız zaman artık hayatımızı dah da iyi olacak şekilde değiştirmenin sırrını keşfetmiş oluruz bazen her ne kadar önümüze sahip olduğumuz faziletler yardımıyla aşılabilecek bir takım engeller çıksada.Yani basitçe ifade edecek olursak:Hayatımızı kontrol etme yeteneğimizin ve çevremiz üzerindeki pozitif etkimizi arttırmanın yolu faziletli davranışlara sahip olabilmekten geçer.
 
         Üniversitede yüksek lisans yaparken bibliyoterapi üzerinde de çalıştım.Bazı kitapların öğrenci davranışlarını olumlu yönde oldukça iyi etkileyebileceği anlatılıyordu.Lisedeyken okumam için ödev olarak verilen faziletli insanların biyografilerinin beni nasıl etkilediklerini hala çok iyi hatırlıyorum.Gerçektende okuduğumuz şeyler bizi muhakkak etkiler.Bu kitaplar sadece bir takım davranışları sunmakla kalmaz aynı zamanda yaşadığımız çevredeki var olan davranışlara alternatif teşkil ederler.   
 
         Daha sonra bibliyoterapiyi öğrencilerim üzerinde uyguladım.Onlar da böyle yararlı şeyleri okumaktan büyük zevk duydular.Onların kendi hayatlarında uygulayabilecekleri yeni yeni düşünceleri , davranışları ve alternatifleri keşfetmelerinin heyecanını görebiliyordum.
 
         Bazı okullar tarafından öğrencilere tavsiye edilen hatta zorunlu olarak verilen yararsız bir takım materyalleri görmek beni çok üzüyor.Duruma müdahele ettiğimde de “realite böyle” cevabıyla karşılaşıyorum.Ne yazık ki ,bir takım normlara saplanıp kalma gibi bir eğilim var.Halbuki biz kendi realitelerimizi kendimiz ortaya koyarız.
 
Eğitimin en önemli fonksiyonu çocuklara pozitif alternatifleri sunmaktır.Sadece pozitif değer alternatifleri değil , aynı zamanda daha da önemli olan fazilet alternatiflerini de sunmak.Öğrencilerimize sürekli olarak faziletli davranışın “iyi” örneklerini göstermeliyiz.Fakat genellikle yapılan , sorumluluk duygusunun ve hayatın yapılacak seçimlerle şekilleneceği fikrinin vurgulanması yerine yaşadığımız çevrenin kurbanı olduğumuz fikrinin sunulmasıdır.Öğrencilere denen şey onların büyük işlerin , büyük devletin , çevreyi kirletenlerin , ailelerinin vs. kurbanları olduklarıdır.Ve bu çok değişik yollarla kesintisiz tekrar edilmektedir.Sonra da çocuklarımızın sorumsuzca davranışları hakkında şikayetlerin ardı arkası kesilmiyor.Çok ilginçtir bu şikayetleri en çok dile getirenlerin başında onlara “kurban” psikolojisini öğreten öğretmenler gelmektedir.
 
FAZİLETİ ÖĞRET
 
Eğer “varoluş kanunlarına” inanıyorsam , benim için daha önemli ne olabilirki? Eğer bir şey öğreteceksek , en önemli şeyi öğretmeliyiz.Müfredatlarımızda oldukça sık olarak “temel özellikler” kavramını duyarız.Faziletli olmaktan daha temel ne var ki?
 
         Eğer bir okul okuma ve yazma gibi temel özelliklerin öğretilemediği bir yer olarak görülürse hemen eleştirilir ve saldırılır.Ve hala en temel özellik olan faziletin ihmal edilişi bir norm olarak kabul ediliyor.Okullar faziletlerle değerlerin karıştırılmasıyla ortaya çıkan problemi dile getirmekten korkuyorlar.Yani değişken olan değerlerin her zaman önde tutulmasının yanlış olduğunu söyleme veya dinsel bir eğitim veriliyor diye itham edilme korkusu.Okullarımız şu anda ahlakı yutan dehşetli bir vakum haline geldi.Bu vakum medya ve kanalizasyon kültürü tarafından beslenmektedir.Çocuklarımızın önüne vahşetin , muzır seksin , uyuşturucu kulanımının , saygısızlığın , sorumsuzluğun vs. örnekleri eksiksiz bir şekilde sunulmaktadır.
 
         Okullar faziletleri öğretir hale dönmelidirler.Dönmelidirler diyorum çünkü eskiden müfredatın özü “İyi bir insan nasıl olunur?” idi.İnsanlar durup dururken bir şey öğrenmezler.Ne öğretilirse onu öğrenirler.İnsanları ahlakı yutan bu vakumun içine bırakıp iyi neticeler beklemek yapılabilecek en akılsızca , en zararlı ve en sorumsuzca bir tutumdur.
 
         Elbette sahip çıkılması gereken yerler sadece okullar değil.Düzenli olarak kiliseye devam ederim fakat orada ahlak adına birşeyler öğretildiğine çok nadir şahit olurum.Şimdilerde cins ve ırk eşitliği üzerine basmakalıp , klişeleşmiş bazı sözler duyuyoruz.Fakat bunların ve başka problemlerin altında yatan doğru ve yanlışlar bir türlü anlatılmıyor.Kültürümüz o kadar bozuldu ki kiliselerimiz bile ahlaktan çok nadir bahseder oldular.Her Pazar sevgi hakkında birkaç nasihatten öte bir şey duymuyoruz.
 
         Bunu değişik yerlerde söylediğim zaman bana hemen “Peki ya se ne istiyorsun , ortalığı kasıp kavuralım mı?” diyerek çıkışıyorlar.Hayır ben sadece gerçeği istiyorum.Lütfen benim söylediğim şeyleri hemen abzürtleştirip başka manalara çekmeyin ve beni aptal yerine koymayın.Ortada bir sürü problem varken herşey sanki çok iyiymiş gibi davranmak yalan söylemektir.Kötü ruhlar dünyamızda yok değil.Görmemiz için etrafımıza şöyle bir bakmamız yeterli.Fakat kiliselerimiz bunu görmezlikten geliyorlar.Son yirmi yıldır kilisede “günah” kelimesini işitmedim.Yapılan bir yanlışlığın görmezlikten gelinmesi yanlışlığı yapanın “çevresinin kurbanı” olduğu şeklinde değerlendirilmektedir.Kişilerin yaptıkları işlerden sorumlu oldukları ise hiç hatırlanmamaktadır.Eğer hiçbirşey yanlış değilse , hiçbirşey de doğru değildir.O zaman her şey aynı oluyor.
 
         Kiliselerde ve okullarda durum böyle şeklinde genelleme yapıyorum fakat tabiki istisnaların olduğu unutulmamalı.Herneyse bu ahlaki vakum bugün bütün kültürümüzün içine işlemiş durumda ve bunun nedenide alınan temel eğitim ve bu eğitim kurumlarında ahlaklı olmanın öğretilmeyişidir.Sürekli olarak iyinin , olumlu şeylerin vurgulanması , göz önüne alınması iyidir.Fakat kötünün , olumsuz olan şeylerin ihmal edilmesi kötülüğe , yıkıma destek olmak demektir.
 
         Problem karıştırılıyor.Biz şu anda ahlaki yönden eksik yetiştirilmiş ebeveynlerin olduğu bir kuşağa sahibiz (İstisnalar var elbette ).Onlar neyin doğru neyin yanlış olduğu hakkında şaşkın vaziyetteler.Onlara sahip oldukları haklar anlatılırken , yerine getirmeleri gereken sorumlulukları anlatılmadı.Özellikle sorumlulukların hürriyetten (haklarımızdan) önce geldikleri.Onlar en güvenilir kurumlar olan kiliseden ve okuldan tatmin olamadan medya ve yandaşlarının sistemli bir şekilde yaydıkları cahilliğe maruz kaldılar.
 
         Yukarıdakilerin hiçbiri bizim çocuklarımıza faziletli yaşamayı öğretme sorumluluğumuzu azaltmaz.İnkar edilemez gerçek şudur ki sosyal hayatımızdaki sistemimizle ilgili en büyük ve tek hata bir takım temel kurumlarımızın ahlak standartlarını gerektiği gibi öğretemeyişleridir.
 
         SADECE ÖRNEK VEREREK ÖĞRETME YANLIŞLIĞI
 
Ahlaklı olmayı öğretirken yaptığımız en büyük hatalardan biri de sadece örnek vererek öğretmeye çalışmak.Benim de mensubu bulunduğum Katolik Kilisesi , Vatikan’da , çok trajik bir kararla ahlaklı olmayı öğretmenin örnek vererek yapılmasını öngördü.Yani şu anki davranışlarımızla ters düştüğümüz halde , “ on emri “ çocuklarımıza öğretmemiz gerektiği düşünüldü.Biz çocuklarımıza “on emri” anlatmamalıyız sadece yaşayışımızla örnek olmalıyız.Zaten anlatmaya da gerek yok çünkü onlar bizim üzerimizde gözlem yapacaklardır.
 
         Bu ne gurur ! “Sadece beni izleyin çocuklar.Bende sizin ihtiyacınız olan
herşey var.” Alçak gönüllülükten tamamen yoksun ve uzak sözler bunlar.Aslında şöyle söylenmeli: ”Sizin muhtaç olduğunuz şey benim size örnek olmamdır.Fakat ne yazık ki ben de kusurlu ve yanlışları olan bir adamım.”
 
         “Ben her zaman öyle yapmasam da sen benim dediğim gibi yapmaya çalış” dediğim zaman sık sık şu soruya muhatap oluyorum:
”Bu seni yapmadığı şeyleri söyleyen yalancı durumuna düşürmez mi?” Hayır! Bu , benim insan olmamın bir sonucudur.Doğruyu ve yanlışı bilmekle doğruyu ve yanlışı yapmak farklı şeylerdir.En azından neyin doğru neyin yanlış olduğunu bildiğiniz zaman ,neyin yapılması gerektiğini açıkça anlıyorsunuz.Herhangi bir durumda “örnek vererek öğret” stratejisi hiç de iç açıcı olmayan bir başarısızlıktır.(Lütfen bu fikrim abzürtleştirilip “iyi örnek” verilmesine karşı olduğum anlaşılmasın.Ben ahlaklı olmayı öğretirken sadece örnek vererek öğretmenin çok yetersiz kalacağına işaret ediyorum.)
 
         Ben çocukken kilise bana “on emri” , “yedi büyük günahı” , “sekiz iyiliği” ,merhametli olmayı vs. öğretti.Bunların içinde faziletlerin yanında faziletsizlikler de vardı.Şimdi 18 yaşındakilere bir sorun bakalım “on emri” bilen var mı?.İsterseniz 40 yaşındakilere de sorun. Ben bir çoğuna sordum.Ve genelde, çok az bir istisna ile , kimse bilemedi.Ve biz şimdi dini bakımdan cahil olan ikinci kuşak Hıristiyan nesille uğraşıyoruz.Hıristiyanlıkta mevcut olan hayati öneme sahip ahlaki öğretilerden yoksun bir nesille.
 
Bu kadar cahil olacaksak Katolik olmaya gerek yok.Batı medeniyetinin temel normlarını bilmeyen insanları her yerde kolayca bulabiliriz.Hz. Musa’ya “on emir” örnek gösterilerek öğretilmemişti.Ondan bu emirleri bizzat kendisinin yerine getirmesi istenmişti hem de unutulmasın diye yazılı olarak (Tevratla) gönderilmesine rağmen.
 
Şu anda ahlaklı yaşamanın önemini vurgulayan Hıristiyan kiliseleri de “fundamentalistler” , “dinciler” vb. hoş olmayan etiketlerle iftiralara boğulmaktadırlar.Ayrıca şu anda kiliselerin büyük bir kısmı da dinin özü için büyük tehlike oluşturmaktadır.Çünkü ne tür bir hata yaparlarsa yapsınlar ( ki hataları var) çok hızlı bir şekilde toplum tarafından ahlaki bir alternatif olarak örnek alınıyor.
 
W. Edwards Deming , organizasyonlardaki düzeltilemeyen kronik problemlerin % 95 ‘ inin yapısal problemler veya sistemden kaynaklanan problemler olduğunu tespit etmiştir.Bizim kültürümüz de çok sayıda alt sistemi barındıran üstyapı organizasyonu olarak ele alınabilir.Ahlakı yutan bir vakuma çekilip yıkılışa maruz kalan kültürümüzün bu hale düşmesinin nedeni olarak    ortalıkta ahlaksızca boy gösteren “kanalizasyon medyası” ve diğer güçlerin yaptığı tahribatı gerektiği gibi düzeltemeyen    okullarımızın ve kiliselerimizin sistemlerinin iflas etmiş olması gösterilebilir.Kültürümüzü yeniden yapılanma sürecine sokabilmemiz için sadece şahıs bazındaki çalışmalarla yetinmeyip aynı zamanda kurumsal bazda da bir takım çalışmalarımız olmalıdır.
 
Bu iki hayati öneme sahip kurumumuz , okul ve kilise , ahlaki açıdan etkisiz kaldıkları sürece insanlarımız hep akıntıya karşı kürek çekecekler ve kan kaybetmeye devam edeceğiz.İnsan olarak bizim sorumluluğumuz sadece kendimizi iyileştirmemiz değil , hayatımızı yönlendiren kurumlarımızı da iyileştirip verimli şekilde çalışır hale getirmektir.
 
 
 
        
          KENDİNİ GELİŞTİRME : FAYDALI TEK YOL
 
İnsanoğlunun gerçek gelişimi , daha iyiyi elde edebilmesi ancak kendi merkezli olduğunda gerçekleşebilir.Beni daha iyi hale getirebilecek dünyadaki tek kişi yine benim.Karım beni geliştiremez.İşyerimdeki müfettişim beni daha iyi yapamaz.Ne devlet ne kilise , başka hiç kimse sadece ben.(Bunların hepsi yaşadığım çevreyi etkilerler fakat daha iyi olma veya olmama seçimini sadece ben yaparım)
 
Kültürümüzde yaygın olan şey hep başkalarını daha iyi hale getirmek için bir sürü enerji harcamamızdır.Aile içinde karı ve koca birbirlerini , müfettişler personeli , öğretmenler öğrencileri vs. daha iyi yapmaya, geliştirmeye çalışıyorlar.Kontrol Teorisinde Glasser bu tür gayretlerin büsbütün faydasız olduğunu açıklamaktadır.Sadece faydasız olmakla kalmayıp aynı zamanda insanlar arasındaki iyi ilişkileri zedeleyip düşmanlıklara da sebep olmaktadır.
 
Hayranlık duyduğumuz insanları tekrar gözümüzün önüne getirirsek onların enerjilerini başkalarının eksiklerini tamamlamak , onları daha iyi yapmak için harcamadıklarını göreceğiz.Elbette değişik şekillerde başkalarına destek olup yardım edeceklerdir ama onların kafalarındaki düşünce ilk önce hep kendi kusurlarını görüp kendilerini düzeltmek olmuştur.
 
İlginçtir , evlilik hayatımı daha iyi hale getirebilmek kendimi daha iyi hale getirmekle sanki hiç alakalı değilmiş gibi geliyor.Fakat aslında , ne karımı ne de çocuklarımı daha iyi yapmaya çalışmalıyım.İlk önce kendimi!Aileme , işime , ülkeme vs. yapabileceğim en iyi katkı olabileceğimin en iyisini olmaktır.
 
Hiç bir zaman kusursuz olamayacağımı bildiğim için , bu iş (kendimi geliştirme işi) yaşadığım sürece devam edecektir.Kusursuz olmak imkansız olsa da , mükemmel olmak mümkündür.Aslında mükemmelliğin tanımı da:
“Kendi kendini   geliştirme alışkanlığıdır“
         Çok enteresandır her zaman içinkendi kusurlarına dikkat edip kendini geliştirmeye çalışanların diğer insanlar üzerindeki olumlu etkileri başkalarını geliştirmeye çalışanların etkisinden daha fazla olmuştur.
         Eğer bir gelişme kaydetmek istiyorsak ilk önce kendimiz üzerinde odaklanmalıyız.
 
 
KENDİ KENDİNİ HESABA ÇEKME:MÜKEMMELLİĞE GİDEN
                                                        TEK YOL      
 
         Başkalarını geliştirmeye çalışırken onların kontrolü ve denetlenmesi için bir sürü zaman harcarız.Bu daha çok işyerlerimizde olur.Müfettişler personeli denetlerler.Okullarda müfettişler okul idarecilerini , okul idarecileri öğretmenleri ve öğretmenler de öğrencileri denetlerler.Herkes bir başkasını denetlemek ve geliştirmekle yükümlü.Okullarımızdaki bozukluğun nereden kaynaklandığını şimdi daha iyi anlayabiliyoruz. Benden başka hiçbir kimsenin denetlemesi beni gerçek anlamda daha iyi yapmayacaktır.
        
“Başkalarını” denetlemenin faydasızlığını ve ilk önce kendimize çeki düzen vermemiz gerektiğini anladığımız zaman artık ne yapacağımızı gayet iyi biliyoruz demektir.Bundan sonraki soru bunu nasıl yapacağımızdır.Bir şahıs olarak kendimi nasıl denetleyebilirim?Aile , okul , emniyet güçleri , ülke vs. olarak kendimizi nasıl denetleyebiliriz?
 
              FAZİLETLER: KENDİMİZİ SINAMAK ve GELİŞTİRMEK
                                       İÇİN STANDARTLAR
 
 
Neyi sınarsak sınayalım herşeyden önce üzerinde düşünmemiz gereken şey kendi faziletlerimizdir.Ancak bundan sonra bir takım plan ve uygulamalar bir anlam ifade edecektir.Daha kibar , daha dürüst , daha sorumlu olabilmek için ne yapıyorum?
 
 





Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Siteniz:
Mesajın:

 
  Bugün 6 ziyaretçikişi burdaydı!